[
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Külcü Oğlan",
        "text": "Eveli zamanda galbır zamanda bir yaşlı benim gibi bir yaşlı varmış. Bi de oğlu varmış. Ayağını hiç külden çıkarmazmış oğlan.\n\n-Yav demiş odunumuz yok üşüyoruz. Aa üşüdüm üşüdüm çıkıyo üşüdüm üşüdüm gine giriyomuş.\n\nHindi anası ne yapsın e afedersin eşeği getirmiş heybeyi getirmiş içine de kül gatmış u da ayaklarını sokmuş oduna gitmiş garı. Oduna giderken padişahın gızı da bakıyomuş pencereden. Şindi külcü ettir elekten gidiyomuş ayağını da küle sokmuş. Gah gahlarnan gülmüş hindi padişahın gızı. Bu gitmiş gitmiş oturmuş anası gatmerler yapmış börekler yapmış. Bi böyüüüük çay akıyomuş. Çayın başına oturmuş külcü. Çayın başına oturmuş ekmekleri yimiş. Yidiği ekmekleri bütün balıklara atıyomuş. Acık unlara atıyo acık kendisi yįyo. Bir gara yılan faşıldıyaraktan gelmiş.\n\n-Ben nire girem demiş. Beni arkamdan demiş düşmanım goşturuyo nire girem.\n\nGocamaaan bir garac ağacı varmış unun içine girmiş. Unun içine girmiş. Goca ejderha geçmiş gitmiş. Görememiş. Şindi ordan çıkmış yılan demiş ki:\n\n-Dile benden dileceni.\n\n-Yav demiş sen bir yılansın ben senden ne dilicem demiş.\n\n-Yav dile benden dileceni.\n\n-Eh demiş padişahın gızı güldü ya una. Senin her dediğin olsun de bana demiş.\n\n-Tamam demiş senin her dediklerin olsun demiş ben hazırım senin yanında demiş yılan.\n\nYılan da periymiş gari. Senin her dediğin olsun. Şindi gine ayaklarını küle sokmuş. Eşeklen gidik gidermiş. Gine padişahın gızı pencereden bakmış gine gülmüş.\n\n-İnşallah demiş benden altı aylık gebe kal demiş padişahın gızını.\n\nGeşmiş gitmiş. Şindi üş gün beş gün sonra padişah bir tellal bağırıyomuş. Yedisinden yetmişine benim saraydan geçsin. Padişahın gızı böle böle demiş. Gah gah gah gülüyomuş ocan başında. Dedi ya gari söyleceni. Undan sona:\n\n- Oğlum kalk git padişah şey vericekmiş ceza vericekmiş anası.\n\n-Gitmicem demiş.\n\n-Oğlum hadi git.\n\nŞindi herkes geşmiş padişahın gızının bi topu varmış. Atıyomuş hiç kimsenin başına inmiyomuş. En sona bu gitmiş. Gine eşeğin üstüne binmiş. Ayağını da heybelere sokmuş. Geçiyomuş bi atmış padişahın gızı küte tek başına. Gine gah gah gülüyomuş.\n\n-Olmadı olmadı olmadı diyomuş padişah.\n\nKülcüye verir mi gari gızını. Tekrar gine dönmüş. Tekrar gine geşmiş paaat gine. Tekrar gine geçmiş paat. Şindi padişah garez etmiş.\n\n-Bi dene sandık yapacam demiş. Külcüyü de seni de gop atcam nehire demiş.\n\n-Eyi.\n\nKülcüyü de gomuş unu da gomuş . Gide gide gide gide. Sandığa goymuş atmış. Ne vardıysa ceplerine doldurmuş gız gidiyormuş nehirden. Gide gide gide gide gide bi sahraya çıkmışlar. Sahraya çıktıklarında:\n\n-Yav demiş biz burda aç susuz nereye gidecez. Senin dedin demiş her dedįn oluyor madem demiş sen de ki demiş padişahın sarayın garşısına aynı öyle bi saray. Öyle hizmetciler inciler yakutlar zümrütler her şeyler dolsun. Öyle bir saray olsun. Dış tarafları ondan sonracım camaken olsun. Padişah gördüğü zaman aklını şaşırsın diyor.\n\nHepsini söylemiş şindi külcü. Her dediği oluyor gari perilerlen garıştı. Hepsini söylüyor ediyor bizi de diyor sarayın içine goysun. Tamam söylüyor. Bi geliyolar ki goca bir saray olmuş zümrütten yakuttan ışıl ışıl. Giriyolar içerisine aynı bubasının hizmetçileri gibi içerisinde hizmetci. Undan sonra oturuyolar. Neyse sabahleyin bi kalkıyo namaza kalkıyo tabi u zaman namaz abdest şimdi namaz abdest mi var. Undan sonra namaza kalkmış bi bakmış ki bir saray var sarayın garşısında gözlerini kamaştırıyo.\n\n-Allah Allah demiş nerden çıktı bu.\n\nNeyse namazını gılıyo. Guşluk oluyo.\n\n-Git bakalım diyor hizmetçisine kim bunlar kimin nesi. Undan soracım hem diyor akşam çorbasına diyor bize çağır diyor gelsinler.\n\n-Olur diyor.\n\nGidiyor.\n\n-Siz nerden geldiniz.\n\n-Filan diyardan filan şehirden geldik diyolar.\n\n-Undan soracım çorbaya çağırıyo diyo padişahım.\n\n-Tamam geliriz.\n\nNeyse oturuyor una yapılan hallerini biraz gız masal olarak söylüyor şindi. Ortada söylüyor. Şindi hep beraber toplandığı için yemek yiyolar. U zaman biraz kendi halinden masal söylüyor. Gızını nehire attım biliyor gari padişah bilmiyor ki tekrar gelceğini. Nehirde öldü diyor. Sonra gari:\n\n-Sen de bu akşam bize geleceksin diyorlar.\n\n-Tamam diyor padişah.\n\nGeliyolar. Şey diyor. Seyis seyis diyor:\n\n-İnci torbasını atın boynuna asıver diyor gız.\n\n-Allah Allah diyor şindi padişah. İnci torbası diyor atın boynuna asılır mı diyor.\n\n-İnci torbası atın boynuna asılmazsa diyor gız bir padişahın gızı da külcüden gebe olabilir mi diyor. Hani lafını perçinliyor. Ondan sonra:\n\n- Haaa sen diyor nerden biliyorsun diyor.\n\n-Undan sonra işte ben senin gızınım.\n\nİşte öle işte böle hepsini gonuşuyolar ediyolar gari sarmaş gülmeş oluyolar. Külcüye bi düğün ediyo. Saray var her var köşk var şeyi var gari yetmemi. U zaman külcüydü şindi değil. Undan sonra evelden böle Türk törelerinde zenginlik fakirlik aşşalamalar. Sonra evlendiriyor. Da hala va hala geçinipdurularmış.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Mavi Yusuf]",
        "text": "Bi adamın bi horuzu varmış horuzu. Horuzu almış şey demiş:\n\n- Bu horuz kaş bin lira?\n\n- Yav bir horuz kaş bin lira olur mu?\n\n- Yav,demiş bunun diğeri var.\n\n- Niymiş diğeri arkadaş bunun?\n\n- Bunun demiş, horuzun beyazlığı demiş, Mavi Yusuf’a benziyo demiş. Gözleri demiş, Mavi Yusuf gibi mavi demiş.\n\n- Eee.\n\n- İbiği de Mavi Yusuf’un yanakları gibi gırmızı, demiş. İşte hepsi söylemiş. Böyle&nbsp; tüylerini böyle şeyisi gaşarlı gibi gara, demiş.\n\nŞindi bunu da söylerken padişahın gızı görüyo duyuyo. Unu söylemekle padişahın gızı âşık oluyo şimdi Mavi Yusuf’a. Şindi bubasına diyo ki:\n\n- Ben Mavi Yusuf’a&nbsp; âşık oldum, diyor.\n\n- Yahu diyo ben Mavi Yusuf’u nerde bulan gızım.\n\n- Nerde bulursan bul, diyor. Ben Mavi Yusuf’a âşık oldum.\n\nGün geşiyo ay geşiyo gız böyle hilali fener oluyo. Mavi Yusuf’a âşık oluyo. Şindi diyo ki bubasına:\n\n- Sen&nbsp; bir sandık yaptır, diyor. At çaya beni, diyor. Ben gitcen&nbsp; kendim bulurum, diyor.\n\nUndan sona bi sandık yaptırıyo goyyo gızını sandığın içine atıyo çaya. Gide gide gide gide gide gide gide. Mesela gidiyor böyle bir yuvarlak bir çayından gidiyo. Burdan köyceğiz gölünden salıyo gidiyor pilaja yanaşıyo. Şindi Mavi Yusuf’un ablası da u pilajda yazlıyomuş. Mavi Yusuf’un ablası da.\n\n- Yav şu sandığı alın gelin diyor. Cansa benim malsa sizin.\n\nHemen getiriyolar bir baksınlar ki dünya güzeli gibi bi gız içerisinde. Hemen çıkarıyın.\n\n- Sen niden geldin yavrum burya, diyo.\n\nBen böle böle böle böle, diyor. Bir adam horuzu satıyordu öle söyledi. Ben de unun sölemesinden Mavi Yusuf diyerekten diyor âşık oldum.\n\n- E Mavi Yusuf’un ablasıyım ben, diyor. Şindi diyor ortalık bembeyaz şindi Mavi Yusuf’un gelmesi yakın. Sen hiç canını sıkma.\n\nOndan sona neyse Mavi Yusuf geliyo.\n\n- Ondan soracım mavi hanım mavi canım Mavi Yusuf’a bir su ver, diyor. Hizmetçiye söylüyordu eveli u gıza söylüyor.\n\nGine her başdan dırnağa mavileri keydirip öle. Undan sora geliyo suyu verip dönüyo. Ertesi &nbsp;seni gördü de âşık oldusa senede bi kere geliyo altı ayda gelir, diyo. Altı ay sonra Mavi Yusuf gine geliyo. Bu gırmızıları keydiriyor.\n\n- Mavi hanım mavi canım Mavi Yusuf’a bir su ver. Gırmızı bardakla, diyo getiriyo. Şindi giderken diyor:\n\n- Bardağı at sen&nbsp;gırılsın diyor, ablası.\n\nBardağı yere bi atıyor gırılıyor. Şindi ablası diyo ki:\n\n- Ayı işte höle böle dağdan getirdim seni höle ettim böle ettim diye.\n\n- Yav, diyor Mavi Yusuf bir bardak değil mi gadar diğeri var abla şöle böle, diyor.\n\nUndan soracım kalkıp gine gidiyo. Mavi Yusuf:\n\n- Şu ,diyor eğer seni sevdiyse üç ayda gelir, diyor.\n\nÜç ayda&nbsp;geliyor beş ayda geliyor on beş günde geliyor ertesi gün geliyor her gün geliyor geliyor. Undan sona Mavi Yusuf da una âşık oluyor. Şindi diyor ki:\n\n- Mavi Yusuf ver, diyor bu yüssüğü bu yüssükten geçse ben unu gine almam, diyor.\n\n- Çok şeyler veriyo almam, diyo istemem diyor.\n\nUndan sonacım u yüssük de unun nişanımış halbukisem. Gız kalkıp gidiyor bubasının ora gidiyo. Arkasından gine Mavi Yusuf gidiyor tabi şeyden şeye biliyor ablası gidiyor. Kendisi gidiyor. Undan sona düğünleri oluyor. U da unu seviyor u da unu seviyor âşık olduğu çocuğa varıyo. Gide gide gide gide nehirden nehirden buluyo varıyo. Düğünleri oluyo. Kırk gün kırk gece evleniyolar. İşte b u gadar. Onlar ermiş muradına biz de buraya geldik gari oğlum.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Padişah'ın Oğlu",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir padişahın oğlu varmış. Bi de padişahın gözü kör oluyo. Padişahın gözü kör olunca öte gidiyo bura gidiyo ora gidiyo buraya gidiyo nereye gittiyse bunun tedavisi mümkün olmuyo. En son bir artık ülema mı diyim ne idise bir padişaha diyo ki:\n\n— Senin gözüne bi siyah balık iyi gelecek, diyo.\n\nOğluyla gönderiyo bi işcisini balık atıyolar voltayı çıkıyo. Çıkınca da balık dilveriyo*.\n\n— Akdenizin dibine bir gün olur çıkar yüzüne, diyo.\n\nBalığı da oğlu atıyo. Geliyo oğlu cellet* edicek. Cellet gıyıp at. Oğlunu başka ile gönderiyolar başka memlekete. Babası cellet ettirmek istiyo onu cellet etmiyolar başka bir köye gönderiyolar. Bu köye gittiğinde de orda bir padişahın gızınlan evlenen oluyo iki sefer ikisi de ölüyo. Üçüncüde bunlan evlenicek. Padişah oğlu da bu arada at alıyo bi tane. Atına seyis istiyo. Varıyo bi köyde farzı mahal Dalyan'da veya Ortaca'da bi yerde yaşarken bene diyo bi seyis:\n\n— Arap bi çocuk o balık insan olup dışa çıkıyo. Gezerken bene bi seyis bulun, diyo.\n\nBulurken de bu çocuk denk geliyo. Allah u Teâla denk getiriyo. Balıktan dönüşmüş insana. Kaç para alırsın diye padişahın oğlu pazarlık ediyo.\n\n— Ne gazanırsak ortagız, diyo balık olan kişi.\n\nSeyislik yapıcek kişi oluyo artık. Ve bu olayda böle yaşa yaşa yaşa yaşa yaşa bi duyuyolar orda evlenecek padişahın oğlu. Evlenecende diyo ki düğün guruluyo her şey bitiyo gerdeğe giriyo gerdeğe girdinde de o seyis olan:\n\n— Bi dakka padişahım, diyo. Bu ne gazanırsak ortag değil miyiz, diyo.\n\nHa gızın belinde padişahın gızının belinde de evran yılan sarılıymış. Evran yılan sarılıymış onun ilk yanına gideni sehir öldürürmüş. Ve bu şekilde oğlan diyo ki:\n\n— Bene ilk etapta köyde şehirde dururken isteyince seni bi kılıç isterim, diyo padişahın oğluna seyis.\n\nKılıcı yaptırıyolar yanında kılıç seyisin yanında ve padişahın heybesinde diyo ki:\n\n— Ne kazandısak ortak mıyız, diyo.\n\n— He ortagız, diyo.\n\nHeybenin bi gözünü padişahın oğlu bi gözünü de seyis istiyo. Ondan sonra da gızı ortadab bölücek. Gerdeğe giriyor.\n\n— İlk ben girecem, diyo seyis. Ben girecem, diyo sonra sen girecen, diyo.\n\nGaldırıyo bıçağı şey kılıcı kaldırıp vurdunda hiii diyoru kıza ikinci hiii. Onda penzehir varmış onu çıkarttırmış zehirleri yılanın zehrini. Üçüncüde kaldırıp hurdu mu hiii diyo ağzına gelen tükürügü çıkardıyo. Onu bi kâğıda sarıyo götürüyo babasını yanına. Bazı yerleri doğru geçipduru tam şe ettirmiyoru. Ve bi balıklı şeyli yere gidiyola varıyo gözü padişahın oğlunun gözünü sürüyola padişahın gözü açılıyo.\n\nVe bundan sonra da seyis, padişahın oğluna diyo ki:\n\n— Beni götür bakalım seyis beni düş önüme, diyo.&nbsp;Filan zaman bi balık sene dilvedi mi&nbsp; iskelede, diyo.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Verdi, diyo.\n\nSeyis:\n\n— İşte o benim, diyo.\n\nBu penzehir de gızın ağzından aldığı da yılanın penzehiriymiş. Babasının gözü açılıyo. Sonra düğün dernek barışıyolar öpüşüp goklaşıyo.\n\n\n*cellet: Cellat, ölüm cezasına çarptırılanları öldürmekle görevli olan kimse.\n\n*dilvermek: Konuşmaya başlamak\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tuz Kadar]",
        "text": "Evveli bi padişah varımış. O padişan iki tane gızı varmış.\n\nO gızlarına:\n\n— Gızım sen beni nasıl seviyorsun?\n\nBabam ben seni, demiş:\n\n— Lokum gibi severim, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n— Ben seni duz gibi severim babam, demiş.\n\n— Ula gızım nasıl seversin?\n\n— Duz gibi severim babam, demiş.\n\n—Ule gızım sen beni duz gibi nası seversin?\n\n— Duz gibi severim babam, demiş.\n\nSona varmış çağırın adamları, demişler.&nbsp;Padişah\n\n— Gızı alın gidin filan yerde kesin bu gızı, demiş.\n\nOnlar o gızı götürmüş. Adamlar gidmişler gidmişler bi derede kaplumbağa bulmuşlar. Gocaman bi kaplumbağa kesmişler. Gız yalvarmış onlara. Gızı kesmemişler kaplumbağayı kesmişler. Kaplumbağanın ganını sürmişler gızın elbiselerine. Almışla gidmişler babasına:\n\n— Aha bak kesdik gızı, demişle.\n\nGız gide gide gide gide bi Yörük evine varmış.\n\n— Beni misafir kabul eder misiniz?\n\n— Gel gızım gel, gabul ederiz, demiş.\n\nBi oğlan varmış. Yörüğün çocuğu yokmuş. O da o oğlanı büyütmüş. Oğlanla kızı evlendirmiş. Onlara bir ev yaptırmış, köyün içinde bir taneymiş. Ev çok güzel. Ev hem güzelmiş hem evin içi parayla döşenip dururmuş. Üç tane çocukları olmuş. Büyüğün adını “Ne Oldum”, ortancanın adını “Ne Olacam”, küçüğün adını “Ne Olmuş” goymuşlar. Sonra oraya padişah keşfe gelecek olmuş.\n\nPadişah:\n\n—Kimin evi iyi kimin evinde oturayım, demiş.\n\n— Filan yerde oturalım, o köyün en güzel eviymiş, demişler.\n\nOrdan varmışla adama söylemişle.\n\n— A demiş garı.\n\nHemen garısının babası olduğunu anlamış emme ötekilerin bildiği yokmuş.\n\n— Buyurun getirin, demiş yemek hazırlayalım, demiş.\n\nPadişah gelmiş, padişahı oturtmuşlar. Böle yemekler çeşit çeşit hazırlanıp durmuş. Duz gatmamış hiçbirine. Duz gatmamış, bazısında hafif varmış, bazısında hiç yokmuş. Oturmuş adam.\n\nGadın:\n\n— Ne Oldum su al gel gızım, Ne Olcam sabun al gel eline su dök gızım, Ne Olmuş bunu böyle et gızım hep böyle, diyormuş.\n\nPadişah duzlu yemeklerden yemiş, duzsuzlara hiç el salmamış. Evine varmış dönmüş.\n\n— Ekmek yediğim filan yerdeki evin beyini çağırın, demiş.\n\nSonra ordan çağırmışlar bunlar. O adam varmış.\n\n— Sen bu çocuklan adını neden böyle goydun?\n\n— Ha padişahım, demiş sen bunu mu anlamak istiyon?\n\n— Onu anlamak isteyom, demiş.\n\n— Evveli bir dene senin gibi bi padişah varmış, demiş. Sen beni nasıl seversin diye gızına sormuş, demiş. Küçük gız, ben tuz gibi severim babam seni, demiş. Kesin diye adamlarıylan göndermiş. Filan yere göndermiş. O gız yalvarmış adamlara. Adamlar gızı kesmemişler, demiş. Tın tın giderken bi yörük evine uğramış, demiş. O yörük evinde benim gibi bi oğlan çocuğu da varmış, demiş. Beni onunla evlendirdi, demiş. Üç dene çocuğumuz oldu, demiş. Bundan çocukların adını Ne Oldum, Ne Olcam, Ne Olmuş goyduk, demiş.\n\n— Öyle mi oğlum?\n\n— Öyle, demiş.\n\n— Hadi filan yere git gadını da al gel bura, demişle.\n\nEvine hemen yatağından kalkmış döşek atmış. Gadın hemen gızını oturtmuş.\n\nGızına:\n\n— Sen benim gızımsın, demiş. Seni kesmemişler, demiş. Bütün malım mülküm yerim yurdum senin, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Azrail ile Arkadaş Olan Adam",
        "text": "Şimdi birisi varımış. Bu eskicilik yaparımış. Bi tülü yani geçimini sağlayamamış. Başka yilere gitmeye kalkmış. Gideriken birisi çıkmış önüne demiş ki:\n\n- Sen nereye gidiyon?\n\n- Böle böle geçinimedik. Para gazanmaya gidiyom, demiş.\n\nÖne geçende Cebrailimiş Ezrail Cebrail:\n\n- Sen, demiş filan yere git. Ben orda hastanın başucunda olursam bunna ümit yok boşa masraf etmende eye ayakucunda olusam şu şu ilaçla ve, deye.\n\nBuna baya para gazandımış. Sonunda tabi bu parayı gazanmış etmiş döneken Cebrail’e demiş ki:\n\n- Şini arkıdaş olduk biz. Benim ölümü bi yıldan önce bildir filan, demiş.\n\nNeyse bi zaman gelmiş. Bi diş arısı bi diş arısı gelmiş buna. Emme yani çok ızdırabılmış. Sona bi yıl geçmiş ya bi yıl önce bildiriyuya. Bi yıl geçmiş. Cebrail gelmiş.\n\n- Selamaleyküm.\n\n- Aleykümselam.\n\nO günde değirmene gitmiş eskiden yel un ötcek değirmenle vardı ya değirmen gitmiş. Un uyutmuş gelmiş ya tamam, demiş:\n\n- Sen bene bi yıl önce bildircedin emme bildimedin.\n\n- E senin dişin arımadı mı, demiş.\n\n-Arıdı, demiş.\n\n- E da ne istiyon adam, demiş.\n\n- Sen buna madem benim canı alceksin heç olmazsa bu huyuttum undan bi ekmek etsin. Çokla da yiyem, demiş.\n\n- Olu, demiş Cebrail.\n\nŞindi olu deyince buna Cenabı Allah demiş ki:\n\n- Bi şey mi seni aldattı? Bir yıl da ömür veriyon ben ona, demiş Cebrail’e.\n\n- Neyse, demiş sene&nbsp;bi yıl da ömür geldi, demiş.\n\nŞindi öteki sayyoru gurnaz. Tam o gün Cebrail’in gelceği gün yine deyirmana gidiyoru. Değirmene gidiyoru. Un üyütmeğe geliyoru.\n\n- O hoş geldin beş geldin una göre ayarlıyoruya anca değirmenden geldim. Un üyüttüm. Ekmek edivesilede yiyelim de undan sona al benim canı.\n\n- Tamam tamam, demiş öteki o zaman almış canını.\n\nMisarek çıkmışla ta höle ruhuna. Sona bi yas&nbsp; gopuyo tabi evde.\n\n- Len, demiş arkideş. Sizin taraflada sizin ev taraflada yas olıvatı sakın birisi ölmesin.\n\n- Yok ya, bizim u tarafta öle ölcek isan yok, demiş.\n\n- Hadi cenazeye gidelim bi sevaba girelim, demiş.\n\nCebrail, zaten öldünü bilmiyoru yani. Sona gidiyola mezara gidiyola gömüyola. Gömdükden sona hekes çekildikden sona:\n\n- Ulen, demiş bu ölüyü güzel gömmedile gel bu mezarı açalım buna onaklayalım*&nbsp; mezarı, demiş.\n\nHani ölüyü güzel gomadıla onaklayalım mezarı. Açınca bunu kakıveriyoru lap kapanıyoru mezar. Allah tarafından undan sona tabi öldünü biliyoru bu sona bu yani.\n\n\n*onaklamak: Düzeltmek\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Helvacı Güzeli",
        "text": "Şindi bunna hacca gidcek oluyola. Hacıda giderken oğlu gidiyoru. Bunnan evlatınan bi gız gardaşı varımış. Bi gızı varımış bi de ailesi varımış. Buna hocene:\n\n- Bunu kimi amanet edelim kimi amanet edelim e en büyük cami hocasıdı bunu havale edelim demişle.\n\nBu unla oraya giddikten sona hocengızı amanet ediyola ya una saldırıyoru. Bu sefer gızına yarılıyoru bişeyler ediyoru hani kendini savunmak için bu sefer hocan oraya haba gönderiyoru:\n\n- Gızın diyoru höle etti böle etti. Gızın rahat durmadı.\n\nİftira atıyoru gari kendine teslim olmuyoru ya. Şindi odan bıbası diyoru:\n\n- Git diyoru gardeşin ganlı gömleni getirceksin diyoru.\n\nOdan olan dönüyoru geriye geliyoru eve. Ondan sona gız anladıyoru ama olan inanıyoru buna amma yani bıbası illa ganlı göneni getirceksin demiş. Ondan sona kesivemiyo alıp gidiyoru dava onan bi şey tutuyola yani tilki yahut şu bu gibi bi şey. Onun elbisesine parçasına ganı bulaştırıyoru.\n\n- Sen diyoru git canını kurtar deyoru.\n\nNeyse bıbasının yanına varıyoru.\n\n- Tamam diyoru kestim geldim öldüdüm.\n\nTüm zaman geçiyoru zuhur geçiyoru bu gadın gidi gidi gidi gidi gide bi yere varıyoru. Ekek elbisesi keyyoru tabi. (erkek gibi dolaşıyoru yani kendini gorumak için) bi yere çıraklığa giriyoru hayvacının yanına. Hindi oraya işe giriyoru. Oda çalışıken edeken bunun adı çıkıyoru gari işte şöle hayvacı böle hayvacı işte hayvası çok güze şöle böle. Derken ondan sona şimdi bunla bıbası bilmem nesi yakın bi yerimiş öle diyelim ileynenen bağcılar gibi buraya toplanıyola işte. Masalla anladımış hayvacı güzeli bilmem ne. Toplanı sohbete hocende dâhil undan sona:\n\n- Yav ben diyoru hikâye başlıyacam emme uzun sürer içinizde su dök gelcek irahatsız olan varsa döksün gelsin sona çıkamam deyoru.\n\nKapıyı kitliyo seninki anahtarı yanına alıyo başlıyoru başından geçenleri anlatmaya. Birisi varımış işte şöleymiş böleymiş işte hacıya gitmiş i sona bu sefer hocen gıvranmaya başlıyoru.\n\n- Iğ diyoru ben size ne dedim deyoru.\n\nUndan sona bi soyunuyoru epey anlattıktan sona işte o benim deyoru. Undan sona hocene halletmişle. Hoceni öldümüşle. Böle bitmiş yani.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Keloğlan ile Deloğlan",
        "text": "Eveli kelolannan delolan vamış. Bunna iki gadeş çıkmışla iki kişi çıkmışla yola. Gidmişle bi yere acıkmışla susamışla vamışla bi isanın evine. Bi nenenin yanına.\n\n- Biz acıktık nene misafi alın mı?\n\n- Alırız alalım olum.\n\nAcız guca isanda uykuda açlıklanı bilmiyola. Delolan diyo ki kelolana:\n\n- Abi ben acıktım deyoru.\n\n- Açı da dur deyoru aç du gardeşim deyoru.\n\nAç da duruyoru.\n\n- Bi daha ben acıktım abi ben acıktım hula da guca isanın yeme vasa bakem mendili deyoru.\n\nAraştırıyoru ekmek medili arıyan derken guca garının sımatına basıp sıkıyoru öldürüyoru. (ekmek arıyan derken goce garının buğazını çiğniyoru garankıda goca garı ölüyoru )\n\n- Oda hindi goca karı öldü ne yapcez deyoru. Akıllı kızkare hani kelolan:\n\n- Hadi deyoru gidelim budan. İsanna gömeden bizi hadi gidelim.\n\nUdan gidiyola bunna iki kişi. E kapı kattın mı isan gelen giden görü?\n\n- Hayır kapatmadım demiş.\n\n- Hadi çek gel kapıyı demiş kimse görmesin.\n\nUda bu kapıyı cayırdıyo söküp akasında giriyoru. Bu ilen demiş:\n\n- Ben sene çek de gel dedim demiş böle yol da gel mi dedim demiş.\n\nHemen yüklenmiş gitmiş bunla gitmişle gitmişle gitmişle gece sabah olmuş. Bi goca gavak vamış goca gavan başına çıkmışla bunla hani gömesinle diye. Hu tahtayı çıkamışla. Hindi bunun dibinde baza olumuş. Bu baza oluncek herkes sabalı bazara gelmiş oraya çuğalmış. Hekes ni satıyosa almış getimiş gumuşla. Ötekile abıdın başında gömüyola. Onlara eee aç duruyola küçük duruyola.\n\n- E abi deyoru benim diyo çişim geldi.\n\n- E nedem zabred gardeşim aç da duruyoru.\n\n- Gine benim çişim geldi.\n\n- E zabred gardeşim e zabred e bazacı çıkıp gidib mi barı hemen akşama gada oda duru mu. O açcık açcık goyuve deyoru.\n\nAçcık açcık çişini goyuveriyoru altındakile. E goca gapıyı kırık gelesiya deya tobasını heybesini aldıklanan bi gaçıyolamı. E sona goca gavan tahtasıda gocagarının kapısını alıp gittile. Tahta hadı olum cayır cuyur gidiyo aşşara cayırınan. Hadi olum bazacıla gaçıyoru aldı aldı almadı galdı. Uda u kalanı alıyola bi çuvala dolduruyola içine eşyaya hadi yüklen tahtayı bıraka gocagarı kapısınıda bırakıyola. Oda hadi yüklen çuvala götürüyola. Çuvala gidi gidi gidi gide (…) fazla mal va gari çuval dolupduru. Alıyola. Götürüyola anasının bıbası yok kendi evlene saklıyola. Bunla göstemiyola bi sıge gomşula geliyoru.\n\n- Kelolan, delolan deyola. Sizin şey vasa bize verin.\n\nÖlçüdekleri altın olmuşla gari paraları vaya kil almaya gelmişle. Goşuları unna tanıyolamış. Kil almaya gelmişle buday ölçüyola ya yarım ölçek diyele ya undan ölçmeye gelmişle. Ötün bi saksak yapıştımışla bunla una ölçmüşle. Normalmiş işeysinde öteki goşuları yapıyola kelolanla delolana odan alıyola altına altın yapışıpduru altın yapışıncaya gada bömüşle. Bunu e bunlan parası va pulu va demişle. Goşuları deyoru gari onlara. Unla çuvalnan aldı gitti ya garıyı ceyicci paraya odan çuvalnan bi da alıyola. Sakla gari bizi buluyola. O çuvalnan gidip balaken daşdan kela höle ediyoru daşda kelala öle ederya hani duvalada ederle durula kelleleni dutuyola. Una veriyola bizden para istiyovatı. Deyola kelolanlan delolan aç da gidiyola birisine aç da ona atıyola deken öle öle çovaldakilende almışa. Üç gibi evlene öle vamışla dağıtmışla.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "Genç Rahmi",
        "text": "\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zamanın içinde bir padişah varmış. Padişahın da on üç on dört yaşlarında bir kızı varmış. Padişah fakirlere öteberi dağıtır, hayır yaparmış. O günde pekmez dağıtılırken yaşlı bir kadın çanakla evine pekmezi götüreceği anda bu padişahın kızı da bahçede altın topuyla oynuyormuş. Altın topu sıçratmış elinden, yaşlı kadının çanağına değmiş. Çanak kırılmış, pekmez dökülmüş. Kadın kıza intizar etmiş.\n\n&nbsp;–Allah kızım!, demiş. Demir çarığın delinene kadar, demir bastonun eğilene kadar Genç Rahmi’ye âşık olasın, arayıp bulamayasın.\n\nNeyse gel zaman git zaman kız on beş on altı yaşlarına girmiş. Acaba bu Genç Rahmi kimdir kimdir, diye bir meraka düşmüş. Kızın beyninde yer etmiş. Âşık olmuş yataklara düşmüş. Babası doktorlar, ilaçlar derken hiçbir çare bulamamış. Bulamayınca kız demiş ki babasına:\n\n&nbsp;– Baba bana bir demir çarık yaptır, bir de demir baston al, ben gidip bu Genç Rahmi’yi arayıp bulacağım.\n\nBabası:\n\n&nbsp;– Yapma etme kızım sana istediğin kocayı alırım, bulurum, dediyse de kız anlamamış.\n\nKız:\n\n– İlla gideceğim ben Genç Rahmi’yi bulacağım, demiş.\n\nNeyse giymiş demir çarığı, almış demir bastonunu eline, düşmüş yollara. Giderken giderken aradan kaç gün geçtiyse bir dağın başında ulu bir ağaç eve rastlamış. Bir binaya, koca yüksek bir binaya...o da devlerin binasıymış. Varmış, orada acıkmış.\n\nKız dışarıda:\n\n&nbsp;– Aç doyuran, aç doyuran, diye bağırmaya başlamış.\n\nHemen oradan devin hanımı hizmetçilerine demiş ki:\n\n&nbsp;– Aman bey gelmeden şu zavallıyı içeriye alalım da karnını doyuralım. Hemen almışlar kızı içeriye, karnını doyurmuşlar. Kız derdini anlatmaya başlamış.\n\n&nbsp;– Ben böyle böyle Genç Rahmi’ye âşık oldum, onu aramaya çıktım, demiş.\n\nDevin karısı:\n\n&nbsp;– Seni saklayalım da bey gelince bir sorayım bakalım, o bilir, demiş.\n\nNeyse, kızı yedirmiş, karnını doyurmuş sonra da saklamış. Dev gelmiş, eve girince ,\n\n&nbsp;– Adem eti kokuyor, adem eti kokuyor, diye bağırmış.\n\nKadın:\n\n&nbsp;– Aman beyim ne adem eti, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın başındayız, demiş.\n\nNeyse dev:\n\n&nbsp;– Biz uyku uykusuna yatmaya gideceğiz sakın ha kapı dışarı çıkmayın, diye uyarmış.\n\nKadın:\n\n&nbsp;– Aman beyim, kuş uçmaz kervan geçmez ne yapacağız, bekleyeceğiz üç ay, demiş. Bir de bey, şurada pencerenin ağzında uzanmıştım, rüyamda bir tavşan Genç Rahmi Genç Rahmi diyerek geçti, zıplayarak gitti. Bu Genç Rahmi kimdir acaba, diye sormuş.\n\nDev:\n\n&nbsp;– Sana ne kâhyası mısın, diye cevap vermiş. Kadın sonra devin karnını doyurmuş, etmiş. Dev,\n\n&nbsp;–Artık biz gidiyoruz uyku uykusuna yatmaya, üç ay yatacağız sakın kapıya, bacaya çıkmayın, demiş.\n\nÖyle deyince kadın korkusuna bir daha bir şey diyememiş.\n\n&nbsp;–Tamam, demişler. Dev gidince kızı sakladığı yerden çıkarmışlar.\n\nKadın:\n\n&nbsp;– Duydun ya, sorar sormaz kızdı. Ona bir daha bir şey soramam ben. Buradan bir günlük yol ötede benim ortanca kız kardeşim var, bu devin ortancası kardeşimle evli, git ona bir sor belki o bilir, demiş.\n\nNeyse kız gitmiş kadının ortanca bacısının sarayına varmış. Orada da,\n\n&nbsp;–Aç doyuran, aç doyuran, diye bağırınca ortanca bacı,\n\n&nbsp;–Bey gelmeden şu kızcağızı alın da karnını doyuralım, demiş.\n\nHemen almışlar karnını doyurmuşlar. Neyse kız derdini ortanca kardeşe de anlatmış. Bacısının selamını söylemiş.\n\nKadın da:\n\n&nbsp;– Dur bakalım bir beye sorayım da bu Genç Rahmi kimmiş, öğreniriz belki, demiş.\n\nDev gelmiş eve girer girmez,\n\n&nbsp;– Adem eti kokuyor, adem eti kokuyor, diye bağırmış.\n\nKadıncağız da:\n\n&nbsp;– Aman beyim, ne adem eti, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın başındayız, demiş.\n\nSonra devin karnını doyurmuş, uyku uykusuna gitmeden hemen:\n\n&nbsp;– Bey şu köşede otururken bir kuş Genç Rahmi, Genç Rahmi diye uçtu, bu Genç Rahmi kimdir? diye sormuş.\n\nÖyle deyince dev de,\n\n&nbsp;– Sana ne kâhyası mısın, diye cevap vermiş.\n\nO da Genç Rahmi'nin kim olduğunu söylememiş. Sonra dev gitmiş, uyku uykusu yatmaya. Kızı sakladıkları yerden çıkarmışlar.\n\nKadın:\n\n&nbsp;– Duydun ya söylemedi, buradan bir günlük yol ötede benim küçük kardeşimin evi var, onun kocası onun sözünden çıkmaz, o belki söyleyebilir, demiş.\n\nÖyle deyince kız, küçük kardeşin evine doğru yola çıkmış. Küçük kardeşin evine vardığında yine\n\n&nbsp;–Aç doyuran, aç doyuran, diye bağırmaya başlamış.\n\nKüçük kız kardeş de kızı evine alıp bir güzel karnını doyurmuş. Kız, ablalarının selamını söyleyip kadına derdini baştan sona anlatmış. Neyse onun kocası da gelmiş. Eve girer girmez,\n\n&nbsp;–Adem eti kokuyor, adem eti kokuyor, diye bağırmış dev.\n\nKadın da:\n\n&nbsp;– Aman beyim, ne adem eti, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın başındayız, demiş ve hemen ardına,\n\n&nbsp;– Sabah şuradan bir ses geldi kulağıma, Genç Rahmi Genç Rahmi diye. Neyin nesi acaba bu Genç Rahmi, diye sormuş.\n\nDev:\n\n&nbsp;– Ne yapacaksın, diye sormuş kadına.\n\nKadın:\n\n&nbsp;– Ne bileyim merak ettim, demiş.\n\nDev de bir an tereddüt etmişse de,\n\n&nbsp;– Söylerim ama kimseye söylemeyeceksin, demiş.\n\nKadın da:\n\n&nbsp;– Tamam beyim, kuş uçmaz kervan geçmez, ben kime söyleyeceğim, kimse yok zaten meraktan soruyorum, demiş.\n\nDev:\n\n&nbsp;– Şu karşıdaki iki çatal duran çalıyı görüyor musun, diye sormuş.\n\nKadın:\n\n&nbsp;– Evet, görüyorum, demiş.\n\nDev de:\n\n&nbsp;– O çalıyı kimse ayıramaz, eğer ayrılırsa yerin dibine kırk tane merdiven iner. O merdivenin altında da iki başlı ejderha o çanakları, çömlekleri koruyor. O çanakların içinde bizim canlarımız var. Biz üç ay uykuya yattığımız zaman bizim ruhumuz, canımız çıkar, o küplerin içine girer. O küpler kırıldığı anda bütün devler uyuduğumuz mağarada kırılır, ölür kalırız. Onun için o iki başlı ejderha orada bizi bekliyor. Onları kimse öldüremez. Yalnız içinde büyük bir aşk olan öldürebilir, demiş. Sonra da tekrardan,\n\n&nbsp;–Kimseye söylemeyesin ha, diye uyarmış kadını.\n\nKadın yine:\n\n&nbsp;– Aman beyim kuş uçmaz kervan geçmez, ben kime söyleyeceğim, demiş.\n\nNeyse dev:\n\n&nbsp;– Uyku uykusuna gidiyorum ben, sakın kapıya pencereye çıkma, demiş ve gitmiş.\n\nDevler gittikten sonra bu üç evin hizmetçileri, ablaları hepsi küçük kızın evinde toplanmışlar. Aradan birkaç saat geçtikten sonra toplanıp çalıya gitmişler. Hemen bu kız önden varıp bu çalıyı ortadan ikiye ayırmış. Ayırmışlar, bakmışlar ki aşağı doğru kırk merdiven inmiş. Merdivenin altındaki iki başlı ejderha bu kıza doğru hücum etmiş. Bu kız Genç Rahmi’ye karşı içinde çok büyük bir aşk beslediği için ejderha hücum eder etmez hemen iki avucunun içine alıp başlarını sıkıp öldürmüş. Sonra orada kaç kişi varsa hepsi aşağı inip çanağı çömleği kırıp kül hâline getirmişler. Devler de olduğu gibi mağarada ölüp kalmış. Bir de bakmışlar ki çanak çömleğin olduğu odadan bir kapı açılmış. Kapıyı açıp çıkmışlar, bir de ne görsünler; her taraf yeşillik, çayır çimen, orman... Bir çeşme görmüşler. Çeşmenin bir gözünden altın su akıyormuş, bir gözünden gümüş su akıyormuş. Kız hemen varıp altın su akan yere çiçe parmağını tutmuş. Çiçe parmağı yarı yerden altın oluvermiş. Bir de bakmışlar ki altın akan argın üstünde aslan gibi bir baba yiğit, beti benzi sapsarı olmuş yatıyormuş. Oymuş Genç Rahmi. Hemen kızlar ip ile çivi ile bir sal yapmışlar. Genç Rahmi’yi salın içine koyup en büyük devin sarayına getirmişler.\n\nKızlar:\n\n&nbsp;– Biz hepimiz gideceğiz. Anamız var, babamız var, memleketimiz var. Devler bizi kaçırıp kimimizi kendine kadın, kimimizi hizmetçi yaptı, demişler.\n\nHepsi devlerin yükte hafif pahada ağır olan hazinelerini alıp gitmişler. Genç Rahmi ile bu kız tek başına kalmış. Genç Rahmi de vaat etmiş ki, kırk gün kırk gece hiç uyumadan benim başım için kim beklerse onunla evleneceğim. Neyse bu kız beklemiş beklemiş. Haftada bir o büyük sarayın yanındaki denizden gemi geçermiş. Kız artık otuz sekiz gün bekledikten sonra uyku iyice şaşırtmış. Şuradan geçen gemiden bir cariye satın alayım da iki gün beklesin azıcık, gözümü şöyle bir kestireyim, uyuyayım diye düşünmüş. Gemi oradan geçerken torbayla altını bağlayıp balkondan bana bir cariye gönderin diye uzatmış. Cariye gelmiş.\n\nKız:\n\n&nbsp;– Ben azıcık kestireceğim. Sen, bey uyanınca hemen beni kaldır, demiş.\n\nArap olan cariye de,\n\n&nbsp;–Tamam, diye cevap vermiş.\n\nKız bir hafta boyunca uyumuş. Cariye, oğlan uyandığında kızı görmesin diye devin ne kadar yatağı varsa kızın önüne yığmış. Neyse oğlan uyanmış. Uyanır uyanmaz cariye oğlanın yakasına sarılmış.\n\nGenç Rahmi:\n\n&nbsp;– Kırk gün boyunca benim başımı bekleyen sen miydin, diye sormuş.\n\nCariye de:\n\n&nbsp;– Evet, bendim, demiş.\n\nHemen geriye kalan yükte hafif pahada ağır ne varsa, hazineleri deveye yükleyip sadece kızın demir çarığı ve demir bastonunu bırakıp gitmişler. Kız uyanmış ki ne görsün, ne Genç Rahmi var ne de aldığı Arap cariyesi. Hiçbiri yok. Demir çarığını ve demir bastonunu eline alıp düşmüş yollara. Gitmiş gitmiş bir memlekete varmış.\n\n&nbsp;– Delileri akıllandırırım, küsleri barıştırırım, yitikleri bulurum, diye bağırırken oradaki bir padişahın oğlu bir aydır kayıpmış.\n\nPadişah gelip:\n\n&nbsp;– Bu kızı getirin, belki benim oğlumu bulur, demiş.\n\nKız gelmiş, evlerine yerleşmiş. Evde de oğlanın hizmetçisi varmış. Kız bu hizmetçinin ağlamalarından, hareketlerinden huylanmış.\n\nNeyse, kız:\n\n&nbsp;– Bana birkaç gün müsaade edin, demiş.\n\nPadişah:\n\n&nbsp;– Tek oğlumuzu bul da, diye cevap vermiş.\n\nKız bir gün üstüyle başıyla yatağa uzanmış. Hizmetçi gelmiş demiş ki:\n\n&nbsp;– Oh! Bu da yitik bulacak ya güya, horul horul uyuyor, kendinden bile haberi yok.\n\nSonra hemen usulca mutfağa inmiş. Kız da kalkıp hemen peşinden takip etmiş. Hizmetçi bir tencerenin içine pilavı, tatlıyı, böreği birbirine katmış. Sonra hemen tencereyi alıp dışarı çıkmış. Kız da peşinden takip etmeye başlamış. Gitmişler gitmişler, şehirden dışarı çıkıp bir kulübeye gelmişler. Hizmetçi tencereyi yere koyup kapıyı açmış. Tencereyi eğilip geri alırken kız hemen gelip kapının arkasına saklanmış. Hizmetçi üç beş merdiven inerek mahzen gibi bir yere girmiş. Orada padişahın oğlunu saçından asmış:\n\n&nbsp;– İlle de benimle bir ol, diyormuş. Eğer benimle bir olmazsan seni buradan çıkarmam, yemek vermem, diyerek tehdit etmiş.\n\nPadişahın oğlu da hizmetçiye:\n\n&nbsp;– Gelme, seninle birlikte olamam, istemem, diyormuş.\n\nSonra oğlan ölmesin diye zorla ağzına yemek tıkıştırmış. Kalan yemeği de yerlere dökmüş. Oğlanı o kokmuş yemeklerin arasında bırakmış. Kız bakmış ki bu oğlan padişahın oğlu. Hizmetçi gitmeden hemen eve dönüp yatağa olduğu gibi yatmış. Hizmetçi gelip bakmış ki,\n\n&nbsp;– Bu kızın daha kendinden haberi yok, yatmış da uyuyor, demiş.\n\nKız sabah olur olmaz hemen padişahın yanına varmış. Padişaha:\n\n&nbsp;– Hizmetçiyi hamama gönderelim, çok üzülüp ağlıyor, neşesi yerine gelir belki, demiş.\n\nPadişah da hizmetçinin yanına gidip:\n\n&nbsp;–Bugün seni hamama gönderiyorum. Git, dinlen biraz, üzülme artık hadi, demiş.\n\nHizmetçi hemen,\n\n&nbsp;–Ben nasıl hamama giderim oğlunuz kaybolmuşken, demiş ve ağlayarak dövünmeye başlamış.\n\nNeyse, hizmetçiyi hamama gönderince kız, padişaha:\n\n&nbsp;– İki askerini de al beni takip et, demiş.\n\nGitmişler gitmişler, kulübeye varmışlar.\n\nPadişah demiş ki:\n\n&nbsp;– Allah Allah! Burası bizim hizmetçinin eski kulübesi. Ben yanıma almadan evvel bu kulübede yaşardı, demiş.\n\nKız, içeri girip bakmalarını söyleyince, askerler kapıyı açmış, mahzene inip oğlanı bulup oradan kurtarmışlar. Oğlanı pamuklara sarıp evine götürürken, kız:\n\n&nbsp;– Oğlanı buldum, hadi bana eyvallah, demiş.\n\nPadişah da:\n\n&nbsp;– Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nKız:\n\n&nbsp;– Sağlığını dilerim, başka bir şey dilemem. Ben de bir padişah kızıyım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, demiş.\n\nPadişah da kıza kırmızı etek ile pembe bluz almış, bir de büyük bir gerdanlık takmış boynuna. Bunlar hediyemiz olsun demiş.\n\nSonra padişah, kıza:\n\n&nbsp;– İlle gitme, oğlum iyi olsun, seni de oğluma alayım, demiş.\n\nKız:\n\n&nbsp;– Yok, ben kimseye varmam, benim sevdiğim var, demiş.\n\nOradan çıkıp bir memlekete varmış. Yine,\n\n&nbsp;–Yitikleri bulurum, delileri akıllandırırım, küsleri barıştırırım, diye bağırırken, bir padişahın kızı bir senedir dellenmiş, zincire bağlıymış. Hemen aman bu kızı götürelim de belki padişahın kızının derdine derman olur demişler. Kız gitmiş ki ne görsün, kızı deli diye zincire bağlamışlar. Eğlendirmek için de etrafında cariyeler, ellerine kına yakmışlar, çalıp oynuyorlarmış. Bu kız da yanına yaklaşana saldırıyormuş. Neyse akşam olmuş, kız, padişaha gidip:\n\n&nbsp;– Bugün emir ver bütün şehre, kimse ışık yakmasın, lambalarını söndürsün, her yer zifiri karanlık olsun, demiş.\n\nPadişah da,\n\n&nbsp;–Bugün evinde ışık yakan cellada verilecek, diye emir vermiş. Akşam olmuş, kız çıkmış sarayın en büyük kulesinden bakmış nerede ışık var diye. Bir de bakmış ki dağın tepesinde bir alev ışığı kulübeden dışarı vuruyor. Hemen inmiş ahırdan bir ata binmiş\n\n&nbsp;–Deh! Demiş, ta oraya kadar gitmiş. Gitmiş bir bakmış ki sakallı bir dede, bir koca kitap açmış önüne, okuyor, bir de ocak yanıyormuş. Oğlan, geçmiş ocağın başına altını habire yakıyor, kazan fokur fokur kaynıyormuş. Dede de kitaptan okuyup suya doğru üflüyormuş. Meğer kızı dellendiren onlarmış. Kız hemen varmış dedenin boynuna sarılmış.\n\n&nbsp;– Aman dedecim sen yorulmuşsun, uykusuz kalmışsın. Ne yapıyorsun böyle, demiş.\n\nDede de:\n\n&nbsp;– Ne yapacaksın? Demiş.\n\nKız:\n\n&nbsp;– Meraktan soruyorum dedecim, çok yorgun düşmüşsün ne yapıyorsan, demiş.\n\nDede:\n\n&nbsp;– Ben padişahın veziriydim. Onun kızı ve benim oğlum birbirine âşık oldu ama padişah kızını benim oğluma vermedi. Benim oğlumun iki günlük ömrü kaldı, âşık oldu, ona sevdalandı. Oğlum ölecekse onun kızı da ölecek, demiş.\n\nKız:\n\n&nbsp;– Tamam dedecim. Bak sen de uykusuzluktan perişan olmuşsun, oğlun da yorulmuş. Hadi, kitabı bırak da biraz dinlen. Kitabın böylece dursun. Ben ocağın altını yakarım hiç soğutmam, demiş.\n\nAdam gözünü kitaptan çekince, oğlan da gözünü ateşten çektikten bir süre sonra ikisi de uyuyup kalmış. Sonra kız uyuduklarını görünce hemen kitabı alıp yırtmış, kitabın okunacak hâli kalmamış. Suyu da kazanıyla beraber kapıdan dışarıya fırlatmış. Ata binip çıkıp eve gitmiş. Eve varmış, hemen kızın odasına çıkmış. Bakmış ki dışarıdaki o okunmuş su soğudukça kız sakinleşmiş, soğudukça kız sakinleşmiş. Cariyeler hemen kaçıp padişaha haber vermişler. Kız sakinleştikçe,\n\n&nbsp;–Aman beni buraya neden bağladınız, diye sormaya başlamış. Neyse kızı çözmüşler, padişahın kızı iyi olmuş.\n\nPadişah, kıza:\n\n&nbsp;– Dile benden ne dilersen, demiş. Sonra kızının sorununu nasıl çözdüğünü sormuş. Kız da padişahı almış, dağa götürmüş. Padişah bakmış ne görsün. Bu benim eski vezir, bu da oğlu demiş. Tam kılıcı çekerken kız durdurmuş.\n\n&nbsp;– Bu adam bana güvendi, gözünü kitaptan çekti. Dile benden ne dilersen demiştin ya, benim dileğim kızını bu oğlan ile evlendireceksin, babasını da vezir olarak yanına alacaksın, demiş.\n\nPadişah:\n\n&nbsp;– Sana söz veriyorum, demiş ve kabul etmiş.\n\nÖylelikle oğlanı da babasını da alıp gelmişler eve. Kız oradan da çıkıp bir memlekete gelmiş.\n\n&nbsp;–Delileri akıllandırırım, yitikleri bulurum, küsleri barıştırırım, diye bağırırken Genç Rahmi ile karşılaşmış. Tabii Genç Rahmi bu kızı tanımamış ama kız görür görmez tanımış. Genç Rahmi, kıza gelip:\n\n&nbsp;– Küsleri de barıştırır mısın, diye sormuş.\n\nKız,\n\n&nbsp;–Barıştırırım, deyince,\n\n&nbsp;–Hadi öyleyse biz hanımla küstük, bizi bir barıştır lütfen, demiş.\n\nKızı alıp evlerine götürmüş. Arap cariyesi de üzerinden zaman geçtiği için bu kızı tanımamış. Neyse Arap cariyesi Genç Rahmi'nin onları barıştırması için bir kız getirdiğini görünce,\n\n&nbsp;–O değil onun feriştahı bile gelse beni seninle barıştıramaz, demiş.\n\nSonra padişah, kıza:\n\n&nbsp;– Kimin kimsen var mı, diye sormuş.\n\nKız da,\n\n&nbsp;–Yok, deyince Genç Rahmi:\n\n&nbsp;– O halde bizimle kal da benim hizmetimde bulun, demiş.\n\nKız orada kalmaya başlamış. Kız, Genç Rahmi’nin hizmetini yaparken hanımı bu kızı kıskanmaya başlamış. Gel çorabımı giydir, beni giyindir, saçımı tara diye emirler vermeye başlamış. Artık o evde iki üç ay boyunca hizmetlilik etmiş. Neyse bir gün Genç Rahmi tüccarlığa çıkacak, gemiyle mal almaya gidecekmiş.\n\nGenç Rahmi, karısına:\n\n&nbsp;– Gittiğim yerden sana ne alayım, diye sormuş.\n\nKarısı da:\n\n&nbsp;– Cariyenin kırmızı eteğinden, pembe bluzundan ve boynundaki gerdanlığından isterim, demiş.\n\nDiğer hizmetçilere de sormuş, her biri birer hediye istemişler. Sıra bu kıza gelmiş. Genç Rahmi:\n\n&nbsp;– Sefere gidiyorum, gittiğim yerden sana ne alayım, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n&nbsp;– Bana sabır taşıyla, sabır bıçağı al. Eğer sabır taşımla sabır bıçağımı unutursan önün bir kara duman arkan bir fırtına olsun, yolunu bulamayasın, demiş.\n\nNeyse adam yola çıkmış. Mallarını almış, eve dönerken herkesin hediyesini alıp bu kızın hediyesini almayı unutmuş. Tam yola çıkmışlar ki geminin önü kızın dediği gibi kara duman; arkası bir fırtına, hortum. Neredeyse gemiyi batıracakmış.\n\nKaptan:\n\n&nbsp;– İçinizde intizarlı bir şey unutan var mı, diye sormuş.\n\nÖyle deyince Genç Rahmi’nin aklı başına gelmiş.\n\n&nbsp;– Eyvah! Ben bir şey unuttum, diye bağırmış.\n\nHemen gemiyi geri döndürmüşler. Sabır taşıyla sabır bıçağını alıp gemiye geri binmişler. Geminin önü açılmış. Ne kara duman kalmış ne fırtına. Eve varmışlar. Bir süre sonra herkesin hediyesini vermiş. Sıra bu kızınkine gelince sabır taşıyla sabır bıçağını kıza vermiş ama bir meraka düşmüş, acaba bunları ne yapacak diye. Akşam olup herkes odasına çekilmeden önce Genç Rahmi gidip kızın dolabına saklanmış. Kız akşam olunca odasına gelmiş, almış eline sabır taşını masanın üstüne koymuş. Bu olayların hepsini, hayatını baştan sona sabır taşına anlatmaya başlamış. Sabır taşı şişmiş şişmiş, patlayacak hâle gelmiş.\n\nKız:\n\n–Dur, sen daha buna sabredemedin. Bir de geldim, satın aldığım cariyeye, kırk gün başını beklediğim adama hizmetçilik yapıyorum. Ya sabır taşı, sen olursun da çatlamaz mısın, demiş.\n\nKız bunu deyince sabır taşı güm diye çatlamış. Hemen sabır bıçağını eline almış tam kalbine saplayacağı anda Genç Rahmi dolaptan çıkıp kızın bileğinden tutmuş. Böylelikle Genç Rahmi bütün gerçekleri öğrenmiş. Hemen kızın elinden tutup karısının yanına götürmüş.\n\nKarısına:\n\n&nbsp;– Ben uyurken başımı kırk gün boyunca sen beklemiştin değil mi, diye sormuş.\n\nKarısı da:\n\n&nbsp;– Tabii ben bekledim, başka kim bekleyecekti, diye cevap vermiş.\n\nKarısının daha fazla yalan söylemesine dayanamayan Genç Rahmi:\n\n&nbsp;– Kırk satır mı istersin kırk katır mı istersin yalan söylediğin için, demiş.\n\nArap cariyesi Genç Rahmi'nin her şeyi öğrendiğini anlayınca korkarak:\n\n&nbsp;– Kırk satır düşman başına, kırk katıra biner anamın babamın köyüne dönerim, demiş.\n\nHemen Arap cariyesini kırk katırın kuyruğuna bağlamışlar. Bu kırk katırın her biri bir yere gidince Arap cariyesinin her bir parçası bir yere fırlamış. Parçalanıp ölmüş. Yalan söylemenin cezasını çok ağır ödemiş. Genç Rahmiyle kız da kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Çok mutlu olup, yiyip içip muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Üç Kardeş]",
        "text": "Evelce öksüz üvey anası olan üç gadeş vamış. Bu gadeşle aralarında dedikodu etmişle. Eveli yağ az oldundan yağı dökmişle. Şimdi nasıl cevap verelim anamıza nasıl cevap verelim anamıza diye kendi kendileni suçlamışla. Evden gaçmışla. Gaçınca büyük gavak acı*&nbsp;varmış. Gavak acının başına çıkmışla. Üç kadeş duruyola duruyola. Durukan demiş ki:\n\n— E biz şimdi yatcez nedcez şimdi, demiş kadeşine. Buraya şey yapalım demiş.\n\nEvdeki gapıyı kopamışla gavan*&nbsp;gomuşla acın başına. Şey zebet*&nbsp;gomuşla. Gömesinle diye yatcekle üstünde. Neyse acın altına pazar gurulumuş. Sabah bakmışla şekerle cerezle lokumla her şeyle pazar yerine düzülmüş. Oğlan:\n\n— Abe abe demiş benim tuvaletim geldi, demiş.\n\n— Küçük küçük goyuve, demiş.\n\nKüçük küçük goyuvemiş. Pazardakiler gavan acından gozalakla dökülütduru zannedemiş. Hâlbuki oğlan tuvaletini goyuveriyomuş. Ondan sona öteki gadeşi:\n\n— Abe abe benim de tuvaletim geldi, demiş.\n\nÜçüncüsü de sepiletmiş. Pazardakiler gavan acının çilleri dökülüyor zannedemiş. Ondan sona o duruyoru duruyoru:\n\n— Abi ben yatıyom, demiş.\n\nAcın başında yatan dengesini bi kaybediyoru aşağı o pazarcıların başına düşmüş. Pazarcılar ağ gökyüzü yıkılıvatı deye hepsi bırakmış cerezleri içcekleri hepsini bırakıp gitmişle. Onlar doldumuşla cerezleden şekeleden ceplene oradan gaçmışla. Ondan sona öte anaları bunnarı arıyo. Arıyoru darıyoru bulamıyoru.\n\n— Oğlum neriye gittiniz?\n\nÖyle mi böyle mi gidi gidi gidi gidi gidi gidiyola.\n\n— Biz nereye gidelim şimdi, diyola. &nbsp;Çocukla ışık yanan yere mi gidelim horoz öten yere mi gidelim, diyola.\n\n— Horoz öten yerde insan vadır, ışık yanan oraya gidelim diyola.\n\nOdan içeri gidin vamışla horoz öten yere vamış. İnsanlar vamış oda. Vamışla.\n\n— Neyin nesisiniz siz hoşgeldiniz, demişle.\n\n— Biz böle böle oldu böle böle oldu goca gavaktan aşağıya düştük. Gaçtık geldik demişle.\n\nOndan sona gari o köyde galmışla. Sona evlenmişle sizlere çok selamı vardı.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*gavak acı: Kavak ağacı\n\n*gavan: Kovan\n\n*zebet: Sepet\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Rastgele",
        "text": "Varyemez bir insanın bir oğlu varmış. Aksine bu çocuk tam eli açık, cömert, sadakayı-fitreyi veren, hayrı seven bir gençmiş. Babasıyla arası hiç uz gitmezmiş. Bu sebeple babasıyla bir gün kavga yapmış, köyü terk edip gitmeye kafaya koymuş. Diyelim ki, Gümüşler’den Niğde’ye gidecek, oradan da bir vesayit bulduğunda da başka illere, vilayetlere gidecek. Un fabrikasının altında eski çayırlar, söğütler vardı. O söğütlerin altına oturmuş, kendi kendine düşünürken yanına bir ihtiyar gelmiş:\n\n-Selamaleykün.\n\n-Aleykümselam. Otur baba.\n\nİhtiyar oturuyor. Bir müddet sessizlikten sonra ihtiyar oğlana der ki:\n\n-Oğlum, sen burada ne oturuyorsun? Sen bir garip kimseye benziyorsun. Derdin ne? Çok da düşünceli görüyorum.\n\n-Baba, benim babam böyle böyle bir insan. Buna kızdığım için evimi barkımı terk ettim. Niyetim Bağdat’a, İran’a gitmek.\n\n-Ne yapacaksın Bağdat’ta?\n\n-Ne iş bulursam onu göreceğim.\n\n-Ben de Bağdat’a gideceğim oğlum. Yalınız çok yorgunum, şu söğüdün gölgesinde biraz yatalım uyuyalım. Kalkınca yolumuza devam ederiz.\n\n-Peki.\n\nPirle birlikte oğlan da bir müddet uyur. Uyandıklarında oğlan bakar ki, yattıkları yerde değiller. Demirciler bir tarafta, kalaycılar bir tarafta, han gibi bir vilayetin içerisinde bulur kendini. Oğlan ihtiyara sorar:\n\n-Baba biz nereye yattık nereye geldik?\n\n-Oğlum, ben buraya bir defa daha gelmiştim. Burası galiba Bağdat olsa gerek. Sen de buraya gelecektin ben de. Allah bizi buraya getirip bırakmış. Bundan sonraki durumlar sana ait. Senin buradaki ismin ‘Rastgele’, kendi ismini söyleme. Ahmet, Mehmet olarak söyleme, kim ne derse ‘Rastgele’ de.\n\n-Peki.\n\n-Beni bir daha sıkışmadıkça arama.\n\nPir kaybolur gider. Tabii yanına gelen Hızır İlyas’mış. Onu öyle rüyada gibi götürmüş, bırakmış oraya. Çocuk bir müddet sağa sola koşturursa da düzenli bir iş bulamaz. Kim ismini sorduysa “Rastgele” dediğinden millet bunu bir serseri kaydına koymuş. Ahaliden biri oğlana der ki:\n\n-Oğlum, benim bir işim var. Sana on lira yevmiye vereceğim. Gider misin?\n\n-Rast gele.\n\nOğlan gidip o işi görür. Zora da rast gele, kolaya da rast gele der tabii. Üç-beş yıl çalışır, birkaç kuruş para da biriktirir.\n\nO vakitlerde Bağdat valisinin karısıyla arası açılır. Hanımını boşar. Sağdan soldan eşraf gelir. Şeriat kanununa göre o zaman hülle diye bir şey var. Bir kocaya verilir, nikâh kıyılır. Sabahleyin o koca boşar, eski kocasına dönebilirmiş. Gelenek öyleymiş. Kanunu yasası oymuş. Vali beye derler ki:\n\n-Yav Vali bey, senin durumun böyle olmaz. Biz seni hanımınla birleştirelim.\n\n-İyi ama benim hanım dilbaz, hatırnaz, misafirperver... Arkadaş benim hanımı kim olsa boşamaz. Herkesi memnun eden bir tip.\n\n-Pekâlâ sen niye boşandın?\n\n-Bir anlaşmazlık yüzünden boşandık. Pişmanım amma gurur meselesi. Özür dileyelim, birleşelim.\n\nVali her şeye razı olur ve adamlara der ki:\n\n-Ne yapalım? Kimi bulalım buna?\n\n-Yav memlekete bir gariban geldi. Rastgele isminde bir serseri. Buna söyleyelim, biraz para verelim. Akşam odaya girsin. Yatağını hanımının yatağı üzerine yapalım. Ranza misali yani. Hanımın altında yatsın. O da üzerinde yatsın. Sabahleyin de boşar. Ondan sonra adamı buradan süreriz, gitsin.\n\nAslında oğlan uyanıkmış. Tahsil de görmüş zamana göre. Hani medrese falan da görmüş. Fakat pirin sözünü itikat üzere tam manasıyla tutmuş. Bir gün oğlanı çağırırlar:\n\n-Rastgele, durum böyle böyle. Seni akşamdan damat tıkacağız. Sabahleyin kalkıp hanımını boşayacaksın.\n\n-Rast gele.\n\nAdamlar valiye oğlanı tanıştırırlar:\n\n-İşte Vali bey rast geleyle geldi, rast geleyle gidecek adam.\n\n-Peki, olsun.\n\nVali bu işe razı olur. Akşamdan damadı tıkarlar. Hanım bakar; centilmen, dal gibi bir babayiğit. Bunda bir sır olduğunu keşfeder. Kadın uyanıkmış tabii. Kadın oğlana sorar:\n\n-Rastgele sana bu ismi kim verdi?\n\n-Rast gele.\n\nKadın dolabın içindeki kasanın kapağını açınca sarı lira birden yere iner. Oğlana der ki:\n\n-Bundan iyisini mi rast getireceksin be? Bırak rasgeleyi ismin ne senin? Onu söyle.\n\n-İsmim Ahmet. İşte ben Türkiyeliyim. Niğde’den geldim. Filan yerde böyle bir mola verdim. Bir derviş yanıma geldi. Beni buraya kadar getirdi. O zamandan bu tarafa da “Rastgele” olarak geçinip gidiyoruz.\n\n-Allah rast getirdi muradını verdi. O pir sana bugünü söylemiş. Bundan iyisi rast gelmez. Bundan sonra diyeceklerimi iyi dinle.\n\n-Peki söyle.\n\n-Sabahleyin seni çağıracaklar. Bir miktar para teklif edecekler. Senin beni boşaman için teşebbüste bulunacaklar. Sakın ha boşama. Korkma sana bir şey yapamazlar. Her ne kadar vilayetin valisi de olsa haklıyı haklı gören kadılar var, yasalar var. Seni ezmezler.\n\n-Peki.\n\nSabah olur tabii. Kadın oğlanı giyindirir, kuşandırır. Banyoya sokar. Tıraşını yaptırır. Sabah kapıyı açarlar bakarlar ki; Rastgele yerine fidan gibi bir genç. Rastgele gelenlere der ki:\n\n-Buyurun. Ne istiyorsunuz?\n\n-Seni Vali Bey istiyor.\n\n-Ne olacak? Ne yapacakmış Vali Bey beni?\n\n-İstiyor işte. İlla gideceğiz.\n\n-Peki gidelim.\n\nBu arada hanımı Ahmet’e der ki:\n\n-Vereceğin cevabı biliyor musun Ahmet?\n\n-Ben konuşmasını bilirim. Merak etme.\n\nKadın bir çıkın altın koyar oğlanın cebine ve gönderir. Oraya varırlar. Selamlaşmadan sonra vali de şaşırır. Akşamdan gördüğü Rastgele’ye benzemez bu. Değişik bir tip. Vali oğlana der:\n\n-Otur.\n\n-Akşam seninle Rastgele diye tanışmıştık.\n\n-Eeee... Benim.\n\n-Peki ama o adam sen değilsin.\n\n-O adam benim. Rastgele de benim. Ahmet de benim. Şimdi söyleyeceklerinizi söyleyin. Teklifiniz nedir?\n\n-İşte akşam size söylemiştik. Rastgele dedin, tasdik ettin, durumu izah ettik. Sabahleyin hanımını boşayacağını vaat ettin.\n\n-Ben öyle bir vaatte bulunmadım.\n\n-Rast gele dedin.\n\n-Şimdiye kadar her kelimem rast gele değil miydi benim? Vaatte bulunmadım. Söz vermedim size. Başka bir teklifiniz varsa söyleyin.\n\n-Sana şu kadar para verelim.\n\nZamanın kadısı, müftüsü falan toplanmış oraya, oğlana derler ki:\n\n-Sen bu hanımı boşa.\n\n-Beyler, parayla hanım boşanırsa buyur beyim, şu parayı sen al. Hanımını boşa Vali beye veriver.\n\nTabii çareleri tükenir. Ellerinde kullanacakları hiçbir koz kalmaz. Serbest bırakırlar. Bu oğlan evine varır. Hanımı vaziyeti sorar. Öğrenince sevinir. Mutlu bir zaman yaşarlar. Nihayetinde Ahmet’in kuyusunu kazmaya başlarlar. Fırsatını bulurlarsa bir tongaya düşürüp yok edecekler oğlanı.\n\nO zamanın padişahları tebdili kıyam ederler. Yani derviş kıyafetini giyer Anadolu’nun köylerini veyahut o devletin civarını gezermiş.\n\nBir gün padişah kalkmış, zannedersem Osmanlı zamanında olmuş, Bağdat’a varır. Bir parka oturur. Sonra, valiyi de tanır ya ezelinden beri gelip gittiğinden, saçlı-sakallı öyle bir dilenci kıyafetinde parkta otururken vali yanına varır:\n\n-Allah rızası için birkaç kuruş verir misin?\n\n-Lan pezevenk! Geçen gün birisi geldi. Serseri, efendim “Rastgele” deyip benim avradı aldı. Sen de yarın gidersin bütün karıları almaya çalışırsın.\n\nBirkaç tane tokat patlatır. Ahmet de aynı parkta oturuyormuş. Kalkmış dervişin yanına varmış:\n\n-Gel baba, şuraya otur. Nereden gelip nereye gidiyorsun?\n\n-Oğlum işte ben bir seyyahım, dervişim. Gezip dururum. O adamı varlıklı gördüm üç-beş kuruş dünyalık istedim. O da beni bu vaziyete soktu.\n\n-Onlar vicdansız adamlar ama onlar memleketin büyük sınıflarına gelmişler. Olur böyle şeyler derviş baba. Sen bu birkaç kuruşu al. Kusura bakma, ben seni yolcu edeyim.\n\nOğlan dervişi alıp evinine götürür. Tabii evinde ağırlar. Durumları dervişe anlatır:\n\n-Şimdi o vali beni kaybetmek için çalışıyor ama ben Allah’ıma sığındım. Niyetim doğru yaşıyoruz işte.\n\n-Korkma evladım! Allah yardımcın olsun. Zaman ola hayrola. Belki sen bu vilayete vali olursun.\n\nTabii derviş oradan çekip gider. O zamana kadar vali, padişaha bir dilekçe yazar: “Şu şu şekilde karımdan boşanmıştım. Şöyle bir garip geldi. Ona hülle yaptırmak için gerdeğe sokmuştuk. Neticede böyle durumlar oldu. Şimdi ise ailemden ayrıyım. Buna bir çare. Sizden beklediğim bir medet.”\n\nPadişah yerine vardığında, tabii o zamanın ilgilisi her kimse, vezirmiş herhâlde gelir der ki:\n\n-Padişahım, böyle bir dilekçe var. Bağdat’tan geliyor. Siz de Bağdat’taydınız. Size orada böyle bir dilekçe sunulmadı mı?\n\n-Sunulmadı. Getirin bakayım dilekçeyi.\n\nVezir gidip dilekçeyi getirir. Padişah dilekçeyi okuduktan sonra katibine name yazdırır:\n\n-Ben Bağdat’ı gidip gözümle gördüm. Asayişi tamam biliyorum. O vali denilen adi herifi valilikten azlediyorum. Yerine Rastgele’yi vali olarak tayin ettim. Bunu herkes böyle bile.\n\nBu nameyi Bağdat’a gönderir. Bağdat idarecisi, artık her kimse, valiyi valilikten azleder. Rastgele vali olarak atanır.\n\nBudan sonra karısıyla mutlu bir hayat sürer.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Kadıoğlu]",
        "text": "Eskiden bi goca Kadoğlu varmış. Koca Kadoğlu bir gahvenin önünde otururken iddaya girişmiş. Demiş ki:\n\n- Bi tane cenazemiz var onu bekler misin?\n\n- Evet demiş beklerim.\n\n- Beklersen demiş bi hibe altın veririm. O altın demiş senin olacak.\n\nŞimdi bunlar tamam mı tamam iddaya girişmişler. Cenazeyi uzatmışlar. Cenaze değilmiş de yalancıktan bi cenazeymiş. Çok korkak birisiymiş. Cenazeyi beklerken yalnız demiş:\n\n- Ben gidip sabahlara kadar kahve çay içerim. O düzeni demiş hazırlayın kapıyı tıklayın kitleyin.\n\nKalkmışla gitmişle bunla. Ordan tabi cenaze de önünde biraz ürperti yapıyomuş ocak yanıyomuş eski ocak böle şömne. Maşeyi bu tık tık tık közler Gırıyomuş devamlı canının sıkıntısından ne yaptını bilememiş. Ne yapcanı bilememiş. Tekrar bu gave süreyim demiş önce kahveyi sürmüş. Kahveyi içerken böle devamlı üzerinde cenazenin cenaze böle ırgılama yapmış. Bir ürküntü yapmış kahveyi bırakmış fincanı sonra demiş ki:\n\n- Koca Gadoğlu kalkıyım mı demiş cenaze seslenmiş.\n\nGine bu böle ara vermiş. Ürküntü yapmıya çalışmış. Sonra tekrar ırgılanmaya başlamış cenaze.\n\n- Goca Gadoğlu kalkıyım mı demiş.\n\n- Kalkarsan kalk be demiş.\n\nHemen çıkmış bu. Kalkeyin kalkmen derken bacanın içinden isli bacanın içinden fırlamış çıkmış dışarıya. Bu kiremitlerin üzerinden kendisini atmış mezarlığa. Mezarlıkta da ot piçen bir devici varmış. Devici şimdi buna almış otu üstüne goymuş o da tam ipin üzerine yapmışmış Goca Gadıoğlu. Şimdi bunu güden birisi varmış devamlı arkasından takip eden. Bu devici sarılmış ipe tabi habersizcen yapıyormuş ota yasakmış. Buna almış arkasına:\n\n- Ay demiş çok ağırmış ot demiş.\n\nBu defa tabi insan da olduğu için köpekler harlamaya başlamış havlımaya. Havlarken havlarken gitmiş tutmuş öle demiş ben demiş cenazeye sarındım herhalde. Almış gelmiş çarşının önüne yıkmış otunu. Hop ordan tabi takip edenler de ona:\n\n-Demek ki sen çok korkak birisimişsin; cenazeden kaçarken bi cenazeye diye yakalandın demişler.\n\nBu ordan iddayı kaybetmiş. U hibe altını dağıtmışlar fakir fukaraya. Bu da kalkmış gitmiş. Artık çarşıya çıkcak bir hali kalmamış u Goca Gadıoğlunun.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Tutulmayan Söz",
        "text": "Şimdi eskiden bir karı koca varmış. Bunların çocuğu yakında olmamış. Olmamış olmamış derken;\n\n- Allah’ım demiş böle yalvarmış Allah’a oğlan. Benim demiş ne olsun bi tane çocuğum olsun demiş. Ne istersen demiş yapcam.\n\nAllah tarafından demiş ki rüyasına girmiş bu. Allah tarafından dirmiş ki:\n\n- Eğer ki demiş evlat olup ta annene ömür boyu sürüyeceksen demiş sene demiş bi nur topu hani gibi demiş evlat vercem demiş.\n\nBi tane kızı olmuş. Bu ordan büyümüş oğlan. Tabi emekli olmuş maaşı varmış. Emekli olmuş okutmuş büyütmüş annesi çapı*&nbsp;tarlalarında sürünmüş çok. Çapı tarlalarında süründükten sonra oğlunu memur etmiş. Tabi onun da bi tane kızı varmış annesi çökünce iki değnekle&nbsp;geziyomuş annesi. Annesi çökünce annesine bakmamış. Bakmamış. Bu ordan oğlum demiş:\n\n- Hiç olmasa demiş bakma senin demiş o nur yüzünü görmek istiyorum demiş.\n\nArtık yatağa düşmüş yataktan kalkamaz olmuş. Gelin de demiş ki:\n\n- Annene ben bakamayacam devamlı altını pisliyo nereye götürsen götür demiş.\n\nOğlan bunu eşeğe sarmış annesini bi gün dağa götürmüş. Anne demiş:\n\n- Ben demiş odun etcem sen benim yanımda bekle. Tutmuş ağaca bi kabak asmış.\n\n- Ay oğlum halan daha demiş odun yapıyo demiş.\n\nOdun yapıyo. Bu beklemiş beklemiş karanlık olmuş oğlu gelmemiş.\n\n- Eyvah demiş ben burda yalnız galdım ne olcek şimdi benim demiş halim.\n\nKızı babasını sormuş. Baba demiş:\n\n- Nenem nerde?\n\n- Nenen demiş kızım demiş ormanı bıraktım geldim.\n\nNenesin de çok düşkünmüş torunu. Allah tarafından demiş ya Allah nur topu hani gibi bir oğlan şey kız vercem ama annene ömür boyu bakcaksın demiş ya. Kız devamlı soruyo:\n\n- Nenem nerde nenem nerde?\n\n- Nenen dağda demiş.\n\nNenesine saat beş gibi yemek götürmüş. Al demiş bu yemeği götür demiş. Yemeği götürürken önüne bi tane böyle Hızır gibi yetişmiş biri gelmiş. Kızım demiş:\n\n- Neneni baban dağa bıraktı git demiş dağdan neneni al.\n\nKoca garnın etrafı altın saçılıymış böyle.\n\n- Baba baba.\n\nGoşmuş tekrar geri gelmiş. Nenemin etrafı demiş:\n\n- Nenem altınla içinde yiğılı demiş. Neneme bi bak gel.\n\nBu defa altının tabi kokusunu alınca oğlan gitmiş annesine:\n\n- Üle anne demiş ben seni demiş onun için bıraktım. Altın olduğu için demiş.\n\nU altınlar u goca garnın etrafından yok olmuş. Annesinin iki tane değneği altın olmuş sadece. İki tane değneği varmış elinde onlar altın olmuş. U altın değneğnen yürümeye başlamış goca garı dayak olmuş artık. Tekrar bi yetişmiş gelmiş önüne tekrar. Yetişmiş demiş ki:\n\n- U altın değnek gurtarcak bir ömür boyu bu değneği sakla.\n\nBunu oğlan gitmiş tabi altın pırıldıyomuş değnekte altın pırıldıyomuş. Oğlunu gözü annesini değil sadece değnekteymiş. Altını nasıl alabilirim bu altın değneği nasıl alabilirim diye. Bu ordan annesine uyutmaya çalışmış tabi uyumamış sancısı varmış o gün. Anneme demiş bi ilaç içirem de annemi uydiyim bu altınları alayım demiş. Annesi uyumuş u altın değneği alınca önüne Hızır çıkmış tekrar u değnekler Hızır olmuş iki tane Hızır olmuş. Bu değneği aldıktan sonra biri ölümün olcak biri de çocun ölcek demiş. Çünkü bu yetişmiş bi değnek demiş. Ve oğlan ölmüş kızıda ölmüş.\n\n\n*Çapı: Çapalama işi\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Uşak",
        "title": "Düşman Köyler",
        "text": "DÜŞMAN KÖYLER\n\n&nbsp;\n\nEvvel zaman içinde birbirine düşman iki köy varmış. İnsanları birbirlerini sevmezmiş. Bir gün ormanın derinliklerinde yaşayan çirkin bir cadı ak kedisiyle ak büyü yapmaya köye yola çıkmış. Bu cadı düşman köye gidecek ve kralın emriyle yıllardır süregelen bu nefreti sona erdirecekmiş. Cadı, ak kedisiyle ormanın derinliklerinde ilerlerken aynı zamanda kara bulutlarda onun peşinden gelirmiş. Sonunda cadı iki köyün sınırına varmış büyüsünü yapmak için asasını kaldırdığı sırada bir çocuk cadıyı görmüş ‘’dev karısı, dev karısı!’’ diye bağırmış. Çocuk avazı çıktığı kadar bağırınca iki köy halkı işitip çocuğun sesine doğru koşuşturmuşlar, ne görsünler çirkin cadı ak kedisiyle elinde asası büyü yapmaya kalkar. Cadı şaşkın yüzüyle köy halkını karşılamış. O gün orada iki köy halkı da cadıyı köyden uzaklaştırmak için birbirlerine olan nefreti bir kenara bırakıp birlik olmuşlar. Birlikten kuvvet doğar diyerek atalarını bile şaşırtmışlar. Büyük uğraşlar sonucunda cadıyı köyden kovmayı başaran köylüler, istemsizce sevinçlerini birbirleriyle paylaşmışlar, bakmışlar ki birlik olunca yaşamanın daha kolay olduğunu fark etmişler. O günden sonra ne düşmanlık kalmış ne nefret ne de sınır birbirilerine birlikle bağlanan köy halkı mutlu mesut yaşamışlar sevgi sonsuzluğa selamını vermiş ve böylece gökten üç elma düşmüş. Biri sana, biri bana, zehirlisi de kötü cadıya...\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Ayağına Diken Batan Horoz 2",
        "text": "[AYAĞINA DİKEN BATAN HOROZ]\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir köy varmış. Bu köyde bi horoz varmış. Horoz birgün eşinirken eşinirken ayağına diken batmış. Uğraşmış uğraşmış çıkaramamış. Bir fırının önünden geçiyormuş, fırında ekmek yapan bir teyze varmış. Teyze, horozun ayağındaki dikeni çıkarmış, ateşe atmış. Ekmek yaptığı fırına atmış, yanmış diken. Ondan sonra horoz gitmiş, ama horoz cinlik yapmış, bir süre sonra tekrar gelmiş, fırıncı teyzeden dikenini geri istemiş. Diken yanmış tabi, ne vercek bu sefer, “Yok” demiş, “Ateşe attım” demiş. Horoz başlamış:\n\n-&nbsp; Ya dikenimi isterim ya ekmek isterim, ya dikenimi isterim ya ekmek isterim.\n\nFırıncı teyze de çaresiz olarak bir ekmek veriyor horoza. Horoz ekmeği alıyor, gidiyor. Yolda yine az gitmiş uz gitmiş bir çayıra gelmiş. Çayırda da bir çoban koyunlarını otlatıyormuş. Bakmış, çoban ekmeksiz ayran içiyormuş, yani ekmeği yokmuş. Çobana demiş ki:\n\n- Bende ekmek var, sana ekmek vereyim, demiş.\n\nÇoban da ekmeği almış, afiyetle yemiş.&nbsp; Çoban ekmeği yedikten sonra horoz yine başlamış, ekmeğini istemiş geri.\n\n- Ya ekmeğimi ver ya koyun ver, ya ekmeğimi ver ya koyun ver.\n\nÇaresiz çoban horoza bir tane koyun vermiş. Horoz koyunu almış, yine az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir köye gelmiş. Bakmış, o köyde de bir düğün var. Düğün sahibi de çok fakirmiş, misafirlerine pişirecek hiçbir şey bulamıyormuş. Horozun elinde koyunu görünce demişler ki:\n\n- Bu koyunu ver, misafirlerimize kesip yedirelim, demişler.\n\nHoroz da koyunu düğün sahibine vermiş. Koyunu kesmişler, misafirlere yedirmişler. Neyse, düğün bitmiş, ama horoz yine başlamış. Horoz ya, işte geri isteme huyu varmış. Demiş ki:\n\n- Ben, demiş, koyunumu istiyorum, demiş düğün sahibine. Düğün sahibi de demiş ki:\n\n-Nerden bulup vereyim ben, demiş, kestim misafirlere yedirdim, sen verdin.\n\n- Hayır, ille koyunumu isterim, koyunumu isterim.\n\n-&nbsp; Yok koyun.\n\nBu sefer:\n\n- Gelini isterim, &nbsp;demiş.\n\n- Ya gelin ya koyun, ya gelin ya koyun.\n\nNapcan gitmiyormuş yani horoz başlamış “Ya koyun ya gelin” diye. Çaresiz gelini vermişler horoza. Horoz gelini almış, gitmiş. Yolda giderken bu sefer davulcuya rastlamış. Davulcunun elinde de davul varmış. Bu sefer o davulcuya demiş ki:\n\n- Bana davulunu verirsen sana gelini veririm, demiş.\n\nDavulcu gelini almış. Horoz da davulu almış, çıkmış yüksek bi yere, başlamış çalmaya:\n\n- Bir diken verdim, bir ekmek aldım, güm de güm güm de güm güm…\n\n&nbsp;Davulunu başlamış çalmaya. Ondan sonra:\n\n- Bir ekmek verdim, bir koyun aldım, güm güm de güm güm…\n\nOndan sonra:\n\n- Bir koyun verdim, bir gelin aldım, güm güm de güm güm…\n\nOndan sonra:\n\n- Bir gelin verdim, bir davul aldım, güm güm de güm güm, demiş.&nbsp;\n\nÇlmış ve davulu yuvarlamış gitmiş. Masal da burda bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Mardin",
        "title": "Zalim Köse",
        "text": "Zalim Köse\n\nMemleketin birinde iki kardeş yaşarmış. Biri oldukça zeki, akıllı, becerikliymiş. Diğeri saf ve temiz yürekliymiş. Akıllı olanın adı İhseyno, saf olanın adı ise Hasano’ymuş. Günlerden bir gün, Hasano abisine çalışmak istediğini söylemiş. Bunca zamandır bana bakıyorsun, bundan sonra ben de çalışıp başımın çaresine bakmalıyım demiş. Kardeşinin saflığını bilen İhseyno, kardeşine kalması için çok ısrar etmiş. Hasano, dediği dedik çıkmış ve gitmiş. Bir sabah daha gün ağarmadan Hasano ve İhseyno vedalaşmışlar, Hasano yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Koca dağın arkasında bir kasabaya varmış. Başlamış iş aramaya. Kasabanın sinsi, uyanık adamı olan Köse, saf saf kasabada dolaşan genci görünce yanına varmış. Kimsin, kimlerdensin, ne ararsın buralarda diye sormuş. Hasono da Köse’ye uzak diyarlardan çalışmak için geldiğini, iş aradığını söylemiş. Köse, Hasano’ya bende tam sana göre bir iş var demiş. Gel benim yanımda çalış, sana hem yatacak yer hem de yiyecek veririm demiş. Bu duruma çok sevinen Hasano, işi hemen kabul etmiş; ancak Köse’nin bir şartı varmış. İşi yarım bırakan darılan vazgeçen diğerinin sırtından derisini yüzecek demiş. Hasano bu şartı da saf saf kabul etmiş. Köse, Hasano’yu evine götürmüş. Yapacağı işi anlatmış. Sabah gün doğmadan da koca tarlaya götürmüş. Tarlayı sürebilmesi için de bir çift öküz vermiş. Hasano başlamış koca tarlayı sürmeye. Saf ve çalışkan olan Hasono gün boyu durmadan çalışmış. Hasano çok yorulmuş ve çok acıkmış. Bu sırada Köse’nin kızı elinde bir bakraç yoğurt ve tandır ekmeği ile Hasano’nun yanına gelmiş. Babasının selamını iletmiş. Buyur afiyetle ye demiş. Hasano tam yiyecekken kız; ancak babamın bir şartı var demiş. Nedir diye sormuş Hasano? Kız da, babam afiyetle yesin içsin; fakat ne yoğurdun kaymağı bozulsun ne de ekmek kırılsın demiş. Bunu duyan Hasano kara kara düşünmeye başlamış. Doluya koymuş olmamış, boşa koymuş olmamış. Sonunda kızın getirdiği ne yoğurdu yiyebilmiş ne de ekmeği. Kız da geldiği gibi gitmiş. Hasano işinin başına geri dönmüş. Aç ve perişan bir şekilde çalışmaya devam etmiş. Hasano yorgun argın ahırına gelmiş. Yorgunluktan kafasını koyar koymaz uyumuş. Ertesi gün yine gün doğmadan yola koyulmuş. Koca tarlayı sürmeye başlamış. Öğlen olmuş, Köse’nin kızı elinde bir bakraç yoğurt ve ekmekle gelmiş. Babasının selamını iletmiş. Afiyetle yesin demiş; ancak ne yoğurt kırılsın ne de ekmek deyince Hasano yine aç kalmış. Kızın getirdiklerine dokunmadan geri göndermiş. Yorgunluktan ve açlıktan otları yiyen Hasano, çalışmaya devam etmiş. Akşam Köse ile konuşmaya karar vermiş. Akşam olunca Hasano, Köse’nin yanına varmış. Köse, hoş geldin sefalar getirdin Hasano demiş. Hasano da ağam ben işten ayrılmak istiyorum demiş. Bedava çalışan, işlerini gören Hasano’ya sinsice gülerek darıldın mı Hasano demiş. Hasano darıldım derse sırtından derisini yüzeceğini bildiği için sesini çıkaramamış. Anlaşmamızı biliyorsun diyerek sinsice Hasano’yu tehdit etmiş. Kara kara düşünen Hasano, başına gelecekleri bildiği için ‘Yok ağam, darılmadım.’ diyerek geri dönmüş. Bu şekilde günlerce çalışmaya devam etmiş. Hasano ot yiyerek ayakta kalmaya çalışmış. Hasano’nun dayanacak gücü kalmamış. Bir gün yine tarlada Köse’nin kızı babamın selamı var, yesin içsin afiyetle; ama ne yoğurdun kaymağı kırılsın ne de ekmek diyince canına tak etmiş. Köse’nin yanına gitmiş. Ağam ben çalışmak istemiyorum demiş. Köse darıldın mı diye sorunca da bir deri bir kemik kalan Hasano, evet darıldım demiş. Köse de anlaşmayı hatırlatarak dön sırtını demiş. Zalim ve sinsi olan Köse, Hasano’nun derisini yüzmeye başlamış. Kan revan içinde kalan, acılar içinde kıvranan Hasano, kendini bin bir zorlukla bir caminin avlusuna atmış. Gelen geçenler ona acıdıkları için yemek vermişler. Hasano ölümünü beklemeye başlamış. Gel gelelim İhseyno da kardeşini çok merak ediyormuş. Başına bir iş gelebileceğinden korkuyormuş. Bir sabah rüyasında Hasano’yu sıkıntılı görünce gün ağarmadan yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Koca dağın arkasındaki kasabaya varmış. Başlamış sağa sola sormaya, sorup soruşturmaya. Günlerce Hasano’dan bir iz aramış. Nihayetinde kasaba halkından biri camide perişan bir halde yatan bir yabancının olduğunu söylemiş. Bunu duyan İhseyno, koşarak camiye gitmiş. Bir de ne görsün Hasano perişan bir halde, bir deri bir kemik kıvrılmış yatıyor. İhseyno kardeşini alıp bir hana yerleşmiş. Hasano’ya yedirmiş, içirmiş, yaralarına merhem sürmüş. Hasano kendine geldikten sonra İhseyno’ya başından geçenleri bir bir anlatmaya başlamış. Köse’yi, Köse’nin şartını, kızını, getirdiği bir bakraç yoğurt ve ekmeği, ne yoğurdun kaymağı kırılsın, ne de ekmek kırılsın demesini, yemeden geri göndermesini, Köse’nin sırtından derisini yüzmesini her şeyi anlatmış. Bu duruma çok üzülen İhseyno, handakilere Hasano’yu emanet etmiş, Hasano’ya da onu gelinceye kadar beklemesini söylemiş. İhseyno, Köse’ye bir oyun oynamaya karar vermiş. Varmış Köse’nin çarşıdaki dükkanına. Köse, İhseyno’ya ne istediğini sormuş. İhseyno da ona iş aradığını, ne iş olsa yapabileceğini söylemiş. Sinsi ve kurnaz olan Köse, İhseyno’ya da ben de tam sana göre bir iş var, yatacak yer ve yiyecek de veririm demiş. Ona da; ancak bir şartım var demiş. Darılan, küsen birbirinin sırtından dersini yüzecek demiş. İhseyno şartını kabul etmiş. Köse, İhseyno’yu koca tarlaya götürmüş, bir çift öküzü vermiş. Bu tarlada çift süreceksin demiş. Öğlen yemeğin gelir, akşam da ahırda yatarsın demiş. İhseyno, Köse’nin şartlarını hemen kabul ederek işe başlamış. Köse de bir saf daha buldum diyerek sinsice gülüyormuş. Köse, gittikten sonra İhseyno hemen çalışmaya başlamamış. İhseyno, kendini hiç yormadan öğlene kadar tarlada çalışmış. Köse’nin kızı elinde bir bakraç yoğurt, mis gibi kokan ekmek ile karşıdan geliyormuş. Kız yine babasının selamını iletmiş. Buyur ye demiş; ancak babamın bir şartı var demiş. Ne yoğurdun kaymağını kırsın, ne de ekmek kırılsın demiş. Bunları duyan İhseyno, babanın selamı başın gözüm üstüne demiş. Ekmeği bir güzel kırıp yoğurdun içine doğrayıp yemeye başlamış. Köse’nin kızı şaşkınlıkla İhseyno’ya bakıyormuş. İhseyno kızın eline bir testi tutuşturmuş ve git bana dereden su getir demiş. Kız, İhseyno’ya su getirmiş. İhseyno boşalan bakraç ve testinin içini taş toprak doldurarak Köse’nin kızına vermiş, babana benden selam söyle demiş. Kız, babasına durumu anlatmış. Bu duruma çok sinirlenen Köse, biraz beklemeye karar vermiş. İhseyno da, keyfi yerinde karnı tok uyumuş. Sabah gün doğmadan İhseyno tarlaya gitmiş, çiftini sürmüş. Öğlen olunca Köse’nin kızı elinde bir bakraç yoğurt ve ekmekle gelmiş. Babasının selamını iletmiş, afiyetle yesin demiş; ancak ne yoğurdun kaymağı kırılsın ne de ekmek kırılsın demiş. Bunun üzerine babanın selamı başım gözün üstüne demiş ve başlamış bildiğini okumaya. Testiyi de kıza vermiş, doldurtmuş. Kendisi de yoğurdu ve ekmeği bir güzel yemiş. Köse’nin kızı yorulsun diye bakracın ve testinin içini taş toprak doldurup, babasına da selam söyleyip kızı göndermiş. Kız durumu babasına anlatmış. Çok sinirlenen Köse başına geleceklerini bildiği için bir şey diyememiş. İhseyno, ertesi gün öküzleri alıp tarlaya gitmiş. Çift sürecek olan öküzlerden birinin ayağını kırmış, öküz sakatlanmış. Öğlen olmuş, kız yine elinde bir bakraç yoğurt ve ekmekle gelmiş. Öküzün ayağını görünce çok şaşırmış. İhseyno yemeğini yemiş. İhseyno, taş toprakla doldurduğu bakraç ve testiyi kıza vermiş. Köse’nin kızı, tarlada öküzün sakatlanmış olduğunu da babasına anlatınca Köse, öfkeden deliye dönerek tarlaya gelmiş. İhseyno ne yaptın diye sen diye kızmış. Ağam, ben bir şey yapmadım. Öküz inat edip yürümeyince ben de ayağına taşla vurdum, ayağı kırıldı demiş. İhseyno, Köse’ye hemen ‘Ağam küstün mü?’ diye sorunca, Köse de canın sağ olsun diyerek öfkenden ne diyeceğini bilemeden evine dönmüş. Bu duruma çok sinirlenen Köse, İhseyno ile nasıl baş edeceğini düşünmeye başlamış. Doluya koymuş olmamış, boşa koymuş dolmamış derken sabah olmuş. İhseyno’nun da keyfi yerindeymiş. Ertesi gün de diğer öküzün de ayağını kırmış. Kız yine gelmiş, diğer öküzün de ayağının kırıldığını görmüş. İhseyno yemeğini yedikten sonra kızı göndermiş Kız, babasına olanları anlatınca Köse, çıldırmış. Öfkeden deliye dönen Köse, tarlaya gelmiş. İhseyno’ya öküzün ayağını neden kırdığını sormuş. İhseyno da ağam, çalışmıyordu demiş. Ağam, kırıldın mı diye sorunca da Köse, başına gelecekleri bildiği için kara kara düşünmeye başlamış. Köse’nin canı tatlıymış. Köse düşünmüş taşınmış böyle devam ederse İhseyno, onu mahvedecek. Köse, sinsice bir plan yapmış ve yükte hafif pahada ağır neyi var neyi yoksa alıp bir gece vakti arkasına bile bakmadan kaçmış. Köse’nin kızı bir başına ortada kalmış. İhseyno, Hasano’yu da alarak Köse’nin evine yerleşmiş. Köse’nin kızı ile de evlenerek mutlu mesut yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Sinop",
        "title": "Limon Ağacı",
        "text": "LİMON AĞACI\n\nBir evde üç kız kardeş yaşıyormuş. Padişahın oğlu evlenmek istemiş ve bunu tellalla tüm ülkeye duyurmuş. Bu üç kardeşten en küçüğü çok güzelmiş. Diyorlar ki iki büyük ablası,\n\n— Ya padişahın oğlu gelip kız kardeşimizi görürse onu alır, onunla evlenir, biz bunu yok edelim. Nasıl yok edelim?\n\nBir gün kız kardeşlerini kandırıp odun toplamaya götürüyorlar ve onu ormanda bırakıyorlar. Kızcağız da farkına varınca kayboldum zannediyor. Ablalarının ona öyle bir şey yapacağını düşünemiyor. Kayboldum zannediyor, ağlaya ağlaya aranıyor, sonra bir ağacın altında uyuyakalıyor. Uyandığı zaman eline bir odun parçası alıyor ve onunla yerleri karıştırırken limon çekirdeği buluyor. O limon çekirdeğini orda bulduğu kap gibi bir şeyin içine dikiyor. O limon çekirdeği hemen büyüyor. Ağladıkça gözyaşlarıyla da sulandıkça daha hızlı büyüyor ve ağaç oluyor. Ondan sonra rüzgârdan sallanıyormuş limon ağacı. Kız diyor ki:\n\n—&nbsp;Ay güzel limonum boynunu sallayıver.\n\n&nbsp;Limon ağacı bir sallanıyor, altınlar dökülüyor. Kız bu altınları eteğine topluyor. Tekrar böyle diyor:\n\n— Limonum limonum boynunu sallayıver limonum.\n\nLimon sallanıyor, altınlar dökülüyor. Kızın böylece epey altını oluyor. Sonra bir gün padişahın oğlu ava çıkıyor oradan geçerken o kızı görüyor. Böyle pis, üstü başı perişan, ormanda kaldığı için.\n\n— Sen kimsin in misin cin misin ne arıyorsun buralarda?&nbsp;deyince kız da:\n\n— Ne inim, ne cinim ben de sizin gibi bir insanım, diyor. Ablalarımla odun toplamaya gelmiştim ben, kayboldum burada diyor.\n\nPadişahın oğlu onu ve orada bulunan limon ağacını da alarak saraya götürüyor. Hizmetkârlarına söylüyor bu kızı yıkıyorlar, paklıyorlar, güzel elbiseler giydiriyorlar. Limon ağacını da sarayın bahçesine dikiyorlar. Tabii güzelliği ortaya çıkınca padişahın oğlu bu kıza âşık oluyor. Sonra duyuruyorlar her yere padişahın oğlu evleneceği kızı buldu, bununla evlenecek herkes görmeye geliyor kızı. Padişahın oğlu kiminle evleniyor diye. Sonra kızın ablaları da geliyor ablaları kızı tanıyor.\n\n— Eyvah biz kardeşimizi ormana attık, kurtulduk sandık, kurtulamadık yine bunu padişahın oğlu buldu ne yapalım bunu. Büyük abla diyor ki:\n\n— Biz ona yaklaşalım, ah biz seni kaybettik biz seni çok seviyorduk canım kardeşim, ne kadar aradık, ne kadar ağladık diye yalan söyleyelim, diyor. Onun vasıtasıyla saraya girelim,&nbsp;diyor ve nihayet böyle yapıyorlar ve saraya giriyorlar. Şimdi o da kendilerini kasten bıraktıklarını bilmediği için ablalarına sahip çıkıyor, saraya aldırıyor.\n\nSarayda birlikte yaşarken düğün de yaklaşıyor. Ablalar diyor ki:\n\n— Biz gelin hanımı hamama götürmek istiyoruz.\n\n— Tamam, diyorlar.\n\nHamama giderken de bohçalarının arasına çorap şişi denilen bir tarafı çengelli bir şiş koyuyorlar. Kızı yıkarken büyük ablası o şişi alıyor ve başından aşağıya sokuyor kızcağızın. Kızcağız da ölmüyor, kuş oluyor pır diyor uçuyor; hamamın kırık camından dışarı gidiyor. Onlar diyor:\n\n— Ne yapacağız şimdi padişahın oğlu benim evleneceğim kız nerde diye soracak.&nbsp;\n\nOrtanca kız biraz benziyormuş hemen onun elbiselerini giydiriyorlar, biraz süslüyorlar, biraz püslüyorlar, bu senin eşin diye götürüyorlar. Kız kendini belli etmemek için sürekli hasta rolü yapıyor ve başım ağrıyor diyerek odasından çıkmıyor. Sonra düğün günü yaklaşıyor, padişahın oğlu kıza diyor ki:\n\n— Niye başın ağrıyor?\n\n— Bilmiyorum, diyor.\n\nPadişahın oğlu kıza:\n\n— Sen önceden ilk geldiğin zamanlarda giderdin limon ağacıyla konuşurdun o da sana altınlar dökerdi şimdi hiç gitmiyorsun, diyor.\n\n— Başım ağrıdığı için gidemiyorum diyor.\n\nHâlbuki o değil o, limon ağacı ona cevap vermez.\n\nOndan sonra birgün görüyorlar, bir kuş geliyor limon ağacına konuyor. Büyük abla bakıyor kuş limon ağacının tepesinde cik cik ötüyor, limon ağacı da sallanıyor ve altınlar döküyor.\n\n— Aa diyorlar bu bizim kuş olan kardeşimiz ne yapalım gene bundan kurtulamadık. Diyor ki o ortanca olan padişahın oğluna ‘Benim başımın ağrısını ne geçirir biliyor musun? Şu kuş var ya onu yakalayalım onu keselim etini yersem benim başımın ağrısı geçer.’ Padişahın oğlu napsın karısı çok istiyor. Kuşu yakalattırıyor adamlarına, ondan sonra eline alıyor ve kuşu sevmeye başlıyor. Ah yavrum çok da güzelmişsin, pek de tatlıymışsın diye başını okşarken eline bir şey takılıyor, o şişin tırtıklı yeri.\n\n— Allah, bu neymiş, kuşun başına diken mi batmış? diyor bir çekiyor kuş şöyle bir silkeleniyor, kız olarak çıkıyor. Ondan sonra padişahın oğlu şaşırıyor. Kız ona bir bir başından geçenleri anlatıyor. Sonra bu geliyor ablalara diyor ki ‘Kırk katır mı kırk satır mı?’ Onlar da diyor ki:\n\n— Ay satır bizi keser öldürür, biz katırlara biner dıgıdık dıgıdık gideriz. Bize kırk tane katır ver,&nbsp;diyorlar.\n\nPadişahın oğlu, ablaları kırk katırın arkasına bağlıyor ve onlar sürüklenip parçalanarak can veriyorlar. Padişahın oğlu ve küçük kız da evleniyor sonsuza kadar mutlu yaşıyorlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "[Ayağına Diken Batan Keloğlan]",
        "text": "KELOĞLAN [Ayağına Diken Batan Keloğlan]\n\n&nbsp;Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur zaman içinde bir tane Keloğlan varmış. Keloğlan ormanda gezerken ayağına diken batmış. Az gitmiş uz gitmiş bir tane nineye rastlamış.\n\n–Nine nine demiş, benim ayağıma diken battı çıkarır mısın?\n\nNine çıkarmış Keloğlan’ ın dikenini, atmış fırının içine. Keloğlan’ ın aklına çakallık gelmiş.\n\n–Ee nine hani benim dikenim, demiş, benim dikenimi ver.\n\nNine de demesin mi “Ben senin dikenini attım fırına yaktım” diye. Keloğlan tutturmuş,\n\n–Ben anlamam ben dikenimi isterim. Ya dikenimi verirsin ya bir ekmek verirsin, demiş.\n\nNine bir tane ekmeği vermiş Keloğlan’a. Keloğlan ekmeği almış gitmiş. Yolda giderken bir tane çobana rastlamış. Çobanla hoşbeş yaptıktan sonra,\n\n– Çoban kardeş demiş, bu benim ekmek burada dursun, ben biraz dolaşayım geleyim, demiş.\n\nKeloğlan gitmiş. Keloğlan gittikten sonra ekmek çobanın burnuna burcu burcu kokmuş, dayanamamış ekmeği açmış yemiş. Keloğlan dönmüş dolaşmış gelmiş çobanın yanına.\n\n–Ee demiş, çoban kardeş, benim karnım acıktı, ver benim ekmeğimi.\n\n–Keloğlan, demiş çoban da, sen gittikten sonra ben senin ekmeğini dayanamadım, çok acıktım, yedim.\n\nKeloğlan inadım inat tutturmuş deli.\n\n–Ya ekmeğimi verirsin ya bir koyun verirsin. Ya ekmeğimi verirsin ya bir koyun verirsin, demiş.\n\nÇoban çaresiz koyunu vermiş. Keloğlan almış koyunu düşmüş yola. Az gitmiş uz gitmiş bir tane düğün evine rastlamış. Düğün evine girmiş.\n\n–Selamünaleyküm…\n\n–Aleykümselam…\n\n– Ee ağalar demiş, benim koyunum burada durakoysun, ben birazdan gelir alırım, demiş. Ondan sonra da düğün evinde de misafirlere yemek pişiyormuş, ama pişen yemeğin içine konacak et yokmuş. Bunların aklına da Keloğlan’ ın koyunu gelmiş. Keloğlan’ın koyununu kesmişler, misafirlere bir güzel ikram etmişler, yedirmişler. Keloğlan dönmüş dolaşmış gelmiş.\n\n–Ee demiş, ben koyunumu almaya geldim, verin benim koyunumu.\n\n–Biz senin koyununu demişler, kestik misafirlere yemek yaptık yedirdik.\n\nKeloğlan tabi tutturmuş,\n\n– Ben anlamam ya koyunumu verirsiniz ya gelini verirsiniz. Ya koyunumu verirsiniz ya gelini verirsiniz, demiş.\n\nÇaresiz adamlar gelini vermiş Keloğlan’ a. Keloğlan gelini almış gitmiş.\n\n– Dikenimi verdim ekmeği aldım. Ekmeği verdim koyunu aldım. Koyunu verdim gelini aldım. Düttürü düttüt düttürü düttüt.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Altın Saçlı Kızla Sırma Saçlı Oğlan",
        "text": "Altın Saçlı Kızla Sırma Saçlı Oğlan\n\nBir evde üç kız varmış. Padişahın da çocuğu olmuyormuş. Karı demiş ki:\n\n—Sen padişah olmuşsun da sözünü dinletemezsin. Ben bir karıyken sözümü dinlettiririm, sen sözünü dinlettiremezsin, demiş.\n\n—Dinlettiririm, demiş artık adam da.\n\nŞimdi bir hoparlör bağırtmış.\n\n—Bugün kimsenin evinde şavk yanmayacak, demiş.\n\nŞimdi korucular köylere çıkmışlar, şavk yanmıyor yanmıyor yanmıyor, bir evde şavk yanıyormuş. Pencereden dinlemişler. Bir gelinle bir oğlan öyle birbirlerine bakarlarmış.\n\n—Neden söndürmediniz şavkınızı? demiş.\n\n—Biz yeni evlendik. Karanlıkta birbirimizi göremiyoruz da, aydınlıkta birbirimizi özlüyoruz, ondan söndürmüyoruz şavkımızı, demişler.\n\nŞimdi bir eve de varmışlar. Üç kız varmış. Üç kızlar da söndürmemiş şavkını. Onlar da konuşurmuş. Koca kız:\n\n—Ben padişahın hanımı olsam, koca çadır dokurum, koca Türkiye’nin askerini alır da daha yarı yeri boş kalır, demiş. Ortanca kız demiş ki:\n\n—Ben padişahın hanımı olsam, bir koca halı dokurum, bütün askeri alır da daha yarı yeri boş kalır, demiş.\n\nKüçük kız da demiş ki:\n\n—Ben padişahın hanımı olsam sırma saçlı oğlanla altın saçlı kız doğururum, demiş. Alınlarında ay yıldızlı kız doğururum, oğlan doğururum.\n\nŞimdi gitmiş padişah bu koca kızı almış.\n\n—Hadi, demiş. Sen çadır dokuyacaktın ya. Çadırı doku, demiş.\n\n—Boş ver adam, dalgamıza bakalım, çadır kayırsın, demiş. Şimdi, ondan sonra gitmiş, ortanca kızı almış.\n\n—Sen halı dokuyacaktın ya. Halıyı doku, demiş.\n\n—Boş ver koca adam. İşimize bakalım, demiş.\n\nBunu da bırakmış. Küçük kızla evlenmiş. Küçük kıza:\n\n—Sen alınları ay yıldızlı oğlan, kız doğuracaktın ya. Hadi doğur. Dokuz ayla on günü saydır, demiş.\n\nDokuz ayla on günü saymışlar, kızın ağrısı gelmiş, doğuracak olmuş. Şimdi öteki kızlar da biz padişahın istediklerini yapmadık diye bir koca karıya:\n\n—Şimdi bu bugün doğuracak. Biz ne yapalım? Şimdi bu kızla oğlanı doğurursa biz aşağılık oluruz, ne yapalım? demişler.\n\nKoca karı da doğum yaptırmış.\n\n—Ben bunun yanına giderim. Falancanın köpeği bugün doğuracak, gidin onun eniklerini getirin gelin, doğurmuş. İki &nbsp;tane eniği varmış, biri kancık, biri erkek. Onları alın gelin, demiş.\n\nKoca karı gitmiş, köpek eniklerini getirtmiş, almış. Öteki kadın da doğuracakmış, dadalar* olacakmış, olmuş. Biri kız, biri oğlan. Koca karı da padişahın karısının altına köpek eniklerini sürüvermiş.\n\n—Padişahın karısı köpek eniği doğurdu, köpek eniği doğurdu, diye nam vermiş. Dadaları da getirmiş, bir sandığın içine koymuş koca karı, öteki karılara vermiş. Onlar da denize atıvermişler. Sandık gitmiş denize. Şimdi padişah da:\n\n&nbsp;-Götürün bu karıyı çadırın önüne gömün. Boğaz çukuruna kadar gömün. Gelen geçen, padişahın karısı köpek eniği doğurdu diye, âlem yüzüne tükürsün, demiş.\n\nŞimdi götürmüşler, âlem yüzüne tükürüyormuş.\n\nBir derviş de denizin kıyısında namaz kılıyormuş. Sandık da öyle geliyormuş. O dede de demiş ki:\n\n&nbsp;—Cansan beri gel, malsan öte git, demiş.\n\nTa dedenin kıyısına gelmiş çıkmış sandık. Bir de sandığa elini götürmüş, açmış ağzını. Bir de bakmış ki dede, iki çocuk yatıp dururmuş içinde. Çocuklar serçe parmaklarını sora sora yaşamışlar, serçe parmakları da ondan ince kalmış. Şimdi bunları büyütmüş dede.\n\n—Ben bugün öleceğim. Benim burada bir torba param var. Bu parayı alın da şehre çıkın. Buraya beni kaldırmaya gelirler, hiç korkmayın. Bakın durun yatağın içinde, demiş.\n\nKim gelirse gelmişler, dedeyi kaldırmışlar. Buncağızlar gitmişler, parayı almışlar oradan. Şehre çıkmışlar, bir ev kiralamışlar.\n\nAlınları böyle sarılıymış. Dede bunların alınlarını birer çaputla sarmış. Hani böyle artistler alınlarını bağlıyor ya, koca karılar kafası ağrıdı mı kafasını bağlıyor ya, oradan kalmış o alnını bağlamak. Dede bunların alınlarını mendille bağlamış.\n\n—Bunları hiç çıkarmayın, demiş.\n\nBunlar bir eve kiracı gitmişler. Kız evde dururmuş, oğlan kahveye gidermiş. Kahveye gelirmiş gidermiş. Padişahla ahbap olmuşlar bunlar. Padişahın canı varmış onda. Şimdi babası o, bilmiyor.\n\nBir koca karı gelirmiş kızın evine.\n\n—Kızım, aç kapıyı. Ben de sana arkadaş geleyim, demiş. Gelirmiş, gidermiş bu. Bir gün padişah:\n\n—Kardeşini al da bir gün, bize gelin, demiş. O zaman koca karı:\n\n—Kızım, denizin öte yanında ak nane gök nane vardır, onları sen getirt, demiş.\n\nKoca karı, aynı karı yine. Oraya girmiş. O kızlar yollamış yine, bunları kaybet diye. Anlamışlar onlar. Kardeşi:\n\n—Abi, denizin öte yanında bir ak naneyle gök nane var. Bana onları getirir misin? demiş.\n\n—Getireyim, demiş.\n\nGetirmeye gitmiş. Denizin kıyısında dedenin biri namaz kılıp duruyormuş.\n\n—Oğlum nereye gidiyorsun? demiş.\n\n—Denizin öte &nbsp;yanında &nbsp;bir &nbsp;ak &nbsp;naneyle gök nane var. Ben onları almaya gidiyorum, demiş.\n\n—Oğlum gitme, oraya giden gelmez, demiş.\n\n—Aa, dede gideceğim, demiş.\n\n—Al şu mendili, demiş.\n\nDede çıkarmış, bir mendil vermiş.\n\n—Salla şu mendili. Deniz açılır, denizden geç. Oraya var, bir köpek vardır, bir de koyun vardır. Köpeğin önünde ot vardır, koyunun önünde et vardır. Eti al köpeğin önüne ver, otu al koyunun önüne ver, geç. Orada bir sivri taş vardır, sivri taşın üstüne çık. Oradan “Araaap” diye bağır, üç kere bağır, demir kapı açılır, demiş.\n\nÜç kere bağırmış, demir kapı açılmış. Orada bir Arap varmış. Arap’a demiş\n\n—Ak &nbsp;naneyle gök nane varmış. Ben bu naneye geldim, bana bunu verir misin?\n\n—Vereyim, demiş.\n\nAk naneyle gök naneyi vermiş. Gerisin geri gelmiş.\n\n—Açıl kapım açıl, demiş, kapı açılmış. Köpek ısırmamış, koyun ısırmamış. Köpeğe\n\n—Isır! demiş Arap.\n\n—Isırmam. Köpek ot yemez, et yer, demiş. Geçmiş. Denize\n\n—Kapan! demiş. Deniz\n\n—Kapanmam! demiş. Mendili sallamış, geçmiş yine. Dede demiş ki:\n\n—Bir daha gelme oğlum, seni buralarda bırakırlar. O dede yine aynı dedeymiş halbuki.\n\nEve varmış, getirivermiş ak naneyle gök naneyi. Kızcağız deyivermiş bunu. Nene anlamış. Oğlanın geldiğini anlamış, yine varmış.\n\n—Bir de orada bir Arap kızı vardır, onu da getirsene. Arap kızı sana arkadaş olur, demiş.\n\nOğlan yine gitmiş Arap kızını getirmeye. Dede yine oradaymış.\n\n—Arap kızını getireceğim, demiş.\n\n—Gitme oğlum, dediyse de:\n\n—A a! İlle gideceğim, demiş.\n\nYine koyunun önüne ot, köpeğin önüne et vermiş. Orada Arap kızına :\n\n—Ben seni götüreceğim. Hadi gidelim, demiş.\n\nGiderken\n\n—Kapan kapım! demiş, kapanmamış. Arap,\n\n—Kapan denizim kapan! demiş, kapanmamış. Oğlan onu geçirmiş. Şimdi gitmiş, evine varmış. Kızla ikisi oturuyorlarmış. Oğlan gayrı gelip gidiyormuş. Bu koca karı yine geliyormuş. Hemen koca karı:\n\n—Kızım, ben geldim, aç! demiş. Hemen Arap kızı:\n\n—Taş ol da otur olduğun yere! Kara taş ol da otur yerine! demiş. Nine de taş olmuş, oturmuş. Şimdi kız:\n\n—Bu böyle mi duracak? demiş.\n\n—Böyle olacak o, demiş. Arap demiş ki oğlana:\n\n—Dört yolun çatında bir annecik var. Var, var da yüzünün tükürüklerini sil. Gelen geçen tükürüyor onun yüzüne, sen de var sil, demiş.\n\nOğlan gider gider kadının tükürüklerini silermiş. Ama artık ölecekmiş neredeyse. Dura dura buraya kadar gömülmüş, ölecekmiş. Şimdi o Arap demiş ki, oğlan da gelmiş kahveden:\n\n—Yarıl taşım yarıl!\n\nTaş yarılmış, altınları içinden çokmuş. Nineye demiş:\n\n—Bu bizim eve geliyor gezmeye, demiş. Padişah da demiş:\n\n—Benim karı köpek eniği doğurdu. İki tane. Bir insan köpek eniği doğurmaz. Köpeğe karılırsa doğurur, köpeğe karılmazsa doğurmaz, demiş. O Arap:\n\n—Dört yolun çatındaki karı, senin karın. Bu oğlan da senin, kız da senin.\n\nMendilleri kaldırıvermiş Arap.\n\n—Ayla yıldızı gördün mü? O kadın doğurdu ayla yıldızı, demiş. Hemen oradan padişah:\n\n—Götürün bu nineyi, taşın içindeki karıyı getirin, demiş hizmetkârlara. Taşın içindeki karıyı getirmişler. Oradan kızla oğlan:\n\n—Bugün biz bir suya dökünelim, demişler.\n\nKızdan altın dökülmüş su yerine, oğlandan da sırma dökülmüş. Ondan sonra gitmişler. Arap:\n\n—Senin bu kızın, bu oğlun, bu da karın, demiş.\n\nKarıyı getirmişler, yıkamışlar, padişaha teslim etmişler. Kızla oğlanı da teslim etmişler. Alınlarını da böyle sarmışlar. Ayla yıldız varmış alınlarında. İkisinin alnında da ayla yıldız varmış. Böyle geçinip dururlarmış. Öteki karıları da idam yapmışlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* Dada: Çocuk.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Sakalına Bit Düşen Adam]",
        "text": "Sakalını darakan guca adam, pit tüşmüş. Amma o piti de bi gul bilmezimiş eveli. Geş (genç), güzel bi olan, gız da güzelimiş, gızı soruyomuş. Hani, u guca adam gızı soruyomuş:\n\n- Bu ne diye?\n\nGız da bilmeyomuş. Hani pit oldeni bilmeyomuş. Diyelim, sen güzelsin, isteyosun hanı onu almak isteyosun. U demiş ki:\n\n- Pit pit demiş yavaşça, yavaş yavaş pit pit.\n\nUnu da anlamamış. Gız anlamamış, guca adam anlamış. (Bit olduğunu) Ben kim bilise, una vicem demiş ya padişah gızını. Benim gızı demiş:\n\n- Kim bilise buna, una vecen.\n\nSakallı adam duymuş. Bi gencin biri:\n\n- Pit demiş, hanı bene vesin deye.\n\nYavaşçılan, u genş duymamış, gız duymamış u gencin dedine, guca adam duymuş, guca adama vemiş. Guca adama işkence yapmış. Guca adam hasta olmuş, doktura götümüş, guca adamı, havuşları sivreltmiş, guca adama işkesmiş u gız. İşkenci yapmış çok. Havuş sokmuş kıçına, sölemesi ayıp. Nele dediyse, nele ettiyse olmamış,\n\n-Ben seninnen geçinmen demiş. İn sonunda hadı demiş hangımız güzel, hangımız çikin, guyunun başına gidem demiş.\n\nGuyunun başına vamışla, höle dolanmışla. Sen güzel ben güzel, sen güzel ben güzel deken, guca adamı almış, içine bi atmış, (gız) gız gurtulmuş.\n\n- Ben gurtuldum çok şükür demiş, seni Allah gurtarsın demiş.\n\nBu gada biliyon gari, ötesini bilmiyon çocum, ondan sona selamları va.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Edik ile Düdük",
        "text": "Ediynen Düdük varımış. Bunların bi sivilce gızları varımış. Adı Sivilceymiş. Sona bu, Düdük baba, Edik anne, öteki de gızları. Düdük bi şey almış gelmiş bazadan. Kelle, bacak garın niyse, unları almış gelmiş. Almış gelmiş&nbsp;gızım, demiş:\n\n- Yıka gel bunları, demiş.\n\nBi çay kenarına gitmiş çaya. Yıkarkan unları sel almış, su almış. Başlamış u gız alamıya. Atın üstünde bi bey gelmiş. Bey gari, eveliki padişahlar.\n\n- Ni alıyosun, demiş?\n\n- Altın yüsseminen, bileziklerimi&nbsp;sel aldı ona alayom, demiş.\n\n- Min hayvanın kıçına, demiş. Alama, demiş. Ben seni alır giderin, demiş.\n\nHayvanın kıçına mindirmiş, almış gitmiiiş. Sona, bizim gız yok, böğün durmuşla, yarın durmuşla, obür gün durmuşla yok. Gız nere gitti, gız nere gitti köy aya kalkmış, hani aramıya. Sona sizin gız, demişle:\n\n- Filan yerde duru.\n\n- Adı niy?\n\n-Sivilce.\n\nNiyse, vamışla, durmuşla, hep berabar iğleşmişle, ni güzel olmuş, yulu düşmüşle, gızlarını alıp gitmek için. Gızı almıya gittiği yerde inatdar*&nbsp;varımış daşın altına gomuşla. Düdük, demiş ki:\n\n- Ben&nbsp; şi yapıyom, demiş. Daşın altına inatdarı godum. Suya girem, demiş,\n\nSuya girmişle, ordan bi insan geçiyomuş. Parları varımış bunların, parları, üzerlerinde. Garşıdan çubanı gömüşle.\n\n- Eeey çubaaan, demiş.Elinde, burnundan &nbsp;ya akıbatan guzuların birini geti buraya, demiş.\n\nBurnundan ya akıbatan guzula&nbsp;götüvemiş.&nbsp;Güzel guzu götümüş.\n\n- Aaa olmadı, demiş.\n\nBaya burnundan sümük akıbatan olcamış.\n\nNiyse, sümük akıbatanı almış, gelmiş, vemiş. Unu kesmişle bunla evlerinde, kesmişle yicekle. Yicez emme, demişle:\n\n- Dişimizin govene neynen türtcez. Hadi kenara çay kıyısına&nbsp;gidem, demişle.&nbsp;Şiy toplamaya, gırıntı. (…) Dişlemizi tötmek için.\n\nUnu ararkan ararkan urdan biri geçiyomuş atlının biri. U atın adını sölemiş, ismini.\n\n- Daşın, çakmak daşının altında inatdar va, demiş. İnatdarı alısın, gapıyı açasın, orta yerde etimiz va, yi gorsun, demiş.\n\nÜtekile girmişle, yimişle, içmişle, gapıyı kitleyivemişle gene, hada. Gelmişle, bi bakmışla et yinmiş, yok. Nere gitmiş bu, nere gitmiş unun peşine düşmüşle. Unu ararkan ararkan bulumamışla.\n\n- E nidelim, bi daha gidem, demişle. Para çok nasıl olsa, bi daha gidem çubana.\n\n-Çuban yok gari, demiş. Vimem, bi daha vimem gari, demiş.\n\nSona dönmüşle, gelmişle. Niyse, urda galanını, yiyelim biz bunu, demişle.\n\nSelamları va.\n\n\ninatdar: Anahtar\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Altınlı Horoz",
        "text": "Altınlı Horoz\n\nBir horoz varmış. O horozun altını varmış. Beyoğlu’na vermiş. Beyoğlu da almış gitmiş başka yere.\n\n—Ulan gideyim de Beyoğlu’ndan altınımı alayım geleyim, demiş\n\nDüşmüş yola. Gidiyormuş, gidiyormuş, bir canavar denk gelmiş. Canavar demiş ki:\n\n—Arkadaş, nereye gidiyorsun?\n\n—Beyoğlu’ndan altınımı istemeye gidiyorum, demiş.\n\n—Beni de götür, demiş.\n\n—Sen gidemezsin, gidemezsin, demiş. O da:\n\n—Giderim, giderim, demiş.\n\nAz gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Oradan canavar yorulmuş.\n\n—Arkadaş, ben gidemeyeceğim, demiş.\n\n—Tırnaklarını kes de benim götüme gir, demiş.\n\nOradan onun götüne girmiş. Giderken giderken bir tilki denk gelmiş. Tilki demiş\n\n—Arkadaş, nereye gidiyorsun? demiş.\n\n—Beyoğlu’ndan altınımı istemeye gidiyorum, demiş.\n\n—Beni de götür, demiş.\n\n—Sen gidemezsin, gidemezsin, demiş.\n\n—Giderim, giderim, demiş.\n\nAz gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Tilki yorulmuş.\n\n—Arkadaş, ben gidemeyeceğim, demiş.\n\n—Tırnaklarını kes de benim götüme gir, demiş.\n\nOnu da koymuş. Gide gide gide bir çaya denk gelmiş. Çay akıp gidiyormuş. Çay gidiyormuş, o da gidiyormuş. Çayın suyu bitmiş. Çayın suyu bitti mi,\n\n—Arkadaşlar, ben gidemiyorum, kalıyorum, demiş.\n\n—Hadi sen de benim götüme gir de beraber gidelim, demiş çaya.\n\n—Olur, demiş.\n\nGitmiş, Beyoğlu’na varmış. Beyoğlu’nun masasının üstüne uçmuş, oturmuş.\n\n—Beyoğlu altınımı ver! Beyoğlu altınımı ver!\n\n—Şu ocağı sönesiceyi atların önüne koyun da atlar çiğnesin de öldürsün, demiş.\n\nAtların önüne atmışlar. Canavarı çıkarıvermiş, atları yedirmiş. Bunun kazları varmış bir sürü.\n\n—Bunu kazların damına atın da yesin de öldürsün, demiş.\n\nKazların damına atmışlar. Ona da tilkiyi çıkarıvermiş. Hep kazları öldürmüş. Yine varmış, Beyoğlu’nun masasının üstüne oturmuş.\n\n—Beyoğlu, altınımı ver! demiş.\n\n—Fırını yakın yakın, içine bir atın bunu, yansın; ondan sonra etini yiyelim.\n\nFırını yakmışlar. İçine bunu atmışlar. Çay çıkıvermiş, fırını söndürmüş. Yine gelmiş masanın üstüne.\n\n—Bunu ne yapalım, ne yapalım? demiş. Bir dam altını varmış Beyoğlu’nun da.\n\n—Onu altınların içine atın da, beğendiğinden bir altın alsın da gitsin, demiş. Altınların içine atmışlar bunu.\n\n—Hap götüm yut götüm, bir dam altını yut götüm!\n\nBir dam altını yutturmuş. Oradan gelmiş evlerinin önüne.\n\n—Abla beni aç, abla beni aç, abla beni aç!\n\nAçmış.\n\n—Abla, beni döv!\n\nVurdukça altın sıçmış, vurdukça altın sıçmış. Bir komşusu gelmiş, bir koca karı.\n\n—Kız ne yapıyorsun komşu? demiş.\n\n—Beyoğlu, altınlarını vermiş de oradan altın almış gelmiş. Altın sıçıyor, demiş.\n\n—Beyoğlu neredeyse söyle de, ben de horozumu göndereyim, demiş. Göndermiş horozunu. Gelmiş horozu. Bununki de bok sıçmış.\n\n—Aaa senin horoz altın sıçıyor, benimki de bok sıçıyor, demiş.\n\nİkisi bir kavga horozların başında. Burada da masal bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Aslan İle Tilki",
        "text": "Aslan İle Tilki\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir aslan varmış. Bir köyden devamlı haraç alıyormuş. Her gün bir koyun, bir kuzu, bir inek ne bulursa alıyormuş. Köylü artık bu aslandan bıkmış. Aslan da\n\n—Ormanların kralı benim, diyormuş.\n\nHer gün bir kuzu, bir koyun, bir inek almaya devam ediyormuş. Bir gün köylülerden biri tilkiye gitmiş ve demiş ki:\n\n—Bizim başımıza bir aslan musallat oldu. Bizi bu dertten kurtarsan kurtarsan sen kurtarırsın, demiş.\n\nTilki de:\n\n&nbsp;—Bunun karşılığında bir çuval tavuk alırım, demiş.\n\nKöylü bunu kabul etmiş. Artık aslanın haracını vermemeye başlamışlar. Aslan da köye inmiş, karşısına tilki çıkmış. Tilki aslana:\n\n—Sen dağların kralı benim diyorsun, ama bir kral da burada var. Köylü artık sana haraç vermeyecek, demiş.\n\nAslan da:\n\n—Nerede o kral? demiş. Tilki de kuyuyu göstererek:\n\n—İşte kuyunun içinde, demiş.\n\nAslan da kuyudan aşağıya bakmış. Kuyudan aksini görmüş. Aslan kükremiş. Kuyudan yankı gelmiş. Kuyudaki aslanı öldürmek için kuyunun içine atlamış ve ölmüş. Böylece tilki köylüyü aslandan kurtarmış. Bu defa tilki haraca alışmış. Tilki köylüden her gün tavuk istiyormuş. Bu defa köylü tilkiden bıkmış. Köylü toplanıp tilkiye:\n\n—Sana bir çuval tavuk verelim, alış verişi keselim, demiş.\n\nÇuvalın içine tazı koymuşlar. Çuvalı tazıya vermişler. Tilki inmiş bayıra. Çuvalı bir açmış, tazı. Tazı tilkiyi kovalamış, yakalamış, öldürmüş. Köylü tilkiden de kurtulmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; \n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Ayı ile Üç Kız Kardeş",
        "text": "Ayı İle Üç Kız Kardeş\n\nÜç tane kız kardeş varmış. Bu üç kız kardeş dereye gezmeye gitmişler. Çamaşır&nbsp;yıkayacaklarmış. Almışlar çamaşırlarını, yiyeceklerini, derenin başına gitmişler. Derenin başına gitmişler, çamaşırlarını yıkamışlar. Bu üç kız çamaşırlarını yıkadıktan sonra bıcı bıcı yapmışlar. Bir tane ayı gelmiş yanlarına. Kızlar ayıdan kurtulalım, kaçalım falan derken kaçamamışlar. Ayı kızların üçünü de yakalamış, götürmüş inine. Kızları esir etmiş.\n\nSonra bir gün bu üç kız kardeşin karnı çok acıkmış. Ayıya demişler:\n\n&nbsp;—Bizim karnımız çok acıktı. Bizi kaçırdın madem,&nbsp; kaçırdığına göre doyur bizi.\n\nAyı demiş:\n\n—Tamam, doyuracağım.\n\nBüyük kardeş gitmiş çalı çırpı toplamaya.\n\n—Ben çalı çırpı toplamaya gideceğim, demiş.\n\nGitmiş, bir vakit gelmemiş. Meğer kaçmış. Ortanca kardeş de:\n\n—Ablam gelmedi. Nereye gitti acaba? Ben onu getireyim, demiş.\n\nO da o şekilde kaçmış. Bunlar kaçmışlar. Küçük kız kardeş kaçamamış. Ayının yanında esir kalmış. Sonra bu küçük kız kardeşle ayının bir tane çocuğu olmuş. Çocuğun yarısı insan, &nbsp;yarısı ayı kılığındaymış. Sonra kız evini, ailesini, ablalarını çok özlemiş.\n\n—Ne yapsam da bu ayıdan kurtulsam, ne yapsam da bu ayıdan kurtulsam? demiş. Ayıya bir gün,\n\n—Bugün benim canım çok bal istiyor. Git bana bal getir, benim için bal araştır, demiş.\n\nNeyse, ayıyı göndermiş. Ayı gidince kendisi, çocuğu salıncağında bırakmış, kaçmış gitmiş. Ayı gelse ki, kızın yerinde yeller esiyor. Çocuğu da salıncağında bırakmış. Sonra kız evine gidince olanları ailesine anlatmış.\n\n—Böyle böyle oldu, falan filan, diye.\n\nDaha sonra bu üç kız kardeş plan yapmışlar,\n\n—O ayıyı ne yapsak da öldürsek, diye. Ayının yanına gitmişler.\n\n—Hadi gel, biz bir hata yaptık. Seni biz evimize götürelim, demişler. Ayıyı evlerine götürmüşler.\n\n—Ayı, senin karnın çok acıkmıştır. Sana bir çorba yapalım, demişler.\n\n—Tamam, demiş.\n\nKocaman ocakta çorba kaynatmışlar. İyice çorba kaynadıktan sonra çorbayı kenara çekmişler, saç ayağını da ayının kafasına geçirmişler. Ayıyı öldürmüşler. Bu üç kız kardeş de mutlu mesut geçinmişler.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Ayı Kulak",
        "text": "Ayı Kulak\n\nBir kız varmış. Karşıdan bir ayı gelmiş. Kız da bakır doldururmuş çeşmede. O bakır dolduran kızı kavramış gitmiş bayıra ayı. Bayıra gittikten sonra babası da gitmiş kızı aramaya. Varmış, bir taşın altında kızı kolaç* pişirirmiş. Babası,\n\n—Of! demiş, yorulmuş, oturmuş oraya. Babası varmış yukarıda, ayı da aşağıda yatarmış. Kız kolaç pişirirmiş. Kolaç pişirirken kum serpivermiş babası. Kumlar da dökülüvermiş kolaçların üstüne. Kız bakmış.\n\n—Aaa baba, seni ayı yerse. Ben sana bir süpürge dayayayım da, sen süpürge ol da, seni alayım içeri, demiş.\n\nSüpürge vermiş babasına, dayamış içeri. Sonra ayıya demiş ki:\n\n—Anam gelse yer misin? demiş.\n\n—Baaa, demiş.\n\n—Kardeşim gelse yer misin? demiş.\n\n—Baaa, demiş.\n\n—Babam gelse yer misin? demiş.\n\n—Kahve tütün, keyif bütün, demiş.\n\nBabasına bir şey dememiş. Kahve tütün, keyif bütün. Babasına hemen bir süpürge vuruveriyor, gidiyor ayının yanına. Kahve tütün, keyif bütün içiyorlar. Ondan sonra bir çocukları varmış. Ayının bir çocuğu olmuş o kızdan. Dedeleri eve gidecek olmuş.\n\n—Ben eve gideceğim kızım, oğlum, demiş.\n\n—Dede, sen benim sırtıma bin de götüreyim seni, demiş.\n\n—Ya oğlum, sen küçüksün, beni götüremezsin, demiş.\n\nBinmiş dedesi onun sırtına, gitmişler. Köye varmışlar. Sokağa çıkmış Ayı Kulak. Adı Ayı &nbsp;Kulak’mış. Kızanlara birer şamar vururmuş, kızanlar hemen devrilirmiş yol üstüne.\n\n—Bu böyle olmaz. Bunu yollayalım yerine, demişler. Dedesi:\n\n—Oğlum, git bize bir araba odun getiriver, demiş.\n\nGitmiş, kocaman meşe ağacını sökmüş kökünden, tar tar sürükleyerek getirmiş. Bir gün olmuş, iki gün olmuş, yok, gitmiyor.\n\n—Bunu götürelim yerine, demişler.\n\nDedesi götürmüş yerine. Oraya vardıktan sonra ayıyı vurmuşlar. Kızı arabaya koymuş ağabeysi, kızı getiriyormuş. Getirirken kız:\n\n—Ağabey tarağım kalmış ya, demiş.\n\n—Hadi tarağını al gel, demiş.\n\nTarağını almaya dönüyor. Ayının boynuna sarılıyor.\n\n—Ayım, ayım, ayım! diye ayısına ağlarmış.\n\nAğabeyi de onu aramaya geliyor. Bir bakıyor, onu ayıya sarılıyor görüyor. Bir vuruyor onu da tüfekle. İkisi kalıyorlar yol üstünde işte.\n\n&nbsp;\n\n\n* Kolaç: Ekmek.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Bıdıcık",
        "text": "Bıdıcık\n\nYedi arkadaş, yedi cüce varmış.\n\n—Hadi çalışmaya gidelim, demişler.\n\nÇalışmaya gitmişler. Çalışmaya giderken yolda bir koca karıya denk gelmişler. O da cadı karısıymış. Ona misafir olmuşlar. Bunlar yemişler, içmişler, yatmışlar. Cadı karısı dişlerini sürtmeye gidermiş. Yedi cücenin de bir birini yiyecekmiş, bir birini yiyecekmiş. Onların içinde de akıllı biri varmış.\n\n—Kalkın, kaçalım. Bu bizi yiyecek, demiş. Gelmiş.\n\n—Kim uyur; kim uyanık?\n\n—Herkes uyuyor da ben uyanığım, demiş.\n\n—Sen niye uyumuyorsun?\n\n—Anam bana bir horoz keser yedirirdi de ondan sonra uyurdum.\n\nCadı karısı da kesmiş, pişirmiş, yedirmiş. Yine gitmiş. Yine gezmiş, dolaşmış, gelmiş.\n\n—Kim uyur, kim uyanık? demiş.\n\n—Eller uyur da ben uyanığım, demiş o Bıdıcık. Onun adı Bıdıcık’mış.\n\n—Niye uyumuyorsun oğlum sen? demiş.\n\n—Anamın bir danası vardı. Bana keser yerdim de öyle uyurdum, demiş.\n\nCadı karısının da danası varmış, onu da kesmiş. Sabah olmuş. Akşam yine yatmışlar.\n\n—Bugün ben bunların hepsini yiyeyim, demiş cadı karısı.\n\n—Kim uyur, kim uyanık? demiş.\n\n—Eller uyur, ben uyanık, demiş.\n\n—Oğlum Bıdıcık, niye uyumuyorsun? demiş.\n\n—Anam bana çaydan gözer*le su getirirdi, içirirdi de öyle uyurdum, demiş.\n\nGözerle su gelir mi? Cadı karısı gözer alıyor, gidiyor. Sıçıyor içine, sıvıyor, su gidecek.\n\n—Kalkın, kaçalım. Bu bizi yiyecek, diyor.\n\nKalkıyor bunlar, kaçıyorlar. O Bıdıcık’ın da bir tane çakı bıçağı varmış. Orada kalmış. Yarı yolda dönüyor.\n\n—Arkadaşlar, benim bıçak kalmış. Ben bıçağı alayım geleyim, diyor.\n\nDönüyor. Yağmur çiliyormuş hafif hafif. Geliyor koca karı, bir katmer sacı vuruyor. Oradan sacın üstünden cıs cıs ses geliyormuş. Cadı da sanıyormuş, yağmur damlıyor. Bıdıcık da dam beşten &nbsp;işeyiveriyormuş. Dam beşe çıkmış, bakmış dam beşte büzülüp duruyormuş.\n\n—Vay yavrum Bıdıcık, ben seni arıyordum ya, demiş.\n\nAlmış gelmiş, çuvala koymuş, ağzını bağlamış. Bu da bıçağı bulmuş, almış bıçağı. Cadı dişlerini sürtmeye gitti mi, bıçağı çuvala yalıyor, bacadan çıkıyor. Orada kavak varmış, kavağın tepesine çıkıyor beni tutar diye.\n\n—Bıdıcık, Bıdıcık neredesin? diyor.\n\n—Nine, nine buradayım, diyor, inmiyor.\n\n—Vay yavrum Bıdıcık, nasıl çıktın oraya sen? diyor.\n\n—Sabanı sabana koydum, demiri demir üstüne koydum. Bir hopladım, buraya çıktım, diyor.\n\nÇıkarken de bir kese kum alıyor Bıdıcık.\n\n—Sen yukarı bak nine, diyor.\n\nYukarı bakıyor, döküyor kum, yuvarlanıp gidiyor. Hadi aşağı düşüyor koca karı, ölüyor. Bıdıcık da oradan çıkıp gidiyor, arkadaşlarına erişiyor.\n\n&nbsp;\n\n\n* Gözer: Buğday, çavdar, toprak gibi şeyleri elemek için kullanılan iri gözlü kalbur.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Kara Tavuk]",
        "text": "Şindi bir gara*&nbsp;tavık*&nbsp;varmış. Çam agcının başına çıkmış. Tabi öyle doğurmuş yumurtalamış üç tane yavrusu çıkmış. O şeyen çam agcının dibine topal çakal geliyore.\n\n-Gara tavık gara tavık demiş. Yavrının*&nbsp;bir tane verirsen verirsin vermezsen çıkar seni yerim.\n\n- Al seni bi yavru demiş atmış.\n\nSonra demiş ki ikinci gelişte. Bi daha bağırıyoru:\n\n- Gara tavık gara tavık diye. Yavrının bir tane verirsen verirsin vermezsen çıkar seni yerim.\n\n- Al demiş.\n\nBaşlamış gar tavuk şindi*&nbsp;üç dene yavrumdan bi dene yavrum galdı deyi yas dutmaya. Ağlap duruyomuş. Hamaz*&nbsp;garga gelmiş.\n\n- Gara tavuk sen ne ağlayıp turun.\n\n- Üç dene yavrumdan bi dene yavrum kaldı demiş topal çakal yedi demiş.\n\n- Sen onu bi daha gelişte demiş benim yanım gönderive demiş hamaz garga.\n\nSona geliyore bi daha isteyore yavruya. Hamaz&nbsp;garga,&nbsp;bana bi şey öretti demiş ama birez abes olacak ben söylemene. Sen onu demiş bir daha gelişte demiş:\n\n- Ha yarağımı ye ha daşağımı ye decesin demiş.\n\nİkinci gelişte gara tavık öle deyor üçüncü gelişte.\n\n- Sene bunu kim öğretti demiş.\n\n- Hamaz garga bunları öğretti demiş.\n\nOndan sonra hamaz garga ile topal çakal itişmişler kakışmışlar.\n\n\n*gara: Kara, siyah\n\n*tavık: Tavuk\n\n*yavrı: Yavru\n\n*şindi :Şimdi\n\n*hamaz: Kurnaz, hileci\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Bit Derisi",
        "text": "Bit Derisi\n\nBir adam varmış. Bir de kızı varmış. Bu adam bit beslemiş. Bitin derisini soymuş.\n\n—Bu bit derisini kim bilebilirse kızımı ona vereceğim, demiş.\n\nKız çamaşır yıkamaya gitmiş. Kızın yanına taşradan bir abdal gelmiş. Kız abdala demiş ki:\n\n—Bizim eve var, bizim evde bit derisi var. Sana babam ne geldin diye sorarsa, bit derisi bit derisi deyip de çıkıver, demiş.\n\nAdam eve gelmiş. İçeri girmiş. Kızın babası:\n\n—Bu ne? diye sormuş. Abdal da:\n\n—Bit derisi, bit derisi, deyip de çıkıvermiş. Kızın babası:\n\n—Bu, bit derisini bildi. Varın, alın getirin kızımı, bu adama vereceğim, demiş. Kızını vermiş. Kızı almış götürmüş abdal, saraya kapatmış. Abdal oduna gidermiş, sarayda her yerin anahtarını verirmiş, bir yerin anahtarını vermezmiş. Bir gün abdal oduna giderken kız:\n\n—Her yerin anahtarını veriyorsun da, falancanın anahtarını vermiyorsun. Onu da versene, demiş.\n\n—Veririm, ama açma, demiş.\n\nKız açıvermiş kapıyı. Al gelin parmakları, allı başlı gelinleri yemiş yemiş, oraya kapatmış.\n\n&nbsp;—Ah ben napayım? demiş. Akşam abdal gelmiş.\n\n-Açtın mı burayı? demiş.\n\n—Açtım, demiş. Abdal:\n\n—Hırrrrrr, onları çiğ yedim, seni pişirip de yiyeceğim, demiş. Gelini kilitlemiş, oduna gitmiş. Kız:\n\n—Ne yapayım, ne yapayım? demiş.\n\nBaca deliğinden çıkmış. Yukarda dikilip dururmuş. Oradan bir Soğancı geçiyormuş. Soğanın kilosu beşe beşe diye bağırıp gidiyormuş.\n\n—Amca biricik beni alır mısın? Can kurtaran yok mu? demiş.\n\n—Alırım, demiş.\n\nAdam almış.\n\n&nbsp;—Soğanın kilosu beşe, soğanın kilosu beşe, diye diye uzaklaşmış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Borçlu Oğlan",
        "text": "Borçlu Oğlan\n\nBir varmış, bir yokmuş. Padişahın üç oğlu varmış. Birine vermiş padişah yüz altın, birine vermiş yüz altın, birine vermiş yüz altın.\n\n—Gidin bunlarla kâr yapın, zarar yapın, ne yaparsanız yapın.\n\nBüyük oğlan yüz altının yanına yüz altın daha kazanmış. Ortanca yine yüz altının yerine yüz altın daha kazanmış. Küçük borçlu gelmiş.\n\n—Ne oldu? Hani sen ne kazandın? demiş padişah.\n\n—Ben borçlu geldim, demiş.\n\n—Neden borçlu geldin?\n\n—Adamın birisi ölmüş de, borçlu ölmüş. Birisi de onu sürüklermiş. Borcunu vermedi, ölüsünü sürüklermiş adamın.\n\n—Neden sürüklüyorsun bunu? demiş.\n\n—Bunun borcu vardı sağlığında. Vermedi. Ben de ölüsünü sürüklüyorum onun.\n\nPadişahın oğlu hemen onu alıyor elinden. Yıkattırıyor, paklattırıyor, gömdürüyor, geliyor. Ama borçlu geliyor çocuk. Yetmiyor parası.\n\n—Böyle böyle yaptım baba da ondan borçlu geldim, diyor. Sonra babası büyüklere:\n\n—Başka memleketten arpa getireceksiniz bizim memlekete, demiş.\n\n—Bak bu ne derse bunun dediği olacak, demiş küçükten ötürü.\n\nEn öne onu bindirmiş, develerle gitmişler arpa getirmeye. Bir yerde durmuşlar, kervan &nbsp;kurmuşlar. Yatmışlar orada. Ötekiler uyumuş. Bir ihtiyar çıkmış gelmiş yanlarına.\n\n—Nereye gidiyorsunuz ? demiş.\n\n—Arpa getirmeye, demişler.\n\nKüçük:\n\n—Ben de gideyim sizinle. Ama ne kazanırsak ortak olacak, demiş ihtiyar.\n\n—Ne kazanırsak ortak olacak. Yarısı senin olacak, yarısı bizim olacak, demiş. Sonra bu ötekiler uyurken:\n\n—Hadi gel biz gidelim senle bir yere, demiş ihtiyar.\n\nGidiyorlar. O adam iki deve yükü altın, varıyorlar iki deve yükü altın, hadi gidiyorlar iki deve yükü altın getirmeye. Orda da padişahın kızı var. O da başka padişahın kızıymış. O padişahın da güveyileri yaşamazmış, hep ölürmüş. Hep ölürmüş &nbsp;güveyileri. Gitmiş bu, o padişahın kızını istemiş o dede padişahtan. İsteyince vermiş padişah. Düğün olmuş, gelin olmuş neyse.\n\n—Güveyiyle beraber ben de gireceğim, demiş o dede.\n\n—Olur mu? demişler.\n\n—Olur, ben de gireceğim, demiş.\n\nSonra gelinin yanına güveyi de giriyor, adam da giriyor, dede de. Ondan sonra kızın ağzından bir yılan çıkıyor, güveyiyi öldüreyim diyor. O güveyiler ondan ölüyormuş. O &nbsp;güveyiler ölürmüş yılandan. Onunla &nbsp;adam yılanı öldürüyor. Sabah oluyor, güveyi çıkıyor. Şaşırıyorlar.\n\n—Ya bu güveyi nasıl çıktı burada?\n\nDede öldürmüş yılanı. Ondan sonra orada durmuşlar ne kadar durdularsa.\n\n—Hadi, dönelim, gidelim, demişler.\n\nDönmüşler gerisin geriye. Gelini de götürürlermiş. Padişahın kızını da götürüyorlar giderken. Dede:\n\n—Hadi gari, ayrılalım burada, demiş.\n\n—Ayrılalım, demişler.\n\n—Dedim ben size, ne kazanırsak yarı olacak diye, demiş.\n\n—Dedin, ben de razı oldum.\n\n—Şimdi gelini de üleşeceğiz, demiş dede.\n\n—Olur mu?\n\n—Olur.\n\n—Nerden üleşeceğiz?\n\n—Buradan böleceğiz, demiş. Çocuk arkasını dönmüş.\n\n—Önünü dön, arkanı dönme. Sen de göreceksin.\n\nAdamın elinde kılıcı varmış, dedenin. Bir sallıyor kılıcını, yapıveriyor kız, hemen ağzından bir koca kese yılan yavrusu. O yılanlar çıkıyor oradan.\n\n—Tamam, üleştik. Ben seni bunlarda kurtarmak için dedim, diyor. O da diyor:\n\n—Hayır, üleşeceğiz. Sen üleşeceğiz dedin ya, diyor.\n\n—Sen beni nasıl kurtardın o adamın elinden? Sürüklermiş ya dedeyi, ölüyü.\n\n—Sen beni o adamın elinden kurtardın ya, işte ben o adamım. Ben de seni işte bunlardan kurtardım. Allah size geçim bahtı versin. Güle güle geçinin, diyor.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tın Tın Kabacık]",
        "text": "Şindi iki çocuk varmış. Anneleri menfat etmiş*. Galmış bubaylan bunla. Çocukların bubasına evlenmek düşmüş. Evlenmiş.\n\nEvlendiği hanım demiş ki:\n\n— Sen bu çocuklara azatlarsan* üldürsen senle öyle kul olcen. Sen bu çocukları azatlamasan ben senin yanında durmicen demiş.\n\nBi gün sabah çocuklara bubası aldından hadi bakalım bi dağa. Bubası düşünüyore öteye gidiyo düşünüyore beriye çocuklarına gıyıp da azaplamıyore. Şindi demişkine çam ağacının başına bi gabak asmış. Biri Hatmecik biri Yusufcuk.\n\n— Çamın başına gabak astım benim gabağın takırtısını duydun mu o çamın yanına gelin, demiş bubası.\n\nSonadan bubası gabak asıyore oraya gabak takıldığı yere rüzgarlan. Çocukla bubam oda diye çamın dibine geliyola. Bakmışla öteye bubasını aramışla bereye babasını aramışla yok. Gabak asılı. Çam ağacının dibine iki çocuk oturmuş.\n\n— Tıran tıran gabacık* bizi al budan babacık diye başlamışla yas tutmaya oğlan ve çocukla.\n\nVakit akşama yönelmiş. Demiş ki Hatmecik böyük Yusufcuk göççümüş. Bi yanda ateş yanıyore bi yanda köpek hokruyore* sona gardeşim demiş:\n\nYusufcuk ateş yanana mı gidelim köpek hokurana* mı gidelim, demiş.\n\nGardeşi demiş ki:\n\n— Len valla demiş ateş yanana gitsek yanarız köpek hokurana gitsek ısırayı. Biz en iyisi köpek hokurana gidelim, demişle.\n\nHadi bakalım köpek hokurana gelmişle. Köpek hokuran yede bi goca garıya rastlamışla.\n\n— Sona nene bize bubam böle böle yaptı deye anlatmışla çocukla.\n\n— Gelin gelin oğlum, demiş.\n\nÇocukları ambarın içine hapıslamış goce garı.\n\n— Sona nene nene çocukla biz tuvaletimizi itcez.\n\n— Yani ambarın içine edin, demiş goce garı.\n\nÇocukla:\n\n— Ellerin ambarları, demiş temiz oluken bizim ambarla pis mi olsun ,demiş.\n\nOndan sona çocukları çıkarmış.\n\n— Çocukla bu sefe acıktık biz demişle.\n\n— Eni* kenelim kenelim, demiş köpege. Silkilenive kenelim kenelim ,demiş köpege.\n\nOndan sona gavurmuş köpekten düşen keneleri gavurmuş. Çocukla yeme gardeş demişle onla birbirlerine bunla kene. Odan çocukla bi kopuyore ondan sona bi at gelmiş önüne. Atı bindinde gardeşile barbar bi su başında bi gavan başına* çıkmışla iki gardeş.\n\nOğlana ablası:\n\n— Sen filan yede bi gavak va oraya git ben bu gavan&nbsp;başında&nbsp;galırım demiş.\n\nBi parlak bi deliganlı at sulamaya gelmiş pınarın başına.\n\n— At suyu içen deyoru hemen geri çekiliyore at suyu içen deyoru hemen geri çekiliyore.\n\n— Allah’ım bu at neden su içmez.\n\nHöyle bi bakmış gavan başına dünya güzeli bi gız oturup durumuş. Sona atı sulumadan gitmiş. Bi goce garı çamaşır yıkamaya gelmiş oraya. Demiş ki goce garıya o deliganlı:\n\n— Sen demiş sacaya* böle huruceğine* böle hur o gız aşağıya eğildi mi ben onu dutam gapam gaçam, demiş.\n\nSona hemen geliyore sacayı goce garı böle huruyore.\n\n— Nene nene demiş ağcın başında elini sacaya ters hurdun sen höle hurucasın.\n\n—Gızım gel sen öretsene, demiş goce garı.\n\n— Eğil gavak, demiş gız.\n\nGavak bi eğiliyo sacayı bi huruyore oğlan dutcanda doğrul gavak deyore gız hemen. Hemen gız doğruluyore gavak doğruluyore. Böl böl böl yaparkan bi haftada bu gıza bu oğlan el gapmış.\n\nOndan sona:\n\n— Benim demiş filan yerde gavan başında bir oğlan gardeşim va. Ben seni alcen diye anlaşmışla.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapmışla bunla.\n\n\n*menfat et-: Vefat etmek\n\n*azatla-: Göndermek\n\n*tıran tıran gabacık: Kabakların birbirine çarparken çıkan sesi vurgulayan ikileme.\n\n*hokru-: Havlamak\n\n*eni: Küçük kardeş\n\n*gavan başına: Kavak ağacının başına\n\n*sacaya(k):&nbsp;Üzerine tencere, tava vb. konan ateş üstüne oturtulan üç ayaklı demir alet\n\n*hur-: Kurmak\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Bostancı",
        "text": "Bostancı\n\nBir padişah varmış. Bu padişahın üç tane oğlu, üç tane de kızı varmış. Bunun bir bahçesi varmış. Bahçeye varırmış, bahçede vaktini geçirirmiş. Amma &nbsp;güzel meyveleri &nbsp;varmış buralarda bunların. İşte bunların başında dururmuş. Ondan sonra bir gün olmuş, padişah hasta olmuş. Hasta olunca padişah, tabi baya hasta olmuş, çoluğu çocuğu başını beklermiş. İşte ölüverecek geliverecek derken baya bir zaman sürmüş. Sonra vezirini vüzerasını toplamış bu.\n\n—Ya babanız nice zamandan beri hastalık çekiyor. Ölüverecek gidiverecek demiyor. Bu adamın bir çekindiği yer var. Bu ekseri nerelerde durur ? diyorlar.\n\n—Bunun bir bahçesi vardı. Oraya giderdi, ekseri orada dururdu. Oralarda vaktini geçirirdi, demişler. Ondan sonra,\n\n—Ya, en çok hangi meyveleri yiyordu? demişler.\n\n—En çok nar vardı orada. Narı çok severdi.\n\n—İyi ya, narı bir yedirelim dedeye, padişaha. Bakalım ne olacak?\n\nTam nar yetişmiş, tam olum zamanı gelmiş, yiyim zamanı gelmiş. Akşam demişler ki:\n\n—Sabah olsun, narı getirelim, babama yedirelim.\n\nBir de sabahleyin varmışlarmış, nardan bir tane kalmamış. Öyle.\n\n—Bir sene daha bekleyelim, demişler.\n\nİyi ya, nar her sene bir kere oluyor, her gün olmuyor ki. Ertesi sene gene demişler:\n\n—Bugün dursun, sabahleyin getirelim narı, babama yedirelim.\n\nBir de sabahleyin varmışlar, gene gitmiş nar. Ertesi seneye kalıyor. O sene diyorlar ki:\n\n—Narı bugün yarın alacağız ya, narı bugün akşam sırayla bekleyelim. Kim yiyorsa bunu yakalayalım, demişler. Koca oğlan demiş:\n\n—Bugün ben gideyim, bekleyeyim bu nar bahçesinde.\n\nOndan sonra varmış. Bıçaklı tüfekli gitmiş, oraya geleni öldürecek. Gece bir gürültü bir zıbırtı, hiç bir şeycik anlayamamış. Ondan keri bir de sabahleyin varmış, nar gene gitmiş. Hadi o sene de kalmış. Ertesi sene demiş ortanca:\n\n—Ben bekleyeyim.\n\nGitmiş. O da beklemiş. Aynı onun elinden de gitmiş nar. En küçük oğlana gelmiş sıra.\n\n—Bu yıl da ben bekleyeyim, demiş.\n\nAkşam olmuş. Okunu, mızrağını almış. Bir lamba gaz doldurmuş. Kuran-ı Kerim’ini almış. Varmış akşamına, yatsıdan sonra. Lambasını yakmış. Başlamış Kuran okumaya. Ondan sonra Kuran okurken gene başlamış tangırtı gümbürtü.\n\n—Hey, demiş bu, hemen çekmiş kasaturayı. Bir o yanına bir bu yanına, bir o yanına bir bu yanına derken yaralamış o gelen şeyi.\n\n—Yandım, demiş, o fırlamış gitmiş. Sabahleyin olmuş. Bir de bakmış, narlar durup durur. Doldurmuş oradan narları bir çantaya, getirmiş eve.\n\n—Geldin mi birader?\n\n—Geldim.\n\n—Ne yaptın?\n\n—Valla böyle böyle oldu. Ben narları kurtardım. Bugün narları getirdim.\n\n—İyi ya, getir bakalım da babama yedirelim.\n\nŞimdi akıl dane de demiş ki:\n\n—Babanız bunları yedi mi çok &nbsp;dayanamaz. Bu nasip bekliyor. Çok şey yedirmeyin. Şimdi siz vardı mı vasiyetini size anlatsın.\n\n—İyi ya, toplanın madem oğlum. Ben size diyeceğimi diyeyim. Ondan keri yedirin bana narı. Şimdi ben öldü mü birer gün benim mezarı bekleyin. Herkes sabaha kadar birer gün tek başına bekleyecek. Bu bir. İkinci vasiyetim de, siz üç oğlan üç kızsınız. İlk dünür gelince koca kızı vereceksiniz. İkinci dünür gelene ortancayı vereceksiniz. Üçüncü gelene de küçük kızı vereceksiniz. Hiç boş çevirmeyeceksiniz. Dünürleri böyle yapacaksınız. Getirin narları, diyor dede. Narları yiyor. Ruhu teslim ediyor.\n\nŞimdi götürüyorlar padişahı, koyuyorlar mezara. Aradan iki üç gün geçiyor. İki üç gün geçtikten keri bir de bakıyorlar ki, birisi, bir adam inmiş, gencin birisi sallanıp geliyor.\n\n—Selamün aleyküm.\n\n—Aleyküm selam.\n\n—Hoş geldin ya arkadaşım, sen buralarda hiç görmediğimiz bir arkadaşsın. Hayır mı, şer mi?\n\n—Hayır. Ben sizin koca ablanıza dünür geldim. Onu bana vereceksiniz” diyor. “Senin memleket nere ? diyorlar.\n\n—Benim memleket uzak.\n\nKoca oğlan:\n\n—Babam öldü gitti, kaldık. Şimdi bu kızı verdik mi, bu kızı alıp gidecek bu yabancı. Vermeyelim, diyor. Ortancaya soruyorlar:\n\n—Ne yapalım? Verelim mi bunu?\n\nO da:\n\n—Vermeyelim, diyor. Bu sefer küçüğe:\n\n—Birader, ne yapacağız ? diyorlar.\n\n—Şimdi babanızın şeyini kırmayın. Babanız ne dedi size? Ablanız büyük kızı ilk gelene, ortancayı sonra gelene, böyle sırayla verin dedi mi?\n\n—Dedi. Veriyoruz, diyorlar.\n\nKızı veriyorlar. Ama nereye götürüyor, götürüyor. Oğlan:\n\n—Ben de padişahım. Ben sizin ablanızı alıp götüreceğim. Ben de sizin gibi padişah oluyorum, diyor.\n\nİyi ya. Veriyorlar. İki üç gün duruyor.\n\n—Bize müsaade. Ben gideyim, diyor.\n\nEllerinden ne geldiyse oğlanlar, heybelerine altınlar, ne varsa dolduruyorlar.\n\n—Hadi size hayırlı günler, demişler.\n\nAtıyor beygirin arkasına, kızı alıp gidiyor. Aradan bir zaman geçiyor. Akşam oluyor gene. Birisi bir beygire binmiş, o da çekilip geliyor. Eh işte, hal hatır.\n\n—Hayır mı arkadaşım, sen niye geldin?\n\n—Ben sizin ortanca kıza dünür geldim, diyor. Yine koca oğlan:\n\n—Vermeyelim. Bak ötekini de verdik, aldı gitti. Bunu da şuralara verelim, kıyımıza, diyor. Ortanca da:\n\n—Vermeyelim, diyor. Küçük:\n\n—Aaa, hiç aktarmayın. Babanız verin dedi. Bunu vereceğiz, diyor.\n\n—Kardeşim, bunu vereceğiz, ama öteki bak aldı gitti. Bunları nerede göreceğiz bir daha, nerede bulacağız?\n\nOnu da veriyorlar. İki üç gün sonra onun da yüklüyorlar ötesini berisini. Üçüncü kıza geliyor sıra. Bir gün bir bakıyorlar ki, bir at çekilip geliyor. Ona da soruyorlar.\n\n—Ben sizin küçük kıza dünürüm, diyor. Şimdi koca oğlan diyor:\n\n—Bak iki tanesini verdik, aldılar gittiler. Bunu komşu verelim kendimize, yakın şuralara bir yerlere.\n\nOrtanca da öyle diyor. Küçük diyor:\n\n—Bunu da verelim. Babamızın vasiyeti. Dünürü çevirmeyin dedi.\n\nO da diyor:\n\n—Ben de padişahım.\n\nAmma velakin bu da alıp gidiyor kızı. Kızlar gidiyor. Aradan beş on gün geçiyor.\n\n—Ya kızlar gitti. Babamın bir vasiyeti daha vardı.\n\n—Neydi o?\n\n—Birer gün mezarı bekleyecektik. Mezarları birer gün bekleyelim.\n\nKoca oğlana diyorlar:\n\n—Hadi bakalım hazırlan, akşam üzeri mezarda yatacaksın.\n\nKoca oğlan varıyor mezara. Oraya biraz bir şeyler götürüyor. Oturuyor, yatıyor. Başlıyor babasını dinlemeye.\n\n—Baba, baba, baba!\n\nÖlüden hiç ses gelir mi? Sabah oluyor, geliyor.\n\n—E birader, babamı bekledin.\n\n—Bekledim, diyor.\n\n—Babamla konuştun mu ? diyorlar.\n\n—Babamı &nbsp;ben &nbsp;görmedim. Hiç benimle konuşmadı. Sabaha kadar ünledim, konuşmadı, diyor.\n\n—Ya, babam sana dargın, diyorlar bunlar.\n\n—Neden?\n\n—Kızları babamın dediği yere vermeyecektin. Sana ondan dargın, diyor.\n\n—İyi ya, biz vasiyetini yaptık ya, verdik ya, dargın olursa olsun, diyor.\n\nSıra geliyor ikinci oğlana. İkinci oğlan da gidiyor. Varıyor, bekliyor, bağırıyor babasına. O da gelmiyor. Sabahleyin geliyor.\n\n—Ne oldu kardeşim, babamı gördün mü?\n\n—Görmedim ya.\n\n—Babam sana da dargın, diyor bu küçük oğlan. Oradan sıra üçüncü oğlana geliyor.\n\n—Bugün de ben gideyim, diyor.\n\nOndan keri varıyor, lambasını yakıyor, varıyor babasının mezarının başına. Başlıyor Kuran okumaya. İşte okurken, okurken babasını ünlüyor*. Ölü söylenir mi? Dururken bir rüzgar esiyor, tutuyor lambayı söndürüyor. Lamba söndükten keri karanlıkta kalıyor bu oğlan. Bir etrafına bakıyor, hiç şavk* yok. Bizim şurada Gölcük dağı deriz, öyle koca bir dağda şavk yanarmış.\n\n—Ulan gideyim, şu şavktan bir ocak alayım geleyim, lambayı yakayım, diyor.\n\nDayanıveriyor, çıkıyor tepeye. Bir de çıkıyor ki tepeye, bir ocak yakmışlar, böyle geniş. Bir kazana vurmuşlar, kırk kulplu bir kazanmış. Ondan keri kazan kaynayıp durur etiyle. Kırk tane eşkıya içmişler, içmişler, yatmışlar o bayıra. Bir bakmış.\n\n—Şimdi bunlar burada beni görürse, öldürürler. Şunlar beni hiç görmeden bir ensi alayım-ensi derler ocaklının ağaç kısmına- oradan kaçayım, demiş.\n\nTam ocağı almış, şöyle çekilmiş, birisi uyanmış. Bir bakmış, ocağı biri götürüyor.\n\n—Ulan kalkın, birisi gelmiş buraya! Ocak almaya gelmiş. Bunda çok cesaret ver. Bizim kıyımıza, buraya gelen adamda cesaret çok, demiş.\n\nYakalamışlar.\n\n—Gel bakalım arkadaş, sen ne aradın burada?\n\n—Böyle, böyle. Ben ocak almaya geldim. &nbsp;Babamın mezarını bekliyordum. Lamba söndü, onu yakmaya geldim, demiş.\n\n—Sen iyi, kabadayı bir arkadaşa benziyorsun, demişler.\n\n—Eeee?\n\n—Seni biz bir yere götüreceğiz. Bu işi bize hallediver.\n\n—Nereye götüreceksiniz beni?\n\nBunların da bir hasımları varmış, bir başka padişah. Onlarla temelli geçinemiyormuş bu efeler.\n\n—Buradan gideceğiz. &nbsp;Padişahın &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; sarayına varacağız. &nbsp;Seni biz içeriye bırakacağız. Bu padişahı bize kesivereceksin orada. Ondan keri seni biz getireceğiz, yerine teslim edeceğiz. Olur mu? diyorlar.\n\n&nbsp;—Olur, diyor. Ne yapacaksın, mecbursun gitmeye.\n\nBunlar orada hepsi bir toplanıyorlar. Yallah, Bursa gibi, Ankara gibi bir yere varıyorlar. Padişahın sarayı yanıp durur, lambaları yangır yangır yanıp durur.\n\n—İşte bu saray! Şimdi o saraya gireceksin, padişahı orada bulacaksın, öldüreceksin.\n\nİyi ya. Ona dümbelek derler, birbirine dayanıyorlar, onu sarayın avlusundan içeriye koyuyorlar. Gidiyor bu. Kapıları açmadan evvel bekçisi varmış sarayın. Padişahın kapısından sarayın oraya varıyor, bekçiyi öldürüyor. Oradan içeri geçiyor. Bir içeri geçiyor, bir kapı açıyor. Bir kız yatıp durur orada, padişahın odasında. Kıza varıyor, başında bir kupa şerbeti var.\n\n—Bu olsa olsa padişahın büyük kızı. Bu şerbeti büyük abimin şerefine içeyim, diyor.\n\nOnu içiyor. Oradan geçiyor, bir oda daha yanıp durur karşıda. Oraya geçiyor, bir kız da orada yatıp durur. Oraya varıyor.\n\n—Bu da olsa olsa ortanca kızdır. Bununkini de ortanca abimin şerefine içeyim, diyor.\n\nOnu da içiyor. Oradan geliyor. Bir kapı daha görüyor karşıda. Ona bakıyor, bir kız da orada yatıp dururmuş.\n\n—Bu da olsa olsa padişahın küçük kızı. Bu da benim olsun, diyor. Bunu da içiyor. Oradan geliyor geri, çıkıyor avlunun içine.\n\n—Arkadaşlarım, ben bekçileri, nöbetçiler, hepsini öldürdüm. Padişahınızı da buldum, yatıyor. Sizi ben tek tek koyayım içeri, kendi elinizle öldürün düşmanınızı. Hiç benim öldürmeme lüzum yok, diyor.\n\nOna göre bunlar dümbelek olurlarmış, birini çıkarırlarmış. Tam böyle sırta çıktığı zaman ensesine bir çakı vururmuş, hop aşağı. Kırkını da efelerin oraya yığıyor. İniyor aşağıya, hepsinin birer kulağını kesiyor belli olsun diye. Bir de koyuyor çantasına kulaklarını, efelerden kurtuluyor. Şimdi oradan çıkıyor dışarıya amma, funisi* varmış, çok kabadayıymış. Funinin haberi olmamış bu işlerden. Funinin haberi oluyor, sarıveriyor oğlana. Oğlan beri gidiyor. Temelli kurtaramıyor paçayı. Oku varmış. Çekiyor yayı, böyle funinin bir yanından giriyor, bir yanından çıkıyor. Böyle beton avlusu varmış. Avluya da süngü dikiyor. Oradan dönüveriyor bu, ha bakalım ha bakalım gün doğarken mezara geliyor. Mezarda babasına ünlüyor, yok. Oradan geliyor eve.\n\n—Kardeşim, babamı bekledim, diyor. Büyük:\n\n—Ee, ne yapıyor babam?\n\n—İyi, çok iyi babam, selamı var. Sabaha kadar konuştuk biz babamla, onun size çok selamı var, diyor.\n\n—Bizimle konuşmadı ya, diyorlar.\n\n—Sizinle konuşmadı. Siz kızları vermeyelim demişsiniz. Size biraz darılıyor, amma ben onu ikna ettim, sizinle de barıştı, diyor.\n\nŞimdi yine aile işine kaydına başlıyor. Şimdi sabahleyin efelerin gidip de padişahı öldürecekleri yer var ya, sabahleyin bir kalkıyorlar avlunun içi bir sürü ceset, ondan keri köpeği de böyle vurunca duvara yapıştırmış.\n\n—Bunları yapan kimse çıksın, ona dünyalık vereceğiz, diyorlar padişahın oğlanları.\n\nBiri geliyor.\n\n—Ben öldürdüm bu efeleri, diyor.\n\n—İyi, öldürdüysen çıkar bakalım oku.\n\nVarıveriyor, yanaşıveriyor. Öte asılıyor, beri asılıyor, çıkaramıyor. Oydu buydu, oydu buydu, hiç kimse çıkaramıyor. Yayın yapıyorlar.\n\n—Bu oku kim çıkarırsa dünyalık vereceğiz!\n\nDüşmanlarını öldürdü ya. Şimdi evde otururlarken,\n\n—Ulan birader, şu padişahın şeylerini duyduk. Bir de biz gidelim, bir de biz deneyelim kendimizi, demişler.\n\n—Olur mu?\n\n—Olmazsa olmasın. Gidelim. Bizim için güçlük mü var?\n\nÜçü &nbsp;bunların &nbsp;atlarını &nbsp;eyerlemişler. &nbsp;Ötelerini &nbsp;berilerini &nbsp;takmışlar, takıştırmışlar, binmişler. Varmışlar padişahın sarayına.\n\n—Ooo, üç tane genç geldi arkadaş! Bunları alın bakalım.\n\nAlmışlar. Koca oğlan demiş:\n\n—Ben çıkaramam.\n\nKendi vurmadı ki. Ortancaya diyorlar.\n\n—Ben de çıkaramam, diyor. Küçüğe diyorlar:\n\n—Sen ne yapacaksın?\n\n—Şöyle durun bakalım. Bismillahirrahmanirrahim, diyor.\n\nEllerine tükürüyor, şöyle tutuyor oku, bir yanına sallıyor bir yanına sallıyor, söküp çıkarıyor.\n\n&nbsp;—Ooo, bizim aradığımız adam bu. Alın bunları saraya.\n\nAlıyorlar. Bir hafta falan misafir yapıyorlar bunları, bakım, hürmet.\n\n—Arkadaşım, bizim aradığımız adam sensin. Bizden ne istersen iste.\n\nÖtekiler birbirlerinin yüzüne bakıyorlar.\n\n—Ya, biz ne isteyelim senden? Biz de senin gibi padişah oğluyuz. Her şeyimiz bol, her şeyimiz çok.\n\n&nbsp;—İste ya, sen ne istersen vereceğiz.\n\n—Veremezsiniz. Bizim istediğimizi siz veremezsiniz, diyor.\n\n—Vereceğiz, diyorlar.\n\n—Madem verecekseniz, biz üç biraderiz. Sizin üç tane kızınız var. Verirseniz birer tane, biz alıp gideceğiz, diyor.\n\nNapıyor bu adam ya? Birini istese verecek, üçünü de istiyor. Olurdu olmazdı derken isterseniz vereceğiz diye de söz vermişler. Öteki padişahın oğlu:\n\n—Verelim. Üçünü de verelim bunların, demiş.\n\nBirer tane vermişler oğlanlara. Bir iki gün daha durmuşlar.\n\n-Biz gari gidelim, demişler.\n\nŞimdi üç oğlan gelmiş, üç de kız olmuş, altı tane. O padişah kızlarına da vermiş birer at.\n\n—Hepinize de uğurlar olsun, yine bekleriz, güle güle!\n\nŞimdi bunları uğurlamışlar.\n\nÜç oğlan üç kız giderlerken, büyük oğlan önden gidermiş, ortanca oğlan onun arkasından, en küçük en arkadan. Bir çeşmenin başına gelmişler.\n\n&nbsp;—Şöyle bir yemek yiyelim, demişler.\n\nTabi yorulmuşlar. Bir yemek yerlerken bir de bakmışlarmış, bir ihtiyar çıkmış gelmiş arkadan. O da atlı matlı bir ihtiyar.\n\n—Ooo, dede, buyurun. Sen de sokul sofraya.\n\nOnu da oturtmuşlar, yemişler içmişler. Gidim zamanı geliyor.\n\n—Dede, sen ne yana gidiyorsun?\n\n—Ben Soma’ya gidiyorum.\n\n—Hadi yürü. Biz de o yana gidiyoruz. Gidelim.\n\nŞimdi dedeye demişler:\n\n—En büyüğümüz sensin. Sen bizim önümüzden git.\n\n—Oğlum, ben garibanım. Siz yine aynı yolunuza gidin, ben sizin arkanızdan gideyim, demiş.\n\nVelhasıl yürümüşler bunlar yolda. Giderlerken giderlerken oğlanın kız arkadan gelirmiş, kızın arkasında da dede gelirmiş. Kız çukura düşmüş. &nbsp;Küçük oğlanın karısı gari.\n\n—Beni kurtarın, diye bir bağırmış. Bir de bakmışlarmış, dede kızı atmış beygirin terkisine, beygir iki minare, üç minare boyu yükselmiş.\n\n—Kurtarın beni, kurtarın beni! diye bağırırmış.\n\nOğlanlar da ne yapsınlar, öte çığrışmışlar beri çığrışmışlar, dede almış kızı, kaybolmuş gitmiş.\n\n—Ee kardeşler, şimdi benim hanım gitti. Onu dede aldı gitti. Ben bunu ölene kadar arayacağım, bulacağım. Bulamadım mı dünya bana haram olsun. Gidin memleketinize. Düğününüzü yapın, derneğinizi yapın, güle güle geçinin, diyor küçük oğlan.\n\n—Kardeşim, bir kız için bu kadar cefa çekilmez. Sana biz neler buluruz, diyorlar.\n\n—Öyle, ama o benim nasipti. Ben gideceğim onun arkasından, diyor.\n\nVelhasıl ağlaşıyorlar, sarılıyorlar bunlar. Oğlan dönüveriyor oradan, temsil Soma’ya gitmiyor da başka yere gidiyor. Az gidiyor uz &nbsp;gidiyor, git bakalım gel bakalım, aç, açık, zebil. Beygir meygir ölüyor. Per perişan git bakalım, git bakalım, git bakalım aylar mı geçti, yıllar mı geçti, karşısına bir saray çıkıyor.\n\n—Şu saraya bir varayım da, o sarayda bir insan vardır. Bir ekmek verir, karnımı doyurur, halimi hatırımı belki sorar, diyor.\n\nVarıyor saraya, bağırıyor.\n\n—Hey, orada kim varsa dışarı çıksın!\n\nBir de çıka çıka çıksa ki büyük ablaları.\n\n—Abla, sen ne arıyorsun burada? O diyor:\n\n—Ya sen ne arıyorsun burada?\n\nSarmaş dolaş, hal hatır.\n\n—Kardeşim, sen burada ne yapıyorsun? diyor.\n\n—Ben burada &nbsp;duruyorum. Benim adam, bir periler padişahı. Benim adam hakikat padişah, amma peri padişahı.\n\n—Ne yapıyor şimdi? diyor.\n\n—Sabah oldu mu, perilerle harbe gider, gezmeye gider. O, pek tekin durmaz, Akşam üstü oluyor. Akşam gelecek gari peri padişahı.\n\n—Kardeşim, şimdi benim adam geldi mi, tabi peri bu, buna karar olmaz, sana bir kötülük yapar. Seni ben bir yere saklayayım da ben ona derdimi anlatırım. Kötülük edecek olsa hiç göstermeyeceğim seni, diyor. Akşam geliyor.\n\n—Ulan karı, burada bir adem eti kokuyor. İnsan mı geldi buraya yabancı? diyor.-Gelmedi, diyor.\n\n—Yalan söyleme. Buraya gelen olmuş.\n\n—Büyük ağabeyim gelse buraya, ne yaparsın? diyor.\n\n—Valla büyük ağabeyin gelse, onu yerde alır gökte yerim. O, seni bana vermeyecekti. Ona ben dargınım, diyor.\n\n—Ortaca gelse, diyor.\n\n—Ortancayı da öldürürüm, diyor.\n\n—Küçük kardeşim gelse ne yaparsın? diyor.\n\n—Ah, küçük kardeşin bir gelse buralara, onu tepemde gezdiririm buralarda ben. O verdi &nbsp;seni bana. Benim ona yapacağım iyilikler varsa, elimden geleni yaparım, diyor.\n\n—Öyleyse küçük ağabeyim geldi, diyor.\n\n—Hadi getir gel bakalım.\n\nÜnleyip geliyorlar. Sarmaş dolaş.\n\n—Hayırdır küçük birader, buralarda sen ne arıyorsun? Hani senin memleketin neresi, buralara niye geldin?\n\n—Başımızdan böyle böyle böyle bir hadise geçti. Biz bunu aramaya çıktık. Ne yapacağım şaşırıyorum, diyor.\n\n—Kardeşim, onu biz alamayız onun elinden.\n\n—Neden?\n\n—Ona ‘Bostancı’ derler. Biz bununla harp yaptık, bütün perileri vurdu. Onun elinden biz bunu alamayız, diyor.\n\n—Ne yapacağız?\n\n—Bizim perilerden ne kızlar var. Ben sana buradan bir peri kızı vereyim.\n\n—Ah, öyle değil. Benim bulamadığımdan değil, bizim memleketimizde de dolu, diyor.\n\n—Ne olacak?\n\n—Ben buradan gideceğim aramaya, diyor.\n\nİşte iki gün daha kalıyor. Yediriyor içiriyorlar bu oğlanı. Oradan ayrılıyor. Ha bakalım de bakalım derken aylar geçmiş, yıllar geçmiş, Per perişan. Yine bir saray daha görünüyor.\n\n—Bir şu saraya da varayım bakayım, diyor.\n\nBir de o saraya varıyor ki çıka çıka ortanca kardeşi çıkıyor.\n\n—Ulan ağabey, nerelerdesin? Hoş geldin, beş gittin.\n\n—Kardeşim, senin adam neci?\n\n—Benim adam yılanlar padişahı, diyor.\n\n—O nerede?\n\n—O harbe gidiyor, akşam geliyor, diyor. Akşam kocası geliyor.\n\n—Kim geldi? diyor.\n\n—Gelmedi, diyor.\n\n—Geldiyse söyle.\n\nO da diyor:\n\n—Ortanca birader geldi. Ona bir şey yapar mısın?\n\n—Yaparım. Onu ben öldürürüm, şöyle ederim, böyle ederim.\n\n—Küçük biraderim gelse ne yaparsın?\n\n—Ona şöyle bakarım, şöyle iyilik yaparım.\n\n—Küçük biraderim geldi, diyor.\n\nGari hoş beş.\n\n—Kardeşim, ne hayır hikmet?\n\n—Böyle böyle. Benim karıyı aldı gitti bir dede. Alamıyoruz, diyor.\n\n—Onun elinden bu alınmaz, diyor.\n\nAlınmaz deyince oradan da umudu kesiyor.\n\n—Ben gene gideceğim aramaya, diyor.\n\nGidiyor gene. Gezip dolaşırken üçüncü kızın sarayına varıyor. Ona da\n\n—Böyle böyle, diyor. O da diyor ki:\n\n—Benim adam da şeytanlar şeyhi, diyor. Akşam oluyor. Ona da anlatıyor.\n\n—Küçük kardeşim geldi, diyor buna.\n\nHoş beş. İşte ondan keri diyor ki:\n\n—Madem öyleyse alamayız, diyor.\n\nYalnız bir kuşları varmış. Şimdi bunların bir hudutları olurmuş. Herkesin, temsil şimdi Bizim Yunanistan ayrı, Bulgaristan ayrı, oralara vardığın zaman bir muharebe lazım, bir çarpışma lazım. Kuşa:\n\n—Sen bizim tepeden bunu götür. Hududunuza vardığınız zaman onu indir. Biz o hududa senede bir kere varırız. Sen o işlerini ayarlar da gelebilirsen, orayı bekle, biz senede yoklarız, diyor.\n\nVarıyor. Ondan keri çıkıveriyor gene. Ha şuracık ha buracık ha şuracık ha buracık derken Maraş ovası gibi bir ovaya düşüyor. Bir bostan ekilmiş bir karpuz ekilmiş, dağlar, ovalar bostan kaynıyor. Ha bakalım de bakalım ha bakalım derken bir yere varıyor. Bir de varıyor ki bir derenin içinde bir çardak kurulmuş, ocak tütüp durur.\n\n—Ulan bir de şu çardağa bir bakayım, orada kim var? diyor.\n\nBir de çardağa varıyor ki, çıka çıka çıksa ki kız, dedenin elinden alıp gittiği kız. Bir bakıyor, tanıyor kızı. Tabi varıyor kıyına, hal hatır derken tanışıyorlar.\n\n—Bak ben senin arkandan geldim kaç seneden beri. Seni buralara getirdi. Biz nasıl gideceğiz geri?\n\n—Valla biz seninle zor gideriz buradan, diyor.\n\n—Deme, diyor.\n\n—Valla bunun bir beygiri var. Devamlı uçuyor. Böyle yayan mayan &nbsp;gitmenin imkanı yok, diyor.\n\n—Öldürürse öldürür, diyor.\n\nBeş on gün kalıyor çardakta. Akşam oldu mu oğlan dışarılarda yatarmış, dede gitti mi gelirmiş çardağa. Biraz durmuşlar. Aradan kaç gün geçtiyse,\n\n—Kaçalım bugün. Bugün gidelim. Öldürürse öldürür, demiş.\n\nÇıkmışlar bunlar. Dedenin de beygiri uçar dedim ya, dedenin beygiri başlamış kişnemeye. Dede kalkmış. Dede de karpuz çapalamış çapalamış da yatmışmış.\n\n—Ne var? demiş.\n\n—Ne olacak, karının adamı geldi de adam karıyı götürüyor, demiş.\n\n—Götürsün. Ona biz yetişiriz, demiş.\n\nAz daha uyumuş. Kalkmış, giyinmiş.\n\n—Yürü bakalım oğlanla kızın arkasından, diyor.\n\nBir bakıyor, oğlanla kız gidip giderler. Geriden bir süzülüyor beygir, oğlana bir &nbsp;çarpıyor. Ondan keri alıveriyor kırbacını, bir dayak bir dayak bir dayak. Öldü diye bırakıveriyor. Kızı atıveriyor beygire, hadi gene çardağa.\n\n-Senin gari buradan dirin gitmez, ölün de zor gider. Hiç bana bir daha öyle adamım geldiydi, kardeşim geldiydi, yok, diyor.\n\nGene koyuyor çardağa. Sabah oldu mu gene gidermiş. İşte oğlan ölmüyor, sürünüyor, zebil oluyor, yatıyor. Kaç gün geçtiyse yine çardağa geliyor. Bir geliyor, gene kız bakıyor, adam geliyor. Geldiyse gelsin, hoş geldin beş gittin.\n\n—Ne yapacağız?\n\n—Kaçamayacağız, diyor kız.\n\n—Şimdi kaçamayacağız demeyeceksin. Bakalım bu dede bu beygiri nereden almış? Dedenin beygiri nereden alınmış? Nereden alındıysa bu beygirin sülalesi vardır. Ben gideyim, bu beygirin tayından, sülalesinden bir tane bulayım, diyor.\n\nMutabık kalıyorlar bunlar bu lafa. Akşam bostancı geliyor. Bostancıyla oturup konuşurken,\n\n—Bostancı, &nbsp;sen benimsin, &nbsp;ben seninim. &nbsp;Adamı öldürdün. Benim arkamdan başka gelecek, arayacak kimsem yok. Seninle biz burada ölene kadar geçineceğiz. Şu beygiri nereden aldın, nerede buldun? Onu bana bir deyiversene, diyor.\n\n—Ulan ne yapacaksın sen beygiri?\n\nÖyleydi böyleydi derken,\n\n—Bu beygir Afrika’da bilmem ne sarayında, bir padişahın beygirleri var. O beygirin anası öldü ya, ölmediyse tam kırk yaşında, diyor.\n\nBöyle anlatıveriyor, ama bunların oraya gidip bulacağını, geleceğini ne bilsin. Oradan &nbsp;lafı bitiriyor adamla. Adam gene kalkıyor sabah, beygire biniyor, gidiyor bostanlığa bostan kazmaya. Sabah oğlan geliyor. Oğlana diyor:\n\n—Bu “Afrika’da” diyor. Böyle böyle &nbsp;diyor. &nbsp;Afrika’yı &nbsp;bulabilir&nbsp; misin sen?\n\n—Ben bu Afrika’yı bulamazsam da uğraşırım, diyor.\n\nOradan çıkıveriyor. &nbsp;O kuş padişahı kuş getirmişti&nbsp; ya, oraya geliyor gene. Vaktini bekliyor, bir sene bekleyecek ya, bir sene sonra geliyor ya. Bir sene sonra kuş geliyor. Oradan alıyor oğlanı, doğru ablasının kıyına iletiyor.\n\n—Ne oldu? Bostancı’yı buldun mu? diyor padişah, enişteleri.\n\n—Buldum, diyor.\n\n—Nasıl? Alamadın mı kızı?\n\n—Nasıl alacağım? Herif elimizi kolumuzu çakıl etti. Bunun beygirinden üstün beygir bulursak o zaman belki alacağız, diyor.\n\n—Sordurdun mu kıza?\n\n—Sordurdum. Bunun anası Afrika’daymış. “Ya ölmüştür ya kocamıştır, sağsa kırk yaşındadır” falan diyor. Benim Afrika’ya gitmem lazım, diyor.\n\n—Gidebilir misin?\n\n—Valla bırakırsan senin kuşla gideriz hedefimize kadar. Oradan ötesine Allah bize yardımcı olsun, diyor.\n\nVelhasıl kuş gene bindiriveriyor bunu, hudutları nereyse hudutlarına iletiyor, oraya indiriyor.\n\n—Şimdi sen git. Ben buraya da gelirim her sene. Eğer işin görülmez de gelirsen, ben bir senede gelirim ancak, bekle, diyor.\n\nOradan da ayrılıyor bu. Çıkıveriyor, ha şuracık ha buracık ha şuracık ha buracık derken, yalnız şöyle bir mektup yazıvermiş:\n\n—Padişahım, ben sana bir arkadaş yolluyorum. Onu çok zor işlere koşma. Bu atlardan anlar. Bunu seyis yap, atlara baksın orada, diyor Afrika padişahına.\n\nBuluyor padişahın sarayını. Nöbetçiler bunu yakalıyorlar.\n\n—Sen nereye gidiyorsun?\n\n—Ben padişaha gidiyorum, padişahı bulacağım, diyor.\n\nElden ele padişaha iletiyorlar. Padişah buna hoş geldin beş gittin, hal hatır. Mektubu çıkarıyor veriyor padişaha. Padişah mektubu bir okuyor.\n\n—Bunu sen kendin okudun mu? diyor.\n\n—Okumadım. Bak &nbsp;arkadaş bana ne yazmış: ‘Ben bir arkadaş yolluyorum. Bunu sen atçılara, seyislere başkan yapacaksın. Bu atlardan çok anlar. ’ Sen atçılarla yapar mısın?, diyor.\n\n—Yaparım. Ben onlarla çalışırım, diyor.\n\nİletiyor avluya bunu padişah. Ondan keri bakıyor ona.\n\n—Tamam. Bundan sonra sen burada atçıların başında seyis başkanı olarak duracaksın. Bunlara hizmet edeceksin, diyor.\n\nElini götüne koyuyor, başlıyor beygirlerin içini aramaya. O beygiri arıyor, koca beygiri arıyor. Ta bir de ileri gidiyor. Kenara koca beygiri çekmişler, öyle dalmış, zayıflamış, bakan yutan olmamış. Gari işe yaramıyor, ölsün diye bırakıvermişler, öyle bir kenara sürüvermişler. Bir bakıyor.\n\n—Tamam. Benim aradığım beygir buysa bu, diyor.\n\nÖteki Bostancı’nın beygirine benzermiş. Yanındaki seyislere:\n\n—Şu koca beygiri çekin bakalım, dışarı çıkarın, diyor.\n\n—Sen ne yapacaksın arkadaşım bu koca beygiri? Biz ölsün diye çıkardık bu beygiri, buraya bıraktık. Buna biz bakmayız, işte biraz saman, yem atıveririz.\n\n—Siz çıkarın o beygiri, diyor.\n\nÇıkarıyorlar. Suyla yıkıyorlar, kaymak gibi oluyor beygir.\n\n—Çekin bunu tarlaya. Öteki beygirlere iki kile yem veriyorsanız buna üç kile yem verin, diyor.\n\nKendi bakıyor gari. Bir bakıyor, beygir oluyor. Şimdi beygirleri yazın çaya götürürler; yıkanmaya, spor yapmaya çaya götürürler.\n\n—Şimdi bugün çaya gideceğiz. Herkes beygirlerini hazırlasın, bugün çaya gideceğiz, diyor seyislere.\n\nÂlem beygirine biniyor. O da koca beygirini eyerliyor, düzenliyor.\n\n—Ben de bununla gideceğim, diyor.\n\n—Arkadaşım, sen seyis başkanısın. Bu koca beygire binilir mi? Şu en iyisine bin.\n\n—Yok. Ben buna bineyim, sizin arkanızdan gelirim.\n\nBiniveriyorlar bunlar, kırk elli seyis beygirlere. Çatır çatır çatır çatır gidiyorlar. O da arkada yavaş yavaş gidiyor. Azcık uzayınca,\n\n—Hadi koca beygir, göster bakalım kendini, diyor.\n\nİki kamçı sallıyor buna, bir bağırıyor. Bir de bakıyor böyle havaya, süzülmeye başlıyor. Süzülmeye başlayınca,\n\n—İşte ben beygiri buldum. Bostancı’nın beygirinin anası bu, diyor.\n\nVarıyorlar. Beygirleri yuyorlar, yıkıyorlar, işlerini bitiriyorlar. Geliyorlar geri gene. Biraz daha bakıyor beygire bu. Baktıktan keri bir gün bu padişaha varıyor:\n\n—Padişahım, bana müsaade et gari. Benim hizmetim yeter. Ben yavaş yavaş memleketime geri gideceğim, diyor.\n\n—Yapma, etme. Bak iyisin, bunların başında duruyorsun. Biraz daha duralım, falan diyor. Ama,\n\n—Ben gideceğim, diyor. İyi ya.\n\n—Gideceksen madem ne isteyeceksen iste benden.\n\n—Valla padişahım, benim altına maltına ihtiyacım yok. Şu koca beygiri bana vereceksin, ben bineceğim, gideceğim, diyor.\n\n—Oğlum, biz bunu ölecek diye çıkardık. Sen nereye gitsen bu kalır, gitmez. İyi bir beygir al da memleketine git, diyor.\n\n—Yok. Ben onunla gideceğim, diyor.\n\nGari dayanamıyor padişah.\n\n—Verelim madem. Yalnız bu koca beygiri götürmeseydin iyiydi, diyor.\n\nOndan keri koca beygirin yemini, ötesini berisini dolduruyor heybeye, altınını. Beygire biniyor bu. Huduttan çıkınca da koca beygire:\n\n—Hadi koca beygirim, aktar!\n\nKoca beygir dızılarmış* ondan keri. Uça uça geliyor, Bostancı’nın çardağının ardına konuyor. Kız bir kalkıyor, bir kalksa adam beygire binmiş gelmiş.\n\n—Ne oldu? Getirdin mi? diyor.\n\n—Getirdim. Beygiri getirdim ben, diyor.\n\nAkşam Bostancı gelene kadar gidermiş beygirle, başka bir yere kaçarmış. Bir hafta on gün durmuşlar. Kıza:\n\n—Bugün gidelim gari, demiş.\n\n—Gidelim, ama bu deyyus yetişirse bizim arkamızdan bizi öldürmesin, demiş.\n\n—Valla gari orasını Allah bilir, diyor.\n\n—Hani bizim beygir ihtiyar, öteki genç. Onunla bir olur mu?\n\nİşte gari Bostancı’yı savıyor bunlar. Beygir biniyor, karıyı da arkasına terkiye alıyor.\n\n—Hadi oğlum, aktar! diyor.\n\nDede: Giderken gene Bostancı’nın beygiri başlıyor kişnemeye çakıldığı yerde.\n\n—Niye kişniyorsun? Gene ne var? diyor.\n\n—Anam geldi. Anamı getirdi adam. Adamla karı kaçıyorlar, diyor.\n\n—Ananın hakkından gelemez misin? diyor.\n\n—Gelirim, diyor.\n\nÖteki koca, beriki genç. Bostancı gene yatıyor, biraz daha uyuyor. Ondan keri kalkıyor, biniyor, ha bakalım ha bakalım ha bakalım Manisa gibi bir yerde. Bir bakıyor ki anası, beygir arkadan geliyor, Bostancı. Birisi genç, birisi ihtiyar. Bir de üstünde iki kişi var. Ağır gidermiş. Şöyle bir geri bakmış koca beygir.\n\n—Hey benim tayım, sen gençsin, ben ihtiyarım. Sende var bir kişi, bende var iki kişi. Hala bu dedenin dediğini yapar da bizi burada öldürtürsen, mememden emdiğin haram olsun, dilinle emdiğin zehir olsun, demiş.\n\nOndan keri Bostancı’nın beygiri az gidermiş, alçalırmış; az gidermiş, alçalırmış. Öteki vasiyet etti ya. Beygir yere inmiş. Dede bağırırmış bağırırmış, beygir yürümezmiş. Ondan keri oğlan geri dönüvermiş buna, bir çarpmış buna beygirle, dedeyi düşürmüş aşağıya. İnivermiş, dedeye bir dayak bir dayak. Dedeyi öldürüyor. Bostancı’nın tılsımını bozuyor, orada öldürüyor. Ondan keri varıyor, Bostancı’nın beygirine bindiriyor kızı, kendi de beriki beygire biniyor.\n\n—Hadi oğlum, yürü bakalım!\n\nHa şuracık ha buracık ha şuracık ha buracık bir yaylaya geliyorlar bunlar. Yayla böyle bahar günüymüş.\n\n—Ulan karı, nasılsa Bostancı’dan kurtulduk. Bugün şu yaylada kalalım, şurada bugün yatalım, sabahleyin gidelim, diyor.\n\nBeygirlerin birini bir yere çakmışlar, birini bir yere çakmışlar. Çadırı kurmuşlar gari yaylaya. Bir de sabah kalkmışmış karı, dışarı çıkacak. Çadırın ardına bir varıyor, bir yılan sarılmış amma çadırın etrafına, çıkmanın imkanı yok. Karı çığırarak geri geliyor.\n\n—Böyle böyle, yılan var, sokacak bizi, diyor. Yılana soruyor:\n\n—Sen neden böyle yaptın bize? Biz ne kadar azap çektik. Bak genç halimizde gittik, koca dedelere döndük. Yapma, etme!\n\n—Ben de kaç seneden beri sizi bekliyorum. Siz geleceksiniz diye ben kaç seneden beri burada bekliyorum. Benim de bir şeyim var, diyor.\n\n—Senin şeyin ne? diyor.\n\n—Şimdi gülü gülünü, gülü dikenini neylesin diye bir tılsım vardır. Onun sen manasını bulup gelebilirsen seni koyuvereceğim. Bulup gelemezsen ben seni burada öldüreceğim, diyor.\n\n—Bu karı ne olacak?\n\n—Karıya ben bakarım. Beygirlerine, karına kılına hasar getirmem. Sen git, sora sora bunları öğrenip geleceksin. Ben seni öğrenip gelene kadar bekleyeceğim, diyor yılan.\n\nOndan keri bu çıkıyor.\n\n—Gülü gülünü gülü dikenini neylesin, diyerek gidiyor. Bir değirmene iniyor. Varıyor değirmen. Bir değirmenci varmış. Değirmencinin böyle sakalı varmış, ihtiyar. Değirmenciye soruyor:\n\n— “Gülü gülünü, gülü dikenini neylesin”. &nbsp;Böyle bir laf duydun mu sen? diyor.\n\n—Hiç ben duymadım. Yalnız Manisa’da benim bir değirmenci kardeşim daha var. O benim büyüğüm. Ona sor, diyor.\n\nHa şuracık ha buracık o değirmenciyi de buluyor. Değirmenciyi buluyor ama, ortanca birader o küçük biraderinden koca. Daha perişan kalmış, sakallı makallı. Ona da soruyor, o da,\n\n—Bilmiyorum. Böyle şey hiç duymadım. Yalnız temsil İzmir’de Menemen’de bir kardeşimiz daha var. Sen ona git, bir de ona sor. O belki bilir, diyor.\n\nOna varıyor. Onu da buluyor. Bir de baksa ki, o hepsinden genç. En büyükleri. E gari orada da kalıyor misafir. Ona da soruyor.\n\n—Ya “Gülü gülünü, gülü dikenini neylesin” öğrenip de ne yapacaksın bunu? diyor.\n\n—Ya hoca, benim başımda böyle böyle bir hal var. Ben bunu öğrenebilirsem kendimi kurtaracağım. Öğrenemezsem bizi öldürecekler, diyor.\n\n—Ulan oğlum, bunu buraya soran o kadar insan oldu. Kaç tane insan gönderdiysem hiç geri gelen olmadı, diyor.\n\nOrada bu padişah geleni böyle bunu öğrenmesin diye kafasını kesermiş.\n\n—Hiç kimse gelmedi. Seni öldürürler orada, diyor.\n\n-Öldürürlerse öldürsünler, diyor.\n\n-İyi ya. Git, orada falan padişah vardır. O padişahı bul, sor. Bakalım sana ne diyecek, diyor.\n\nGidiyor, padişahı buluyor.\n\n—Padişahın, “Gülü gülünü, gülü dikenini neylesin”. Bunun manası nedir, bana öğreteceksin, diyor.\n\n—Arkadaşım, daha ben bunu hiç kimseye demedim. Yalnız sana diyeceğim. Bana bir sene hizmet edersen ben sana bunu deyivereceğim, diyor.\n\nBir sene kalıyor.\n\n—Hadi bakalım söyle padişahım.\n\n—Bir sene daha kalacaksın, diyor.\n\nBir sene daha kalıyor. Üçüncü sene geliyor.\n\n—Hadi bakalım padişahım, söyle şunu!\n\nGene söylemiyor.\n\n—Bu deyyus bunu bana söylemeyecek. Yalnız ben bunların içinden bakalım ne çıkacak diye sabredeyim, diyor.\n\nPadişahın karısı yolsuzluk yaparmış. Bunu korkusuna kimse padişaha deyivermezmiş. Akşam olurmuş böyle, seyislere dermiş:\n\n—Beygirleri hazırlayın.\n\nO zamanlar araba maraba yok. Atla gidiliyor. Gidermiş, işte nereye gidiyorsa, oralarda gezermiş tozarmış, sabaha karşı beygire binermiş, gelirmiş padişahın kıyına. Bunu bu öğrenmiş, padişahın karısının bunu yaptığını. Bir iki kere o da götürmüş karıyı. Padişah kendisine bu soruyu soranları karısının atlarının seyisi yaparmış. &nbsp;Bir gün diyor ki:\n\n—Padişahım, sana bir şey diyeceğim.\n\n—İyi ya, de, diyor.\n\n—Bugün gece ben senin elbiseleri giyeceğim. Sen de benim elbiseleri giyeceksin. Bugün ben padişah olacağım, sen seyis olacaksın, diyor.\n\n—Olur, diyor.\n\nOndan keri gece değişiyorlar elbiseleri. Gidiyor seyisin yerine yatıyor. Gece biri geliyor.\n\n—Kalk, hanımı götür, diyorlar seyise.\n\nPadişah seyis oldu ya, kalkıyor, beygire bindiriyor bunu. Kendi de başka bir beygire biniyor. Götürüyor köye. Orada duruyorlar. Oradan gene bindiriyor bunu, götürüyor eve amma, ondan keri sarayın kıyına gelince karı tüylüyor*.\n\n—Ben ineyim, sen beygiri koy, diyor.\n\nBir de padişahın kıyına varıverse seyis yatıp durur padişahın yatağında. O zaman gari anlıyor işin ne olduğunu. Sabah padişah diyor:\n\n—Sen böyle niye yaptın da bana onu gösterdin? diyor.\n\n—Sen onları yapanları göstermemişler de sen, ondan öldürmüşsün. Ben senin karının ne yaptığını gözüyle görsün diye yaptım, diyor.\n\n—Sana deyivereceğim bu “Gülü gülünü, gülü dikenini neylesin”in manasını, diyor.\n\nOndan keri malcılık yapmış. Bir yanına birini bağlamış, bir yanına birini bağlamış. Biri karı, biri ötekiler olmuş.\n\n—Gülü gülünü, gülü dikenini neylesin. Ben bir padişah olayım da benim gibi bir padişahın karısı böyle yerlere gitsin, böyle yollara gitsin diye git, bunu sana kim sorduysa aynı bunu anlatıver, diyor.\n\nKarıyla ötekileri asıyor. Çıkıveriyor gene, ha şurası ha burası ha şurası. Geliyor çadıra. Bir de gelse ki çadırda daha bekleyip duruyorlar. Beygirleri çekmiş tavlaya. Kaç sene olduysa daha beygirlere, karıya bakıp durur.\n\n—Geldin mi arkadaşım? Ya kaç seneden beri daha hiç kimse gelmediydi. Anlat bakalım, diyor.\n\nBir anlatıyor buna bu.\n\n—Böyle böyle oldu, diyor. Yılan bir silkiniyor, bir kız oluyor amma ayın on dördü gibi.\n\n—Ben seni kaç seneden beri bekliyorum. Ben de varacağım sana, diyor.\n\nOndan keri karıları bindiriyor beygire, kendi biniyor beygire. Varıyor köye, amma bitmiş adam. Kardeşleri tabi tanıyamamış. Gari kırk gün kırk gece bir düğün yapmışlar bunlar. Bir ararken iki tane bulmuş. Evlenmişler gitmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* Ünlüyor: Sesleniyor, çağırıyor.\n\n* Şavk: Işık.\n\n* Funi: Köpek\n\n* Dızılarmış: Koşarmış.\n\n* Tüylüyor: Atlıyor.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Cimbel Lacimbek Lale Kadın",
        "text": "Cimbek Lacimbek Lale Kadın\n\nBir padişah varmış. Kızını Beyoğlu’na vermiş. Beyoğlu da bunu anasının evine salmamış. Kendi gitmiş bir kuyuyu kazmış, kuyunun dibine bir ev yapmış. Karıyı kuyunun dibindeki eve koymuş. Hiç kimse görmeyecek, anasına varmayacak. Beyoğlu kendi çalışmaya gitmiş. Karı da kuyunun dibinden kazarken kazarken anasının evine yol çıkarmış. Anasına varmış.\n\n—Beyoğlu bilmem nereye çalışmaya gitti. Ben de oraya gideceğim. Sen buraya bakarak ol, demiş anasına.\n\nKarı giyim hazırlamış kendine. Gitmiş Beyoğlu’nun arkasından. Varmış, Beyoğlu’nun çadırının karşısına bir çadır kurmuş. Akşam olmuş, giyinmiş, kuşanmış. Çadırın kıyılarına çırpı deşirmeye çıkmış. Beyoğlu gelmiş. Bir karı var, ama dünya güzeli. Kendi karısını bilmezmiş. Köpeğini, tüfeğini almış; çadırın kıyılarına avlanmaya çıkmış Beyoğlu. Karı çırpı deşiriyormuş.\n\n—Kız, bana yakın olsana, demiş.\n\n—Ben sana yakın olurum. Ama altından nalın alırsan, altından bakır alırsan, bir beygirlik ilvan alırsan öyle yakın olurum, demiş karı buna.\n\n—Peki, peki. Alırım, demiş Beyoğlu.\n\nGitmiş, altından nalın almış, altından bakır almış, bir beygirlik ilvan almış. Gelmiş kadının çadırına. Çadırda bir iki ay böyle kalmışlar. Karı hamile olmuş. Anasının evine gelmiş. Bozmuş çadırını Beyoğlu avdayken. Gelmiş anasının evine. Anasının evinde bir oğlan doğmuş. Adını Cimbek koymuş. Oğlan kocaman oldu mu karı yine gitmiş çadırına. Beyoğlu bunu gördüğünde yine gelmiş. Kendi karısını bilmezmiş. Beyoğlu:\n\n—Kız bana yakın olsana.\n\n—Ben sana yakın olurum. Ama bana şu kadar kumaş elbiselik alırsan, bu kadar ilvan* alırsan, altın alırsan öyle yakın olurum, demiş.\n\nGitmiş yine Beyoğlu; bunun istediklerini hep almış. Yine karının çadırında bir iki ay bir yerde durmuşlar. Hani karı yine hamile olmuş. Karı yine hamile olup da doğumu yaklaşınca da bozmuş çadırını. Beyoğlu avdayken almış her şeyini, gelmiş anasının evine. Yine bir oğlan daha doğmuş. Birinin adını Cimbek koymuş, sonrakinin adını Lacimbek koymuş. Onlar kocamanca olmuşlar. Karı yine almış çadırını, yine gitmiş adamın arkasından. Yine gitmiş, çadırın karşısına bir çadır kurmuş. Karı giyinir kuşanır, dünya güzeli olurmuş. Elbiseyi giydi mi karısını bilmezmiş adam. Karı çadırın kıyılarında çırpı deşirirmiş*. Adam da ava gelirmiş. Ona:\n\n—Kız bana yakın olsana, demiş. O da:\n\n—Ben sana yakın olurum. Ama bana şu kadar ilvan alırsan, bu kadar altın alırsan ben sana yakın olurum, demiş.\n\nYine kadın her şey istemiş. Yine bu, onun istediklerini almış, yine gelmiş karısının yanına. Karısıyla bir iki ay bir yerde durmuşlar. Karısı yine hamile olmuş. Hamile olunca da bozmuş çadırını, almış her şeyini, gelmiş anasının evine. Bu sefer de bir kız doğmuş oğlanlar da kız da kocaman olmuşlar.\n\nBeyoğlu gelecek olmuş. Karısı da geleceği zamanı biliyormuş. Karısı gitmiş, kuyunun dibindeki eve girmiş. Beyoğlu gelmiş. Karısı kuyunun dibindeki evdeymiş.\n\n—Karı, nasıl rahatın?\n\n—Pek iyi benim rahatım. Ben bir yere çıkmıyorum, bir şey görmüyorum. Ben kuyunun dibinde duruyorum, demiş.\n\nDünyayı dolaşmış karı. Ama Beyoğlu’nun haberi yok. Beyoğlu iki gün, üç gün durmuş, kuyunun dibinde duramamış.\n\n—Karı, ben kuyunu dibinde duramayacağım. Senin üstüne bir kıza nişan koyacağım da evleneceğim, demiş.\n\n—Evlen adam, ben razıyım, demiş karı buna.\n\nAdam gitmiş. Koca alan varmış köyün orta yerinde. Oraya gitmiş. Bir saraylar kurdurmuş, camekanlı evler yaptırmış. Duvara halılar koymuş, koca kapılar asmış. Bir kıza nişan koymuş. Beyoğlu onları yapmaya gitmiş. Karı da anasının evine, kızanlarına aldığı elbiseleri, kumaşları vermeye gitmiş. Beyoğlu da davulu çaldırmış. O gün akşam gelin gelecekmiş. Karı kızanlarını giyindirmiş kuşandırmış ikindi sonrası; gari gelin akşama gelecek.\n\n—Gidin, keşkek isteyin gelin, demiş.\n\nOğlanları falan giydirmiş. Kızın ayağına altın nalın giydirmiş, koluna altın bakırı takmış. Oğlanları giydirmiş kuşatmış.\n\n—Kimseye konuşmayın. Doğru keşkek kazanlarının başına varın. Onlara, keşkekçi, bizim bakırımıza keşkek koyuverin, deyin, demiş.\n\nAltın bakıra keşkek koyduracakmış.\n\n—Onlar ya keşkek tükendi derler ya keşkek pişmedi derler. Cimbek, Lacimbek, tutun Lale Kadının kolundan, düşmesin altınlar elinden. Bey babamızın köpekleri yağsız kaldı, deyin de dönün, demiş.\n\nAnası tembih etmiş kızanlara. Bunlar üç kızan gitmişler, ama üst baş pırıl pırıl. Kızanlar gitmiş, kimse görmemiş. Kızın kolunda altın bakır, ayağında altın nalın. Oğlanlar kumaş elbise. Beyoğlu da akşam sağdıçlar gelecek diye bacak bacak üstüne çelmiş, yaptığı sarayın önüne oturmuş. Koca kapıdan üç kızan girmiş. Ama bütün ahali onlara dinelmiş, bakarlarmış. Kızanlar kimseye konuşmamış. Doğru keşkek kazanlarının başına varmışlar. Kız:\n\n—Keşkekçi dayılar, keşkekçi yengeler, bizim bakırımıza keşkek koyuverin, demiş.\n\nAltın bakırın içine keşkek koyduracakmış. Onlar da:\n\n—Sabahki tükendi, öğleninki pişmedi. Keşkek yok, demişler. Kız:\n\n—Cimbek, Lacimbek, tutun Lale Kadının kolundan, düşmesin altınlar elinden. Bey babamızın köpekleri yağsız kaldı bizden, demiş.\n\nOnu da Beyoğlu yukardan dinleyip dururmuş.\n\n—Ulan, ne diyor bu kız? Ünleyin bakalım da şuraya gelsin.\n\nKız nalınlar tıngır tıngır çıkmış. Varmışlar.\n\n—Ne dedin kız sen? demiş.\n\n—Ne diyeceğim? Bu Cimbek ’ten doğmuş Cimbek efem. Bu Lacimbek’ ten doğmuş Lacimbek efem. Ben Laleli’den doğmuş Laleli Kadınım. Biz senin oğlunuz, kızınız, demiş.\n\nBabalarının boynuna sarılı vermiş üç kızan.\n\n—Ulan böyle kızım, böyle oğlum varken, evlenecek ben delirdim mi? Kesilsin çalgılar, gelsin bunların anası.\n\nÇıkmış gitmişler kuyunun dibine. Almışlar gelmişler, saraylara koyuvermişler. Gelin olan kıza da bir kınasıyla bir kırıtması kalmış. Her şeyler evlere gelmiş döşenmiş. O karı, o kızanlarıyla o sarayın içinde geçinip dururmuş şimdi. Burada da masal bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* ilvan: Süs\n\n* deşirirmiş: Toplarmış\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Çıkrıkçı Kız",
        "text": "Çıkrıkçı Kızı\n\nBir Beyoğlu varmış. Bir de kız varmış. Beyoğlu onu küçük görüyormuş. Beyoğlu her gün suya gidermiş. Öteki de çıkrıkçı kızıymış.\n\n—Çıkrıkçı kızı ne yapıyorsun? dermiş. O da dermiş ki:\n\n—İp büküyorum. Bir gün olacak da Beyoğlu yârim olacak, dermiş.\n\nO da ona gülermiş. Bu Beyoğlu gülermiş. Şimdi o Beyoğlu evlenecek olmuş. Oradan bir kız alıyor. Tabi o da kendine göre zengin, bir bey kızı. Orada bu kız gelin girecek, ama kız kendine güvenemiyormuş. Bu kıza diyor ki:\n\n—Sen bugün benim yerime gelin girer misin Beyoğlu’na? diyor çıkrıkçı kızına. O da:\n\n—Tamam, diyor.\n\nOndan sonra gelin giriyor. Gece Beyoğlu:\n\n—Al, sandığın anahtarları bundan sonra sende dursun, diyor.\n\nBeyoğlu anahtarları çıkrıkçı kızına veriyor. Sabah olmuş, o sabahleyin gitmiş. Eskiden insanlar cahilmiş. Yine çıkrıkçı kızı evine gelmiş, ip büküyormuş, çıkrık büküyormuş. Yine Beyoğlu oraya gelmiş.\n\n—Çıkrıkçı kızı ne yapıyorsun? demiş.\n\n—Ne olacak? Bugün Beyoğlu yârim oldu, demiş.\n\n—Yalan, demiş Beyoğlu.\n\nÇıkrıkçı kızı da anahtarları çıkarıvermiş. Gelmiş, öteki kızı çıkarmış. Hani o çıkrıkçı kızını küçük, kendini büyük görüyormuş ya, onun dediği olmuş. Çıkrıkçı kızı Beyoğlu’nun karısı olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Çoban",
        "text": "Çoban\n\nBir çoban varmış. Çoban bayıra keçiye gidermiş. Bir kavak varmış orada. Kavağa ekmek torbasını asmış. O gelmiş geri. Kavak büyümüş, uzamış, kocaman kavak olmuş. O zaman fındıklık varmış. Fındık toplamaya giderlermiş.\n\n—Bizi de götürsen fındık toplamaya, demiş piliçler.\n\n—Hadi gidelim.\n\nGitmişler şimdi. Çıkmış çoban bir sallamış, piliçler alır alır yerlermiş.\n\n—Biz yedik. Biraz daha atıversen bize.\n\nBiraz daha atıvereyim derken pilicin bir gözünü kör etmiş. Fındık vurmuş, bir gözü kör olmuş. Böyle yerken tavuk da demiş:\n\n—Ben de yiyeyim. Bir tane daha at, bir tane daha at!\n\nOnun gözünü de kör etmiş. İkisinin gözü de kör olmuş. Ağlamaya başlamışlar.\n\n—Ne oldu ya?\n\n—Ya senin atıverdiğin fındık bizim gözümüz kör etti. Gidelim ablama deyiverelim seni de bak ne yaptıracağız seni?\n\n—Yahu atıver dediniz, atıverdim. Ne söyleyeceksiniz ablanıza?\n\n—Abla, bu çoban bizim gözümüzü kör etti, fındık atıverdi de.\n\n—Niye kör ettin onların gözünü çoban? demiş.\n\n—Fındık elimden kaydı, demiş.\n\n—Niye kaydın be fındık onun elinden? demiş.\n\n—Keçi kabuğumu soydu ya benim, demiş fındık da.\n\n—Niye soydun be keçi? demiş.\n\n—Çobanım gütmedi ya, demiş.\n\n—Niye gütmedin be çoban? demiş.\n\n—Gelin ekmek yapıvermedi ya? demiş.\n\n—Niye ekmek yapıvermedin gelin çobana? demiş.\n\n—Ayı hamurumu yedi ya, demiş o gelin.\n\n—Niye yedin a ayı bunun hamurunu? Çobana ekmek yapıverecekmiş.\n\n—Samanlık kadar götün var. Ambar kadar karnın var. Şimdi seni de yerim de görürsün, demiş.\n\nAmanın, karı şaşmış. Hiç laf bulamamış. Hadi oradan çoban bir gitmiş bakmış, amanın ekmek yiyecek torba gitmiş kavağın tepesine.\n\n—Eğil kavağım, eğil, eğil! Torbamı alayım da yine doğrul, dermiş. Yalvarırmış yakarırmış, kavak eğilir mi? Torba yukarıda.\n\n—Ben şimdi seni bir nacak* kardeşime deyivereyim de, bir nacak atsın, kestireyim seni de görürsün bak torbayı nasıl alıyorum? demiş.\n\n—Nacak kardeş, şu kavağı kesiver de torbamı alayım, demiş.\n\n—Ben geceleri rahatça yatarken bir de kavak mı keseceğim sana? demiş.\n\n—Dur, ben ateş kardeşe deyivereyim de senin sapını yaktıracağım, demiş.\n\n—Ateş kardeş, şu nacak kardeşin sapını yakıversen bana, demiş.\n\n—Ben burada yeni gelin gibi durup dururken, bir de kuru nacak sapı mı yakıvereceğim sana? demiş.\n\n—Ben seni bir su kardeşe deyivereyim de bir gör, demiş.\n\n—Su kardeş, şu ateş kardeşi söndürüversen bana, demiş.\n\n—Ben burada gelin gibi oturup dururken sana bir de ateş mi söndürüvereceğim? demiş.\n\n—Seni ben bir manda kardeşe deyivereyim, içireyim de bir gör sen, demiş.\n\n—Manda kardeş, şu su kardeşi içiversen bir. Bak söndürüvermiyor ateşi, demiş.\n\n—Ben burada rahatça yatıp duruyorum. Bir de gidip de sana su mu içivereceğim? demiş.\n\n—Seni tüfek kardeşe deyivereyim de seni öldürteyim, demiş mandaya.\n\n—Tüfek kardeş, şu manda kardeşi öldürüversen bana, demiş.\n\n—Ben burada dururken gelin gibi, gidip de bir de manda mı öldüreceğim?\n\n—Dur, sıçan kardeşe deyivereyim de senin kayışını yedireyim, demiş.\n\n—Sıçan kardeş, şu tüfek kardeşin kayışını kemiriversen, demiş.\n\n—Ben burada rahatça yatıp dururum, karnımı doyurdum. Bir de kuru kayış mı kemirivereceğim sana, demiş.\n\n—Seni kedi kardeşe deyivereyim de seni tutturayım, demiş.\n\n—Kedi kardeş, şu sıçanı tutuversen bana, demiş.\n\n—Ben burada ninemin yorganları içinde rahatça, sıcacık yatıp dururken, bir de sıçan tutmaya mı uğraşacağım? demiş.\n\n—Seni bir ablama deyivereyim de sana bir sopa çıkarttırayım, demiş.\n\n—Abla, kedi kardeş senin yorganların içinde yatıp durur, demiş.\n\n—Ha! demiş.\n\nSopayı kavramış. Kediyi kaçırmış.\n\n—Bu burada yatarken sen neredeydin? diye sopayı veri verivermiş çobana.\n\n\n* nacak: Balta\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Çobanın Karısı",
        "text": "Çobanın Karısı\n\nBir varmış bir yokmuş, bir padişahın bir oğlu varmış. Oğlan demiş ki\n\n—Baba, ben rüyamda bir kız gördüm. Ben o kızı araya araya bulup alacağım, demiş.\n\n—İyi, sana müsaade oğlum, git, demiş.\n\nGitmiş bu, böyle köy köy gezermiş. Gezerken bir pencerenin üstünde bir kız oturup dururmuş. Şöyle oğlan bakmış yüzüne. Bakınca tükürmüş onun yüzüne kız. Tükürünce hiç seslenmemiş.\n\n—Ya rabbi şükür, demiş.\n\nBir elma yiyip dururmuş. Elmayı da yüzüne vurmuş oğlanın. Oğlan geçmiş gitmiş kahveye. Kahveye varınca kahvede:\n\n—Beni bu padişah işçi alır mı ki? demiş. O da padişahın bir kızıymış.\n\n—Bir soralım bakalım, alır mı? demişler. Sonra padişaha sormuşlar. Padişah:\n\n—Alayım, gelsin, demiş.\n\nİşe almış onu. İşe alınca dururken demiş ki:\n\n—Oğlum, ben sana kızımı vereceğim.\n\n—Ulan padişahım, benim gibi düşküne, benim gibi zebil* insana kız mı verirsin? demiş.\n\n—Ayıp ettin sen. Ben sana kızımı vereceğim, demiş. Sonra kızını ona vermiş. Gelin etmiş kızını.\n\n—Benim anam da yok, babam da yok. Benim kimsem yok, demiş.\n\n—Olsun oğlum, ben sana kızımı vereceğim, demiş.\n\nKızını vermiş. Kızını verdikten keri dururken demiş ki padişahın oğlu:\n\n—Benim anam da var, babam da var. Ben köyüme gideceğim. Sen de gidebilirsin, demiş hanımına.\n\n—Baba, benim beyin anası da varmış, babası da varmış. Gidecekmiş, demiş.\n\nAğlamış. Ağlayınca,\n\n—Kızım, neden ağlıyorsun? Ağlama. Ben paranız yoksa para vereyim, yiyeceğiniz yoksa yiyecek vereyim. Gidin, demiş.\n\nSonra bunlar gitmişler. Giderken giderken bir çöplüğe varmışlar. Orada bir tencere bulmuş, kırık bir tencere. Hanımına:\n\n—Al bunu, bu bize lazım olacak, demiş.\n\nOradan onu almışlar. Sonra giderken giderken yolda çöplükte bir yorgan görmüşler.\n\n—Bunu da al sen, bu bize lazım olacak, demiş.\n\nBabası zenginmiş, padişahın oğlu ya, zenginmiş. Şimdi geliyor o, doğru kümese geliyor. Kümese gelince kümesin kıyılarını süpürüyor, içini süpürüyor. O yorganı, döşeği atıyor, oradan kümese giriyor. Kümese girince o padişahın oğlu çoban girdi oraya. &nbsp;Padişahın oğlu babasına çoban girdi. Şimdi evlerine gıcır gıcır varıyor, tavuk kümesinde çoban görünüyor.\n\n—Oğlum, kız bulamadın mı sen?\n\n—Bulamadım.\n\nBöyle dururken bir gün,\n\n—Baba, benim düğünüm var. Hazırlanın. Okuntuları dağıtın. Benim düğünüm var, diyor.\n\n—E kız yok ya, diyorlar.\n\n—Kız olmasın. Siz dağıtın, diyor.\n\nSonra kızlar pirinç ayıklıyorlar. Pirinç ayıklarken çobanın karısına da ünlüyorlar geliyorlar. Çobanın karı da geliyor oraya, gelin olacak. Çoban ona:\n\n—Sen azcık pirinçten çal, koynuna koy da çorbacık pişirelim de yiyelim, diyor.\n\n—Oldu, diyor o da.\n\nŞimdi onun dediğinden çıkmıyor bak o. Koyuyor boynuna, &nbsp;oradan geliyor padişahın oğlan. Diyor ki:\n\n—Yoklama olacak. Bakın!\n\nBakıyorlar. Çobanın karısından pirinç çıkıyor. Pirinç çıkınca,\n\n—Tü yüzüne gözüne. Neden çaldın? diyorlar ona.\n\nKaynana kadın da diyor ki:\n\n—Ellemeyin fakirciği. Ellemeyin, alsın, yesin, pişirsin. Ellemeyin diyor. Ona tükürüyorlar yüzünü. Sonra hoşaflık ayıklıyorlar.\n\n—Hoşaflıktan da al. Hoşaf kaynatalım da içelim. Ondan da çal, diyor ona padişahın oğlu.\n\nOndan da çalıyor.\n\n—Yoklama var, diyorlar.\n\nYokluyorlar. Yine ondan çıkıyor. Sonra,\n\n—Ellemeyin, diyorlar.\n\nOradan tavuk kümesine varıyor. Ağlaya ağlaya ağlaya pişiriyor onu o, yiyorlar ikisi. Şimdi diyor ki padişahın oğlu ona:\n\n—Bugün padişahın oğlunun düğünü var. Hamama gidilecek. Hani çöplükte bir tas bulduk ya, o tası al. Hamama gideceksin, diyor.\n\nGidiyor bu. Hamama giriyorlar. Hamam girince,\n\n—Gelin kim ? diyorlar.\n\nGelin yok.\n\nÇanağın içine bir toprak koyuyor, bir sarı altın koyuyor, bir de kuru yaprak koyuyor.\n\n—Öyle koyun. Geçene sorun onu. Bakalım kim bilecek bu yaprağı, toprağı? diyor padişahın oğlu.\n\nŞimdi buncağız da o tasla suya girermiş, saçcağızını tarıyormuş. Herkes çıkmış, bir o kalmış.\n\n—Bakın içinde insan vardır. Bakın, diyor.\n\nBakıyorlar. Bir o varmış. Getiriyorlar. Gösteriyorlar.\n\n—Bu ne? diyorlar.\n\nTabağın içindekini gösteriyorlar.\n\n—Evvel ben anamın babamın kapısında sarı altın gibi parlıyordum. Ben buraya geleli kuru yapraklar gibi, kuru topraklar gibi kurudum, diyor ona.\n\n—Hah, o benim hanım olacak. Benim düğün olacak, diyor padişahın oğlu.\n\nŞimdi diyorlar ona:\n\n—Seni biz padişahın oğluna vereceğiz. Seni biz padişahın oğluna gelin edeceğiz.\n\n—Hayır, benim çobanım var. Beni ellemeyin, benim çobanım var, diyor.\n\nOnu zorla yıkıyorlar, yıkıyorlar, giydiriyorlar, çobanın kıyına koyuyorlar, padişahın oğlunun kıyına koyuyorlar. Kaldırmıyor kafasını.\n\n—Elleme beni, benim çobanım var. Ben sana varmam, diyor.\n\n—Kaldır kafanı. Bak bana. Ben kimim? Ben seni rüyamda gördüm. Köy köy gezdim, seni ben aradım. Sen bir pencerenin önünde oturup elma yiyip dururdun. Sen tükürdün yüzüme, elmayı yüzüme vurdun. Senden ben onu çıkardım. Sen benimsin, ben seninim, diyor.\n\n&nbsp;\n\n\n* Zebil: Düşkün, perişan, fakir.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Eşek Tilki Horoz",
        "text": "Eşek, Tilki, Horoz\n\nBir çocuk varmış. Çocuk yolda giderken giderken yolda bir horoz görmüş. Horoz,\n\n—Nereye gidiyorsun sağdıç? demiş.\n\n—Ben bir vilayete gidiyorum, demiş.\n\n—Beni de götürür müsün? demiş horoz.\n\n—Götürürüm, geç ardıma götüreyim, demiş.\n\nGeçmiş ardına horoz. Giderken giderken bir tilki görmüş. Tilki:\n\n—Nereye gidiyorsun sağdıç? demiş.\n\n—Ben bir vilayete gidiyorum, demiş.\n\n—Beni de götürmez misin sağdıç? demiş.\n\n—Götürürüm ben seni. Geç ardıma, götüreyim, demiş.\n\nOnu da götürürken yolda bir bağa rastlamışlar. Bağı bir çocuk bekliyormuş.\n\n—Nereye gidiyorsun sağdıç? demiş.\n\n—Biz bir vilayete gidiyoruz, demiş.\n\n—Beni de götürür müsün? demiş.\n\n—Geç ardıma, seni de götüreyim, demiş.\n\nBir eve varmışlar. Evde kazan kaynayıp durur. Aşlar kaynayıp durur.\n\n&nbsp;—Bunu biz yiyelim, demişler.\n\n—Nasıl yiyelim? Bir de eşek geçmişmiş arkalarına.\n\n—Sen kapının ardına dur, demiş eşeğe. Tilkiye demiş:\n\n—Sen ocaklığın yanına geç.\n\nHoroz da tavana çıkmış. O da kazanın ardına geçmiş. Boyuna aş kaynar. Bir ötüyorlar bunlar, bir bağrışıyorlar. İnsanlar bir kayboluyor, içinde aş pişirenler. Hadi artık hepsi kalıyor, aşlar kalıyor. Bir karınlarını doyuruyorlar, bir yiyorlar. Muhabbet ediyorlar. Varıyorlar, pencereden bakıyorlar. Alem yemiş yiyeceğini, oraya bakacak yok.\n\n— Edemeyeceğiz, giremeyeceğiz, diye kimse giremiyor. Orası onlara kalıyor. Masal da burada bitiyor.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Gençliğine mi Kocalığına mı?",
        "text": "Gençliğine Mi Kocalığına Mı\n\nVakti ile bir Mehmet Ağa varmış. Bir karısı ile iki de çocuğu varmış. Zengin mi zenginmiş. Bunların malı mülkü çokmuş. Fakat bunu üç gece üst üste:\n\n—Gençliğine mi çekeceksin, kocalığına mı çekeceksin? diye sorguya çekmişler. Adamcağız öte döner, beri döner, üçüncü gün son gün karısı:\n\n—Yeter artık Mehmet Ağa, yat yerine, demiş. Mehmet Ağa sıkışır:\n\n—Son günün bugün, söyle diyorlar, demiş. Karısına:\n\n—Bana üç günden beri geliyorlar. ‘Gençliğine mi çekeceksin, kocalığına mı?’ diyorlar. Ne yapayım ben? deyip şaşmış. Kadın da:\n\n—Gençliğimize çekelim de, demiş.\n\nO da mecbur kalıp,\n\n—Gençliğimize çekelim, demiş. Bu sefer soran kişiler:\n\n—Evin yanacak, hemen toplan çıkın! demişler.\n\nBunlar da hiçbir şey alamamış. Bir tek üstlerindeki çamaşırları, bir de yükte az bir para alıyorlar. Bir de baksalar ki, evleri tutuşmuş. Hemen hayvan çobanları yanlarına gelmiş:\n\n—Mehmet Ağa, Mehmet Ağa! Ver bizim hesabı, hayvanların kökünü kurt yedi.\n\n—Koyun çobanları?\n\n—Onlar da ölü.\n\nHepsinin hesabını görür. Mehmet Ağanın hiçbir şeyi kalmamış. İki oğlan çocuğuyla karısı kalmış. Gidiyorlar, gidiyorlar, buradan misal Sarıbeyler kadar gidiyorlar. Adamın işeyeceği tutmuş. Karısına:\n\n—Sen şu dereden çocukları geçire koy. Ben bir küçük su dökeyim, demiş. Adam ufak su dökmeye başlamış. Dereye varırken kadın çırpınıp dururmuş.\n\n—Adam gel!\n\n—Ne oldu, ne oldu?\n\n—Çocuğun birini karşıya koydum. Karşıya koyduğumu kurt kaptı gitti. Birini de sele kaptırdım, demiş.\n\nAdam karısıyla baş başa kalıyor. Bu sefer adam ne yapsın, çaresizlik karısını alıp gidiyor. Karşıya koyduğu çocuğu bir avcı bulup gidiyor. Sele kaptırdığı çocuğu da çırpı toplayan bir kadın kurtarıyor. Bu adam gidiyor, gidiyor, gidiyor bir ufak köye varıyor. Bu ufak köyde de onları ilk kim gördü, onları misafir olarak alıyor. Misafir alan adam:\n\n—Ben sizi misafir olarak alıyorum. Bizim köyün âdeti böyle, diyor.\n\nMisafir kalıyor orada. Bu sefer camide odaya gidiyorlar. O günün zamanında sığırtmaç arıyorlar. Mehmet Ağa eskiden patrondu, ama şimdi bir şeysi yok.\n\n—Hadi durayım sığırtmaç[1] olarak, diyor.\n\nSığırtmaç olarak duruyor. O günün zamanında oradan kervanlar geçiyor.\n\n&nbsp;—Biz bitlendik, biz kirlendik, bizi yıkayacak yok mu? Çamaşırımızı yıkayacak yok mu?\n\nKöylüler diyor:\n\n—Dur dur dur! Sığırtmacın karısı çamaşırınızı yıkar. Bu sefer kadına soruyorlar.\n\n—Tamam yıkarım, diyor.\n\nYıkıyor. Bu sefer pantolonu alta koyuyor, entariyi üste koyuyor, iç atleti onun üstüne, külotu en üste koyuyor. Adamlar baksa ki, bu kadın görenekli. Sığırtmaç karısına benzer biri değil. Bu sefer,\n\n—Alıp kadını götürelim, diyorlar. Kadın:\n\n—Etmeyin benim kocam var, diyor.\n\nDevenin üstüne atıp kadını götürüyorlar. Sığırtmaç gelir evde kadın yok.\n\n—Eyvah ben bitkin haldeyim. Kaldı tek başına. Sonra,\n\n—Ben buraları terk edeceğim, artık hem karım yok, diyor. Gidiyor Bergama gibi büyük bir şehre. Varmış bir alana. Oradakiler Allah Allah, Hu Hu diyip kuşları uçuru uçuruveriyorlarmış. Bu toplumun içine adamda karışıvermiş. Bu sefer kuş geliyor, o sığırtmaç adamın tepesine konuveriyor. Oradakiler bir bakıyorlar.\n\n—Ulan biz burada neyiz? Bu kadar katip, zabit, öğretmen amir mamiriz. Bu saçı sakalı kıllı adamın başına nasıl kuş konar? Gelme buraya, git, çevreden çık!\n\nAdamı çevreden çama yolluyorlar. Yine Allah Allah Hu Hu deyip kuş uçuruyorlar. Kuş dönüp dolaşıp yine çama uçuyor. Bakmışlar, kuş adamın tepesine yine konmuş. Bu sefer,\n\n—Seni hakiki öldürürüz, girme toplumun içine, diyorlar. Bir hamama kapatıyorlar adamı. Yine Allah Allah Hu Hu deyip kuş uçuruveriyorlar. Kuş öte dönüp beri dönüp hamamın bacasından içeri girip adamın başına yine konuyor. Bu sefer akıllanıyorlar.\n\n&nbsp;—Biz hata mı ediyoruz? Bunda bir iş var.\n\nAdamın saçını sakalını yıkayıp tertemiz ediyorlar.\n\n—Bugünün berinde sen padişahsın, gir saraya emret, diyorlar. Giriyor adam.\n\n—Var mı isteğin?\n\n—Evet var. Önce dünyada ne kadar kervan varsa buradan geçecek deveciler. Kadını bulacak adam. Tabi adam emrediyor. Emirciler geçiyor, deve geçiyor, deve geçiyor, deve yok. En son karşıdan karanlıkta bir deve geliyormuş.\n\n—İşte padişahım padişahım! Bir tane deve geliyor, üstünde tek bir kadın var.\n\n—Tutun kadını, atın zindana! diyor. Tutturuyor kadını, attırıyor zindana.\n\n—Önüne iki asker dikin, diyor. İki asker diktiriyor.\n\n&nbsp;—Az ekmek verin! Zamanı gelince kadın ölmesin.\n\nEkmek veriyorlar. Bu sefer askerin birisini ünlettiriyor. Tabi o günün zamanında padişahın emri, kestiği kestik biçtiği biçtik. Asker diyor:\n\n&nbsp;—Padişahım! Askerler o kadının dizinin üstünde uyuyor, diyor. Birisi birine birisi diğerine. Bir güzel sıvayışlayıp duruyor kadın.\n\nPadişah askerleri çağırttırıyor.\n\n—Niye yattınız kadının dizinin üstüne? Sen kimsin? diyor padişah.\n\n—Biz çok küçük yaşta çok zengindik. Babamın adı Mehmet Ağaydı. Bizim malımız mülkümüz çoktu, fakat evimiz yandı. Beni sel götürdü, bir kocakarı buldu. Annem öldü şimdi, diyor.\n\n—Tamam, git sen şimdi, diyorlar. Ötekine gel diyorlar. O da:\n\n—Çok küçük yaşta evimiz yandı. Kurt kaptı beni, bir avcı buldu.\n\n—Sen de git, diyor. Kadını ünlüyor.\n\n—Gel bakalım sen!\n\nKendini göstermeden parmağını kapıdan sokuyor. Kendisini yüzükle tanıtacak tabi. Karısı tan tan tan gelip kapıyı vuruyor:\n\n—Ey Mehmet Ağa! Allah bizi gençliğine mi çekeceksin, kocalığına mı çekeceksin diye sınadı. Allah bizim evimizi yıktı, yaktı. Malımızı mülkümüzü kurt çakal yedi, ton ton dağıttı. Yirmi dört sene sonra bizi burada buluşturdu. Sonra ben kendi rızamla &nbsp;gitmedim, beni deveciler zorla ite kaka attı gitti. Ben senin hanımınım. Bu askerler de bizim çocuklarımız, diyor.\n\nOndan sora güzel bir hayat yaşıyorlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Çoban\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Gülbeşer",
        "text": "Gülbeşer\n\nBir ihtiyar adam varmış. Şimdi avlu varmış evde. Bu adamda iki tane kupay* varmış. Karı diyor ki:\n\n—Adam, git bunları Gülbeşer’e ver. Alacayı yüz beşe ver, alaca sarıyı da yüze ver, diyor.\n\n—Tamam.\n\nGülbeşer, üç günlük yolmuş, bir pazar yeriymiş. Pazara satmaya gidiyor. Buna yolda bir üzümcü denk geliyor. İki tane bağ bozan köyün bir kıyında. Üzümcünün köyüne satmaya geliyor.\n\n—Selamün aleyküm.\n\n—Aleyküm selam.\n\n—Bu benim merkep yoruldu. Şu küfeleri indirelim.\n\nİndirmişler bunlar. Sen miyim ben miyim derken o avcı diyor ki:\n\n—Benim bir hanım vardır. Şöyle namusludur, böyle namusludur. Tavukların ağzını açtığı zamanlar horozlar kendini korur. Böyle yapar.\n\n—Kardeş, kusura bakma. Darılmak yok. Ama senin karı yolsuz, diyor. Bunlar yollu, yolsuz ikisi beraber itiraz ediyorlar. Diyor ki ihtiyar dede:\n\n—Şu küfenin parasını bana verir misin? diyor.\n\n—Veririm, diyor.\n\n—Ver bakayım şu küfeyi.\n\nKüfeyi dökmüşler yolun kenarına.\n\n—Gir bakayım içine, diyor.\n\nBağcıyı koymuşlar içine, üstüne de aynı çarşafı bir bağlıyor. Sepetlerde üzüm var, sepetin birinde adam. İlerden iki tane yolcu geliyor.\n\n—Selamün aleyküm.\n\n—Aleyküm selam.\n\n—Şu üzümler benden helal olsun, sen bunları al. Şu benim yükü beraber saralım, diyor.\n\nSarmışlar. Köye varırken diyor ki ihtiyar üzümcü:\n\n—Senin ev nerede?\n\n—Caminin arkasındaki koca kapılı ev benimdir, diyor.\n\n—Tamam o zaman, diyor.\n\nHerif deh düh deh düh o adamın evinin önüne giriyor. Köyde demişler işte:\n\n—Üzümcü geldi, üzümcü geldi!\n\nKöylüler bir kilosu elli kuruştan bir kilo, yarım kilo alırlarmış. İhtiyar hem evi incelermiş. Karının kolları böyle sıvanmış, mücevherleri takmış, gezermiş. Baksa ki ihtiyar şöyle, bir tane kaz kesilmiş, on yaşındaki bir kız getiriyor.\n\n—Yenge, yenge, bunu sana falan adam gönderdi.\n\n—Tamam, tamam yavrum.\n\nİhtiyar bakıyor,\n\n—Ooo, tamam, diyor. Ondan sonra arattırıyor, aldırıyor. Bir tane hindi kesilmiş, aynı o kız çocuğu getiriyor o eve. Gün de inmiş gari*, küfe bitmiş. İşte,\n\n—Ahmet Ağa, Mehmet Ağa!\n\nKarı çıkıyor dışarıya.\n\n—Bugün sende bir günlük misafir kalalım. Gözüm görmez, kulağım duymaz bir yabancı ihtiyarım.\n\nBakıyor dedeye.\n\n—Tamam dede. Seni bugünlük alalım içeriye, diyor.\n\nAlıyor. Küfenin bir ucundan biri, öteki ucundan biri tutmuş, hayata koymuşlar.\n\n—Bizim kız, fakirlik ayıp değil ya, benim canım rahat etmez. Şu senin yattığın oda serinse küfeyi oraya koyalım, diyor.\n\n—Ulan dede, beni öldüreceksin.\n\n—Yok, öyle değil kızım. Canım rahat etmez, uyuyamam, diyor.\n\n—İyi ya madem, gel bakalım.\n\nKadının yattığı yere, kapının ardına küfeyi koymuşlar. Neyse karı pilav pişiriyor, şerbettir merbettir, ihtiyarı doyurmuş. Şimdi dede doyunca yüklüğün altına sokuluveriyor.\n\n—Ulan dede, dur!\n\n—Bırak, benim rahatım iyi, diyor.\n\nYüklüğün altına sokuluvermiş dede. İlerden yatsı namazını kılmışlar, kapı tık tık tık vuruluyor. Karının dostu gelmiş. Şuraya rakı, mezeler şunlar bunlar. Karı kızartmış kazı, hindiyi. Yani masayı kurmuşlar. Bunlar içerlermiş karıyla beraber. Karı içiyor, içiyor, başı gözü açmış.\n\n—Şerefinize!\n\nLıkır lıkır lıkır lıkır bunlar içerlermiş. Karı coşmuş, başlamış oynamaya. Karı:\n\n—Adam da gitti Gülbeşer’e, kupayları satar yüz beşere, karın da burada iş becere, dını dını dınıdık dını dınıdık, diye karı oynarmış. Öte\n\n—Yaşa yaşa yaşa! dermiş.\n\nŞimdi ihtiyar da orada yatıyor ya, ihtiyar\n\n—Ih, diyor.\n\n—Korkma, yabancı bu. Kulağı duymaz, gözü görmez bir ihtiyardır. Devam edelim işimize, falan diyor.\n\nŞimdi ihtiyar oradan yavaş yavaş çıkıyor.\n\n—Eh ben de gençliğimde, zamanında sizin gibi oynardım. Müsaade ederseniz bir de ben oynayıvereyim. Çok coştum, diyor.\n\n—Ooo dedem, madem gir.\n\nİhtiyar gari çıkıyor orta yere.\n\n—Yolda buldum izini, denk ettim üzümle, yürü pezevengin oğlu gözünle, dını dını dınıdık dını dınıdık, diye oynayıveriyor.\n\nHemen çıkıveriyor oradan herif, küfenin içinden. Herifte de tabanca varmış. Çekiyor tabancayı karıya, tak tak tak tak karıyı öldürüyor. O dostuna diyor ki:\n\n—Sende suç yok. Bu benim kendi kabahatim. Sen defol benim gözümün önünden. Suç benim karıda, sende değil. Sen devam et, hadi kaç.\n\nHerif:\n\n—Aman ya, canım Allah! diye kaçıyor. Dede:\n\n—Bravo. Senin üzümün parası gibi beş misli para kazandım, diyor.\n\nKarıyı da adam tabanca çekmiş, öldürmüş. Gari evvel zamanlarda bir veliahttan bir veliahda geçtin mi arayan soran olmazmış. Bu diyardan yukarı gittin mi, geri döndün mü izin vermezlermiş. Şimdi diyelim adam gidiyor İstanbul’a, o karıyı öldüren adam. Oralarda bizim gibi savaşırlarmış. Bir gün adam cumaya gidiyor. Bir de baksa ki adam cumada bir zilli hoca, tokurdaklı hoca. Kırk tane zil var üstünde, şıngır şıngır şıngır. Ona Şıh derlermiş. Yerde yürürken,\n\n—Aman yerde karınca falan vardır, üstüne basarım, diye şıngır şıngır şıngır şıngır sabaha kadar camide hu çekermiş:\n\n—Hu Allah hu hu.\n\nBöyle hu çekermiş.\n\nŞimdi bakıyor bakıyor. Bir de tellal getirip bağırtmışlar:\n\n—Padişahın hazinesi soyuldu. Kim bulursa, kim görürse hükümdar, ‘Ona kızımı vereceğim, büyük vezir yapacağım’ diyor.\n\nBakıyor bakıyor o Şıh’a.\n\n—Ulan, benim karının oyunu var bunda, bu domuzda bir iş var. Şunu takip edeyim, diyor.\n\nSabah daha Şıh camide dururmuş. Şimdi doğru hükümdarın sarayına varıyor. Muhafızlar onu yanına sokmuyorlar. Padişah da bir peçeden görüyor adamı. Herif\n\n—Gireyim, diyor, ama koyan yok oraya. Padişah oradan bağırıyor:\n\n-O adamı evvela bir hamama götürün, üst-başını giydirin, karnını da doyurun, getirin huzuruma! diyor. Öyle yaparmış herkese.\n\n—Tamam hükümdarım!\n\nHerifi hamama götürmüşler. Karnını falan doyurmuşlar. Sonra padişahın huzuruna getiriyorlar.\n\n—Getirin bakalım bize kahve, diyor padişah.\n\n—Oğlum, işini uzatma, söyle derdini, diyor.\n\n—Şimdi padişahım, sen beni biliyor musun?\n\n—Biliyorum, diyor.\n\n—Şimdi senin kızın hasta olacak. Kalanını sen bana de, diyor.\n\n—Tamam oğlum, senin, emir senin.\n\nPadişahın kızı hasta oluyor. Gecenin yarısında doğru camiye varıyor. Şıh da yatıp durur. Kırk tane zil varmış. Aman ya yerde giderken ziller tıkır tıkır, karınca üstüne basarım diye korkarmış. Kalkmış Şıh.\n\n—Şıh’ım, padişahın kızı çok hasta olmuş. Sen ağzı dualısın. Bir dua okuyuver de şu padişahın kızı kurtulsun, diyor.\n\n—Hay hay, padişahın kızı kurtulsun, hay hay, diyor.\n\nŞıngır şıngır şıngır. Gene dört tane muhafız,\n\n—Aman, karınca vardır çocuklar, üstüne basarız, dikkat edelim!\n\nNeyse padişahın huzuruna varmışlar. Padişah da padişah amma.\n\n—Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim, uf uf,\n\nÖte üflüyor, beri üflüyor.\n\n—Nasıl, duanın bir faydası var mı? diyor. Kavililer ya.\n\n—Şıh’ım, baya bir şeyler olmaya durdum. Ben dualıyımdır, Allah kerimdir. Senin şeyi geçecek, diyor.\n\nBu durumu iletiyorlar krala. Camiye gidiyor gene o. Camiye gittikten sonra, tekrar bir saat iki saat sonra gene o adam varıyor.\n\n—Şıh’ım, şu tespihini bana bir dakika verir misin? Padişahın kızı gene çok geçkin oldu. Ben onu, tespihi kıyına koyayım da, şifalıdır, şifa yerine geçer. Tespihini bana bir dakika verir misin? diyor.\n\n—Hay hay, sabaha kadar sende kalsın. Götür.\n\nÇıkarken de muhafızlara diyor ki:\n\n—Şu hocanın evi nerede? Bana gösteriverin, diyor. Muhafızlar da hocanın evini gösteriveriyorlar ona.\n\n—Siz kaybolun buradan! diyor.\n\nTık tık tık ediyor.\n\n—Hoca yenge, hoca yenge, hoca yenge!\n\n—Ey!\n\n—Beni hoca gönderdi, Şıh gönderdi. İşte padişahın hazineleri soyuldu ya, o cevahirler, altınlar, elmaslar...\n\n—Eeee!\n\n—Hoca onun yerini buldu, kırk milyara yerini buldu. “Git onları al da gel. Benim karı sana inanmaz. Şu tespihi gösteriver ona” dedi. Hoca yenge, tespih aha, diyor.\n\nKarı bir bakıyor, hocanın tespih.\n\n—Aman, kimse duymasın, diyor.\n\n—Aman yenge, bu işi siz nasıl yapıyorsunuz ya? diyor.\n\n—Ya kırk tane eşkıya var bizim hocanın emrinde. Şu falan dağda, mağarada duruyor kırk eşkıya. Kırk eşkıyaya bakıyoruz gizli gizli. Kırk eşkıya soyuyor.\n\n—İstersen sen bana çantayı ver de ben götüreyim parayı. Hocayla biz alırız.\n\nAlıyor çantayı. Altın, cevher, mücevheratla dolu gari içi.\n\n—Aman evlat, kimseye görünme. Padişah duyarsa hepimizi asar. diyor.\n\n—Aman yenge, benim de gırtlağımdan sıkarlar o zaman. Gösterir miyim?\n\nTamam. Alıyor. Doğru padişahın oraya varıyor. Padişah:\n\n—Buyur, gel, diyor.\n\nBir açsalar ki hepsi altın.\n\n—Ulan nasıl buldun sen bunları? Kim yapıyor bunu?\n\n—Padişahım, senin Şıh yapıyor bu işi!\n\n—Deme.\n\n—Öyle.\n\n—Gidin, Şıh’ı hemen yakalayıp gelin!\n\nCamide sabaha kadar hu çekermiş. Muhafızlar bir varıyorlar, lapa küt lapa küt hocayı tepe tepe ne çan kalmış üstünde ne bir şey kalmış, tepe tepe padişahın huzuruna getirmişler.\n\n—Şıh’ım, doğru söylersen seni asmam. Yalan kaçırırsan evvela seni sallarım. Doğru konuş, doğru iş yapalım! diyor.\n\n—Hükümdarım, benim emrimde kırk tane eşkıyam var, diyor.\n\n—Nerde duruyorlar?\n\n—Falan dağda duruyorlar.\n\n—Gidin bakalım oraya.\n\nBir baskın. Kırk tane eşkıyayı orada yakalamışlar. Bunların hepsini beraber ipe bağlamışlar koyun gibi. Kırk eşkıyayı almışlar gelmişler.\n\n—Demek her sene beni soyanlar bunlar.\n\nŞimdi bir tellal bağırıyor:\n\n—Bu zamanlar bütün millet er meydanında. Dar ağacı kurulsun, kırk eşkıya asılsın!\n\nŞimdi meydana dar ağacını kurmuşlar. Kırk tane eşkıya orada. Hükümdar da geliyor. Hoca da başlarında. Padişah hemen emir veriyor:\n\n—Sallayın bakalım şuradan şunları!\n\nKırk tane eşkıyayı sallamışlar urganla. Hoca,\n\n—Hııh Hııh Hııh! yaparmış.\n\n—Hocam, seni ben bağışladım. Sen hiç üzülme, sen doğru konuştuğun için seni ben bağışladım.\n\nKırk eşkıyayı hükümdar astırıyor.\n\n—Hocam, sıra sende. Yürü bakalım. Bunu da alın yukarı, bunu da sallayın!\n\nOnu da sallamışlar. O diyardan hırsızlık oyunu kesilivermiş.\n\n—Oğlum, dile benden dileğini, diyor padişah.\n\n—Ne dileyeyim hükümdarım, sağlığını dilerim.\n\n—Sağlığımdan sana hiç fayda yok. Dile, diyor.\n\n—Sen bilirsin hükümdarım.\n\n—Yalnız benim bir vaadim&nbsp;vardı. Kızımı sana veriyorum. Büyük vezirimsin bundan sonra. Çalınsın davullar! diyor.\n\nKırk gün kırk gece bir muhabbet bir düğün. Bu da burada bitiyor.\n\n&nbsp;\n\n\n* kupay: Köpek\n\n* gari: Artık\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Helvacı Güzeli",
        "text": "Helvacı Güzeli\n\nBir adam varmış. Hacca gitmiş. Oğlunu da almış, hacca gitmiş. Bir kızı varmış. Bir hocaya teslim etmiş gitmiş anasıyla ikisini.\n\n—Ben gelene kadar bunları, gözetle, bekle, demiş.\n\nHoca da gelirken giderken kıza âşık oluyor. Bir koca karıya bir heybe altın veriyor, koca karı kızı kandıracak.\n\n—Kızım, ninenin düğünü var. Hamama gidecekler. Seni de götüreyim ben, diyor.\n\n—Beni hoca görmeden gitmem. Babama şikayet eder beni, diyor.\n\n—Etmez, etmez, diyor.\n\nKoca karı hamama alıp gidiyor kızı. Hoca da arkasından varıyor. Koca karı hamama ikisini kilitleyip gidiyor. Hoca demiş ki:\n\n—Ben seninle evleneceğim.\n\n—Evlenelim. Sen bir otur. Ben seni hamamda yıkayayım, sabunlayayım da ondan sonra evlenelim bakalım, demiş kız.\n\nKız yine usluymuş. Ondan sonra hoca oturmuş. Kız ne kadar su varsa suları kesiyor. Gözünü, yüzünü sabunluyor; hoca gözlerini açıp da kurnaları bulamıyor. Kız da hocayı adam akıllı dövüyor, oradan kız geliyor eve. Hoca da oradan kendi çıkıyor, babasına mektup yazıyor. Eskiden mektuplar varmış.\n\n—Senin kızın burada bir herifle konuştu, görüştü, demiş. Adam da hacdan geri dönecekmiş. Oğlanı yollamış önceden.\n\n—Kız kardeşini dağlara götür, kes, kanlı gömleğini bana getir ben varmadan, demiş babası.\n\nOğlan kız kardeşini alıp gidiyor. Bir dağın başına varıyorlar. Oğlan, kız kardeşine kıyamıyor. Bir tavuk götürüyor giderken. Onun gömleğini alıyor, tavuğun kanına bulaştırıyor.\n\n—Hadi git! Sen başını al git, buraya gelme artık! diyor.\n\nKız da gide gide bir çeşmenin başına varıyor. Kavak varmış. Kavağın tepesine çıkıyor. Oradan Beyoğlu gelmiş. Atını suluyormuş. Beyoğlu onun güzelliğinden düşüp duruyormuş, atı su içmiyormuş. Beyoğlu demiş ki:\n\n—İn misin, cin misin? İn aşağıya.\n\n—Ne inim, ne de cinim. İnemem ben aşağıya, demiş kız da.\n\nİndirememiş. Gitmiş, bir koca karı getirmiş. Bir saç ayağı vermiş eline, bir teneke vermiş.\n\n—Çeşmenin başında çamaşır ısıtıyorum diye saç ayağını ters vur, ayak üstü vurma. Kız iner de sana denkleştiriverir, demiş.\n\nOradan koca karı geliyor. Sacayağı kuruyor, ocağı yakıyor ters.\n\n—Nine, saç ayağını ters çevirdin. Şöyle çevir, diyor yukarıdan.\n\n—Kızım, bilemiyorum. Gel de bana gösteriversen, diyor.\n\nOradan kızı iniyor aşağıya. Saç ayağını denkleştiriverirken Beyoğlu geliyor, kızı tutuyor.\n\n—Ben sana âşık oldum. Sen nesin? diyor.\n\n—Ben de Allah’ın yarattığı bir insanım, diyor.\n\nŞimdi Beyoğlu alıp gidiyor onu. Kırk gün kırk gece düğün yapıyorlar. Bir Arap’tan &nbsp;ona hizmetçi tutuyor. İki oğlan çocuğu varmış. Her bayram gelirmiş, karı ağlarmış.\n\n—Senin anan baban var mı?\n\n—Yok.\n\n—Sen nereden çıktın?\n\n—Bilmiyorum ben. Benim anam babam yok, diyormuş. Bir gün bir bayram gelmiş.\n\n—Ben seni anana babana yollayacağım, demiş. Çocukları koca koca olmuş. Demiş ki o hizmetçiye:\n\n—Bunun falan şehirde babası varmış. Ona götür bunu.\n\nArap’la gidiyorlar. &nbsp;Ormanların, &nbsp;dağların içinden geçiyorlar. &nbsp;Giderken giderken,\n\n—Benimle yatmazsan çocuğun birini keseceğim, diyor.\n\n—Kes, diyor\n\nÇocuğun birini kesiyor Arap. Onu koyuyorlar. Biraz daha gidiyorlar.\n\n—Benimle yakın ol. Çocuğun birini de keseceğim, diyor.\n\n—Kes, onu da kes, diyor.\n\nOnu da kesiyor. Varırken diyor ki:\n\n—Sen benim bacağıma bir ip bağla. Ben aşağıdan dereden bir abdest alayım geleyim. Seni de keseceğim, diyor.\n\n—Kes, beni de kes, diyor.\n\nArap, dereye abdest almaya gidiyor. Orada o otura koyuyor. Oradan ipi bir çözüyor, kaçıyor. Oradan kaça kaça kaça hadi bir çobana varıyor. Çoban:\n\n—Urbaları[1] değişelim ikimiz, diyor.\n\nŞimdi değişiyorlar. Kendi urbalarını çobana veriyor, kendi de erkek urbası giyiyor. Gide gide o şehre varıyor. Babası da helva yaparmış onun. Oradan varıyor.\n\n—Amca, ben sana misafir olayım. Helva yapıvereyim, yardım edeyim.\n\n—Ya kızım, ben ancak çalışıyorum, dediyse de adam başından savamıyor. Onu alıyor dükkanına. O da her gün helva yapıyor. İnsanlar da her gün yumuş yumuş geliyorlar, seviyorlar onu; Helvacı Güzeli koymuşlar adını. İleri Helvacı Güzeli, beri Helvacı Güzeli.\n\nArap varıyor.\n\n—Ne oldu? diyor.\n\n—Senin karı, başka biriyle gitti. Çocuklarını da aldı gitti, diyor.\n\nBeyoğlu atına biniyor, gidiyor. Aramaya çıkıyor bunu. Arıyor tarıyor, yok; dağları tepeleri arıyor, yok. O şehre varıyor. Onun da adı yok ya, Helvacı Güzeli adı gari. O dükkana varıyor.\n\n—Hemşerim, beni misafir alır mısın? diyor kocası.\n\n—Alırım, diyor.\n\nAlıyor. O gün orada duruyor. Kız diyor ki babasına:\n\n—Baba, bunu misafir alsak ya bir akşam, diyor kocasından ötürü.\n\nBiliyor kocasını. Onu misafir alıyor. Evlerine varıyorlar. Şimdi diyor ki.\n\n—Bu misafirin yanına ben kimi istiyorum biliyor musun?\n\n—Ee?\n\n—Hocayı istiyorum, Arap’ı istiyorum, diyor. Onlar hep oraya toplaşıyorlar.\n\n—Hamama götüren koca karıyı istiyorum, diyor. Toplaşıyorlar.\n\n—Herkesin işeyeceği varsa dışarı çıksın. Kapı kapandı mı tamam, bitti, diyor. Kız başlıyor anlatmaya benim anlattığım gibi. Anlatırken hoca diyor ki:\n\n—Benim işeyeceğim var. Bir dışarı çıksam ya.\n\n—Yok, imkânı yok, diyor kız.\n\nKocası da orada, babası da orada, kardeşi de orada, hepsi oradalar. Oradan çıkarmıyor. Anlatıyor kız benim anlattığım gibi. Ondan sonra orada hepsini babası öldürüyor. Kız da oradan kocasını alıp gidiyor.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Kıyafet, giysi.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Hoca",
        "text": "Hoca\n\nBir hoca varmış. Bu hoca evliymiş, ama evli de olsa bir kıza bakıyormuş.\n\nŞimdi ezan vakti gelmeden hoca çeşmenin önüne varırmış.\n\n—La ilahe illallah, la ilahe illallah.\n\nBaşlarmış hoca abdest almaya. Kız gelirmiş. Kız oraya çeşmeye geleceği zaman oraya varırmış. Kız dermiş ki:\n\n—Senin hanımın var. Ben sana yakışmam.\n\n—Hayır, hanım deme. Ben seni alacağım.\n\nBir gün böyle, iki gün böyle. Kız hocadan kurtulamamış. Kız kurtulamayınca bir gün:\n\n—Bir akşam bizim eve gelir misin? diyor.\n\nGel denilen yere gelinir. Hoca varıyor. Varınca evin içine giriyor.\n\n—Tamam. İkimiz de soyunacağız. Birimiz kancık gibi görüneceğiz, birimiz erkek, diyor.\n\n—Tamam, diyor. Şimdi hocaya:\n\n—Senin ayaklarını ben bağlayacağım. Sen de bana yetişebilirsen, beni tutarsın o zaman, diyor.\n\nŞimdi kız böyle bir köşeden bir köşeye bir gidermiş.\n\n—Hemen ön kesmek yok, dermiş kız.\n\nHoca da onun arkasından. Hoca yorulmuş, yetişemezmiş kıza, ayağı bağlı. Yorulunca kız hocanın elbiselerini alıyor, kendi elbiselerini alıyor, kaçıyor. Hoca yetişemiyor. Kız giyiniyor. Hocanın elbiselerini alıyor, hocanın evine varıyor. Çalıyor kapısını. Hanımı:\n\n—Kimsin? diyor.\n\n—Aç kapıyı, diyor. Kapıyı açıyor.\n\n—Buyur kocanın elbisesini. Elbiselerini al, diyor.\n\nAlıyor bu. Hoca ne yapsın, arla ayağında terlikler şakır şukur eve varmış. Hemen kadın da sopa hazırlamış kapının arkasına. Hoca varınca:\n\n—Ben dururken sen elin kızıyla oynamaya mı gittin?\n\nBir sopa hocaya. Hoca hadi bakalım çıksın. Önceden çamaşırlık vardı. Kadınlar orada çamaşır yıkarlardı. Oraya geliyor. Orada da ateş varmış. Arkasını dönüyor, önünü dönüyor, ısınıyor. Çıplak. Hadi sabahleyin de bayrammış.\n\n—Gideyim camiye. Gireyim, yatayım, diyor.\n\nGirmiş camiye, varmış yatakların altına, uzatmış yorganı. Köy bekçisi geliyor. Bir de baksın ki ayakları dışarıda hocanın, ayakları tıkalı. Köy muhtarına diyor:\n\n—Muhtar efendi, kalk. Bizim hocanın ayakları tıkalı, diyor.\n\nVarıyor. E ya bayram. Sabah bayram namazına gelecek adamlar. Varıyor.\n\n—Ne oldu?\n\n—Benim ayağım böyle oldu.\n\n—Hadi Yenice Köye git, başka bir yakın köye. Orada bir cingen var. Onu getir. Çözse çözse o çözer. Biz çözemeyiz bunun ayaklarını.\n\nBir ata bindiriyor bekçi. Hadi o köye gönderiyor. O köye varıp cingeni alıp geliyorlar, &nbsp;ayaklarını çözdürüyorlar. Çözünce şimdi gari hoca bayram namazına giriyor.\n\n—Elin karısına bakmayın, kızına bakmayın. Namus şöyle böyle, demiş.\n\nAnlatırmış. Oradan namazdan çıkmışlar. Eve varamıyor. Köyden herkes buna et veriyor. Ye diye koyuyor. Eşeğine ardıyor*. Hocanın annesinin köyü başka yerdeymiş. Kadının biri:\n\n—Hoca bu kadar vaaz veriyor. Bakalım bakmayacak mıymış? diyor.\n\nGitmiş bir çeşmenin önüne, bir kuma girmiş, yata koymuş. Çeşmenin yanına varıyor. Şimdi kurbağa da vak vak ötermiş. Kurbağaya:\n\n—Sus. Al şu beş kuruşu, tut çeneni, demiş.\n\nOndan sonra inmiş eşekten. Hemen kadının yanına varıyor. Kadın kalkıyor. Ondan sonra alıyor bunu bir sopa, bir sopa, bir sopa. Eşeği de bırakmış, etler de kalmış, hadi köye doğru.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n*ardıyor: Asıyor, üzerine koyuyor.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Horoz",
        "text": "Horoz\n\nBir horoz varmış: Komşunun biri ekmek yapıyormuş. Horoz da kapının ardına gelmiş de,\n\n—Gıygı gıygı, diye ötermiş.\n\n—Kışşş, demiş kadın da horoza. Kovalamış. Fırının önüne varmış. Yine,\n\n—Gıygı gıygı, diye ötermiş.\n\nYine oradan da kovalamış. Horoz da:\n\n—Bir pide ver, demiş.\n\nPide vermiş. Yalnız giderken bir çobana rastlamış. Çobana:\n\n&nbsp;—Ekmeği kuru kuru yiyeceğine süt sağ da pideyi yumuşacık yiyelim, demiş. Gitmiş çoban da süt sağmış. Pideyi de yumuşacık yemişler.\n\n—Ya pideyi ver ya da kısır koyunu ver, demiş horoz çobana. Çoban da:\n\n—Ben yediğim pideyi nerde bulayım? demiş.\n\nBir koyun vermiş. Koyunu almış gitmiş, bir köye varmış. Köyde de bir düğün varmış. Davullar vurup dururmuş. Gitmiş davulcuya:\n\n—Davulcu, bende bir kısır koyun var. Ben bu koyunu vereyim, keşkeğe katın da hep beraber yiyelim, demiş horoz.\n\nGitmiş koyunu düğüne vermiş. Keşkeğe, pilava katmış yemişler.\n\n—Gıygı gıygı! Ya bana koyunu vereceksiniz ya da gelini vereceksiniz, demiş.\n\n—Biz koyunu nerden bulalım şimdi? Hadi gelini verelim, demişler.\n\nSaf oranın da insanı, gelini vermişler. Gelini almış da davulcular gidiyormuş. Davulculara demiş ki:\n\n—Gıygı gıygı! Bana davulu verin de size gelini vereyim.\n\nDavulu vermişler, gelini almışlar. Bir koca taşın tepesine çıkmış da:\n\n—Gıygı gıygı! Bir pideye bir koyun. Gıygı gıygı! Bir koyuna bir gelin. Gıygı gıygı! Bir geline bir davul, diye dan dan davul çalar dururmuş. O zaman da bir koca sel gelivermiş, horozu almış götürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "İki Kardeş",
        "text": "İki Kardeş\n\nBir varmış, bir yokmuş. İki çocuk varmış. Babaları ve üvey anneleriyle yaşarlarmış. Bir gün üvey anneleri babalarına:\n\n—Bu çocuklardan bıktım artık. Bunları sapıt da gel, demiş. Çocuklar da bunların konuşmalarını duyuyorlar. Gece pencereden çıkıp çakıl taşı topluyorlar. Ceplerine beyaz beyaz çakıl taşlarını gece parlasın diye dolduruyorlar. Sabah oluyor. Babaları:\n\n—Hadi çocuklar, oduna gidelim. Odun kalmadı, diyor.\n\nÇıkıyorlar yola. Çocuklar gece duydular tabi konuştuklarını. Gittikleri yola çakıl taşı atıyorlar, gittikleri yola çakıl taşı atıyorlar. Babası bunları sapıtıyor. Eve geliyor. Akşam oluyor. Çocuklar babalarını bekliyor, babaları gelmiyor. Baykuşlar falan uçuyor. Çocuklar iyice korkmaya başlıyor. Çocukların attıkları çakıl taşları parlıyor. Bu taşları takip ede ede eve geliyorlar. Evde anneleri bunları görünce babalarına:\n\n—Sen bunları sapıtmadın mı? Bunlar nasıl geldiler buraya, nasıl buldular burayı? diyor.\n\nBabaları bunların çakıl taşı topladıklarını anlıyor. Kapılara, pencerelere kilit vuruyorlar. Ertesi gün babaları bunları tekrar sapıtacak. Çocuklar diyor ki annelerine:\n\n—Anne, bizim karnımız aç. Ekmek ver de yolda giderken yiyelim, diyorlar. Bu sefer bunlar yolda giderken ekmek kırıntılarını atıyorlar yerlere. Oturuyorlar yine. Ama bu sefer ekmek kırıntılarını aç kuşlar yiyorlar. Babaları gidiyor. Bunlar da kaybediyorlar yolu. Evlerine gidemiyorlar. Ondan sonra gidiyorlar, gidiyorlar, bir eve varıyorlar. Bir cadının evine geliyorlar. Ev de şekerli pembeli bir evmiş. Çocuklar eve giriyorlar, şekerleri yiyorlar. Sonra cadı geliyor. Ama iyi bir peri kılığına giriyor. Çocuklara pasta, şeker ikram ediyor. Çocukları incili yataklarda yatırıyor. Çocuklar gitmek istiyor, ama cadı göndermiyor. Erkek olanı bir tane hücreye hapsediyor. Onu besleyecek orada. Kemikleri gelişecek. Kız da odun topluyor. Yemek yapıp kardeşine götürüyor. Oğlan yediği etlerin kemiklerini atmıyor. Cadının kendisini neden beslediğini bildiği için cadı her &nbsp;geldiğinde bu kemikleri veriyor. Cadı geldikçe kendi elini uzatmıyor, kemikleri uzatıyor. Bir gün cadı yine geliyor.\n\n—Ah, senin tam yenme kıvamın gelmiş, diyor.\n\nKız bunu duyuyor. Cadıya karşı çıkıyor. Ağlıyor, bağırıyor. Cadı da:\n\n—Sen karışma, git odun topla, diyor.\n\nKız da gidiyor. Ağlaya ağlaya odun topluyor. Cadı tam erkek kardeşi pişirecek, bu iki kardeş bir oyun yapıyorlar. Cadıyı ateşe atıyorlar. Cadının evinde ne varsa, altın, mücevher toparlıyorlar. Kendi evlerinin yollarını tutuyorlar. Bu sefer de üvey anne ölmüş. Babaları iyice bu çocukları özlemiş. Birden babalarını karşılarında görünce altınlarını atıyorlar, babalarına koşuyorlar.\n\n—Bunları nereden buldunuz? Aldınız mı, çaldınız mı, nereden buldunuz?\n\nÇocuklar başlarından geçenleri anlatıyorlar. Babalarıyla birleşiyorlar. Mutlu mesut yaşıyorlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keçe Külah",
        "text": "Keçe Külah\n\nBir adamın iki oğlu varmış. Bunların da babaları ölmüş, ölünce miras üleşeceklermiş. Babalarının bir oku varmış, bir de kuşağı varmış, bir de külahı varmış.\n\n—Bunları hadi üleşelim gari, demişler.\n\nÜleşmeye başlamışlar. Onlar bunu üleşirken üç tane dev oğlu gelmiş.\n\n—Ne yapıyorsunuz, ne ediyorsunuz? demişler.\n\n—Miras üleşiyoruz. Siz ne yapıyorsunuz? demişler.\n\n—Biz de böyle geziyoruz. Bizim babamız da öldü, biz de miras üleşeceğiz, demişler.\n\n—Sizin babanızın nesi vardı?\n\n—Bizim babamızın da bir oku, bir külahı, bir de kamçısı vardı, diyor onlar da.\n\n—E bunlar ne oluyordu?\n\n—Oka binersen, külahı da giyersen, kamçıyı da denizi olan yere mesela Balıkesir’e bir vurursan orada kendini bulursun, diyorlar.\n\nBunlar çıkıyorlar yola. Şimdi Beyoğlu diyor ki:\n\n—Şimdi biz bunları üleşemiyoruz ya, ben oku atayım, külahı atayım, kuşağı atayım, siz de gidin bunları almaya, diyor.\n\nBeyoğlu onları almaya gidince seninki kuşağı kuşanıyor, külahı giyiyor, kamçısını bir vuruyor, kaybolup gidiyor. Neyse gitmiş gitmiş gari oğlanın biri, bir yere varmış. Akşam olmuş.\n\n—Nereye gideyim, nereye gideyim?\n\nBir karı ekmek yapıp dururmuş. Ona varıyor. O da memesini atmış da dev karısı, varıyor o da yapışıyor, inmiyor. Emince, o da evlatlık benim bu diye bir tokat vuruyor. Bir keçe külah oluyor. Bu külahı kaldırıyor, duvara koyuyor. Akşam oluyor. Oğlanları geliyor. Kırk günde bir gelirlermiş.\n\n—Ana, ana, evde adem eti kokuyor.\n\n—Dişinizi kurcalayın da birer bacak çıksın, diyormuş. Kurcalıyorlarmış, birer bacak çıkıyormuş, ama az geliyormuş.\n\n—Şimdi bir kardeşiniz olsa yer misiniz, yemez misiniz?\n\n—Hiç yer miyiz ? diyorlar. Küçük oğlan:\n\n—Ben yerim, diyor.\n\nŞimdi bu koca karı kaldırıyor duvarı. Keçe külah bir oğlan oluyor. Hadi küçük oğlan:\n\n—Bizim okumuzu, külahımız alan budur, diyor.\n\nHemen karı bir tokat vuruyor ona, yine bir keçe külah oluyor. Neyse bir gün oluyor, yine oğlanlar gidiyorlar, kırk gün gidiyorlar. Karı buna yine bir tokat atıyor.\n\n—Git bahçeye. Bir ak gül topla, bir kırmızı gül topla. Git, diyor.\n\nBu da ak gülü, kırmızı gülü topluyor, gidiyor. Gide gide gide bir köye varıyor. Bir koca karının evine varıyor. Koca karı onu misafir alıyor.\n\n—Bende para dolu, diyor. Bir tellal bağırıyor:\n\n—Bugün dünya güzeli görülecek. Kim bakarsa saati bir milyon!\n\nOğlan da gidiyor. Varıyor. Saati bir milyon veriyor çıkmıyor, bir milyon veriyor çıkmıyor da çıkmıyor oradan oğlan ya. Çıkaramıyorlar oğlanı.\n\n—Ne yapalım, ne edelim? Karının biri:\n\n—Bu oğlan altın yutmuş. Kafasından para akıyordur, diyor.\n\n—E ne yapalım?\n\n-Bir tane ipe asalım. Sallayalım, sallayalım, kafası dönünce kusar, o da çıkar, diyorlar.\n\nSallıyorlar, sallıyorlar, sallıyorlar. O da:\n\n—İndirin beni, kafam döndü, ölüyorum! dedikçe indirmiyorlar. Oğlan istifra ediyor. Alıyorlar altınları. Oğlan kalıyor bizim. Öte geziyor, beri geziyor. Gezerken gezerken gene yolunu doğrultuyor oğlan. Geliyor dünya güzelinin oraya. O dev karısının güllerini satıyormuş.\n\n—Gülcü geldi, gülcü geldi!\n\nGül satıyormuş. Dünya güzeli de kafasını çıkarmış.\n\n—Kaça veriyorsun gülleri? demiş.\n\nO da almış kırmızı gülü, daldırıvermiş ona. O da bir sıpalık eşek olmuş. Eşek anırıyormuş, anırıyormuş. Almış dünya güzeli, eşeği. Alıyor eşeği oradan.\n\n—Eşek ne arıyor burada? dedilerse de,\n\n-Benim eşeğim o, diyor.\n\nAlıyor &nbsp;onu. &nbsp;Giderken &nbsp;giderken &nbsp;şehre &nbsp;gelmiş. &nbsp;Evvelden &nbsp;hükümet demiyorlarmış da eşek de gelse kuş da gelse o kapıya,\n\n—Eşek mahkemeye geldi, diyorlarmış. Bu da eşeği oraya bağlamış. O hükümet olan da onun &nbsp;biraderiymiş. Neyse, bir inmiş aşağıya,\n\n—Bir eşek bağlı kapıda paşam. Eşek mahkemeye geldi, demişler. Paşa bakarken biraderi çıkagelmiş.\n\n—Bu eşek ne oluyor? diyor.\n\n—Konuşma birader, diyor.\n\n—İyi hadi, madem dama götürelim, diyor.\n\nDama bağlıyorlar. Eşeğin gözlerinden öpüyor da dönüyor Hasan. Hüseyin de Karısına:\n\n—Karı, birader delirmiş. Eşeği öptü. Çabuk hocaları toplayalım, bir okutturalım, diyorlar.\n\nHocaları ünlemişler. Hüseyin’i orta yere oturtmuşlar. Üfür bakalım, üfle bakalım. Öte bakarmış, beri bakarmış,\n\n—Ben deli miyim be?\n\n—Yahu birader, eşeği öptün sen.\n\n—Yok!\n\nTutuyorlar bunlar. Oğlan gidiyor.\n\n—Hadi gidelim birader, diyor.\n\nO da kırmızı gülü tutuveriyor tekrar, kız bir dünya güzeli olmuş. Karı diyor kocasına:\n\n—Eşek değilmiş o, dünya güzeliymiş.\n\nGeliyorlar, orada geçinip kalıyorlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keçi Çobanı",
        "text": "Keçi Çobanı\n\nEvvel zamandayken, kalbur samandayken, develer tellalken, pireler berberken, mandalar hamalken, var varanın, sür sürenin, tezkeresiz bağa girenin hali budur yaren Mustafa. Masaldır adı, dinlersen çıkar tadı. Bir varmış bir yokmuş, bir padişah bir dağa çıkmış, bayıra. Bu şimdi böyle bir şeye çat çat çat vururmuş böyle. Bir ses gelirmiş.\n\n&nbsp;—Heyt! demiş.\n\n—Heyt! demiş o da.\n\n—Kimsin sen? Ne yapıyorsun orada? demiş.\n\n—Falan yerdeki padişahın kızını keçi çobanının oğluna çatıyorum.\n\n—Çatamazsın, demiş.\n\n—Çattım bile, demiş.\n\nHemen padişah iniveriyor, biniveriyor atına, hadi gidiyor oradaki keçi çobanının evine varıyor. Ondan sonra buluyor keçi çobanının hanımını.\n\n—Bu çocuğu bize satsanız ya, diyor.\n\n—Ay, hiç evlat satılır mı? Ama bakalım beyim gelsin de sorarız, diyor.\n\nAdam geliyor. Bir tarafına altın koyuyorlar, bir tarafına çocuğu koyuyorlar. Padişah alıp çocuğu gidiyor.\n\n—Ben bunu kessem katil olurum. Ne yapayım ben bunu, ne yapayım ben bunu?\n\nBir dağın içinde bir ağacın kovuğuna koyuyor çocuğu. Alıp kendini gidiyor. Sabah olunca o köyün insanları ava çıkıyorlar. Çocuğu orada buluyorlar. Ondan sonra zengin birisi varmış.\n\n—Bunu ben bakarım, büyütürüm, eriştiririm, demiş.\n\nAradan baya bir zaman geçmiş. Çocuk büyümüş, erişmiş, delikanlı olmuş, oğlan çocuğuymuş.\n\nPadişah şimdi yine gezmeye çıkmış. Gelince kime gelecek, zenginlere gelecek tabi. Yine o adama misafir olmuş, o bulan adama. Bakmış çocuk, öyle fır fır dönüyormuş padişahı başında.\n\n—Ya arkadaş, amma evlat yetiştirmişsin ha, demiş. O da:\n\n—Çok iyidir. Kendi evladım gibi, demiş.\n\n—Bu senin kendi evladın değil mi? demiş.\n\n—Değil. Ben bunu bir gün dağa çıktık, bayıra, ağaç kovuğunda buldu arkadaşlar, bana verdiler. Ben de büyüttüm, eriştirdim, demiş.\n\n—Bunu bana satmaz mısın? demiş padişah yine.\n\n—Yok. Ben baktım, büyüttüm, eriştirdim, ayrı yuva kuracağım ona, demiş.\n\n—Ben bir mektup yazsam acaba benim vezirlerime götürmezler mi? demiş.\n\n—Götürür, demiş.\n\nBir mektup yazıyor. Çocuk biniyor ata, doğru götürüyor işte nereyi istiyorsa, İstanbul, Bursa, neyse nereyse. Götürüyor, ama çok yorulmuş çocuk. Padişahın evinin yanına varmış. Çok yorulmuş, yatmış bir ağacın dibine, oraya çınar ağacının dibine. Ondan sonra kız da görmüş onu camdan. Hemen varmış oğlanın yanına. Açmış bakmış, cebinde bir mektup var. Bir de açsa baksa babasının mektubu. Padişah\n\n—Mektubu alır almaz hemen bunu cellat et, öldür onu, demiş. Kız da şimdi alıyor mektubu, bir mektup yazıyor:\n\n—Ben varana kadar nişanını, nikâhını, düğününü yapın.\n\nYazıyor kız mektubu, koyuyor cebine. Öteki mektubu alıyor, atıyor. Ondan sonra oğlanın aklı başına geliyor.\n\n—Ben vezirleri göreceğim, diyor.\n\n—Sen vezirleri göremezsin, diyorlar.\n\nOğlan mektubu çıkarıyor, veriyor. Hemen vezirler böyle kap kucak yapıyorlar onu. &nbsp;Ondan sonra hemen bir nişan, bir nikâh, bir düğün everiyorlar onları. Padişah yok evde. Ondan sonra\n\n—Padişah geliyor, padişah geliyor!\n\nKarşılamaya çıkmışlar. Atı süslüyorlar püslüyorlar, oğlanı da üstüne bindiriyorlar, çıkıyorlar padişahı karşılamaya.\n\n—Yahu, ne yaptınız siz? Ne oldu? Ben mektuba yazdım, ben varana kadar bunu öldürün. Siz ne yapmışsınız.\n\n—Ama bizim mektup böyle, önümüze gelen mektup, diyorlar onlar da. Sonra kız demiş ki oğlana:\n\n—Bak, babam seni bir yere yollayacak olursa bana sormadan hiç bir yere gitmeyeceksin. Bana soracaksın, ondan sonra, demiş. Padişah şimdi demiş ki güveyiye:\n\n—Git fırından ekmek al gel, demiş. Kıza gitmiş:\n\n—Baban beni fırına ekmek almaya yolladı, demiş.\n\n—Ben gideyim, demiş kız da.\n\nHemen kız gidiyor fırına. Padişah demiş:\n\n—Ben fırıncıya, buraya bir insan yollayacağım. Ben padişah güveyisiyim, ben padişahım dese bile hemen fırına kakacaksınız bunu, demiş.\n\nOndan sonra hemen kız gitmiş. Padişah:\n\n—Ulan sen ekmek almaya gitmedin? demiş. Oğlan da:\n\n—Kız yollamadı beni, kendi gitti, demiş.\n\nKız dolanıp da gidene kadar padişah varmış fırına.\n\n—Ben padişahım dese bile dinlemeyin, demiş ya. Hemen padişahı kakıyorlar fırına. Padişahın yerine güveyisi kalıyor, hala daha geçiniyorlarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keçi Kız",
        "text": "Keçi Kız\n\nBir kadın varmış. Bir de kızı varmış. Keçi kılıfı giyermiş. Evde soyunurmuş, gezmeye &nbsp;giderken keçi kılıfı giyermiş. Dereye çamaşır yıkamaya gitmiş. Dereye çamaşır yıkamaya gidince oraya da güzel bir oğlan gelmiş beygirle beygir sulamaya. Kıza:\n\n—Kız, benle gelir misin? demiş.\n\n—Gelirim, demiş.\n\n—Ama ben keçi kızım, demiş.\n\nKeçi kılıflarını giyivermiş keçi kızı olmuş.\n\n—Böyle alır mısın? demiş.\n\n—Alırım, demiş.\n\nŞimdi bu oğlan kızı almış. Anası da:\n\n—İlle o keçi kızını almayalım, demiş.\n\n—Alalım, alacağız! İlle alınacak o kız, demiş oğlan. Kız evde keçi kız olurmuş, adamın yanına varınca da keçi kılıflarını çıkarıverirmiş. Boynuzları varmış. Kaynanası makarna börek seriyormuş. Keçi kız da yanından tüyleyivermiş*. Kaynanası da bir oklava vurmuş.\n\n—Ne vuruyorsun oklavayı? demiş geçmiş.\n\nKaynanası düğüne gitmiş, oyuna gitmiş. Orda güzel bir gelin oynamış. Oynamış oynamış oynamış.\n\n—Vay benim böyle bir gelinim olsa, her şeylerimi veririm. Kız sen kimin gelinisin? Pek güzelsin, demiş. O da:\n\n—Ben oklavacıların geliniyim, demiş.\n\nErtesi gün yine kaynanası makarna pişiriyormuş. Evin içinde hizmet yapıyormuş. Hızla kaynanasının kıyısından geçivermiş. Kaynanası da bir pabuç atmış ardından.\n\n—Dün yaslağaç* üstünden geçtin, bugün de sofranın üstünden mi geçiyorsun?\n\nErtesi gün akşam yine oyuna gitmiş. Orda yine kız oynamış.\n\n—Kız sen kimin gelinisin? Pek güzelsin, demiş.\n\n—Ayakkabıcıların geliniyim, demiş.\n\nKadın yine anlamamış. Şimdi yine bu oyuna gidecekmiş. Kadın yine hizmetleniyormuş. Keçi kız yine yanından geçivermiş. Geçiverince de bir çamur atmış bunun ardından. Yine oyuna gitmiş bu.\n\n—Kız kızım sen kimin gelinisin? demiş.\n\n—Çamur atanların geliniyim, demiş.\n\nAnlamış artık kaynanası hemen. Bunu anlamış.\n\n—Kızım, benim bir gelinim var, keçi gelinim. Sen pek güzeldin ya keçi kızı, ben bilemedim seni, demiş. Gelini de:\n\n—Ben senin gelininim, bilemedin mi? demiş. Artık oğluyla gelinine de:\n\n—Geçinin durun. Yiyin için durun. Ben buradan çıkayım, gideyim, demiş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*&nbsp;tüyleyivermiş: Atlayıvermiş\n\n*&nbsp;yaslağaç: Fırında pişen ekmekleri çevirmek için kullanılan kısa saplı, oval tahta\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keçi Kız 4",
        "text": "55. Keçi Kız\n\nŞimdi bir adamın karısı ölüyor. Karı ölünce bir kız kalıyor. Tekrar adam evleniyor. Evlenince de öteki karıdan da oluyor bir kız. Bu sefer kendi kızı çirkinmiş. Evvelki kadının kızı da güzelmiş. Dünür geliyorlar. Bu diyor ki:\n\n—Hangisine geldiniz? Ona mı, buna mı?\n\nŞimdi kendi kızı çirkin ya, kendi kızını almayacaklar, onu alacaklar diye o karının kızına keçi kürkü giydirmiş, sırtına. Keçinin derisini giydiriyor kızlığına. O, keçi kız oluyor. Bu sefer diyorlar:\n\n—Biz evvelki kıza geldik.\n\n—Hah, keçi, Allah’ın keçisini ne yapacaksınız siz alıp? Alacaksanız aha benim kız bu, diyor.\n\n—Hayır, biz öteki kızı alacağız, diyorlar.\n\n-Bizde başka kız yok ki, aha bu keçi var. Keçiyi mi alacaksın? Keçiyi alacaksanız keçiyi alın, diyor.\n\nGulileri[1], kazları varmış. Kazları kız güdermiş. Keçi kıza demiş ki:\n\n—Hadi git, kazları yay, demiş.\n\n—Ben ne yiyeceğim? demiş kız da.\n\n—Kazlar ne yiyorsa sen de onu ye, demiş.\n\nKazların yediği yenir mi? Kazlar ot da yer, bok da yer. Kazların yiyeceğini yedirmiş. Kendi kızına gelince de onu giyindirmiş kuşandırmış, vermiş. Kız bir gün öyle, iki gün öyle, anası da ölünce anasının mezarına varmış, anasının kemiklerini almış, orada bir kovuk çınar varmış, kovuk çınarın içine atmış. Şimdi kaz yayımına gidiyor ya, kaz yayımına gittiği yerde, orada çınar varmış, çınarın kovuğuna atıyor. Çınarın kovuğuna varırmış. Ağlarmış, ağlarmış, ağlarmış.\n\n—Anam kalk. Bana şöyle çektiriyorlar, şöyle çektiriyorlar.\n\n—Hadi kızım, hiç tınlama. Sabret kızım sen.\n\nAnası kızı avutuyor. Eve gitmiş. Şimdi bir de dernek çıkmış.\n\n—Hadi sen kazları &nbsp;yaymaya git. Nereden gideceksin sen derneğe? Ne yapacaksın sen dernekte? demiş.\n\nBuna keçi derisi giydirmiş ya.\n\n—Git, kazlara git sen, demiş.\n\nKazlara gitmiş. Anası da, o çınarın kovuğundaki karı, o kıza elbiseler almış, giyindirmiş kuşandırmış. Allah tarafından giyinmiş kuşanmış. Derneğe gitmiş. Ötekiler gelinceye kadar kazları bırakıveriyor oradan, hadi onlardan evvela gidiyor, derneğe varıyor. Demişler:\n\n—Dernekte bir güzel kız var, kim ki o kız?\n\nTanıyamamış. Çünkü keçi kürkü var ya sırtında. Kendi kızını tanıyamamış. Oynamış tüylemiş[2],&nbsp;&nbsp; oynamış &nbsp;tüylemiş, &nbsp;oynamış &nbsp;tüylemiş, &nbsp;oradan &nbsp;kız &nbsp;yine kayboluvermiş. Kazların yanına gelmiş. &nbsp;Dernek dağılana kadar öteki giyimlerini çıkarıyor, koyuyor oraya. Kendi kürkünü giyiyor, eve öyle geliyor.\n\n&nbsp;—Abla, bugün bir kız vardı. Bir güzeldi, bir güzeldi, dünya güzeliydi. Öyle güzeldi. Biz öyle güzel kız hiç görmedik ömrümüzde, hayatımızda, demiş.\n\n—Ya, öylemi? demiş.\n\n—Öyle, çok güzel kız vardı, demiş.\n\nKız kendisi olduğunu söylemezmiş. Bir gün böyle, iki gün böyle derken analık bir gün bunu gizliyor. Analık gari ya. Şimdi adama dermiş:\n\n—Ay mı güzel, gün mü güzel, sen mi güzel, ben güzel? demiş.\n\n—Ay da güzel, gün de güzel, sen de güzel, ben de güzel, ama benim nar tanem daha güzel, demiş.\n\nKızın adı Nartane’ymiş. Kızından ötürü,\n\n—Nartane’m daha güzel, demiş.\n\n—Nerede Nartane?\n\n—İşte falan yerde.\n\nOndan sonra kızı kovalatmış. Oradan kovalatır buradan kovalatır, az sonra denize attırmış.\n\n—Kızı kasanın içine koyacaksın, ondan sonra denize attıracaksın, demiş.\n\nKasanın içine koyuyor adam kızı denize atmak için, ama adam nasıl atacak? Sen kızını atabilir misin? Atamazsın. Kız o zaman öyle demiş:\n\n—Baba, atma beni denize. Gelirim ben yüze yüze. Atma baba, atma baba! demiş.\n\n&nbsp;\n\nAtıyor babası. Denizden yine kız kasanın içinde yüze yüze yüze ta kenara çıkıyor. Balıkçıların yanına geçiyor. Balıkçılar geliyor yanına, içinde ne varsa. Balıkçıklardan birisi:\n\n—İçi senin, dışı benim, diyor.\n\nAdam dışını güzel görüyor da içindekini görmüyor. İçindeki kız daha güzel.\n\n—Tamam, diyor.\n\nBir de alsalar baksalar ki, kasanın içinden dünya güzeli bir kız çıkıp geliyor. O da onunla evleniyor. Mutlu mesut yaşıyorlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Hindi\n\n[2] Atlamış\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keçi Kızı",
        "text": "Keçi Kızı\n\nBir adamla bir karı varmış. Evlatları olmuyormuş.\n\n—Ey Allah’ım! Bize bir evlat ver, ver de nasıl olursa olsun, bizim de dumanımız tütsün, demişler.\n\nBunlara da Allah bir keçiden evlat vermiş. Bu evladı büyütmüşler, on on beş yaşına girmiş. Bir gün demiş ki:\n\n—Hadi yavrum, âlemler gidiyor; çamaşır yıkayalım, benim giyeceğimi yıkayalım.\n\nO da aşağı yukarı gezinir gezinir yapmazmış. Anası bunu uykuya yatmış. Kalkıvermiş. Keçi kabuğunu koymuş. Appacık* çamaşırları yıkamış. Çamaşırlarını küllemeye koymuş, bohçasına koymuş. Neyse akşam eve geliyor. Akşam bunun arkasından Beyoğlu dünür geliyor.\n\n—Nine, amca, senin kızını ben alacağım!\n\n-Ulan oğlum, benim kızımın başı hallı, sen bir Beyoğlu’sun. Yapamazsın, edemezsin, dediyse de,\n\n—Halına malına bakmayacağım. Ben istiyorum, diliyorum. Ben bunun hünerini öğrendim, gördüm. Anası, babası diyor:\n\n—Buyur, gelsin istesin. Biz ne vermeyelim?\n\nAllah’ın emriyle vermişler bunu. Allah’ın emriyle düğün yapmışlar, nişan yapmışlar, almışlar. Günlerden bir gün diyor ki:\n\n—Oğlum, bana kapıları açık bırak. Bunun hünerini ben de göreyim.\n\nEvin içi yıldız gibi yanarmış. Çok güzelmiş, hünerliymiş. Fakat Cenap-ı Allah’ım, keçi kılığını giydi mi keçi olurmuş, keçi haletine girermiş. Neyse bunlar bunun anasıyla bunu pencereden tanıyor.\n\n—Ben kapıyı dayaklamayayım. Gör, diyor.\n\nPencereden bakıyor, evin içi yanıp durur. Kız geziniyor, bulaşık yıkıyor.\n\n—Ulan, Allah ya bana verir ya ona verir, diyor.\n\nKapıya bir yükleniyor. Keçi, kabını aldığıyla mışınganın* içine vuruyor. Keçi kabı mışınganın&nbsp;içinde yanıyor. Beriki kız evin ortasında yanıyor, kül olup gidiyor. Anası geliyor, babası geliyor, kocası geliyor, ağlıyor, feryat ediyor.\n\n—Yapmayaydım iyi, ama ben de ellere karışsın evladım diye yaptım, diyor. Bu yollara düşüyor. Burada da bitiyor.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* appacık: Bembeyaz\n\n* mışınganın: Sobanın\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Keloğlan\n\nBir Keloğlan varmış. Keloğlan’ın da iki tane yengesi varmış, iki de abisi. Keloğlan’a demişler ki yengeleri:\n\n—Keloğlan bize su getirsene. O da:\n\n—Keyfim yok benim, demiş. O da çok haylazmış.\n\n—Ama abilerine sana hiç hediye getirttirmeyiz, demişler. Boğazını da çok severmiş.\n\n—Fındık fıstık getirttirmeyiz.\n\nAlmış bakırları, gitmiş suya, dereye. Öyle derken kovanın içine bir balık girivermiş. Girince hemen yakalamış Keloğlan balığı.\n\n—Keloğlan, sal beni, demiş.\n\n—Salmam, demiş.\n\n—Sal, demiş.\n\n—Sana bir yardımım dokunur, demiş.\n\n—Yengeme pişirtirim ben seni, yardımın dokunur, demiş.\n\n—Ama ne dileğin varsa hemen benden dile, demiş. O da:\n\n—Nehirdeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle kovalar eve marş marş, demiş. Evvel kovalar önden, Keloğlan arkada. Kovalar yerişmiş yengelerine. Yine\n\n—Keloğlan, bizim odunumuz yok, demişler. Keloğlan hemen:\n\n—Nehirdeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle balta odunları kes, odunlar sen buraya yerleş, diyor.\n\nBalta kesiyor, odunlar yerleşiyor yerlerine.\n\n—Keloğlan, bizim evde de odunumuz kalmadı.\n\n—Deredeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle bir araba.\n\n&nbsp;Yine:\n\n—Deredeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle araba bayıra marş marş.\n\nGidiyorlar bayıra. Hiç önüne geçilmezmiş Keloğlan’ın arabasının\n\n—Balta sen odunları kes deredeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle.\n\nOdunlar kesiliyor, araba doluyor.\n\n—Hadi eve marş marş Keloğlan’ın dileğiyle.\n\nOndan sonra bunu padişah duyuyor.\n\n—Nasıl şey bu böyle, diye hayret edip kalıyor herkes. Sonra bunlar neyse, padişah diyor:\n\n—İlle getir onu buraya, diyor.\n\n—Gitmem, ben gitmem, diyor Keloğlan.\n\n—Keloğlan neyi seviyor?\n\n—Kırmızıyı seviyor. Kırmızı balığı seviyor, kırmızı elbiseyi seviyor.\n\nGiydiriyorlar, kuşatıyorlar kırmızı elbiseyi, ama yine gitmiyor adam. Biraz içki miçki içiriyorlar buna, alıp götürüyorlar. Ama karyoladan inmezmiş Keloğlan.\n\n—Deredeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle, padişahın evine karyola marş marş.\n\nKaryola gidermiş. Bir de bakmış padişah bir karyola geliyor ama, &nbsp;ondan sonra padişahın kızı görüyor, bu Keloğlan.\n\n—Keloğlan’a gideceğim de Keloğlan’a gideceğim, diyor padişahın kızı.\n\n—Olur mu? Sen padişahın kızısın. Ben seni Keloğlan’a nasıl vereceğim? Olmaz, diyor. Kızına kızıyor.\n\nKızını fıçının içine koyuyor, Keloğlanı da koyuyor fıçının içine. Atıyorlar denize. Dalga vura vura vura kıyıya çıkarıyor bunları. Keloğlan’ın yanında bir çakı varmış. Böyle yapa yapa yapa açmış.\n\n—Ben nerdeyim? demiş. Keloğlan’ın aklı başına gelmiş.\n\n—Ben nerdeyim? Çok dar yerdeyim. Kız:\n\n—Fıçıya koydurdu babam bizi, attırdı, demiş. Sonra çıkmışlar bir kıyıya.\n\n—Keloğlan, istesen sen bir ev yapamaz mısın? demiş kız. Ama padişahın sarayı da böyle karşılarında duruyormuş, kızın babasının sarayı.\n\n—Deredeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle padişahın sarayından ala bir saray, demiş.\n\nHemen oraya bir saray dikiliyor. Masal bu ya. Padişahın sarayından âlâ. Allah Allah, padişah bakmış bakmış:\n\n—Kim bu benim toprağıma gelip de bu sarayı konduran? demiş. Çağırmış onu, davet etmiş.\n\n—Padişah kendi gelsin. Her ne konuşacaksa padişah kendi gelsin, demiş Keloğlan. Çağırmış padişahı, o davet etmiş, yemeğe çağırmış. Ama padişah bakmış.\n\n—Deredeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle padişahın eşyasından daha ala eşya, yemek takımından daha ala yemek takımı.\n\nBir de geliyor padişah ne görürse böyle her şeysi ondan ala.\n\nKız padişahın sarayından iyi, ala her şeyi görmüş, ama Keloğlanı güzel görmemiş kız. Babasının önüne çıkarmaya utanmış yani.\n\n—Keloğlan, her dediğimi yapıyorsun. Bunu da yapabilirdin. Daha bir ala, daha bir güzel olabilirsin.\n\n—Deredeki balığın emriyle, Keloğlan’ın dileğiyle, kendimi şöyle civan gibi bir delikanlı istiyorum, demiş.\n\nOlmuş civan gibi bir delikanlı. Padişah geliyor:\n\n—Sen kim oluyorsun? Kendin gençsin, kuvvetlisin, güçlüsün. Sarayın benden ala, eşyaların benden ala, kim oluyorsun sen? demiş.\n\n—Hani bir kızını fıçıya koydurup da denize attırdın ya. Benim işte, Keloğlanım ben, demiş.\n\nHala daha geçinir giderlermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Keloğlan\n\nBir padişah varmış. Padişahın üç tane oğlu varmış. Yalnız padişah bir elma yangınıymış. Yılda bir tek elma olurmuş. Her sene bunu bir dev aparır gidermiş*. Şimdi büyük oğlan diyor ki.\n\n—Şimdi baba, ben elmayı bekleyeceğim.\n\n—İyi oğlum.\n\n—Bana bir kılıç yaptırıver.\n\nBüyük oğlana bir kılıç yaptırıyor. Elmanın bir günü varmış. O gün elma düşermiş. O gün de onu dev gelir götürürmüş. Büyük oğlan gidiyor beklemeye. İlerden bir dev geliyor, bir dal yerde bir dal gökte. Bunu gören padişahın oğlu kaçıyor. Öbür sene onun küçüğü geliyor beklemeye. O da aynı kaçıyor. Sıra gelmiş Keloğlan’a. Keloğlan diyor ki:\n\n—Baba ben gideyim.\n\n—Ulan büyüklerin bir bok yiyemedi. Sen ne yapacaksın?\n\n—Baba, sen yap bana bir kılıç madem, diyor.\n\n—İyi, hadi, diyor.\n\nNeyse, elmanın günü varmış. Kılıcı da alıyor, Keloğlan varıyor. Varsa ki dev ileriden geliyor. Dev elmayı yiyecek. Kırk adım sayıyor Keloğlan.\n\n—Ey dev sağdıç, al bakalım elmayı! diyor. O da:\n\n—Vo vo vo vo, yaparmış.\n\nŞimdi dev tam gelmiş,\n\n—Bismillahirrahmanirrahim, diyor, bir kılıcı sallıyor, devi minare gibi göçürüyor. Keloğlan’a diyor:\n\n—Bir daha vur!\n\nBir daha vurdu mu yine kalkarmış.\n\n—Bir daha vur! diyor.\n\n—Beni anam bir sefer doğurdu, on sefer doğurmadı, diyor.\n\nDev o şekilde, ardını görmeden kaçıyor. Elma düşmüş, Keloğlan getiriyor, babasına veriyor.\n\n—Ulan Keloğlan, elmayı nasıl getirdin? diyor.\n\n—Devi vurdum. Yalnız dev yaralı kaçtı, diyor.\n\n—Ulan vurdun mu?\n\n—Ben devi vurdum. Yalnız dev kaçtı. Elma düştü, dev yaralı kaçtı, diyor.\n\n—Ulan deme!\n\n—Bak elma, diyor.\n\nBir kırıyorlar elmayı. Hakikaten elma elmasla dolu. Dev kaçmış kanıyla. Şimdi bunlar\n\n—Gidelim bunun ardından, diyorlar.\n\nŞimdi gidiyorlar bunun ardından. Bir kör kuyuya kendini atmış dev. Bir bakıyorlar, kuyunun dibi görünmüyor. Büyük oğlan diyor ki:\n\n—Ben gireceğim devin yerine.\n\n—İyi bakalım, gir.\n\n—Ben yandım deyince beni çıkarın, diyor.\n\nBağlamışlar urganları. Aşağı gidiyor gidiyor gidiyor, bu\n\n—Yandım, korktum, çıkarın beni! diyor. Bunu çıkarmışlar. Öbürü de yine aynı. İki tane ağabeyi korkmuşlar, girememişler,\n\n—Çıkar beni! demişler. Keloğlan’a geliyor sıra.\n\n—Ben gireceğim, diyor Keloğlan.\n\n—İyi ya, diyorlar.\n\n—İp bitti mi beni koyuverin aşağıya, diyor Keloğlan.\n\n—Yandım, söndüm, yandım, söndüm! diyor Keloğlan.\n\n—İp bitti, diyorlar.\n\n—Koyuverin ipi! diyor.\n\nKoyuveriyorlar. Lapa küt lapa küt Keloğlan yere düşüyor. Keloğlan’ın tabi her yanı acımış. Şöyle bir oturmaya gelmiş. bir de baksa ki üç tane kapı. Birinci kapıya bakıyor, bir kız tezgah dokuyup durur. Kız ağlayıp duruyor öyle.\n\n—Ay, sen nereden geldin buraya? Burada bir dev var, diyor.\n\n—Nerede o? diyor.\n\n—Şu benim ortanca biraderime sor, diyor.\n\nO da aynısını söylüyor. Küçük kıza geliyor. En güzel de küçük kızmış.\n\n—Şimdi babam şu odaya girdi. Gözleri fincan gibi şangır şangırsa uyuyordur.\n\nŞöyle hafif sönükse bakıyordur, diyor.\n\nBir baksa ki dev uyuyup durur. Hemen kılıcını almış. Devin ayağının altına dürtüyor.\n\n—Ey dev sağdıç, kalk, ayağa kalk! diyor.\n\n—Ulan Keloğlan, dünyada buldun, burada da mı buldun beni? diyor. Bunun boynuna bir kılıç, ölüyor. Şimdi orada üç tane kız var.\n\n—Birini büyük ağabeyime vereyim, ikincisini ötekine vereyim, küçük kızı da ben alayım, diyor Keloğlan. Kızlara diyor ki:\n\n—Neyiniz varsa toplayın.\n\nHepsini toplatıyor.\n\n—Çekin bakayım yukarıya.\n\n—Bu büyük ağabeyimin nasibi, bu kız! diyor. Ötekinin eşyalarını çekiyor.\n\n—Bu da onun küçüğü ağabeyimin! diyor.\n\n—Küçük kız da, bu da benim! diyor. Şimdi küçük kız diyor ki ona:\n\n—Keloğlan, sen çık evvela. Ben gittim mi sen çıkmazsın. Evvela sen çık. Şimdi ben çıktım mı senin ağabeylerin beni güzel görürler berikilerden, bak seni çıkarmazlar, diyor.\n\n—Benim biraderler böyle bir şey yapmazlar. Çık bakalım sen, diyor.\n\n—Pekala. Al sana şu yağlı kara kayışı. Bak bu yağlı kayışı yere vurdun mu bir ak koç var, bir kara koç. Dövüşürler. Ak koçun üstüne binersen o anda sen dünya yüzüne çıkmış olacaksın. Eğer kara koçun üstüne binersen yedi kat daha yerin altına ineceksin, diyor devin kızı.\n\n—Ver bakalım kayışı, diyor. Veriyor.\n\n—Bu da benim nasibim, diyor.\n\nBüyük ağabeyleri bir bakmışlar, anam güneş gibi parlıyor.\n\n—Bu bizim Keloğlan’a münasip değil. Bu bana münasip, diyor büyük oğlan. Keloğlan:\n\n—Bir de ben varayım, diyor.\n\nBir de baksa ki Keloğlan, iple aşağıya düşmüş. Kızları ötekiler aldığıyla gidiyorlar. Keloğlan kalmış kuyunun içinde.\n\n—Ey Keloğlan, biz kızın lafına bakmadık, diyor.\n\nNeyse, kız kayış veriyor ya, kayışı bir vuruyor yere. Bir de baksa ki bir ak koçla kara koç dövüşüyorlar.\n\n—Ulan bu ak koçun üstüne bir bineyim, diyor.\n\nHadi kara koçun üstüne. Yedi kat daha yerin altına gitmiş Keloğlan.\n\n—Eeee bize gari dünya yüzüne çıkmak yok, diyor.\n\nKeloğlan gidermiş boyuna. Bir büyük kasabaya varıyor. Bir çeşmenin başında bir kız kavakta bağlı, kız boyuna ağlayıp durur. Varıyor oraya.\n\n—Ya kardeş, sen niye burada bağlısın?\n\n—Ben hükümdarın kızıyım, diyor.\n\n—Eeee?\n\n—Burada bir dev vardır. Her gün burada bir insan yer. Biz de birer bardak su alırız. Çeşmelerimiz kapalı. Birimizi yedi mi salar suyu o. Biz de birer ikişer testi su alırız, diyor.\n\n—Nasıl dev? diyor.\n\n—Koca bir dev. Bir yanı gökte, bir yanı yerde. Sen beni bu beladan kurtar, diyor.\n\n&nbsp;\n\nKeloğlan padişahın kızının ellerini ayaklarını çözmüş. Kız Keloğlan’ın başında durmuş.\n\n—Çık, çık, çık, derken Keloğlan kızın başında uyuyakalmış. Dev de ilerden geliyor. Şimdi dev:\n\n—Nasip birdi, iki oldu; nasip birdi, iki oldu! diyor.\n\nKız kaldıramıyor Keloğlan’ı. Kızın gözünün yaşı bir düşüyor Keloğlan’ın yüzüne. Kız:\n\n—Geliyor, diyor.\n\nHemen Keloğlan\n\n—Ya Allah Bismillah, deyip kırk adım sayıyor dikeliyor. Dev tabi geliyor.\n\n—Ey dev sağdıç, beni geç de öyle kızı al, diyor. Dev de:\n\n—Hovo vo ov vo, yaparmış.\n\nKeloğlan\n\n—Bismillahirrahmanirrahim, deyip bir kılıç sallıyor, devi minare gibi göçürüyor. Bu arada bir kanlı su gelmiş ki oraya. Kanlı suya kız hemen koşuyor. Elini suya sokuyor, Keloğlan’ın sırtına basıyor. Gidiyor hükümdara haber vermeye. Şimdi Keloğlan orada bir koca karının evine varıyor.\n\n—Nine, çok acıktım. Bana biraz yemek veriri misin? diyor.\n\n—Ya evladım sen nerelisin? Yabancısın galiba bu diyarda, diyor.\n\n—Yabancıyım nine, diyor.\n\nNine buna yemeğini hazırlayıp önüne koyuyor.\n\n—Nine bir suyun yok mu? diyor.\n\nNine çıkıyor dışarıya. Tasın içine işemiş. Nine bunu veriyor su diye. Keloğlan bir içiyor.\n\n—Nine bu tuzlu tuzlu ne? diyor.\n\n—Ah oğlum ah! diyor.\n\n—Eeee?\n\n—Burada bir dev var. Her gün bir insan yer. Bugün hükümdarın kızı yiyecek de biz birer ikişer su alacağız, diyor.\n\n—Nine ben devi öldürdüm de geldim buraya, diyor.\n\n—Ulan oğlum, senin gibiler kaç oldu geldi geçti buradan, falan derken padişah bir tellal bağırttırıyor ki, minare gibi yıkılmış dev, ölmüş yani. Tellalı bir bağırttırıyor ki:\n\n—Bu devi öldüren derhal meydana çıksın! Benim kızım onu tanıyacak. Ona kızımı vereceğim. Büyük vezirim yapacağım onu, diyor. Adamlar:\n\n—Padişahım, ben öldürdüm.\n\n—Kızım, bu mu?\n\n—Değil baba, değil!\n\n—Padişahım, ben öldürdüm devi.\n\n—Değil, değil baba!\n\nYine tellal bağırtıyor:\n\n—Nerede kıyıda köşede insan varsa benim sarayımın önünden geçecek. Kızım üç tane elma atacak o şahıssa, diyor. Nine de Keloğlan’a diyor ki:\n\n—Oğlum, bütün millet sarayın önünden geçecek. Yavrum, sen de gitsene.\n\n—İyi ya nine, ben de geçeyim oradan, diyor.\n\nOraya varıyor. Keloğlan geçerken kız tabi bakıyor. Hemen lap lap lap elmaları atıyor. Hemen Keloğlan’ı yakalamışlar.\n\n—Kızım, bu şahıs mı?\n\n—Evet baba, bu. Bakın sırtına, kan vardır, diyor. Keloğlan’ın sırtına bir bakmışlar, kan durup durur.\n\n—Tamam, inandık. Bu şahıs öldürmüş.\n\nPadişah diyor ki:\n\n—Oğlum, benden ne diliyorsun? diyor.\n\n—Hükümdarım, ne dileyeyim? Sağlığını dileyeyim, diyor.\n\n—Oğlum, sağlığımdan sana bir fayda yok. Dile!\n\n—Beni şu dünya yüzüne çıkarabilir misin, diyor hükümdara.\n\n—Ah oğlum, bende o kuvvet yok. Yalnız sana bir tarif vereceğim. Şurada ilerde büyük bir kavak vardır. Bir Anka kuşu denen kuş her sene oraya yuva yapar. O kuşa git sen. Kuş eğer kabul ederse seni o çıkarabilir, diyor.\n\n—Nerede o kavak hükümdarım? diyor.\n\n—Falan yerde.\n\nKavağa varsa baksa ki bir yılan kavağı sarıp durur. Yavrular yukarda çığrışıp durur. Hemen bu kılıcı bir vuruyor yılana, yılanı öldürüyor. Kavağa çıkıyor yılan da, yavruları yiyecek. İyice yılanı yığmış böyle, yastık yapmış, kafasının altına koymuş. Keloğlan uyuyakalmış orada. Anka kuşu da gelmiş.\n\n—Ulan demek her sene benim yavruları öldürüp yiyen bu olmak var, diyor.\n\nHemen bir yerden taş almış. Keloğlan’a vuracağı zaman o taşı, hemen yavrular:\n\n—Baba, sen ne yapıyorsun? Başucunun altına baksana, diyorlar. Başucunun altına vuruyor. Keloğlan da uyanmış. Korkuyor Keloğlan.\n\n—Korkma oğlum benden. Dile oğlum benden dileyeceğini, diyor.\n\n—Senden ne dileyeyim ben? diyor.\n\n—Dile benden dileğini. Her sene bu yılan benim yavrularımı yerdi.\n\n—Kuş ana, beni çıkarabilir misin dünya yüzüne? diyor.\n\n—Oğlum, evvelki vaktim olaydı ben seni çıkarırdım. Ama yine ben deneyeyim kendimi. Şu kavak gibi beş misli yukarıya çıkabilirsem, ben seni çıkarırım, diyor.\n\n—Tamam.\n\nKuş bir fırlıyor yukarıya, on misli gidiyor. Dönüyor geliyor.\n\n—Seni ben çıkarırım. Sen bana kırk tulum et, kırk tulum su getireceksin, diyor.\n\n—Tamam kuş ana, ben sana getireyim.\n\nHemen varıyor hükümdara.\n\n—Padişahım, kuş beni çıkaracak. Kırk tulum bana et, kırk tulum su vereceksin, diyor.\n\n—Tamam oğlum. Çabuk hazırlanın!\n\nKırk tulum et, kırk tulum su veriyorlar. Keloğlan alıyor bunları. Kuşun üstüne biniyor.\n\n—Oğlum, iyi yakala beni. Allah şahidim olsun, seni ben çıkaracağım, diyor.\n\nLark diyor, et veriyor ağzına; lurk diyor su. Lark Lark Lark lurk Lark lurk, tam dünya yüzüne çıkacağı zaman kuş lark diyor, et bitmiş. Hemen kesmiş baldırını, kuşun ağzına veriyor. Bunu dünyaya çıkarmış. Kuş:\n\n—Yürü bakalım evlat, diyor.\n\n—Hadi kuş ana, sen git. Ben giderim, diyor.\n\n—Git şöyle bakalım, bir yürü, diyor.\n\n—Kuş ana, sen git, diyor.\n\n—Sana bir vurursam yedi kat yerin altına dönersin oğlum! diyor.\n\n—Nereye yürüyeyim, bacağım gitti, diyor.\n\nHemen dilinin altından çıkarıyor bu eti. İnsan eti olduğunu anlıyor bu. Bir sürüyor, Keloğlan’ın ayağı düzelmiş.\n\n—Hadi gari serbestsin, diyor.\n\n—Sağ ol kuş ana, sağ ol kuş ana!\n\nKeloğlan ha bakalım de bakalım derken kendi vilayetlerine gelmiş. Şimdi küçük kızı büyük oğlan alacak. Babalarına demişler ki:\n\n—Bizim Keloğlan’ı dev öldürdü. O kuyuda kaldı. Dev onu öldürdü.\n\nBabası da ağlaya ağlaya,\n\n—Ah benim Keloğlan’ım, diye diye gözleri bir ama haline gelmiş. O zaman büyük oğlan, küçük kızı alacak ya, küçük kız da:\n\n—Şöyle kabul ederim ben. Evet varırım ben, varırım ama bir dileğim var padişahım, diyor.\n\n—Söyle bakalım.\n\n—Bir fındık içinde gözle görülmemiş, elle dikilmemiş bir gelinlik getirebilirsen senin oğluna varırım, diyor.\n\nKeloğlan da terzilere hizmetçi durmuş o anda.\n\n—Şimdi bunu kim yapar, kim yapar.\n\n—Bunu terziler yapar.\n\nBütün terzileri topluyor.\n\n-Size kırk gün müsaade. Kırk birinci gün boynunuz cellat. Bir fındık içinde el değmemiş, sındık* kesmemiş bir gelinlik. Derhal bulursanız bulursunuz, bulmazsanız boynunuz cellat, diyor.\n\nŞimdi herkes gelir ağlarmış. Şimdi kim bunu yapabilir, öyle ya. Ağlarlarmış, ağlarlarmış. Keloğlan diyor ağasına:\n\n—Sen ne diye ağlıyorsun?\n\n—Ulan sorma Keloğlan?\n\n—Söyle bakalım.\n\n—Bizim padişahın gelin kızı bir fındık içinde elle kesilmedik, sındık&nbsp;değmemiş bir gelinlik istiyor, demiş.\n\n—Kolay o, kolay. Siz bana bolca fındık, ceviz getirin, bolca badem getirin. Ben bunu yaparım, diyor. Herkes bademi, cevizi, fındığı getiriyor.\n\n—Bana bir örs, çekiç getirin, diyor.\n\nBir örs, çekiç getiriyorlar. Keloğlan sabaha kadar yiyip, akşama kadar car car osururmuş gari. Yanında duramazlarmış. Şimdi Keloğlan sabaha karşı kara kayışı bir vuruyor yere, kız bakalım Keloğlan dünya yüzüne çıktı mı diye bunu istemiş. Kara kayışı yere bir vuruyor, hemen bir Arap çıkıyor.\n\n—Buyur ağam, diyor.\n\n—Bir fındık içinde göz görmemiş, el değmemiş, sındık kesmemiş bir gelinlik, diyor.\n\n-Derhal ağam, diyor.\n\nHemen Arap geliyor. Bütün terziler orada. Bir kırmışlar fındığı. Kız anlıyor.\n\n—Keloğlan dünya yüzünde. Buraya çıkmış. Bunu o yapar kayışla, diyor.\n\nO zamanlar damat değnek oynamaya gidermiş. Hani evvelden böyle değnek oynanır ya. Herkes gidermiş.\n\n—Hadi Keloğlan, değneğe gidelim.\n\n—Kafam kel. Orada birisi kafama bir değnek vurur. Ölmeğe hiç vaktim yok. Siz gidin, diyor.\n\nHerkes çekiliyor değneğe. Hemen kayışı bir vuruyor yere.\n\n—Bana bir kır at, bir kıl elbise, bir kılıç. At, rüzgar gibi uçacak, diyor.\n\n—Peki ağam, peki.\n\nArap getiriyor. Alıyor kılıcını, hadi değnek yerine.\n\n—Varıyor bir oğlan, varıyor bir oğlan, varıyor bir oğlan! derken bir kılıç çekiyor, kelle bir kıyına, gövde bir kıyına. Hani ağabeyi ölüyor. Koyuveriyor atı, gidiyor. Millet böyle ağlarmış geri vardığında.\n\n—Ne oldu ağalar?\n\n—Ulan Keloğlan sorma. Bir kıl elbiseli, kır atlı biri geldi. Damadı kesti, kaçtı. Ah tüh ah tüh.\n\nŞimdi Keloğlan kalaycılara geçmiş hizmetçi olaraktan. Damat öldü. Padişah:\n\n—Bunu küçüğüne yapalım bunu, diyor. Kız diyor ki:\n\n—Varırım, ama şöyle varırım, diyor.\n\n—Nasıl varırsın?\n\n—Bir altın sini içinde tavşan kaçacak, tazılar kovacak, avcılar tan tun tan tüfek atacak kelle horoz çırpınacak altın tas içinde. Bunu bana buldurabilirsen senin oğluna varırım. Öyle olmadıktan keri kabul etmem, diyor. Padişah diyor:\n\n—Bunu kim yapar, kim yapar?\n\n—Bunu kalaycılar yapar.\n\nBütün kalaycıları çağırıp geliyorlar.\n\n—Bu durum bundan ibaret. Size kırk gün müsaade. Kırk birinci gün sizin hepinizi cellat yapacağım. Bir altın sini içinde tavşan kaçacak, tazılar kovacak, avcılar tan tun tüfek atacak, kelle horoz ötecek. Böyle isterim, diyor padişah.\n\n—Valla biz bunu nasıl yapacağız ? diyorlar. Herkes bir ağlamak sızlamak. Keloğlan geliyor:\n\n—Ağam, sen ne ağlıyorsun?\n\n—Ulan Keloğlan böyle, diyor.\n\n—Siz bana bolca ceviz, bolca fındık, bolca badem getirin. Ben onu yaparım.\n\n—Ulan Keloğlan öyle mi? diyorlar.\n\n—Öyle.\n\n—Ulan bu iş kolaymış.\n\nBuna örs, çekiç. Keloğlan yer yer, car car osururmuş. Bu yermiş, ötekiler de bakarlarmış bu nasıl yiyor diye. Sonra gidiyorlar. Sabaha karşı Keloğlan kayışı yere bir vuruyor.\n\n—Çabuk bir altın sini! Tavşan kaçacak, tazılar kovacak, avcılar tan tun tüfek atacak, kelle horoz çırpınacak!\n\n—Tamam ağam, diyor Arap.\n\nGetiriyor. Keloğlan da ağasına veriyor. Tüm kalaycılar padişahın huzuruna. Bir bakıyor kız:\n\n—Ha, bizim Keloğlan burada. Kimse yapamaz bunu, diyor. Kız Keloğlan’ın orada olduğunu anlıyor.\n\nHadi bakalım değneğe gitmişler öteki oğlana. Keloğlan’a:\n\n—Hadi değneğe gidelim, diyorlar.\n\n—Ulan kafam kel. Oralarda birisi değnek vurur da, ölmeğe vaktim yok ağalar, diyor.\n\nHepsi gitmiş değneğe. Keloğlan kayışı yere vuruyor.\n\n—Çabuk bana bir sarı elbise, sarı at, bir kılıç getireceksin, diyor.\n\n—Buyur ağam istediğin at, diyor Arap.\n\n—Tamam.\n\nHemen elbiseyi giyiyor. Sarı elbise, sarı at, kılıç. Gidiyor değnek yerine. Orada\n\n—Varıyor bir oğlan, varıyor bir oğlan, varıyor bir oğlan! derken varıyor, bir kılıç vuruyor damada. Öteki gibi onun da kelleyi yuvarlamış gitmiş. Keloğlan kaçıyor gari. Hemen geliyor, yere bir vuruyor kayışı. Hemen doğru babasına varıyor. Babasının sakalını kavrıyor.\n\n—Ey padişahım, ben senin oğlun değil miyim? Keloğlan denen ben değil miyim? diyor.\n\n—Oğlum, ben ne bileyim senin olduğunu. Ağabeylerin seni kuyuda dev öldürdü dediler. Benim senden haberim yok.\n\n—İşte baba, böyle böyle. Benim ağabeylerim bana bu hakareti yaptılar. Kuyudan beni çıkarmadılar. Beni Anka kuşu denen bir kuş çıkardı dünyaya. O ağabeylerimin boynunu kesen benim. Keloğlan benim, diyor.\n\n—Ulan oğlum, sen misin?\n\nSarmaş dolaş.\n\n—Çalsın davullar Keloğlan’a, küçük kıza! diyor.\n\nKırk gün kırk gece bir davul, bir zurna. Şimdi ben de oradan geldim.\n\n&nbsp;\n\n* aparır gidermiş: Alır gidermiş\n\n* sındık: Makas\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Keloğlan\n\nBir gün Keloğlan evinde uyuyormuş. Keloğlan’ın annesi de evinde ekmek yapıyormuş. Keloğlan’ı annesi bir türlü kaldıramıyormuş. Keloğlan’ın yatağının yanında &nbsp;bir büyük kap içerisinde yoğurt varmış. Keloğlan uyku semesine kalkarken yoğurdun içine düşmüş. Annesi de bir tahtada ekmekleri bırakmış, fırına ekmeklerin bir kısmını &nbsp;almaya &nbsp;gitmiş. Keloğlan başlamış ekmekleri yoğurdun içine bandırarak yemeye. Sonra eline büyük bir kaşık alıp yoğurdu yemeye başlamış. Üstü başı yoğurt olmuş. Bacaklarının her tarafında &nbsp;sinekler varmış. Keloğlan bir tane tokat vurup beş tanesini öldürmüş. &nbsp;Sonra &nbsp;kapıdan içeri &nbsp;ekmeğin kokusunu alan bir kedi &nbsp;girmiş. Keloğlan kediye bir tane yumruk atmış, kedi ölmüş. Bu arada annesi gelmiş. Annesi görünce Keloğlan’ın yaptığı rezaleti, evin her yerini yoğurda bulamış. Annesi eline bir büyük sopa alıp Keloğlan’ı kovalamaya başlamış. Keloğlan da camı açık görüp camdan kaçmış.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yoldan topladığı demir parçalarıyla demirciye gitmiş.\n\n—Demirci ustası, ustam, bu demirlerden bana bir kılıç yap. Yalnız üzerine ‘Bir tokatta beş insan, bir yumrukta bir aslan’ diye yaz, demiş.\n\n—Biraz zor, ama yaparım, demiş demirci.\n\n—Tamam ustam, öylece yap, demiş Keloğlan.\n\nSonra Keloğlan’ın kılıcı olmuş. Keloğlan şöyle bir bakar,\n\n—Bir tokatta beş insan, bir yumrukta bir aslan.\n\nKeloğlan ustasına teşekkür eder. Hayırlı işler dileyip koyulur yollara.\n\nKeloğlan az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Çok yorulmuş. Bir yeşillik, gölge yerde, çeşmede elini yüzünü yıkayıp, su içip ağacın gölgesine uzanmış. Kılıcını da toprağa saplamış. Bu çevrede padişahın kızıyla oğlu atlarıyla gezerken yolun kenarında &nbsp;yeşillik bir alanda ağaca yaslanmışlar, uyuyan Keloğlan’ı görmüşler. Yaklaşmışlar. Kılıcın üstünde yazan\n\n—Bir tokatta beş insan, bir yumrukta bir aslan, yazısını gören padişahın kızıyla oğlu hemen babalarına gidip durumu anlatmışlar. Padişahın da gözleri görmüyormuş. Padişah:\n\n—Baba adam, bir tokatta beş insan, bir yumrukta bir aslan öldürmüş, demiş.\n\nPadişahın adamları Keloğlan’ı hemen alıp getirmişler padişahın karşısına. Keloğlan’a padişah:\n\n—Duyduklarım doğru mudur? diye sorar. Keloğlan:\n\n—Doğrudur padişahım, der. Padişah:\n\n—Evladım, benim gözlerim görmüyor. İyileşmem için bahçemdeki elmalar gerekiyor, demiş. Keloğlan da:\n\n—Alın, yeyin padişahım, demiş. Padişah:\n\n—O ağaçta senede bir elma çıkıyor. Ben de yiyemiyorum. Bir dev gelip yiyip gidiyor. Sende de bu marifetler, bu güç olduğuna göre o elmayı alırsın.\n\nKeloğlan,\n\n—Hık mık, der, ama padişah:\n\n—Bu akşam burada kal. Yarın dev gelir elmayı almaya. Tam öğlen çıkıyor elma, dev hemen geliyor almaya, demiş.\n\nKeloğlan ağaca çıkmış. Her tarafı zangır zangır titriyormuş. Birden ağaç sallanmaya başlamış. Keloğlan iyice korkmuş. Dev tam ağacın altına gelmiş elmaya uzanırken Keloğlan devin tepesine düşüp kulaklarını tutmuş. Devin de en hassas yeri kulaklarıymış. Keloğlan tesadüfen tutmuş, o devi yere yatırmış, elini ayağını bağlamış. Sonra padişaha elmayı getirmiş.\n\n—Buyurun padişahım.\n\nPadişah elmayı yemiş, gözleri açılmış, görmeye başlamış. Keloğlan’ı askerlerin başına koymuş. Keloğlan’ı giydirmişler, süslemişler. Bir tek atı eksikmiş. Ahıra götürmüşler.\n\n—Hangisini istersen beğen, demişler.\n\nKeloğlan bakmış, hepsi büyük. Bir tane küçük at görmüş, onu istemiş. Herkes hayretle bakmış. Keloğlan’ın beğendiği at da uçuyormuş. Sonra bir haber gelmiş, savaşa gitmişler. Keloğlan ata binmiş. At yürürken uçmaya başlamış. Keloğlan &nbsp;havada korkudan ne yapacağını bilmiyormuş. Sonra atın üstünden düşüp öbür yana, savaştığı düşmanlarının bulunduğu yere bir büyük çürük ağaca düşmüş. Ağaç kırılmış, o da askerlerin üstüne yıkılmış. Askerler harap olmuş. Savaşı Keloğlan kazanmış. Padişah bunu duyunca daha da sevinmiş. Keloğlan iyice padişahın gözüne girmiş. Padişah bunu veziri yapmış. Hayatı öyle devam etmiş Keloğlan’ın. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Keloğlan'la Peri Padişahının Kızı",
        "text": "Keloğlanla Peri Padişahının Kızı\n\nBir padişahın hiç kızı olmazmış.\n\n—Cenap-ı Allah bana kız versin de nasıl verirse versin, diyor.\n\nNeyse bunun bir kızı olmuş. Bu da bir dev olmuş. Bütün tavlada beygirlerin günde birini yermiş, günde birini yermiş. Büyük oğlan:\n\n—Baba, bugün ben atları bekleyeyim. Her gün birini yiyor, diyor.\n\nBu yine geliyor. Bu büyük oğlan da gözünü açana kadar dev yiyip gitmiş. Sabah atları sayıyor, biri eksik geliyor. Küçük oğlan diyor ki, Keloğlan:\n\n—Baba, ben bekleyeceğim bugün, diyor.\n\n—Bekle. Büyük bir bok yiyemedi, ama hadi sen bari bekle, diyor.\n\nBuna yapıveriyor bir kılıç. Gidiyor oraya. Beklerken ilerden tozla bir geliyor, gözünü bir yumuyor, tozla bir gelip geçiyor. Bir kılıç sallıyor, bir kız şeklinde bir şey. Ondan sonra şu parmağını kan batırmış. Bir de gelseler ki, kan böyle, o kız çocuk yani, kardeşleri.\n\n—Bizim atları yiyen bu, diyor.\n\n—Ulan ufak kız çocuğu atları yer mi? diyor. Anaları:\n\n—Emerken bu oğlum, benim ciğerimi alacak gibi emiyor. Ben de korktum bundan, diyor.\n\n—İyi ne yapalım ana? diyor.\n\n—Buradan kaçalım. Bu her şeyi yapar, yer, diyor.\n\n—Kaçalım mı?\n\n—Kaçalım.\n\nBunlar oradan çıkmışlar. Gidiyorlar. Ondan sonra anasıyla babası ha bakalım de bakalım bir çeşmenin başına varmışlar. Öğle ekmeği yemişler. Üç tane hurma bırakmışlar çeşmenin ayağına.\n\n—Buraya mal mul girmez. Bugün yarın insanlar yer, diye.\n\nOnlar geçmişler buradan bir ovanın düzünde bir saray parlayıp durur. Varıyorlar. Öte geziyorlar, beri geziyorlar, hiç insan yok. Saray, ama insan yok.\n\n—Ulan ana, burada biz sarayı bekleyelim bakalım, diyor.\n\nAkşam olmuş. Yatma zamanı gelmiş. Hiç insan geldiği yok. Gece bunlar uyumuş. Keloğlan kılıcı almış. Bakmış oraya.\n\n—Bugün muhakkak insan gelecek. Buraya boşuna dikilmedi ya.\n\nBekliyor sabaha kadar. Gece yarısından sonra bir gürültü olmuş yukarıda, tavanda. Devler varmış. Gece çıkarlarmış meydana. Hemen oraya Keloğlan bir siniyor*. Devin birinin boynuna bir vuruyor kılıcı. Hemen orada bir kör kuyu varmış, atıyor onu oraya, kuyuya. Bir daha derken, bir daha derken orası yedi tane devin elindeymiş. Yedi kardeşmiş bunlar. Birisi ölmemiş. Onu da atmış içeri. Sabah oluyor, hiç insan yok, dev de.\n\n—Ha, artık bu saray bizim oldu, diyor kalbinden.\n\nGiderken sabahleyin, ava gidermiş, kilitlemiş ansının babasının üstünden. Bir gidiyor, bir gidiyor, baya gitmiş. Başka yerde bir saray parlayıp durur. Doğru o saraya varıyor. Saraydan hemen bir kız çıkıyor.\n\n—Ooo âdem oğlu, hoş geldin, sefa getirdin. Ne ararsın buralarda?\n\n—Ben buralarda avlanırım, diyor.\n\n—Gel, bir kahvemi iç, falan diyor.\n\n—İyi.\n\n—Buyurun madem gidelim, diyor.\n\nVarıyorlar onların sarayına. Bakmış kıza bu vurulmuş.\n\n—Ulan şu kız bana gelir mi acaba? falan derken yine öğle sonu:\n\n—Ben gideyim, diyor.\n\nBunu uğurluyor. Anası:\n\n—Oğlum, sen bak gidip duruyorsun. Benim canım sıkılıyor. Bana anahtarı ver, ben şöyle bir gezineyim, diyor.\n\n—İyi ana, gezin.\n\nOrada gezinirken bir de baksa ki kuyunun içinde bir dev var.\n\n—Aman sakın beni oğluna deme. Ben burada iyiyim. Bana oğlun böyle böyle yaptı. Biz yedi devdik. Bizi kesti, buraya attı. Beni deme oğluna, diyor. Neyse,\n\n—Ben seni deyivermem oğluma, diyor.\n\n—Bir zahmet buraya bir merdiven at da konuşalım, diyor oğlanın anasına. Karı da razı oluyor.\n\n—Tamam. Varıyorum, diyor.\n\nOğlanın anası oraya inmiş. Yalnız bunlar anlaşmışlar.\n\n—Aman, yalnız oğluna deyiverme beni, diyor.\n\n—Yalnız bu oğlanı nasıl öldürürüz? diyor deve.\n\n—Sen şimdi falan yerde bir bostan vardır. O bostanı böyle yaraya bastırdın mı suyu o bereyi Allah tarafından birbirine kavuşturur. Her devası vardır. Bunu bu alamaz. Kim aldıysa bunu periler bulur. Biz de kurtulmuş oluruz, diyor.\n\n—İyi ya, tamam.\n\nKeloğlan’ın geleceği zamanlar anası bir hasta.\n\n—Ulan ne oldu ana?\n\n—Oğlum, falan yerde perilerin bir bostanı varmış. Öyle bir bostan canım istedi ki, bana bir bostan getiriversen, diyor.\n\n—İyi ya ana, senin yoluna canım feda olsun. Gideyim, alayım geleyim, diyor. Doğru varıyor o kızın yanına.\n\n—Buyur Keloğlan. Ne arıyorsun, ne istersin?\n\n—Böyle böyle. Benim anam çok hasta. Bir bostan canı istemiş falan yerde.\n\n—Yalnız benim lafıma bakarsan bostan verirler, benim lafıma bakmazsan seni parçalarlar, diyor.\n\n—Nasıl yapacağız?\n\n—Şu benim kır atı al. Kır elbise giy. Yum gözünü. Aç gözünü. Kendini bostan tarlasında göreceksin. Bostanlar senin başına toplanırlar. Birini kaptın mı hemen iyi kaç. Sakın arkana bakma!\n\n—Tamam.\n\nAynı kızın dediklerini yapıyor. Ondan sonra sınırı geçti mi kurtuluyor.\n\n—Getirdin mi? diyor.\n\n—Getirdim, diyor.\n\nKız, bostanı değiştiriyor. Başka bostan veriyor.\n\n—Hadi bunu götür, git, diyor.\n\nGetiriyor. Anası bir yiyor.\n\n—Oh oğlum. Bana bir iyi geldi, iyi oldu, diyor.\n\nYine sabah oluyor. Oğlan yine ava gidiyor. Koca karı doğru devin yanına iniyor, aşağıya.\n\n—Bunu bu yaptı. Bir ahval daha düşün, diyor.\n\n—Sen, peri padişahının evinde bir ayna vardır. Bir kere o içeri girip de aynayı alamaz. Ayna ölüyü canlandırır. Bunu başaramaz, diyor.\n\n—Başaramaz mı?\n\n—Başaramaz.\n\nGeliyor yine akşam oğlan. Anası,\n\n—Ölüyorum, falan derken, oğlan:\n\n—Ne oldu ana? diyor.\n\n—Oğlum, kaç seneden beri ben bir gül cemalimi görmüyorum. Bana bir ayna getiriver. Bana peri padişahını aynasını getiriver, diyor.\n\n—İyi ya ana madem, senin yoluna canım feda olsun, diyor.\n\nGidiyor yine, doğru kızın yanına, saraya varıyor. O da peri padişahının kızıymış.\n\n—Yalnız işin zor. Ama sen benim lafımı tutarsan sen bu işi yine başarırsın.\n\n—Nasıl yapacağız? diyor.\n\n—Al şu benim al beygiri. Beygire bindiğin zaman ta kendini camda göreceksin. Cama vur, orada asıl ayna. Aynayı kap, ardına bile bakma. Şu kadar bir parça bile kalsa elinde yeter. Sakın arkana bakam. Arkana baktığın zaman seni öldürürler, diyor.\n\nBu, biniyor ata. Gözünü bir yumuyor, varıyor cama. Bir yumruk vuruyor, şangır pencere kırılıyor. Aynayı kaptığıyla dev de bunun ardından. Bu, sınırı geçiyor. Getiriyor. Kız, oradan aynayı değiştiriyor. Başka bir ayna koyuyor yerine.\n\n—Hadi bunu götür, diyor. Şimdi anası:\n\n—Getirdin mi yavrum? diyor.\n\n—Getirdim, diyor.\n\nŞöyle bakarmış, böyle bakarmış.\n\n—Oğlum, ben baya çok güzelim, diyor. Sabah oluyor. Yine oğlan ava gidiyor. Koca karı devin yanına. Ondan sonra dev:\n\n—Ulan, bir kere ne yapsak? Bir kuyu vardır. Kuyunun başında hiç nöbetçi olmaz. Bir kere bunu öldürürler. Kuyuya kova atıp da su çıkaramaz bu. Bunu orada öldürürler, diyor.\n\nŞimdi yine Keloğlan akşam geliyor. Anası oradan oraya geziniyor.\n\n—Ne oldu valide?\n\n—Oğlum, bir daha hasta olmayacağım. Bana peri padişahının oradan, kuyudan su getireceksin. Ben bunu rüyamda gördüm. Bana su getiriver, diyor.\n\n—İyi ana, getirivereyim madem.\n\nVarıyor gene kızın kıyına.\n\n—Ooo âdem oğlu, hoş geldin, sefa getirdin. Ne oldu?\n\n—Durum böyle böyle.\n\n—Yine bu iş tehlikeli, ama başarabilirsen iyi. Şimdi orada nöbetçiler eksik olmaz. Şimdi o su yeri yalıyor, karadır. Sen yine şu saati al, koluna saati tak. Tam saat on ikiye geldi mi nöbetçiler ileriye doğru teslim yaparlar. O zaman alabilirsin. Başka zaman başaramazsın, diyor.\n\nKoluna saat veriyor.\n\n—Al şu benim kır beygiri.\n\nOndan sonra bir kova veriyor. İp bağlıyor kovaya.\n\n—Kuyuya tam on ikide salla. Yum gözünü, bakma. Kuyunun içine at kovayı, hem çek hem kaç. Bir yudum su vardı mı sana yeter. Sakın arkana bakma, diyor.\n\nOndan sonra aynısını yapıyor bu. Tam sınırı geçeceği zaman şöyle ardına bakıyor. Atın ardındaymış periler. Sınırı geçmiş, kurtulmuş. Kızın oraya getiriyor. Kız da suyu değiştiriyor. Başka bir su veriyor. Gidiyor, yine oraya varıyor. Anası yine:\n\n—Oooo oğlum, çok iyi yaptın, diyor. Bir içiyor suyu.\n\n—Oh, bir daha hasta olmam, diyor.\n\nNeyse, sabah oluyor. Oğlan yine ava gidiyor. Karı gidiyor deve.\n\n—Ulan bunu da başardı bu. Benden gari paso. Beni sakın deyiverme oğluna. Beni şöyle öldürür, böyle öldürür, diyor.\n\nGeliyor.\n\n—Ne yapsam, ne yapsam, ne yapsam? En iyisi bunu kendim düşüneyim, diyor. Bıçağı biliyor. Keloğlan geliyor.\n\n—Oğlum, kaç zamandır ben sana banyo yaptırmadım. Bugün ben bir su koyacağım şöyle bol sabunlu, diyor.\n\n—İyi ana madem, koy, diyor.\n\nŞöyle bir kafasını sabunlamış, sabunlamış, sabunlamış. Bıçağı çıkarıyor cebinden. Bir çalıyor bıçağı boynuna, oğlanı öldürüyor. Hemen deve haber yolluyor.\n\n—Dev, ben oğlanı kestim, diyor.\n\n—Deme ulan. Allah senden bin kere razı olsun, diyor. Dev bir seviniyor buna.\n\n—Şimdi iyi oldu. Saray da bana kaldı tek başıma. Ben çok yattım burada, diyor.\n\nOnu da tutuyor, kör kuyuya atıyor. Kız bir gün duruyor, iki gün duruyor. Padişahın oğlu gelmiyor.\n\n—Bunda bir iş var, diyor.\n\nAynayı alıyor, o suyu alıyor, bostanı alıyor. Doğru o sarayın kıyında, kuyuda gece yarısı o çocuğu buluyor. Bostanı bir kesiyor orada, bostanın suyunu bir sıkıyor. Bereyi bitiştirirmiş. Suyu döküyor, kaynattırıyor birbirine. Aynayı bir tutuyor böyle, ayna çocuğu canlandırıyor.\n\n—Ulan amma uyumuşum ha, diyor çocuk.\n\n—Ne uyuması. Böyle böyle böyle, anan seni kesti. Bu kuyuya attılar. Bu devle beraber yaşıyorlar, diyor.\n\n—Öyle mi?\n\n—Öyle.\n\n—Hadi sen git, diyor.\n\nŞimdi varıyor. Onlar uyuyup dururlar.\n\n—Ey ağalar, kalkın bakalım!\n\nBir kalkıyorlar.\n\n—Ey domuz ana, beni bu hallere sokan, suya, bostana, aynaya yollayan sensin. Bu devleri öldürdüm yaşayalım burada diye. Bunu her ana yapmaz, diyor.\n\nBunu orada capcanlı derisini yüzüyor. Dev de:\n\n—Ööö ööö ööö, yaparmış.\n\n—Bunu bitirelim de ondan sonra gelelim sana, diyor.\n\nAnasını öldürüyor orada. Ondan sonra devi de öldürüyor kılıçla. Şimdi doğru öteki kızın yanına varıyor saraya.\n\n—Ey âdem oğlu, sen bana ölüp de dirilip nasip olacaktın. Şimdi sen benimsin, ben seninim. Seninle ben evleneceğiz, diyor peri padişahının kızı.\n\n—Sen bilirsin, diyor.\n\nOndan sonra kırk gün, kırk gece bir davul çaldırıyor. Çaldırdıktan sonra bu kızın da iki tane bağlı aslanla kaplanı varmış. Keloğlan:\n\n—Ya peri kızı, benim de bir babam vardı. Hadi anamı böyle böyle yaptım. Onlar ne oldu bilmiyorum, diyor.\n\n—Bir gün gidelim madem oraya, diyor.\n\n—Sen gitme, ben tek başıma gideceğim, diyor.\n\n—Al şu beygiri, git, var gel, diyor.\n\nKöylerine varmış. Köylerinde bir tane insan kalmamış. O cadı, dev kız bütün köyün hanesini yemiş. Bir demircinin dumanı çıkarmış. Demircinin evi tütermiş. Demirciye varmış.\n\n—Ulan sizin dev birader herkesi yedi. Beni yemiyor. Bana dişlerini bilettiriyor. Hemen buradan kaç, diyor.\n\nŞimdi bu kendi evlerine giriyor, saraya. Hemen o dev kız geliyor.\n\n—Ooo birader, hoş geldin, sefa getirdin. Şu senin beygiri ben bir gezdirivereyim, diyor.\n\nBeygiri gezdirirmiş sarayın önünde. Beygiri hemen yiyivermiş.\n\n—Birader, senin beygirin bacağının biri yok muydu?\n\n—Yoktu, diyor.\n\nOndan sonra biraz daha gezdiriyor.\n\n—Birader, senin beygirin ayakları yok muydu? diyor.\n\n—Yoktu, diyor.\n\nOndan sonra,\n\n—Buradan kaçmak bana farz oldu, diyor. Ha bakalım de bakalım oğlan kaçıyor.\n\n—Hey, sen değil misin şu benim sırça parmağımı kesen? Hiç kaçma, seni ben çiğ çiğ yiyeceğim! diyor.\n\nHa bakalım de bakalım üç tane hurma koca koca ağaç olmuş. Birinin üstüne oğlan çıkıyor. Kız da erişiyor.\n\n—Şimdi ben bir bıçkı bulurum, bunları keserim, diyor.\n\nHemen gidiyor cadı kızı. Bir bıçkı bulup geliyor, ağacı kesiyor. O da öbürüne atlıyor.\n\n—Bunu kestim, buna geçti; onu kestim, buna geçti. Şimdi bakalım sen ne yapacaksın? Bir bu dal kaldı, diyor.\n\nBir de baksa ki peri kızının aslanla kaplanı geliyor. Aslanla kaplanı bir salıyor. Ha bakalım de bakalım aslanla kaplan orada onu buluyorlar. Bir de baksa ki dev, aslanla kaplan geliyor.\n\n—Ulan kurtar beni! Seni ben yer miydim? Mahsus yapıyordum, diyor.\n\nAslanla kaplan hemen geliyor oraya. Ayaklarıyla beraber kaldırmışlar o cadı kıza. Keloğlan da orada emir veriyor.\n\n—Yarın ortadan ikiye! diyor.\n\nBiri oradan biri buradan o dev kızı parçalamışlar. Geliyor sarayına. Hanımına:\n\n—Böyle böyle bir iş geldi başıma. Aslanla kaplan dev kızı öldürdü, diyor.\n\nKırk gün kırk gece yine bir davul çaldırıyor. Keloğlan’la peri padişahının kızı evleniyor. Bu da burada bitiyor.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* siniyor: Saklanıyor\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Kenan Vezir'in Karısı",
        "text": "Kenan Vezirin Karısı\n\nBir koca karı varmış. Koca karının adı Ayşe Ablaymış. Koca karı da fakirmiş. Bir hanımın yanında hizmetçilik yaparmış. Hanımın aşını, bulaşığını yıkarmış. Onun evinde doyumluk dururmuş. Kızı varmış. Kız önce ufakmış. Sonra onun yanında büyümüş, yetişmiş. Kızı yetişince yoldan geçen bir oğlanla kız sevişmiş. Kız bu oğlanla sevişince bir gün bulaşığı yıkayıp da suyu serpmeye çıkmış kız. Kara, çirkin bir kadın hamama gidiyormuş. Evinin hizmetçisini almış da hamama gidiyormuş.\n\n—Böyle çirkinler, böyle karalar hamama gitsin de, vezir karısı olsun da ben burada hizmetkâr kız mı olacağım. Ben de gideceğim, demiş kız anasına.\n\n—Kızım, biz hamama gidemeyiz, biz muhtacız, fakiriz. Bak burada karnımızı doyuruyoruz işliyoruz da, demiş.\n\n—Hayır, illa gideceğiz, demiş kız.\n\nHakkından gelememiş kadın. Evin hanımı da gezmeden gelivermiş.\n\n—Ne oldu, hayır ola? Sen böyle üzüntülü duruyorsun ya, demiş.\n\n—Sorma hanım sen. Benim bir deli kız var ya, bir kara kadın hamama gitmiş de, bu akçaymış. Bu da burada durmayacakmış. Bu da gidecekmiş hamama, durmayacakmış.\n\nBen de,\n\n—Bak kızım, biz fakiriz, burada hizmet ediyoruz da karnımızı doyuruyoruz. Hamama gidemeyiz dedim.\n\n—İlla gideceğim, dedi. Gücüm yetmedi de ondan ağlıyorum, demiş.\n\n—Ben yollarım sizi hamama, demiş kadın.\n\nEvin hanımı bunlara bir bohça hamam takımı çıkılayıvermiş*. Bir de araba tutuvermiş. Anasını, kızını bindirmiş, hamama yollamış. Bunlar hamam varmış, kara kadın hamamdaymış. O kadının kızı da girmiş hamama. Evvelki geçen kadın:\n\n—Ben bilmem ne vezirin karısıyım, dermiş.\n\nBir köyde Kenan Vezir varmış. Zenginmiş, evlenmezmiş.\n\n—Bana gelecek kız kendi eliyle, ayağıyla gelsin, dermiş. Evlenmez, zengin bir vezirmiş. Hizmetçinin kızı da o kadına:\n\n—Ben de Kenan Vezirin hanımıyım, dermiş.\n\nHizmetçi kızmış.\n\n—Kenan Vezirin hanımıyım, diye söylermiş kadına.\n\nAnnesi de dışarıda duyarmış, üzülürmüş\n\n-Neden böyle diyor ki bu? Biz hizmetçiyiz ya, diye. Bunlar öyle öyle az çok konuşmuşlar. Yıkanmışlar, çıkmışlar.\n\nAkşam olmuş, gün aşmış gitmiş.\n\n—Eyvah, seninle konuşurken akşama kaldık. Bizim yolumuz uzak, demiş.\n\n—Bugün bizde kal da yarın gidiver. Sen nereye gideceksin? Ben Kenan Vezirin hanımıyım, dermiş.\n\nKenan Vezir, namlı, ünlü, zengin bir vezirmiş. Evli değilmiş, bekarmış.\n\n—Ben Kenan Vezirin hanımıyım, dermiş. Anası:\n\n—Sus kızım, dermiş.\n\n—Sen karışma kapı kızı, dermiş anasına.\n\nÖteki kadını da misafir almış yanına. Binmişler arabalara. Nereye gidecekler? Kenan Vezirin evine. Gelmişler. Kenan Vezirin koca kapısının ardında &nbsp;süngülü nöbetçiler dikilirmiş.\n\n—Yasak, yasak, biz kapıyı açmayız, demişler.\n\nİnivermiş. Kız.\n\n—Çekilin, çekilin. Ne yasağıymış bu? Ailesine de mi var bu yasak? Ben ailesiyim, demiş.\n\nHalbuki hiç görmemiş bile. Ailesiyim deyince nöbetçiler çekilivermiş. Kapıları açmışlar. Arabaları koymuş içeri. İnmiş arabadan. Misafir hanımı da indirmiş. Onlar inerken bu önden çıkmış, Kenan Vezirin evlerine bakmış. Orta odada misafir kabul edilirmiş, aşağıdaki odada aş ekmek yapılırmış, yukarıdaki oda yatak odasıymış. İnmiş bakmış ötekiler inerken. Yine gelmiş, onları almış. Çıkmış, orta odaya oturmuş. Hizmetçilere:\n\n—Ateşi yakın, bize kahve yapın. Biz hamamdan geliyoruz, demiş. Ötekiler de:\n\n—Biz Kenan Vezirin bunca yıldır hizmetçisiyiz. Hiç daha karısını görmedik. Bu nasıl kadındır? derlermiş. Ayşe Ablanın kızı :\n\n—Ben onun karısıyım, dermiş. Oraya oturmuş.\n\nAyşe Abla, merdivenin yanına gelmiş. Ağlarmış o ha bire.\n\n—Biz ne yapacağız ki? dermiş.\n\nÖteden bunlar çay kahve içerken kız:\n\n—Yukarıdaki odadan al kürkü getirin, benim sırtıma verin; yeşil kürkü getirin, hanımın sırtına verin. Biz hamamdan geliyoruz, üşüdük, demiş hizmetçilere.\n\nAyşe Ablanın kızı hizmetkârlara hizmet buyururmuş, evin karısı yapmış kendini de. Halbuki hiç görmemiş bile. Hizmetçiler getirmişler kürkleri. Birini birine, birini birine bürümüşler, ama birbirlerine:\n\n—Hiç biz vezirin karısını bunca yıldır görmedik ya, bekardı bu ya, derlermiş, birbirlerine soruşurlarmış. Hiç bilen yok. Bunlar çaylarını kahvelerini içerken Kenan Vezir gelivermiş.\n\n—Ne bu arabalar, ne bu arabalar? Size ben süngü silah verdim, kapıya tuttum. Bu arabalar kimden geldi? demiş.\n\n—Beyefendi, biz ‘Yasak.’ dedik. İçinden hanımın biri indi. Bize ‘Çekilin, çekilin, ne yasağıymış bu yasak, ailesine de mi var yasak? Ailesiyim’ deyince hiçbir şey diyemedik. Çekiliverdik, demiş.\n\nKenan Vezir gelmiş. Hizmetçilere:\n\n—Nasıl aileymiş bu? demiş.\n\n—Bilmiyoruz. Biri misafirim, biri ailesiyim diyen iki hanım geldi. Orta odada oturuyorlar. Çay, kahve yaptık, çay kahve içiyorlar, demişler.\n\n—İnelim bakalım, nasıl aileymiş o? demiş, oturmuş aşağı odaya Kenan Vezir. Hizmetçiler gelmiş:\n\n—Hanım abla, beyefendi geldi. Sana ‘Bir aşağı odaya gelsin.’ Diyor, demişler.\n\n—Ah ah ah hanım, bu beni görmeyince duramaz, demiş. Halbuki hiç yüzünü görmemiş.\n\n—Biz kahve içiyoruz. Hamamdan geldik. Biz bir kahvemizi içelim, demiş.\n\nBunlar kahvelerini içmişler. Kenan Vezir de:\n\n—Bakalım bu nasıl hanımmış? Gelsin bakalım, demiş. Hizmetkarlar çağırmışlar. Yine Ayşe Ablanın kızı gülmüş. Çıkmış, varmış Kenan Vezirin kapısına. Girince boynuna sarılmış.\n\n—Aman beyefendi, senin adına, senin namına misafir getirdim. Bu misafirlerimi ben ağırlayayım, göndereyim. Ondan sonra sen beni as, kes, cellat et. Bu misafirlerimi senin adına getirdim, demiş.\n\n—Ben bana gelecek hanım kendi eli, ayağıyla gelsin dedim. Ben seni asmama, kesmem. Bundan sonra sen benim hanımımsın, demiş Kenan Vezir buna.\n\nSabah olmuş. O hanımı arabasına bindirmişler, eşyalarını koyuvermişler. Anasını da hizmetçinin arabasına bindirmişler. Her şeyini yanına koyuvermişler. Anasıyla misafirler gitmişler. Öteki de hiç yoktan Kenan Vezirin karısı olmuş. Şimdi onlar geçinir dururlarmış. &nbsp;Onlar da yarın buraya gelecekmiş. Onlar gelirken gökten üç elma düşecekmiş. Birini ben yiyecekmişim, birini masal satan yiyecekmiş, birini de dinleyenler yiyecekmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* Çıkıla-: Hazırlamak, vermek.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Keloğlan]",
        "text": "Kelolan daşlıkda bir barak görmüş. Elinde bir danası varmış. Barak demiş ki:\n\n- Len bu danayı sana verem mi.\n\n- Ver demiş.\n\nNitekim barak kelleyi sallayore. (barak da bir hayvan? He)\n\n- Sonradan buraya dakıverem mi demiş.\n\n- Dakıve demiş kelleylen gine. Sonra yarın sabah gel paranı al.\n\n- Tamam deyore kelleyle vere.\n\nDanayı dakmış oraya sabahlen vamış danayı gurt yemiş danayı gurt yemiş. Hanı benim dana deyore. Bu sefer barak daşın kısına gaçıyore. Oraya gaçarsı kelolan eve gelmiş bayrasını çivisini almış daşı parçılamaya başlamış. Daşı parçılarkan büyük bir zengin altınna denk gelmiş. Anasına hemen gelmiş:\n\n- Ana benim işte orda böl böl bara şey ederken altın denk geldim.\n\nÇuvallamışla getirmişle eve altınları. Sona anası:\n\n- Altınları ne gadar oldunu örenelim oğlum sen şu gomşudan uruba gap al demiş.\n\nOlan gitmiş gomşusu bal yapıştırmış urubun altına. Getirmişle buda ölçmüşle. Ondan sona aynı urubu aldığı gomşuya götürmüş Keloğlan. Bakmışla urubun altında bi kaç kadar altın vapıştırılmış.\n\n- Kelolana bu altın nerden buldun.\n\nTabi Kelolan kekireyoru. Gelmişle aynı böle devlet dairelerine habar vermişle. Kelolanın elinde altınları almışla.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Ayı]",
        "text": "Şimdi bi, eveli bi, evel zaman içinde kalbur saman içinde deyelim, deyiverelim. Dul bi ninemiz varımış, oduna gitmiş. Oduna gittiği yerde, odun getirirdik sırtımızda, hayvanlarlan taşırlardı, akamızdan getirirdik. Onların hayvanı yoğumuş, akasından gitmiş. İp varımış elinde, odunları hazırlamış, ipin üstüne yığmış böle. Akasına, sırtına yüklendi zaman da bi ayı çökmüş üstüne.\n\n- Kalkım deyor.\n\nKalkımeyor.\n\n-Kalkım deyor.\n\nÖtesine asıleyor kalkımeyor berisine asıleyor kalkımeyore, sona buna, bi bakmış, bi şey çöküpdurumuş üstünde. Bi ayı. Ondan sora bu, asılıyım deken, asılıyım deken, ayı odan şetirmiş buna. Ayı, üstünden gaşmış mı, netmiş. Hemen evine, odunları modunları indimiş, evi gitmiş bu. Eve gitmiş, gaşmış ayıdan. Sora gaçakan bunu ayı dutmuş. Ayı dutmuş bunu. Odunu indimişler akasından, ayı dutmuş. Ayının da bi daşın altında evi vamış. O evin altına götümüş bu gadını. Areyorlar areyorlar gadını, yok. Sora gadının elbislerini çıkamış ayı. Yaleyor, yaleyor yaleyor bedennen vücutunu gadının çısçıblak. Ayı yaleyor. Gaşmasın deye yaleyor. Dutuyor yaleyore. Sora gadının üstü başı aynı ayı tüy olmuş, tüy. Ayı yaladı için tüy olmuş her tarafı böle. Sora ona oraya, gadını areyorlar daha evinden. Bugün gelmedi areyorlar, yarın areyola. Avcıla tüfekleni areyorla. Sora bi ayı, bal almaya gitmiş bi yerde, ballan besleyomuş gadını. Balı severya ayıla, gelmiş ki bal böle. Ne de, bal çoğudu eveli burlarda. Guvanlıklarmız oludu. Urla bal areya getmiş ayı. Ayı oraya gidesiyek, gadın yas ediyorumuş böle. Ayı goyyemeyor onu da. Yas ediyorumuş oda. Avcının birisi, onun üstünde daşın başına çıkmış. Dinleyoru, derinden bi yas geliyoru böle. Ne bilem nasıl, yavrularım deye mi yas ediyore, beyim deye mi yas ediyore, ne diye, ne bilem galen olum, ne diye yas ediyore ne bilem. Sora bunu o avcı duymuş. Hemen köyle gidiyor, haber veriyore. Filan yede, filan daşın altında, ayı, bi gadın vadı, oraya girmedim gorkumdan deyore. Sora köylü, (…) Herkes silahlarını alıyore. Oraya varıyorla, silahlarnan bekliyorla. Bi bakmışla ayı yoğumuş oda. (…) Balları yığmış ayı orlara , burlara, immanı bal. Gadını aldıklarınnan ordan getirmişle. Ölelik etmişle, gadın gurtulmuş ayıdan. Ayı gelmemiş. Ayı gelseymiş, öldürceklermiş onu. Ayı gelmemiş, o anda oraya. Sona galan, öldüydüle mi, öldüymedile mi galan. Bilmeyorun orasını.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[DEV]",
        "text": "Şimdi eskiden bi dev varımış. Bir padişahın da üç evladı varımış. Bu padişahın üç evladı, bunlar çalışıyolar. Çalışırken bi dev varımış. O dev de her tarafa rahatsız ediyo. Bu üç gardeşler çalışırken gitmişler orda bi çift yapılan yer varımış. Tabi tarlaya falan zarar veriyomuş dev. Orda çalışırken dutmuş bunları dev yakalamış. Bunlara hapis almış dev. Sonra deve öğrenmiş nasıl bi adam olduğunu.\n\nYakalayınca bunlara demiş ki dev:\n\n— Biz sana işte filancıyı getirelim.\n\nHani o üç Çako denen çocuk varımış. Çako denen birisi varımış.\n\n— Onu sana biz getirelim, demiş.\n\nOndan da çok gıcık gidiyomuş. Devamlı onlan sataşıyollarmış. Çok gıcık gidiyomuş.\n\nSora köylü demiş ki:\n\n— Sen bu devi getiremezsin.\n\nÜç Çako:\n\n— “Ben getiririm sen getiremezsin, demiş. Nİye getiremecem?” demiş.\n\nSora gitmiş dev. Özel o Çako denen çocuk özel bi gıyafet giymiş. Dev de çaydan geçmeye çok gorkarımış.\n\n— Sen nasıl getirebilirsin onu? Siz bene araba hazırlayın, demiş.\n\nAraba dediğimiz zaman eski öküz arabasının üstüne böle kapalı fayton gibi bi şey yapmışlar. At arabası hazırlamışlar. Her tarafı kapalı. Varmış oraya devin yanına değişik bi kıyafetle. Zaten o Çako ondan yani Çako’dan gıcık alıyo.\n\nVarmış oraya demiş ki:\n\n— Filan yerde köylüler var. Ben onlardan çok rahatsızıM. Senlen gidelim bunları dövelim, demiş.\n\nSora gitmişle. Tabi şimdi gözü garanlıkken girmiş oraya arabanın içine. Tam çayın ortasına varınca bu sefer Çako demiş ki:\n\n— Deve küfür mahiyetinde ben, demiş Çako’yum var mı yapabileceğin bir şey?\n\nDev kıpramış emme biraz insanlara saldırmaya şey yapmış. Fakat çıkmasına imkân yok. Sora geçmişle dereden. Şöle köyün kenarına varmışlar. Varıncaya gadar orda kırk tane çam ağacı varımış. Fıstık çamı. Bu çamın başına çıkmış. Orda aşmışlar. Başka birileri aşmış devin arabasını. Açıncaya gadar başlamış dev onu bunu saldırmaya. Zaten öbürkü Çako’nun kendisi çam ağacının tepesine çıkmış. Kırk tane ağaç bi taraftaymış. Çam ağacının başına çıkınca tabi köylüye saldırmış dev. Köylüye saldırınca dinleniyomuş. İstirahat ediyomuş çamın dibinde. Sonra bakmış ki çamın tepesinde biri var. Halbuki Çako imiş.. Sora çamı yıkmış bu. Otuz dokuz tane çamı kesmiş dev. Sora demiş ki Çako uyanık bi çocukmuş.\n\n— Sen ağzını aç ben senin ağzına girerim. Kendimi atar girerim. Şimdik gözünü yum azını aç, diyoru.\n\nGözünü yummuş dev ağzını aşmış. Değirmen daşı varmış yanında. Dutmuş nasıl değirmen daşını bi atmış Devin üstüne. Dev zaten olduğu gibi galmış. Ondan sonra her servete Çako sahip olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Üç Kardeş]",
        "text": "Bir adamın üç olu varımış. Bu adamın baya sığırı varımış. Malı mülkü sadece sığırımış. Sadece malcılık yaparımış bu adam. Babası mefat etmiş bunların. Üş gardeşlerin bubaları mefat etmiş. Demişler ki:\n\n- Bu malları nasıl bölebiliriz? Herkes demişler:\n\n- Malları hapıslamak için avlı yapsın. Herkesin damına giren onun olsun.\n\nSora Kelolan yer yapmış. Kelolan salam olması için taş yapı yapmış. Salam bi yapı yapmış. Öbürkü gadeşlerden biri daldan yapmış. Biriside çalı kesme, kesme deriz biz, kesmeyle örmüş. Bu sefer malları olduğu gibi iki gardeşlerin orasına girmiş kelolanın oraya bir tane. Kelolan'ın damına bir kel dana girmiş. Şimdik o kel danayı da almış Kelolan satmaya götürüyomuş. Nasıl olsa az galdı bende deye satmaya götürüyomuş. Giderken barak*&nbsp;görmüş. Barağa demiş ki:\n\n- Barak gardeş meraba demiş.\n\nBarak da sürekli kafayı sallıyo ya o kafayı sallamış. Gardeş demiş:\n\n- Ben bunu satmaya götürüyom alcen mi demiş?\n\nGine de barak kafayı sallamış.\n\n- Parasını yarın mı verisin balayım mi buraya demiş?\n\nGine de kafayı sallamış barak. Kelolan balamış oraya danayı. Sora geriye gelmiş. Ertesi gün bi daha varmış bakmış ki ne barak var ne dana var. Paradan da galmış danadan da galmış.\n\n\n*barak:Küçük köpek\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tuz Kadar]",
        "text": "Bir varımış bir yokmuş. Padişahın üç oğlu varımış. Bu üç oğlunu padişah:\n\n- Bene en çok hankiniz seve diye sormuş. Bene ne kadar seversiniz demiş. Olanın biri demiş ki:\n\n- Ben seni altın kadar severim demiş. En büyük olan baba ben seni altın kadar severim demiş. Sora küçük olu demiş ki:\n\n- Ben seni yağlar ballar kadar severim babacım demiş. En küçük olan demiş ki:\n\n- Ben seni baba demiş tuz kadar severim demiş.\n\nOlanda tuzu çok severimiş kendisi. Olu tuz kadar severim deyince demiş ki padişah:\n\n- Alın buna cellata götürün. Kessinler bunu demiş.\n\nGötürmüşler cellata. Orda çocuğu kesmek yerine bi guzu kesmişler. Çocuğun elbiselerini gana bulamışlar. Babasına getirmişler. Gelinceye gadar o çocuğu kesen adama babası ödüllendirmiş. Altınlar vermiş padişah ya paralar altınlar vermişler. Baya çocuk büyümüş. Zaman geşmiş. Şimdik okumuş gaymakam olmuş. Sora buna yemek hazırlamış çocuk. Kendi kafasına göre yemek hazırlatmış. Tabi çocuk doğma büyüme yerini biliyo ya babasının.\n\n- Gidin demiş jandırmaya filan yerde filan kişiyi getirin gelin.\n\nJandırma göndermiş. Gelmiş babası. Gelinceye gadar. Yemekleri goymuşlar. Bütün yemekler tuzsuzmuş. Babası padişah ya:\n\n- Ooooo bu yemekler niye tuzsuz deye bağırıp kalkmış.\n\n- Bu böle demişler.\n\n- Babası ben istemem böle yemek demiş.\n\nSora gelmiş olan kendisini takdim etmiş.\n\n- Baba ben senin olunum. Bilmem kaç yılında sen bene tuz kadar severim deye git cellete götürde kes demişdin ya. Ben senin olunum. Ben sana tuzun ne gadar kıymetli olduğunu öğrenmen için çağırdım demiş. Bu sefer babası demiş ki:\n\n- Gine yok demiş öğretmen olsan da gaymakam da olsan cumhurbaşkanı da olsan gine de adam olamazsın sen demiş oluna. Değil mi ki sen beni buraya candırmaynan getirtmedin mi demiş? Sen usulen babamı getirip gelin deyebilirdin demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[At, Ayı ve Tilki]",
        "text": "Şindi at, ayı, tilki arkedeş olmuşlar. Bir gün bir gün gezmişler, üç gün gezmişler, beş gün gezmişler. Günlerden bir gün aç kalmışlar. Sora arkedeşler arasında demişler ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Senle birbirimizi yicez. Aç galınca biribirimizi yicez.\n\nOndan sora o onun üstüne seni yicez güççünü yicez büyüğünü yicez derlerken sora bir gün demiş ki at demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ondan sora okuyup yazması olan arkedeş kimin yiyceni benim nalın arka ayanın altında yazıpturu kim onu okuyıbiliyorusa oda yazanı onu yicez diye kendi arlarında şart etmişler.\n\nSora tilki demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben okumek bilmiyorum.\n\nAyı:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben biliyorum demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Oku madem arkedeş üç arkedeş oku madem demiş.\n\nAt ayanı kaldırmış okurken ayı bi tekme huruyore*. Ayı ölüyore. Tilkiye demiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ye yicen kadar ayıyı tüketebildin kadar ye demiş.\n\nTilki bağırıyore sevincinden.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Öyleyse bereket versin demiş medrese okuluna açılmış okuma bilmiş olsaydım demiş ben ölecektim demiş. Okuma yazma bilmediğim için demiş argideş öldü. Ondan sonra ben okumayı bilmedim iyi oldu demiş.\n\n\n*huruyore: Vuruyor\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Koyunla Çakal",
        "text": "Koyunla Çakal\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir koyunun kuzusu varmış. Koyunun kuzusu acıkmış. Demiş ki:\n\n—Sen burada dur. &nbsp;Ben senin üstünden kapıyı kapatayım. Ben de etlenip sütlenip geleyim, seni besleyeyim, demiş.\n\nKuzuyu bırakmış eve, kapıyı da kapatmış. Etlenip sütlenmeye gitmiş. Sonra kapıdan takırtı gelmiş. Kuzu,\n\n—Anne, etlendin sütlendin geldin mi? demiş. Meğer gelen annesi değilmiş. Gelen bir çakalmış.\n\n—Evet yavrum, etlendim sütlendim de geldim, demiş. Sesi biraz değişikmiş.\n\n—Anne senin sesin değişik geliyor, demiş. Bir de elini görmüş çakalın.\n\n—Anne senin elin kınalı gibi değil miydi? demiş.\n\nÇakal da anlamış durumu. Gitmiş, elini çamura mamura bulamış. Bir şekilde elini kınalamış gelmiş.\n\n—Bak benim elim de kınalı, diye göstermiş. Kuzu da inanmış, açmış kapıyı. Çakal da kuzuyu görünce yemiş yemiş, bir güzelce karnını doyurmuş. Kapının arkasına kemiklerini yığıvermiş. Sonra annesi gelmiş. Annesi,\n\n—Aç kapıyı yavrum, ben etlendim sütlendim geldim, etlendim sütlendim geldim, demiş.\n\nAçan olmamış. Sonunda kendisi kapıyı açmış. Bir bakmış kuzu ortada yok. Kapıya bir bakmış, arkasında kuzunun kemikleri yığılmış. Koyun bağırmış:\n\n—Benim kuzumu yiyenle ben sağdıç olacağım,&nbsp; çık ortaya! Benim kuzumu yiyenle ben sağdıç olacağım, çık ortaya!\n\nBunu duyunca çakal ortaya çıkmış. Saklanmış meğer orada. Koyun:\n\n—Ben seninle sağdıç olmak istiyorum, demiş. O da:\n\n—Tamam, olalım, demiş.\n\nKoyun ortaya odun odun getirmiş. Üstüne sacı kapatmış.\n\n—Sağdıç olmamız için senin oraya oturman gerekiyor, demiş.\n\nÇakalı odunun üstüne oturtmuş. Çakal oturunca konuşmaya başlamışlar. Konuşurken çakal dalmış. Çakal dalınca da sacın altındaki odunları yakıvermiş. Çakal hoplayıp zıplamaya başlamış. Koyun bağırmaya başlamış:\n\n&nbsp;—Kuzuyu yemek mi daha iyi, bacaklarının yanması mı? Kuzuyu yemek mi daha iyi, &nbsp;bacaklarının yanması mı? diye dalga geçmiş onunla. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Küçük Tilki",
        "text": "Küçük Tilki\n\nBir tilki varmış. Kuyruğu küçükmüş.\n\n—Küçük, derlermiş ona. O da kızarmış küçük dediklerine. Bir gün:\n\n—Arkadaşlar, ben bir yerde alhad* buldum. Aman bir yavuz*, bir yavuz. Gidelim, yiyelim mi? demiş.\n\n—Hemen gidelim, demişler.\n\nBaşına toplanmışlar. Varıyorlar alhadın yanına.\n\n—Ben silkivereyim, diyor.\n\nÇıkıyor üstüne. Tilki çıkıyor üstüne, bir silkiveriyor. Kapışıyorlar.\n\n—Yahu yemeyin hemen, ben ineyim, beraber yiyelim, diyor.\n\n—Tamam, diyorlar şimdi.\n\nBir daha silkiyor, yine kapışıyorlar. Dinlemiyorlar onu. İniyor aşağı.\n\n—Ben de sizinle beraber yiyeceğim. Sizi bağlayacağım. Silkeceğim, ineceğim aşağı. Sonra sizinle beraber yiyeceğiz, diyor.\n\n—Olur, diyorlar.\n\nKuyruklarından bağlayıveriyor. Bir alhadın fidanına bağlıyor onları. Alhad silkiliyor, ama gidemiyorlar, kuyrukları bağlı. Çıkmış yine alhadın üstüne, bir silkeleyivermiş.\n\n—Hih, bir avcıyla bir kopay* geliyor ya, ne yapacağımızı bilmiyoruz, demiş.\n\nBir inmiş de bir kaçıvermiş. Avcıyla kopay geliyor diye kuyruğunu koparan kaçarmış, kuyruğunu koparan kaçarmış. Hepsi küçük olmuşlar. Ağacın tepesine çıkmışlar, bakmışlar.\n\n—Vay anasına, sen de küçük, ben de küçük, sen de küçük, ben de küçük, demişler.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* Alhad: Ahlat meyvesi.\n\n* Yavuz: İyi, güzel, sağlam.\n\n* Kopay: Köpek.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Lark Lurk",
        "text": "Lark Lurk\n\nBir varmış bir yokmuş, birinin bir elma ağacı varmış. Elma her sene elma veriyormuş. Yukarıdan bir tufan geliyormuş, oradan bir dev geliyormuş, alıp gidiyormuş elmayı. Bunlar üç oğlanlarmış. En büyüğü demiş ki:\n\n—Ben bunu vuracağım.\n\n—Vuramazsın.\n\n—Vururum. Ben bunu vuracağım.\n\nO vuramamış. Hadi o sene geçmiş. Yine elma çiçek açmış, elma vermiş. Yine bir tufan gelmiş, ortalık toz dumana karışmış, yine dev elmayı almış gitmiş. Ortanca oğlan da &nbsp;vuramamış. Sıra küçük oğlana geliyor. Bir tufan geliyor. Tufan gelince, yine o elmayı alıp &nbsp;giderken oğlan bir ok atıyor, küçük parmağından vuruyor devi. Oğlan onu vuruyor ya, gidiyor gidiyor kanından, bir kuyuya iniyor. Kuyuya varıyor, kuyunun içinden bir bakıyor. Dev oradaymış, ama görünmüyormuş. Ünlüyor iki biraderine. Biraderlerine ünleyince iki biraderi geliyor.\n\n—Bağlayın beni belimden, diyor.\n\nKüçüğü belinden bağlıyorlar. İndiriyorlar, kuyudan aşağı sallıyorlar. İndiği yerde bir kapıyı açıyor, altından sini içinde altından tavşan oynayıp dururmuş. Bir dünya güzeli de ona bakıp dururmuş. Bir daha kapıyı açıyor. Orada da altından sini, altından kurt böyle oynayıp dururmuş. Bir güzel de ona bakıyormuş. Bir kapıya daha bakıyor. Orda da dünya güzeli bir kız Kuran okuyormuş. Kuran’ı okurken,\n\n—Kapat kız Kuran’ı, diyor.\n\n—Ben Kuran’ı kapatamam, diyor.\n\n—Kapatacaksın. Kuran’ı kapatacaksın, sen benim nasibim olacaksın, diyor. O zaman öyle deyince,\n\n—Tamam, diyor.\n\nOnu alıyor, kız kapatıyor. Ötekine de diyor ki:\n\n—Sen civcivleri topla.\n\n—Civcivleri niye toplayayım? diyor kız.\n\n—Sizi ben dünya yüzüne çıkaracağım, diyor oğlan.\n\nO da kapatıyor. Sıra tavşanlara geliyor. Onu da kapattırıyor kıza. Ta kuyunun yanına geliyorlar. Yukarı çekecek ya, yukarı çekerken koca biraderine diyor ki:\n\n—Birader, salla ipi, diyor. Sallıyor. Yukarı o kızı çıkarıyor.\n\n—Bu, büyük biraderin nasibi, diyor. Ötekini de bağlıyor.\n\n—Bu da ortanca biraderin nasibi, diyor.\n\nO Kuran okuyanı da kendine alacak oluyor. O daha güzelmiş. Kız diyor ki:\n\n—Sen yukarı çık. Ben kendimi bağlarım. Katlanamaz kardeşlerin. Seni kuyuya düşürürler, diyor.\n\n—Hayır. &nbsp;Önce seni bağlayacağım. Benim kardeşlerim ihanetlik yapmazlar.\n\n—Yaparlar, diyor.\n\nNeyse bağlıyor. Kız çıkıyor yukarıya. Kızı görüyorlar biraderleri. Hasetlik yapıyor, katlanamıyorlar. Yalnız kız demiş:\n\n—Eğer senin ipi keserler de aşağı inersen, ak koça binersen yukarı çıkabilirsin. Kara koça binersen daha yedi kat daha yerin dibine gidersin.\n\nÖyle deyince kız,\n\n—Olmaz, olmaz, demiş.\n\nKız gidiyor. O da tam yukarı çıkacakken biraderleri ipe bir bıçak çalıyor, hadi aşağı. Ötekine bineceğim derken berikine biniyor. Hadi yedi kat daha yerin dibine gidiyor. Yedi kat yerin dibine gidince bir de baksa ki pınarın başında bir adam var. Oraya, soğuk suyun başına, dalın dibine yatıyor. Yatınca da öteden bir koca karga geliyor. Burada da karganın yavruları varmış, dalda. Burada yatarken karga başlıyor fıldır fıldır dönmeye. Bir de baksa ki, koca yılanın biri çıkmış dala, yavrularını yiyormuş. Şimdi karga diyor ki:\n\n—Her sene benim yavrularımı yiyordun. Nasibim ayağıma gelmiş, diyor. Oğlanın üstüne çullanıyor. Çullanınca da Cenab-ı Allah yavrulara dil veriyor.\n\n—Elleme anne. Bizim kardeşlerimizi her sene bu yılan yiyormuş. Bu kardeşimiz kurtardı bizi, diyorlar.\n\n—Tamam, diyor.\n\nKarga hemen geliyor. Oğlanın dibine bir gölgelik yapıyor, uyutuyor. Sonra uyanıyor oğlan. Karga diyor ki:\n\n—Ne istiyorsun?\n\n—Sen Allah’ın bir koca kuşusun. Ben senden ne isteyeyim, diyor.\n\n—İste sen, diyor.\n\n—Ben yedi kat yukarı dünya yüzüne çıkmak istiyorum.\n\n—Tamam oğlum, diyor karga.\n\n—Kırk kilo et, kırk kilo da su getir. Ben lark dedim mi et vereceksin, lurk dedim mi su vereceksin, diyor.\n\n—Bunu nerede bulurum, nerede bulurum?\n\nBir koca karının evine varıyor. Koca karının evinde dururken diyor ki:\n\n—Nine, bana su verebilir misin? diyor.\n\n—Oğlum, bizim suyumuzu bir dev tutuyor. Onu da her gün bir kız yiyor da öyle koyuveriyor, diyor.\n\n—Nine, o suyu koyuvereceği saatte bana haber verebilir misin? diyor.\n\n—Veririm, diyor.\n\nNine, oğlana su yok diyemiyor da, dışarı çıkıyor, çişini yapıyor bir bardağın içine, oğlana veriyor.\n\n—Yalnız gitme oğlum, seni de yer bu dev, diyor.\n\n—Sen bana haber ver de yeneceğimi düşünme, diyor oğlan.\n\nTellal,\n\n—Su koyuverilmiştir! diye bağırınca nine hemen oğlana haber veriyor. Kız diyor ki:\n\n—Aman gelme, ben bir padişah kızıyım. Âlemin kızını yedirdi de, kendi kızına geldi mi katlanamadı derler, diyor.\n\n—Sen benim belime sarıl da geri kalanını düşünme, diyor. Kız, oğlanın beline sarılıyor. Dev de karşıdan,\n\n—Nasibim birken iki olmuş, nasibim birken iki olmuş, deyip gelirken oğlan deve bir kılıç sallıyor, hadi devi öldürüyor. Dev de:\n\n—Bir daha vur, bir daha vur, dermiş. Oğlan da dermiş ki:\n\n—Beni anam bir kere dünyaya getirdi, bir daha getirmedi.\n\nDeve bir daha vursa canlanacakmış. O zaman kız da devin kanına bir elini vuruyor, oğlanın sırtına yapıştırıyor.\n\n—Babam seni istediği zaman gelirsin buraya, diyor oğlana.\n\n—Olur, diyor.\n\nKoca karının evine gidiyor.\n\n—Nine, su akıyor, diyor.\n\n—Oğlum, nereden akacak? Seni dev yerdi. Sen ne yaptın? diyor.\n\n—Hayır nine, git, su çok akıyor, diyor.\n\nVarsa ki su akıp durur. Padişah bağırıyor o zaman.\n\n—Kim varsa burada yabancı, avlunun önünden geçecek! diyor. Kızın eline de üç tane elma veriyor. Elmayı verince,\n\n—Oğlanı bilir misin? diyor.\n\n—Bilirim, diyor.\n\n—Geç, diyor.\n\n—Bu değil, diyor.\n\n—Geç, diyor.\n\n—Bu değil, diyor. Geçiyor, geçiyor.\n\n—Bir daha bağır, diyor.\n\n—Geç, diyor.\n\nOndan sonra oğlan geçiyor. Oğlan geçerken kız oğlanın başına elma atıyor. Padişaha diyor ki:\n\n—İşte bu oğlan, diyor. Padişah diyor ki:\n\n—Oğlum, ne istiyorsun benden? Ben sana şu kızımı bağışladım, diyor.\n\n—Hayır, o benim dünya ahret bacım olsun. Alamam, diyor.\n\n—Alacaksın.\n\n—Alamam.\n\n—Almayacak mısın? Ne istiyorsun benden? diyor.\n\n—Ben senden suyla et istiyorum, diyor.\n\n—İyi ya, diyor, veriyor.\n\nKöyün orta yerinde bir kanadına eti koyuyor, bir kanadına suyu koyuyor. Karga:\n\n—Ben lark dedim mi et, lurk dedim mi su vereceksin.\n\nÖyle öyle derken oğlanı çıkarıyor karga. Tam geliyor, köyün dışına ineceği zaman et tükeniveriyor. Oğlan da bacağını kesiyor, kuşun ağzına veriyor. Kuş eti, dilinin bir tarafına kıstırıyor. Kuş:\n\n—Yürü bakalım, diyor.\n\nOğlan bir yürüyor, topallıyor; bir daha yürüyeyim diyor, yine topallıyor. Hemen dilindeki eti çıkarıyor, hadi onu oraya yapıştırıyor.\n\n—Eeee orada ne oluyor?\n\nKoca kız gelin olacak olmuş. Tavşan istemiş.\n\n—Kim yapar bunu?\n\n—Falan usta yapar.\n\nOraya varıyor.\n\n—Oğlum, sen altından tavşan, altından sini yapabilir misin? diyor.\n\n—Yaparım, ama bir çuval fıstık getirirsin benim durduğum odaya, diyor. Oğlana bir çuval fıstık alıveriyor. Usta diyor ki:\n\n—Ah bu oğlan beni mahcup edecek, demiş. Ustası onu bağlıyor. O da çıkarıyor.\n\nÖteki biraderi evlenecek oluyor. O da üç tane yavruyu istiyor. O da:\n\n—Öyle olunca böyle olur mu? diyor.\n\n—Olur, diyor.\n\nUstası yine bu oğlana:\n\n—Beni mahcup etme, diyor.\n\nOğlan onu da çıkarıyor kuyudan. Öteki kız da:\n\n—Ben Kuranlarımı isterim, diyor.\n\n—Tamam, onu da alır getiririz, diyor.\n\nOnu da alıp getiriyor küçük oğlan. Tam onlar gerdeğe girecekleri vakit bu küçük oğlan biraderlerini vuruyor. Kızların üçü de bu küçüğe kalıyor. Hani değnek yapıyorlar ya, değnekte damatları vurup öldürmüş. Babası da diyor ki:\n\n—Bunlar bana kaldı.\n\nBabasını da vuruyor. Hepsi buna kalmış. Şimdi geçinip dururlar. Ben de vardım düğünlerine. Keşkeğini de yedim.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Muradına Nail Olmayan Kız",
        "text": "Muradına Nail Olmayan Kız\n\nKöyün birinde muradına nail olmayan kız varmış. Bir yoksul köylü varmış. Karısı hamileymiş. Sonunda gitmiş doğumhaneye. Hastaneye gidince bir kızı oluyor. Üç tane Arap gelmiş.\n\n—Bunun adını biz koyacağız. Hiç korkma, demiş. Birisi:\n\n—Bu yürüdükçe ayağının altından çimen bitsin. Başına dökülen sular altın olsun, demiş. Birisi de demiş:\n\n—Güldü mü yanaklarında gül açsın, ağladı mı gözlerinden inci dökülsün, demiş. Birisi de:\n\n—Bunun adı Muradına Nail Olmayan Kız olsun, demiş.\n\nKoluna bir bilezik takmış. Böylece köye gelmişler. Yoksul bir oduncuymuş. Bebek ağladıkça gözlerinden inci dökülüyormuş. Oduncu inci satmaya başlamış. Bir banyo yapıyorlar, hadi dökülen sular altın olmuş. Oduncu altın satmaya başlıyor, zengin oluyor. Zengin olduktan sonra günler böyle geçiyor, çocuk büyüyor. Padişahın oğlu da duymuş. Gelinlik çağı gelmiş kızın.\n\n—Ben ille o kızı alacağım, Muradına Nail Olmayan Kızı alacağım, demiş. Bir de cici annesi varmış.\n\n—Onu öldüreyim, kendi kızımı vereyim, demiş.\n\nBunlar yola çıkıyorlar. Padişahın oğluna götürecekmiş kızı. Az gidiyorlar uz gidiyorlar, kız yoruluyor.\n\n—Ben çok susadım, demiş.\n\n—Gözünün birini verirsen su veririz sana, demişler.\n\nGözünün birini çıkarmış, vermiş. Ondan sonra biraz daha gidiyorlar.\n\n—Ben acıktım, demiş.\n\n—Bir gözünü de verirsen ekmek veririm sana, demiş.\n\nOnu da veriyor. Gözlerini de alınca cici annesi bunun üstünü başını soyuyor, kendi kızına giydiriyor. Bunu kakıveriyor ormana. Kendi kızını götürüyor padişahın oğluna. Götürünce padişahın oğlu,\n\n—Aha kız geldi, Muradına Nail Olmayan Kız geldi, diyor.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapıyorlar. Öteki kız ağlaya ağlaya ağlaya inci yığılmış önü. İnci yığılınca bir oduncu,\n\n—Eşeğe sarayım, diyormuş, eşek semeri devirip kaçıyormuş. Eşekle uğraşırken onu görmüş.\n\n—Ben bir oduncuyum ya, sen kimsin ya bu dağ başında? demiş.\n\n—Ben böyle böyleyim, demiş.\n\nHalini anlatmış. Oduncu odunları bırakmış, kızı eşeğe bindirmiş, gitmiş evine. O da bir oduncuymuş. İncileri topluyor, satıyor herif.\n\n—Benim başıma bir de su dökün, altın olur, demiş.\n\nHep anlatmış. Anlatınca da adam odunculuğu bırakıyor, zengin oluyor.\n\n—Bir gün ben ölürsem, benim kabrimi ta tepenin üstüne yaptırın. Altından yaptırın. Kapısı açıldı mı bağırsın, kapandı mı bağırsın Muradına Nail olmayan Kız diye, demiş.\n\nÖteki de, padişahın oğlu da gerdek gecesi gün girmiş. Şıngır şıngır girmiş gelini güldürmek için. Gelin bir gülmüş, dişleri sırıtıp durur, hiç gül açmamış. Ondan sonra bir tas su istiyor. Suyu döküyor başına. Hiç altın olmamış.\n\n—Sen değilsin, diyormuş.\n\n—Benim, diyormuş.\n\n—Sen değilsin, diyormuş.\n\n—Benim, diyormuş. Annesi geliyormuş.\n\n—Buraların havasını alamadı. Alırsa gül açar, inci olur, diyormuş.\n\nAğlatıyormuş, hiç inci olmuyormuş gözlerinden dökülen. Bunlar böyle hır gür hır gür geçinip gidiyorlarmış. Bir gün gülmüş Muradına Nail Olmayan Kız. Yanağından gül açmış. Gülü koparmış, oduncuya vermiş.\n\n—Bunu köyde sat. Bir göze bir gül, bir göze bir gül diye sat, demiş. Bir göze bir gül diye satmış. Hemen o kızın annesi duymuş.\n\n—Nasıl olur bu? Yaşıyor daha, ölmemiş, demiş.\n\nGülü alıyor, gözü veriyor. Gidiyor hemen, kızının yanağına takıyor. Güya güldü, gül açtı. Damat geliyor. Hemen gülü bir alıyor, gülü kokluyor.\n\n—İnşallah gülü geldi ya, kendisi de gelir, diyor.\n\nO gülü kokladığı zaman kız hamile kalmış, Muradına Nail Olmayan kız. Masal bu ya. Cici annesi başlıyor cadılık düşünmeye, kızı öldürmeye. Bir gün koca karı kimsesiz o evin etrafında dolaşmaya başlamış.\n\n—Yardım edin, kalacak yerim yok! diyormuş.\n\nMisafir alıyorlar. Kızın odasına atıyorlar yatağını. Gece olunca cadı, kolundan bileziği çıkarıp gidiyor. Bilezikteymiş canı. Kız ölüyor. Sabah oluyor. Oduncu az duruyor, çok duruyor.\n\n—Niye kalkmadı bu kızımız, niye kalkmadı?\n\nVarsalar ki ölmüş. Bir türbe yaptırıyorlar. Padişahın oğlu da evde\n\n—Sensin, sen değilsin, diye evde münakaşa ederken tüfeğini almış, ava çıkmış. Bir de bakmış ki dağ &nbsp;başında pırıl pırıl bir türbe. Varıyor türbeye. Kapıyı bir açıyor,\n\n—Muradına Nail Olmayan Kız, diye bağırıyormuş; kapıyı kapatıyor,\n\n—Muradına Nail Olmayan Kız, diye bağırıyor. Bakmış ki orada, türbede çocuğu da olmuş. Bakmış çocuk oynayıp durur, anne ölü. Çocuğu alıyor, evine getiriyor.\n\n—Bunu sakın ha ağlatmayacaksınız! demiş.\n\nÇocuk oralarda yuvarlanırken annesinin bileziği eline geçiyor. Çevir Allah, çevir Allah, ağla bakalım. Padişahın oğlu duyuyor bunu, geliyor.\n\n—Niye ağlatıyorsunuz bunu?\n\n—Bilezikten ağlıyor.\n\n—Verin onu!\n\nVeriyorlarmış, yine ağlıyormuş. Bakmış bakmış olmayacak.\n\n—En iyisi ben bunu götüreyim annesine yine, demiş.\n\nAnnesine götürmüş. Bileziği koyuvermiyormuş çocuk. Çocuğu koyuvermiş türbenin, annesinin yanına. Değdiği yere can geliyormuş, değdiği yere can geliyormuş. Bakmış bakmış, bileziği çocuğun elinden almış da koluna takıvermiş, aynı uyanır gibi kalkmış.\n\n—Ben böyle böyleyim, ama sen kimsin? demiş.\n\n—Ben de padişahın oğluyum. Bizim eskiden beri kavuşmamız lazımmış, ama o vakit, bu vakitmiş, demiş.\n\nSonra da evine geliyorlar. Kaynanasıyla karısına:\n\n—Kırk katır mı istersiniz kırk katır mı istersiniz? demiş.\n\n—Kızım, kırk satır alıp da ne yapacağız, kırk katır alalım da odun çekeriz, demiş anası.\n\nKırk katırın kuyruklarına bağlamışlar bunları, sürüklemişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Neyidim Noldum Nolcam",
        "text": "Neyidim Noldum Nolcam\n\nŞimdi bir padişah varmış. Vezirini almış, yola çıkmış. Varmış bir çay kenarına. Orada bir dedecik var.\n\n—Dede, sen ne yapıyorsun burada?\n\n—Ben çöp çatıyorum, demiş.\n\n—Benim bir kızım var. Onun kimlere bağladın nasibini? demiş.\n\n—Hint Dağı’nda bir çoban var. Ben ona bağladım, demiş. Padişah demiş vezirine:\n\n—Dön geri. Ben bir padişah olayım da kızımı çobana vereyim, demiş, çevirmiş.\n\nVarmış, &nbsp;kızı sarayına kapatmış. Yemekleri, suyunu, şeyini oraya, kızına yanaştırmış. Eh, bir gün olsa, kızın canı sıkılmış.\n\n—Babama söyleyin. Müsaade etsin, beni sarayın avlusuna bir çıkarsın, demiş.\n\nOradan bir rüzgâr gelmiş, hadi bir dağa. Dağa götürünce orada bir çobanla karşılaşmış.\n\n—Çoban, beni misafir alır mısın? demiş. Önceden de tabi azcık şey konuşurlarmış.\n\n—Tamam. Ben ağama söyleyeyim de ondan sonra misafir alayım, demiş. Varmış, izin almış.\n\n—Git, getir madem. Misafir alınmaz mı? Gitmiş.\n\n—Kızım, sen neyin nesisin? Niye geldin sen buraya?\n\n—Ben bir padişah kızıydım. Babam beni kapattı bir saraya. İzin istedim, dışarı çıkardı. Rüzgâr beni buraya getirdi, demiş.\n\n—Sen bu çobana gelir misin?\n\n—Gelirim. Ama benden olan çocukların ismini ben koyarsam gelirim, demiş.\n\n—Tamam. Ad bir gök boncuk. Koy kızım, demiş.\n\nTamam. Onları evermiş. Evlenmişler. Şimdi bir oğlu olmuş, Neyidim. İkinci bir oğlu daha olmuş, Noldum. Üçüncü bir daha, Nolcam.\n\nBabası çıkmış. Çıkınca aramış bunu. Orayı burayı kızı aramış. Arayınca bir kahvenin önüne gelmiş. Üç çocuk top oynuyormuş.\n\n—Noldum, at. Neyidim, tut. Nolcam, önüne gel.\n\nBunları dinlerken:\n\n—Oğlum, beni evinize misafir alır mısınız? demiş.\n\n—Alırız amca. Bizim ev burada değil, bir dalın tepesinde.\n\n—Tamam oğlum, gidelim, demiş.\n\nOraya varmış. Varınca,\n\n—Anne, misafir geldi, demiş.\n\n—Tamam, gelsin oğlum. Aç kapıyı, koy içeriye, demiş. Önceden de şöyle perde çekilirmiş araya. Perde çekilince:\n\n—Çek perdeyi, demiş.\n\nÇekmiş.\n\n—Git babanı çağır, gel, demiş. Babasını çağırmış gelmiş.\n\n—Baba, misafir geldi, demiş. Babası gelmiş.\n\n—Hoş geldin büyük baba, demiş.\n\n—Hoş bulduk, demiş.\n\n—Sen neyin nesisin?\n\n—Ben bu çocukların ismini sormak için geldim. Kim koydu böyle Neydim, Noldum, Nolcam? demiş.\n\n—Annesi koydu, demiş.\n\n—Annesiyle görüşebilir miyim? demiş.\n\n—Hayır görüşemezsin, demiş.\n\n—Ben bu isimleri sormak için görüşmek istedim, demiş.\n\n—Tamam, demiş. Çağırmış.\n\n—Kızım, bu isimleri neden böyle koydun, Neyidim, Noldum, Nolcam? Bunları sormak için ben buraya geldim, demiş.\n\n—Neyidim, bayırda aç kalıp ot mu yemedim, çalı çırpı mı yemedim. Noldum, ben bir padişah kızıydım, çoban karısı oldum. Nolcam, acaba bundan sonra Nolcam diye bunun adını koydum, demiş.\n\n—Çek kızım perdeyi, ben senin babanım, demiş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Nohut Çocuk",
        "text": "Nohut Çocuk\n\nBir varmış bir yokmuş, evvelden bir kadının hiç çoluğu çocuğu olmuyormuş. Adam çiftçiymiş, ileşbermiş[1] bizim gibi, tarlaya gidiyormuş. Kadın yemek götürecekmiş adama öğleye, ama çoluk çocuk yok. Nasıl götürecek? Kim götürecek, kim getirecek? Kadının biri:\n\n&nbsp;—Sen nohut ısla. Nohudu ısla, koy tencerenin içine. Besmelesiz koy, demiş. Besmelesiz karı bir tencerenin içine nohut ıslamış, koymuş.\n\n—Ya Allah’ım, ben şimdi bu adama aş götüreceğim, ama nasıl götüreyim, nasıl yapayım?\n\nÖğlen yemek vakti geliyor, adam yemek yiyecek. Bu kadın ha bire düşünürmüş. Makarna yapıyormuş. Şimdi biri tüylemiş[2] çıkmış.\n\n&nbsp;—Anne ben götüreyim, demiş. Tenceredeki nohut, çocuk olmuş.\n\n—Anne ben götüreyim, demiş.\n\n—Hadi oradan, bok yiyecek, götürecek. Âlemin çocuğu bana ne edecek? demiş. Bir oklava sallamış. O zaman hepsi demiş:\n\n—Anne ben götüreyim, anne ben götüreyim, anne ben götüreyim.\n\nTenceredeki nohutların hepsi çocuk olmuş karının başına. Karı bu sefer şaşırmış. Nohut çocuğunun birisi de tarlaya varmış. Karı adama demiş:\n\n&nbsp;—Ya bugün ben nohut ısladım. Bütün nohutlar çocuk oldu çıktı, demiş.\n\n—Hadi be manyak karı, nohut çocuk olur mu? demiş.\n\n—Ben besmelesiz koydum nohudu, çocuk oldular hep, demiş.\n\n—Evvelden beri yapsaydın ya madem, hep üzüldün, demiş.\n\n—Olsun varsın, ne yapalım, olsun, demiş.\n\nNohudun birisi de tüylemiş, öküzün kulağına girmiş. Adam:\n\n—Oha! dermiş. Öküzün kulağındaki de:\n\n—Oha! dermiş.\n\n—Aşağı öküz! dermiş.\n\n—Aşağı öküz! dermiş öküzün kulağındaki de.\n\n—Allah Allah, bu öküzde ne var?\n\nÖküz çıldırmış. Öteki öküzün kulağında seslendikçe öküz de delilenirmiş. Aşağı, yukarı derken bu adam acımış.\n\n—Bu öküzden hayat gelmeyecek. Bu öküzü ben çekeyim, keseyim. Öküzü kessem olmayacak, kesmesem bana yetecek, demiş.\n\nKoca öküzü kesecek. Bir nohut da ta orada otun içine girmiş. Otun içine girince öküz orada yayılırken, otun içindeki nohudu yemiş. Otun içindeki nohut, öküzün karnına gitmiş. Öküzün karnındaki de delilenmeye başlamış. Konuşmaya başlamış. Şimdi adam ne derse öküzün karnındaki nohut da onu dermiş. Bu sefer adam demiş:\n\n—Bu iş iyi olmadı. İş kötüye sardı. Bu öküzü en iyisi ben çekeyim, keseyim.\n\nKasabın, cambazın birisine vermiş. Cambaz almış, cambaz da hakkından gelememiş öküzün karnındakinden.\n\n—E ne yapayım? Hadi keseyim.\n\nKesmişler. İçinden çocuk çıkmış gelmiş, öküzün karnından. Hiç bu olacak iş mi, ama bu bir masal. Sonra,\n\n—Ben bunu ne yapayım? Bundan kurtulamayacağım ben, diyor.\n\nGidiyor, yolun üstüne atıyor kendini. Yatıyor. Yatarken öteden araba geliyormuş. Düt düt düt düt araba bağırıyormuş. Adam da hiç oralı olmuyormuş.\n\n—Hadi şu araba bağırıp durmasın. Şu arabayı korkutayım, geri kaçsın, demiş.\n\nArabayı korkutayım derken, hadi adamın kolunu ezip geçiveriyor araba. Hadi araba kalıyor.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Çiftçi\n\n[2] Atlamış, sıçramış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Oduncu ile Oğlu",
        "text": "Oduncu İle Oğlu\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir adam varmış. Üç tane de oğlu varmış. Adam dağdan odun kesiyormuş. Eşekle götürüp satıyormuş. Odunculuk yapıp ailesine öyle bakıyormuş. Adam bir gün hasta olmuş. Büyük oğluna demiş ki:\n\n—Bugün de oduna sen git.\n\nOğlan odun kesmek için dağa gitmiş, karşısına bir dev çıkmış. Devden korkmuş, odun kesmeye gidememiş, geri dönmüş. Oduncu bu sefer odun &nbsp;getirmeye ortanca oğlunu göndermiş. Ortanca oğlanın da karşısına dev çıkmış. O da korkmuş geri dönmüş. Bu sefer küçük oğlan dağa odun kesmeye gitmiş. Küçük oğlan geri dönmüş. Annesine demiş ki:\n\n—Anne bana taze peynir ver, demiş.\n\nTaze peyniri almış dağa tekrar gitmiş Karşısına tekrar dev çıkmış. Dev küçük oğlana:\n\n—Bu dağ benim, kimse buradan bir şey kesemez, demiş.\n\nKüçük oğlan yerden bir taş alıyormuş gibi yapıp peyniri sıkmış, suyunu çıkarmış. Karşısındakini gören dev de yerden bir taş almış, sıkmış, fakat suyunu çıkaramamış. Karşısındakinin ne kadar güçlü olduğunu anlamış. Devle birlikte akşama kadar odun kesmişler. Akşam dev, oğlana demiş ki:\n\n—Gel bir yemek yapıp yiyelim.\n\nSonra beraber yemeğe oturmuşlar. Oğlan tabii uyanıkmış. Boynuna astığı ekmek torbasının &nbsp;bir ucunu kesmiş. Bir lokma ağzına atıyorsa beş lokma torbaya atıyormuş. Dev doymuş, sonra sofradan kalkmış. Bakmış oğlan sofradan kalkmıyor.\n\n—Ben bile koca devken doydum, sen nasıl oluyor da doymadın? demiş.\n\n—Ben karnımı deldim oradan yemek çıktı, demiş.\n\nDev de karnını delmek için bıçağı karnına saplamış, sonra ölmüş. Küçük oğlan topladığı odunlarla da babasını baktırmış. Aile de huzura kavuşmuş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Padişahın Oğlu",
        "text": "Padişahın Oğlu\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın üç tane oğlanı varmış. Bir elma dalları varmış. Her sene gelir, bir şey yiyiverirmiş elma dalını. Böyle zamanı gelmiş.\n\n—Şunu gidelim, bir bekleyelim birimiz, demişler.\n\nEn büyük oğlan gitmiş, beklemeye gitmiş. Bir de elmanın üstünde duruyormuş, bir şey böyle öğürüp duruyormuş, &nbsp;bir yeri yerde, bir yeri gökte.\n\n—Eyvah! Beni de yiyecek, demiş, koymuş kaçmış. Öteki oğlan, ortanca oğlan:\n\n&nbsp;—Sen iş yapmazsın, ben gideyim, demiş. Ertesi gün ortanca oğlan gitmiş. Ortanca oğlan bir &nbsp;de &nbsp;bakmış &nbsp;ki, &nbsp;bir &nbsp;yönü &nbsp;yerde, &nbsp;bir &nbsp;yönü &nbsp;gökte &nbsp;bir &nbsp;şey &nbsp;dönüp duruyor. O da koymuş kaçmış. Küçük oğlan:\n\n—Sen iş yapmazsın. Ben gideyim, demiş. Küçük oğlan gitmiş. Küçük oğlan gidince bir kıl çekmiş, kılını çekmiş.\n\n&nbsp;—Erkeksen bir daha çek, demiş.\n\n—Ben anamdan bir kere doğdum, demiş küçük oğlan. Öteki kanını akıtarak gitmiş.\n\nBunlar üç &nbsp;oğlan &nbsp;gitmişler. &nbsp;Bu &nbsp;kanını &nbsp;akıtarak &nbsp;bir &nbsp;kuyunun &nbsp;içine &nbsp;girmiş. Bunlar &nbsp;da biz bunu bulacağız, öldüreceğiz diye bunlar da giriyor kuyunun içine, küçük oğlan da giriyor. Küçük oğlan da arkasından kanını akıtarak gidiyor ya, küçük oğlan da gidiyor. Kuyu dibine iniyor. Orada üç tane güzel kız varmış. Orada durup dururlar.\n\n—Ana, bizim devin yiyeceği geldi, diyorlar kızlar oğlana.\n\n—Deviniz de mi var? diyor.\n\n—Devimiz de var, diyorlar.\n\nŞimdi bunlar otururken dev her gün dev bir insan yiyormuş. Geliyor dev. Oğlan ona bir yumruk vuruyor.\n\n—Erkeksen bir daha vur, diyor.\n\n—Ben anamdan bir doğdum, bir daha doğmadım, diyor. Neyse kızlar orada kalıyor. Kızlar diyor ki:\n\n—Bizi kurtardın, diyor oğlana.\n\nŞimdi oğlanlara, büyük oğlana, üç tane kızmış ya, büyük oğlan büyük kızı. Biraderlerine bağlıyor kızı.\n\n—Çekin siz, diyor. Ama kız diyor ki ona, küçük kendine kalan kız:\n\n—Evvela sen çık da, &nbsp;arkadan ben &nbsp;çıkayım. &nbsp;Seni bak kuyunun &nbsp;dibinde bırakırlar, diyor küçük kız.\n\n—Yok &nbsp;canım &nbsp;sen &nbsp;de, &nbsp;benim &nbsp;biraderler &nbsp;öyle &nbsp;birader &nbsp;değildir, &nbsp;diyor &nbsp;oğlan. Neyse bu büyük kızı bağlayıveriyor.\n\n—Bu&nbsp; büyük &nbsp;biraderin, &nbsp;diyor. &nbsp;Çıkarıyorlar &nbsp;bunu, &nbsp;çekiyorlar. &nbsp;Arkadakini &nbsp;de çıkarıyorlar.\n\n—Orta biraderin bu, diyor. Onu da çıkarıyorlar. Şimdi küçük kıza geliyor sıra. Küçük oğlan da onu kendine alacak. Kız diyor ki:\n\n—Seni çıkarmazlar ben çıktıktan sonra. Evvela sen çık, arkadan ben çıkayım, diyor. O da sanıyor oğlan:\n\n—Beni aldatacak, kalacak, diyor.\n\n—Evvela sen çık. Benim biraderler öyle &nbsp;değil, diyor. Neyse bunlar bunu bağlıyor. Çekiyorlar yukarı. Bakıyorlar, o kız çok güzel. Ama küçük oğlana o kız çıkmadan bir yüzük veriyor.\n\n—Eğer onlar çıkarmazlarsa seni, bu yüzüğü yalayıver. Bu yüzükten bir ak koç çıkar, &nbsp;bir de kara koç çıkar. Ak koçun üstüne bin, kara koçun üstüne binme. &nbsp;Kara koçun &nbsp;üstüne &nbsp;binersen &nbsp;yedi &nbsp;kat &nbsp;yerin &nbsp;dibine &nbsp;gidersin, &nbsp;ak &nbsp;koçun &nbsp;üstüne &nbsp;binersen gökyüzüne çıkarsın, diyor.\n\nNeyse kızı görünce oğlanı çıkarmıyorlar.\n\n—Kendi &nbsp;kızın &nbsp;en &nbsp;güzelini &nbsp;alıyor. &nbsp;Bunun çıkarmayalım, &nbsp;kuyunun &nbsp;dibinde kalsın, &nbsp;diyorlar. Oğlan bir de yüzüğü yalıyor. Bir kara koçla bir ak koç çıkıyor.\n\nOğlan ak koçun üstüne bineceği yerde kara koçun üstüne biniyor. Oğlan hadi yedinci kat yerin dibine gidiyor. Bir de oraya varıyor, benim gibi bir koca karı oturup durur.\n\n—Selamün aleyküm, diyor.\n\n—Aleyküm selam.\n\nÖnüne sofra koyuyor işte, yemek yiyor.\n\nO köyde de her gün bir dev bir insan yermiş de bir çeşme varmış. Çeşmenin başında her gün bir insan yerken çeşmenin kurnasını açıveriyormuş da âlem çanağını çömleğini dolduruyormuş, su yokmuş.\n\n—Suyun yok mu nine? diyor.\n\nYokmuş &nbsp;ama, &nbsp;işemiş &nbsp;de &nbsp;nine &nbsp;tanrı &nbsp;misafirine &nbsp;yok &nbsp;olmaz &nbsp;diye &nbsp;sidiğini getirmiş. Neyse bu bilmiş ama, ağzında tutuyormuş suyu. Sonra yemeğini yedikten sonra demiş:\n\n&nbsp;—Nine, sizin köyünüzde akarsu yok mu? demiş.\n\n&nbsp;—Oğlum, akarsu var, ama her gün bir dev insan yiyor. Bugün falan padişahın kızını &nbsp;yiyecek. &nbsp;Güya &nbsp;ben &nbsp;tanrı &nbsp;misafirine &nbsp;su &nbsp;yok &nbsp;demek &nbsp;olmaz &nbsp;diye &nbsp;işedim &nbsp;de getirdim, yalanı yok, demiş.\n\n&nbsp;—E hadi oraya gidelim, demiş.\n\nNine çanaklarını çömleklerini toplamış. Varmışlar, bir bunarın önünde kız oturup&nbsp; &nbsp;dururmuş, &nbsp;bu &nbsp;yenecek &nbsp;kız &nbsp;oturup &nbsp;dururmuş. &nbsp;Alem &nbsp;çanağını &nbsp;çömleğini toplamış, oraya bunarın başına toplanmış. O bunarın başını açıverirmiş. O kızı, neyse yiyeceği &nbsp;insanı &nbsp;yiyene&nbsp; &nbsp;kadar &nbsp;insanlar &nbsp;çanaklarını &nbsp;çömleklerini, &nbsp;doldururlarmış. Neyse tam kurnayı açmış bu. Onlara kurnayı açınca, oğlan bir kılıç sallıyor.\n\n—Erkeksen bir daha vur, diyor. O da:\n\n—Ben anamdan &nbsp;bir defa doğdum, bir daha doğmadım, diyor. Padişah o gün kendisi gelmemiş suya. Padişaha müjdeye gidiyorlar.\n\n—Vay senin kız geldi, bir delikanlı, onu, devi öldürdü, diye.\n\nGeliyor padişah.\n\n—Oğlum, benden ne istiyorsun? diyor.\n\n—Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Ben senin sağlığını istiyorum, diyor.\n\n—Ben senin istediğini biliyorum, diyor.\n\nO bir dalın dibine varıyor. Dalın dibine vardıktan sonra orada bir kuş varmış. Her sene yuvasını bir şey yiyi yiyiveriyormuş, yavrularını &nbsp;bir &nbsp;şey yiyi yiyiveriyormuş. Bir de bakmış yavrular cik &nbsp;cik cikleşip dururlarmış. Bir yılan yavrularını yiyormuş. O yılanı öldürmüş oğlan. Oğlan yılanı öldürünce de kuş gelmiş o vakit.\n\n&nbsp;—Her sene bir şey benim yavrularımı yiyi yiyiveriyordu, sen benim yavrularımı kurtardın, benden ne istersen iste, demiş.\n\n—Hiçbir şey istemiyorum, demiş oğlan.\n\n—Sen benden bir parça et, bir şişe su istiyorsun, demiş.\n\nGetirmiş &nbsp;bir &nbsp;parça &nbsp;et, &nbsp;bir &nbsp;şişe &nbsp;su. &nbsp;Neyse &nbsp;kuyunun &nbsp;dibinden &nbsp;bu &nbsp;oğlan çıkıyormuş. “Lark” dedikçe et veriyormuş, “gark” dedikçe su veriyormuş, “lark” dedikçe et veriyormuş, “gark” dedikçe su veriyormuş. Oğlan gökyüzüne çıkmış. &nbsp;Bir de &nbsp;çıkmış, &nbsp;biraderleri &nbsp;düğün &nbsp;yapıyorlarmış. &nbsp;Kendi nişanlısını &nbsp;almışlar, &nbsp;ama &nbsp;kaç seneler geçtiyse işte.\n\nYirmi gün mü ne kadar günse işte, davul çaldırıyormuş padişah. Öncelerden koşu &nbsp;koşuluyordu ya, atlar koşuluyordu ya, şimdi böyle koşuya çıkmışlar. Koşuya çıkınca da bir kere kızın yüzüğü varmış onda ya, yüzüğü yalamış o, bir kır at çıkmış. Binmiş kırata, bir kere varmış gelmiş, ikincide padişahın koca oğlanı vurmuş. Yine yeniden gelmiş. O vakit padişah demiş ki:\n\n&nbsp;—Benim oğlan bir daha var, demiş. Davulu kesmek istemişler.\n\n—Çalın davulu, demiş.\n\nOnda sonra yüzüğü yalamış. Bir de kahverengi at çıkmış. Ondan sonra yine bir daha varmış &nbsp;gelmiş. &nbsp;Ortan &nbsp;oğlanı &nbsp;da &nbsp;vurmuş. &nbsp;Padişahın &nbsp;o &nbsp;vakit &nbsp;diyeceği kalmamış. O vakit demiş ki, inivermiş attan da:\n\n—Çalın davulu, ben de padişahın küçük oğlanıyım, demiş. Masal orada bitiyor işte. Ben de onların düğünlerine gittim.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Padişahla Zengin Adam",
        "text": "Padişahla Zengin Adam\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir fakir adam varmış. Adam odun satarmış. Odun keser, eşekle köylere odun satarmış. Karı da ev işlerine gidermiş. İki oğlan çocuğu varmış. Ev işlerine giderken adam:\n\n—Şimdi güzel karı gelsin gelsin, burada çalışsın. Ben bunu bırakayım, varayım da alayım geleyim, demiş.\n\nKarıyı almış gitmiş, varmış. Şimdi ev temizleyen karıyı, fakir adamın karısını almış gitmiş. İki oğlan balası kalmış. Köyde de ayıbına gitmiş adamın.\n\n—Bunları alayım da başka köye gideyim, demiş fakir adam.\n\nŞimdi birini almış gitmiş. Giderken çay almış gitmiş oğlancığı. Adam kalıvermiş. Sonra durmuş durmuş, birini daha almış gitmiş. Yine onu da almış gitmiş çay. Orada o adam kalmış. Köye dönmemiş adam. Köye dönmeyince o çocuğu avcılar bulmuş, köye çıkarmış. İkisini de köye götürmüş. Ölmemiş çocuklar. Sonra bir köye çıkmış. &nbsp;Padişah seçilirmiş köyde de. Şimdi bir talih kuşu varmış. O da nasılmış biliyor musun? Çaydan çıkmış da ıpıslak varmış oraya adam, o halkın içine. Varınca ille talih kuşu gelir o adamın başına konarmış.\n\n—Padişah o olacak, dermiş.\n\nDöner döner, o adamın başına konarmış.\n\n—Köyümüzde zengini var, fakiri var. Bunu mu edeceğiz? demiş halk da.\n\nOnu örtmüşler, pirketlerin altına saklamışlar onu. Yine varmış o kuş, onun başına konmuş,\n\n—İlle o padişah olacak, diye. Onun başına konunca, köyde o padişah olmuş. Padişah olunca zengin adam da o köydeymiş. Oğlanlar büyümüş. Oğlanları da oradan biri almış gitmiş. Oradaymış oğlanları da. Adamın biri padişahla oturuyormuş. Karısı da varmış orada.\n\n—Padişahım, benim karım var evde. Karım korkar. Ben gideyim, demiş.\n\n—Ben çocukları yollayayım da çocuklar beklesin orayı. Karıyı senin çocuklar beklesin, demiş padişah da.\n\nŞimdi çocuklar beklermiş kapıda. Şimdi iki çocuk demişler ki birbirine:\n\n—Hadi başımızdan geçenleri anlatalım.\n\nZengin adamın karısını bekliyorlar ya.\n\n—Benim babam odun satarmış. Anam da ev işlerine gidermiş, demiş biri.\n\n—Benim anamı zengin adam almış gitmiş, demiş öbürü.\n\nŞimdi anası da içerdeymiş. Anasını bekliyorlarmış. Padişah zengin adamın karısını bekletiyor ya. Padişahla konuşuyor onlar. Sonra anası çıkıvermiş dışarı onlar konuşurken.\n\n—Siz benim çocuklarımsınız ya. Gelin bakalım buraya, demiş.\n\nŞimdi zengin adam varıyor oraya. O çocuklar anasıyla sarmaş dolaş sarılır dururlarmış. Gelivermiş de padişaha demiş ki:\n\n—Bak benim karıyı ne yaptılar senin çocuklar? Sevişip dururlar.\n\nPadişah, oraya varınca o çocukları parayla almış. Onları bulan adamdan parayla alıyor, padişahın oluyor o çocuklar.\n\n—Derhal bunlar asılacak! Derhal onların ikisini de asacağız, demiş.\n\nGetiriyorlar bunları. Şimdi onları orada asacaklar. Karıyı da getiriyorlar. Karıyı da asacaklar. Çocuklar:\n\n—Padişahım, biz başımızdan geçenleri anlatalım. Ondan keri as bizi, diyorlar.\n\n—Tamam, anlatın bakalım, diyor.\n\nÇocuklar anlatıyorlar. Karı da anlatıyor. Padişah da diyor ki:\n\n—Siz benim çocuklarımızsınız.\n\nKarı da:\n\n—Benim çocuklarımsın, diyor.\n\nBunlar sarmaş dolaş. Zengin adamı asıyorlar. Bunlar kalıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Papaz",
        "text": "Papaz\n\nBir gelin suya giderken bir Arap’ın dükkanının önünden geçermiş.\n\n—Gelin, ne yapıyorsun? dermiş Arap.\n\nGelin hiç tınmazmış. Yine bir gün akşama suya gidecek olmuş. Arap dükkanın önünde oturup dururmuş.\n\n—Şimdi bu, gelin ne yapıyorsun, der. Hadi hemen gidivereyim.\n\nBardakları boş bırakıvermiş.\n\nAdamı çiftten gelmiş. Elini ayağını yıkayacak olmuş, bardaklarda suyu bulamamış.\n\n—Suyu doldurmamışsın. Bardaklarda su yok ya, demiş.\n\n—Ben bugün suya gidecektim. Ama dükkanın önündeki papaz bana, ‘Bre gelin ne &nbsp;yapıyorsun?’ dedi. Ben de utanıyorum. Yine dükkanın önünde oturuyormuş da ben de ondan gitmedim, demiş.\n\n—O sana ‘Bre gelin ne yapıyorsun?’ derse sen de ona ‘Bre papaz sen ne yapıyorsun?’ de. Neden gitmiyorsun? demiş.\n\nGelin de almış bardakları gitmiş. Geçiyormuş.\n\n—Bre gelin ne yapıyorsun? demiş papaz yine.\n\n—Bre papaz, sen ne yapıyorsun? demiş.\n\n—Akşam bir kaz alayım da varayım mı? demiş.\n\n—Gel, demiş gelin.\n\nEve gelmiş, kocasına deyivermiş.\n\n—Bana ‘Bre gelin, ne yapıyorsun?’ dedi. Ben de ‘Bre papaz, sen ne yapıyorsun?’ demiştim. ‘Akşam bir kaz alayım da varayım mı?’ demişti. Ben de ‘Gel.’ Dedim, demiş.\n\n—Gelsin, demiş adamı. Bunlar aş ekmek yemiş. Adamın alini ayağını yıkamış. Adam evin altına inmiş.\n\n—Sana geldi mi ‘Kocan nerede?’ der. Sen de “Kocam evde yok” de. Gelsin, demiş. Adam evin altında dinlerken papaz bir kaz tutmuş, almış gelmiş. Geline:\n\n—Gelin, ben geldim, ama kocan nerede? demiş.\n\n—Kocam yok, köyde, demiş.\n\n—Kazı keselim mi?\n\n—Keselim.\n\nPapaz kazı kesmiş. Gelin pişirmiş, kızartmışlar. Adam evinin altında dinlermiş bunları. Kazı yiyecekleri zaman tıkır tıkır olmuş evin altı.\n\n—Ne bu tıkırtı? demiş.\n\n—Adam danayı bulamadı. Danayı aramaya gitmişti. O danayı bulsa gelmez. Hadi ben dana geldi diyeyim de, sana dananın yularını takayım, tezgaha bağlayayım, demiş.\n\nPapazın eli ayağı titremiş. Gelin dananın yularını takmış papaza. Elini ayağını tutmuş, sıkıca bağlamış. Kandili de almış, merdivene çıkmış. Merdivenin ayağından ünlemiş:\n\n—Ay adam, ay adam, sen gidince dana geldi. Ben tezgaha bağlaya koydum. Sen de nafile gezdin. Dana evde, demiş.\n\n—Sorma sen. Dana araya, dana araya her dağları taşları gezdim, bulamadım. O danadan bir öfkemi alayım, demiş.\n\nÇıkarken bir eşek dayağından odun almış adam. Papazın yularını eline alıvermiş.\n\n—Sen bir daha bunları yapacak mısın? diye diye eşek dayağıyla varıvermiş papaza.\n\nO da ben danayım diye\n\n—Bööh bööh! Diye bağırıvermiş dayağı yedikçe. Başından yuları sıyırınca kaçmış.\n\nSabah olmuş.\n\n—Hadi, suyu doldur gel, demiş geline adamı.\n\n—Papaz sana “Bre gelin ne yapıyorsun?” derse, sen de ona “Bre papaz sen ne yapıyorsun?” de. O demezse yine sen de, demiş adamı.\n\nGelin bardaklarını almış, suya gitmiş. Papaz dükkanın önünde oturuyormuş. Bakmış, gelin geliyormuş. Hemen papaz kalkmış, dükkanın &nbsp;içine girmiş. Yüzü koyun kapanmış yatmış. Gelin geçmiş, seslenmemiş. Gelin suyu doldurmuş, geri gelmiş. Yine varmış kapıya. Papaz daha yüzü koyun kapalı yatıyormuş.\n\n—Papaz ne yapıyorsun? demiş.\n\n—Bre gelin, alıştınız kaz götüne, papaz götüne. Bana seslenme de kime seslenirsen seslen, demiş.\n\nBir dahaki sefere\n\n—Gelin ne yapıyorsun? diyememiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Peri Kızları",
        "text": "Peri Kızları\n\nOturduk, masal satıştık birbirimizle, çoluğumuz çocuğumuz, komşular. Köyün altında bir eşek ölmüş. Çocuğun birisi,\n\n—Kaburganın altına gireyim de şu kuşların birini tutayım, demiş.\n\nO da kaburgadan çıkana kadar kargalar kapıyor. Hadi altın dağının tepesine götürüyor. Oraya çıkıyor çocuk, inemiyor. Ona altın atıveriyor, buna altın atıveriyor. Bir gün karnı acıkıyor.\n\n—Nasıl ineyim, nasıl edeyim?\n\nEline dalak gibi bir şey alıyor. Kargaların kemikleriyle kazarken, bir kaygan taş buluyor. Kaygan taşı buluyor, çıkarıyor, ta oraya dayıyor. Bir merdiven buluyor, iniyor merdivenden aşağı. Varıyor, dev karısı fırın süpürüp durur. Bunun memesine yapışıyor, boynuna yapışıyor. Karı bunu fırın ekmeğiyle kuzu gibi karnını doyuruyor.\n\n—Sen benim anamsın!\n\n—Sen benim oğlumsun!\n\nBunlar anlaşıyorlar. Bir gün dururken dev babaları gelmiş.\n\n&nbsp;—Karı, bu evde bir âdem kokuyor. Saklıyorsun, saklama. Ben bunu bulacağım, diyor.\n\n—Tamam. Bir şey demeyeceksen çıkaracağım, diyor. Çıkarıveriyor.\n\n—Tamam oğlum, sen bizim oğlumuz ol. Bizim de evladımız yok. Ben de senin baban olayım, diyor.\n\nGünlerden bir gün canı sıkılıyor. Havuz varmış. Peri kızları gelirmiş. Orada güvercin olurlar. Oğlan bunlara bakarken vuruluyor.\n\n—Bunu ben nasıl tutacağım ana? diyor. Gül bahçesinin orada gül varmış.\n\n—Güllere sin, gülün içine gir. Hangisini seviyorsan onun elbisesini kavradığınla otur. Onlar senin kıyına gelir. Öteki gider varır, diyor.\n\n—Tamam.\n\nBu siniyor. Gelmiş iki güvercin, çamaşırlarını çıkılamışlar. Havuzun içine giriyor. Oğlan bunun birini alıyor hemen. Öteki güvercinin biri gidiyor. Biri kıyında kalıyor.\n\n—Ana, buldum, tuttum, diyor.\n\nBunlar yine az duruyorlar uz duruyorlar ikisi beraber.\n\n—Bizim de anamız babamız vardı. Bizi yollasana, diyor. Koca dev, babası diyor:\n\n—Hadi oğlum, yeter.\n\nBunlara bir beygir yükü altın sarıveriyor. Yarı yola kadar da iletiveriyor. Dönüveriyor gerisin geriye.\n\n—Oğlum, sana bir tembihim var. Bunlar yüz sene de olsa alır da gider. Bunlar peri Per zar* kızlarıdır. Yalnız bu hüneri, bu elbiseleri yavuz yere sakla. Duvarın temelini kaz, oraya at, diyor. Varıyor bunlar anasının babasının yanına. Kırk gün kırk gece davul çaldırıveriyor.\n\n—Oğlum, biz bu hüneri yapacağız.\n\n—Tamam, yapın ana.\n\nBunlar bir düğün yapıyor. Bir yakaya gidince temeli kazıyor, ta oraya saklıyor giyecekleri. Neyse geliyor güvercin. Bir kokuyor, duvarın dibine bir yumruk vuruyor, yarıyor. Cenabı Allah’ım onu yarıyor. Alıyor elbiselerini.\n\n—Hadi, şimdiye kadar seninle eşlik yaptım. Ben gidiyorum evime. Beni ister dilersen.\n\n—Gök, dağ! diye diye gel.\n\n—Beni buldururlar, ben seni bulurum, diyor.\n\n—Allah verirse alıp geleceğim, diyor.\n\nGidiyor. Bunu Cenabı Allah’ım, perileri Per zarları yollara dikiyor. Oğlan giderken bu oğlanı buluyorlar, öldürüyorlar. Hata getirmeden bu kızla babasının karşısına iletiveriyorlar.\n\n—Eh kızım, bu mu? diyor.\n\n—Bu yiğit, beni havuzdan alıveren, ediveren.\n\n—Eh, tamam, diyor. Bir dernek de babaları yapıyor.\n\n—Kızım, burada mı duracaksın, yerine mi gideceksin? diyor.\n\n—Baba, ben oraya yakışırım, diyor.\n\n&nbsp;—Kızım, zaten senin erinin evine yakışmak buradan bedel olmuş. Git yavrum, diyor. Burada bitiyor.\n\n&nbsp;\n\n\n* Per zar: Peri zad, peri soyundan, peri gibi çok güzel.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Rüzgâr Oğlu",
        "text": "Rüzgar oğlu\n\nBir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir zengin çiftlik ağası varmış. Bunun iki tane köpeği, bir tane iyi huylu bir atı, iki tane de çocuğu varmış. İyi geçimlilermiş. Ava meraklıymış. Bir gün ava gitmiş. Avlanırken bir geyik görmüş. Onun peşinden giderken bir ses duymuş. O ağanın ismi Rüzgar oğluymuş.\n\n—Ey Rüzgar oğlu, gençliğinde mi zenginlik istersin, kocalığında mı? demiş.\n\nOndan sonra bu korkmuş tabi, hemen geri dönmüş. Evine gelmiş. Hanımına falan bir şey söylememiş. İkinci gün yine gitmiş. Yine aynı sesi duymuş. Yine bir şey söylememiş. Üçüncü gün yine korkmuş. Söylemiş.\n\n—Hanım, böyle böyle. Bir ses duyuyorum ben. Gençliğinde mi zenginlik istersin, kocalığında mı zenginlik istersin diye bir ses duyuyorum, demiş. Hanımı da:\n\n—Bey gençliğimizde ne yapalım biz zenginliği, kocalığımız rahat geçsin, demiş.\n\nOndan sonra Rüzgar oğlu tekrar ava gitmiş. Yine &nbsp;aynı ses, duymuş. O da\n\n—İhtiyarlığımda zenginliği istiyorum, demiş.\n\nHemen geri dönerken yağmur, fırtına başlamış. Köpeklerine, atına şimşek vurmuş, ölmüş. Ondan sonra evine gelmiş. Evi yağmurla, selle yıkılmış, evi dağılmış. Çocuklarıyla, hanımıyla kalmış bu. Sonra,\n\n—Hadi buradan taşınayım, demiş.\n\nÇıkmış yola. Giderken bir tane dereden geçecek olmuş. Çay böyle çok azgınmış. Oradan kendisi geçmiş. Bir tane ağaç dalı kesmiş.\n\n—Çocukları da onunla geçireyim. Ona yapıştırayım, tutundurayım, geçireyim.\n\nÇocukları geçireyim derken, hadi çocuklarını da dere almış gitmiş. Hanımıyla kalmışlar. Ondan sonra bunlar hem üzülmüş&nbsp;hem yollarına devam ediyorlarmış. Bir köye rastlamışlar. Köyde bir bakıcı kadın aranıyormuş. Hanımına:\n\n—Hadi benimle beraber sürünme. Sen burada kal, demiş.\n\nHanımı orda kalmış. Aradan baya bir zaman geçmiş, seneler geçmiş. Adam öyle giderken, baya bir seneler geçtiği için de ihtiyarlamış.\n\nKızını, oğlunu da bir değirmenci bulmuş. Büyütmüş, beslemiş. Ondan sonra oğlu askere gitmiş. Adam da hala gezgin gibi dolaşıyormuş. Bir köye varmış. Köyde de padişahlık seçimi varmış. Devlet kuşu uçuruyorlarmış.\n\n—Bakalım kimin başına konarsa onu padişah yapacağız, demişler. Devlet kuşunu uçurmuşlar. Kenarda ihtiyar bir dedenin başına konmuş.\n\n—Olmaz, sayılmaz bu. Tekrar uçuralım, demişler.\n\nYine dönmüş dolaşmış, aynı yere konmuş kuş, aynı adamın başına konmuş kuş. Ondan sonra,\n\n—Yine olmaz, biz bu adamı tanımıyoruz bile. Padişah yapamayız, demişler. Tekrar uçurmuşlar. Yine aynı adamın başına konmuş.\n\n—Üç kere uçurduk, aynı adamın başına kondu. Artık bunu padişah yapalım, demişler. Padişah seçmişler onu. Ondan sonra adam, çocuklarını aramaya başlamış. Hanımını bir sandığa kapatmışlar. Bir dereye atacaklarmış. Askerler bulmuş. Askerler de askerlik anılarını anlatıyorlarmış, başından geçenleri.\n\n—İşte benim böyle, benim böyle. Benim annem, babam yok. Bizi dere götürmüş, değirmenci büyütmüş, demiş.\n\nİşte şöyleydi böyleydi, annesi tanımaya başlamış.\n\n—Ne olur açın! Ben böyle böyle, sizin annenizim. Açın, açın! deyince askerler padişaha gidiyorlar, götürüyorlar. Padişah da babaları çıkıyor.\n\n—Ben Rüzgar oğlu, demiş. Sonra asker:\n\n&nbsp;—Kardeşim, bizi büyüten değirmencinin yanında, demiş.\n\nKardeşini almış gelmişler. Annesi, babası, hepsi beraber mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Süpürgecinin Kızı",
        "text": "Süpürgecinin Kızı\n\nBir padişah, bir de oğlu varmış. Bir de süpürgeci varmış. Padişahın oğlu, süpürgeciye:\n\n—Altından altın, gümüşten gümüş, bakırdan bakır olan nedir? Bunu bilirsen bilirsin, kırk güne kadar bulamazsan seni cellat edeceğim, demiş.\n\nAdam evine gitmiş, ağlarmış, dövünürmüş. Koca kız gelmiş:\n\n—Ne oldu baba? Neden ağlıyorsun, neden üzülüyorsun? demiş.\n\n—Ne olsun kızım. Padişahın oğlu &nbsp;geldi, “Altından &nbsp;altın, gümüşten gümüş, bakırdan bakır nedir?” dedi. Ben de bilemedim. Beni cellat ettirecek, demiş.\n\n—Aman baba, ben de zannettim dünürcüler geldi de vereyim mi vermeyeyim mi diye düşünüyorsun sandım, demiş. Ortanca kız gelmiş:\n\n—Baba, ne ağlıyorsun, ne üzülüyorsun? O da demiş:\n\n—Kızım böyle böyle. Padişahın oğlu geldi, “Altından altın, gümüşten gümüş, bakırdan bakır nedir?” dedi, demiş.\n\n—Aman baba, ben de benim çeyizim tam değil de ondan üzülüyorsun sandım, demiş. Küçük kız gelmiş:\n\n—Baba niye üzülüyorsun?\n\n—Kızım, ablangile söyledim de iki derdim üç oldu. Bir de sana söylersem dört olur, beş olur.\n\n—Ya baba, sen de hiç üzülecek şey mi buldun? Diyemedin mi ona, altından altın oğlum sizsiniz, gümüşten gümüş sizin vezirleriniz, bakırdan bakır da bizim gibi fakirler diyemedin mi baba? demiş.\n\nAdam böyle uçmuş sevincine. Zaman gelmiş, gelmiş padişahın oğlu.\n\n—Bilebildin mi? demiş.\n\n—Bildim. Altından altın oğlum sizsiniz, gümüşten gümüş sizin vezirleriniz, bakırdan bakır da bizim gibi fakirler, demiş.\n\n—Dede, sen bunu nasıl bildin? Kim bildi bunu, nasıl bildi?\n\n—Ben nereden bileceğim oğlum bunu. Benim bir kızım var, o bildi bunu, demiş.\n\nDemesin mi bu:\n\n—Ben süpürgecinin kızını alacağım.\n\nGidiyor, görüyor, beğeniyor kızı.\n\n—Süpürgecinin kızını alacağım ben, diyor.\n\n—Aman oğlum, sen padişah oğlusun. Süpürgecinin kızı alınır mı?\n\n—Hayır, ille gidin görün. Ben gittim, gördüm, beğendim. İlle siz de görün.\n\nGidiyor kaynana, görümce işte neyse, toplaşıyorlar, gidiyorlar. Evde de kimse yokmuş, bir kız varmış.\n\n—Anan nerde? diyorlar.\n\n—Anam biri iki yapmaya gitti, demiş.\n\n—Ablan nerde?\n\n—Ablam çirkini güzel yapmaya gitti.\n\n—Ortanca ablan nerde?\n\n—Lale sümbül toplamaya gitti, demiş. Hiçbir şeycik anlayamamışlar.\n\n—Kızım, bana bir su versene, demiş kaynana.\n\nYıkamış, paklamış bardağı. Su koymuş &nbsp;ama, içine bir de saman koymuş. Sonra içmişler artık suyu gitmişler.\n\n—Ne yaptınız? Gördünüz mü? demiş.\n\n—Gördük, demiş.\n\n—Beğendiniz mi? demiş.\n\n—Neresini beğeneceğim. Anan nerde dedik, biri iki yapmaya gitti, büyük ablan nerde, çirkini güzel yapmaya gitti, ortanca ablan nerde, lale sümbül toplamaya gitti dedi, demiş. Oğlan da:\n\n—Anası ebeymiş, biri iki yapmaya gitmiş, ablası gelin süslüyormuş, çirkini güzel yapmaya gitmiş, ablası oya yapıyormuş, lale sümbül oyası, oya yapmaya gitmiş. Bir de sizi hayvan yerine koymuş da bir de saman yedirmiş size. İlle alacağım ben bunu.\n\nAlmış. Bir düğün yapıyorlar, bir düğün bir düğün kırk gün kırk gece. Kırk da odası varmış apartmanın da. Ondan sonra gezmişler gezmişler, kızı gezdirmiş odaları. Birisi kapalıymış.\n\n—Burada ne var? demiş.\n\n—Burada da birine soru sordum. Bilemedi, o da bilemedi, cellat kesecek, demiş.\n\nAkşam olmuş, yatmışlar. Yattıktan sonra güya &nbsp;uyumuş padişahın oğlu. O gidiyor odaya.\n\n—Ne sordu sana? diyor.\n\n—Cennette yerler içerler de pisliğini yapmazlarmış mesela, dünyada temsili var, bir. Ne o? Ondan sonra üç bacaklı yürümez, üstüne binen yorulmaz, kısır karılar doğurmaz, bunu da bileceksin, demiş. Kız demiş ki:\n\n—Dünyada temsili ana rahminde çocuk, yiyor, içiyor, şeyini yapmıyor. Üç bacaklı yürümez sacayak, üstüne binen yorulmaz tencere, kısır karılar doğurmaz, o da katır, demiş.\n\nSabah oluyor. Gidiyor padişahın oğlu. Soruyu soruyor. Oğlan cevabını veriveriyor. Veriverince diyor ki:\n\n—Bunu sen söyledin buna.\n\nHemen oğlan yatmış karyolasına, çekmiş üstüne yorganı.\n\n&nbsp;—Bu evin içinde ne kadar kıymetli şey varsa al git, benim gözüme gözükme bir daha, diyor.\n\nKız ondan üste çıkmış. Kız da bakmış bakmış bakmış, padişahın oğlundan kıymetli bir şey görememiş evin içinde. Çağırıyor dört tane hizmetçi.\n\n—Hadi, alın tıngır tıngır, karyolasını alın padişahın oğlunu götürün, diyor. Anasının babasının evine.\n\nMasal bu ya, uyuyor, uyanıyor oğlan. Baksa ki bizim ev gibi takıl tukul bir evin içinde.\n\n—Ben nasıl geldim buraya? Ben sana ne bulursan bul kıymetli bir şey, onları al git demedim mi? diyor.\n\n—Ben de baktım baktım, senden kıymetli bir şey göremedim. Ben de seni aldım geldim, diyor kız. Oğlan:\n\n—Beni nasıl getirttiysen geri öylece götür, diyor.\n\nYine üstüne çekiyor yorganı. Hadi dört kişi gidiyorlar. Hadi yine götürüyorlar padişahın oğlunu evine. Hala daha geçinir giderlermiş işte.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Elma Kabuğu",
        "text": "ELMA KABUĞU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın oğlu varmış. Düğünlere oynamaya gidermiş. Bir gün bir köye gitmiş. Orada bir padişahın bir kızı varmış. Onu da herkes istiyormuş vermiyorlarmış. O da padişah oğluymuş, ama onun padişah oğlu olduğunu nereden bilecekler.\n\n̶&nbsp; Burada ne var?&nbsp;demiş.\n\n̶&nbsp; Burada padişahın kızı var, evlerinin önünde bir de servi ağacı var.O servi ağacının dalını kim keserse kızı ona verecekler,&nbsp;demişler.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Tamam, demiş.\n\nHemen oraya gitmiş. Önce kıza bakmaya gitmiş. Kızlar camın önüne çıkmış. Oğlan bunlara bakarken çamura batmış. Onlar da elmanın kabuğunu soyarlar da yere atarlarmış. Oğlan da onun aşkından yerden elma kabuğunu almış da yiyivermiş. Onlara bakarken ayağı çamura dalmış. Cebinde ipek mendil varmış silmiş, atmış:\n\n̶&nbsp; Hıhh! Bu bir padişah oğlu olsun da benim attığım elma kabuğunu yesin,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Ulan senin aşkından yedim,&nbsp;demiş.\n\nOğlan kıza ona güldüğü için kızmış ve bir çobana gitmiş. Çobana:\n\n̶&nbsp; Şu kumaş elbiselerimi sana vereceğim, sen de bana eski elbiselerini vereceksin, tamam mı? demiş.\n\nÇoban bundan korkmuş &nbsp;̶&nbsp; Tamam,&nbsp;demiş. Çobandan bir de koyun istiyor. Çoban:\n\n̶&nbsp; Ne olacak koyun?&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Şimdi kes, derisini ben alacağım, eti senin olsun, demiş.\n\nÇoban koyunu hemen kesiyor. Böyle boklu karnını başına giyiyor. Bunu kıza kızdığı için yapıyor, ama kız bunu bilmiyor. Ertesi gün oğlan sıvır sıvır akıtarak geliyor. Oğlan kurnaz imiş. Akşamdan oğlan bir tane ekmek almış, bunu içine de bir tane Pazar helvası koyup ağacın dibine sokmuş.\n\n̶&nbsp; Bunu sabaha kadar karıncalar yer, ben de keserim, demiş.\n\nKarıncalar ekmekle helvayla dalın kökünü yemişler. Oğlan atını satıp bir balta almış. Kız geliyor:\n\n̶&nbsp; Hıhh! Keli de geliyor, körü de geliyor,&nbsp;demiş.\n\nKız onu kel sanıyormuş.\n\n̶&nbsp; Çekilin!&nbsp;demiş, oğlan.&nbsp; ̶&nbsp; Bismillahirrahmanirrahim&nbsp;demiş.\n\nServi dalını küldürt diye yıkmış.\n\n̶&nbsp; Eyvah babacığım yaptığını gördün mü? Kel de keser dedim, çingen de, çetmisi de...&nbsp;demiş.\n\nBabası:\n\n̶&nbsp; Kızım nasibin...&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Hayır ben evlenmem,&nbsp;demiş.\n\nPadişah söz verdiği için tamam demiş. Kız babasına demiş ki:\n\n̶&nbsp; Ben bir mani atacağım, ona cevap verirse o zaman varacağım.\n\nPadişah:\n\n̶&nbsp; Tamam,&nbsp;demiş.\n\nAah evimin önünde vardır bir selvi\n\nSelvinin yaprakları telli\n\nO da memlekette belli\n\nSen unun bil Kel Çetaş,&nbsp;demiş.\n\nOğlan da demiş ki:\n\nEvimin önünde vardır bir servi dediğin senin boyların değil mi?\n\nYaprakları telli dediğin senin saçların değil mi?\n\nMemlekette belli dediğin senin kendin değil mi?\n\nAlacağım hanımım saracağım.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Eyvah! Tekrar söyleyeceğim,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Söylesin,&nbsp;demiş. Kız kabarmış:\n\nAah evimin önünde vardır dediğin senin lamban değil mi?\n\nİçindeki yılanı dediğin fitili değil mi?\n\nAğzındaki mercanı dediğin ateşi değil mi?\n\nAlacağım hanımım saracağım,&nbsp;demiş.\n\nKız tekrar soracak olmuş, oğlan kabarmış:\n\n̶&nbsp; Aah evimin önünde üç ayaklı vardır yürümez\n\nYürümezin yanında vardır dula orak doğurmaz\n\nYanında vardır söylenmez\n\nSen bunu bil Kel Çetas,&nbsp;demiş.\n\nEvimin önünde üç ayaklı yürümez dediğin senin sacağın değil mi?\n\nYanında dula urak doğurmaz dediğin maşan değil mi?\n\nAlacağım hanımım saracağım,&nbsp;demiş. Kız artık tamam, bitti demiş. Padişah:\n\n̶&nbsp; Tamam verdim,&nbsp;demiş. Buna kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Bunlardan oğlanın anasının babasını haberi yokmuş. Oğlan memleketinde nişanlıymış. Oğlan düğün yapıldıktan sonra bir müddet orada kalmış.\n\n̶&nbsp; Ben yer tokmağından çıkmadım ya! Benim de memleketim var, ben gideceğim, sen de gel,&nbsp;demiş oğlan.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Olmaz!&nbsp;Gidemezsin,&nbsp;demiş.\n\nOğlan gidecek olmuş. Kız buna üzülüp sararıp solmuş. Kızın annesi:\n\n̶&nbsp; Kızım ne oluyor sana böyle,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Beni de götürmek istiyor,&nbsp;demiş\n\nAnnesi:\n\n̶&nbsp; Götürür&nbsp;götürür,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Ben oralarda ne yapacağım?&nbsp;demiş.\n\nKız eski düzenleri giymiş. Padişah kızı, yeni gelin ama oralarda neler olur bilmiyormuş. Yola çıkmışlar. Yolda giderken kız:\n\n̶&nbsp; Ayyy! Bacaklarım acıdı,&nbsp;dermiş.\n\nOğlan hemen bir tekne kırıntısı ve iplik bulmuş;\n\n̶&nbsp; Bin ben seni çekerim,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Hiç olur mu, unda oturulur mu?&nbsp;demiş.\n\nKız binmiş oğlan tıkır tıkır çekermiş. Kız:\n\n̶&nbsp; Ayy acıdı bacaklarım,&nbsp;deyip inermiş.\n\n̶&nbsp; Yoruldum,&nbsp;deyip&nbsp;binermiş. Biraz daha gitmişler bir derenin kenarında bir peştamal parçası bulmuşlar. Oğlan:\n\n̶&nbsp; Hanım, hanım! Yanındakini görmüyor musun? Al hadi onu.&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Almam,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Çobancığını seviyorsan alırsın,&nbsp;demiş ve kız onu almış.\n\nDerelerden geçerken onu yıkıyormuş. Biraz daha gittikten sonra bir kabak parçası bulmuşlar. Oğlan:\n\n̶&nbsp; Şunu al,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Ne yapacağım? demiş.\n\nKızın saçı uzunmuş.&nbsp; ̶&nbsp; Saçlarını yıkarsın,&nbsp;demiş oğlan.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Ee senin annen baban yok mu eve gitmeyeceğiz mi?&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Öldüyse nereden bileceksin?&nbsp;demiş.\n\nYolda yarım bir kırık tarak bulmuşlar onu da aldırmış. Köye girerken eski bir kaz kümesi varmış, bu kendilerininmiş. Eskiymiş bir yanı yıkıkmış. Oğlan bu kümesi görünce:\n\n̶&nbsp; Eyvah! Annem babam ölmüş,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Bu mu eviniz?&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Bu ya!&nbsp;demiş.\n\nOğlan kıza:\n\n̶&nbsp; Sen şurada dur, ben gideyim dayımlara bakayım, babamgil ne zaman ölmüş,&nbsp;demiş.\n\nEvine varmış.&nbsp;Annesi:\n\n̶&nbsp; Ah oğlum nerede kaldın nişanlın seni bekleyip duruyor,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Ah ana ben bir suç yaptım,&nbsp;demiş.\n\nAnnesi:\n\n̶&nbsp; Hani at? demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Sattım,&nbsp;demiş.\n\nAnnesi:\n\n̶&nbsp; Eh sen sağ salim geldin ya atı matı ne yapayım,&nbsp;demiş.\n\nOğlan anası görmeden oradan bir ekmek çalmış, biraz da peynir çalmış, kıza götürmek için. Oğlan:\n\n̶&nbsp; Yahu anam babam öleli yıllar olmuş. Ne olacak şimdi? Yarın benim amcamın oğlu evlenecek aynı bana benzer. Orada düğün yufkası yapacaklar sen de git,&nbsp;demiş kıza.&nbsp;\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Olmaz ben oranın yabancısıyım,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Beni seviyorsan git,&nbsp;demiş.\n\nOğlan amcasının evlendiğini söylemiş, halbuki kendisi evleniyormuş. Düğün olmuş, oğlan demiş ki:\n\n̶&nbsp; Çobancığını seversen memelerinin altına iki tane hamur sakla.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Öyle olur mu ben yapamam onu!&nbsp;demiş.\n\nAma oğlan:\n\n̶&nbsp; Çobancığını seversen yapacaksın,&nbsp;demiş.\n\nKız bunun üzerine zar zor bir tane saklamış. Oğlan anasına:\n\n̶&nbsp; &nbsp;Kocasını seven hamurlardan çalmış,&nbsp;demiş.\n\nAnası:\n\n̶&nbsp; Öyle olur mu, hiç çalınır mı?&nbsp;demiş. Tam hamur çalınmış derken hamurlar hıp hıp düşüvermiş.\n\nAnası:\n\n̶&nbsp; Hadi kızım o senin olsun, zaten fakirmişsiniz,&nbsp;demiş. Kız bunun üzerine eve ağlaya ağlaya gelmiş. Oğlana:\n\n̶&nbsp; Sen bana oraya koy dedin,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; &nbsp;Ben sana dediysem oraya mı koy dedim cebine koysaydın” demiş.\n\nOğlan mahsus oraya koyduruyormuş. Orada buldurmuş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Yarın inci dizecekler düğün hediyesi olarak sen de iki dize sakla sen de takınırsın,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Hıh! Benim incilerim mercanlarım var,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Buraya faydası var mı yarın ne takınacaksın,&nbsp;demiş.\n\nKız incileri dizerken cebine iki tane dizeyi cebine koyuvermiş. Oğlan anasına:\n\n̶&nbsp; İncileri gençler çalar ceplerine bakın,&nbsp;demiş. O dermiş&nbsp; ̶&nbsp; Ben çalar mıyım?&nbsp;Bu dermiş&nbsp; ̶&nbsp; Ben çalar mıyım?&nbsp;O da kızda bulunmuş. Oğlan:\n\n̶&nbsp; Yarın herkes hamama gidecek sen de gidersin,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Benim urgan gibi saçım var, hamama neyle gideceğim? demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Tarağın var, kabağın var peştamalin var, demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Hiç benim saçım ince mi?&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Senin dilin yok mu? Aman kardeş ver de ıslayıvereyim, aman kardeş tarağını ver de şunu yazıvereyim,&nbsp;dersin ve yazarsın demiş. Herkes faytonlara binmiş&nbsp;&nbsp;̶&nbsp; Aman hırsız karı geliyor,&nbsp;demişler. Onun adını hırsız karı takmışlar. Halbuki o padişah kızı bilen yok. Faytona onu bindirmemişler.\n\n̶&nbsp; &nbsp;Beni bindirmiyorlar, demiş.\n\n̶&nbsp; &nbsp;Faytonun arkasına yapışsan ya,&nbsp;demiş.\n\nFaytonun arkasına yapışmış faytoncu da&nbsp; kırbacı onun ellerin vururmuş. Orada oyun düğün her şey bitmiş. Öteden damat gelmiş. Tepsinin içine bir tomurcuk gül koymuş, şöyle bir avuç toprak koymuş. Bir tane altın yüzük koymuş. Bir tane gümüş yüzük koymuş.\n\n̶&nbsp; Bana bakın yengeler, bunu gelin kıza gösterin. Bunu gelin bilirse onu öyle alacağım, bilemezse almayacağım,&nbsp;demiş.\n\n̶&nbsp; Eee ne var bunu bilmeye; toprak, gümüş, altın, gül,&nbsp;demişler.\n\n̶&nbsp; Hayır öyle değil. Hayır bunu kim bilirse onu alacağım,&nbsp;demiş.\n\n̶&nbsp; &nbsp;Herkes alınır mı?&nbsp;demişler.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Yok, ben kim bilirse onu alacağım,&nbsp;demiş.\n\n̶&nbsp; Tamam,&nbsp;demişler. Ona buna sormuşlar herkes aynı cevabı vermiş.\n\n̶&nbsp; Hamamda hiç kimse bilmiyor mu, arayın bakayım, demiş. Kız urgan gibi saçlarını daha yeni ıslatıyormuş.\n\n̶&nbsp; Hırsız bir çoban karısı var,&nbsp;demişler.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; O insan değil mi? Onun da canı var, gidin ona sorun,&nbsp;demiş.\n\nKadınlar kızın yanına gelip:\n\n̶&nbsp; Bak bakalım şuna bilebilecek misin?&nbsp;demişler.\n\nŞöyle bir saçını kaldırmış ve bakmış:\n\n̶&nbsp; Ah ah gül gibi tomurcuktum, gümüş gibi beyazdım, altın gibi sarardım, toprak gibi karardım,&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Tamam ben bunu alacağım,&nbsp;demiş.\n\n̶&nbsp; Ama o&nbsp;hırsız,&nbsp;demişler.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Hı! Benim çobancığım var,&nbsp;deyip iki gözü iki çeşme ağlamış.\n\nYengeler:\n\n̶&nbsp; Sen çobanı ne yapacaksın?&nbsp;demişler.\n\nKızı yıkayıp giyindirmişler. Kız&nbsp; ̶&nbsp; Benim çobancığım var,&nbsp;diye ağlarmış. Oğlanın anası eve gelmiş:\n\n̶&nbsp; Koca adam senin oğlun ne yapıyor? Gelin kızı bırakmış çoban karısı alacakmış; git kaz kümesinde bekle,&nbsp;demiş.\n\nDede gitmiş sabaha kadar beklemiş, beklemiş beklemiş gelmiş:\n\n̶&nbsp; Yok be kocakarı, çoban falan yok,&nbsp;demiş.\n\n̶&nbsp; Eyvah geline söyledilerse gelin kendini intihar etmiştir. Ben şimdi ne yapacağım,&nbsp;deyip ağlamış kız.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Gel bakalım ben seni çobancığına götüreceğim sen şimdi yat,&nbsp;demiş.\n\nKız hemen yatmış. Şöyle bir yatınca, kızın çobancığının beni varmış; hemen:\n\n̶&nbsp; Sen benim çobanımsın,&nbsp;demiş sarılmış.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Sen bana nasıl güldün, ben de senden bunları çıkarttım. Bana Kel Çetas diyordun; aşkından yediydim elmayı,&nbsp;demiş.\n\nSabah olmuş gün doğmuş, damadın annesi kıza:\n\n̶&nbsp; Sen haydi çobancığına git,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n̶&nbsp; Hıh! Benim çobancığım buymuş,&nbsp;demiş.\n\nAnnesi:\n\n̶&nbsp; Ne?!&nbsp;demiş.\n\nOğlan:\n\n̶&nbsp; Ana otur sana bir hikaye anlatacağım; o da padişah kızıdır, onu hırsız yapan cefa çektiren benim. Ben atı sattım, koca servi ağacını bunun yoluna kestim, bunu aldım,&nbsp;demiş.\n\nKırk gün kırk gece düğün olmuş, geçinip dururlarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tilki ile Çoban",
        "text": "Tilkinin ayağına bir diken batmış ve bir fırının önüne gelmiş. Fırının önündeki ekmekçilere:\n\n&nbsp;̶ “Benim dikenimi çıkarır mısınız?” demiş.\n\nEkmekçi dede de:\n\n&nbsp;̶ “Çıkarırız” demiş ve çıkarmış. Diken bulunur mu bulunmaz. Sonra tilki fırıncılara :\n\n&nbsp;̶ “Ya benim dikenimi bulursunuz ya da bana bir tahta ekmek verirsiniz.” demiş. Sonra fırıncılar bir tahta ekmek vermiş. Tilki oradan gitmiş ve bir çobana rastlamış. Çobanın da ekmeği yokmuş. Yoğurdun içine keçi boku katıyormuş. Tilki de:\n\n&nbsp;̶&nbsp; “Dur dur çoban kardeş, benim ekmekleri yiyelim.” demiş. Orada ekmekleri çobanın yoğurdunun içine doğrayıp yemişler. Sonra da çobana:\n\n&nbsp;̶&nbsp; “Ya benim ekmekleri bulursun ya da bana bir koç verirsin.” demiş. Akıllı tilki oradan da koçu almış. Yine giderken bir düğüne rastlamış. Düğünde de koç olmadığından köpek kesiyorlarmış.\n\n&nbsp;̶ “Durun durun benim koçu keselim.” demiş. Orada da koçu kestirmiş. Sonra da düğüncülere:\n\n&nbsp;̶&nbsp; “Ya benim koçumu bulun ya da bana gelini verin.” demiş. Düğünden de gelini almış. Sonra giderken yine bir çobana rastlamış. Çoban da kaval çalıyormuş. Çobana:\n\n&nbsp;̶&nbsp; “Kavalla gelini değişelim.” demiş. Çoban gelini, tilki de kavalı almış. Kavalını çalmış gitmiş. Masal da burada bitmiş\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tın Tın Kabacık",
        "text": "Köyün birinde anneleri ölmüş iki kardeş varmış. Bu iki kardeşin üvey anneleri varmış. Üvey anne çocukları evde istemediğini eşine söylemiş. Adam da çocukları alıp bir bayıra koyup gelmiş. Kız çocuğu da çok akıllıymış. Giderken yollara ekmek kırığı ata ata gitmiş. Sonra bunları takip ede ede köyünü bulmuş. Ertesi gün üvey anne eşine yine demiş:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bu çocuklar geri geldi, bu sefer daha uzak bayıra götür.\n\nAkıllı kız yine yola ekmek kırığı atmış ama bu sefer ekmek kırıklarını kuşlar yemiş. Çocuklar babaları gittikten sonra evi bulamamışlar. Babaları da çocukların yanından ayrılırken çocuklarına:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Buraya bir kabak astım, o kabak ne zaman tın derse ben gelirim.&nbsp;\n\ndemiş.\n\nKaranlık çökmeye başlayıp akşamüzeri olunca rüzgâr çıkmış. Rüzgârda kabak tın tın tın diye ses yapmaya başlamış. Sonra da çocuklar:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Tın tın kabacığım, beni aldatan babacığım.&nbsp;\n\ndemeye başlayıp ağlaşmışlar.\n\nSonra bu çocuklar gide gide susamışlar. Bir ayının ayak izinde biriken suyu görmüşler. Oğlan çocuğu:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Su içeceğim.\n\ndemiş.\n\nKız çocuğu da:\n\n&nbsp;̶&nbsp; İçme ayı olursun.&nbsp;\n\ndemiş.\n\nSonra da domuz izinde biriken suya denk gelmişler. Erkek çocuğu yine:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Su içeceğim.demiş.\n\nKız da:\n\n&nbsp;̶&nbsp; İçme domuz olursun.\n\ndemiş.\n\nSonra kurt izine denk gelmişler. Kız çocuğu yine:\n\n&nbsp;̶&nbsp; İçme kurt olursun.&nbsp;\n\ndemiş.\n\nOğlan çocuğu en son dayanamayıp geyiğin izinde biriken sudan içmiş. Sudan içince oğlan çocuğu geyik olmuş, dağları aşmış gitmiş. Ondan sonra kız çocuğu gide gide bir çeşme görmüş. Çeşmede bir kavak varmış. Kız da bu kavağın tepesine çıkmış. Sonra yakın köyden birisi bu çeşmeye hayvan sulamaya gelmiş. Hayvan sulanırken adam ıslık çalmaya başlamış. Adam ıslık çalarken suya bakınca kızın kavağın tepesinde olduğunu görmüş. Bir bakmış ki dünya güzeli bir kız. Oğlan bu kızı indirmek için epey çaba göstermiş ama başaramamış. Bu kavağı akşama kadar keserlermiş. Akşam olunca da kavağın kesilmedik azıcık bir yeri kalıyormuş. Kızın oğlan kardeşi geyik oldu ya, akşam gelip bu kavağı yalaya yalaya tekrar büyütüyormuş. Kavak da sabaha kadar büsbütün oluyormuş. Birkaç defa bu böyle tekrar etmiş. Sonra köyde bir cadı kadın varmış.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bu kızı ben aşağıya indirebilirim.&nbsp;\n\ndemiş.\n\nKavağın gölgesine bir tencere vururmuş. Sacayağını da ters koyarmış. Kız da kavağın tepesinden:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Öyle değil böyle vur.\n\ndiye söylermiş.\n\nCadı kadın da kız çocuğuna:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Sen in de gösteriver, ben bilemiyorum.\n\ndemiş.\n\nKız da sacayağını düzeltmek için aşağıya inmiş. Kızı da hayvan sulamaya gelen oğlan alıp gitmiş. Bu masal da burada bitmiş\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "ODUNCU DEDE VE KIZLARI",
        "text": "Bir oduncu varmış. Bu oduncunun üç tane kızı varmış. Oduncu dede her gün dereye gidermiş. Odun alır sırtında getirir, satarmış. Bu kızları böyle beslermiş. Bir gün bir musalla taşına şöyle oturmuş. “Of” demiş. Bir Arap çıkmış:\n\n&nbsp;&nbsp;̶ Dede, senin kimsen yok mu? Hep sen taşıyorsun odunu,&nbsp;demiş.\n\nDede:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Oğlan çocuğum olsa gönderirim ama kız çocuğum var üç tane,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Eee sen onları satsana, benim bir hafız oğlum&nbsp;var, demiş.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Ona verelim, eh tamam,&nbsp;demiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Yarın buraya getir gel,&nbsp;demiş.\n\nAdam karısına:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Kocakarı, kızların birine müşteri çıktı, Allah’ın emriyle onu vereceğim,&nbsp;demiş.\n\nKocakarı:\n\n&nbsp;̶&nbsp; İyi bakalım, hazırlansın giyinsin,&nbsp;demiş.\n\nAdam kızına:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Kızım seni yarın oduna götüreceğim,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Hıh! Ben oduna falan gitmem,&nbsp;demiş.\n\nAdam:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bir hayırlı nasip çıktı,&nbsp;demiş.\n\nKız:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Hadi gidelim,&nbsp;demiş.\n\nGiyinmiş, yıkanmış, paklanmış hemen varmış, &nbsp;̶&nbsp;Oh&nbsp;demiş, hemen Arap çıkmış.\n\nKız:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Ne oldu baba?&nbsp;demiş.\n\nArap, kıza:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Kızı getirdin mi?&nbsp;Tut bileğimi,&nbsp;demiş.&nbsp;\n\nKız Arap’ın bileğinden tutmuş. Yedi kat yerin dibine bir varsalar ki, orada saraylar döşenmiş dururmuş. Hafızın biri de vır vır okurmuş. Arap da onun hizmetçisiymiş. Kızı giyindirmiş. Göbeğine kadar altınları takmış. Pulluları giydirmiş. Arap hiç bakmazmış. Kız bugün durmuş, yarın durmuş.\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Ben burada durmayacağım,&nbsp;demiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Neden?&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bu bana hiç bakmıyor,&nbsp;demiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Sen git de bir de ortanca kardeşini getireyim,&nbsp;demiş.\n\nDedenin canı sıkılmış, &nbsp;̶&nbsp;Of&nbsp;demiş. Arap çıkmış, kızın canı sıkılmış.\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp; Bir ortanca kızı getir bakayım, demiş.\n\nOna altınlar pullar verip&nbsp;götürüvermiş. Dede ertesi gün ortanca kızı getirmiş. Arap yine kolundan tutmuş:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Ne oldu?&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bunu getirdik,&nbsp;demiş.\n\nArap yine giyindirmiş, altınları takmış. Vır vır yine hafızın yanına gelmiş. Altın nalınlar giyermiş. Hafız hiç bakmazmış. O kızın da canı sıkılmış. Dede yine Arap’ı ünlemiş.&nbsp;\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bunun da canı sıkıldı,&nbsp;demiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Küçük kızı getir bakayım,&nbsp;demiş. Onu da altınlarla, pullarla götürüveriyor. Ertesi gün küçük kız gelmiş.\n\nDede:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Sen hazırlan, sen gideceksin,&nbsp;demiş. Arap küçük kızı kolundan tutup aşağıya götürmüş. Bugün durmuş, yarın durmuş. &nbsp;̶&nbsp;Ah ah!&nbsp;demişler ablaları kızmışlar.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bize bakmadı, onu sevdi. Gezmeye gidelim bakalım ne yapıyorlar,&nbsp;demişler. Hemen babasıyla haber göndermişler. &nbsp;̶&nbsp;Of&nbsp;demiş. Haydi Arap çıkmış.\n\nDede:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Ablaları gezmeye gelecek,&nbsp;demiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Buyursun gelsinler,&nbsp;demiş. Arap da kurnazmış;&nbsp;küçük kıza:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bak yarın ablanlar gelecekmiş. Yemekleri döşeyeyim. Şimdi ben seni dışarı çıkartacağım ‘Hatice’ diyeceğim. ‘Efendim’ diyeceksin. Hafız efendi çağırıyor seni diyeceğim. Ben sana su serpeceğim, sen beni görmeden edemeyeceksin. ‘Hıh hıh’ güleceksin. Hemen geri koşacaksın, demiş.\n\nBugün bunlar gelmiş. Yemekleri döşemişler. Bu sefer öbürkülerin karınlarını kabartmışlar. Bu bir ünlemiş, iki ünlemiş. Onlar sinir olmuşlar:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Hadi kız gidelim, bunun burada cilvesini mi çekeceğiz,&nbsp;demişler.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Nereye gidiyorsunuz yemek döşedik? demişler.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Biz yemek falan yemeyeceğiz, deyip onlar gitmişler. Şimdi yarın böyle bugün böyle derken kız:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Nerede o hafız be? demiş.\n\n&nbsp;̶&nbsp; İşte şu odada, demiş. Ertesi gün olmuş, büyük abla:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Ben pullumu satacağım. Git bakayım alacak mı?&nbsp;demiş babasına.\n\nBabası gelip &nbsp;̶&nbsp;Of&nbsp;demiş. Arap çıkmış.&nbsp;\n\nDede:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Büyük kız pullusunu satacakmış. Bakayım söyle, Hatice alacak mı? demiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Tamam tamam alırız,&nbsp;demiş. Halbuki kızın haberi yok, Arap yapıyormuş. Hemen pulluyu satmış.\n\nOrtanca:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Ben de satacağım, onu da alır mı ki? demiş. Onu da almışlar. Bir çıkı altın çıkarmışlar. Arap şimdi kıza gitmiş.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Şemide Hanım! Şemide Hanım! Şemden takımım ablan pullusunu satacakmış, alayım mı alayım mı?&nbsp;demiş.\n\nHafızın zaten dünyayı gözü görmüyormuş. Şöyle bir bakmış, kırk tane anahtar atmış:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Al aldığın kadar;&nbsp;ver verdiğin kadar,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Kırkını aç, kırk birini açma, demiş.\n\nKırk bir tane oda varmış, inciler, yemekler, altınlar hepsi doluymuş. Ertesi gün ortanca ablası gelmiş:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Şemide Hanım! Şemide Hanım! Şemden takımım, benim beyim sultanım ortanca ablan da satacak alayım mı?&nbsp;demiş. Yine anahtarları önüne atmış.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Bu kırk birinciyi odayı açma,&nbsp;demiş.\n\nKırk birinci odayı açmış. Hafız şeytan kızıyla yatıp dururmuş. Salıncakta da bir çocuk yatıyormuş. Güneşten yüzü yanmış.\n\n&nbsp;̶&nbsp; Yüzü kıpkırmızı ah yazık,&nbsp;demiş. Hemen elindeki ipek mendili çıkartmış, çocuğun yüzünü örtmüş. Şeytan hemen uyanmış:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp;Adem evladı geldi buraya. Şimdiye kadar benimdin bundan sonra onun ol,&nbsp;demiş ve kaybolmuş.\n\nHafız eve gelmiş.&nbsp;&nbsp;̶&nbsp; Kim bu?&nbsp;demiş; giyinmiş, tıkır tıkır altın nalınları giymiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Kim olacak, üçüncü hanım. Sana ben getiriyorum sen bakmıyorsun,&nbsp;demiş.\n\nHafız:\n\n&nbsp;̶&nbsp;&nbsp; Bu hanım benim mi?&nbsp;demiş.\n\nArap:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Senin&nbsp;demiş.\n\nHafız:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Şimdi biz düğün yapalım,&nbsp;demiş.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Bir oğlanları olmuş, geçen hafta sünnetleri vardı, tirit yemeye gittik, tiritleri çok güzel olmuş, burada da masal bitti. Geçinip dururlarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Karatavuk]",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evel zaman içinde, kalbur zaman içinde, bir tane gara tavuk varmış. Üş tane yavrusu varmış. Bu üç yavrularına, canından çok severmiş tavuk. Çok severmiş, herkes yavrusunu sevdi gibi, u da yavrusunu severmiş. Almış yerden, yuva yapmış, çamın başına çıkmış. Bi çakal gelmiş çamın dibine, yavruları görmüş. Alayım&nbsp;demiş yavruları, alamamış. Tavuk camın başına yapmış yuvayı ya, çakal ona yetişememiş. Çakal, cama tırmanamıyo, çıkamıyo.\n\n— Gara tavık, gara tavık, demiş.\n\n— Uuuy demiş, gara tavık.\n\n— Elinde yavrunun birini atarsan atarsın demiş, atmazsan çıkar gelirim, yerim&nbsp;camın başında, demiş.\n\nTavuk korkusundan&nbsp;hadi demiş:\n\n— İki yavrum galsın, demiş, atıverem birisini yesin, demiş. İki tane yeter bana,&nbsp;demiş.\n\nYavrusunun birini atmış, çakal yemiş. Yemiş, garnı acıkmış bi daha gelmiş.\n\n— Gara tavık, gara tavık, demiş.\n\n— Uyyy, demiş.\n\n— Yavrunun birini daha verersen verersin, vermezsen kendim çıkar&nbsp;yerim,&nbsp;demiş.\n\n— Eee, hadi&nbsp;bi dene galıversin yavrum, demiş.Bunu da vereyim, beni yemesin, demiş.\n\nZavallı tavukcaz ne bilcek ki. Çakalın camın başına çıkamayacağını bilimeyore. Unu da atmış. Çakal onu da yemiş. Üçüncü yavruyu gelmiş istemeye.\n\n— Gara tavık, demiş.\n\n— Uyy, demiş.\n\n— Elindeki yavrunu da verersen ver, demiş.\n\nNeden vercem diye ağlamaya başlamış gara tavık. Bu sefer yasa başlamış:\n\n— Üç yavrumdaaaan, bi yavrum galdııı. Üş dene çocuğum vardıı&nbsp;bi dene çocuğum galdııı,&nbsp;demiş.\n\nHamaz gaga*&nbsp; duymuş&nbsp;bunun sesini. Tabi hamaz gaga uçuyor, uçarak geziyormuş. Daha büyük bi guşmuş o, büyük bi guş hamaz gaga.\n\nBu demiş:\n\n— Deli gara tavık, demiş. Ne oldu, demiş. Aaa, deli gara tavık. Neden ağlayıp durursun, demiş.\n\n— Sen sorma, ben anladıverem hamaz gaga, demiş. Bi dene&nbsp;deli çakal geldi buraya, demiş. Üş dene yavrumdan bi dene yavru bıraktı, demiş.&nbsp;\n\n— Neden verdin, demiş.\n\n— Ama demiş, vermezsem&nbsp;beni yiyecek, demiş. Beni yiyeceğine, cırimı* yesin diye verdim, demiş.\n\n— Bi daha gelirse demiş, heç ağlama, demiş. Verme&nbsp;elinde galan yavrunu, demiş. U camın başına çıkamaz, demiş.\n\n— Çıkımaz mı, demiş gara tavık.\n\n— Çıkamaz, demiş.\n\n— Beni yiyemez mi, demiş.\n\n— Yiymez demiiiş, hamaz gaga. Bi daha geliyse ne&nbsp;de biliyo musun? Ha kakamı ye ha bokumu ye demiş, ha t…ş…amı ye, demiş. Sen buraya çıkamazsın, demiş. Gel bakıyım çık, demiş.\n\nÇakal gelmiş. Gara tavık:\n\n— Deli çakal, pis çakal, demiş. Benim yavrularımı hep tükettin, doymadın mı?&nbsp;Beni de mi yiyecen? Siktir git. Ha kakamı ye, demiş&nbsp;ha bokumu ye, demiş, vermem ben sana yavrumu, demiş.\n\n&nbsp;Çakal sormuş:\n\n— Deli gara tavık, bu lafları kimden öğrendin?\n\n— Hamaz gagadan,&nbsp; demiş.\n\n— Nereye gitti u, demiş.\n\n— Çobanımıyım&nbsp;ben, demiş ara da bul, demiş.&nbsp;\n\nOndan senin çakal, camın başına çıkımamış yaaa, hayde gidiyor, hamaz gagayı yiyem&nbsp;deyerekden. Varmış, hamaz gaga kendi işindeymiş, önüne bakıpdurumuş,&nbsp; talaş yeyipdurumuş. Akasından bi dutmuş hamaz gaganın.\n\n— Seni yeyiverem mi&nbsp;ben, demiiiş. Sen u gara tavığı nasıl laf öğrediverdin, demiş.&nbsp;\n\n— He he he, demiş.&nbsp;Hadi hadi demiş, daha temiz gayanın başına çıkalım da orada ye sen beni, demiş.\n\nAldatcak gari çakalı, açıkgözümüş bu hamaz gaga.&nbsp;\n\n— Deli çakal,&nbsp;sırtak*&nbsp;çakal, demiiş.\n\nBi çıkıveriyorlar kayanın başına, &nbsp;bi uçuyo hamaz gaga, üzüm çadanın*&nbsp;başına çıkıyore.&nbsp;Ama üzüm de varımış gari, gırmızı bamakmış* böle böle, u üzüm çadanın başında, asmanın başında.\n\n— Çakal, demiş&nbsp;beni yeyemedin mi, demiş. Sen, beni deli gara tavık mu va zannettin, dimiş. Al üzüm tenesi ye, demiiş&nbsp;deli çakala.\n\n— Aboo&nbsp;bunu da gaçırdım, demiş çakal. Gara tavığı&nbsp;aldattım hamaz gagayı aldadamadım, demiş.&nbsp;\n\nGari yeyememiş hamaz gagayı. Üzümleri yemiş yemiş gitmiş. Gara tavuk da bölece yavrusunun birini gurtamış, hamaz gaganın&nbsp;sayesinde. Güzel de mi? Ordan geldik, sizlere çok selamları var oğlum, ben de u gara tavığın yanındaydım. Çok selamı var sizlere. Yavrusunu besleyipduru gara tavık, hamaz gaga da üzüm çardanın başında gezipduru. Tilki de aldanmış, o&nbsp;ağacın dibinde beklemiş, galmış.\n\n\n*hamaz gaga: Büyük karga\n\n*cır: Yavru\n\n*sırtak: Şımarık, utanmaz, sırıtkan\n\n*çada: Ağaç\n\n*bamak: Parmak\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Keloğlan]",
        "text": "Bi padişahın üş dene kızı varımış. Bu üş dene kızının iki denesi gitmiş. Son gız gelmiş. Bu son gızı da satmak istemiş padişah.\n\n— Eeee gızım sene felan padişahın oğluna vercem, demiş.\n\n— Yok baba ben ona varmacem, demiş.\n\n— Neden gızım?\n\n— Varmecem, demiş gızı yine.\n\n— Eee nolcek?\n\n— Ben Keloğlan'a varcem, demiş.\n\nKeloğlan'ın da hüneri vamış. Kutuyu açıveriyore. Atılan dünyayı yeyore orda. Tozu dumana gatıveriyore. Gız görüyomuş saraydanonu. Âşık olmuş ona.\n\n— Ben ondan başkasına varmam, demiş gız.&nbsp;\n\nOrda bi kanun varımış. Evin altından geçiyo bütün erkekler. Evlencek olanlar. &nbsp;Gız elmayi kimin üstüne atdı. Ona veriyoru babası. Geçiyore erkekler. Bakmeyoru gız. Geçiyollar. Gız elmayı&nbsp;hiç atmıyo.\n\nAdamın biri demiş ki:\n\n— Bedeli var bi adamın onu çağırın gelin, demiş.\n\nBu bedel Keloğlan oluyoru gari.\n\nPadişah:\n\n— Benim gız, demiş bedele mi galdı, demiş.\n\nBi çağırmışlar&nbsp;bi geçmiş. Tık Keloğlan'ın başına düşmüş elma. Ooooooo padişah ne olduğunu bilememiş. Evlenmişler buna gırgıra almışlar. Padişahın gözü kör olmuş. Keloğlan'ı gatiyen evine getimiyolar. Padişah istemiyo ama gız istiyo. Ordan filan yirde filan yükseklikte bi köprü varımış. Ordan süt gelcekmiş. İki damadına benim gözlerimi açmak için filan yerde süt varımış. Onun alınmasını istemiş.&nbsp;Damatlar atlara biniyolar. Keloğlan bu lafı bi duyuyore. Bi dolaşıyor hemen onların yoluna.\n\n— Buradan alceksiniz südü, demiş.&nbsp;\n\nAslında bu süd ordan alınmayacak.\n\nKeloğlan:\n\n— Ordan eğilin bakem, demiş.&nbsp;Ben sizin götlerinize bi nişan etcem.&nbsp;Ondan sonra vercem südü, demiş.\n\nOrdan eğiliyor onlar. Adam akıllı nalları gızdırıyor. Nalları basıyo gıçlarına Keloğlan. Keloğlan burada südçü kılığına girmiş. Ondan sonra elindeki tılsımlı kutuyu açıveriyo Keloğlan. Allah'tan filinta gibi bi kılıcıklan bi at geliyore. Ata binip garşı ki dağa uçuyore. Garşıdaki südü almış. Almış südü ordan. Gelmiş.\n\nPadişah sormuş:\n\n— Süt&nbsp;getirdiniz mi damatlar?\n\n— Getidik, demişler.\n\n— Verin bakalım, demiş. .\n\nDamatların getirdiği süt&nbsp;hiç&nbsp;bi fayda etmemiş. İki damadın südü de fayda etmemiş.\n\n— Ne oldu bu endeği* fayda etmedi, demiş padişah.\n\nKeloğlan:\n\n— Bende var süt,&nbsp;demiş. Ben aldım. Onlar yoldan döndü, demiş.\n\nKeloğlan haber göndemiş padişahın kızıyla.&nbsp;\n\n— Git söyle babana. Gözünü açamak isterse&nbsp;bende var süt, demiş.\n\nOrdan kız:\n\n— Baba, demiş böle böle demiş.\n\n— Hade hade, demiş onun südü de eksik olsun, demiş. Onun südüne mi galdım ben, demiş. Lazım değil, demiş.\n\nOrdan yeniden haber salmış Keloğlan:\n\n— Pişman olcek sonra, demiş. Bende var süt, demiş. Gözleri kör olcek sonra, demiş.\n\nEvelden gayıl*&nbsp;varmış. Damlatmışlar südü gözüne. Şap diye açılmış padişahın gözleri.\n\n&nbsp;Kelolan:\n\n— Bunların getirdiği süd ne fayda edecek, demiş. Bunlar&nbsp;oraya gitmed,&nbsp;demiş. Sen&nbsp; bunların kıçını aç de bakem, demiş.\n\nBi açmışla ikisinin götünde de nallar çakılı.\n\nKeloğlan:\n\n— Ben verdim bunlara südü, demiş. Hünerli kimmiş öğren, demiş. Beğenmediğin insandan buldun şifayı, demiş.\n\nOndan sona en gıymetli güveyi olmuş. Ötekileri kovalamış.\n\nKeloğlan öteki damatlara:\n\n— Benle&nbsp;gırgır mı geçiyorusunuz siz? diye onları govalamış.\n\nOnu yanına almış. En gıymetli Keloğlan güveysi olmuş. Kırk gün kırk gece düğün etmiş. Çoluğu çocuğu olmuş. Çok mutlularımış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n\n*endek: Dar gelen elbise ya da başka bir şeyi genişletmek için kenarına eklenen parça\n\n*gayıl: Kabul\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Ayı ve Karısı]",
        "text": "Hindi, eskiden böle da başında bi köy varmış. Üç kız arkadaş, bunlar oduna gidiyo. Şindi bi tanesi şöle uza gitmiş. İkisi, odunları yapmışlar çar çabuk, almışlar, yürümüşler gelmişler. Bi denesi orda galmış. Biraz odununu yapıyo, ipin üstüne yiyo, akşamüzeri oluyo.\n\n- Kalkem diyo.\n\nKalkamıyo.\n\n- Kalkem diyo.\n\nKalkamıyo.\n\n- Kalkem diyo.\n\nKalkamıyo.\n\n- Eee, diyo, ben kalkımıyom, kim kaldırıverecek beni. Kim kaldırıverirse una vaaaaricem diyo, kim kaldırıverirse una vaaarcem diyoo.\n\nAyı, öteden beri, buru buru buru bup bi geliyo. Ayı kaldırıyo bunu. Ayı, kaldırınca gada, e eve gelcek ya kadın, hemen yönünü değiştiriyo.\n\n- O eve gelem diyo.\n\nO önünü çeliyor.\n\n- Eve gelem diyo.\n\nÖnünü çeliyoo. Kendi marasından yana yönlendiriyo kızı. Kendi marasına götürüyo. Bunun ayaklarını güzelce bi yalıyo. Gidemezsin bi yere diye. Ayakaltlarını yalıyo da, yalayınca kadar ayakları çatlıyo kadının yürüyemiyo, topal oluyo. Şindi, bunu, aç kalcek ya kadın, ayı da öle bi duygu varmış ki, sanki insan gibi. Nerde bal kovanı var, alıp geliyo kadının yanına, besliyo. Çilek getiriyo besliyo, bal getiriyo, üzüm, armut, elma, dünyada aklına gelen bütün meyveleri getiriyo. Hindi, diyo ki o kızın anası babası, öbür arkadaşlarına.\n\n- Benim kızım nere gitti? Sizle beraber gittiydi.\n\n- İşte o bizden ayrı gittiydi de, işte gelmedi de, biz bıraktık geldik, bilmiyoz nere gittini.\n\nAz gidiyo, uz gidiyo bi haber yok. Bunu aramaya çıkıyolar dağa. Ayıyı görüyo birisi. Ballar, kovanlar çalınıyo ya, takip ediyola, nere götürüyo bu balı? Mağaraya götürüyo.\n\n- Mağarada bu gadar balı yicek kim va?\n\nBi ayı var zannediyola.\n\n- Bu ayıyı öldürelim diyo, zarar veriyo bize diyola.\n\nBi gün ayı mağaradan bi çıkıyo, bu köylüle bu ayıyı orda vuruyo. Mağaraya bi giriyola, kadın orda.\n\n- Alla alla, senin ne işin var burda?\n\n- İşte ben filan zaman oduna geldiydim arkadaşlarımla, onla beni bıraktıla gittile. Kim kaldırıverise ona varcem dediydim, u ayı beni kaldırdı, gendi mağarasına getirtdi diyorla. Heni, benim ayım nerde diyo kadın, soruyo.\n\n- İşte ayıyı vurduk diyorla.\n\nBi varıyo ayının başına.\n\n- Çile hamsuz, balı mumsuz, gocayım oooof diyo.\n\nYas ediyo.\n\n- Çile hamsuz, balı mumsuz, o gocayım ooo diyo.\n\nYas ediyo. Ordan bu kadını aldıklarınnan geliyola.O kadın hala ayım deye alıyo.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tuz Kadar]",
        "text": "Eskiden bir padişah varmış, üç olu varmış. Oğulları bi gün aklına gelmiş, toplamış. Oğlum, büyük oluna soruyo:\n\n- Sen beni ne kadar seviyosun?\n\nİşte, küçük oluna, ortana oluna soruyo:\n\n- Sen beni ne kadar seviyosun?\n\nKüçük oluna soruyo tabi. Büyük olu diyo ki:\n\n- Ben dünyalardaki tatlılar gadar seni seviyorum baba diyo.\n\nOlanı şöle ayırıyo. Ortanca oluna diyo:\n\n- Dünyadaki mallar mülkler, kuşlar, her canlı varlıklar gibi seni seviyorum.\n\nOnu da ayırıyo şöle. Küçük oluna geliyo sıra.\n\n- Sen ne gadar seviyosun olum diyo.\n\n- Ben seni tuz gadar seviyorum olum diyo.\n\nÖle deyinci kükrüyo padişah:\n\n- Nasıl sen beni duz gadar seviyosun? Ben seni şöle yaparım, böle yaptırrım seni, astırrım kestirim, neye böle tuz kadar seviyosun diye oluna sitem yapıyo.\n\nÇarıyo hemen cellatları:\n\n- Bunu diyo, alın diyo götürün. Filanca dada bunu kesin, kanlı gömleni bene getirin.\n\nNeyse, cellatlar alıyo olanı. Varıyorlar dağa. Cellatlar çocu kıyamıyolar. Orda bi domuz buluyolar, domuzun, olanın gömleni alıyolar, donuzun kanına buluyolar, getiriyolar.\n\n- Öldürdük padişahım diyolar.\n\nÇocu salıyolar ordan. Çocuk, az gidiyo, uz gidiyo, yabancı bi devlete sığınıyo. Orda da bir türlü orası, padişah seçimi varmış. Bir türlü kendilerine padişah bulamamışlar. Ona varıyo;\n\n- Ne diyo sizin derdiniz, niye böyle birbirinizle, hep kavga ediyosunuz?\n\n- E biz diyo, padişah olcak birisini bulamadık. Hiş kimse padişah olmak istemiyo diyolar.\n\n- Ben olurum diyo olan. Ben geldim diyo, ben olurum, ama yabancıyım ama ben olurum.\n\nGeçiyo padişah, ülkeyi güzel bi yönetiyo. Bir gün aklına gelmiş, babası padişah ya.\n\n- Filanca ülkenin padişahına buraya davete getircez. Yemekleri hazırladın, ni kadar yemek olursa olsun, tatlı olsun, efendin yemek olsun, çorba olsun, ne olursa olsun, hiç birine tuz girmiycek diye emrediyo.\n\nNeyse, davet ediyo, geliyolar. Yemek vakti geliyo, masayı kuruyolar, yemekler veriliyo. Ondan tadıyo, öbür müsafir padişah, bundan tadıyo bi türlü yiyemiyo. Çarıyo şimdi öbür padişahı.\n\n- Padişam, sizin yemekleriniz nasıl yemek ya. Bunlan hiç tadı yok, ben yiyemedim. Öbürü de diyo ki:\n\n- Bir zamanlar diyo, benim duydum kadarıyla diyo, kendisini demiyo, bir padişahın diyo üç olu varmış, yanına çarmış. En küçük olu tuz gadar seviyorum demiş, onu da da kestirmiş, kanlı gömleni eve getirmiş demiş. Onun için, biz o günden beri tuz kullanmıyoruz.\n\n- Niye kullanmıyosunuz? Tadı yok. Tuzsuz bunlar dadı olur mu?\n\n- Ama siz demiş, niye kestirdiniz olunuzu? E tuzsuz da yemeklerin tadı olur mu? Siz bene soruyosunuz. Senin öbür olanların nasıl dedi. İşte datlılar kadar, işte yemeklerin, ne gada güzel yemekler varsa onlar kadar sizi seviyorum. E tuzsuz onların tadı olur mu?\n\n- Olmaz. O zaman diyo ki, bir gün diyo, siz benim müsafirim olun.\n\n- Tamam gabul ediyorum diyo, olalım.\n\nVarıyo, tabi o yemekleri hazırlatıyo, tatlı, güzel bi şekilde, yemekleri iyi, tadında, kıvamında yapıyo. Şindi, yemek yedikten sonra;\n\n- Nasıl diyo, benim yemekleri beğendin mi?\n\n- Ben beğendim diyo. Sen nasıl, neden beğenmedin diyo? Gelip tekrar soru açıyo.\n\n- İşte diyo, bu yemeklere tuz katarsan tatlı olur diyo, tuz katmazsan (…) Neden diyo, siz diyo öldürdünüz diyo, küçük olunuzu kestirdiniz diyo. Ben o olanım işte diyo.\n\nHemen bi sarılıyo oluna;\n\n- Ben diyo olum hata yaptım.\n\nO cellatları çarıyo, onları ödüllendiriyo, kesmediniz için işte şöledir böledir. Ondan sona hep beraber mutlu olmuşlar, o padişahlığı da birleştirmişler, büyük bi devlet olmuşlar ondan sona. Şimdi çok mutlu yaşıyolar. Yanlarından geldim, sizlere de çok selamları var.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Fatmecik",
        "text": "Fatmecik varımış eveli. Ordan gidiyore Beyoğlu suya. Beygiri sula gidiyore. İşmeyore[1]. Höle[2] bakmış dünya güzeli. Bi varıyore goca garıya.\n\n- Nenem! Böle böle dünya güzeli va ne hal olcek.\n\n- Ne hal edelim olum. Ben dereye gidem demiş çamaşıra.\n\nSacayağı[3] alıyore.\n\n- Höle mi huren[4]&nbsp;höle mi huren? Yukardaki fatmecik deyore ayakları yere gelcek şekilde hur[5] nene deyore.\n\n- Edipbatırın[6] gızım demiş.\n\nBi ters çeviriyo yere insin deye. Bi höle çeviriyore.\n\n- Ge sen gızım edivesen ya demiş.\n\n- Yasıl gavak yasıl[7] demiş.\n\nGavak bi yasılmış. Beyoğlu gelmiş aldığınnan fatmeciğe götümüş. Odan dereye gidiyola. Arap gızı geliyore. Güzel gızı kakıveriyore derenin içine. Odan suya gelmişle gine vaaaaa bilmen kiiiii!\n\n- Bi budumun üstünde Beyolu. Bi budumun üstünde fatmecinen güzel geçinip durula mı demiş?\n\nOdan bi gelmişle. Arıtmışla[8] orayı fatmeciği çıkamışla. Gadının bi olu varımış. Odan demiş:\n\n- Gırata[9] sen bunu al. Bi budunu gabcık&nbsp;bi budunu gıbcık et ge demişle.\n\nAlıvemiş gırat Bi budunu gabcık bi budunu gıbcık paça paça etmiş. Fatmeciğine Beyoğlu da şimdi bile geçinip durulamış.\n\n\n[1]&nbsp;İşmeyore: İçmiyor\n\n[2] Höle:Böyle, şöyle\n\n[3] Sacayağı: Ocakta üzerine kap konan üç ayaklı demir eşya\n\n[4]&nbsp;Höle mi huren: Böyle mi kurayım\n\n[5]&nbsp;Hur-: Kur-\n\n[6]&nbsp;Edipbatırın: Yapıyorum\n\n[7]&nbsp;Yasıl gavak yasıl: Eğil kavak eğil\n\n[8]&nbsp;Arıtmışla: Temizlemişler\n\n[9]&nbsp;Gırat: Kır at\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Şamdanlı Kız",
        "text": "Şamdanlı Kız\n\nEvvel zamanda bir varmış, bir yokmuş, bir adamın bir kızı varmış. Karı kocamış. Eh, karı hastalanmış. Bugün doktora götüreyim, yarın doktora götüreyim derken karı bir gün ölmüş. Böyle bir tane kız kalmış. Karı da ölmeden adamına demiş ki, parmağında böyle bir yüzüğü varmış:\n\n—Adam, ben ölür de sen evlenirsen, bu yüzüğü al. Bu yüzük kimin parmağına denk gelirse onu al, demiş.\n\nAdam karısının yüzüğünü almış ölmeden. Eh, ölmüş gitmiş. Adam bugün durmuş, yarın durmuş, evlenecek olmuş. Köyde ona sokmuşlar yüzüğü, buna sokmuşlar yüzüğü, yok, denk gelmiyor. O köye, bu köye gitmişler, bir türlü yüzük denk gelmemiş.\n\n—A kızım, o köy, bu köy hiç köy kalmadı. Bir de sen soksana parmağına, bakalım denk gelecek mi? demiş.\n\nBir de kız sokuyor parmağına, anasının yüzüğü denk geliyor. Şimdi babası bunu üstelemiş, alacak olmuş.\n\n—Tamam baba. Bana bir şamdan alıver, içinden kilitli. O zaman ben sana varırım, demiş kız.\n\n—Tamam, demiş.\n\nGitmiş çarşıya, içinden kilitli bir şamdan alıvermiş, sandık gibi. Eh neyse, olmuş bitmiş, uzatmayayım. Güvey koyacaklarmış, gari* dergâha girecek. Girmiş. Babası namaza gitmiş. Namazdan gelirken kız hemen şamdanın içine giriyor, kilitliyor. Babası geliyor, yengeler geliyor. Oradadır, buradadır yok. Köyün içinde orayı ara, burayı ara yok. Bir ay durmuşlar, yok. Babası demiş ki:\n\n—Bu kaçtı, herhalde kaçtı, demiş. Eh, bir ay durmuş, iki ay durmuş.\n\n—Bu şamdan neye yarayacak bana? Ne yapacağım bunu ben? Götüreyim de satayım, demiş.\n\nAlmış şamdanı, getirmiş pazara. Bir de dükkancı varmış. Bir küçük oğlu varmış, bir de evli oğlu varmış. Pazarcının küçük oğlu pazarda bunu görmüş parlak parlak. Koşmuş gelmiş:\n\n—Abi, abi!\n\n—Ey!\n\n—Ben bir şey gördüm. Ne bilmiyorum. Pazarda bir güzel, bir parlak. Çıkaralım da getirelim, koyalım.\n\n—Oğlum nedir o?\n\n—Bilmiyorum ben.\n\nAbisini getiriyor. Gösteriyor bunu.\n\n—İlle bunu alalım, dükkana koyalım, diyor. Eve adam geliyor.\n\n—Kaça verirsin?\n\n—Bir milyon, iki milyon.\n\nAlıyor bunu, dükkana götürüyor, koyuyor. Oğlan da evli değil, nişanlıymış. Anası bu oğlana her gün bir dilim ekmek, bir tabak iki tabak yemek dükkana getiriveriyormuş, akşam yemeğine gitmiyormuş eve. Yiyormuş oğlan, anası gelip götürüyormuş tabağı. Bir gün öyle, iki gün öyle, şamdanı getirdi bir gün. Oğlan şimdi böyle bir körfez yeri varmış, yemeğini oraya koyuyormuş. Alışveriş yeri tabi gelenine gidenine. Dükkanda o körfez yerde karnı açıktı kızın tabi, şamdandan çıkmış, oğlanın yemeğinin yarısını yemiş, yarısını da yemeden şamdanı içine girmiş, bağlamış. Oğlan gelirmiş, aşlar yarım.\n\n—Acaba kim yiyor ki bu aşları böyle? Anam bütün getiriyor, bu aşlar yarım oluyor, demiş. Bir gün öyle, iki gün öyle,\n\n—Arkadaşlar yiyorlar bu yemeği. Arkadaşlar geliyor yiyor, böyle bırakıyorlar mutfağa yarım, demiş. Anasına demiş ki:\n\n—Sen yarım mı getiriyorsun tabakları buraya böyle? demiş.\n\n—Hayır oğlum, dilim de bütün, yemekler de bütün, çanaklar da. Ben sana yarım yemek getirmiyorum, demiş.\n\n—Ana, her gün bir haftadır yemekleri yarım getiriyorsun sen yemekleri, demiş.\n\n—Oğlum, bütün getiriyorum. Arkadaşların yapıyordur, demiş anası da.\n\n—Bilmem ana, demiş.\n\nYine oğlan alışveriş yaparken şamdandan çıkmış kız, yerken yemeği, oğlan da kafasını uzatıvermiş, kızı görmüş. Kızı görünce de hemen şamdanı kapmış, dükkânın öteki tarafına koymuş. Kız elinde kalmış. Kız elinde kalınca da gari nişanlısına gitmiyormuş. Önden gece gündüz nişanlısına gidiyormuş. E gari yanında kız varken oraya gider mi, gitmiyormuş. Anneler de azcık cadı oluyor işte.\n\n—Kızım, senin oğlan her gün gece gündüz geliyordu. Gün aşırı geliyordu. Şimdi niye gelmiyor? Hanidir gelmiyor. Oğlanın başında bir iş var herhalde, demiş.\n\nAnası dükkâna gelmiş. Dükkâna gelmiş, o şamdanı görmüş kızın anası.\n\n—Aman bir güzel, bir güzel... Senin nişanlının dükkânında parlak bir şey var ya, bir güzel amma kaynanana söyle de sen onu al, demiş kızın anası, gelmiş kızına.\n\nOğlan da mal getirmeye gidecekmiş İstanbul’a. Kaynanasına demiş ki kız:\n\n—Ay ana, dükkânda annem bir güzel bir şey görmüş. Onu bana getiriversen. Ne yapacak oğlan onu dükkânda.\n\nKadın da ben gibi saf. Oğlanın haberi olsa, oğlanın da haberi yok.\n\n—Ne yapacak oğlan bunu, demiş. Almış sandığı, götürüvermiş gelin kıza. Oğlan gelmiş İstanbul’dan.\n\n—Ana, burada şamdan vardı. Ne yaptın onu?\n\n—E ben onu gelin kıza götürüverdim.\n\nOndan sonra hadi anasına bir çekiş.\n\nBiz kıza dönelim. Orada da bir gün durmuş, iki gün durmuş, kız acıkmış. Gece kalkmış. Yine şamdandan çıkmış alem yattıktan sonra. Tencere kapağını karıştırmaya başlamış kız, karnı acıktı. Oradan kırtıklayayım*, buradan kırtıklayayım derken kızın anası uyanıvermez mi… Bir de uyanmış, kız aş yiyip durur. Hadi onu almamış içeri. Şamdanı almış, kız meydanda kalmış. Böylece konuşuluyor, görüşülüyor. Diyor ki kızına:\n\n—Ne yapacağız bunu?\n\n—Bana oğlan bundan ötürü gelmiyordu. Bununla eğleniyordu, benden vazgeçti. Bunu nasıl öldüreceğiz?\n\nKadın demiş ki kızına:\n\n—Bunu hamama götürelim.\n\nİki kız hamama gitmişler.\n\n—Ben ne yapacaksam sen de yapacaksın, demiş kız.\n\nİkisi beraber hamama giriyorlar. Yıkanıyorlar, paklanıyorlar; giyiniyorlar, kuşanıyorlar. Kızın anası diyor ki:\n\n—Hadi kızım gelin, saçlarınızı ben kırma kırma örüvereyim, diyor.\n\nKendi kızınınkini örüyor. Onunkini de tarıyor, örüyor, ağılı bir tarak varmış, başına batırıveriyor. Ondan sonra bir kuş oluyor, uçup gidiyor kız. Bir padişahın baca deliğinin üstüne konuyor. Orada da kuş cıvıl cıvıl her gün sabah ötermiş.\n\n—Uyu, uyu Beyoğlu üstüne güller bürüsün, dermiş de uçuverirmiş.\n\n—Uyu, uyu Beyoğlu, uykulara kanma, üstüne de güller bürüsün, dermiş de pır uçuverirmiş.\n\nHer gün gelirmiş. Öyle cıgıl cıgıl öyle ötüverirmiş Beyoğlu’na, gidermiş. Beyoğlu’nun karısı da yüklüymüş.\n\n—O kuş cıvıl cıvıl geliyor, hep sana mani atıyor, gidiyor. O kuşu istemem. O kuşu keseceksin. İlle ben onu yiyeceğim, diyormuş.\n\n—Ulan karı, kesmeyelim o kuşu. Çok güzel. Bak her sabah uyandırıyor bizi, her gün geliyor ötüyor. Niye keseceğiz bunu?\n\n—İlle keseceksin, yiyeceğim ben.\n\nTutturmuş, adama tüfekle vurdurmuş, o kuşu yemiş. Merdivenin dibinde kesmiş, merdivenin dibine bir damla kan damlamış. Bir damla kan damlayınca da bir Selvi ağacı olmuş yürümüş. Şimdi Beyoğlu merdivenden çıkarken o Selvi uzun olurmuş da Beyoğlu’nun boynuna dolan dolanıverirmiş. Karı da bundan kıskanırmış.\n\n—Bu servi dosdoğru oluyor da, sen merdivenden inerken çıkarken senin boynuna dolan dolanıveriyor. Niye dolanıyor bu? Kes. Kol gibi oldu gari o. Ağzıma kaşık, dadama beşik.\n\n—Güpgüzel ağaç kesilmez, gel kesmeyeyim.\n\n—Kes. Ağzıma kaşık, dadama beşik.\n\nOnu da kestirmiş. Adam beşik yapmış, karıya kaşık yapmış. Eh kırpıkları kalmış, tabi koca ağaç kesesin de... Bir de böyle benim gibi bir dul karı da geçiyormuş oradan. Yongalardan bir parça toplamış, evine götürmüş. Götürüp gittikten sonra koca nine yongaların kimisini yakmış, kimisini koymuş saklamış. Bugün duruyor, ben gibi evini temizlemeden süpürmeden gezmeye gidermiş nine. O yonga da işte kız ya, ninenin evlerini silermiş, süpürürmüş, yemeğini pişirirmiş, kapatırmış. Nine gelmiş, evler temiz, aşlar pişmiş.\n\n—Kim geliyor ki, kim yapıyor ki bunu?\n\nBöyle yaparmış, giyinir kuşanırmış. Beyoğlu da bir hasta olmuş, bir hasta olmuş. Koca köylü gitmiş, helalleşmiş gari ölecek diye. Kız demiş ki, duyuyor ya hasta olduğunu:\n\n—Nine, sana ben bir çorba pişirivereyim de, götür de Beyoğlu’na yesin. Hem helalleşirsin, demiş.\n\n—Ay kızım, koca Beyoğlu bizim çorbayı yer mi? demiş.\n\n—Yer, yer nine, demiş.\n\nEh, koca nine götürmüş gitmiş. Koca nine:\n\n—Ay oğlum, sana çorba getirdim, demiş. Hemen karısı da karşılamış.\n\n—Hadi nine, hadi. Ne güveçler pişiriyorum, ne çorbalar pişiriyorum da ağzına bile koymuyor. Senin çiğ çorbanı mı yiyecek? demiş.\n\n—Aman kızım, hastalar öyle olmaz, şifa olsun. Hiç yemezse yemesin, şöyle karıştırıversin, demiş.\n\nOndan sonra Beyoğlu’nun kucağına koymuşlar. İki kaşık içmiş. Beyoğlu’nun da yedikçe yiyeceği gelmiş çorbayı. Çorbayı yemiş, Beyoğlu şifa getirmiş ondan. Düzelmiş, kalka koymuş. Beyoğlu demiş ki, anılmış gari kız, laf gidiyor ya:\n\n—Ben o kızı bu karının üstüne alacağım. Dünür olacağım, demiş. Kıza dünür yollamış.\n\nAşağı yukarı derken o kızı almış Beyoğlu evine getirmiş. Düğün yapmış, dümbek yapmış, evine getirmiş. Beyoğlu öteki karıya yol vermiş, eski karıya. O kızla geçinip dururlarmış.\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* gari: Artık\n\n* kırtıklayayım: Kurcalayayım\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tilki ve Kaplumbağa]",
        "text": "Hindi, eveli bi tilkiynen gaplumba arkadeş tutunmuşla. Arkedeş, haden[1], asar[2] deriz, da vadır. Gari masal bu ya işte gari anladalım bakalım. Asara, arpa ekmiş bunla.\n\n- Arkadeş, biz bi yol bi zamanda arpa ekdiydik, nere gitti geldi bu?\n\n- E biliyman[3]&nbsp;arkadeş.\n\nGidoru, tilki orda bi çık yiyek geloru. Gocabadan[4] habersiz. Ordan, böğün öle yarın öle;\n\n- Ule arkadeş, hede bi gidem bakam. Arkadeş dimiş;\n\n- Orak biçe[5] varıyola. Arkadeş;\n\n- Asar’ı yıkak gele.\n\n- Dayanen hora[6] ben diyoru tilki.\n\nGocabaya vere biştiror.\n\n- Ule arkadeş hadi, ule arkadeş. Asar yıkılıyor göremon mu sen, ben dayenen, sen biş[7].\n\nDiyekene diyekene, gocaba her şiyi idmiş, goymuş tilki bi şey işlememiş. Sonra da gocaba çekmiş mi her şiyi.\n\n- Hani le bana?\n\n- Sen Asar’a dayandın arkadeş dimiş, ben aldım gittim aygıdımı dimiş. Sene bi şey galmadı dimiş.\n\nBöle anladıvırıla. Goca insanlar anladıvırırladın işte böle böle çabalayıbatırız[8] olum.\n\n\n[1]&nbsp;Haden: Hadi\n\n[2]&nbsp;Asar: Kayalık, tepe, kale, burç\n\n[3]&nbsp;Biliyman: Bilmiyorum\n\n[4]&nbsp;Gocaba: Kaplumbağa\n\n[5] Biçe: Biçmek&nbsp;\n\n[6]&nbsp;Dayanen hora: Ben oraya yaslanayım\n\n[7]&nbsp;Biş-: Biçmek\n\n[8]&nbsp;Çabalayıbatırız: Çabalıyoruz\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Takke İle Kese",
        "text": "Takke İle Kese\n\nEskiden bir çiftçi varmış. Bir gün tarlada çift sürerken öğlen olmuş, öğle yemeğine gitmiş. Bir ateş yakmış. İki yılan birbirini kovalarken ikisi de ateşin içine girmiş yanlışlıkla. Çiftçi sopasını ateşe sokup çıkartmış yılanın birini. O yılan da adama:\n\n&nbsp;—Ne dilersen dile benden, demiş.\n\n—Senden ne dileyebilirim ki? Sen bir yılansın, ben bir insanım.\n\n—Ben şahmeranın kızıyım. Ben şimdi seni babama götüreceğim. Babamdan da en eski sandığını iste.\n\n—Tamam.\n\nAz gitmişler ve önlerine bir delik gelmiş. Yılan önden girmiş.\n\n—Sen de arkamdan gel, demiş.\n\nArkasında birçok yılan varmış. Bütün yılanlar birden kafasını kaldırmış. Yılan da çiftçiye:\n\n—Korkma! Üstlerine bas. Bir şeycik olmaz, demiş.\n\nÇiftçi üzerine basıp geçmiş. Yılanın babasının yanına gelmişler. Yılan babasına:\n\n—Bu insan beni ölümden kurtardı, demiş. Babası da:\n\n—Dile benden ne dilersen, demiş. Çiftçi ise:\n\n—Senden en eski sandığını dilerim, demiş. Yılan da boynunu bükmüş.\n\n—Beni en hassas noktamdan vurdun, demiş.\n\nSandığı adama vermiş. Yılan deliğe kadar çiftçiyi uğurlamış. Çiftçi evine gelmiş, sandığı açmış. Bir bakmış, sandığın içinde eski bir para kesesi, bir de takke varmış. Çiftçi sandığı tavana atmış. Çiftçinin bir de sekiz on yaşlarında oğlu varmış. Oğlu on iki yaşına gelmiş, babası ölmüş. Oğlu bir mağazaya çırak girmiş. Bir hafta sonra haftalığını almış. Annesine:\n\n—Bana bir kese dik, demiş.\n\nOnu al sen. Çocuk parayı kesenin içine koymuş. Bir gün harcamak için çıkarmış, bir de bakmış, para sarı lira olmuş. Hep paraları&nbsp; sarı lira yapmak istemiş. Bir gün mağaza sahibi İstanbul’a mal almaya gitmiş. Çocuk tellal ile\n\n—Ne alırsan bir kuruşa, diye bağırtmış. Mağazada hiçbir şey kalmamış, hepsini satmış. Gece olmuş. Çocuk bir kuruşları çıkarıp keseye koymuş, &nbsp;tam iki teneke sarı lira yapmış. Mağazanın sahibi gelmiş. Çocuk iki teneke sarı lirayı göstermiş. Sahibi bu işe çok sevinmiş.\n\nPadişah duymuş, çocuğu yanına çağırtmış. Çocuk padişahın yanına gelmiş.\n\n—Bu işi nasıl yapıyorsun? demiş.\n\nHemen kızın odasına koymuş çocuğu, kız da içeri girmiş. Çocuğa:\n\n—Nasıl yapıyorsun bu işi, bir daha yapar mısın? demiş.\n\nÇocuk, keseyi çıkarıp bir daha yapmış, paralar sarı lira olmuş. Kız:\n\n—Ver de bir de ben yapayım, demiş.\n\nKız, keseyi almış, çocuğu saraydan attırmış.\n\nÇocuk eve gelmiş, tavana çıkmış. Sandığı çıkarıp içinden takkeyi almış, kafasına takmış. Anası da çocuğu yemeğe çağırmış. Çocuk gelmiş, anasına bağırmış. Ama anası bir türlü çocuğu görmüyormuş. Çocuk hemen bütün &nbsp;mağazalara girmiş. Çocuğu kimseler görmemiş, görünmez olmuş. Yine padişah bunları duymuş, yanına çağırtmış. Kızı yine:\n\n—Baba, benim yanıma yolla, demiş. Kız çocuğu odasına almış.\n\n—Nasıl yapıyorsun? demiş.\n\nTakkeyi giymiş, görünmez olmuş. Kız:\n\n—Korktum. Ver de bir de ben yapayım, demiş.\n\nÇocuk da vermiş. Kız onu yine saraydan attırmış, dayak yemiş.\n\nBu sefer kalktığında beyaz ve kırmızı elma ağacı görmüş. Bir beyaz elma yemiş, her yerinde boynuz çıkmış. Kırmızı elma ağacını yanına gitmiş. Ondan da bir elma yemiş, iyi olmuş. Bir sepet beyaz elma toplamış. Padişahın kızının kapısının önünden geçerken\n\n—Güzel elmalarım var! diye bağırmış. Kız, hizmetçisine:\n\n—Bana elma al, demiş, canı istemiş.\n\nElmalardan yemiş, kızın her tarafında boynuz çıkmış. Padişah her yere bağırttırmış.\n\n—Kim benim kızımı iyileştirirse kızımı onunla evlendireceğim, demiş. Çocuk bir gün sonra saraya gelmiş.\n\n—Ben iyileştiririm. Bana bir hafta mühlet verin, demiş.\n\nÇocuğa bir hafta çok iyi bakmışlar. Bir hafta sonra kırmızı elmaların suyunu sıkmış, kıza içirmiş. Kız iyileşmiş. Padişah kızı çocuğa vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tan Tan Kabacık",
        "text": "Tan Tan Kabacık\n\nBir adamın karısı ölmüş, hanımı. Hanımı ölünce bir hanımın da beyi ölmüş. Bunlar ikisi bir araya gelmiş. İkisinden de birer çocuk kalmış. Olunca şimdi demiş ki hanımı adamdan olan çocuğa:\n\n—Bunu ben kabul etmiyorum. Git, bayıra sapıt* da gel bunu, demiş.\n\nTamam. Götürüyor. Bu da önceden susak derlerdi, götürüyor, bir ağaca bağlıyor.\n\n—Hadi oğlum, odun çırpı toplayalım seninle, diye dağa götürüyor.\n\nBir rüzgarlı havada ağaca bağlıyor. Şimdi babası odun kesiyor diye rüzgâr ağaca böyle vururmuş susak, tak tak tak. Çocuk gelmiş.\n\n—Baba, baba! Yok. Ağlayarak:\n\n—Tak tak kabacığım, beni sapıtan babacığım. Tak tak kabacığım, beni aldatan babacığım.\n\nBir çeşmeye gelmiş.\n\n—Çeşme, bana bir su içirir misin? demiş.\n\n—Kurbağa boklarımı paklayıverirsen içiririm, demiş. Onları temizlemiş. Oradan su içmiş. Yine:\n\n—Tak tak kabacığım, beni sapıtan babacığım. Tak tak kabacığım, beni aldatan babacığım.\n\nBir dereye gelmiş.\n\n—Dere, beni geçirir misin? demiş.\n\n—Kurbağa boklarımı paklayıverirsen geçiririm, demiş. Onu da temizlemiş. Oradan geçirmiş. Yine:\n\n—Tak tak kabacığım, beni sapıtan babacığım. Tak tak kabacığım, beni aldatan babacığım.\n\nBir fırına gelmiş. Orada da kömür varmış.\n\n—Fırın, beni ısıtır mısın? demiş.\n\n—Külümü paklayıverirsen ısıtırım, demiş.\n\nOnu da temizlemiş. Orada ısınmış. Onları da yapınca Cenabı Allah tarafından kız &nbsp;çocuğunun&nbsp; &nbsp;boğazına bir katar altın takmışlar. Takıyor. Şimdi köyün kenarına gelmiş. Eve geliyormuş. Horoz:\n\n—Gı gı gııık, altınlı ablam geliyor, demiş. Susturmuş kadın da.\n\n—Kızı mı sapıttın? Sus, horoza diyor.\n\nOradan bir de baksa ki kız altınlarla gelip gelir. Eve geliyor. Ertesi gün karı,\n\n—Hadi, benim kızı da sapıt da gel kendi kızını sapıttığın yere, diyor.\n\nŞimdi ertesi gün diyor ki adam:\n\n—Hadi kızım, seninle odun getirmeye gidelim dağa, diyor.\n\nGidiyor. Onu aynı yere yine sapıtıyor. Sapıtınca kaçıyor adam oradan. Kız:\n\n—Tak tak kabacığım, beni sapıtan babacığım. Tak tak kabacığım, beni aldatan babacığım.\n\nAynı çeşmeye geliyor.\n\n&nbsp;—Çeşme, bana su içirir misin? diyor.\n\n—Kurbağa boklarımı temizlersen içiririm, diyor.\n\n—Ben güzel ellerimi batıramam, diyor.\n\n—O zaman ben de sana içirmem, diyor. Yine:\n\n—Tak tak kabacığım, beni aldatan babacığım.\n\nDereye geliyor.\n\n—Dere, beni geçirir misin? diyor.\n\n—Bu kurbağa boklarımı temizlersen geçiririm. Öyle olmazsa geçirmem, diyor.\n\n—Nasıl pis burası. Ellerimi batıracak, diyor.\n\nBiraz şey ediyor. Oradan geçiyor. Fırına geliyor.\n\n—Fırın, beni ısıtır mısın? diyor.\n\n—Külümü temizlersen ısıtırım, diyor.\n\nKülünü temizlemiyor. O da ısıtmıyor. Karı da şimdi bakarmış benim kız da altınlı&nbsp; gelecek diye. Bir de bakıyor ki kurbağa boklarını dolamış, &nbsp;dere &nbsp;geçirmiş amma bu pislikleri boynuna dolayıvermiş. Anam horoz: &nbsp;\n\n—Gı gı gııık pislikli ablam geliyor, dermiş.\n\n—Sus. Benim kız da altınlı gelecek, dermiş.\n\nBir de bakıyor kız öyle. Sonra bir padişahın oğlu o altınlı kıza dünür çıkıyor. Dünür çıkıyor ona, padişahın oğluna nişanlıyorlar. &nbsp;Nişanlayınca bu bir hocaya gidiyor, bir iğne okutup geliyor.\n\n—Dur kızım, başında ne var, ne var? derken kızın tepesine bir iğne saplıyor. Kız kuş olup uçuyor.\n\n&nbsp;—Sizin nişanlınız kaçtı. Hadi küçük kızı vereyim size, diyor.\n\nBuna küçük kızı nişanlıyor. Bir gün bir &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ihtiyar ninenin bir asma ağacı varmış. Onun tepesine gelirmiş kız, cık cık cık ötermiş.\n\n—Hay komşular, benim her gün konacağı yere bir kuş geliyor konuyor. Ben bunu tutacağım.\n\n—Nasıl tutacaksın?\n\n—Bir katran süreceğim her gün konduğu yere.\n\nKatran sürmüş. Kuş gelmiş yine aynı yere. Gelince varmış nine, tutmuş.\n\n—Ay ne güzel, ne güzel. Derken eline bir şey takılmış. Bir de bakmış ki iğne. Asılıvermiş, çıkmış, bir kız olmuş. O gün de öbür kızın düğünü oluyormuş. Nine şimdi varmış damada.\n\n—Damat, senin nişanlın kuş olmuş uçmuş, benim evde. İstersen gidelim bakalım. Geliyorlar, bakıyor. Nişanlısı orada durup durur. Yine öteki kız kalıyor, onu alıyor.\n\n&nbsp;\n\n\n* Sapıt: Bırakıp kaç.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[İki Bakla]",
        "text": "Hindi*&nbsp;bi çocuk vamış. Elinde iki dene paklası vamış. Guyunun başına oturmuş. Guyunun başına otururkan pakla da yere, guyunun içine düşmüş mü! Guyunun içine düşmüş mü paklalar.\n\n- İki paklam olsa doycedim, iki paklam olsa doycedim diye ağlamış çocuk.\n\nAğlayınca içinden bi goca adam çıkmış gelmiş. Niyse, çocuğa dede yimek getirmiş.\n\n- Unu yi olum, dimiş. U da dimiş;\n\n- Bunu yisem napıyım ben, dimiş.Satam&nbsp;varen ben, dimiş.\n\nSatmış, gelmiş yine guyunun başına.\n\n- İki paklam olsa doycedim, iki paklam olsa doycedim diye çocuk gine ağlamış.\n\nGoca adam gine çıkmış gelmiş, gine para vemiş.\n\n- Onu da nidem ben bunu, dimiş.Bi şiyler alem, dimiş.\n\nHaranı*&nbsp;vemiş, haranı, haranı. Hı, çocuka haranı vemiş. Dede guyunun içinden çıkıyoru. Ondan sona;\n\n- Haranıyı da gine bi, haranıynen biş haranı dedin&nbsp;mi yimek bişe olum, dimiş.\n\n- Biş haranım, dimiş,.\n\nYimekle bişmiş. Ni canı istise o bişmiş. Bunu Yafudi gömüş, orda hah hindi aklıma geldi. Yafudi gömüş,\n\n- Yafudi dimiş, şe demezse gari dimiş. Benim &nbsp;bi haranım va biş haranım dime haaa, dimiş.\n\nYimek pişirirmiş. Yahudi gittikten sona biş haranım. Ni istedise bişmiş. Çocu haranıyi değiştirmiş çocun. Geliyoru çocuk;\n\n- Biş haranım yok, biş haranım yok, biş haranım yok.\n\nOlmamış. Gine vamış, &nbsp;guyunun başına;\n\n- İki paklam olsa doycedim, iki paklam olsa doycedim diye alamış gine çocuk.\n\nGoca adam çıkmış gelmiş, bu sefer bi tokmak vemiş eline.\n\n- Bu tokma olum, hur*&nbsp;tokmam dime, dimiş. Sakın haa&nbsp;hur tokmam dime, dimiş.\n\n- Tamam.\n\nGari anlamış goca adam Yafudinin aldattığını. Gelmiş eve;\n\n- Hur tokmak.\n\nGalkmış galkmış&nbsp;inmiş kellesine çocun.\n\n- Dur tokmam, dimiş.Durmuş.\n\nYafudiye vamış;\n\n- Benim, demiş.Bi tokmam va&nbsp;hur tokmam dime ha, dimiş.\n\n- İyi&nbsp;dimen dimen, dimiş.\n\nÇocuk gitmiş gene başka yere geze. Gelmiş gine goca adam;\n\n- Hur tokmam, dimiş,\n\nYafudi, hur tokmam. İnmiş inmiş, galgımış galgımış inmiş Yafudinin kellesine galkmış kalkmış&nbsp;inmiş, çocuk gelmişmiş, tokmak böle sıçrayıbatımış Yafudinin kellesinde. Dur tokmam deye, aman dimicen dimiş, ni halin varsa gö dimiş. Orda bitti bu.\n\n\n*Hindi: Şimdi\n\n*Haran: Tencere\n\n*Hur: Vur\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tembel Kız",
        "text": "Tembel Kız\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız el bebek gül bebek büyütülmüş. Hiçbir iş görmemiş. Bunun için adına Tembel Kız denmiş. Kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası buna bir gelberi* yaptırmış, işini oturduğu yerden yapıyormuş. Evlenme zamanı gelmiş. Anası babası bunu bir avcıyla evlendirmiş. Avcı gitmiş, bir ördek öldürmüş. Eve gelmiş, onu temizlemiş, bir tencereye koymuş. Tekrar ava çıkmış. Evden çıkarken,\n\n—Hanım, tencereye bak, yanmasın, demiş.\n\nO gittikten sonra eve bir dilenci gelmiş.\n\n—Bana iki dilim ekmek verir misin? demiş. O da:\n\n—Git, mutfaktan al, demiş.\n\nDilenci girmiş. Bakmış, tencerede bir ördek. &nbsp;Almış onu, &nbsp;torbasına koymuş.\n\nAyağındaki çarıkları da tencereye koymuş.\n\n—Hanımcığım aldım. Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeceğim, demiş.\n\n—Senin gaga benim torba içinde Benim çarık senin çorba içinde Sen yat kaba yatak yorgan içinde Ben yiyeceğim orman içinde.\n\nBöylece türküyü söyleyip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş, kızın kocası gelmiş.\n\n—Kadın, pişti mi ördek? demiş.\n\nKarısı olan biteni anlatmış. Adam anlamış. Karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra tembel kız akıllanmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* Gelberi: Fırında pişenleri dışarı çekmek için kullanılan uzun saplı kürek.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tereci Kız",
        "text": "Tereci Kızı\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın oğlu varmış. Bir de fakir kız varmış. Fakirmiş, böyle bahçe yaparlarmış, bahçıvan bahçesi gibi. Sebze yetiştirirlermiş. Padişahın oğlu da orada çeşme varmış, oraya atını sulamaya gidermiş.\n\n—Ne yapıyorsun tereci kızı? dermiş.\n\n—On paralık tere ver, dermiş kendi dilince. Kız da dermiş ki:\n\n—Allah seni bana versin, dermiş.\n\n—Hadi, ben padişah, sen bir tereci kızısın. Ben seni alır mıyım? dermiş.\n\n—Ben seni senden istemiyorum, seni senden istiyorum, dermiş.\n\nOndan sonra öyle böyle öyle böyle geçmiş baya bir zaman. Padişahın oğlu evlenmiş. Yine gelmiş oraya beygir sulamaya.\n\n—Ne yapıyorsun tereci kızı? On paralık tere ver, demiş yine.\n\n—Allah seni bana versin, demiş.\n\n—Ben nişanlandım, evleneceğim, demiş. Evlenmemişmiş daha.\n\n—Seni alır mıyım, ben nişanlandım, demiş. O da:\n\n—Ben seni senden istemiyorum ki, seni Allah’tan istiyorum, demiş.\n\nOndan sonra bir düğün olmuş, bir düğün olmuş böyle padişahın oğlu evleniyor diye. Gelin &nbsp;ağası gelmiş, gelin gelmiş. Kız kendinden şüpheliymiş, padişahın evleneceği kız.\n\n—Ne yapalım, ne yapalım. Şurada fakir bir kız var, tereci kızı. Onu alalım, getirelim. Sabahleyin veririz parasını, alır gider.\n\nAlmışlar, getirmişler kızı. O gelin olmuş o akşam.\n\n—Seni senden istemiyorum, Allah’tan istiyorum, demişmiş ya. Sonra almış karısını gitmiş. Ama kız hamile kalmış o gece. Ama kıza bir hediyeler vermişler. Sonra aradan baya bir zaman geçmiş. Tereci kızının yanına gitmiş.\n\n—Tereci kızı ne yapıyorsun? demiş.\n\nKız yine bahçede çalışıyormuş. Yine bakmış.\n\n—Tereci kızı ne yapıyorsun? On paralık tere ver, demiş.\n\n—Allah seni bana versin, demiş.\n\n—Ben evlendim gayrı. Nerde Allah seni bana verecek? demiş.\n\nKızın da oğlu olmuş. Büyümüş böyle, salıncakta sallanırmış, ama oğlanın verdiği hediyeleri atmış oraya, oynarmış. Ondan sonra hemen atlamış gelmiş. Çocuk da ağlamaya başlamışmış.\n\n—Ne var tereci kızı orada? demiş.\n\n—Gel de gör, demiş.\n\nBir de çocuğa bakıyor, görüyor, aynı kendi yüzü yapıştırmış gibi.\n\n—Tereci kızı, nerede buldun bu çocuğu böyle? diyor. O da diyor ki:\n\n—Ben seni Allah’tan istedim. Senin hanımının kendinden korkusu varmış, beni götürdüler. Seni senden istemedim, ben Allah’tan istedim, diyor.\n\nHemen gidiyor padişahın oğlu.\n\n—Ne istiyorsun sen? Kırk katır mı kırk satır mı istiyorsun?\n\n—Satır olsa ölürüm. Katır olsun, diyor.\n\nKızı bağlıyorlar da kırk katıra salıveriyorlar, param parça oluyor kız. Ötekiler de hala daha geçiniyorlarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tuz Kadar]",
        "text": "Bi padişan üş tane kızı varmış. Bi gün padişah otururken dimiş ki, kızlarını yanın a almış, büyük kızına sormuş:\n\n- Kızım demiş, beni ne kadar seviyosun dimiş?\n\n- Baba, seni dünyalar kadar seviyorum demiş. Ortan kızına sormuş:\n\n- Kızım sen beni ne kadar seviyosun dimiş,.\n\n- Canım kadar seviyorum demiş.\n\nMutlu olmuş padişah. En küçük kızına sormuş:\n\n- Beni ne kadar seviyosun kızım demiş.\n\n- Baba seni tuz kadar seviyorum demiş.\n\nU zaman padişah tuzu küçümsemiş, kızına demiş ki, hani redditniş unu. Cellatlana demiş ki:\n\n- Götürün bunu kesin, ganlı gömleni bana getirin dimiş.\n\nİki cellat götürmüş bunu bi dan başına, gıyamamışla. Dimişle ki:\n\n- Sen, anadan doğan bi bebek nası elbise buluyosa sen de bulusun, gömleni çıka bize ve, biz unu, bi yakamızı ganadalım, yahut bi guş öldürelim, unun ganına bulayalım, bubana götürelim. Sen bu yerleri terk it dimişle, yaşa dimişle.\n\nNeyse, ganlı gömle bubasına getirmişle, iş bitmiştir dimişle gari. Niyse, az durmuş, çok durmuş, gızı, memleket memleket, aşırı gitmiş. Gidince, böle hani evlenmiş, barklanmış, çocuk çolun sahibi olmuş. Bi yemek verilmiş ama parayla değil. Dışarıdan gelen misafirlere, hani parasız yemek verilmiş. Böle böğün böle, yarın böle dekene, bu yemek veme olayı, ta padişan gulana gadana gitmiş. Dimiş ki:\n\n- Bi yerde yemek verilipdurumuş, bi de ben gitcen u yere demiş.\n\nNiyse padişah bi gün olmuş,kalkmış gitmiş. Padişan gelceni duyan gızı, aşçılara söylemiş:\n\n- Bugün demiş a’dan z’ye dimiş, her türlü yemekle yapılcek, ama içine bir tek tuz katılmıycek dimiş. Tabi, bunu aşçıla dimiş ki:\n\n- Niden?\n\n- Siz nedenin sormayın bene dimiş. Her şey tuzsuz olcek dimiş.\n\nNeyse, padişah gelmiş, sofralar donadılmış, oturmuş padişah, yemeklen görüntüsü çok güzel. Bi almış duz yok, öbürkünden almış, duz yok. Undan almış duz yok. Hindi gızı da gelmiş, oturmuş.\n\n- Padişam demiş, yemediniz ya dimiş.\n\n- Yaramı deşdin dimiş.\n\n- Noldu dimiş.\n\n- Yemekle çok güzel dimiş, fakat tuzu mu unutulmuş bilmiyorum dimiş. Hiş birinde tuz yok dimiş.\n\n- Ya padiaşm dimiş, babacım dimiş, tuzun önemi var mı sizin için dimiş.\n\n- Var var dimiş. Ben üç gızımı kenarıma aldım dimiş, beni ne gadar seviyosunuz diye sordum. Biri dünya kadar dimiş, biri can kadar seviyo, en küçük gızım da tuz kadar seviyo. Tuz kadar seviyo didi için dimiş, unu küçümsedim, kestirdim dimiş. Unun için dimiş, kıymetini bilmemişim dimiş.\n\n- Baba dimiş, ben ölmedim. O cellatlana dimiş, elinden geleni, yardımı it, bugün, sırf dimiş, senin için dimiş, bu yemekleri hazırlattım ben tuzsuz dimiş. Tuzun kıymetini anla dimiş.\n\nUndan sona sar sarmeleş olmuşla, birbirlerine gavuşmuşla.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tilki İle Yılan",
        "text": "Tilki ile Yılan\n\nBir varmış bir yokmuş. Bir tilkiyle bir yılan ikisi sağdıç olmuşlar. Yılanla sağdıç olunur mu avanak tilki? Neyin varsa iş karışır.\n\n—Sağdıç, seninle nereye gidelim? demiş.\n\n—Nereye gidelim? demiş.\n\n—Seninle geziye gidelim.\n\nHazırlanmışlar, gitmişler. Dere boyuna varmışlar. Varınca da tilki demiş ki:\n\n—Yılan, ben geçerim. Yılan demiş ki:\n\n—Sağdıç, sen geçersin, ama ben geçemem. Nasıl yapacağız?\n\n—Beraber geçeriz, demiş.\n\n—O zaman ben senin beline dolanayım. Beni şu çaydan geçir, benden ne istersen iste, demiş.\n\n—Tamam arkadaş, olur, demiş.\n\nYılan şimdi tilkinin sırtına dolanıyor, kafasını da tilkinin kafasından yana koyuyor. Geçiyorlarmış. Tam derenin ortasına varınca,\n\n&nbsp;—Nasıl olsa sen beni geçiriyorsun. Ben seni şimdi sıkıştırayım da kemiklerini kırıvereyim, demiş.\n\nTilkinin kemiklerini sıkıştırıvermiş. Çatır çatır çatır.\n\n—Ah, şimdi bu beni öldürecek, demiş.\n\n—Arkadaş, böyle olmayacak. Sen beni nasıl olsa öldüreceksin. Uzat gözlerini de öpeyim bicik* demiş.\n\nTilki de bak nasıl kurnaz. Öyle deyince kafasını uzatıveriyor yılan. Hemen tilki de kafasını harttak ısırıveriyor yılanın. Hadi yılanın kafasını koparıveriyor. Geçiriyor öteki yakaya.\n\n—Şöyle seni ben bir uzatayım, diyor. Güzelce yılanı tilki uzatıyor.\n\n—Ben eğri meğri sağdıç istemem. Olacaksan böyle düpdüzgün ol, demiş.\n\nYılanı tilki böyle yapmış. Ben de karşı yakaya gidiyordum. Karşı yakada ben o yılanı gördüm. Tilki de geçmiş, koca taşlara dayanmış.\n\n—Oh, bana kaldı dünya. Dünya benim!\n\n&nbsp;\n\n\n* bicik: Bir kerecik.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tosbağa Gelin",
        "text": "Tosbağa Gelin\n\nBir padişahın iki oğlu varmış. Oğlanlar erişmiş, evlenecek olmuş. O kızı istermiş, bu kızı istermiş.\n\n—Aaa, almam.\n\nBu kızı istermiş.\n\n—Aaa, almam.\n\nBabası da,\n\n—Benim dediğim olacak.\n\nEvvel ok-yay derlerdi. Ok-yay derlerdi. Ok-yay atarlardı. Kim sağ vezirin evinin üstüne ok düşürürse sağ vezirin kızını alırım. Sol vezirin evinin üstüne düşerse o kızı alırım. Senin dediğin mi, benim dediğim mi? diyormuş.\n\nBu bir ok-yay atmış. Sağ vezirin kızının üstüne düşmüş, almış koca oğlan. Küçük oğlan da atmış da öyle, çaltının* üstüne düşmüş. Çaltının da altında bir bağa* varmış. Bağanın üstüne düşmüş. Babası da:\n\n—Bu da senin nasibin. Ne yapayım? Hadi git de evine koy, demiş.\n\nOğlan da onu almış gelmiş, evine koymuş. O da her gün ava gidermiş, avdan kuş &nbsp;vurur vurur gelirmiş. Atarmış evine, gidermiş yine. Bağa kız olurmuş. O kuşu yıkarmış, paklarmış, kızartırmış, bacağından asarmış. Küçük oğlan gelirmiş, bir bakarmış, asılmış kuş. Yermiş, hadi ava gidermiş. Bugün böyle, yarın böyle derken gün geçmiş, ay geçmiş. Senin benim dediğim gibi koca gelin oğluna gelmiş. Koca gelin de gelmiş. Padişah demiş:\n\n—Küçüğe gidin bakalım bir. Geçimleri nasıl, ne halde? demiş.\n\nKoca gelin küçüğe gelmiş. Tosbağa yok. Dünya güzeli bir kız durup durur evinde. Onu da ava gidiyorum diye oğlan kapı ardına saklanmış. Bağanın kabuğunu almış, atmış. Onun da altında güzel bir kız varmış. Kızla güzel geçiniyormuş gali* oğlan. Koca gelin gelmiş, ortalığı bozmuş. Ondan sonra kocasına demiş ki:\n\n—Bizim bağa bir güzel kız getirmiş amma, nerden getirdi oğlan bilmem? Koca gelinden güzel küçük gelin, demiş.\n\n—Ne yapalım karı? Ne diyelim? demiş.\n\n—Bu anadan doğma çocuk kapıyı dineltiverecek, bana selam verecek de. Bulursan bulacaksın, bulamazsan cellatsın diyelim, demiş.\n\nOğlana gelmiş babası, haber yollamış.\n\n—Böyle böyle, bulursan bir çocuk, bulamazsan cellatsın, demiş. Bağa kız oldu ya.\n\n—Aman adam, ona mı kayırıyorsun? Bu aralar ablamın bir çocuğu olacak. Beni nereden aldıysan bir tekme vur oraya. Ablam çıkar. Hiç korkma. Ablam çıktığı zaman, abla &nbsp;senin çocuğun olacaktı ya, kardeşinin göreceği geldi, o çocuğu ver de ben götüreyim, geri getireyim, de ablama. Verir sana ablam, demiş.\n\nAblası da o gün çocuğu suya koymuşlar. Kundaklamışlar. Kundaktaki çocuğu oğlana vermişler. Oğlan getirmiş. Oğlan almış, babasına götürmüş, padişahın evine. Kapıdan koyuvermiş.\n\n—Selamün aleyküm dede, demiş.\n\nSelamı vermiş dedeye, seslenmiş o dünyaya gelen çocuk. Oğlana bir şey yapamamış.\n\n—Hadi, bir de gelinlerin şöhretini görelim, davete çağıralım da, demiş padişah.\n\nŞimdi bu tosbağa gelin koca eltiye varıyor.\n\n—Elti, bugün davete gideceğiz kaynataya. Şu kadifeden, bu kadifeden alalım da giyinelim ikimiz bir çift, diyor.\n\nOndan bir çift alıyorlar, giyiniyorlar.\n\n—Birer de kurdele alalım. Ondan sonra &nbsp;birer çan alalım. Takalım boynumuza, zangır zangır gidelim, diyor tosbağa gelin, kurnaz ya.\n\nKoca elti de benim gibi. İşte biz oturduğumuz, kalktığımız yeri nasıl bilmiyoruz... O da gidiyor, kurdele alıyor, bir de çan alıyor. Takıyor boynuna deve gibi kocaman. Küçük elindeki çomağı çatıveriyor, taksi oluyor. Giyiveriyor kadifeleri buz gibi. Takıveriyor altınları zıngır zıngır. Beyi de alıveriyor yanı başına, taksiye de biniveriyor. Koca elti de adamıyla zangır zangır &nbsp;zangır zangır onu kaynatasıyla kaynanasına gösterecek. Kaynata da buraya pencereye oturuyor, gelinler geliyor diye bakıyor gari. Bir de gelinler geliyor, bakıyor. Küçük gelin de koca çarığı taktırmış mahsus büyüğe. Oğlanlar zangır zangır zangır deve gibi geldi. Bir de küçüğe bakıveriyor, bir dirhem bir çekirdek taksinin içinde. Hadi onlar da geliyor. Hadi oturuyorlar gari. Yiyorlar, içiyorlar.\n\n—Elti, bir kaşığı ağzının içine götür yemekten, bir kaşığı da kolunun içine koy, diyor küçük.\n\nEh, benim gibi işte anlamıyor. Bir kaşık yiyor, bir kaşık kolunun içine koyuyor. O da öyle yapıyor, ama altınlarını koyuyor. Bunlar yapıyorlar öyle, sonra da kalkıyorlar.\n\n—Hadi bakalım, sofraları kaldırın.\n\nSofraları kaldırıyorlar, yıkıyorlar, paklıyorlar. Şimdi padişah diyor ki:\n\n—Kaynana çalacak, gelinler oynayacak. Bir de oyununuzu göreceğim, diyor.\n\nHadi gelinler kalkıyor, iki oğlan kalkıyor. &nbsp;Oynarken tosbağalı kız &nbsp;ellerini yukarıya kaldırıveriyor. Hadi bakalım şıngır şıngır altınlar, ciciler dökülüyor. Ötekinden de yediği yağlı &nbsp;yemekler dökülü dökülüveriyor mu koca gelinden.\n\nPadişah:\n\n—Otur gelinim, otur. Senden oyun görmek istemiyorum. Halılar batıyor, diyor.\n\nÖtekinden paralar dökülüyor. Padişah diyor ki:\n\n—E koca karı, bu küçük gelini nasıl alsak ki oğlanın elinden?\n\n—Bakalım, bir şey daha düşünürüz, diyor şimdi bu.\n\n-Oğlum, bir salkım üzüm bulacaksın vakitsiz zamanda. Koca köylü yiyecek. Bir üzüm salkımı, tanesi yetmedi mi, cellatsın, diyor.\n\n—Tamam, tamam. Hiç kayırma, diyor tosbağa kız kocasına. Oğlana diyor ki:\n\n—Git, beni aldığın çaltının dibine bir bas, annem çıkar. Bizim asmadan bir salkım üzüm iste. Al gel, diyor.\n\nYine oğlan varıyor oraya. Bir tekme vuruyor, çaltıdan anası çıkıyor.\n\n—Anne, bir salkım kızınız üzüm istedi.\n\nBir de kutu varmış onlarda, fenni kutu.\n\n—Bir de onu iste annemden, verir sana onu.\n\nBir de onu istiyor oğlan. Şimdi oğlan da kıza getirirken,\n\n—Bakalım bu kutuda ne var, ne var? diye açayım demiş. Ucundan açıvermiş &nbsp;hemen, &nbsp;içinde &nbsp;bir &nbsp;dede varmış. Dedenin &nbsp;tırnakları yad insan baktı mı göğeriverirmiş. Bir salkım da üzüm almış. Koca köylüyü davet etmişler. O üzümü yemiş, bir tane koparmış, bir tane olmuş; bir tane koparmış, bir tane olmuş. Koca köylü yemiş. Ölmemiş. Şimdi koca köylü toplandı gari üzüm yiyor, padişah, &nbsp;babaları. O kız da o kutuyu almış eline. Orada otururken, üzüm tükenmedi ya, babası cellat olacak. O kız böyle ağız açarken, ağız açarken açıvermiş, dede bir fırlamış kutunun içinden. Bütün harman yeri gibi insanların hepsi kara taş olmuş oturmuş. Kızla oğlan dinele kalmışlar. Herkesi Allah taş yapmış. Hepsi dinele kalmışlar. Kızla oğlan geçinip dururlarmış.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* Çaltı: Çalılık.\n\n* Bağa: Kaplumbağa.\n\n* Gali: Artık.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Yapağı Eğiren İnek",
        "text": "Yapağı[1] Eğiren İnek\n\nBir adamın bir kızı varmış. Karının da bir kızı, bir oğlu varmış. Olunca bunlar evleniyorlar. Bayıra inek otlatmaya göndermiş kızı. İnek otlatmaya gönderiyor. Önceden de kirman eğrilirdi, yapağı. Yapağı koymuş buna.\n\nAkşama kadar ineğin başında durmayacaksın. Sen bu yapağıyı eğirip geleceksin, demiş.\n\nNe yapsın, oturmuş ağlıyormuş kız. Akşam varınca dövecek. Dövermiş her gün. İnek demiş ki:\n\n—Kardeş, niye ağlıyorsun?\n\n—Niye ağlamayayım? Ben bu yapağıyı eğirmezsem beni akşam varınca dövecekler, demiş.\n\n-Dök sen benim önüme, demiş.\n\nÖteki kızı, yanındaki kızı uyutmuş, karının&nbsp; kızını. Döküyor, inek yiyor. Arkasından ip çıkıyor. Kız doluyor. İnek yiyor, kız doluyor. O gün bitiriyor.\n\n—Hadi akşam oldu, gidelim gari. O kadar yapağı eğirdim, diyor.\n\nŞimdi varıyorlar akşam, yapağı eğrilmiş. Yapağı eğrilince:\n\n—Sen bunu kendin eğirmedin. Sen başkasına eğirttin. Bir iş var bunda, diyor. Ertesi gün daha fazla koyuyor. Yine varıyor. O kızı uyutuyor, karının kızını uyutuyor. Döküyor. Yine ağlamaya başlıyor. İnek:\n\n—Ne oldu? diyor.\n\n—Ne olacak? Dünkünden fazla önüme döktüler.\n\n—Dök benim önüme, diyor.\n\nÖnüne döküyor. Ama birazcık bir şey kalmış, kız uyanmış. Uyanınca:\n\n—Akşama varınca seni anama söyleyeyim de sen gör gününü, demiş. Hemen varırken akşam karşıdan bağırmış:\n\n—Ana, ana!\n\n—Ey! Ne oldu?\n\n—Ne olacak? İnek yiyor, inek ip yapıyor, bu doluyor. Adama demiş:\n\n—Bu ineği kesersen ben bu evde duracağım, kesmezsen durmam, demiş.\n\nKesecek olmuş. Kız hemen ahıra koşmuş varmış. İneğin boynuna sarılmış, ağlamış.\n\n—Seni kesecekler. Ben ne yapayım? demiş.\n\n—Benim etimi yiyecekler. Kendimi ne yapacaklar? Sen de benim kemiklerimi topla. &nbsp;Falan yerde bir kuyu var. Götür, git, kemiklerimi at içine. Senin başın dara düştüğü zaman, &nbsp;oraya gel. İki damla gözyaşı düşür. Ben sana yardımcı çıkarım, demiş.\n\nŞimdi gari kız fırsat bulmuş inekten. Kestirmiş kadın ineği. Yemişler. Kemiklerini toplamış. Hadi götürmüş kuyuya. Bir gün olmuş hadi kendi kızını almış, adamı almış, oğlanı almış başka bir köye düğüne.\n\n—Bugün bir fırın ekmek yapacaksın. Çamaşır yıkayacaksın. Ev badana olacak. Bunlar geldiğimde olmadı mı yandın.\n\nOnlar gidiyor. Kız varıyor yine kuyunun başına. Başlıyor ağlamaya. Oradan iki kişi çıkıyor.\n\n—Ne oldu? diyor.\n\n—Ne olacak? &nbsp;Ev badana olacak. Çamaşır yıkanacak. Ekmek olacak. Onlar düğüne gitti. Beni gelince dövecek bu.\n\nGeliveriyor, kimisi ekmek yıkıyor, kimisi çamaşır yıkıyor, kimi badana yapıyor. Ondan sonra bir at arabası geliyor. Bindiriyorlar bunu.\n\n—Hadi hangi köydelerse biz de oraya gidelim.\n\nOraya gidiyorlar. Şimdi bunlar kızı tanıyamamışlar. Tabi giyindirmişler, giyindirince tanıyamıyorlar. Orada\n\n—Hoş geldin, derlermiş. Tabi yabancı görüyorlar. Burada şimdi bunlar oturuyorlar, muhabbet ediyorlar.\n\n—Hadi biz gidelim, diyorlar.\n\nOnlar davranmaya başlayınca bu kız, öbürküler önce fırlıyor.\n\n—Hadi dereden atı sulayalım da geçelim, diyorlar. Dereden geçmişler. Atı sularken kızın ayakkabının teki düşüyor. Teki düşünce ağlamış.\n\n—Hiç ağlama. Ayakkabı mı yok sana?\n\nOradan eve gidiyor. Üstünü soyunup bu gari aynı kıyafetini giyiyor, oturuyor. Arkadan da ötekiler geliyor. Bir de baksınlar ki badana olmuş, çamaşırlar yıkanmış, mis gibi ekmek olmuş. Eeee ne olacak, hepsi hazır.\n\n—Bunu sen yapmadın, diye sıkıştırırlarmış.\n\nZenginin biri de oradan gelirken o da at arabasıyla gelmiş.\n\n—Ben atımı sulayayım derede, öyle geçeyim, diyor.\n\nOraya varıyor, bir ayakkabı. O ayakkabıyı almış.\n\n—Bu ayakkabı kime denk gelirse ben bu kızı alacağım.\n\nZengin, zengine kıtlık mı var? Şimdi köylere hoparlör bağırmış:\n\n—Herkes kızını bir tarafa göndermesin. Bir tek ayakkabı var. Kimin ayağına denk gelirse onu alacağız.\n\nHadi herkes kızını hazırlıyor. Şimdi o kızı teknenin ardına kapatıyor, kendi kızını çıkarıyor. Hadi orda giydiriyor. Ondan sonra horoz:\n\n—Gık gık gık, sizin aradığınız burada, diyor.\n\nBir de açıveriyorlar teknenin altını, kız yatıp durur.\n\n—Kalk bakalım. Ayağına giydirelim bakalım.\n\nZaten ayakkabı onun. Ayağına denk geliyor. Oğlan diyor:\n\n—Ben bunu alacağım.\n\nBeş gün beş gece düğün yapmışlar kıza.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Koyun, keçi yünü\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Yasemin Çelebi",
        "text": "Yasemin Çelebi\n\nPadişahın bir oğlu varmış. Oğlan da bir güzelmiş bir güzelmiş. Pek güzelmiş. Evermişler. Everinceye kadar &nbsp;oğlanın kırk odası varmış. Kırk oda da halı ile döşeliymiş. Üç &nbsp;aylık evliymiş. Kırk evde kırk&nbsp; sopa varmış. Karısını her gün bu sopalarla dövermiş o. Her gün &nbsp;dövermiş karıyı. Gece dövermiş karıyı, karı da yatarmış. Karının birisinin oğlu da askerdeymiş. Çok harbe gidiyormuş.\n\n—Anne, hiç çocuğu, merakı, tasası olmayan bir kadından bir gömlek diktir de yolla, giyeceğim. Hiç merakı, tasası olmadık bir kadından, demiş.\n\nŞimdi ona varmış,\n\n—Benim merakım var, demiş. Buna varmış,\n\n—Benim merakım var, demiş. Nine:\n\n—Padişahın oğlunun merakı yok ya. Varayım ona varayım, demiş Yasemin Çelebi’ye.\n\nVarmış ona.\n\n—Nine! Bak benim kırk odam var, kırkı da halı döşeli. Kırk tane de sopa var içinde, dikenli. Beni bunlarla dövüyor bu, demiş.\n\nVücudunu gösterivermiş. Her yanları böyle yaraymış.\n\n—Kızım bırak, bilmem nerde dağın &nbsp;ardında, yedi dağın ardında Yasemin Çelebi var. Sen adamını o Yasemin Çelebi’ye yolla bakalım, seni bir daha dövmez o, demiş.\n\nOraya da kırk günde varılacakmış atla. Karı demiş ki:\n\n—Sen beni böyle her gün dövüyorsun. Bir Yasemin Çelebi varmış, çok güzelmiş. Sen oraya git. Onun yanına var gel, demiş.\n\n—Tamam, demiş. Oğlan da &nbsp;ata binmiş. Bir heybe para koymuş. Evvelden sarı lira olurmuş ya, bir heybe sarı lira koymuş. Bir heybe de arpa koymuş beygire. Git allah, git allah, git allah Yasemin Çelebiyi bulmuş. Bir salim varmış. Kapının birini vurmuş. Orada bekçi varmış. Birini daha vurmuş, bekçi varmış. Kırk odası varmış, bir de karısı varmış. Kendi karısının da fotoğrafını götürmüş.\n\n—Benim kadın beni sana yolladı. Bu da fotoğrafı, demiş. Balkona oturmuşlar. Onunla konuşurlarmış.\n\n—Ulan senin karı bu kadar güzel olsun da, sen bu karıyı döv. Neden dövüyorsun? Bak benim karıya bak, demiş.\n\nKarısının da kellesi dolaptaymış.\n\n—Benim karı bu. Bu da oynaşı. Ben her gün akşam işe gidiyorum, benim karı da &nbsp;armudun dalının dibine gidiyor. Odun çengelli bir Arap geliyor. Arapla yatıyor kalkıyor. İkisini de vurdum, kelleleri burada, demiş.\n\n—Eyvah! Benim karının hiçbir suçu yok, demiş adam da.\n\nBir de bakmış. Bu ondan daha güzelmiş, ondan daha güzelmiş. Zenginmiş, güzelmiş. Binmiş beygire geri gelmiş.\n\n—Niye dövüyorsun karıyı ? demiş o.\n\n—Karı, seni hiç dövmeyeceğim, demiş.\n\nAma o Yasemin Çelebi onun karısına böyle bir tarak yollamış, saçına taksın diye\n\n—Şimdi gelinlikleri giyeceksin, &nbsp;aynı&nbsp;&nbsp; nikah yapacağız, bu tarağı da takınacaksın, balkonda fotoğraf çekineceğiz, demiş.\n\nBu padişahın oğlu karısına gelinlikleri giydirmiş, süslemiş. Onun verdiği tarağı da saçına takmış, balkona sandalyelere oturmuşlar. Oturunca balkonda, saçına tarağı takınınca da, böyle sokulunca da pırrrrrrradak kuş olup gitmiş gelinliği ile beraber. &nbsp;Doğru &nbsp;Yasemin Çelebi’nin evine varmış oturmuş. Öteki kalmış, öteki çırpınmış kalmış.\n\n—Gitme hanımım, gitme hanımım!, demiş, ama gitmiş gayri. Padişahın oğlu,\n\n—Güzel karım gitti, diye ağlamış kalmış.\n\nO karı da gitmiş, Yasemin Çelebi’nin evine oturmuş. Onlar böyle &nbsp;geçinip dururlarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Yassıl Kavacığım Yassıl",
        "text": "Yassıl Kavacığım Yassıl\n\nPadişahın bir oğlanı varmış. Onun da bir tane beygiri varmış. Bu kır beygirine binmiş, &nbsp;sulamaya gitmiş. Sulamaya gidince bir de bakıvermiş ki, suyun içinde dünya güzeli bir kız varmış. Beygir:\n\n—Hiiii, demiş.\n\nGerisin geri çekilmiş, suyu içmemiş..\n\n—Allah Allah ! Bu beygir nasıl da su içmiyor, demiş. Bir de bakmış suyun içinde bir güzel kız varmış.\n\n—Haayt, demiş kız.\n\nYukarıya kavağın tepesine çıkmış.\n\n—İn kız aşağıya, demiş.\n\n—İnmem, demiş.\n\n—Seni beygirle götüreyim, demiş. O da:\n\n—İnmem, demiş.\n\nPadişahın oğlu gitmiş beygirle gerisin geriye. Oraya bir çingene kızı gelmiş, suya. Bir de bakmış ki, gölgesini görmüş içinde.\n\n&nbsp;—Ay ben bu kadar güzelim, demiş de bardakları kırıp da geçivermiş. Padişahın oğlu da bir kocakarıya varmış.\n\n—Bir güzel kız var kavağın tepesinde. Ben yukardan indiremedim. Bana indiriver, demiş.\n\n—Ben sana indirivereyim, demiş o da.\n\nGitmiş bunarın önüne, tava getirmiş çamaşır yıkayacakmış. Ters koyarmış üstüne, su dökermiş ocağı söndürürmüş. Kız:\n\n—Nene, tavayı ters çevirme, öyle koyma, düz koy, demiş.\n\n&nbsp;-Kızım koyamıyorum, gözlerim görmüyor. Sen in de sen koyuver, demiş.\n\n—Yassıl kavacığım yassıl! demiş kız. Kavak yassılıvermiş &nbsp;yukarıdan. Kız inmiş. Tavayı koyarken padişahın oğlu sinleniyormuş[1], çıkıverince de hemen kızı yakalamış.\n\n—Koyuver beni, demiş kız.\n\n—Koyuvermem, demiş.\n\n&nbsp;—Madem koyuvermeyeceksin, parmağımdakini çıkart da bir de önüme halı döşe, öyle al beni, demiş.\n\nGitmiş parmağındaki yüzüğü çıkartmış. Kızın parmağına takmış. Kız yine yukarı kavağın tepesine çıkmış. Padişahın oğlu da yollara halı döşemeye gitmiş. Çingene kızı da suya gelmiş. Bir de görüyor gölgesini, güzel kız.\n\n—Ben böyle güzel kız olayım da, demiş, bardaklarını kırıvermiş.\n\n—Kırma kardeş, kırma, demiş yukarıdaki, bardaklarını kırma, demiş.\n\n—Hay kardeş, beni de çıkartsana yanına, demiş.\n\n—Yassıl kavacığım yassıl! demiş. Yassılmış.\n\n—Padişahın oğlu gelecek buraya, beni almaya. Yüzüğünü takacak. Sen de benim hizmetçim oluver. Şimdi halı döşemeye gitti, demiş.\n\nO kızın tepesinden bir saç koparıvermiş çingene kızı. O güzel kız da pırrradak kuş &nbsp;olmuş, uçmuş. Güvercin olmuş,&nbsp; uçmuş gitmiş. O çingene kızı da kalmış orada. Padişahın oğlu da yollara halı döşeye döşeye gelmiş.\n\n—Yassıl kavacığım yassıl, demiş. Yassılmış.\n\n—Vay, sen benim yüzük taktığım kız değilsin, demiş.\n\n—Yüzük &nbsp;taktığın &nbsp;kız &nbsp;olmaz &nbsp;mıyım? &nbsp;Senin &nbsp;yollarını &nbsp;bekleye &nbsp;bekleye &nbsp;karara kaldım buralarda, demiş.\n\nO da davulla almış, götürmüş bunu. Orda padişahın oğlu kız getirmiş kız getirmiş diye diye, bakmışlar ki, o da karaca bir kızmış. Hay Allah, padişahın oğlu beri yandan aşık olmuş. Kuş da gitmiş bir yandan padişahın oğlunun bahçesine &nbsp;varmış. Elmalar varmış sıralı. Şimdi bu bir elma ağacının tepesine konmuş. Padişahın hizmetkarı da kuşu öldürecek olmuş. Kuş da Pırrradak kaçmış. Kaçıncaya kadar o dal kökünden kurumuş. Ertesi gün o kuş bir daha gelmiş. Hizmetkar bakmış, kuş yine oraya gelmiş. Öldürecek olmuş kuş yine kaçmış. O dal yine kurumuş. Padişahın oğlu:\n\n—Getireyim geleyim, yakalayalım bunu, demiş.\n\nO ağacı ilaçlamışlar. İlaçlayıncaya kadar padişahın oğlu da gelmiş. Kuş gelmiş. Padişahın oğluna:\n\n&nbsp;—Uyur mu, uyanık mı? demiş. Padişahın oğlu da:\n\n—Uyuyor, demiş.\n\n—Uyusun &nbsp;uyusun, üstüne güller bürüsün. Benim konduğum dallar kökünden kurusun, demiş kız.\n\nPırrradak &nbsp;uçacak &nbsp;olmuş, &nbsp;uçamamış &nbsp;dala &nbsp;yapışa kalmış. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hemen kuşu yakalamışlar. Oradan getirmişler kafese koymuşlar. Eve getirmişler, güvercin cır cır cır cır ötermiş orada. Çingene kızı bunu &nbsp;anlamış. Kuşun o kız olduğunu &nbsp;anlamış. Onu anlayınca da çingene kızı hastalanmış.\n\n—Kuşu keserseniz, bana da getirir yersem, iyileşeceğim, demiş. Kuşu kesmişler. Kuşu keserken kanı merdivene damlamış. Çingene kızı düzelmiş. O merdivenin ucundaki kan Selvi ağacı olmuş, Akasya ağacı olmuş. Padişahın oğlu &nbsp;girerken, çıkarken akasya ağacı sarılı sarılıverirmiş ona. Çingene kızı yine bunu anlamış. Hastalanmış.\n\n-Bu dal kesilirse ben iyileşeceğim, demiş.\n\nAkasyayı kesmişler, yongası kaymış komşunun odunluğunun bir kenarına. Odunların bir parçası kaymış. Çingene kızı yine düzelmiş. Padişahın oğlu hasta olmuş. O ninecik de yonga toplarken kırmızı bir burçak varmış. Burcu burcu kokuyormuş çıralı çıralı. Onu da eteğine koymuş da,\n\n—Sininin içine atıvereyim, burcu burcu kokuyor, demiş, atmış. O da yine aynı kız olmuş. Nine bir kaşık çorba yer gezmeye gidermiş. Bulaşığı da ocağın başına &nbsp;kapatır, &nbsp;gezmeye &nbsp;gidermiş. Bir de &nbsp;gelirmiş, çorba yenmiş, çanak yıkanmış, bir şey yok.\n\n—Allah allah, her gün böyle oluyor, demiş.\n\nBir gün kapının arkasına sinlenmiş. Kız da fırradak çıkmış. Çorbayı yerken nine bunu yakalamış.\n\n—Sen kızım nerden geldin?\n\n—Böyle oldum böyle oldum ben, demiş.\n\n—Kızım, padişahın oğlu bugünlük yarınlık hasta. Ben bugün hastalığına gideceğim. Beni yanına koymazlar, ama yine de gideceğim, demiş.\n\n—Nine, bir çorba pişir de götür. Ben sana bir çorba pişirivereyim de, çorbayı götür de içsin, demiş.\n\n—Kızım bizim çorbayı yer mi o? demiş.\n\n—Yer yer nine, o yer. Yemezse yemesin, kaşıkla bir çorbayı karıştırıversin, demiş. Kız çorbayı pişirmiş. Parmağındaki yüzüğü de çıkarmış, çanağın dibine atmış. Almış götürmüş bunu. Hizmetkarlar:\n\n&nbsp;—Girme nine, girme nine! Seni padişahın oğlu içeriye koymaz, demişler. Öyle ya onlar padişahın oğlu, bizi koyarlar mı?\n\n—İlle gireceğim. Çorba getirdim, içsin, demiş.\n\n—Çorbayı içmez o, demişler. Oğlan da içerden:\n\n—Gelsin gelsin. Kimin ne olacağı belli olmaz, demiş. İçeri girmiş.\n\n—Oğlum sana çorba getiriverdim, ye, demiş.\n\n—Yiyeyim nine, demiş.\n\nKaşığı bir salmış, çorbadan almış.\n\n—ok tatlıymış nine çorban, demiş.\n\nBir daha almış tıkırtı olmuş dibinde. Bir de bakmış yüzük çıkmış dibinden.\n\n—Nine bu yüzüğün sahibi nerde? demiş.\n\n—Benim evde, demiş.\n\n—Ben de onu arıyordum, demiş.\n\nBir de ninenin evine varıyorlar, kız ordaymış. Kırk davulla yollara halı döşemişler. Kırk davulla, kırk zurnayla düğün dernek yapmışlar. Padişahın oğluyla o güzel kız artık öyle yaşıyorlarmış. Çingene kızına da:\n\n—Sen ne istiyorsun, kırk katır mı kırk satır mı istiyorsun?, demişler.\n\n—Ne yapayım kırk satırı, kırk katır verin de bari odun çekeyim, demiş.\n\nKırk katıra bağlayıvermişler. Bir şaplak vurmuşlar götüne, duman olmuş gitmiş. Kırk davulla kırk zurnayla düğün yapmışlar da geçinip dururlarmış.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Saklanıyormuş\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Bir Adamın Tek Kızı",
        "text": "BİR ADAMIN TEK KIZI\n\nBir adamın bir tek gızı varmış, tek gızı. Bu gızı:\n\n— Kim gelir de ilk başta Alla’an emri dirse ben ona verecem dimiş.\n\nGızı böyümüş, nihayet on beş on altı yaşına gelmiş, on yedi on sekiz. [Her neyse evvelde gızı güççüğken satarlardı, şimdi yirmi yaşına değdiriyollar o başka.] Bir de gış günüymüş, bir dipi* dipiliyo, yerde de bi metre gar var. Bi de kapıyı tah tah çalan olmuş. Dimiş ki:\n\n— Hanıım! Gapıyı açalım bahalım, bi gelen mi oldu bize?\n\n[Evvelde erkekler açardı gapıyı, hanımlar açmazıdı.] Hemen gitmiş, açmış kapıyı. Bi de bahsalar ki aşağı tarafı gurt, üst tarafı insan bi adam, gapıyı çalıyo:\n\n— Alla’an emri peygamberin kavli üzere, felanca kızınızı [işte adını da söylemiş] kendime istiyom, dimiş.\n\n— Allah Allaaah, dimiş.\n\nBu şaşırmış, dönmüş, gelmiş geriye:\n\n— Hanım, gızımı istiyo bu kurt, aşağı yanı gurt, üst yanı adam. Nöreceek, dimiş.\n\nValla herif, vaadettin sen. Gel bu gızı gurda verelim. Bir tek gızımız, al bebek gül bebek de büyüttük amma verelim, dimiş.\n\n— İyi, tamam verelim, dimişler.\n\nGızı gurda vermişler, teslim etmişler. Gurt dimiş ki:\n\n— Sadece gızı benim elime verin, elinden dutup götürecem. Başga bir şey istemiyom, dimiş.\n\nVerirken de dimişler ki:\n\n— Sen kimsin, yerin var mı, yurdun var mı? Bu kızı nereye götürecen?\n\nDimiş ki:\n\n— Şu dağın arkasında, orda bir mağaram var. Eğer gızını yohlamah* istersen, [Evveli kırh gün dimeyince, gelini dışarıya çıharmazlardı. Kırh gün olurdu, gelini öyle dışarıya çıharırlardı.] kırh gün soona gızını görmek istersen, felanca dağın arhasında felan yerde mağara var, oraya gel. Gar gahanda soona. [Tabi gışın da gidilmez oraya.]\n\n— Tamam, dimiş.\n\nGünü saymışlar kadınla erkek, kırh gün soona gadına:\n\n— Hele gadın, elime bi diyneğe* ver de, gideyim bahayım şu dağın arhasına. Aslı* var mı yoh mu, dimiş.\n\n— Tamam, dimiş gadın.\n\nVermiş eline diyneğe, adam gitmiş. Adam gitmiiiş, ordaki mağarayı bulmuş. Mağaranın gapısında, goca bi gaya varmış. Gapıyı çalmış, gız,\n\n— Kim ooo, dimiş.\n\n— Benim yavrum, ben geldim, dimiş babası.\n\nGız:\n\n— Ooov! Baba sen mi geldin, buyur, dimiş.\n\nAdam içeriye girse ki dayalı döşeli bir ev. Hem de nasıl.\n\n— İyi, gızımın yeri iyiymiş, dimiş. Hani, beyin nerde? Verdiğimiz adam nerde yav, dimiş.\n\n— O ava gitti. Şimdi gelir, avlanacak, dimiş.\n\n— Tamam, dimiş adam.\n\nOturmuş oraya. Bir de damadı olacah kişi, dalında bir geyiğne, sırtında tüfeğne tam teçhizat gelmiş. [Avcııı, babayiğiiit bir adam ki bi gör.]\n\n— Vaaay! Baba hoş geldin, dimiş.\n\nAdam ayağa kalhmış, bunlar sarım gülüm olmuşlar. Hemen beş dakkada geyiği yüzmüş, parçalamış. Ortaya da bi ateş yahmış.\n\n— Sana bir et yedirecem, dimiş gayınbabasına.\n\nEti yedirmiş.\n\n— Eee nasılsın, dimiş.\n\n— İyiyik, elhamdülillah. Sen nasıl oldun da bana aşağı tarafın gurt, üst tarafın insan olarak geldin? Sen nasıl böyle oldun, dimiş.\n\n— Cenab-ı Rabb’ül Âlemin, seni sınadı. Sen vaadettin gızı ilk gelene verecem diye, O da seni verecek mi vermeyecek mi diye sınadı, dimiş. Ben de bah bi insanım. Beni Cenab-ı Allah öyle yaptı, senin gapına eletti*. Sen de bu gızını bana verdin. Bah, biz de burda gözel zevk-i sefa sürüyok. Ben dağda avlanıp getiriyom, ekmek getiriyom, gasabaya iniyom getiriyom, burda da yiyip içip yatıyoh. Çok rahatız, iyiyik, dimiş.\n\nAdam da bahmış durumları iyi:\n\n— Gayri bana müsaade edin. Hanım şimdi guşkuda* galır, dimiş.\n\nEve gelmiş.\n\n— Hanım dimiş, gızımız o gadar rahat ki biz gurda verdiydik ya gurt değilmiş o insanımış, dimiş.\n\nBu masal da burda bitmiş. Yani Allah’ın sınamasına dayalı bir masalmış.\n\n&nbsp;\n\n\n* dipi: Tipi, fırtına\n\n* yohlamak / yoklamak: Uğramak, ziyaret etmek\n\n* diynek: Deynek, baston\n\n* aslı: Doğrusu, gerçeği\n\n* eletmek: İletmek, göndermek, götürmek\n\n* guşku: Şüphe\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Yazı mı Seversin Kışı mı?",
        "text": "Yazı Mı Seversin Kışı Mı\n\nİki nine varmış. Bunlar yolda gidiyorlarmış. Önlerine bir genç çıkmış. Ninenin birine:\n\n—Nine, yazı mı seversin, kışı mı seversin? demişler.\n\n—Yazı da severim, kışı da severim, demiş.\n\nNinenin de elinde torbası varmış.\n\n—Nine, getir torbanı, demişler.\n\nNinenin torbasına altın dolduruvermişler. Torba yerinden hiç kalkmamış, ağırlaşmış. Almış nine omzuna, gitmiş gitmiş gitmiş. Gelini varmış evde. Bir bakmış torbaya, altın. Adamına* söylemiş:\n\n—Senin annen gitti de bir torba altınla geldi. Benim annem de gitse ya. Onun gittiği yolda o da doldursun yarın, demiş.\n\nOndan sonra o da gidiyor. Gidiyor gidiyor, onun önüne de iki genç çıkıyor. Buna,\n\n—Yazı mı seversin, kışı mı? demişler. Nine de:\n\n—Kışı sevmem, yazı severim, demiş.\n\nO zaman o ninenin torbasına da söylemesi ayıp eşek boku dolduruyorlar. Nine de geliyor eve. Gari evdeki de ötekinin gelini, onun da kızı ya, annesine geliyor, annesinin torbasında yok bir şey.\n\n—Onun annesi altınla geldi, benim annem boş geldi, diye bir kavga yapıyorlar. Masal da burada bitiyor.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* Adam: Koca.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Soy Güzeli",
        "text": "SOY GÜZELİ\n\nBi tene adamın tek bi gızı varımış. Bu gızına bi düğürçü[1] gelmiş. Ona,\n\n-Peki, veririm dimiş.\n\nAradan bi saat geçmiş, bi daha düğürçü gelmiş. Ona da,\n\n-Veririm gızımı, yarın gel dimiş.\n\nBi daha gelmiş, ona da,\n\n-Veririm gızımı dimiş.\n\nAdam üç kişiye de söz vermiiiş. Adam dimiş ki gece:\n\n-Yarabbi! Benim bi gızım var. Üç dene düğürçü geldi. Üçüne de veririm didim. Ben bunları napacaam dimiş.\n\n-Gece adama rüyasında,\n\n-Gah dimişler. Ahırda eşşek yeni gunladı.[2] Eşşeğen sıpasını getir de gızının bi yanına goy dimişler. Bi de gapıda köpek gunlamış, onun eniğini de getir gızıyın bi yanına goy. Gapıyı çek, zabahaça[3] yat dimişler.\n\nAdam gapıyı çekmiş, zabahaça yatmış. Zabahana[4] gelse bahsa ki üç dene gız, birbirinden güzel. Adam, gendi gızını ayırd edememiş. Arada üç dört gün soona, üç dene düğürçü gelmiş. Adam, üçünü de üç yere vermiş. Adamcağız gırh gün soona dimiş ki:\n\n-Hanım dimiş, şu diyneği bana ver de, ben şu gızları bi gidiyim de yohlayım dimiş. [Eveli gırh gün dimeyince gızı yohlamaya varmazlardı]\n\n-Peki dimiş.\n\nGırh gün soona varmış. İşte,\n\n-Nasıl gızım nasıl, iyi mi kötü mü? Diye sormuş.\n\nAdam:\n\n-Ooo! Gızınız çoh iyi, ıslah[5], yalınız durup durahan eşşek gibi anırıyo dimiş.\n\n-Haa dimiş, eşşeen sıpası. Bu gız eşşeen sıpası dimiş.\n\nÖte yandaa gıza varmış öteğini sormuş. İşte,\n\n-Nasıl gızım nasıl, iyi mi kötü mü? Dimiş.\n\n-Gızınız çoh iyi amma dimiş durup durahan köpek gibi adamın yüzüne çemkiriyo dimiş.\n\n-Haa dimiş, bu da köpeğin eniği dimiş.\n\nÖteki gızın yanına varmış. O zaman da garpuz zamanıymış. Gayınbabası gıza, geline\n\n-Garpuzu getir yavrum dimiş.\n\nGelin gitmiş, garpuzu getirmiş. Dimiş ki:\n\n-Gızım bu garpuz değel, bu ham, götür bunu geri dimiş.\n\nGelin,\n\n-Peki dimiş.\n\n[Eveli gelinler gelinlik yapardı. Öyle gayınbabasına söylenmezdi.] Peki diyomuş, getiriyomuuş, götürüyomuuş, geri getiriyomuş.\n\n-Buldum baba diyomuş.\n\nBahıyomuş gayınbaba,\n\n-Bu değel, başga bi karpuz getiir diye bağırıyomuş.\n\nGırh sefer götürmüş getirmiş, gırhı da bi garpuzumuş. \n\n-Baba bunda başga bi garpuz yoh yav! Sen beni savuyon ya bi garpuz var dimiyomuş.\n\nYani gırh sefer getirmiş, götürmüş.\n\n-Bah dimiş. Bu gızı savdım, gırh sefer indi çıhtı basamağı dimiş. [Orda da gırh dene basamah varmış inip çıhtığı] Baba götürdüğüm, getirdiğim bi garpuz dimedi dimiş. Bah gördün mü gızını dimiş.\n\n-Haaa, bu da benim has gızııım, evladım dimiş.\n\n[Eveli at alırsan güzün gız alırsan gezin dirlerdi. Bu bi atasözü. İnsan evladını bulursan ne mutlu, bulamaz da Nuh soyundan bi eşşek damarına denk gelirsen eşşek gibi ar ar anırır. Öteki de köpek gibi yüzüne çemkirir. Aslı bozuh alma dedim oğlum diyo. İşte bu da böyle…]\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Kız görmeye giden kimse, görücü\n\n[2] Kedi, köpek vb. hayvanların doğum yapması\n\n[3] Sabaha kadar\n\n[4] Sabah vakti\n\n[5] İyi huylu\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Yılan Damat",
        "text": "Yılan Damat\n\nBir padişahın oğlu varmış. Dünyaya gelmiş, yılan şeklinde gelmiş.\n\n—Baba, ben evleneceğim, dermiş.\n\nEveriyorlarmış. Damadı koyuyorlarmış gelinin yanına. Yılan olup gelini sokuyormuş. Sabahleyin salıveriliyormuş. Bugün öyle yarın böyle.\n\n—Falan yerde bir kız var. Anası babası yok. O kızı al sen oğluna. O kızla geçinir o, diyorlar.\n\nGidiyorlar. Arıyorlar, buluyorlar. Kız da gidiyor anasının mezarına.\n\n—Anam, anam, hiç dünyada kalmadı gari, hep öldüler. Ben de öleceğim. Babam beni de verdi, diyor.\n\n—Kızım sen hiç korkma. Pazarlık koy. Bana kirpi derisinden urba yaparsan ben öyle varırım de, diyor.\n\nNeyse, bunlar bir kirpi derisinden bir urba yaptırıyorlar kıza. Oğlan gelinin yanına gelecek. Ta kapının yanından zıızzz diye bir gelirmiş, kirpinin dikenleri batarmış. Geri gidermiş. Böyle böyle böyle böyle gene gitmiş.\n\n—Anam, yılan gelip gelir. Böyle böyle oluyor.\n\n—Sen ona ‘Soyun’ de de, o soyununca mangalı kızdır. Evvela hemen urbalarını at, yak, demiş anası. Kıza diyormuş ki:\n\n—At düzenlerini arkandan, batıyor, diyormuş. O da:\n\n—Sen yılan kabuğundan çık, ben de çıkayım, diyormuş.\n\nÇıkarım, çıkmam, oğlan kabuğundan çıkıyor. Kız mangala bastırıyor yılan urbalarını. Sabah olmuş, öğlen olmuş. Ne gelin çıkmış meydana ne damat. Pencerelere çıkarlarmış, yok; kapıları çalarlarmış, yok. Uyumuşlar, uykuya dalmışlar. Neyse kapıları kırmışlar, gelinle oğlan uyuyup durur. Demişler:\n\n—Ne oluyorsunuz? Ne oldunuz?\n\n—Böyle böyle oldu, demişler.\n\nBunlar geçinirken geçinirken askere gitmiş. Askerden mektup yolluyormuş. Onun hizmetçisi de mektubu tersine yazıyormuş.\n\n—Git evden, ben gelince seni görmeyeyim, diyormuş. Böyle böyle derken demişler:\n\n—Seni götürelim de bayırlara bırakalım.\n\nGötürmüşler, kıyamamışlar. Gitmiş, bir kocaya gitmiş. İki tane çocuğu olmuş. Askerden gelmiş.\n\n—Benim karı nerede?\n\n—Sen git evden diye mektup yazdın. Biz de onu çıkardık. Gitti. Ne bilelim.\n\n—Benim yılan olmam lazım, demiş.\n\nBir yılan olmuş. Gezmiş gezmiş gezmiş Türkiye’yi. Bulmuş, iki tane oğlu varmış. Kocası da onu misafir almış. Gari o insan kılığına dönmüş.\n\n—Bugün hamamı yakalım, kızdıralım. Karı hangimizi isterse suyumuzu o döksün, diyor adam. İki tane çocuğu var ya ondan.\n\nHamamın suyunu kızdırıyorlar.\n\n—Hangimizi istiyorsan su dök, diyorlar.\n\n—Tamam, diyor kız.\n\nSonra da adama döküyor.\n\n—Tamam. Bundan sonra bana yılan olmak lazım.\n\nYılan oluyor. Çıkıyor hamamın kör deliğinden, gidiyor. Daha da gidiyormuş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Yörükle Türk",
        "text": "Yörükle Türk\n\nBir Yörük’le Türk varmış. Şimdi bunlar hep gidiyor gidiyor bayıra. Meşelerde böyle yosun oluyor ya, topluyor, çuvala dolduruyor. Türk gidiyor, Türk de kobaklarını* topluyor meşelerin, koyuyor çuvala, dolduruyor.\n\nAkşam olunca eve getiriyor. Kadın diyor ki:\n\n—Nereden buldun bunu?\n\n—Bayırdan topladım.\n\n—E ne yapacaksın bunu?\n\n—Yaktığımı yakacağım, gerisini satacağım.\n\n—Nerede satacaksın bunu?\n\n—Pazarda, diyor.\n\n—Kim alır bunu?\n\n—Alan olur, diyor. Öteki de:\n\n—Kobakları ben ceviz diye satacağım, diyor.\n\nAkşama kadar gezdiriyor\n\n—Hadi ceviz ceviz, diye. Bakan,\n\n—Bakalım bir, diyor.\n\n—Görmeden alırsan al, almazsan geç.\n\nBeriki de\n\n—Yapağı* geldi yapağı, yapağı, diye gezdiriyor. Gelen,\n\n—Bakalım bir yapağına.\n\n—Görmeden alırsan al, almazsan geç.\n\nAkşam oluyor. İkisi de satamıyor. Birbirlerini bekliyor bunlar. Gelince,\n\n—Len senin çuvalında ne var?\n\n—Yapağı var. Seninkinde ne var? Seninki de yapağı mı?\n\n—Yapağı var. Görmez ya, veriyor ötekine. Gidiyorlar evlerine.\n\n—Ulan karı, bir çuval kobağa karşı bir çuval yapağı getirdim. İşle de işle, diyor. Öteki de diyor:\n\n—Ulan karı, al şunları ya, bir çuval ceviz aldım. Yaza kadar ye de ye, diyor. Bir de açıyor, biri yosun biri kobak. &nbsp;Ondan sonra ertesi hafta birbirlerini bunlar yine buluyor.\n\n—Sağdıç olalım mı seninle?\n\n—Olalım.\n\nSağdıç oluyor bunlar. &nbsp;İş aramaya gidiyorlar. &nbsp;Giderken bir papazın yanına yemekçi giriyorlar. Papazın da bir öküzü varmış. Biri öküzü güdecekmiş, biri ahırda gübrelerini atacakmış. Bir gün şimdi Türk alıyor bunu, götürüyor. Öküz de buradan çıkıverdi mi, &nbsp;ne bileyim nereleri dolaşıyor, &nbsp;buradan ta Akbaş’tan, &nbsp;İvrindi’den, Gökçeyazı’dan dolaşıyor. &nbsp;Akşama geziyor. &nbsp;Yoruluyor, &nbsp;akşam geliyor. &nbsp;Oturuyor, neyse ertesi gün değişecekler. O öküzü götürecek, öteki de gübreleri atacak. Bir gün evvel evde kalan gübreleri almış, &nbsp;değirmen varmış, &nbsp;değirmenin ardına atıvermiş. Doluyor, doluyor o da, su geçmiyor. Gidiyor öteki de:\n\n—Ulan sağdıç ne yaptın? diyor.\n\n—Ulan ya, şöyle köyün alanına çıktım. Koca öküz bir yattı.\n\n—Sen ne yaptın? diyor.\n\n—Ulan sorma, dün öküzün şeyi doldu. Götürdüm, değirmenin ardına döktüm. Değirmenci de bana bir bohça yapıverdi, yedim, gövde mövde soluk alacak halim yok, diyor. Sopayı yemiş.\n\nErtesi gün değişiyorlar. Omzunda bir yastık, öküz yatacak diye. Gez allah, gez allah &nbsp;öküz yatmıyor. Hep geziyor. Öteki de öküzün artığını değirmenin ardına götürüyor.\n\n—Hadi bakalım değirmenci, poğaça doldur da götüreyim ben, diyor. Sopayı takı takıveriyor buna.\n\n—Daha ben seni dün dövdüm. Bugün niye döktün değirmenin ardına? diyor.\n\nŞimdi akşam geliyor öküz güden.\n\n—Ulan sağdıç, ne oldu? diyor.\n\n&nbsp;-Bir öküzü bile güdemedim sağdıç, ne olacak. Seni namussuz pezevenk seni. Yatmıyordu bu öküz madem, bu yastığı niye verdin? diyor.\n\n—Ulan namussuz, &nbsp;sen &nbsp;değirmenin &nbsp;ardına &nbsp;döktün &nbsp;de, &nbsp;neden &nbsp;bana &nbsp;sopayı yedirdin? diyor.\n\nBunları papazın kızı duyuyor. Hemen koşuyor.\n\n—Baba, baba, hizmetçiler hazineyi soyuyorlar, diyor.\n\nHemen bunlar yatıyorlar. Çakal öldü yapıyorlar, kovalıyorlar. Geliyor papaz uyuyup dururlar. Bir de bakıyor, hazinenin ağzı kapalı bir küpmüş, ağır bir koca taş varmış.\n\n—İmkânı yok, diyorlar.\n\nÖyle ya, &nbsp;bunlar dururlar mı, &nbsp;kalkıveriyorlar bunlar gece, &nbsp;papaz gidince. Ikılaya ıkılaya &nbsp;açıyorlar &nbsp;ağzını. &nbsp;Biri içine giriyor. &nbsp;Dolduruyor heybenin içine paraları, altınları. &nbsp;Tam çıkacağı vakit, öteki ittiriyor, onu kapatıyor içine, gidiyor. Alıyor altınları, paraları bu, &nbsp;gidiyor. Giderken, epey gidiyor, para çok ama ekmek yok. Buradan Balya’ya doğru gidiyor, çıkıyor, çalı. Uğraşa uğraşa çıkıyor. Şimdi ben nereden gideceğim,&nbsp; &nbsp;nereden gideceğim diye…\n\n—Bu buradan&nbsp; &nbsp;buradan&nbsp; &nbsp;buradan gitmiştir. diyor. Oraya varıncaya kadar,\n\n—Hadi simitçi geldi, hadi! diyor. O da tepeden bağırıyor:\n\n—Dur simitçi dur, hepsini alacağım ben, diyor. Simitlerle geliyor, para.\n\n—Ulan pezevenk, niye beni kapattın? diyor.\n\n—Ulan pezevenk, niye simit getirdin, beni aldattın? diyor.\n\nBunlar böyle yaparken neyse buluşuyorlar, geliyorlar geliyorlar bir mezarlık varmış. Bu tarafı mezarlık, buradan yol geçiyormuş, burada da çeşme varmış.\n\n—Şu bizim şuradaki çeşmeye gidelim, demişler.\n\nParaları oraya döküyorlar. Bir de ateş yakıyorlar. Bunlar parayı üleşecekler, ama aşağıdan dereden doğru, bir de bakıyorlar ki, kırk haramiler geliyor.\n\n—Napalım?\n\n—Hadi &nbsp;sen &nbsp;git, &nbsp;mezarın &nbsp;şuraya &nbsp;yat. &nbsp;Ben &nbsp;de &nbsp;buraya &nbsp;yatayım, &nbsp;üstümüzü &nbsp;de çekelim, diyor.\n\nBöyle yatıyorlar. Onlar da:\n\n—Ooo, amma &nbsp;bulduk &nbsp;ha! diyor kırk haramiler.\n\nParalar yığılmış. Kendi getirdiklerini de döküyorlar üstüne. Biri bir bakıyor ki:\n\n—Ulan efe, &nbsp;senin hiç efeliğini görmedim&nbsp; ben. Ta &nbsp;şuradaki kefeni&nbsp; bıçakla, diyor.\n\n—Bıçaklarım. diyor. Gidiyor. Öteki de:\n\n—Ölüyorum, yardıma gelin! diyor. Bu taraftaki:\n\n—Hepimiz varalım mı? diyor.\n\nEyvah &nbsp;napacaklar, korkuyorlar, &nbsp;kalkıyorlar, &nbsp;kaçıyorlar. &nbsp;Ondan &nbsp;sonra geliyorlar, bunları üleşiyorlar*, üleşiyorlar. Bir tek lira kalıyor, ne Yörük vazgeçiyor ne Türk vazgeçiyor. Şimdi Türk diyor ki:\n\n—Sağdıç, sen pazara gelirken&nbsp; bizim eve &nbsp;gel, buradan pazara gidelim. Onu bozdurur üleşiriz, diyor.\n\n—Olur, diyor.\n\nŞimdi pazara&nbsp; &nbsp;gitmeden&nbsp; &nbsp;evvela&nbsp; &nbsp;mezarlık&nbsp; &nbsp;yakınmış&nbsp; &nbsp;evlerine.&nbsp; &nbsp;Gidiyor, gündüzden hazır ediyor, dözar* buluyor bu Türk. Ertesi gün gelse ki, karısına:\n\n&nbsp;—Dün sağdıç öldü deyiver sen sağdıca, diyor karısına. O da hemen bağırıyor:\n\n—Sağdıç, sağdıç, sağdıç! diye. Karısı hemen çıkıyor.\n\n—Ne var? diyor.\n\n—Hemen sağdıç gelsin, diyor. Ağlayıveriyor mahsustan böyle.\n\n—Vah vah vah vah, sağdıcın öldü, diyor.\n\n—Hangi mezarda? Bakalım ben de bir Fatiha okuyayım. Çok ekmek yedik bir arada, diyor.\n\n—Ta şu mezarda, diyor. Öğleyin varıyor oraya.\n\n—Kalk, buradan başka işeyecek yer bulamadın mı? diyor.\n\n—Ulan namussuz, sen buraya ne girdin mezara? diyor.\n\nÇekip çıkarıyor bir lirayı, üleşiyorlar. Masal da burada bitiyor.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* kobak: Meşe tohumu, meşe palamudu.\n\n* yapağı: Koyun, keçi yünü.\n\n* üleşmek: Paylaşmak.\n\n* Dözar: Toprağı kazan makine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Çingene Kızı",
        "text": "ÇİNGENE KIZI\n\nBir varmış bir yohmuş, Alla’an gulu pek çohmuş. Çoh demesi sevabımış, az demesi günahımış. Şimdi bir padişaan oğlu varmış evvelde. Bir gün gezerken padişaan oğlu, bir mahallede, bir beldede bir güzel gız görmüş.\n\n-Bu gızı bana alın demiş, padişaan oğlu babasına. Babası da,\n\n-Olur oğlum alalım demiş. Sen gördün beğendiysen bize almak düşer demiş.\n\nNihayet cingan gızını almışlaar, kırh gün kırh gece davul döödürüp düğün yapmışlar, bütün halkı başına toplamışlar. Cinganın gızını getirmişler saraya goymuşlar. Şimdi cinganın gızı ne ekmek yiyomuş ne aş yiyomuş, heç bi şeyi beğendiği yoğumuş. Gızın aslı cinganımış amma sırrına erememişler. İşgillenmişler.[1]\n\n-Bu gız ne yer, ne içer bi takip idelim dimişler.\n\nGızı gözlemişler. [Gursah gavurgasını[2] ister gızım bu bi gerçek. Gul görgüsünü görmeyince köre[3] girmez derler bu da bi atasözü[4].] Gapının deliğinden bahsalar ki, cinganın gızı dalına[5] bi torba almış, içine de ekmek goymuş [evelde evlerde minder yastıh varıdı ya] ekmekleri de bir bir o yastıhların başına goymuş, gelip yastığa,\n\n-Bacıı, ıcıh ekmek verin ni? dirmiş.\n\nGeri de yastıh olup gendi gendine,\n\n-Veririm dirmiş.\n\nHaabesine gormuş. Öte yannı gider,\n\n-Bacıı, ıcıh hayır verin ni? dirmiş.\n\nO da, veririm diyince haabesine ekmeği goyar, ayaanı da uzatır o yavan ekmekleri bir bir yirmiş. Bunu gören padişah da oğluna,\n\n-Aslı bozuh alma dimedim mi oğlum, küllükte biten gül kohlanmaz dimiş. Ne yapalııım ne yapalıım? Bunu geri savalım dimişler.\n\n[Cingan öyle olur, cinganın aslı nesli bozuhtur gızım. Cingan neden türemiş, neyden meydana gelmiş? İbrahim Aleyhisselam'ı ateşe attıhları zaman bütüüün halk toplanmış, gökte ne gadar melayke[6] varsa mancırığa[7] binmiş. Orada papaz ohuyomuş, papaz görüyomuş melekleri amma halk görmüyomuş. O Nemrut dimiş ki “Ya Papaz ne oluyo, bu mancılıh niye galhmadı?” İbrahim Aleyhisselam'ı mancılığın ucuna bağlamışlar. Camız derisinden yapmışlar onu da Kur’an da geçer bu. Ateşe atacaklar ya, mancılığın galhtığı yoh. Gökten ne kadar melaike varsa inmiş mancılığa basmış. Bu sefer demişler ki çoh afedersin, “Burda bir gadınla bir erkek buluşursa o zaman mancılıh galhar, değelse galhmaz” demişler. “Kim var bunu yapacah” dimişler. O gadar halhın içinde bir Çin isminde bir gız bir Gen isminde bir oalan, “Biz varıh” demişler. Onlar çıhmışlar, onlar orda birleşmişler, melekler utanmıış göğe çekilmiş, o mancılık da galhmış. İbrahim Aleyhisselam’ı ateşe atmış, “Cingen” onun soyunda gelmeymiş. Cingene demiş ki İbrahim Aleyhisselam: “Asla siz hiç utanmayın.”O iki birleşen nesilden gelmeymiş cingen, o yüzden de cingenlerin ar damarı çatlaamış. İbrahim Aleyhisselam demiş ki “Allah size hiç utanma nedir göstermesin!” Bütün millet garınca daahi boğazına bir şey tahmış, bir damla su çekmiş. “İbrahim Aleyhisselam'ı ateşte gurtarabilir miyim” diye. Gatır da o Nemrut ile beraber olmuş, o da odun çekmiş ateşe. Gatıra da beddua etmiş İbrahim Aleyhisselam demiş ki “Allah asla sana gun vermesin, sen heç evlat yüzü görme” dimiş. O yüzden de soyu olmaz gatırın. Ancak at ile eşşeen birleşmesinden meydana gelir gatır.”]\n\n[Şimdi gızım] Padişah, oğlunu yanına çağırtmış,\n\n-Oğlum bu gızı geldiği yere gönderelim, bu gız cingen gızı. Küllükte biten gül kohlanmaz, bu gız bizim aslımızı neslimizi bozar demişti ya! [Hah işte] oğlan babasının söylediklerini düşünmüüüş ve cingen gızını göndermeye garar vermiiiş. Cingen gızını yanına çağırmış,\n\n-Sen büyüdüün yere git, gapılarda deşir[8], dilen, köşelerde otur, guru ekmeeni yiii, keyfine bah. Sana saray, bal gaymah gelmez demiş. Cingen gızı, çoh memnun olmuş bu hâline, goşarah saraydan ayrılmış, dengine varmış.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] İşgillenmek: Şüphelenmek\n\n[2] Gavurga: Kavrulmuş mısır, nohut, buğday vb. karışıma verilen ad.\n\n[3] Kör: Mezar\n\n[4] Gul görgüsünü görmeyince köre girmez: İnsanlar alıştıkları düzene, örfe ve âdete göre bir hayat sürerler.\n\n[5] Dal: Kol\n\n[6] Melayke: Melek\n\n[7] Mancırıh: Kaldıraç\n\n[8] Deşirmek: Dilenmek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Akıl Okulu",
        "text": "AKIL OKULU\n\nBağdat’ta yaşayan bir zenginin altı yedi tane oğlu varmış. Bir gün birisi buna demiş ki:\n\n-Mısır’a akıl okulu diye bi okul açılmış. Bu çocuhları götürsen de oraya versen orda ohusalar, akıl sahibi olsalar demiş.\n\nAdam demiş ki:\n\n-Akılın okulu olur mu? Akıl Allah’ın verdiği bir nimet.\n\nOlurdu olmazdııı, nihayet adam demiş ki:\n\n-Öyleyse ben gidiyim onu bi görüyüm geliyim demiş.\n\nEvinden çıkmış Bağdat’la Kahire arasını at üstünde kat etmiş ve nihayet Kahire’nin yakınlarına gelmiş. Orda, çeşme başında oturan bir adam görmüş. Hem orda çantasındaki nevalelerden bir şeyler yemek hem de atını sulamak için adamın yanına varmış. Orda dinlendikten sonra adam demiş ki:\n\n-Benim gözlerim görmüyor. Ne olur, Allah rızası için bana yardımcı ol. Beni şehrin içine götür.\n\nBu da,\n\n-Tamam demiş.\n\nAtına bindirmiş bu körü, kendi de atı çekerek şehre girmiş.\n\n-Tamam, artık geldik şehrin içine, attan in demiş.\n\n[Âmâ] adam,\n\n-Biraz daha ileri, biraz daha ileri diye diye şehrin ortasına kadar gelmiş.\n\nOraya gelince,\n\n-Artık şehrin ortasına geldik atımdan in demiş adam.\n\nÂmâ adam,\n\n-Yetişin ey ahali! Benim âmâlığımdan yararlanarak atımı elimden almak istiyor diye basmış bağırtıyııı.\n\nBeriki adam şaşırmış.\n\n-Yahu at benim. Ben seni Allah rızası için bindirdim, getirdim.\n\n-Yooh, benim atımı elimden almak istiyo, bu sadece çekiciydi, yol gösterendi demiş.\n\nOlduydu, olacaadı bunu yahalamışlar.\n\n-Utanmıyor musun, bir âmânın atını elinden almaya diye bunu suçlamışlar.\n\nİş mahkemeye aksetmiş. Mahkemeye aksedince, mahkemenin kadısı mübaşire demiş ki:\n\n-Git demiş, bana bir tane saraç[1] getir. Bir tane baytar getir, bir tane de nalbant getir demiş.\n\nMübaşir gitmiş bunları toplayıp getirmiş. Kadı saraca demiş ki:\n\n-Bu atın koşumlarını incele. Bu koşumlar nere yapısı?\n\nSaraç incelemiş, demiş ki:\n\n-Efendim, bizim Mısır’da bunlar yok. Bunlar Bağdat’da yapılıyor.\n\n-Tamam, sen gidebilirsin demiş.\n\nBaytar’a demiş:\n\n-Bu atı incele, bu at nerede yetişiyor, cinsi nedir?\n\n-Baytar bunu incelemiş demiş ki:\n\n-Bu at Bağdat’ta yetişiyor, bizim burda yok demiş.\n\nOna da gidebilirsin demiş. Nalbanda demiş:\n\n-Bunun ayaandaki nalı bi incele bahıyım, bu nal nerenin nalı diye sormuş. Adam bakmış,\n\n-Bu nal bizim burda kullanılmaz. Bu ancak Bağdat’ta kullanılır demiş.\n\nOna da,\n\n-Gidebilirsin deyip, âmâya çıkışmış.\n\nÂmânın yalancı olduğu ortaya çıkmış. Kadı, atı geri bizim Bağdatlı’ya vermiş. Şimdi bizim adamın gafası garışmış. Merak etmiş demiş ki:\n\nKadı efendi, siz bu şekil mahkeme usülünü nerden öğrendiniz?\n\nO da demiş ki:\n\n-Bizim burda akıl okulu diye bi okul var, ordan öğrendim demiş.\n\n-Tamam demiş artık ben de çocuhlarımı bu okula verebilirim.\n\nÇocuklarını göndermiş, orda okutmuş. Çocukları da devlet adamı olmuş. Yani eğitim, şart olmuş.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Saraç: Atın eyer takımını, koşumlarını ve dizginini yapan kişi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Saf Adam",
        "text": "SAF ADAM\n\nBir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bu masalın örneği ne Hint’te var ne Çin’de. Bir gün Arap devletlerinin bir köyünde yaşayan bir adam, pazara gitmiş. Ordan bir keçi satın almış. Keçiyi bindiği hayvanın arkasına bağlamış ve geri köyüne dönmek üzere yola çıkmış. Bir müddet yol aldıktan sonra, yolda üç tane hırsız bunu görmüşler bir sütre[1] gerisine gizlenmişler. Birisi demiş ki:\n\n-Ben bunun keçisini çalarım.\n\nBiri de demiş:\n\n-Ben hayvanını çalarım.\n\nBiri de demiş:\n\n-Ben bunun elbisesini çalarım.\n\nBöylece üçüü, adamı tamamen soymaya karar vermişler. O birinci, keçiyi çalacak olan adam, hayvanın üstünde kendi diliyle çalıp çaarıp giderken arkadan varmış. Keçinin boynundaki takılı zili çıhartmış, hayvanın guyruuna bağlamış. Keçiyi almış goymuş. Biraz ileri gidince hayvanı çalacak olan adam, bunun önüne çıkmış. Demiş ki:\n\n-Hayvanın kuyruuna zil tahmak ayıp değil mi deyince adam, geri dönüp bahmış ki keçi yoh.\n\n-Keçim varıdı diye söylenince,\n\n-Ben gördüm demiş. Birisi şoorda hayvanın arhasına geçip aldı ve öbür tarafa, tepenin arhasına götürdü demiş. Koş onu yahala, keçini gurtar. Ben hayvanını beklerim demiş.\n\nBu adam orıya goşturduunda, hırsız hayvanı alıp gitmiş. Nihaayet gelmiş, orda keçiyi bulamadığı gibi hayvanı da bulamamış. Şimdi düşmüş yola, ağlayıp sızlayarak gidiyor. İlerde, yolun gıyısında bir su guyusu varmış. Bir adam o guyunun başına oturmuş, dizlerini dövüyo, döşüne vuruyo. Onun yanına varmış.\n\n-Ne diye baarıp çaarıyosun deyince,\n\n-İşte altı ay gittim gurbette çalıştım. Şu gadar para biriktirdim. Bu guyudan su alıyım da içiyim diye guyuya eğeldiğim de, bütün param guyuya düştü. Ben de inip çıharamıyom. Eğer çıharabilirsen, yarısı senin yarısı benim diyo.\n\nArap düşünüyor taşınıyoor, hiç olmazsa hayvan ile keçinin garşılıını burdan çıhartırım düşüncesiyle soyunup guyuya iniyo. İşte şu tarafa bah, bu tarafa bah, nihayet o da elbiseyi almış gidiyo. Parayı bulamıyo. [Düşmemiş ki bulsun.] Dışarı çıhtıında elbiise de yoh. Bu şimdi yoldan da gidemiyo utandıından. Yoldan iki yüz üç yüz metre kenardan gidiyo. Uzahtan adamın birisi, bunu görünce acıyoo, goşuyo evinden birkaç astap alıyo, bunun peşinden varıyo.\n\n-Al şunları üzerine giy deyince,\n\n-Vallah, sen de beni çalacahsın diye adam gaçıyo.\n\n[İşte bunlar ne derece doğru bilmiyorum.]\n\n&nbsp;\n\n\n[1]örtü\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Serçe ile Aslan",
        "text": "SERÇE İLE ASLAN\n\nAslan ihtiyarlamış. Bütün hayvanata haber gönderiyor ki:\n\n— Toplanın, ziyafet vercem. Artık padişahlıı da bir başkasına devredecem.\n\nBütün hayvanat gelmiş, serçe guşu gelmemiş. Kartala diyor ki:\n\n— Git, serçe guşunu al, gel! diyor.\n\nKartal, uçmuş, süzülerek varmış ki evin saçağında serçe guşu duruyo. Serçeye şöyle diyor:\n\n— Pis serçe, hadi çabuk ol! Padişahımız seni istiyor. Seni oraya götüreceğim, diyo.\n\nÖyle diyince serçe şöyle bi kabarıyoor, bi çırpınıyor:\n\n— Def ol karşımdan, şimdi gelirsem seni de padişahını da parçalarım, diyor.\n\nBunu duyan kartal şöyle bi bakıyor:\n\n— Serçe hem beni hem padişahı parçalıyor. Bu gafayı bozmuş, diyor.\n\nGeri çekip gidiyor. Varıyor, diyor ki:\n\n— Efendim, serçe gafayı bozmuş.\n\n— Ne yaptı? Diyor, aslan.\n\n— Bana böyle dedi, böyle dedi. Gelirsem seni de padişahını da parçalarım, dedi.\n\nÖyle deyince, aslan diyor ki:\n\n— O bu sözü söylerken, yanında dişisi var mıydı?\n\n— Evet vardı, diyor kartal.\n\n— Doğru o zaman, seni de beni de parçalar. Her erkek dişisinin yanında aslandan daha güçlüdür, diyor.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Ayağına Diken Batan Karga",
        "text": "Bi garga vamış. Garganın tarlada, dalarda, bellede çeşenikene ayana diken gaşmış. Diken gaçasıyek, bi okulun tepesine gelmiş gonmuş emme ayanda diken vamış. Tivtinikene tivtinikene tivtinikene o dikeni çıkarmış ordan. Çıkarasıyakende, altına gari, donuz gelmiş bunun. Orda, okulun gıyında niyse gonşula vamış, beş altı gata höle. Ev tirkilenk durumuş. Birinin evine o tikeni bırakmış. Tikeni bırakasıyek;\n\n- Deze benim tiken burada duragusun da, ben bu yol höle bi tur aten gelen dimiş.\n\nGitmiş. Ordan gidesiyek, geri, u ev sabıda ikmek idcek olmuş. Bi dene çıra, bi şiy bulamamış. Garganın dikenini çatmış, yakmış. Hindi garga gelmiş geri. Gelesiyek;\n\n- Hani benim diken dimiş.\n\n- Ah olum dimiş, ikmek idcek oldum da, bi, dene bi şiy bulamadım da, onu çattım da, onnan tuteştirdim oca dimiş.\n\n- Ya dikeni verisin, ya ikme verisin, ya tikeni, ya ikme verįsin dimiş.\n\nEee, ikme vemiş eline, almış gitmiş. Undan sona bi eve tosmuş. Bi eve tosasıye;\n\n- Deze benim ikmek burada duragosun, ben höle bi gezen gelen.\n\n- E tamam.\n\nEkme goymuşla oraya. Aman olum aman. İkme goymuş u eve. Bi köpek eni vamış. Köpek eni de hindi ikmeni yimiş mi. Garga gene dönüp dolaşıp geloru;\n\n- Deze ikmemi ve diyoru.\n\n- Ah olum, köpek eni yimiş ya dimiş.\n\n- Ya köpek enini verisin, ya ikme, ya köpek enini, ya ikme dekene.\n\nKöpek enini almaya mecbur galmış. Vemiye gadın. Vemiş. Kalkmış gitmiş. Ondan sona köpek enini gine bi eve götürmüş. Bi eve götüresiyek, u eve dimiş:\n\n- Benim köpek eni burada duragusun, ben filan yere varıp gelon dimiş.\n\nKöpek enini ahıra guymuş. Ahırda da bi çökbatı bi inek, topal inek vamış, inek, inek vamış. İnek de hindi köpek eninin üstüne basık da köpek enini öldüroru mu? Gelmiş hindi garga gine.\n\n- Deze köpek enimi ve.\n\n- Olum böle böle inek basmış.\n\n- Ya ine verisin ya köpek eiį mi, ya ine ya köpek enini deken, goca ine çektinne, aldinne gitmiş.\n\nMasal bu işte. Ordan götürmüş. Gidekene bi evde düğün olubatımış. Bi eve vamış. Ora varasıyek, düğün evine ine bırakmış. İne bırakasıyek, ben biraz dolaşen gelen dimiş. Geri gelmiş. Hindi de u düğün evine olan misafir yığılmış mı. Misafir yığılasıyyek de, garganın ineni kesmişle, misefire yidirmişle. Ordan gelmiş bu;\n\n- Benim ine verin, gidon.\n\n- İneni biz misafirimiz çok geldi de kesividik dimişle.\n\n- Ya gelini verisiniz ya inemi, ya gelini ya ine, ya gelini ya ine dekene, gelini aldınnen gitmiş.\n\nVemişle gari gelini gargıye. Masal bu işte. Ordan hindi, gitmiş. Bi çamın başına, bi çoban geggelimiş öteden, bu bi çamın başına çıkmış.\n\n- Hindi vere, tikeni vedim, ikme aldım, gaval çalıbatımış gaval. Dikeni vedim ikme aldım, ikme vedim köpe aldım, köpe vedim ine aldım, ine vedim gelni aldım, tirloloooom bene ne mutlu dibatımış.\n\nÖle dibatımış garga. Çoban dimiş:\n\n- Garga gardeş, dimiş. Ha şi, yanlışıvidim bak. Çoban şi çalıbatımış, gaval çalıbatımış, gaval. Gaval çalıbatımış da, unun da gavasına hururmuş hindi gavalına hururmuş. Çobanın gavalına hururmuş. Çoban gardeş dimiş:\n\n- Gavaliylen gelini değişelim mi dimiş.\n\n- Denişeliim, denişelim dimiş.\n\nÇoban, gavalı vemiş ona. U da gelini una vemiş. Undan sona işte çamın başına çıkmış da gari böle sürtmüş.\n\n- Tikeni vedim ikme aldım, ikme vedim köpe aldım, köpe vedim ine aldım, ine vedim gelini aldım, gelini vedim gavalı aldım, tırlolooooom ne mutlu bene dibatımış. Bitti.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tilki ile Kirpi]",
        "text": "Tilkiynen kirpi arkadeş olmuşla. Geze çıkmışla. Gezerlekene gezerlekene gezerlekene bi yerde bi piynir[1] desdisi[2] gömülüpduru bulmuşla, piynir desdisi.\n\n- Hedi, bunu çıkaralım da yiyelim dimişle. Tilki dimiş ki:\n\n- Dursun dimiş, bi&nbsp; daha geldimizde yeriz dimiş.\n\nGezmişle, tozmuşla, gelmişle, gelmişle gene o piynir desdisinin başına gelmişlemiş, desdide peynir yokmuş. Gözü açık&nbsp;tilki yimiş bunu hindi[3].\n\nEe, biri sen yidin, biri ben yidim, biri sen yidin biri ben yidim. Ben yimedim sen yidin, ben yimedim sen yidin, böle tartışmışla. Tartışasıyek[4]:\n\n- Bu böle olmaz dimiş. Hade, hade, bi sıçalım. Sıçasıyek belli olu bu dimiş.\n\nAltlarına birer dene çanak goymuşla. Sıçmışla. Peynir yiyenınkısı çok sıçmış öngüncü. Üteki de sıçmamış hiş[5]. Kirpi uyuklemiş. Uyuklayıviresiyek[6], u altından almış, unun altına sürmüş, unun altınde almış, gendi altına sürmüş. Süresiyek[7] bunu şiy etmiş, uyandırmış.\n\n- Arkadeş, arkadeş kalk, bak kim yidi dimiş.\n\n- Dey gidi avradını s…kdimin götü dimiş kirpi.\n\n- Hı. Yimedin işmedin nerden buldun bunu dimiş.\n\nAman olum aman. Tilki kurnazlığını yapmış gine. Öle.\n\n\n[1] Piynir: Peynir\n\n[2] Desdi: Testi\n\n[3] Hindi: Şimdi\n\n[4] Tartışasıyek: Tartışırken\n\n[5] Hiş:Hiç\n\n[6] Uyuklayıviresiyek: Uyukladığında, uyuklarken\n\n[7] Süresiyek: Sürerken, sürdüğünde\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Ayı ileTilki",
        "text": "Evel, bi ayıynen tilki arkedeş olmuşla. Tilki çok gurnazmış. Ayı, avanakmış, emme güçlümüş, güçlümüş.\n\n- E seniynen arkedeş olalım.\n\nOlmuşla arkedeş. Dilki dimiş;\n\n- Arkedeş dimiş.\n\n- Ha ayı dimiş.\n\n- Guvan soyalım dimiş.\n\nAyı, balı çok severmiş.\n\n- Ayı guvan soyalım dimiş. Tilki dimiş:\n\n- Bi yörün evine gidelim de dimiş, yörün evine gidelim, yörün yanı çalalım.\n\n- E tamam.\n\nYörün yanı çalmış, sade ya çalmışla, çalmışla. Destidepeyniri çalmışla, sade yayı da çalmışla, bi mağarıya gömmüşle.\n\n- Biz bunu dimiş, acıkdimiz zaman yiyelim, hindi dada yiyecek çok, gışın yiyelim dimişle. Hindi durakana tilki gurnaz ya, ayıya dimiş ki:\n\n- Arkedeş dimiş, böğün benim dezemin çocu oldu, ben unun adını goyen, gelen dimiş. Sen uyuya go dimiş yatanda.\n\nUyuyagomuş bu. Gitmiş, başlamış, yalan peyniri açıp açıp yemiye. Azından yimiye başlamış.\n\n- E gelmiş, ni goydun arkedeş dimiş.\n\n- Azlama goydum dimiş, azlama. Azlama guydum dimiş.\n\nBi müddet ara geşmiş, bi ara geşmiş;\n\n- Dayımın çocu olmuş dimiş. Ben unun adını guyyen gelen.\n\nAvanak ya ayı. Güşlü emme avanak. Tilki gurnaz.\n\n- Eyi, guy gel.\n\nUnu da gine gitmiş. Gelmiş, sormuş;\n\n- Ni goydun arkedeş dimiş.\n\n- Belleme guydum dimiş, belleme.\n\nBeline gada yimiş gari. Bi zaman arası geşmiş. Gine gitmiş bu. Arkedeş dimiş;\n\n- Halamın olu olmuş, bi yol da unu goyen gelen dimiş.\n\nGine gitmiş.\n\n- Ni goydun arkedeş dimiş.\n\n- Götleme goydum dimiş.\n\n- Eyi.\n\nBi zaman ara geşmiş, gine gitmiş bu. U zaman bu yol kim bilir gari ablamın mı olu didi, nahal didi. Herhalda ablamın olmuş dimiş.\n\n- Ni goydun dimiş.\n\n- Sildim süpürdüm göydüm.\n\n- Yok gari başka dimiş. U zaman dimiş ki;\n\n- Hani dimiş bizim dimiş bi yere dimiş mağariye, ya sakladiydik, ya goyduk, peynir goyduk dimiş. Unları yiyelim gelelim dimiş. Şimdi yiyecek galmadı gari dada dimiş.\n\nVamışla bi şey yok.\n\n-Bunu kim yidi, kim yidi, kim yidi.\n\n- U ben yimedim, u dimiş ben çocugun adını goya gidesiyek sen yidin.\n\n- Yimedim, yemin etmiş yimedine ayı.\n\nYidin yimedin dekene;\n\n- Bunla hadi demiş sıçalım, oturalım tuvalete hangımızın bokunda ya çıkasa dimiş, u yedi dimiş.\n\nOturmuşla bunla, garşılıklı tuvalete oturmuşla. Oturukana;\n\n- Benim dimiş çok uykum geldi dimiş tilki. Sen de uyusen ya dimiş.\n\nU da uyumuş, u uyuyakene. Unun altından sürgeyi çıkarmış, gendi altına sürmüş, gendi altındekini unun altına sürmüş. Masal bu ya. Tilki, gurnaz tilki.\n\n- Uyan bakem arkedeş.\n\n- Uyanalım gari.\n\nBi uyanmış, ayının altında yalı bok, pislik. Tilkinin altında bi şey yok.\n\nAaah ah, avradını s….kdimin götü dimiş, yimedin işmedin, nerden buldun da sıştın bu boku dimiş.\n\nOlmamış, bunla döğüşmüşle\n\n-. Borda olmaz dimiş tilki.\n\n- Nerde olu?\n\n- Ben bi tokuş alcen, sen de bi zırı alcesin dimiş, guyunun dibine incezi guyunun dibinde döğüşcez dimiş.\n\nİnmişle guyunun dibine, e tilkinin elinde tokuş, şu gada odun. Ayının elinde gocaaa zırık. E ayı nerden kıpırasın sıra. Basmış ayıya zırı tilki. Şey tokuşu. Basmış tokuşu, oda öldürmüş ayıyı. Masal da burda bitti.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[İnsan Yiyen Oğlan]",
        "text": "Bi evde bi oğlan çocuğu varmış. Bi de gız varmış. Gız dışarıdan gelirmiş. O evde oğlanın insan yediğini bilmiyomuş.\n\n&nbsp;Gız çocuğu, oğlanın&nbsp;nenesine:&nbsp;\n\n—Sen,&nbsp;beni buraya sakla&nbsp;demiş.\n\nNene:\n\n—Yavrum gelme, benim oğlan insan yer, demiş.\n\n—Nene sen beni sakla&nbsp;bi kere, demiş.&nbsp;\n\nNene saklamış&nbsp;gız çocuğunu. Oğlan gelmiş.\n\nOğlan:\n\n— Nene&nbsp;nene, demiş.&nbsp;\n\n—Çocuğum bişe yok demiş, nenesi oğlana.\n\n—Hayır. Var, demiş.&nbsp;\n\nO gızın kokusunu almış. Oğlan bir daha gelmiş.\n\n—Nene, insan&nbsp;kokuyo,&nbsp;demiş.\n\nNene:\n\n—Dişinin arasına&nbsp;bi bak, demiş.&nbsp;\n\n&nbsp;Oğlanın dişinin arasından bir et parçası çıkmış.\n\nGız, neneye demiş ki:&nbsp;\n\n— Neneciğim, benim tuvaletim var.\n\n—Hayır, göndermem, demiş.\n\nGız:\n\n—Ne olursun gönder. Sen bana güvenmiyorsan belime ip bağla, demiş.&nbsp;&nbsp;\n\nNenesi beline ip bağlayıp göndermiş.Gız&nbsp;belindeki ipi&nbsp; çözmüş.Goca garı ipe asılmış, bakmış gız gelmiyor.&nbsp;&nbsp;\n\nBu sefer oğluna:\n\n— Koş oğlum koş, demiş.&nbsp;\n\nNene demiş:\n\n—Gızım nerdesin gızım?&nbsp;\n\nNene gide gide gızı görmüş.&nbsp;\n\nNene demiş:\n\n—Gızım&nbsp;çaydan nasıl geçtin?\n\n— Çaydan atladım da geçtim, demiş.&nbsp;\n\nGız çocuğu&nbsp;bu sefer gide gide un değirmenine gelmiş.&nbsp;\n\nNene demiş:&nbsp;\n\n—Gızım bu değirmenden nasıl geçtin sen?&nbsp;\n\n— Ortasına basdım geçtim, demiş.&nbsp;\n\nDeğirmene basınca goca garı ölmüş. Gız çocuğu goca garıdan kurtulmuş.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Gıllı Gudduz",
        "text": "KILLI GUDDUZ\n\nBir varmış, bir yokmuş… Köyün birinde bir nene yaşarmış, bir de ineği varmış. Bu ineğin sütünü sağarmış, ondan yoğurt yaparmış, bununla geçimini sağlarmış. Bir gün yine sütünü sağmış, kedi gelmiş, sütü içmiş, kaçmış. Nene tekrar geliyo, bakıyo, süt yok. Tekrar sağıyo, bakıyo,yine yok süt. Bir iki derken,\n\n— Ben saklanayım, bakayım benim sütümü kim içiyor?\n\nBir bakıyor kedi içiyo. Kaçarken bunu yakalıyor. Yakalıyo ve kuyruğunu kesiyor. Bu sefer kedi başlıyo ağlamaya,\n\n— Nene ne olur bana kuyruğumu ver, ben köye gidersem bana kuyruksuz derler, yani kıllı gudduz derler.\n\nBaşlıyor ağlamaya.\n\n—Yok, diyor nene.\n\n—Git, benim sütümü getir, ben de sana kuyruğunu vereyim.\n\nKedi de gidiyor ineğin yanına.\n\n—İnek, inek, ne olur bana süt ver, götüreyim, neneye vereyim, nene de bana kuyruğumu versin, ben de köye giderken bana gıllı gudduz demesinler.\n\nİnek de diyor ki.\n\n—Yok… Bana ot getir, ben de sana süt vereyim.\n\nGidiyo otun yanına, çayıra gidiyor. Diyor,\n\n—Nolur bana ot verin.\n\n—Yok, diyor, köyün güzel kızları gelip burda oynarsa ben de size ot veririm.\n\n—Tamam, diyor.\n\nGidiyor, kızlara yalvarıyor, kızların gönüllerini alıyor. Sonunda geliyor kızlar oynamaya, çayırlıkta oynamaya. Sonra otları alıyo ordan, götürüyo ineğe veriyo. İnek de ona süt veriyo. Sütü götürüyo, neneye veriyo, nene de ona kuyruğunu veriyo. Köye giderken de artık kimse ona bir şey demiyor. Kıllı gudduz artık demiyolar. Artık normal kedi oluyor. Çünkü kuyruğunu da takıyorlar…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Kambur Adam",
        "text": "KAMBUR ADAM\n\nZamanın birinde, eskiden şehirden köye giderlermiş. Uzun yolculuk olduğu için yürüyerek giderlermiş. Atları yokmuş, kimisinin varmış. Ama vakit de geç olduğu için eşyaları da varmış. Yorulmuş.&nbsp;Demiş:\n\n—Ben gideyim, şu değirmende dinleneyim, geceyi orda geçireyim. Sabahleyin de kalkar köye giderim, demiş.\n\nGece yatmış. Sonra bir sesler duymuş, müzik sesleri… Oynuyolamış. Orda da:\n\n—Bugün Pazar'dır, Pazar, diye halay çekip oynuyolamış.\n\nOrda oynarken onlar da meğerse cinmiş. Ondan sonra cinlerin bir hocası varmış. Demiş ki:\n\n—Hey, bura bir insanoğlu var.\n\nKokusunu almış. Aramışlar, bulmuşlar adamı. Getirmişler adamı. Adamında kamburu varmış sırtında. Demişler ki bu adama:\n\n—Gel, demiş, sen de gel, oyuncaksın sen de bizimle. Yoksa sana ceza var.\n\nBu da mecbur kalmış oynamaya. O gün de pazarmış.\n\n—Bugün Pazar’dır Pazar, diye oynuyorlarmış. Demişler:\n\n—Sen iyi adamsın. Sana para verelim mi?\n\n—Yok, demiş, benim paraya ihtiyacım yok. Benim sırtımdaki bu kamburu iyi eder misin? Keser misin? Demiş.\n\n—Keseriz, demişler.\n\nBu adamın kamburunu kesmişler. Sabah olmuş, adam iyileşmiş. Evine gitmiş. Köyde de herkes onu tanırmış. Demişler ki:\n\n—Senin kamburun vardı, ne yaptın kamburunu? Demiş:\n\n—Değirmende kestiler.\n\n—Nasıl oldu? Demişler.\n\n— Böyle, böyle oldu, demiş, şarkı söylettirdiler bana, oynadık, öyle kestiler, demiş.\n\nOrada başka kamburu olan bir adam varmış.\n\n—Ben de giderim, demiş.\n\n—Git, demiş, değirmen orda.\n\nAdam gitmiş. Ama aradan iki gün falan geçmiş. O günde salıymış. Gece olmuş, orda yatmış adam. Tekrar cinlerin hocası demiş ki:\n\n—Burada bir insanoğlu var.\n\nAramışlar, bulmuşlar, bir tane daha kamburlu adam. Demişler:\n\n—Gel, sen de bizim oyuna katılacaksın, oyuncaksın.\n\nBu adamı da başlatmışlar oynatmaya. Cinler diyorlarmış ki:\n\n—Bugün Salı’dır Salı….\n\nAdam diyormuş:\n\n—Bugün Pazar’dır Pazar…\n\nBu adam yanlış söylüyor. Neden yanlış söylüyo? Çünkü Pazar günü arkadaşı gitmiş, o Pazarda kalmış aklında, o “Pazar” diyormuş, cinler “Salı” diyomuş. Cinlerin hocası demiş ki:\n\n—Bu adam kötü adam. Ne yapalım bu adamı?\n\nDemişler ki:\n\n—Geçenlerde kestiğimiz adamın kamburunu getirelim, bu adamın üstüne koyalım. Bu adam kötü adam, bizim dediğimizi yapmıyor.\n\nGetirmişler bu kamburu, bu adamın üstüne koymuşlar kamburunu, iyice kambur olmuş. Adamı öyle köye göndermişler. Adam gitmiş köye. Demişler ki:\n\n—Amca ne oldu? Demiş ki:\n\n—Gittim değirmene kamburumu kestireyim, kamburun üstüne kambur koydular. Oldum ben de kamburlu…\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Üç Bacı ve Padişah",
        "text": "ÜÇ BACI VE PADİŞAH\n\nBir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur zaman içinde bir padişah varmış. Üç bacı varmış. Padişah bi gün dimiş, askerlerine emir vermiş,\n\n— Duyduk duymadık dimeyin, soğan ekmek yemeyin, bu gece lambaları yananın başı cellad olacak.\n\nMillet yanı yunu kapatıp dışarıya ışık gitmesin diye, her kapıda asker duriymiş. Üç bacı dimiş ki, büyük bacısı,\n\n— Ah, ah, dimiş, beni padişah alsın, bir yimek bir yimek yaparım, eli damağında kalır, dimiş.\n\nBunu asker duymuş, getmiş:\n\n—Padişahım, padişahım…\n\n—Ne din asker? Dimiş.\n\n—Filan yerde bir gız didi ki, beni padişah alsa bir yemek yaparım bir yemek yaparım, eli damağında kalır, dimiş.\n\nPadişah askerlere emir vermiş:\n\n—Gidin, bu gızı isteyin gadınlardan.\n\nGelmiş istemişler. Kırk gece kırk gündüz düğün yapılmış. Yimek yapılıy, hazırlık görüldü. Padişah gıza didi ki:\n\n—Bu yimeği sen yap.\n\nGız yimek yapiy, büyük halleden* bir çuval duzu içine aktariy. Millet birer tabak yimek aliy, birer kaşık alan çekiliy. Padişah diy ki:\n\n—Allah Allah, diy, bu yemek güzel olacaktı, diy, millet bir kaşık alan çekiliy, diy. Hele ben de bahim yimeğin dadına, diy.\n\nBahıy ki duzlu. Padişah emir veriy,\n\n—Alın bunu yimekhaneye, atın, soğan soysun, diy.\n\nBir gün padişah emir vermiş askerlere, gene,\n\n—Duyduk duymadık dimeyin, soğan ekmek yimeyin, bu gece lambaları yananın başı cellad olacak.\n\nİkinci bacısı dimiş ki:\n\n— Beni padişah alsa, dimiş, bir yimek yaparım, eli damağında kalır, dimiş.\n\nBunu duyan asker, gidiy padişaha söyliy. Padişah diy:\n\n—Ne din, asker? Diy.\n\n— Padişahım, diy, sana bir gız buldum, diy.\n\nPadişah emir veriy askerlere,\n\n—Gidin, bu gızı isteyin.\n\nAskerler gidiy, gadınlardan gızı istiy. Gene düğün kuruliy, kırk gece kırk gündüz, yimekler hazırlaniy. Padişah gıza diy ki,\n\n—Bu yimeği sen yapacan.\n\nBüyük halleden pişiriy, bir çuval duz koyiy. Gelen bir gaşık alan geçiliy. Padişah diy ki:\n\n—Allah Allah, bu yemek güzel olacaktı.\n\nPadişah bir gaşık aliy, bahiy duzundan yinmiy.\n\n—Alın bunu soğan soymaya atın, diy, yimehhaneye soğan soysunlar.\n\nBir gün padişah emir vermiş askerlere,\n\n—Duyduk duymadık dimeyin, soğan ekmek yimeyin, bu gece lambaları yananın başı cellad olacak.\n\nÜçüncü bacı diy ki:\n\n—Beni padişah alsa, bir altın saçlı, bir sırma saçlı doğururum, diy.\n\nBunu duyan asker gidiy, söyliy.\n\n— Ne din asker? Diy.\n\n—Padişahım, diy, filan yerde gız var, diy. Beni padişah alsa, diy, bir altın saçlı bir sırma saçlı doğururum, diy.\n\nAsker, gadınlardan gızı istemeye gidiyler. Gene kırk gün kırk gece düğün çalınıy, düğün bitiy. Gel oliy, git oliy, gadın hamile galiy, bunun iki bacıları kıskaniy. Kadının günü geliy, doğuriy, ebeyi getiriyler, iki bacı da geliy, gadını doğum ettiriyler. Bu iki bacı bahiy, bir altın saçlı bir sırma saçlı, bir gız bir oğlan.\n\nBunu deyzeleri aliy, çocuğu alıp gaçıriyler, bir gayığa goyiyler, suya bırahiyler. Gidiy, gidiy, gayık bir kenara dayaniy. Orda bir adam çalışiy, o adamın da çocukları olmuymiş. Bahıy ki bebek sesi geliy, gayığın içinde bebek var. Alıy adam eve götüriy, bebekleri eve ulaşiy. Avrada bağıriy,\n\n—Garı, garı, diy.\n\nBahıy ki avradı, bebek gucağında, garısı diy ki,\n\n—Bu bebek nerden?\n\nGoca da diy ki:\n\n—Ben bebekleri gayığın içinde buldum, diy.\n\nBu çocuklar büyüy, sohakta oynayan çocuklar,\n\n—Bu senin anan baban del, diyler.\n\nBu çocuklar büyüy, anasına babasına diy ki:\n\n—Sen benim anam babam del misin? Diyler.\n\nBabası diy ki:\n\n—Seni gayıkta bulduk, büyüttük, ettik, diy.\n\nÇocuklar diy\n\n—Biz anamızı bubamızı bulcayık, diy.\n\nÇocukların her biri bir beygire binip gidiyler. Memleket memleket geziyler anasını bubasını…\n\nKarşılarına bir adam çıhıy.\n\n—Ne geziysiniz oğlum? Diy.\n\n—Anamdan bubamı gezik, diy.\n\nO adam da büyücümüş, yimek yapıy ediy, yiyler ediyler. Gene çocuk beygirlere biniy, gidiyler. Büyücü çocukların saçından bir tel aliy, büyü yapıy ama çocuklara ulaşmiy.\n\nAz buz getmiy, vardıkları yerde duriyler, oraya çadır guriyler. Bahıy ki teyzeleri,\n\n—Bu çocuklar kim? Diy.\n\nSarayın önünde gömülü bir gadın var, gelen tükürüy, giden tükürüy. Padişah bunları yimeğe çağıriy. Çocuklar giderken,\n\n—Bu gadın kim? Diy. Askerler,\n\n—Cezalı, diyler. Padişah diy ki çocuklara,\n\n—Buyurun, yimek yiyin, diy. Çocuklar ilkin,\n\n—Benim köpeğim yirse yirim, diy.\n\nKöpeğe veriyler. Köpek yimeği yimiy. Genle de yimiy. Çocyuklar çadırlarına geri gidiy. Geri bir gün padişah uşakları yimeğe çağıriy. Çocuklar gidiy. Gene padişah soriy,\n\n—Siz kimsiniz? Diy. Çocuklar diy ki,\n\n—Biz anamızı bubamızı gezik, diy. Biz uzak yerlerden geldik, diy. Çocuklar diy ki, biz anamızı bubamızı bulmaya memleket memleket gezdik.\n\nO zaman padişah anliy, ebeyi ve deyzeleri çağıriy. Ebeye diy ki:\n\n—Benim çocukları biri altın saçlı biri sırma saçlı olacaktı, diy. Niye beyle didiniz? Diy.\n\nDeyzeleri didi ki:\n\n— Çocukları öldü diye gösterdik, diy.\n\nDeyzalarından ebelerine ceza veriy, kelleleri yoh oliy. Çocuklar anasına bubasına kavuşiy.\n\n&nbsp;\n\n* halleden: Kazandan\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Artvin",
        "title": "[Gençlikte Mi Kocalıkta Mı?]",
        "text": "GENÇLİKTE Mİ KOCALIKTA MI\n\nAta dedemiz vardı. Ata dedemiz buralarda yatıyodu. Nereye gidiyoruz, ne yapıyoruz, etme eyleme. Ben de dedim ki, sana bir hikâye anlatayım, dedim. Dedim ki, bir adam akılli, adam köy ağasiymiş. Bu adam rüyasında diyordur &nbsp;ki:\n\n—Sana bir bela gelecek. Acaba gençlikte mi istersin, yaşlılıkta mı istersin?\n\nBir gün, iki gün, üç gün derken bunu sevdiği kişilere soruyor:\n\n—Acaba ben ne yapayim bu duruma karşı?\n\nDemişler ki, akıl vermişler:\n\n—Ne gelirse gençlikte gelsin, yaşlılıkta çare edemezsin, ama gençlikte olur.\n\nBu bunu diyor, karar veriyor.\n\n—Ya Rabbi, bana ne gelirse gençlikte gelsin, yaşlılıkta ben böyle şeyi çekemem, diyor.\n\nBakıyor ki hayvanları ölüyor, ondan sonra işlerinden zarar çekiyor. Bilmem derken çok büyük zararlar çekince artık utanıyor milletten, şeyden. Diyor ki,\n\n—Ben çoluğu çocuğu toplayim, diyarı değiştireyim, memleket değiştireyim, diyor.\n\nAlıyor karısını, iki çocuk, bi de kendisi, dört kişi. Yola revan oluyolar. Gidiyolar ki bir ırmaği geçmek icap ediyor. Şindi kariyi şeyde bırakıyor. Şimdi iki çocuğuni birini bi koluna alıyor, birini öbür koluna alıyor. Suyun ortasına gidiyor ki karısının fizan figanını duyuyor. Bir kafasını çeviriyor ki haramiler gelmişler, garıyı gaçırıyolar. Allahım orda çocukları unutuyo, suya düşürüyor. Ne karıya ulaşabiliyor ne çocuklara ulaşabiliyor. Ağlaya sızlaya çaresiz gidiyor bir şehre çıkıyor.\n\nFakat tesadüf o &nbsp;ki orda da padişahı seçiyorlar. Padişah seçiyorlar talih kuşuynan. Padişah seçiyorlar. Bu da o kadar milletin içinde gediyor dikiliyor, geçiyor kenara. Bakıyor ki, ne var ne var, nedir, nasıl yapıyorlar, ne oluyor? O talih kuşu dolanıyor gidiyor bu adamın başına oturuyor Adam köşede izlerken saldıkları talih kuşu adamın başına konuyor. Ya bundan kral olmaz, diyorlar. Bi daha açalım. Bi daha şey yapıyorlar. Gena dolaşiyor dolaşiyor, gena adamın üzerine konuyor.\n\n—Ya bu ne iştir. Üçüncüyü yapalım.\n\nAdamı saklıyorlar. Kuş konmuyor bir yere. Meydana çıkınca gene onun kafasına oturuyor. Bunda bir hikmet vardır diye diyolar ki:\n\n— Tamam, padişah da sensin. Bu şehri sen idare edicen.\n\nBu da kabul etmiş, oturmuş. Ama gari yok, kayıp. Çocuklar suya getti, onlar kayıp. Neyse birgün bakıyor ki şikayetçiler geliyorlar. Geliyorlar, nedir…Haramiler karıyı almışlar bölüşemiyorlar. Biri der ben alcam, öbürü der ben alcam. Bu padişaha lüzum ediyor şey olduğu için. Ha diyor oradan, bu sefer ne yapıp edip karıyı ellerinden alıyor, yani kendi karısını ellerinden alıyor. Ondan sonra garıya gavuşuyor. Bakıyor ki araştırıyor, soruyor kimse değirmenci..\n\nDeğirmencinin meselesine sıra geliyor. Çocukları bir hark, su değirmenine kadar götürmüş. Orada değirmenci buluyor bunları. Bunlardan ne yapcam, böyle bir durum var, diye unu da padişaha sora sora padişah onu da buluyor. Bu kadar gün geçmiş, bu gada ömür geçmiş ama az da olsa şeyleri sarıyor. Artık çocukları da buluyor. Garısını daha evel buldu. Artık yeniden huzurlu bir yıllar geçirmeye başlıyor.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Çakal",
        "text": "Şindi bi çakal garnı acıkmış, gidiyomuş. Demiş gi, önden bi goyun gelmiş.\n\n- Goyun, goyun demiş ben seni yiycem demiş. Goyun demiş:\n\n- Benim kınam va. Ha ben demiş kınam va, oyunum&nbsp;va demiş çakala.\n\n- Görem demiş oyluna.\n\nGoyun geçiyo çakalın önune iki ara zıplıyo. Uş ara zıplıyo. Öle öle gurtuluyo, gaçiyo. Yinmekten gurtuluyo, gaçiyo tekrar. Bi da yürurke, bi da dana gelmiş, sığır yani.\n\n- Dana demiş, ben seni yiycem demiş.\n\n- Beni demiş kınam va demiş.\n\n- Bakim kınan nerde demiş.\n\n- Geç arkama demiş.\n\nÇakalın yuzune afedersin bi pisliyo. Ondan da gaçip gurtuluyo netice. Önune bi geçi gelmiş. O geçiye demiş:\n\n- Ben seni yiycem demiş.\n\nAç hayvan ne yapsın? Ölcek gari.\n\n- Benim demiş duğmelerim var demiş.\n\n- Bakem demiş.\n\n- Arkama geş demiş.\n\nNese, çakal arkasına geçince başlıyo bu, ora bura şe etmiye tabi. Keçinin afedersiz pislik, boku böle topan topan*. Keçi de gaçıp gurtuluyo. Ordan önünden bir tay geliyo. Hayvan yani, at yavrusu. Tayı diyo ki:\n\n- Ben seni yiycem diyoru.\n\n- Nası yiycen sen beni? diyoru. Benim çiftem var diyoru.\n\n- Bakam çiftene.\n\n-Geç arkama diyoru.\n\nBi dene vuruyoru çakala. Haydi bakalım derenin içine. Derenin içine gidince çakalın aklı başına geliyo. Diyo ki, kendi kendine soruyo gari. Elini yuzunü yıkamış.\n\n- Ule, demiş. Bi goyun buldun demiş. Ye doydun demiş. Ne apcan bilmem ne kınayı, şeyi, oyunu demiş. Ondan sora, demiş, bi şe geldi, dana geldi. Napcan? demiş kınayı. Düğün mü edcen? demiş. Gendi gendine sölüyo.&nbsp;Ondan sora, önunden bi geçi geldi. Geçiyi yi de geçiver diyo. Kendi kendine soruyo. Düğme&nbsp;alıyık da diyoru, yakaya mı dakcan? diyoru. Efendim en son diyoru, bi tay geldi ordan. Ye de kayı ver diyoru kendi kendine. Yani çifteyi alıpda dağya ava mı gidiyodun?\n\nKendi kendine sorne soruyo bunu tabi. O orda kalmış, gitmiş gari.\n\n\n*topan: Topak&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tilki ve Yılan]",
        "text": "Şindi tilkinen yılan arkıdaş olmuş. Bi bağa girmişler. Bağda yemişle, yemişle. Goymuşlar, kakmış yola devam etmişler. Giderke bi deriye rastlamışlar. Dere de çay dorupduru. Çay, çay beriden öte çay varmış.\n\n- E hindi ne hal na geçelim? Dikli demiş ki:\n\n- Benim boynuma dolan. Dolan boynuma.\n\nDolanmış. Tilki vurmuş çaya. Giderke;\n\n- Çayın ortasında dur bakalım demiş yılan. Ben, seni sokup öldürücen.\n\n- Ule, arkıdaş ben bu kadar arkıdeşlik yaptık. Böle olur mu? Arkıdeşlik yapdık bunca zamandan beri. Yapma mapma.\n\n- Ya öldürcem demiş.\n\n- Tamam öldür, emme ben kınalı gözlerinden öpücem senin.\n\n- Buyur demiş.\n\nYılan boynunu uzatıvermiş, öle kıtırt, kellesini kırmış. Atmış. Ora geşmiş, ötegiye. Çaydan ötegiy geşmiş. Eri böle arkıdaş istemem. Ben böle arkıdaş isterim demiş, ölüsünü uzatmış.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Kütahya",
        "title": "Hıyarcık Kızı",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;HIYARCIK KIZI\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak bir ülkede bir Beyoğlu yaşarmış. Bu Beyoğlu çok zenginmiş, iyi bir insanmış.\n\nBir gün Beyoğlu hastalanmış, yataklara düşmüş. Tabipler gelmiş derdine çare bulamamış, uzak bir ülkeden bir dede gelmiş.\n\n— Oğlum demiş,\n\n— Ben sana üç tane hıyar vereceğim, bunları al git dağın birinde kes demiş.\n\nBeyoğlu kabul etmiş, adamları da yanına alarak dağın tepesine gitmişler. Orada hıyarın bir tanesini kesmiş, dünyalar güzeli bir tane kız meydana gelmiş. Bu kız su istemiş ama Beyoğlu nereden bilsin su isteyeceğini. Su yokmuş, kız da kuş olup uçmuş gitmiş.\n\nNeyse biraz ileriye gitmişler, öbür hıyarı da kesmiş, içinden yine aynı çok güzel bir tane kız çıkmış. Bu kız da su istemiş ama bu sefer suyu varmış, suyu vermiş, içmiş.\n\n— Kız, Ben ekmek de isterim demiş ama ekmek yok bu sefer de. Kız yine kuş olmuş uçmuş gitmiş. Neyse ileri gitmişler ve orada da artık gölün kenarına oturmuşlar. O hıyarı da orada kesmiş Beyoğlu. İçinden yine dünyalar güzeli bir tane kız çıkmış.\n\n— Ben su isterim demiş, suyu vermiş.\n\n— Ben ekmek isterim demiş, ekmeği de vermiş. Kız bunları yemiş içmiş. Sonra Beyoğlu demiş ki\n\n— Ben ülkeme gideyim, sana güzelce kıyafetler getireyim, seni ben alıp gideyim demiş. Neyse kız\n\n— Tamam olur demiş. Sen, o ağacın tepesine çık, orada beni bekle demiş. Beyoğlu\n\n— Tamam demiş, Beyoğlu adamlarını almış ve çekmiş gitmiş.\n\nKız orada beklerken bir tane Arap kızı gelmiş. Çeşmeden su doldurmak için… Bakmış orada kendi gölgesini görmüş,\n\n— Ya demiş, ben ne kadar güzelmişim böyle!\n\nSonra kendi kendine böyle söylenirken kafasını kaldırıp baksa ki yukarıda dünyalar güzeli bir kız var.\n\n— Kardeş &nbsp;demiş, &nbsp;sen in misin cin misin? demiş. Ne arıyorsun sen burada? demiş. O da\n\n— Ne inim ne cinim demiş, senin gibi bir ademim, ben geldim buraya oturdum demiş. Beyoğlu gelecek, beni götürcek demiş.\n\n— Yanına gelebilir miyim’’ demiş, o da ‘‘Gel’’ demiş, o da çıkmış oturmuş. Sonra başlamışlar konuşmaya.\n\n— Kardeş temiz senin tılsımın nerede &nbsp;demiş, o da demiş ki\n\n— Saçlarımın arasında toplu ucu kadar küçük bir tılsımım var, o çekilirse ben kuş olur uçar giderim’’ demiş.\n\nNeyse Arap kızı yanına çıkmış.\n\n— Kardeş demiş, ben galiba bitlendim, saçıma bakar mısın? demiş.\n\nKıza saçına baktırmış sonra o da Hıyarcık kızın saçına bakmış. Oradaki tılsımı bulmuş ve tılsımı çekmiş ve kız da kuş olmuş, uçmuş gitmiş. Arap kızı orada başlamış oturmaya. Oturmuş oturmuş… &nbsp;\n\nBeyoğlu gelmiş adamlarıyla. Bakmış ki karşısındaki kız bıraktığı kız gibi değil, çirkin, gara bir şey. Ne yapsın, sözünden dönemeyecek de,\n\n— Ne oldu sana böyle? &nbsp;demiş. O da,\n\n— Sen beni bıraktın gittin, güneşin sıcağında ben böyle yandım işte, simsiyah oldum demiş.\n\nArtık sözünden dönemeyeceği gibi Beyoğlu da kızı almış, giydirmiş ve almış gitmiş. Sonra ülkesine dönmüşler, ülkesinde kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Bunlar artık mutlu bir şekilde yaşamaya başlamışlar. Bunların bir de arka bahçelerinde gülleri varmış, o kadar çok gülleri varmış ki bir tane kuş gelir o güllere konar:\n\n— Arap kızı uyusun uyusun büyüsün, katranlara bürünsün inşallah &nbsp;der, uçar gidermiş. Hep bunu bu şekilde söylermiş.\n\n— Arap kızı uyusun uyusun büyüsün, katranlara boyansın…\n\nBunu bir gün bahçıvanı duymuş Beyoğlu’nun. Beyoğlu’na gelmiş, anlatırken Arap kızı da duymuş. Ne yapsın, ne etsin bu arada da hamile kalmış Arap kızı.\n\n— Bana buraya gelen kuşu yakalat ve onun kalbinin yiyeceğim ben demiş.\n\nYapma etme dedilerse de dinlememiş. Neyse o kuşu yakalatmış, kesmişler, yüreğini yemiş ama kestikleri yerde, akan kandan koskocaman bir tane kavak meydana gelmiş. Bu kavak o kadar güzelmiş, o kadar büyükmüş ki kız yine bir şey olicek zannederek hamile olduğu için ondan bir beşik yapmasını istemiş.\n\n— Bana beşik yaptır demiş. Beyoğlu yalvarmış\n\n— Ben sana altından beşikler getirteyim, en güzel yerlerden beşikler alayım.\n\nYok Arap kızı dinlememiş ve o beşiği yapmışlar. Orada kalan parçaları ninenin bir tanesi almış evine götürmüş, ocaklığa koymuş. Ocaklıkta saklamaya başlamış, çırasını, dallarını nerede varsa onları yakacakmış kışın. Neyse nine çalışıyormuş bahçesinde, tarlasında. Nine gittikten sonra kız çıralıktan çıkar, silkinip dünyalar güzeli bir kız olurmuş. Hıyarcık kızı bütün evleri toplar, siler süpürür, tekrar nine geleceğine yakın ocaklığa girermiş. Nine gelir bakar, çok güzel görürmüş evini. Yani kim yapmış bunu, nasıl olmuş bu böyle… Bir gün böyle, üç gün böyle, beş gün böyle… Nine\n\n— Ben en iyisi saklanayım, bakalım kim yapıyor diye merak etmiş.\n\nMerdivenin altına saklanmış, başlamış beklemeye. Beklerken kız yine çıkmış ocaklıktan evleri silmiş süpürmüş, tam süpürgeyi merdivenden aşağı atacakken çöplüklerini atacakken nine oradan çıkmış\n\n— Kızım sen ne arıyorsun, in misin cin misin? demiş. Kız da\n\n— Ben ne inim ne cinim nineciğim ben de senin gibi bir ademim demiş,\n\n— Ben burada yalnızım, sana yardım etmek istiyorum demiş. O da\n\n— Kızım ben yalnızım gel bana yardım et sen, kal beraber yaşar gideriz demiş.\n\nNeyse günler günleri, aylar ayları kovalamış. Bu ara da Arap kızı hamileydi ya &nbsp;bebeği olmuş ve tellallarla etrafa haber yollamış. Bebeğine yorgan diktirmek istiyormuş. Nine bunu duymuş, eve gelmiş Hıyarcık kızına söylemiş. Hıyarcık kız da\n\n— Gidelim ninem, hadi gidelim hemen gidelim demiş, gitmişler beraber.\n\nBeyoğlu’nun sarayına gelmişler, orada herkes varmış, bütün herkes gelmiş. Kız iğneyi ipe takmış incilere seslenmiş:\n\n— İnciler dizilin ipe dizilin diye söylemiş,\n\nBu arada bütün inciler ipe dizilmişler. Yorganı yere sermiş\n\n— İnciler yorgana dikilin, dikilin diye seslenmiş, bütün inciler şekil vererek yorgana dizilmiş, dikilmişler. Çok güzel yorgan olmuş. Tabii ki bunun methini Beyoğlu duymuş. Yanına huzuruna çağırtmış Hıyarcık kızını. Hıyarcık kızına sormuş\n\n— Nasıl yaptın bunu, nasıl yapabiliyorsun?\n\nHıyarcı kızı başlamış anlatmaya başından gelenleri.\n\n— Ben bir Hıyarcık kızıydım, &nbsp;Arap kızı geldi bana böyle yaptı sonra beni başımdan kestirdi, kuştum benim yüreğimi yedi.\n\nBaşından ne geçtiyse bunları anlatmış. &nbsp;Beyoğlu o zaman tutmuş Arap kızını çağırmış.\n\n— Sana demiş kırk satır mı vereyim, kırk katır mı? Kız da demiş ki:\n\n— Ben kırk satır istemem, kırk katırı ver. Kırk katır üzerine bindirmiş ve onu göndermiş sonra da Hıyarcık kızıyla evlenmiş, mutlu sona ermişler.\n\n(KK: Fadime Şen, Gaybiefendi Mahallesi&nbsp; / Merkez- Kütahya, 1967 doğumlu, ilkokul mezunu, ev hanımı Kütahya’da yaşıyor ve masalı ananesinden dinlemiş)\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Keloğlan]",
        "text": "Keloğlanın bubası çifte gitmiş. Çifte gidince keloğlan da yimek götürünce tarlanın başına varınca dimiş ki:\n\n- Baba ben demiş, nerden geliyin? demiş.\n\n- Olum demiş, tarlamızın gıyından gıyından gel demiş çocuğa babası.\n\nÇocuk gari yemen gıyından gıyından yimiye başlamış. Ertesi gün, gine gitmiş tarlanın başına. Gine gelmiş. Adam çif sürüpdurumuş. Olan yine barmış:\n\n- Baba nerden geliyin? demiş.\n\n- Olum, tarlamızın orta orta yerinden gel, demiş. Gıyından gel desem, yemeğen gıyından yedin&nbsp; demiş. Bu yol ortasından gel, demiş.\n\nOrtasından gel diyince, çocuk da başlamış ortasından yemiye. Ortasından yemiş o gün. Ertesi gün, bunun bubası gine gitmiş çifte. Çifte gidince demiş ki:\n\n- Buba buba tarlanın neresinden geliyin? demiş.\n\n- Olum, demiş, neresinden gelirsen gel. Bana sorma gayri, demiş.\n\nZaten yimek galmamış. Yimek galmayınca gadar, bu bir yağmur yağmış. Yağmış yağmur. Yağınca, çocuk mantarın içine girmiş. Mantarın içine girince gadar da babası da yağmır yağdı diye öküzleri çifte goymuş. Çifte goyunca, vamış efendimecazım, o çocu öküzler yemiş.\n\n- Olum, kelolan, olum kelolan demiye başlamış bubası.\n\nHalbüsi ki, o mantarın içinde çocu. Öküz yimiş. O ya öküzün garnında;\n\n- Baba diye, öküzün garnında gari demiş, çocu demiş.\n\nÖküzün garnından demiş.\n\n- Öküzü mü kessem.\n\nAnlamış gari ses gelince öküzün garnından. Öküzü tutmuş adam, bıçan altına yatırmış kesiyin diye. Kesiyin diye yatırmış. Kesiyin diye yatırınca, kesmiş herhal. Kesmiş, çıkmış. Onan sora, gitmiş çocuk. Bi tane gaçiyoru. İneg içiyoru, suya gaçiyoru suya gaçinca, ondan soracazım, yandı, bitti demiş. Kül oldu demiş.\n\n-İneg de nere gitti? demiş. Öküz de nere gitti? demiş. Benim kelolan gine gitmiş.\n\n- Baba bordayım diye gine bi yerde bağırmış. Aram gine bi yerde bağırınca;\n\n- Bu nere gitti, bu nere gitti? Gari bubası\n\n- İne işdi. Dağa düşdü demiş. Yandı, bitti kül oldu, demiş. Kelolan öle demiş.\n\nÇocuk, yanmış, bitmiş, kül olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Hırbil",
        "text": "Domuz dağda gezekene ayıya denk gelmiş.\n\n- Arkadaş olalım beraba demiş.\n\nGitmişle gezekene bi çakala denk gelmiş. Çakal:\n\n- Garnımı doyurceniz mi? demiş.\n\nDomuz:\n\n- Arkadeş olalım mı? demiş.\n\nÇakal:\n\n- Olalım, demiş.&nbsp;\n\nOrda davşana denk geliyola. Davşanla da arkadeş olmuşla. Eee durmuşla bi yere bi çeşmenin başına vamışla. Garınları acıkmış.\n\n- Ule arkadeş! Bir iki bişele yesek.\n\n- Ne yecez? Donuz demiş.\n\nToprak garışdırıyo ya!\n\n- Ben patatis gezen gelen, demiş tarladan.\n\nOrda görünüp durumuş. Patatis aramaya gitmiş. Ayı da bal keserimiş o. Orada govanlıkları bilip durun.\n\n- Ben de bal kesen gelen, demiş.&nbsp;\n\nGovanın birini bi hurmuş. O bal kesmiş.\n\nDavşan:\n\n-Ben buyday biçen gelen, demiş.\n\n&nbsp;Çakal:\n\n-Ben bi dene oğlak duten gelen demiş.\n\nHerkes vazifesine dağılmışla. Herkes vazifesini yapmışla. Buydaydan ekmek yapmışla. Eti bişirmişle. Bal gomuşla oraya. Patetis bişirmişle. Ohooooo konforlu bi yemek yapmışla çeşmenin başında. Tam yemeğe başlamışlamış hırrrrr hırrrrr hırrrrrrr hırrrrrrrr davşan bilip durumuş. Öbürlerin habarı yokmuş. Davşan demiş onlara:\n\n- Hırbil* gelikgeli, demiş gaçalım.\n\n- Hırbil ne ya!\n\n- Len bizi gelirse paramparça ede. Dinle de bak, demiş.\n\n- Hırrrrr hırrrrrr o hırlaken de hırlayan kedi. Kedi hırlayo ya. Onun adı hırbil. Ötekile de böyük bişe zannetmiş. Gaçalım sinelim. Tam yemeğe başlamışlar.\n\n- Nereye gidelim?\n\nDonuz demiş,\n\n-Ben çemenin yanındaki gavan dibine sincem.\n\nGeşmiş üsdünü örtmüş. O gizlenmiş. Ayı da ağacın başına çıkmış. Gavan başına. Çakal, orda börtlen çalısı varımış onun içine sinmiş. davşan, bi mevsim çalısı varımış oraya gizlenmiş. Zofra meydanda galmış.\n\n- Sinerin demiş, onla geşdikten sonra kalka da yerin demiş.\n\nYatmışla. Senin hırbil sallanmış gelmiş. Ölee de acıkmış. Höle buharlanıp durumuş yemek tazece bişmişde. Acıkmışımış. Varıvemiş zofraya. Bi etden ye bi undan ye üstüne de balı yemiş artık. Garnı olmuş kocaman. Bi de su içen demiş, çeşmeye vamış. Bi de su işmiş. Senin ki tuvalete gidesi gelmiş gari. Olanını yemiş ya. Yere eşede sıça ya kedi. Vamış gavan dibine. Hora abdesimi yapan diye bakıpdurumuş. Tam eşce yere bakmışmış. Bamak gada fırrrk pırt fırrrrk pırt sallanıp durumuş. Yürkündü olmuş bu ne acaba deye kedi.\n\n- Bi yoklayen bakem, demiş.\n\nHöle pençesini bi vurmuşumuş. Donuzun burnuna gavak dalları gelmiş de oyumuş sallanıbatan. Donuzuzun burnu paramparça olmuş. Donuz o acıynan kalkış kalkmış da Allah hırbilin korkusundan ağacın başına galgımış. Ağacın başına korkusundan. Dırmanmış çıkmış. Ayı orda çıkıp batırı ya.\n\n- Beni yimeye gelikgeli deye, goyvemiş dibine.\n\nAyanın biri de gırılmış. Apar topar hade getmiş. Undan da korkmuş. Gittiği yerde korkusundan börtlen çalısının içine tüymüş gari koruynan. Len çakal hırbil gelip duru deye korkuynan çakal mevsim çalısının içine atlamış. Mevsim çalısının içinden kalkıvemiş goca gulaklı bi şe. O da aşşa. Hırbil orda garnını doyumuş ama burnundan gelmiş yediği yemek. O da gaşmış gitmiş. Ora gaçanla aşada toplanmışla. Ayının ayanın biri gırık.\n\n- Ule ayı gardeş noldu?\n\n- Ayam gitti, demiş. Gavan başında goyvedim aşşa. Doru geldim, demiş.\n\nDonuzun burnu gıpgırrmızı gan.\n\n- Donuz gardeş senin burnun noldu?\n\n- Ulen demiş, orda bildi beni yerin altında. Bi pençe furdu. Burnumu sıyırdı aldı, demiş.\n\nÇakal:\n\n- Ule sizden sonra bene nasıl tüydü, demiş.\n\n- Davşan sen nasıl oldun? Üstünden tüy gopmuş.\n\n- Belimin üstüne atladı benim, demiş.\n\n- Len ne gadan gurnaz biriymiş bu hırbil. Bizim hepimizi sinlendi de nasıl bildi bizi ya, demiş. Bela bu, demiş.\n\nO gadan yemeği yemiş. Hepsini de korkutmuş. Bi goca felaket gelmiş başlarına.\n\n\n*Hırbil: Kedi\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tembel]",
        "text": "Bi dene denbel varımış Köyün denbeli. Çalışmazımış. Bu güne orda yarına orda gidiyo gonu gomşunun evinde yemek yiyo. Ertesi günü başka yerde yiyo yemeği. Çalışmazımış o. Bi gün birinin yanına gidiyoru. Orda yeyoru. Köylü de bıkmış bu denbelden. Âlem çalışıyoru çalışıyoru. O gadan canı çıkıyoru. Garnını zor doyuruyoru. O çalışmayoru bu gün benim evde yeyoru. Ertesi gün başkasının evinde. Öle yaşıyoru. O zaman padişah va ya. Padişaha demişler:\n\n- Padişahım! Bizim köyde bi denbel var. Hiş çalışmayo bizim çalışdığımızı yeyo bu. Bi gün orda. Bi gün burada. Bunun bi çaresi vasa bak demiş. Biz bu denbeli mi beslepdurcez demiş.\n\n- E tamam demiş padişah.\n\nŞimdi cebinin birine daş doldurmuş. Birine de bi cep altın doldurmuş. Onu zebeblendiren demiş.\n\n- Denbele gel baken demiş. Beni takip et.\n\nUzun bi yol varımış. Yani devamlı bi yol. Yola çıkmışla.\n\n- Beni takip et demiş. Ben arkama ne atdıysam alıcesin demiş denbele.\n\n- Tamam.\n\nİlk önce daşları atmış padişah. Bi atıyoru yere. Denbel bi goşuyo ki daş. Almeyo. Acık gidiyo bi daha atıyo padişah daşı. Denbel bi goşuyo gene daş. Almeyo. Acık gitmiş bi daha.\n\n- Aaa bu benlen eğlenipduru. Bi daha bakman zaten.\n\nPadişah şimdi altın atmaya başlayoru. Öte başa yolun öyesine çıkıncaya gadan bi cep altını atmış.\n\n- Topladın mı attıkla mı demiş?\n\n-- Ya bi sefer baktım da üçüncüsünde daş çıkınca bi daha bakmadım.\n\n- Hay Allah cezanı vemesin demiş. Len ben bi cep altın attım ya.\n\n- Evelde daş atıvarısın bene eğleniyo deye ben de bakmadım bi daha.\n\n-Hadi bunu da gaybetti ya sana başka türlü avanta verem ben demiş.\n\n- Nolcek?\n\n- Hadi ge bakam benim ardıma demiş.\n\nGemiş, mazayı aşmış. Altın yığılıpduruymuş böle. Bi tene de kürek daylışmış.\n\n- Ta küreği alcesin. Bu altına bi furcesin küre. Bi kaldırcesin ne gadan durdurabilirsen küreğinin üstünde. Senin olcek. Alıp gidicesin demiş.\n\nTak hani gonu gomşuyu rahatsız etmesin. Onnan zebeblensin. Küreği gapmış eline gözü altında. Hölebi furmuş küreği. Bi kaldırmışımış. Bi tekce altın duragalmış. Denbel heycanla küreği ters vurmuş. O bi deneyi neden demiş onu da attırıvemiş. Onda da gaybetmiş denbel. Gene olmamış.\n\n- Len bi dene daha tölarans tanıyen de demiş padişah. Olduysa oldu olmadıysa olmasın demiş.\n\n- Ee nolcek?\n\n- Hadi düş bakem.\n\nÇarşının bi ucuna gelmişle. Goca çarşı gari. Dükkân, maza hep dolup duruymuş. Bi de höle yumruk gibi daş vemiş padişah yuvarlak.\n\n- Bu daşı alcesin demiş padişah bu başdan bi atıcesin demiş. Ne gada ileri düşüttürebilisen demiş. Düşdüğü yerden senden tarafda ki mazala, dükkânla hep senin olcek demiş.\n\n- Bu sefer oldu garanti gari.\n\nDaşı almış eline.\n\n- Deee demiş öte başta ki goca mazayı yakalattırısam yete bene demiş.\n\nElini höle güzelce sallamış da bi fırlatmış daşı. Fark etmemiş önündeki mermer daşı. Önünde bi mermer dikme varımış. Daşı bi atmış. Daş dikemiye bi tosmuş da geri bi galgımış. Trank denbelin kafaya. Züp gitmiş denbel. Hiç Allah dememiş. Padişah gömün gelin bunu demiş. Köylü de gurtulmuş. Padişahta gurtulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Emeksiz Kazanç]",
        "text": "Adamın biri ben demiş hanımına:\n\n- Biraz ben demiş boşum. Vakit boş. Gidem dışarılara çalışem. Beş on guruş gazanen gelen demiş hanımına. Hindi yapıcek bişi yok.\n\nBuğdeyi kaldırmış gomuş ambara. Yece işceği va emme para yoğumuş. Acık orlada iş bulen de çalışen. Para gazanen gelen. Gitmiş. Gidekene yolda dinlenip durumuş. Bi tene bi topal sırtına bi davul ardınmış. Şöle ardık ardık sallanmış gelmiş.\n\n- Selameleyküm!\n\n- Aleykümselam!\n\n- Le nedeydin arkadeş.\n\n- Düğündeydim demiş topal.\n\nAyağı acık topalımış.\n\n- Eee noldu?\n\n- Düğün bitti eve varıpbarım demiş. Sen?\n\n- Ben de orlada iş bulursam çalışcem demiş. Orlara o tarafa doğru gidipbarım. Va mı sizin orlarda iş?\n\n- Ee bulunur. Hadi gidelim.\n\nEmme davul da güzelmiş. Höle boyamışla fişek gibi. Adamın dikkati çekmiş davula. Beraz gitmişle. Davula doğru bakıpduru.\n\n- Ule arkadeş senin ayan topal demiş. Yorulmuşsun. Acık davulu ben götürüverem.\n\nEline almış. O hızlı gidiyo. Topal geride galıyo. O gelinceye gada çalıyo. Oturuyoru. Senin bildiğin davul mu bu? Vuruvemiş. Tırın tırın ötüpdurumuş. Hindi bi daha gidiyoru. Yanaşıyoru. Yakınlaşıyoru bi daha. Bi daha gidiyoru. Gine topal geride galıyoru. O gelinceye gada bi daha çalıyoru. Üçüncü de yol viraşlı yere gelmiş. Bakmış topal ta gerideymiş daha.\n\n- Aaaaaa topalı mı bekleyem ben demiş.\n\nDavulu aldığınan çekmiş de aşıvemiş başka yola. Ayrılmış gitmiş. Bi derenin içinden bi yol gidip duruymuş. Getmiş dere boyuna. O davulu vemecek gari. Yani şuuru bozulmuş adamın. Davul güzelmiş. Bırancık davul deye. Gitmiş. Giderkene akşam yakınlamış. Derenin içinden giderkene giderkene çay akıp duruymuş. Gide gide gide gürr gürrr gürrr bi dam varımış. Bakmışımış değirmenci. Değirmen damı varımış orda. Derenin içinden un öğüdüyomuş suyunan.\n\n- Selamaleyküm!\n\n- Aleykümselam!\n\nDeğirmenci değirmenin başına oturmuş un öğüdüp duruymuş.\n\n- Nerdeydin arkadeş?\n\n- Ben düğündeydim demiş.\n\nBen davulu çaldım maldım deye açıklamamış gari. Çalma davul va ya sırtında.\n\n- Düğündeydim demiş. İşte orlada bulupbarısam yapıcem demiş.\n\nİşi bitmiş değirmencinin. Değirmeni bağlamış. Durdurmuş değirmeni. Evi ta yokardaymış. Değirmenden ayrı. Demiş davılcıya:\n\n- Le arkadeş ben gidiyom hadi gidelim eve demiş. Yatam demiş. Borda olmaz.\n\n- Yo yo ben burada yatarım demiş.\n\n- Değirmen damında durulmaz. Ayı gelir burada un va demiş. Un yalayor her gün gelip de. Ayıya mayıya yedirisin kendini hadi gidelim demiş.\n\nOnun gayesi orda yatıcek de davul çalıcek sabaha gadar.\n\n- Gidiman demiş.\n\n- Le ayı gelibatı demiş.\n\nİnanmamış hani beni korksun deye deyibatır deye zandediyoru. Gitmemiş gari.\n\n- Gendin bilirsin demiş.\n\nDeğirmenin sabı kalkmış eve gitmiş. Bi ara yokardaymış evi. Davılcı galmış orda. Ocakda ateş de yanıpdurumuş. Isıtdın mı çok güzel öte davıl. Ateşe dutmuş höle. Tırın tırın furmuş davılı. Ehhhh çaldıkça çalası gelmiş. Basmış davıla.\n\n- Nolu bakam? Nolu bakam?\n\nBiraz çalmış. Uykusu gelmiş. Varam uyuyem demiş. Davılı başının altına gomuş çala malala deye. Yatmış da höle uyuvemişimiş. Kapı takırt açılmış. Höle bakmışımış. Höle goca ayı goşmuş da girivemiş. Bi bağırmış ün etmiş. Ün edesiye ayı kapıdan çıkan deye kapıya vurunca kapı bi kapanmış. Mandala va yukada. Mandala da geşmiş mi. Ayı da çıkamamış. Nere giden? Korkusuna ayı benim gıyıma gelmesin deye başlamış davulu hurmaya adam.\n\nTan tan! Tan tan! Züm züm!\n\nAyı bi öte gaçamış gaşcek yer yok. Bi hu tarafa gaçıyomuş gidicek yer yok. Hur bakalım. Hur bakalım. Ayı tava gelivemiş az sonra. Başlamış mı oynamaya. İki ayağının üstüne böle oynarımış. Bakalım demiş baya gönlü olup gide ayının.\n\nHur! Hur! Hur! Sabah olmuş. Yokarı köyden ora bazara geçen olmuş erkenden iki üç dene hayvanınan. Değirmenin garşısına geçivemiş yol. Dinlenmişimiş. Değirmen damının içi davul sesinnen ortalık alıp verip duruymuş.\n\n- Ule düğün mü olubatı burada demiş? Bakalım bunda bişe va.\n\nHayvanları dakıvemiş oraya çalıya.\n\n- Varalım bakalım değirmenin içinde davıl çalınıpbatı. Neyin nesi bu?\n\nVamış. kapıyı açıvemiş. Len gardeş ayı çıkdığınnan burnuna bi gidiş gitmiş. Herifle korkusuna kimi höle yıkılmış. Ayı hepsini yıkmış gaşmış. Senin davılcı:\n\n- Sizi ben padişaha sölecen. Hepinizi idam ettircem demiş.\n\n- Neden? Padişah verdiydi bene ayıyı demiş.\n\n- Ayıyı öğredive dedi de gücüle öğrenip gidedi demiş.\n\n-Eeeeeee!\n\n-Ayıyı gaçırdınız demiş. Ben sölerin demiş. Hindi benden cezasını alıla.\n\n- Le tek deyveme arkadeş. Ne gada para varısa üzerimizde verelim de sen bizi deyverme. Bazarı da vazgeşdik.\n\nNe gada cüzdanda para varısa atıvemişle adamın önüne. Oooooo hurmuş furgununu gari. Adamla minivediğinnen hayvanlara geri eve gelegomuşla.\n\n- Le ne zaman bazara gittiniz geldiniz?\n\n- Biz bazara bile vamadık demiş.\n\n- Noldu?\n\n- Böle böle oldu. Başımıza bu iş geldi. Orda değirmen damında davul çalıpduru. Vadık ayıya öğredipbatırımış. Biz de gaçırdık. Üzerimizdeki parayı da vedik demiş. Padişah vemişimiş ayıyı. Döndük geldik.\n\nSora senin davılcı haaaaaaa bu davılda keramet va deye aldığınnan başka muhite gidiyoru. Orda da bi köye varıyoru. Yemiş işmiş. Orda bi daha başka yere gideken bi ovaya denk gelmiş. Senin adamın gayesi tene yerde kendini dutup da davul çalcek. Yani o gada hoşlanıyo davuldan. Vamış orda bi ovanın ortasında bina varımış. Girmiş. Bina boşceymiş. Binanın içine girmiş biraz çalmış davılı.\n\n- Hindi buraya gelen giden olu belki demiş. Tavana çıkan ben yukarı demiş.\n\nTavana çıkmış. Oraya yatmış. Baya uyumuşumuş. Kapı tıkır açılmış. Hani budak deliği vamış. Ordan gözlemiş. Anam bi dene gadın arkadeş bi zofra yemek almış gelmiş. Gomuş çıkmış gitmiş. Gaybolmuş. Adam acıkmışımış. Varagomuş yimiş o gittikden sonra. Garnını doyurmuş. Tekra yatağına çıkmış. Sonra ardına takrak takrak takrak takrak bi at. Hadeeeee bi heybe ırakı. Bi demiş bi adam gündüzden anlaşmışla bi gadınnan. Ora zofranın başına şişeleri aşmışla. İşmeye başlamışla.\n\n- Sen benim nereme yanıvadın demiş adam? Gadın deyoru:\n\n- Sen benim nereme alcek oldun deyoru?\n\n- Hani filaman zaman suya gidelim haden deyip de demiş golana bilezikleri dakıpda cıngır cıngır gidişine, o zaman yanıvedim ben sana demiş. Adam demiş:\n\n- Sen bana nede yanıvadın demiş.\n\n- Hani filaman zamanda içip içipde huuuuur davulcu hur dediğine yanıvedim deyomuş. Senin yokarda bene deyo deye vuragosun davulu.\n\nYokarı küm küm küm herif bi hurmuş. Kapı mapı yıkılmış. Çıkdığınnan gaşmış. At da galmış orda. Bi heybe ırakı. Ganimet geldi demiş. Heybeyi attığınnan ata mindiğinnen, davılı da asdığınnan doru evine gari gelegomuş. Para çok. Bi heybe ırakı, altında at.\n\n- Allah allaaaaa le nerde buldun sen?\n\n- Gazandım demiş işte.\n\nBiraz para sahibi olmuş. At sahibi olmuş. Atı dakmış gari. Bi gün bazara varem gelem gari demiş atınnan. Fors yapıcek. Körüklü cizme almış gari ayaklana. Foter şapka. Herif efendi olmuş gari. Mindiğinnen, heybeyi de artmış. Gidipbarımış. Yolda işci çalışıpbarımış. Bi yol çavuşu varımış işcilen başında. Atın gemini tutagomuş.\n\n- Dur bakalım arkadeş demiş.\n\n- Ne var le?\n\n- Bu at benimidi demiş. Sen bi günde nasıl at alırsın demiş. Ben o gadar variyet sabiyim ben bilem zor aldım atı demiş. Sen ırgat çalışan adamsın demiş.\n\nYol çavışın oyumuş sabı. Hayvanını bilmiş. Benim benim deye tanıyıvemiş.\n\n- Çekil atın önünden demiş.\n\nİki depme vurmuş ardından. Hadi fırladığınnan gaşmış. Vememiş gari. Yol çavışıymış.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Hoca ve Mehmet]",
        "text": "Eveli bi gadının bi olu varımış. Olanın babası ölmüş. İki kişi galmışla evde. Bi gocagarı bi olan. Olan evlenme çağına gelmiş gari baya büyümüş. Orda bi hoca varımış. Hocanın bi gızı varımış emme yüzüne bakanın yüzleri gamaşırmış yani. Öle güzel ya. Olan da bi furulmuş gıza. Anasına demiş:\n\n- Ana! Hocanın gızını isdedi ve bene demiş.\n\n- Ya olum! Bize hoca gız vemez.\n\n- Yo yo! Belki veri demiş. Ben ona âşık oldum. Ben başkasına varmam demiş.\n\nİlle hocanın ki olcek. Çok güzelimiş yani.\n\n- Aman yarabbim!\n\nAnası gurtulamamış. Gitmiş bi dene belli başlı adamladan:\n\n- Dayı demiş bizim olandan gurtulamadım. Hocanın gızını alcek olupduru. İsdedive deyip duru. Ne dediysem olmadı demiş.\n\n- Bi gün varıve ge bakam demiş hocanın yanına. Varıveren gari demiş adam.\n\nGitmiş isdemiş.\n\n- Allan emriynen peygamberin gavliynen senin gıza geldik arkadeş demiş. Filan adamın oğlu:\n\n- Aaaa! Olmaz olmaz demiş. Vemecem.\n\n- Len ve olan iyidir falan. İyidir emme olmecek demiş.\n\nNe dediyse olmamış. Adam nedsin devrisi gün gelmiş.\n\n- Eee noldu arkadeş?\n\n- Olmecek dedi dikildi hoca demiş. Ne dediysek olmadı.\n\nHay Allah çocuk bi gara tasa yüklenmiş gari. Meraklanmış olan. Gızın babası olmacek demiş. Öle galmış. Bugün öle yarın öle bir ay geşmiş. Anasını gene sıkışdırmış bi daha iste diye.\n\n- La olum bir ay önce istedik vemedi.\n\n- Belki pişman olmuşdur deye bu sefer veri deyoru. Vemediğine pişman olmuşdur. Bi daha gelile mi hesabına gatar belki demiş olan. Bi daha yoklayalım bakam demiş. Bu sefer veriveri.\n\nSona gene anası gidiyoru adamın yanına. Bi yo daha varıve hocanın yanına demiş:\n\n- Ben gurtulamadım olandan bakıve ge bi sefe daha demiş.\n\nHerif gitmiş hocanın oraya.\n\nSelamaleyküm!\n\n-Aleküm selam.\n\n- Akideş ben evelde geldiydim bi sefe. Böle böle beni durdurmadıla. Bi sefe daha varıve ge dedile. Yine Allahın emriynen ben gıza geldim aynı olana.\n\n- Ben sene olmecek dedim arkadeş demiş. Boşa ne geliyon.\n\n- Eee olmecek mi?\n\n- Olmecek.\n\nHerif netsin dönmüş gitmiş. Gelmiş.\n\n- Nasıl oldu dayı.\n\n- Olmecek demiş boşuna bi daha gitmeyelim demiş.\n\nOlan bu gün öle yarın öle. Manaynan hasta olmuş olan. Hasta olmuş yatmış ya! Bu gün öle yarın öle. Anasına demiş:\n\n- Ana! Ben nasıl olsa ölücen. Hasta oldum ben. Hindi hocayı çağır ge de bi yo okuvesin beni demiş.\n\nHocaya bazen ölüp gidenlere hasta olanlara okudurlar ya.\n\n- Bi okuduve bana demiş.\n\nAnası gidiyoru gari. Hani gızını istediği hoca va ya. Onun yanına gidiyoru. Varıyo.\n\n- Hoca! Hoca! Benim olan çok hasta oldu ölüp gide. Bi yo okuve gel de demiş.\n\n-Okuvaren demiş hoca.\n\nGelmiş. Geçmiş olsun olum. Olan yatan içinde yatıp durumuş.\n\n- Okuva bakan hoca demiş. Böle böle çok hastayım.\n\nBaşucuna oturmuş. Olana okuverip duruymuş gari. Esneyip esneyip okurmuş.\n\n- Ana! Ana! Demiş olan ölüverisem demiş benim satımı hocaya verceksin demiş.\n\nÇocuğun adı da memedimiş.\n\n- Söle azı ballı Memedim söle demiş.\n\nAcık daha okumuş.\n\n- Ana! Ölürsem gırmamı da veripdurun. Gırma asılıymış orda da.\n\nHemen hoca hastanın üstüne gapanmış. Okumayı sıklaşdırmış gari.\n\n- Söle azı ballı memedim söle deyip okumaya başlamış.\n\n- Ana! Ana! Ölüverisem ıradıyomu da verin demiş hocaya.\n\n- Söle azı ballı Memedim deye okuyupduruymuş. En sonunda demiş:\n\n- Ana! Ölmeyiverisem hocanın gızına vallaha da alcem billaha da alcem demiş.\n\n- Ört örtün üstünü dediğini goduğunu bilmedi bu demiş hoca.\n\nHocanın işine gelmemiş gari\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": " DİLKİYİNEN KELOĞLAN MASALI",
        "text": "Bi var ımış, bi yoğ umuş. Bi Keloğlan’ınan bir patişah var ımış. Bi de Dilki Paşa var ımış. Dilki Paşa Keloğlan’ı everecamiş. Patişan yanına varmış. Patişah demiş ki:\n\n— Get! Ben gızımı o kele mi verecam, gızımı vermem.\n\nOrdan sonra Dilki Paşa guyruğunu sallıya sallıya gelmiş. Guyruğunu sallarken bi verepde*yatıyomuş orayı eşinirken bi altın çıhmış. Dilki Paşa demiş ki:\n\n— Get! Ben patişan yanına varıyım, bi çinik*isdeyim.\n\nOruya varmış, binek daşına oturmuş. Patişah demiş ki cariyesine:\n\n— Gidin! Dilki Paşa geldi, ne isdiyo?\n\nVarmış cariyesi demiş ki:\n\n—Ne isdiyon?\n\nDilki Paşa:\n\n— Böyle böyle...Altın buldum, altın ölçecam. Çina geldim.\n\nOrdan sonra bunu vermiş. Eve gelmiş, o tek şeyi yapışdırmış çiniğin gotüne*, giri gotürmüş. Ondan sonra gine varmış, binek daşına oturmuş. Padişah gine dimiş cariyesine:\n\n— Gidin, bahın! Bu neye geldi?\n\nOndan sonacama…\n\nCariye:\n\n— Neye geldin?\n\nDilki Paşa:\n\n— Böyle böyle… Çiniği getirdim.\n\nEve varmış cariyesi, dimiş ki patişa:\n\n— Böyle böyle… Çiniğin gotünde altın var.\n\nPadişah:\n\n— Essah! Bu zengin.\n\nOndan sona, ik’un sona gine varmış Keloğlan’ın yanına. Keloğlan öyle gaşıyomuş gafasını gozünü. Demiş ki:\n\n— Sahın ha, patişan yanına varıncı gaşınma! Yemek getirinci gaşığın guccüğünü al. Ondan sona, terbiyeli yi.\n\nKeloğlan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nBu oruya varıyo, oturuyo. Bunu alıyolar, içeri goyolar. -İpti*eve bile gomuyolar ıdı. Gapıya bile gomuyolar ıdı. Bu… Alıyolar hemen cariyeler, oturduyolar. Ondan sonra…\n\nDilki Paşa diyor ki:\n\n— Böyle böyle… Gızına Allah’an emriyinen, peygamberin gavliyinen dunürüm.\n\nPadişah:\n\n— Kime?\n\n— Keloğlan’a…\n\nPatişah diyo ki:\n\n— Verdim, getdi!\n\nBuna bi yemek hazırlıyo ki!.. Ondan sona bu dilki guyruğunu sallıyo…Keloğlan öyle gaşınıyo. Dilki guyruğunu sallıyo… Varıyo, gaşığın böyüğünü alıyo, varıyo ekman böyüğünü alıyo. Ondan sona bu sözünü alıyo gızın. Gızın sözünü alıyo, bunu deriye getiriyo. Buna guyruğuyunan bi zopa çalıyo, bi zopa çalıyo!.\n\nPadişah diyor ki:\n\n— Vay sen gaşınıyon.\n\nOndan sona geliyolar bunlar, gırh gunüz, gırh gece duğün ediyolar.\n\nŞindi… Dilki geliyo, bi sığırcıya rastlıyo. Patişah gelecek ya, gezecek ya.\n\nPadişah:\n\n— Bu sığır*kimin?\n\n— Dilki Paşa’nın,diyorlar.\n\n— Bu motor*kimin?\n\n— Dilki Paşa’nın, diyorlar.\n\nTarlayı tumu tüm alayına söylüyo. Ondan sona cariyeyinen geliyo patişah. Patişah geliyo, diyor ki:\n\n— Şu sığır kimin?\n\n— Dilki Paşa’nın, diyorlar.\n\n— Şu kimin?\n\n— Filanın.\n\nTüm alayını soruyo Padişah ve diyor ki:\n\n— Ula! Zengin imiş, gorüyon mu!\n\nBunlar duğünü ediyolar, gelini alıyo, getiriyo. Dilki diyor ki:\n\n— Dur, ben yalandan bi hasdalanıyım. Bana bahacahlar mı?\n\nOndan sona hasdalanıyo, masıs- sobanın dibine guyruğunu çalıyo, yatıyo. Bi de Keloğlan geliyo. Garısı diyo ki:\n\n— Böyle böyle… Dilki Paşa hasdalandı. Bunu bi dohdura gotürek.\n\nO da diyo ki:\n\n— Sikdir! Neyini gotürecan? Guyruğundan dut, galdır, gapıya at. Ne işime yarar dilki?\n\nOndan sonacama… O arada sıçırayıp galhıyo, guyruğunu sallıyo dilki:\n\n— Ben, Keloğlan, seni adam etdim, elin içine çıhartdım. Sana, patişah gız mı veriyodu?\n\nOndan sonacağazım… Zaman zulf oluyo, essahdan hasdalanıyo bu. Hasdalanıyo, bu ölüyo. Amanın! Altından mezer yapdırıyo, gine canlanır da bana böyle der, deyi. Amanın! Bunu yuyo, arıdıyo, goyolar. Ondan sonacağazım… O arada giri patişah geliyo. -Gızın babası geliyo- Diyo ki:\n\n— Bana bunu bunu etdi. Masıs hasdalandı. Ölme şeyine durdu. Buna altından mezer yapdırdım.\n\nPadişah diyor ki:\n\n— Oğlum! İyi etmişsin yapdırdığına. Gızı senin için vermedim, Dilki Paşa’nın için verdim. Kel! Ben senin neyine guvenip de vereydim?\n\nOndan… Bitiyo…\n\n\n*verep: Yokuş, tümsek\n\n*çinik: Sekiz kiloluk bir ölçü aleti\n\n*gotüne: Altına\n\n*ipti: Önceden\n\n*sığır: Büyükbaş hayvan sürüsü\n\n*motor: Traktör\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "HASSO’YUNAN GASSO MASALI",
        "text": "Bir var ımış bir yoğ umuş. Allah’an gulu dağdan daşdan çoğ umuş. Bir Hasso var ımış bi de Gasso var ımış. Hasso, demiş:\n\n—Ne diyon Gasso.\n\n-anaları ölmüş ümüş-\n\n—Ben çoban durmuya gidiyom. O da deliyimiş oğlan. Bu getmiş, çoban durmuş. Bu deli oğlan gapıyı peceyi yuklenmiş, doğru gardaşının yanına:\n\n—Hasso, demiş.\n\n—Ne diyon Gasso, demiş.\n\n—Gapıyı pencereyi aldım, geldim.\n\n—Gapıya penceriye mıhât ol*, dedi ya.\n\n— Davarları niye gudüyon? Ecik hah*topla. Hasso! demiş.\n\n—Gut de ben ecik koyden hah toplayım, demiş.\n\nO gedinci denize alayını sürüyo. Davarı öldürüyo, tek geçi galıyo. Dala çıhıyo, furc*atıyo. Atıncı “Bah, bana furc gomazsanız sizin hepinizi denize dokerim” diyo. Geçinin buynuzunda bi dene galıyo. Alayını sürüyo, o bi geçi galıyo. Geliyo ki ahıllı. Gardaşı, “davarı n’itdin?” diyo. Böyle böyle etdim. Onlar bana furc gomadı, ben de onları kahdım, diyo. Bu deliyi alıyo, geliyo. Ondan sona bunlar bi hamama giriyolar. Hamamda bi ayna dahılı.\n\n—Hasso, diyo.\n\n—Ne diyon, diyo.\n\n—Bi tıraş olah bi de yıhanah da öyle gidek, diyo.\n\nBunlar yıhanıyo, tıraş oluyo. Bi deyna*var, omzuna alıyo ki… Eh gali! “Hasso!” diyo “Sana vuracah, geri çekil!” diyo. “O bana vurmadan ben ona vuruyum,” diyo. Aynayı nası vuruyosa çıngı çıngı ediyo. “Sizi gadıya gotürecam. Paramı verin” diyo. “Paramız yoh” diyo.\n\n—Gadıya gotürürüm!\n\n—Gotür bizi gaddır efendiye, diyo.\n\nBunlar yola düşüyolar, gidiyolar, bi adama ırast geliyolar. “Neriye’diyonuz, arhadaş?” diyo.\n\n—Yav, diyo. Hamamda çimdiler, aynayı gırdılar. Paramı da vermiyolar, diyo. Bunları gadıya gotürüyom, diyo.\n\nEvel gadı derler imiş. O da mızıhacıyımış. Ben de sizinen giderim, diyo. Gıv gıv gıv… O da gıvgıv çalıyo. Bunlar giderken birine daha ırast geliyo. “Neriye’diyonuz, arhadaş?” diyo. “Valla” diyo. “Bunlar hamamda çimdiler, aynayı gırdılar, bunları ben gadıya gotürüyom” diyo. Gotür bizi gaddır efendiye, diyo. Mızıhacı başlıyo. Gıv gıv gıv … Varıyolar, gadının gapısına dayanıyolar. Gadı bunların ifadesini alıyo. Diyo ki:\n\n—Niye gırdınız?\n\n—Valla gaddır efendi, verdik verdik almadı, verdik verdik almadı.\n\n—Bi de benim yanımda verin, diyo. Senem Senem Gul Senem, Gurcü dili bil nenem. Başka bi şey demiyolar.\n\n-Ben türkü isdemiyom. Ben paramı isdiyom, gaddır efendi, diyo. Mızıhacı başlıyo...Gıv gıv gıv… Öteki de gafasından kulahını çıharıyo. Dum dum dum… Gadı diyo ki:\n\n—Bu hava eyiyimiş. Hadi gidin, diyo. Bunları savh ediyo.\n\n\n*mıhat ol: Mukayyet ol\n\n*hah: Çobanların koyunları gütmelerine karşılık olarak köyden topladıkları buğday\n\n*furc: Söğüt ağacının tomurcuğu. Palamut meyvesine de bu ad verilir ve köyde yenir.\n\n*deyna: Değnek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "KELOĞLAN’INAN DEV MASALI",
        "text": "Bi var ımış, bi yoğ umuş. Zamanın birinde bi koylü var ımış. Koylünün de bi oğlu var ımış Mısdıcıh adında. Demiş ki:\n\n—Oğlum, ben çifte gidiyom, benim azığımı getir.\n\nAnası ekmek ediyomuş.\n\n—Tamam baba. Sen get, ben alır, gelirim.\n\nDemiş anası, bazlamayı etmiş:\n\n—Oğlum, bah, -oğlan da bek ekmek yer imiş- sahın demiş. Yemeden get, demiş.\n\n—Tamam.\n\nTarlıya varanaca acıhmış. Tarlanın gıyısına varmış, bahmış ki babası çit sürüyo:\n\n—Baba, nerden geliyim?\n\n—Gıyıdan gel. Bazlamanın gıyısını yemiş.\n\n—Baba, nerden geliyim?\n\n—Ortadan gel. Ortasını yemiş.\n\n—Baba nerden geliyim?\n\n—Gıyıdan gel. Gıyısını yemiş.\n\n—Baba, nereden geliyim?\n\n—Ortadan gel. Ortasını yemiş. Neyise… Bu babasının yanına varmış. Varmış ki bazlama bitimiş. Demiş ki:\n\n—Keloğlan, hani azıh?\n\n—Ula baba, gıyıdan gel, dedin, gıyısını yedim. Ortadan gel, dedin, ortasını yedim. Acıhdıyıdım. Ben n’orüyüm!\n\nOrdan sona neyise… Bu, öyleyse, demiş, ben gidiyim, şu eşmeden bi su içiyim. Bi de elimi yüzümü yuyum, geliyim, demiş. “Tamam,”demiş. Babası demiş ki:\n\n—Bah Keloğlan, gara oküzün altına varma, gara oküz başına sıçar.\n\nTamam, demiş. Nası şeytdiyse babası gidinci gara oküzün altına varmış, gara oküz Keloğlan’ın başına sıçmış. Babası gelmiş, demiş ki:\n\n—Oğlum, ben sana demedim mi gara oküzün altına varma, gara oküz başına sıçar, deyi. Yalınız, şu eşmiye var. Başını yu, yoharı doğrulmadan geri gel, yoharı bahma.\n\nOrda da devin elması var ımış. Eşmiye varmış, elini yüzünü yumuş. Gafasını neyini yumuş. Babam, “yoharı doğrulma.” dedi, demiş. “Niye dedi. demiş. Şöyle yoharı doğrulmuş, bahmış ki bir elma var ki gıpgırmızı, hal hal ahıyo. Keloğlan durur mu! Keloğlan başına çıhmış. Ordan sona bi de dururken dev gelmiş. Dev:\n\n—Keloğlan, bana bi elma at.\n\nBi elma atmış.\n\n—O çamıra düşdü. Keloğlan, bi elma at.\n\n—O suya düşdü. Keloğlan, bi elma at. O çamıra düşdü.\n\nKeloğlan’ı böyle oyalamış.\n\n—Keloğlan, bi de elininen uzat.\n\nKeloğlan eliyinen uzadıncı Keloğlan’ı gapmış golundan, torbanın içine sohmuş. Keloğlan’ın ağzını gozünü bağlamış. Almış, gotürmüş sırtında. Ordan sona, gotürmüş, eve varmış. Demiş ki:\n\n—Gızım- gızının birinin Eşe’yimiş adı, biri Fatma’yımış- “Eşe’yinen Fatma, Size Keloğlan’ı getirdim. Bah! Ben gelenece bunu bişirin, yen, bişirin yiyek.\n\n—Tamam baba. Neyise… Bu Keloğlan, ağzını açıncı Eşe’yinen Fatma’yı gazana gomuş, gaynatmış, bişirmiş. Şoruya bi gazan gomuş, gendi gine getmiş, elmanın başına çıhmış. Gine varmış ki Keloğlan elmanın başında:\n\n—Keloğlan, bi elma at. Bi elma atmış.\n\n—O çamıra düşdü. Bi elma at. O suya düşdü. Bi elma at. O yere düşdü. Keloğlan:\n\n—Ya! Beni yiyecan.\n\n—Yoh vallaha yemiyecam. Bu sefer heç ellemiycam seni Keloğlan.\n\nNeyise… Gine Keloğlan elini uzadıncı gine Keloğlan’ı gapmış bu. Bu sefer torbuya goymuş, torbayınan şeye gotürmüş. Evine gotürmüş. Yolda çişi gelmiş devin. Sen, demiş, “şurda Keloğlan’ı goyumda ben bi çiş yapıyım”. Neyise…Keloğlan’ı oruya goymuş. Keloğlan, dev gidinci torbadan çıhmış torbanın bir tiken doldurmuş, daş doldurmuş. Dev gelmiş:\n\n—Immh! Keloğlan bi de etliyimiş ki. Keloğlan, ireli var. Kemiklerin bana batıyo. Keloğlan, etin bana batıyo. Keloğlan’ı eve gotürmüş. Oruya varmış, demiş ki:\n\n—Keloğlan, bu sefer seni yiyacam. Keloğlan da hotlayıncı şeye çıhmış, çantıya.*Torbayı açmış ki Keloğlan yoh. Keloğlan çantada.\n\n—N’orüyon Keloğlan orda?\n\n—N’orüyüm, sen beni yiyecadin, ben de hotladım çatıya çıhdım.\n\nGel en Keloğlan. Şöyle olur böyle olur.\n\n—Yoh, enmem, demiş.\n\n—Niye enmiyon?\n\n—Sen beni yen.\n\n—Yemem Keloğlan. Nası çıhdıysan söyle de ben de öyle çıhıyım.\n\n—Gab üsdüne yığdım, gabı gab üsdüne yığdım. Hotladıyıdım, çıhdım. Gabı gab üsdüne yığmış, gabı gab üsdüne yığ… Hotlamış. Düşmüş, golu gırılmış.\n\n—Keloğlan, nası çıhdın? Söyle!\n\n—Yukü yuk üsdüne yığdım, yukü yuk üsdüne yığdım. Hotladım, çıhdım. Yukü yuk üsdüne yığmış, yukü yuk üsdüne… hotlamış, devin baca gırılmış.\n\n—Keloğlan, nası çıhdın oruya? Söyle, ben de çıhıyım.\n\nAh dutsa Keloğlan’ı yiyecek ya. Keloğlan da demiş ki:\n\n—Çit demirini gızdırdım. Eliminen dutdum. Sacayı da gızdırdım, boynuma geçirdiyidim. Hotladıyıdım, çıhdım.\n\nÇit demirini gızdırmış. Sacayı da gızdırıp da boynuna geçirinci dev olduğu yerde gıvrılmış. Devin evi Keloğlan’a galmış. Babası bütün devin evine hep, eşyasına, altınına, ahcasına hep sağab olmuşlar. Ordan sona babasına demiş ki:\n\n—Baba, bah. Sen beni şeye salmıyodun, eşmiye. Yoharı doğrulmadan gel diyodun. Bah ben sana devin evine aldım, devi öldürdüm. Ben seni ev barh sabısı[*]et-adamın da evi barhı yoğumuş-\n\nBurada böyleliğinen bitmiş.\n\n\n*çantıya: çatıyla tavan arasındaki bölüm\n\n*sabısı: sahibi\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "KELOĞLAN’INAN HOCANIN MASALI",
        "text": "Bi var ımış, bi yoğ umuş. Allah’an gulu dağdan daşdan çoğumuş. Çoh demesi çoh gunaf ımış. Bir Keloğlan, bi babası var ımış. Analığı var ımış, bi de koyün hocası var ımış. Analığı… Analığı, koyün hocasını sever imiş. Keloğlan da babasına demiş ki:\n\n- Baba, b’oğon gidek, bi torba un uğudek.\n\nAlmış babasını dağarmene getmiş. Dağarmende unu uğudüncük gelirkene torbayı düşürmüşler. Baba oğul galdırırkene demiş ki:\n\n- Sen, torbayı galdırırkene sen eşşâ şeyttin.\n\nBabayınan oğul, doğoşmüş. Ordan eve gelmiş goparah. Analığına demiş ki:\n\n- Sen, koyün hocasını seviyon. Babam geliyo. Seni öldürecek.\n\n- Ben n’orüyüm ya Keloğlan?\n\n- Sen, bırah, hocanın evine git.\n\nAnalığı çıhmış, getmiş. Neyise, getmiş. Babası eve gelmiş ki:\n\n- Analığı yoh, oğlum. Nerde analığın?\n\n- Analığım getdi. Bigaç gun sôna garı geri gelmiş. Avrat Garısı gelmiş, demiş ki… Hocayınan bir gun – hoca gelmiş- gonuşuyolar ımış. Duymuş. Demiş ki: Bi gaz kesdim, sana bi azıh getirecam. Çifdi nerde sürüyon?” demiş koyün hocasına. O da demiş ki: Oküzüm ala bula. Gidecam işde felenca dağan ardında çift sürecam. Neyise…Gahmış zabânan Keloğlan varmış, çarşafını almış. Oküze sarmış, gara oküzü ala oküz etmiş. Hocanın getdiği tarafa çifte getmiş. Ordan gahmış, babası da getmiş. Oruya varmışlar, demiş ki- analığı gahmış, gazı bişirmiş- Neyise… Azıh almış, yola çıhmış, getmiş. Oruya varmış, bi de analığı bahmış ki Keloğlan geliyo. Keloğlan gopa gopa yamaç varmış. Demiş ki: N’orüyon Keloğlan? demiş. N’orüyüm, demiş. “Sen, hocayı seviyon. Ordan sôna, demiş, babam geliyo, seni öldürecek, gaç, demiş. Neyise… Azığı elinden almış, geri gelmiş. Ordan, o arada varmış. Babasının yanına gelmeden hocanın yanına varmış. Hocanın yanına giderken elma doke doke getmiş. Demiş ki hoca efendiye: Hoca, demiş, bah! sen analığımı seviyon. Babam geliyo, seni öldürecek, demiş. Neyise… Demiş ki: “N’orüyüm ya Keloğlan?” demiş. “N’orün?” demiş hocuya. “Şu dilkinin deliğine gir.” demiş. Bi de bahmış ki essah babası geliyo elmayı topluyarah. Aha babası beni öldürecek, deyin hoca delâ girmiş, dilkinin deliğine. Ordan, arada, o arada iki dene avcı gelmiş. Demiş ki: Keloğlan, dilki gormedin mi? Davşan gormedin mi? Demiş ki: Aha! davşan dilkinin deliğinde. Şimdi, ordan silâ sohuyomuş, “Çıh!” deyin. “Etme! Ben etmedim” diyomuş. “Oğlum etdi. Ben etmedim, oğlum etdi” diyomuş.babası-ha şindi, masal bitdi. Goğden üç elma düşdü. Biri söylüyene, ikisi diğniyene.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "KOSE BABA MASALI",
        "text": "Dere depe düz getdim, altı ayda bi guz getdim. Döndüm bahdım, bi arpa boyu yol getmişim. Bi Kose var ımış. Kose’nin bi de bahcası var ımış. Kose, toğomu almış, oküzleri goşmuş, bahcıyavarmış. Bi guş gelmiş, evlekde* toğomu yemiş. Üç kere böyle olmuş. Guş:\n\n—Kose, toğomunu yedim, sahalına sıçdım, gidiyom, demiş. Kose getmiş, ahıllının birine danışmış.\n\n—Ondan golay ne var! demiş. Oruya gara sahız* al, yapışdır. O oruya gonar, sen de onu dutan, öldürün. Toğomu yine Kose almış, varmış. Toğomu saçarken yine yemiş, o daşa gonmuş. Daşdan gaçacah zamanı çırpınmış, çıhamamış. Ondan sona Kose varmış:\n\n—Seni öldürüyüm mü?\n\nGuş:\n\n—Kose, beni öldürme, üç telami* çek. Vahdında darlıh olursa sana ilazım olurum. Kose, bunun üç telani almış. Zaman zuhur olmuş, gıdaylıh* gelmiş. Tela guvermiş, telek getmiş, o getmiş, telek getmiş, o getmiş … Varmış, bi dela girmiş. Hemen bu çıhmış:\n\n—Buyur Kose baba , ne diyon?\n\n—Gıdaylıh geldi, çoluh çucuh ac.\n\n—Bana biraz yiyecek!\n\n—Bi tahda veriyim, “Açıl tahdam açıl, türlü yemek saçıl!” dersen, demiş. Bir şey açılmış, tahdanın üsdü dolmuş. Neyse… Kose, bu tahdayı almış, getirmiş. Avrada demiş ki:\n\n—Bi mevlüd ohudah,* gonuyu gomşuyu birikdirek. Neyse… Kose getirmiş misafirleri, ağarlamış, hörmetlemiş. Ooo!.. Mıhdar bunu çalmış. Aynı tahdadan bi tahda getirmiş, bunun tahdasını çalmış. Yine Kose nane mehdaç galmış. Kose yine tela guvermiş, telek getmiş, o getmiş, telek getmiş, o getmiş… Gine telek bi dela girmiş. Ordan gine bu guş çıhmış:\n\n—Kose baba.\n\n—Ne o?\n\n—Tahdayı çaldırdım.\n\n—Ayvah! Sana bi eşşek veriyim, demiş. Bir elma verirsen bin altın sıçar. Sen bunu idare et.\n\nKose, eşşa almış, gelmiş. Avrat gızmış:\n\n—Herif. Bu eşşa bağlıyacah bi yer…\n\n—Bu yem yemez, elma yer. Derken merken… Avrat bunu gine gandırmış. – avrat gısmısı şeytan olur:\n\n—Gidek herif. Hamama getmiş. Hamamcının bi eşşa var ımış. O eşşa bırahıp Kose’nin eşşani çalmış. Kose gine nane mehdaç galmış*:\n\n—Avrat, şu tela de guverek, bahah n’olacah. Tela guvermiş. Telek getmiş, o getmiş, telek getmiş o getmiş… Telek gine aynı dela girmiş. Guş gine çıhmış:\n\n—Ne o Kose baba?\n\n—Ula, eşşa çaldırdım.\n\n—Sana iki tohmah veriyim. Bu adamları birikdir- biliyon o adamları- Bunları birikdir mevlüd ohudacam deyi.\n\n—Al tohmam vur tomam deyinci burdan girer, şurdan çıhar, hepisinin gafasını gozünü yarar.\n\n—Koreşma* gibi bi yere gelmiş.\n\n—Su doküyüm de ondan sona gidiyim. Tohmahları omuzundan endirmiş. Orda birisi, “Al tohmam, vur tohmam,” deyinci Kose’nin gafasını yarmış. “Dur tohmam”, demiş. Ordan gelmiş. Avrat:\n\n—Bu iki ağacı n’orecik, herif? Bunun hüneri var. Şimdi hamamcıyı da birikdirmiş. Koyün mıhdarını muhdarını da birikdirmiş. “Mevlüd ohudacıh”, deyin. Kose gapıyı gapatmış, dışarı çıhmış, toplunun* onüne “Arhadaşlar” demiş. “Eşşami çaldınız, tahdamı da çaldınız, çıhardıyonuz mu?” demiş. “Vaş, eşşoğleşşek! Bizi hırsız mı dutuyon?” deyinci “Al tohmam, vur tohmam,” deyinci ordan girmiş, burdan çıhmış… “Tamam, Kose baba! Tahdayı getirecik,” demişler.\n\nGoğden iki elma düşdü. Biri söylüyene, biri de diğnedene… Burda işi bitdi. Müjde! Elifabe bitdi.\n\n\n*evlek: tarlanın tümseklerle ayrılmış bölümlerinden herbiri\n\n*kara sakız: bu yörede halkın ağrıları için kullandığı, siyah renkli yakı\n\n*telek:kuşların üzerinde çok fazla tüyü olan daha büyük ve saplı tüyü\n\n*gıdaylıh: kıtlık\n\n*ohudah: okutmak\n\n*mehdaç: muhtaç- ekmeğe muhtaç kalmış\n\n*Köreşme gibi- Köreşme bu Duralidayılı köyünde bir mevki adıdır.\n\n*toplunun: topluluğun\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Patişan Gızının Masalı",
        "text": "Bi var ımış, bi yoğ umuş. Çoh demesi gunaf ımış. Bir patişah var ımış, bi de gızı var ımış. Bi anası, bi babası… Üç goz odaları var ımış. Oduya girmişler, birinde anasıyınan babası yatıyo, birinde bi gız, patişah gızı gerhah işliyomuş. İşlerkene bir guş gelmiş, culfalığın* goluna gonmuş. Guş:\n\n—&nbsp;Gor başına ne’alecek. gor başına ne’alecek,&nbsp;demiş ve&nbsp;getmiş.\n\nBir gun böyle, beş gun böyle… Böyle böyle gelmiş. Babası demiş ki:\n\n— Avrat, gız kotülendi. Sen bu gıza niye bahmıyon? Gız zayıflıyo.\n\nAvrat varmış, gıza demiş. Gız demiş ki:\n\n— Get ana başımdan, get yanımdan.\n\nGız anasını tesgin etmiş, gız. Ordan sona, gine herif demiş:\n\n— Avrat, şu gıza laf söyle.\n\nAnası, gine varmış. Gız demiş ki:\n\n— Aman ana! Derdime derd olmazsınız, merdime merd olmazsınız. Söyleyim mi? Nerdeyidi unutdum. Derdime derd olman, merdime merd olman. Oraları sen de.\n\nAnası:\n\n—&nbsp;Niye yavrum? Niye olmuyoh? Derdine derd oluruh, merdine merd oluruh.\n\nGız:\n\n—Bir guş geliyo. Culfalığın goluna gonuyo. Guş \"gorbaşına ne’alecek. Gor başına ne’alecek,&nbsp;diyo bana.\n\nGeri gelmiş avrat, gocasına demiş:\n\n—&nbsp;Herif,&nbsp;demiş. “Böyle böyle ….” diyomuş, demiş.\n\nHerif de &nbsp;demiş ki:\n\n— Avrat!&nbsp;“Gıza söyle, guşa, ne gelecase başıma geçlikde gelsin, gocalıhda gelmesin” desin, demiş.\n\nGine zabah olmuş. Öyle deyincik anası gelmiş, demiş ki:\n\n— Gızım, niye böyle ediyon?&nbsp;Baban diyo ki&nbsp;“guşa, ne gelecase başıma geçlikde gelsin. gocalıhda gelmesin,” diyo, demiş.\n\nGız \"öyleysem\", demiş. Gine iki guş gelmiş, demiş ki:\n\nGız guşa:\n\n— Ne gelecase başımıza geçlikde gelsin. Gocalıhda gelmesin,&nbsp;demiş.\n\nGuş uçmuş, getmiş. Guş uçmuş, getmiş. Bunlar bir gun mü yatmış, iki gun mü, bi de bahmışlar ki sarayları ataşlanmış, yanıyo. Çatır çatır yanıyo. Gahmışlar, birer yorganlarını almışlar. Anası babası, gızı… Az getmişler, uz getmişler bi dağan başına varmışlar ki bi saray var, pırıl pırıl pırıl yanıyo. O yana dolanmışlar, bu yana dolanmışlar, bi became* varmışlar ki: Bi guccük gapı var. Anası kahmış, açamamış, babası kahmış, açamamış, gız ayanın ucuyunan kahmış ımış gapı açılmış. Gapı açılıncı gız içine girmiş, gapı kitlenmiş. Anası babası dışarda galmış. Kahmışlar, ağlaşmışlar, sıhramışlar. Ucu yoh, ortası yoh.\n\nGızın babası demiş ki:\n\n—&nbsp;Gel avrat, gidek burdan,&nbsp;demiş.\n\nOnlar çıhmış, gelmiş, gel gelelim içeriye. İçeri gahmış ki gırh dene anahdar, bi gabrisdanın başında. O gapıyı açmış, o gapıyı açmış… Kiminde altın dolu, kiminde inci dolu, kiminde para dolu. Bi gabrisdan yatıyo. Orda durmuş, durmuş. Epey bir ay mı durmuş, gırh gun mü durmuş. Ne durduysa bahmış, topludan şöyle uzanmış, bahıyomuş, bir poşu’ızı* gidiyo cinganlar* gidiyo.\n\nKızın babası demiş ki:\n\n—&nbsp;Şo cinganlardan şo poşu’ızını alsam bana verirler mi, demiş gendi gendine.\n\nTopluyu açmış ve demiş ki:\n\n—&nbsp;Gız, poşu’ızı poşu’ızı !,&nbsp;deyin çığırmış.\n\nGız:\n\n— Ne diyon? Ne diyon?\n\n— Ne diycam. Sana bi çinik altın veriyim, şo guccük gızı bana ver de bana bi can şenliği olsun.\n\nO gız… ordan… getirmiş, altını vermiş, gızı almış, getirmiş, (Mısdafa’m) başına gelene gızı anlatmış. –Benim size anlatdığım gibi anlatmış. Demiş ki: Burdan, demiş. Bu gabrisdan, demiş. Otuz dohuz gun, demiş. Üsdünde yazılı, bekliycam, gırh dediği gun bura yarılacamış, demiş. Gız öyle demiş, yorulmuş diye diye. Oruya uyumuş, galmış. O gız da beklemiş, bir gun mü beklemiş poşu’ızı iki’ûn mü, gabrisdan yarılmış, içinden bi babayiğit çıhmış.\n\n— İs misin, cis misin?\n\nGız:\n\n— Ne isim ne cisim. Seni beni yaradan Allah’an guluyum.\n\n— Nerden geldin neriye’tdin?\n\nGız, durum böyle böyle, demiş. Hepisini anlatmış:\n\n—&nbsp;Şu,&nbsp;cingan gızını, şordan cinganlar gediyodu, cinganlardan bi çinig altın verdim, cinganlardan aldım.\n\n—&nbsp;Heç bana faydası olmadı. Uyudu getdi.\n\nAllah’an emriyinen o almış, o vermiş, bunlar epey durmuşlar. Duruhdan sona bu gahmış, çarşıya gidiyomuş, Kohne*’ye gidiyomuş. Kohne’ye giderken demiş ki:&nbsp;\n\n— Ben bi sabır daşı ısmarlayım.\n\nGarısı ötesini berisini ısmarlamış. Cingan gızı, bu da giderken demiş ki:\n\n— Ulan, patişah oğlu. Ben sana bi ısmarıc* ısmarlıyom. Bunu almazsan, yollarını tozlar, dumanlar bürüsün, geleme!\n\nGetmiş, öteyi beriyi almış, yola çıhmış. Hava eyiyimiş. Bi duman çokmüş, bi toz çokmüş. Goz gozü gormemiş.\n\nPatişah oğlu demiş ki:\n\n—Ula, ben cingan gızının ötesini berisini unutdum.\n\nGeri dönmüş, bi tukene* varmış. Vermemiş. Bi tukene varmış, vermiş. Demiş ki:\n\n—&nbsp;Ben bunları sana veriyom a, adamı gozlüycan ha bunu verinci.\n\nBi sabır daşı vermiş, bi aş pıça vermiş, bi gutu da kirpit vermiş. Almış, getirmiş. Vermiş, demiş ki:\n\n—&nbsp;Al cingan gızı.\n\nCingan gızı almış, zabah olmuş. Çıhmış. Varmış, bi dağan başına varmış. Oturmuş oruya, başına geleni aynı benim sana anladığım gibi anlatmış. Sabır daşı, demiş:\n\n—&nbsp;Sen mi sabırlısın, ben mi sabırlıyım?\n\nSabır daşı çıngı çıngı olmuş. Kirpit çıngı çıngı yanmış. Kirpit de yanmış. Gız aş pıçanı almış, ciğerine saplıyacah vahıt bilanden dutmuş mezerden çıhan adam&nbsp;demiş ki:&nbsp;\n\n—&nbsp;Niye bana anlatmadıyıdın sen bu durumunu.\n\n&nbsp;Öyleliğinen bitmiş. He, onunan evlenmiş.\n\n\n* culfalıh: Bir kilim çeşidi. Burada culfalığın golu bunun dokunduğu tezgahın bir parçası.\n\n* beceğine: Köşesine\n\n* po’şu gızı: Çingene kızı\n\n* çinganlar: Çingeneler\n\n*&nbsp;Kohne: Sorgun ilçesinin diğer adı\n\n* ısmarıc: Sipariş\n\n* tukena: Dükkan\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "[Sığırcının Kel Gız Masalı]",
        "text": "Çoh söylemesi gunaf ımış, az söylemesi sevab ımış. Zamanın birinde bir koyde bi sığırcı var ımış. Bu sığırcının garısı ölmüş, yeniden evlenmiş. İkinci bi gızıyınan sığır gude…İlk gızıyınan sığır gutmüye başlamış. Gız sığır gutmüye gidip geldikce analığı demiş:\n\n—Bu gız neye gidip geliyo boş yere. Buna yun veriyim, yun veriyim, ağarsin,*getirsin.\n\nEbcem ağarir imiş, kebcem dohur, doreley biner, duğüne gider imiş. Doreley’e cehiz dohuyum. Neyise bu… Vermiş bir gun bi sömek*yun.\n\nBunu ağarip buküp, getirecan. Yoğsa seni eve gomam.\n\nBu gız bu yunu eline almış, sığırın arhasına düşmüş, başlıyomuş ağlamıya:\n\n—Ben bu yunu nasıl ağariyim, buküyüm de aşama getiriyim? Analığım beni eve gomaz.\n\nOrdan sona neyise… Daya çıkmış, ağlamıya başlamış. Bi çalının dibine oturmuş. Bi de inakleri*var ımış. İnak, Allah terafından dile gelmiş. Demiş ki:\n\n—Niye ağlıyon?\n\n—Niye ağlamayım? Analığım bana bi sömek yun verdi. Bunu aşama ağar, buk, getir, dedi. Ben de nasıl ağarecami düşünüyom, onun uçun ağlıyom.\n\nO da demiş ki:\n\n—Ondan golay ne var! Sen, bana ver. Ağzımdan goy. Ben arhamdan ağdirir, buker, dokerim. Sen de öyle golayından alın, giden eve.\n\n—Öyle mi?\n\n—Öyle.\n\nBu, yunu ağzından vermiş, inak ağzından –arhasından- ağarmiş, bukmüş, dokmüş. Neyise… Bir gun böyle, beş gun böyle… Bu anlığının galbine bi fesatlıh girmiş. Demiş ki:\n\n—Bu nasıl ağdirip, buküp, getiriyo? Ben, dur, bunu bi gozleyim.\n\nBunu taakkat*etmiş, gozlemiş. Gız varmış, bi çalının dibine oturmuş. İnak yanına gelmiş. Gız yunu inan ağzına vermiş, gine inan ağzından ağrilmiş, bukulmüş; arhasından dokülmüş. Neyise… Eve gelmiş, bi hasdalanmış, bi hasdalanmış… Hemen bi yatah etmiş, yatan altına ecik guru ekmek, ecik cam… Aşam herif gelmiş.\n\n—O ne avrat, niye böylesin? Sana n’oldu?\n\n—Ölüyom, herif. Hasdayım.\n\n—Etme avrat! Sen bilin. Ne isdiyon? Ne şeydiyim?\n\n—Heç bi şey isdemiyom. Sarı ina kesersen onu yerim.\n\n—Tamam. Ondan golay ne var avrat? Ben sarı ina keserim sana.\n\nSarı inak kesilecani duyuncu Kel Gız’ı yanına çağarmış. Demiş ki:\n\n—Aman! Beni kesecekler. Kemiklerimi arıya verme.*Bah, sana çoh gıymetli öte beri olurum. Zehnet*eşyası olurum. Sen, kemiklerimi arıya verme, ahırımın altına kom.\n\nBu, neyise…Gız… Eti yemişler, kemikleri toplamış, inan ahırının altına kommüş. Bir gun analığı, öteki gızı almış, duğüne gitmiş. Kel Gıza:\n\n—Sen, gelme, demiş.\n\nOnun altına bi minder vermişler, bi minder üsdüne gomuşlar. Onu eve gomuşlar, anayınan gız duğüne gitmişler –koyün içinde- Neyise, onlar getdik sona Kel Gız gahmış, şeyi almış. Gazmayı almış, inan ahırının altını eşmiş. Açmış ki, ne bili neler, ne zehnet eşyaları, ne giyecekler, ne elbiseler, ne altınlar, ne ahcalar… Neler olmuş neler! Ordan sona, neyise… Bu, hemen bi eline altın almış, bi de şey almış. Çivi almış. Analığıgilin olduğu duğüne gitmiş. Ordan… Neyise… Oruya varmış. Analığıgilden yanı çiviyi saçmış, öbür tarafa altını saçmış. Ordan sona, analığının gızı altın topluyacam deyin ayana çivi batmış. Onlar eve gelmeden ordan Kel Gız çıhmış. Neyise, Kel Gız gelmiş. Kel Gız gelirken bi öflez bi kotü pınar var ımış. Pınarın ayağan da çamır ımış. Çamıra çokmüş terlik, eveli nalil derler idi- nalil de çok gozel, gıymetli bi şey imiş. Ordan gelmiş, yatmış. Analığı gelmiş demiş ki:\n\n—Amaan! Patişan gelini geldi, bi yana çivi saçdı, bi yana altın saçdı. Benim de gızımın ayana çivi batdı. Kel Gıız, Kel Gız! Sen ne yatıyon burda?\n\n—Eh n’orüyüm. Beni gotürmediniz ki gorüyüm. Gotürseydiniz ben de gorürdüm patişan gelinini.\n\n—Bir elbiseler geymiş, heç gorülmemiş. Adamın gozü gamaşıyo.\n\nNeyise… Zabahletiyin patişan oğlu at sulamıya gelmiş. Bu nalilin şavhısından at suyu içmemiş. Aşşa ağalmiş ki, bir nalil çamıra komülmüş, nalilin şavhı suya düşmüş, parıl parıl parlıyo. At ondan içmiyomuş suyu. Bu nalili almış, eve varmış. Bu düşünmüş, yemeden içmeden kesilmiş. Bir gun babasına demiş ki:\n\n—Baba, şu nalilin sabını*bana bulacan, ben bu gızı alacam.\n\n—Oğlım, bu nalilin sabı bulunur mu?\n\n—Bulacan.\n\nNeyise, patişah emretmiş, şeyi getirmiş. Koyün gızları ne’ader genç gız var ısa gıyıda, koşede, her tarafdan emir vermiş. Her tarafda gızları toplamış. Geymiş… Şimdi gızlar geyiyomuş, kimine böyük geliyomuş, kimine kuccük geliyomuş. Demiş ki:\n\n—N’orecik? Kimine böyük geliyo, kimine guccük geliyo. Kim galdı?\n\nTek koyde sığırcının Kel Gız galdı, demişler.\n\n—Olsun, getirin, Kel Gız gelsin.\n\nKel Gız’ı getirmişler, getirmişler ki Kel Gızın ayana kireç gibi oturmuş terlik. Neyise…Patişan oğlu:\n\n—Ben, alacam onu.\n\nKel Gız’ı almış, gırh gece gırh gunüz duğün etmiş. Ordan sona. Eveli şeytmezler imiş. Gelini bi senede, iki senede gotürürler imiş. Duğünü etmiş. Kel Gız gideca gunü gahmış, sandığında, o inan ahırının altında ne var ısa sandığına doldurmuş. –gıymetli ötesini berisini- Zabahletiyin duğüncü gelmiş. Cehiz yuklüyek, cehiz yuklüyek… Kel Gız’ın tek bi sandıh var ımış. Heçbi şeyi yoğumuş. Bi sandığı gırh gişi olmuş, galdıramamışlar. Kel Gız hemen gelmiş, demiş ki:\n\n—Gidin, gidin ordan. Ben onu galdırır, gorum.\n\nHemen galdırmış, gağnıya goymuş sandığı. Kel Gız gelin olmuş, getmiş. Aradan bi sene, iki sene geçmiş. Bacısı olacah demiş ki:\n\n—Ana, ben bacımı bek garipsedim.*Ben gidip bacımı bi yohluyacam.\n\nGet, demiş, analığı salmış. Bacısı oruya varmış ki bacısı gullerin, gulisdanların içinde. Has bahcada, gırh dene hizmetci yanında. O gader bir şan şadıman*ki… Ordan sona bu şeytmiş, bacısına yüra gahmış.*\n\n—Bacım bacım! N’olur seniyinen bi has bacıya gidek de gezek.\n\n—Gidek bacım.\n\nKel Gız. Ne bilsin! Oruya varıncı:\n\n—Bacım bacım! Çıhart da şu üsdünü bana ver elbiseni de ben geyiniyim.\n\nBacısına çıhartmış, elbisesini vermiş.\n\n—Bacım, çocuğu da bana ver de sen de benim hatirem uçun şu guyudan bi su iç.\n\nBacısı aşşa ağalip de guyudan su içecek zaman bacısını kahmış, depesinin üsdüne guyuya düşürmüş. Guyudan Allah tarafından iki çatal bir gavah*olmuş. Kel Gız bir guş olmuş. Gelir o gavan başına gonarımış, dertli dertli öter imiş. O Kel Gız’ın oğlan da böyümüş, gider imiş, müdayim o gavan dibinde oynar ımış. Demiş ki Doreley:\n\n—Herif, kunde, bu çocuh gidiyo, guyunun başında oynuyo, gavan kolgesinde.\n\nO biliyomuş hani gavan ne olduğunu.\n\n—Gava kes, Ali’ye eşik, Memmed’e beşik yap.\n\nGapıya bi eşik yapdırmış, Memmed’e de bi beşik yapdırmış. Beşik çocuğu sıhmış sıhmış, öldürmüş.\n\n—Herif bu beşik çocuğu öldürüyo. Bunu yahah.\n\nYahmış. Yahmış, Allah tarafından bir inna olmuş. Giderken bu innayi bir ıhdıyar, goca garı bulmuş. Kimsesi yoğumuş, sağapsız*, yalınız bi garıyımış. Gotürmüş, bi innela, duvara sohmuş. Bu garı gider imiş, zabahleyin çıhar ımış evden, aşamaca gelmez imiş. O inne silkelenir, düşer imiş yere, bir gız olur umuş. O evi barhı gorür, bi gazan yemek bişirir imiş. Ondan sonra garının gelecek vahıt şoruya çekilir, sorudur umuş. Geri inna olur umuş. Garı demiş ki bir gun:\n\n—Bu ne ya! Kunde geliyom, benim evim barhım gorülmüş, yemam bişirilmiş. İn mi cin mi ben bunu bi yohlayım. Dur, şeydiyim, gozleyim.\n\nGozlemiş. İnna ordan çınadan düşmüş, silkelenmiş, bir gız olmuş. O evi barhı gormüş, bulaşığı yumuş, bi yemek bişirmiş. Tam geri çıhacah zaman garı golundan dutmuş. Demiş ki:\n\n—İn misin, cin misin?\n\n—Ne inim ne cinim. Seni beni yaradan Allah’an guluyum. Benim başıma böyle böyle işler geldi. Ben gavah oldum, guş oldum, yahdılar, eşig etdiler, beşig etdiler. Herşeyi bana yapdılar. İnna oldum, onu da sen buldun. Bundan sonra sen benim anam ol, ben de senin gızın oluyum. Sen dışardan getir, ben içerden gorüyüm. Yiyek beraber, yaşıyah.\n\nTamam. Neyise… Bu garı gider imiş, dışardan getirir, gızınan beraber yerler imiş. Bir gun demiş ki:\n\n—Patişan oğlu at dağadıyo. Anam anam! Get de bi at da sen al.\n\nOrdan sona bi uyuzlu tay da ona vermişler. Goca garı deyi meysimiye almamışlar.*Neyise… Bu garı, getirmiş tayı. Gız sağ bacanı suvamış, su çıhartmış, sol bacanı suvamış saman, yem çıhartmış. Bu tayı bi beslemiş, bi beslemiş. Demiş ki. Demişler ki zaman zufur geçdikden sonra, patişan oğlu verdiği tayları geri topluyomuş, demişler. Patişan oğlu, tayları toplamış, toplamış atları, demiş ki:\n\n—Şurda bi de yaşlı neniye verdiyidik bi at. Bi varah da bahah.\n\nOruya varıp bahıncı demişler ki:\n\n—Nene, senin at n’oldu?\n\n—Oğlum, at böyüdü.\n\n—Sen atı gotüremen ki.\n\n—Niye?\n\n— Atı şeydemen.\n\nEmme gız ata tembi’etmiş.\n\n—Bah, ben gelmeyinci, ben emir vermeyinci sen o sığırlıhdan*çıhmıyacan. Ardına geleni depecan, onüne geleni gapacan.\n\nAt, “tamam,” demiş. Neyise…İçeri girmişler atı çıhartmıya, töbe çıharamamışlar. Ardına geleni depiyomuş, onüne geleni gapıyomuş. Bu… Şey…\n\n—Çığır da gelsin, nene gızın da, çıhartsın.\n\nNene de:\n\n—Yoh, O gelmez.\n\n—Ya n’orecik?\n\n—Onun, ayânın altını halıyınan sığırlaca döşüyecaniz, öyle gelecek.\n\n—Ondan golay ne var, demişler.\n\nGetmişler, bi halı getirmişler, evden başlamışlar, sığırlaca… Ordan sona neyise… Bu gelmiş,\n\n—Hööst! Soyha! Sabından*ne hayır gordüm ki senden ne hayır gorüyüm. Gah!\n\nAt gahmış, almış, getmişler. Ecig ireli varıncı patişân oğlunun o laf içerisine işlemiş. Demiş ki:\n\n—Bu gız bana niye böyle dedi? Ben gidiyim, bu gızdan bunu soruyum.\n\nNeyise… Oruya varmış, demiş ki:\n\n—Nene, bu gızın bana niye böyle söyledi? Çığır şu gızını.\n\nGızı çağarmış, demiş ki:\n\n—Ben, zamanında bi sığırcının kel gız ıdım. Sen beni aldın, böyle böyle. Bacım geldi, beni guyuya atdı. Benim yerime geçdi. Ordan sona da sen de, demiş, bilmedin, seni gandırdı. Yelden yanlı döndüm yel garartdı, gunden yanlı döndüm, gun garatdı, deyin. Bilemedin beni, Ben senin ilk garınım.\n\n—Öyle mi?\n\n—Öyle.\n\nHemen patişan oğlu getmiş, o gızın beslediği o doru atı almış, evda avradı onun guyruğuna bağlamış. Mezerla gotürmüş. Bi eyice daşlara çala çala doru atın guyruğunda parçalamış.\n\nBu gader oğlum. Goğden üç elma düşmüş. Biri söylüyene, ikisi diğniyene.\n\n\n*ağarsin: eğirsin\n\n*sömek: yumak\n\n*inaklari: inekleri\n\n*taakkat: takip\n\n*arıya verme: ziyan etme\n\n*zehnet: ziynet\n\n*sabını: sahibini\n\n*garipsedim: özledim\n\n*şadıman: neşeli\n\n*gahmış: üzülmüş, kıskanmış\n\n*gavah: kavak\n\n*sağapsız: sahipsiz\n\n*almamışlar: önemsememişler\n\n*sıhırlıhdan: sığırlık, büyük baş hayvanların barındığı yer\n\n*sabından: sahibinden\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "TOSDAN  BÖCÜĞÜ MASALI",
        "text": "Zamanın birinde, bi tosdan böcüğü*&nbsp;var ımış. Durmuş, durmuş…\n\n— Ben yalınıcca ne yaşıyom? Ben de evleniyim, çola çoca garışıyım. Benim de evim barhım olsun, demiş.\n\nBu, evlenmiye garar vermiş, yola düşmüş. Getmiş, getmiş… Bi sığırcıya ırastlamış. Sığırcıya demiş ki:\n\n— Beni alın mı? demiş.\n\nSığırcı:\n\n— Alırım, demiş.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Neyinen düven*? demiş.\n\nSığırcı:\n\n— Deynaminen*, demiş.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Bırt ben sana varmam, cırt ben sana varmam!, demiş.\n\nGaçmış ordan. Ordan, neyise… Ecik daha ireli getmiş, bi davar çobanına rastlamış. Çobana sormuş:\n\n— Beni alın mı? demiş.\n\nÇoban:\n\n— Alırım, demiş.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Neyinen düven?\n\nÇoban:\n\n— Deynaminen düverim, demiş.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Bırt ben sana varmam, cırt ben sana varmam!, demiş.\n\nOrdan da gaçmış. Getmiş, bi guzu çobanına rastlamış. Guzu çobanı da öyle demiş:\n\n— Deynaminen düverim.\n\nOrdan da getmiş. Getmiş, getmiş, bi sıçana rastlamış. Sıçana demiş ki:\n\n— Beni alın mı?\n\nSıçan:\n\n— Alırım.\n\nTosdan Böcüğü\n\n— Neyinen düven?\n\nSıçan:\n\n— Guyruğumunan düverim.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Bırt ben sana vardım, cırt ben sana vardım. Bırt ben sana vardım, cırt ben sana vardım.\n\nBunlar sıçanınan evlenmişler. Sıçanınan evlenmiş… Ecik yemiş, içmiş, oturmuş, durmuşlar… Mazemeleri, yiyecekleri bitmiş. Sıçan demiş ki:\n\n— Felanca koyde bi duğün oluyo, avrat! Ben gidiyim, ecik et müt, kemik memik getiriyim de yiyek. Ne yiyecik? Yiyecamiz bitdi, demiş.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Tamam, ben de şu ırman kenarına gidiyim de senin elbiselerini yuyum, demiş.\n\nNeyise… O sıçanın elbiselerini almış, ırman kenarına getmiş. Sıçan da koye getmiş.. Duğün odasına*. Ordan… Bu bir iki depmiş mepmiş, elbiseyi depiklerken*&nbsp;derenin kenarında suya düşmüş. Debelenmiş debelenmiş, çıhamamış. Ordan atlıcılar gidiyomuş.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Atlıcılar, tıpırtısı datlıcılar! Duğün odasına varasınız, Sıçan Bağ'a*&nbsp;&nbsp;&nbsp;goresiniz. Saçı sümbüllü, boy’ozel Leyla’tın*&nbsp;suya düşmüş, diyesiniz.\n\nAllah… Oyanı bu yanı bahmışlar. Bu ses ne? Bahmışlar ki: Tosdan böcüğü! Suyun içinde debeleniyo.\n\n— Bacım, elini ver de çıharah.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Yooh, demiş. Sıçan Bağ’ı getirin. Beni o çıhartsın, demiş.\n\nDemişler:\n\n— Biz Sıçan Bağ’ı nerden bulacığıh?\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Duğün odasında.\n\nO koye varmişlar, duğün odasına. Atlarınan duğün odasının gapısının onüne varmışlar, çığırmışlar:\n\n— Arhadaş! Arhadaş!\n\nArhadaşın biri gapıya çıhmış:\n\n— Ne diyon, arhadaş? demiş.\n\n— Yav, demiş. Burda Sıçan Bağ var ımış. Garısı suya düşmüş, bize çığırdı.\n\n— Atlıcılar! Atlıcılar! Tıpırtısı datlıcılar! Duğün odasına varasınız, Sıçan Bağ’a goresiniz. Saçı sümbüllü, boy’ozel*&nbsp;Leyla’tın suya düşdü, diyesiniz. Garının adı, Leyla’tın, demiş.\n\nO zamanaca sıçan delikden duymuş. Gopmuş, varmış:\n\nSıçan:\n\n— Ver elini de çıhardıyım.\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Bırt ben sana kusdüm, cırt ben sana kusdüm!\n\nSıçan:\n\n— Gız, ver elini de çıhardıyım!\n\nTosdan Böcüğü:\n\n— Bırt ben sana kusdüm, cırt ben sana kusdüm!\n\nSıçan herslenmiş*. Çamıra girmiş. Bi eyice depiklemiş… Depiklemiş… Tosdan böcüğünü orda öldürmüş, çıhmış, getmiş.\n\n\n*tosdan: Gübrede yaşayan bir böceğin yöredeki adı.\n\n*düven: Döversin.\n\n*deynaminen: Değneğimle.\n\n*düğün odası: Düğün sırasında köyün erkeklerinin toplandığı tek odalı yapı.\n\n*depiklemek: Tekmelemek.\n\n*Bağ: Bey.\n\n*Leyla’tın: Leyla Hatun.\n\n*boy’ ozel: Boyu güzel.\n\n*herslenmiş: Sinirlenmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "ÜÇ GAZI YİYEN KELOĞLAN\t ",
        "text": "Evel zaman içinde, galbur saman içinde… Cinler cırıt oynarkene eski hamam içinde…\n\nBi Keloğla’ınan bi anası var ımış. Anasının üç gazı var ımış. Bi de koyün patişa&nbsp;var ımış. Patişah da bi elan yapmış ki.\n\n− Gızımın üç beni var. Bu üç beni kim bilirse ona verecam, deyi… Keloğlan’a da anası demiş ki, çayları şekerleri bitmiş:\n\n- Oğlum, şu gazın birini gotür de çay şeker al. Eve yağ ne al. O da gotürmüş patişan sarayının onüne.\n\n- Gaz satıyom, gaz alan yoh mu? Gaz satıyom, gaz alan yoh mu? Aşamaca dolandırmış elinde. Ordan sona… Patişan hanımının yüra&nbsp;acımış.\n\n- Getir Keloğlan, gazını ben alıyım. Dile dilani de benden ne dilersen!\n\n- Abla, demiş. Ben senden ne dileyim? Gızıyın üç beni var ımış. Birini söylersen… Dilam bu, demiş. Demiş ki patişan garısı:\n\n- Sanki patişah Keloğlan’a gız mı verecek! Deyim getsin. demiş. Gızın beninin birini söylemiş. Ordan kos kos gelmiş, eve gelmiş. Anası demiş ki:\n\n- Hani Keloğlan, öte beri?\n\n- Ana, böyle böyle etdim. Patişan gızının benini sordum, gazı verdim de demiş.\n\n- Allah belanı versin, Keloğlan!, demiş.\n\n- N’orecan elin, patişan gızını! Bize ne patişan gızından!\n\n- Yoh ana, patişan gızını alacam ben, demiş.\n\n- Oğlum, patişah sana gız mı verir?\n\n- Alırım ana ben, demiş.\n\n- Öyleyise şu gazın birini gotür de, demiş. İkinci gazı, onu da almış, gotürmüş patişan sarayının onüne.\n\n- Gaz satıyom, gaz alan yoh mu? Gaz satıyom, gaz alan yoh mu? Gine aşamaca verememiş bi yere. Gine patişan hanımı çağarmış:\n\n- Getir Keloğlan, ben alıyım, demiş. Gine demiş:\n\n- Dile dilani! Gine,\n\n- Gızıyın\n\nİkinci benini söylersen, tamam, gazı veriyom, demiş. Gızın ikinci benini de sormuş. Ordan gine dönmüş koye. Gine gelmiş eve boş. Demiş ki:\n\n−Allah belanı versin Keloğlan, demiş. Şu tek gaz galdı. Onu baylı gotür de eve şeker, yağ al, gazza&nbsp;al. N’orecik? Onu da almış, gine varmış patişan sarayının onüne.\n\n−Gaz satıyom, gaz alan yoh mu? Gaz satıyom, gaz alan yoh mu?” Bu neyise… Şeytmiş, o gazı da gotürmüş patişan hanımına, gızın üçüncü benini de sormuş. Ordan yola düşmüş, geliyomuş. Yolda gelirkene vezirin oğluna rastlamış. –atınan-\n\n- Neriye’diyon, demiş. Keloğlan, vezirin oğluna. Vezirin oğlu da demiş ki:\n\n- N’orecan Keloğlan? Derdime dert dağalsin, yarama melhem dağalsin. Sen benim neriye getdiğimi…\n\n- Ben, demiş. Senin derdine derdim, yarana melhemim. Ben senin neriye getdiğini biliyom, demiş. Emme patişah da gızının benini bilmiyenlerim boynunu cellat ediyomuş. Ordan, neyise… Düşmüş vezirin oğlunun yanına, gelmiş.\n\n- N’orecik? demiş. Demiş ki vezirin oğluna.\n\n- Sen, içeri giren, patişah sana taltif eder. Sen vezirin oğlusun. “Ben yatağa mindere oturmam, benim cariyem var. Benim cariyem gelsin, cariyemin üsdüne oturacam,” de. demiş. Şindi… “Bunun cariyesi kimimiş, gelsin!” deyinci Keloğlan gelmiş, yüzünün üsdüne yatmış. “Ben,” demiş.\n\n- Gızın benlerini bilyom. Patişah sorarken ben altından söylerim, sen üsdümden patişa&nbsp;söylen, demiş\n\n- Öyle mi, öyle…. Keloğlan gelmiş, yüzünün üsdü yatmış. Vezirin oğlu Keloğlan’ın üsdüne gurulmuş. Bağdaş gurmuş, oturmuş. Şimdi patişah, vezirin oğlunu garşısına almış. Yemişler, içmişler… Demiş ki:\n\n- Bah, vezirin oğlu! Benim üç şartım var, bilmezsen boynunu cellat ederim. “Tamam” demiş. “Gendimden eminim, ben biliyom.” Öyle mi öyle… Şimdi patişah gızın benlerini sormuya başlayıncı vezirin oğlu başlamış Keloğlan’ın etlerini cimciklemiye. Keloğlan sıçıramış, gahmış:\n\n- O ne Keloğlan?\n\n- Patişam, demiş. Sen bayahdan beri*vezirin oğluna soru soruyon, o benim etlerimi çekdi çekdi gopartdı. “Sen biliyomuşsun, söyle,” deyin, demiş.\n\n- Sen biliyon mu? Sen söyle, demiş.\n\n- Ben biliyom, demiş.\n\n- Söyle bahıyım, demiş.\n\n- Biri, demiş. Alnının ortasında. Biri goğsünün çatında. Biri de gobanin başında. Üç beni var gızıyın, demiş.\n\n- Eyvah, Keloğlan! Ben gızı sana nası veriyim? Bildin a ben bu gızı gine vezirin oğluna veririm. Sana vermem. Keloğlan a, demiş. “Hele neyise,” demiş. Keloğlan, demiş. Benim bi şartım daha var. “Ben, demiş, “Sizin bi garanlıh oduya yatânızı ederim, vezirin oğluyunan, demiş. Gız gelir hanginizin goynuna girerse gız onun olur, demiş.\n\n- Tamam, demiş. Keloğlan’ın on guruşu var ımış. Beş guruşuna bi golonya&nbsp;almış, beş guruşuna leplebi almış. Şimdi… Aşam olmuş, vezirin oğluyunan Keloğlan’ın yatanı bi oduya etmişler. Keloğlan’ınan vezirin oğlu patişan gızını bekliyomuş. Patişan gızı gelecek, hangisinin goynuna girerse onun olacamış. Ordan sona, aşam olmuş, garanlıh gavuşmuş. Patişan gızını bekliyolar ımış, gelecek… Bekliyolar ımış, gelecek… Bunlar, ikisi de, dararmışlar. N’orecik, n’orecik… Vezirin oğlu demiş ki:\n\n- Keloğlan, ben bi darardım ki!, demiş.\n\n- N’orecik ya? Ben de darardım, demiş ki:\n\n- Yatağa pisle, demiş.\n\n- Ulan, şimdi patişan gızı gelir. Olur mu? “Niye olmasın?” demiş. Sen yatağa pisle.” demiş. Şimdi… Vezirin oğlu yatağa pislemiş, Keloğlan başlamış miçil miçil leplebi yemiye. “Ne yiyon?” demiş. “Keloğlan,” demiş, “şimdi gız gelecek, n’orecik?” demiş.\n\n- Pislediğim pisliği geri yiyom,” demiş.\n\n- Olur mu Keloğlan!\n\n- Niye olmasın, demiş. Ulan… Ecik yemiş memiş vezirin oğlu, demiş ki:\n\n- Ulan, yiyemiyom ben Keloğlan! Sen nası yiyon? Keloğlan da leplebi yiyomuş halbıysa*. Yatağa döşşa&nbsp;golonya&nbsp;sürüyomuş.\n\n- Ne sürüyon? demiş ki:\n\n- Pislediğim pisliği yatağa döşşa&nbsp;sürüyom. Patişan gızı gelinci neriye yatacah? Neyise… Bu yatağa döşşa&nbsp;golonya&nbsp;sürüyomuş, vezirin oğlu da pisliği sürüyomuş. Bi de gız gelmiş. Keloğlan’a varmış, mis gibi kohuyo yatah. Vezirin oğluna varmış, tüm pislik… Yatah tüm pislik kohuyo.\n\n- Üf! Demiş, pis kel! demiş. Gafası da kohuyo gendi’bi. Kel! demiş. Varmış, Keloğlan’ın goynuna girmiş. Zabahletiyin gahmış, bahmışlar ki patişan gızı Keloğlan’ın goynunda. Vezirin oğlunun eli boşa çıhmış. Keloğlan patişan gızını almış. Patişah, gırh gece gırh gunüz duğün etmiş gızına. Keloğlan, üç gazınan patişan gızını almış. Yemiş, içmiş, hoş mıradına geçmiş.\n\n\n*bayahdan beri: deminden beri\n\n*halbıysa: halbuki\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "AYI MASALI",
        "text": "Zamanın birinde, bir koyde fahır bi oğlan var ımış. Anası babası yoğ umuş. Bi de bacısı var ımış. Bacısı yanlarında durur umuş. Bir gun gelininen gorüm gapıya çıhmışlar. O koye de ayı bek gelir imiş. Gız da bek gozel imiş. Ayı gelir gider, gozü düşer imiş gıza. “Ben bunu nası gaçırırım? Nası gaçırırım?..”\n\nGız gece gapıya çıhıncı ayı gızı omuzlamış, almış, gaçmış. Gozü düşmüş. Neyise… Bu aramışlar, daramışlar koyde, bu gızı bulamamışlar. Ayı bunu almış, bir dâya ine gotürmüş. Ağzına bi gocadaş goymuş. Evlenmiş ayı gızınan. Bu ayının iki çocuğu olmuş. Zamanın birinde gardaşı dâya ava getmiş. Ava gidinci, o gun de gıza demiş ki:\n\n- Çocuhlar da gayli epey böyümüş ümüş. Yavrularım, demiş. B’oğon[1] babanız da yoh. Sizi ecik çıhardıyım da gapıda guneşlenin, demiş.\n\nHeç gapıya çıhmazlar ımış ayının ininden. Çocuhları gapıya çıhartmış. Gız kendi de guneşliyomuş. Gapının onünden de bi su ahıyomuş. Suya bahıyolar ımış. Gendileri insan, gıllı gıllılar ımış. Analarına gelip diyolar ımış ki:\n\n-Ana, sen niye gıllı dağalsın de biz gıllıyıh?\n\n- Oğlum, sizin babanız ayı. Babanız gıllı, siz de ondan gıllısınız.\n\nÇocuhlar orda oynarken bir avcı gelmiş. Avcı bahmış ki gendileri insan, gıllı gıllı iki dene cocuh… ki:\n\n-Siz necisiniz?\n\n-Biz insanıh. Anamız insan, babamız ayı.\n\n-Nasıl olur! Ananız nerde?\n\n-Anamız şurda, mağaranın onünde oturuyo.\n\n- Öyle mi! Gel, bizi gotür anana.\n\nAnasına getirmiş ki oğlanın bacısı…\n\n-Bacım, burda norüyon[2]?\n\n-Norüyüm gardaşım, ayı beni aldı, gaçdı. Bunlar da benim çocuhlarım.\n\n-Bacım! Ayının çocuğu mu olur? At çolunu çocuğunu, gel, gidek. Senin benim depemde yerin var. Ben seni gotürürüm.\n\nBu avrat, gardaşının peşine düşmüş, gelmiş. Zaman zufur olmuş[3]… Başlamış avrat gurumuya, çürümüye, erimiye. Oğlan avradına hersleniyomuş:\n\n-Vay sen bacıma bi şey mi diyon ayının yüzünden de, bacım böyle kotüleniyo?\n\n-Yoh herif, ben bacına bi şey demiyom.\n\n-Avrat, bi diğne, neyise bacımın derdi!\n\nBu avrat gapıyı şöyle, gıvıh[4]gomuş, diğnemiş. Avradı eve yalınız gomuş. Ağlıyomuş şimdi bu garı:\n\n- Ayıcığım, ayıcığım! Yağan balın çoğ udu da, senden eyice kimse yoğ udu. Yurlu Yuvalâm, Torlu Tomalâm! Gıllı Barâm! Ayının adı, Gıllı Baram; çocuhların birinin adı, Yurlu Yuvalah, birini adı Torlu Tomal’âmış. Neyise… Âşam gardaşı gelmiş. Bacın böyle ağlıyo, demiş. “Yurlu Yuval’âm, Torlu Tomal’âm! Gıllı Bar’âm! Yağan, balın çoğ udu da, senden eyice kimse yoğ udu” deyin, demiş. Ayının uçun ağlıyo bacın, demiş. “Vay fışgı![5] Ben gardaşıyım, bana yanmıyo, ağlamıyo da ayıya ağlıyo” deyip bacısını vurmuş. O gun de ayı tam gelmiş de koyde bulacâmış garısını. Bacısını gotürmüş, kommüş. Ayı geri çıhartmış mezerden, gotürmüş. Çocuhlar, öyle o mağaranın önünde, o mezerin başında, analarının başında oturur ağlarlar ımış, ayının çocuhları.\n\n\n[1]Bugün\n\n[2]Ne yapıyorsun?\n\n[3]Aradan zaman geçmiş\n\n[4]Aralık\n\n[5]1. Dışkı 2. Yörede hoşnutsuz bir durumu bildirmek için ya da kötü kadınlar için kullanılan kelime\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Dağarmenci Şahsen Paşa Masalı",
        "text": "Çoh söylemesi gunaf ımış, az söylemesi sevab ımış. Zamanın birinde bi dağarmenci var ımış. Sekiz tavığı var ımış. Bi dilki gelmiş, kunde dadanmış- birini yemiş, kunde birini yemiş. Demiş ki:\n\n—Dilki bize ne dadandı! Tavıh gomadı bende. Ben, bu dilkiyi gozleyim, ben bunu öldürüyüm.\n\nOndan sona neyise…Bu gozlemiş dilkiyi, dilkiyi yahalamış pinnikde.* &nbsp;Dilki demiş ki:\n\n—Beni öldürme dağarmenci gardaş da ben seni everiyim.\n\n—Kimi alacan bana?\n\n—Ben sana patişan gızını alacam.\n\n—Deme!\n\n—Vallaha!\n\n—Nasıl olur?\n\n—Ben alırım.\n\n—Tamam.\n\nDilkiyinen dağarmenci arhadaş olmuşlar. Dilki, patişan gızına dunür getmiş. Demiş ki:\n\n—Ben vezirin oğluna, gızına Allah’an emriyinen dunürüm.\n\n— Sen geldiyisen, vezirin oğlu da gızımı isdiyosa ben de verdim gitdi.\n\nVermiş, gızını vermiş, bir gunden bir gun olmuş, demiş ki:\n\n—Yav, benim damatım niye gelmiyo? Biz bu damatı niye gormüyoh? Demiş ki:\n\n—Damatın gelecek ya damatıyın çoh gıymetli elbiseleri var. Gorürler de belki bana eziyet verirler deyi gapıya da çıhmıyo, elbiselerini de kimsiye gosdertmiyo.\n\nOna, demiş şöyle:\n\n—Alelüsül bi elbise kesdirirsen damatın gelecek.\n\nOndan golay ne var! Patişah damatına bi gat elbise kesdirmiş. Ordan sona, neyise… Bu damatı almış, gelmiş. Damat çekilmiş, oturmuş. Yemişler, içmişler… Demişler ki:\n\n—Bah patişah efendi! Ben duğün edecam, gısa zamanda, ne diyon?\n\n—Tamam, et duğününü.\n\nGeri bunlar dilkiyinen yola çıhmışlar, geliyolar ımış. Demiş ki:\n\n—Sen duğün edecam, diyon ya bizim ev yoh barh yoh! Sen gelini neriye getirecan?\n\nDemiş ki:\n\n—Sen onu düşünme. Ben onu düşünüyom.\n\nDilkinin ordan sona… Ahlına şeytanlıh düşmüş. Neyise…Bu, duğünü başlatmış. Duğüncüyü almış, patişan evine varmış. Gelini almış – mesela bu koyden başga koye gidiyo. Duğüncü depeden çıhmış. Gopa gopa gopa duğüncünün onüsüre varmış. Deve demiş ki:\n\n—Şo gelen galabalığı gorüyon mu?\n\n—Gorüyom.\n\n—Onlar seni öldürecekler, sahın! Sahlan.\n\n—Neriye sahlanıyım?\n\n—Otla gir. Eline de bir bidon gazza*almış.\n\n—Gir, ben seni sahlarım.\n\nDev otla girinci dilki elindeki bidonunan gazzayı tüm otluğun edirafına dokmüş. Devi yahmış içinde. Gelini getirmiş, devin evine endirmiş. Gelin bahmış ki ne gozel ev, nasıl eyice! Vezirin oğluna geldim deyi seviniyomuş. Ondan sona bir gunden bir gun olmuş. Dilkinin ahlına bi şeytanlıh gelmiş:\n\n—Dur.. Ben bi yalandan ölüyüm hele! Bunlar bana n’orecekler? Etdiğim eyiliği tahdim edecekler mi?\n\nYalandan ölmüş. Bi de dağarmenci gelmiş:\n\n—O ne demiş? Hanım, neye ağlıyon?\n\n—Niye ağlamayım? Dilki öldü, ona ağlıyom.\n\n—Ula neyine ağlıyon şu pisin. Dut guyruğundan gıl palayınan*gapıya at. Öyle mi? Öyle…\n\nO zamanaca hemen dilki sıçıramış, gahmış.\n\n—İle mi! Sen bi dağarmenciyidin. Ben, senin adını Şahsen Paşa etdim. Getdim, devi yahdım. Devin evine seni getirdim. Seni ev sabısı*etdim. Patişan gızını aldım da demek eyiliğimin sonu bu mu?\n\n—O zamanaca avrat kusmüş, getmiş.\n\nGelin:\n\n—Etme dilki gardaş, n’olur eski şeyimizi düşün! Bah ben seni öldürmedim, tavığımı yedin de. Geri benim garımı getir.\n\nGelin düşmüş yola, gidiyomuş. Geri gopa gopa gelinin arhasından yetişmiş.\n\n—Gel yav! Erkek erkanen doğüşüncü ne der?\n\nİşde, şöyle böyle… Garı garıyınan doğüşüncü… Mecbur bi şey diyecek.\n\n—Ben de herslendim, onu dedim. Gel yav, evine gel.\n\nGelini geri almış, gelmiş. Zamanın birinde dilki gerçekden ölmüş. Dilkiyi altın tepsiye gomuşlar, ırafa sürmüşler de dilki çürüyenece orda durmuş.\n\nGoğden üç elma düşmüş. Biri söylüyene, ikisi diğniyene..\n\n\n*pinnik: Kümes\n\n*gazza: Gaz Yağı\n\n*gıl palayınan: Kıl payı\n\n*sabısı: Sahibi\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "DAL YUSUF MASALI",
        "text": "Gaya gunduzu musun\n\nZahir yıldızı mısın?\n\nİn aşşa gonuşah\n\nSen patişah gızı mısın?\n\nBi var ımış, bi yoğumuş. Çoh söylemesi bek gunaf ımış. Bir patişah var ımış. Bu, iki evliyimiş. Tek gızı var ımış. Bu gız içeride durur, guş etinden başgasını yemez imiş. Bir gun, guş etini yemiş, kemiği cama atmış. Cam gırılmış, üç del’anlı*gormüş. Bunlar kiraz yiyomuş.\n\nBiri demiş ki:\n\n- Kiraz, Dal Yusuf’a benziyo. Patişan gızı da , onlar erkakene Dal Yusuf’u seviyo da ben neye vurulmayım.\n\nGız, gara sevdiya yahalanmış, sararıp solmuş. Patişah bahıyo ki gız sapsarı sararmış. Analığına bunun sebebini sormuş. Analıh da gızın guru sevdiya yeldiğini söylemiş. Patişah da \"gızı vurun, ganlı goynani*getirin,\" demiş. Patişah, dolaba bi guzu goymuş, bi de hekim getirmiş. Bu guzu meliyo. Gıız guzuya niye melediğini soruyo. Bunu patişah duyuyo. Cariyelerine, “bunu dağa gotürün, öldürün, goynani getirin,” diyo.\n\nCariyeler gıza gıyamıyo, bi guş vuruyo. Bunun ganına goyna buluyo, getiriyo. Gız dağa gidiyo, çobana ırastlıyo. Çoban, Dal Yusuf’un çobanıyımış. Çoban gıza:\n\n- İns misin, cins misin?\n\nGız:\n\n- Ne insim ne cinsim. Seni beni yaradan Allah’an guluyum.\n\nÇobana altınını incisini veriyo, çobanın elbisesini alıyo. Dal Yusuf’un da duğünü oluyomuş. Gıza gine:\n\n- İns misin cins misin?\n\nDal Yusuf şüpeleniyo, gızı alıyo, odasına gotürüyo. Anasına:\n\n- Bu benim bugun misafirim.\n\nAnası ırazı olmuyo. Oğlan da:\n\n- N’olursa olsun, misafirim olacah.\n\nDal Yusuf dışarı çıhıncı gız dolaba giriyo. Dal Yusuf uyurken dolapdan çıhıyo. Dal Yusuf’un ay’ucuyunan*başucunda bi yeşil, bi gırmızı mum var ımış. Gız mumların yerini dağaşdirmiş*. Bi de öpmüş. Dal Yusuf zabah galhıncı öpülduğünü anamış. Ertes’un gine mumları gız dağaşdirmiş. Öperkene Dal Yusuf yahalamış. Dal Yusuf, \"üç gun gapımı açmayın,\" demiş. Üç gun sona bahmışlar ki içeri darmadağan. Oğlanın anası:\n\n- İns misin, cins misin?\n\nDal Yusuf:\n\n- Bunu yunan*evlenecam.\n\nBunları ayırmıya çalışmışlar. Patişah, oğlanınan gızı ayırıyım deyi aslanı bi yana, gaplanı bi yana bağlamış. Gız uyurkene oğlanı alıp gidiyolar. Gız galhıncı bahıyo ki oğlan yoh. Bi atlı gorüyo, gız atı alıyo. Oğlanın peşinden gidiyo. Gız erkek gılığında oğlanın duğününe geliyo. Oğlan gızı gine tanıyor. Evleniyolar, öteki gız da gendini asıyo.\n\n\n*del’anlı: Delikanlı\n\n*goynani: Gömleğini\n\n*ay’ucuyunan: Ayakucu\n\n*dağaşdirmiş: Değiştirmiş\n\n*yunan: İle\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Üç Kardeş]",
        "text": "Üş gardeş bi araya gelmişler. Bi köye gitmişler. İşleri çıkmış. Köye giderlerkene üçü, bi deve izi gömüşle. Biri demiş:\n\n— Bu devenin ayağının biri topal, demiş birisi.\n\nBirisi demiş:\n\n— Gözünün biri de kör, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n— Bu deve yağ yüklü, demiş.\n\nBiraz daha ileri gitmişlerimiş. Devenin sabı*&nbsp;goşmuş da önlerine gelivemiş. Deve arayıp durumuş. Sabı sormuş:\n\n— Gardeş deve gödünüz mü yollarda?\n\nAdam deveyi gaybetmişmiş. Biri demiş:\n\n— Ayağı topal mıydı?\n\n— Haaaa topalıdı, demiş sabı.\n\nBiri demiş:\n\n— Gözünün biri kör müydü?\n\n— Körüdü, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n— Sırtı yağ yüklü müydü arkadeş?\n\n— Haaa yağ yüklüydü, demiş.\n\n— Biz gömedik, demiş.\n\nDevenin sabı:\n\n— Devenin ayağının topal olduğunu bildiniz. Bi gözünün kör olduğunu bildiniz. Sırtında yağ yüklü deyo. Onu da bildiniz. Bi de gömedik diyonuz. Arkadeş deveyi siz çaldınız, demiş. Deveyi bulun, demiş.\n\nÜç gardeş:\n\n— Arkadeş biz gömedik deveyi, demişler.\n\n— E nasıl gömediniz? Yağ yüklü olduğunu bildiniz. Kör olduğunu bildiniz. Topal olduğunu bildiniz. Sizi mahkemeye vecem, demiş sabı.\n\nGitmiş mahkemeye vemiş. Şimdi mahkemenin günü gelmiş. Çağırmış bunnarı.\n\n— Siz bu adamın devesini çalmışınız. Adam şikâyete geldi, demiş. Çaldınız mı bu adamın devesini, demiş.\n\n— Deve gömedik efendim biz, demişler.\n\n— E kör olduğunu, topal olduğunu nerden bildiniz, demiş hâkim.\n\n— Bize bilecenle derler. Biz biliriz, demişler.\n\nTopala demiş:\n\n— Sen nerden bildin topal olduğunu, demiş.\n\n— Deve giderkene ayağının bi denesinin yere değdiği yok, demiş ordan bildim. O topal ayak yere değmeyorudu, demiş.\n\nHâkim:\n\n— E hadi sen ordan hesapladın.\n\nÖtekine deyoru:\n\n— Devenin kör olduğunu sen nerden bildin, demiş.\n\n— Efendim giderkene yolun daima bi tarafından çalıları yemiş. Sağlam gözü olan yerinden yemiş. Kör tarafından yememiş, demiş.\n\nYani çalıların yeyişinden anlamış devenin kör olduğunu.\n\n— E hadi onu da bildiniz, demiş hâkim.\n\n&nbsp;Ötekine demiş:\n\n— Sen yağ yüklü olduğunu nerden bildin, demiş.\n\n— Efendim gittiği yerde yağ damlamış da gitmiş. Ordan bildim, demiş.\n\nZeytinyağının damlasını görmüş de öle bilmiş.\n\n— E siz nasıl bildiniz bunnarı, demiş.\n\nKardeşler:\n\n— E bize bilecenle derle. Biz biliriz her şeyi, demiş.\n\nHâkim:\n\n— Ben sandığın içine bi şe saklasam bilebili misiniz, demiş.\n\n— Biliriz, demişler.\n\nHâkim:\n\n— Allah Allah! Marangozlara yapın bakem bi tene su sızmaz sandık, demiş.\n\nBi sandık yapdırmış. İçine bi şe gomuş gelmiş. Sandık kapalı. Kilitli sandık. Almış gelmiş önlerine gomuş.\n\n— Bileceniz deyonuz. Alın bilin bakalım, demiş. Bu sandığın içinde ne var, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n—Tepesi testere gibi, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n— Guyruğu var oğlak gibi, demiş. Böle gıvrılıpduru, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n— Doğrudan doğruya horoz deyveseniz ya, demiş.\n\nAşmışlarımış bi goca horoz gelipdurumuş.\n\nHâkim:\n\n— Allah Allah! Bu tesadüf oldu, başka bi şe gocen, demiş.\n\nKardeşler:\n\n— E goy, demişler.\n\nSandığı götürmüş. Başka şey goymuş gelmiş.\n\nHâkim:\n\n— Bu sefer de bilin bakalım, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n— Yusyuvarlak bi şe içindeki, demiş.\n\nÖbürü demiş:\n\n— Sarı sarı, demiş.\n\nÜçüncüsü demiş:\n\n— Portakal deyveseniz ya doğrudan doğruya, demiş.\n\nHâkim:\n\n— Eeeee bırak arkadeş, demiş. Bu adamların hakkından gelinmecek, demiş. Hadi eve götüren de size bi yemek yedirem, demiş.\n\nAyrı bi odaya götürmüş. Zofra*&nbsp;götürüvemiş. Altına da bi başka birini salmış.\n\n— Ne gonuşuyola dinle, demiş.\n\nZofra gelmiş.\n\nKardeşlerden biri:\n\n— Bu ekmeği bişiren gadın abdassız, demiş.\n\nBiri demiş:\n\n— Bu hâkim veledi zina, demiş.\n\nO altında dinleyipduru. Sonra yemeği yemişle. O altında dinleyen gelmiş.\n\nHâkim sormuş:\n\n— Gonuşdula mı bi şe, demiş.\n\nBilecen kardeşleri dinleyen adam:\n\n— Gonuşdula, demiş.\n\nHâkim:\n\n— Ne dedile, demiş.\n\n— Bu ekmeği yapan gadın abdassız deyipdurula, demiş.\n\nHâkim sormuş:\n\n— Başka ne konuşdula?\n\n— Hâkim veledi zina deyipduru, demiş.\n\nHâkim sonra hanımına sormuş:\n\n— Sen abdassız mıydın ekmeği ettiğinde?\n\nHanımı:\n\n— Haa abdassızdım, demiş. Ne bildin, demiş.\n\nAnası da sağmış.\n\n— Ana ana, demiş hâkim.\n\n— Ne va olum, demiş.\n\nHâkim:\n\n— Böle böle dedi bilecenle, demiş.\n\nAnası:\n\n— Heee olum iyi bildin, demiş.\n\nOnu da bilmişle.\n\nHâkim, bilecen kardeşlere:\n\n— Serbessiniz, demiş.\n\nYani bilirlerimiş. Bilecenlerimiş bunna.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*sabı: Sahibi\n\n&nbsp;*zofra: Sofra\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Tilki ile Kirpi",
        "text": "Şimdi eveli bi bağcı varımış. Üzüm bağcısı. Bu üzümleni bişe yiyomuş bunun. Birinde bi gün avlanen deye gelir. Avlanen deye geldiğinde bi de bakar ki bi kirpi bulu. Kapan gurmuş. Kapana tutmuş. Üzümümü yiyen esas tilkiymiş. Fakat kirpinin ayağını tutunca tilki gülmüş Verne. Tilki gülüyoru.\n\n- Ben arkadeş deyoru ben öldüğüme yanmam. Nasıl olsa öldüm deyoru. Gel ende kınalı ellenden biyo öpemde deyor. Öle ayrılalım deyor.\n\nTilkinin elini öperkene bi ısısrıyor. Bi yumuluyo. Yumulunca üzüm bağcısının sahibi geliyo. Bi bakıyo. Evelce tilkiyi gaçırmış biliyo bağcı. Kirpiyi gurtarıyo ayağından tilkiyi öldürüyo. Kirpiyi de salıveriyoru.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "Ayıylan tilki arkadaş olmuşla. Bunu büyüklemizden duyardık. Şindikilere bunu anlatsan da dinlemeyola. Yörüklerin evleri varımış.\n\n— Ben, demiş ayı daşı yuvarleverem. Sen yağ desdisini çal, demiş.\n\nO daşı kakıveriyo. İnsanla daş geliyo üstüme, deye gaçıyo. Gaçınca yağ desdisini alıyolla. Bi ine saklayolla. Orda durukana, deyor ki:\n\n— Bunu beraber gidip beraber yicez.\n\nTilki napıyo? Gurnazlık yapıyo. Ayı yatarkana, yatıyolla uykuya, yatarkana tilki gidip deyor ki:\n\n— Ben, deyor gardeşimin bi çocuğu oldu. Onun adını goymaya gidiyom, diyo.\n\nGidiyoru. Azından yiyo biraz. Geliyo.\n\n— Ne godun adını?\n\n— Azlama godum, deyo.\n\n— Bi daha gidiyo.\n\n- Belleme godum, deyo.\n\nBi daha gidiyo. Götüne inmiş gari küpün.\n\n— Götüne godum, deyo. En sonunda silme süpürdüm godum, deyo.\n\n— Ulen senin ki işe diyoru buna sen yidin bunu.\n\nGünece yatıyolla.\n\n— Eğer, diyo kim yidiyse gıçından çıka bu yağ, deyo.\n\nYatıyolla günece. Tilki kendinden çıkan yağı alıyo ayının gıçına çalıyo.\n\n— Sen yidin deyo, işte bak.\n\nAyı da seslenemeyo. Sarıyo büyük çırayı.\n\n— Deahi diyoru ayının üstüne.\n\nBi de ataşlayoru. Ayı dayı göl al. Ayı dayı göl al. Bu böle bitiyo.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Patişân Gızının Masalı",
        "text": "Bi patişan üç gızı var ımış, üç. O üç gıza demiş ki en böyük gıza:\n\n- Gızım beni ne’ader hazidiyon?*\n\n- Ooo baba, seni bal gibi hazidiyom ben.\n\nOrtancılı gıza demiş ki:\n\n- Gızım beni ne’ader hazidiyon?\n\n- Baba, seni tereyağ gibi, şeker gibi hazidiyom.\n\nEn gucca gelmiş.\n\n- Gızım beni ne’ader hazidiyon.\n\n- Baba, ben seni duz gibi hazidiyom.\n\nBeni bunlar balınan yağ gibi şey, şeker gibi hazidiyo da bu gız beni nasıl oluyo da duz gibi hazidiyo? Duz acı nasıl ossa.\n\nZaman zurf*olmuş. Bu adamcağaz bu gızı gotürmüş gine bi dağan dibine azıtmış. Beni böyle hazitmiyo bu duz gibi hazidiyo, deyi. Azıtmış, getmiş, gelmiş evine neyise yemiş, içmiş, durmuş, oturmuş… Bu gız bir gunden bir gun olmuş, gahmış, bir, gezmiş dağlarda daşlarda. Bir fahır bi çobana ırastlamış. Davar guden çobana rastlamış. Çoban demiş ki:\n\n- Ya burda n’orüyon sen? İs misin cis misin?\n\n- Ne isim ne cisim. Seni beni yaradan Allah’an guluyum.\n\nÇoban da ergen imiş. Demiş ki bana gelin mi, demiş gıza.\n\n-Varırım, niye varmayım? Alla’an emriyinen. Beni babam buruya azıtdı. Ben de sana varırım, demiş.\n\nÇoban bunu dağdan almış, evine getirmiş gızı. Getirmiş. Babasının koyünden imiş o da. Gızı heç babası gormemiş. Bu çobana Allah sonadan bir zenginlik vermiş, bir zenginlik vermiş… Oğlu olmuş, gızı olmuş çobandan. Ondan sona bir ev yapdırmış emme bu çoban bir ev yapdırmış ki babasının gonândan fazla gonah yapdırmış. Çoban evlenmiş, bunun da çoluğu cocuğu olmuş. Zaman zurf etmiş. Bir gunden bir gun olmuş. Bu demiş ki gızına:\n\n- Boğon, avrat, bi yemek gor. Bunu, bütün mehleyi davet edek, demiş.\n\nGahmış avrat, bi yemek gormüş, bi yemek gormüş. Sana ne deyim? Alayının duzunu asig etmiş yemân. Neyise… Bu patişa da çığırmışlar. Patişah da gelmiş ya bi koyün patişa. Gelmişler, yemişler, içmişler, durmuşlar, oturmuşlar… Zaman zurf etmiş, herkeş dağalmış. açoban demiş ki gızıyınan beraber –gızı biliyo babası olduğunu gız. O bilmiyo ha- Demiş ki:\n\n- Patişam, yemeklerimizin ne gusuru var ıdı?\n\n- Heçbir gusuru yoh yemeklerinizin. Eccik duzu asiğidi. Biliyon mu? Az bi duzları asiğidi. Çoban, patişa:\n\n- Şöyle otur, demiş.\n\nSonra getmiş, garısına çığırmış. Garısı gelmiş.\n\n- Patişam, senden böyük Allah var. Benim yemeklerimin ne gusuru var ıdı? Bağandin mi?\n\n- Yooh, heçbir gusuru yoğ udu, demiş.\n\n- Ecik yemekleriyin duzu asiğidi.\n\n- Temam, sen, benim babamsın. Ben de senin gızınım. Beni gotürdün, dağlara azıtdın. Öta*gızlarına aldın. Getirdin, dağlara azıtdın. Allah bana vermedi mi? Ben, senin gızınım işde. Ben senin gızınım.\n\n- Sayı mı?\n\n- Valla. Heçbir yeman gusuru olmaz da ben seni duz gibi hazitdim. Sen beni gotürdün, dağlara daşlara azıtdın. Allah bana da verdi bah, demiş. Ben senin gızınım da nasıl atdın?\n\nYemek, demiş, duz, demiş. Dünyanın dadı, demiş. Ondan sonra bu gızı almışlar, arım gorüm olmuşlar, yemişler, içmişler, hoş muratlarına geçmişler. Bitdi işde bu gadar.\n\n\n*hazidiyon: Haz ediyorsun, seviyorsun\n\n*zurf: Geçmiş\n\n*öta: Öteki\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Kadı]",
        "text": "Adamın biri şe etmiş. Çocuna demiş ki çocunun odun yüklerimiş mesela bazara götürmüş. Bazara varınca hindi gocuklu bi dene gadı olurmuş eskiden. Gadıla gocuklu olurmuş. Şimdi bunu demiş:\n\n- Müslümanlın şartı kaç demiş.\n\n- Çocuk ben bilmeyon demiş.\n\n- Hindi bilmeyon ule nasıl bilmen sen demiş.\n\nÇocuga iki dene şe hurmuş depme hurmuş.\n\n- Artık git demiş bu odunu şe yap ver gel gelmiş.\n\n-Hani olum odunun parası?\n\n- Orda demiş gocuklu bi adam va verdi demiş şe demiş para vermedi aldı getti demiş.\n\n- E ondan sonra eee.\n\nErtesi gün öteki olunu salmış. Hadi olum bubam haceye gidiyoru yörümüş bunla dağda bubam hacce gidiyoru bizim bi dene goyun va undan üç yüz tane şey oldu goyun oldu bunun parasınan hacce gidem mi gidemem mi. Neyse yörük artık gitmiş. İşte yörün olu gitmiş gari vamış şeye gadı efendi bizim goyunla va üç yüz dene işte bunun parasınan şeye gidebilin mi gideme bubam şe et demiş. Şimdi gadı’nın dövdü çocuk onun gardaşı oldunu bilmeyoru. Şimdi gadı tutmuş iki tane arkadaş almış yana vamışla yörün evine Yörük çadırdaymış dağda.\n\n- Ee hoş geldiniz demiş hoş beş neyse. U zaman demiş ki:\n\n- Şey ondan sonra sizin demiş gadı hangısınız.\n\n- Gadı benim demiş.\n\nÖteki başka biri höle höle derken neyse yemeği yemişle.\n\n- Üç dene gayva yap demiş şimdi garıya. Bi denesi adam gayvası olsun bi danesi afedersin garı gayvası olsun bi denesi puşt gayvası olsun.\n\nHindi garı üç dene gayve yapmış.\n\nEmme hindi puşt kim adam kim hindi şey kim bunları bilmiyoru garı şey içerde onla.\n\n- Artık puşt gayvasını buna ve demiş.\n\nÇocunu dövmüş a gadı.\n\n- Hindi adam gayvasını ona vedi adam gayvası sade gayva hani yimeğin üstüne sade gayva içili.\n\nUndan sona şekerli diyene ondan sonra buna demiş garı gayvasının buna ve demiş başka biri.\n\n- Yimeğin üstüne şekerli gayva içili mi.\n\n- Ee argedeş demiş biz demiş işte yimeği yedik gari gidelim midelim dur demiş dur daha bitmedi.\n\nÜç dene oğlu varımış. Çadırın birini gapının bi tarafına durdurmuş. Bi denesini arkasına üç dene odun almış olanlar birer dene.\n\n- Hindi gadı efendi demiş. Benim bi dene goyun vardı demiş. Bu goyun bi dene guzu doğurdu anası öldü demiş. Anası ölünce benim bi dene it varıdı demiş hani köpek. Bu köpege emdirtik demiş. Bundan üç yüz dene goyun oldu demiş. Hindi ben hacceye gidcem hindi bunun parasıynan ben hacceye gidebilimi gidememi demiş.\n\nHindi u zamanın hökmünde gadıla işte hakim biliyosunuz. Garıştırmış marıştırmış.\n\n- Artık bu mallan demiş sen hacceye gidemen.\n\n- Ne olucek. E bu üç yüz goyunu nere ertem ben demiş.\n\n- Baka baka baka bu demiş şey gadılara verilse gerek bulmaz demiş.\n\nEveli odunun parası galmış a. Hindi ordan biri çocun biri çıkmış:\n\n- Gadı efendi demiş siz demiş benim itin demiş anası tarafından mı akraba oluyosunuz babası tarafından mı demiş.\n\nTabi iti emmiş a bu goyun şey guzu.\n\n- E canım öle gösteriyo burda kitapda demiş.\n\n-Gadı efendi sabah namazı kaç erket demiş.\n\n- Dört erket demiş.\n\nDört dene hurmuş oğlanın biri.\n\n- Oğul dur mur aaa dur demiş.\n\nGadı efendi öteki oğlan geliyoru.\n\n- Öle namazı kaç erket.\n\n- On erket demiş.\n\nOn dane de u olan huruyoru. Yav şey gadı gaçamamış çadırın içinden nereye gaçıyoru. Üç dene oğlan zopaylan bekleyipturu. Öteki oğlan gelmiş.\n\n- Gadı efendi irkindi namazı kaç erket.\n\n- Sekiz erket demiş.\n\nSekiz dene huruyoru. Öteki çocuk:\n\n- Akşam namazı kaç erket.\n\n- Beş erket.\n\n- Yatsı namazı kaç erket.\n\n- On üç erket. Ondan sonra gadı gardeşim bi pırsat bulmuş aradan gaş bakalım gaş bakalım. Hindi öteki arkadaşları öle gülermiş.\n\n- Ule arkadaşım demiş gari bi dene siz niye gülüyosunuz yav demiş.\n\n- Ulan demiş cuma namazınan derafi namazı aklına gelmedi adamların demiş.\n\n- Cuma namazı on altı erket. Otuz üç erket de derafi namazı ondan sonra otuz kırk üç dene daha zopa yiyecemiş adam ne o otuz iki kırk beş dene daha zopa yiyecemiş.\n\nUlen ne oluyoru on altı otuz üç daha kırk altı kırk dokuz dene kırk dokuz dene daha zopa yiyece gurtuldu. Ula onların aklına geldi de. Velası lordan gari gadı gurtulmuş gaçmış gelmiş. Böle bu bitti.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tilki ve Yavruları]",
        "text": "Bir tilki bi yere doğurmuş. Enikleri varımış. Hindi gidip geliyoru yaylana gidiyoru dağlara. Akşam geliyoru mesela eniklerinin yanına. Şimdi bu:\n\nKaplumba demiş ki :\n\n- Bir gün bunlara göz kulak ola goy. Benim demiş eniklerin yanına gelen giden oluyo mu bak bakalım, demiş.\n\n- Tamam, demiş.\n\nŞimdi bakıyoru bi ayı gelik geli. Gelmiş kapıya dayanmış. Şimdi tilki dermiş her gün:\n\n- Et yidim etlendim süt yidim sütlendim gara tavuk yidim gavrandım* aç gapıyı püseynen* diyoru şimdi.\n\nHindi ordan açıyoru enikler tabi anası oldunu bilince. Bu hindi aynısını duyuyoru bu ayı öle deyoru.\n\n- Haa diyo anamın sesi diyoru.\n\n- Ya neleydi.\n\n- Anamın sesi inceydi deyoru.\n\nGidiyoru bi saat sonra geliyo yine. İnceldiyoru biraz sesini. Aynısını gonuşuyoru:\n\n- Et yidim etlendim gara tavuk yidim gavrandım süt yidim sütlendim diye.\n\nEnikle hindi anası zannediyoru açalım mı açmıyalım mı derken birisi bi açıyoru gapıyı. Açmasıynan birlik enikleri gapmış almış bunu hepsini yemiş tilkinin. Bak gari sen. Ordan gitmiş. Galiba onu görmüş emme kaplumba. Neyse şey geliyoru tilki. Çirıyor çırıyoru yok enikle. Deyoru ki kaplumbaya:\n\n- Benim şeyi gördün mü sen çocukları gördün mü diyoru.\n\n- Çocuklar diyoru heralda uçtu gibi bi tarafa diyoru. Yanda diyoru ayı varıdı diyoru.\n\n- Ayıyı nasıl kıstırırım ben.\n\nGidiyoru bi tepenin başına bu gucak hayıt* kesiyoru. Sepet örüyoru yani. Sepedi örmeye başlıyoru bu. Şimdi o tepenin dibinde de çeşme varımış orda çamaşır yıkıyoru kadınla. Hiç eşi galmıyoru her gün için. Şimdi sepet örerken ayı çeçmiş gelmiş. Garabalın tarif ettine göre u u ayı.\n\n- Hindi sepetten diyo bene öredin mi sen örmesini.\n\n- Hay hay diyoru öredirim dirkine baya örmüş gari.\n\nHa de ör ha ör ağzını daralıp yapmış çatalın yukarı.\n\n- Ee sen beni daralıtasın ben sonra nerden çıkıcem.\n\n- Ya onun altı gapaklıdır açıverem ben diyo örüyo.\n\nTamamen örüyoru.\n\n- Hindi ben diyoru bişey va diyoru gergin bişey va diyoru ondan acık anlatırım u sepeti unun için örübatırım diyoru. Acık güçlüdür diyoru. Böle bi yüklen bakem diyoru koparabilecek mi diyoru. Sen de güçlüsün diyoru deneyoru çıkabilecek mi?\n\nYükleniyo mükleniyo:\n\n- Nedem benden güçlü mü bu deyor. Çıkamayacak gibi deyoru. Aç bakem gari çıkam ben diyoru.\n\n- Ha şimdi benim enikleri yiyen kim diyoru buna cevap ver diyoru. Ula höleydi böleydi dediyse de hiç sağa sola gaçamağın yok diyoru. Enikleri kim yidi.\n\n- E mesele böle böle diyoru. Ben yidim.\n\n- Ha o zaman sen yidisen bak hindi senin başa gelince geliyo. İnliyoru hindi yokardan kadınlara bak diyoru bi dene ayı gönderiyom sepedin içinde bunu tokucunan öldürün diyoru. Tokucunan öldürün diyoru.\n\nGoyveriyo paamm pat küt pat küt öldürüp attırıveriyola. Tilki gari gurtulmuş.\n\n\ngavranmak: Kıvranmak\n\npüseynen: Yavrularım\n\nhayıt:&nbsp;Sıcak bölgelerde yetişen, kırmızı çiçekli, yaprağı zeytin yaprağına benzeyen, dallarından sepet yapılan bir çeşit ağaç\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Kütahya",
        "title": "Keloğlan Masalı",
        "text": "[KELOĞLAN MASALI]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu pek çoğumuş. Zamanın birinde Keloğlan, annesi, babası üçü yaşamakdalamış. Bi günneden bi gün, Keloğlan’ın babası hastalanmış. Keloğlan’ı ünneyo:\n\n— Oğlum Keloğlan! Ben ölecen gari sana annatam. Geliyor Keloğlan:\n\n— Baba, ne deyyon?\n\n— Oğlum ben ölürsem köse değirmenlerine un öğütmeye gitme! E az duruyo çok duruyo, babası ölüyo. Yiyecekler ekmek yapacaklar. Günlerden sonra buğdaylar un olacak ekmek yapacaklar. Annesiyle buğdayları eşeğe yükleyorlar. Keloğlan çıkıyo yola. Bu değirmen senin, bu değirmen benim geziyor. Ondan varıyo. Nereye gitse köse, sonra köseler bana ne yapacak girende buğdeylerimi öğütem deyor. Giriyor, Köse Dayı’ya:\n\n— Ben buğday öğütmeye geldim, deyo.\n\n— Tamam Keloğlan üğütem, deyo. Şinci unu öğütüyolar, buğdeyi öğütüyolar, gari un yapıyolar gali.\n\n—Keloğlan: Unu benden uğrası senden bir boğça*&nbsp;karalım, deyo. Keloğlan düşünüyo, uğraya ne gidecek deyo, acıcık bir şey gider. Uğra hamuru üveleycen*, Köse Dayı yapam deyo.\n\nKöse Dayı su koyo, un koyuyo, Keloğlan uğra getir derken Keloğlan’ın denginin birini boğça karıyorlar. Boğçayı gömüyorlar, boğça bişiyo, Köse Dayı deyo:\n\n— Keloğlan ikimiz bir yalan söylecez hangimizin yalanı üstün gelirse bu bohça onda galacak, deyo.\n\n— Keloğlan olur, deyo.\n\nKöse Dayı yalana başlayo:\n\n— Keloğlan deyo, bir karpuz ektim burda bitti, suyun öte yanında Çiller’in damına çıktı deyo, öyle büyük bir karpuz oldu ki emme kocaman deyo, gali bu karpuz oldu kesen de yiyen deyo artık nacağı aldım karpuzu kesmeye vadım, karpuzu keseken de nacağı karpuzun içine kaçırdım. Ben boyna nacağı ararken deyo bir adamın birine denk geldim. Ne yapıyon hemşerim?\n\n— Ne yapam karpuzu keserken nacağı içinde kaybettim, onu arıyorum. Hadi kardeşim ben bu karpuzun içinde yedi deve kaybettim sen nacağı nasıl bulacaksın deyo.\n\nKöse Dayı’nın yalanı burda bitiyo, sıra Keloğlan’a geliyor:\n\n— Bizim bir çift öküzümüz vardı çifte koşuyorduk biri hastalandı öküzümüzün, öldü. Yerine arı koştuk. Arının boynunu boyunduruk yara yaptı. Ceviz yağı sürün dediler, ceviz yağını sürdük. Orada bir ceviz bitti, kocaman oldu, dalına kargalar yuva yaptı. Orada da bir dönüm arazi vardı, biz oraya buğday ektik. Buğday oldu. Gali biçmeye başladık buğdeyi. Biz buğdeyi biçerken bir tilki çıktı. Tilkiye orağı bir attım deyo, orak sapı tilkinin gıçına gaçtı, deyo, tilki kaçtı orak biçti, tilki kaçtı orak biçti, bok yime Köse Dayı, bohça Keloğlan’a düştü, deyo.\n\nBohça Keloğlan’a düşüyo, bu şeyde Keloğlan kazanıyo.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* boğça: Hamur.\n\n* üvelemek: Yuvarlamak\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tilki ile Eşek",
        "text": "&nbsp;Tilki ile Eşek\n\nTilkiyle eşek arkadaş olmuşlar. Bunlar giderken tilki:\n\n\"Arkadaş ben seni bir kavak bahçesine götüreyim.\" demiş. Bahçeye gitmişler. Eşek kavakları kemirmeye başlamış ve böylece eşeğin karnı doymuş. Karnı doyunca, eşek anırmaya başlamış. Kavaklığın sahibi bu sesi duyunca hemen oraya gelmiş. Eline bir sopa geçirip, eşeği bir güzel dövmüş ve bahçesinden çıkarmış.\n\nTilki gelip de: \"Ne oldu?\" diye sorunca:\n\n\"Len ne var da ne olacak, iki vurdu elleri acıyınca bıraktı gitti.\" demiş.\n\nBu sefer tilki:\n\n\"Ben seni bir mısır tarlasına götüreceğim. Ama sen anırıp milleti başına topluyorsun.\" demiş. Eşek de:\n\n\"Bu sefer anırmayacağım.\" demiş.\n\nBirlikte mısır tarlasına gitmişler. Eşek mısırları yemiş yemiş, karnı doyunca tekrar anırmaya başlamış. Mısır tarlasının sahibi anırma sesini duymuş. Tarlasına gelmiş. Bir eşeğin mısırlarını yediğini görünce, eşeği bir güzel dövmüş. Bu sırada tilki saklanıyormuş. Tarla sahibi eşeği tarlasından kovduktan sonra tilki, eşeğin yanına gelerek:\n\n\"Ne oldu?\" diye sormuş. Eşek de:\n\n\"Len, ne var da ne olacak, iki vurdu elleri acıyınca bıraktı gitti.\" demiş.\n\nTilki, bu sefer eşeği üzüm bağına götürmüş. Eşek yine üzümleri yemiş ve karnı doyunca anırmaya başlamış. Bahçe sahibi gelince, eşek yine bir güzel dayak yemiş. Tilki de uzaktan eşeğin vaziyetini gülerek seyrediyormuş. Kendi kendine: \"Huylu huyundan vazgeçer mi hiç\" diyerek oradan ayrılıp gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tilki ile Değirmenci",
        "text": "Tilki ile Değirmenci\n\nTilki değirmen damına alışmış, gelir gider ekmekleri yermiş. Bir gün değirmenci değirmenin kapısının üstüne bir ciğer asmış. Altına da bir kuyu kazıp, üstünü örtmüş. Tilki gelmiş bir iki kalgımış (zıplamış), ciğeri alınca kuyuya düşmüş. Ciğeri orada yedikten sonra çıkmaya çalışmışsa da bir türlü çıkamamış. Değirmenci gelince, ölü numarası yaparak ,&nbsp;bir ölü gibi kuyudayatmış. Değirmenci, kuyuya girip tilkiyi kuyruğundan tutup da dışarı atınca, tilki bunu fırsat bilip oradan kaçıp gitmiş. Değirmenci, tilkinin gittiğini görünce oyuna geldiğini anlamış. Ertesi gün aynı yere bir ciğer daha asmış.\n\nTilki canavar*&nbsp;ile arkadaş olmuş. Canavara:\n\n\"Ben şöyle bir ciğer buldum, böyle bir ciğer buldum.\" deyip, canavarı kandırmış ve değirmene getirmiş. Canavar ciğeri alacağım derken kuyunun içine düşmüş. Kuyunun içinden çıkamayınca tilkiye:\n\n\"Kurtar beni!\" diye yalvarmaya başlamış. Tilki de:\n\n\"Beni de içeri çekersin.\" deyip, canavarı oradan çıkarmamış. Canavara: \"Ölü numarası yapmasını\" söyleyip oradan uzaklaşmış.\n\nDeğirmenci gelmiş, ciğer yine yok. Kuyunun içinde de koca bir canavar yatıyor. Değirmenci yine aynı oyunun yapıldığını anlamış. Orada ne kadar taş varsa kuyudan içeri atarak canavarı öldürmüş.\n\n*Canavar:&nbsp; Kurt\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tilki, Kaplumbağa, Kene",
        "text": "Tilki, Kaplumbağa, Kene\n\nTilki, kaplumbağa ve kene arkadaş olmuşlar. Ortaklaşa mahsul ekmişler, biçmişler, toplamışlar. Mahsulün buğdayını bir tarafa, samanını bir tarafa, kesini de bir tarafa yığdıktan sonra paylaşmak için bir yarış yapmaya karar vermişler. Bu fikir de tilkiden çıkmış:\n\n\"Şimdi yarış yapacağız: Kim birinci gelirse buğday onun, ikinciye saman, üçüncüye de kes düşsün.\" demiş.\n\nYarış için sıraya geçmişler. Kene, tilkiye:\n\n\"Benim kulaklarım duymaz, yarış başlayacağı zaman, kuyruğunu bana doğru uzat da yarışın başladığını anlayayım.\" demiş.\n\nYarış başlamış. Tilki, keneye yarışın başladığını bildirmek için kuyruğunu ona doğru eğince kene tilkinin kuyruğuna yapışmış. Tilki koşarak, hepsinden önce yarışın bitiş noktasına varmış. Buğday yığınının üstüne oturacağı sırada kene:\n\n\"Hop! Benim üstüme oturuyorsun, ben senden önce geldim.\" demiş. Tilki çaresiz saman yığınına gitmiş ona sahip olmuş. Kaplumbağa da arkadan:\n\n\"Kes benim kes benim.\" diyerek geliyormuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Arslan İle Kedi",
        "text": "Arslan ile Kedi\n\nArslanla kedi arkadaş olmuşlar. Arslan:\n\n\"Sen de bizim soydansın, ama niye büyüyemedin, böyle küçük kaldın?\" diye sormuş. Kedi de:\n\n\"Ben insan eline düştüm de büyüyemedim.\" deyince, arslan:\n\n\"Şu insanoğlunu bana bir göster. Nasıl bir şeydir?\" demiş. Beraber yola düşmüşler. Kedi önde arslan arkada giderlerken, önlerine bir beygir çıkmış. Arslan sormuş:\n\n\"Bu mu insanoğlu?\"\n\n\"Yok bu değil. Bunun arkasına bir pulluk takarlar, sabahtan akşama kadar çalıştırırlar. İnsanoğlu buna muzurdur[1].\"\n\nAzıcık daha gitmişler, önlerine&nbsp;bir camız çıkmış. Arslan yine sormuş:\n\n\"Şu mu insanoğlu?\"\n\n\"Yok bu da değil. Ah insanoğlu böyle olsa. Bunun ardına kızgın güneşte bir düven takarlar, dolandıra dolandıra sabahtan akşama kadar yakarlar. İnsanoğlu buna da muzurdur.\"\n\nAzıcık daha gitmişler, önlerine bir deve çıkmış. Arslan sormuş:\n\n\"Bu mu insanoğlu?\"\n\n\"İnsanoğlu buna da muzurdur. Buna yükü sararlar, boynuna bir ip takar, o yana bu yana çekerler.\"\n\nGiderlerken ormanda bir koca herif odun kesermiş, kedi:\n\n\"İşte insanoğlu bu.\" demiş. Arslan, insanoğluna sormuş:\n\n\"Sen bana bir çatar mısın, ikimiz bir yenişelim mi?\"\n\n\"Yenişelim de sen kaçarsın. Ben seni bağlayayım, ondan sonra yenişelim.\"\n\n\"Haydi bağla.\" demiş arslan.\n\nİnsan, arslanı iple bağlamış, baltayı kafasına geçirip, arslanı oracıkta öldürmüş. İnsanoğlu, işte böyle her mahluka muzurmuş.\n\n[1]Muzur: zarar veren\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Yarım Horoz",
        "text": "YARIM HOROZ\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş... Böyle demesi pek günahmış. Ovaya gitmiş yemiş başağı, ağzına almış beylik eşeği, anırıp gelir bir küçük sıçan...\n\nZamanın birinde bir Yarım Horoz varmış. Küllükte eşinirken bir altın bulur. Yolda giderken bir Beyoğlu’na rastlar:\n\n— Yarım Horoz! Ağzında parlayan şey ne ki?\n\n— Altın!\n\n— Nereden aldın onu?\n\n— Küllükte buldum.\n\n— Onu bana ver, o benim altınım.\n\n— Vermem.\n\nBeyoğlu altını zorla Yarım Horoz'dan alır kaçar. Yarım Horoz altınını almak için Beyoğlu'nun arkasından gider. Yolda giderken kenarda akan selle karşılaşır:\n\n— Ne o Yarım Horoz, nereye gidiyorsun?\n\nBeyoğlu altınımı aldı, onu geri almaya gidiyorum.\n\n— Ne olur, beni de götür.\n\n— Olmaz, sen yorulursun.\n\n— Sana yardım ederim, beni de götür.\n\nYarım Horoz seli içer, yoluna devam eder. Biraz gittikten sonra, açlıktan ölmek üzere olan bir kurtla karşılaşır:\n\n— Nereye gidiyorsun Yarım Horoz?\n\n— Beyoğlu altınımı çaldı, Onu geri almaya gidiyorum.\n\n— Beni de götür.\n\n— Sen benimle gelemezsin, yorulursun.\n\n— İşine yararım, beni de götür.\n\nYarım Horoz kurdu da yutar yoluna devam eder. Beyoğlu’nun sarayına varır:\n\n— Beyoğlu, altınımı ver!\n\nBeyoğlu adamlarına emir verir:\n\n— Atın şunu ateş damına da yansın!\n\nAdamlar Yarım Horoz'u ateşin içine atarlar. Yarım Horoz karnındaki seli kusarak ateşi söndürür.\n\nBeyoğlu bu defa:\n\n— Atın şunu katır damına da katırlar tepe tepe öldürsünler der.\n\nYarım Horoz az sonra kendini katır damında bulur. Hemen karnındaki aç kurdu çıkarır. Kurt katırları yer. Yarım Horoz buradan da kurtulur.\n\nYarım Horoz'un yine kurtulduğunu gören Beyoğlu:\n\n— Bunda bir iş var, altınını vereyim de belasından kurtulayım, başımdan gitsin diyerek Yarım Horoz'a altınını verir. Altınını alan Yarım Horoz da küllüğüne döner.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Sultan Süleyman ve Yılan",
        "text": "Hindi* çobanın biri, ardıcın birini ocağa sokuyormuş. Ardıç dibinden yanıyormuş. Orda yılan varımış, yukarda. Yılan kafayı çıkarmış. Sultan Süleyman, evli Sultan Süleyman’dan başlayalım. Sultan Süleyman, Azreil geliyor.\n\n— Ya Süleyman ben senin canını, ruhunu gabul etmeye geldim. Allah’ın emri var, deyoru.\n\nSultan Süleyman:\n\n— Yirmi dört saat bene müsaade edin, diyoru.\n\n— Olur, deyoru.\n\nYirmi dört saat müsade ediyorlar. Sabaha kalkıyor, eline asasını alıp böle gezerken ardıcın birinde ocak varmış. Yanıp duruyo. Varıyoru, ocağın dibine.\n\nYılan:\n\n—Ya Süleyman beni gurtar, deyoru.\n\nOndan sora, Sultan Süleyman guşun gurdun dilinden anlıyor. Yılanı gurtarıyor. Asasını uzadıyor, uzattığı asadan yılan akıp geliyor. Boynuna dolanıyor.\n\nYılan:\n\n— Ben seni sokacam, diyor. Size eylik yaramaz, diyor\n\nSultan Süleyman:\n\n— Üç şeye danışalım. Onlar sok derlerse sok, diyor.\n\nÖle sulu dere varıyolar. Deli bi suya soruyolar:\n\n— Ya su, ben bunu ateşten gurtardım, beni sokacağını sölüyor. Ne diyosun?\n\n—Soksun deyoru.\n\nSultan Süleyman sormuş:\n\n— Neden?\n\n— Siz, her pisliğinizi bende yıkarsınız yüzümüze tükürürsünüz. Üstümüze işersiniz.\n\nOndan sora, geçiyorlar, e bi öküz varımış,\n\nÖküze:\n\n— Gel bora diyorlar.\n\nÖküz geliyoru.\n\nSultan Süleyman:\n\n— Ben ben bunu ateşten gurtardım, şimdi beni sokacağını söylüyor. Ne dersin?\n\nÖküz:\n\n— E soksun, diyo. Ben genç iken, benim kuvvetim yerindeyken bana bakılıyodu. Benim itibarım iyiydi, diyoru.\n\nOnu da geçiyorlar, bi tilki varımış. Gidiyor, aşşaya*.\n\nTilkiye:\n\n— Dur bakalım, diyor.\n\nGeliyor tilki.\n\nSultan Süleyman:\n\n— Ben bunu gurtardım ateşten, beni sokacağını solüyor, diyor.\n\nTilki:\n\n— Ben can üste candan ifade almam. İn aşşa, der.\n\nTilki hindi diyor:\n\n— Get o deliğe kapan.\n\nDeliği kapadıyor yılan. Yılan, deliğin gapısını gapatıyor. Sultan Süleyman tilkinin sayesinde yılandan kurtuluyor.\n\nSultan Süleyman tilkiye:\n\n— Tavuklar senin olsun, diyor.\n\nTilki tavuğu çok sever evvelden.\n\n\n*hindi: Şimdi\n\n*aşşa: Aşağı\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Aslan ve Kaplumbağa]",
        "text": "Şindi, mahlûkların en güçlüsü aslandır. Hani dağda yaşıyanların. Şindi, her mahlûk aslandan kaçar. Aslan dutarsa onları yutar, öldürür, yer. Şindi, bi gün aslanı, bizim köyden farzı mahal avlamıya gitmişler. Avcılar dağda aslanı yaralmışlar. Aslan kaşmış, gitmiş, o yattığı inine girmiş. Böle, ganı geşmekde ölmiye hazırlanıyor. Bu esnada inleyor. Habire oh oh oh inliyor. Yan taraftan bi gaplumbağa çıkmış. Gaplumbağa şöyle aslana doğru bi yaklaşmış:\n\n- Ula aslan gardeş niye böyle inliyosun? Nedir böle telaşın?\n\n- Ah demiş. Gaplumbağa yaralıyım hem de yaram çok ağır demiş.\n\n- Kim vurdu seni? Demiş.\n\n- Avcılar demiş.\n\n- Biraz önce bizim argadaşlar ava çıktı. Seni onlar vurmasın? Demiş.\n\nŞimdi güya hani gaplumbağanın arkadaşları getmiş. Ava da hani onlar yaralamış. Gaplumbağa gardeş demiş:\n\n- Beni, sana avcıların vurduğu kurşun değil, enden şindi sözün hindi beni öldürecek gari demiş.\n\nŞindi, aslan, gaplumbağadan avcı olmaz. Olmadığı kadar da silahı olmaz. Sila olmadığı gadar kaplumbağa gidip de aslanı yaralayamaz. Tabi bu bi hikâye:\n\n- Bu senin avcıların kurşunundan ölmecen de demiş. Senin de, senin lafından ölecen demiş. Çünkü benim yatağımdan galkamacamı bildin, bene bi darbe vuramacam bildin için sen bana lakırdıyı söyledin, demiş.\n\nDaha eveli mesela kaplumbayı aslan buldu zaman, şap vurmuş da kanını içermiş. Bu masal da böle bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Uşak",
        "title": "Tan Tan Gabacık",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; TAN TAN GABACIK\n\nBi adam varmış. Bu adamın bi oğlan bi gız iki çocuğu varımış. Çocukların anneleri ölmüş. Adam çocuklara üvey anne getirmiş. Üvey anne adama:\n\n−Götür bu çocukları, dağa at gel demiş.\n\nAdam odun etme manasına çocukları dağa götürmüş. Çamın birinin dalına da bi gabak bağlamış. Gabak rüzgâr vurdukça taak tak ederimiş. Akşam garanlık olmuş, çocuklar oyuna dalmış. Babaları gelmemiş. Gitseler dalın dibine baksalar ki gabak. Ağlamışlar:\n\n−Tak tak eden gabacık, bizi aldatan babacık deye.\n\nİki gardeş akşam olunca:\n\n−Nereye gidem? Köpek üren yere mi gidem? Duman tüten yere mi gidem demişler. En son:\n\n−Duman tüten yere gidem demişler.\n\nÇocuklar üşümüş, duman tüten yere varmışlar. Kapıyı vurmuşlar. İçerden bi ehtiyar:\n\n−Kim o demiş.\n\nÇocuklar içeri girmişler. Ebe de çocuk yermiş. Gız çocuğu farkına varmış bunun.\n\n−Gardeşim biz napcez demiş. Oğlan da:\n\n−Napalım, tuvaletimiz geldi diyelim, gurtulam demiş.\n\nÇocuklar tuvalet manasına dışarı çıkmış. Ebe:\n\n−Ben sizi beklicen demiş. Gız da:\n\n−Sen bizim belimize ip bağla, biz gideriz demiş.\n\nOğlanla gız biraz yol gitmiş. İpi dişlerinnen çözmüşler, gaçmışlar. Ebe ipi bi asılmış, çocuklar yok. Çocuklar gaçmışlar, bi çayın kenarına varmışlar. Tabi çaydan geçmenin mümkünü yok. Gavağa seslenmişler:\n\n−Eğil gavak eğil, arkamızdan düşman geliyor demişler.\n\nGavak eğilmiş, çocukları çayın öteki tarafına geçirmiş. Çocuklar da gaçıp gurtulmuşlar.\n\n(KK: Medine Kocaman, Eşme (Akçaköy) 1954 doğumludur, İlkokul mezunu olup ev hanımıdır, masalı büyüklerinden öğrendiklerini nakletmiştir. Ayrıca Uşak Merkez'e bağlı Güre köyünde şkamet etmektedir)\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Uşak",
        "title": "Ayağına Diken Batan Horoz",
        "text": "Ebenin biri ekmek ediyomuş. Çocuğun birinin ayağına diken batmış. Dikeni çıkamış almış gelmiş:\n\n­­- Ebe* benim dikenimi dutago* demiş.\n\nÇocuk gidince ebe dikeni ocağa atıvemiş. Çocuk dönmüş gelmiş oynamadan;\n\n- Ebe benim dikenimi ve, demiş. Ebe de:\n\n- Ben dikeni ocağa attım, yandı deyo.\n\nEbe o zamana gada ekmek ediyomuş. Oğlan da:\n\n- Madem dikenimi yaktın, o zaman bana bi şibit* ve deyo.\n\nŞibidi alıyo, çıkıyo dışarı:\n\n- Bi dikene bi şibit deyo.\n\nGidekene gidekene bi çobanla garşılaşıyo. Çobanın da garnı acımış, oğlan çobana deyo ki:\n\n- Goyunlarından bi dene verirsen sana bu şibidi veririm deyo.\n\nÇobandan goyunu alıp yoluna gidiyo. Oğlan gideken bi köye daha varıyo. O köyde bi adamın bi sürü gızı varımış. Adamın da goyuna ihtiyacı varımış. Adam oğlana bağırıyor:\n\n- Benim bi sürü gızım var, goyunu bana verirsen gızımın birini sana veririn deyo.\n\nOğlan gızı ordan gelin alıyo, sokağa çıkıyo bağırıyo:\n\n- Bi dikene bi şibit, bi şibide bi goyun, bi goyuna bi gelin, bi geline bi horoz deyo.\n\nOğlan yoldan geçen adamın birine:\n\n- Bana bi horoz verisen sana bu gelini verin deyo.\n\nAdam bakıyo “Horoz basit!” deyo.\n\nOğlan gelini veriyo, horoz alıyo. Sonra çocuk ebesine geliyo. Ebesi:\n\n- Oğlum ne yaptın şibidi deyo. Oğlan:\n\n- Dikeni şibide deniştim, şibidi goyuna deniştim, goyunu geline deniştim, gelini horoza deniştim* deyo.\n\n- Horozu da bana darıya denişirmin? Ben sana horozu veren, sen bana bi kısım darı ve deyo oğlan. Ebe de:\n\n- Olur deyo.\n\nOğlan horozu ebesine verip bi kısım darıyı alıyo. Deken ebe horozun hakından gelemiyo, horoz ebenin elinden boşanıyo, oğlanın elindeki darıyı yiyo.\n\nOğlan tekrar başlıyo söylemeye:\n\n- Bi dikene bi şibit, bi şibite bi goyun, bi goyuna bi gelin, bi geline bi horoz, bi horoza bi kısım darı aldım deyo.\n\nDerken darı da kendine nasip olmuyo. Böyle böyle akşam oluyo.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* ebe: babaanne, anneanne\n\n* dutago: tutuver\n\n* şibit: kurutulmuş yufka ekmek\n\n* deniştim: değiştim\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Uşak",
        "title": "Nohuttan Oğlan",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\nNOHUTTAN OĞLAN\n\nGadının birinin çocuğu olmuyomuş. Gadın saç başında ekmek yaparken ocağın kenarına da nohut ıslatmış. Nohutlar gabarsın da onları da arkasından goyen yavaş yavaş bişsin deye. Gadın kendi kendine:\n\n— Aaa yarabbim bi çocuğum olsa şu yufkaları sarardım, gocama gönderirdim. Yarabbim bi çocuk vemedin, deyo. Dua ediyo.\n\nBi de baksa ki o ıslatdığı nohutların hepsi çocuk olmuş. Ondan sonra gadın pişiriyo çocukla yiyo, gadın pişiriyo çocukla yiyo…\n\n— Benim gocama bi tane ekmek bile galmadı. Ben bişiriyom bunlar yiyo, diyo.\n\nOsanıyo bu sefer de çocukla çok fazla olunca. Süpürgeyi alıveriyo eline, bunların hepsini ateşin içine süpürüyo. Süpürdükden sonra bikaç ekmek da bişiriyo. Gocası da tarlada çift sürüyomuş. Gadın demiş ki:\n\n— Çocukladan birini alagosaydım gocama ekmek gönderidim.\n\nSüpürgenin gıyısında bi denesi galmış. Nohutdan oğlan süpürgenin gıyısından çıkmış:\n\n— Anne ben buradayım, deyo.\n\nNohutdan oğlan tarlaya gidiyo. Bobasına gıyıdan bağırıyo:\n\n— Baba ortadan mı geleyim? Gıyıdan mı geleyim, deye. Bobası:\n\n−Gıyıdan gel oğlum, deyince ekmeğin gıyısını yeyo. Bi da bağırıyor:\n\n— Baba ortadan mı geleyim? Gıyıdan mı geleyim, deye. Bobası biyol:\n\n— Ortadan gel oğlum, deyo.\n\nÖyle deyince gada nohutdan oğlan ekmeği yeyo, bitiriyo. Tam bobasına doğru gideken ineğin biri otlarınan bir nohutdan oğlanı yeyo.\n\nNohutdan oğlan ineğin garnında da doğru durmuyo. İneğin garnından gonuşup gonuşup milleti korkuduyo. Sonra ineğin pisliğinnen bir garnından çıkıyo. O pislikle bir çamır garıp kerpiç yapıyola. O kerpiçleri fırınlayola. Yapdıkları kerpiçden duvar örüyola. Nohutdan oğlan biyol duvarın içinde galıyo. Duvarın içinden ağlama sesi gelince:\n\n— Sen ne ağlıyon, deyola. Duvarın içinden nohutdan oğlan:\n\n— İneğin garnında galdııım, çamırın içinde galdııım. Bahçalara atıldııım. Yandım da yandııım. Ben ağlemeyen de kimler ağlasın, deyo.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Uşak",
        "title": "Ayıyla Evlenen Kız",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;AYIYLA EVLENEN KIZ\n\nEveli bi gız gırmızı elbise keymiş. Gırmızı keyene de ayı bet* vurulumuş derler. Gız küllüğe kül dökmeye gitmiş. Ayı küllükde gızı görünce gıza vurulmuş.\n\nAyı gelmiş, gızı sırtına atmış. Alıp varmış, bi ine sokmuş. Gızın orda iki çocuğu oluyo ayıdan. Ayı gidiyomuş bal bulup geliyomuş, öte beri bulup geliyomuş, yediriyomuş garısınna çocuklarına. Böyle böyle yaşarkana gız bi zaman sonra sıkılıyo. Gız ayıya:\n\n−Sen bugün evde durago, ben de çocuklarınan çamaşır yıkamaya giden demiş. Ayı:\n\n−Beni aldadırsın sen demiş. Gız:\n\n−Hayır aldatman. Ben çocukları banyo etdiren, çamaşırlarımızı yıkayen de gelen. Şu saat gelince ben çamaşırı yıkarın. Sen urganı asıl ben gelirin deyo.\n\nAyı, gızın beline urganı bağleyo. Gız derenin başına gidiyo, derenin kenarına bi gazan guruyo. Yavrılarına:\n\n−Gelin yavrım ben size biyol banyo etdiren deyo. Ayıcıkla korkuyo:\n\n−Ana sen bizi yakcen mi deyolar. Gız da:\n\n−Hayır çocuğum ben sizi yakarmın? Siz benim can ciğer evladımsınız deyo.\n\nAyının çocukları olunca çocukla da insan azması gibiymiş. Gız çocuklarını bi daşa oturtmuş. Alıyo geliyo ıscak suyu, bi döküyo. Ayıcıklar orda oturup galıyo, ölüyola.\n\nGız çocukları öldürdükden sonra, belindeki urganı çözüyo. Urganın ucunu bi sürütmeye* bağlayo. Ayı aşam olunca urganı asıla asıla asıla bi gelse ki urganın ucunda bi sürütme … Gız ayıdan gurtulmuş.\n\nAyıdan saklancen deye bi saman ganlısına* girmiş. Ordan çıkmış giderkene giderkene ayı gine düşmüş peşine. Bi yol kenarında ekmek ediyolarımış. Gız bakmış ayı geliyo:\n\n−Beni gurtarın demiş. Ekmek edenler de:\n\n−Dur biz onun golayını biliriz demişle.\n\nGız saman ganlısından çıkmış, bi hamır teknesine gatmışla ekmek edenler gızı. Üsdünü örtmüşle. Ayı:\n\n−Ne bu böyle demiş.\n\n−Biz fırına ekmek etmeye gidiyoz demişle.\n\nGız ayıyı orda da atlatmış gali. Öyle geçeken geçeken gız iki oğlan gardeşiyle babasının yanna varıyo. Oraya varıncaya gadak gız sararmaya başlamış. Gız evinde hayal görür dururmuş, gün gün gururmuş. Babasınnan oğlan gardeşleri:\n\n−Sen neye guruyon böyle deyolar.\n\nAyı, gızın hayaline bazı aslan şeklinde geliyo, bazı ayı şeklinde geliyo. Gız babasına:\n\n−Bana bi aslannan kaplan alıven deyo. Babasınnan ağabeyleri:\n\n−Ne yapcen onu deyolar. Gız:\n\n−Ayı her gün geliyo, bana ırağat* dirlik vermiyo. Aslanla kaplana ayıyı dutdurup yedirtcen deyo. Gardeşi:\n\n−Gız gardeşım sen neye böyle guruyon deyo. Gız da:\n\n−Gardeşım Cenab­ı Allah beni böyle ayıya yazdı. Bi insan guluna yazsaydı kölgesine sinerdim* deyo.\n\nGız dirliksiz oluyo gali. Öyle olunca babasıyla ağabeyleri gıza aslannan kaplan alıyolar. Aslan, kaplan alınca gadak*:\n\n−Dut aslan, dut kaplan derkene gız açcık gurtuluyo. O sarılık benzinden geçiyo. Bu azapdan gurtuluyo.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* bet: Çok\n\n* sürütme: Tomruk\n\n* ganlı: Kağnı\n\n* ırağat: Rahat\n\n* sinmek: Saklanmak\n\n* gadak: Kadar\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tilki İle Kedi",
        "text": "Tilki ile Kedi\n\nTilkiyle Kedi arkadaş olmuşlar. Tilki bir horoz yakalamış gidiyormuş. Canavarla Ayı da arkadaşlarmış. Tilkiyi ağzında horozla görünce seslenmişler:\n\n\"At o horozu ağzından.\"\n\n\"Atarım atmasına da İbrahim Dayıma söylersem, sizi mahveder\"\n\nCanavarla ayı korkup, tilkiyi bırakıp gitmişler.\n\nTilki bir gün, kaz yakalamış gidiyormuş. Canavarla ayıya yine denk gelmiş, canavar:\n\n\"At onu ağzından.\" deyince, kazı ağzından bırakıp:\n\n\"Sizi İbrahim Dayıma söylersem, şöyle eder, böyle eder.\" demiş. Canavar:\n\n\"Biz sana şaka yaptık.\" deyip tilkiyi yine bırakmış. Bir yandan da İbrahim Dayı’sını merak ederlermiş. Bir gün tilkiye:\n\n\"Şu İbrahim Dayı’nla bizi tanıştır.\" demişler. Canavar korkudan kedinin evine gidememiş. Ayıyı yollamış. Tilki, ayıyı alıp eve götürmüş. Kedi evin bir köşesinde uyuyormuş. Uyurken de horultu çıkarıyormuş. Ayı bu horultu sesini duymuş ve bu sesten çok korkmuş. Tilkiye:\n\n\"Şunu uyar da bir davetimiz var oraya çağıracağız.\" demiş. Tilki gitmiş, kediyi uyarmış. Kedi delikten çıkmış. Ayı bir bakmış ki, yumruk kadar bir şey. Kendi kendine:\n\n\"Allah Allah bir tokat vursam buna, öldürürüm.\" demiş. “Ne ise” deyip, kedi ortada beraber yola çıkmışlar. Giderlerken havada bir serçe uçuvermiş. Kedi hemen kalgımış. Serçeyi yakalayıp ayıya vermiş. Ayı, iyice korkmuş. Giderlerken önlerinden bir yılan kaymış. Kedi, yılanı da bir zıplamış ve yakalayıp, ayıya vermiş. Ayı daha da korkmuş. Ayı önden yürümeye başlamış:\n\n\"Siz geledurun ben önden gidip arkadaşıma haber vereyim.\" deyip önden koşmuş gitmiş. Canavarın yanına varmış:\n\n\"Arkadaş, geliyorlar, ne önünden kaçan kurtuluyor, ne havada uçan kurtuluyor.\" demiş. İkisi de saklanmışlar. Ayı bir ağacın dalına çıkmış. Canavar da ormanın içinde gazellerin arasına gizlenmiş. Tilkiyle kedi davet yerine gelmişler. Masa kurulmuş, fakat kimse yokmuş. Oturmuşlar ve yemeye başlamışlar. Canavarın saklandığı yerde yüzüne bir sinek konmuş. Onu kovalayayım derken yaprakları hışırdatmış. Kedi hışırtının geldiği yere öyle bir atlamış ki, canavar korkusundan hemen oradan fırlamış ve kaçmaya başlamış. Ayı da kedi saldırıya geçti korkusuyla, ağaçtan atlayıp oradan uzaklaşmış. Tilkiyle kedi, sofradaki yemekleri afiyetle yemişler.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Keloğlan Hiç Almaya Gidiyor",
        "text": "Keloğlanı, annesi tuz almaya göndermiş. O sıralarda tuz adı “hiç” miş. Keloğlan da, bu devamlı sadaladığından devamlı hiç hiç hiç diyerek gidiyormuş. Yolda giderken, balık dutan bi adama raslamış. Hiç hiç derken balıkçı kızmış ona.\n\n- Sen neden öyle diyorsun? Bak ben, sen öyle dediğin için balık dutamadım demiş.\n\nPata güde pata güde keloğlanı bi güzel pataklamış. E keloğlan da ağlamıya başlamış.\n\n- Amca amca ben ne dedim sana sen neden böle yaptın. Niçin bana böle davrandın?\n\n- Öle denmez evladım demiş.\n\nYe ne diycem amca? Deyince:\n\n- Pek de çok pek de çok pek de çok diyeceksin demiş.\n\nKeloğlan, pek de çok pek de çok diye giderken yolda bi cenaziye raslamış. Cenaziye raslayınca, cenazedeki amcalar keloğlana çıkışmışlar. Bu, az biraz sesli söylüyomuş. Pek de çok pek de çok deyince:\n\n- Amca neden gızdın? Ben size ne dedim demiş.\n\n- Pek de çok pek de çok pek de çok denmez, demiş. Cenaziye, Allah Rahmet Eylesin dersin demiş.\n\nBaşlamış kelolan, Allah Rahmet Eylesin, Allah Rahmet Eylesin demeye. Yolda giderken, bi küpek ölüsü götüren bi amcaya raslamış. Onun yanından geçerken, Allah Rahmet Eylesin deyince, u amca da gızmış. Başlamış kelolan alamıya. Demiş:\n\n- Amca ben sana ne dedim? Neden böyle diyorsun amcaya? Öle diyince:\n\n- Böle demiyceksin. Allah Rahmet Eylesin demiyceksin.\n\n- Ya ne diycem amca demiş.\n\n- Pek de pis gokiyo pek de pis gokiyo diyeceksin demiş.\n\nBöle giderken hamamdan üç bayan yıkanmışlar, kokular sürünmüşler. Üç tane genç kız odan, yanından geçerken, pek de pis gokiyo pek de pis gokiyo derken onlar da başlamışlar.\n\n- Abla abla neden beni dövüyosun? Ben ne dedim size demiş.\n\n- Böle demiyceksin demiş. Pek de güzel kokiyo pek de güzel kokiyo diyeceksin demiş.\n\nGitmişle, bakkala varmış. Bakkala vardığında, amcaya, pek de güzel kokiyo pek de güzel kokiyo derken amca bi tokat patlatmış. Hiç amca hiç amca diyince, hiç aklına gelmiş. Annesinin tuz ısmarladığı aklına gelmiş. Tuzu almış, annesine götürmüş. Masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına. Gökten üç elma düşmüş biri dinleyenlerin başına, biri anlatanın başına, biri de herksin dilekleri kabul olması için herkesin başına.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Padişahın ve Vezirin Çocukları",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, diyar diyar köylerin birinde padişah varmış. Bu padişah ile veziri bir gün bahçede dolaşırlarken, sohbet ediyorlarmış ama bu sıralar padişah çok üzgünmüş. Bahçede dolaşırlarken karşılarına bi derviş çıkmış.\n\n- Derviş, neden üzgünsün padişam demiş.\n\n- Benim çocum yok da ondan çok üzgünüm demiş.\n\n- Üzülme, demiş. çocun olur Allah’ın izniyle.\n\nBir elma vermiş.\n\n- Bu elmayın yarısı vezirin hanımı, yarısın da senin hanımı yesin. Kabunu da ata yedirin demiş.\n\nŞindi ata yedirmişler. Aylar geşmiş, yıllar geşmiş, padişahın nur topu bir oğlu, vezirin nur topu bi kızı olmuş. Atın da bi tayı olmuş. Bunlar güzel güzel yaşarlarken vezir aniden hastalanmış. Vezir vefad edince, padişah bunları bakmayı unutmuş. Onları hatta saraydan kovmuş ama gizli gizli padişağın oğluyla o küçük kız oyunlar oynuyorlarmış. Günler geşmiş, yıllar geşmiş, padişaın oğlu prens olmuş. O kız çocu da güzelleşmiş. Babasına söylemiş:\n\n- Babacım ben vezirin kızıyla evlenmek istiyorum.\n\nPadişah önce sinirlenmiş, izin vermemiş. Bunlar, atın tayına bindilerse uşmuşlar, gitmişler. Dere tepe düz gitmişler, altı ay bi güz gitmişle. Bi şehre varmışlar. O şehirde düğünlerini yapmışlar, evlenmişler ama bu sırada padişah da çok üzülmüş. Onları çağırmış. Geri getirmiş, hatasını anlamış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, biri dinliyenlerin başına, bir anlatanın başına, bir de gönüllleri sevgiyle dolan herkesin başına.\n\n\nŞindi:Şimdi\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Padişah ve Oğulları]",
        "text": "Bi yine bir padişahımız var. Padişah oğullarından hangisinin sultan olması gerektini düşünmeye başlamış. Acaba hangisini sultan yapayım? İki oğlu varmış. Bunların hangisi sultan olsun diye düşünmüş. Veziri demiş:\n\n- İmtian etsene demiş.\n\nOnları biraz para vermiş. At vermiş. Oğullar, demiş:\n\n- Şimdi bu parayla vatana, millete hayırlı bi şeyler yapın. Kimin padişah olacağını, ya da şehir şehir gezin demiş. En güzel şeyleri alın gelin bana, demiş.\n\nPadişahın oğulları yola çıkmış. Birinci oğul bi şehre varmış. Bi şehre değil de bi vadiye varmış. Yemyeşil, vadiler içinde çok güzel, cennet misali bi yermiş.\n\n- Ben bu evi saray yapsam, demiş, babamın verdiği parayla. Çok güzel olur demiş.\n\nO sarayı yaptırmış. İçini çeşit çeşit eşyalarla döşemiş. Dönmüş babasının yurduna. İkinci oğlu ise köy köy dolaşmış. Dolaşırken bi köye denk gelmiş. O köyde halk alıyomuş.\n\n- Neden alıyosunuz? Diye sorunca, suyumuz yok demiş. Suyumuz çok uzak yerden geliyo demiş. Onun için suyumuz yog olduğundan üzülüyoz demiş.\n\nPadişan olu da bi kanal yaptırmış. Suyu köye getirmiş. Kay halkı o kadar sevinmiş ki, duva etmişle. İşi bitince padişan ikinci oğlu da köyüne, yurduna dönmüş. Babasına varmış:\n\nBaba biz vazifemizi yapdık demiş. Padşah:\n\n- Hadi madem gidelim demiş.\n\nPadişahla oğulları gidiyo. Birinci oğlunun yapdıkları yere varınca viran olmuş. Ev yıkılmış, içindeki eşyaları fareler yemiş. Harap ve bitap düşmüş. Odan üzülmüş padişah parası yabana gitti diye. Öteki köye vardıklarında, sultanım çok hoş geldiniz diye. Köylüler sevgiyle karşılamışlar. Hizmet etti için, halka hizmet eden Hakk’a hizmet eder diye. Sultan ikinci küçük olunu padişah yapmış.\n\n- Sultan sen olacaksın demiş.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerefetine. Gökten üş elma düşmüş, biri dinliyenin biri anlatanın bir de herkezin başına.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Tilki ile Kedi",
        "text": "&nbsp;TİLKİ İLE KEDİ\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\nZamanın birinde, bir tilki ile kedi arkadaş olmuşlar. Ne bulurlarsa beraber yiyip içiyorlarmış. Her şey iyi, güzel gidiyormuş; fakat evin reisliği konusunda bir türlü anlaşamıyorlarmış. Bu nedenle aralarında sık sık tartışma çıkıyormuş. Her ikisi de \"Dediğim dedik, çaldığım düdük\" birbirlerine kafa tutuyorlarmış.\n\nBir gün şöyle bir anlaşma yaparlar:\n\n— Eve kim iyi bakarsa, harcını, borcunu kim iyi karşılarsa,evin reisi o olacak.\n\nO günden sonra hizmet yarışı başlar. Her ikisi de ne bulursa, ne yakalarsa alıp eve getirir. Aradan epey zaman geçmesine rağmen tilki birkaç kemik parçası ile birkaç tüyden başka bir şey bulamaz. Kedi ise her gün birkaç kuş tutup getirir. Sonunda tilki kedinin reisliğini kabul eder. Kedi tilkiyi işten işe, yokuştan yokuşa sürer. Tilki, kediye \"Kürklü Bey\" adını takar. Beyliği kediden almak için de türlü çareler düşünür.\n\nTilki, bir gün kırda gezerken sırtında bir kovan bal taşıyan bir ayı görerek şöyle seslenir:\n\n— Hey koca ayı! Ayıların ayısı, dayıların dayısı, baksana sen! Korkmadan nasıl geçebiliyorsun buradan. Kürklü Bey'imiz seni görürse paramparça eder.\n\nAyı korkusundan sırtındaki kovanı atıp kaçar. Tilki kovanı alıp ine götürür. Sonra tekrar dışarı çıkarak güneşlenmeye başlar. Öğleye doğru ağzından bir demet mısırla geçmekte olan bir domuza seslenir:\n\n— Hey koca domuz! Ağzındaki mısırları bırak da kaç! Bizim Kürklü Bey'e haber verirsem seni paramparça eder.\n\nDomuz ağzındaki mısırları bırakıp kaçar. Akşama doğru ağzında kocaman bir koyunla bir kurt geçer. Kurdu da aynı şekilde korkutur:\n\n— Hey koca kurt! Dur bakalım. Nereye böyle hızlı hızlı. Bırak ağzındaki koyunu! Bizim Bey'e haber verirsem, senin kemiklerini kırar.\n\nKurt korkusundan ağzındaki koyunu bırakıp kaçar. Güneş batacağı sırada ağzında bir parça ekmekle köpek görünür. Köpeği de aynı şekilde korkutarak ağzındaki ekmeği alır.\n\nAkşam olunca ayı, domuz, kurt ve köpek ormanda kuytu bir yerde toplanıp başlarından geçenleri birbirlerine anlatırlar. Sonunda köpeği \"Kürklü Bey'e elçi olarak göndermeye karar verirler.\n\nErtesi gün köpek Kürklü Bey'in kapısını çalar. Tilki ile kedi kapıya beraber çıkarlar. Tilki herkesten önce konuşur:\n\n— Ne o köpek kardeş! Sabah sabah ne istiyorsun?\n\n— Kürklü Bey ile konuşmaya geldim\n\nTilki kediyi göstererek:\n\n— Beyimiz budur,&nbsp;der.\n\nKöpek 'Bu ne biçim bey böyle' diye içinden geçirir. Bir kenara çekip döğmeyi düşünür. Tam o sırada üzerlerinden iki keklik geçiyormuş. Kedi fırlayarak ikisini de yakalar. Biraz sonra bir yılanın hışırdayarak geldiğini görürler. Kedi atladığı gibi yılanı da yakalayıp öldürür.\n\nOlup bitenleri şaşkınlık içinde seyreden köpek \"Aman bana da bir şey yapar\" diye korkusundan hemen oradan uzaklaşır. Varıp arkadaşlarına anlatır:\n\n— Aman,Kürklü Bey'e görünmeyin de, kime görünürseniz görünün. Ben böyle bey görmedim. Herkes başının çaresine baksın. Ufak tefek bir şey ama ne gökte uçan kurtuluyor, ne yerde kaçan.\n\nTilki de kediden beklemediği bu hareketleri görünce beyliği istemeye cesaret edemez. \"Benim bey olmak için daha çok çalışmam gerekir\" diye düşünür.\n\nBizim Kürklü Bey de, beyliğini sürdürür.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Ayağına Diken Batan Horoz",
        "text": "AYAĞINA DİKEN BATAN HOROZ\n\n&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş... Zamanın birinde, köylerden bir köyde allı pullu bir horoz yaşarmış. Her gün vakitli vakitsiz öter, köylüleri tatlı uykularından uyandırırmış. Köyün içinde kral gibi dolaşır, kendini tüm horozlardan yakışıklı ve büyük görür, önüne gelenle didişir dururmuş. Tavukları çöplüklerden kovalar, *dur dünek bilmezmiş.\n\n— Bütün çiftliklerin sahibi benim, diye böbürlenirmiş. Kendini açıkgöz sanırmış, ama biraz aptalcaymış.\n\nAllı pullu horoz, fırıncının çöplüğünde eşinirken ayağına diken batar. Acılar içinde kıvranarak fırıncıya gider. Fırıncı dikeni çıkardıktan sonra:\n\n— Fırıncı Abla, dikenim burada dursun. Ben sonra gelip alırım, diyerek oradan ayrılır.\n\nBir süre sokak aralarında dolaştıktan sonra fırıncıya gelir:\n\n— Fırıncı Abla, dikenimi almaya geldim, der.\n\n— Kusura bakma horoz kardeş, yakacağım bitti. Senin dikeni yaktım, demiş.\n\nAllı pullu horoz çok kızar:\n\n— Pır pır uçarım, bir tane ekmeğini alır kaçarım, diyerek bir ekmek alıp kırlara doğru gider. Kırlarda karşılaştığı çobanın yanına varır:\n\n— Çoban kardeş, şu ekmeğim biraz sende kalsın. Ben sonra gelir alırım, diyerek ekmeği çobana bırakır.\n\nÇoban da:\n\n— Çabuk gel. Hava serinleyince koyunlar durmaz. Sonra beni bulamazsın, der.\n\nHoroz:\n\n—Sen merak etme çabuk gelirim, der.\n\nFakat kırların güzelliğine dayanamaz. Gölgeler uzayıp gün kısalır. Bir pınardan su içerken kendini suda görüp aklı başına gelince çobana gider. Çobanı bir dağ başında bulur.\n\n— Çoban kardeş, ekmeğimi almaya geldim, der.\n\n— Kusura bakma horoz kardeş, sen gittin, gelmedin. Ben de acıktım ekmeğini yedim. Artanını da köpeğime verdim, demiş.\n\nÖfkelenen horoz:\n\n— Pır pır uçarım, bir tane koyununu alır kaçarım, diyerek bir koyunu alıp kaçar.\n\nAz gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Gide gide ağızla burun arası kadar yol gitmiş. Derken bir köye varmış.\n\nO köyde de davullu zurnalı düğün oluyormuş. Hemen düğün evine varır. Düğün sahibi horoza yer gösterir, yedirir içirir. Davetliler çoğalıp yemekler azalınca düğün sahibini bir telaş alır. Sonunda horoza rica eder:\n\n— Koyunu bana sat düğünden sonra borcumu öderim, dermiş.\n\nHoroz kabul eder, koyunu düğün sahibine verir. Düğün bitince horoz hemen adamın kapısını çalar:\n\n— Koyunun parasını istiyorum, der.\n\n— Horoz kardeş düğün daha yeni bitti. Param da kalmadı. Birkaç gün sonra vereyim, demiş.\n\nHoroz dinlemez, çok öfkelenir:\n\n— Pır pır uçarım, ak duvaklı gelininizi alıp kaçarım, diyerek gelini kaptığı gibi dağlara doğru kaçar. Bir pınar başında saz çalan bir âşıkla karşılaşır. Selam verip yanına oturur.\n\nÂşık türküsünü bitirdikten sonra horoza sorar:\n\n— Ne o horoz kardeş? Nereden geliyorsun, bu gelin de kim?\n\nHoroz başından geçenleri anlatınca âşık, bunun aptal birisi olduğunu anlar:\n\n— Bu gelini bana verir misin? diye sorar\n\n— Sazını bana verirsen, gelini sana veririm, der.\n\nÂşık sazı vererek gelini alır. Horoz da sazı eline alıp, bilir bilmez çalmaya başlar:\n\n— Bir dikene, bir ekmeği değiştim.\n\nBir ekmeğe bir koyunu değiştim.\n\nBir koyuna, bir gelini değiştim.\n\nBir geline, bir sazı değiştim...\n\n&nbsp;\n\n*Dur dünek bilmemek: Dur durak bilmeden; dinlenmeden&nbsp;manasında bir deyim.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Koca Mammi",
        "text": "Şindi bir kedi bir de goca mammi varmış. Mammi tilki olüyor. Tilkinin adı da mammi. Şindi bo goca mammi diyor ki:\n\n- Benim bir arkadaşım var, yerde alır gökte yer.\n\nİlan ediyor işte ormandaki bütün hayvanlara. Bonlarda hayred ediyor.\n\n- Yav diyor bu diyor goca mamminin ne biçim bi arkadaşı var. Bunu diyollar, bi daved edelim, bi yemek ziyafedi verelim.\n\nGoca mammiyi davet ediyollar.\n\n- Filan dağda şöle kebap yapdık, buyurun gelin.\n\n- Tamam diyor, gelirim.\n\nŞindi goca mammiyle kedi yavaş yavaş sana bakalak soluna bakalak, domuz var, ayı var, bir de aslan var. Daved ediyor goca mammiyi. Şindi domuz diyor:\n\n- Ben yerı deşeyin, gözümü şeye dayım beni görmesin, saklanayim diyor. Ayı da diyor:\n\n- Ben ağacin başına çıkayim. Aslan da:\n\n- Ben ağacın arkasında durayim.\n\nSofrayı gurmuşlar. Bunlar sallana sallana gelirken kedi bir bakiyor geride bi parlayoru domuzun gözü, bi tüyuyor buna. Domuz bi kalkiyoru gözlerin cırmalıyor.Ya haydı domuzdan kedi korkuyoru ağaca dırmaniyoru. Ağaçdaki ayı, yerde alıp gökde yiyor ya domuzu yedi bene geliyor diyo. Ayı da atiyor kendini. Arkasından aslan da bi gaçış gaçiyollar. Güzel afiyetle yiyollar, bize galdı diyollar yemekler yiyollar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Kediler ve Fareler",
        "text": "Şimdi kedi, arkadaş oluyor bunlar farelerle. Bi ara diyor ki, fareler:\n\n- Bunların eşyalarını biliyorsun yiyollar. Bi gün diyor:\n\n- Ben bunları toplayayım, haciya gidicem, helallaşalım.\n\nGidiyollar, fareleri tek tek geziyollar, eve davet ediyollar, geliyollar. Akşam konuşuyor.\n\n- Herkez girdi mi?\n\n- Girdi.\n\nKapıyı kapadiyollar. Ondan sonra e diyoru:\n\n- İşde biz haciya gidiyoruz. Biz bir takım şeyler söleyeceklerimiz var. Bunları siz sölecez helalleşcez ve gidcez diyor.\n\nOndan sora başliyor.\n\n- Sizin, siz diyor un çuvalının azı duruyken altından kim del dedi de deldin? Urdan diyor:\n\n- Siz bu gadar diyor bizim gazancımızı, un çuvalımızı, buğday çuvallarımızı azından deyil arkasından, alt tarafından kesdiniz, dükdünüz, yediniz diyor.\n\nOndan sora bi güzel bunları afiyetle birer birer yiyor.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Keloğlan Masalı",
        "text": "Padişahın bir elma bahçesi varmış. Koca elma bahçesinde üç tane elma olurmuş. Bu üç tane elmayı tam olgunlaştığı zaman, baze yiyeceği zaman bi şeyler yiyomuş yani. Atık bunu köye ilan vermiş.\n\n- E bu elmayı ne yiyor? Bunu bilene kızımı vercem.\n\nİlan veriyor. O arada bi tanesi bunu:\n\n- Padişahın kızını almak için bunu ben yapcam diyor.\n\nİşde bekliyor. Birden akşam olur, bir dev büle kükreyerek, çok şey yaparak geliyor. O korkuyor. Bu devnin şeyinden, yani öbürse gorkuyor, gaçıyor. Elma gine yiyor. O sene bulunuver elma yiyen.\n\n- Öbür sene ben yaparım bunu diyor birsi daha.\n\nU da aynı, günlerce böle beklerken beklerken bir gece böle bir gürültü bi de geliyor. Bu elmayı da yiyor, şey yapıyor, o da korkuyor gürültüden. Orda bi keloğlan varmış.\n\n- Bunu ben yaparım diyor ardık.\n\n- Unu yapacaksa bu yapar diyor.\n\nBaşkalarını da ikna ediyor. E keloğlan ben yaparım diyoru. Şe yapıyoru dev, böle gelirken hiç gorkmuyoru kılıcını bi sallıyor sora deve yaralıyor. Dev kaçıyor, o arad takip ediyor. Bi guyunun şeyinden aşağı indiğini görüyor. Yani gadın gadın takip ederken o ordan, guyudan aşağı iniyor. Dev orda biraz daha herhalde düzeliyor. Orda da bi köye su akmazmış. Su gelmezmiş. Her sene bi tane kız verilermiş bu deve. U kıza şe aptıktan sora çeşmeyi salarmış. Bütün köylü ordan suyunu alırmış. Ondan sora bunu da duyuyor, orda böle böle diye. Çeşmenin başında ordan bekliyor artık. Gızı gurtarcak. O gızı işde suyak, su akarken ben diyor:\n\n- Beni bi şey yiycek diyor, beni bekleme git diyor. Yani şeye:\n\n- Ben seni gurtarcam diyor.\n\nOrdan şey yapıyor, bi de ona vuruyor gılıcı. Bu zefer su davamlı akıyor, köyün suyu.\n\n- Yav bunu kim yapdı, kim yapdı.\n\nO arda da gız böle u garnından şey devnin garnından elini bulaştırıyo da, olanın arkasına sürüyo.\n\n- A bu suyu kim agıttı, kim agıttı?\n\nKöylü, seferber oluyor. Köylü ilan veriyor.\n\n- Bütün herkez diyor padişahın evin önünden geçcek diye.\n\nHerkez geçerken geçerken, tabi bilmiyo sırtından. O gız da görüyo sırtındakini.\n\n- A diyor işte bu adam diyor.\n\nOnu aliyollar. Padişah gızını veriyor. Undan sora:\n\n- Ne dilersin diyor keloğlana.\n\n- Ben diyor yeryüzüne çıkmak istiyorum diyor.\n\nPadişah işte şe yapiyor, su damacanlara su gatiyor. Kavurma yapiyor, hayvanları kesiyor. Bi tane gartal bindiriyor bu adamı:\n\n- Gak dersen su, gak dersen yemek, guk dersen su vericesin demiş.\n\nBiniyo bu gartala yeryüzüne çikiyor. İşde kırk gece düğün oluyor kelolanla.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Tilki Kaplumbağa ve Kene",
        "text": "Şimdi, bir tilki, bir kaplumbağa, bir kene arkadaş olmuş. Bunlar bir buğdey ekmişler buğdey tarlasına. Buğdeyi şey yapmışlar, biçmişler. Harman etmişler, dövmüşler falan. İşte buğdeyi çıkartmışlar. Buğdey de az çıkmış. Şindi demişler:\n\n- Tilki şey ya uyanık ya bi yarış yapalım, demişler. Şurdan şuraya kadar bir yarış yapalım. Bu yarışı kim gazanırsa o şey olsu, demiş. O alsın buğdayı, demiş.\n\nKamlumbağa da öncede, kaplumbağanın birisi arkadaşını gömmüş oraya, şeye, harmanın içine, harmanın içine gömmüş. Ordan yarışa başlamışlar. Kene de demiş:\n\n- Tilki kardeş, demiş ben haberin olmaz, demiş.Yarış başladığında bene guyruğunu bi değirive&nbsp;hadi gidiyoz de, demiş.\n\nHadi başladık diye guyruğunu gıvıttırıyomuş kene. Kene yapışmış ondan sora koşmuş koşmuş koşmuş. Harmana vardığında, geri bi döndüğünde:\n\n- Neydesiniz, demiş tilki.\n\n- Yav, demiş&nbsp;ben buradayın, demiş kene.\n\nGuyruğunda salıymiş kendini.\n\n- Ben buradayım, demiş. Sen da güzel geldin demiş.\n\nKaplumbağa da ordan çıkmış:\n\n- Ee bende buradayım, demiş. Siz geç galdınız, demiş tilkiye.\n\nBakmış, görmüş tilki işi kaybetmiş. O aradan:\n\n- Ee madem, demiş siz alın, demiş, üş dört tane verin, demiş.\n\nBöle bir dağarcığı vermiş. Tilkinin üş dört tene teneyi böle gatmışlar diye bi üfürmüş dağarcığı şişirmiş. Esgiden dermene böle darcıkla keçi darcınğınla gidilirdi. Çuvaliyodu. O ordan dermene varıyor. Bırakıyor şeyi:\n\n- Dermenci dayı, &nbsp;benim unu diyor, buğdeyi öyüt&nbsp;ben biraz gezcem falan, demiş.\n\n- Peki olur, demiş.\n\nDermenci bakmış darcık baye şiş, yani güzel. Dağarcığı kaldırıyor. Eveli zaten değirmenin şeyi vardır, böle tatası. Çuval goyulan yer ora goymuş. Zaten bunu tilki azını üç yandan bi açiyor, bişey yapiyor. Dermenin abanına, şeyine tane gonulan yere ne diyollar ona? Gazan mı ne diyollar ona? Sepet, Allah şaşırıyor dermeni sısiyor hava çikiyor. Tilki geliyor:\n\n- Benim unu öğüttün mü, diyor.\n\n- Ule, diyor seni biraz solukmuş, diyor. Sen benimle dalga geşmişsin, diyor.\n\n- Yok, diyor. Bilmem ben getirdim, diyor.\n\nTabi dermenci gurtulamıyor. Ona biraz un gativeriyo. Ordan sirtlaniyor. Gece varıyor bi eve.\n\n- İş de ben misafir alır mısınız? Teyze meyze, diyor. Ordan:\n\n- Ee alalım, diyor ev sahibi.\n\nOraya, gece bi kalkıyor un darcığını sığırın önüne veriyor, yani suları yediriyor. Geliyor, sabalen diyor ki:\n\n- Ev sahibi, diyor sen benim unu yedirmişsin sığıra, diyor.\n\n- E nasıl olur nasıl olur?\n\n- Yemiş bak, diyor. İşte sene unu verin ben, diyor.\n\n- Olmaz, diyor.Un da almam ben, diyor.\n\n-E ne?\n\n- Ordan gızını verıcesin, diyor.\n\nNese masal bu ya, o gurtulamıyor, gızını veriyor. Dağarcığa gatıyor gızı götürüyor bi çeşme başına, çoban evine. O da işte kırk yıllık sıçmaya gitmiş deller esgiden öle. Dağarcığı goyup da gittiğin debi ses geliyor. Şey de, çoban da bi bakiyor dağarcığın içinde bi gız var. Gızı aliyor köpeni gatıyor darcığın içine, bağlıyor ağzını, köpeni gatıyor. Sonra tilki yine sırtlanıyor bu darcığı, giderken çişini köpek yapıyor darcıktan. Ordan, heralde bu sırtı ıslanıyor. Bu da tilki şe yapıyor. Bi çiziyor, bu nedir diyor, tabi öfkeleşiyor. Darcığı bi açıyor, köpek tilkiyi ısırıyor. Tilki gaçıyor, köpek sınıyor, tilki gaçiyor, köpek sınıyor. İş de bu masla da bole, çobanla kız evleniyoru, bunlar mutlu bir hayat yaşıyor. Unlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Topal Serçe",
        "text": "[Topal Serçe]\n\nSerçe, çalılıklarda dolaşırken ayağına&nbsp;bir diken batmış. Dikeni çıkartmış, fırıncıya emanet vermiş. Fırıncı da dikeni almış fırının içine atıp yakmış.\n\nDaha sonra serçe, fırıncıya:\n\n— Dikenimi ver. Ekmeğini alır kaçarım. demiş. Fırıncının ekmeğini almış kaçmış.\n\nGiderken yolda iki çoban, sütün içine bokalak doğrarmış. Bunu gören serçe:\n\n— Durun benim ekmeği doğrayalım yiyelim.&nbsp;demiş. Ekmeği doğramışlar yemişler. Serçe:\n\n— Benim ekmeğimi verin, yoksa koyununuzu alır kaçarım. demiş. Oradan bir koyun almış kaçmış.\n\nGiderken, birisi düğün edermiş. Kesecek bir şey bulamamışlar da köpek keseceklermiş. Tam bu sırada serçe:\n\n— Durun, benim koyunu keselim. demiş. Koyunu kesmişler. O zaman serçe:\n\n— Benim koyunumu verin, yoksa gelininizi alır kaçarım.&nbsp;deyip, gelini almış kaçmış.\n\nGiderken bir davulcuyla düdükçüye rastlamış, onlara:\n\n— Şu gelini, düdükle davula değişir misiniz? demiş. Gelini vermiş, Düdükle davulu almış hem vurup, hem öttürüp:\n\n— Bir diken battı ayağıma, fırıncıya verdim, ekmek aldım. Ekmeği çobana verdim koyun aldım. Koyunu düğüncülere verdim gelin aldım. Gelini davulcuyla zurnacıya verdim, davul zurna aldım. Şimdi de hem çalıp hem oynarım, diye dolaşır dururmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Keloğlan ile Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Allah'ın kulu çokmuş. Bir de Keloğlan varmış. Ağasının bağını beklermiş.\n\nBağa bir tilki dadanır. Her gün bağa gelir, üzümleri çalar. Keloğlan tilkiyi yakalamak için bir çubuğun arkasına saklanır. Tilki başka bir çubuğa yanaşınca yavaşça kuyruğundan tutar, elindeki sopa ile tilkiye vurmaya başlar. Tilki yalvarır:\n\n— Aman Keloğlan beni dövme seni vezir yapacağım.\n\n— Nasıl olacak bu iş?\n\n— Sen bana güven, peşimden gel!\n\nKeloğlan arkada tilki önde gide gide bir saraya varıp padişahın huzuruna çıkarlar. Tilki konuşmaya başlar:\n\n— Padişahım, kızına koca arıyordun sana Fesfes Şahı'nın oğlunu getirdim.\n\n— Kim ola ki, bu Fesfes Şahı?\n\n— Padişahım büyük bir ülkenin şahıdır. Sizden de çok zengindir.\n\nPadişah kızını Keloğlan'a verir. Düğün eder evlendirir. Keloğlan vezir olur. Böyle birkaç sene geçer.\n\nBir gün padişah damadını çağırır:\n\n— Üç senedir yanımdasın sana kızımı verdim, vezir yaptım. Fakat sen hiç annenden babandan bahsetmedin. Babana haber yolla bir de sizin memlekete gidelim, der.\n\nKeloğlan'ın paçaları tutuşur. Hemen tilkiye haber gönderir. Tilki gelir:\n\n— Ne oldu Keloğlan seni vezir yaptım yetmedi mi?\n\n— Sen bir yalanla beni vezir yaptın, ama padişah babam bizim ülkeye gitmek istiyor. Şimdi ne yapacağız?\n\n— Sen merak etme, der&nbsp;gider.\n\nYolda gördüğü çobanlara üçer beşer altın vererek Keloğlan'la padişah buradan geçerlerken bu sürü kimin diye sorarlarsa, “Fesfes Şahı'nın\"&nbsp;diyeceksiniz.\"&nbsp;diye tembih eder.\n\nBiraz sonra çiftçilerle karşılaşır, onlara da aynı şeyleri söyler. Yoluna devam eder. Gide gide büyük bir sarayda bir dev anası yaşarmış. O gün de ekmek yapmak için fırın yakıyormuş. Tilki bakmış ki, saray, padişahın sarayından büyük.\n\nDeve:\n\n— Padişahın ordusu geliyor seni görürlerse öldürürler, saklansan iyi olur, der.\n\nDev telaşlanır:\n\n— Nereye saklanayım?\n\n— Fırına gir.\n\nDev fırına girince tilki kapağı kapatır. Dev de orada yanarak ölür.\n\nTilki sarayı hizmetçilerle, cariyelerle doldurur.\n\nKeloğlan padişahla birlikte ülkesine gitmek üzere yola çıkar.\n\nYolda padişah çobanlara sorar:\n\n— Bu sürüler kimin?\n\n— Fesfes Şahı'nın.\n\nPadişah içinden sevinir. \"Bu adam benden de zengin.\" diye.\n\nKeloğlan durumu anlar, kimseye bildirmeden yola devam eder.\n\nÇiftçilere sorarlar:\n\n— Bu tarlalar kimin?\n\n— Fesfes Şahı'nın.\n\nBiraz daha gittikten sonra büyük bir saraya gelirler. Tilki bunları karşılar: Cariyeler hizmetçiler Keloğlan'a:\n\n— Padişahım hoş geldiniz, derler.\n\nYerler içerler, padişah ülkesine döner. Keloğlan sarayda hayatını yaşamaya devam eder. Tilki de ölen devin bir kızı varmış, onunla evlenir.\n\nBir gün tilkinin karısı \"Kocam öldü.\", diyerek Keloğlan'a gelir. Keloğlan:\n\n— Bir dereye sürüverin, der.\n\nTilki de bunu duyunca Keloğlan'ın karşısına dikilir:\n\n— Sen bir bağ bekçisi iken, ben seni vezir yaptım. Karşılığı bu mu olacaktı?\n\n— Yok tilki kardeş ben senin yalandan öldüğünü bildim de ondan böyle söyledim, diyerek tilkiyi inandırır.\n\nTilki Keloğlan'a sorar:\n\n— Peki ağa ben gerçekten ölürsem ne yaparsın?\n\n— Sen ölürsen sarayın bahçesine gömer, başına türbe yaptırırım.\n\nTilki yine karısını gönderir:\n\n— Kocam öldü, kocam öldü.\n\nKeloğlan hemen bir tilkiyi gömer, başına da bir türbe yaptırır. Tilki mezardan çıkar, karısını da alır gider.\n\nYemişler içmişler muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Avcı Mehmet",
        "text": "AVCI MEHMET\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Yaşlı annesiyle birlikte yaşayan bir Avcı Mehmet varmış.\n\nBir gün Avcı Mehmet ava giderken yolda çocukların eziyet ettiği bir kedi yavrusu görür. Çocukların yanına varır:\n\n\"Size birer tane ceviz versem kediyi bana verir misiniz?\"\n\nÇocukları kediyi ne yapsınlar, alıp, kediyi Avcı Mehmet'e verirler. Avcı Mehmet kediyi alarak evine getirir. Ertesi gün tekrar ava giderken, çocukların bu defa bir köpek yavrusu ile oynadıklarını görür. Çocuklara yine birer tane ceviz vererek köpek yavrusunu kurtarır. Kedi ile köpek yavrusunu evinde besler.\n\nDağda avlandığı başka bir gün kara bir yılanın güzel bir yılanı kovaladığını görür. Güzel yılana acıyan Avcı Mehmet silahını doğrultarak kara yılana doğru ateş eder; fakat her zaman attığını vuran Avcı Mehmet yanlışlıkla güzel yılanı vurur. Yılan yaralı olarak oradan kaçar. Avcı Mehmet yaptığına çok pişman olur. Üzüntü içinde evine döner.\n\nGüzel yılan da yılanlar sultanının kızıymış. Avcı Mehmet'in kendisini yaraladığını babasına anlatır. Çok öfkelenen yılanlar sultanı iki yılanı Avcı Mehmet'i öldürtmek için görevlendirir.\n\nYılanlar Avcı Mehmet'i öldürmek için yola çıkarlar. Avcı Mehmet de kahvede bir köşeye çekilip üzüntülü bir şekilde otururken onun bu durumunu gören arkadaşları yanına gelirler:\n\n\"Hayrola Avcı Mehmet, ne oldu sana, niye böyle üzüntülüsün?\"\n\n\"Sormayın arkadaşlar! Bugün çok kötü bir şey yaptım. Güzel bir yılanı kara yılanın elinden kurtarayım derken, yanlışlıkla güzel yılanı vurdum. Üzüntüm bundandır.\"\n\n\"Nasıl olur Avcı Mehmet! Sen attığını vuran bir kişisin. Böyle bir yanlışlığı nasıl yaptın?\"\n\n\"Ben de bilmiyorum, oldu bir kere.\"\n\nYılanlar da bu konuşmaları dinliyorlarmış. Avcı Mehmet'in sultanın kızını yanlışlıkla vurduğunu öğrenince geri dönerek durumu yılanlar sultanına bildirirler. Yılanlar sultanı adamlarına emreder:\n\n\"En yakın iki arkadaşı kılığına girerek Avcı Mehmet'i bana getirin!\"\n\nYılanlar, arkadaşları kılığında Avcı Mehmet'in evine gelirler:\n\n\"Haydi bugün ava gidelim!\"\n\nAvcı Mehmet \"Kusura bakmayın canım bir yere gitmek istemiyor\" dediyse de arkadaşları ısrar edince onlarla ava diye yola çıkar. Arkadaşları onu yılanlar sultanının huzuruna çıkartırlar. Olanları bir de Avcı Mehmet'ten dinleyen yılanlar sultanı onu sarayında birkaç gün misafir eder. Bu arada sultanın kızı da iyileşir. Avcı Mehmet ile arkadaş olurlar.\n\nBir gece Avcı Mehmet'e:\n\n\"Babam seni mükafatlandıracak, \"Dile benden ne dilersen\" derse sen de \"Dilinin altındaki mavi boncuğu isterim\" de diye, tembih eder.\n\nErtesi gün yılanlar sultanı Avcı Mehmet'i huzuruna çağırır:\n\n\"Avcı Mehmet, sen kızımı kurtardın. Ben de bu iyiliğin altında kalmak istemem, dile benden dünyalığını vereyim.\"\n\n\"Sağlığını dilerim efendim!\"\n\n\"Benim sağlığımın sana ne faydası var? Dilediğini söyle.\n\n\"Dilinin altındaki mavi boncuğu isterim.\"\n\nYılanlar sultanı bu istek karşısında şaşırır. Bunu kızının tembihlediğini anlayarak, kızına bakar. Kızı da:\n\n\"Mavi boncuk benden de mi kıymetli babacığım\" deyince yılanlar sultanı boncuğunu Avcı Mehmet'e vermeye mecbur olur. Boncuğu verirken de şunları söyler:\n\n\"Bak Avcı Mehmet! Bu boncuk sihirli bir boncuktur. Boncuğu yaladığın an karşına bir Arap çıkar ve her istediğini yapar. İnşaallah onu hayırlı işler için kullanırsın.\"\n\nAvcı Mehmet boncuğu alarak evine gelir. Annesine der ki:\n\n\"Anneciğim falan sultanın kızını bana iste.\"\n\n\"Nasıl olur oğlum. Biz fakiriz, koskoca sultan kızını bize verir mi? Sonra biz ona nasıl bakarız?\"\n\n\"Anne sen merak etme, kızı iste gerisine karışma.\"\n\nKadın oğlundan kurtulamayacağını anlayınca sultanın kızını istemek için saraya gider. İki gün boyunca sultanın adamları kadını içeri almazlar. Dilenci sanarak üç beş parça eşya verip gönderirler. Üçüncü gün kadın \"Ben dilenci değilim, padişahımızı görmek istiyorum\" deyince, adamlar kadını padişahın huzuruna çıkarırlar. Padişah kadını görünce sorar:\n\n\"Sen benim huzuruma çıkmaya nasıl cesaret ettin, ne istiyorsun?\"\n\n\"Efendim Allah size uzun ömürler versin. Benim avcı bir oğlum var. Ne kadar söylediysem de dinletemedim. Çaresiz huzurunuza geldim. Allah'ın emri, peygamberin kavli kızınızı oğluma istiyorum.\"\n\nPadişah duydukları karşısında şaşırır.\"Ben kızımı veririm, ama bazı şartlarım var. Oğlunuz bu şartlarımı yerine getirirse kızım onundur.\"\n\n\"Nedir şartlarınız?\"\n\n\"Şu karşıdaki dağı görüyor musun?\"\n\n\"Evet efendim.\"\n\nO dağ benim sarayımın güneşini engelliyor. O dağı yok edecek, bir de benim sarayım gibi bir saray isterim.\"\n\nKadın eve dönerek olanları oğluna anlatır.\n\n\"Ay oğul, ben sana demedim mi? Kocaman padişah kızını hiç bize verir mi?\"\n\n\"Anne, ne istedi, sen onu söyle.\"\n\n\"Sarayın karşısındaki dağın kaldırılmasını istiyor. Bir de kendi sarayı gibi bir saray yapmamızı istiyor.\"\n\n\"Anne sen üzülme, onların istedikleri bunlar olsun.\"\n\nAnnesi yatınca oğlan hemen boncuğu çıkartarak dilini sürünce karşısında kocaman bir Arap belirir:\n\n\"Emret ağam!\" der.\n\nOğlan Arap'tan padişahın sarayının karşısındaki dağı kaldırmasını ve padişahın sarayından daha güzel bir saray yapmasını ister, yatar uyur. Uyandıklarında bir de ne görsünler, dağ yerinden gitmiş kendileri de çok güzel bir sarayın içindeler. Oğlan hemen annesini padişaha gönderir.\n\n\"Ben onların dediklerini yaptım. Git kızı iste!\"\n\nKadın güzel kıyafetler içinde daha padişah kalkmadan saraya varır:\n\n\"Padişahı görmek istiyorum!\"\n\n\"Padişahımız henüz kalkmadı.\"\n\n\"Padişahımız uyanınca sarayın balkonundan dışarı baksın!\"\n\nAdamlar gidip padişahı uyandırarak kadının dediklerini söylerler. Padişah da balkona çıkınca gördükleri karşısında hayrete düşer. Koskoca dağ gitmiş, yerine kendisininkinden daha büyük bir saray gelmiş. Hemen kadını huzuruna çağırır:\n\n\"Bu işi nasıl başardınız?\"\n\n\"Bu işi oğlum başardı. şimdi kızınızı istiyorum.\"\n\n\"Bende bu kadar büyük bir işi bir gecede başaran delikanlıya kızımı veriyorum.\"\n\nKadın hemen sarayına giderek oğluna haber verir. Kırk gün kırk gece düğün yaparak padişahın kızı ile Avcı Mehmet evlenir.\n\nBunlar mutlu bir şekilde yaşayıp giderken, Avcı Mehmet abdest almak için boncuğu ağzından çıkarır ve rafa koyar. Sonra da boncuğu orada unutur. Boncuğun marifetini bilen bir Yahudi de ona sahip olmak istiyormuş. Bir gün satıcı kılığında saraya gelir. Avcı Mehmet'in karısına bir şeyler satarken raftaki boncuğu görür, sattığı eşya karşılığında boncuğu ister. Kadın da ne bilsin, eski bir boncuk diyerek satıcıya verir.\n\nErtesi sabah kalktıklarında ne görsünler! Sarayın yerinde yeller esiyor. Eski evlerinde uyanmışlar. Her şeylerini kaybetmişler. Oğlan hemen boncuğu beller, yerinde yok. Karısına sorar. O da boncuğu satıcıya verdiğini söyleyince oğlan her şeyi anlar. Yahudi o gece Arap'a dağı eski yerine getirttirir. Avcı Mehmet'in sarayını da yok ettirir.\n\nAvcı Mehmet üzüntü içinde sokaklarda dolaştıktan sonra eve gelip beslediği kedi ile köpeği de göremeyince bir kat daha üzülür.\"Düşenin dostu olmazmış. Kedi ile köpek bile beni terk etmiş\" diye düşünür.\n\nBiz gelelim kedi ile köpeğe... Kendilerini çocukların elinden kurtaran ve besleyen Avcı Mehmet'in durumuna üzülen kedi ile köpek ne yapıp yapıp boncuğu Yahudi'den almaya karar verirler. Evden ayrılarak Yahudi'nin sarayına giderler. Kilerde yakaladıkları bir fareye tembih ederler.\n\n\"Kuyruğunu pekmeze ve karabibere batırıp, Yahudi'nin burnuna süreceksin.\"\n\nFare kediden kurtulmak için dediklerini hemen yapar. Yahudi karabiberin etkisiyle hapşırınca boncuk düşer. Kedi boncuğu kaptığı gibi oradan uzaklaşır. Köpekle birlikte Avcı Mehmet'in yanına gelirler. Avcı Mehmet eski dostlarını görünce sevinir. Kedi ile köpek boncuğu ona verirler.\n\nBoncuğa tekrar kavuşan Avcı Mehmet hemen boncuğu yalayarak Arap'ı çağırır. Tekrar padişahın sarayının karşısındaki dağı kaldırttırır. Yerine de eski sarayını yaptırır. Yahudi'yi de yakalatarak padişahın huzuruna çıkarır. Yahudi yaptıklarını anlatınca, padişah kendi cezasını da kendisinin vermesini ister:\n\n\"Kırk eşkin at mı istersin, kırk keskin kılıç mı?\"\n\nYahudi cevap verir:\n\n\"Kırk keskin kılıcı ne yapayım. Kırk eşkin at verin ki buradan gideyim.\"\n\nPadişahın adamları Yahudi'yi kırk atın kuyruğuna bağlayarak atları dağa sürerler. Yahudi de parçalanarak cezasını çeker.\n\nHer şeyine tekrar kavuşan Avcı Mehmet padişaha da baş vezir olur.\n\nYerler, içerler muratlarına geçerler.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Çakallarla Köpekler",
        "text": "Esgiden çakallar köylerde yaşardı. Köpekler de dağlarda yaşamış. E gel zaman git zaman köpekler demiş ki çakallara:\n\n- Bizim hastamız var. Biz köye inelim, siz dağa çıkın. Bi yer değiştirelim demişler.\n\n- Tamam demiş çakallar, olur.\n\nE aradan bi müddet geçtikten sora çakallar köyün kenarına gelirmiş, köpeklere ulurmuş.\n\n- Hastanız ey oldu mu diye.\n\nKöpeklerde köyün gırağında[1] dolaşır:\n\n- Hov hov hov yog eyi olmadı dermiş.\n\nYine biraz daha müddet istiyolar. Onlar biraz daha orda kalmak istiyor. Çakallar dağya çıkıyor. Biz artık gelelim şeyimize, bi da geliyolar köyin kenarına:\n\n- Hastanız iyi oldu mu?\n\n- Köpek hov hov hov yok iyi olmadı diyolar. Yok iyi olmadı diyolar.\n\nOndan sora çakallar dağda, köpekler de köyde yaşar olmuş.\n\n\n[1] Gırak:Kenar, çevre\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tilki ile Yılan]",
        "text": "Şindi, dilkiyle yılan arkadaş olmuşlar. Undan sora bunlar gezerlerken, tozarlarken bi de ırmak geliyo önlerine. Odan sora bu ırmaktan nası geçeriz diye düşünmüşler. Tabi yılan düşünüyo, tilki de düşünce yok. Ondan sora:\n\n- Acaba diyor, arkadaşı bu sona mı ersin filan.\n\n- Yok, diyor tilki. Ben seni sırtıma donan seni karşıya geçireyim, demiş.\n\nOndan sora yolda, çayın içinden geçerken ilan beline sıkıyo dilkinin. Kötülük yapmak için.\n\n- Sen ne yapmak istiyon, diyor.\n\n- Arkadaşlığımız sona erdi, diyor. Seni burda öldürcem, diiyor.\n\n- O zaman çayı geçelim undan sora sen beni öldür madem, diyor.&nbsp;Çayı geçtikten sora uzat, diyor kafanı bi öpüşelim, diyor. Undan sora sen sağ ben selamet, diyor.\n\nE uzattında kafasını bi ısıriyor dilki. Ondan sora yılan şarkadak şöle uzuyo yere.\n\n- Ben diyor, arkadaşı dostdoru bilirim, diyor.\n\nYani u dosdoru yatiyor.\n\n-Ben, diyor arkadaşı dosdoru bilirim, diyor. Bu şekil olmalısın, diyor. Ondan sora sokul öldürmek beni amacın ama ben arkadaşı dosdoru bilirim, diyo.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Kurnaz Tilki]",
        "text": "Şindi, evel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşini tıngır mıngır sallar iken, bir tavşan, bir dilki, bir kaplumbağa bir de kene varmış. Bunlar e arkıdaş olmuşlar. Gezmişler tozmuşlar karınları acıkmış. Demişler gi:\n\n— Biz ne yapalım?\n\n— Biz acıktık buğday ekelim.\n\nBuğday ekmişler bir kayanın dibine. E buğday büyümüş. Ondan sora hasat zamanı gelmiş.\n\n— İ hadi bişmeye gidelim.\n\nDilki demiş gi:\n\n— Ben bu kayayı dayayayım, kayı yıkıverin üzerinize, siz biçin.\n\nGurnazlığını yapacak dilki, ondan sora öbürkinler harmanı bişmiş, kaldırmışlar. Ondan sora paylaşma zamanına gelmiş artık. E şeyi, buğdayı dilki yine kurnazlık yapiyomuş. Artık bunların buğdayı en fazla kim alsın, ben alayım hesabına e bunların içinde en çok kim goşar? Ben goşarım.\n\n— Tamam arkadaşlar şimdi bir yarış yapcaz. Bu yarışda en önde kim gider gelirse dağı, tepeyi kim dolaşır gelirse bu buğday onun olcak.\n\n— Tamam demişler, kabul etmişler.\n\nŞindi sıraya giriyollar dilki bu başlıyor goşmaya, arkasından tavşan, arkasından kaplumbağa. Gaplumbağa az gidiyo ondan sora hemen dönüyo geliyo samanın içine gömülüyo. Kene de buna yapişiyo. O da şe yapıyo tabi kafayı çıkariyo onları gözlüyo. Artık ne zaman dolaşıp gelicekler diye. Ondan sora e bunlar gidiyo bi bekliyo geliyolar. Hemen ordan samandan çikiyo:\n\n— Allah bir, diyo. Evel ben geldim.\n\nKene diyo:\n\n— İkinci ben geldim. Allah bir diyo.\n\nOndan sora eli baş galiyo.\n\n— E ne yapalım e ne yapalım?\n\nDilki bu zefer gurnazlık yapiyor.\n\n— Bana diyoru bundan üş beş tane verir misin?\n\n— Ey, diyor.\n\nBi dağarcığın içine üş beş dane buğday gatiyor, bu şişiriyor dağarcığı doğru değirmene. Değirmenin yanina variyor.\n\nDeğirmenciye diyor:\n\n— Ben bi çuval buğday getirdim. Ben bi yere gidip gelcem onu ben gelince gadar öğüt.\n\nOndan sora değirmenci sırası geldiğinde darcığı bi dökiyo, fos bi şey yok.\n\nUndan sora ne yapayım? Dilki geliyor:\n\n— Buğdayımı isterim ben, doğru verdim arkadaş.\n\nNe yapayım ne yapayım? Değirmenci diyo:\n\n—Şundan diyor gurtulayım diyor. Gine bir ölçek un gatiyor. Ondan sora dilki alıp gidiyo. Yolada giderken bi çobana rastliyo. Ondan sora çobana diyo ki:\n\n— Beni misafir alır mısın?\n\n— Alırın diyor.Misafir aliyor.\n\nGece bi haber oluyo. Buğdayı galdiriyo, unu sığırın önüne goyuyo kendisi, goyuyo. Sığırı alcak amacı. Ondan sora oraya şe yapıyoru. Sabaleyin bi kalkiyo:\n\n— Çoban kardeş benim buğdeyı, unu senin sığır yemiş. Ben diyor sığırı alırım. Ben senin sığırı alırım.\n\nOndan sora onu aliyo, çobanın kızını aliyo. Hadi başliyoru, giyiyo, gidiyor. E ondan sora yine bi yere müsafir olüyo e bi çobana. Çobana diyo ki:\n\n— Bu kızı teslim al, ben bi yere varıp gelcem. Ondan sora seni tekrar alicam. Çobana diyo kız:\n\n— Abi diyo sen beni bundan gurtar diyoru. Ey beni gurtar, diyoru.\n\nUnu alma zamanı geldiğinde bi çuvalın içine köpek yavrusunu gatiyo. Ondan sora sariyo sırtına gidiyo. Giderken küpek yavrusu bi pisliyo. Ondan sora:\n\n— Seni diyoru ben şindi vardığımda sorarın ben diyoru. Çuval, dağarcığı bi saliyo ana bizim kız yerine küpek yavrusu çıkmış. Küpek bi saldiriyo ondan sora kaçiyo, kaçiyo. Masalda burada bitiyor.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tilkiyle Kaplumbağa]",
        "text": "Tilkiyle kaplumbağa ortakçılık yapmışlar. Biz e buğday ekmişler. Bu bene, şu da bi çeşme varmış. En var öle gidip geliyor. Yani öle hayali bi düşünce be şe ortaklığa girmişler. E şeye, buğdaya ortaklı girdiklerinde, kaplumbağayla tilki ovada, sona eğilmiş, kakmış. Tam üleşecekleri zaman, tilki biraz kurnaz dellerle undan.\n\n- Kim önce varısa demiş. Bu buğdayı o alcak demiş. A u da demiş gi tilki nası olsa bunu gazanırın ben demiş. Gaplumbağa akşama gelemez.\n\nOndan sora kaplumbağa oraya şey gömmüş, başka bir kardeşini gömmüş, arkadaşını. Ondan sora bi yarışmış. Tilki nası olsa benden sora gelir. Bi taşın dibinde uyumuş. Gölgede uyuduğunda öteki kaplumbağa yerine varmış.\n\n- Allah bi demiş.\n\nHani ölçümde ilk buğdayı ölçeken Allah bi diye ölçesin, ikincisi bereket Allah’tan, üçüncüsü üş diye buğdayı ölşmüş. Tilki gaybetmiş, gaplumbağa kazanmış.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Dev Masalı]",
        "text": "Evel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellalken, kedi berberken, bebekler annesinin beşşiğini tıngır mıngır sallarken, ta ki bir çeçe garanlığı, biz burunlu bir dev varmış. Bu dev, her zaman gelir, çocukları korkuturmuş. Bi gün bu devi yog etmek için köy ahalisi toplanmışlar. Bir çocuk göndermişler ona. Dev çocuğu görünce, yaklaşmış çocuğun elinde bi çira varmış. Çirayı yaktığında dev ışıktan gaşmış ve orda bir kuyuya düşmüş. Bolmuş, ölmüş. Çocuklar da bu devin gazabından gurtulmuşlar.\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Dört Arkadaş]",
        "text": "Şindi bi tane eşşek varmış. Bi tane köpek varmış. Şindi, eşşecik eşşek hiş bi işe yaramamış, yaşlanmış. Yaşlanınca, bu eşşek çıkmış yola, terk etmiş sahibi yani. Sahibi terk edince eşşek:\n\n-Napayım demiş. Bene demiş, hiç yem vermiyorlar, su vermiyorlar. Çalışmadığım için bene hiş bi yem vermiyorlar demiş. Ben gidiyom.\n\nÇıkmış yola, yola giderkene bi tane de köpek varmış. O da yaşlıymış. O da demiş ki:\n\n- Ben demiş, hiş kurtları avlıyamıyorum. Çobancılık yapamıyorum, keçilerimi bekliyemiyorum. Benim sahibim beni terk etti demiş. O ikimiz de terk olduk, e hadi gidelim.\n\n- Nereye gidiyoz?\n\nEy bi de giderkene, az gitmişler çok gitmişler dere tepe düz gitmişler. Bi tane daha çıkmış karşısına, bi horoz çıkmış. Horoza demiş ki:\n\n- Ben demiş, hiş demiş ötemiyorum. Saban olduğunu bilemiyorum. Artık yaşlıyım demiş. Beni demiş, napsınlar demiş. E bıraktı sahibim, kesecek demiş bir gün demiş. Yemek yapıcak. Ben napayım, gitcem demiş, yola çıkmış.\n\nO giderke, bu giderkene bir de çıkmış ki karşılarına bi kedi.\n\n- Kedi kardeş, napıyosun burada demiş?\n\n- Ben demiş, artık fare tutamıyorum, hiş sahibim bana ekmek vermiyor. Git fare tut diyor. Artık ben de yaşlıyım, fare tutamıyorum diyor.\n\nO zaman diyor ki:\n\n-E gel kardeş diyor dördümüz de birlik gidelim diyor. Mızıkacılık yapalım diyor. Biz artık şimdiden sora, bize artık yemek vermiyorlar sahiplerimiz diyor.\n\nGidiyorlar gidiyorlar gidiyorlar bi köye varıyorlar. Ama karınları çok acıkmış. Bi köye vardıkları zaman köyde diyollar ki:\n\n- Burda bir ışık var diyorlar. Bak şurda bi evde ışık var diyorlar. Biz uraya gidelim.\n\nGidiyorlar, ışığa bi bakıyorlar ki, ışık yüksek bir ikinci gatta.\n\n- Napalım şindi eşege diyolar eşek sen dur, ben senin üstüne, küpek çıksın. Küpegin üstüne kedi çıkcak, kedinin üstüne horoz.\n\nPencereden bakışmışlar içeriye bi bakmışlar ki, masalar dolu, yemek yiyolar. Undan sora o biz bunları nasıl kuvarız da biz bu yemekleri, biz yeriz. Ondan sora bunlar diyor:\n\n- Hepimiz diyor, birer mesleklerimizi söliyelim. Bunları kovalım, eşek diyor.\n\nBi anırıyor, küpek yıkardan bir havlıyor, ordan kedi bi miyavliyor. Ondan sora horoz da bi ötüyor ki ay bunlar ney diye kapı dişarı ev sahipleri gidiyorlar. Ev kaliyor bomboş, çikıyorlar kemala. Birlik güzelce yiyollar yemeklerini. Karınları doyuyor.\n\n- Napalım şimdi?\n\n- Biz uyuyalım artık, bunlar dönmezler buraya diyollar. E kedi diyor ki:\n\n- Ben ocağın kenarına yatayım. Ben diyor küpek, diyor:\n\n- Ben kapıya yatarım diyor. Eşşek diyor:\n\n- Cümle kapısına ta aşşadaki kapıya yatarım ben diyor. Horoz diyor:\n\n- Ben masanın başına yukarıya çıkarım diyor, dolabın üstüne diyor.\n\nOndan sora bunlar diyolar ki:\n\n- Gece sahipleri, oh diyor gitmişler gitmişler biz şimdi napalım?\n\n- Girelim evimizin içine.\n\nGeliyollar. Açıyolar kapılarına, giriyollar mutfa*geliyollar orda bi ocak ıçısılıyor*. Adam diyor:\n\n- Ey diyor acık bir közüm galmış. Ben bir sigara yakayım diyor.\n\nYakiyor sigarasını, kedinin gözüne tutuyor. Kedinin gözüymüş ocak diye, yaktığı kedinin gözüymüş. Ondan sora kedi buna bi tüyüyor*.\n\n- Ay arkadaş yandım, bittim.\n\nKapıya geliyor, küpek ayana bi tüyüyor, o urdan havlıyor. Horoz tepesini bi didiyor.\n\n- O kafam.\n\nEşek iki tekme bunları. Haydi terk edip gidiyorlar evi. Ondan sora bu ev bunlara kalıyor. Herhalde şindi yaşiyollardır. Bu masal da burda bitiyor.\n\n&nbsp;\n\n\n*mutfa: Mutfağa\n\n*ıçısılıyor: Yanıyor\n\n*tüyüyor: Kaçıyor\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Avcı Ali",
        "text": "Şindi esgiden bi tane Avcı Alı varmış. Avcı Alı, ava çıkmış. Ama Avcı Alı’nın çktığında bi dağa çıkmış. Dağa giderke giderken giderken çok uzaklaşmış. Köye uzaklaşmış. Akşam olmuş, Avcı Alı, yolu kaybetmiş. Bu çobanın evine sığlaşmış. Çobanı ünlemiş ki:\n\n- Çoban çoban diye bağırıymış.\n\nÇoban haberi olmamış. Köpekler, örmeye başlamış. Köpekler örünce tabi korkmuş adam. Ondan sora köpek demiş ki:\n\n- Köpekleri bu Avcı Alı şeden, dilinden köpeklerin dilinden anlarmış. Kuşların dilinden anlarmış. Ondan sora demiş ki köpek ordan bağırıymış.\n\n- Müsafiriniz geldi eğer bi guzu, goyun keserseniz arka bacanı bene yedirıseniz, ondan sora sizin goyunlarınızı beklerin demiş köpek.\n\nOndan sora demiş ki Avcı Alı sahib çıkmış:\n\n- Buyur buyur buyur demişler. buyumuş gelmiş.\n\nOndan sora demiş ki:\n\n- Arkıdaş demiş, siz bi goyun keser misiniz? Guzu keser misiniz müsafire?\n\n- Keseriz demişler.\n\nKesmişler bir guzu. Ama adam, kendisi yememiş:\n\n- Yemeyince bunu demiş köpe vericeksiniz. Şu güzel bacan birini köpe atıp gelicesin. Olur mu amca?\n\n- Olur mu demiş. Hayır, olur demişler.\n\nOndan sora demiş gi:\n\n- Ee hadi atalım madem.\n\nOndan sora kesmişler köpe vermişler. Sabah da bir olmuş goşalda hiş goyun galmamış. Hep goyunlar gitmişler.\n\n- Nereye?\n\nEsgi bi yazlık yurtları varmış. Ama canavar çokmuş u zaman, kurt çokmuş. Yemek yermiş. Ama sora napmışlar, varmışlar, köpekler etrafında böle dönüyormuş sürünün, koyun sürüsünün.\n\n- Allah Allah demişler bu köpekler nasıl oldu bizim sürüleri kurda yedirmedi.\n\nOndan sora demiş gi:\n\n- Avcı Alı akşam, ben köpek ürerken, ben size sölemedim mi ben köpen dilinden anladım demiş.\n\nOndan sora Avc Alı’ya demişler gi:\n\n- Sene demişler, biz böle yaptın için kuzu vercez.\n\nKuzuyu vermişler Avcı Alı’ye.\n\nAvcı Alı demiş:\n\n- Bu guzu demiş sizin burda.\n\nAvcı Alı demiş gi:\n\n- U zaman e demiş hadi çaydan geçirelim de goyunları demiş. Geşmiyenin en kötüsünü verin bana demiş.\n\nOndan sora geçerdi, geçerki arkıdan, arkıda bi guzucuk varmış. Melermiş:\n\n- Ben sürü anası olurun, ben sürü anası olurun dermiş.\n\nAvcı Alı’da bunun ismini, dilden anlıyora. İşde demişler gi, demiş gi:\n\n- Şu guzu verıyon bene demiş. Avcı Alı olur mu?\n\n- Sene biz bu guzu verimız. Sen bize ne gadar ıyilik yapdın. Sene en güzelin verin.\n\n- Hayır hayır demiş, bu yeter bene demiş.\n\n- Ey hadi senin olsun.\n\n- Bu guzu sizin goyunun içinde galıcak demiş. Ama demiş, ben gelicen bi gün alır giderin goyunlarımı demiş.\n\n- Ee olur demişler.\n\nGalmış ondan sora Avcı Alı dönmüş evine gitmiş. Evine gidince hanımına demiş gi:\n\n- Ben çobandan bir guzu aldım, o guzu demiş galdı orda, bi gün gidelim seninle goyunumuz alır geliriz, guzu getirelim.\n\nÇobanın goyunlarının hepsi ölmüş, hasta olmuş ölmüş. Bu goyun galmış. Bu guzu galmış. Eme bi goca sürü olmuş. Ondan sora demiş gi Avcı Alı oraya varıyor:\n\n- Biz argıdaş diyor goyunlarımıza geldik. Goyun guzumuzu götürelim arkıdaş demiş.\n\n- Senin guzu ey götür demiş. İşde dacık demiş, bi guzu göstermiş orda.\n\n- Tamam demiş. Avcı Alı benden olanlar bu tarafa, çobandan onlalar o tarafa demiş.\n\nOndan sora çobanım goyunlarının hepsi Avcı Ali’den tarafa gitmemiş mi? O demiş gi:\n\n- Zaten o küccük guzucuk ben sürü anası olucan demiş ya üncede, öle deyince hepsi bunların Avcı Alı’nın goyunları ulmuş.\n\nOndan sora Avcı Alı tolamış goyunlarını evine götürmüş, artık bir sürü goyunu olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Akıllı Tavukla Kurnaz Tilki]",
        "text": "Bi akıllı tavukla kurnaz tilki varmış. Kurnaz tilki gelmiş bir gün akıllı tavuğu yemek için. Akıllı tavuk demiş:\n\n- Ben demiş bir yumurta yapıcam, ama demiş o yumurtayı yiyince sen ormanların kralı olucaksın demiş. Onu şe etmiş, sen demiş gözlerin kapat, kulakların kapat şu acın dibine otur demiş.\n\nAkılı tavuk ordan kaçmış, evin yanına gelmiş. Köpeklere haber vermiş.\n\n- Bi tane demiş, kurnaz tilki var. Beni yemek istiyo demiş. Ben ondan gaştım.\n\nKöpeklere haber veriyo. Kurnaz tilki gözünü açıyo bi bakıyo, ne akıllı tavuk var, ne başka bi şey var. Akılı tavuk gelmiş, akıllı tavuk gelmiş, evin kenarında yuvaya saklanmış. Onu da evin köpekleri kovalamışlar. Akılı tavuk tilkiden kurtulmuş. Kurnaz tilki de ormanların kralı olamamış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Edirne",
        "title": "Yerin Altına Yolculuk",
        "text": "[YERİN ALTINA YOLCULUK]\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde eski zamanların birinde peri padişahının yönettiği mutlu bir ülke varmış. Tarlaları verimliymiş, suları çağlayarak akarmış, insanları güler yüzlüymüş. Ama gelgelelim padişahı çekemeyenler ve kıskananlar varmış. Bu kötü yürekli adamlar günün birinde padişaha büyü yapmışlar. O güzelim ülke harabeye dönmüş. Tarlalarda buğdaylar bitmez olmuş, derelerin suyu kesilmiş. İnekler süt vermez, koyunlar kuzulamaz olmuş. Padişah ülkenin ileri gelenlerini toplamış ve fikir sormuş. Yaşlılardan birisi demiş ki:\n\n— Bu bir büyü. Bunu bozman için yerin yedi altında bir anahtar var onu alman ve getirmen lazım. Ama oraya gidemezsin. Oraya ancak dağlardaki masal kuşuna binerek gidebilirsin. Ayrıca masal kuşu et yiyerek yol alır, onu etle beslemen lazım demiş.\n\nBunun üzerine padişah her şeyi göze alarak dağa masal kuşunu bulmaya gitmiş. Günlerce, aylarca aramış, sonunda masal kuşunu bulmuş. Yanında getirdiği koyunları keserek üzerine yüklemiş ve yerin altına doğru yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, günlerce durmaksızın karanlıkta yol almış ve kuş her durduğunda ağzına bir parça et vermiş. Sonunda geniş düzlükleri olan bir ovaya gelmişler, kuşun konduğu yerde pırıl pırıl parlayan bir anahtar varmış. Padişah o anahtarı kaptığı gibi tekrar kuşa binmiş ve yukarı uçmaya başlamış. Yeniden karanlıkta ne kadar süre gittiğini bilmeden yol almış. Tam karanlık dağılmaya yeryüzü gözükmeye başlamış ki kuş durmuş. Bakmış ki et bitmiş, kuş kıpırdamıyor, boğulacak gibi olmuş. Kılıcını çıkarıp bacağından bir parça kesmiş ve kuşun ağzına atmış. Kuş son bir gayretle padişahı yeryüzüne çıkarmış. Kuştan inen adam ona teşekkür edecekken kuşun ağzından son et parçasını çıkardığını görmüş. Kuş:\n\n— Son parçanın tadı farklıydı yemedim demiş.\n\nKuş adamın bacağının kanadığını görmüş. Adamın bacağını yalayarak eti tekrar oraya yapıştırmış. Bacağı iyileşen padişah getirdiği anahtarı karanlık bir kuyuya atarak büyüyü bozmuş. Ülkesi tekrar bolluk ve huzura kavuşmuş. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Ayı ile Tilki]",
        "text": "Şimdi çok evvelden tilkinin biri bağdan devamlı üzüm çalarmış. Bağın sahibi,\n\n—Bir tuzak kurup şu hırsızı yakalayayım, demiş.\n\nTuzağı kurmuş. Tilki, tuzaktan habersiz gelmiş ve tuzağa yakalanmış. Bakmış ki kurtuluş yok, kendini hiç yormamış. Sabaha kadar hiçbir şey düşünmeden iyi bir uyku çekmiş. Sabah bağın sahibi gelirken bizim tilki ölü numarası yapmış. Bağın sahibi de:\n\n—Demek benim üzümleri çalan tilkiymiş, nasıl da ölmüş, demiş.\n\nDaha tuzağı açar açmaz tilki kaçıvermiş. Aradan bir zaman geçtikten sonra tilki bir ayıyla arkadaş olmuş. Ayıya:\n\n—Benim bildiğim güzel bir bağ var. İçinde armut, üzüm, erik hepsi var, demiş.\n\nBir gün ayıyı kandırıp bağa gitmeye razı etmiş. Tilki önde ayı arkada yola koyulmuşlar. Tilki tuzağın yanına varınca tuzağın kenarından geçmiş. Ayı da tuzağın üzerinden geçince tuzağa yakalanmış. Yakalanınca çabalamaya başlamış. Tuzağı atmış, olmamış; çiğnemiş, olmamış. Tilki ayıya:\n\n—Ayı kardeş, hadi bana eyvallah, demiş.\n\nAyı da ona:\n\n—Nereye tilki kardeş? Beni kurtarmayacak mısın, demiş.\n\nTilki:\n\n—Sen tuzağa yakalandın, ben ne yapayım, demiş.\n\nBunun üzerine ayı:\n\n—Seninle bir daha nerede karşılaşırız, demiş. Tilki de:\n\n—Yarın omzu tüfekli, arkası köpekli bir adam gelip seni vuracak. Derini alıp kürkçü dükkânına götürecek. Sonra beni de avda vuracak, derimi yüzüp kürkçü dükkânına gidecek. İşte ikimiz orda buluşuruz, demiş.\n\nErtesi gün omzu tüfekli, arkası köpekli bir adam gelmiş. Tüfeğini ayıya doğrultmuş. Ayı:\n\n—Aman ha, dediyse de ayıyı zınn diye vurmuş. Tilki de avcıya hiç görünmemiş bile.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Horoz, Kurt ve Koyun]",
        "text": "Çok yıllar önce bir horoz, bir köpek ve bir koyun dağa çıkmışlar. Kendi aralarında bir iş üleşimi yapmışlar. Köpeğe sen muhtar ol, demişler. Koyuna da sen imam ol, demişler. Horoz da vakti iyi bildiğinden ben müezzin olayım demiş. Bunlar bir ıssız vadide bir ine varmışlar. Horoz öterken bir tilki gelmiş. Burada ne aradıklarını sormuş. Onlar da:\n\n-Bizi buraya muhtar getirdi, kendisi de ava gitti, demişler. Tilki:\n\n-Benim aklım iyi erer, burası Kurt Baba diye bir adamın yüz elli senelik yurdudur. Sizin buraya konmanıza katiyen müsaade etmez, hepinizi perişan eder, demiş.\n\nOnlar da:\n\n-Biz karışmayız, muhtar gelmeyince biz bir şey diyemeyiz, demişler.\n\nŞimdi tilki doğru kurdun yanına varmış.\n\n-Şöyle böyle lezzetli avlar var, koyunu sen yersin, horoz da bana yeter, demiş. Ben senin mekân sahibi olduğuna şahitlik ederim, demiş.\n\nÖte taraftan diğerleri de muhtara olayları anlatmışlar. Şimdi orda bir çulfalık yalağı varmış. Muhtar onun içine girmiş. Horoz da üstünü çer çöple örtmüş, yalnız gözünü açık koymuş. Muhtar demiş ki bunlara:\n\n-Eğer o tilki şahitlik ederse, şuralardan bir kâğıt bulup 313 el bastırın, demiş.\n\nAz sonra bunlar gelmişler. Muhtar nerede diye sorunca onlar da muhtarın ava gittiğini söylemişler. Kurt fırsat bu fırsat diye düşünmüş. İşte şahidim bu tilki, buralar öteden beri bizim yurdumuz, demiş. Tilki Allah, vallah diye eğilip kalkarken köpeğin gözünü görüvermiş. Köpek yerinden fırlamasıyla kurdu yakalamış, orada hakkını avucuna vermiş. Tilki yine bir yolunu bulup kaçmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Yılan ve İnsan]",
        "text": "Çok eskiden adamın birinin evine bir misafir gelmiş. Bu misafir evin içindeki her şeye karışırmış. Ev sahibi bu misafiri iyice bir dövüp evinden göndermiş. Bu durumu ev sahibinin yakın arkadaşlarından biri duymuş. Olayı merak edip arkadaşını ziyaret etmek için yola koyulmuş. Yolda gelirken çocukların bir yılanı öldürmeye çalıştıklarını görmüş. Çocuklara etmeyin eylemeyin dese de dinletememiş. En sonunda bakmış olacağı yok, yılanı satın alıp heybesine koymuş ve yoluna devam etmiş. Arkadaşının evinde çok iyi karşılanmış. Gel gör ki bir türlü meseleyi soramamış. Evine dönerken yılan heybeden usulca çıkarak adamı kulağından yakalamış ve:\n\n-Seni sokacağım, demiş.\n\nAdam şaşırmış ve sebebini sorunca yılan da:\n\n-İnsanoğluna iyilik yaramaz, demiş.\n\nAdam atını yıldırım hızıyla sürmüş ve yaşlı bir ağacın altına gelmiş. Durumu ağaca anlatmış, ağaç adamı haksız bulmuş:\n\n-Siz insanlar önce altımda konaklar, sonra kolumu kanadımı koparıp gidersiniz, demiş.\n\nAdam bunun üzerine atını hızla ırmağa sürmüş. Irmak da adamı haksız bulmuş:\n\n-Siz insanlar, bende hem temizleniyorsunuz hem de giderken yüzüme tükürüyorsunuz, demiş.\n\nAdam bu sefer atını ormana sürmüş. Ormanda atını sürerken uzaktan bir tilki görmüş. Ona:\n\n-Sana iki tane okkalı tavuk var, demiş.\n\nTilki hemen meseleyi kavramış ve bir de olayı tilkiye anlatmışlar. Tilki yılana sormuş:\n\n– Bu adam seni kurtardı mı?\n\n– Kurtardı.\n\n– Seni nerede taşıdı?\n\n– Heybede.\n\n– Sen nasıl girdin heybeye, bir göster bakalım.\n\nBunun üzerine yılan heybeye girmiş. Tilki adama işaret ederek heybeyi taşa çalmasını söylemiş ve böylece adam yılandan kurtulmuş. Gelelim tilkinin tavuklarına. Adam tamam getireceğim, diye gitmiş ve tilkinin yerini avcıya tarif etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Yedi Oğlanın Kız Kardeşi",
        "text": "Eskiden kadının birinin yedi çocuğu varmış. Kadın yine hamile kalmış. Kaldıkları çadırın dışına bir tarafı al, bir tarafı siyah bir bayrak asmışlar. Al taraf gelirse erkek çocuk, siyah taraf gelirse kız çocuk doğacakmış. Bu sefer siyah taraf gelmiş ve bir kız çocuk doğmuş. Erkek çocuklar da çalışmak için başka bir yere gitmişler. Aradan uzun zaman geçmiş, kız çocuk arkadaşlarıyla oynamak için çocuklara karışır olmuş. Gelgelelim diğer çocuklar:\n\n-Senin kardeşin yok, diye kızı aralarına almak istememişler.\n\nAkşam olunca kız da annesine kardeşleri olup olmadığını sormuş. Annesi de var tabi, demiş. Kız yetişkin olunca kardeşlerini aramak için yollara düşmüş. Uzun uğraşlardan sonra kardeşlerinin evini bulmuş. Önce evi intizama sokmuş. Akşam olup kardeşleri gelince evlerini tanıyamamışlar adeta. Bunu kim yaptı, diye takip etmeye başlamışlar. Kız da evin işini bitirdiğinden çarığının iplerini çözer çözer bağlarmış. Tam o sırada en küçük erkek kardeş kızı yakalamış ve:\n\n-İn misin cin misin, diye sormuş.\n\nO da:\n\n-Ne inim ne cinim. Ben de sizler gibi insanım hem de sizin bacınız Kadıncık’ım,&nbsp;demiş.\n\nAkşam öbür kardeşler de gelince küçük kardeş:\n\n-Yemekleri yemeden bunları yapanı çağırayım, demiş.\n\nOnlar da hayretle:\n\n-İn misin cin misin, diye sormuşlar.\n\nKardeşleri olduğunu öğrenince çok sevinmişler. Aradan zaman geçmiş ve en büyük ağabeylerini evlendirmişler. Ama gelin kız kardeşlerinin aksine hiçbir işten anlamazmış. Gelin bakmış Kadıncık ile geçinemeyecek gitmiş anasına dert yanmış:\n\n-Benim bir görümcem var, o evde olduğu müddetçe bana huzur yok. İlle de ona bir kulp takalım, demiş.\n\nAnnesi de:\n\n-Kızım sen bir goçmar* yavrusu bir de tosgaba yavrusu kavur, görümcene yedir. Bunu yaparsan ağabeyleri onu evden atar, demiş.\n\nGelin anasının dediğini yapınca Kadıncık’ın karnı günden güne şişmeye başlamış. Ağabeyleri bu durumu görünce kızı hamile sanıp ormana öldürmeye götürmüşler. Hepsi sırayla öldürmeye teşebbüs etmiş fakat hiçbiri öldürememiş. Bunu ancak bulan öldürür, diyerek en küçük kardeşe yumuş* buyurmuşlar. O da öldürememiş ama Kadıncık’ın serçe parmağını kesip kanını gömleğine sürmüş:\n\n-Kaderin neyse çek, diyerek oradan ayrılmış.\n\nDerken ormandan geçen bir atlı Kadıncık’ı alıp doğru evine götürmüş. Adamın anası önce kızı hamile sanıp kabul etmek istememiş. Ancak kız, başından geçen olayları anlatınca anne de kıza inanmış. Oğluna et getirmesini söylemiş ve etin suyunu kıza&nbsp;içirdikten sonra onu baş aşağı tavana asmışlar. Biraz sonra evin içine goçmar ve tosgaba yavruları doluşmuş. Kadın, kızı oğluyla evlendirmiş ve Kadıncık’ın bir oğlu olmuş. Bu çocuk:\n\n-Kadıncık ananın oğluyum, yedi gardaşın yeğeniyim, diye gezermiş.\n\nBu arada Kadıncık’ın, en büyük ağabeyi için eskiden yaptığı intizar tutmuş. Ağabeyinin ayağına bir yılan kemiği batmış. Ağabeyi çok yerler gezmiş ama kemiği çıkaramamış. Bir yandan da kız kardeşini arar dururmuş. Bir gün çocuklar oyun oynarken:\n\n-Kadıncık ananın oğluyum, yedi kardeşin yeğeniyim, diye bir ses geldiğini duyunca çocuğa evlerini sormuş. Çocuk da doğruca onu evlerine getirmiş. Çocuğun dayısı hiçbir şey demeden ayağını uzatıp kemiği çıkarttırmış. Kemiği çıkartan kadının kız kardeşi olduğunu anlamış ve ondan af dileyip mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;*&nbsp;goçmar: Kertenkele.\n\n*yumuş: Talimat, istek.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Huh Dede]",
        "text": "Evvel fakir bir koca (ihtiyar) varmış. Bu kocanın bir merkebi varmış. Oğlu da dağdan odun taşır, satarmış. Bu oğlan bir gün padişahın kızına âşık olmuş. Anasına söylemiş, anası da:\n\n-Oğlum, kızı verseler bile biz nereye indiririz, demiş.\n\nAma oğluna dinletememiş. En sonunda anası saraya gitmiş. Padişah kadını çok iyi karşılamış, onun halini hatırını sormuş. Kadın da ezile büzüle muradını söylemiş. Padişah bunu da hoş karşılamış. Kadına:\n\n-Kızımı veririm ama oğlun benim sarayımdan üstün bir saray yaptıracak, bir de hiç kimsenin bilmediği bir meslek öğrenecek, demiş.\n\nAkşam eve geldiklerinde durumu oğlana anlatmışlar ama oğlan anasına inanmamış ve sen yalan söylüyorsun, demiş. Durumu gören babasının canı sıkılmış, karısına:\n\n-Sen deli oğlunla kal, ben merkebi alıp gidiyorum, demiş.\n\nVara vara bir dağın başına gelince “Huhh!” demiş. Tam o sırada yer yarılımış, yerin altından yeşil sarıklı, eli bastonlu bir koca çıkıp:\n\n-Buyur baba, demiş.\n\nAdamcağız ben seni çağırmadım dediyse de dinletememiş ve:\n\n-Ben Huh Dede, söyle derdini, demiş.\n\nAdamcağız da çaresiz mademki öyle:\n\n-Benim böyle deli bir oğlum var, sen onu akıllandır, demiş.\n\nHuh Dede:\n\n-Tamam baba, sen onu getir, demiş.\n\nAdam bunun üzerine geri gelmiş ve oğlunu Huh Dede’ye getirip ona teslim etmiş. Aradan yedi sene geçince adam yine Huh Dede’nin olduğu yere gelip “Huhh!” demiş. Huh Dede çıkıp:\n\n-Al şu oğlunu, senin oğlun kulağı açık bir eşekmiş; yedi sene uğraştım, bir şey öğretemedim, demiş.\n\nAdam da bunun üzerine oğlunu alıp yola koyulmuş. Yolda çocuk:\n\n-Baba ben bir deve olayım, sen beni pazarda sat; yalnız yularımı verme, demiş.\n\nAdam oğlunun dediğini yapmış. Eve gelirken oğlu tekrar ortaya çıkmış. Böyle böyle adamın heybesi parayla dolmuş. Bir başka gün oğlan bu sefer halı olup satılmış. Huh Dede bir gün şunlara bir bakayım, ne yaparlar diye pazara gitmiş. Baksa ki oğlan halı olmuş satılıyor. Mesleğini kavradığını öğrenince peşine takılmış. Oğlan bu arada bir güvercin olup uçmuş. Huh Dede atmaca olup peşine düşmüş. Derken padişahın kızı da hasta olmuş, yatakta yatarmış. Bu hastalığı hiç kimse iyi edemezmiş. Tam o sırada oğlan kızın penceresinden içeri girip bir gül demeti halinde yatağın yanına düşmüş. Kız da hemen gülü alıp koklamaya başlamış, kokladıkça iyileşmiş. Huh Dede de bir adam olup padişahın huzuruna çıkmış. Padişaha:\n\n-Padişahım benim bir gül demetim vardı, onu kızının odasına kötü ruhlar attı. Onu almaya geldim, demiş.\n\nPadişah da:\n\n-İstediğin gül olsun hemen veririz, demiş.\n\nKızın odasına geldiklerinde kızın iyileşmeye başladığını görmüşler. Kız her ne kadar gülümü verme dese de babası gülü vermiş. Tam o sırada gül demeti darı olup odaya dağılmış. Huh Dede de cülüklü bir tavuk olup darıyı toplamaya başlamış. Darının bir tanesi ayakkabının içine girmişmiş. O da bir tilki olup tavuğun cülüklerinin boğup atarmış. En sonunda silkinip yakışıklı bir delikanlı olmuş. Padişah hayretler içinde kalmış. Delikanlı bu defa:\n\n-Padişahım sen benim anama oğlun hiç kimsenin bilmediği bir mesleği öğrenirse kızımı veririm, demiştin. İşte ben de o mesleği öğrendim, demiş.\n\nPadişah da hemen sarayının yanında ona bir yavru saray yaptırmış. Kırk gün kırk gece düğün edip kendilerinden geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Deli Kardeşin Kısmeti",
        "text": "Eskiden köyün birinde üç kardeş yaşarmış. Bunların bir de yaşlı ve hasta anaları varmış. Bu üç kardeşten üçüncüsü kafadan çatlakmış. Bunların bir de inekleri varmış. İnekleri otlatmaya hep deli kardeşlerini gönderirlermiş. Bir gün, deli olan kardeş evde kalmış. Anasına:\n\n-Ana, ben seni iyileştireceğim, deyip bir kazan kaynar suyu anasının tepesine dökmüş.\n\nTabii ki anası ölmüş. Akşam ağabeylerini yolda karşılayıp müjdeyi vermiş. Ağabeyler eve gelince başlamışlar ağlamaya ama iş işten geçmiş. Neyse delinin ağabeyleri mezar kazmaya gitmişler. Bu arada deli de anasının saçlarına bir ip bağlayıp sürüye sürüye mezarlığa doğru yola çıkmış. Mezar kazmaktan dönen ağabeyleri olayı görünce analarını alıp eve götürmüşler. Onu yıkadıktan sonra defnetmişler. Aradan zaman geçmiş, acıları biraz dinmiş. Büyük ağabey:\n\n-Artık inekleri paylaşalım, demiş ve paylaştırmışlar. Ama en zayıf ineği deli olana vermişler. Deli farkına varınca doğru ormana gitmiş ve ineği bir ağaca teslim etmiş. Ağabeylerine de:\n\n-Onu bir adama teslim ettim; o bakacak, demiş.\n\nErtesi gün ormana gidince ineğini bir ayının yediğini anlamış. Bu defa ağacı, sen benim ineğime niye bakmadın, diye kesmeye başlamış. Başlamış ama ağacın içinden tam bir şapka dolusu altın çıkmış. Akşam eve gittiğinde de ağabeylerine ineği sattığını&nbsp;söyleyip altınları göstermiş. Ağabeyleri altınları görünce başlamışlar deliye yağ yakmaya:\n\n-Gidelim bu altınlarla bir dükkân açalım, demişler.\n\nYola çıkarken deli, babalarından kalma bir değirmen taşını da yanına almış. Neyse az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, bir ağacın altında konaklamışlar. Düşünmüşler, ağacın altında yatsalar hırsızlar altınları çalar. Onun için ağaca çıkmaya karar vermişler. Gece yarısında ağacın altına bir kervan gelmiş. Bu kervan bakır eşya satarmış. Üç kardeşten deli olan, değirmen taşını da yanına çıkarmış ya. Biraz sonra taş aşağı yuvarlanmış. Kervandakiler, ağaçtan ayı iniyor diyerek eşyalarını da bırakıp kaçmışlar. Kardeşler de onların mallarını alıp şehre gitmişler. Kendilerine bir dükkân açmışlar. Ben onlardan alışveriş yapıp geldim.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Kuş Dili Bilen Beyoğlu]",
        "text": "Evvel zaman içinde bir bey yaşarmış. Bey, oğlu ve karısı bir yaz günü evin önünde yemek yerlerken ağaca bir kuş gelip konmuş ve ötmeye başlamış. Karısı beye:\n\n-Bu kuş ne diyor acaba, demiş.\n\nBey düşünmüş bilememiş. Oğlu ben biliyorum ama söylemem, demiş. Annesiyle babası çok ısrar edince çocuk bu defa:\n\n-Bu kuş bana sen padişah olacaksın, baban eline su dökecek, annen de havlu tutacak, diyor, demiş.\n\nBu yoruma çok sinirlenen bey:\n\n-Demek senin canın böyle istiyor; bunu götürün öldürün, kanlı gömleğini bana getirin, demiş.\n\nBunun üzerine beyin adamları çocuğu alıp götürmüşler fakat öldürmemişler. Bir tavşan bulup kanını çocuğun gömleğine sürmüşler. Getirip çocuğun babasına vermişler. Çocuk da şehre doğru gitmiş.\n\nGünlerden bir gün şehirde hükümdarlık seçimi yapılıyormuş. Bir güvercin uçurmuşlar; kimin başına konarsa hükümdarımız odur, demişler. Güvercin de gelip çocuğun başına konmuş. Bu çocuktur diyip bir daha uçurmuşlar. Yine çocuğun başına konunca onu hükümdar yapmışlar. Yıllar sonra hükümdar vezirle gezmeye çıkmış. Çocuğun babası da bakmış ki hükümdar geliyor. Karısına:\n\n-Hükümdar geliyor, bir kaz kes, yemek çıkaralım, demiş.\n\nNeyse hükümdar gelmiş, bey hükümdarın eline su dökmüş. Karısı da eline havlu vermiş. İçeri geçilmiş. Yemekler yenilmiş. Hükümdar babasına:\n\n-Beyim sizin hiç çocuğunuz yok muydu? Hep kendiniz hizmet ettiniz, demiş.\n\nBu defa bey başlamış ağlamaya. Olan biteni olduğu gibi anlatmış. Anası öldürtme diye çok yalvardı da ben laf dinlemedim, diye dövünmeye başlamış. Hükümdar da kendisinin başından geçenleri anlatıp, öldü sandıkları çocuklarının kendisi olduğunu söyleyince birbirlerine sarılıp ağlamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Ahmaklar",
        "text": "Ülkenin birinde güzel mi güzel bir kız yaşarmış. Bir gün bu kıza görücü gelmiş. Kız mutfağa çay hazırlamaya gitmiş. Birden gözüne mutfaktaki balta ilişmiş:\n\n-Ben evlenip çoluk çocuğa sahip olunca babamın evine gelirsem de bu balta çocuklarımın kafasına düşerse ben ne yaparım, diye oturup ağlamaya başlamış.\n\nBu arada annesi içeri girmiş. Kızım ne oldu, diye sormuş. Kız da:\n\n-Bu balta çocuklarımın başına düşerse sen ne yaparsın, demiş.\n\nAnnesi de oturup ağlamasın mı? Tam o sırada baba da içeri girmiş. Durumu ona da anlatmışlar. O da oturup ağlamaya başlamış. İçeride sadece kızı isteyen oğlan kalmış. Gürültüyü duyunca o da mutfağa gelmiş. Hepsini ağlar görünce meseleyi sormuş ve ağlamalarını çok ahmakça bulmuş. Bu kadar ince düşünceli bir kızla evlenemem, diyerek oradan ayrılmış Biraz ilerde bir grup insanın ırmaktan bir şey çıkarmaya çalıştıklarını görmüş. Onlara ne yaptıklarını sorunca:\n\n-Ay ırmağa düştü, onu çıkarıyoruz, demişler.\n\nBaksanıza ay gökyüzünde dediyse de dinletememiş. Bu defa çıkarmasanız ne olur, diye adamlarla dalga geçmeye başlamış. Adamlar da:\n\n-Biz ayı çıkarmazsak ay batmaz, ay batmazsa güneş doğmaz. Güneş doğmazsa ekin ekilmez. Ekin ekilmezse aç kalırız, demişler.\n\nAdam bakmış bu insanların çoğu ahmak, geri dönüp ince düşünceli kızla evlenmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Fakir Oğlanın Sabrı]",
        "text": "Eski zamanlarda yaşlı ve fakir bir kadın varmış. Bu kadın oğluyla yaşarmış. Günü gelip çocuk evlenme çağına gelmiş. Ama elde avuçta bir şey yokmuş. Kadın çaresiz halkın arasına karışıp para istemeye başlamış. Aldığı paraları ödünç alıyormuş. Neyse, bu kadın aldığı paralarla çocuğunu evlendirmiş. Çocuk gelinin kucağında bir gece yatmış. Ertesi gün:\n\n— Ana ben borcumu ödemek için çalışmaya gideceğim, demiş.\n\nBu çocuk gurbet ellerde tastamam on beş yıl çalışmış. On beş senede on beş lira kazanmış. O zamanda bu para çok kıymetliymiş. Ağasının yanına gidip hesabını görmüş ve yola koyulmuş. Bir dağda ilerlerken eli asalı bir ihtiyar görmüş. Gidip şu ihtiyara yetişeyim diye düşünmüş ama bir türlü ona yetişemiyormuş. Sonunda kestirmeden önüne çıkmış. Selam vermiş ama ihtiyar selamını almamış. Çocuk:\n\n— Amca, bari selamımı alsan, demiş.\n\nAdam asasına dayanıp:\n\n— Benim her konuşmam beş lira, demiş.\n\nÇocuk çıkarıp beş lira vermiş. Adam:\n\n— Sabrın sonu selamettir, deyip devam etmiş.\n\nBir müddet gittikten sonra çocuk bakmış ki adam yine susmuş. Çocuk:\n\n— Niye konuşmaz oldun amca, demiş. Adam da:\n\n— Bana bak evlat, ben sana her konuşmam beş lira demedim mi, deyince çocuk çıkarıp beş lira daha vermiş.\n\nAdam bu defa:\n\n— Güzel, güzel değil; gönle sığan güzel, deyip yine susmuş.\n\nBiraz daha gidince yol ikiye ayrılıyormuş. Adam:\n\n— Bak evlat, gözünü yumup elini cebime sok. Ben seni denedim, demiş.\n\nÇocuk elini adamın cebine sokunca bir tomar gök şeritli para çıkarmış. Adam bu arada kaybolmuş. Meğer ihtiyar Hızır Peygamber’miş. Çocuk bundan sonra yoluna yalnız devam etmiş. Bakmış ki ilerde bir çınar dibinde bir Arap, bir güzel kız, bir de yakışıklı delikanlı varmış. Ne olur ne olmaz diye selam vermiş. Arap selamı alıp:\n\n— Gel yanıma otur, demiş. Çocuk oturunca:\n\n— Bu güzel kız bana mı düşer yoksa şu yakışıklıya mı?” diyince Hızır’ın sözü aklına gelmiş:\n\n— Güzel, güzel değil; gönle sığan güzel. Bu kız hiçbirinize düşmez, demiş.\n\nArap bunun üzerine:\n\n— Aferin evlat, kız delikanlıya düşer deseydin şu öldürdüğüm adamlardan farkın kalmayacaktı, şimdi gidebilirsin, diyince yola düzülmüş. Gide gide evlerine varmış. Pencereden bakınca bir de ne görsün? Anası alt köşede yatıyor, karısı da üst köşede çok yakışıklı bir oğlanla yatıyormuş. Çocuk beyninden vurulmuşa dönmüş. Silahını çekip tam vuracağı sırada Hızır’ın, sabrın sonu selamettir, sözü aklına gelmiş. Hele şunları bir uyandırayım demiş. Kapıyı çalınca kadın kocasının geldiğini anlamış. Kalk oğlum baban geldi, demiş. Adam hemen çocuğuna ve karısına sarılıp Hızır’ın sözünü hatırlamış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Yazılan Yazı Bozulmaz",
        "text": "Çok eskiden bir padişah yaşarmış. Bu padişahın bir de veziri varmış. Bu vezir önemli olaylar olacağı zaman hep gülümsermiş. Bir gün padişahın bir kızı olmuş. Birkaç gün sonra padişah veziriyle birlikte ava çıkmış. Avda vezir gülümsemiş. Padişah ne oldu diyince vezir:\n\n—Padişahım, şu anda şu ilerideki çadırda kızınızın kocası olacak çocuk doğdu, demiş.\n\nPadişah küplere binmiş tabi.\n\n&nbsp;—Benim kızımın kısmeti nasıl bir çoban olur, diye düşünmüş. Bunun üzerine çadıra gidip çobanı görmüşler. Bakmışlar gerçekten bir erkek çocuk doğmuş. Padişah çobandan çocuğu satın almış. Oradan ayrılınca yolda çocuğun gırtlağını kesip atmışlar. O sırada oradan geçen bir tabip çocuğu alıp iyileştirmiş. Aradan zaman geçmiş ve çocuk yakışıklı bir delikanlı olmuş. Padişah da bu arada harbe gidiyormuş. Yolda gençle karşılaşmışlar, vezir yine gülümsemiş. Padişah yine sormuş. Vezir de:\n\n—Sizin damat geliyor, demiş.\n\nPadişah önce anlamamış. Vezir:\n\n—Padişahım, bu çocuk sizin kestiğiniz çocuk,&nbsp;demiş.\n\nPadişah genci yanına çağırıp boynuna bakmış. Gerçekten de o çocukmuş. Bunun üzerine padişah gencin eline bir kağıt verip onu saraya göndermiş. Kağıtta da:\n\n—Bu çocuğu öldürün, yazıyormuş.\n\nDelikanlı yola çıkmış.&nbsp;Saraya yaklaşırken yorulmuş, bir ağacın altında uyuyakalmış. Bu sırada padişahın kızı oradan geçerken genci görmüş. Bakmış ki elinde bir kağıt var. Onu alıp okumuş. Babasının yazdığını öğrenince kağıda:\n\n—Gelen bu genci kızımla hemen evlendirin, yazmış.\n\nEski kağıdı da yırtıp atmış. Genç uykudan uyanınca kalkıp saraya gitmiş. Padişahın adamları kağıdı alır almaz kızla oğlanı evlendirmişler. Bir zaman sonra padişah savaştan dönerken vezir yine gülümsemiş. Padişah sorunca&nbsp;da:\n\n—Padişahım, sizin kızın bir çocuğu oldu,&nbsp;demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Tilki ile Yaşlı Kadın",
        "text": "Çok evvelden yaşlı bir kadınla güzeller güzeli bir kızı varmış. Kız gelinlik çağa gelince evlenip başka bir köye gelin gitmiş. Aradan uzun bir zaman geçince annesi de kızını ziyaret etmek için kızının yaşadığı köye doğru yola çıkmış. Yanına da yolda yemek için azık ile kızına bazı hediyeler almış.\n\nYolda giderken bir tilki ile karşılaşmış. Bu tilki çok kurnazmış üstelik yaşlı kadının eşyalarına göz dikmiş. Hemen bir plan kurup yaşlı kadına yaklaşmış. Kadına yardım etmek istediğini söylemiş. Yaşlı kadın da ne yapsın hemen kabul etmiş. Elindeki yoğurt kabını tilkiye vermiş. Derken önlerine bir yol ayrımı gelmiş. Tilki kadına:\n\n-Gel seninle bir yarış yapalım, yol kavuşana kadar, demiş.\n\nBaşlamışlar yarışmaya. Tabi tilki yolda yoğurdu yiyip yerine kaba su doldurmuş. Yolları birleşince bu sefer dinlenip öbür kabı almış. Yine önlerine bir yol ayrımı gelmiş. Tilki yine yarışalım demiş, bu sefer kaptaki peynirleri yemiş, yerine de çalı çırpı doldurmuş. Yaşlı kadınla tekrar buluşunca da bizim tilki hadi bana eyvallah, deyip savuşmuş.\n\nKadın da kızının yanına varıp hasret gidermiş. Kızı kaptakileri sorunca bunlar yoğurt ve peynir demiş. Kapları açınca bir de görsünler: su ile çalı çırpı …\n\nYaşlı kadın bunu tilkinin yaptığını anlamış. Kadın eve dönüp bir plan kurmuş. Meğer bu kadının üç oğlu varmış ve bunları ormana sakız toplamaya göndermiş. Bu arada tilki sürekli yaşlı kadının bacasına çıkıp:\n\n-Oh oh canıma değsin, diyormuş.\n\nÇocukları ormandan bol bol sakız getirmişler. Yaşlı kadın o sakızları bacaya yapıştırmış.Tilki yine bir gün gelip dalga geçince kadın ona terlik fırlatmış. Tilki kaçarken kuyruğu sakıza yapışmış. Kadın da tilkinin kuyruğunu kesmiş.\n\nTilki&nbsp;arkadaşlarının yanına gidince bütün tilkiler \"kuyruksuz, kuyruksuz\" diye onunla alay etmeye başlamışlar. Tilki kuyruksuz yaşayamayacağını anlamış. Yaşlı kadının evine gelmiş. Yaptıklarından pişman olup ondan özür dilemiş. Bunun üzerine yaşlı kadın onu affetmiş ve kuyruğunu&nbsp;geri vermiş. Hatasını anlayan tilki bir daha yaşlı insanları kandırmamaya yemin etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Korkak Adam]",
        "text": "Zamanın birinde bir korkak varmış. Öyle korkakmış ki hiç evden çıkmazmış. Karısı:\n\n-Dışarı çık, tarlayı ek, biç; bize ekmek getir, dedikçe adam daha da korkarmış.\n\nKarısı evden çık dedikçe adam beni kediler yer, dermiş. Karısı çık, dedikçe olmaz beni köpekler, kuşlar, inekler yer dermiş.\n\nSonra karısının aklına bir fikir gelmiş. Bir leğen çörek pişirmiş ve evin bahçesine aralıklarla koymuş. Kocasına:\n\n-Anladık tarlada çalışmazsın ama bak gökten çörek yağdı bari onları topla da çocukların karnı doysun, demiş.\n\nAdam zor bela ikna olup çıkınca da kapıyı kilitlemiş. Adam:\n\n-Aç kapıyı kedi, köpek beni yer, demiş ama o açmamış. Adam bakmış dışarda kalacak bari ağaca çıkayım da kimse beni yemesin, demiş. Neyse, ağaçta bekleyedursun bunun uykusu gelmiş ve dalda uyumuş.\n\nGece bir bakmış ağaç sallanıyor, gözlerini açmış ki ne görsün…Bakmış bir ayı sırtını ağaca vermiş kaşınıyor, bizimki korkudan bayılıp ayının üzerine düşmüş. Düşünce uyanmış ve korkudan ayının sırtına sarılmış. Ayı da ondan korkup kaça kaça komşu köyde bir ahıra gelmişler. Fakat adam korkudan ayıyı bırakmıyor. Bunların ahıra girdiğini gören köylüler biri ayı yakaladı, diye peşlerinden ahıra girmişler. Buna yardım edelim, demişler. Silahla ayıyı vurmuşlar, ayının sırtında kaskatı kesilen adamı da tedavi etmişler. Köylüler onun cesaretine hayran kalıp:\n\n-Sana tarla, hayvan verelim sen burada bize baş ol, demişler. O da gidip karısını alıp getirmiş ve orda yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Açgözlü Serçe]",
        "text": "Çok zaman önce bir serçe varmış. Bu serçe bir gün çöp karıştırırken ayağına bir diken batmış. Dikenin acısı ile kıvranırken ekmek yapan bir ebe kocakarı görmüş. Ona dikeni çıkar demiş, o da çıkarmış. Serçe biraz uzaklaştıktan sonra gelip dikenini istemiş. Ebe onu ateşe attığını söylemiş. Serçe de o zaman bana ekmek ver, demiş. Ekmeğini alıp yola koyulmuş. Az sonra bir çobana denk gelmiş. Ekmeği çobana verip gitmiş. Çobanın karnı acıkmış ve ekmeği yemiş. Serçe gelmiş ve çobandan ekmeğini istemiş. O da yedim deyince o zaman bana bir koyun ver demiş. Koyunu alıp gitmiş, yolda bir düğün alayı görmüş koyunu onlara emanet bırakmış. Oradan uzaklaşmış, misafirler çoğalınca ev sahibi koyunu kesip onlara ikram etmiş. Serçe gelmiş koyunu verin diye tutturmuş. Onlar da misafirlere ikram ettik deyince o zaman gelini verin demiş. Bunlar çaresiz gelini vermişler. Gelinle serçe oradan gitmişler. Bunlar yolda bir âşığa denk gelmişler. Serçe gelini âşığa emanet edip oradan ayrılmış. Epey bir zaman sonra geri gelip gelini âşıktan istemiş. Bunun üzerine âşık olmaz, demiş biz birbirimize aşık olduk ben vermem demiş. Serçe de bunun üzerine:\n\n-Ya gelini ya sazını ver, demiş.\n\nÂşık, çaresiz sazını vermiş. Serçe sazı alıp bir ağacın altına gitmiş:\n\nDikeni verdim ekmeği aldım\n\nEkmeği verdim koyunu aldım\n\nKoyunu verdim gelini aldım\n\nGelini verdim sazı aldım diye tıngırdatır dururmuş o zamandan beri.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Hiç",
        "text": "Bir gün Keloğlan’ı annesi tuz almaya göndermiş. O zaman tuzun adı da hiçmiş. Keloğlan da unutmayayım diye yolda hiç hiç diye diye diyormuş. Yolda balık tutan bir adama denk gelmiş. Hiç hiç deyince adam ona dediğini sanıp bunu bir temiz dövmüş. Keloğlan balıkçıya:\n\n-Ne diyeceğim peki ben, deyince balıkçı da:\n\n-Beş altısı, beş altısı diyeceksin, demiş.\n\nBunun üzerine Keloğlan beş altısı, beş altısı diye diye yola koyulmuş. Yolda bir cenaze alayı görmüş. Beş altısı beş altısı deyince millet beş altısı ölsün anlamış ve onu dövmüşler. Keloğlan da meseleyi anlatıp onlara:\n\n-Ya ne diyeyim, demiş. Onlar da:\n\n-Emir Allah’ın emir Allah’ın diyeceksin demişler.\n\nKeloğlan da emir Allah’ın, emir Allah’ın diye diye giderken bir köpek cesedine rastlamış. Onu görenler köpeğe söylediğini sanıp onu bir daha dövmüşler. Keloğlan meseleyi anlatıp:\n\n-Ya ne diyeceğim deyine onlar da:\n\n-Üff ne pis şey diyeceksin, demişler.\n\nKeloğlan da unutmamak için üff ne pis şey diye diye yola çıkmış yine. Öyle giderken yolda bir grup kıza denk gelmiş. Kızlar da kendilerine üff ne pis şey dediğini sanıp onu yine dövmüşler. Keloğlan kızlara:\n\n-Ya ne diyecektim, diye sormuş. Kızlar da:\n\n-Ohh, ne güze şey, diyeceksin demişler.\n\nKeloğlan yine yola koyulmuş. Bu sefer yolda ohh ne güzel şey diye giderken evi yanan bir adama denk gelmiş. Adam da evinin yandığına seviniyor diye bunu bir temiz dövmüş. Keloğlan o kadar dayağın üzerine evin yolunu zor bulmuş. Anası tuzu alıp almadığını sorunca o da unuttum, demiş. Anasından da bir temiz dayak daha yemiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Üç Arkadaş",
        "text": "Bi canavar varmış, bi dilki varmış, bi de gatır varmış. Üçü arkadaş olmuşlar. Gezerlerken gezerlerken gatır bulduğu şeyi yer. Ötekinler de ne yiyecek? Et yiyecek. Acıkmışlar.\n\nGatıra:\n\n—Sen bulduğunu&nbsp;yiyerek besleniyon biz de acıktık, demişler.&nbsp;\n\nGatır demiş:\n\n—E ne olcak?\n\n—Biz seni yiyecez, demişler.\n\n—Yiyiceksiniz ama benim vasiyetim ne olacak?\n\nTilki ile canavar sormuş:\n\n—Ne vasiyeti?\n\nGatır:\n\n—Benim arka ayağımın altında vasıyetname vardır. Onu okuyun ondan&nbsp;sonra beni yiyin, demiş.\n\nTilki az gurnaz değil ama demiş ki:\n\n—Benim okur yazarlığım yoktur, demiş.&nbsp;\n\nArdına geçmiş gatırın vasiyeti okumak için. Tam o sırada vurmuş tekmeyi. Tilki ve canavar kaçmış.&nbsp;&nbsp;Tilki, kürkçü dükkânında buluşuruz deyip gaçmış, getmiş. Şimdi gatırı&nbsp; kimse yiyemez.&nbsp;&nbsp;Onun ayağının altında vasiyeti var, ondan kimse onu yiyemez.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Vezirin Kızları]",
        "text": "Şimdi, eveli bi vezirin üç gızı vamış. Gardeşleri, küçük gız gardesini sevmezmiş. Küçük gızı hep dışlarlarmış. Babası da küçük gızı severmiş. Gızlar, küçük gız gardeşimiz şöle yaptı böle yaptı diye hep şikâyet ederlermiş. İşte bir gün babası paralarını, altınlarını her şeylerini goyuyor gızın yanına. Adamlarına:\n\n— Bu kızı dağın birine bırak gel, diyor.\n\nGoyuyoru bubası oraya dağa. Orda ekmeni her şeyi bittiğinde bi çoban görmüş. Çobana:\n\n— Beni eve götür diyoru. Ben açım, çok acıktım diyoru.\n\nÇoban anasına gidiyoru:\n\n— Böle böle bi gız var getircen, diyor.\n\nAnası diyoru:\n\n— O gızı buraya getirme, bizi sevmez diyoru. Buraya gelmez diyoru. Dünya güzeli bi gız diyoru.\n\nOğlan da götürüyor kızı eve. Orda evleniyollar, beğeniyollar birbirlerini. Oğlan:\n\n— Bi ev yapalım, diyoru.\n\nBi yol kenarına bi ev yapmaya çalişiyollar.\n\n— Ben evi büyük yapcan, diyoru. Otel yapcan, diyoru oğlan.\n\nYıllar geçiyor, günler geçiyor. Üç dene çocukları oluyor. Üç dene çocuklarının isimlerini Neydim, Nuldun, Nolcan goyuyor. E günler geçiyor vezir tatile çıkıyor. Otel arıyor. Çobanın oteline götürüyollar. Varıyor çobanın oteline, yerleşiyor. İşde çocuklar geliyor:\n\n— Hoş geldin, diyorular.\n\nElini öpüyor vezirin. Vezir isimlerini sormuş. Başlıyor:\n\n— Neydim, Nolcan, Noldum, demişle.\n\nVezin çocukların isimlerini duyunca annelerine soruyor. Anneleri geliyor, Yüzüğünü gösteriyor. O yüzükte babasının işareti varmış. Vezir, bu benim kızım diye sariliyollar, seviniyollar, torun torba sahibi oluyollar. Mutlu mesut oluyollar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Yörüğün Rüyası",
        "text": "Şimdi zamanıyle padışahın gızı varmış. Bir insanla anlaşmış. Yörüğün birisi bir rüya görmüş. Mesela, birisi bir rüya görmüş, yörüğün birisine anlatmış, çobana.\n\n— Yav benim, demiş gören adam, sağ yanımda güneş vardı. Sol yanımda da göğsümde de ay oldu. Bu nedir?\n\nHemen, yörük akıllı del mi?\n\n— Sen bu rüyayı bene satsana.\n\nÇoban:\n\n— Ee ne vericen?\n\n— İki dene goş verıcem sene, demiş.\n\nİki dene goş vermiş. Rüyayı satın almış. Durarken durarken, padişahın gızı, tabi birisiyle anlaşmış. Ya iki tane at hazırlamış. Birisi sevgilisi için, birisi de, efendim, kendisi için. Heybeye doldurmuş altınları, yola çıkmış. Neyse, çobanın goyunu görmüş. Buna gider gece. Gece çobanın goyunu getmiş. Goyuna gettığinde, padişahın gızı çıkagelmiş. Bin, bin ata. Tabi ki gece vakti ne binecek? Nese, bindıse, abov! Neredese, gonaklacaklarsa varmışlar. Bakmışlar, sevdı adam değil. Almışlar, mesud olmuşlar. yörük de güzel bi çocumuş. Orda, dereye büyük bi akan suların, mesela, şelalede, şelalenin başında efendim, yörük banyo yaptırmış. Elbisesini keydirmiş. Sevgilisinden daha iyi olmuş. Daha güzel bi olan olmuş gari. Yörük de ondan faydalanmış. Rüyanın da insanlara bir faydası vardır, yani bulunur.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Iğdır",
        "title": "[Kim Uyur Kim Uyumaz]",
        "text": "İki tane çocuk kaybolmuş, ormanda yürüye yürüye gitmişler bir eve varmışlar. O evde de başka başka çocuklar da varmış. Bir tane adam çocukları kaçırmış bu eve doldurmuş. Evin ışıklarını yanık görmüşler eve gitmişler. Bir tane çirkin bir adam almış onları içeriye. Adam bu çocukları yedirmiş içirmiş yatırmış.\n\nSonra seslenmeye başlamış çocuklara. Demiş ki:\n\n- Kim uyur kim uyumaz.\n\nKimseden ses çıkmayınca başlamış çocukları yemeye. Meğerse bu adam çocuk yiyen devmiş.\n\nDev yine:\n\n- Kim uyur kim uyamaz&nbsp;demiş.\n\nKorkudan kimse ses çıkaramamış. Dev, bir çocuğu daha yemiş. Sonra dev gitmiş dolanmış bir daha seslenmiş:\n\n- Kim uyur kim uyamaz.\n\nBu arada Cımbılı Çıttan diye bir çocuk varmış. Bu demiş ki yatakta yatarken:\n\n- Ben uyanığım ben demiş.\n\n- Sen kimsin demiş dev.\n\nO da demiş ki:\n\n- Ben Cımbılı Çıttan'ım demiş.\n\nO da demiş:\n\n- Sen niye uyanıksın bakıyım.\n\nÇocuk da demiş ki:\n\n- Bana ninem dedem uyumadan önce bal, süt, çörek verirdi ben onları yemeden içmeden uyumazdım bal, süt, çörek olmadan uyuyamam demiş.\n\nBu dev de uyumadan çocukları yiyemiyormuş, çocukların uyuması gerekiyormuş.\n\nDev:\n\n- Tamam demiş sana gidip bal, süt, çörek getireceğim demiş.\n\nDev; bal, süt, çörek almak için evden dışarıya çıkınca bu Cımbılı Çıttan da çocukları uyandırmış evden kaçmışlar ve devin elinden kurtulmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Tık Tık Gabacık",
        "text": "&nbsp;\n\nŞimdi bi varmış bi yokmuş. Bi hanımın, bi gadıncazın üş tane çocu varmış. Bir gün anneleri iş geşermiş. Demiş:\n\n- Bu sizi, ben dağıya götüren, dağda ben size demiş, armıt silkiveren size.\n\nAlmış, gitmiş çocukları. Varmış dağya, çıkmış armıdın başına, silkmiş armıdı. Çocuklara demiş:\n\n- Siz yeyin bu armıdı demiş.\n\nÖteki armıda geşmiş.\n\n- Bunu da silkcem bunu yeyin bitrin, öle gelin.\n\nÇocuklar yemişler, bitirmişler, varmışlar anası yog dibinde, armıt var anası yok. Acın başına bi gabak asmış, rüzgar estikçe tık tık tık edermiş. Bunlar sanıyo ki annem bize armıt düşüyoru. Annem bize armıt düşüyoru. Çocuklar bi bakmış yok annesi.\n\n- Yok napalım?\n\n- Bi yerde horoz ötmüş, bi yerde duman tütmüş, bi yerde küpeg bizi dutar, yer. Doman tüten yere gitsek yanarız demişler. Horoz öten yere gidelim.\n\nKakmışlar, gitmişler horoz üten yere varmışlar.\n\nBi dev garısı:\n\n- Bi dama yerde bi dama gükde geli bin guzularım, geli bin demiş çocuklara.\n\nÇocuklar varmışlar korka korka varmışlar, bi geçi bislinen bi çorba bişiriymiş. Çocuklar alaya alaya, tık tık eden gabacık bizi aldıtan anacık diye, çocuklar orda devin yanında galmışlar. Bu gadar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Aydın",
        "title": "Yusufçuk İle Ablası",
        "text": "Evel zaman içinde bi ablasınnan bi Yusufcuk vaamış. Bunnaang anıları bubıları yoğmuş. Gaybolmuşlaa, evleene areebatıılaamış*. Gide gide acıkmışlaa, susamışlaa. Kitmişlee kitmişlee, Yusufcuk bi daşıng govuunda* su göömüş. Ablası:\n\n— Gülüm, o öküz sidii, içilmez o. Öküz oluusung songra demiş. Birez kitdikden songura Yusufcuk:\n\n— Abla, benim işiyesim vaa, bekle demiş. Dönmüş gere, öküzüng sidiine içmiş. Öküz olmuş. Ablası:\n\n— Yusuuuf deemiş, öküz bangırıımış. Öküz, git ben gaadeşime çaarıyon, seni deel deemiş. Gine:\n\n—Yusuuuf deemiş. Öküz gine bangırıımış. Covurung* öküzü git, ben gaadeşime çaarıyon deemiş. Gine:\n\n— Yusuuuf deemiş. Öküz gine bangırıımış. Ondan songura annamış:\n\n— A gülüm demiş. Ben seni içme bu suya demedim mi, bak öküz oldung işde demiş. Songura bürgüsüne* çıkaamış, ip gibe baalıyoru öküze, çekig götürüyo. Bi köyü varıyolaa. Kövde su istiyoru kövlüleeden, müsevirlikde* galmak istiyoru. Kövlülee:\n\n— Sene gabul ederiz emme öküzünge alırız deyolaa.\n\n— O benim gaadeşim, veemem onu demiş ablası. Bunu döömüşlee, döömüşlee, öküze elinden almışlaa.\n\n— Gülüm, alın emme kesilme demiş. Öküz de alınmış emme kesilmemiş. Gine döömüşlee ablasına.\n\n— Gülüm, kesil emme yüzülme demiş. Öküz de kesilmiş emme yüzülmemiş. Ablasına bi taa döömüşlee.\n\n— Gülüm, yüzül emme dooranma demiş. Öküz yüzülmüş emme dooranmamış. Ablasına bi taa döömüşlee.\n\n— Gülüm, dooran emme bişme demiş. Öküz dooranmış emme bişmemiş. Ablasına gine döömüşlee.\n\n— Gülüm, biş emme yinme demiş. Öküz de bişmiş emme yinmemiş. Ablasını gine döömüşlee. O da:\n\n— Madem ying emme ganınna kemiine beni vering demiş. Öküze yiip ganınna kemiine ablasını veemişlee. O da ganna kemii bürgüsününg içini gatmış, sarınmış aakasını, gide gide bi çukurung içini tökmüş. Yusufcuk çukuudan eesan olmuş da çıkmış. Ablası gaadeşine alıp yolu devam etmiş. Masal da buudu pitmiş.\n\n&nbsp;\n\n*areebatıılaamış: Arıyorlarmış\n\n*govvunda: Kovuğunda\n\n*covur: Gavur\n\n*bürgü: Başörtüsü\n\n*müsevirlik: Misafirlik\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Aydın",
        "title": "Tilki İle Ayı",
        "text": "Tilkiylen ayı aakideş olmuşlaa. Gide gide bi üzüm baana vaamışlaa. Ayı tilkiye:\n\n— Gidive, baadan üzüm gopaa gel demiş. Tilki de:\n\n— Gel barabaa gidem, demiş. Kitmişlee, ooda gavilleşmişlee:\n\n— Üzümlee buunumuzdan çıkasıya gadaa yicez, demişlee. Tilki guunaz tabi ya. Acık yemiş üzümden, songura buununu iki denesine sıkışdırıveemiş. Ayı da ha bire bunumdan çıkaacen deye yeyibatıımış. Baang saabı gelmiş, tilki gaçmış. Ayı da üzüm yemekden şişigomuş. Baacı da tabi ayıya bi gözel döömüş. İk’üç gün songura tilki, ayıya:\n\n— Gel, sebed örelim, demiş. Ayı da gabul etmiş. Tilki:\n\n—Sen içinden ööcesing, ben tışından demiş. Başlamışlaa öömüye. Örü örü sebeding aazı kapanıgomuş, ayı galmış içinde. Tilki bi huruveemiş sebede. Aşarıda da kadınnaa pısat yeekebatıılaamış. Tilki bangırıveemiş yokaadan:\n\n—Hâkırı hur Hatma Deeze huukuru hur ha, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "aç gözlü",
        "text": "AÇ GÖZLÜ\n\nGünün birinde bir adamla kadın varmış. Adam aç gözlünün tekiymiş. Hep çok parası olsun çok altını olsun istermiş bunun için her zaman Allah’a dua edermiş. Karısı bu durumdan hiç memnun değilmiş. Kocasının böyle olmasını hiç istemiyormuş ve onu bu durumdan vazgeçirmeye çalışırmış. Ama kocası her seferinde Allah’a daha fazla dua ediyormuş. Her şey para ,altın ,gümüş olsun istiyormuş . Karısı bu duruma dayanamamış ve kocasını terk etmiş. Adam karısının gittiğine hiç üzülmemiş. Çünkü aklı fikri paraymış. Başka bir şey düşünmüyormuş. Bir gece yatmış yatmadan önce yine dua etmiş. Sabah uyandığında yatağı gümüşten yastığı gümüştenmiş. Gördüklerine inanamamış. Dokunduğu her şey para ,altın oluyormuş. Bu durumdan çok mutluymuş. Açlık aklına bile gelmiyormauş bir zaman sonra acıkmış bir şeyler yemek istemiş ama her şey gümüşten altından paraya dönüşüyormuş. Böyle olacağı hiç aklına gelmemiş günlerce aç ve susuz kalmış. Tekrar dua etmeye başlamış ama duası bir türlü kabul olmuyormuş daha fazla açlığa ve susuzluğa dayanamayan adam ölmüş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Kurt Masalı",
        "text": "Gurdun birisi çok acıkmış, gelmiş bir işleg yola. Üş yol gavşağına gelmiş. Bir nasibim varsa eğer gelir. Kendi durduğu yeri beğendi. Beklerken bir gatır geliyor, uzaktan tozu dumana gatarak. Titremiş, bir sevinç durmuş çökmüş yolun üstüne, durmuş.\n\nGurt demiş gi:\n\n- Hey argadaş, böle uzakta durma yanaş.\n\nO demiş gi:\n\n- Gatır biliyorum aşsın beni yiyeceksin. Ye ne çıkar bundan amma bak bir şey geldi aklıma, etim çok güzel bi ettir fakat kemiklerim serttir. Getireyim bi satır kemiğimi onunla gır.\n\nGurt, şöle bi düşünmüş, demiş:\n\n- Sen şimdi gidince bi daha gelmezsin buraya.\n\n- Zaten yolumuz burası, beklen geliriz, geliriz. Hadi bakalım getirecem diye satır, aldatmış gurdu.\n\nAldatmış, getmiş. Gatır ertesi gün bir da bi gün da bekleyoru, bu zefer bir at geliyoru gözüküyoru Hemen yanıyor, atı yiyecek.\n\n- Dur demiş.\n\nAt demiş gi:\n\n- Biliyorum beni yiyeksin. Ne çıkar bundan ama bak bi şėy geldi aklıma. Yedin arab atı mı yoksa sosis dürü bi beygir mi? Bilinmeyen şey yėnir mi?\n\nMenşen şadetlemesi vardır, esgiden bir köyden bereye canlı hayvan gettinde muhtar il muhaber yazar. Dört yaşında alnı sakal, ayakları sakat yorüyor şıkır mıkır. Bana verdine şak şuk diye bişe yazar, onu dedidim.\n\n- Şecereme götüreyim seni yedin arab atımı? Uğursuz bir beygir mi? Bilinmeyen şey yenir mi?\n\n- Hadi bakalım demiş, dün gatır getti, gelmedi. Bi de sen git bakalım.\n\nO da gidiyoru. Giden da gelir mi? O da gediyoru. Bi gün daha durmuş aç, sendelomuş. Bi goyun geliyor, gevrek sesiyle meleye meleye. Gelmiş, titretmiş bi sevinç. Durmuş yolun içine, durmuş hemen varmış. Yiycek goyunu, goyun bakmış gi gurt böle şey, sendelemiş vaziyette:\n\n-ben demiş, güzel demiş dans yaparım, raks ederim.\n\nBöle böle oynamış ama demiş gaşmıya baktımış etrafında dolaşıkan dolaşıkan bi gaçiyor goyun gurdun gaşmıya vakti yok. Bi daş alıyoru, ne gelen var ne giden. Vuruyor gafiya, hey gafa hey, bulmuşdun bi güzel bi gatır, ye düşünme gönül, hatır. Nene gerek senin satır kasap mıydın bire deyis diyorum. Kasaplara lazım satır. Buldum bi güzel at, ye de onu, sırt üstü yat, nene gerek senin bora at. Gadın mıydın bire sersem,yerinde olurdu gebersen. Buldum bi görpe goyun ye de o yüzü goyun, nene gerek senin oyun, keçek miydin bire sen. Gün doğarken işi bitmiş, aşlığından ölmüş gitmiş. Bu da böle.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Tilkiyle Ayı",
        "text": "Eskiden çif sürerlerdin. Bu çifler, ondan soracım, traktör filan yok tabi u zaman. Hayvan dedim gibi katırlarla, bunlarla sürerlermiş eskiden adamlar, çifleri. E bu adam, burda çif sürerkene esgiden, bu, mallara yem yedirmek için mal yemi olarak başka bi şey durumunda burçak denen şey vardın, burçak ekerlerdi. Burçak ekermiş çiftçinin birisi. Tarlanın içerisinde de tabi böle gademe gademe, yerler varmış. Birisinde de armıd&nbsp;acı varmış. Şimdi, bir gün gelmiş tilki:\n\n- Arkıdaş demiş, sen geçen gün buradan geşdin. Niye geçiyon sen burdan, demiş.\n\n- Yav benim işim vardı da undan geçdim, demiş.\n\n- Ya iyi, güzel amma, seniki bir gün deil iki gün deil, her gün geçiyon burdan, demiş.\n\nHalbüsü, tilki köye tavuk yemeye geliyomuş. Ayı bunu duymuş. Bi de ben ineyim demiş. Bu, köye gelmiş, çiftçiyi bulmuş, orda çifçi de gelip giderke ordan çifçi tabi dinlendirmek istemiş öküzleri. Üvendireyi* gomuş, oturmuş, biposunu yakmış içiyomuş. Gelmiş:\n\n- Çifçi gardaş, sen geçen gün urdan geçen adamı gördün mü? Demiş.\n\n- Kim gürdün? Demiş.\n\n- Tilki demiş.\n\n- U adam devamlı burdan gelip geçiyo.\n\n- Niye gelip geçiyo? Demiş.\n\n- Valla ben bilmem ki demiş.\n\nŞindi urda geldinde bu adam:\n\n- Ben acıktım bene bi parça ekmek ver demiş. Gardaş demiş, ben de acıktım demiş.\n\n- Benim de ekmem gelmedi demiş. Çık şu armıdın başına demiş. Doyana kadar ye demiş.\n\nÇıkıyor başına, dal bi kırılıyor bizi ayı dibine iniyoru. Yaralanmış ayı. Öte bakmış, beri bakmış, bir kimse ondan soracım, bunu gurtaran olmamış.\n\n-Ben burdan eniysim demiş, yavaş yavaş eve gideyim demiş.\n\nKakmış gitmiş. Önünde bi dilki gelmiş.\n\n- Nerden geliyon? Demiş.\n\n- Ya, ben demiş, köye girdim başıma böle böle bi hadise geldi. Ben ordan geliyom, demiş. Bi de düşdüm armıddan. Bak, olum şeyim bütün haşat oldu. Biraz dinlenmek isden, evime gidiyom demiş.\n\n- E seninle bi gün beraber olalım, bu köye inelim. Ben sene yiycek bulurum demiş.\n\nDilki gurnazmış. Akçam gelirmiş, tavukları alırmış, kümeste yermiş. A günüz ayılıp köye inmek istermiş. Allah Allah, bunu hissetmiş ayı.\n\n- Ben bunu vazgeçtim demiş. Ayı, ben yalnız gidicem demiş.\n\nİniyor, köye geliyor. O çifçinin yanına geliyoru. Çifçi ekinin başında:\n\n- Gardaşım, diyeri, sen diyeri, burdan diyeri, şimdi diyeri, bu zamanda burdan, bak, herkez tarlada del. Borda bi çifçiler var. Bunlar gettikten sora burdan galan kim varsa onun birisine söleceksin akşam olunca, bu tilki gardeşi bulacaksın, onun sen burdan ne edeceksin, bunu bulacaksın. Şimdi aç açık sene burda av varmezler der.\n\nBeraber bunlar galgıp gidiyorlar. Dilki yuvasına gidiyor, ayı daşın başına oturuyor. Daşın başına oturunca, ayı hayli külçeli tabi daş yuvarlanıyor tabandan yukarı gidiyoru, ayı da ölüyoru, dilki de ölüyoru. Bak işde borda bitmiş.\n\n\n*üvendire:&nbsp;Çiftçilerin hayvanlarını yürütmek için kullandıkları ucu çivili sopa, değnek\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Gede Kız",
        "text": "GEDE KIZ\n\n&nbsp;\n\nBir Gede Kız ile analığı varmış. Analık her gün bu kıza eziyet eder, her işi ona gördürürmüş. Bazen de olmayacak işleri yapmasını isteyip, kız yapamayınca döğermiş*.\n\nBir gün düğüne giderken:\n\n— Ben gelinceye kadar şu küpü gözyaşı ile dolduracaksın, diye tembih eder.\n\nKız kapıda ağlarken yanına yaşlı bir kadın yaklaşır:\n\n— Niye ağlıyorsun kızım?\n\n— Analığım düğüne gitti. Bana da 'Ben gelinceye kadar şu küpü gözyaşı ile dolduracaksın',&nbsp;dedi. Ben bu işi nasıl yaparım. Yapamazsam analığım gelince beni öldürür.\n\n— Kalk Gede Kız kalk. Bir kova su ile biraz tuz getir!\n\nKız kalkar yaşlı kadının istediklerini getirir. Su ile tuzu karıştırarak küpü doldururlar. Daha sonra yaşlı kadın kıza sorar:\n\n— Düğüne gitmek ister misin kızım?\n\n— Ben nasıl düğüne giderim neneciğim? Analığım beni orada görürse öldürür.\n\nAz sonra yaşlı kadın heybesi yüklü bir at ile çıkar gelir. Kıza güzel elbiseler giydirir. Altın inci takılar takar, ata bindirerek kızla birlikte düğün evine varır. Yolda da kızın cebinin birine altın birine kül doldurur.\n\nDüğün evine varınca falan köyün ağasının kızı diye düğün sahiplerine kızı tanıtır. Düğün sahipleri kızı baş köşeye oturturlar, ikram izzette bulunurlar.\n\nGenç kızlar oynarken yaşlı kadın, 'bir de misafir oynasın',&nbsp;diyerek kızı oyuna kaldırır. Analığı da&nbsp;'Bu güzel kız kim ki',&nbsp;diye öyle kıza bakarmış.\n\nKız oynamaya başlayınca, yaşlı kadının tembih ettiği gibi külleri analığından yana, altınları karşı tarafa saça saça oynar.\n\nKız yaşlı kadınla birlikte düğün evinden ayrılarak eve gelir. Biraz sonra analığı gelince sorar:\n\n— Ne ettin ana düğün güzel miydi?\n\nKadın gözlerini sürterek cevap verir:\n\n— Düğün iyiydi de senin gibi bir kahpe geldi. Oyun oynarken benden yana kül saçtı, öbür tarafa altın saçtı. Ben gözümün külünü temizleyesiye kadar eller altınları topladılar.\n\nBu kızı da düğünde gören bir Beyoğlu&nbsp;çok beğenir, evine kadar takip eder. Ertesi gün annesini dünürcü gönderir. Üvey anne Gede Kızın bir Beyoğlu ile evlenmesini istemediği için 'Benim öyle bir kızım yok', diyerek kadını geri çevirir.\n\nAnası eve gelince Beyoğlu sorar:\n\n— Ne oldu ana kızı verdiler mi?\n\n— Yavrum sen yanlış görmüşsün o evde kız yokmuş.\n\n— Nasıl olur falancanın düğününde gördüm. Takip ettim o eve girdi.\n\n— Bunda bir iş var,&nbsp;diye düşünürler.\n\nBeyoğlu annesine evde bir eğlence düzenleterek tellal bağırtır:\n\n— Beyimizin evinde falan gün eğlence vardır. Bütün genç kızlar katılacaklar. Katılmayan kızlar cezalarını kendileri seçecekler.\n\nGünü gelince bütün genç kızlar allanır, pullanır Beyoğlu’nun sarayında toplanırlar. Herkes anlar ki, Beyoğlu evleneceği kızı seçecek. Fakat Gede Kız tellalı nereden duysun. Analığı onu bir odaya hapsetmiş. Dışarı çıkamıyor.\n\nAnalığın dışarı çıktığı bir sırada yine o yaşlı kadın gelir:\n\n— Yavrum sen Beyoğlu’nun eğlencesine neden gitmiyorsun?\n\n— Ah neneciğim benim öyle bir şeyden haberim yok. Analığım beni buraya hapsetti. Hiç dışarı bile çıkartmıyor. Hem analığım beni oralarda görürse öldürür.\n\n— Esas Beyoğlu seni sarayında göremezse öldün. Eğlenceye katılmayan genç kızlar cezalandırılacaklar.\n\nKız korku içinde, çaresizlikten ağlarken yaşlı kadın bir süre kaybolduktan sonra, yine altın yüklü bir atla ortaya çıkar. Kıza güzel elbiseler giydirir, mücevherler takar, Beyoğlu’nun sarayına yollar.\n\nBeyoğlu salonun bir köşesinde kızları seyretmektedir. Eğlencenin yarısı olduğu halde o kızı bir türlü göremez. Biraz sonra kız, büyük bir gürültü ile salona girince herkes kızın güzelliği karşısında şaşırır. Beyoğlu da kızı görüp hemen salona gelir. Kızı bileğinden yakalar:\n\n— İn misin, cin misin, kimin nesisin?\n\n— Ne inim, ne cinim. Ben de senin gibi bir insanım, diyerek kız, başından geçenleri anlatır.\n\nBeyoğlu, kızın analığını kırk katırın kuyruğuna bağlayarak, katırları dağlara salar.\n\nKırk gün kırk gece düğün ederek kızı alır.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım minarenin tepesine.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n*döğmek: Dövmek\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Dipsiz Kuyu",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş... Bir ülkenin yaşlı ve hasta bir padişahı varmış. Bunun iki de geçimsiz oğlu varmış.\n\nBir gün oğullarını yanına çağırır:\n\n— Benim derdime bu ülkenin doktorları çare bulamadılar. Gidip benim derdime çare arayın. Kim beni iyileştirecek çareyi bulursa yerime o geçecek.\n\nÇocuklar birlikte düşerler&nbsp;yola. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yorulup bir kuyunun başında dinlenirlerken, yiyip içtikten sonra taht kavgası yüzünden büyük oğlan bir fırsatını bulup küçük oğlanı kuyuya atar. Saraya dönerek, kardeşini kurt kaptığını, kendisinin de zor kurtulduğunu, söyler.\n\nKüçük oğlanın atıldığı kuyu dipsiz bir kuyu imiş. Orada bir müddet baygın yattıktan sonra uyanınca, başında ak sakallı bir ihtiyarın beklediğini görür. İhtiyara başından geçenleri anlatarak yardım ister.\n\nAk sakallı ihtiyar çocuğa acıyarak yardım eder. Sakalından iki kıl kopararak çocuğa verir ve şöyle der:\n\n— Bunları birbirine sürttüğün zaman biri kara, biri ak iki at gelir. Ak ata binersen yeryüzüne, kara ata binersen yedi kat yerin altına gidersin.\n\nİhtiyar bunları söyleyerek ortadan kaybolur.\n\nÇocuk kılları birbirine sürtünce gerçekten de biri ak, biri kara kanatlı iki at gelir. Yanlışlıkla kara ata binince yedi kat yerin altını boylar. Orası da yeraltı ülkesiymiş.\n\nOrada yaşlı bir kadına misafir olur. Yemekten sonra su isteyince, kadın sularının olmadığını söyleyerek başlar sebebini anlatmaya:\n\n— Kocatepe'de bir dev var. Suyumuzu bırakmıyor. Her hafta bir kızla bir kazan yemek veriyoruz. Onları yiyinceye kadar su akıtıyor. Biz de kap kacak neyimiz varsa onları dolduruyoruz. Bir hafta idare ediyoruz. Ülkede genç kız kalmadı. Yarın da padişahımızın kızı gidecek.\n\nOğlan bunları duyunca hayrete düşer. Ertesi gün padişahın kızı ile birlikte giderek bir yere saklanır. Dev önce yemekleri yer. Sıra kıza gelince, oğlan bir kılıç darbesi ile devi öldürür. Kız devin kanına batırdığı elini oğlanın sırtına sürer ve sevinçle babasının sarayına döner. Üzüntüden kahrolan babası kızını görünce çok sevinir. Fakat ülkesi susuz kalacak diye kızına çıkışır:\n\n— Kızım sen niçin geliyorsun bizi susuzluktan öldürecek misin?\n\nKız olanları anlatınca, babasının sevinci bir kat daha artar. Devi öldüren genci bulmak için ülkenin bütün gençlerinin sarayın önünden geçmesini ister. Kız da balkona oturarak o genci tanımaya çalışır.\n\nGençler sarayın önünden geçedursunlar, biz gelelim devi öldüren yiğide...\n\nDelikanlı bir ağaç altında uyurken duyduğu bir sesle uyanır, bakar ki bir yılan ağaca çıkıyor. Ağacın başında da kuş yavruları 'ciyak ciyak' ötüşüyorlar. Kılıcını kaptığı gibi yılanı ikiye böler, yavruları kurtararak tekrar uykuya dalar.\n\nBir süre sonra Zümrüdü Anka kuşu gelip uyuyan delikanlıyı görünce:\n\n— Demek ki, yavrularımı yiyen adam bu&nbsp;diyerek onu öldürmek isterken yavruları engel olurlar:\n\n— Bizi yılanın elinden o kurtardı diye feryat ederler.\n\nZümrüdü Anka yiğidi uyandırarak:\n\n— Dile benden ne dilersen. Sen yavrularımı kurtardın, ben de sana yardım edeyim&nbsp;diyerek oğlana söz verir.\n\nOğlan, yeryüzüne çıkmak istediğini bildirince, Zümrüdü Anka:\n\n— Bana kırk tuluk* etle, kırk tuluk* su getirirsen seni yeryüzüne çıkartırım der.\n\nDelikanlı kuşun istediklerini bulmak için yaşlı kadının yanına gelince, yaşlı kadın:\n\n— Sarayın önünden geç, her istediğin olacaktır&nbsp;diye oğlanı saraya gönderir.\n\nOğlan sarayın önünden geçerken, kız onu sırtındaki kan izlerinden tanır. Oğlan, padişahın huzuruna çıkarılır:\n\n— Delikanlı sen cesur bir kişisin kızımı ve ülkemi kurtardın. Sana kızımı vermek istiyorum.\n\n— Kızınızla bir şartla evlenirim.\n\n— Nedir o şartın?\n\n— Bana kırk tuluk etle, kırk tuluk su vereceksiniz.\n\nPadişah, oğlanın şartını kabul ederek kızı ile oğlanı evlendirir.\n\nKırk tuluk etle, su hazırlanınca oğlan onları kuşun yuvasına taşıtır. Karısını da alarak oraya gider. Zümrüdü Anka kanatları altına etleri ve suları yerleştirir. Sırtına da kızla oğlanı bindirerek şöyle der:\n\n— Ben cak dedikçe et, cuk dedikçe su vereceksiniz.\n\nYeryüzüne yaklaşınca et biter. Oğlan bacağından bir parça et keserek kuşa verir. Kuş eti ağzına alınca insan eti olduğunu anlar, yemez. Dilinin altına saklar.\n\nYeryüzüne çıkınca topallayan oğlana sorar:\n\n— Niçin topallıyorsun?\n\nOğlan susunca, Zümrüdü Anka dilinin altındaki eti çıkartarak oğlanın bacağına yapıştırır.\n\nOğlan karısı ile birlikte doğruca babasının sarayına varır. Babası oğlunu görünce, öldüğüne ne kadar üzüldü ise, döndüğüne de o kadar sevinir. Oğlunu yerine padişah ilan eder. Ağabeyi de korkudan ülkeyi terk eder.\n\nOnlar ermiş muradına.\n\n*tuluk: Bazı yiyecek ve içecekler için koruyucu kap olarak kullanılan, önü yarılmadan bütün olarak yüzülmüş hayvan derisi.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Tilki ile Ayı]",
        "text": "Eveli bi dilkiyle ayı varmış. Ayıyla dilki arkıdaş olmuşlar. Giderlermiş dağda daşda üzüm yerlermiş. Bi eve varmışlar, evden bi yağ derisi çalmışlar. Yağ derisini dilki başına aldatmış.\n\n- Bi dat al gel demiş, ayıya.\n\nGöndermiş ayıyı. Geldiğinde dilki yağ derisini yemiş. Bi yemiş, bitirmiş. Başlamış bunlar ayıynan bi döğüşmeye. Dilki, burda ayıyla baş edememiş.\n\n- Hadi, demiş. Seninle görüşelim. İnin içine gidelim demiş.\n\nDilkiye güçcük*&nbsp;zopa*&nbsp;galmış, güççük zopa almış. Böyük*&nbsp;ayı da böyük zopa almış.\n\n- Beniki güçcük olsun, varsın hadi. Seniki böyük olsun demiş.\n\nİn içine varmışlar, ayı bi atarmış, dilki çırpınarmış yere. Ayıyı dilki dövmüş dolaşdırmış, gosgoca ayı.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*güççük: Küçük\n\n*zopa: Sopa\n\n*böyük: Büyük\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Iğdır",
        "title": "GÜL İLE SEYDEVAN",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;GÜL VE SEYDEVAN\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış bir yokmuş bir tene padişah varmış. Bunun iki oğlu varmış. İkisi de çoğ güzelmiş. Birinin ismi Gül birinin ismi Seydevan’mış. İkisi de erkek yani ikisi de çoğ güzelmiş. Anaları rahmetli olmuş bu çocuklar yetim kalıyor. Ama tabi bu çocuklar *heresi de bir yerde okuyorlermiş. O zamanler lise üniverste uzak bir yerdeymiş. Babaları onları okumaya gönderiyo o da öle yalnız kalıyor. Orda bir tene ağaç var ağaç evin önündedir bir bakıyor öbür tene dişi leylek bide erkek leylek var. O dişi leylek ölüyor&nbsp; yavruları var tabi kalıyor o leylek ölüyor erkek leylek gidiyor bir tene dişi getiriyor ona o getirdiği leylek o çocukleri öldürüyor. O padişah da hepsini seyrediyor bakıyor. Ondan sonra ya bu düşünüyo taşınıyo ya diyo:\n\n—Ben ne yapim. Ee ben evlensem olmuyor evlenmesem olmuyor. Yarın ben evlensem kari da böyle yapsa ben ne yapacayim.&nbsp; Evlatlarıma itiraf * atsa ben ne yapacayim. Bi şeyler yapar ne bilim ki. Korkuyor biliyorsun. Bir süre geçiyor evlenmiyor adamlar diyor:\n\n—Kardaşım meclise gidip geliyorsun üstün başın temiz olması bi bakım yapması gerekiyo sana bir hanım şart yani.\n\nAdam o leylekleri öyle görüyor&nbsp; ee evlenmeye korkuyor.&nbsp; Ama geçim de olmuyor evde kimse yok. Sağdan soldan millet de diyor:\n\n—Git evlen sen daha gençsin sen meclise gidiyorsun böyle olmuyor ya sana temizlik lazım akşam gidiyorsun bir yemek lazım sana bi tane hanım bakması lazım yoksa böyle olmaz ki. Neyse gidiyorler buna bir kadın buluyorler. Adam evleniyor. Bir tane oğlu izne geliyor eve. İşte bu şerefsiz kadın kafayı takıyor oğluna diyor:\n\n—Sen geleceksin benle birlikte olacaksın. Çocuk diyor:\n\n—Ya sen benim annem yerdesin ben nasıl senle birlik olacayim. Ben bu işi yapmam.\n\nDiyor yok gidiyor ona itiraf atıyor. Bu çocuk diyor:\n\n—Ben kaçıp gidecem. Nasıl ulaşıyorse ona da öbür kardaşına da ulaşıyor Seydevan diyor:\n\n— Gül benden daha yakışıklıdır bana böle yapıyorsa ona da öbüre de itiraf atacak. Ondan sonra babam arada kalacak katil olacak. En iyisi biz evi terk edelim. Gidiyor onu da buluyor.\n\n&nbsp; &nbsp; Bunlar ikisi bir yolda gidiyorler akşam bir ormanlıkta kalıyorler birbirlerine nöbetçi oluyorlar. O uyuyo o kalkıyo o uyuyo o kalkıyo. Bir tene* kuş öldürüyorlar ne yapıyorlerse yemek yiyiyorlar. &nbsp;&nbsp;Gece yarısı oluyor Seydevan yatıyor Gül kalkıyor bakıyor bir tane dev geliyor. Gül’ü alıp götürüyor. Ondan sonra Seydevan kalkıyor bakıyor Gül yok. Dev gidiyor Gül’ü bir kafese koyuyor geliyor gidiyor kokluyor haftada bir sefer. O kadar güzelmiş Gül ancak nefes alıyor perişan bir vaziyette. Yemek yemiyor bir şey yapmıyor. Ondan sonra Seydevan da gidiyor gidiyor bir memlekete gidiyor. O memleketin padişahı ölüyormuş. Onlar bir tene kuşları var. Diyor:\n\n—Valla biz bu kuşu bırakcayiz.&nbsp; Kuş kimin başına durarsa onu padişah seçeceyiz.\n\nSeydevan da o meydana gidiyo. Ne biliyor yabancı bir adam. Neyse kuşu bırakıyorler kuş geziyor dolaşıyor geliyor Seydevan’ın başına konuyor. Ya diyor:\n\n—Kardaşım bu yabancı bir adam kuş gelmiş başına konmuş ama biz tanımıyoruz en iyisi biz bir daha salalım bu kuşu.\n\nSeydevan’ı götürüyorlar bir odaya koyuyorler. Bir daha salıyorler kuşu. Tabi camlar açıktır gine kuş dolaşıyor geziyor gelip başına konuyor Seydevan’ın. Onlar da&nbsp; demiş ki:\n\n—Demek padişahımız budur biz bunu seçecez.&nbsp; Seydevan kendine orda padişah oluyor. O kendine orda padişah oluyor biz gelelim Gül’e bakalım. Gül de&nbsp; öyle o vaziyette duruyor ondan sonra ne oluyorsa bilmiyorum o diyor:\n\n— Kimse o devi öldüremez. O devin üç tane ufak kuşu var. Bir kutudadır filan yerdedir. Sen git onu kopar ondan sonra bi tanesini bırak. O dev sana yalvaracak diyecek onu da benim ağzımda kopart. Eğer seni çıkarmadan koparırsan artık kimse onu öldüremez kimse de seni ordan çıkartamaz. O seni çıkarsın sen de onu sonra kopart çık git.\n\n&nbsp; &nbsp;Seydevan &nbsp;adamın dediği gibi iki kuşu kopartıyor dev geliyor yalvarıyor ama Seydevan çıktıktan sonra da diğerini koparıyor. Dev orda düşüp ölüyor. Gül kurtuluyor Seydevan da padişah oluyor. İkisi kavuşuyor bu masal da burada bitiyo.\n\n*itiraf: İftira\n\n*tene: Tane\n\n*heresi: Her biri\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Van",
        "title": "Tilki ile Yılanın Arkadaşlığı",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmiş, bir yohmiş, Allah'ın guli çohmuş. Var varalım, sür sürelim, desdursuz bağa girenin hali budur hey! Yarani safa, Bekri Musdafa, ak sakal, pembe sakal, berberin elinden yeni çıhmiş bir sakal. Gasap olsam salliyamam satıri, nalbant olsam nalliyamam gatıri, hamamci olsam dost ehbab hatıri, heç birisi benim deyil... Vesselam, bir gün başıma yıhıldi hamam. Derken, dereden sen gel, tepeden ben; sandığa sen gir, sepete ben; anasıni sen al, gızıni ben. Tahda merdüvenden çıhdıh yuhari, o zempüri gızlar, andıhca yüreyim sızlar. Perdeyi galdırdık, ardında bi deyirmenci otoror. Az gitdik, uz gitdik, dere tepe düz gitdik, bir de bahdıh ki, bi arpa boyi yol gitmişiz. Tekrar gitdik, az gitdik, uz gitdik, göröndi Çin, Maçin'in bağlari. Orada bi deyirmenci otormiş, yanında bi kedisi var. O kedideki göz, o kedideki gaş, o kedideki bıyıhlar, o kedideki guyruh, o kedideki dişler... Bizim kedi galsın, biz gelelim masalımıza.\n\nVahdiyle bi tilkiyle bi yılan arhadaş olorlar. Bunların ancah yedikleri ayri gidermiş. O geder birbirlerıni severler ki...\n\nBir gün ava açıhiyorlar, ama bi türli av bulamiyorlar. O gün ac galiyorlar. Ac galınca yılan niyetini boziyor. Yılan diyor ki:\n\n- Artıh burda bişiler bulamadıh, garşiya geçelım.\n\nNehirden, ırmahdan garşiya geçecahlar, diyer terefde avlanacahlar. Garşiya geçerken, tabi nehrın suyi da sert ahiyor. O zaman yılan diyor ki:\n\n- Ben burdan garşi terefe geçemem.\n\nO zaman tilki diyor ki:\n\n-Yahu sen geçemezsen ama ben çoh iyi yüzme bilirim. Ben seni geçıririm, gardaşlıh ne gün içindir? Sen benim sırtıma dolanırsın, başıni salınırsın boynoma, ben seni garşi terefe geçiririm.\n\nYılan çoh memnun oliyor tabi, hemen tilkinin boynona sarılir, sırtına dolanır. Tilki de yüzerah garşiya geçecah&nbsp;fakat mesafe hayli uzun oldoği için, yılan da niyeti bozdoğondan yavaş yavaş tilkiyi boğmağa başlar. Tilki der ki:\n\n-Yahu yılan gardaş sen ne yapiyorsun, benim gaburga maburga gemiklerimi gıracahsın, senin niyetin deyiğmiş mi yohsa?\n\nYılan demiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; - Ben seni çoh sevdiyim için içime muhabbetin düşdi, seni sıhica bi sarayım dedim. Tilki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ya ele mi? diyor, yola devam ediyorlar.\n\nYılanın niyeti bozoh ya, tilkinin belini birez daha sıhiyor, nerdeyse gaburga gemiklerini gıracah, çatlatacah. Tilki diyor:\n\n-Sen ne yapiyorsun yılan gardaş, bu bele olor mi yahu?\n\n-Nasıl olmaz yahu? İşde bu muhabbet bele olor bazen.\n\nDerken, tilki veziyeti anliyor tabi. Diyor ki:\n\n-Yılan gardaş, anlaşılan aclıh senin başına vurmiş. Günlerdir ac galdın, bişi yiyemedin, bişi bulamadın. Nasıl osa beni gurt, guş yiyecah; beni gurt guş yiyecağına, senin gibi bi gardaşım beni yesin. Fakat burada, bu suyun içinde sen şey yapacahsın, zehmet olacah. Ben seni sahile çıharayım, bu işi sahilde tamamla.\n\nYılan memnun olor, gabul eder, sahile çıharlar. Yılan da o esnada tilkiyi ele guvetli sıhiyor ki&nbsp;tilkinin iflahi kesilecah nerdeyse. Tilki diyor:\n\n-Yılan gardaş, evet, artıh bu son sözömöz olson, o güzel yüzüni bi uzat, son defa o güzel yüzüni öpeyim, ondan sora canım da sana feda olson.\n\nTabi yılan da tilki gardaşının son isdeğini yerine getırmah için yüzüni uzadiyor, tilki de ele birden yılanın gafasýni gapiyor. Tilki yılanın gafasıni gapınca yılan diyor:\n\n-Sen ne yapiyorsun?\n\nTilki sıhdıhca yılan gevşiyor, tilki sıhdıhca yılan gevşiyor. Yılan diyor:\n\n-Tilki gardaş sen ne yapiyorsun?\n\nTilki diyor:\n\n-Vallah gardaşlıh muhabbetıni ben senden öyrendım.\n\nYılanın boynoni sıhiyor, sıhiyor, sononda yılani öldöriyor. Ondan sora yılani guyruğundan tutiyor, yılani düm düz düzeltiyor gumsalın üzerınde, diyor:\n\n-Arhadaş dediyın işde bele düm düz olmalidır.\n\nEfendım, masalımız burada bitdi.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Van",
        "title": "Tembel Ehmet",
        "text": "Var idi, yoh idi... Günlerın günleri, bi Tembel Ehmet var idi. Tembel Ehmet çoh gorhah idi. Dişari çıhamazdi. Anasi diyor:\n\n- Yavrum, men ıhdiyarladım, gocadım; yeter, get mana artıh para gazan.\n\n- Vallah ana men gidemenem, diyi Tembel Ehmet. Anasi getıri buna tendırde ekmeyıni veri. Bir gün, iki gün, derken aradan yıllar geçi.\n\nBir gün anasi gomşilara gezmağa giderken Ehmed'ın ekmeyıni bırahi gapinın önöne. Ehmet bahi olacah gibi deyıl, Ehmet tendırden çıhi. Tabi anasi da orada gizleniyor. Ehmet tendırden çıhıp ekmeyi almağa gidende&nbsp;anasi hemen gapiyi gapatiyor. Ehmet galiyor dişarda.\n\n- Ana gapiyi aç, gurt yedi meni, guş yedi, diyor. Ama anasi açmiyor. Ehmet sağa sola bahiyor, geziyor, dolaniyor. Bi de bahiyor bi guş orda gebermiş, böyük guşlardan. Gidiyor o guş cendegıni aliyor, geliyor eve. Gapiyi çali, diyi:\n\n- Ana aç, işde bi tene heyvan buldum getırdım.\n\nAnasi gapiyi açi, oni orda yiyiler.\n\nBir gün anasi Ehmed’e şile pişirmiş. Ehmet şile yerken&nbsp;şilenın üsdüne bi sinek goni. Bu Ehmet ele vuranda gırh tene sinegi birden öldöri. Ehmed’ın bi tene de degenegi varmiş. Üzerıne yazi: \"Ehmed-i nazar, gıh tene devi ezer. Ehmet, sinegi edi dev...\n\nGel bir gün, get iki gün&nbsp;derken Ehmet para gazanmaya gerar veriyor. Para gazanmaya gidiyor. Ali degenegi elıne, gidi para gazanmaya.\n\nEhmet gidiyor. Şansa da gidiyor gırh devlerın bahçesıne. Gidiyor, heberi yoh tabi. Bahçeye giriyor, orda uyiyor. Uyuduği zaman gırh tene devler geliyor tabi. Gökden iniyorlar. Bağıriyorlar, çağıriyorlar\n\n- Bu adam kimdır bizim bahçede yatmiş? &nbsp;diyorlar.\n\nGidiyorlar Ehmed’ın yanına. Bahiyorlar bi de degenegi var. Üzerıne de yazmiş:\n\n- Ehmed-i nazar, gırh devi birden ezer. Bu yaziyi göriler, diyiler:\n\n- Biz gırh tene devıh. Şimdi bu gahacah, bizi öldörecah.\n\nEmhet bunnari duyi tabi. Gorhidan sesıni çıharmiyi. Ehmet başliyor tıtremağa. Bunnar Ehmed’i galdıriyorlar. Ehmet bağıriyor:\n\n- Ulan beni rehetsız etmeyın! diyor. Bağıriyor ama, içınnen de ödi gopiyor, bağri çatdiyor. Devler diyorlar:\n\n- Ehmet, vallah sen bizim işimize yararsın. Biznen arhadaş olur musun?\n\nEhmet sinirli sinirli:\n\n- Peki, olurum, diyi. Devler diyiler:\n\n- O zaman gidah sana ne verah?\n\n- Vallah ne gazandıhsa oni bölah, diyi Ehmet. Devler Ehmed’i götöriyorlar saraylarına. Devlerın bi tene başlari var. Ona diyorlar:\n\n- Ehmet geldi. Bele bi adamdır, bizim işimize yarar. Devlerın başi gabul ediyor, Ehmet de orda galiyor.\n\nBunnarda edetdır: Bunnar bi gün nöbet tutarmiş, bi gün suya gidermiş, bi gün de odona gidermiş. Bir gün sıra gelmiş Ehmed’e. Ehmed’i nöbetci bırahmişlar. Ehmet gorhidan nöbet tutamiyi. Neyse&nbsp;o gün sabahi sabah edene geder&nbsp;Ehmed’e olan oli.\n\nAradan bi zaman daha geçi. Su sırasi Ehmed'e geliyor. Su da yohmiş oralarda. Gidıp ta dağdan getırecah. Çeşmeden demır desdinen getırecah. Ehmed'e demır desdiyi veriler. Ehmet deyıl demır desdi, yerden bi daş galdıramaz. Bu desdiye nasıl alacah? Ehmet bu sefer sinirleni. Buni sürükliye sürükliye götöri. Su getırecah, ama desdiyi daşiyamiyi. Bu sefer ne yapi? Elıne bi gazma ali, başliyi çeşmenın etrafıni gazmağa, sökmağa.\n\nDevler bahilar Ehmet gelmedi. Diyiler:\n\n- Gidin bahın niye gelmedi?\n\nBi dev gidi bahi, Ehmet çeşmenın başında, çeşmeyi gazi. Dev diyi:\n\n- Ehmet sen ne yapisan?\n\n- Çeşmeyi kökönnen çıharacam; getırım goyom gapinın önöne. Alın bol bol içın, diyi.\n\nDev diyi:\n\n- Ehmet etme, eyleme.\n\n- &nbsp;Ehmet gine:\n\n- Yoh, diyi. Vallah Ehmet’i alilar bi deve, gendileri de biniler bi deve geliyorlar.\n\nAradan gine epey zaman geçi. Bu sefer odon sırasi geli bizim Ehmet'e. Ehmet'e bi zencir veriler. Ehmet zenciri sürükliye sürükliye gidi ormana. Ormannan odon getırecah. Ehmet gidi bele zenciri ormanın etrafına sari. Devler de bahilar Ehmet gine gelmedi. Gidiler bahilar, Ehmet otormiş, bele zenciri ormanın etrafına dolamiş, otormiş. Diyiler:\n\n- Ehmet sen ne yapiyorsun?\n\n- Vallah men bu ormani sökecam, getırım bırahım gapinın önöne. Bunnari da yahın. Men bele her gün odona modona gelemenem.\n\nDiyiler:\n\n- Ehmet etme, eyleme; orman gurursa biz galırız.\n\nEhmed'ın amaci, yani yapamiyor, yani gelsınner meni götörsönner diyor.\n\nEhmed'i bindiriler bi deve, odon modonnari bindiriler bi deve, geliler eve.\n\nŞimdi bi de garşi terefde şehir devleri varmiş. Şimdi bunnarın güni gelmiş, bunnar savaş edecahlar. Devler diyiler:\n\n- Vallah Ehmet bizim işimize yarar. Gırh devi birden ezi. Bele adam ele geçmez. En eyisi Ehmet'i de götörah. Ehmet bunnarın hekınnen gelır.\n\nGidiyorlar Ehmet'e bi tene kehlep at çıhariyorlar. Ati getıriyorlar, Ehmet'i bindiriyorlar ata. Ehmet diyor:\n\n- Men çoh sinirliyım. Menım eyağımi atın garnından, altdan bağlayın.\n\nEhmet'ın eyahlarıni atın garnınnan bağliyilar. Bunnar hazırlanmişlar, gidecahlar. Vallah Ehmet, gorhidan altına işiyi. İşegi duzli ya, at bu defa guduri. At, başıni ali, gidi.E hmed’i götöri, Ehmet bağıri. Ehmed'i götöri, Ehmet bağıri. Ehmet özöni sağa sola ati. Bahi yolon kenarında bi ağaç. Ele elıni ati ağaca, ağaç geli Ehmet'ın başına. Ağaç, at gidiler. Garşi terefın devleri bahilar ne! Bu gırh devlerın bi adami geli, elınde bi ağaç. O ağaç bizım üzerımıze düşse, hepımızi öldörecah. Bunnar da gaçilar gorhidan. Gırh devlerde arhadan gidiyorlar, Ehmet'e yerişiyorlar. Bahiyorlar ne!.. Garşi terefın devleri, hepsi gaçmiş. Bunnar gelıp yerışiyorlar Ehmet'e. Ehmed'i tutiyorlar. Ehmet de ele düşmiş ki&nbsp;ele... Encah ağaci tutmiş, ağaçnan bereber sürükleni.\n\n- Ehmet sana teşekür ederıh. Sen belesen, sen şölesen, diyiler, Ehmet'i getıriler eve.\n\nBu sefer gırh dev gorhmağa başliyilar. Diyiler:\n\n- Biz bu Ehmet'i nasıl edah ayırah? Çıhsın getsın melmeketıne. Bu bizi de öldörecah.\n\nEhmet de bunnardan gorhi, heç bişi sölemiyi. Zevalli heç bişi yapamiyi.\n\nNeyse&nbsp;sıra geli Ehmet'e tuzah gurmağa. Diyiler:\n\n- En eyisi&nbsp;biz buni gece öldörah.\n\nEhmet de çıhıp dama bunnari dinniyi. Ehmet o gece nöbetcidır ya. Bunnari dinniyi. Diyiler ki:\n\n- Ehmet bu gece odasında yatanda, ele gırh gazan su isıdah; gapidan giren suyi töksön, Ehmet'i yahsınnar. Bu pişsın, biz de buni yiyah.\n\nEhmet bunnari dinniyi. Geli&nbsp;yatağına giri. Bunnar gidiler su isıtmağa. Ehmet getıri bi tene kütük bırahi yatağına adam şeklınde. Gafasının altına da bi yasdıh goyi. Gendısi de çıhi, pencereden bahi. Bahi, devler gıh gazan suyi getırdiler. Ele gapiyi açan, elındeki suyi kütügün üsdüne töki. Diyiler:\n\n- Bu sabaha geder eyice bişsın, sabahın gelah yiyah.\n\nSabah oli. Tabi su savumiş ya, Ehmet giri yatağına. O kütügi de ati dışariya, yatağına giri, yati. Birez sora devler geliler. Devler gapiyi açar açmaz:\n\n- Oh, menım yatağım çoh sıcah, bu gece çoh terlemişem.\n\nDevler geli, göri, diyiler:\n\n- Ehmet'ın evi yıhılsın. Bu geder su tökdöh, hele bu terdır diyor. Gahsa bizi öldörecah.\n\nBunnar gorhiyorlar. Neyse&nbsp;aradan bi müddet geçi, sıra geli buna. Diyiler:\n\n- Bu sefer ele gapiyi açanda elımıze bi zopa alah, Allahıni seven ele bi tene vursun.\n\nEhmet bunnari gine pencereden dinniyi. Ahşam oli. Ehmet gine o kütügi bırahi yatağının içine. Gendısi duri pencerede. Bahi devlerın heresının elınde bi galın zopa, demır zopa. Ele gapiyi açan kütüge bi tene vuri, gaçi. Vuran gaçi.\n\nSabah oli. Devler diyiler:\n\n- Şimdi Ehmet ölmiş. Gidah oni yiyah.\n\nEhmet hemen kütügi ati, giri yatağına yati. Devler nasıl gapiyi açilar Ehmet'i yemağa, Ehmet diyi:\n\n- Üfff, Allah sizi gehretmesın. O geder gece hep sinekler meni sancıp.\n\nDevler diyiler:\n\n- Biz bu adama gırh zopa vurduh, bu bunnara sinek diyi. Biz ne yapah? En eyisi buna güzelce ayrılıh teklif edah. Diyah gardaş, ne isdersen sana verah.\n\nEhmed'i çağırilar, Ehmet geli. Diyiler:\n\n- Ehmet gardaş nasılsın?\n\n- Vallah heç eyi deyılem. O gece o geder terledım, sinekler de meni yedi. Vallah men çoh sinirliyem.\n\n- Aman Ehmet gardaş sinirlenme. Peki senın anan, baban yoh midır?\n\n- Vardır.\n\n- E... O zaman get melmeketan. Çocoh mocoğon gör. İsdersen sana para verah, ayrıl get, heç gelme. İsdersen get gör, gine gel.\n\n- Olor, menım hekkımi verın, men gidecam gelmiyecam.\n\nGetıriler Ehmed'e bi telıs altın veriler. Ehmet diyi:\n\n- Bu azdır.\n\nHepsi öz heklerınnen birez daha veriler. Neyse heybeleri doldorilar. Ehmed'i bindıriler bi ata. İki tene de dev veriler bunun yanına. Bunnar bereber geliler Ehmed'i yolci etmağa.\n\nGeliyorlar Ehmet'ın köyöne. Tabi köyde Ehmet'in ismi \"Zırzır\", yani \"Gorhah Ehmet\"miş. Buna Gorhah Ehmet derlermiş. Bunnar giriyorlar Ehmet'in köyöne, orda da çocohlar oyniyimiş. Herkes buni görende bağırilar. Diyiler:\n\n- Zırzır Ehmet, Zırzır Ehmet!\n\nDevler diyi:\n\n- Bunnar ne diyiler?\n\n- Diyiler Ho Ehmet Efendi... Ehmet bunnari gandıri. Bunnar gidiler Ehmed'ın evıne. Ehmed'ın iki, üç tene çocoği varmiş. Ufah tefek çocohlari varmiş.\n\nDevlerın nefesleri çoh guvetli olormiş. Gapidan içeri giriyorlar, devlerın nefesi bu çocohlara vuri. Bunnarın hepsi yapuşi döşemelere. Devler diyi:\n\n- Ehmet Efendi, bunnar orda ne yapilar?\n\n- Vallah çıhmişlar orya, sizın gafanızi gıracahlar.\n\nBele bunnar döniler, yallah gaçilar. Gidiler melmeketlerıne. Tabi devler bunnara sorilar:\n\n- Ne yapdınız? Bunnar da annatilar:\n\n- Ne yapalım? Evın yıhılsın Ehmet. Gendısının ufah ufah çocohlari vardi. Biz içeri girer girmez, fırladilar, döşemeleri aldilar; bizim gafamızi gıracahlardi. Biz ancah bırahıp gaçdıh.\n\nYedi, içdi, mehd-i muradına erişdi.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Van",
        "title": "MAHMUT  İLE  MAYMUN  KIZ",
        "text": "Zaman zaman içinde, helbür saman içinde, deve dellal iken, serçe berber iken, baykuş bey dügüni var iken, hazırlayıp, yola düşüp gider iken; az getmişler, uz getmişler, dere tepe düz gitmişler, alti ay bi güz gitmişler, bir de demişler bahalım ne geder yol getdik, ölçmişler bahmişlar ki bi arpa boyi yol gitmişler. Olmadi demişler; bize vesayit lazım, vesayitnen gitmek lazım; o zaman gendilerıne bi deve getırmişler. Deve demiş:\n\n- Hamam hamam içinde, helbür saman içinde, deve dellal iken, serçe berber iken.\n\nİşte deve o zaman yeni dellal çağırıci imiş. Bunnar baykuş beyın dügününe gider iken, az getmişler, uz getmişler, dere tepe düz getmişler. Demiş:\n\n- Merkebe vurduh palani, palanın vardır golani, var mi bu sözön yalani?\n\nGünün birinde bi padişah varmiş. Padişahın da üç tene oğli varmiş. Bu oğlannar gün gelmiş, gün geçmiş, büyümişler. Demişler:\n\n- Vallah biz büyüdüh, babamız heç demiyi yahu bu oğlannari evlendırah.\n\nBunnar gelmişler bi garpuzcidan üç tene garpuz almişlar. Fakat demişler:\n\n- Bu garpuzların içi boş olson, yani içleri geçsın.\n\nÜç garpuz almişlar, her biri gendi piçağıni gendi garpuzuna saplamiş, göndermişler babalarına. Babalari, vezir, vekil otororken, bahmişlar üç tene garpuz geldi. Kesmişler bahmişlar, her üçünün de içleri boş. Cemeetıne demiş:\n\n- Bu ne manadır? Üçi de garpuz göndermiş, her üçünün de içi boş. Nedır bu?\n\nBunnarın akılli bi adami varmiş. Demiş:\n\n- Ben size oni diyeyın nedır: Oğlannarın demişler ki&nbsp;bah bu garpuzlar artıh yetışmişler, vahıtlari geçmiş, bizim de içimız geçi, evlenme zamanımız geldi geçi.\n\nO zaman padişah dellal çağırtmiş. Demiş:\n\n- Şehirde ne geder gız varsa, kimin gızi varsa, filan gün bezenecah, düzenecah, gelıp padişanıh sarayının garşısınnan geçecah. Benım oğollarım kimi begenırse oni alacahlar.\n\nGün gelmiş, buni duyan herkes bezenmiş. Efendıme söleyim, Mehmedi Hesso'non da iki tene danasi vardi. Götördi satdi, getırdi gızıni bezedi, padişahın oğollari gızıni begensın. Eli'yi Şemo'non da eleymiş. O da bi tene geçisıni götördi satdi, gızıni bezedi. Mehset, gelsın ordan geçsın.\n\nGün geldi, herkes geçmağa başladi. Vezirın gızi gelende böyük oğlan elmayi atdi, vurdi vezirın gızına. Vekilın gızi gelende ortanci oğlan atdi, vurdi. Küçük oğlan da bi tenesıni gözöne kesdırdi, dedi:\n\n-Ele atacam ona. Atdi, elmasi getdi mezarlığa. Dediler:\n\n- Yahu olmadi, bi daha atsın.\n\nBi daha atdi, gine getdi mezarlığa. Üçi de getdi mezarlığa düşdi. Bi daha elma verdiler, atmadi. Dedi:\n\n- Atmanam, yeter.\n\nBöyök oğlana vezirın gızıni, ortanca oğlana vekilin gızıni aldilar. Gızlar oldilar padişah gelınneri. Küçük oğlan da getdi mezarlığın kenarına, özöne daşdan bi baraka yapdi, galdi orda.\n\nGecenın bi zamani uyandi bahdi, odasi işıhdır. Ele pırıl pırıl... Ele bi gözöni açdi bahdi, bi gız var. Allah'ın göyni olanda buni yaratmiş. Ele giyinmiş ki onon elbiselerının rengi gulibeyi aydınnatmiş. Neyse gıznan annaşdilar.\n\nSabahnan çıhdi dışariya, geldi bahdi bi meymun. Dedi:\n\n- Yahu sen bi gızdın, ne tez meymun oldon?\n\nMeymun gonoşdi:\n\n- Meni bele görseler, isdemiyenner, gardaşların bele görseler, sana bi derbe vururlar. Bele olson, bişi olmaz. Bi zaman için deyişırız.\n\nGidıp gelenner dediler:\n\n- Vallah padişahın küçük oğli bi meymunnan evlenıp.\n\nPadişah dedi:\n\n- Bele olmaz, ne yapah vezir?\n\nOğlannarın üçüni de çağırdi, dedi:\n\n- Her biriz bi hali yapacahsız. Benım divanıma göre herkesın garısi bi hali yapacah, divanıma göre getırecah.\n\nBöyök oğlan vezirın gızına getdi, babasının dedıhlarıni dedi. Vezirın gızi elli tene gadın topladi, getırdi dedi:\n\n- Buni tohiyın.\n\nTohondi bi hali. Vekilın gızi eyni ele yapdi.\n\nKüçük oğlanın adi da Mahmut'dur; Mahmut gızın yanına geldi, dedi:\n\n- Yahu babam bele diyi, ne yapah? Gız:\n\n- Bişi olmaz, sen o halilari götören gün mana söle, men bişiler sana hazırliyacam.\n\nHalilari götörecahlari gün geldi. Meymun Mahmud’a bi anahdar verdi. Bu arada o gız her gece oli güzel bi gız, sabah şefağında oli bi meymun. Gız Mahmud’a anahdari verdi, dedi:\n\n- Götör filan mezarlığa, anahdari filan mezara vur, söle: Gember Gember, o sana diyecah: Efendım, sen de söle ki: Bacın diyor bi mavi çanta var, o mavi çantayi versın. O çantayi al getır, ama yolda açmiyasan. Söz ver açmiyacam.\n\nGetdi, eyni dedıği mezarlığa, mezara \"tak tak\" vurdi, dedi:\n\n- Gember Gember, dediler:\n\n- Efendım.\n\n- Bacın diyor ki&nbsp;o mavi çantayi bi göndersın.\n\n- Bi dekke bekle, dedi. Bi dekke sora mezardan bi el çıhdi, bi çanta uzatdi. Mahmut aldi çantayi, geldi. Yolda gelende öz özöne dedi:\n\n- Çantada bu geder hali nerde olacah?\n\nÇantayi açdi, açar açmaz ele şevki vurdi, tez gapatdi. Bele sevündi, eve getdi. Garısi dedi:\n\n- Mahmut sen çantayi açmişsan.\n\n- Yoh açmadım.\n\n- Açmişsan bellidır.\n\nSabahnan tabi onnar halilarıni arabalara yüklemişler, atlara yüklemişler geliler. Bu da elıne çantayi aldi götördi oraya. Bunnar halilarıni serdırdi oraya. Padişah dedi:\n\n- Mahmut sen ne getırdın?\n\nMahmut çantayi açdi, bele ışıği düşdi milletın üsdüne. Açdilar bahdilar ne... Canım Mahmud'un halısi nere, meymunun tohodoği hali nere, vezirın, vekilın gızlarının tohodoği halilar nere. Mahmud'unki çoh şahane bi hali. Vezirın damadinan vekilın damadi çoh mehcup oldilar. Dediler:\n\n- Yahu bu nerden buldi getırdi?\n\nPadişah bu defa da dedi ki:\n\n- Bu defa birer çadır yapacahsız getırecahsız.\n\nVezirın gızi, vekilın gızi gine eyni milleti topladilar getırdiler; çadırlari tohotdilar. İki yüz kişinın toplanacaği çadırlar tohodilar.\n\nGine Mahmut getdi, garısına dedi:\n\n- Men ne yapacağam?\n\n- Gine al bu anahdari get, sen merah etme. Gine çal, sele: Gember Gember, bacın diyor ki o sari çantayi versın. Sen gerisıne garışma.\n\nGine aynen getdi çaldi:\n\n- Gember Gember\" seslendi. O da:\n\n- Buyurun Gember, dedi.\n\n- Bacın diyor ki o sari çantayi bi versın.\n\n- Peki, az bekle.\n\nAz bekledi, bi de bahdi gine bi el uzandi, sari çanta çıhdi. Aldi sari çantayi geldi. Yolda oni da isdedi ki aça, bahdi gine işıh, tez gapatdi. Geldi eve, garısi dedi:\n\n- Gine açıpsan, neyse&nbsp;canın sağolson.\n\nSabahnan gine çantayi aldi götördi. Bunnar bahdilar Mahmut gine çantanan geli. Bunnar da her bir goca bi araba yükliyıpler.\n\nMahmut çantayi bi getırdi, açdi; bunnar bahdilar öz çadırlari Mahmud’un çadırının yanında heç gali. Ele bi portetif dırekleri var, ele bi şahane ki... Dört yüz kişi bunun altında yerleşır. Bunnarın hepsi şaşırdi:\n\n- Nedah, netmiyah? dediler. Padişah dedi ki:\n\n- Şöle bişi düşündüm; oğollarımi bu sefer çağıracam, üçi de hanımlarinan mana misafir gelecahlar. Filan güni övle zamani mana misafir gelecahlar.\n\nŞehirde de herkese habar verıldi ki:\n\n- Mahmut hanıminan gelecah. Herkesın tazısi, köpegi, iti, bizım sarayda alohayi tutacah ki&nbsp;Mahmud’un hanımına saldırsın. Yani meymuna saldırsın.\n\nHerkes kimi elıne daş almiş, kimi köpegıni almiş, kimisi tazisıni almiş, bırahacahlar meymunun peşıne.\n\nMahmut gine merahli merahli eve geldi, gine garısına dedi olannari. Dedi:\n\n- Vallah men gelemenem, sen gendıne bi çare bul.\n\nYalvardi, dedi:\n\n- Nece olacah? Her biri gırh tene de besleme getırecah.\n\nDedi:\n\n- Al bu anahdari get. Get mezarlığa, gine eyni daşa çal. Çal söle ki: Gember Gember, bacın diyor ki gırh tene gız, develerinen bereber sabahnan benım gapımda hazır olacahlar. Bi de boş deve olacah. Söle, gel.\n\nMahmut gine getdi mezarlığa, gine daşa çaldi, dedi:\n\n- Gember gember.\n\n- Efendım?\n\n- Bacın diyi gırh tene gız, develeri üsdünde bezeli olacah, bi de boş deve göndersın. Develer sabahnan benım gapımda hazır olson.\n\n- Sen get, sabahnan gapida hazır olorlar.\n\nMahmut şefahnan gahdi, çıhdi dişariya bahdi gırh tene deve, bele sıranan dizılıpler, yatıplar. Her birinın üsdünde de çiçek gibi bi gız. Sanki elma parçasidır her biri. Bi tene de boş deve var.\n\nGidecah zamandır; kimi daşıni hazırliyi, sapanıni hazırliyi. Mahmud’i sapannan vuracahlar. Kimisi tazisıni, kimisi köpegini, hele aluhayi da saral hazırliyıp.\n\nVezirın gızi beslemelerinen geldi geçdi, vekilın gızi geldi geçdi, sıra bunnara geldi. Ama bu gelıp geçende milletın ağzi bele açıhda galdi. Bunun garısi ele elma gibi pırıl pırıl parliyi. Elbiseleri şahane elbiseler. Elınde daşi olan ele elınnen düşdi yere, tazısi, köpegi olan ele taziyi köpegi unutdi. Saray da alohayi bırahdi, getdi çocohların canına. Çocohlari goymadi yoldan geçeler. Herkes bele bi çeşıt halda. Bunun develeri çekıldi getdi. Develer nerye getdi, bilemediler.\n\nİki gardaş, Ehmet'nen Mehmet&nbsp;dediler:\n\n- Gardaşım, bu gardaş bize böyök hekeret etdi. Nasıl edah?\n\nEsgiden satranç oyoni vardi. Bunnar dediler:\n\n- Mahmud’i da çağırah, satranç oyniyah. Yenen yenılene ne yaparsa yapsın. Vursa vuracah, gırsa gıracah. Ne yaparsa yapsın.\n\nMahmut ki evden gahdi hanıminan ayrıla, hanımi dedi:\n\n- Al bu posdi gey omozona.\n\n- Niye?\n\n- Senın gardaşların hayındır, sana bi derbe vuracahlar. Al buni gey, bah sana gılıç vursalar, piçah vursalar, ne vursalar bunnan geçmez, gorhma. Ama ne deseler, deme bele bişi var. Bi de olmiya olmiya buni çıharasan. Bah seni öldörörler.\n\nMahmut aldi posdi, elbiselerının altına geydi, getdi oraya. Otordilar, gonoşdilar. Bi zaman sora dediler:\n\n- Gel gardaşım eylenah, gelın biz satranç oyniyah.\n\nBi oynadilar Mahmut onnari yendi, iki oynadilar Mahmut onnari yendi. Ne geder oynadilarsa Mahmut onnari yendi.\n\nBunnar getırdiler hile etdiler; nihayet bi defa Mahmud’i yendiler. Mahmud'a da diyiler:\n\n- Ne yapisan bize yap.\n\nO da diyi:\n\n- Ne yapacam size, men bişi yapmiyam.\n\nBunnar Mahmud’i yendıhdan sora gahdilar,&nbsp;gılıçnan vurdilar. Ne geder gılıç vurdilarsa gılıç geçmedi. Bi daha oynadilar. Hile edıp Mahmud’i yendiler. Gine vurdilar, gılıç gine geçmedi. Dediler:\n\n- Allah’ın seversen sen bizim gardaşımızsan, biz heç sana şey ederıh? Biz şaka ediyıh. Biz heç seni öldöröröh? Nedır bu sır?\n\n- Hey, hey, gırh tene gılıç olsa mana geçmez; menım elımde bu var.\n\n- Çıhar görah bahım ne biçımdır?\n\nYalvardilar, malvardilar&nbsp;sononda buni çıhartdilar. Çıharanda bunnarın ikisi birden gılıçlarıni galdırdilar, vurdilar düşürdiler yere. Paramparça etdiler, bırahdilar orya. O anda tabi gızın heberi oldi. O beslemelerinen bereber birer güvercin oldilar, pır pır uçdilar, geldiler padişahın penceresının önöne gondilar. Gız, \"tak tak\" çaldi çami. Padişah dedi:\n\n- Kimdir?\n\n- Padişah padişah! dedi gız.\n\n- Ne diyorsun?\n\n- Men senın gelınınem, Mahmud’un hanımiyam. Senın oğlannarın satranç oynadilar, hile yapdilar, Mahmud’i öldördiler, paramparça etdiler. Bah burda, bu çaputun içinde bi ilaç var; bu ilaci pencerenın önöne goyiyorom. Get Mahmud'un bütün parçalarıni topla, hepsıni yerli yerınde bırah. Yannış bırahma, dikket et. Bismillahirrahmanırrahim de, de ki: Ya Rabbi, Sen ahır zaman peygamberının hetırıne, sen buni eyileşdır. Bu duvayi yap, Allah oni eyileşdırır.\n\nPadişah bahdi pencerenın önöne bi çaput bırahılıp. Getdi bahdi hekketen oğlannarın ikisi gahıp gidıp. Mahmut paramparça. Ağladi, sızladi, hanımi da geldi. Bunun ezalarıni topladilar, yerli yerıne goydilar. O ilaci aldilar ellerıne:\n\n- Yarabbi, sen ahır zaman peygamberının hetırıne, sen buni sağalt, dirilt, dediler.\n\nAz sora Mahmut bele toplandi, gahdi otordi. Bütün yaralari eyi oldi. Selevat getırdi, dedi:\n\n- Yahu ben ele yatmişdım, ele bi rüya gördöm.\n\nBabasi dedi:\n\n- He sen eyi rüya göridın, sen bilmiyisen senın başan neler geldi.\n\n- Niye?\n\n- Senın gardaşların seni bele yapdi, bele parçaladi.\n\n- Bişi olmaz, nedah, dedi.\n\nYannız o güvercinner getmeden padişaha buni demişlerdi:\n\n- Mahmud’a söle ki benım peşıme artıh gelmesın. Beni daha bulamaz. Beni bulmah için demır eyahgabi giyecah, demır basdon elıne alacah. Ne zaman o demır basdon erıdi, bitdi&nbsp;o zaman ancah beni bulabilır. Onon için benım peşıme artıh gelmesın. Gendısıne başga bi çare bulsun.\n\nPadişah bunnarın hepsıni bir bir Mahmud’a annatdi.\n\nSabah oldi, Mahmut düşündi, daşındi&nbsp;dedi:\n\n- Vallah ben ömrömön sonona geder arasam, ben onnan eyisini bulamanam. Onnan bele sazi, sözi, sohbeti, akli başında bi temiz birini bulamanam.\n\nGetdi bi çüt demır eyahgabi yapdırdi, bi demır basdon aldi elıne, düşdi yola. Babasi ne geder etdi, buni vazgeçıremedi. Mahmut düşdi yola&nbsp;gızi aramağa.\n\nBi gaç gün getdıhdan sora bir gün&nbsp;bahdi ileride iri yari üç tene adam döyöşiler. Ele birbirlerıne vurilar. O oni vuri, o oni vuri, döyöşiler. Devler buni görör görmez dediler:\n\n- Durun, bi insanoğli geli, bizi o paylaşdırsın.\n\nBuni çağırdilar, bu getdi yannarına, dedi:\n\n- Ne isdiyisız?\n\nDediler:\n\n- Bizim üç tene şeyımız var, babamızdan galma üç tene hediyemız var: Biri bi sofradır; bu sofra ele bi şeydır ki bu sofrayi bükersın, goyarsın goltoğon altına. Ne zaman göynön yemek isder dersın: \"Sofra, ey sofra, Hz. Süleyman'ın hetırıne açıl.\"&nbsp;Sofra açılır. İçinde göynön ne yemek isderse o olor. Biri budur. Birisi de bele bi külahdır; bu külahi kim başına geçırse, oni kimse göremez. Bi tene de seccede var; onon üsdüne otorsan, desen ki: Hz. Süleyman'ın hetırıne beni filan yere götör, oni uçah gibi, bi guş gibi alır götörör.\n\nMahmut dedi:\n\n- Tamamdır, ben sizi paylaşdıracam. Ben üç tene ok atacam; biri bu terefe, biri bu terefe, biri de bu terefe. Birinci gelene bu, ikinci gelene bu, üçünci gelene de bu hediye olacah.\n\nHer üçi de gabul etdiler. Mahmut üç tene okun birini bu terefe, birini bu terefe, birini de bu terefe atdi.\n\n- Yallah, dedi. Yallah diyende bunnar gaçmağa başladilar. Mahmut hemen seccedeyi serdi yere, külahi geçırdi başına, sofrayi vurdi goltoğona. Bi heybe dolosi altun getırmişdi. Bele üç küme altun tökdi oraya, heybesıni aldi, mindi seccedeye, dedi:\n\n- Beni Hz. Süleyman'ın hetırıne, beni Bülbülisdan şehrıne bırah.\n\nGarısi gidende padişaha Bülbülisdan şehrıne gidecağıni demişdi.\n\nDevler döndiler geldiler, bahdilar adam yoh. Bahdilar üç yığın altun var. Dediler:\n\n- Yahu insanoğli ne geder akıllidır; be biz külahi nedecah? Seccedeyi ne yapacah? Yemek, aha ne geder yemek isdesen, aha burda altun. Ha ver, yemek ye.\n\nHer biri bi yığın altuni aldi, getdiler. \"Ona helal olson\" dediler.\n\nMahmut geldi, doğri Bülbülisdan şehrınde bi çeşmenın yanında durdi. Bahdi bi şeyler geliyor, suya geliyorlar. Biri geliyor, elınde de güzel bi ibrıh var. Gelen gız hanımının beslemelerınnen birine benziyi. Ele bi bahdi, tamam odor. Buna sordi:\n\n- Bacım sen nerden gelisen, nereye gidisen?\n\n- Men filan yerden geliyem.\n\n- Peki bu suyi nereye götörisen?\n\nGız dedi:\n\n- Men periler padişahının gızına, filankese götöriyem.\n\nMahmut dedi:\n\n- Vallah tamam, bu menım hanımımdır. Hanımın men periler padişahının gıziyam demişdi.\n\nMahmut bu defa gıza dedi:\n\n- Baci nolor, o ibrıği versen bi su içim.\n\nO zaman hanımi buna bi yüzük vermişdi. Mahmut o yüzügi&nbsp;suyi içende atdi suyun içine. Gız aldi götördi.\n\nPeriler padişahının gızi elıni yıhiyanda birden yüzük düşdi elıne. Yüzügi nasıl gördi, ele heyretler içinde galdi. Dedi:\n\n- Sen kimi gördön?\n\n- Yoh...\n\n- Sen birisini görmüşsün, doğri söle, sen birisini görmüşsün. Bi insanoğli görmüşsün.\"\n\nBesleme gorhdi, annatdi:\n\n- Vallah hanım gördöm. Filan yerde, çeşmenın başında biri vardi. Mana yalvardi su isdedi. Su içim dedi. Suyi aldi, içdi, verdi mana.\n\nGız dedi:\n\n- Sen get oni getır. Sele periler padişahının gızi seni çağıri.\n\nBesleme getdi Mahmud’i getırdi. Hanıminan tanışdilar manışdilar. Gız dedi:\n\n- Mahmut, ben artıh esgisi gibi deyılem. O zaman Allah'ın hikmeti idi. Hak Teala sana benım nesibimi yazmişdi. Beni sana nesib etdi, geldım oraya. Şimdi ben babamın hökmi altındayım, ben artıh gelemem. Şimdi beni babamnan isdiyeceksın. Babam eyer beni sana verırse, ben zaten senın için bekliyem. Vermezse benım elımde bişi yohdor. Beni de mehveder, seni de.\n\nMahmut dedi:\n\n- Men gider isderem.\n\n- Ama sen getsen isdesen, bu gaçınci defa oldi benım başıma gelmiş. Benım peşıme gelennerın heç biri getmiş gelmemiş. Sen getdığın yerden gelemezsen.\n\n- Gelırım ben. Vallah ben ölsem de ayrılmanam, sennen vazgeçmenem.\n\nMahmut getdi padişahın gapısıni çaldi. Açdilar gapiyi, bahdilar bi insanoğli. Mahmut dedi:\n\n- Vallah zamanla bele olmiş. Men senın gızın gocasiyam. Men gelmişem oni isdemeye.\n\nGızın babasi dedi:\n\n- Mahmut, bi çohlari gelıp menım gızımi isdedi. Men heç birine acımadım. Ama sen çoh deyerli bi insana benziyisen. Sana yazıhdır, sen beceremezsın, yazıh olor sana.\n\n- Yoh, gidecam, dedi Mahmut. Padişah bu defa:\n\n- Madem gidecahsın eleyse dinne: Gidecahsın, Emmigızi ile Emmioğli var, onnarın bi sırri vardır. O sırri öğrenıp gelecahsın. Geldın mi ben sana gızımi verecam, götörecahsın. Mahmut:\n\n- Peki dedi. Bunun üzerıne çıhdi getdi hanımının yanına. Bununla göröşdi, helallaşdi. Garısi ne geder yalvardisa olmadi.\n\nKülahi gafasına geçırdi, sofrayi da bırahdi goltoğonon altına. Secedeyi serdi yere, otordi üzerıne, dedi:\n\n- Hz. Süleymanın hetırıne beni Emmioğli ile Emmigızinın memleketıne bırah.\n\nBi de gözöni açdi&nbsp;bahdi bi memleketdedır. Geldi dolaşdi, molaşdi. Bu Emmigızi ile Emmioğluni sordi. Dediler:\n\n- Vallan biz Emmigızıni bilmiyoroz, fakat Emmioğli şimdi bizim padişahımızdır.\n\nGeldi padişahın yanına:\n\n- Selamün aleyküm.\n\n- Eleyküm selam.\n\n- Ben gelmişem Emmigızi ile Emmioğlunun başına neler gelıp, oni bana söyliyecahsın.\n\nPadişah dedi:\n\n- Gardaşım, bunun peşıne çohlari geldi. Heç kimse de bu işde muvaffak olamadi. Sen de beceremezsın. Günahsın, sen deyerli bi insana benziyisen. Sen bu işden vazgeç, get.\n\n- Yoh, ben ölsem de vazgeçmem. Bana diyeceksın, dedi Mahmut.\n\nPadişah aldi buni götördi. Bi gaç odayi geçırdi. O gapiyi açdi, o gapiyi açdi, o gapiyi açdi. Bütün gapilari anahdarladi. Girdi bi gapiya, dedi:\n\n- Ben bi padişahım. Benım babam da bi padişahdi. Emım gızi da vezir gızi idi. Benım emicem babamın veziri idi. Ben emicem gızi ile küçükgen sevişdıh. Ben oni aldım, benım hanımım oldi. Bi gün ben getdım bi çüt güzel eyahgabi aldım, ökceleri gümüşden felan. Ben bahdım ki arhadan diyiler: Yahu bu&nbsp;ökceleri gümüşden eyahgabilari kime ali? Garısi her gün gidi heremilernen birlik yapi, bu da gidi buna gümüş ökçeli eyahgabi ali.\n\nEmmioğli başınnan geçenneri Mahmud’a annatmağa devam edi. Emmioğlonon başınnan bunnar geçi:\n\nO gün geldi yatağa uzandi, ama bahdi uyiyacah, barmağıni bi piçahnan kesdi, duz doldordi yaraya. Duz goymadi yatsın. Bi de bahdi hanımi yatağınnan çıhdi. Çıhdi getdi, ati çekdi, ata mindi, yallah... Bu da bi ata mindi. Epey bi zaman getdıhdan sora&nbsp;bahdi garısi girdi bi saraya. Getdi pacadan seyretdi. Gari getdi onnara raki verdi, şarap verdi, heremilerın başinan sevüşdi, gülüşdi, oynadi. Ordan çıhdi&nbsp;geldi yatdi. Heç sesıni çıharmadi.\n\nSabaha yahun gadın gelınce, Emmioğli dedi:\n\n- Yahu sen niye bele buz gibisen?\n\n- Vallah çıhdım dişariya, birez gezdım.\n\nEmmioğli annatmağa devam edi:\n\n- Ben o güni yatmadım, bekledım. Nihayet gendıme bi elbise hazırladım. Eyni hanımımın elbisesi gibi bi elbise geydım. Yannız yanıma da bayıldıci bi ilaç aldım. Nihayet Emmi gızıni yatırdım. Yatdıhdan sora gahdım, ata mindım, getdım. Saraydan içeri girdım, biri söledi:\n\n- Hey orosbi, sen niye ele geç galdın? Men de:\n\n- Gusura bahma, işde emicem oğli geç yatdi, dedım. Girdım içeriye. Onnara şey dağıtırken, görmişdım Emicem gızi nece dağıdi, o bayıldıci ilaçdan verdım, hepsi bayıldi. Öbürlerıne heç garışmadım. Yannız heremibaşının gafasıni kesdım, aldım getırdım.\n\nGetırdım bırahdım bi sininın içersıne. Siniyi de bırahdım pencerede bi yere. Sabah gehvalti geldi. Emmi gızına dedım ki:\n\n- Emmigızi, men bi garpuz getırmişem, orada sinide, o garpuzi bi getırsen yesah.\n\nEmmigızi nasıl getdi sininın ağzıni açdi, onon gafasıni görör görmez, tanıdi. Tanıdi ki odor. Emmioğli annatmağa devam etdi:\n\n- Bizim zamanımızda bi cadilar dersanesi vardi. O cadilar şeyıni öğrenen, ohordi, üflerdi, insani köpek ederdi, it ederdi, eşek ederdi, her şeyi yapardi. Mana da ohodi, üfledi. Dedi: Seni etdım bi guş, bi garga etdım. Mana bi çubuh vurdi, men oldom bi garga. Aldi ağaci elıne, meni sürdi dişariya. Uçdum getdım.\n\nBizim şehrımızın bi nahırçisi vardi. Onnarın gapısında bi ağaca gondom. Bu nahırçinın da bi gızi vardi. Çıhdi dişariya, mana bele bi bahdi, döndi, getdi. Bi daha döndi geldi. Ana dedi:\n\n- Bu garganın gözleri padişahın oğlonon gözlerıne benziyi.\n\nAnasi da:\n\n- Gızım sen buni deme, padişahın oğli eşidır seni.\n\n- Vallan ana bunun gözleri padişahın oğlonon gözlerıne benziyi.\n\nAnasi dedi:\n\n- Garga, sen padişah oğlisan?\n\nMen de başımnan dedım:\n\n- Evet.\n\n&nbsp;- Peki menım gızım seni eyileşdırıse, sen menım gızımi alırsan?\n\nGine başımnan:\n\n- Evet, dedim.\n\nOhodi, ohodi,&nbsp;getırdi mana bi çubuh vurdi. Dedi:\n\n- Ol padişahın oğli!\n\nMen oldom padişahın oğli. Gız, o duvayi mana alışdırdi. Dedi:\n\n- Get bu duvayi oho, bi çubuh vur, o da ne isdersen o olson. O zaman sen, sen Allah'ın. Meni alırsan almazsan.\n\nMen de duvayi alışdım, getdım eve. Gapiyi açdım, başladım duvayi ohomağa, eee men daha yeni alışmişam ya&nbsp;o menden evel ohodi, ohodi, geldi bi tene çubuh vurdi, oldom men bi köpek. Aldi ağaçi, atdi meni dışari. Men gine getdım nahırçinın gapısına. Gız gine girdi içeri, çıhdi dişari. Mana bahdi, dedi:\n\n- Ana vallah bi köpek gelıp, gözleri eyni padişahın oğlonon gözleri.\n\nAnasi dedi:\n\n- Gızım daha şimdi gönderdın.\n\n- Vallah ana ona benziyi.\n\nAnasi gine çıhdi dedi:\n\n- Köpek sen padişahın oğlisan?\n\nGafamnan:\n\n- Evet, dedim.\n\n- Gızım gelse, seni padişahın oğli yapsa, onnan evlenecahsan?\n\nGine gafamnan:\n\n- Evet, dedim.\n\nGine gız geldi, ohodi, ohodi, bi çubuh vurdi:\n\n- Ol padişahın oğli, dedi. Oldom padişahın oğli. Men gine insan oldom.\n\nGız bu defa mana dedi ki:\n\n- Sen duvayi tam bu kelimeye geder dişarda oho, buraya gelende gapiyi aç, gir. Tabi o ne geder çabuh ohosa, sennen tez ohiyamaz. Ona vur, ne etsen et.\n\nMen eynen ele yapdım. Dişarda duvayi ohodom; son kelime geldi, onnari da eyi bellemişem tabi, gapiyi açdım, girdim içeriye. O gine başladi ohomağa, men onnan evel bi çubuh vurdum. Ona dedım:\n\n- Ol eşek! Oldi bi eşek.\n\nEmmioğli annatmağa devam etdi. Mahmud’a dedi:\n\n- Sana filan yerde bi merkep gösdermişdim; sırti, beli yarali, gurtlanmiş. İşde o merkep menım Emmım gızidır. Şimdi menım hanımım da nahırçinın gızidır. Çoh da gendısınnen memnunam. Çünki çoh eyi, çoh temiz, ehlahli bi gadındır.\n\nEmmioğli elıni atdi gılıcına, vallah Mahmut hemen külahi gafasına geçırdi. Emmioğli dedi:\n\n- Vıle bu nereye getdi?\n\nGılıçnan arhasına düşdi. Tabi o&nbsp;odayi açdi, o da onon arhasına. Odaların hepsıni açdi. En evel de Mahmud’a gösdermişdi. Demişdi ki:\n\n- Bah bu odada bu geder kelle var görisen? Senın de kellen bunnarın arasında olacah. Gel vazgeç, demişdi. Eee, Mahmut da bilidi tabi elınde aletleri var.\n\nMahmut çıhdi saraydan. Secedeyi açdi, mindi üzerıne, dedi:\n\n- Hz. Süleymanın hetırıne meni Bülbülisdan şehrıne at.\n\nGözöni yumdi açdi, bahdi gine oradadır.\n\nGetdi periler padişahının gapısıni döydi. Padişah:\n\n- Geldın? dedi. Mahmut:\n\n- He, geldım dedi.\n\n- Öğrendın?\n\n- He, öğrendim dedi Mahmut. Mahmut eynısıni, gördöhlarıni, her şeyi, tek tek annatdi. Periler padişahi biliyordi tabi. Onnar her şeyden haberdar oliyorlar. Dedi:\n\n- Tamamdır.\n\nO zaman getırdi Mahmud’un garısıni verdi. Birez de hazırlıh yapdi, bi zaman sora bunnari yolci etdi.\n\nMahmut getırdi secedeyi serdi yere, hanıminan bereber üsdüne otordilar. Dedi:\n\n- Hz. Süleymanın hetırıne beni filan şehire bırah.\n\nGözlerıni açdilar bahdilar, babasının şehrindeler.\n\nGeldi babasının yanına, babasi buni gördi, bi dügün, bi toy....\n\nBabasi Mahmud’a dedi:\n\n- Men gardaşların hepsetmişem. Onnara ceza vermişem.\n\nMahmut dedi:\n\n- Çağır gelsinner.\n\nGardaşlari geldi. Mahmut gardaşlarına dedi:\n\n- Siz mana buni yapdız, men size ne yapacam?\n\n- Ne yapisan yap, dediler.\n\nMahmut:\n\n- Men gine sizin gibi deyılem. Yannız hanımlarınızi alın, size bu geder para, bu geder mal, burdan gidın. Artıh bu diyarda galmayın. Çünki sizin hayınnığınız ortaya çıhdi. Gine siz durmazsız. Bu diyarda galmiyacahsız.\n\nBunun üzerıne her ikisi de ordan çekdi getdi.\n\nPadişah, padişahlıhdan çekıldi. Padişahlıği verdi Mahmud’a. Yeniden Mahmud'a dügün yapdi, toy yapdi.\n\nMahmut'nan hanımi orda yediler, içdiler, muratlarına geçdiler.\n\nGöyden düşdi dört elma: Biri Haci Bekir'e, biri bana, biri hekaya diyene, birisi de.... Siz bölöşdörön.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Geyik Oğlan",
        "text": "Varmış, yokmuş. Eskiden bir adamın hanımı ölmüş. İki tane çocuğu kalmış. Birisi oğlan, birisi kızmış. Adam bir gün yeniden evlenmiş. Bu üvey ana çocukların atılmasını istemiş. Kocasına:\n\n- Bunları kaybedeceksin demiş.\n\nAdamcık düşünüş, ne yapsın, sonunda:\n\n- Ben bunları dağa atayım geleyim demiş. Çocuklarını, eşeği almış:\n\n- Oduna gidiyoruz yavrularım diye dağın başına çımışlar. Çocuklarına:\n\n- Siz burada durun, ben odun kesip geleyim demiş.\n\nOraya bir kabak alıp gitmiş de asıvermiş. Rüzgâr estikçe kabak tın tın dermiş. Kabak tın dediği zaman da çocuklar:\n\n- Babam daha odun kesiyor diye düşünürlermiş.\n\nAslında babaları onları bırakmış gitmiş. Nihayet akşam olmuş, çocuklar geceye kalmış. Çocuklar gece dağda bir geyik izi bulmuş. Oğlan çocuğu bir geyik izinden su içmiş, sonra da o bir geyik olmuş. Kızkardeşiyle ikisi dağlarda aç susuz gezmişler. Bulduklarını yeyip içerlerken bir köye gelmişler. Köyde bir çeşme varmış, çeşmenin başında büyük bir selvi ağacı varmış. Sabaha doğru geyik oğlan dağa gitmiş, kız da selvinin başına çıkmış. Köyün gençleri bakmışlar ki nur topu gibi güzel bir kız var, bunun inmesini istemişler. Bir türlü indirememişler. Balta getirmişler, akşama kadar keserlermiş, selvi yıkılmazmış. Çünkü gece olduğunda geyik gelip kesilen selviyi yalarmış. Selvi yine eski haline dönermiş. Gençler de bir türlü selviyi yıkamazlarmış. Sonunda kocakarının birisi:\n\n- Ben bu kızı indirivereyim demiş. Gençler:\n\n- Kız kocana, nasıl indirirsin demişler. Kocana:\n\n- İndiririn demiş. Gençler:\n\n- Hadi ne istersen sana alıverelim demişler.\n\nSelvinin yanına gelmişler. Kocakarı ekmek aletlerini almış gelmiş. Eleği ters turarmış, sacı ters tutarmış, yasdeci ters tutarmış. O kız da selvinin biraz aşarısına inmiş de onu seyredermiş. Kız:\n\n- Nine, bilemedin dermiş. Kocana:\n\n- A yavrum gözüm görmüyor, bilemiyorum nasıl yapılacak dermiş. Kız:\n\n- Nine olmuyor derken, kızın ruhu sıkılmış, selviden aşarıya inmiş, nineye şunu şöyle yap, bunu böyle yap derken, zaten gençler önceden saklanmışlarmış, ordan çıkıp kızı yakalamışlar. Kıza:\n\n- Biz bu selviyi akşama kadar kesiyoruz, sabah geldiğimizde eski haline dönmüş oluyor. Bunun sebebi ne? Anlatıverirsen anlat, yoksa seni öldüreceğiz demişler. Kız:\n\n- Benim kardeşim var, o bir geyiktir. Gece o gelip selvinin kesilen yerlerini yalıyor, o yalayınca selvinin yarası kapanıyor demiş. Gençler:\n\n- Geyiği bize yakalayıver, yoksa seni öldüreceğiz demişler. Kız:\n\n- Yakalayıvermem dese de, kızı korkutmuşlar.\n\nSonunda kız selvinin dibinde beklemeye başlamış, akşam olunca geyik gelmiş, gençler geyiği yakalamışlar. Geyiği kesmek istemişler, ama geyiği bir türlü kesemezlermiş. Yine kızı:\n\n- Bu geyik niye kesilmiyor, bak seni öldürürüz diye sıkıştırmışlar. Kız da:\n\n- Kesil kardeşim demiş.\n\nKız böyle söyleyince, geyiği kesebilmişler, bu sefer de yüzememişler. Kızı gene sıkıştırmışlar, geyiği yüzmüşler. Daha sonra da geyiği afiyetle yemişler. Kız bu sefer de:\n\n- Su dökemeyin, yediğiniz geyik karnınızdan çıkmasın demiş.\n\nKız bu sözü onlara söylemiş, onların da hepsi ölmüş, kırılıp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Kel Ali Bey",
        "text": "Eveli bir Kel Ali Bey varımış. Kel Ali Bey Türkiye’de idare olamamış. Buradan kalkıp hadi İran’a varmış. İran şahını görmeye. Sora sora şahın sarayını bulmuş. Şahın sarayına çıkmış varmış. Selam vermiş oturmuş. Bi çay içtikten keri:\n\n— Ne geldin oğlum demiş, İran padişahı.\n\n— Şevketlim, ben Türkiye’de aç kaldım, bene bi ekmek demiş, Kel Ali Bey.\n\nŞah hızmatçısına çağırmış:\n\n— Buna bi vapır kırmızı fes dolduruven de Türkiye’de satsın, idare olsun, demiş.\n\nKel Ali Bey’e bi vapır kırmızı fes dolduruvemişle, almış gelmiş Türkiye’de satmış. Bunun parasına bi vapır almış.\n\n— Ben vapırı aldım ya, İran şahının kendisini çalsam gelsem nasıl oluku acaba, demiş.\n\nVapırı almış, şahı çalmaya gidiyo. Gideke kaptana demiş:\n\n— Biz vapırın içine giresek hemen sen sür demiş.\n\nGersingeri İran’a varmış. İran şahına varmış. Şah:\n\n— Oğlum ne geldin gine, demiş.\n\n— Şevketlim, senin verdiğin kırmızı fese vapır aldım, benim vapır güzel mi, çikin mi bakıve di sene geldim demiş.\n\n- Hadi bakam, dimiş o da. Kaptana da dimiş:\n\n— Hemen sür di.\n\nBuna vapırın içine gelmişle girmişle. İran şahına şu vapır güzel mi, şu vapır çikin mi dirke, vapır gidip gide denizin içine, nere atcak. Almış gelmiş hızmetçi yapmış gocuman İran şahını. Hure süpür, felen yere gir, hunu getir, bunu getir, hızmetçi yapmış. O sırada Ankara’dan İzmir’e gideke zenginin biri ore misafie galmış. Höle bakmış Kel Ali Bey’e bi:\n\n— Ule ben bu adamdan zenginin, höle bi hızmatçım yok, demiş.\n\nİran şahı köle ya, eli yüzü nurlu bi şemiş.\n\n— Sene satan ben, dimiş Kel Ali Bey.\n\nGula duymuşta atmış sarı lirayı satmış onu. İran şahını biyoda parayla o zengine satmış.\n\n— Ben bunu sattım ya dimiş, tahtına oturen, dimiş.\n\nKel Ali Bey biyoda İran şahının tahtına oturme gitcek. O zengin adam da:\n\n— Sen iyi bi adamsın dimiş, seni goyveren memleketine gide misin? dimiş.\n\n— Giderin, dimiş.\n\nGoyvemiş kaldırmış zengin olan adam. Kel Ali Bey yoldan köyüne gidiyo, o da köyüne gidiyo. Şah, Kel Ali Bey’den eveli vamış, tahtına oturmuş. Kel Ali gelince:\n\n— Yakalan bakam dimiş.\n\nBiyo yakalamışla Kel Ali Bey’i. Yakaladıktan keri:\n\n— Odun getirin bakam, gazan getirin bakam, dimiş.\n\nGazanı vurmuşla, altına odunu sokmuşla, suyla doldurmuşla gazanı.\n\n— Anamı çağırın gelsin bakam, dimiş. Anasını çağırmışla gelmişle:\n\n— Ana bu gazana kendini at bakam, dimiş şah.\n\n— Oğlum gaynar gazana kendimi atamın, dimiş anası. Şah:\n\n— Südün sümüğün temizse, dimiş.\n\nAnası gazana kendini bi atmış.\n\n— Ana nişliyon?\n\n— Oğlum, mülayımca bu, dimiş. Şah:\n\n— Hadi Türkiye’ye gidem bakam, dimiş, Kel Ali Bey’e.\n\nTürkiye’ye gelmişle, aynı onun yaptı gibi gazanı getirmişle, altına sürmüşle odunu, başlamış gazan gaynamıya. Kel Ali Bey’e:\n\n— Ananı çağır ge bakam, dimiş. Anasını çağırmışla:\n\n— Ana bu gazana kendini at bakam, dimiş Kel Ali Bey. Anası:\n\n— Nası atcan ben, dimiş.\n\n— Südün sümüğün temizse bişe olmazsın, demiş İran Şahı gibi. Anası:\n\n— Oğlum dimiş, felen adamla ben bi görüşüvediydim dimiş. Felen cavır nal çaktırma geldiydi, onna da görüşüvediydim, dimiş.\n\nAlmış bi vemiş, yanmış galmış her yanı. İran Şahı:\n\n— Hadi oğlum dimiş, sen bu garının oğlusun, ben o garının oğluyum, dimiş.\n\nKel Ali Bey’i orada goyvemiş gelmiş. Demin hurdan geçti.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "Günlerden bir gün, bir ayı ile bir tilki arkadaş olmuşlar. Gece gündüz birliktelermiş.&nbsp;Birinin başı ağrısa öteki koşuyor, birinin canı yansa öbürü hemen varıyormuş. Bir gün tilki, ayıya:\n\n-Aman ayı kardeş, kardeşten yakınım gel birlikte üzüm bağına varalım. Salkım salkım üzümleri söküp, tane tane mideye atalım, demiş. Ayı da:\n\n-Peki, demiş.\n\n&nbsp; Az gitmişler, &nbsp;uz gitmişler. &nbsp;&nbsp;Dere tepe, bağ bayır düz gitmişler. Vara vara Deli Avcı’nın bağına varmışlar. Deli Avcı ki ne deli.&nbsp; Attığını vuran bir avcı imiş. Gözünü yumar, havadaki sineği kanadından arkasına bakmadan, sesi çıktığı ağızdan vururmuş.\n\n&nbsp; Ayı ile tilki varmışlar Deli Avcı’nın bağına. Üzümlerden üzüm beğenmişler. Her üzüm ceviz kadarmış. Koparıp koparıp yiyorlarmış. Tilki, biraz yedikten sonra artık üzüm yemenin zararlı olacağını anlamış. Hemen bir köşeye uzanmış. Ayı tilkinin uzandığını görünce:\n\n-Ne oldu tilki kardeşim? Üzümlerde pek yok gözün. İstediğin bir şey var mı? Elma, armut, bal mı,&nbsp;demiş.&nbsp; Tilki:\n\n-Ayı kardeşim, can kardeşim, midem tıka basa dolu benim, demiş.&nbsp;Ayı :\n\n-Sen bilirsin. Ömründe böyle bir bağ göremezsin, demiş. Sonra önüne gelen ağaçtan salkım salkım üzüm koparıp yemiş. Yiye yiye şişmiş. Artık adım atacak gücü kalmamış. Tilki:\n\n- Ayı kardeş bitirdiysen gidelim, yeter artık, demiş.\n\n&nbsp; Deli Avcı bağının biraz ötesinde bir tuzak kurmuş. Tilki önde, ayı arkada yürüyorlarmış. Tuzağın olduğu yere gelmişler. Tilki atlayıp tuzağı geçmiş. Ayı ise üzüm yiye yiye şişip kaldığından kımıldayacak gücü yokmuş. Sıçramak istemiş, kendini tuzağın dibinde bulmuş. Tilki çekip gitmiş. Ayı:\n\n- Kurtar beni tilki kardeş! diye bağırmış. Ama tilki dinler mi. Oracıkta bırakıp ayıyı dalmış ormana. Ayı bağırdıkça böğürdükçe ortalık çınlamış. Sesini Deli Avcı duymuş. Kaptığı gibi koca sopayı, dünyanın kaç bucak olduğunu anlamış ayı.&nbsp;\n\n&nbsp; Sonunda can acısıyla ayı sıçramış, kendini kurtarmış. Nefes nefese dalmış ormana. Gelmiş, varmış tilkinin yanına. Tilkiye:\n\n- Sen ne utanmaz bir tilkiymişsin, yaptığı kalleşlikti bilesin.&nbsp; Nasıl bıraktın beni kötü durumda? Hiç üzülmedin mi bana? Demiş. Tilki, hiçbir şey olmamış gibi.\n\n- Ne yapayım, ben de mi öleyim?&nbsp;Sen düşünce tuzağa, dedim bari ben kendimi kurtarayım, demiş.\n\n&nbsp; Birkaç gün ayı ile tilki küs kalmışlar. Sonunda birbirleri ile yeniden barışmışlar.&nbsp; Yürüye yürüye varmışlar bir düz alana. Öyle bir ekin görmüşler ki duvar boyunda. Tilki ekini ayıya göstermiş elini bereketli toprağa daldırmış.\n\n-Bak ayı kardeş! Bu dünyanın en güzel toprağıdır. Bir ekersin, bin alırsın, demiş.\n\nAyı, ekine toprağa bakmış ama bir şey anlamamış. Dönüp tilkiye:\n\n- Ne yapalım, demiş. Tilki:\n\n- Seninle çiftçilik yapalım. Ekelim buraya arpayı buğdayı sonra bölüşürüz buğday hasat zamanı, demiş. Ayı:\n\n-Peki, demiş.\n\nTilki bağlamış peştemalı önüne. Ayı ise girmiş çift çubuk işine.\n\n-Ha,&nbsp;demiş. Ho,&nbsp;demiş.\n\nGünlerden bir gün, tarlayı sürüp bitirmiş. Tilki ektikten sonra tohumu kenara çekilmiş. Aradan zaman geçmiş, ekin büyüyüp gelişmiş. Hasat zamanı gelince tilki, ayıya:\n\n-Gel kardeşim biz kardeş payı yapalım. Diptekiler senin olsun, tepedekileri ben alayım, demiş. Ayı:\n\n-Olur, demiş.\n\nBöylece ekinin tepesindeki başaklar tilkinin, samanlar saplar ayının olmuş. Herkes payını almış, gitmiş. Ancak ayının aklı başına gelmiş. Böyle ortalıkta kandırıldığını söyleyip tilkiye:\n\n-Tilki kardeş beni kandırdın. Samanı bana kaldı, başağı sen aldın, demiş. Tilki gülmüş:\n\n- Biz seninle böyle anlaştık, birlikte çalıştık. İstersen bu kez soğan ekelim. Kökü benim olsun, üstü senin olsun, demiş.\n\nAyı bu işe “evet” demiş. Hemen kollarını sıvamışlar. Biri küreğe sarılmış, biri tohum taşımış, Tilki, yan gelip yan yatmış, ayı her şeyi birer birer yapmış. Soğanlar olunca toplamışlar. Ardından paylaşmışlar. Tilki:\n\n- Kızmıştın bana öbür kez, istediğin olsun ayı kardeş. Kökü benim olsun, üstü senin olsun, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş, yapraklar kuruyunca ayı kandırıldığını anlamış. Tilkiye:\n\n-Sen beni hep kandırıyorsun, böyle yapmaktan utanmıyor musun,&nbsp;demiş. Tilki:\n\n-Kabul etme arkadaş, üstelik senin dediğini yaptım niye kızıyorsun,&nbsp;demiş.\n\nAyı ile tilki hırlaşa hırlaşa tutuşmuşlar kavgaya. Tilki uzun bir sırık almış, ayıya kısa bir odun vermiş. Başlamışlar vuruşmaya. Ayı kıpırdadıkça tilki uzun sırıkla vurmuş, her yanını çürük içinde bırakmış. Vuruşa vuruşa varmışlar bir mağaraya. Ayı yine:\n\n- Kandırdın beni tilki, yaptığın kalleşlikti, demiş.\n\nTilki gülmüş. Hemen elindeki uzun sırığı ayıya vermiş.\n\n- Al senin olsun bu sırık. Sırıkla sen sopayla ben vuruşalım, demiş.\n\nAyı sevinçle sırığı almış. Ama mağara darmış, sırığı zor sallıyormuş. Tilki kısa odunla ayıyı güzelce dövmüş. Sonunda ayı çığlık atarak mağaradan kaçmış. Tilkiye seslenerek:\n\n-Vazgeçtim ben ekinden, soğandan. Hepsi senin olsun, yeter ki rahat bırak beni, her şey senin olsun, demiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Öngürlü ile Songürlü",
        "text": "Eveli bi adamla garısı vamış. Adam kalkmış sabala:\n\n&nbsp;— Garı bize öngürlü* mü isteyon, songürlü* mü isteyon diyolla demiş.\n\n&nbsp;— Ana, adam songürlü istiyem biz demiş.\n\nBuna dururkarka bi hafta sonura evleri yanmış. Evleri yanınca söz temsili:\n\n— Çökelez’de çadır guram dimişle.\n\nBi çadır gurmuşla, çadırda duralaka, iki çocu vamış bunun, iki çocu Çal’a süpürgeciliğe gider imiş. Aşamotu ekmek gazanıp geli, onu yirle ertesi gün bi da gazanıp gelimiş. Garı ile çocukla çadırda duruka, bi Yörük gelmiş yanlana, o da çadır gurmuş. Yörük duraka adam süpürgeciliğe gidince garıyı almış gaçmış. Adam geliyo:\n\n— Hanı olum ananız? dimiş.\n\n— Yörük aldı gaçtı deyola.\n\n— Eee, bu da mı gelcedi başıma? deyo.\n\nÇocukları alıyo, aramaya gidiyo. Çocukları alıp gideke Mendere’e gavuşmuşla bi. Çocuğun birini bura gomuş, birini öte yakaya geçirmiş. Ora gomuş geri dönmüş. Ötekini almış suyun orta yerine varınca, evela goduğu çocu canavarla aldınla gitmiş.\n\n— Eyvah çocum gitti deye işedirke arkasındakini de suya düşürmüş.\n\nAdam yalınız başına dikelmiş galmış. Birini canavarla almış, birini de su götürmüş.\n\n&nbsp;— Nagıda* kepazeyim ben deye gitmiş dağa.\n\nDağda gezeke yalın ayak, başı gabak, saç sakalı işe olmuş.\n\n— Osandım ben bu candan dimiş, şehre bari giden dimiş.\n\nŞehre varmış, o gün de padişah guyruğu vamış şehirde. Adamcık az ilerde adamların içine garışp orda otururmuş. Guşu goyverilemiş, varı gide onun başına gonarımış. Zindana atmışla:\n\n&nbsp;— Bu padişah mı olu diye.\n\nGuş bu sefer zindanın ocanın tepesine gonmuş. Adamın biri:\n\n&nbsp;— Bunda da vadır bi hayır dimiş. Bu adam iyi olmasa bu guş gonmazdı dimiş. Bunu padişah yapam dimişle.\n\nPadişah yapmışla. Padişah olunca garıyı aratmıya yollamış, Yörük aldı gaçtı ya. Aradırka, o zamanın padişahı için yörüğe gelmişle:\n\n&nbsp;— Seni padişah çağırıyo dimişle.\n\n— Padişah şu çadırın başına nöbetçi verise ben varın dimiş.\n\nPadişah iki candarma yollamış çadırı beklemeye, garıyı bekleyecekle. Candarmala çadırı beklerike:\n\n— Yav iki senelik askeriz, sen nereli ben nereli hiç birbirimizi bilmiyoz demişle.\n\n&nbsp;— Ha dimiş, felen zaman bubam suyun başına gomuş, canavarla almış gaçmış beni, canavarın elinden avcıla almış, beni beslemiş, büyütmüş, askere yollamış dimiş. Öteki de:\n\n— Bubam beni suya düşürmüş, olta atmışla balıkçıla beslemiş büyütmüş demiş.&nbsp;\n\n&nbsp;— Ule, ikimiz gardaş olmıyam dimiş. Anaları da:\n\n— Ana, yavrılarım dimiş.\n\nAnalarının yanına gelmişle, orda uyumuş galmışla. Yörük padişahın yanından geliyo, bi bakıyo nöbetçile garısının yanında uyuyup duru. Bunları öldürcek olmuş:\n\n— Gaç öldürmeyen dimiş, varmış padişaha:\n\n— Senin vediğin nöbetçile benim garıyla eyi değil dimiş. Padişah:\n\n— Getir bakam sen onarı diyo.\n\nOnarı getiriyola, bi gelseleki padişahın garısı, onnada olanları. Padişah yörüğü öldürcek oluyo, karısı da:\n\n— Beni gaçırdı ya tenine telimi deyirmedi diyo. Elleme, azat et, goyve* gari diyo.\n\nHindi geçinip durula hala.\n\n*öngürlü: Önceden\n\n*songürlü: Sonradan\n\n*nagıda: Ne kadar&nbsp;\n\n*goyve: salıver\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Keloğlan ile Koca Adam",
        "text": "Eveli bi Kelolan vamış. Leblebi gatmış cebine kuyunun başına su içme vamış. Leblebileri kuyunun içine düşmüş. Başlamış kuyuyu daşlamaya Kelolan. Ondan sona kuyudan goca adam çıkmış:\n\n— Ni istiyon olum, demiş. Kelolan:\n\n— Leblebilerimi ve, demiş. Goca adam:\n\n— Ben sene bi bulgur daşı veren Kelolan, demiş.\n\nKelolan bulgur daşını almış gitmiş, ama goca adam:\n\n— Bu daşı kimseye verme, demiş.\n\nBi gün gomşusu bulgur daşı istemeye gelmiş. Anası da Kelolan yokken vemiş. Kelolan daşını gomşudan istemeye gitmiş. Gomşusu:\n\n— Ben bulgur daşı almadım, demiş.\n\nKelolan gine guyunun başına gitmiş, guyuyu daşlamaya başlamış. Gine aynı goca adam çıkmış, bu sefer Kelolan’a bi eşek vemiş:\n\n— Emme eşeğe dehleme, demiş.\n\nKelolan eşeği almış gitmiş, eve bağlamış. Bi gün Kelolan hamama gitmiş. Hamamcıya eşeği düzgün yere bağla diye tembih etmiş. Hamamcı eşeği bağşamış bi de:\n\n— Deh, demiş.\n\nBi de bakmış eşek altın doğurmuş. Hamamcı bol bol dehlemiş bi sürü altını olmuş. Sona eşeğin yerine başga eşek bağlamış. Kelolan eşeği almış eve gitmiş, bi bakmış kendi eşeği değil. Hamamcının yanına gitmiş:\n\n&nbsp;— Benim eşeği nereye sakladın, getir, demiş. Hamamcı:\n\n— Ben senin eşeği meşeği görmedim, demiş.\n\nKelolan gine guyunun başına gitmiş. Guyuyu daşlamış goca adam gine çıkmış:\n\n&nbsp;— Ne oldu Kelolan, demiş.\n\nGoca adam bu sefer Kelolan’a bi gabak vemiş.\n\n— Bak bundan sona bi şey vemem, demiş. Bu gabağa giriş giriş, çıkış çıkış dediğin zaman her tarafına asker dolcak, demiş.\n\nKelolan gabağı aldığı gibi evine gitmiş. Gabağa bi:\n\n—&nbsp;Çıkış çıkış, demiş, her tarafı eli nacaklı, eli baltalı, eli tüfekli asker olmuş. Anası:\n\n— Neden buldun bu gabağı olum, demiş.\n\n— Bi goca adam vedi, demiş.\n\nKelolan aldığı bulgur daşını vemeyen gomşusunun yanına gitmiş:\n\n— Çabuk benim bulgur daşımı ve, demiş. O da:\n\n— Bende bulgur daşı yok, demiş. Kelolan gabağa:\n\n&nbsp;— Çıkış çıkış, demiş, her taraf asker olmuş.\n\nBunu gören gomşusu bulgur daşını bulup getirivemiş. Kelolan bu sefer hamamcının yanına gitmiş:\n\n&nbsp;— Benim eşeği ve demiş, bulup getirmezsen bu hamamı başına yıkarın, demiş. Hamamcı:\n\n— Hadi len sende kel, demiş, sende nerde o güç demiş. Kelolan gabağa:\n\n— Çıkış çıkış demiş, ortalık asker olmuş, her tarafı yıkmaya başlamışlar.\n\nHamamcı bulmuş eşeği getirmiş. Kelolan bulgur daşını da eşeğini de almış evine gitmiş. Bu da burda bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "İfrit ile Padişahın Kızı",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde iki tane çocuk vamış. Biri gız biri olan. Bunların bi de üvey anaları vamış. Bu üvey ana bu çocukları hiç sevmezmiş. Bi gün bu çocukladan gurtulmak için bir guyunun üzerine bi çul yazmış, üzerine de bi zovra* gurmuş. Çocukları çağırmış:\n\n&nbsp;— Zovraya oturun demiş.\n\nÇocukla da zovraya oturmuşla emme guyunun içine düşmüşle. Guyunun içine düştüklerinde bakmışla ki bi gapı va. O gapıdan içeriye girmişle, içersi bambaşga bi dünyaymış. Az gitmişle uz gitmişle dere tepe düz gitmişle bi hana vamışla. Bakmışla handa kimse yok, hanın kırk dene gapısı vamış, gapılada da anahtarla vamış. Anahtaladan biriyle gapıyı açmışla içeri girmişle. Bunla burada yaşamaya başlamışla. Abesi gıza her gün guş avlayıverimiş. İki guş vurugelimiş, Birecik yirlemiş. Bu şekilde yaşarken bi kaç yıl geçmiş. Anahdarları abesi yanında daşırmış. Gız merak etmiş anahdarları isdemiş. Abesi vemiş emme:\n\n— Kırkıncı gapıyı açma demiş, avlanmaya gitmiş.\n\nGız her gapıyı açmış, bakmış kırkıncı gapıya gelmiş. Abesinin dediğini hatırlamış, emme dayanamamış açmış kırkıncı gapıyı. Bi de ne görsün! Gosgocaman bi dev, devilen evlenmişle, dev gızı abene söyleme deye yehdit etmiş. Abesi o gün üç guş öldürmüş. Gız gizlice birini deve götürmüş. Gız hamileymiş. Bi süre sona da çocuk doğmuş. Çocuğun adına İfrit gomuşla. İfrit biraz böyümüş, dayısı artık günde dört guş öldürmeye başlamış. Dev bi gün garısına demiş:\n\n— Ben bi guyruklu olayın, onun babucunun içine girem, giydimi onu sokem ölsün, beraberce yaşayalım demiş.\n\nGuyruklu olmuş, babucunun içine girmiş. Devle garısı gonuşurken ifrit bunları dinnemişmiş. Dayısından önce babucu giyivemiş, guyruklu dayısını sokamamış. Daha sona:\n\n&nbsp;— Yılan gılına giren de gapıdan çıkaken boynuna dolanıvirem, öldürüvirem demiş.\n\nİfrit gene duymuş, gapıdan çıkaken:\n\n— Dayı beni omzuna al demiş.\n\nDayısı omzuna almış, Bu sefer de dev dayısını sokamamış. Dev en sonunda demiş:\n\n— Ben bi zehirli sarıguş olayın, sen onu bişirdinde beni onun önüne goy, o da beni yesin ölsün demiş.\n\nBi guş olmuş, İfridin dayısı da onu öldürmüş, annesi bişirmiş tabağı abesinin önüne goymuş. İfrit tabakları değiştirivemiş, zehirli guşu yiyen annesi ölmüş. İfritle dayısı buradan ayrılmış. Yolda kırk dene eşgiya bunların önünü kesmişle, İfrit ile dayısını gonaklarına götürmüşle. Demişle ki:\n\n— Size bi şans vecez, eğer imtanı geçeseniz serbessiniz, yoksa sizi öldürcez. İmtanda da önce bi tencire südün gaymanı bozmadan içeceksiniz, sonra bazlama ekmeğinin kenarını bozmadan içini yiyeceksiniz demişle. İfrit dayısına:\n\n— Ben başarırın dayı demiş.\n\nTencirenin altını delmiş südü ordan içmiş, yerine çam sakızı yapıştırmış. Bazlama ekmeğinin ortasından çakısınlan kesmiş ve yemiş. Eşkiyala serbest bırakmaları gerekirken sözünde durmamışla, bunları zindana atmışla. Bakmışlaki dünyala güzeli bi gız zindanda duruyo, gıza sormuşla,:\n\n— Sen kimsin? diye. Gız da:\n\n— Ben bu ülkenin prensesiyin demiş. İfrit gıza bi görüşte aşık olmuş:\n\n— Peki seni buraya niye attıla? deyince:\n\n— Bu eşkiyaların başı beni bubamdan istediydi, bubam da beni vemedi, beni gaçırdıla demiş.\n\nİfrit gurtulmak için bi numara düşünmüş. Masustan dayısınnan bi gavgaya dutuşmuşla, dayısı bunu öldürmüş. Nöbetçile bunu öldü zannederek yandaki nehre atmışla, İfrit yüze yüze padişahın sarayını bulmuş, padişaha gızının yerini söylemiş, padişah askerlerini alıp o eşkiyaları kesmiş. Sonra dayısını vezir etmiş, gızını da İfrit'e vemiş. Kırk gün kırk gice düğün etmişle.\n\n*zovra: Sofra\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "DEVİN KARISI",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; MASAL DERLEMESİ\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; DEVİN KARISI\nBir varmış bir yokmuş,evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,develer tellal iken,pireler berber iken.Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken,az gittim uz gittim.Dere tepe düz gittim.Çayır çimen geçerek,lale sümbül biçerek;soğuk sular içerek,ayla ayla bir güz gittim.Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide&nbsp; gide bir arpa boyu yol gitmemiş miyim? Natal&nbsp; matal&nbsp; martaval, işte size duyulmadık bir masal.\n&nbsp;Masal masal mat atar, iki tilki ot satar.Bindim deve boynuna , gittim Halep yoluna.Halep yolu gül pazar; içinde tilki gezer.Tilki beni korkuttu,kulağını burkuttu.Çık çıkalım çardağa,ok atalım ördeğe,ördek başını kaldırmış,velvelesini saldırmış.Velvelesi dizinde ,gönlü vezir kızında.Vezir kızı bal kaynatır;içinde kaş oynatır.\nBir varmış,bir yokmuş. Zamanın birinde bir köy varmış.Köyde iki yaramaz çocuk yaşarmış.Bu çocuklar annelerinin sözünü dinlemez sürekli yaramazlık yaparlarmış.Yine bir gün bu iki çocuk annelerine söylemeden oyun oynamaya çıkmışlar.*Pinarden&nbsp; &nbsp;**terraşa kadar koşmuş gitmişler.Çocuklar oynarken bir çocuk ötekine hadi gel ormana gidelim biraz da orada oynarız demiş.Öbür çocuk biraz tereddüt etmiş ama sonunda ormana gitmişler.Çocuklar sallana sallana ormana gitmişler oynamışlar vee sonunda çok yorulmuşlar.Büyük oğlan küçüğe: 'hadi biraz oturup dinlenelim.' demiş.Çocuk yorgunluktan perişan oturuvermiş agaç gölgesine.Onlar dinlenedursun hava gitgide kararmış akşam çökmüş ormana,bizim haylazların karnı acıkmış.Çocukların açlıktan ve yorgunluktan perişan halde belki köyün yolunu buluruz umuduyla çıkmışlar yola.Gitmişler bir büyük meşeye kadar bir de ne görsünler önlerinde kocaman bir ev.Evden kocaman bir kadın çıkmış dudakları göğe kadar değecek kadar büyükmüş,memeleri yere değecek kadar.Çocuklar korkudan ve şaşkınlıktan donakalmış.Kadın kalın ve ürkütücü sesiyle gelin yavrularım size yemek vereyim diye alıp çocukları beslemiş karınları şişene kadar yedirmiş içirmiş.Bu kadın devin karısıymış köyde onu tanır, ondan korkarlarmış.Çünkü bu kadının dev kocasını köylüler öldürmüş kadın da o günden sonra insan yemeye başlamış ve her köye saldırırmış.Sonunda kendine koca bir ağaçtan koca bir ev yapmış ve insanları burada yemeye başlamış.\nBiz gelelim bizim haylazlara...Bizim haylaz çocuklara devin karısının ziyafetinden sonra uyku çökmüş onlar tam uykuya dalmışlar ki&nbsp; devin karısı bu çocukları koca kazanda pişirmek istemiş.Çocukları kazana koymuş ve ateşi yakmış.Çocuklar pişerken dev biraz uyumuş.Çocuklar uyanıp piştiklerini anlayınca bağırmışlar.Anne anne, nerdesin anne... Çocuklar bağırırken dev uyanmış ve onların ağzına birer elma koyuvermiş bağıramasınlar diye.Derken çocukların anneleri ve köylüler koca meşeyi bulmuş.Oradaki koca evi de görmüşler.Köylüler bu evin devin karısının evi olduğunu bilmişler.Hemen içeri girip tüfeği ateşlemiş, devi öldürmüşler. Çocuklar korkuyla annelerine sarılmışlar ve bir daha habersiz hiçbir yere gitmeyeceklerine söz vermişler.\nGökten üç elma düşmüş, biri sana ,biri bana ,biri de dinleyenin başına.\n\n*pinar: köy meydanı&nbsp;\n**terraş:boş tarla,çocukların top oynadıkları yer.\n\nDERLEYEN KİŞİ:\nAD: MELİHA\nSOYAD: ASLAN\nYAŞ/MEMLEKET: 20/GAZİANTEP\nEĞİTİM DURUMU: ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ\nMESLEK: ÖĞRENCİ\nMEDENİ HAL: BEKAR\nGÖRÜŞME TARİHİ VE YER: 10.02.2020 / Mersin\n\nKAYNAK KİŞİ:\nAD: MÜZEYYEN&nbsp;\nSOYAD: ASLAN\nYAŞ/MEMLEKET:45/GAZİANTEP&nbsp;\nEĞİTİM DURUMU: İLKOKUL MEZUNU\nMESLEK: EV HANIMI\nMEDENİ HAL: BEKAR\nGÖRÜŞME TARİHİ VE YER: 10.02.2020 / Mersin\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Kurdun Ahmaklığı İtin Kurnazlığı",
        "text": "Günün birinde it ile kurt gezirmişler. Bir ara acıhmışlar ve karınlarını nasıl doyurcahlarını düşünmüşler. Birez ilerledihten sonra bahmışlar semiz bir at tek başına çayırda otluyi. Atın yanına varmışlar. At bunların acıhdığıni anlamış. Onlara:\n\n—&nbsp;Ayahlarımın altında bi yazı var onlari bi türli ohuyamiyram mana yardımcı olursuzsa sevünürem, der. İt de kurda dönerek, der:\n\n—&nbsp;&nbsp;Vala kurt kardaş it halımıznan ancah karnımızi doyurduh, okula gidemedıh . Sen böyöksün şimdi ohuman vardır. Geç ohi da yolumuza devam edeh. Kurt:\n\n—&nbsp;Ne demeh, benim ohumam çok eyidir, kaldır da ohuyam gidem işimiz eceledir, der. Ayağıni kaldıran at arhasına geçen kurda bi çifte atar ve kurt orda can verir. İt başlar gülmeğe. At sorar:\n\n—&nbsp;Niye gülisen?\n\n—&nbsp;Kurdun ahmahlığına gülüyem. Senin anan mi; yohsa baban mi ohumuş. Ohumah senin neyine, demiş ve geçip kurdi yemeğe başlamış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Fakir Adam ile Yılan",
        "text": "&nbsp;\n\nZamanın birinde fakir bir adamın&nbsp; bişesi olmadığından bi kuyunun başında oturur, kendi kendisine düşünürmüş. Onnan sora kuyudan bi ses gelir. Bahar kuyudan bi yılan çıhdi. Yılan ona:\n\n- Ya kardeş sen niye bele düşinisen, der. O da:\n\n- Valla menim heş bişeyim yoh, fakirim. Çoluğuma çocuğuma götürecek bi parça ekmeğim yoh. Yılan da:\n\n- Ee fazla düşünme, sen her gün gel buraya ben sana bir altın verecem. Fakir adam da:\n\n- Tamam, Allah senden razı olsun diyer.\n\nAdama bir altın veri adam da gidi. Onnan sora her gün geli yilannan bi altınını ali gidi. Derken aradan epey zaman geçi bu adam bir gün hastalanıyi. Adamın on dört on beş yaşlarında bi çocuğu varmış. O gün çocuğuni gönderi kuyunun başına diyi:\n\n- Get orda menim bi yılan dostum var. O sana altın verecek onu al gel.\n\nÇocuk gidi kuyunun başında bekliyi. Yılan çıhar çıhmaz çocuh panikliyi, korhi. Yılana bi daş fırlati ve onun kuyruğuni kopari. Yilan acıdan çocuği ısıri ve çocuh orda öli. Yılan tekrar kaçi kuyuya. Adam çocuğuni bekliyi bekliyi bahi çocuği gelmiyi. Geli bahi kuyunun başında çocuği ölmüş. Çocuği getirip defnediler. Aradan birkaç gün geçi adam tekrara kuyunun başına geli. Yılan kuyunun içinnen kafasını çıharinca adam diyi:\n\n- Yav arhadaş men geldim, benim durumum iyi değil. Çıh bana bir altın ver men gidim. Yılan kuyudan sesleni:\n\n- Sende çocuh acısı, bende kuyruh acısı varken biz daha dost alamayıh diyi. Yılan korkusunnan kuyudan çıhamiyi, adama güvenemiyi ve dostluhları orada biti.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Zorba Kurdun Keçiye Yaptıkları",
        "text": ".ZORBA KURDUN KEÇİYE YAPTIKLARI\n\nBir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir kurtnan bir keçi&nbsp;varmış. Bunlar arkadaşlıh yapıyormuş. Bir gün sıhılmışlar. Keçi kurda demiş:\n\n-Kurt kardeş gel seninle gezelim.\n\n-Nereyi gezelim? Demiş. O da:\n\n- Heç getmediğimiz bir yer olsun demiş. Kurt demiş:\n\n- Tamam karşıda sahil var, ordan kayıh kiraliyah karşıda ada var. O adayı gezeh bahah orada ne var ne yoh. Kim yaşıyor kim yaşamiyor.\n\nDolaşmışlar kayıh kiralamışlar, binmişler kayıha. Epey yol aldıhtan sora kurt acıhmış. Demiş:\n\n-Ya ben bu denizin üstünde ne yiyecem adaya gidene keder acımdan ölürüm.\n\nKayığın üstünde bir şey ohmuş. Kurt bi şey düşünmüş demiş:\n\n- Keçi kardeş ya sanki havada bi toz duman var. Keçi demiş:\n\n-Ya ben bi toz göremiyorum. Kurt demiş:\n\n- Ya keçi kardeş eyi bah. Keçi demiş:\n\n- Ya valla ben bi toz göremiyorum.\n\nKurt acıhmış ya keçiyi yiyeceh. Kurt demiş:\n\n-E keçi kardeş bu tozu sen yapıyorsun demiş.\n\nKeçi epey yol aldıhtan sora annamış demiş:\n\n- Kurt kardeş ben annadım senin derdin nedir. Sen dişlerini bana biledin bırah bu tozi yecehsen ye beni. Adaya da az kaldi sabret demiş.\n\nKurt da:\n\n-Valla ben sabredemem demiş.\n\nBi güzel yemiş keçiyi. Onlar erdi muradına biz çıhalım kerevetine. Gökten beş elma düşdi ikisi anlatana, biri dinleyene, ikisi de millete.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Akılsız Kurt",
        "text": "AKILSIZ KURT\n\nZamanın birinde bi tane kurt varmış. Bu kurt çoh acıhmış, yemek aramaya çıkmış. Acaba ne bulurum ne bulmam diye bi tane öküze rastlamış. Kurt da ele günlerdir acıhmış, o yana bu yana öküzün etrafında dolaşmış. Öküz bahmış kurtulacağı yohdur dönüyor kurda diyor ki:\n\n-Ya benim kaçmamla senden kurtulmam, sen beni nasılsa yiyeceksin etim de helal olsun sana. Ama senin deden çoh iyi hekimdi, yaradan bereden, hastalıhtan anlar idi. Benim iki boynuzum arasında bir yara var, ben bilmiyorum hastalıh neyin nesidir. Ben bileyim bu nedir ölüm Allah’ın emridir. Demiş.\n\n-Ben kafamı eğeyim sen bi bah.\n\nKafasını eğiyor, kurt bakıyor ki iki boynuzunun arasında ur var mi yoh mi diye. Tabi onun yanaşmasıyla bu nasıl bir boynuz vuruyorsa bu kafa üstünden arha tarafa düşüyor ve kurt kendinden geçiyor. Öküz kaçıp kurtuluyor. Bu kahıp bahıyor ne yarası, ne beresi, ne öküzü piyasada hiç bi şey yoh. Bu gene dolaşıyor tur atıyor. Acaba başka bir şey bulur muyum bulmaz mıyım diye. Bu sefer kendine bi at buluyor. Atın etrafında dolaşıyor. At diyor ki kendisine:\n\n-Ben öküz değilim seni öldüreyim. Nasılsa beni öldürecehsin, ben seni becermem diyor.Etim de sana helal olsun fakat senin baban çok büyük bir alimdi insanın yaşından, mesleğinden, her şeyinden anlardı diyor. Menim arha nalımda çizgiler var, her bir çizgi menim bir yaşımi gösterir. Men kaç yaşında olduğumi bilmiyorum keşke ömrümi biledim ölüm Allah’ın emridi. Sen gel menim nalımın çizgilerini say menim yaşımi söyle ölüm Allah’ın emridir.\n\n- Tamam diyor. Bu da hoş öküz gibi değildir, boynuzuyla beni alsın.\n\nYanaşıyor arha tarafa nalını incelemeye, at buna bi tene oturahli tekme sallıyor, o da kendinden geçiyor at da kaçıp kurtuluyor. Kurt gidip yiyecek aramaya bi tene topal koyuna denk geliyor. Topal koyunun etrafında dönerken koyun dior:\n\n-Ben ne öküzüm seni boynuzumla vurayım ne de atım sana tekme atiyim. Men seni becermem etim de sana helal olsun. Fakat sizin&nbsp;sülalede nenen müthiş şarkı söylerdi. Yıllardır onun sesi hala kulağımdadır. O sesin hatiresine bu tepeye çıh bana bi haykır, ölüm Allah’ın emri.&nbsp;Tamam diyor kurt.\n\n-Bu ne attır ne öküzdür. Ne olacah bi sesdir.\n\nHafif bir tümsek varmış tümseğe çıhdığı zaman aşağıda köyün hepsi gözüküyormuş. O tümseğe çıhıp köpeh gibi ulumaya başliyi. Ulumaya başlayınca tabi köyün bütün köpehlerinin haberi oluyor. Hemen kurdun peşine veriyorlar. Köyün bütün köpekleri peşine verince artıh kurt kendi derdine düşüyor. Koyuni bırahıp kaçıyor. Köyden epey uzahlaşdıktan sonra zar zor canıni kurtarır bir ağacın dibine kendi kendine söylenir:\n\n-Ulan senin deden ne zaman hekimdi, senin baban ne zaman alimdi, senin nenen ne zaman şarkıcıydı.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Apaların Krallığı",
        "text": "APALARIN KRALLIĞI\n\nBir zamanlar insan ayağı değmemiş, balta girmemiş, kocaman bir orman varmış. Ağaçların başı göğe erer, diplerinden buz gibi sular akarmış. Her türlü hayvan kendine yer bulup geçinip giderlermiş. Bir gün Apalar bu ormana kral olmuş. Varlığını belli etmek, kendilerini saydırmak için karar üstüne karar almışlar.\n\n-Ayaksız solucanlara ayak takılacak, kırkayaklıların da ayakları azaltılacak!\n\nEmir demiri eritmiş. Solucanlar meydanın bir yanına, kırkayaklılar da öbür tarafa toplanılmış, Kral tarihi nutkunu söylemiş.\n\n-Sevgili milletim, biz çağdaş milletiz, sosyal adaletten yanayız. Akıl var, solucanlar ayaksız gezerken, öbürünün kırk ayakla kırk zahmet çekmesi çağ dışı bir olaydır. Şimdi kırk ayaklıdan yirmi ayağını alıp solucanlara takacağız, her ikisi de rahat edecek. Solucan:\n\n-Sayın ve çok çağdaş kralımız ve onun etrafındaki ateş böcekleri! Bizi toprak altından çıkararak hepimize en büyük kötülüğü yaptınız. Belki hepimiz öleceğiz. Bir de ayak takmaya kalkarsanız bırakınız yürümeyi sürünemeyiz bile.\n\nKral ayağa kalktı, parmağını ileri uzatarak olanca gücüyle bağırdı:\n\n-Hiç kimse akıl yolundan bizi geri çeviremez, hiç kimse çağdaşlığa mani olamaz! Ateş böceklerinin aydınlattığı yoldan yürüyeceğiz.\n\nKırkayak parmak kaldırdı. Kral yan gözle bakıp:\n\n-Beni memnun edeceğin bir sözün varsa söyle, yoksa sus!\n\n-Sayın kralım, sizin memnun olup olmayacağınızı bilemem. Bakın ben kırk ayağımla çok rahat yürüyorum. Bunun birisini alsan yürümeyi şaşırırım…\n\nKral iki elini havaya kaldırdı:\n\n-Bu kadar akılsız bir millete ben ne yapabilirim?\n\nAslan kahkahayı bastı:\n\n-Boa yılanına da boynuz tak, her şey düzene girsin.\n\nApalar çok kızdı.\n\n-Unutmayın ki ben kralım! Hepiniz bana itaat etmek zorundasınız! Aksi halde…\n\nSözünü tamamlamadan menan cinleri tahtın her tarafına doldu. Menan dede arkadan başını uzatıp, kralın kulağına fısıldadı:\n\n-Kurulu bir düzen bozuyorsun, senin düzenini bozarlar…\n\n-Kim?\n\n-Mikroplar\n\n-Mikroplar kendine güveniyorlarsa meydana çıksın, hepsini helak edeceğim.\n\n-Helak olmak için kurulu düzeni bozup, kendi düzenini kuruyorsun.\n\n-Bu dünyada sadece benim düzenim var başkası olamaz.\n\nTam bu sırada kralın sancısı tuttu, feryadı yeri göğü çınlattı. Solucanalar kırkayaklılar dağıldı. İkisi de gülerek kralın ahmaklığını anladılar. Bu arada boa yılanı da boynuzların bitip bitmediğini anlamak için göle baktı. O da böyle bir şeyin olmayacağını bir kez daha anladı. Ateş böcekleri de kralın sancısına hayret kaldılar, böyle bir kralın nasıl böyle bir sancıya yenik düştüğünü anlayamadılar. Aslan büyük bir taşın üstüne çıkıp kükredi:\n\n-Böyle ahmak bir kralın öldüğüne yanmam da bir gün “Burada bir kral yaşadı deyip benim krallığıma gölge düşüreceklerine yandım” diyerek kayadan indi, salına salına ormanın içinde kayboldu.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Akıllı Serçe",
        "text": "[Akıllı Serçe]\n\nGünün birinde bir avcı kış ortasında açlık tehlikesi geçiren kuşları yakalamak için onlara tuzak kurmuş ve buna aldanan onlarca serçe gelip o adamın tuzağına yakalanmış. Yalnız avcı aklını kullanıp onları besiye tutacak ve etlenip büyüdükten sonra da iyi fiyata satacakmış.\n\nAvcı onlarca serçeyi besleyeceği alanı küçük aralıklı ağlarla çevirmiş ve onlara yazdan sakladığı taneleri yedirmeye başlamış. Bir gün o kuşlar içinden diğer arkadaşlarının hoşuna gitmeyen sözler söyleyen bir serçenin sesi yükselmiş:\n\n— Arkadaşlar! Söyleyeceklerime kulak verin ve beni iyi dinleyin. Gelin, avcının bize verdiği taneleri yemeyelim ve zayıflayıp bu ağlardan rahatça geçelim ve esaretten hatta başkalarına yem olmaktan kurtulalım.\n\nDaha sonra etrafı bir sessizlik bürümüş. Kalın sesli ve biraz da yaşlıca bir serçe bu sessizliği bozmuş:\n\n— Bu kışta bu soğukta, kısacık ömrümüzü bu sıcak ve bol yiyecekli yerde geçirmek en iyisi. Dışarı çıkıp açlıktan kıvranmaktansa, kurda kuşa yem olmaktansa burada bolluk içinde eğlenip yatarak geçirmek daha güzeldir, demiş. Etrafındaki kuşların hepsi de bunu tasdiklemiş ve eklemişler:\n\n— Zaten bir tane için tutsak olmadık mı? Çıkarsak yine o tane uğruna başkalarına esir olmayacak mıyız?\n\nBu sözler üzerine o akıllı serçe onların yanlış düşündüğünü bir türlü onlara kabul ettirememiş ve avcının yem vermeğe geldiğini görünce derin sessizliğe gömülmüşler. O günden sonra o akıllı serçe ile birkaç serçe daha yem yememeğe başlamışlar. Gün geçtikçe zayıflamışlar ama arkadaşları da habire kilo almışlar. Akıllı serçe ile arkadaşları diğerleri tarafından alaya alınmış ve dışlanmışlar. Derken avcı bir gün birkaç alıcı ile ağların etrafında belirmiş ve kuşları kesilmek üzere onlara satmış. Artık iyice zayıflayıp küçülen akıllı serçe ve arkadaşları o ağların arasından çıkıp dışarıdaki engin güzelliğe kavuşmuşlar. Diğer kuşlar ne yapmışlarsa çıkamamışlar ağlardan ve birbirlerine garip garip bakmışlar. Önlerine son kez atılan taneleri ise yiyememişler artık.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Avcı Kardeşlerle Büyülü Kuş",
        "text": "AVCI KARDEŞLERLE BÜYÜLÜ KUŞ \n\nBir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde zamanın birinde bir yaşlı adam ile yedi oğlu bir ormanda yaşarlarmış. Adamın karısı yıllar önce ölmüş. Çocuklarını o büyütmüş. Sabah olunca çocukları sırayla evden çıkıp biri ava, biri oduna, biri temizliğe, biri suya gider. Biri babasıyla kalıp ona yardım ederken diğer ikisi de evde sırt üstü uzanıp yatıyormuş. Bu, günlerce sürmüş. Babaları bir gün onları çağırıp:\n\n—&nbsp;Bakın çocuklar diğer kardeşlerinizin hepsi bir iş yapıyorlar, bir işle uğraşıyorlar. Sizin böyle sırt üstü yatmanız ayıptır. Artık yeter, bir işe yaradığınızı gösterin. Hiç olmazsa yediğiniz yiyecekleri hak edin, demiş.\n\nBunun üzerine kardeşler babalarına:\n\n—&nbsp;Biz de böyle yardım ediyoruz kardeşlerimize, bizim yapacağımız bir şey yok ki, demişler.\n\n—&nbsp;Nasıl yok?&nbsp;İkiniz de kalkın ormana ava gidin. Bir şeyler avlayın. Etini yer, derisini satarız, demiş. İki oğlu:\n\n—&nbsp;Olur, demişler.\n\nBabaları onlara birer ok ve yay vermiş, ormana göndermiş. Çocuklar ormanın derinliklerine doğru günlerce yürümüşler. Bir zaman da yürüdükten sonra bir kuş görmüşler. İki kardeş yaylarını germişler, tam kuşu vuracakken kuş:\n\n—&nbsp;Ey insanoğlu dokunmayın bana! Ben zaten yaralıyım, çekin yaylarınızı üzerimden, demiş.\n\nİki kardeş önce şaşırmışlar. Sonra yavaşça yaklaşmış kuşa bakmışlar. Kocaman iri kuşun inlediğini görmüşler. Kardeşler hemen kuşu almış bakmışlar ki göğsünde koca bir yara var. Kucaklarına almış, eve doğru yürümüşler. Eve geldiklerinde babaları onları kapıda karşılamış.\n\n—&nbsp;Neler yaptınız oğullarım, demiş.\n\n—&nbsp;Bu kuşu bulduk, yaralı. Ona bakıp iyileştireceğiz, demiş.\n\nİki oğlu da karşı çıkmışlar.\n\n—&nbsp;Olmaz babacığım, demişler.\n\nSonra kuşu alıp evin bir köşesine koymuşlar. İlaçlar yapıp, kuşu birkaç gün içinde iyileştirmişler. Kuşun tam iyi olduğu gün onu alıp kırlara çıkmışlar. Kuş iki kardeşe:\n\n—&nbsp;Çocuklar sizler iyi kalpli çocuklarsınız. Ben sizleri çok sevdim. Babanızın beni kesip yemek istemesi üzerine kabul etmediniz. Benim size bir can borcum var. İnşallah bunu öderim, demiş.\n\nKuş havalanırken iki kardeşe birkaç tüy vermiş, çekip gitmiş. Havalanırken de ayağını sürdüğü toprakların tümü altın olmuş. Çocuklar tüyleri ceplerine koymuşlar, altınları torbalarına doldurmuşlar, evlerine dönmüşler. Babalarına:\n\n—&nbsp;Bizim kuş havalanınca bu altınları bıraktı. Al bunları yeni bir ev yapalım, kardeşlerimizle birlikte ormandan çıkıp bir köye yerleşelim, demişler.\n\nYaşlı baba kabul etmiş ama diğer kardeşler karşı çıkmışlar. Sonra da hep bir olmuşlar iki kardeşlerini ormandan kovmuşlar. Dövüp altınlarını da ellerinden almışlar. İki kardeş ağlaya ağlaya ormanın derinliklerine doğru yol almışlar. Önlerine çıkacak ilk köyde çalışıp karınlarını doyurmak istemişler. Akşam olmuş, karanlık basmış. İki kardeş bir ağacın kavuğuna sığınmış, sırt sırta uyumuşlar. Sabahleyin uyandıklarında karşılarına bakıp iyi ettikleri kuşu görmüşler. Kuş:\n\n—&nbsp;Ne oldu size böyle, demiş. İki kardeş:\n\n—&nbsp;&nbsp;Babamız ve kardeşlerimiz dövüp bizi attılar, altınlarımızı da aldılar. Şimdi ne yapacağız bilmiyoruz. Okumuz, yayımız da yok av da avlayamadık, demişler. Bunun üzerine kuş:\n\n—&nbsp;Kapatın gözlerinizi, demiş.\n\nİki kardeş gözlerini kapatmışlar. Biraz sonra kuşun sesini işitmişler:\n\n—&nbsp;Açın gözlerinizi.\n\nİki kardeş gözlerini açmışlar. Kendilerini çok&nbsp;kalabalık bir şehirde görmüşler. Şehrin pazarı gibi bir yerdelermiş. Üstleri başları pırıl pırıl ipeklerle süslü imiş. Çevrelerinde bir çok insan dönüp duruyor. İki kardeşten biri bir şey istese çevrelerindeki adamlar hemen koşup onlara ulaştırıyormuş. Önceleri bir şey anlamamışlar. Çevrelerindeki askerler halkı yarıyor, iki kardeşi büyük bir saraya doğru götürüyorlarmış. Biraz sonra bir saraya girmişler. Nöbetçiler ve diğerleri onları hemen odalarına almışlar. Bu arada onlara:\n\n—&nbsp;Şehzadem, deyip duruyorlarmış.\n\nİki kardeş önce biraz yadırgamışlar sonra oldukları halden memnun olmuşlar. Artık bir istekleri, bir dilekleri olduğu zaman sarayda anında karşılanıyormuş. İki kardeş aynı koşullarda sarayda yaşarken babaları ve kardeşleri aynı yerde yaşamlarını aynı koşullarda sürdürüyorlarmış. En büyük kardeş, evin av işlerini yapıyormuş. Her sabah ava giderken azığını alıyor, yeteri kadar okunu ve bıçağını alıp gidiyormuş. O gün bir ayıyla karşılaşmış. Ayının yakınına yaklaşmış, oklarıyla ayıya vurmaya başlamış. Oklar ayıya pek işlemediğinden ayı, okun atıldığı yöne doğru dönüp ona saldırmış. Bıçağını çıkarmış ama ayının birkaç pençesi altında kayalardan yuvarlanıp düşmüş.\n\nBirkaç gün sonra diğer kardeşleri ile babası onu ölmek üzere iken bulmuşlar. Eve getirip bakmışlar ilaç vermişler. Aradan zaman geçmiş büyük kardeş sakat kalmış. Sürekli büyük kardeş ava gittiğinden ondan başkası av işlerini beceremiyormuş. Bunun üzerine babaları:\n\n—&nbsp;Çocuklarım, büyük kardeşiniz sakat kaldı. Onun yerine birinizin ava gitmesi gerekir. Böyle giderse bu kış biz yaza kalmadan açlıktan ölüp kalırız, demiş.\n\nSonunda her gün oduna giden kardeş büyük kardeşin yerine ava çıkmaya başlamış. Odun işini de babası yüklenmiş. Ava giden kardeş birkaç gün eli boş dönünce hep birlikte ava çıkmaya karar vermişler. Topluca ormanın derinliklerine doğru gitmişler. En küçük kardeşleri ocağa odun atmış ama çevresine odunlar kurusun diye yaydığından odunlar tutuşmuş, evin tümü kül olmuş yanmış.\n\nBaba ve kardeşler avdan dönünce evin külleriyle karşılaşmışlar. Sakat kardeşlerini de bir kızağa bindirip götürdüklerine şükür etmişler. Kalacak bir yer aramışlar. Geç olduğu için ne yapacaklarını şaşırmışlar. Hep birlikte ormanın ağzındaki köylerden birine gitmeye karar vermişler. Yürümüşler yürümüşler önlerine bir kent çıkmış. Babaları:\n\n—&nbsp;Çocuklar burada bir köy olması gerekiyordu. Şimdi bu koca şehir nereden geldi? Deyip şaşkınlığını belirtmiş.\n\nKentin sokaklarında dolaşmaya başlamışlar. Sokaktaki herkes onların giyimlerini kuşamlarını yadırgamış. Kimileri:\n\n—&nbsp;Bunlar düşmanların askerleri olabilir, demişler.\n\nBirkaçı gidip şehzadeye haber vermiş. Şehzade de merak etmiş, askerlerine:\n\n—&nbsp;Derhal gidip onları yakalayıp getirin, demiş.\n\nAskerler gidip onları yakalamış, getirmişler. Babası ve kardeşlerini karşısında gören büyük şehzade:\n\n—&nbsp;Ne arıyorsunuz, kimsiniz, diye tanımıyormuş gibi sormuş. Yaşlı baba:\n\n—&nbsp;Biz ormanda yaşıyoruz. Evimiz yandı, kalacak yerimiz kalmayınca kente indik, demiş. Şehzade:\n\n—&nbsp;Beni tanıdınız mı, demiş.\n\nAdam dikkatli bakınca iki oğlunu tanımış. Baba oğul sarmaş dolaş olmuşlar. Onları uzaktan izleyen diğer kardeşler, bu duruma bir anlam verememişler. Biraz sonra iki şehzade ile babaları diğer kardeşlerinin yanına gelmişler. Yaklaştıklarında onları&nbsp;tanımışlar. Birbirlerine sarılmışlar. Baba oğul bir araya gelmişler. Büyük kardeşlerinin sakat kalmasına çok üzülmüşler. Şehzadelerden biri:\n\n—Benim cebimde kuşun tüyleri var. Onları vücuduna&nbsp;sürersem kardeşimin vücudu iyileşir, demiş.\n\nBüyük kardeşlerinin vücuduna sürmüş, onu iyileştirmişler. Sonra hepsi bir arada mutlu olmuş, yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Sihirli Yüzük",
        "text": "SİHİRLİ YÜZÜK\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde çok güçlü bir padişah ve bu padişahın da sihirli bir yüzüğü varmış. Bu padişah, yüzük parmağında iken kendisine ok saplanmaz, kendisini kılıç kesmezmiş. Bir gün padişah askerleriyle bir savaşa giderken bir nehirden geçmek zorunda kalmış ve bu nehirden geçerken padişah atının ürkmesi sonucu nehre düşmüş ve nehre düşünce parmağındaki yüzük parmağından çıkmış ve bu yüzüğü de bir balık yutmuş. Ne yapıp etmişlerse o balığı bir türlü tutamamışlar. Hatta nehirde balık nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmış. Aradan yıllar geçmiş ve o yüzük unutulmuş. O nehrin geçtiği köylerden birinde yaşlı, zengin ama çocukları olmayan bir adam pazardan aldığı balığı evine götürüp yarınca o balığın karnından bir yüzük çıkmış. Adam yüzüğün sıradan bir yüzük olmadığını görünce, onu bir bilge adama götürmüş. Bilge adam yüzüğü görünce onun yıllar önce kaybolan sihirli yüzük olduğunu anlamış ve bunun derhal padişaha götürülmesi gerektiğini söylemiş.\n\nAdam padişahın huzuruna çıkıp yüzüğü kendisine sununca padişah çok sevinmiş. Genç olan padişah bu yüzükle ülkesinin sınırlarını genişletip halkını zenginliğe kavuşturacağı sözünü vermiş. Bu arada yüzüğü getiren adama dileği sorulunca adam:\n\n-Sadece soyumu devam ettirecek bir evlat istiyorum demiş.\n\nBunun üzerine padişahın emriyle en iyi hekimler oraya getirilmiş ve adamın isteği gerçekleştirilmeye çalışılmış. Adamın isteği gerçekleşmiş ve adamın o yaştan sonra bir oğlu olmuş. Yüzüğü alan padişah gücü kendinde toplayınca halkına verdiği sözü unutmuş ve zevke eğlenceye kaptırmış kendini. Halk gün geçtikçe daha da fakirleşmiş. Düşünmüşler ve sonunda yine o bilge adama gitmişler. Bilge adama çıkan halk, biraz da ona kızmışlar ve demişler:\n\n- O yüzüğü padişaha sen verdirdin fakat onunla bize zulmediyor. Şimdi ondan kurtulmanın yolunu da bize ver. Bilge onlara:\n\n-Bana padişaha o yüzüğü veren adamın oğlunu gönderin ki size yardımcı olayım demiş.\n\nAynen dediğini yapmışlar. Adamın oğlu bilge adama gitmiş. Bilge adam ona bir sır verip padişahın üzerine salmış. Uzun mücadeleden sonra padişah ölmüş ve halk huzura kavuşmuş. Adamın oğlu da padişah koltuğuna oturmuş. Yemişler, içmişler, murtlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Padişah Olan Nohut Oğlan",
        "text": "PADİŞAH OLAN NOHUT OĞLAN\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, zamanın birinde bir ülkede bir padişah varmış. Bu padişahın hiç çocuğu yokmuş. Hekimlere danışmış, büyüler yaptırmış ama hiç sonuç alamamış. Ülkede ne kadar hekim varsa bir kapıdan gidiyorlar. Padişah bunları tek tek dinliyor, öğütlerini alıyor, öbür kapıdan uğurluyormuş. Bir gün üstü başı dağınık, zayıf kara&nbsp;kuru bir adam gelmiş. Sarayın kapısındaki nöbetçiler:\n\n-Giremezsin yasak! Demişler. Adam:\n\n-Ben büyü yaparım padişahla görüşmek isterim demiş.\n\n-Büyücüler arka kapıdan saraya girerler, ancak oradan girebilirsin demişler.\n\nBüyücü gösterilen kapıdan saraya girmiş. Bunu doğruca padişahın huzuruna almışlar. Büyücü:\n\n-Sizinle görüşmek için on günlük yoldan geldim. Sizi kötü bir büyücü bağlamış. Yaptığı büyüyü denizin yedi kat dibine atmış. Bulunup alınsa bile sizin çocuğunuz doğarsa küçücük, çakıl taşı kadar boyu olur demiş.\n\nPadişah bunu duyunca sevinmiş, çığlıklar atmış. Sonra büyücüye dönmüş.\n\n-Söyle büyücü… bildiklerini söyle, denizin yedi bin katında da olsa o kara büyüyü gidip alır getiririm. Demek çocuğum olacak ha! Demiş. Yaptıkları kara büyü nedir? Söyle! Aman büyücü söyle ki seni altına, paraya boğayım demiş.\n\n-Padişahım, kırk çalı dikenini sizin gömleğinize saplamış, denizin yedi kat altında kara bir balığa giydirmişler. Eğer balıktan çıkartıp, dikenleri sökerseniz bu iş olur. Ama yedi kat denizin dibine attıkları için eğer çocuğunuz olursa boyu normal insan boyu gibi olmaz. Çok küçük olur demiş.\n\nPadişah haznedarını çağırtmış, altın istemiş. Altınlar gelince büyücünün kaybolduğunu görmüş, padişah üzülmüş. Ama bir çocuğa kavuşacağı için de çok mutlu imiş. Derhal ülkesinin her yerine adam çıkartmış. Yedi kat denizin dibinden padişahın gömleğini kara balıktan kim çıkarsa ona hazinesinin yarısını vereceğini buyurtmuş.\n\nGençler delikanlılar birer birer saraya gelmişler. Toplanmışlar. Davullarla denizin ağzına gitmişler. Herkes dalmış ama kimse yedi kat dibe dalamadan ya çıkmış ya da ciğerleri patlayıp balıklara yem olmuş.\n\nBirinci gün kimseden sonuç alınmamış. Padişah üzgün sarayına dönmüş. Ertesi gün balıkçılar gelmişler, dalmışlar. Bir sonuç alınamamış. Son gün kimse gelmemiş, padişah akşama kadar beklemiş. Denize dalan çıkmamış. Hatta bazı kimseler padişaha bile:\n\n-Sırf bir gömlek için bu kadar genci öldürmek insan işi değil diyorlarmış.\n\nPadişah üzülmüş. Artık geri döneceği sırada bakmış yine o büyücü gelmiş.\n\n-Padişahım gömleği kimse çıkaramadıysa ben çıkarmak istiyorum demiş. Padişah:\n\n-Hay hay demiş sevinmiş.\n\nBüyücü soyunmuş, denizin ağzına inmiş. Bir şeyler mırıldanmış, birden bembeyaz bir balık olmuş. Suya dalmış. Padişah şaşırmış. Biraz sonra adam ağzında bir gömlek, bir elinde siyah bir balık çıkmış. Siyah balığı tekrar denize atmış. Sonra çıkıp gömleği padişaha vermiş. Padişah gömleği almış, teşekkür etmiş. Büyücü kaybolmuş. Sarayda gömlekteki dikenleri teker teker çıkartıp ateşe atmış. Her diken tanesi yanınca bir “ah!” sesi yükseliyormuş.\n\nDikenler bitmiş padişah gömleği sırtına giymiş. Aradan zaman geçmiş padişahın karısı hamile kalmış. Doğuma yakın ülkede bayram ilan edilmiş. Her yerde eğlenceler düzenlenmiş. Saraya hekimler çağrılmış. Hekimbaşları kadının başında beklemişler.\n\nGünü gelmiş, kadın doğurmuş. Sonunda mini mini bir çocuk dünyaya gelmiş. Eli ayağı her yeri tamammış. Ama boyu bir parmak boyunu geçmiyormuş. Çocuğu almış, sarmalamış, bir altın beşiğe koymuşlar. Padişah sevinmiş. Ülkesinde açları doyurmuş, çıplakları giydirmiş. Aradan zaman geçmiş, çocuk o boyuyla o miniciliğiyle kalmış. Bir santim bile uzamamış. Gün geçmiş çocuk baba demeğe, anne demeğe başlamış. Sonunda konuşmayı sökmüş. Çocuğa bir ad bulunamamış. Herkes de ona:\n\n-Çöp çocuk\n\n-Nohut oğlan\n\n-Fasulye kadar çocuk\n\n-Çakıl taşı kadar çocuk derken, nohut oğlan adı daha çok söylenmeye başlanmış. Böylece çocuğa nohut oğlan adı ad olarak kalmış. Gel zaman git zaman Nohut oğlan büyümüş, dolaşmaya başlamış. Padişah babası ona minik elbiseler yaptırmış, minik bir kılıç hazırlatmış. Nohut oğlan kılıcıyla sarayın bahçesinde hem dolaşıyor hem de kendini nasıl savunacağını öğrenmeye çalışıyormuş. Padişah babası da pencereden onu gözlüyormuş.\n\nNohut oğlan dolaşırken aniden bir kartal süzülmüş. İki ayağını omuzlarına taktığı gibi nohut oğlanı alıp göklere yükselmiş. Padişah bağırmış, çağırmış, en usta okçularını çağırtmış. Nişan aldırtmış, yaylar boşalmış ama kartal gözden kaybolmuş. Padişah saçını başını yolmuş ama fayda etmemiş. Atlılar çıkartılmış. Kartalın gittiği yönde nohut oğlanı aramağa başlamışlar.\n\nNohut oğlan kartalın pençeleri arasında göklere yükselirken korkudan tir tir titriyormuş. Önceleri bağırmış ama ses alamayınca bundan vazgeçmiş. Kartal gökte nohut oğlanı gagalamaya başlamış. Nohut oğlan kılıcını çekmiş, kartal gagasını uzatınca onu dokundurmuş. Kartal gagalamaktan vazgeçmiş.\n\nSonunda sarp bir kayanın tepesinde kartalın yuvasına inmişler. Orada iki tane de kartal yavrusu varmış. Kartal yavrularının artık uçma zamanı da gelmiş. Kartal, Nohut oğlanı yuvaya bırakmış, havalanıp gitmiş. Kartal yavruları önce ona saldırmak istemişler. Ama vazgeçip oğlanla dost olmuşlar. Büyük kartal yavrusu bir uçuş denemesi yapmış, havalanıp uçmuş. İkinci yavru da havalanmış. Kartal yavrusu Nohut oğlanı sırtından tutup dağların ötelerinde görünen bir saraya götürmek istemiş.\n\nKartal yavrusu, Nohut oğlanla göklerde dolaşmış. Sonra onu alıp sarayın bahçesine doğru süzülmüş. Saraya yaklaşınca çok büyük bir kalabalığın toplandığını görmüşler. Orta yerde bir boşluk, boşlukta da basamaklarla çıkılan bir masa varmış. Kartal pençesinde nohut oğlanla yaklaşınca alkışlar kesilmiş, sesler durmuş. Herkes merakla gözlerini onlara dikmiş. Biraz sonra Nohut oğlanı masaya bırakan kartal yavrusu yükselip gitmiş.\n\nÖnce bir şaşkınlık olmuş. Çok küçük bir insanı görünce herkes bir alkış bir bağırtı içinde kendini bulmuş. Biraz sonra birkaç tane yaşlı adam çok saygılı bir biçimde basamakları çıkıp Nohut oğlanın önünde eğilmişler. Ona:\n\n-Sizi Allah gönderdi. Bundan sonra ülkemizin padişahı sizsiniz demişler.\n\nNohut oğlan şaşkınlıkla:\n\n-Ben mi? Diyebilmiş. Adamlar:\n\n-Eski padişahımız dün öldü. Geleneğimize göre bugün akşama kadar bekleyecektir. Kim gelirse, saraydan kim içeri adımını atarsa o padişahımız olacaktı. Siz geldiniz. Padişahımız da sizsiniz demişler.\n\nNohut oğlanı almış padişahın tahtına oturtmuşlar. Nohut oğlan çok küçük olduğu için tahtın içinde ancak görünüyormuş. Ona özel bir taht yaptırmışlar. Altından, zümrütten işlemişler. Nohut oğlan sarayın bütün işlerini kısa zamanda öğrenmiş. Ülkesini çok güzel yönetmiş. Ülke zenginlik içinde komşularını geçmiş. Ülkesi düzelince Nohut oğlanın padişahlığını çekemeyenler de artmış. Bir gün onu kaçırmayı planlamışlar. Bir tören sırasında kalabalıkta Nohut oğlanı alıp kaçırmışlar. Önceleri kimse Nohut oğlanın kaçırıldığını anlamamış. Tören bitmiş, Nohut oğlan ortalıkta görünmemiş. Sarayın ileri gelenleri aramış taramış, sormuş soruşturmuşlar Nohut oğlanı gören çıkamamış. Saraydaki herkes üzülmüş. Günlerce Nohut oğlanın gelmesini beklemişler.\n\nNohut oğlanı kaçıranlar onu götürüp bir odaya kapatmışlar. Günlerce aç kalmış. Bir gün evin içini araştırırken odanın duvarında bir delik görmüş. Bu bir fare deliğiymiş. Nohut oğlan kılıcını çekmiş, delikten içeriye dalmış. Saatlerce yürümüş. Deliğin çıkış yerine gelmiş. Bir taşın altından ormanlık bir alana gelmiş. Nohut oğlan bu tünelde yürürken bir fareye rastlamadığına da sevinmiş. Çıktığı yerin neresi olduğunu bilmiyormuş. Karnını otlarla doyurmuş. Birkaç gün yürümüş. Nereye gittiğini, hangi yönde olduğunu bilmeden yürümüş. Bir açık alana gelmiş. İleride deve çıngırakları işitmiş. Yaklaştığında dinlenme sırasında bir kervan görmüş. Nihayet bir kente gelmiş. Kentin girişinde mola vermiş. Kervan sahipleri kendi aralarında konuşurken Nohut oğlan bir sarayın yanında olduklarını anlamış. Kervancılar:\n\n-Bu akşam kumaşımızı saraya, padişaha götürelim.\n\n-Padişahın karısına hediyelikleri hazırlayalım da öyle gidelim.\n\n-Oğlu nasılmış?\n\n-Küçük bir şeymiş, parmak kadar çocukmuş.\n\nBu sesleri işitince Nohut oğlan heyecanlanmış. Bu sarayın babasının sarayı olduğunu anlamış. Kervancılar saraya hediyelik eşyaları götürürken Nohut oğlan kimseye görünmeden eşyaların arasına saklanmış. Kervancılar saraya gitmişler. Padişah onlara yemekler vermiş. Onlar da getirdikleri hediyeleri vermişler. Padişah hediyeleri açıp bakarken Nohut oğlan birden ortaya çıkmış.\n\n-Babacığım demiş\n\nPadişah önce şaşırmış hayal görüyorum sanmış. Dikkatlice bakınca bunun oğlu olduğunu anlamış. Hemen sarılmış oğluna. Karısını çağırtmış. Baba oğul, ana oğul yeniden kavuşmuşlar. Padişah kervancılara hediyeler vermiş. Nohut oğlan başından geçenleri babasına anlatmış. Padişah çok sevinmiş.\n\n-Zaten ben yaşlandım tahtımı sana bırakıyorum demiş.\n\nBöylece Nohut oğlan padişah olmuş, yemiş içmiş muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Cengaver Cenger",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir değirmenci varmış. Bu değirmencinin çocuğu olmazmış. Günün birinde yoldan geçen bir kafileden bir kadın konakladıkları yerde bu nur yüzlü, çocuğuna iyi bir gelecek kazandırır düşüncesiyle değirmenciye&nbsp;durumu açar ve o da sevinerek kabul eder bunu.\n\nDeğirmenci ve hanımı o gün evliliklerinin en mutlu gününü yaşarlar. Çocukları Cenger ile adeta evlerine ikinci bir güneş doğmuş. Zaman ilerledikçe bu çocuk büyümüş ve iri yarı bir pehlivan olmuş. O civardaki hiçbir genç bunun bileğini bükememiş, sırtını yere getiremez olmuş. Cenger’in namı kısa sürede ülkeye yayılmış ve bunu duyan padişahın adamları hemen padişaha durumu iletmişler. Padişah da:\n\n—&nbsp;Tez elden sarayıma getirile,&nbsp;diye emir vermiş.\n\nBunun üzerine askerler değirmencinin yurduna doğru harekete geçmişler. Değirmenciye durumu bildirip oğlunu istemişler. Değirmenci:\n\n—&nbsp;Ferman büyük yerden deyip gözü yaşlı bir şekilde oğlunu uğurlamış\n\nCenger padişahın emrinde kısa sürede en üst yetkili olmuş ve komşu ülkelerin korkulu rüyası olmuş. Cenger’in emrindeki padişahın ordusu ülke sınırlarını günbegün genişletmiş. Bu durum diğer padişahların canını sıkmış ve Cenger’i öldürmek için denemedik yol bırakmamışlar. En azgın devlerle bile kahramanca savaşan Cenger’in, değirmenci anası ile babasını öldürmeğe karar vermişler.\n\nBir gün Cenger’in haberci kuşları ona annesi ve babasının öldürüldüğü haberini getirmişler. Bunu duyan Cenger hızla yurduna doğru ilerlemiş ve babasının son nefesine yetişebilmiş. Ancak babası Cenger’i görünce olup biteni anlatmış ve onun kendi öz oğlu olmadığını söylemiş.\n\nBu olanlar üzerine Cenger, amansız rakipleri tarafından babasız ve soysuz yiğit olarak anılmış ve padişahla da araları bozulmuş. Bu tehlikeyi sezen Cenger bir akşam kaçmış ve kendini gizleyip sıradan bir adam gibi komşu ülkeye sığınmış. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları kovalamış ve Cenger sonunda öz annesini bulmuş. Cenger’in yokluğundan yararlanan diğer ülkeler Cenger’in öz yurdunu abluka altına almışlar. Onlar savaşa devam etsin biz gelelim Cenger’e, Cenger annesinden geldiği ülkenin padişahının oğlu olduğunu öğrenir. Annesi Cenger’in sırtındaki nişanın babası tarafından bırakıldığı haberini verip onu babasına yardım etmesi için geri gönderir. Cenger babasının sarayına gizlice girer ve babasına olup bitenleri anlatıp nişanını gösterir. O gece padişah ve oğlu kendi yerlerinde gözü olan ve kendilerini çekemeyenleri gizlice öldürürler.\n\nSabah Cenger ve babası askerlerin başında amansız bir savaşa girerler ve uçsuz bucaksız topraklar üzerinde ana baba ve oğul mutlu bir yaşam için yıllardan sonra bir araya gelirler. Memlekette kırk gün kırk gece şenlikler düzenlenir. Onlar erer muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Nasip",
        "text": "NASİP\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir kral varmış. Bu kral bir gün ülkesini gezmiş. Bir buğday tarlasının içinden geçerken, oradan bir buğday seslenir.\n\n-Hey adam adam! Ben Meşrık padişahının oğlunun nesibiyem.\n\nYan taraftaki arpa tarlasından bir arpa da:\n\n-Men de Mağrip padişahının kızının atının nesibiyem deyir. Kral uşahlarına emir vererek özel bir ambarda sahlanmalarını istir. Aradından da ekler diyir ki:\n\n-Bunlar benden habersiz çıharılmayacah.\n\nGel zaman git zaman bi kış günü kral emredir.\n\n-Arpayı atıma, buğdayı da mana hazırlayın.\n\nKralın emri yerine getirilir. Ahşam kral sofrasına otururken aniden kapı çalınır ve bir Allah misafiri gelir. Kral misafiri yemeğe oturtur ve yemekler yendikten sonra kral adama sorar:\n\n-Sen kimsen, nerden gelirsen? O da:\n\n- Men Meşrık padişahının oğluyam. Babamın Mağrıp padişahının kızına hediye ettiği atı oraya götürmeh için yola çıhdım diyir. Kral da biraz düşinir ve deyir:\n\n-Heç kimse nesibi bilmez. İşte nesip buna deyirler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Hazinenin Kapısını Açan Mercimek Çocuk",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde, bir ülkede bir çocuk varmış. Bu çocuğun boyu mercimek kadar olduğundan herkes ona Mercimek Çocuk diyormuş. Çok küçük olduğundan onu evden çıkaramıyorlarmış. Ona ayrılan yerinde her gün oynuyor, yorulunca da oracıkta uyuyormuş. Annesi gelir üstünü örter ama gözünü ondan ayırmazmış. Bir gün Mercimek Çocuk:\n\n—&nbsp;Anneciğim ne olursun beni dışarıya çıkarsana, demiş. Annesi:\n\n—&nbsp;Olur, demiş.\n\nMercimek Çocuğu almış dışarıya kendisi ile birlikte çıkarmış. Bir dere kenarında oturmuşlar. Annesi oğluna şarkılar söylüyor, onunla konuşuyormuş. Mercimek Çocuk annesinin çevresinde dolaşıyor, otların üzerinden atlıyor, annesinin öğrettiği şarkıları söylüyormuş. Annesiyle böyle eğlenirken aniden bir kartal gökten süzülmüş. Mercimek Çocuğu aldığı gibi kapıp götürmüş. Mercimek Çocuk:\n\n—&nbsp;Anneciğim beni kurtar, dediyse de yararı olmamış. Kartal yükselip gözden kaybolmuş.\n\nBir müddet gökte dolaştıktan sonra Mercimek Çocuk kartalın bir dağın tepesindeki sert kayalıklara konduğunu görmüş. Kartal sıkıca tuttuğu Mercimek Çocuğu yuvaya serbest bırakıp aniden havalanmış. Mercimek Çocuk buna sevinmiş. Yuvadan çevreye bakmış, kartalın onu kapıp getirdiği köyü uzaktan görünüyormuş. Yuvadan çevreye inmenin de mümkün olmadığını anlamış. Eğer kartal gelirse kendisini yiyeceğini biliyormuş. Hemen oracıkta yuvanın içindeki çöplerin, yaprakların arasına saklanmış. Kartal havalanınca Mercimek Çocuk yuvada saklanmış. Akşamüstü kartal gelip yuvasına konmuş. Gece boyu orada kalmış. Sabahleyin havalanınca Mercimek Çocuk kartala hissettirmeden çıkıp kanatlarının arasına binmiş. Kartal aşağıdaki köyün üzerine doğru inmeye başlamış.\n\nSonunda Mercimek Çocukla annesinin oturduğu derenin kıyısına konmuş. Mercimek Çocuk hemen tüylerinin üzerinden kayarak aşağı atlamış. Artık bundan sonra eve gitmek kolaymış. Otların arasına saklanmış, birazdan kartal havalanıp gitmiş. Mercimek Çocuk otların, taşların arasından günlerce aç acına yürüyerek evine varmış. Evine vardığında anasını iki gözü iki çeşme ağlar bulmuş. Hemen:\n\n—&nbsp;Anneciğim ben geldim, demiş.\n\nAnnesi oğlunun sesini duyunca yerinden sıçramış. Gelmiş oğlunu kucaklamış. Babasına haber göndermişler gelmiş. Oğlunu sağ salim görünce sevinmiş. Günler günleri kovalamış Mercimek Çocuk artık evden bir adım bile ayrılmıyormuş. Bir gün bir tellalın bağırdığını duymuş. Tellal şöyle diyormuş:\n\n—&nbsp;Duyduk duymadık demeyin. Padişahımızın hazinesinin demir kapıları kitlenmiş. Ülkenin bütün demircileri, mühendisleri toplanmış uğraşmış açamamışlar. Kapıyı açacak kişi hazineden ne kadar isterse altın alabilecek.\n\nMercimek Çocuk babasına:\n\n—&nbsp;Babacığım beni götür o kapıyı açacağım,demiş. Babası şaşırmış.\n\n—&nbsp;Nasıl açacaksın kapıyı, demiş.\n\n—&nbsp;Beni kapının altından içeri koy, belime de çok uzun bir ip bağla, ben içerden ne dersem onu yap gerisine de karışma, demiş. Babası da:\n\n—&nbsp;Olur, demiş.\n\nErtesi gün babası istenilenleri almış. Mercimek Çocuğu da cebine koyarak saraya gitmiş. Nöbetçilere:\n\n—&nbsp;&nbsp;Beni padişaha götürün, demiş.\n\nNöbetçiler padişaha götürmüşler. Padişah:\n\n—&nbsp;Ne yapacaksın, diye sormuş. Adam:\n\n—&nbsp;&nbsp;Hazinenin kapısını açacağım, demiş. Padişah:\n\n—&nbsp;Kimse açamadı sen mi açacaksın,&nbsp;diye sormuş. Adam:\n\n—&nbsp;Evet padişahım, demiş.\n\n—&nbsp;Nöbetçiler hemen hazine odasına gidin, kapıları bu adam açacak, demiş.\n\nAdam kapının yanına gelmiş. Cebinden Mercimek Çocuğu çıkarmış. Beline getirdiği ipi sarmış. Kapının altında içeri bırakmış. Mercimek Çocuk içeri girmiş, biraz sonra çıkmış. Babasına:\n\n—&nbsp;Beni kaldırıp şu anahtar deliğinin içine koy, demiş.\n\nMercimek Çocuk anahtara ip bağlamış. İpin ucunu delikten içeriye atmış, kendisi de kapının altından içeri girmiş. Babası anahtarı deliğe sürmüş. Mercimek Çocuk içeri çekmiş. Anahtar takılmadan yerini bulmuş. Askerlerle babası anahtarı çevirmiş, kapı açılmış. Hemen koşmuş padişaha haber vermişler.\n\n—&nbsp;Padişahım kapıyı açtılar. Padişah:\n\n—&nbsp;Çok iyi, demiş.\n\nPadişah koşarak hazine odasının önüne gelmiş. Açık kapıyı görünce sevinmiş. Hemen hazineci başına emretmiş.\n\n—&nbsp;Bunların ağırlıklarının iki misli altın verin, demiş.\n\nBaba ile oğula ağırlıklarının iki misli altın verilmiş. Baba ile oğul altınlarını almış, evlerine dönmüşler. Böylece yemiş, içmiş, muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Padişahın Konuşmayan Kızı",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir padişah ve bunun evlilik çağın gelmiş heç konuşamayan bir kızı varmış. Padişah tellallar çağırtır ve kızını konuşturana kızını vereceğini duyurtır. Ülkenin dört bir yanınnan adamlar gelmiş&nbsp;ve kızı konuşturmağa çalışırlar. Bir hafta aradan geçir ve o zamanda kimse kızı konuşturamiyir. Günler geçedursun bu olaya padişah da kızmağa başlir. Derken günün birinde iyi kalpli bir demircinin oğlu çıhagelir. Bu oğlan diyir:\n\n—&nbsp;Men sadece bir hekat* anlatıp gidecem.\n\nBaşlar hekatini annatmağa. Ama iki sevgülünün aşk hayatını annadan çoh acıhlı bit hekatmiş. Bu oğlan annadırken ordakilerin hepsinin ağzı açıhtda kalır. Bu oğlan hekatın en güzel yerinde durur ve deyir:\n\n—&nbsp;&nbsp;Bundan sonrasını sadece padişahımı annatacağım.\n\nOğlan padişaha annadır ve ordan gidir. Onnan sonra gelen heç kimse kızı konuşduramir, yarışma da bitir. Aradan altı ay geçir, bir gün padişahın kızı babasına deyir.\n\n—&nbsp;Baba o hekatın sonu nasıl bitir mana annat.\n\nPadişah buna çoh sevinir ve kızını demircinin oğlunan evlendirir.\n\n&nbsp;\n\n*hikaye\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Sandıktan Çıkan Kız",
        "text": "SANDIKTAN ÇIKAN KIZ\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde, bir ülkede bir padişah varmış. Bu padişahın bir kızı varmış. Padişahın kızı evlenecek çağda imiş. Kıza kim görücü gelirse, kız kimseyi kabul etmiyormuş. Vezirin oğlu istemiş, lalanın oğlu istemiş. Kız hepsine hayır demiş. Bu arada kızın yaşı da geçiyormuş. Artık padişahın ülkesinde herkes evlenmeyen kızı konuşuyormuş. Padişah bunu duyunca çok sinirlenmiş. Vezirini çağırtıp:\n\n-Tez gidin kızımı çağırın gelsin demiş. Vezir:\n\n-Başütüne deyip koşup gitmiş.\n\nKızı alıp babasının huzuruna çıkarmışlar. Padişah:\n\n- Bak kızım senin evlenmemen konuşuluyor. Bu benim gibi bir padişahın şanına yakışmaz. Yarından tezi yok seni bir sandığa koyup pazarda sattıracağım. Kim alırsa sandığı seni onunla evlendireceğim demiş.\n\nBu durum kızın da hoşuna gitmiş.\n\n-Evet demiş.\n\nErtesi gün padişah cevizden bir sandık yaptırmış. Kızı sandığın içine koyup iki vezirine vermiş. Vezirler elbiselerini değiştirip satıcı kılığına girmişler. Sandığın içindeki kızı sırtlayıp pazara götürmüşler. Padişahın emri gereği bağırmışlar.\n\n-Sandık var, sandık alan! Alan pişman almayan pişman!\n\nBakarlar ki herkes bu sese doğru geliyor, sandığa bakıyor, sonra satanlara dönüp:\n\n-Kardeşim niye alan pişman almayan pişman diyorsunuz? Diye sormaya başlamışlar. Onlar da:\n\n-Bilmem padişahın emri demişler.\n\nO gün pazara yaşlı bir kadının oğlu da evin ihtiyaçlarını görmek için evin tek ineğini getirip satmış. Annesinin istediği ihtiyaçları alırken sandık satanlarla karşılaşmış. Onların:\n\n-Sandık var, sandık alan! Alan pişman almayan pişman! Sözleri dikkatini çekmiş. Oğlan biraz safça olduğu için de merak etmiş. Yaklaşmış satıcılara:\n\n-Niye alan pişman almayan pişman diyorsunuz?\n\n-Padişahın emri.\n\n-Ne var ki içinde?\n\n- Ben alsam olur mu? Demiş oğlan.\n\n-Olur demişler.\n\nOğlan ineğin parasını çıkarmış, saymış, sandığı satın almış. Sandığın anahtarını istemiş. Satanlar:\n\n-Anahtarı yok böyle satılıyor demişler.\n\nOğlan sandığı yüklenmiş, köyüne doğru gitmiş. Akşam kan ter içinde evine varmış. Anası sormuş:\n\n-Söylediklerimi aldın mı?\n\n-Yok ana\n\n- Peki ne cehenneme gittin pazara, ineği ne yaptın?\n\n-Bak ana ineğin parasıyla bir sandık aldım ki görme. Hem alan pişman hem almayan pişman diye bağırıyorlardı. Gel bak ben aldım, pişman olmadım demiş. Anası gelmiş sandığa bakmış.\n\n-Hani anahtarı?\n\n-Bunun anahtarı olmazmış.\n\n-Ne diye aldın? Demiş oğluna. Kızmış, bağırmış. Ama çaresiz sesini kesmiş, gitmiş bir köşede ağlamış.\n\nSandığı odalarının bir köşesine yerleştirmişler. Ertesi gün kadın bir yakın komşusunun evine oturmaya gitmiş. Akşamüzeri komşusundan kalkıp evine gitmiş. Kapısını açtığında şaşırmış. Her taraf pırıl pırılmış. Kapkacak yıkanmış, etraf süpürülmüş, yemekler yapılmış. Kadın şaşkınlık içinde evinde bir aşağı bir yukarı dolanıp durmuş. Kendi kendine:\n\n- Kim yapar bunu acaba? Diye düşünmüş.\n\nAkşam oğlu gelince bu değişikliği farketmiş.\n\n-Ana bu temizlik ne böyle? Sanki gençliğin tutmuş valla demiş. Anası ses etmemiş.\n\nErtesi gün başka komşusuna gitmiş. Döndüğünde yine aynı şeylerle karşılaşmış. Bu kez:\n\n- Bu evde biri var demiş.\n\nEvi altını üstüne getirmiş, ama kimseye rastlamamış. Bir sonraki gün yine aynı saatte evden çıkar gibi yapmış, kapıyı çarpmış ama içeriye saklanmış. Bakmış sandıktan bir tıkırtı gelmiş. Sandığın kapağı açılmış. İçinden güzel bir kız çıkmış. Eline süpürgeyi almış, başlamış evi süpürmeye. Kapları, kacakları yıkamış, yemekleri yapmış. Tam sandığa girecekken kadın kızı saçlarından yakalamış.\n\n-İn misin, cin misin? Diye sormuş.\n\n-Ne inim ne cinim demiş.\n\n- Ya nesin, ne arıyorsun evimde? Demiş. Kız da:\n\n- Saçlarımı bırak da anlatayım demiş.\n\nKız anlatmış olup bitenleri anlatmaya. Sonra kadına dönüp:\n\n-İzin ver evinde kalayım, padişah babam bu kez de evlenmezsem beni keser demiş. Kadın:\n\n-Peki demiş.\n\nKadın kızı oğluna istemiş, haber padişaha gitmiş. Düğün dernek kurulmuş, kırk gün kırk gece düğün olmuş. Yemiş içmiş, muratlarına ermişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "ŞİFA ÇİÇEĞİ",
        "text": "ŞİFA ÇİÇEĞİ\n\nBir varmış, bir yohumuş. Zamanın birinde Türh illerinde çoh merhametli bir padişah varmış. Bu hükümdarın hanımı çaresiz bir hastalıhdan dolayi ölir ve çoh sevdiği kızı Sevginaz ile yaşamaya başlarlar. Aradan yıllar geçir ve annesinin yohluğundan dolayı Sevginaz da bu hastalığa yahalanir. Hükümdar bu biricih kızını kaybetmemek için her yoli denir ve her şeyini vereceğini söylir. Tüm hekimler, falcılar, büyücüler bir çözüm bulmaya uğraşırlar ama bir sonuç almazlar.\n\nVezirin çoh akıllı bir oğlu varmış. Bu kılıcını kuşanıp atına binir ve memleketin tüm akıldanelerinin fikrini almağa gidir. Haftalarca gezir ve sonunda Ağri Dağı’nın tepesinde yaz sonunda açan bir çiçeğin onu kurtaracağını öğrenir. Tabi o dağa çıhmah da imkânsız imiş. Vezirin oğli o akıldanelerden nasıl çıhacağını da öğrenir.\n\nVezirin oğli bir gün dağa tırmanir,&nbsp;üç gün dinlenir. O çıhmağa dursun biz gelelim Sevginaz’a. Sevginaz hastalıhtan dolayi erimiş bi çocuh gibi olmuş, artıh ölmeh üzere. Bi gün düşünde anasıni görir. Anası çiçehler içinde oturir ve ona şifa göndereceğini söylir. Ama ona dayanması gerehdiğini tembih edir. Bu düş üzerine Sevginaz ümitlenir ve moral bulir. O , moral bulsun biz gidelim vezirin oğluna.\n\nVezirin oğli tepeye ulaşir ama çiçeh daha açmamış. Oni bi hafta beklir ve çiçeh açir. Çiçeği toprağınnan alir ve Sevginaz’a ulaşdırir. Vezirin oğli çoh yorulduğunnan baygın şekilde yatağa düşir ve Sevginaz o çiçeği yiyip bir haftada ayağa kalhir.\n\nBu arada baygın olan vezirin oğluni bit türli ayıdamazlar. Herkes oni ayıtmağa çalışsın. Sevginaz diyir men oni ayıldıram. Gidir. Vezirin oğluni kaşlarınin çatınnan öpir ve bunun üzerine oğlan kendine gelir. Hükümdarnan vezir bunnarı evlendirir ve o güne keder heç görülmemiş dillere destan bir düğün yapilar ve herkes muradına erir. Onnar erdi muradına biz de çıhah kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Tek Gözlü Devin Mağarasındaki Kızla Çoban",
        "text": "TEK GÖZLÜ DEVİN MAĞARASINDAKİ KIZLA ÇOBAN\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde zamanın birinde bir çoban varmış. Bu çoban çok akıllı ve çalışkan biriymiş. Her gün köyün koyunlarını alır, dağ bayır demeden otlatır, karınlarını doyurtur öyle köye getirirmiş. Bir gün köyde bu çobanı çekemeyen daha genç çobanlar onun sürüsünden koyun çalıp, köylülere bunu yediğini, kimini de yolculara sattığını söylemişler. Çoban:\n\n—Doğru değil! Dediyse de anlatamamış. Sonunda köylüler çobanı kovmuş.\n\nÇoban o köyden ayrılmış, yola düşmüş, başka bir ülkeye gitmeye karar vermiş. Günlerce yol yürümüş. Sonunda bir dağ başına gelmiş. Oracıkta bir çeşmenin başında oturmuş. Dinleniyormuş. Bakmış ki öyle bir fırtına koptu ki ağaçlar çatırdamaya başlamış. Çoban hemen kalın bir ağacın gövdesine sinmiş. Otlardan sıkı sıkı tutmuş. Biraz sonra gürültü bağırtıyla su içmeye koca bir devin geldiğini görmüş. Dev eğilmiş, koca pınardan suları içmiş, kurutmuş. Sonunda oradaki otlara sırtüstü uzanıp horlayarak uyumuş. Çobanın ekmeği yokmuş. Bakmış ki devin sırtına bağlı çantada kavrulmuş etler, yemekler, ekmekler var. Yavaşça yakalamış. Çoban çok korkmuş. Dev onu kaldırmış bakmış, demiş ki:\n\n—Ey insanoğlu! Ne ararsın ekmek torbamın içinde?\n\nÇoban:\n\n&nbsp;—&nbsp;Günlerdir açtım. Ekmek kokusuna dayanamadım demiş.\n\nDev:\n\n—&nbsp;Seni şimdi dişlerimin arasına atayım mı? Demiş. Çoban:\n\n—&nbsp;Elindeyim. Bana sormana gerek var mı? Demiş.\n\nBunu söylemesi devin hoşuna gitmiş. Gülmüş adamı yere bırakmış. Çoban deve dikkatlice bakınca onun tek gözlü olduğunu görmüş. Tek gözlü dev:\n\n—&nbsp;Benim işlerimi görürsen sana istediğin kadar yiyecek vereceğim demiş.\n\nÇoban:\n\n—&nbsp;Ya yemeğe kalkarsan? Diye sormuş.\n\nTek gözlü dev:\n\n—&nbsp;Hayır, söz veriyorum yemem demiş.\n\nTek gözlü devle çoban yürüyerek devin mağarasına doğru gitmişler. dev mağarasını çobana gezdirmiş. Bir odayı çobana göstermemiş. Anahtarı yanına tekrar almış, gelmiş uzanmış, uyumağa başlamış. Çoban devin cebinden anahtarı yavaşça almış, mağaradaki odalardan devin açmadığı odayı açmış. Bakmış ki içinde bir kız. Kız ona:\n\n—&nbsp;Çabuk kaç, birazdan dev uyanırsa seni getirir buraya hapseder, sonra yer demiş.\n\nÇoban kızı almış gelmiş, bakmış dev hala uyuyor.\n\nKız:\n\n&nbsp;—&nbsp;Bu devi uyandırmadan öldürmek gerekiyor demiş.\n\nÇoban:\n\n—&nbsp;Nasıl öldürmeli ki? Gücümüz yetmez ki demiş.\n\nKız:\n\n—&nbsp;O koca dev tek gözünden ölür demiş\n\nHemen oracıkta duran bir demir parçasını ateşte kızartmış, devin o tek gözüne sokmuşlar. Dev çığlıklar ata ata bağırmış, ölmüş. Çoban kızı almış, devin mağarasındaki her şeyini yüklemiş, getirmiş köyüne. Yemiş içmiş mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Cırtlan ile Bırtlan'ın Ettikleri",
        "text": "CIRTLAN İLE BIRTLAN’IN ETTİKLERİ\n\nBir varmış bir yohmuş. Allah’ın kuli çohmuş. Zaman zaman içinde kalbur saman içinde. Develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir ülkede iki kardeş varmış. Birisinin adı Cırtlan, birisinin adı Bırtlan. Bunnar fakirmişler, bir sonbahar ayında savuhlar başlamış. Savuhlar başlayınca bu iki kardaş demişler gideh ormannan biraz odun temin edeh. Bu iki kardeş iplerini sırtlarına alilar, ormana doğri yürüyorlar. Ormanda epeyi yürüdühten sora bi odun tarlasına rastgeliyorlar. Odunlarıni toplayıp, kesip, denk edip, sırtlarına alıp yola düşerlerken önlerine bir cadı çıhar. Cadı diyi:\n\n—&nbsp;Çocuhlar siz ne dolaşışız? Onlar da:\n\n—&nbsp;Valla kıştır geldih odun falan götürmeye evimize. Cadı demiş:\n\n—&nbsp;Gelin sizi bu gece misafir edim, geşdir yarın sabah gidersiz. Şimdi yolunizi falan kaybedersiz.\n\nBunlar da cadıya inanarah onun misafiri olurlar. Cadı ahşam bunlara bişeyler hazırliyi. Cırtlan bahi bu cadının niyeti köti. Cadı bunları yiyeceh. Cırtlan diyi:\n\n—&nbsp;Bırtlan, Bırtlan!\n\n—&nbsp;Ne var kardeş?\n\n—&nbsp;Valla bunun niyeti kötüdür. Bu bizim başımıza bi iş açacah. Bu bizi yiyeceh. Bahalım nolacah diyi Bırtlan.\n\nCadı bunnarın yatahlarını hazırliyi, ahşam olunca bunnar yatahlarına gidiyorlar. Cadı ikide bir kontrole geli bunnarı yemeh için. Eğer uyuyuplarsa bunnarı yiyeceh. Gelip diyi:\n\n—&nbsp;Kim yatıp, kim uyah? Cırtlan diyi:\n\n—&nbsp;Curtlan bala uyah.\n\n—&nbsp;Cırtlan sen niye uyah? Diyip cadı. O da\n\n—&nbsp;Valla anam ahşam bi kuzi kızartırdı ben yerdim sonra yatardım. Cadi gidi bi kuzi kesi ona kızarti. Bu da zamannan istifade edip sabahın açılmasını behliyi. Onnan sonra cadi kuzuyi geteri bunnara . Cırtlan’nan Bırtlan kuzuyi yedihten sonra, cadi yine geli sori:\n\n—&nbsp;Kim yatıp, kim uyah? Cırtlan diyi:\n\n—&nbsp;Cırtlan bala uyah\n\n—Ya Cırtlan bala sen niye uyah diyi.\n\n—&nbsp;Abla anam mana ellinde kaykanah bişirirdi, men yerdim sonra uyurdum. Cadi gidi buna kaykanah da bişiri getiri. Cırtlan yedikten sonra Bırtlan’a sori:\n\n—&nbsp;Daha sabah olmadi mi? Diye Bırtlan diyor:\n\n—&nbsp;Neyapalım ki sabah olsun. Cırtlan da diyi:\n\n—&nbsp;Heç merah etme ben buldum. Cadi tekrar gelip sori:\n\n—&nbsp;Kim yatıp kim uyah? Cırtlan diyi:\n\n—&nbsp;Cırtlan bala uyah. Cadı kızarah sori:\n\n—Ya Cırtlan bala sen niye uyah? Cırtlan diyi:\n\n—&nbsp;Valla anam bana halburda su getirirdi içer öyle yatardım.\n\nCadiyi göderirler suya. Cadi gider nehrin kenarına. Halburu batırır suya çıharır, batırır çıharır. Derken halburda su kalmadığı için sabaha kadar onunla uğraşir. Cırtlan’nan Bırtlan hemen kalharlar ordan kaçarlar. Cannarıni kurtarırlar, evlerine giderler. Cadi tekrar kulübesine döner. Bahar Cırtlan da yoh Bırtlan da yoh.\n\n—&nbsp;&nbsp;Ula bunlar nereye gittiler? Der. Sonra:\n\n—&nbsp;Eyvah! Bunlar beni aldattılar der ve onnardan vazgeçer, onnar da cannarıni kurtarır evlerine giderler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Sihirli Kındırağın Marifetleri",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş. Allah’ın kuli çohmuş. Bir zamanlar bir ülkede bir padişah varmış. Bu padişahın güzel bir kızı varmış. Kızı aylar geçmiş, günler geçmiş büyümüş, kocaya gidecek duruma gelmiş. Padişah buna bir güzel, mert, yürekli delikanlı aramış, kızını vermeh için. Ülkeye adamlar salmış. Aramışlar, taramışlar, demişler:\n\n—&nbsp;Padişahım herkesin evine gettik, yemek yedik, sofra getirdiler, envayi türlü yemehler getirdiler. En merdini ihtiyar bir kadın var, onun oğlunu gördük. Evinde her türlü yiyeceği vardı. Padişah:\n\n—&nbsp;Yav nasıl olur, bu kadar vezirler ver, hükümdarlar var. Kala kala benim kızım bir ihtiyar kadının oğluna mı kadı.\n\n—&nbsp;Padişahım biz öyle gördük, dediler.\n\nBu sefer padişahın kendisi tebdili kıyafet yaparak dolaşmağa çıhmış. Vezirine gitmiş, hekimine gitmiş, kaymakamına gitmiş, savcısına derken ülkeyi dolaşmış en son sıra ihtiyar nineye gelmiş. Ninenin evinde sihirli bir kındırağı* varmış. Sihirli kındırağı ihtiyar nine ali eline geçi ayri bi odaya diyi:\n\n—&nbsp;Kındırak türlü be türlü yemek\n\nSofraya vurunca her türlü yemek orda hazir oli. Sofralar kurli padişah padişahlığınnan geli sofrayı göri. Çağrilar padişahı yemeğe padişahın ağzi açıhta kali.\n\n—&nbsp;Yav bu ne işdir, bu yohsul bu fakirhanede bu yemeh bu ziyafet. Bunda bi sır var. Onan sonra yemeğini yi döni evine.\n\nPadişah çoh düşini, ne işdir bu, diyi. İhtiyar nenenin de oğli yirmi yirmi beş yaşında bi delikanlı olmuş. Padişahın kızına göz koymuş. Her türlü yiyeceği içeceği var. Anasına, diyi:\n\n—&nbsp;Ana ben padişahın sarayının önünde bir ev yaptıracam. Anası, diyi:\n\n—&nbsp;Yav etme eyleme biz fakırıh padişahnan ayah atamarıh. Padişaha sen niye gidip tahılisen, bizim kafamizi vurdurur. Oğlu da:\n\n—&nbsp;Yoh ana yapdıracam, diyi:\n\nİhtiyar nenenin oğli bir lokanta açi. Tabiki su elden yemek elden nasılsa geli. Onnan sonra bayağı zenginneşi. Padişahın sarayının önünde güzel bi bina yapi, padişahın kızına elçi gönderir. Padişah vilayetin ileri gelenlerinin toplanmasını emreder. Ziyafet yarışı yapılacağını ve kim iyi yemek yaparsa kızını ona vereceğini söyler. Herkes toplanır, ziyafet verirler sıra gelir ihtiyar ninenin oğluna. İhtiyar nenenin oğli yanaşi anasına diyi:\n\n—&nbsp;Benim yüzüm kara etme. Sihirli kındırahnan bize epey yemek hazırla.\n\n—&nbsp;Kındırak türli be türli.\n\nKındırak oli sihirli peri, her türlü yemek icat edi. Her yerden gelenler gelirler, ihtiyar nenenin sofrasına bahilar, ağızları açıhda kali. Onnan sora padişah kabul etmeh zorunda kali. Kızıni veri ihtiyar nenenin oğluna. Aradan zaman geçi sihirli kındırak kayboli bunnar gine fakirleşile, eski hallerine düşiler. Sihirli ya sihir kaybolunca böyledir işte. Yiler içiler muradlarına geçiler. Gökten üç nar düşdi. Biri annadana, biri dinneyene, biri ümmed-i Muhammed’e.\n\n&nbsp;\n\n*kındırak: Hamur açmada kullanılan merdane.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Ölümsüzlük Çiçeği",
        "text": "ÖLÜMSÜZLÜK ÇİÇEĞİ\n\nBir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulları çohmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın çoh çoh güzel bir ayın on beşi keder güzel bi kızı varmış. Su içse gırtlağından görünürmüş. Padişahın bu kızı bi gün hastalanıyor. Padişah bunu bütün hekimlere götürüyor. Heç bir hekim buna çare bulamıyor. En sonunda bir kocakarıya götürüyorlar. Kocakarı diyor:\n\n-İleride bi dağ var, o dağın tam doruğunda bir ölümsüzlük çiçeği var. O çiçeği getirirlerse senin kızın eyileşir.\n\nPadişah yedi düvele haber salır, adamlar toplatır. Çevreden gençler, yiğitler gelir. Kuşanırlar, kılınçlanırlan, silahlarınnan herkes dağılır çiçeğin peşine gider. Bi de o köyün bi çobanı varmış. Çoban da karışır bunlara gider. Ama yollar sarp, engelli, yokuş, yılan var, canavar var, ejderha var. Var ha var. Gidenlerin çoği ölüyor. Kimisi kayadan düşüyor, kimisi çalıya tahılıyor, kimisini yilan sohuyor, kimisini cenevar yiyor. Derken en doruğa padişahın vezirinin oğlu ile o memleketin çobanı gidiyorlar. Doruğa kalmış üç beş kilometre. Doruhta öyle bi fırtına, öyle bi kar, öyle bi tipi, boran varmış ki çobannan bu ikisi anlaşıyorlar. Birbirlerine destek olup dağdan ölümsüzlük çiçeğini alıp geliyorlar.\n\nVezirin oğlu bi şeyler düşünüyor. Padişah demişti ki bu çiçeği kim getirirse kızımi ona verecem. Vezirin oğlu diyor ben bu kızı çobana verdirmem. Çobana bir hile düşünüyor. Acaba bu çobanın başına ne açalım diye düşünüyor. Derken engelleri aşdıhtan sora bunlar yoriliyorlar ve uykuya daliyorlar. Bu arada bir zehirli yılan hemen dağdan inip geliyor bunların yanına doğru, çoban birden uyanıyor. Bahiyor bu yılan. Sanki bir cenevar. Bu ufuktan sıyrılıp tepenin arhasıni dönünce vezirin oğluna sesleniyor. Vezirin oğlunun adı da Mirze Mihemet\n\n-Mirze Mihemet, Mirze Mihemet uyan. Bu uyanıyor.\n\n-Noldi çoban? Diyor. Çoban:\n\n-Arhanda yilan var diyor.\n\nBu doğrulmaya çalışırken yilan bunun üzerine saldırıyor. Yılan buna saralaniyor, epey boğuşuyorlar. Yilan bunu sohup öldürüyor. Ee hak yerini bulacah ya. Bu arada ölüyor. Çoban ölümsüzlük çiçeğini alıp getiriyor padişaha teslim ediyor. Padişahın kızı iyileşiyor. Onnan sonra orda şenlik oluyor, düğün oluyor. Yedi gün yedi gece yiyorlar, içiyorlar, padişah kızını çobana veriyor. Tahdiyla, tacıyla, sarayıyla, köşküyle yiyip içip muradlarına geçiyorlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Uyuşuk Ali'nin Serüvenleri",
        "text": "[Uyuşuk Ali'nin Serüvenleri]\n\nZamanın birinde çok uyuşuk, çok şişman fakat uzun boylu bir adam varmış. Adamın, atik ve akıllı bir hanımı varmış. Adam çok uyuşuk olduğu için yerinden kımıldamaz, hiçbir iş yapmazmış. Hanımı bu yüzden her zaman kocasından şikâyet edermiş. Komşuları da dalga geçerlermiş. Kocasına her zaman uyuşuk uyuşuk oturmamasını söylermiş. Uyuşuk Ali’nin hiçbir şey umurunda değilmiş.\n\nUyuşuk Ali’nin bu huyundan vazgeçmesi için kocasını dışarıya atmasını söylerler. Leyla Hanım bunu düşünür ve bir oyun düzenler. Uyuşuk Ali’nin ancak bu oyunla evden çıkacağını düşünür. Leyla Hanım kocasına dışarıda gökten ekmek yağdığını söyler. Fakat uyuşuk kocası buna aldırış etmez. Bunu gören Leyla Hanım evdeki bütün ekmekleri saklar. Bir süre sonra Uyuşuk Ali acıkır. Dışarıya çıkmak zorunda kalır ve çıkar. Uyuşuk Ali çıktığı an kapıyı kapatır. Onu eve almaz. Uyuşuk Ali, Leyla Hanım’dan bir çuvaldız vermesini ister. Leyla Hanım’ın verdiği çuvaldızı alarak yola koyulur.\n\nAz gider uz gider dere tepe düz gider sonunda bir konağa rastlar. Konağa girer. Bu konakta üç devin yattığını görür. Hiç sesini çıkarmadan devlerin yanına uzanıverir. Belli bir süre geçer ve devlerden biri uyandığında uyuşuk Ali’yi öldürmeye cürret edemezler. Oysa ki bu devlerin, Uyuşuk Ali’yi görür görmez yemeleri gerekir. Fakat bu üç dev, Uyuşuk Ali’nin gövdesinden korktuklarından onu yemekten vazgeçerler. Kendi aralarında konuşurlar ve Uyuşuk Ali’yi kardeşleri yaparlar. Uyuşuk Ali uyandığında, devleri yanı başında görür. Devler, Uyuşuk Ali’ye saygı gösterir ve itaat ederler. Uyuşuk Ali’ye:\n\n— Seni kardeşimiz yaptık. Sen bizim abimizsin, derler.\n\nDevler yemeklerini kendileri yaparmış. Günde, devlerden biri kilometrelerce uzaklıktan sularını getirirmiş. Bu iş sırayla yapılırmış. Bir gün su getirme işi Uyuşuk Ali’ye gelir. Uyuşuk Ali kazanı kaldırmak ister. Fakat çok güçsüz olduğu için kazanı kaldıramaz. Bir çözüm yolu arar ama nafile. Hiçbir çözüm bulamaz. Gitmek zorundadır. Çünkü sıra onundur. Zorlukla kazanı alır ve yola koyulur, sonunda varır. Kazana çok su koyarak geri döner. Devler de çok susamışlardır. Uyuşuk Ali’nin yolunu gözlerler. Nihayet Uyuşuk Ali eve gelir. Uyuşuk Ali, kazanı bir bardak gibi ağzına dikmiş, suyun hepsini içmiş. Devler kazana bakarlar ve hiç su kalmamıştır. Devler kazanın ağzına kadar dolu olduğunu ve hepsini Uyuşuk Ali’nin içtiğini sanırlar. Uyuşuk Ali’den korkmaya başlamışlar. Bu hadise birkaç kez daha yaşanır. Devler aralarında konuşurlar artık Uyuşuk Ali’yi suya göndermemeye karar vermişler. Bunu Uyuşuk Ali’ye söylerler. O da çok sevinir.\n\nAyrıca devler bir de kışlık odun getirirlermiş, bu işi de sırasıyla yaparlarmış. Sıra Uyuşuk Ali’ye gelmiş Uyuşuk Ali yine çözüm aramaya başlamış. Ama kurtuluş yok. Mecburen ormanın yolunu tutmuş. Ormana varmış. Elindeki ipi bir ağaca dolamış ve asılmaya başlamış. Fakat Uyuşuk Ali ne kadar uğraştıysa da başaramamış. Aklına bir oyun gelmiş. İpi alarak ormanın etrafını dolandırmış. Bir yere çekilerek dinlenmeye koyulmuş.\n\nDevler Uyuşuk Ali’yi beklerler. Fakat Uyuşuk Ali çok geç olmasına rağmen ortalıklarda yokmuş. Çok merak etmeye başlamışlar. Hemen ormana gitmişler. Bir de bakmışlar ki Uyuşuk Ali oturuyor. İpi de elinde yok. İpi ne yaptığını sormuşlar, etrafa göz gezdirmişler. Bakmışlar ki Ali ipi ormanın etrafına dolamış. Nedenini sormuşlar. Uyuşuk Ali de yalandan ormanı getireceğini söylemiş. Devler :\n\n— Aman ne olur yapma. Eğer sen ormanı getirirsen daha sonra biz odunları nereden buluruz? Ne yaparız sonra? Demişler.\n\nUyuşuk Ali de vazgeçtiğini söylemiş. Devler de aralarında konuşurlar ve artık Uyuşuk Ali’nin odun da getirmeyeceğini söylemişler. Ali buna da çok sevinmiş. Böyle devam edip durmuş. Uyuşuk Ali de bazen Leyla Hanım’ı ve çocuklarını hatırlayınca onları özlemeye başlamış. Fakat burada da çok rahatmış. Devler artık bunun böyle gitmeyeceğini söylemişler. Uyuşuk Ali’ye babalarından kalma dört teneke altının miras kaldığını, birini ona vereceklerini söylemişler. Ayrıca onu bir devin sırtında götüreceklerini söylemişler. Uyuşuk Ali de bunu kabul etmiş.\n\nBir teneke altını Uyuşuk Ali’ye vermişler. Ve devin sırtında yola koyulmuşlar. Gitmişler gitmişler, sonunda bir akarsuya varmışlar. Bu arada dev, Uyuşuk Ali’nin çok hafif olduğunun farkına varmış.\n\n— Niye bu kadar hafifsin?\n\n— Bütün ağırlığımı koymadım da ondan.\n\n— Bütün ağırlığını koysan ne yazar. Sen yine bu değil misin?\n\nBu konuşmadan sonra Uyuşuk Ali evden aldığı çuvaldızı devin sırtına batırır. Dev de:\n\n— Aman ağırlığını kaldır, der.\n\nUyuşuk Ali’ye daha çok itaat eder. Ondan daha çok korkarlar. Çok güçlü olduğuna inanırlar. Onu nihayet evine götürürler. Bunları gören Leyla Hanım onları tanımaz. Uyuşuk kocası olduğunu söyleyince hatırlar. Dev, bir süre oturduktan sonra müsaade ister ve yola koyulur. Komşuları bunu gözleriyle görünce inanırlar. İnanmak güçtür fakat gerçekte bu olmuştur. İnanmaları mümkündür. Leyla Hanım kocası için odanın bir köşesine yatak kurar. Hanımı bir teneke altın getirdiği için artık kocasından hiç şikâyet etmez. Altınları harca harca bitmez. Ondan sonra hep mutlu bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Akıllı Çoban ve Padişah",
        "text": "AKILLI ÇOBAN VE PADİŞAH\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir padişah veziriyle birlikte kıyafet değiştirip halkın arasına girmiş. Ayaklarında derman kalmayıncaya kadar dolaşmışlar. Sonunda aç ve bitkin bir şekilde bir çobana misafir olmuşlar. Çoban bunların karınlarını doyurmuş. Yemeğin sonunda padişah çobanın bahçesinde ağaca asılı bir köpek görmüş ve çobana sormuş.\n\n-O siyah köpeği niçin astığını bana söyle demiş.\n\nÇoban söylememiş. Padişah diretmiş ama yine söylememiş. Padişah hiddetlenmiş, orayı terketmiş. Saraya giden padişah adamlarını gönderip çobanı getirtmiş. Çoban önce şaşırmış, sonra padişaha yine o köpeğin meselesini anlatmamış. Kalkıp sarayı terketmiş. Çoban gittikten sonra padişah vezirlerini toplayıp çobana göndermiş. Vezirler çobanı iknaya gitmişler ama çoban onlara bir şart sunmuş.\n\n-Padişaha söyleyin eğer padişahlığı altı aylığına bana verirse ancak söylerim demiş.\n\nVezirler gidip padişaha durumu iletmişler. Padişah kabul etmiş ve tahtını altı aylığına çobana bırakmış. Padişahlık mührünü alan çoban çıkıp tahta oturmuş. Tahta oturan çoban işe koyulmuş ve vezirini yanına çağırmış. Ona kendi boynuna astığı haçı göstermiş. Bunun üzerine vezir çıkarmağa korktuğu haçı çıkarıp çoban padişaha göstermiş. Bir öyle iki öyle bu çoban altı ay içinde altı vezirin de haçını ortaya çıkarmış. Altı ayın sonunda çoban, padişahın önüne çıkıp olanları anlatmağa başlamış.\n\n-Padişahım o gün gördüğün köpek var ya! Padişah:\n\n-Evet demiş. Çoban:\n\n-Nerede bir kurt sürüme saldırsa o köpek kurtları boğmadan gelmezdi. O zamanlar ülkede huzur vardı. Ne zaman ki senin vezirlerin arasına haç sahipleri girdi, işte o zaman benim köpeklerim de hainleşip kurtlarla birlikte koyunlarımı yemeğe başladı demiş.\n\nVe çıkardığı haç sahibi vezirleri padişaha söylemiş. Padişah bu vezirleri idam ettikten sonra o akılı çobanın kendisine vezir olmasını istemiş. Çoban bunu kabul edince, padişah kızını da vermiş çobana. Kırk gün kırk gece düğün dernek yapılmış ve herkes yiyip içip muradına ermiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Yeşil Gözlü Cadının Yaptıkları",
        "text": "YEŞİL GÖZLÜ CADININ YAPTIKLARI\n\nBir zamanlar yeşil bir yerde yani ormanlık bir alanda etrafından akarsular geçen bir yerde yedi kardeş yaşarmış. Bunlardan birisi kız altısı erkekmiş. Bunlar geçimlerini avcılıkla sağlarlarmış. Kız kardeş ise onlara yemek pişirirmiş. Bunların evinde küçük bir ateş ocakları varmış. Bu ocağı hiçbir zaman söndürmemeye çalışıyorlarmış.\n\nYine bir gün kardeşleri ava çıkmışlar. Kız kardeşi yemek yapmak için ocağın yanına gitmiş. Bakmış ocak sönmüş. Kızcağız ne yapacağını şaşırmış. Neyse eline bir yumak ip almış, evin önüne bağlamış. O yumağı aça aça epey uzaklaşmış. Ateş arayama gitmiş. Neyse bir de bakmış karşıda bir ışık yanıyor. Kapıyı çalmış. Karşısına bir genç kız çıkmış:\n\n-Bizim ateş söndü. Sizde ateş varsa bize biraz verebilir misiniz? Demiş. Kız demiş:\n\n- Sen hemen buradan git. Benim anam cadıdır. Sana bir kötülük yapabilir demiş.\n\nKız hemen oradan ateşi almış. Tekrar ipi takip edip evini bulmuş. Ama giderken ipini toplamayı unutmuş. Cadı eve dönmüş, içeri girer girmez:\n\n-Burada insan kokusu var demiş. Kızı:\n\n-Yok ana ne insan kokusu öyle bir şey yok demiş.\n\nSonra dışarı bakmış biri var. O ipi takip ede ede kızın evine doğru gelmiş. Kız cadıyı görünce kapıyı kapatmış, kilitlemiş. Cadı gelmiş kapıyı vurmaya başlamış:\n\n-Aç kapıyı demiş. Kız açmamış.\n\n-Sana bir şey yapmam aç demiş. Yoksa kapıyı kırar içeri girerim.\n\nKız kapıyı açmayınca cadı demiş:\n\n-O zaman elini kapının anahtar deliğinden uzat biraz emeyim demiş.\n\nKız elini uzatmış, cadı elini emmeye başlamış. Neyse bir gün beş gün bu hal hep böyle devam etmiş. Kardeşleri bakmış kız kardeşleri günden güne zayıflıyor. Demişler:\n\n-Sana ne oldu böyle zayıflıyorsun?\n\nKız durumu anlatmış. Kardeşleri cadıyı öldürmeye gitmişler. Ama ne yazık ki cadı onlara sihir yapıp onları kaz şekline dönüştürmüş. Kız bu defa iyice şaşırmış. Ne yapacak ne edecek. Bu kazlara da bakamıyordu. Çünkü çok yemek yiyorlarmış. Neyse bir gün bu kazları almış yola çıkmış. Elbette bir tane bilgin birine rastlarım da kardeşlerimi tekrar insan suretine çeviririm demiş. Epey bir yol gittikten sonra bir çobana rastlamış. Çobana başından geçenleri anlatıp:\n\n-Benim derdime bir çare bul dedi. Çoban:\n\n-Ben çaresini biliyorum. Fakat ben ne yaparsam sen sesini çıkarmayacaksın demiş.\n\n-Peki çıkarmayacam demiş.\n\nÇoban eline bir sopa almış. Biraz ileri gittikten sonra sopayla kazların başına vurmaya başlamış. Sopayla vurdukça kazlar bağırıyormuş. Kız kendini zor tutmuş. Sesler kesildikten sonra birde bakmış kardeşleri insan şekline gelmiş. Bunlar tekrar ormana dönmüşler, orada mutlu bir hayat yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Mırzo Muhammed'in Kahramanlığı",
        "text": "MIRZO MUHAMMED’İN KAHRAMANLIĞI\n\nBir padişah varmış. Bu padişahım üç oğlu varmış. Bunlar bir gün ava çıkmaya karar vermişler. Bütün hazırlıklarını yaptıktan sonra bu üç kardeş ava gitmişler. Daha sonra bu kardeşler bir kuyuya rast geliyorlar. Tabi ki bunlar çok susamışlar. Bu üç kardeşten en küçüğü hem en güzel hem de padişahın en çok sevdiği oğlu imiş. Bunun için diğer kardeşler küçük kardeşlerini kıskanıyorlardı. Küçük kardeşe dediler ki:\n\n&nbsp;—Sen kuyuya in bize su getir. Biz seni iple indireceğiz.\n\nNeyse küçük kardeşi kuyuya indirdiler. Kuyuya indi baktı her taraf karanlık, hiçbir şey görünmüyor. Diğer kardeşleri ona bağırdı.\n\n—&nbsp;Su var mı? Küçük kardeş:\n\n&nbsp;—Burada su yoktur ama bir bakayım belki ileride vardır.\n\nKuyuda bayağı yürüdükten sonra bir de baktı üç oda gördü.\n\n—Acaba bu nedir? Dedi.\n\nOdaya girdi baktı ki ne görsün çok güzel bir kız asılı duruyor. Ona dedi:\n\n—&nbsp;Ne olmuş sana böyle, seni kim böyle astı? Kız:\n\n—Burada bir ejderha var, o yaptı. Erkeklerin düşmanıdır, dedi.\n\nSonra birden büyük bir ses geldi. Mırzo Muhammed hemen kılıcını çıkardı. Ejderhanın bir vuruşta hemen boynunu koparıp yere serdi. Hemen kızı kurtardı.\n\n&nbsp;—Hadi gidelim dedi. Kız:\n\n&nbsp;—Dur daha benim iki kardeşim daha var, onları da kurtaralım, dedi.\n\nMırzo Muhammed ikinci odaya girdi. Baktı oradaki kız da asılı duruyor. Ama bu kız birincisinden daha güzel. Burada da bir ejderhayı öldürdü. Kızı kurtardı. Sonra üçüncü odaya geldi. Baktı ki bu en küçük kız. Ama hepsinden güzel, Mırzo Muhammed buradaki ejderhayı da öldürerek kızı kurtardı. Neyse bunların hepsi kuyunun başına geliyorlar. Kardeşlerine diyor:\n\n—&nbsp;Siz ipi aşağı atın, biz yukarı çıkalım, diyor.\n\nKardeşleri ipi aşağı atıyor. Önce büyük kız kardeş yukarı çıkıyor. Mırzo Muhammed’in kardeşleri bakıyorlar ki çok güzel bir kız. Daha sonra ortanca kardeş, yukarı çıkıyor. Küçük kız diyor:\n\n—&nbsp;Ben senin kardeşlerine fazla güvenemiyorum. Önce sen çık sonra ben çıkarım, diyor. Mırzo Muhammed:\n\n—&nbsp;Yok, bir şey olmaz, diyor.\n\nKüçük kız da yukarı çıkıyor. Kardeşleri bakıyor ki bu daha güzel bir kız. Sıra Mırzo Muhammed’e geliyor. O da kuyunun yarısına çıkıyor. Kardeşleri hemen ipi kesiyor. Tabi ki küçük kız kuyuda iken Mırzo Muhammed’e yüzüğünü vermişti. Küçük kız gitmemek için ne kadar direniyorsa da elinden bir şey gelmiyor. Aradan bir gün geçiyor. Mırzo Muhammed uyanıyor. Kafası müthiş ağrıyor. Bakıyor ki her taraf karanlık. Neyse ayağa kalkıyor. Epey müddet yürüdükten sonra birden bakıyor bir ışık görüyor. O ışığa doğru gidiyor. Bir de bakıyor ki bir başka alem.\n\nNeyse oradan epey bir müddet yürüdükten sonra bir kasabaya geliyor. O kasabanın da hemen dışında bir kulübe var oraya giriyor. Karşısına yaşlı bir nine çıkıyor. Nineye:\n\n—&nbsp;Allah misafiri kabul eder misin? Diyor.\n\nNine onu içeri alıyor. Mırzo Muhammed:\n\n—&nbsp;Çok susadım, bana biraz su getirir misin? Diyor.\n\nNine suyu getiriyor. Biraz içiyor bakıyor ki tadı çok kötü hem de rengi kırmızı. Nineye soruyor:\n\n—&nbsp;Bu nasıl su? Tadı, rengi çok kötü. Nine diyor:\n\n—&nbsp;Sen buralı değil misin?\n\n—&nbsp;Yok ben başka bir alemden geldim, diyor.\n\nNeyse nine meseleyi anlatıyor:\n\n—&nbsp;Burada büyük bir ejderha var. Bu kasabaya gelen suyun önünde duruyor. Kimse gidip su getiremiyor. Suyu vermesi için de her gün bir kız ona veriliyor.\n\nNeyse Mirzo Muhammed yatıyor. Sabahleyin kalkıyor diyor ki:\n\n—&nbsp;Bugün kimin kızı verilecek? Nine diyor:\n\n&nbsp;—Yanılmıyorsam padişahın kızı verilecek.\n\nNeyse Mırzo Muhammed padişahın sarayına gidiyor. Padişaha diyor:\n\n&nbsp;—Bana bunun özelliklerini anlatın, ben bunu öldürecem, diyor. Padişah diyor:\n\n&nbsp;—Bu zamana kadar çok yiğit öldürmeye kalkıştı fakat hepsi de yem oldu. Neyse ben yine de sana anlatayım, diyor.\n\nPadişah durumu iyi bir şekilde anlatıyor. Mırzo Muhammed ejderhanın geleceği yere önceden gidiyor. Oraları iyi bir kontrol ediyor. Daha sonra bir ağacın yanına gizleniyor. Daha sonra ejderha geldi. Orada hemen ağacın başındaki kuş yuvasına elini uzattı. Mirzo Muhammed hemen kılıcı ile ejderhaya bir vurdu ve kuşu kurtardı. Bir de baktı ki yuvadaki yavruların anası geliyor. Dev gibi bir kuş. Neyse artı kızı ejderhaya verme vakti gelmiştir. Kızın eli kolu bağlı. Ejderha kıza doğru geldi. Kız bağırmaya başladı. Hemen oradan Mırzo Muhammed ejderhanın karşısına çıktı. Ejderha Mırzo Muhammed’i yutmak istedi. Mırzo Muhammed de kılıcın iki tarafını eliyle tuttu. Ejderha bunu yutunca kılıç bunu boğazından sonuna kadar yırttı. Ejderha öldü. Kızı kurtardı. Padişaha getirdi. O gün kasabada büyük şenlikler oldu. Padişah dedi:\n\n&nbsp;—Benden ne istersen iste, sana her şeyimi veririm. Mırzo Muhammed:\n\n—&nbsp;Ben sadece kendi ülkeme dönmek istiyorum, dedi. Padişah:\n\n&nbsp;—Ben buna bir şey yapamam, dedi.\n\nMırzo Muhammed kuşun yanına gitti, dedi:\n\n&nbsp;—Ben şöyle vadilerden, dağlardan, ovalardan geldim. Beni oraya götürür müsün?\n\n—&nbsp;Kuş mecburen kabul etti çünkü kendi yavrularını kurtarmıştı. Kuş dedi:\n\n—&nbsp;Ama benim de şartlarım var. Senin gideceğin yer yedi kat göğün üstündedir. Onun için bana yemem için yedi koç kuyruğu bir de su lazım.\n\nMırzo Muhammed bunları hemen gitti, padişahtan tedarik etti. Sonra kuş ile yolculuğa başladılar. Her bir katta kuşa bir kuyruk arkasından da su veriyordu. Neyse tam yedinci tabakaya gelmişti ki kalan kuyruk aşağıya düştü. Kuş enerjisi bitince bir tane daha kuyruk istedi. Mırzo Muhammed kuyruk olmayınca bıçağını çıkardı, bacağından bir et parçası kopardı, kuşa verdi. Kuş hemen farkına vardı. O et parçasını dilinin altına aldı sakladı. Neyse bir müddet sonra Mirzo Muhammed ülkesine geldi. Kuş onu yere indirdi.\n\n&nbsp;—Hadi git dedi. Mırzo Muhammed:\n\n&nbsp;—Benim biraz bacağım uyuşmuş, sen git ben sonra giderim, dedi.\n\nTabi ki kuş bunu biliyordu. Hemen dilinin altındaki et parçasını çıkardı. Mırzo Muhammed’in dizine yapıştırdı. Daha sonra gitti. Mırzo Muhammed şehre geldi, baktı ki şehirde büyük şenlikler var. Orada duran bir yaşlı kadına sordu.\n\n&nbsp;—Bu şenlik nedir? Yaşlı kadın:\n\n&nbsp;—Padişahın oğulları evleniyor. Bunların biri kuyuda ölmüş. Ama padişah yine de onu bekliyor. Küçük kız da Mırzo Muhammed’den başkasıyla evlenmem deyip yanına kimseyi koymuyor. Eğer gelirlerse kendini öldüreceğini söylüyor. Neyse Mırzo Muhammed kadına yüzüğü veriyor. Diyor:\n\n&nbsp;—Sen bunu o kıza götür.\n\nYaşlı kadın pencereden yüzüğü kıza veriyor. Kız yüzüğü görünce anlıyor ve çok seviniyor. Mırzo Muhammed saraya geliyor. Babası oğlunu görünce çok seviniyor. Ama kardeşleri onu görünce moralleri bozuluyor. Mırzo Muhammed kardeşlerine:\n\n&nbsp;—Ben size bir şey yapmayacağım. Ama siz burada yaşayamazsınız. Sizin her şeyinizi vereceğim siz başka ülkede yaşayacaksınız, diyor.\n\nKardeşleri mecburen kabul ediyor. Bunlar ülkeden uzaklaşıyorlar. Mırzo Muhammed için kırk gün kırk gece şenlik oluyor ve bunlar evleniyorlar. Babasının yerine tahta geçiyor. Mutlu bir hayat yaşıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Padişah, Vezir ve Akıllı Kız",
        "text": "PADİŞAH, VEZİR VE AKILLI KIZ\n\nBir gün bir padişahla veziri tebdil-i kıyafet yapıyorlar. Padişah ülkesini geziyor. Gezinti esnasında bir köye uğruyorlar. O köyde bir kapıya uğruyorlar. Bir genç köylü kızı çıkıyor kapıya. Padişah kıza soruyor:\n\n—&nbsp;Baban var mı? Kız, diyor:\n\n—&nbsp;Var. Padişah:\n\n—&nbsp;Evde midir,&nbsp;diyor.\n\n—&nbsp;Babam evde değil, diyor.\n\n—&nbsp;Nerde, diyor.\n\n—&nbsp;Babam azı çoh etmeye gitti.\n\n—&nbsp;Peki annen evde mi?\n\n—&nbsp;Yoh, annem biri iki etmeye gitti.\n\n—&nbsp;&nbsp;Peki eviniz çok güzel ama neden bacası eğri,&nbsp;diyor.\n\n—&nbsp;Valla önemli değil dumanı doğru çıhıyor ya siz ona bahın, diyor.\n\n—&nbsp;&nbsp;Peki kaz yolar mısın?\n\n—&nbsp;Köy kızıyım, iyi yolarım.\n\nBunlar ayrılıp gidiyorlar. Saraya giderken yolda padişahın veziri soruyor:\n\n—&nbsp;Padişahım biz o köye gidince siz o kızla ne konuştunuz? Sizin konuşmalarınızdan hiçbir şey anlamadım. Padişah köpürüyor, diyor:\n\n—&nbsp;Sen nasıl anlamazsın, koskoca vezirimsin. Sana bir hafta süre, sen bu konuşmalarımızı çözeceksin. Çözemezsen yohsa kelleni vururum. Vezir de:\n\n—&nbsp;Keşke dilim yanaydı ya söylemeyeydim, demiş.\n\nPadişahla veziri dönüyorlar. Vezir düşünüyor, taşınıyor ne konuştuhlarını nasıl çözerim derken,\n\n—&nbsp;Valla bunu bilse bilse bu kız bilir, demiş.\n\nVezir, kızın yanına geliyor. Kıza, diyor ki:\n\n—&nbsp;Geçenlerde bir şahısla birlikte yanınıza gelmişdih. Senle o adam arasında bi konuşma geşdi, ben bir şey anlamadım. Onları senden öğrenmeye geldim. Kız, diyor:\n\n—&nbsp;Valla para ver, söyleyeyim.\n\nNeyse tamam diyip bir kese altın veriyor kıza. Kız başlıyor olanları anlatmaya:\n\n—&nbsp;Padişah bana sordu, dedi ki:\n\n—&nbsp;Baban nerde?\n\nBen dedim ki; \"Azı çoh etmeye gitti.\" Babam, çiftçidir. Tohum serpmeye gitmişti. Ben dedim babam tohum serpmeye gitmiş.\n\n—&nbsp;Annen nerde, dedi?\n\nBen dedim; \"Annem biri iki etmeye gitti.\" Annem ebedir, doğum yaptırmaya gitmişti o gün. Ondan sonra dedi:\n\n—&nbsp;Sizin eviniz çoh güzel ama bacası eğri, bunun sebebi nedir?\n\nBen de dedim ki: \"Dumanı doğru çıhar.\" Gördüğünüz gibi ben çoh güzel bir kızım, ama bir gözüm şaşı. Padişah, dedi:\n\n—&nbsp;Sen güzel bir kızsın, ama bir gözün şaşı.\n\nBen de dedim ki doğru görüyorum ya sen ona bah,&nbsp;dedi ki:\n\n—&nbsp;Kaz yolar mısın?\n\nBen de dedim ki: \"Hem de nasıl.\" İşte senden iyi kaz mı olur? Seni ayağıma getirmiş Allah, sen bana altın veriyorsun. Ben de sana şunları anlatıyorum. Senden iyi kaz olmaz bu anlamda, diyor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Sihirli Lambanın Getirilmesi",
        "text": "[Sihirli Lambanın Getirilmesi]\n\nBir varmış bir yohmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Bir padişah varmış. Bu padişah bir saray yaptırmaya kalhmış. Çok mükemmel bir saray yapmış. Bunun dostları sarayı gelip gezmişler. Demişler ki:\n\n— Padişahım bu saraya bir sihirli lamba var, o bir devin himayesindedir. O lambayı getürtebülürsene bu saray daha güzel olur, daha mükemmel olur.\n\nPadişah düşünmüş taşınmış ne yapayım. Padişahın üç oğlu varmış. Önce büyük oğlunu göndermeye karar vermiş. Yollar çoh tehlikeli korhunç yerlerden geçiyormuş. Padişahın büyük oğlu gitmiş ve büyük bir ırmah ahıntısında boğulup ölüyor. Padişaha haber geliyor büyük oğlu öldü diye.\n\nPadişah bu defa ikinci oğlunu gönderiyor. İkinci oğlu ırmağı geçiyor, onu geçdihten sora ilerde bi ejderha varmış. Ejderhayla yedi gün yedi gece savaşıyor. Ejderha padişahın oğlunu yiyor, padişaha haber geliyor ortanca oğlun da öldü diye.\n\nPadişah bu defa canından çoh sevdiği küçük oğlunu gönderiyor. Küçük oğlu ırmağı geçiyor, canavarnan karşılaşıyor, epey savaşıyor onnan. Sora bi hile ile canavarın üzerine koca bir kaya yuvarliyarah oni öldürüyor. Gidiyor sihirli lambanın olduğu bölgeye. Sihirli lamba bi devin elindeymiş. Devnen konuşuyorlar. Diyor:\n\n— Ben falanca padişahın oğluyumi geldim bu lamba için. Dev diyor:\n\n— Bennen savaşmadan ben lambayı vermem. Onnan sora diyor:\n\n— Benim babam sana hediyeler, yemekler gönderdi. Koyun kuzu kızartmış göndermiş.\n\nBu koyunları kızartıp getirirken hepsini zehirlemiş getirmiş. Bu yemehlerden deve sunuyor. Dev bu zehirli yemehleri yiyince ölüyor. Padişahın küçük oğlu sihirli lambayı alıp babasına geliyor. Babası seviniyor, yedi gün yedi gece davul zurna çalıyor, şenlik yapıyor. Sihirli lambayı sarayına bırahınca çoh uzahlardan kilometrelerce uzahlardan onun ışığı yansıyor. Padişahın misafirleri, gelenleri gidenleri ve padişah muradına eriyor. Onlar erdi muradına. Gökten üç elma düşdi. Bir anlatana, biri dinleyene, biri bütün millete.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "GEYİĞE DÖNÜŞEN KARDEŞLER",
        "text": "GEYİĞE DÖNÜŞEN KARDEŞLER\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, eski zamanlarda bir diyarda küçük bir kız yaşarmış. Bu kız annesi ve&nbsp;babasıyla yaşarken hiç de mutlu değilmiş. Çünkü tüm arkadaşlarının abileri ve erkek kardeşleri varken onun hiç kardeşi yokmuş. Arkadaşlarıyla oynarken arkadaşları ona kardeşlerini anlatırken o da arkadaşlarına küçük buzağısını anlatırmış. Ama bunu yaparken arkadaşları tarafından alaya alınıyormuş. Küçük kız bir gün arkadaşlarıyla oynarken yine böyle olmuş. Kız hemen ağlayarak annesine gelerek:\n\n- Anne benim niye kardeşlerim yok? Diye sormuş.\n\nAnnesi ise kızına onun yedi tane abisinin olduğunu ve onların bir gün ava çıktıklarını ve artık geri dönmediklerini anlatmış. Ondan sonra abilerinin oyuncaklarını ona göstermiş. Küçük abisinin topunu ona göstermiş. Küçük kız bu topu alıp hemen arkadaşlarının yanına gidip onlara göstermiş. Kendisinin yedi tane abisinin olduğunu onlara anlatmış. Bu sırada bir kartal küçük kızın elindeki topu alıp kaçmış. Küçük kız ağlayarak kartalı takip etmiş. Kartal epey gitmiş, küçük kız da onu takip etmiş. Kartal topu götürüp dağda bir kulübenin bacasından içeri atmış. Küçük kız kulübenin kapısını çalarak içerden çıkanın kendisinin en küçük abisi olduğunu bilmeden topu istemiş. Topun kendi abisinin topu olduğunu söylemiş. Küçük kardeş:\n\n- Senin abin benim. Bu da benim topum demiş.\n\nKüçük kızla abisi hasret giderip birbirlerine sarılmışlar. Küçük kız diğer abilerinin nerede olduğunu sorunca abisi ona ava çıktıklarını ve kendisinin de onlara yemek hazırladığını söyler. Küçük kardeş diğerleri gelmeden kız kardeşini saklayıp abileri gelince onlara göstermiş. Abileri çok sevinmişler. Yıllardır görmedikleri kız kardeşlerini bağırlarına basıp sevinmişler. Ertesi gün tekrar ava çıkarken kız kardeşlerini kulübede bırakmışlar. Ona:\n\n- Burada kal ve bize yemek pişir. Ama sakın ateşi söndürme, bu dağ başında ateşi bulamayız onun için ateşe devamlı odun at diye tembih etmişler.\n\nKüçük kız kulübede kalıp abilerine kavuşmanın mutluluğuyla onlara yemek hazırlamış. İki üç gün sonra abileri ona inci boncuklar almışlar. Kız kardeşleri onlarla meşgul olup sıkılmasın diye. Bir gün küçük kız boncuklarla uğraşırken farkına varmadan ateş sönmüş. Küçük kız ateşin söndüğünü anladığı zaman çok üzülmüş ve hemen ateş aramaya başlamış. Biraz dolaştıktan sonra uzakta bir evde ince bir dumanın yükseldiğini görmüş. Kendisi o dumana doğru yürümüş. Epey yol aldıktan sonra eve varmış. Eve geldiğinde altı yedi kadının bulgur için buğday kaynattığını görmüş. Kadınlar küçük kızı görünce:\n\n- Neye geldin buraya? Burası devler ülkesi, dev uyuyor. Çabuk buradan git yoksa dev uyandı mı seni yer. Bizi de burada esir tutuyor demişler.\n\nKüçük kız ise ateşinin söndüğünü ve abilerine yemek hazırlamak için ateşe ihtiyacı olduğunu söylemiş. Kadınlar ona biraz ateş verip eteğine biraz buğday koyduktan sonra çabuk buradan git demişler. Küçük kız yolda giderken korkudan eteğindeki buğdayları yavaş yavaş dökmüş. Dev az sonra uyanmış, burnunu çekerek:\n\n-Burada insan kokusu var, kim geldi? Diye sormuş.\n\nKadınlar korkudan küçük kızı anlatmışlar. Dev hemen yola çıkmış ve küçük kızın yolda döktüğü buğdayları görüp takip etmiş. Küçük kız dev yetişmeden kulübeye varmış ve kulübenin kapısını kilitlemiş. Dev kapıyı zorlamış ve kapıyı açmasını söylemiş. Küçük kız kapıyı açmayınca dev:\n\n-Öyleyse parmağını çıkar biraz emip gideceğim demiş.\n\nKüçük kız parmağını kapının aralığından çıkarmış, dev onun kanını emip gitmiş. Küçük kız orda bayılıp kalmış. Bir süre sonra kalkıp abilerine yemek hazırlamış. Akşam abileri geldiğinde kız kardeşlerinin çok bitkin ve bembeyaz olduğunu görünce ne olduğunu sormuşlar. Küçük kız hiçbir şeyinin olmadığını sadece biraz hasta olduğunu söylemiş. Ertesi gün dev yine kulübeye gelip küçük kıza:\n\n-Parmağını çıkar demiş.\n\nKüçük kız parmağını çıkarmış, dev kanını emip tekrar gitmiş. Küçük kız yine halsiz düşüp bayılmış. Akşama abileri gelince küçük kız yine bir şey söylememiş. O gün dev yine gelip kapıyı çalmış ve küçük kıza:\n\n-Parmağını çıkar emeceğim demiş.\n\nBu sırada yedi kardeş ortaya çıkıp devle kavga etmeye başlamışlar. Yedisi kılıçlarıyla devi öldürmüşler. Devi kulübenin yanına bir yere gömmüşler. Kız kardeşlerine:\n\n-Sakın bu devin mezarından çıkan otlarla bize yemek yapma demişler.\n\nAradan üç dört yıl geçmiş. Küçük kız ve abileri hayatlarına hep aynı şekilde devam etmişler. Bir gün&nbsp;kız yemek yapmak için dışarda otlar toplamaya çıkmış. Çıkınca da abilerinin öldürdüğü devin mezarı üzerinde çok güzel otların çıktığını görmüş. Abilerinin ettiği nasihati unutarak o otları toplamış. Otları götürüp abilerine çorba yapmış.\n\nAkşam avdan dönen abileri kardeşlerinin kendilerine hazırladığı çorbayı içmişler. Altı büyük kardeşi birer kaşık içer içmez birer geyiğe dönüşmüşler. En küçük ise kaşığını yarı etmiş, kardeşlerini görünce bırakmış. O da yarı geyik yarı insan şeklini almış. Küçük kız yaptığı hatayı&nbsp;anlamıştı ama kardeşleri artık insanlıktan çıkmıştı. Hepsi dışarı çıkarak dağlara doğru kaçmaya başlamışlardı. En küçük kardeş ne yapacağını bilemeden o da peşlerinden gider. Küçük kız ağlayarak abilerinin peşinden koşar ama hiçbiri geri dönmez. Yarı geyik yarı insan olan küçük abisi geri dönmüş. Küçük kız onu alıp babasının evine getirmiş. Annesi ve babası oğullarının durumuna çok üzülmüşler. Küçük kız, kardeşine kendisi bakmaya devam etmiş.\n\nAradan yıllar geçmiş, küçük kız büyümüş. Annesi babası onu evlendirmişler. Kız evlenince de abisini kendisiyle götürmüş. Kardeşinin kaçmasını engellemek için onu sürekli odasında bağlı tutuyormuş. Ama kocası bundan hiç hoşnut değilmiş ve onu kıskanıyormuş. Epey süre geçtikten sonra kızın iki tane çocuğu olmuş. Ama kocası hala bu durumdan hoşnut değilmiş. Bir gün kız dereye çamaşır yıkamaya gitmiş. Geldiğinde kardeşini odasında görememiş. Hemen dışarı çıkıp onu aramaya başlamış. Abisini çok kıskanan kocası onu çözüp bir göle götürmüş ve onu boğmak için suya atmış. Bunu gören kız hemen suya atlamış, büyük gayretlerden sonra kardeşini çıkarmış. Yarı geyik yarı insan olan kardeşi bu olaydan sonra eski haline dönmüş. Kız çok sevinmiş ve kardeşini öldürmek isteyen kocasını terk etmiş. İki oğlu ve abisiyle mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "AVCI AHMET VE YILAN",
        "text": "AVI AHMET VE YILAN\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir avcı varmış. İsmi Ahmet imiş. Avcı Ahmet sık sık ava çıkarmış ve her hayvanın dilini bilirmiş. Bir gün Avcı Ahmet ve bir arkadaşı ava gitmişler. Beyaz bir yılan gizliden arkadaşını sokmuş. Zehri çok kuvvetli olan bu yılan arkadaşını öldürmüş. Avcı Ahmet bir okla bembeyaz yılanın kuyruğunu koparmış. Ama yılanı öldürememiş ve yılan kaçmış. Bu olaydan sonra beyaz yılan her gün rüyasına girip onu sokuyormuş.\n\nAradan yıllar geçmiş Avcı Ahmet ava gitmeye devam etmiş. Bir gün bir geyik görmüş, o geyiği atla kovalamaya başlamış. Geyik ormanın derinliklerine giderken o da onu takip etmiş. Ormanda bir kulübeye geldiklerinde geyik ortadan kaybolmuş. Bu kulübede dünyalar güzeli bir kız yaşıyormuş. Avcı Ahmet bu kızı görür görmez aşık olmuş.\n\nErtesi gün aynı geyik yine ortaya çıkmış. Ahmet onu kovalamaya başlamış. Geyik tekrar ormanın içlerine girmiş ve o kulübenin olduğu yerde kaybolmuş. Bu böyle bir hafta devam etmiş. Bir gün Avcı Ahmet kıza giderek onunla evlenmek istediğini söylemiş. Kız:\n\n-Seninle evlenirim ama seni beyaz bir yılan sokacak demiş.\n\nAvcı Ahmet o yılanı aramaya başlamış. Beyaz yılanı görünce onunla konuşup peşini bırakmasını söylemiş. Fakat yılan:\n\n-Ben kuyruksuz olarak yaşadıkça seni sokacağım demiş.\n\nAvcı Ahmet çaresiz gidip güzel kızı evlenmeye ikna etmiş. Evlenen Avcı Ahmet çok mutlu bir yaşam sürmeye başlamış ama beyaz yılanı bir türlü unutamamış. Aradan yıllar geçmiş, Ahmet’in bir oğlu olmuş ve oğlu büyümüş. Avcı Ahmet hala ava çıkmaya devam ediyormuş. Bir gün yine ava çıkarken kuyruksuz yılan sinsice yaklaşıp onu sokmaya hazırlanmış. Avcı Ahmet onu görmemiş. Önden yaklaşan yılan kendisini fırlatmış. Bunun üzerine atı çok ürkmüş ve şaha kalkmış. Yılan, atın göğsüne çarpmış ve atı sokmuş. At hemen yere yığılmış ve ölmüş. Avı Ahmet bu sırada hemen okunu çıkarıp beyaz yılanı tam kafasından vurmuş.\n\nAvcı Ahmet artık her gün rüyalarına giren beyaz yılandan kurtulmuş. Ailesinin yanına dönüp karısı ve çocuğuyla mutlu bir şekilde yaşayıp gitmiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "FATMA KIZIN KIRMIZI İNEĞİ",
        "text": "FATMA KIZIN KIRMIZI İNEĞİ\n\nÇok eski zamanlarda bir köyde bir aile yaşarmış. Bu da baba ve bir kızdan oluşan bir aile. Kızın ismi ise Fatma imiş. Babası kızını çok seviyormuş. Annesi daha önceden ölmüş. Tabi ki evin birçok işi varmış. Babası dağda tarlaları varmış, onlarla uğraşıyormuş. Kızı ise ev işleri ile uğraşıyormuş. Ama işler çok olduğundan Fatma Hanım çok yoruluyormuş. Babasına demiş:\n\n— Baba sen ne zaman evleneceksin? Görüyorsun ben çok yoruluyorum. Babası:\n\n— Kızım annenin elbiseleri çürüyünceye kadar ben evlenmeyeceğim, demiş.\n\nNeyse bir gün köyün kadınları bir araya toplanmış konuşuyorlarmış. Fatma da onların içinde imiş. Oradan bir tane yaşlı kadın, demiş:\n\n— Kızım Fatma! Senin baban da evlenmiyor mu? Bak sen çok yoruluyorsun. Evin işleri çok, sana yardım edecek biri lazım. Fatma, demiş:\n\n—&nbsp;Babam diyor ki annenin elbiseleri çürüyünceye kadar evlenmeyeceğim. Kadın:\n\n—&nbsp;Bu çok kolay. Sen annenin elbiselerini getir, ben onu taşla biraz yırtayım olur biter, demiş.\n\nFatma Hanım hemen gidip getirmiş. Bu kadın taş ile elbiseleri hemen yırtmış. Fatma:\n\n—&nbsp;Peki babamı kiminle evlendirelim, demiş. Kadın:\n\n—&nbsp;Benimle evlensin. Ben seni çok seviyorum. Sana çok yardımcı olurum, demiş. Fatma Hanım:\n\n—&nbsp;Tamam, demiş.\n\nEve gitmiş babasına, demiş:\n\n—&nbsp;Baba annemin elbiseleri çürümüş, artık evlen, demiş.\n\nBabası gitmiş bakmış dolaba, hakikaten elbiseler çürümüş. Babası kızına:\n\n—&nbsp;Kızım ben ne yapıyorsam senin için yapıyorum. Peki, evleneceğim fakat kiminle? Fatma, demiş:\n\n—&nbsp;Ben birini tanıyorum. Çok iyi birisi, beni çok seviyor.\n\nTabi ki Fatma onun ne sinsi şeytan olduğunu bilmiyor. Bunun da Ayşe isminde bir kızı varmış. Neyse bunlar düğün yapmışlar. Bunların bir de kırmızı ineği varmış. Bu kadın eve geldikten sonra hep Fatma’ya iş gösteriyormuş. Kendi kızını hiç çalıştırmazmış. Devamlı Fatma’yı inekleri otlamaya gönderirmiş. Kendileri de evde eğlenirlermiş. Tabi ki babasının bundan haberi yok. Zaten saf, gariban birisi. Sabah evden tarlaya çalışmak için gidiyor akşam dönüyor. Ne bilsin evde ne olup bitiyor. Bir gün bu sinsi kadın kıza bir oda dolusu pamuk getirmiş, demiş:\n\n—&nbsp;Bunu sabaha kadar yumak yapacaksın.\n\nKız şaşırmış kalmış. Neyse ahıra gitmiş. Kırmızı inek, demiş:\n\n—&nbsp;Fatma Hanım sen niye üzülüyorsun? Fatma Hanım:\n\n—&nbsp;İşte bu durum böyle böyle. Annem bana dedi bu pamukları yumak yapacaksın. Ben nasıl yapayım? Demiş. Kırmızı inek:\n\n—&nbsp;Sen üzülme! Onları bana getir ben onları yaparım.\n\nNeyse sabah olmuş gelmiş bakmış yünlerin hepsi yumak olmuş. Çok şaşırmış. Köy halkı Fatma’yı çok seviyormuş. Çünkü ineklerini otlatmaya gittiğinde ineklere hiçbir şey olmuyormuş. İnekler iyi besleniyorlarmış. Tabi ki bunu bizim kırmızı inek yapıyormuş. İneklere bağırarak:\n\n—&nbsp;Şuraya gitme yılan vurur, şuraya gitme ayağın kırılır gibi uyarıda bulunuyormuş. Bu sinsi kadın tabi ki çok kıskanıyor.\n\n—&nbsp;Diğer kızım Ayşe bugün de sen git bakalım, demiş.\n\nAyşe inekleri yaymaya götürmüş. İneklerin çoğuna zarar gelmiş. Köy halkı şikâyetçi olmuş. Bu sinsi kadın bunların hepsinin inekten kaynaklandığını sezmiş. Bir gün kocasına:\n\n—Benim her tarafım ağrıyor. Sen bize hiç et yedirmiyorsun diyor. Kocası:\n\n—Bizim horozlar var, onların yumurtasından faydalanıyoruz. Ben ne yapayım? Kadın:\n\n—İnek var, onu kes diyor.\n\nAdam önce olmaz diyor ama ne yapsın kabul ediyor. Bunu duyan Fatma hemen ineğin yanına gidip söylüyor. İnek tabi çok üzülüyor,&nbsp;diyor:\n\n—&nbsp;Ben seni çok sevmiştim. Ama ben onlara etimi zehir edeceğim. Hiç kimse benim etimi yiyemeyecek. Sadece sen yiyeceksin, diyor.\n\nKırmızı inek Fatma’ya, diyor:\n\n—&nbsp;Beni kestikten sonra bütün kemiklerimi topla. Bir kuyuya koy, bir gün sana lazım olacak, diyor.\n\nNeyse babası ineği kesiyor. Fatma ineğin bütün kemiklerini bir kuyuya dolduruyor. Üstünü kapatıyor. Bu kadın eti pişiriyor, yemeye başlıyorlar. Fakat hiç kimse yiyemiyor. Sadece Fatma Hanım yiyor. Bu sinsi kadın iyice deliriyor.\n\nNeyse bir gün köyde padişah sarayda bir eğlence veriyor. Kendi oğluna kız beğenmek için bütün köyün kızlarını davet ediyor. Tabi bunu sinsi kadın duyunca hemen kızını süsleyip püslüyor. Fatma’ya da, diyor:\n\n—&nbsp;Al bu kazanı sen, biz gelene kadar ağlayacaksın bu kazanı dolduracaksın.\n\nNeyse bunlar gidiyor. Fatma ağlamaya başlıyor.\n\n—&nbsp;Ben ne yapacağım, diyor.\n\nBirden yaşlı peri gibi bir kadın orda peyda oluyor. Fatma’ya, diyor:\n\n—&nbsp;Niye ağlıyorsun?\n\nFatma durumu ona anlatıyor. Bu kadın, diyor:\n\n—&nbsp;Git o kuyudaki kemikleri çıkar.\n\nFatma Hanım kuyuyu açıyor ki ne görsün. Altından elbiseler, ayakkabılar var. Hemen onları giyinip süsleniyor. Yaşlı peri diyor:\n\n—&nbsp;Yalnız saat on ikide burada olman lazım, yoksa bunun sihri kaybolur.\n\nNeyse Fatma Hanım eğlenceye gidiyor. Saraydan içeri girer girmez, bütün dikkatler onun üstüne çevriliyor. Herkes Fatma Hanımla ilgileniyor. O sinsi kadın da onu görüyor. Ayşe kızına, diyor ki:\n\n—&nbsp;Bu Fatma’ya çok benziyor. Yoksa o olmasın.\n\nAradan epey zaman geçmiş, Fatma bakmış zaman dolmak üzere. Hemen saraydan uzaklaşmış. Koşarak saraydan çıkarken yolda bir çeşmenin kenarına ayağı takılmış, ayakkabısı oraya düşmüş. Arkasına bakmadan gitmiş. Oradan o anda padişahın oğlu atıyla gidiyormuş. Atına su içirmek istemiş. Fakat at bir türlü suyu içmiyor. Bir de bakmış suyun içinde altından mükemmel bir ayakkabı var. Padişahın oğlu:\n\n—&nbsp;İşte ben bununla evleneceğim. Bu kadar güzel bir ayakkabının sahibi de güzeldir, demiş.\n\nErtesi sabah padişahın oğlu köyün bütün kızlarını saraya çağırtmış. Tabi ki bizim sinsi kadın kızını süsleyip püsleyip gitmiş. Padişahın oğlu ayakkabıyı herkese denemiş, fakat kimseye olmamış.\n\n—&nbsp;Bunun mutlaka sahibini bulacağım, demiş.\n\nKöyde gelmeyen olur diye köydeki evleri kapı kapı gezmiş. Sıra Fatma’nın evine gelmiş. Bu sinsi kadın, demiş:\n\n—Bu bizim hizmetçidir, buna giydirmene gerek yok. Sen bunu ne yapacaksın?\n\nPadişahın oğlu kabul etmemiş. Fatma Hanım’a ayakkabı giydirmiş. Ayakkabı tam olmuş.\n\n-—&nbsp;İşte aradığımı buldum, demiş.\n\nNeyse bunların düğünü olmuş, çok mutlu bir hayat sürmüşler. Fakat sinsi kadın yine boş durmamış. Aradan bir zaman geçtikten sonra kızını da yanına alarak ziyarete gitmiş. Tabiki niyeti yine kötülük etmek. Fatma Hanım:\n\n—&nbsp;Niye zahmet ettiniz de geldiniz. Zaten çok uzaktır. Sinsi kadın:\n\n—&nbsp;Olsun kızım ben seni çok seviyorum, seni görmeye geldim, demiş.\n\nTabi Fatma Hanım anlamış bunda bir iş var, ama yine de önem vermemiş. Sinsi kadın demiş:\n\n—&nbsp;Kızım Fatma ben seni yıkandırmak istiyorum, demiş. Fatma:\n\n—&nbsp;Ben daha dün yaptım, demiş. Kadın:\n\n—&nbsp;Olsun ben seni yıkandırmak istiyorum.\n\nNeyse Fatma yaşlı kadını kırmamış. Yaşlı kadın Fatma Hanım’ın saçını tararken elinde bulundurduğu tarağı Fatma’nın başına saplamış. Fatma birden beyaz bir güvercin olmuş, pencereden uçup gitmiş. Neyse akşam kocası eve gelmiş, bakmış bu sinsi kadın evde, demiş:\n\n—&nbsp;Senin ne işin var burada? Sinsi kadın:\n\n—&nbsp;Sizi çok özledim, onun için ziyarete geldim, demiş.\n\nFatma Hanım’ın kocası bir şeyler sezmiş. Fakat üstünde durmamış. Çocuklarıyla oynamaya başlamış. Ertesi sabah evden çıkıp tarlaya çalışmaya gitmiş. Tarlada çalıştığı sırada birde bakmış bir kayanın üstüne beyaz bir güvercin kondu. Güvercin birden:\n\n—&nbsp;Hasan Hüseyin nasıldır? Diye konuştu ve uçtu gitti.\n\nKocası buna çok şaşırdı. Ertesi gün bu kayanın üstüne yapışkan bir şey koydu ki güvercin uçmasın. Güvercin tekrar geldi, yine:\n\n—&nbsp;Hasan Hüseyin nasıldır? Dedi.\n\nFakat uçmadı. Ayağı yapıştı kaldı. Hemen güvercinin yanına koştu onu yakaladı. Baktı ki kafasında tarak gibi bir şey var. Onu hemen başından çıkardı. Bir de baktı ki ne görsün Fatma karşısında!\n\n—&nbsp;Ne oldu sana böyle? Dedi.\n\nFatma olanları anlattı. Akşam oldu eve gittiler. Baktılar o sinsi kadın ile kızı Ayşe oradalar. Bunları hemen hapis gibi bir yere kapattılar. Ondan sonra bu aile ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşadılar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": " PERİLERİN YARDIMI",
        "text": "PERİLERİN YARDIMI\n\nZamanın birinde dul bir kadının iki kızı varmış. Büyük kızı her yönüyle annesine o kadar benzermiş ki, kim görse onu annesi sanırmış. Her ikisi de çok sevimsiz, çok kibirliymiş. Nezaket ve doğruluk yönünden tamamen babasına benzeyen küçük kız, çok tatlı ve güzel bir kızmış. İnsanlar kendisine benzeyenleri elbette severler. Ama bu kadın kendisine benzeyen büyük kızını delicesine sevdiği gibi, küçük kızına karşı da korkunç bir kin besliyormuş. Onu durmadan çalıştırıyor ve yemeğini de mutfakta veriyormuş. Bunlar azmış gibi bu zavallı kız günde iki defa evlerinden iki bin metre uzaktaki pınardan su almaya gidiyor ve büyük bir testiyi doldurup eve dönüyormuş. Yine bir gün pınarın başındayken, fakir ve ihtiyar bir kadın ondan su istemiş.\n\n&nbsp;— Vereyim nineciğim, demiş kızcağız.\n\nTestisini temizleyerek iyice çalkalayıp pınarın en durgun yerinden doldurmuş ve ihtiyar kadına sunmuş. İhtiyar kadın zahmet çekmesin diye testinin altından da sürekli tutuyormuş. İhtiyar kadın içtikten sonra kıza:\n\n&nbsp;—Sen dünyanın en güzel, en iyi kalpli ve en nazik kızısın. Bunun için sana en yaraşır, güzel bir dilekte bulunacağım.\n\nÇünkü o kasabada ihtiyar ve fakir bir kadın kılığına giren bir peri imiş. Kızın iyi kalpliliğini deniyormuş. Dileğim şu:\n\n&nbsp;—Söylediğin her sözle ağzından bir çiçek ya da kıymetli bir taş çıksın.\n\nKız eve varınca annesi niçin bu kadar geç kaldın diye onu azarlamış.\n\n&nbsp;—Biraz geciktim, beni bağışla.\n\nBu sözleri söylerken kızın ağzından iki gül, inci ve iki iri elmas çıkmış. Annesi şaşkın şaşkın:\n\n—&nbsp;Aman Allah’ım gözlerime inanamıyorum. Kızın ağzından inciler, elmaslar dökülüyor.\n\n—&nbsp;Kızım nereden çıkıyor bunlar böyle? Diye soruyor.\n\nKüçük kızına sevgi belirten ilk sözü bu olmuş. Kızcağız bütün olup bitenleri safça annesine anlatmış. Ağzından sayısız elmas dökülmüş. O zaman annesi kızının sözlerinin gerçek olduğuna inanmış ve sevgili büyük kızını da pınara göndermeyi düşünmüş.\n\n&nbsp;—Bak kızım, kardeşinin ağzından konuşurken neler çıkıyor, sen de onun gibi olmak istemez misin? Onun gibi olabilmek için, pınara su almağa gitmen ve orada zavallı bir ihtiyar senden su isteyince de nazikçe ona su vermen yeterli, demiş.\n\nSevimsiz ve kibirli kız gitmek istemeyince kadın:\n\n&nbsp;Ben gitmeni istiyorum, hem de hiç vakit geçirmeden, demiş.\n\nBüyük kızı pınara yollamış, ama homurdana homurdana gidiyormuş. Giderken en güzel gümüş şişeyi almış. Tam ormana vardığı sırada güzel giysiler içinde ormandan bir kadının çıktığını görmüş. Bu kadın kardeşine görünen —ta kendisi imiş. Ama bu kez bir prenses gibi harika giysiler içindeymiş. Bu kızı da denemek istiyormuş. Sevimsiz ve kibirli kız ona:\n\n-Buraya ben suyu size vermek için gelmedim. Bu gümüş şişeyi sadece fakir bir kadına su vermek için getirdim. Ben size şişeyi kime getirdiğimi söyledim. Buna rağmen isterseniz alın için demiş. Peri buna kızmış:\n\n—&nbsp;Hiç de nazik değilsin. Pekala, madem ki öyle sana şu dilekte bulunacağım:\n\n&nbsp;—Söylediğin her sözden sonra ağzından bir yılan ya da bir kurbağa çıksın, demiş.\n\nKız eve dönmüş, annesi onun döndüğünü görünce:\n\n—&nbsp;Pınara vardın mı kızım? Demiş.\n\n&nbsp;—Vardım anneciğim, demiş.\n\nBu kelimeleri söylerken kızın ağzından iki yılan ve iki kurbağa çıkmış. Annesi bu hali görünce:\n\n&nbsp;—Aman Allah’ım! Neler görüyorum! Bunlar hep kardeşinin yüzünden oldu. Gösteririm bunu ben ona diye bağırmış.\n\nHemen küçük kızı dövmeğe gitmiş. Kızcağız kaçmış, civardaki ormana saklanmış. Bu sırada kralın oğlu avdan dönüyormuş. Kızı görmüş ve yalnız başına ormanda ne yaptığını ve niçin ağladığını sormuş. Kız:\n\n&nbsp;—Annem beni evden kovdu, demiş.\n\nBöyle söyleyince ağzından beş altı inci ile bir o kadar da elmas çıkmış. Prens, kızın ağzından inci ve elmasların çıktığını görünce, bunların nereden geldiklerini söylemesini ondan rica etmiş. Kız her şeyi prense anlatmış. Prens kıza aşık olmuş. Çok çeyiz yaparak asil bir kızla evlenmektense, böyle güzel ve kıymetli bir kızla evlenmenin daha uygun olacağını düşünmüş. Kızı alıp babasının sarayına götürmüş ve onunla evlenmiş.\n\nKızın ablasına gelince, annesi onu evden kovmuş. Herkes ondan tiksinmiş. Talihsiz kız sağa koşmuş sola koşmuş, kimse onu kabul etmemiş. Sonunda bir ormanın kenarında ölmüş gitmiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "SEYYAH PADİŞAH VE ÇOBANIN OĞLU",
        "text": "SEYYAH PADİŞAH VE ÇOBANIN OĞLU\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir padişah varmış. Padişahın acayip bir huyu varmış. Yedi yılını seyahatte yedi yılını da evine kapanarak geçiriyor. Padişahın seyahat vakti gelince seyahate çıkar. Tarlada taşları toplamakla meşgul bir ihtiyara rastlar. Selam verir, selamı alan ihtiyara bu taşları ne için topladığını sorar. İhtiyar toplanan bu taşların kader taşları olduğunu söyler. Bu sırada padişahın da bir kızı varmış. Padişah:\n\n-Madem bu taşlar kader taşlarıdır ve onların sahiplerini biliyorsun, kızımın kaderini bana söyleyebilir misin? Demiş.\n\nİhtiyar taşları karıştırdıktan sonra biraz uzaktaki köyü göstererek:\n\n-Şu köyü görüyor musun? İşte o köyün çobanının oğlu senin enişten olacak, yani kızın ona nasip olacak demiş.\n\nBuna sinirlenen padişah kendi kendine:\n\n- Ben bir padişah olarak kızımı nasıl bir çobanın oğluna verebilirim der.\n\nKalkar büyük bir merakla çobanın evine misafir olur. Kapıyı çalar kimse çıkmaz. İçeri girer, beşikte yatan erkek bir bebekten başka kimseyi göremez.\n\n-Olsa olsa bu çocuk eniştem olacak diyor.\n\nBiraz oturduktan sonra ev sahibi gelir. Hoşbeş onbeşten sonra ev sahibinin ani bir işi çıkar. Bunlar misafiri yalnız bırakmak zorunda kalırlar. Misafir yalnız kalınca beşikteki bebeği alır, beşiğe altın dolu bir mendil bırakır ve çocuğu kucağına alır en yakın bir uçurumun doruğuna doğru ilerler. Uçurumun doruğuna ulaşır, çocuğu uçurumdan aşağı atar. İşini bitirdikten sonra evine geri dönedursun biz çobana gelelim.\n\nÇoban ve eşi eve gelirler, beşiğe bakarlar çocuğu göremeyince feryat ederler. Ancak olaya çözüm değildir bu feryat. Aradan zaman geçer bunların da bir keçileri varmış. Keçiden bir türlü süt alamıyorlar. Bundan şüphelenen çobanın karısı keçiyi takip etmeye başlar. Keçinin bir ormana doğru ilerlediğini görür. O da onu takip eder. Ormana giren keçi bir kaya dibine yanaşır. Orada bir bebeğin üstünde durup onu emzirir. Bunu gören kadın oraya gelir, bebeğin kendi çocuğu olduğunu görünce sevinçten uçacak olur. Çocuğunu alır ve eve getirir, eski yaşam tarzları devam ededursun biz padişahı konuşalım.\n\nPadişah eve kapanma devresi olan yedi yılını tamamladıktan sonra seyahate çıkar. Kaderin taşlarını toplayan ihtiyara bir daha rastlar, yine kızının kaderini sorar ihtiyardan, aldığı cevap değişmemiştir.\n\n-Yine çobanın oğlu!\n\n-Allah Allah, onu uçurumdan attım. Şimdi paramparça olmuştur, nasıl olur da aynı cevabı alıyorum? Diyor ve bir daha çobanın evine misafir oluyor.\n\nÇocuğun Allah tarafından korunduğunu düşünemiyor. Çobanın evine gider, evde çoban ve karısından başka bir delikanlıyla karşılaşır. Hayret eder. Çocuğun da okuma yazması yokmuş. Padişah bir mektup yazar. Mektubunda vezirine:\n\n-Bu çocuğu sana gönderiyorum, oraya varır varmaz kellesini uçurursun diyor.\n\nPadişah bu mektubu çocuğa verir, onu falan şehrin vezirine versin diye. Yolluğu olarak da cebini altınla doldurur. Çocuk sevine sevine mektubu şapkanın altına koyar, vezire ulaşmak için yola koyulur. Şehre yaklaşan delikanlı, şehrin girişinde bir çeşme görür. Çok susamıştır. Çeşmede suyunu içer, yorgunluğunu biraz atmak için uzanır. Uzandığı gibi uyuyakalır. Bu sırada padişahın kızının canı sıkılır. Dışarıda biraz gezmek ister, gezerken çeşmeye yaklaşır. Orada delikanlıyı yatıyor hale görür, yanaşır. Şapkanın altındaki mektubu görür. Çıkarır okur, mektubun babasından geldiğini öğrenir. Ancak mektubun içindeki notlar çok korkunçtur, kız delikanlıya aşık olur. Mektubun içindeki istekleri değiştirir. Yeni mektupta:\n\n-Sana gönderdiğim delikanlıyla kızımı hemen evlendir diye yazar.\n\nMektubu çocuğun çantasına yerleştirir ve çocuğu uyandırır. Vezirin evini göstermesinde iyi bir rehber olur. Delikanlı mektubu vezire verir, vezir notları okur okumaz düğün hazırlığına başlar. Kızı delikanlı ile evlendirirler. Padişah memleketine geri döner. İsteğinin tam tersi ile karşılaşınca çıldırır. Çobanın oğlu da muradına erdi.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "İHTİYAR KADININ OĞLU",
        "text": "İHTİYAR KADININ OĞLU\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken ihtiyar bir kadınla oğlu varmış. Bunlar şehrin ücra bir köşesinde, ufacık bir evde oturuyorlarmış. Bir de küçük tarlaları varmış. İhtiyar kadının oğlu Mehmet bu tarlaya bakıyormuş. Yine bir gün tarlaya gittiğinde tarlanın bozulduğunu buğdayların yere yattığını görmüş. Ertesi gün kimin yaptığını öğrenmek için pusuya yatmış. Bakmış ki üç kız çıkmış ve tarlada oynamaya başlamışlar. Bunun üzerine kızları kovalamaya başlamış, en küçüklerini yakalamış. Meğer bu kızlar peri kızları imiş. Mehmet bu peri kızını alarak evine dönmüş ve onunla evlenmiş. Mutlu bir hayat sürmüşler. O şehrin padişahının bir oğlu varmış. Bu oğlan ava çıkmış, o gün akşama kadar dolaşmış. Dönüşte ihtiyar kadının evinin önünden geçerken evde bir su içmek istemiş. Bu sırada tesadüfen peri kızını görmüş ve ona aşık olmuş. Gördüğü kızın evin gelini olduğunu anlayınca çok üzülmüş.\n\nÜzgün bir şekilde evine dönmüş. Babasına ihtiyar kadının gelinine aşık olduğunu söylemiş. Evli bir kadını zorla almanın yakışıksız olacağını düşünen padişah vezirlerini toplamış ve Mehmet’i bir tuzakla öldüreceklerini, kızı alacaklarını kararlaştırmışlar. Mehmet’i meclisine çağıran padişah:\n\n-Ben hastayım, benim ilacımı sen getireceksin. Bana bütün adamlarımın bitiremeyeceği bir kete getireceksin. Eğer getiremezsen seni öldüreceğim demiş. Eve şaşkın bir şekilde dönen Mehmet, durumu karısına anlatmış. Karısı da ona:\n\n-Beni tuttuğun yere git ve iki kere ayağını yere vur. O zaman bir kapı açılacak ve benim iki kız kardeşim çıkacak. Seni eve davet edecekler, sakın içeri girme, eğer girersen seni öldürürler. Sen onlara kardeşiniz sizden bir kete istiyor de. Onlar sana keteyi getirdiğinde al gel.\n\nAynı yere giden Mehmet ayağını iki kere yere vurmuş ve iki kız dışarı çıkmış. Ne istediğini sormuşlar. O da kardeşlerinin bir kete istediğini söylemiş. Ona bir kete vermişler ve keteyi alıp gelmiş. Keteyi padişaha vermiş, bütün meclis o keteden yemiş fakat bitirememiş. İlk şartı yerine gelen padişah şaşırmış ve ikinci bir şart ileri sürmüş ve demiş ki:\n\n-Bana bir salkım üzüm getireceksin, bütün meclisim ondan yiyecek fakat bitiremeyecek\n\nEve şaşkın bir şekilde dönen Mehmet’i karısı tekrar aynı yere göndermiş, ayağını iki kere yere vurmuş. Karısının iki kız kardeşi dışarı çıkmış ve onlardan bir salkım üzüm istemiş. Onlar da üzümü vermişler. Tekrar padişahın huzuruna gelen Mehmet, salkımı ona vermiş. Padişahın bütün adamları ondan yemiş, fakat bitirememişler. Bu sefer padişah başka bir şart ileri sürmüş demiş ki:\n\n- Bana küçük bir çocuk getireceksin. O çocuk benim meclisimde bir büyük gibi davranacak ve sorduğum bütün sorulara cevap verecek. Aksi halde ben seni öldürürüm demiş.\n\nAğlamaklı bir şekilde evine dönen Mehmet, durumu karısına anlatmış. O da Mehmet’e:\n\n-Beni tuttuğun yere git, ayağın iki kere yere vur kardeşlerim dışarı çıkacak. Büyük kardeşime de ki kardeşiniz oğlunuzu bir haftalığına yanında görmek istiyor.\n\nAynı yere giden Mehmet ayağını iki kere yere vurmuş ve kızlar çıkmış. Büyüğüne:\n\n-Kardeşiniz oğlunuzu bir haftalığına yanında görmek istiyor demiş.\n\nOna çocuğu vermişler, alıp gelmiş. Padişahın meclisine götürmüş. Çocuk aynen büyük bir insan gibi davranmış ve padişahın bütün sorularını cevaplamış. Herkes bu duruma şaşırmış. Sonunda padişah yaptıklarından vazgeçmiş ve Mehmet’i serbest bırakmış. Mehmet mutlu bir şekilde evine dönmüş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düştü. Biri anlatanın, biri dinleyenin biri de yazanın başına.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "USTA NECAT VE PERİ KIZLARI",
        "text": "USTA NECAT VE PERİ KIZLARI\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir padişahın ülkesinde ihtiyar bir kadın ile Usta Necat adında bir oğlu yaşarmış. İhtiyar kadın bir gün oğluna padişahtan bir ev ile tarla isteğinde bulunmasını söylemiş. Usta Necat kalkıp padişahın sarayına gitmiş. Bir ev ile bir tarla istemiş. Padişah da Usta Necat’a bir ev ile bir tarla vermiş. Usta Necat sevinerek eve taşınmış. Tarlaya da buğday ekmiş.\n\nAradan uzun zaman geçmiş. Bir gün Usta Necat tarlaya gitmiş. Bir de ne görsün! Tarla yerle bir olmuş, iki güzel kız tarlanın içinde oynuyorlar. Usta Necat alelacele eve dönmüş. Olayı anasına anlatmış. Anası, Usta Necat’a:\n\n-Oğlum hemen geri dön, oraya git. Eğer bu kızlar yine tarlanın içinde oynaşırlarsa gizlen onların elbiselerini al bir yere sakla. Onlar elbiselerini arayacaklar. O zaman ortaya çık seni görsünler. Birisinin elbisesini ver. Güzel olanı da eve getir demiş.\n\nUsta Necat tarlaya gider, onların göremeyeceği bir yere saklanır. Bir müddet sonra iki güzel kız denizden çıkıp tarlanın içinde oynamaya başlarlar. Usta Necat saklanarak bu güzel ve neşeli kızların elbiselerini çalmış. Kızlar gidecekleri sırada elbiselerinin bulunduğu yere gelmişler. Elbiselerini yerinde görememişler. Elbiselerini aramaya çıkan kızlar, Usta Necat’ı karşılarında görmüşler. Elbiselerini vermek için Usta Necat’a yalvarmaya başlamışlar. Usta Necat:\n\n-Ancak biriniz benimle evlenirse vereceğim demiş.\n\nKızlar çaresiz kaldıklarından şartı kabul etmişler. Usta Necat en büyük kızın elbiselerini vermiş. Kız deniz sularına dalıp gitmiş. Usta Necat kimsenin görmemesi için akşamı beklemiş. Karanlık basınca kızı alıp doğruca eve gelmiş. Usta Necat ertesi gün ava gideceği sırada anasını sımsıkı tembih etmiş.\n\n-Anne ava gidiyorum, sakın ha erken kalkıp tandırı yakma. Eğer tandırı yaksan padişahın adamları av etini pişirmek için buraya gelecekler. Gelinini gördükleri an gidip padişaha söyleyecekler. O zaman başımız padişahla belaya girecek. Padişah başımızın vurulması için emir verecek. Karımı da kendine alacak demiş.\n\nUsta Necat sabah ava gider gitmez. Anası sevince ve mutluluğun verdiği heyecanla; heyecanın da verdiği unutkanlıkla oğlunun söylediklerini unutmuş. Usta Necat evden adımını atar atmaz hemen kalkıp tandırı yakmış. Gelgelelim padişah ve adamlarına, o gün padişahın avcıları avda bir ceylan avlanmışlar. Padişahın emriyle şehirde kimin tandırı yanarsa etin orada kızartılmasını söylemişler. Aramışlar taramışlar sonunda ihtiyar kadının evinden başka bir evde tandırın yanmadığını öğrenip padişaha bildirmişler.\n\nPadişah etin ihtiyar kadının evine götürülmesi için emir vermiş. Padişahın adamlarından vezir ile müftü et kazanını almışlar. İhtiyar kadının kapısına dayanıp, kapıyı çalmışlar. Usta Necat’ın anası önce korkmaya başlamış kapıyı açmamış. Padişahın adamlarından vezir ile müftünün olduklarını öğrenince açmak zorunda kalmış. Usta Necat’ın anası onları eve almadan önce ev karanlık kalsın diye lambayı söndürmüş. Evde kimse kimseyi göremez olmuş.\n\nVezir ile müftü içeri girip eti tandıra atmışlar. Kör insanlar gibi bir yere oturup beklemeye başlamışlar. Epey zaman geçtikten sonra gözleri karanlığa alışan vezir ile müftü evin o tarafına bu tarafına bakmışlar. Öyle ki evin her tarafını didik didik aramışlar. Vezir ile müftü bir köşede oturan kızı görürler. Gördükleri manzara karşısında donakalmış zavallılar gibi gözlerini ondan ayırmamışlar. Tandırdaki eti unutarak kızı temaşaya dalmışlar. Tandırdaki et yanmış. Kül olmuş. Vezir ile müftü bu olaya şaşırırlar.\n\n-Padişahın yanına nasıl gideceğiz. Ona ne diyeceğiz. Başımızı nasıl kurtaracağız? Diye düşünürler.\n\nKara kara düşünüp korka korka padişahın sarayına varıp yanına gitmişler. Padişah:\n\n-Eti getirdiniz mi? Diye söylemiş. Vezir ile müftü:\n\n-Senin gibi padişahın tahtı da tacı da yıkılsın. Sen de evlenmişsin, Usta Necat denen meteliksiz adam da evlenmiş. Senin karın nerede, onun karısı nerede. Senin karının bir çingeneden farkı yoktur. Zenciden farkı yoktur. Oysa Usta Necat’ın karısı sanki bir dünya güzeli, bir peri, bir melek, bir ceylandır. Ona baka baka eti tandırda unuttuk. Et yanıp kül oldu demişler.\n\nZalim padişah Usta Necat’ın çarçabuk huzura getirilmesini istemiş. İki kişi gidip Usta Necat’ı padişahın huzuruna getirmişler. Usta Necat padişahın huzurunda:\n\n-Emret padişahım demiş. Padişah:\n\n-Benim üç şartım vardır. Eğer bu şartlarımı yerine getirirsen kurtulacaksın. Yok, eğer yerine getirmezsen başını cellatlara vurdurur, karını da kendime getiririm demiş.\n\n-Birinci şartım şudur: sen gidip bir tepsi üzüm getireceksin. Ben ile vezirlerim yediğimizde bitmesin demiş.\n\nUsta Necat, mazlum ne yapsın çaresiz şartları kabul etmek zorunda kalmış. Usta Necat evine gelmiş. Böyle bir şey mümkün olamaz diye ağlamış. Gözünden akan yaşlar sel olup taşmış, ırmak olup akmış. Nehir olup denizlere karışmış. Olayı anası ile karısına anlatmış. Karısı:\n\n-Neden ağlıyorsun, kalk otur eskisi gibi. Allah birdir. Kapı bin… Kalk denizin yanındaki tarlamıza git. Ablamı göreceksin. O zaman sen de ‘kardeşin sana selam etti’ diyeceksin. Ve bana hediye göndersin demiş. Usta Necat kalkıp deniz kenarındaki tarlasına gitmiş. Bir süre bekledikten sonra baldızı çıkagelmiş. Baldızı:\n\n-Damat sen buralarda demiş. Usta Necat:\n\n- Beni hazır gör baldız. Kardeşin seni selam etti. Bana bir hediye göndersin dedi, demiş.\n\nBaldızı Usta Necat’a bir tepsi üzüm vermiş. Usta Necat üzümleri getirip padişah ile vezirlerini vermiş. Onlar üzümleri yiye yiye bitirememişler. Padişah, ikinci şartım şudur:\n\n-Bir sini pilav getireceksin. Ben ve vezirlerim yediğimizde bitmesin. Yoksa gerisini sen düşün demiş.\n\nUsta Necat evine dönüp çok ağlamış. Gözünden akan yaşlar sel olup taşmış, ırmak olup akmış, nehir olup denizlere karışmış. Hanımı:\n\n-Usta Necat neden ağlıyorsun? Kalk otur eskisi gibi. Allah birdir. Kapı bin… Kalk denizin kenarındaki tarlamıza git. Ablam çıkıp gelecek. Diyecek: Damat sen buralarda. Sen de “ Hazır gör, kardeşin seni selam etti, bana bir hediye göndersin” diyeceksin demiş.\n\nUsta Necat kalkmış deniz kenarındaki tarlasına gitmiş. Bir müddet bekledikten sonra baldızı ortaya çıkmış. Baldızı:\n\n-Damat sen buralarda demiş. Usta Necat:\n\n-Beni hazır gör baldız. Kardeşin seni selam etti. Bana bir hediye göndersin dedi.\n\nBaldızı Usta Necat’a bir sini pilav vermiş. Usta Necat pilavı alıp padişahın evine getirmiş. Padişaha vermiş. Padişah ile vezirleri pilavı tıka basa yedikleri halde bitirememişler. Sıra padişahın üçüncü şartına gelmiş. Usta Necat’a:\n\n-Bana yedi günlük bir bebek getireceksin, bebek benimle konuşacak demiş.\n\nUsta Necat yine dönüp ağlamış, sızlamış. Gözlerinden akan yaşlar sel olup taşmış, ırmak olup denizlere karışmış.\n\n-Yedi günlük bebeğin konuştuğunu kim görmüş. Nerede görülmüş. Dünyada böyle şey olmaz demiş. Hanımı:\n\n- Usta Necat neden ağlıyorsun? Kalk otur eskisi gibi. Allah birdir, kapı bin… Kalk deniz kenarında tarlamıza git. Orada ablamı göreceksin. “ Damat sen buralarda” diyecek. Sen de “Beni hazır gör baldız. Kardeşin seni selam etti. Bana bir şey göndersin” diyeceksin demiş.\n\nUsta Necat kalkmış. Deniz kenarındaki tarlasına gitmiş. Bir süre bekledikten sonra baldızı çıkagelmiş.\n\n-Damat sen buralarda demiş. Usta Necat:\n\n-Beni hazır gör baldız. Kardeşin seni selam etti. Bana bir hediye göndersin dedi, demiş.\n\nBaldızı ona bir yedi günlük bebek vermiş. Usta Necat bebeği alarak padişahın sarayına varmış. Bebeği padişaha vermiş. Padişah:\n\n-Ey çocuk! Benimle konuşacaksın. Eğer konuşmazsan senin de Usta Necat’ın da başlarınızı cellatların önüne atacağım demiş.\n\nBebek mırıldanarak konuşmaya başlamış. Şu sözle padişah ile vezirlerin kulağında çan gibi çınlamış.\n\n-Evimizi yapmışlar süslü püslü\n\nKaşık yoktur sıra sıra,\n\nPadişah babası ağzına…\n\nFukaranın karısını alır zor zor.\n\nPadişah ile divanında bulunan bütün insanlar sersemlemiş. Felç olup ağızları bir arşın açılmış ve eğri olmuş. Padişah sinirlenerek Usta Necat’a:\n\n-Kalk kurnaz köpek, çocuğunu al buradan defol git. Gözüm bir daha seni görmesin. Bir daha seni karşımda görsem başını cellatlara kestireceğim. Demiş.\n\nUsta Necat çocuğu alarak oradan uzaklaşmış. Böylece zalim padişahtan kurtulmuş. Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "HAZRETİ SÜLEYMAN’IN MÜHRÜ",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;Bir varmış bir yokmuş. Ara sıra duyanların anne ve babalarına rahmet. Hazır olanların, başı tutanların, duvar deliklerinden hariç olanların, dağda bayırda olanların hepsinin anne ve babalarına rahmet. Şimdi girdik ağır anlatıma. Ben torunuma bir masal anlatacağım. O da dinlesin. Bana dua etsin.\n\nBir yaşlı kadın bir de oğlu varmış. Oğlunun ismi Keloğlan’mış. Bunlar çok fakirlermiş. Keloğlan bir köyde kaz çobanlığı yaparmış. Bir gün Keloğlan deniz kenarında hayvanlarını otlatırken bir kedi bulmuş. Sahipsiz olduğundan onu eve getirmiş. Annesi çok kızar ve kendilerinin bu fakirlikte bu kediye nasıl bakacaklarını söylemiş. Keloğlan annesine yalvarır ve kediye kendi ekmeğini vereceğini söyleyip, annesini kandırmış. Ertesi gün yine deniz kenarına gidince bu sefer de küçük bir köpek getirmiş. Annesi yine kızmış.&nbsp;Keloğlan bu sefer de annesini ikna eder ve kediyle köpek yanında kalmış.\n\nBir gün kedi köpeğini yanına almış, deniz kenarına gidip kazlarını otlatmış. Bu sırada torcular balık avlıyorlarmış. Bunlar torcuları izlemeye başlamışlar. Torcular denizden çok parlak bir balık çıkarmışlar. Kedi ve köpek bu balığı torcuların elinden kaçırmışlar.&nbsp;Torcuların biri bunları kovalamış, diğeri ise:\n\n—Bırak götürsünler, bu da onların rızkıymış der ve peşini bırakır.\n\nKediyle köpek balığı yerken içinden pırıl pırıl ışıldayan bir mühür çıkmış. Keloğlan bu mührü almış. Üstünde Hz. Süleyman’ın mührü olduğu yazılıymış. Keloğlan evine gelir ve gece yatarken bir rüya görmüş. Rüyasında mührü dilinin altına koyup ne dilek isterse dileği anında yerine geliyormuş. Saraylar, köşkler ne istemişse hepsi olmuş. Keloğlan hemen uyanı, bunun gerçek olup olmadığını öğrenmeye çalışır ve ne dilerse her şey anında olmuş. Bir dilek daha ve her şey eski haline geri döner.\n\nAradan yıllar geçmiş. Keloğlan padişahın kızını görmüş&nbsp;ve ona âşık olmuş. Annesine, padişahın kızını kendisine istemesini söylemiş. Annesi:\n\n—&nbsp;Oğlum, biz fakir halimizle nasıl padişahın kızını isteriz? Paşa benim başımı vurur der ama bir türlü oğlunu ikna edemez.\n\nKeloğlan, allem edip gullem edip annesini saraya yollamış. Yaşlı kadın ertesi sabah erkenden gidip saraydaki dilek taşının üstüne oturmuş. Bunu gören padişah onu huzuruna kabul edip ne istediğini sormuş. Keloğlan’ın annesi, oğlunun prensese âşık olduğunu ve onu Allah’ın emriyle istediğini söylemiş.&nbsp;Padişah hiddetlenir ama onu kovmak istemez. Ama olamayacak bir şart öne sürmüş ve demiş:\n\n—&nbsp;Eğer senin oğlun benim sarayımın karşısına benimki gibi bir saray yaparsa kızımı veririm.\n\nYaşlı kadın üzgün eve gelip&nbsp;sonucu oğluna söylemiş. Keloğlan, annesine meraklanmamasını söylemiş. Gece yatarken mührü dilinin altına koyup dileğini dilemiş&nbsp;ve hemen dileği yerine gelmiş. Sabahleyin uyanan padişah, bunu görünce inanamaz. Keloğlan’ın annesi o sabah yine gelmiş.\n\n—&nbsp;Paşam dediğini yerine getirdim, kızını veriyor musun, diye sormuş.\n\nPadişah kızını vermek istemez, başka bir şart daha öne sürmüş.\n\n—Eğer oğlun iki saray arasını tamamıyla kırmızı halılara süsleyip bunların üstüne değerli mücevherler serperse ben o zaman kızımı veririm, demiş.\n\nYaşlı kadın yine bunu oğluna söylemiş. Keloğlan:\n\n—&nbsp;Ana tasalanma, sabah ola hayrola, der ve yatarlar.\n\nGece Keloğlan tekrar dileğini diliyor ve aynısı yerine geliyor. Eh masal bu yalan kabul etmez. Yaşlı kadın tekrar padişahın huzuruna çıkmış. Padişah bu sefer de:\n\n—&nbsp;Eğer oğlun kırk binci, kırk deve yükü altın ve kırk at getirirse o zaman kızımı veririm, demiş.\n\nErtesi gün Keloğlan ve annesi ve kırk binci, kırk at ve kırk deve yükü hazine ile padişahın huzuruna çıkmışlar. Keloğlan:\n\n—&nbsp;Paşam tüm isteklerini yerine getirdim, artık kızını bana vermelisin, demiş.\n\nPadişah mecbur kalmış, kızını vermiş. Kırk gün kırk gece düğünleri yapmışlar. Ama prenses halinden hiç memnun değilmiş. Günler böyle geçip gidiyormuş. Ama prenses bu sırrı öğrenmek için Keloğlan’a sürekli ısrar ediyormuş, Keloğlan sırrını söylemiyormuş. Bir gün Keloğlan dayanamamış ve işin gerçek yüzünü anlatmış. Bir gece prenses gizliden Keloğlan’dan yüzüğü çalmış ve dilinin altına koyup kendisi ve Arab’ının yedi deniz ortasına sarayıyla beraber götürülmelerini istemiş. Dileği yerine gelmiş. Onlar yedi deniz ortasında bir adaya gitmişler. Keloğlan ve yaşlı annesi eski fakir hallerine geri dönmüşler.\n\nKeloğlan sabah uyanmış ve kendisini eski kulübesinde görünce her şeyi anlamış, umutsuzca prensesi aramaya başlamış. Aradan yıllar geçmiş, keloğlan kedisi ve köpeğiyle bir gün deniz ortasında sarayını görmüş. Kedisiyle köpeği saraya doğru yüzmüşler. Vardıklarında kedi, köpeğe geceyi beklemelerini söylemiş. Bunlar geceyi beklemişler. Geceleyin prenses ve Arap uyurken kedi gelip prensesin ağzındaki mührü almak için ağzına idrarını yapmış. Mühür ağzından çıkınca köpekle bunu alıp kaçmışlar. Bu sırada kedi, köpeğe:\n\n—&nbsp;Sen bunu bana ver, çünkü sen gevezesin, havlarsın ve mührü kaybedersin, demiş.\n\nBu sırada köpek buna kızmış ve havlamış, mühür denize düşmüş. Denizdeki mührü balık tekrar yutmuş. Bunlar artık burada beklerler. Birkaç gün sonra balıkçılar o civarda balık avlamaya gelmişler ve o balığı yakalamışlar. Kedi bu arada tekrar koşup balığı almış, kaçmış. Balıkçılar bunları kovalamışlar ama yakalayamamışlar. Kedi ve köpek mührü getirip Keloğlan’a vermişler. O da sarayını tekrar geri getirmiş. Prensesin yaptıklarını padişaha anlatmış. Padişah da kızının cezasını ölüm olarak vermiş. Bir deveyi aç; bir deveyi susuz bırakmışlar. Prensesin her ayağını bir deveye bağlamışlar. Aç devenin uzağına ot, susuz olanın önüne de su bırakmışlar. Develer bunlara yetişmek için çabalarlar ve prenses de yaptıklarının cezasını görmüş. Kötüler böylece cezalarını görmüşler. Bizim masal da burada son bulmuş. Masal bu yalan kabul etmez, ister inan ister inanma!\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "YAŞLI BÜYÜCÜ MASALI",
        "text": "YAŞLI BÜYÜCÜ MASALI\n\n&nbsp;Bir varmış bir yokmuş. Bir yaşlı kadın ile üç kızı varmış. Bunlar kıt kanaat yaşamlarını sürdürüyor. Günün birinde yaşlı adam bunlara uğrar ve bir tutam balık verir:\n\n—&nbsp;&nbsp;Bu balıkları emaneten size veriyorum, gelip alacağım der.\n\nAradan günler geçer, yaşlı adam gelmez. Bu yaşlı kadın ise kızlarına balıkların bozulmak üzere olduğunu ve bozulmadan bu balıkları pişirmelerini söyler.&nbsp;&nbsp;Balıkları pişirip yerler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra yaşlı adam balıklarını almaya gelir ve:\n\n—&nbsp;Balıklarımı verin der. Yaşlı kadın ise:\n\n—&nbsp;Sen geciktiğin için senin balıklarının bozulmaması için pişirip yedik der. Bu yaşlı adam ise:\n\n—&nbsp;Ben anlamam balıklarımı verin, olmazsa bir kızınızı vereceksiniz der.\n\n&nbsp; Yaşlı kadın ne yaparsa yapsın bir türlü adamdan kurtulamaz, çaresiz bir şekilde büyük kızını yaşlı adama verir. Adam kızı alır giderler. Yolda yaşlı bir kadına rastlarlar. Kadın bu kıza:\n\n—&nbsp;Bu adamla gitme, bu kötü birisidir.\n\n&nbsp;Bu sözler üzerine kız korkar ve dudağından kan akar. Eve gelirler, adamın iki tane yaratık şeklinde çocukları vardır. Kıza:\n\n—&nbsp;Ben işe gidiyorum, akşama geleceğim, der.\n\n&nbsp;O sırada bir kedi kesip kıza verir ve akşam için yemek yapmasını ister ve işe gider. Kız bu yaratık şeklindeki çocuklara korkudan yaklaşamaz. Yemeği yapar ve hiçbir iş yapmadan oturur. Adam akşam geldiğinde çocukları Tetik ve Petik’e sorar.\n\n—Haliniz nedir nasılsınız? Çocuklar da cevaben bunu söylerler:\n\n—Toprak başan, ne biçim kadın getirmişsin. Ne başımızı yıkadı, ne yemek verdi. Biz sabahtandır aç ve perişan olarak senin yolunu bekliyoruz.\n\nAdam bu sözleri duyunca kıza kızar, laf söyler sonra yemek getirmesini ister. Kız yemeği getirir. Adam biraz yedikten sonra bir parça kıza verir yemesini söyler. Kız bu kedi etini yiyemez ve yanındaki halıyı kaldırıp toprağı eşip içine koyar. Biraz sonra yaşlı adam ete hitaben şöyle söyler:\n\n—&nbsp;Ee, et nerdesin hâlin nicedir?\n\nEt de cevaben şöyle der.\n\n—&nbsp;Soğuk toprağın altındayım, halim kötüdür, der.\n\nAdam bu sözleri duyunca, kızı kendi evindeki bir hapishane olan odaya saçlarını tavana asarak hapseder. Yaşlı adam tekrar yaşlı kadının evine gider. Yaşlı kadına şöyle der:\n\n—&nbsp;Senin büyük kızın halı dokumaya başlamış, bizim durumumuz perişan olmuş, kimse yok bize bakmaya, evin işleri aksıyor. Diğer kızını bana vereceksin, der.\n\nYaşlı kadın da çaresizlik içinde ikinci kızını da yaşlı adama verir. Birinci kızın başından geçen olayların aynısı ikinci kızın başından da geçer. O kızı da öldürür. Yaşlı adam tekrar kadının evine gider. Bu sefer:\n\n—&nbsp;Her iki kızın beraber halı dokuyorlar, bana üçüncü kızını da vereceksin, der.\n\nYaşlı kadın bu kızı vermek istemese de adam zorla bu kızı da götürür. Yolda bunlara yaşlı kadın tekrar rastlar ve kıza:\n\n—&nbsp;Bu adam kötüdür, onunla gitme der. Ama kız gider.\n\n&nbsp; Bunlar eve gelirler. Yaşlı adam kıza işe gideceğini söyler ve bir kedi kesip akşama yemek yapmasını, çocuklara bakmasını söyler gider. Kız kalkar Tetik ile Petik’in başlarını yıkar, onlara yemek verir, evi temizler, yemek yapar ve adamın yolunu gözler. Adamın geldiğini görünce hemen dışarı çıkar ve yaşlı adamı karşılar. Adam şaşırır.\n\n—&nbsp;Bu kız iyidir herhâlde der.\n\nEve girer girmez Tetik ile Petik’in halini sorar. Onlar da:\n\n—&nbsp;Halimiz çok iyidir. Allah senden razı olsun, ne güzel bir kadın getirmişsin,&nbsp;bize çok iyi baktı derler.\n\n&nbsp; Adam şaşırır ve kızdan yemek ister. Kız hemen yemeği getirir, adam yemeğini yerken diğer kızlara yaptığı gibi bu kıza da yemesi için bir parça et verir. Kız da eti alır, her zaman cebinde taşıdığı kedinin önünde verir ve kedi eti yer. Adam biraz sonra ete hitaben:\n\n—&nbsp;Et et! Halin nicedir? diye sorar.\n\nEt de cevaben şöyle der:\n\n—&nbsp;Sıcak karın içindeyim, halim çok iyidir, der.\n\nAdam bu durum karşısında çok şaşırır. \"Tam aradığım kızı buldum.\" diyerek sevinir. Kalkar kızın dişlerinin hepsini altından yapar. Kıza çok güvenir. Bir gün adam uyuyunca, kız adamın kulağına uyku boncuğu yerleştirir ve adamın sakallarının arasından o evin tüm odalarını anahtarlarını alır ve odaları tek tek gezer. Kız gördükleri karşısında dehşete kapılır. Çünkü her odada bir sürü insan vardır.\n\nBir odada padişahın oğlunu görür ve onu ölmek üzereyken kurtarır. Başka bir odaya bakar, kız kardeşlerinin her ikisinin de tavana asılı şekilde öldüklerini görür. Buradaki esir insanların hepsini serbest bırakır ve padişahın oğluyla beraber giderler. Bir süre gittikten sonra bir suyun başına gelirler. Padişahın oğlu o suda kız için balık tutar. Fakat kız o balıkları özgür olmaları için tekrar suya atar. Padişahın oğlunun memleketine gelirler ve padişahın oğluyla evlenirler. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra uyuyan yaşlı adam uyanır. Bakar evi mahvolmuş&nbsp;olmuş. Çocukları ölmüş ve kızdan intikam almaya karar verir. Kızı tanımak için de altından bir tepsi; üzerinde de altından bir tavuk ve civcivleri yapar. Gören herkesin gülebileceği bir şekilde yapar. Çünkü bu vesileyle kızın altın olan dişlerini görüp onu tanıyacaktır.\n\nBunları alıp kızın yaşadığı memleketi aramaya gider ve nihayet kızın yaşadığı yere gider. Bu altın tepsi ve içindekileri herkese göstermeye başlar. Derken padişahın sarayının yanına gelir, sarayda yaşayan herkes bu manzarayı görebilmek için dışarı çıkar. Derken adam kızın altın dişleriyle sırıttığını görür. Adam kızı tanır. Yaşlı adam bu sefer intikam almak için bir plan hazırlar. Bu plana göre yaşlı bir kadının yanına gider.\n\n—&nbsp;Sana bir kese altın vereceğim ve kendimi çok güzel bir koç kılığına sokacağım. Sen de beni götürüp satışa çıkaracaksın. Kim satın almak isterse satmayacaksın, sadece padişahın oğluna satacaksın der.\n\nKadın kabul eder ve onu koç şeklinde alıp satışa götürür. Görenlerin hemen hepsi o koçu almak ister. Bu arada kalabalığın yanından geçen padişahın oğlu merak edip bakar ve koçu çok beğenir, kendisine satmasını söyler. Kadın da kabul eder ve ona satar. Padişahın oğlu o güzel koçu alıp saraya getirir. Kendi yatak odasına götürüp karyolanın ucuna bağlar. Koç, kızın yüzüne bakınca yüzünü gözünü çatar, ağzını gözünü eğer, kız bu durum karşısında korkar ve koçu diğer hayvanların arasına götürmesi için kocasına yalvarır. Kocası koçu çok beğendiği için onun bu teklifini kabul etmez. Gece olunca koç eski kılığına, yani yaşlı&nbsp;adam kılığına girer ve şehirdeki tüm insanların kulağına uyku boncuğu koyar. Sadece kızın kulağına koymaz. Dışarda çok büyük bir ateş yakıp üzerine de büyük biz kazan koyar. Kızın onun içinde kaynatıp öldürmek ister. Kız bu durum karşısında kocasını uyandırmaya çalışır; kocası uyanmayınca diğer insanları uyandırmaya çalışır. Fakat nafile hiç kimse uyanmaz. Kız feryatlar içinde o yana bu yana kaçar, orada onun sesinde uyanan balıklar kendisine seslenip niçin bağırdığını sorarlar. Orda bir tutam uyku boncuğu vardır, o boncukları yere vurmasını söylerler. Böylelikle herkes kalkacaktır.\n\nKız balıkların dediğini yapar ve atın ayağının altındaki toprağı eşer, boncukları bulup yere vurur. Herkes büyük bir gürültüyle uyanır durumu öğrenirler ve yaşlı adamı o kazanın içine atarlar. Yaşlı adam ölür! Böylelikle kız, kalan ömrünü mutlu bir şekilde geçirir.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "ÜVEY ANNENİN NAR TANESİ’NE ÇEKTİRDİKLERİ",
        "text": "ÜVEY ANNENİN NAR TANESİ’NE ÇEKTİRDİKLERİ\n\nZamanın birinde bir ebeveynin tatlı, şirin, güzel bir kızları varmış. Ana baba onu çok sevdikleri için ona Nar Tanesi derlermiş.\n\nBir süre sonra Nar Tanesi’nin anası ölmüş. Babası başka bir karı ile evlenmiş, bu kadın çok acımasızmış. Nar Tanesi’ne neler neler çektiriyormuş. Onu aç, susuz bırakıyormuş. Hele karının bir de kızı olunca bu işkence de artmış.\n\nÜvey anası on dört yaşına gelmiş, gül gibi Nar Tanesi’nin başına bir şey getirmek istemiş. Onu köy kızlarıyla çalı çırpı toplamaya göndermiş. Yorgun argın döneceğinden ona su hazırlar ve ibriğe ince bir yılan bırakmış. Nar Tanesi yorgunca eve dönünce hemen suya sarılmış&nbsp;ve yılanı da birlikte yutmuş. Üvey anasının fark etmemesi için ona bazı şeyler sormuş, bağırmış&nbsp;çağırmış. Nar Tanesi de git gide rahatsızlanmış&nbsp;ve karnı şişer durmuş. Zamanla artık dışarı çıkamaz olmuş. Üvey ana da babaya kızının hamile olduğunu onu evden göndermesini istemiş.\n\nBir sabah babası Nar Tanesi’ni almış&nbsp;ve kıra gitmiş. Onu öldürmeye kıyamamış. Bir ara dinlenmek için oturduklarında, Nar Tanesi uyuya kalmış. Babası da yüreği yakıla yakıla kızını bırakmış, geri dönmüş. Akşama doğru kendine gelmiş. Çokça susamış ve acıkmış. Korkmaktadır da. Hemen oraya buraya koşmuş. Bir süre sonra bir su bulmuş&nbsp;ve içmek için eğilince, ana yılan ve doğurduğu küçük yılanlar hemen dışarı fırlamışlar. Nar Tanesi oracıkta bayılmış kalmış.\n\nSabahleyin ağanın oğlu atını sulamaya getirince, dünyalar güzeli bir kızı çeşme başında bulmuş. Kızı almış,&nbsp;evine götürmüş. Güzelliğine, ahlakına hayret kalmış&nbsp;ve onunla evlenmiş. Kırk gün kırk gece düğünleri olmuş&nbsp;ve muradlarına ermişler. Biz de muradımıza erek.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "ÜÇ ARKADAŞIN BAŞINDAN GEÇENLER",
        "text": "ÜÇ ARKADAŞIN BAŞINDAN GEÇENLER\n\nBir varmış bir yokmuş. Çok eski zamanlarda küçük bir köy varmış. Köy bir dağın yamacında kurulmuş. Etrafı dağlarla çevrili ortasında ise küçük bir dere akıyormuş. Köy, otuz kırk haneden oluşuyormuş. Köylüler yazın kendi işlerinde çalışıyorlarmış. Kışın ise yetişkin erkekler büyük kentlere çalışmaya giderlermiş. Bir sonbaharda yine ekinler toplanmış, kış hazırlıkları başlamış. Ağaçlardaki yapraklar sararıp dökülmüş, soğuk havalar kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Köylüler kış hazırlıklarını yapmışlardı. Yetişkin erkekler yavaş yavaş çalışmaya gitmeye başlamışlardı. Üç arkadaş anlaşıp çalışmak için büyük kente gitmeye karar vermişlerdi. Ali, Veli, Ahmet hazırlıklarını yapmışlardı. Anneleri onlara yolda giderken yiyecek bir şeyler hazırlamıştı. Bunlar annelerinden babalarından vedalaşarak yola koyulmuşlar. Epey yol almışlar. Akşam olmuş, karanlık iyice çökmüştü. Ali:\n\n-Burada bu geceyi geçirmek için uygun bir yer bulalım. Geceyi burada geçirip yarın yolumuza devam edelim demiş.\n\nBunlar da uygun bir yer bulmuşlar. Bir çeşmenin başında konaklamışlar. Epey yorulmuşlardı. Biraz odun toplayıp ateş yakmışlar. Getirdikleri yiyeceklerini yemişler. Yorgun oldukları için üçünü&nbsp;de uyku basmış. Ali:\n\n- Sırayla nöbet tutalım demiş.\n\nİlk nöbeti Ali tutmuş. Ondan sonra Veli ve Ahmet sırayla nöbet tutacaklarmış. Ali nöbet tutmaya başlamış. Ötekiler yatmışlar. Gece yarısı Ali Veli’yi uyandırarak:\n\n-Haydi Veli biz gidelim, Ahmet burada kalsın demiş.\n\nVeli önce kabul etmemiş, sonra Ali ısrar edince Veli kabul etmiş. Yavaşça hazırlanıp yola koyulmuşlar. Ahmet ise uyuyormuş. Ali ve Veli epey yol almışlar. Ahmet gece yarısı bir uyanmış, Ali ve Veli’yi yanında göremeyince çok korkmuş. Çaresiz kalan Ahmet eşyalarını alıp yola koyulmuş. Biraz yol aldıktan sonra bir kulübe görmüş. Kulübeye doğru koşmuş. Kulübenin kapısında büyük bir taş varmış. Taşı iteklemiş içeriye girmiş. Burası yazın çobanların koyunları güttükleri zaman, orada kalmak için taşlardan yaptıkları bir kulübe imiş. Üstü odunlarla örtülmüştü. Çobanlar köye gittikleri için şimdi boştu. Ahmet hemen tavan arasına girmiş, sabah olmasını beklemişti. Biraz bekledikten sonra sesler duyulmaya başlamış. Tavana iyice sarılıp öylecek beklemiş. İçeriye aslan, kurt ve tilki girmiş. Aslan kulübenin köşesine çekilmiş. Ardından kurt ve tilki gelip oturmuşlar. Tilki:\n\n-Aslan kardeş buradan insan kokusu geliyor demiş. Aslan:\n\n-Haydi canım, bu dağ başında insan ne arasın demiş. Söze başlamış.\n\n-Hey tilki kardeş, şu ilerideki şehirde su kıtlığı yaşanıyor. Oysa şehrin merkezinde kocaman bir taş var. Bu taşın altından gürül gürül bir ırmak akıyor demiş. Tilki başlamış:\n\n-Sen ne diyorsun aslan kardeş, köye yaklaşırken büyük bir taş var. Bu taşın altında bir küp altın var, her zaman gidip altınlarla oynuyorum demiş.\n\nDerken kurt söze girmiş:\n\n-Ülkenin kralı amansız bir hastalığa yakalanmış. Ne kadar hekim büyücü&nbsp;getirmişlerse de fayda etmemiş. Oysa şu ilerideki köyün sürüsü içinde siyah bir koç var. Eğer o siyah koçun ciğerlerini yerse iyileşir demiş.\n\nAhmet bunların hepsini can kulağı ile dinlemiş. Ahmet korkudan ecel terleri dökmeye başlamış. Korkudan nefes almaktan çekiniyormuş. Sabahın ilk ışığı görünmeye başlamış. Aslan:\n\n-Haydi kalkıp yavaş yavaş gidelim demiş.\n\nBunlar kalkıp yavaş yavaş gitmeye başlamışlar. Ahmet ise derin bir nefes alarak tavan&nbsp;arasından çıkmış. Ahmet yavaşça kapıyı açmış, dışarı çıkmış. İlk önce tilkinin dediği o iki taşı aramaya başlamış. Bir süre aradıktan sonra o iki taşı bulmuş. O iki taşı kaldırdıktan sonra gözlerine inanamamış. Gerçekten de altın varmış. Ahmet o altınları almış. Altınları görünce “demek ki aslan ve kurdun dedikleri de doğrudur” diye düşünüp hemen çobanı bulup o koçu aramaya başlamış.\n\nAhmet küçük bir tepeyi aştıktan sonra bir köy görünmüş. Hemen köye doğru ilerlemeye başlamış. Biraz ilerledikten sonra sürü de köyden çıkıyormuş. Ahmet sürüyü iyice izledikten sonra o beyaz koçu bulmuş. Sürüye yaklaşmış. Çobanı bulup:\n\n-Koçu satın almak istiyorum demiş. Çoban ise:\n\n-Koçun sahibinin bunu kabul etmeyeceğini söyleyerek satmak istememiş.\n\nAhmet altınları gösterip bir tane altını çobanın avucuna sıkıştırınca çoban da kabul etmiş. Ahmet ilerdeki şehrin kralının hasta olup olmadığını sormuş. Çoban da:\n\n-Evet doğru demiş.\n\nAhmet koçu keserek ciğerlerini almış, gerisini çobana vermiş. Ahmet altınların ve koçun ciğerlerini aldıktan sonra o susuz ve kralı hasta olan ülkeye doğru yol almaya başlamış. Ahmet az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. İki üç gün yol aldıktan sonra o şehre varmış. Gerçekten de o şehir yıllarca susuz kalmış. İnsanların dayanacak halleri kalmamış. Hayvanlar susuzluktan telef olmaya başlamışlar. Kir ve pislikten salgın hastalıklar baş göstermeye başlamış. Ülkenin her tarafına ilanlar asılmış. İlanda kralın hastalığına derman bulunamamış. Kim padişahın derdine derman bulursa kızını ona vereceğini ve ülkeye kral seçeceğini söylüyormuş.\n\nAhmet şehirde yavaş yavaş ilerledikçe insanların perişan hallerini daha yakından görüyordu. Ahmet kralın sarayını sormuş. Kralın sarayını bilen biri Ahmet’i alıp saraya doğru gitmişler. Sarayın kapısına gelince nöbetçiler bunları durdurmuşlar. Nöbetçi:\n\n-Nereye gidiyorsunuz? Demiş. Ahmet:\n\n-Kralı görmem lazım, ona derman getirdim demiş.\n\nNöbetçi bunları içeri almış. Görevlilerden biri kralın huzuruna çıkmış. Krala:\n\n-Padişahım biri sizi görmek istiyor. Hastalığınıza çare bulduğunu söylüyor demiş.\n\nKral hemen içeri almalarını emretmiş. Ahmet içeri girmiş, kralın huzuruna çıkmış.\n\n-Kralım duydum ki hasta imişsiniz. Hiçbir hekim derdinize deva bulamamış. Ayrıca ülkenizde su sıkıntısı varmış demiş. Kral sinirlenmiş.\n\n-Bunları biliyorum, sen ne yapabilirsin onu söyle demiş. Ahmet:\n\n-Kralım ben hem hastalığınıza bir derman hem de şehrinize su getirebilirim demiş. Padişah şaşırmış:\n\n-Nasıl olur, yıllardır bu kadar hekim, büyücü bir çare bulamadı sen nasıl bulursun demiş.\n\nAhmet gayet sakin bir şekilde bulabileceğini söylemiş.\n\n-Yalnız siz de verdiğiniz sözü tutacaksınız demiş. Kral da:\n\n-Peki deyip kabul etmiş.\n\nAhmet torbasındaki beyaz koçun ciğerlerini çıkarıp:\n\n- İşte sizin dermanınız demiş. Kral şaşırmış:\n\n-Benim dermanım bu ciğer mi deyip inanamamış.\n\nAhmet bu ciğerin her gün biraz kızartılıp krala verilmesini istemiş. Hizmetçiler her gün biraz kızartıp krala vermeye başlamışlar. Aradan bir hafta geçince kral yavaş yavaş iyileşmeye başlamış. İki hafta sonra kral iyileşmiş. Ahmet ülkedeki gençleri toplayıp suyu çıkarmaya gitmişler. Aslanın dediği yere gidip kazmaya başlamışlar. İki gün kazdıktan sonra suyu bulmuşlar. Yıllarca susuz kalan halk suya kavuşmuş. Ülkede büyük bir sevinç yaşanmış. Herkes yeni gelen bu yabancıya saygı ile bakmış, onu bir kahraman olarak görmüşler.\n\nBöylece kral iyileşmiş, halk suya kavuşmuştur. Kral kızını Ahmet’e vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Ahmet yeni kral seçilmiş. Ahmet arkadaşlarını merak etmiş. Bir gün arkadaşlarını aramaya gitmiş ve arkadaşlarını tarlada çalışırken görmüş. Üst başları perişan bir şekilde çalışıyorlarmış. Ahmet onları tanımış, onlar Ahmet’i tanımamışlar. Ahmet onları çağırmış. Şaşkın bir şekilde Ahmet’e bakmışlar ve sonra onu tanımışlar. Ahmet’in yanına gelip özür dilemişler. Ahmet de onları affetmiş.\n\nAhmet başından geçenleri onlara anlatmış. Onlar da o mağaraya gitmek istemişler. Ahmet onlara gitmemelerini söylemiş, fakat onlar gitmeye karar vermişler. Ahmet onlardan vedalaştıktan sonra ülkesine geri dönmüş. Onlar da mağaraya gitmeye karar verip yola koyulmuşlar. Mağaraya gidip gece tavan arasına saklanıp beklemişler. Gece yarısı olmuş. Kurt aslan ve tilki mağaraya gelmişler. Kurt sürüdeki beyaz koçun bugün sürüde olmadığını söylemiş. Tilki de altınları görmediğini. Aslan da suyun çıktığını söylemiş. Tilki söze başlamış:\n\n-Demek ki o gece burada biri vardı demiş.\n\nHemen tavan arasına bakmış ve onları görmüş. Hepsi birlikte bunlara saldırmış, parçalamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "BOZULMAYAN YAZGI",
        "text": "[Bozulmayan Yazgı]\n\nBir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok demesi, yok demesi günahmış. Cinler cirit atarken, eski hamam içinde, develer tellal iken köy içinde. Bir padişah varmış. Bu padişahın oğulları, kızları varmış. Sarayı, altınları, çok mutlu bir ülkesi varmış. İnsanları mutlu, halkı varlıklıymış. Padişah sık sık kılık değiştirir, halkın arasına girer, insanlarla konuşur, bir eksiklik, bir bozukluk varsa düzeltirmiş.\n\nPadişah yine bir gün kılık değiştirip uzak bir yere gitmiş. Gecenin geç saatlerinde bir köye varmış. Önüne çıkan ilk evin kapısını çalmış. Kapıyı bir kadın açmış. Padişah:\n\n— Tanrı misafiriyim. Allah rızası için bu gecelik yatacak yeriniz var mı? Demiş. Kadın:\n\n— Buyurun, demiş.\n\nGecenin bu zamanında gelen adamı evine davet etmiş. Onu içeri almış. Yiyecek bir şeyler önüne koymuş. Sonra yatacağı yeri yapmış. Ardından.\n\n— Kusura bakmayın. Evin erkeği birkaç günlüğüne dışarıdadır. Onun için ağırlamada eksiğimizi bağışlayın, demiş.\n\nPadişah bu inceliğe karşı son derece duygulanmış. Kadına dönerek:\n\n— Bu iyiliğiniz için teşekkür ederim. Yeterince sıkıntı verdim, demiş.\n\nKadının yüzünde ve davranışlarında bir gariplik görmüş. Yemeğini yerken de bir yandan kadını süzüyormuş. Sonunda kadına soracak olmuş, o anda kadın dışarı çıkmış. Padişah kendi kendine:\n\n— Bu kadında bir şeyler var ama ne? Demiş.\n\nBiraz sonra kadının geçtiği taraftan bir çığlık, bir bağırma sesi gelmiş. Padişah önce elini kılıcına atmış, beklemiş. Sonra yavaşça kapıyı aralamış, diğer odadan gelen seslere kulak kabartmış. Bazı koşuşmalar olmuş, kadının bağırmaları devam ediyormuş. Bir ara sesler kesilmiş. Padişah da eli kılıcında kapının girişinde bekliyormuş. Tam içeriye gireceği sırada gelen bir çocuk sesinden bu olayın bir doğum olduğunu anlamış. O anda dış kapı aralanmış, bir kadının odasından içeriye girmiş. Tam çıkarken padişah kılıcını içeriye giren adamın boğazına dayamış:\n\n— Söyle bana kimsin, doğum yapan bir kadının odasında ne arıyorsun? Demiş. Adam:\n\n— Bırak kardeşim, bırak yakamı da gideyim, dediyse de kendisini bu adamdan kurtaramamış. Önde kılıcı boğazına dayanan adama sormuş.\n\n— Sen kimsin, niye beni öldürmek istiyorsun? Demiş. Padişah:\n\n— Ben ülkenin padişahıyım. Bana söyleyeceksin, demiş. Adam da:\n\n— Ben de Allah’ın meleğiyim. İnsanların yazgısını yazarım. Yeni doğan bir çocuğun yazgısını alnına yazdım. Görevim bitti, gidiyorum. Beni bırak geçeyim padişah, demiş. Padişah:\n\n— Ne yazdı, söyle bana? Demiş adam:\n\n— Bu sırdır, söylenmez, demiş. Padişah:\n\n— Ben bir padişah olduğuma göre benden bunu saklayamazsın, demiş.\n\nAdam kendini kurtaramayınca:\n\n— Peki yakamı bırakın, bu çocuğun ölümünü yazdım. Bir kurt bu çocuğu evlendiği günün gecesinde yiyecek, demiş.\n\nPadişah meleği bırakmış. Melek çekip gitmiş. Padişah hemen kadının yattığı odanın kapısını çalmış. İçerden bir kadın açmış. Padişah:\n\n— Ben bu evin konuğuyum. Hemen şimdi gidiyorum. Aslında bu ülkenin padişahıyım. Bu altınlar bebeğe benim armağanım. Bu yazıyı oğlunuz evlendiği gün bana mutlaka ulaştırın, demiş.\n\nOrada bir yazı yazıp evin sahibi kadına ulaştırmış. Sonra atına atlayıp uzaklaşmış, sarayına doğru gitmiş. Aradan yıllar geçmiş. Çocuk büyüyüp gelişmiş. Evelenecek günü gelip çatmış. Beğendiği kızı istemişler. Düğün günü padişahın yazdığı kağıdı saraya ulaştırmışlar. Padişah bir ordu askerle gelmiş, bu evin çevresinde çadırlar kurmuşlar. Padişah ilk saatlerde düğünü izlemiş. Geline damada armağanlar vermiş. Düğün sona erdiği saatlerde padişah evin erkeğini çağırtmış:\n\n— Oğlanın gerdek odası hangisi? Demiş.\n\nAdam göstermiş. Padişah bütün askerlerini çağırtmış. Onlara:\n\n— Şimdi gözünüzü dört açacaksınız. Tek sıra halinde bu evin çevresini, bacasını, kapısını, her yerini yan yana tutacaksınız, demiş.\n\nOğlanın gerdek odasının kapısından penceresine, bacasına, evinin çevresine bütün askerler dizilmişler. Padişah gelmiş herkesi bir kez daha denetlemiş. Onlara:\n\n— Yerinden kımıldayan, uyuyan veya ayrılanın kafasını kesmekle cezalandıracağım, demiş.\n\nAskerlerin böyle sıkı sıkı nöbet tutması bütün köylüyü, gelen düğün çağrılılarını şaşırtmış. Kim ne soru soruyorsa padişah:\n\n— Yarın bunun anlamının ne olduğunu sizlere anlatacağım, demiş.\n\nGelin ile damat her şeyden habersiz gerdek odasına girmişler. Önce kendileri için bırakılan meyveleri yemiş, biraz konuşmuşlar. Yedikleri meyvelerin çekirdeklerini bir tabağa koymuşlar, sonra yatağa girmişler. O anda meyve çekirdeklerinden biri yavaş yavaş kımıldamış, kımıldamış, irileşmeye başlamış. Gelin ile damat da durup çekirdekteki bi değişikliğe bakıyorlarmış. Birazdan ceviz kadar olmuş. Yavru kurt kıpırdana kıpırdana irileşmiş, koca bir kurt olmuş. Gelinin şaşkın bakışları arasında aniden atlayıp damadı yemeğe başlamış. Gelinin dili damağı tutulmuş. Bağırmak istemiş, dövünmek istemiş. Ama sesi soluğu çıkmamış. Sesinin çıktığı andaki bağrışlarını kapıyı kırıp gelen askerler, durumu görmüşler. Vurup kurdu oracıkta öldürmüşler. Damat ise öldüğü için iş işten geçmiş. Padişah koşup gelmiş. Durumu görünce:\n\n— Yazgı bu… Çaresi yok, demiş.\n\nOlaydan sonra oğlanın anası babası padişaha gelmişler, durumu sormuşlar. Padişah da ilk gün evlerine konuk olduğunu, gelen meleğin çocuğun yazgısını yazdığını, kendisinin bunu gördüğünü ve öğrendiğini anlatmış. Bugün askerleriyle geldiği halde yazgının karşısında duramadığını söylemiş. Herkes sessizce dağılmış. Padişah askerlerini toplayıp sarayına giderken ev sahibine de bir miktar altın bırakmış gitmiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "KULA KIZI",
        "text": "KULA KIZI \n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, zamanın birinde bir Kula Kız varmış. Kula Kız erkek gibi bir kızmış. Ata biner, silah kullanır, erkeklerle güreşir, yarışırmış. Hiçbir erkek Kula Kız’a karşı koyamıyormuş. Bir gün Kula Kız yedi kız arkadaşını almış, dağa süpürge otu toplamaya gitmişler. Süpürgenin çok olduğu dağa gelmişler. Kızlar evlerinin ihtiyaçları olan süpürgeleri demetlemiş, üst üste yığmışlar. Sonra bağlayıp yüklenecekleri zaman havanın karardığını görmüşler. Biri Kula Kız’a:\n\n&nbsp; — Kula Kız, gece olmuş bizim haberimiz yok demiş. Kula Kız:\n\n&nbsp; —&nbsp;Gece olsun ne olacak? Demiş. Kız:\n\n&nbsp;&nbsp;— Ne olacağı var mı, evimizin yolunu nasıl bulacağız? Demiş. Kula Kız:\n\n&nbsp; —&nbsp;Ben varım hiç merak etmeyin. Ben sizi alır köye ulaştırırım demiş.\n\nHerkes süpürge otlarını bağlamış, sırtlamış. Sonra karanlıkta sıralanmışlar. Biri:\n\n&nbsp; — Kula Kız, biz hazırız. Düş önümüze demiş. Kula Kız:\n\n&nbsp; &nbsp;— Kızlar sizi it ürüyene mi, tütün tütene mi götüreyim? Demiş. Kızlar bir ağızdan:\n\n&nbsp; &nbsp;—Aman Kula Kız, it ürüyene neye gideceğiz?&nbsp;İtler bizi parçalarsa ne yapacağız?&nbsp;Bizi tütün tütene götür demişler.\n\nKula Kız, ardındaki yedi kızı dağdan aşağıya doğru indirmeye başlamış. Bir zaman yürüdükten sonra karşıdan bir ışık görmüşler. Işıkla birlikte bacadan duman da tütüyormuş. Yürüye yürüye ışığa doğru gelmişler. Uzaktan ışığın sonunda bir mağara olduğunu görmüşler. Mağaradan ışıkla birlikte dumanlar ve kırmızı et kokuları yayılıyormuş. Sabahtan beri aç olan kızların aklı başlarından gitmiş. Kula Kız’a:\n\n&nbsp;— Kula Kız, sağol. Bizi karnımızı doyuracak bir yere getirdin demişler. Kula Kız:\n\n&nbsp;— Kızlar yaklaşmayın bakalım, kimdir nedir? Bu mağara ne mağarasıdır, öğrenip geleyim demiş.\n\nKızlardan yüklerini bırakıp biraz dinlenmelerini istemiş. Kızlar Kula Kız’ı beklerken Kula Kız da yavaşça mağaraya yaklaşmış. Bakmış ateşin başında koca bir dev oturuyor. Yaktığı koca alevde etler kızartıp yiyormuş. Kula Kız tam ayrılıp gideceği an ateşin başındaki dev bağırmış:\n\n&nbsp; —&nbsp;Vay Kula Kız senle yedi arkadaşın benim konuğumsunuz. Hoş geldiniz. Ben de sizleri bekliyordum. Gelin sizlere etler kızartıyorum. Sıcak yataklarınız da hazır demiş.\n\nBu sözler üzerine Kula Kız artık kaçamayacağını anlamış. Devin sesini kızlar da işittiklerinden onlar da yüklerini alıp mağaraya doğru gelmeye başlamışlar. Kula Kız da ister istemez saklandığı yerden çıkıp devin ateşine doğru gelmiş. Kızlar ateşin çevresine gelince dev yakaladığı kuşları birer birer pişirip kızlara vermiş. Kendisi de koca bir tepe halinde yığdığı kuşları yemeğe koyulmuş. Kızlar kuşları yiyip karınlarını doyurmuşlar. Daha sonra hepsinin yorgunluktan gözleri kapanmaya başlamış. Dev onlara:\n\n&nbsp; —Kızlar çok yorgunsunuz. Kalkın bakalım size hazırladığım yataklara girin temiz bir uyku çekin bakalım demiş.\n\nKızları alıp mağarada onlar için hazırladığı yataklara getirmiş. Sonra:\n\n&nbsp;—Burası yatacağınız yer. Herkes yataklarına bakalım deyip kapıyı kapatıp o bölmeden çıkmış.\n\nDevin çıktığını gören Kula Kız:\n\n&nbsp;— Kızlar dikkatli olun. Bu bir devdir. Bizim uyuduğumuzu görürse hepimizi birer birer yer demiş.\n\nDemiş ama dinleyen kim. Hepsi yorgunluktan bitkin halde oldukları için çoktan uyumuşlarmış. Kula Kız, uyumadan yatağında sağa sola dönüp dururken birden kapının aralandığını duymuş. Dev içeriye fısıltılı biçimde:\n\n&nbsp;— Kızlar kim uyanık, kim yatık? Demiş. Kula Kız:\n\n&nbsp;— Kızların hepsi yatık, Kula Kız uyanık demiş. Dev:\n\n&nbsp;— Kula Kız niye uyumuyorsun? Demiş. Kula Kız:\n\n&nbsp;— Benim anam uyumadan önce bana kara koyunun etini kavurma yapıp getirirdi. Ben yedikten sonra uyurdum demiş. Dev:\n\n&nbsp;— O kadar kuş yedin de doymadın mı? Bir de kara koyunun kavurmasını istersin demiş. Kula Kız:\n\n&nbsp;— Doymadım demiş.\n\nDev kalkıp gitmiş, bir koyunu kesip kavurma yapmış. Bu arada Kula Kız da diğer kızları uyandırmış. Hepsini kavurma yemek için toplayıp mağaranın ateşinin başına getirmiş. Kavurmayı yedikten sonra kızlar yine yataklarına girmişler. Kula Kız:\n\n&nbsp;— Kızlar, sizler uykunuzu uyuyun. Ben sizi beklerim demiş.\n\nKızların hepsi yataklarında uykuya dalmışlar. Biraz sonra yine kapı hafifçe aralanmış. Fısıltılı bir sesle dev gelip sormuş.\n\n&nbsp;— Kızlar, kim uyanık kim yatık? Demiş. Kula Kız:\n\n&nbsp;— Kızların hepsi yatık, ben uyanık demiş. Dev:\n\n&nbsp;— Kula kız sen niye uyumuyorsun? Diye sormuş. Kula Kız:\n\n&nbsp;— Eti yedim, susadım. Ben her gece uyumadan önce annem bana taşgözerle su getirirdi. Ben taşgözerden suyumu içtikten sonra uyurum demiş. Dev:\n\n&nbsp;—&nbsp; Peki ben gidip getireyim sen de uyu demiş.\n\nDev, taşgözeri eline alıp çeşmenin yolunu tutmuş. Gidip çeşmeye varmış. Taşgözerin deliklerinde sular akıp akıp gitmiş. Taşgözeri çekince içinde su diye bir şey kalmıyormuş. Bakmış ki böyle koca delikleri olan taşgözerde su durmayacak. Tutup içine pislemiş, her yanına yaymış. Sonra çeşmenin suyuna daldırıp kaldırınca suyun içinde kaldığını görmüş. Suyu alıp koşarcasına mağaraya gelmiş. Bakmış ki mağarada hiç kimse yok. Yalnız Kula Kız yatağının üzerinde uyanık duruyor. Dev hemen sormuş:\n\n&nbsp;—Kula kız, kızlar nerede? Kula kız:\n\n&nbsp;—&nbsp;Kızların hepsi eve gitti. Bir ben yalnız kaldım burada demiş.\n\nDev kızmış, suyu fırlatmış. Kula Kız’ı tuttuğu gibi bir torbanın içine koyup ağzını iple bağlamış. İpi de alıp mağaranın duvarında asmış. Sonra Kula Kız’a dönüp:\n\n—&nbsp;Kula kız biliyorum, kızları sen gönderdin. Şimdi ben gidip şu meşeden iyi bir ağaç getireyim de seni döve döve öldüreyim demiş.\n\nDev ormandaki meşelerden gidip ağaç getirinceye kadar Kula Kız cebindeki çakısıyla torbayı yırtıp içinden çıkmış. Sonra devin bir danası ile horozunu içine koymuş. Dev kestiği ince meşe ağaçlarıyla torbaya indirdikçe içindeki dana:\n\n&nbsp;—Bee ediyormuş.\n\nYine vurmaya devam ettikçe içindeki horoz:\n\n&nbsp;—Kığğ ediyormuş. Dev de bu sesleri işitince:\n\n—&nbsp;Al sana Kula Kız, sana vurdukça seni dana gibi böğürteceğim. Al sana, seni horoz gibi bağırtana kadar döveceğim. Ölünceye kadar bağırtacağım demiş.\n\nVurdukça torbadan sesler geliyormuş. Dev de:\n\n&nbsp;—Bağır Kula Kız, bağır bakalım diyormuş.\n\nBiraz sonra ip kopmuş, torba düşmüş. Dev torbayı açınca şaşırmış. İçindeki danası ile horozu yemiş. Onların öldüğünü görünce çok kızmış. Sağa sola saldırmış, köpürmüş. Ağzından köpükler dere gibi akmış. Sonunda Kula Kız saklandığı yerden çıkmış. Bir kibrit çakıp otluğu ateşe vermiş. Otlukta uyuyan dev ateşte tutuşup kavrulmuş, yanmış. Kula Kız gidip kızları sakladığı yerden çıkarmış. Onların tümü mağaraya gelmişler. Devin yükte hafif, pahada ağır neyi var neyi yok hepsini toplamış, yüklenmiş, köylerine götürmüşler. Böylece ömrünün sonuna kadar yemiş, içmiş, mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Çoban Kızı ve Padişahın Oğlunun Evliliği",
        "text": "ÇOBAN KIZI VE PADİŞAH OĞLUNUN EVLİLİĞİ\n\nBir varmış bir yoğumuş. Bir nahırcının bir güzel kızı varmış. O güzel kıza padişahın oğlunun gözü dişip. Padişah oğluna diyip ki:\n\n-Oğlum, sen bunu alamazsın. Men bir padişaham, sen nasıl nahırçı kızını alırsan. Oğlu da:\n\n-Alacam baba der alır.\n\nAlır götürür oraya, bunun iki tane güzel oğlu olup. Bunun anası babası bunu görmeye gidip. Anası babası bunu görmeye gidince hamur yapar ve daşlara vurar. Dışarıda kuruyan o kuru ekmehleri alıp oraya doldurar, kızını görmeye gider. Gidip kız açar der ki:\n\n-Ana bu nedir, diyip.\n\n-Valla daşlara vurdum size ekmek getirdim.\n\n-E ana, sen padişah evine bu ekmeyi neden getirdin? Deyip ki:\n\n-E kızım, olsun bu ekmeyi getırdım.\n\nNeyse onu getirirler. Ahşam gız deyip ki:\n\n-Ana bura padişah evidir, kalabalıhdır, get bizim kaz damında yat.\n\nAnası gidip kaz damında yatıp. Kazlar bele dar olduğundan kurcalanırlar, kurcalandığı zaman diyi:\n\n-Allah ananız ölsün sizin. Nasıl bele bitlenipler, durun bunları bi su kaynadım, bunların kafasini yıhıyim.\n\nKazları sıcah suya batırıp atıp, batırıp atıp kazların hepsi ölüp. Onnan sora padişah emredip çıharın kazları. Diyip ki:\n\n-Bu kazların hamısi yerde diyip.\n\n-Bu kaza noldi diyip.\n\n-Valla hepsi bitlenmişti. Men bitlerini aldım, hepsi irahatlayıp yatırlar.\n\nOysa kazlarölüp. Onnan sora padişah oğluna diyip:\n\n-Oğlum, bu kızın iki de çocuğu var. Bu kızın anası neydi, babası neydise kız da aynıdı. Benim torunlarım da aynı olacah. Bunları defet gitsin burdan demiş.\n\nOnnan sora o yedi yere geşdi. Men size elma getirdim.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "UNUTKAN ADAM",
        "text": "[Unutkan Adam]\n\nBir varmış bir yokmuş. Yaşlı bir adam varmış. Bu bir eve misafir olup. Orda helise isminde bir yemek yapırlarmış. Heliseyi yer der ki:\n\n— Valla ben eve gidip karıya bunu yapdıracam.\n\nYola çıhır gelir bir çamırlığa yahlaşır deyir:\n\n— Valla bu yemeh menim ahlımdan çıhdı.\n\nGirer çamırın içine merkepnen dolanır dolanır, bir adam gelir der:\n\n— Eya adam! Sen ne yapırsan o çamırın içinde , dolaşıp durursan. Diyip ki:\n\n— Valla men bi yemek ismi bilirdim, o ismi kaybetmişim oni arıyıram. Bu çamırın içinde o ismi çıharacam. O da diyir ki:\n\n— Ya sen buni çığniya helise ettin.\n\n— Aman ah! Sağol, buldum onun adını, der, gidir.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "KÜÇÜK KUŞUN ETTİKLERİ",
        "text": "KÜÇÜK KUŞUN ETTİKLERİ\n\nBir varmış bir yokmuş. Çok eski zamanlarda küçük bir kuş varmış. Bu kuş ormanda ağaçların arasında mutlu bir şekilde yaşıyormuş. Bir gün ağaçların arasında uçuyormuş. Dikenli bir alanda yürürken ayağına bir diken batmış. Zavallı kuş bir türlü bu dikeni çıkaramamış. Ağlamış sızlamış öyle ağlamış ki gözyaşları yerine gözlerinden kanlar akmaya başlamış. Bu acıyla bir köye gitmiş. Köyde yaşlı bir kadın ekmek pişirmek için tandırı yakmaya çalışıyormuş. Tandırı bir türlü yakamıyormuş. Küçük kuş&nbsp;yaşlı kadına seslenmiş.\n\n- Eğer benim ayağımdaki dikeni çıkarıp tandıra atarsan, tandırın yanar, demiş.\n\nYaşlı kadın dikeni çıkarıp tandıra atmış, tandır yanmaya başlamış. Yaşlı kadın kuşa teşekkür etmiş. Ekmekleri pişirmeye başlamış. Yaşlı kadın buna karşılık, kuşa altı ekmek vermek istemiş. Ama kuş ağlamaya başlayıp ekmek istemediğini; ekmek yerine altı kete istediğini söylemiş. Yaşlı kadın altı kete pişirip kuşa vermiş. Kuş altı keteyi alıp yola koyulmuş. Az gitmiş&nbsp;&nbsp;uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolda bir koyun sürüsünün yanına gitmiş. Çobanlarla konuşmaya başlamış. Akşam olmuş, çobanlar yemek yemeğe başlamışlar. Kuş bunları görünce altı keteyi çıkarıp çobanlara vermiş. Aç çobanlar keteyi yoğurtla bir güzel yemişler. Çobanlar yemeği yedikten sonra kuş ağlamaya başlamış:\n\n-Ya altı ketemi ya da altı koç vereceksiniz, demiş.\n\nÇobanlar şaşırmışlar. Değil kete ekmeği bile bir haftadır bulamadıklarını söylemişler. Koçları da veremezler. Çünkü sahipleri bunu duyunca hem koçların parasını hesaplarından kesecek hem de görevlerine son verecekmiş. Çobanlar kuşa yalvarmaya başlamışlar. Ama fayda etmemiş. Çaresiz kalan çobanlar koçları vermeye karar vermişler. Sahibine ise koçları kurdun kaptığını söyleyeceklermiş. Kuş altı koçu alıp köye doğru gitmeye başlamış. Küçük kuş köye varmış. Köyde düğün varmış. Herkes toplanıp eğleniyormuş. Küçük kuş hemen düğünün olduğu yere gitmiş. Düğünde gördüklerine inanamamış. Hayvanlar olmadığı için düğün yemeği olarak köpekleri kesiyorlarmış. Kuş hemen sormaya başlamış:\n\n-Niye bu hayvanları kesiyorsunuz, başka hayvanlar yok mu? demiş. Düğün sahipleri:\n\n-Salgın bir hastalık geldi. Bütün hayvanlarımız telef oldu. Yalnız köpekler kaldı. Biz de mecburen bunları kesiyoruz, demişler.\n\nKuş hemen altı koçu vermiş. Köylüler altı koçu kesip bir güzel yemişler. Hep birlikte eğlenmeye başlamışlar. Akşama doğru düğün dağılmaya başlayınca kuş ağlamaya başlamış.\n\n-Ya altı koçumu verirsiniz ya da gelini alırım, demiş.\n\nKöylüler yalvarmaya başlamışlar. Ama kuşun inadı tutmuş. Ne yapıp edip kuşu bir türlü ikna edememişler. Mecbur kalan köylü, gelini vermeye karar vermiş. Kuşa gelini vermişler. Kuş gelini alıp yola koyulmuş. Kuş iki gün gittikten sonra yol üstünde acıklı flüt çalan birini bulmuş. Kuş hemen yanına gitmiş.\n\n-Neden burada yalnız kalıp böyle acılı çalıyorsun? demiş. Flütçü:\n\n-Sevdiğim bir kız vardı. Fakirim diye bana vermediler. Zengin birine verdiler. Ben ağlayıp&nbsp;çalmayayım da kim çalsın? demiş.\n\nKuş bu duruma çok üzülmüş, gelini flütçüye vermiş, karşılığında da flütü almış. Flütçü gelini alıp gitmiş. Kuş, bir taşın üsütne oturup çalmaya başlamış:\n\n-Hey hey! Bir dikeni altı keteye verdim. Alıp keteyi altı koça verdim.\n\nHey hey! Altı koçu bir geline verdim. Bir gelini bir flüte verdim.\n\nHey hey hey!\n\nDiye bağırıp çalmaya başlamış. Flütü taşa vurup taşta kırmış. Tekrar kalkıp yoluna devam etmiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "UĞURSUZ ADAM",
        "text": "UĞURSUZ ADAM\n\nZamanın birinde bir adam yaşıyormuş. O zamanda harpmış, savaş zamanı imiş. Bu adam bir şehre gider, rastgele bir evin kapısını çalar. Kapıyı bir kadın açar. Kadının kocası bir harpte ölmüş. Evde tekmiş. Bu adamı içeri almamaya karar vermiş. Fakat adam kadına çok yalvarmış. O gün çok da yağmur yağıyormuş. Adam kadına bu gece burada kalacağını, sabah erkenden gideceğini söylemiş. Kadın mecbur kalıp adamı eve alır. Adamın yatağını salona bırakır. Kendisi de odada yatar.\n\nGece yarısı kadını bir sancı tutmuş. Önce adamı uyandırmaya utanmış, sonra mecbur kalıp uyandırmış. Adama:\n\n—&nbsp;Amca beni bir sancı tuttu. Bu dağın arkasında köylere ebelik yapan bir kocakarı var. Beni Allah rızası için oraya götür, demiş.\n\nAdam kadına:\n\n—&nbsp;Sen burada bekle ben gidip ebeyi buraya getiririm, demiş.\n\nAdam kalkar dağın arkasına gider. Kapıyı çalar, yaşlı bir adam çıkar.\n\n—&nbsp;Ne istiyorsun? Demiş yaşlı adam.\n\nGelen adam da:\n\n—&nbsp;İlerde bir köyde bir kadın doğum yapacak, sancısı tutmuş. Ben buraya ebe kadını götürmeye geldim, demiş. Yaşlı adam:\n\n—&nbsp;Onun gözleri görmez, onu ancak sırtına alıp götürebilirsin, demiş.\n\nAdam yaşlı kadını alıp yola düşer. Epey yol aldıktan sonra biraz mola alayım demiş. Kadını yere bırakır bırakmaz hemen oracıkta bulunan bir kuyuya yuvarlanmış kadın. Kadın ağlamaya başlamış. Kadını kuyuda bırakıp gider. Sonunda bir şehre varır. Nereye gideceğini bilemez. Kadını kuyuda nasıl bıraktığını düşünerek şehirde o tarafa bu tarafa dolaşır. Sonunda bir adama rastlar. Adam&nbsp;kendisini barındırmasını istemiş. Adam da ona:\n\n—&nbsp;Benim evime bekçilik yaparsan ben seni barındırırım, demiş. Adam da kabul etmiş.\n\nAdam artık bekçilik etmeye başlamış. Ev sahibi bekçiye:\n\n—&nbsp;Benden başka bu eve gireni vuracaksın, demiş.\n\nEv sahibinin karısının bir dostu varmış. On gün gibi bir süre içinde kimse eve girmemiş. Bir gün kadının dostu gizlice eve girmiş. O da girdiğini görmüş. Baltayı eline almış. Adamın çıkmasını beklemiş. Adam çıkar çıkmaz kafasını baltayla kesmiş. Çakmağı yakıp adamın yüzüne bakmış. Bir de ne görsün! Yanlışlıkla ev sahibini öldürmüş. Oradan da kaçar. Tekrar on gece on gündüz yol yürür. Sonra bir şehre varır. Şehirde aç susuz gezmeye başlar. Tekrar bir adama rastlamış. Adam ona:\n\n—&nbsp;Niye böyle o tarafa bu tarafa dolaşıyorsun? O da:\n\n—&nbsp;Gidecek yerim yok, demiş.\n\nAdam bunu alıp eve götürmüş. Ona, der ki:\n\n—&nbsp;Benim bir atım, bir de eşeğim var. Onları gündüz götürüp otlatırsan ben de seni barındırırım, demiş. O da kabul etmiş. Ve işine başlamış.\n\nBir gün iki gün haftalar aylar derken seneler geçmiş aradan. Bir gün aklına eskiden yaptıkları gelir. O kadını nasıl kuyuda bıraktığını, evinde kaldığı adamı nasıl öldürdüğünü düşünür. Öylece düşünür kalır. Ayıldığında atın çamura battığını görür. Atı kurtaramaz. At orada geberir. Atın sahibinden çekinir eve gidemez. Oradan da kaçar.\n\nAz gelir, uz gelir, dere tepe düz gelir. Sonunda bir yerde ağlama bağırma sesi duyar. Hemen oraya doğru gider. Herkesin ağladığını görür. Bir taraftan da davul zurna çaldığını görmüş. Hemen orada bulunanlardan birisine sorar:\n\n—&nbsp;Neyin nesidir? Bu taraftan yas; bir taraftan da davul zurna. Çok şaşırır. Adam da:\n\n—&nbsp;Bizim adetimiz böyledir. Ölen bir kişinin ardından böyle şeyler yaparız, demiş.\n\nSonunda bu adam gidip bir padişaha oğul olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "Küçük Serçe",
        "text": "KÜÇÜK SERÇE\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir serçe kuşu varmış. Bir gün serçe kuşunun ayağına bir diken batmış. Serçe kuşu dikenin verdiği acıyla uçmaya başlamış. Bir köye geldiğinde yaşlı bir kadının tandırını bir türlü yakamadığını görmüş. Serçe kuşu yaşlı kadına:\n\n—&nbsp;Ayağımdaki dikeni çıkar, tandıra at, tandırın hemen yanar, demiş.\n\nYaşlı kadın bunu yapmış ve tandırı hemen yanmış. Ama serçe kuşu:\n\n—&nbsp;Dikenimi isterim, diye tutturmuş. Ya dikenimi verirsin ya da ekmek verirsin, demiş.\n\nYaşlı kadın yedi ekmeği vermiş. Serçe kuşu ekmeği almış, yolda giderken bir de bakmış ki çobanlar süt sağmışlar ama ekmekleri olmadığı için karınlarını doyuramıyorlarmış. Serçe çobanlara:\n\n—&nbsp;Size ekmeğimi vereyim, siz de bana yedi koyun verin. Böylece karnınızı doyurursunuz, demiş.\n\nÇobanlar yedi ekmeği alıp yedi koyunu serçeye vermişler. Serçe yedi koyunu önüne koyup sürmüş. Az gidip uz gitmiş, yolda bir düğün alayına rastlamış. Düğün alayındakiler at ve eşekler kesip yiyorlarmış. Bunu gören serçe kuşu:\n\n—&nbsp;Eşek eti yemeyin, ben size koyun vereyim, onları kesip yiyin. Ama siz de bana gelini verin, demiş.\n\nDüğün alayındakiler bunu kabul etmişler ve gelini verip koyunları almışlar. Serçe, gelini alıp yola koyulmuş. Yolda bir çobanın elinde bir düdükle efkârlı türküler çaldığını görmüş. Serçe kuşu çobana derdinin ne olduğunu sormuş. Çoban:\n\nKimsenin kendisiyle evlenmek istemediğini ve bekârlıktan dolayı böyle sıkıntılı olduğunu söylemiş. Serçe:\n\n—&nbsp;Bir gelin vereyim, sen de bana o düdüğünü ver, demiş.\n\nÇoban bunu kabul etmiş ve düdüğü vermiş. Serçe düdüğü almış ve bir ağacın dalına çıkarak şu türküyü söylemeye başlamış:\n\nDüt düt düt\n\nAyağıma bir diken battı\n\nBir diken verdim yedi ekmeğe\n\nYedi ekmeği verdim yedi koyuna\n\nYedi koyunu verdim bir geline\n\nBir gelini verdim bir düdüğe\n\nDüt düt düt\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": "YAŞLI NİNENİN HOROZU",
        "text": "YAŞLI NİNENİN HOROZU\n\nBir varmış bir yohmuş. Yaşlı bir nine varmış. Ninenin de bir horozu varmış. Ninenin horozu bir gün çöplükde eşinirken ayağına bir diken batıyor. Doğru ninenin yanına geliyor. Nine de tandırda ehmek yapıyormuş. Nineye diyor:\n\n-Nine bu dikeni çıhar at tandıra ekmekler pişsin.\n\nNine horozun ayağınnan dikeni çıhari tandıra ati, ekmeklerini pişiri.&nbsp;Horoz dolaşmaya gidi tekrar döni.\n\n-Nine benim dikenimi ver diyor. Nine de:\n\n-Ya senin dikenini atdıh tendire ekmekleri pişirdih. Horoz da:\n\n- Ben annamam dikenimi ver. Yohsa bana bir ekmek ver diyor.\n\nNine buna ekmek veriyor. Bu ekmeği alıp biraz yürüdükten sonra bahiyor tarlada çobanlar koyunlardan süt sağmış, ekmeksiz sütü yiyorlar ama doymuyorlar. Diyi:\n\n-Alın size ekmek karnınızi doyurun. Çobanlar ekmeği süte doğrayıp yiyorlar. Horoz tekrar dolaşmaya gidip dönüyor ve çobanlara diyor:\n\n-Benim ekmeğimi verin. Çobanlar da:\n\n-Yav senin ekmeğini yedih midemizdem çıharacah halimiz yoh ya! Diyerler. Horoz:\n\n-Yoh benim ekmeğimi verin, yohsa burdan bir koyun verin diyor.\n\nKoyuni veriyorlar horoz alıp gidiyor. Giderken bir düğün evine rastgeliyor. Bahiyor düğünde misafirlere ikram edeceh bi şey yoh. Düğün sahibini buluyor diyor:\n\n-Al sana koyun, misafirlere yedir.\n\nDüğün sahibi seviniyor. Koyuni alıp misafirlerine yediriryor. Yedirdihten sora horoz tekrar geliyor:\n\n-Benim koyunumi verin diyor.\n\nOnlar da koyuni kesip misafirlere verdiklerini söylüyorlar. Horoz da:\n\n-Annamam, menim koyunumi verisizse verin&nbsp;yohsa ben gelini kaşırırım diyor.\n\nVe horoz gelini kaçırır. Kaçırıp giderken düğün alayına doğri bi davulci geliyormuş. Davulciya demiş:\n\n-Gel sennen davulnan gelini değiştirelim.\n\nDavulun gelini değiştiriyor. Tokmağı aliyor eline yüksek bi dağın tepesine çıhiyor. Orda bu yapdıhlarıni şarki yapıp söylüyormuş:\n\nDikeni verdim ekme aldım\n\nEkmeği verdim koyun aldım\n\nKoyuni verdim gelin aldım\n\nGelini verdim davul adım\n\nDıngıra dıngır dıngıra dıngır\n\nDıngıra dıngır dıngıra dıngır.\n\nO anda bi fırtına çıhar. Bunun davuluni, horozuni, tohmağıni yallah denizin ortasına götürür ve orda horozi boğar. Yapduhkarınnan dolayi Allah ona bu cezayı verir.\n\nYerler içerler, muratlarına geçerler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ağrı",
        "title": " KURNAZ TİLKİNİN BAŞINA GELENLER",
        "text": "[Kurnaz Tilkinin Başına Gelenler]\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir tilki varmış. Bu tilkinin yolda bulduğu pirinci orada yaşayan yaşlı bir nineye vermiş. Sonra uğrayıp alırım demiş. Bu arada nine, o pirinci yaptığı aşın içine atmış. Tilki bir ara çıkagelmiş.\n\n— Nine nine, ben geldim. Pirincimi ver gideyim, demiş. Nine de:\n\n— Valla pirincini çorbaya attım. Elden bir şey gelmez. Otur beraber içelim, demiş. Tilki razı olmamış.\n\n— İlle de vereceksin, demiş.\n\nÇaresiz kalan nine gitmiş bulmuş buluşturmuş, tilkinin pirincini vermiş. Pirincini alan tilki başka bir köye gitmiş. Orada da bir yaşlı nine bulmuş ve pirincini ona verip sonra alacağını söylemiş. Pirinci alan nine ondan çorba yapmış ve tilkiyi gelmez sanıp çorbanın hepsini içmiş. Derken tilki ertesi gün çıkagelmiş.\n\n— Nineciğim ben geldim. Pirincimi ver gideyim, demiş. Nine:\n\n— Valla onu çorba yaptım. Seni bekledim gelmedin. Gelmeyince de hepsini ben içtim, demiş.\n\nTilki razı olmayıp diretmiş ve pirinç yerine bir koyun istemiş. Nine çaresiz kalmış ve köy ağasına durumu anlatıp bir koyun almış ve getirip tilkiye vermiş. Tilki koyunu önüne alıp başka bir köye gitmiş ve yaşlı bir nine bulmuş. Koyunu ona verip sonra alacağını söylemiş. Koyunu alan nine götürüp onu satmış ve parasını cebine koymuş. Bu arada tilki çıkagelmiş.\n\n— Nineciğim nineciğim, ben geldim. Koyunumu ver gideyim, demiş. Nine:\n\n— Koyunun açıldı ve başını alıp gitti, demiş.\n\nTilki bunu kabullenememiş ve ondan ille de bir öküz vermesini istemiş. Nine çaresiz kalkıp ağaya gitmiş ve ondan bir öküz alıp tilkiye vermiş. Öküzü alan tilki, onun ipinden gidip başka bir köye gitmiş. Yaşlı bir ninenin evinin önünde durmuş. Öküzü evinin önüne bağlayıp sonra alacağını söylemiş. Tilki gidince nine onu götürüp kesmiş ve bir güzel kavurmuş. Ertesi gün tilki çıkagelmiş.\n\n— Nine nine, canım nine ben geldim. Öküzümü ver de gideyim, demiş. Nine:\n\n— Öküzün en son burada bağlıydı. Çayıra otlamağa inmiştir, demiş.\n\nTilki buna razı olmamış ve öküzünün yerine ondan ille de bir at vermesini istemiş. Çaresiz kalan nine ağaya gitmiş ve ondan bir at istemiş. Ağa da deli ve huysuz bir atını vermiş nineye. Atı alan nine bunu getirip tilkiye vermiş. Tilki ata binip başka bir köye giderken, at yolda sekmeğe başlamış. Bunun üzerine tilki ata:\n\n— Neyi var, noldu? Diye sormuş. At da:\n\n— Ayağıma diken battı in çıkar, demiş.\n\nTilki atın arkasına geçip dikeni çıkarmağa çalışırken at buna bir çifte atmış ve tilki üç beş metre uzağa yığılmış kalmış. Tilki bir daha da hiçbir köye gidememiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Pireyi Bilen Dev]",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Çok eskiden bir padişah varmış. Bu padişah, bir gün saçını karıştırırken saçında bir tane pire bulmuş. Bilginleri toplatıp bu hayvanın ne olduğunu sormuş. Onlar da bunun pire olduğunu ve kanla beslendiğini söylemişler. Bunun üzerine padişah:\n\n— Pireye her gün yeterince kan verin, demiş.\n\nPireye her gün kan vermişler. Aradan uzun zaman geçmiş, pire koskocaman bir dev olmuş. Bu arada padişah, güzel kızını evlendirmek istemiş. Ama kızını istemeye gelen damat adaylarından bu devin adının ne olduğunun bilinmesini istemiş. Kızın gönlü de vezirin oğlundaymış, meğer. Bu arada, gelen gençler acayip yaratığın ne olduğunu bilememişler. Kız bir gün bakmış ki vezirin oğlu da geliyor. Hemen bir kağıda yaratığın adının pire olduğunu yazıp aşağıya atmış. Vezirin oğlu, kağıda bakmadan geçmiş. Meğer hemen arkasından dev gelmekteymiş. Dev saraya gelip sorunun cevabını vermiş ve kızı padişahtan istemiş. Padişah verdiği sözü tutmak zorunda kaldığından kızını deve vermiş. Meğer bu devin çok büyük bir sarayı, bu sarayın da kırk kapısı varmış. Bu kapılardan otuz dokuzu açık, bir tanesi kapalıymış. Kız, bu kapalı kapıyı çok merak edermiş. Bir gün, devin saçını karıştırırken o kapının anahtarını devin saçının arasında bulmuş. Gidip kapıyı açınca devin esirleri bu odada diğer devlere yedirdiğini görmüş. Kız, bunun üzerine:\n\n— Bu dev beni bu gün mü yiyecek, yarın mı, diye korkmaya başlamış.\n\nÜzüntüsünden ağlamaya başlamış. Kızın ağladığını gören dev:\n\n— Neden ağlıyorsun, demiş. Kız da:\n\n— Annemi özledim, onun için ağlıyorum, demiş.\n\nDev, gidip bir cadı kadını getirmiş. Prensesin odasına gönderip:\n\n— Niçin ağlıyormuş, derdi neymiş, bir öğren, demiş.\n\nKız, annesi sandığı cadı kadına her şeyi anlatmış. Cadı kadın da gidip deve her şeyi anlatmış. Dev sırlarının öğrenildiğine çok kızıp cadı kadını kırkıncı odaya, devlerin önüne atmış.\n\nGünlerden bir gün dev uyurken kız saraydan kaçmış. Günlerce, gece gündüz yol gitmiş. Bitkinlikten bir ormanın içinde çeşmenin başına gelip uyumuş. Gözlerini açınca başucunda birisinin durduğunu görünce çok korkmuş. Kim olduğunu sormuş. Adam:\n\n— Ben bu ülkenin prensiyim, avlanıyorum. Atım beni bu tarafa getirdi. Geldiğimde sen de uyuyordun. Uyandırmaya kıyamadım. Şimdi, sen anlat. Kimsin, bu ıssız yerde ne arıyorsun, demiş.\n\nKız, başından geçenleri anlatmış. Prens, kızı alıp saraya dönmüş. Kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenmişler. Meğer kızın içinde hep bir korku varmış. Kendi kendine “Bir gün dev beni bulup öldürürse…” diye korkarmış.\n\nBir gün yine böyle düşünceli düşünceli sarayın penceresinden sokağı seyrederken bir de ne görsün! Meğer dev sokaktan geçiyormuş. Hemen prensin adamlarına haber verip sarayın önüne çukur kazdırmış. Üzerine de halı serdirmiş. Bir taraftan da kazanlarda su kaynattırmış. Dev, yorgun argın gelmiş, halının üzerine oturur oturmaz çukura düşmüş. Hemen üzerine sıcak su döküp devin cezasını vermişler. Böylece dev, yaptığı kötülüğün cezasını çekmiş. Prens ve prenses, uzun yıllar mutlu bir hayat sürmüşler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düştü birisi masalı dinleyenlere, birisi tüm sevenlere, birisi de iyi insanların üstüne.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Bit ile Pire Masalı",
        "text": "&nbsp;\n\nBİT İLE PİRE MASALI\n\nBir tane bit ile pire arkadaşlarmış, aynı odada kalıyorlarmış. Bir gün&nbsp;sabaha kadar kar yağmış. Sabah kalkmışlar, pire bite:\n\n— Sen çatıya çık karı kürü, diyo.\n\n—Ben karı kürüyüm. Gelecene sen kahvaltıyı hazırla, diyo bit de.\n\n—Ben sana çığırırım.\n\n— Ne zaman çığırırsın?\n\n—Yağı tavaya koyup da yağ cızıt diyince ben sana çığırırım, diyo.\n\nYağ tavada cızıt diyo, bit pireyi çağırıyo. Pire gelmiyo. Yağ ikinciye cızıt diyo, bit gene gelmiyo. Pire çatıya çıkıyo, bakıyo ki bit ölmüş. Bit ölünce pire ağlamaya başlıyo.\n\nBir kartal geliyo diyo ki:\n\n—Niye ağlıyon?\n\n—Bit ölür de pire ağlamaz mı, diyo.\n\n—O zaman ben de kanatlarımı yolarım, diyo ve kartal kanatlarını yoluyo.&nbsp;\n\nSonra güvercin geliyo kartala:\n\n—Niye ağlıyon, diyo.\n\n—Bit ölür de pire ağlamaz mı? Kartal kanadını yolmaz mı, diyo.\n\n— O zaman ben de kuyruğumu yolmam mı?\n\nGüvercin kuyruğunu yoluyo.\n\nKız geliyo güvercine:\n\n— Niye böyle oldun, diyo.\n\n— İt öldü, pire ağladı, kartal kanadını yoldu, ben de kuyruğumu yolmam mı, diyo.\n\n— O zaman ben de testimi kırarım.\n\nSöğüt&nbsp;kızın testiyi kırdığını görüyo:\n\n— Niye testini kırdın, diyo.\n\n— Bit öldü, pire ağladı, kartal kanadını kırdı, güvercin kuyruğunu yoldu, ben de testimi kırmam mı, diyo.\n\nKız böyle diyincek söğüt:\n\n— O zaman ben de yaprağmı dökerim, diyo.\n\nSu söğüdügörüyo:\n\n— Niye yaprağnı döktün, diyo.\n\n— Bit öldü, pire ağladı, kartal kanadını kırdı, güvercin kuyruğunu yoldu, kız testiyi kırdı, ben de yaprağmı dökmem mi?\n\n— O zaman ben de bulanık akarım, diyo.\n\nSu da bulanık akmaya başlıyo. En sonunda biri geliyo:\n\n— Ölen bit değil mi? Siz kendinize niye bu kadar zahmet veriyorsunuz, diyo.\n\n— Ölen bit amma insanlardaki pis kanları emip insanları hastalıktan kurtarıyo. Artık insanlar hep hasta olacaklar, diyo.\n\nBit öldükten sonra insanlar hep hasta oluyo.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Memiş'in Kaderi]",
        "text": "&nbsp;\n\nUzun yıllar önce bir padişah varmış. Bu padişah eğlenceye düşkün olduğu için, gereksiz yere para harcarmış. Bir gün bakmış ki hazinede hiç para kalmamış. Vezirlerini toplayıp:\n\n-Ne yapalım da halktan para toplayalım, demiş.\n\nEn sonunda halktan vergi almaya karar vermişler. Ama kimden nasıl vergi alacaklarını bilmiyorlarmış. Yaşlı olan vezire sormuşlar, o da:\n\n-Öncelikle pazardan alış veriş edenden, sonra adı Memiş olandan, daha sonra başı kel olandan, en son olarak da karısından korkandan vergi alacağız, demiş. Padişah da bu fikri uygun bulmuş.\n\nDerken adamın biri köyden gelip pazarda dört akçeye bir horoz satmış. Adamın etrafını padişahın adamları çevirmiş:\n\n-Sattığın horoza vergi vardı. Bir akçe vereceksin, demişler. Adam:\n\n-Zaten dört akçeye sattım, dediyse de padişahın adamları adamı sıkıştırmaya devam etmişler.\n\nBu arada bir adam gelip:\n\n-Ver yav Memiş, nasıl olsa alacaklar, demiş.\n\nBu sefer padişahın adamları:\n\n-Senin adın da Memiş’miş. Bir akçe daha vereceksin, deyince adam sıkıntıdan terlemeye başlamış. Ferahlamak için şapkasını çıkarmış. Adamın kafası da kelmiş meğer. Adamlar:\n\n-Borcun üç akçe oldu. Senin başın&nbsp;da kelmiş, diyince adam şaşırıp:\n\n-Dört akçeye horoz sattım. Üç akçesi gitti, karıma ben ne söylerim, der demez adamın bütün akçesini elinden almışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Balıkçı Mehmet]",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler tellal iken, develer berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, deniz kenarındaki köyün birinde Balıkçı Mehmet ile annesi yaşarmış. Mehmet tuttuğu balıklarla evlerini zar zor geçindirrmiş. Mehmet bir gün denizde avlanırken bir balık kafası bulmuş. Bulduğu bu kafayı getirip evin duvarına asmış. Bundan sonra Mehmet’in evinde bolluk bereket olmuş. Akşamları evde çeşitli yemek bulunur; avdan, pazardan elleri dolu döner olmuş. Evdeki çeşit çeşit yemeklere anlam veremeyen Mehmet kendi kendine:\n\n— Bunları anam yapamaz, diyip bir gün evi takip etmiş.\n\nMeğer balık kafasının içinden bir kız çıkar, yemekleri o hazırlamış. Kız, Mehmet’in çok hoşuna gitmiş. Mehmet:\n\n— Balık kafasını kırıp bu kızı yakalarsam kendime aile yaparım, diye düşünmüş.\n\nNeyse, Mehmet balık kafasını kırıp kızı kendine aile yapmış. Yapmış ama kız çok yalvarmış:\n\n— Beni sana yâr etmezler, demiş.\n\nBu sırada da padişah kendisine uygun bir eş adayı ararmış. Şehirdeki evlere baksınlar diye onar onar asker gönderirmiş. Mehmet’in evinin kapısı bir türlü askerlere açılmazmış. Evdekiler ya uyur ya tarlada olur, bir türlü fırsat olmazmış. Padişah, durumu merak edip bir kocakarıyı Mehmet’in evine göndermiş. Kocakarı, yolda giderken yağmura tutulup çok ıslanmış. Mehmet’in karısı, kocakarıyı çok iyi karşılayıp onunla ilgilenmiş. Kocakarı, padişahın yanına varınca da:\n\n— Padişahım o evde bir kız var. Yemekleri de o hazırlıyor, diye anlattıktan sonra: “O kız tam size&nbsp;göre!’’ diye de kızı methetmiş.\n\nBunun üzerine padişah, Mehmet’i yanına çağırtıp ondan bir salkım üzüm istemiş. Bu üzümü bütün ordu yiyecekmiş ama üzüm hiç tükenmeyecekmiş. Aksi halde Mehmet’in kafası kesilecekmiş. Mehmet, ağlaya ağlaya evine gitmiş. Karısına durumu anlatmış. Karısı da ona:\n\n— Balığın kafasını bulduğu yere git ve orda yalvar, demiş.\n\nMemet karısının dediğini yapınca, orada bir kapı açılmış. Ona bir salkım üzüm vermişler. Balıkçı Mehmet, yolda gelirken beni zaten öldürecekler, diyip üzümü yemeye başlamış. Ama üzüm bir türlü tükenmiyormuş. Mehmet bunu görünce sevinerek padişahın yanına gitmiş. Padişah, Mehmet’e:\n\n— Üzümü getirdin&nbsp;mi, diye sormuş.\n\nMehmet de:\n\n— Getirdim padişahım, diyerek üzümü vermiş. Padişah, askerleri toplayıp üzümü yedirmiş ama üzüm tükenmemiş. Padişah, Mehmet’i öldüremediği için sinirlenip bu defa da:\n\n— Bana bir yumurta getir, içinden semerli bir eşek çıkıp uçsun. Getirmezsen kelleni vurduracağım diyip Mehmet’i göndermiş.\n\nMehmet, yine ağlaya ağlaya eve gidip durumu karısına anlatmış. Karısı, onu yine balık kafasını bulduğu yere göndermüş. Mehmet’e oradan üç yumurta vermişler. Mehmet, yolda gelirken yumurtanın birini kırmış. Yumurtadan bir semerli eşek çıkıp hızla uzaklaşmış. Mehmet bu defa, eşeğin birine binip gideyim diye yumurtanın birini daha kırmış. Bu eşek de uçup gitmiş. Bu sefer yumurtayı alıp doğru padişaha gitmiş. Padişah, orduyu toplayıp yumurtayı kırmış. Bakmışlar ki gerçekten yumurtadan eşek çıkıyor. Padişah bu defa da Mehmet’ten bir çocuk istemiş. Bu çocuk, bir karış boyunda, sakalı iki karış, dili de bülbül gibi olacakmış. Mehmet bu defa yandık, diyerek evinin yolunu tutmuş. Karısı, onu yine balık kafasını bulduğu yere göndermiş. Mehmet’e:\n\n— Çocuk daha doğmadı biraz bekle, demişler.\n\nBiraz sonra eline bir çocuk tutuşturmuşlar. Mehmet yolda gelirken bu çocuk yeni doğdu neyi bilecek, diyip atmış. Biraz sonra çocuk Mehmet’in arkasından:\n\n— Baba, seni ancak ben kurtarırım, diye bağırmış.\n\nNeyse çocukla birlikte Mehmet, padişahın huzuruna çıkmışlar.&nbsp;Çocuğu bir masanın üstüne koymuşlar. Çocuk ile padişah arasında şöyle bir konuşma geçmiş:\n\n—Sen, ordunun tamamı yediği halde bitmeyen üzüm salkımı gördün mü?\n\n—Mehmet getirdi, gördüm.\n\n— Dizine kadar taş ol öyleyse, demiş. Padişah dizine kadar taş olmuş.\n\n—Sen hiç yumurtadan eşek çıkıp uçtuğunu gördün mü?\n\n—Mehmet getirdi gördüm, demiş.\n\n—Beline kadar taş ol öyleyse, demiş. Padişah beline kadar taş olmuş.\n\n—Sen hiç benim gibi çocuk gördün mü?\n\n— Mehmet getirdi gördüm, demiş.\n\n— Baştan aşaya taş ol öyleyse, demiş. Padişah baştan ayağa taş olup yuvarlanmış.\n\nMehmet de ordunun başına geçip padişah olmuş. Ben onları bırakıp geldim. Ne yaptılar bilmem.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Tasa Kuşu]",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman için öksüz bir kız varmış. Bu kızı bir ağa yanına almış. Ağanın da bu kızın yaşlarında bir kızı varmış. Bu kızın en büyük derdi sürekli tasalanması imiş. Ağanın kızı da bu duruma çok üzülürmüş.\n\nBir gün belki kız tasalanmayı bırakır diye, babasından arkadaşına bir kuş almasını istemiş. Babası onlara bir kuş alıp pencerenin kenarına koymuş. Bu kız kuşa bütün tasasını, dertlerini anlatır günlerini geçirirmiş.\n\nKız, yirmi yaşına gelince kuş pencerenin camını kırarak dışarı uçmuş ve “Buna derler bir tasa!” diyerek uçup gitmiş. Ağa eve gelip camın kırıldığını görünce çok sinirlenmiş. Kızı kaldırıp bir dağın başına atmış.\n\nDağın başında bir çoban da davarlarını güdermiş. Bu kıza rast gelince:\n\n—Hayırdır, kimsin sen; bu dağ başında ne gezersin, demiş. Kız da başından geçenleri anlatınca çoban onu yanına almış. Kız, çobanın koyunlarını sağar, yemeğini yaparken tasa kuşu yine gelmiş, sürüyü dağıtmış, koyunların kimini kaçırıp “Buna derler bir tasa!” diyerek gitmiş. Kız da ne yapsın, başlamış oturup ağlamaya. Çoban eve gelip durumu görünce zavallı kıza:\n\n—Zaten hayırlı bir şey olsan, sahibin seni dağın başına atmazdı, demiş ve onu bir dere başına götürüp bırakmış.\n\nDerken dağda kekik toplayan bir kahveci, bu kıza dere boyunda denk gelmiş. Başından geçenleri dinledikten sonra:\n\n—Sen kahvede bana yardım etsen, ben de ekmeğini versem olmaz mı, deyince kız da hemen kabul etmiş. Bir müddet böyle çalışırken yine bizim tasa kuşu gelmiş, kahveyi dağıtmış, fincanları kırıp “Buna derler bir tasa!” diyerek oradan kaçmış. Kahveci kahveye döndüğünde bir de ne görsün! Her taraf darmadağın… Kıza sinirlenip:\n\n—Ne ettin kahveme, fincanları neden kırdın; zaten hayırlı bir şey olsaydın oban seni bir dere kenarına bırakmazdı, diyerek onu götürüp dere kenarına bırakmış.\n\nDerken bir terzi oradan geçerken su içmek için dereye inmiş. Zavallı kızı derede görünce ona çok acımış ve onu yanına almış. Kız, terzinin yanında epey zaman çalıştıktan sonra yine bir gün tasa kuşu gelmiş. Terzi dükkânını dağıtıp bütün kumaşları yırtarak “Buna derler bir tasa!” diyerek oradan kaçmış. Terzi, dükkâna döndüğünde kumaşları görünce çok sinirlenmiş ve:\n\n—Zaten hayırlı bir şey olsan sahibin seni bir dere kenarına bırakmazdı, diyerek kızı bir dağ başına götürüp bırakmış.\n\nKız gide gide bir kuyunun başına gelmiş. Az sonra eşkıyaların kuyuya su içmeye geldiklerini görünce kuyunun yanındaki ağacın tepesine çıkmış. Onlar su içip gittikten sonra iki avcı su içmeye gelmişler. Suya eğildiklerinde ağaçtaki kızın suretinin suya yansıdığını görmüşler. Oraya niye çıktığını sorduklarında kız başından geçenleri anlatmış. Avcılardan biri kızı helali yapmak için babasının evine götürmüş. Oğlanın babası:\n\n—Eşkıyalar bu kızın peşine düşüp huzurumuzu bozar ya, yine de hayırlısı olsun, demiş.\n\nGel zaman git zaman bu kızın bir çocuğu olmuş. Ev halkı bu olaya sevinirken günün birinde yine tasa kuşu gelmiş. Kızın yüzünü, ağzını kanatıp “Buna derler bir tasa!” diyerek çocuğu alıp gitmiş. Kızın ağlamasına kaynanası, kayınbabası uyanmış. Kız, başından geçenleri anlatınca kayınbaba:\n\n—Ne olacak eşkıyaların elinden aldığın kızdan, çocuğunu yemiştir bu, demiş. Kocası ne gelir elden, diyerek karısını koklamış, öpmüş. Bir müddet sonra bir çocukları daha olmuş. Çocuk biraz serpilip büyümeye başlayınca tasa kuşu yine gelmiş. Annesinin ağzını, burnunu kanatıp “Buna derler bir tasa!” diyerek çocuğu alıp kaçmış. Yine ev halkı toplanmış, kız başından geçenleri anlatmış. Kayınbabası:\n\n—Eşkıya kız çocukları yemiştir, ne olacak, demiş.\n\nKocası:\n\n—Allah kerim, hele üç olsun, demiş.\n\nNeyse, günler böyle geçerken Mevla bunlara bir çocuk daha vermiş. Çocuk, ele avuca gelecek çağa gelince tasa kuşu yine gelmiş. Kadının ağzını, yüzün kanatıp “Buna derler bir tasa!” diyerek çocuğu alıp gitmiş. Anne oturup ağlamaya başlamış. Kaynanası, kayınbabası olayı görünce artık dayanamayıp oğullarına:\n\n—Yeter artık, bu kadın sana evlat vermeyecek, doğurduğunu yiyor; götür bir dağ başına bırak, demişler.\n\nOğlan kabul etmiş, karısını bir kuyunun başına götürüp öldürmeye niyetlenmiş. Ona:\n\n—Seninle o kadar yedik, içtik. Bu çocukları nasıl yedin, anlat bana, demiş. Kız, hiçbir şey dememiş. Oğlanın eli varmamış, kızı öldürememiş. Onu serbest bırakmış. Bir tane köpek öldürüp kanını onu elbiselerine sürmüş, ailesini böylece ikna etmiş.\n\nKız da kuyunun başında can korkusu ile beklerken tasa kuşu çıkagelmiş. Kızı saçından sürükleyip yedi katlı bir binanın önüne götürmüş ve:\n\n—Sabrettiğin için bu yedi katlı binayı kazandın. Çocukların da içeride oynuyor. Bundan sonra senin emrindeyim, ne istersen onu yapacağım, demiş. Kız da kuştan kendisine inanmayan ağayı, çobanı, terziyi velhasıl hepsini getirmesini istemiş.\n\nKuş gidip kahveciyi, ağayı, çobanı, kocasını, kayınbabasını velhasıl hepsini getirmiş. Kadının çocuklarına da:\n\n—Armutta bir kahve pişirip dedenize ikram edin. Dedeniz armutta kahve pişer mi, derse de ana çocuğunu yer mi, deyin demiş.\n\nDerken çocuklar misafirlere ikrama başlamışlar. Dedelerine armutta kahve getirince de dedeleri:\n\n—Yavrum, armutta kahve pişer mi, demiş. Çocuklar da:\n\n—Ana, hiç evladını yer mi, demişler. Fakat dedeleri bundan bir şey anlamamış. Derken tasa kuşu birden insana dönüşmüş. Ağaya:\n\n—Bu kadının senin pencerenin camını kırdığına, tepenin üzerinde yürümeye, yemin eder misin, demiş. O da:\n\n—Ederim, demiş. Sonra çobana:\n\n—Bu kadının koyunlarını dağıttığına, yanın üzerine sürünmeye, yemin eder misin, demiş. O da:\n\n—Ederim, demiş. Sonra kahveciye:\n\n—Bu kadının fincanlarını kırdığına, yüz üstü sürünmeye, yemin eder misin, demiş. Kahveci de:\n\n—Ederim, demiş. Sonra kayınbabaya:\n\n—Bu kadının senin torunlarını yediğine, değirmen taşı gibi döne döne sürüneceğine, yemin eder misin, demiş. Kayınbaba da:\n\n—Ederim, demiş.\n\nTasa kuşu etrafındakilere:\n\n—Bu kadının bütün emirlerini yerine getireceğim, şahit olun, demiş. Ondan sonra sabredip karısını öldürmediği için kadını kocasına vermiş. Sonra bir kuş olup uçuvermiş. Ondan sonra kayınbaba değirmen taşı gibi döne döne sürünmeye, çoban yanı üstü sürünmeye, ağa da tepesi üstü sürünmeye başlamış. Derken hepsi cezasını bulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Bi ananın bi bubanın bir tek çok gıymatlı* gızı varmış. Her gün gız nehire gidiyomuş. Böle bir nehir geçiyomuş nehirden su doldurmaya gidiyomuş. Her gün. Biri de gidiyomuş ki aah ah talihsiz ordan nehirden bi guru kelle geçiyomuş. Diyomuş ki buna:\n\n− Aah ah gadersiz talihsiz gız diyomuş.\n\nHindi* anasına bubasına söylemezmiş gız. Gelirmiş her gün öle dermiş her gün öle dermiş. Demiş ki:\n\n− Gızım demiş günden güne sararıp solarmış gız. Gızım demiş:\n\n− Bak sen bi tek gızsın sen niden sararıp soluyorsun. U zaman demiş ki:\n\n−Anacım demiş her gün demiş bi guru kelle geçiyo şeyden çaydan bene öyle diyo demiş.\n\n−Allah Allah demiş.\n\nBunlar hazırlanmışlar şey yapmışlar.\n\n− Biz kakalım buradan gidelim demişler.\n\nKakmışlar gide gide gide gide gide gide gide bir yağmur bir tolu* bir rüzgar bunlar bir kapıya raslamışlar. Bir saray kapısına. Şindi* anası aşmış dayamış açamamış. Bubası dayanmış açamamış. Gız bi dayanmış şark kapı açılmış gız girmiş gapı kitlenmiş. İmkânı yok ağlaşmışlar çığrışmışlar memleketlerine dönmüşler. Ana buba dışarıda galmış memleketlerine dönmüşler. Biz kendi ellerimizle getirdik çocumuzu.\n\n− Gir bakalım demişler senin dediğin gibi mi?\n\nGirmiş ki sarayın içinde hiç istemediği her şey var. Bir cenaze var sarayın içerisinde bir de kitaplar yanında. Cenaze yatıyo. U kitabı okucakmış kırk bir gün ilaç yapcakmış kırk bir günden sonra cenaze uyanıp ona varacakmış gız.\n\n−Allaaah demiş ağlamış sızlamış gız bi baksın ki cenaze.\n\n−Tamam annecim siz gidin ben burda iyiyim demiş.\n\nİyi neyse kitabı okumuş okumuş ilaç yapmış okumuş okumuş ilaç yapmış. Bir gün sepetçiler geliyomuş. Orda guyu varmış guyudan su dolduruyolarmış. Gız da dünya güzeli gibimiş. Şindi gız şöle camdan bakarkana cingen gızının biri guyuda kendi resmi sandetmiş gızın resmini görmüş.\n\n−Şimdi eyvaah demiş bu gadar güzelliğimle demiş cingen bubama cingen anama hizmet mi edcem demiş destiyi çarpıvermiş oraya.\n\nGızın da bu hoşuna gitmiş gahgahalarlan gülmüş.\n\n−Senin demiş resmin değil ki demiş benim resmim.\n\n−Aaa bağırıyo gadın abılam al beni yukarı.\n\n−Ya kendim demiş anam bubamı alamadım seni nasıl alacam demiş.\n\n−Bi dene ip salla da demiş beni al.\n\nNeyse onu alıyo. Arkadaşca oturuyolar ediyolar. Kitapta da diyo ki kim diyor uyancağı gün kim varsa başında onlan evlenecek diyo. Şimdi tesadüf gız gergef işliyomuş gızın da iğnesi mi makası mı orda galmış. Cenazenin başında galmış. Demiş ki cingen gızına:\n\n−Hadi git benim demiş gergef işlediğim şeylerim demiş makasım iğnem orda al da gel demiş.\n\nU anda da cenaze uyanmış. Cenaze uyandıkdan sonra bu cingen gızını alıyo şindi. Gız galıyo. Şindi ötekine bakıyo çok çikin.\n\n−Bu benim hizmetcim demiş cingen gızı.\n\nUnlar bilirler ya (…) her şeyi bilirler. Bu benim hizmetcim demiş gız hindi gızı hizmetci olarak göstermiş. Gız da hiç seslenmiye. Eveli edep terbiye vardır ya gız hiç seslenmiyo. Şimdi diyo ki:\n\n−Ben diyor çarşıya gidcem sene ni lazım. Bene bi peştimal cingene ni lazımsa bene bi peştimal şu bu. Şindi bi de hizmetciye sor:\n\n−Yav diyo u ni istiyo. Hindi hizmetci diyor ki:\n\n−Bi diyor çakı bi dudu guşu bi sabır daşı diyor.\n\n−Hiç de duymadım böle şey diyo emme gidelim bakam.\n\nNeyse u dükkana soruyo bu dükkana soruyo en son dükkan diyor ki:\n\n−Bu diyor dudu guşu sabır daşı çakı çok diyor kasavetli ve sıkıntılı olanlara lazım diyor. Kime lazım? Sen bunu al amma bunu aldığın zaman bu gonuşcak bunlara. Gonuşurkan diyor sen arkasında saklan bunu diyor duy diyor.\n\n−Tamam diyor.\n\nUndan sona unları alıyo unu hizmetciye veriyo öbürünü tabi hanımı ya gara cingen gızı unu una veriyo. Şindi gız gece oturuyo. Bora sabır daşını bora dudu guşunu elinde de çakı. Eeeh diyor hepsini anladıyor. Ben diyor bi ananın bi bubanın bi gızıdım diyor. İşte çaydan geçerken bi guru kelle bene diyor her gün diyo gonuşuyodum. Ben inanmıyordum sarardım soldum şöle oldum böle oldum. Anamgilnen ben burya geldim saraya girdim. Kırk bir gün dinle dudu guşu gabar sabır daşı diyo tabi sabır daşı böle gabarıyo. Hep u adam da hani cenaze onu dinliyo. İşte bir cingen geldi beni al dedi. Ben saraya aldım. Sarayda bene hizmet ediyodu. U gün cenazenin başında bulundu. U cenaze uyandı unu aldı. Beni hizmetci olarak gösterdi. Dinle dudu guşu gabar sabır daşı diyo ama dakika başına öyle diyor ama sabır daşı böle gabarıyo. Şey diyor:\n\n−Sen mi çatlacaksın diyor ben mi çatlayam diyor hindi sabır daşına.\n\nAdam ordan diyo ki:\n\n−Sabır daşı sen çatla diyor.\n\nSabır daşı çatlıyor. Gız galıyo. Gızlan evleniyolar. Cingen garsına diyo ki cingen gızına:\n\n−Kırk katır mı kırk satır mı diye.\n\nHöööy kırk katırlara bindiyo unlar unu öldürüyo. Dört bi tarafa çekiyo. Öbürü de u hani u ilaç yaptı da kırk bir gün una baktı bekledi ya cenazeyi. Unlan evleniyo. Düğün yaptılar muratlarına erdiler.\n\n\n&nbsp;*gıymatlı: Kıymetli\n\n*hindi: Şimdi\n\n&nbsp;*tolu: Dolu\n\n*şindi: Şimdi\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Bayram Padişahı",
        "text": "Şindi* eveli zamanında bir padişah varmış bak. Padişahın bir veziri varmış. Vezir bu gece rüyasında unlar ava gidiyolarmış her zaman bu zaman gitce zaman rüyasında üç derviş gelmiş. U dervişin biri bir guyuya sallamış.\n\n—Yandım tüttüm çıkar, demiş.\n\nÖbürü sallamış öteki derviş gari ötekine de gine:\n\n— Yandım tüttüm öldüm, demiş.\n\nU da çıkarmış. Öbürü sallamış:\n\n— Bırak, demiş.\n\nÖbürü bırakmış bir düşmüş ki her tarafı yılan. Yılan orda şahmaran duruyomuş. Şahmaran demiş ki:\n\n— İkiye ayrılın.\n\nİkiye ayrılmışlar yılan. Bir tane pis yılan garşısına gelmiş rüyasında sabaha gada hanımı ne oldun diyormuş.\n\n—Hiç bişi yok, diyormuş.\n\nOndan sona gitmiş bu. Gitmişler padişaha. Neyse padişah:\n\n— Çok yoruldum, demiş vezirine. Sen otur ben dizine yatam da biraz dinlenem.\n\n—Tamam, demiş.\n\nBunun da talihi gidiyormuş. İnsan şeklinde insanın talihi var gidiyormuş. Yanında da tüfek varmış ee şindi ava gittiler a bunlar padişahın tüfeğini almış gitme diyormuş ben talihinim senin gidiyom diyormuş. Gitme diye tüfeği bi şey yapmış. Padişah hem elinde dabanca* hem de tüfek gayışı padişahın önüne geçmiş. Elinde de dabanca öteden de yılan geliyormuş. Yılanı vuram diye elinde dabanca. Ee bunun gaçacak yeri galmamış zaten talihi gitmiş. Şindi vezirin talihi gitmiş gari tabi nereye düşcek kim bilir. Şindi elinde dabanca gayışı da önüne geçti padişahın tabi padişah dedi ki:\n\n— Sen beni vuracaktın, demiş.\n\n— Yok, demiş yılan var bak.\n\n— Tamam, yılanı gördüm amma hadi şeye öle benim tüfeğin gayışı benim önüme geçti o ne olacak? demiş.\n\n— Seni azad ettim demiş. Öldürmecem azad ettim çok iyi bir vezirimdin ben seni azad ettim.\n\nFilan dağa bi baraka yapmış atmış veziri. Şindi rüyasında gördüğü üç dene derviş bi baksın ki çıkıp gelirler. Hemen hanımı ekmek falan hazırlamış yimişle. Gördüğüm gibi tamam demiş ben gidiyom gari. Neyse dervişler demiş ki:\n\n— Filan dağa gezmeye gidecez.\n\nAlıyolar bunu yimişler içmişler alıyolar veziri götürüyolar. Baksın ki bir guyu içinde cehennem suyu dediği gibi herifin. Atıyo biri yandım gine aynı rüyası yandım tüttüm öteki gine yandım tüttüm ötekini çıkarıyo.\n\n—Yine yandım tüttüm, diyor.\n\nBırakın diyor öteki devriş bırakıyolar laaap guyuya düşüyo. Bi baksın yılan böle gaynıyo guyunun dibinde. İki tarafa şindi şahmaran varmış garşıda. Şahmaran diyo ki:\n\n— İkiye ayrılın.\n\nGine ikiye ayrılıyor yılanlar. Bi tanesi şöle ortaya geliyo.\n\nUyuma diyor vezir bu yılan seni sokcak diyor şindi şahmaran:\n\n— Sene bir masal anlatcam diyor şindi diyo vezire. Şindi ben diyor giderken dağda gezerken diyor şahmaran bir diyor elmas yüssüğüm* vardı çok değerli. U yüssüğü ben düşürdüm diyor. Başka bir bayram padişahı olarak u yüssüğü buldu diyor. U yüssükten diyor üç dene gemi yaptı deryaya saldı. Deryada diyor ne kadar yılan varsa u diyor öldürdü diyor gemiler öldürdü. Bir tane üç tane diyor ejderha u gemiyi parçaladı u gemiyi parçaladı. Undan sonra diyor bayram padişahı diyor u gemiyle çıktı diyor. Bir vezirin kapısına gitti. U veziri kapısında otururkene üç dene çocuk unun divanına durdurdu. U vezir öteki vezir öteki padişahın divanına durdurdu.\n\nU divana dururken dedi ki:\n\n—Ben dedi bayram padişahı bir seyyar vezirim sen çocukları benim garşımda durdurma, dedi.\n\nU gine dinlemedi durdurdu. Bir tellal bağırıyo ki:\n\n— Allaaah benim diyor arkamdan diyor bu kırk dene gatırı diyor denizin kenarına gadar getirirsen sene diyor kırk dene altın.\n\nBağırıyor çığırıyor undan sonra şey diyo:\n\n— Ben gidem, diyor. Çocuklara da diyor ki:\n\n— Ben gidiyom.\n\n—Gitme, diyor çocuklar gidiyor.\n\nKalkıp gidiyor.\n\nBen diyor:\n\n— Sürerim ,diyor kırk dene gatırı.\n\nKırk dene gatırı sürüyor. Gemiye bindiriyor. Gemiye bindirince geminin palamıtlarını goyveriyor götürüyor hindi bayram padişahı. Götürüyor şiye gadan gidecek ta ordada bir adaya çıkıyor. Adada altın, yakut, inci böle dökülüyormuş.\n\nŞey diyor:\n\n— Sen bu gemiyi doldur.\n\nAltınları dolduruyo her şeyi üç dene cevahir diyor u cevahirleri al da gel diyor. Orda bırakacaktır. Orda gideni orda bırakıyor gideni orda bırakıyor. Hani kimse o altından anlamasın benim yanıma gelmesin diye. Hani söylemesin diyerekten. Dolduruyor ağzına gadan altını bayram padişahı güçlü guvvetli. Dolduruyor üç dene daha ordan elmas al gel diyor. U gittiği zaman gemiyi çalıştırıyor bayram padişahı orda galıyor.\n\n— Eyvaaah, diyo bayram padişahı.\n\nŞimdi bir adada galdı gez Allah gez Allah üç gün geziyor. Üç günden sonra gez Allah gez Allah gez Allah bir kapı buluyo. Bi kapının önünde bir yaşlı adam sakallı oturuyor. Bi sakallı adam oturuyor.\n\n— Selam aleyküm dede diyor.\n\n— Aleyküm selam.\n\nBir baksın ki u adada kimisi ölüp gider kimisi hırıldamış u ada ulduğu gibi insan ölüsü. Hep gittiğini yafidi* yafidiymiş urayı unu dolduran şeyi gayįnı dolduran gemiyi yafidiymiş. Her yafidi her gittik sıra bir dene insan bırakıyo orda ölüyo. Ölüyo unlar ölüyor orda çekine çekine aç susuz emma u dolaşıyo ihtiyarı buluyor.\n\nİhtiyara diyo ki:\n\n— Ben buraya geldim kimsesizim ben nereye gidem.\n\n— Sen benim evladım ol, diyor şindi ihtiyar.\n\n— Sen burda ne yapıyon?\n\n—Ben, diyor buranın bekçisiyim oğlum,, diyor. Şindi bir kapı var diyor anca kirazlar açıpduru daha, diyor. Bir kapı var, diyor anca olmuşlar. Kırk dane kapı var. Kırk dane kapı var. Bir tanesi var sakın oraya gitme.\n\nHer gün ihtiyarın başına bakarmış. Başında anahtar varmış. Anahtarı alır gapıyı açıvemiş. Unu aça unu aça unu aça son kapı galmış. Kırk birinci gapı. Ama diyor:\n\n—Oraya gitme oğlum sakın bir kapı var oraya gitme. Onu da bayram padişahında ararduru.\n\n— Tamam, diyor ben gitmem.\n\nNeyse u anahtarı da alıyor ki dediği gibi gar her taraf gar tutuşupduru ağaçlar garın üzerinde galmış içinde galmış. Yalnız bir havuz var havuzun başında bir ağaç var. Şindi üç tane ağaca güvercin gelmiş. Üç tane. Güvercinin güvercin şeye söylüyomuş cinli üçü de cinli peri. Periler kendi kendilerine gonuşuyolar u da biliyormuş unların dillerinden. Şimdi pırrrr biri uçmuş güvercinin banyo etmiş çıkmış havuzda. Şimdi soyunmuş banyo etmiş çıkmış peri gızı. U garı açmış açmış altına girmiş. Garın altına girmiş unlara öle bakıyomuş. Biri daha pırrr inmiş. Gavını*&nbsp;çıkarmış gavları varmış. İnsan oluyor dünya güzeli gibi. Batıyo çıkıyo. Batıyo çıkıyo. Şindi elinde böyük bir asası var. En güççük gız yine gavını çıkarıyo dünya güzeli u da giriyo. Yavaşca gavını çekiyo şindi. Bayram padişahı çekiyo u güççük* gızın u güççük perinin gavını alıyor. Şindi şöle bi dolaştı ki gız gavı yok. Ee hemen anladı o çık dedi. Yardımcılara diyor emir edersem parça parça ederler. Orda kıkır kıkır gülüyor hiç vermiyor. Undan sonracım yavaşca garın altından şöle kendisini gösterdi de bayram padişahı da dünya güzeli gibiymiş. Gız bi galkıp baktı ki perilerde bile yok öyle güzel. Bunlar nese şindi goca adam akşam oldu bayram padişahı gelmedi. U saat anladı. Bi baktı bunlar sarmaş dolaş bayılmışlar düşmüşler havuzun dibine. Goca adam anladı. Goca adam u kapıyı açtı u kapıyı açtı en son kapıya gelmiş.\n\n—Ben sana girme demedim mi diyor.\n\nUnlara bi nikâh gıyıyo goca adam bi nikâh gıyıyo. Sonra bunlar bi kaç zaman oturuyolar.\n\nBayram padişahı bir gün diyo ki:\n\n— Ah ah! Benim de tahtım vardı payım vardı anam vardı bubam vardı, diyo.\n\n— E ne olcek?\n\nŞindi şeylere yardımcılara bi emrediyo gız. Gız tabi bunlar evleniyolar orda goca adam bunları evlendiriyo. Alıyo şindi bunu guşlar. Goca adam oranın bekçisi ya goca adam gari u bahçelerin bekçisi. Kaç tane bahçe varsa hepsi anahtarı goca adamda. Oranın bekçisi. Periler de oraya geliyo. Unlar da perilerin şeyleri yerleri. Undan sonacım aldısa bunu götürüyo. Şindi tahtının payı var tahtı var payı var. Padişah çünkü. Undan sona anası bubası tabi gabul ediyolar. Gabul ettikden sonra diyor ki amcaoğlunun düğünü var bugün. Şimdi amcasının oğlunun düğünü oluyo. Bunlar da beraber gidiyolar. Yok peri gızı anlıyor zaten peri biliyor.\n\nŞindi diyor:\n\n— Beni bırakıp başkasıyla oynama.\n\nAmcasına oğluna veriyor hani beraber oynuyolar periyi. Periyi amcasının oğlu oynarken tabi peri kızı çok güzel amcasının oğlu elini tuttu sıktı. Peri kızının elini sıktı. Sıkınca peri gızı sinirlenmiş.\n\nEve gelmiş demiş ki anasına bubasına:\n\n— Ben gidiyom. Ben gidcem, demiş. Sen bayram padişahı gelince söyle söyle ben gidiyom.\n\nNeyse gitti periler kabul eder mi sünni müslümanı gabul etmez. Kırk gün demiş sene bubası izin. Gidiyo iki dane çocuğu oluyo peri gızının. Peri gızı çocuklarını alıp bubasının ora gidiyo. Kendi bubasının evine gidiyo. Perilerin oraya.\n\n— Sen bi âdemle evlendin kırk gün sene izin kırk günden sonra öldürecem seni, dedi bubası.\n\nŞimdi nasıl hani Arabistan’da hani şey yapıyorlar öldürüyolar hani istemedikleri için. Öldürcem dedi. Neyse bayram padişahı ne yapsın ki şimdi. Geliyo bi bakıyo ki ha iş mesele böyle. Çıkıyo gine. Gidiyo aynı memlekete. Hani katırları sürdü ya kırk tane katırı. Gine u eve geliyo. U evde de çocukların ikisini de hapıse gatmış.\n\n— Yahu sen ne yapıyon? Ben sana söylemedim mi size vezirim ben size padişahım bana güvence olmaz demedim mi. Çocukları çıkar.\n\nÇocukları çıkardı padişah. Şindi bi baktı gine heeeey benim arkamdan bu kırk dane gatırı kim sürerse orda gemiye gatıyo orda altın çekiyo gatırlar. Kim sürerse kırk tane altın var.\n\n— Hıh şimdi yaktım yuvanı, diyo şimdi şey bayram padişahı. Ben sürerim, diyo.\n\nNeyse giriyo gemiye gine. Gatırlar da girdi. Gidiyor yine aynı adaya giriyor. Şindi yüklediyor gemiyi. Yüklüyor ağzına gadan dolduruyor altın. Dedi elmaslara gidiyor. Elmasları şindi diyor elmaslar hemen çabuca. Cebindeymiş. Hemen elmasları tutuyor.\n\nŞindi diyor:\n\n— Gel sen şurya gel sen.\n\nHemen gemiye atlıyor. Tutuyor bayram padişahı o gadar guvvetli döndürüyor döndürüyor döndürüyor döndürüyor Yafidiyi goca okyanusa atıyor.\n\nGeminin de palamıtlarını goyveriyo bunu diyor:\n\n— Cenab-ı Allah kime nasib ettiyse ora gitsin. Sen bütün milleti öldürdün bende seni öldürecem.\n\nDizgine gidiyo goca adamın yanına. Goca adamın yanına dizgine gidiyor. Hani koşaraktan gidiyor. Giderken üç dene dev biribirine böle harb edipdurulamış. Üç dene dev. Bu mal benim bu mal senin bu mal senin bu mal benim pay edemiyolarmış merası.\n\n— Yav nedir bunu gıymeti? demiş.\n\n— Yav, demiş bu gavuğu giyersen hiç görünmezsin, demiş biri.\n\n— Ee söle bakalım bu seccadeye sarılarsan, demiş bu seccade beni filan yere götürsün söyle, demiş hemen götürür. Eee bu ayakkabıyı giyersen denizden de geçersin.\n\n— Tamam demiş. Bak üç dane daş atacam, demiş ormana. Eğer hanginiz bulursa üçü de senin, demiş.\n\nŞimdi bayram padişahı. Hızı geldiği gada çok kuvvetli bir adammış üç dene bir daş atıyo. Onlar giderkene bakmış ayakkabıyı geyiyo. Seccadeyi alıyo. Gavuğu da geyiye. Peri gızının odasına diyor seccade beni buldur. Ooop peri odasına hemen orya. Ondan sonacım şimdi siniyle yemek getiriyolar peri gızına. Geliyo bunu görmüyo peri gızı yanında sofrada. Bu da öyle acıkmış ki peri gızı zaten lokmayı almadan sini bitmiş.\n\nPeri gızı diyo ki:\n\n— İki günüm galdı. Niye doldurup getirmiyorsun hindi hizmetçiye.\n\nTabi u da padişahın gızı peri de padişahın peri padişahı.\n\n— Niye doldurmuyorsun sofrayı? Gine getir.\n\nŞindi hizmetçi şindi getirdim abla gine getir. Şindi bi bakıyo gene sofrada bitti.\n\n— Yav niye getirmiyosun?\n\nYine getiriyo. Hııı peri gızı anlıyo peri ya.\n\n— Çık dışarı, diyo. Sensin gelen diyo bayram padişahına.\n\nPadişaha öyle söylüyo. Yavaşca gavuğu kaldırıyo bayram padişah.\n\n— Ah ee diyo ne yapacaz? Ben seni götürmeye geldim. Hepimiz bunun içine girer gideriz, demiş.\n\n— Yoo diyo babamın emri olmadan hiç bişey olmaz.\n\nSonra diyo ki:\n\n— Yavaşca çıkar elinden gavuğu.\n\nHizmetçi bi geliyo diyor ki:\n\n— Padişaha bir dünya güzeli gibi bir şahıs var ablamın odasında. Kimdir acaba?\n\nGeliyo padişah. Padişah da memnun oluyo. Gızını yine kırk gün kırk gece düğün ediyo. Ondan sonra bunlar bi de gidiyolar orda düğün ediyolar. Daha hâlâ ve hâlâ geçinip durularmış orda işte. Undan sonra da vezire anlatılıyor bak bu hikâye.\n\n— Heeey vezir uyuma bu yılan sokucak seni, diyor.\n\nDaha şahmaran bunu anlatıyor. Şindi guyunun dibinde ya vezir. U bir masal anlattı şahmaran vezire. Garşısında da bir engerek yılan.\n\n— Bu yılan seni sokucak, diyor. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir sen bunu söyliceksin ama söylemiceksin ama benim burda olduğumu.\n\nNitekim söylediler.\n\nUndan sonra vezir diyor:\n\n— Sene müsaade git diyor.\n\nGuyu bir çöküyo ki bütün zümrüt yakut bütün oda doluyo. U guyu bütün zümrüt yakutmuş.\n\nVezir:\n\n—Ben bunu napcam? diyor.\n\nŞindi talihi geldi onun gari. Talihi gittiydi geldi.\n\n— Padişaha söyliyem de bunu hazineye götürsün, diyor.\n\nU zümrütleri yakutları unuda hazineye götürüyolar. Undan sonra kırk gün kırk gece düğün ediyolar geçinip gidiyolar. Bu da gurtuluyo ötekiler de gurtuluyo.\n\n\n*şindi: Şimdi\n\n*dabanca: Tabanca\n\n*yüssük: Yüzük\n\n*yafidi: Yahudi\n\n*gav: Ağaçlarda meydana gelen mantar\n\n*güççük: Küçük\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Hiç",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Var varanın, sür sürenin, destursuz bağa girenin, hali budur Keloğlan'ın...\n\nZamanın birinde bir Keloğlan'la annesi yaşarmış. Keloğlan biraz haylaz ve şakacı bir çocukmuş. Annesi bir gün der ki:\n\n— A benim kel oğlum, keleş oğlum, yediği beleş oğlum, bana bir kilo hiç getir,&nbsp;der.\n\nKeloğlan annesinin dediğini unutmamak için yolda hiç hiç, hiç... diye tekrarlayarak giderken, dere kenarında bir balıkçıya rastlar. Balık tutamadığı için zaten canı sıkılan adam Keloğlan'ın \"hiç, hiç...\", sözüne kızar. Ensesine bir tokat patlatır.\n\n— Amca benim suçum ne, sana ne yaptım?\n\n— Balık tutan adama \"hiç\" denmez.\n\n— Ya, ne diyeyim, amca?\n\n— Biri çıktı, bir daha çıksın&nbsp;diyeceksin.\n\nKeloğlan:\n\n— Biri çıktı, bir daha çıksın,&nbsp;&nbsp;diyerek giderken, cenaze çıkan bir eve varınca, aynı sözü tekrarlarken cenazeyi götürenlerden biri Keloğlan'ın ensesine bir tokat vurur.\n\n— Ayıp değil mi, senin yaptığın? Cenaze çıkan yerde böyle mi denir?\n\n— Ya ne diyeyim amca?\n\n— Allah rahmet eylesin&nbsp;diyeceksin.\n\nKeloğlan:\n\n— Allah rahmet eylesin, sözünü tekrar ederek giderken, bir köpek ölüsünün yanından geçerken yoldan geçen bir başka adam Keloğlan'a yaklaşarak ensesine bir tokat da o vurur.\n\n— Amca nedir benim suçum, her gelen beni tokatlıyor?\n\n— Köpek ölüsüne 'Allah rahmet eylesin' denir mi?\n\n— Ya ne diyeyim amca?\n\n— Oh ne pis kokuyor, diyeceksin.\n\n— Peki amca!\n\nKeloğlan bu sözü tekrarlayarak, yoluna devam eder. Fırının yanına gelince, orada börek almakta olan kadınlar Keloğlan'ı duyunca almaktan vazgeçerler. Fırıncı dışarı çıkarak Keloğlan'ın ensesine bir tokat da o indirir.\n\n— Ya ne diyeyim, amca?\n\n— Oh ne güzel, oh ne güzel diyeceksin.\n\n— Peki amca!\n\nKeloğlan bu sözü tekrarlayarak giderken, kavga eden iki adama rastlar. Bunlar da Keloğlan'a:\n\n— Devam edin, devam edin diyeceksin, derler.\n\nBiraz ileride bir ayakkabıcı dükkanının önünden aynı sözleri tekrarlayarak geçerken, içerde deri sündürmekte olan ayakkabıcı deriyi sündüre sündüre koparır. Öfkeyle Keloğlan'ın ensesine bir tokat da o yapıştırır.\n\n— Ya ne diyecektim amca?\n\n— Çek de uzasın diyeceksin.\n\n— Peki amca!\n\nBaşka bir dükkanın önünde çırağının kulağını çekmekte olan bir ustanın yanında aynı sözleri tekrarlayınca, usta çırağın kulağını koparır. Keloğlan bir tokat da ustadan yer.\n\n— Ya ne demeliydim, usta?\n\n— Hiiiç!\n\nKeloğlan bu sözü duyunca annesinin kendisine hiç ısmarladığını hatırlar.\n\n— Peki usta ver bir kilo hiç,&nbsp;der.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Keloğlan ile Cambazlar",
        "text": "KELOĞLAN İLE CAMBAZLAR\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş... Tanrının günü darıdan çokmuş...\n\nKeloğlan, bir gün eşeğini kasaba pazarına satmaya götürüyormuş. Yolda giderken bulduğu bir altını eşeğe yutturur. Pazara varınca herkes eşeğine üç istiyorsa o, on beş istiyormuş. Etrafını saran müşteriler sorarlar:\n\n— Herkesin eşeği üç ederken, seninki nasıl oluyor da on beş ediyor?\n\nKeloğlan'ın cevabı herkesi şaşırtır:\n\n— Benim eşeğim başka eşektir. Her gün bir altın veriyor.\n\n— Nasıl olur, hiç eşek altın verir mi?\n\n— Bekleyin de görün.\n\nBiraz sonra eşek pisleyince, pisliğin içinden bir altın çıkınca, herkes hayretler içinde kalır.\n\nO yörede herkesi dolandıran Üç Cambaz Kardeşler varmış. Olanları onlar da bir kenardan seyrederlermiş. Keloğlan'ın amacı da zaten onlara bir Alicengiz oyunu oynamakmış. Eşeğe altın yutturması falan hep bunlara oyun oynamak içinmiş.\n\nÜç Cambaz Kardeşler Keloğlan'a gelerek:\n\n— Keloğlan senin eşek yüz altın eder. Al altınları ver eşeği,&nbsp;derler.\n\nKeloğlan, biraz nazlanarak eşeği yüz altına satar. Alan memnun, satan memnun. Helelleşip ayrılırlar. Yolcu yoluna, evli evine gider. Keloğlan ayrılırken:\n\n— Bu eşek cinstir. Günde bir kazan arpayla, bir kazan su verin. Bunları yedirdikten sonra gidip altını alın, diye tembihte bulunur.\n\nÜç Cambaz Kardeşler eve varınca, eşeği ahıra bağlayıp önüne bir kazan arpa ile bir kazan su koyarlar. Eşek yer arpayı, içer suyu... Sabaha varmadan nalları diker. Sabahleyin altını almak için ahıra gelen Üç Cambaz Kardeşler, eşeğin ölüsü ile karşılaşınca, aldatıldıklarını anlarlar.\n\nÜç Cambaz Kardeşler'i aldatmak kimin haddine. Düşerler Keloğlan'ın peşine. Keloğlan'ı tarlada çift sürerken yakalarlar:\n\n— Sen bizi aldattın,&nbsp;diye yakasına yapışırlar.\n\nKeloğlan başına gelecekleri bildiği için hazırlıklıymış. Sabahleyin evden çıkarken karısına \"Akşama misafirlerim var. İyi bir sofra hazırla\" diye sıkı sıkı tembih etmiş. Birbirine çok benzeyen iki tavşandan birini yanına almış.\n\nÜç Cambaz Kardeşler, yakasına yapışınca:\n\n— Durun, ağalar! Bir yanlışlık olmuştur. Akşama yer içer konuşuruz. Ondan sonra ne yapacaksınız yapın. İsterseniz derimi yüzün, der. Sonra tavşanın kulağına eğilip:\n\n— Haydi oğlum, git ablana söyle akşama misafirlerim var. Güzel bir sofra hazırlasın, diye tavşanı bırakır.\n\nAkşam eve gelince tavşanı evin ortasında gezinirken gören Üç Cambaz Kardeşler çok şaşırırlar. Tavşanı satın almaya karar verirler.\n\n— Keloğlan, biz eşekten bir şey öğrenemedik. Tavşanı bize sat, seninle ödeşelim.\n\nKeloğlan biraz nazlandıktan sonra tavşanı yüz altına satar. Adamlar:\n\n— Haydi bizim eve git. Ablan akşama yemek yapsın, biz arkadan geliriz, diyerek tavşanı bırakırlar.\n\nTavşan ne evi biliyor, ne de yolu. Nasıl gitsin? Üç Cambaz Kardeşler, akşam eve varınca, ne yemeği hazır bulurlar ne de tavşanı. Yine aldatıldıklarını anlayarak, geri dönüp Keloğlan'ın boğazına sarılırlar:\n\n— Ya paramız ya canın!\n\nKeloğlan:\n\n— Başıma ne geldi ise hep anamın yüzünden geldi. Tavşana yanlış yem vermiş. O da yolunu şaşırmış, diyerek yalandan annesini dövmeye başlar. Annesi de yalandan ölmüş gibi yatar. O zaman Keloğlan adamlara çıkışır:\n\n— Gördünüz mü? sizin yüzünüzden annem öldü. Sizi konağa bildireyim de görün,&nbsp;diye korkutur. Adamlar tam kaçarlarken cebinden çıkardığı bir düdüğü öttürünce, annesi dirilmeye başlar. Adamlar hayretler içinde kalırlar.\n\n— Keloğlan, bu işi nasıl yaptın. Hiç ölen dirilir mi?\n\n— Bu düdük başka düdüktür. Cana can, mala mal katar.\n\nAdamlar yine her şeyden vazgeçip düdüğü satın alırlar. Eve varınca hemen karılarını öldürerek tekrar diriltmek için düdüğü öttürürler. Fakat bütün çabaları boşa gider. \"Giden gelse dedem gelirdi.\"\n\nKarılarından da olan Üç Cambaz Kardeşler kılıç kalkan kuşanıp kara, yağmura aldırmadan yürürler. Keloğlan'ın kapısına dayanırlar:\n\n— Buyurun Ağalar! Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Bu ne hâl?\n\n— Bu defa hoş da gelmedik. Boş da gelmedik. Seni Azrail bile elimizden alamaz.\n\n— Ağalar, sakin olun hele ocak başına geçin. Çok da ıslanmışsınız. Elbiselerinizi kurutun. Ondan sonra konuşuruz.\n\nAdamlar elbiselerini çıkarıp ocak başına geçerler. Keloğlan da son hamlesini yapar.\n\n— Ağalar siz kurunurken, ben size süt ısıtıp getireyim. Yalnız ocağın yanındaki küpleri açmayın. Bütün altınlarım oradadır. Ben hemen gelirim,&nbsp;diyerek oradan ayrılır.\n\nÜç Cambaz Kardeşler bütün paralarına kavuşacaklarına çok sevinerek hemen küplerin kapaklarını açarlar. Bu defa aldatıldıklarını bile düşünecek zaman bulamazlar. Küplerdeki arılar çıplak vücutlarına yapışırlar. Neye uğradıklarını anlayamadan kendilerini sokakta bulurlar. Arkalarına bile bakmadan oradan uzaklaşırlar.\n\nBu olaydan sonra Keloğlan'la baş edemeyeceklerini anlayarak, her şeyden vazgeçerler. Helâl yoldan kazanmaya karar verirler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Padişah ve Oğulları",
        "text": "Bir zamanlar evli bir padişah varmış. Üç gün üst üste aynı rüyayı görmüş. Rüyasında bir adam kendisine - Başına bir musibet gelecek. Gençliğinde mi yoksa yaşlılığında mı gelsin istersin? diye sormuş.\n\nPadişah eşine rüyasını anlatmış. Eşi ise padişaha:\n\n- Başımıza ne gelecekse gençliğimizde gelsin yaşlılığımızda üstesinden gelemeyiz demiş.\n\nPadişah ertesi gün yine aynı rüyayı görmüş ve\n\n- Gençliğimizde gelsin demiş.\n\nO günden sonra padişah her şeyini kaybetmiş. Artık başka bir padişahın yanına köle olarak çalışmak için eşi ve çocukları ile beraber yola çıkmışlar. Yolda önlerine bir dere çıkmış. Dereyi geçerken oğulları derede akıntıya kapılmışlar. Oğlunun birini çoban diğerini değirmenci bir adam kurtarmış ama padişahın ve eşinin bundan haberi olmamış. Padişah ve eşi artık köle olarak çalışıyorlarmış. Kadın bir gün kapının önünü süpürürken iki kapı bekçisinin konuşmasını duymuş. Bekçinin biri diğerine\n\n- Sen nerelisin, annen baban kim? diye sormuş. Bekçi de:\n\n- Annem, babam ve kardeşimle dereyi geçerken ben de akıntıya kapılmışım. Annemi babamı hatırlamıyorum. Beni bir çoban kurtarmış demiş. Diğer bekçi de:\n\n- Ben de annemi babamı hatırlamıyorum, dereyi geçerken ben de akıntıya kapılmışım. Beni de bir değirmenci kurtarmış demiş.\n\nKadın elindeki süpürgeyi atmış ve ağlayarak\n\n- Siz benim oğullarımsınız diyerek bekçilere sarılmış.\n\nKocası da dağa odun toplamaya gitmiş. Kadın, kocası gelir gelmez ona olanları anlatmış. Adam da oğullarına sarılmış ve ağlamaya başlamış. Adam ve kadın oğullarına hayatlarını anlatmaya başlamışlar. O günden sonra anne, baba ve oğulları hiç ayrılmadan mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Hanenis İle Göbelis",
        "text": "Eskiden bir keçi varmış. Bu keçinin iki tane de oğlağı varmış. Oğlakların adını ne koyayım diye düşünüp dururken aklına Hanenis ve Göbelis koymak gelmiş. Bu keçinin küçük bir de evi varmış. Oğlaklarını eve bırakıp otlanmaya gidermiş ve akşama kadar da gelmezmiş. Akşam eve döndüğünde oğlaklarına kapıyı açmaları için şöyle seslenirmiş.\n\n- Hanenisimle Göbelisim kapıyı açın da mamanızı vereyim. Boynuzumda ot getirdim mememde süt getirdim dermiş.\n\nAnnelerinin sesini duyan oğlaklar kapıyı hemen açmışlar. Günler böyle sürüp giderken, kurdun biri keçiyi takip etmiş. Yine keçi otlanmak için evden ayrıldığında kurt keçinin evine gelmiş. Aynı keçi gibi\n\n- Hanenisimle Göbelisim kapıyı açın da mamanızı vereyim. Boynuzumda ot getirdim mememde süt getirdim demiş.\n\nOğlaklar kapıyı hemen açmamışlar.\n\n- Sen bizim annemiz değilsin! Sen aksın. Bizim annemiz karaydı demişler.\n\nKurt oğlakları kandıramadığını anlayınca gitmiş ve akşam olduğunda anneleri gelmiş.\n\nKurt doğruca bir gölet aramaya başlamış. Su göletini bulan kurt, gölette kendini iyice ıslatmış ve oradan da bir kömür ocağına gitmiş. Kendini kömür karasına boyayan kurt keçiyi izlemeye devam etmiş. Keçi evden ayrılır ayrılmaz evin kapısını çalmış ve\n\n- Hanenisimle Göbelisim kapıyı açın da mamanızı vereyim. Boynuzumda ot getirdim mememde süt getirdim demiş.\n\nSesi duyan oğlaklar kapının deliğinden simsiyah görünen kurdu anneleri zannetmişer ve hemen kapıyı açmışlar. Kapının açıldığını gören kurt oğlaklardan birini tutmuş ve yutuvermiş. Diğer oğlak içeriye kaçıp saklanmış. Kurt evden ayrıldığında keçi eve gelmiş.\n\nAnnesine kapıyı açan oğlak, annesinin “Göbelisim hani?” sorusunu duyunca, olup biten herşeyi anlatmış. Keçi ağlamaya başlamış ve Göbelisi bulmak için evden çıkmış bir çobana rastlayan keçi\n\n- Göbelisimi gördün mü? diye sormuş. Çoban:\n\n- Yook demiş.\n\nBiraz daha aramaya başlayan keçi bir kurda rastlamış. Keçi :\n\n- Göbelisimi gördün mü? diye kurda da sormuş.\n\n“Yok” cevabını alan keçi biraz ilerde tarlasıyla uğraşan çiftçiyi görmüş ve ona doğru ilerlemiş. Çiftçiye de aynı soruyu sormuş ve şöyle karşılık almış.\n\n- Bir kurt orda yatıyor. Git ona sor demiş.\n\nBu cevabın üzerine keçi, kurdun yanına gitmiş ve ona da aynı soruyu sormuş. “Yok” cevabını alan keçi ona inanmamış.\n\nBoynuzlarını kurdun karnına sokan keçi Göbelisini bulmuş ve onu kurdun karnından çıkarmış. Göbelisi de yanına alarak evine dönen keçi ve oğlakları mutlu mesut yaşamaya başlamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Altınlı Kız",
        "text": "Eskiden altınlı bir kız varmış…\n\nGenç bir adam at almak istiyormuş. Bunun için köy köy gezip duruyormuş. Gezdiği köylerden birinde Altınlı Kız’ı görmüş ve çok beğenmiş. At falan aklından çıkmış ve doğrudan evine dönmüş. Babasına:\n\n— Baba filan yerde bir kız var, altın saçılıyor. Git te onu bana iste, demiş.\n\nBabası:\n\n— Oğlum onu sana vermezler, demiş. Ama oğlan ısrar etmiş.\n\n— Olsun bi kerecik iste, demiş babasına.\n\nAdam kızı istemeye gitmiş. Kızın babası kızı vermiş ama bir haral (büyük torba) altın istemiş başlık parası olarak.\n\nBunun üstüne kız kendinden dökülen paraları toplayıp biriktirmeye başlamış. Kızın biriktirdiği altınların üstünü de oğlan tamamlamış ve kızın babasına vermiş.\n\nKızı gelin getirecekleri vakit ata bindirmişler ve yanında teyzesiyle birlikte yola çıkmışlar. Biraz ilerleyince altınlı kızın gözlerini oymuş teyzesi. Kızın fistanını kendi kızına giydirmiş ve gelin kıza da kızının fistanını giydirmiş. Kendi kızını ata bindirip oğlan evine gitmiş. Oğlan kızı görünce\n\n— Bu benim nişanlım değil, ben bunu almam demiş. Alırsın almazsın diye kavga çıkmış ve sonunda oğlan kızı almamış. Aynı zamanlarda oduna giden yaşlı bir kadın ormanda sefil haldeki altınlı kızı bulmuş. Kıza;\n\n— Noldu kızım sana? Kim yaptı? diye sormuş. Kız;\n\n— Beni bu hale teyzem getirdi demiş ve başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın\n\n— O zaman seni evine götüreyim de iyileş, demiş. Kız;\n\n— Bana her gün banyo yaptırırsan benden her gün altın dökülür, demiş. Yaşlı kadın kızı doyurmuş, onu iyileştirmiş.\n\nAltınlı kız kendinden dökülen altınları toplayıp yaşlı kadına vermiş.\n\n— Bunlarla evine yemek al demiş. Kadın altınları alıp pazara gitmiş ve gördüğü insanlarla bu altınlar karşılığında bir çift göz alacağım diye konuşmuş. Kime sorduysa “Bende yok” cevabını almış. Bir zaman sonra kzın teyzesiyle karşılaşmış ve altınların karşılığında göz almak istediğini söylemiş. Kadın “bende var” demiş. Altınları alıp evine dönmüş yaşlı kadın. Altın karşılığında aldığı gözleri altınlı kıza takmış yaşlı kadın. Gözleri takarken sağı sola solu sağa takmış ve kız şaşı olmuş.\n\nBir zaman sonra köye padişah gelmiş ve tüm köylülerin meydanda toplanması için buyruk vermiş. Altınlı kız:\n\n— Sakın benden bahsetme, diye tembihlemiş yaşlı kadını.\n\nYaşlı kadın “tamam” demiş ama meydana gider gitmez:\n\n— Filan yerde böyle bir kız var, o da gelsin, demiş.&nbsp;\n\n— Padişah kızın gelmesi için buyruk vermiş. Kız da:\n\n— Ayağımın altına yol boyunca halı döşerseniz gelirim, demiş.\n\nPadişah halıyı döşettirmiş. Kız halının üzerinden meydana doğru ilerlerken üzerinden altınlar dökülüyormuş. Köylüler dökülen altınları kapışmışlar.\n\nTekrar at aramaya çıkan altınlı kızın nişanlısı kızı görmüş ve kızın yanına gelmiş. Padişaha:\n\n— Bu benim nişanlımdı, demiş.\n\nKızı almış ve evine dönmüş. Düğün yapmışlar ve mutlu mesut yaşamaya başlamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Karga",
        "text": "Eskiden padişahın bir oğlu varmış. Oğlunu at alması için saraydan göndermiş. Oğlan at almak için gittiği yerde bir kız görmüş. At almayı falan unutmuş ve babasının yanına dönmüş.\n\n- Baba filan yerde bir kız var onu bana al demiş. Padişah:\n\n- Oğlum o kızı sana vermezler demiş. Oğlan:\n\n- Olsun yine de bir iste demiş.\n\nPadişah gitmiş kızı istemiş. Kızı vermişler ama başına bir “Hedik” koymuşlar ve kızı bir kavak ağacının başına oturtmuşlar.\n\nAynı çağlarda bir adamın yedi kızı varmış. Baba büyük kızına\n\n- Git de pınardan bir cere su getir demiş.\n\nKız su getirmek için pınara gitmiş ama oradaki ışığı görünce merak edip başını yukarı kaldırmış. Bir de ne görsün kavağın başında ışık saçan bir kız var. Kızdan öyle çok ışık saçılıyor ki su almak için gelen kız ışıklı kıza demiş ki\n\n- Beni de yanına al\n\nIşıklı kız:\n\n- Olmaz hediğimi kırarsın demiş ve kızı yanına almamış.\n\nIşıklı kız oturup dururken kızın küçük kardeşi gelmiş ve o da kızı görünce aynı şeyleri söylemiş. Işıklı kız onu da yanına almamış. Baba meraklanmış ve bir diğer kızına demiş ki\n\n- Kızım sen git de su getir. Hem ablalarına da bakbakalım nerdeler demiş.\n\nO da gitmiş ve görmüş ışıklı kızı. Demiş ki\n\n- Beni yanına al saçlarını temizleyeyim demiş. Işıklı kız:\n\n- Olmaz hediğimi kırarsın sonra da padişahın oğlu beni almaz demiş. Kız ısrar etmiş.\n\n- Ellemem hediğini demiş. Işıklı kız ikna olmuş ve kavağa\n\n- Eğil kavağım eğil demiş.\n\nKız kavağa çıkınca ışıklı kız tekrar\n\n- Doğrul kavağım doğrul demiş ve kavak eski haline dönmüş.\n\nO kız da dönmeyince baba bir diğer kızını göndermiş. O kız da kavaktaki kızı ve saçtığı ışığı görünce şöyle demiş.\n\n- Hüsnüm güzel ben güzelim, ben bu suda ne gezerim.\n\nVe elindeki cereyi yere çalarak oradan uzaklaşmış. Işıklı kızın yanındaki kız ışıklı kızın saçının teline dokununca hedik kırılmış ve kız artık ışık saçmamaya başlamış.\n\nIşıklı kızı almak için gelen padişahın oğlu kızın ışık saçmadığını görünce şöyle demiş\n\n- Bu benim nişanlım değil, ben bu kızı almam.\n\nVe oradan uzaklaşmış. Buna çok üzülen ışıklı kız\n\n- Hediğimi gırnak aldı, konduğum dallar çürüsün demiş ve kargaya dönüşmüş. O günden sonra karganın konduğu bütün dallar ağaçlar çürümüş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Keloğlan ile Köse",
        "text": "[Keloğlan ile Köse]\n\n&nbsp;\n\nBir adamın iki oğlu varmış. Oğullarına:\n\n— Ben ölürsem \"tüyü sarı, gözü gök\" adamın yanında çalışmayın, diye nasihat eder.\n\nGünü yetmiş adam ölür. Oğulları anneleri ile birlikte yetim kalırlar. Adam fakir olduğu için çocuklara da bir şey kalmamış.\n\nBüyük oğlan:\n\n— Kardeşim sen annene bak, ben çalışmaya gidiyorum. Kazandığım para ile geçinir gideriz, diyerek çantasını hazırlar gurbetin yolunu tutar. Keloğlan da annesi ile kalır.\n\nAz gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Sonunda bir kasabaya varmış. Karşısına tüyü sarı gözü gök bir adam çıkar:\n\n— Nereye gidiyorsun?\n\n— Çalışmaya gidiyorum.\n\n— Benimle çalış.\n\n— Olmaz.\n\n— Niçin olmaz?\n\n— Babamın nasihati var. Gözü gök, tüyü sarı adamla çalışmam.\n\nOğlan kasabanın ortasına varır. Yine aynı adam:\n\n— Gel sana iş vereyim. Benimle çalış.\n\n— Olmaz, babamın nasihati var.\n\nOğlan kasabanın sonuna varınca, yine aynı adam karşısına çıkar:\n\n— Gel benimle çalış.\n\nAç susuz kalan oğlan çaresiz kabul eder. Eve gelip yiyip içtikten sonra adam, bir şartı olduğunu söyler. O da kim kızarsa kafasının derisi yüzülecektir.\n\n— Çifte gideceksin benim tazının atladığı yer kadar süreceksin. Oduna gideceksin katırları boş getirmeyeceksin. Bunları yapamazsan derini yüzerim.\n\nErtesi gün oğlan çifte gider. Tazı bir atlar iki dönüm uzağa düşer. Akşama kadar ancak bir dönüm sürebilen oğlan köye döner.\n\n— Ne yaptın oğlum?\n\n— Tazı iki dönümlük yer atladı. Öküzler çok dingin, ancak bir dönüm yer sürebildim. Akşam olunca da döndüm geldim.\n\n— Oğlum suçun bir oldu.\n\nBir gün sonra beş katırla oduna giden çocuk iki katır yükü odunla döner gelir.\n\n— Ne yaptın oğlum?\n\n— Akşama kadar çalıştım. Ekmek bile yemedim. Ancak bu kadar kesebildim.\n\n— Gel bakalım sen cezayı hak ettin. Ağa çocuğun kafa derisini yüzer. Köye perişan bir vaziyette dönen oğlan başından geçenleri tek tek anlatır. Küçük kardeşi:\n\n— Ah kardeşim sende iş yokmuş. O adamı sen bana tarif et. Ben onun dersini vereyim, der.\n\nKeloğlan çantasını hazırlar yola çıkar. O kasabaya varınca aynı adam karşısına çıkar. Tüyü sarı gözü gök, çirkin bir adam...\n\n— Nereye gidiyorsun Keloğlan?\n\n— Çalışmaya.\n\n— Benimle çalışır mısın?\n\n— Çalışırım.\n\nAkşam olunca eve gelir, yer içerler. Sonra adam söze başlar:\n\n— Keloğlan benim bir mukavelem var. Onu kabul edersen öyle çalışırsın. Yoksa seni çalıştırmam.\n\n— Nedir o mukavelenin şartları?\n\n— Verdiğim işleri yapmazsan, bana kızarsan kafa derini yüzerim.\n\n— Peki Ağa. Yalnız sen de kızmayacaksın.\n\n— Kabul, ben kızarsam, sen de benim derimi yüzersin.\n\nAdam, Keloğlan'ı yeneceğinden emin olduğu için bu şartı hemen kabul eder.\n\nErtesi gün Keloğlan çifte gider. Tazı atlar, iki dönüm ileri düşer. Keloğlan akşama kadar bir dönüm yer sürer. Akşam olup gün inince tazıyı yakalayıp keser. \"Bunlar çok dingin bir işe yaramazlar\" diyerek öküzleri de keser. Eli boş eve döner.\n\n— Ne yaptın Keloğlan, hani öküzler?\n\n— Tazı atlayınca ayağı kırıldı, kestim. Öküzler bir dönüm yer sürünce, yürüyemez oldular. Onları da kestim. Darılmadın değil mi?\n\n— Yok, oğlum kızar mıyım? İyi yapmışsın.\n\nSonraki gün oduna giden Keloğlan dağa doğru çıkarken \"Bunların ön ayakları uzun geliyor\" diyerek katırların ön ayaklarını kısaltır. Katırlar yürüyemeyince, yatırır onları da keser. Eli boş eve döner.\n\n— Ne yaptın Keloğlan, katırlar nerede?\n\n— Yokuş yukarı çıkamadılar. Ben de onları kestim. Bana darılmadın değil mi?\n\n— Yok oğlum darılır mıyım? İyi yapmışsın.\n\nAdam anlar ki, bu Keloğlan kendisine bir zarar verecek karısına der ki:\n\n— Hanım bu çocuk bizi de kesecek. Sen bir sandık ekmek yap. Biz buradan kaçalım.\n\nKeloğlan da bunları dinliyormuş. Kadın erkenden kalkar, ekmekleri yapar. Sandığa yerleştirir. Keloğlan sandığı boşaltır içine girer. Üzerine de biraz ekmek koyar.\n\nYolda giderken Keloğlan sıkışır Adamın sırtına işer.\n\n— Hanım, ekmeğin yağları sıcaktan eridi, üstüme aktı, der.\n\nBiraz daha yol gittikten sonra bir köye varırlar. Ekmek kokusu alan köpekler etraflarını sarınca \"Keloğlan olsaydı bu köpekleri öldürürdü\" der adam. Keloğlan kafasını kaldırır, \"Ağa ben buradayım\" diyerek aşağı iner, köpekleri öldürür.\n\n— Ağa, sizinle geldim diye bana kızdın mı?\"\n\n— Yok oğlum kızmadım. İyi yapmışsın, canımızı kurtardın. Adam böyle demiş ama sinirinden de dudaklarını ısırırmış. Hep beraber giderlerken akşama doğru bir deniz kenarına gelirler.\n\n— Bu geceyi burada geçirelim, der Ağa. Karısına da gizlice tembih eder:\n\n— Keloğlan'ın yatağını denizden yana ser. Gece denize yuvarlar kurtuluruz, der.\n\nNeyse uzatmayalım. Yerler, içerler, yatarlar. Keloğlan uyur mu? Başına gelecekleri biliyor. Gece yarısı adamla karısının arasına girip yatar. Kaktıra kaktıra kadını denize yuvarlar.\n\nAdam uyanınca bakar ki, yanında yatan Keloğlan.\n\n— Ulan Keloğlan karım nerede?\n\n— Yalnız yatınca üşüdüm. Aranıza girdim. Üçümüz yatağa sığmayınca hanımı denize attım. Yoksa darıldın mı Ağa?\n\n— Darılma değil, yırtıldım bile.\n\n— Eee Ağa sen cezayı hak ettin. Keloğlan adamın kafa derisini yüzer köyüne döner.\n\nAnnesi ve kardeşine olanları anlatır. Bir daha babalarının nasihatinden dışarı çıkmayacaklarına yemin ederler. Kendi hallerinde yaşayıp giderler.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Ese ile Köse",
        "text": "[Ese ile Köse]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellal iken, pireler berber iken... Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken...\n\nÜlkenin birinde Köse diye bir değirmenci yaşarmış. Adı gibi kendisi de kösenin biriymiş. Yalan desen bunda, hile desen bunda. On parmağında on marifet varmış. Önüne gelene sakalındaki teller kadar yalan söylermiş. Bin dereden su getirir, sulu dereden susuz gönderirmiş. Değirmenine buğday öğütmeye gelenlere 'Yel üfürdü, su götürdü, kuşlar yedi, bitirdi' gibi bin bir çeşit yalan uydurur, allem eder, kallem eder, ellerinden buğdaylarını alırmış. Dolu giden boş, tok giden aç dönermiş evine. Bir giden bir daha yanından bile geçmezmiş.\n\nO yörede yaşayan yoksul bir köylü ile üç oğlu varmış. Adam yaşlanınca pazara, değirmene gidemez olmuş. Oğullarını göndermeye başlamış. Daha önceki yıllarda büyük oğulları Köse'nin elinden kurtulamamışlar. Değirmene gitme sırası küçük oğlana gelmiş. Onun adı da Ese imiş.\n\nOğlan değirmene giderken babası sıkı sıkı tembih eder:\n\n— Aman Köse'nin değirmenine uğrayayım deme. Ağabeylerin gibi soyulmuş soğana dönersin.\n\nEse buğday çuvallarını arabaya atarak düşer yola. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Önüne gelen ilk değirmene girmiş. Değirmenciyi görünce, onun Köse olduğunu anlar. şuna bir oyun yapayım da Hanya'yı Konya'yı anlasın, der, kendi kendine. \"El mi yaman bey mi yaman görsün.\" Buğdayları un ettikten sonra, gömbe yaparak Köse'yi ve orada bulunanları çağırır.\n\n— Arkadaşlar! şimdi birer masal anlatacağız. En güzel ve inandırıcı masalı kim anlatırsa, diğerlerinin unlarını da alsın gitsin, der.\n\nKöse bu işe dünden razı. Üstelik kendi ayağı ile gelmiş bu fırsat kaçırılır mı hiç! Hemen kabul eder. Diğerlerinden ses çıkmayınca, Köse başlar anlatmaya.\n\n— Şu tarlayı görüyor musunuz? diye değirmenin yanındaki tarlayı gösterir.\n\n— Geçen yıl o tarlaya bostan ektim. İçinde bir kabak büyüdü. Bir delik açıp içini boşalttım. Bir tarafına ahır, bir tarafına samanlık, ortasına da iki göz ev yaptım. Bir kış kışladım. Gömbe de unlar da benim, diyerek ayağa fırlar.\n\nSonra Ese almış sözü:\n\n— Biz üç kardeşiz. Büyük ağabeyim bir gün dağda sürüyü kaybetmiş. Gelip bize haber verdi. Üç kardeş dağı taşı aradık, koyunları bulamadık. Babama haber verdik. Babam \"Al horoza gem takın, eğer vurun. Ben gideyim. Sürüyü bulup geleyim\" dedi. Babam hazırladığımız horoza binerek sürüyü bulup geldi. Horozun eğerini indirince baktık ki sırtı yara olmuş. Hemen yaraya kireç ektik. Orası gübrelendi. Sürdük arpa ektik. Minare boyu arpa bitti. Biçerken bir delik gördük. Kazdık içinden bir tilki çıktı. Tilkinin karnını yardık. İçinden bir kağıt çıktı. Kağıdı hocaya okuttuk:\n\n— Köse'ye söyleyin, yalan dolanla iş, haramla aş olmaz. Herkesin hakkını geri versin. Gömbe de beraber yensin, diyerek sözlerini bitirir.\n\nOrada bulunanlar Ese'nin masalını beğenip alkışlarlar. Köse kızgınlığından küplere binmiş, kendi kendine homurdanmış. Yenilgiyi içine sindirememiş.\n\n— Aferin sana delikanlı! Hem akıllı hem de bilgili bir çocuksun. Hoşuma gittin doğrusu. Bana hizmetkâr olursan sana çok para veririm. Hem sanat öğrenirsin, hem de zengin olursun, der.\n\nAklınca Ese'ye bir dolap çevirecekmiş. Böylece bu yenilginin acısını çıkaracakmış. Ese de onun bir numara çevireceğini anlamış.\n\n— Olur ama ağzını açıp laf etmeyeceksin. Konuşanın ağzı dikilecek. Kim kime kızarsa derisi yüzülecek. Bu şartlarımı kabul edersen emrine hazırım, der.\n\n— Tamam, der Köse. Şu komşular da şahidimiz olsun.\n\n— Haydi şimdi öküzleri koş, çifte git. Tazı nereye çökerse orayı sür.&nbsp;\n\nEse arabayı koşar. Sabanı da arabaya atarak, düşer yola. Bayır bir yere gelip tazı çökünce orayı sürmeye başlar. Öküzün biri yüksekte kaldığından iyi sürülmüyormuş. Yüksekte kalan öküzün ayaklarını keser. Bu kez de öbür öküz yüksekte kalır. Onun da ayaklarını keser. Her şeyi orada bırakıp değirmene döner.\n\n—Ne yaptın Ese?\n\n— Böyle böyle oldu. Öküzleri kestim.\n\n&nbsp;\n\nKöse çok kızar; fakat anlaşmadan dolayı bir şey diyemez.\n\nEse, ertesi gün koyunları otlatmaya götürür. Ot bulup otlatmış, yayla bulup yaylatmış, kaval çalıp dinlet­miş. Derken öğle sıcağı bastırınca koyunları bir elma ağacının altına yatırır. Kendisi de ağaca çıkarak karnını doyurur. \"Biraz da Köse'ye götürürüm\" diyerek ağacı silke­ler. O ininceye dek koyunlar elmaları yer. Bıçağını çeke­rek koyunları keser. Kara koçun kulağında bir elma kaldığı için o kurtulur. Kara koçla birlikte değirmene döner. Köse'ye olanları anlatır. Köse kızgınlığından deliye dö­ner. Bir şeyler söyleyecek olduysa da anlaşmayı hatırlaya­rak susar. Söylense işler iyice sarpa saracak. Aşağı tü­kürse sakal, yukarı tükürse bıyık!\n\nBirkaç gün sonra Ese atları yemlemek üzere ahıra inince, atlar kişnemeye çifte atmaya başlamışlar. \"Ben size gösteririm\" diyerek atları da keser. Köse kızgınlığından \"yandım anam türküsü\" çağırır.\n\n\"Bunun kırdığı ceviz kırkı geçti. Ne yapsam da kurtulsam bu püsküllü beladan\" diye düşüncelere dalar. \"El mi yaman, bey mi yaman\" öğrenmiş ama iş işten geçmiş.\n\nBir gün karısına dert yanar:\n\n— Başa gelmedik iş, ayağa değmedik taş olmazmış. Lâkin öyle bir belaya çattık ki, canıma tak etti. Dertsiz başımızı derde soktuk. Kaynayan aşımızı soğuttuk. El elden, akıl akıldan üstündür. Sen bu işe ne diyorsun? Birazcık akıl ver.\n\n— A herif! Köse sakalına tükürdüğüm herif! Ben ne bilirim. Aklını peynir ekmekle mi yedin? Önce ne sordun, ne de söyledin. Azıcık aklım var, onu da sana mı vereyim? Kendin ettin, kendin buldun, ne halin varsa gör.\n\nKöse karısının bu sözlerine çok içerler. Saplı tokmakla kafasına vurarak öldürür. Bu arada Ese bütün olanları görmüş. Ağasına çıkışır:\n\n— Seni konağa bildireceğim.\n\n— Aman Ese yapma, ne istersen vereyim!\n\n— Seni bu beladan kurtarırım. Ama tüm malını mülkünü bana bağışlayıp bu diyardan gideceksin.\n\nKöse çaresiz kabul eder. Kadını bir eşeğin üzerine bağlayıp bir bostan tarlasına sürerler. Uzaktan seyretmeye başlarlar.\n\nBostancı:\n\n— Hey kadın! Çek şu eşeğini, dediyse de duyuramaz. Elindeki sopayı kadına doğru fırlatır. Kadın da yere düşer. Tam bu sırada Ese ile Köse ortaya çıkar.\n\n— Yetişin komşular, bostancı kadını öldürdü!\n\nAdam şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez. Ese ile Köse adamın ellerini bağlayıp kasabanın yolunu tutarlar.\n\nKöse, \"Tamam” der, malım mülküm senin. Ben ettim sen etme. Mal maşat, tarla tokat ne varsa hepsi senin\" diyerek onlardan ayrılır. Başka diyarlara giderek izini kaybet­tirmek ister.\n\nKöse ayrılıp gittikten sonra Ese zavallı adamı serbest bırakarak köyüne döner. Olup bitenleri anlatır. Halk \"Bir püsküllü beladan kurtulduk\" diye çok sevinir.\n\n\"Yerin kulağı var\" derler. Köse'nin yaptıkları kulaktan kulağa duyulmuş. Jandarmalar her yakada onu arıyorlarmış. O ise başına geleceklerden habersiz kendine yeni bir yurt arıyormuş.\n\nGökten üç elma düştü. Biri masalı anlatanın, biri okuyanın, birisi de dinleyenlerin başına...\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Yedi Kızlar",
        "text": "YEDİ KIZLAR\n\nBir varmış, bir yokmuş... Zamanın birinde bir köyde yedi kızlı bir adamla yedi oğlanlı bir adam varmış. Yedi oğullu adam:\n\n— Benim yedi tane babayiğit oğlum var, diye gururlanırmış.\n\nYedi kızlı adamla da alay edermiş. Köylüler de öbür adamdan korktukları için onun tarafını tutarlarmış.\n\nBir gün yedi kızlı adam eve çok üzgün gelir. Babasının bu durumunu fark eden küçük kızı babasının karşısına oturur.\n\n— Babacığım, bu gün çok üzüntülüsünüz. Derdini bize anlatırsan belki bir çaresini buluruz.\n\n— Kızım benim derdimin çaresi yok!\n\n— Babacığım Allah çaresiz dert vermez. Sen bize üzüntünün sebebini söyle, ben bir çaresini bulurum.\n\nAdam kızının ısrarlarına dayanamaz, yedi oğlanlı adamın yaptığı hakaretleri bir bir anlatır.\n\nO zaman kız der ki:\n\n— Babacığım, sen o adama git! Senin büyük oğlanla benim küçük kızı bir işe gönderelim. Görelim bakalım hangisi daha fazla para kazanacak de, gerisine karışma.\n\nErtesi gün adam kahvede otururken yine yedi oğlanlı adam gelerek alaylı alaylı selam verince, beriki dayanamaz:\n\n— Senin yedi oğlun var. Sen onlarla öğünüp duruyorsun. Bu oğlanların bir de marifetini görelim. Senin büyük oğlanla benim küçük kızı bir işe gönderelim. Bakalım hangisi daha çok kazanacak, diye adama çıkışır.\n\nAdam da razı olur. Kız ile oğlanı ayrı ayrı yerlere gönderirler. Kız köyden uzaklaşınca, yanına aldığı erkek elbiselerini giyerek erkek kılığında yoluna devam eder. Gide gide yolu bir şehre düşer. Orada yorgun argın üstü başı perişan bir halde sarayın önünden geçerken, vezirin dikkatini çeker. Vezir karşısına geçip yüzüne bakar. Eli ayağı düzgün bir çocuk...\n\n— Sen buralarda ne arıyorsun?\n\n— Efendim, ben çok uzaklardan geldim, iş arıyorum.\n\nVezir buna acıyarak yanına alır, sürüsüne çoban yapar. Oğlunu da yanına arkadaş olarak verir.\n\nGel zaman git zaman... Vezirin oğlu bu çobandan şüphelenmeye başlar. Bu çoban kızdır, diye. Gönlü de ona doğru kaymış. Annesine giderek, her şeyi anlatır:\n\n— Anneciğim, bu çoban kız, ama anlamak için ne yapacağım bilmiyorum, bana yardım et, der.\n\nAnnesi:\n\n— Oğlum, sen arkadaşını bir sarrafa götür. Eğer kız ise altına inciye bakar; oğlan ise aynaya tarağa bakar. O zaman anlarsın, der.\n\nÇobanın da çok sevdiği, koynunda yatırdığı bir kedisi varmış. Olup bitenleri dinler, hemen gidip kıza haber verir:\n\n— Abla, abla! Senden şüpheleniyorlar. Böyle böyle yapacaklar, diye duyduklarını kıza söyler.\n\nErtesi gün iki arkadaş sarrafa gider. Vezirin oğlu ne kadar üstelediyse de kız:\n\n— Altınlar benim işime yaramaz; diyerek çakı, tarak ayna gibi şeyleri beğenir.\n\nOğlan, arkadaşının kız olmadığına çok üzülür. Hemen annesine gidip olanları anlatır. Annesi de bu defa başka bir akıl verir:\n\n— Sen onunla sidik yarıştır. O zaman anlarsın.\n\nKedi gidip, kıza haber verir.\n\n— Yarın sidik yarıştıracaksınız. Ama sen üzülme ben kasabın çöplüğünden biraz bağırsak getiririm. Sen onunla vezirin oğlunu yenersin.\n\nErtesi gün sidik yarışında kız oğlanı yener. Oğlan yine annesine gider.\n\n— Anneciğim, anneciğim! Bu oğlan kız ama beni sidik yarışında da yendi, bu işte bir iş var.\n\n— Oğul sen onunla gül toplamaya git. Oğlan olan bir gül alır. Kız ise eteğini gül ile doldurur, diye oğluna yol gösterir.\n\nErtesi gün iki arkadaş gül bahçesine giderler. Orada kız bir gül koparıp koklar. Oğlan daha fazla koparması için ısrar edince de:\n\n— Er olana bir gül yeter! Diye cevap verir.\n\nOğlan yine büyük bir üzüntü ile annesine gider. Annesi de bu defa hamama gitmelerini söyler. Yine kedi gidip, kıza haber verir.\n\nKız hamama giderken kırk düğmeli bir yelek giyer. Hamama varınca vezirin oğlu çabucak soyunur. Kız da düğmelerin birini açarken birisini kapatarak oyalanır. Oğlan acele edince,\n\n— Sen gir ben geliyorum, diye oğlanı atla­tır.\n\nSırrının anlaşılacağını anlayınca, oradan kaçarak köyüne gelir. Gelirken de vezirin karısına tembih eder:\n\n— Oğlunuz beni aramak isterse, bir çift demir çarık ile bir baston alsın. Çarığı delininceye kadar gitsin. Orada yedi kızlı adamın evini sorsun.\n\nOğlan hamamdan çıkıp arkadaşını bulamayınca, hemen eve gelir. Annesine sorar. O da kızın dediklerini ona söyler. Oğlan kızın dediklerini yapar, demir çarık demir asa yola düşer.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Altı ay bir güz gitmiş. Sonunda çarığı bir köyde delinir. Kahvenin önünde oturanlar perişan bir halde bir yabancıyı görünce etrafına toplanırlar.\n\n— Kimsin, necisin, buralarda ne arıyorsun? Diye sorarlar.\n\nOğlan bitkin bir vaziyette yedi kızlı adamın evini aradığını söyleyince, köylüler, evi gösterirler. Kız da olup bitenleri pencereden seyredermiş. Koşarak kapıyı açar. Oğlan arkadaşını kız olarak görünce çok sevinir. Sarmaş dolar olurlar. Oğlan babasına haber gönderir. Vezir heybeler dolusu altınla elçiler göndererek, Allah'ın emri peygamberin kavli, kızı isterler.\n\nKırk gün kırk gece düğün yaparlar. Yer içer muratlarına geçerler. Daha dün yanlarındaydım, geçinip giderler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Azrail ile Oğlan ",
        "text": "Eveli varımış yoğumuş. Bi anasınna oğlu varımış. Ortakçılık yapalarımış. Yapmışla, yapmışla oğlan:\n\n— E ana biz bu ortaklıkçılıkdan heç bi iş edemicez. Ben çalışme giden baya böyüdüm ben gari demiş. Çalışme giden ben. Anası:&nbsp;\n\n— E gid olım demiş.\n\nBi esgi yorgan sarıvemiş. Giderike, giderike, giderike bi derede bi adamı ıraslamış, adam:&nbsp;\n\n— Olım nere gidiyon demiş. Oğlan:&nbsp;\n\n— Nere gidem a dedem. Biz anamılan ikimiz galdık, çalışme gidiyon demiş. Adam:&nbsp;\n\n—&nbsp;Ulen olum benne dursene sen demiş, çalışcesen maydam. Oğlan:&nbsp;\n\n— E duren demiş.\n\nDurarıkan adam:\n\n— Senin demiş işin bu munardan bu buçağı yümek. Buçağı yücesin aşama gada yadcesin demiş. Oğlan:\n\n— Sonura demiş. Adam:&nbsp;\n\n— Ondan keri işin yok senin, gezcesin demiş.\n\nBi ötü gezmiş, beri gezmiş. Yedi sene durmışla. Oğlan:&nbsp;\n\n— E dedecim demiş, ağa demiş. Benim bi gocuanecim varıdı. Ödü mü gadı mı? Ben giden gari demiş. Adam:&nbsp;\n\n— Gid olım emme ben sene ta çok nasiyat vercen de öle salcen demiş. Oğlan:&nbsp;\n\n— E nasıedcen? Adam:&nbsp;\n\n— Böyün demiş, filan belende kövde bağarasında bi ev va. Ore gidcesin sen demiş. Onna seni müsefiramaz demiş. Zorılan girip yatıcesin demiş. Ölü alıla demiş. Ölü olmence onna kötüdür almaz seni demiş.\n\nOğlan:&nbsp;\n\n— E nene nene nene dipden ünnemiş. O du demişiki:\n\n— Benim hastam va, yerim yok, yatam yok. Benim hastam va. Ben müsefiralıman demiş.\n\nAlıman deyesi zorılan varmış yadmış. Gecẹ gelmiş gari o, can alcemiş. O du bilmeyomuş eveli neyidine. Neyise ordan sonura eve gelmiş. Nene:&nbsp;\n\n— Böyün olım falan yere hore Akalana gidcesin demiş.\n\nOre gidmiş:\n\n— Müsefir alı mısınız dezecim? demiş. Teyze:&nbsp;\n\n— Olım amamız, biz müsefir alırız. Geç, buyurun.\n\nDöşek admışla altına, yemek gomuşla önünü türlü türlü. Yatırmışla buz gibi yatan içine. Neyise ordan uyımamış gari olan. Bölü bakarıka, bakarıka gelmiş hölü* goca bıçaklı, düz büşünmüş goşunmuş* ışılak elbisile keymiş gemiş. Hölü bi portukalı ucunu bıçan ucunu portukala sokuvemiş, canını hölü kokuduvemiş canını almış, o gocu garının.\n\n— Eh anacımız öldü deye bi yas kaldırmışla aleşmişle, aleşmişle.\n\nSabala olan gari evine gemiş. Oreye ağasının yanına. Azrail:&nbsp;\n\n— Gödün mü olım? demiş. Eyinin canını nası alıyon, kötünün canını nası alıyon demiş. Orda gari o da demişiki:\n\n— Hoca, ağa, ben gidcen. ben bi goca annecim varıdı. Ödü mü gadı mı, ben giden demiş.\n\nO du demişiki:\n\n— Aşam yanıdan gedim olum, ta çok yaşı var, ölmecek demiş. Oğlan:&nbsp;\n\n— Ösün ölmesin ağa ben giden. Benim yedi sene oldu bu memlekete geleli. Ne olusa osun ben giden gari, çok göresim geldi anecimi demiş. Azrail:&nbsp;\n\n— Neyise olum gid emme demiş, al ĥu kupeye* varasıyı evlenme kalkma demiş. Oğlan:&nbsp;\n\n— E ağa ben evlenmedikten keri ne olcek benim halim demiş. Azrail:&nbsp;\n\n— E bilmen ölü görünüyo demiş.\n\nYoldan gelirike, gelirike bi mınar ıraslamış. Oğlan:&nbsp;\n\n— Mınardan gaç şu benim yedi senelik emeyim, bi yudum bi sucaz içem. Yedi senelik ememden demiş.\n\nBi gupu* su gadmış altın olmuş, bi gupu da altın omuş, bi gupu da altın omuş. Bi çuval altın edmiş. Gaç ben bunu götürümen. dodurmeyen gari. İşmeveren suyu demiş. Sarınmış gemiş. Esgi yorganı admış altını sarınmış gelmiş. Oğlan:&nbsp;\n\n— Gız ana filan padişahın gızını beni söleve. Anası:&nbsp;\n\n— Ay olum bizim gibi fakirlere demiş, gız mı verile demiş, filan padişah gızını veri mi? Oğlan:&nbsp;\n\n— Veri veri, ana sen bu altına bak. Sen su çek ben altın döken demiş.\n\nDodurmuşla gari altını bi çok. O su dodurmuş, o altın edmiş. Kayalı gimiş* anası:&nbsp;\n\n— E padişahım benim olana senin gızı ben Allahın emri peygambarın gavli üzeriyle ben sene olumdan gızına kayalığa gedim demiş. Padişah:&nbsp;\n\n— Eyer demiş, senin olan eyer bi yük altından ev yapıverise bene, ben gızımı vedim gitdi demiş.\n\nNeyise eve yapmışlar, düzennemişle, düyün dudmuşla, evermiş oluna. İşey edmiş, adamna nikahlayıp gidmiş. Nikahlep gidesiye medivenden bi isan çıkmış gemiş takır tukur. Olan başlamış alımeye. Azrail:&nbsp;\n\n— Ben sene evel dedim, evlenmecesin, sene yarımeyo demedim mi? Oğlan:&nbsp;\n\n— E dedin, ben durumadım evlencen demiş. Azrail:&nbsp;\n\n— Hada anen yaşı pek çok, accını verisen guşlu gadan bari dur, bari gelininen demiş. O du demiş gidmiş anasına:\n\n— Ana senin guşlu gadaynan senin ömrün accını bene ver. Anası:&nbsp;\n\n— Hay olum dakkasını bilen vermen. Ben sene nası veren ömrümü sene demiş.\n\nE alamış gemiş. E gıza gelini de maĺ olmuş. Oğlan:&nbsp;\n\n— E ağa sen maydam bi yo benim yaşa bak bakalım, ne gada? İkimize üleşdirive. Biz ikimiz bi yasdıkda ölelim, geçinelim demiş.\n\nBi yo bakmış yüz seksen dene yaşı varımış. İkisine üleşdirivemiş. İkisi gari geçinip durula. Hindi ordan gedim. Geçinip durula.\n\n&nbsp;\n\n*hölü: Şöyle\n\n*düz büşünmüş goşunmuş: Baştan aşağı giyinip kuşanmış\n\n*kupeye: Kupayı, tası, bardağı\n\n*gupu: Kupa, tas, bardak\n\n*Kayalı gimiş: Razı olmuş (gayıl olmak)\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kumdan Kale",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Dünyaya hükmeden krallığın prensi bir gün her şeyden kaçmış ve kendini kumdan bir kaleye kapatmış. Doğduğu günden beri maruz kaldığı aşağılanmadan dolayı tek başına kalede yaşamaya karar vermiş. Yıllardır aldığı nefret dolu sözler kalbine gaflet yağmuru olup yağmış. Kalbini birine açmaya korkuyormuş. Bu durum onu sinirli, hırçın biri haline getirmiş. Kimseyi görmemek için kendini kumdan kaleye kapatmış. İnsanlardan nefret eden prensin kalbi doğaya karşı yumuşacıkmış. Kumdan kalesinde her türden çiçek yetiştirirmiş. Sadece çiçekleriyle konuşur ve dertleşirmiş.\n\nGünlerden bir gün yine bahçesinde çiçekleriyle ilgilenirken prens çiçeklerinin birkaçının koparıldığını görmüş. Prens şaşkına dönmüş. Prensin kalbi koparılan çiçeklerinin üzüntüsüyle dolup çiçeklerini koparan kişiye karşı kalbi nefretle dolmuş. Koparılan çiçeklerin yerine daha güzel çiçekler eken prens günün geri kalanını kumdan kalesinde geçirmiş. Ertesi gün yine çiçeklerinin koparıldığını görmüş. Prens bu kez daha da sinirlenmiş. Bir hışımla tekrar yeni çiçekler dikmiş. Birkaç gün yine aynı şekilde çiçekleri koparılmaya devam edince prensin canına tak etmiş. Gece uyumayıp bahçesine giren kişiyi beklemeye karar vermiş. Hava kararıp karanlık, dünyaya hükmedince bahçenin en ücra köşesine gidip saklanmış. Bir süre sonra kumdan kalesine giren sefil bir kız görmüş. Bu kızın kıyafetlerinin her yanı yamalıymış ama bu sefil kıyafetler kızın güzelliğine gölge düşürememiş. Güneşten daha sarı, parlak saçları rüzgârda dans edercesine salınırmış. Gözleri aydan daha parlakmış. Teni kardan beyazmış. Dillere destan bir güzelliği varmış. Prens kızı görünce hareket edememiş. Kızın güzelliği karşısında prensin dili tutulmuştu. Prens uzun zaman sonra ilk kez kalbinin ısındığını hissetmiş. Bu geceden sonra her gece prens bahçesinde saklanıp kızın gelmesini bekler ve onu uzun uzun izlermiş. Günlerden bir gün prens bu sefil kızın çiçekleri ne yaptığını merak etmiş ve pelerinini giyip kızı takip etmeye karar vermiş. Kızı takip eden prens, kızın yaşamak için çiçekleri sattığını görmüş. Kızın karşısına çıkmaya korkan prens koşa koşa kumdan kalesine dönmüş. Kızı bu sefil hayattan kurtarmak için dünyada eşi benzeri olmayan bir çiçek yetiştirmeye karar vermiş. Eğer bu çiçeği yetiştirebilirse kız bu çiçekleri pahalıya satıp daha çok para kazanabilecekmiş. Prens hiç durmadan bu eşi benzeri olmayan çiçeği yetiştirmek için çalışmış ve en sonunda bunu başarmış. Prens bahçesini bu eşi benzeri olmayan çiçeklerle donatmış ve sefil kızın gelmesini beklemeye başlamış. Prens bu kez saklanmamış. Elinde bir demet çiçekle kızı bekliyormuş. Kız yine karanlık dünyaya hükmedince bahçeye girmiş. Çiçekleri gören kızın şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. Bahçeye hayran hayran bakan kız prensi elinde bir demet çiçekle görünce şaşkınlığı daha da büyümüş. Sefil kız bu çiçekleri kimin yetiştirdiğini hep merak etmiş ve nasıl biri olduğunu hayal etmiş. Hayalinde canlandırdığı adamı elinde çiçeklerle görünce kız heyecanlanmış ve prensten etkilenmiş. Birbirlerinin ruhuna&nbsp;âşık olan bu genç iki insan sonsuza dek mutlu yaşamak için o gece birbirlerine söz vermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kötü Komşu Kadın",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Eskiden bir anne bir baba ve ve kızları varmış. Adamın hanımı vefat etmiş. Kızı henüz küçükmüş. Aradan zaman geçer ve komşusunun kızı adamın kızıyla görüşür ve babasının hakkında soru sorar. Soru şöyledir; “Baban evlenmeyecek mi?” Kız bunu babasına sorar.\n\n— Baba evlenmeyecek misin?\n\nBaba der ki:\n\n— Sen küçüksün ev işlerini yapamazsın. Kız susar ve cevap veremez. Ertesi gün komşu kız kıza sorar\n\n— Baban ne söyledi?\n\n— Ben küçükmüşüm. Ev işlerini yapamazmışım. Komşu kadın der ki:\n\n— Ben sana öğretirim. Babana benim öğrettiğimi söyleme.\n\nKız gider ve babasına:\n\n— Ben büyük oldum baba der. Babası da:\n\n— O halde ben de evlenebilirim der ve kızına sorar “Peki kiminle evleneyim”. Kız:\n\n— Komşu kızıyla baba der. Sonra baba evlenir. Evlendikten az bir zaman sonra komşu kadın kıza kötü davranmaya başlar. Kızın babasına gider ve kızını evden atmasını ister. Baba şaşırır ve sinirlenir.\n\n— Allah’tan kork! Kızı nereye atarım der.&nbsp; Komşu kızı der ki:\n\n— Nereye atarsan at. Bu evde ya ben olurum ya kızın.\n\nBaba kızını alıp oduna gider. Baba kızına der ki\n\n—Burda bekle ben işimi halledince seni almaya gelecem.\n\nKız oturdu ve babasını beklemeye başladı. Bekledi... Bekledi… Bekledi… Karanlık çökmüş akşam olmuştu. Kızın babası hâlâ gelmemişti. Kız, çakalların ayıların seslerini duyuyordu. Çok korkmaya başlamıştı. Korunmak için üstüne çalı attı ve sabahı beklemeye başladı. Sabah oldu ve ava çıkan birkaç genç, kızı gördü. Gençler şaşırıp kaldı. Kızın güzelliğine hayran kaldılar. İçlerinden birisi onunla konuştu. Kız ona her şeyi anlatınca genç adam kızın hâline üzülüp onu yanına aldı ve onu kollayıp ona baktı. Kız iyice büyümüş ve çok güzelleşmişti. Genç ona âşık oldu ve kıza onunla evlenmek istediğini söyledi. Kız bunu kabul etti ve evlendiler. Kızın babasına gelince karısı onu bırakıp gitmiştir. Baba bir başına kalmıştır. Ve o zaman ne kadar büyük bir hata yaptığını anlayıp pişman olmuştur. Ama artık iş işten geçmiştir.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Aç Kurt",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış; hikâye söylemesi sevapmış. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kurt yaşarmış. Köyün kıyısında kışları açlıktan kıvranıyormuş. Yine böyle bir gün:\n\n— Köye gideyim de oradaki inekten, koyundan yiyeyim, demiş.\n\nKöye gitmiş, bir ineğe rast gelmiş:\n\n— İnek, ben öyle acıktım ki seni yiyeceğim, demiş.\n\n— Dur, beni şimdi yeme. Şuraya kadar sırtıma bin, in; birbirimizi gezdirelim de beni öyle ye, demiş.\n\nKurt kabul etmiş ve o sırada da inek kaçmış. Kurt bir ahırın önüne gitmiş. Ahırdan bir katır çıkmış. Katıra:\n\n— Açlıktan ölüyorum, katır seni yiyeceğim, demiş.\n\n— Benim etim sert, sen beni yiyemezsin. Gideyim, baltayla satırı getireyim de beni öyle ye, demiş.\n\nBaltayla satıra gidiyorum diye katır da kaçmış. Kurt, av aramaya devam etmiş. Bir koyuna rastlamış:\n\n— Koyun, açlıktan ölüyorum, seni yiyeceğim, demiş.\n\n— Yok beni şimdi yeme. Gel, seninle şu tarafa doğru gidelim de orada bir oynayalım, demiş.\n\nO da kurdu kandırıp kaçmış. Sonra kurt, keçiyle karşılaşmış. Keçiye:\n\n— Seni yiyeceğim keçi, çok açım, demiş. Keçi:\n\n— Benim karnımda iki tane yavrum var. Bizi üç olunca ye, demiş.\n\nSonra o da kaçmış. Kurt harmanlığa doğru yoluna devam etmiş. Bir ata rast gelmiş. Ata:\n\n— At, açlıktan ölüyorum. İmkânı yok, kaçırmam seni; seni yiyeceğim, demiş. At:\n\n— Yok, beni şimdi yeme. Gel, sırtıma bin de bir cirit oynayalım. Beni ondan sonra ye, demiş.\n\nBöylece at da kaçmış. Kurt bütün avlarını kaçırmış. Bu sefer düşünmeye ve kendi kendine söylenmeye başlamış:\n\n— Be hey kurt! Eline geçti bir inek, ye de boynuzlarını dinelt. Sen ne yapacaksın inmeyi, binmeyi? Kâtip mi olduydun, demiş. Katırı düşünmüş:\n\n— Eline geçti bir katır, yesene hatır hatır. Sen ne yapacaksın baltayı, satırı? Kasap mı olacaktın, demiş. Sonra koyunu düşünmüş:\n\n— Hey kafasız! Sen ne edeceksin oyunu moyunu, yesene koyunu. Oynayıp da köçek başı mı olacaktın, demiş. Oradan keçi gelmiş aklına:\n\n— Eline geçti bir keçi, ne yapacaksın ikiyi, üçü; kessene keçiyi. Sürü başımı olacaktın yoksa, demiş. Sonra atı düşünmüş:\n\n— Eline geçti bir at, ye de yanında yat. Sen ne yapacaksın cirit oynamayı? Cirit başı mı olacaktın, demiş.\n\nBütün avlarını kaçıran kurt, açlıktan ölmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "AHMET İLE MAHMUT",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[AHMET İLE MAHMUT]\n\n&nbsp;\n\nVaktin birinde, bir padişah varmış. Padişahın bir sene, beş sene derken epey bir zaman çocuğu olmamış. Olmayınca padişahın hanımı:\n\n— Padişahım her derdin dermanı var, derdine derman arasana. Sen padişahsın, demiş.\n\nPadişah; vezirini, vüzerasını, akıldanelerini toplamış.\n\n— Benim bir sürü serim servetim var. Ben ölünce bu servet nerede kalır? Benim çocuğum yok. Derdi veren Allah, dermanını da verir, çıkalım arayalım.\n\nBunlar, atlarını hazırlamışlar. Yakınları ile vedalaşıp yola çıkmışlar. Bir müddet gittikten sonra çayırlık, çimenlik bir yere varmışlar. Atları çayıra salmışlar. Bunlar da çeşmenin başına varmışlar. Abdest alıp namaza durmuşlar.\n\nPadişah namazının sonunda sağına selam vermiş, soluna selam vereceği zaman bir sakallı adam gelmiş.\n\n— Merhaba, padişahım.\n\n— Merhaba, derviş baba. Sen benim padişah olduğumu bildin kalbimdekini de bilirsin.\n\n— Elbette biliyorum. Senin çocuğun olmuyor, derdine derman aramaya çıktınız.\n\n— Madem derdimi biliyorsun, sen dermanını da bilirsin.\n\n— Tabi, onu da biliyorum, demiş derviş ve cebinden bir elma çıkarıp ikiye bölmüş. Derviş:\n\n— Bunun yarısını sen yiyeceksin, yarısını hanımın yiyecek. Sizin iki tane çocuğunuz olacak. Biri sizin, biri benim. Bu kavle razı mısın?\n\n— Razıyım. Allah, iki tane oğlan çocuğu versin de biri senin biri benim olsun.\n\nDervişle padişah anlaşmışlar. Sonra da derviş, padişaha veda edip oradan ayrılmış.\n\nPadişah ve yanındakiler geri dönmüşler. Geldiklerinde padişahın hanımı sormuş:\n\n— Ne yaptınız, derde derman bir şey bulabildiniz mi?\n\nPadişah, olanları hanımına anlatmış. O gece elmayı hanımıyla yiyip yatmışlar.\n\n&nbsp;Zaman gelmiş, padişahın iki oğlu olmuş. Padişahın keyfine, mutluluğuna diyecek yokmuş. Bu çocuklar ayda büyüyeceğine, günde büyümüşler ve okul çağına gelmişler. Çocuklar okul çağına gelmişler ama daha adları konulmamış. Çocuklar:\n\n— Baba bizim adımızı koysanıza. Derviş, elmayı padişaha verdiği gün:\n\n— Ben gelmeden çocukların adını koymayın, diye söylemiş.\n\nÇocuklara, hep “Adsız gel, Adsız git” derlermiş.\n\nBir ihtiyar nine varmış. Bu nine elinde testiyle çeşmeden geliyormuş. Bu çocuklar bir ok atmışlar, ihtiyar kadının elindeki testiyi delmiş. Nine kadın bakmış ki testiden şırıl şırıl su akıyormuş. Geriye dönüp bakmış ki oku atan padişahın oğluymuş. Nine, kızgınlıkla:\n\n— Zaten iyi adam değilsiniz ki, zaten iyi adam oğlu olsanız adınız olurdu. Siz p... siniz, demiş. Bu sefer oğlan eve gelmiş. Annesine:\n\n— Anne, biz p… mişiz.\n\n— Kim dedi bunu size?\n\n— Falanca nine kadın. Biz p.. olmasak adımızı koyarsınız.\n\n— Yok! Siz padişahın oğlusunuz.\n\n— Yok anne, ya bizim adımızı koyarsınız ya da seni öldürürüz.\n\nNeyse akşam olmuş, padişah eve gelmiş.\n\n— Padişahım sağ olsun! Bugün çocuklara adları yok diye p.. demişler. Bu çocukların adını niye koymuyoruz? Çocuklar beni öldürecekler yoksa.\n\n— Yahu hanım, nasıl adlarını koyalım? Derviş baba, “Ben gelinceye kadar adlarını koymayın.” dedi.\n\n— Aradan yıllar geçti, işte gelmiyor...\n\n— Ne yapalım o zaman?\n\n— Ziyafetini yap, yemeğini hazırla, adamlarını topla, çocukların adlarını koyalım.\n\nKazanlar kurulmuş, yemekler pişirilmiş. Bütün iş bittikten sonra sıra çocukların adını koymaya gelmiş. Orada bulunanlar saraya geçmişler.\n\n— Bunların adı ne olsun, demişler.\n\nBiri “Ahmet”, biri “Mehmet”, biri “Muhammed”, diyormuş. Her biri bir şey söylüyormuş. Bunlar böyle isim bulmaya çalışırken derviş çıkagelmiş. Padişah; dervişi görünce tanımış, karşılamış, başköşeye oturtmuş.\n\n— Arkadaşlar! Bu çocuklar derviş babanın himmeti, bunların adını derviş baba koyar.\n\n— Hayırdır. Bir hayır işiniz mi var?\n\n— Derviş baba bu çocuklar kemale erdi. Çocukların adı yok, bunlara p… diyorlar. Bunları köye sığdırmıyorlar, çocukların adını koyacaktık sen geldin, sen koyacaksın adlarını.\n\n— Bu çocukların birinin adı Mahmut, birinin adı Ahmet.\n\n— Otur bakalım, derviş baba.\n\n— Bana oturmak yok, durmak yasak; ben bu çocukların birini alıp gideceğim.\n\n— Baba, olur mu? Bugün misafirimiz ol.\n\n— Yok! Sana bir hafta müsaade; bir hafta sonra gelir, ben çocuğumu alırım.\n\nBunlar kimi vereceklerine karar verememişler. Bunlar:\n\n— Ahmet biraz saf, Mahmut akıllı; Mahmut’u vermeyelim. Ahmet’i verelim.\n\nÇocukların annesi ikisinin de ellerini kınalamış, gözlerini sürmelemiş. Aradan bir bir hafta geçmiş. Dervişin verdiği süre dolmuş. Derviş gelmiş selam vermiş.\n\n— Hadi bakalım, verin benim çocuğumu.\n\n— Al, Ahmet’i götür.\n\n— Yok. Ahmet senin, Mahmut benim deyip, alıp gitmiş.\n\nBir hayli müddet geçtikten sonra Halilbaba gibi bir yere varmışlar, varınca:\n\n— Ey oğlum Mahmut!\n\n— Buyur baba.\n\n— Şu aşağıdaki sarayı görüyor musun?\n\n— Görüyorum baba.\n\n— Ora bizim vatanımız. Şimdi benim uykum geldi. Beni bir kötülük çevirdi, ben yatacağım. Sen biraz dur, kalkınca gideriz.\n\nMahmut’u oturtup dizine yatmış. Uyuyunca Mahmut usanmış, kafasını dizinden almış, yere koymuş. Bir çiçek yerden almış. Dağda çiçek çok. Oradan bir çiçek, buradan bir çiçek derken epey uzaklaşıp gitmiş. Bir de öteden ak sakallı bir adam gelmiş:\n\n— Merhaba Mahmut.\n\n— Merhaba baba. Sen benim adımı nereden bildin baba.\n\n— Sen ne yapıyorsun oğlum, burada?\n\n— Babam yukarıda yatıyor, o kalkınca eve gideceğiz.\n\n— O, senin baban mı?\n\n— Babam.\n\n— O tılsımlı dev.\n\n— Deme!\n\n— Dedim, gitti.\n\n— Şimdi o yanında götürdüğü dağarcık* var ya sana der ki, “Oğlum Mahmut bunun içinde un var, bunu kar, fırını süpür de, pişirip karnımızı doyuralım, açıktık” der. Sen de ki “Baba, her ne kadar şey etsem de, ben bilmem, sen bir yap göster” de. O, fırının içine girince kapağı kapat.\n\nBaba bunları söyleyip kaybolup gitmiş. Çocuk elindeki çiçekleri kaldırıp atmış. Bunun içine bir sızı düşmüş. Devin yanına varmış, başını yerden alıp dizine koymuş, biraz sonra dev de uyanmış.\n\n— Bak oğlum Mahmut, ne kadar yatmışım böyle.\n\n— Evet baba, biraz yattın.\n\nNeyse oradan yürümüşler saraya gelmişler. Saraya gelince bu adam:\n\n— Oğlum acıktık, şu dağarcıkta un var. Fırını süpür. Fırın ısınana kadar hamuru kararsın.\n\n— Baba, ben bunları bilmem ki sen önce bir göster. Ondan sonra ben yaparım, beraber yeriz.\n\n— Peki, oğlum.\n\nOndan sonra derviş tılsımıyla fırını açmış, içine girmiş. Girince oğlan kapağı kapatmış, kapatınca içeri cayır cayır alev almış. Adam içeriden:\n\n— Etme Mahmut, yapma Mahmut, yandım Mahmut, diyormuş ama Mahmut, korkusundan kapağı açamıyormuş. Aradan zaman geçmiş oğlan:\n\n— Şu fırını açıp bir bakayım. Ne oldu acaba, demiş.\n\nFırının kapağını açmış, açınca ortalığa bir kül yığılmış.\n\n— Şu külü bir deşeyim.\n\nSopayı küle batırmış. Sopaya koca bir zincir takılmış. Zinciri oradan çıkarmış, bakmış ki zincirin üzerinde kırk tane anahtar asılıymış.\n\nBu, sakince anahtarları almış. Oradaki bir kapıyı açmış, bir şey var, öbürünü açmış bir şey var… Kapıların hepsinde de bir şey varmış. Kapının birini açmış ki ne görsün? Altın gibi sapsarı su akıyormuş. O su ile elini yüzünü yıkamış, saçına sürmüş. Birden saçının bir tarafı altın gibi olmuş.\n\nBir kapı daha açmış. Oradan da gümüş gibi su akıyormuş. Orada da elini yüzünü yıkamış, saçına sürmüş. Bu sefer saçının bir tarafı altın, bir tarafı gümüş olmuş.\n\nKapının birini daha açmış. Orada da iki kat elbise varmış. Elbisenin birini almış. Kapının birini daha açmış ki iki tane binek at varmış. Atın üzerindeki heybenin bir gözünü altınla, bir gözünü gümüşle doldurmuş. Eğerini almış. Eğeri yedi yerinden bağlamış, elbisesini giyinmiş, ata binmiş. Yola çıkacağı zaman kardeşine bir not bırakmış. Demiş ki:\n\n— Ey kardeşim Ahmet, eğer sağ olur da beni aramaya gelirsen, buraya rastlarsan şu kapıyı aç, altın var; şu kapıyı aç, gümüş var, elbise var, at var. Beni takip edecek olursan; poyrazı takip et, gel.\n\n&nbsp;Mahmut, kapıyı kilitleyip yola çıkmış. Az gidip uz gittikten sonra, bakmış ki koca bir çınar ağacı:\n\n— Atı şuraya bırakayım da ben biraz yatayım, ondan sonra gideyim, demiş.\n\nÇınar ağacının dibine yatmış, tam uykuya dalacağı zaman bir gürültü kopmuş ama ses, gökleri yıkıyormuş. Kafasını kaldırıp bakmış ki ne görsün? Kocaman bir ejderha yılanı, çınar ağacına sarılmış yukarı doğru gidiyormuş. O ağaçta Ankayızümrüt kuşunun yavruları varmış. Bu ejderha her sene yavru kuşları yermiş.\n\nOğlan kılıcını çekmiş, ejderhayı öldürmüş. Bu arada yavruların sesini, anneleri duymuş. Anne kuş, yavrularını yiyen düşmanının üzerenine atmak için koca bir kayayı kanadına bağlamış. Oğlan da ejderhayı öldürdükten sonra geri aynı yerine yatmış. Ankayızümrüt kuşu, oğlanı düşmanı sanmış. Tam kayayı bırakacağı zaman yavruları:\n\n— Ey anne! O bizim düşmanımız değil, dostumuz. İşte bizim düşmanımız yerde, demişler.\n\nAnkayızümrüt kuşu yere bakmış ki kocaman bir ejderha yerde yatıyormuş. O zaman kanadındaki kayayı yere bırakmış. Oğlan uyanmış ki karşısında kocaman bir kuş varmış. Kuş demiş ki:\n\n— Ey insanoğlu! Dile benden ne dilersen.\n\n— Sen bir kuşsun, ben senden ne dileyeyim, sağlığını dilerim.\n\n— Sağlığımdan sana fayda yok, dile dileğini.\n\n— Ben senden ne dilerim. Bir çift yavru dilerim. Birini şimdi, birini gelecekte.\n\n— Vay insanoğlu! Çok kötü istedin. Kırk senedir yavru çıkarırım, ejderha onları her sene yerdi. Çocuklarım ölürdü. Ölmesindense yavrumu sana veririm daha iyi.\n\nAnkayızümrüt kuşunu almış. Aradan uzun bir müddet geçtikten sonra bir yere varmış. Bakmış orada bir su akıyormuş. Suyu görünce:\n\n— Susamışım. Atı şuraya bağlayayım da bu suyun ormanda çeşmesi vardır, içeyim, demiş; ormana doğru gitmiş.\n\nGiderken bir inilti duymuş ama ses yeri göğü yıkıyormuş. Varıyor bakıyor ki ne görsün? Aslanın ayağına yarman* batmış. O da cerahatlanmış, aslana çok acı veriyormuş. Cerehati boşaltmak için aslanın yanına yavaşça gelmiş ayağına kılıcını batırmış. Aslan demiş ki:\n\n— Ey insanoğlu! Elime geçsen de iki çeksem, bir yırtsam.\n\n&nbsp;Pislik akıp da rahatlayınca.\n\n— Elime geçsen de dünyalığını versem, ahretliğine karışmasam.\n\n— Ben buradayım.\n\n— Dile, dileğini benden.\n\n— Senden ne dileyeyim, sen bir aslansın.\n\n— Sen dile, dileğini.\n\n— Ne dileyeyim? Sağlığını dilerim.\n\n— Yok. Sağlığımdan fayda yok, dile dileğini.\n\n— Bir çift yavru isterim; birini şimdi, birini gelecekte.\n\n— Tamam.\n\nAslan kükremiş. Bütün yavrular gelmiş, oradan bir tane aslan almış.\n\nAdam, aslan oğluna demiş ki (kaplan dayısı varmış):\n\n— Dayına git söyle. Bir çift yavru versin. Birini şimdi birini gelecekte.\n\nKaplan kükremiş. Kaplanlar toplanıp gelmiş.\n\n— Dayı bir çift yavru vereceksin. Biri şimdi, biri gelecekte.\n\n— Tamam yavrum.\n\nAslan, kaplan, Ankayızümrüt kuşu üçü bir arada gidiyorlarmış. Az gidip uz gidip epey bir müddet gittikten sonra bakmışlar ki bir dağın eteğinde bir şehir cayır cayır yanıyormuş.\n\n— Ben bu şehirde kalayım, bu şehir ölü şehir.\n\nHalilbaba gibi bir yere, aslanı, kaplanı, Ankayızümrüt kuşunu, atı bırakmış. Yalnız attan iki tüy almış. At tılsımlıymış. Atın tüyünü birbirine sürtünce at geliyormuş. Onlar da atla beraber geliyormuş. Bu şehre doğru giderken önüne bir koyun sürüsü gelmiş. Çobana:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselam.\n\n— Bana bir toklu* vereceksin etlik.\n\n— Baba ben sana nasıl vereyim, hepsinin sahibi var.\n\n— Eti sana, derisi bana. Yav kardeşim burada toklu* kaç para ediyor.\n\n— Elli lira.\n\n— Al sana yüz lira, daha var mı diyeceğin?\n\n— Yok, daha ne diyeyim.\n\nOradan koyunu kesmişler.\n\n— Elbiseleri de değişelim.\n\n— Tamam, değişelim.\n\nElbiseleri de değişip yola çıkmış. Bir de çobanın azık çıkısı varmış, onu da almış. Sıcak beynine çökünce deriyi kafaya geçiriyormuş. Deriyi kafaya geçirince Keloğlan olmuş. Yoluna devam etmiş. Gide gide bir sura varmış. Bu surun bahçe kapısı yokmuş, penceresi yokmuş. İçeriye girmek istemiş. Giriş yeri aramayla bulunacak gibi değilmiş. Bakmış ki kanaldan su gidiyormuş. Demiş ki:\n\n— Bu suyun içine bir dalarsam diğer tarafa geçebilirim, demiş. Suya atlamış. Diğer tarafa geçmiş. Elbiseleri ıslanmış. Islak elbiselerini çıkarmış yalan yanlış kurutmuş. Deriyi tekrar kafasına sarmış. Gölün kenarına oturmuş. Orada biraz durunca üstü başı iyice kurumuş, gezmeye başlamış. Gezerken bunu padişahın bahçıvanları görmüş:\n\n— Sen ne geziyorsun burada? İns misin, cin misin, deyip vurmaya başlamışlar. Sonra içlerinden biri:\n\n— Arkadaşlar, niye dövüyorsunuz? En iyisi bekçi başına götürelim, demiş.\n\nAlmışlar bunu, bekçi başına götürmüşler.\n\n— Bekçibaşı! Bu, padişahın bahçesine girmiş; bunu, falanca gölün kenarında yakaladık.\n\n— Sen ne geziyorsun burada?\n\n— Yav kardeşim! Açım, geldim. Düştüm buraya.\n\n— Atın bunu dışarıya.\n\n— Etme, ekmeğinizin ufaklarıyla yine beslenirim. Etme senin atını tımar ederim, atına bakarım, sana hizmet ederim. Sen de mi beni kovuyorsun?\n\n— Dokunmayın da artan yemekleri de o yesin.\n\nKeloğlan’ı orada bırakmışlar. Artık epey müddet geçince bahçıvanbaşıyla samimi olmaya başlamışlar.\n\nPadişahın üç tane kızı varmış, bu kızlara her gün üç deste gül gidermiş.\n\n— Bugün de ben götüreyim bahçıvanbaşı.\n\n— Hadi oradan bizim götürdüğümüzü beğenmiyor da seninkini mi beğenecek?\n\n— Ben toplayayım da o beğenmesin.\n\nOnlar, o tarafa gidince; o, bu tarafa gitmiş. Her gülden birer tane almış. Bir tüy bu yandan çekmiş, bir tüy o yandan çekmiş, gülleri altınla gümüşle bağlamış. Bunları tabağa koymuş, üstünü örtmüş. Bahçıvanbaşına götürmüş.\n\n— Tamam Keloğlan, bugün de sen götür de azarı sen ye.\n\nKeloğlan götürmüş, gülleri cariyeye vermiş. Cariye, kızlara götürüp verince küçük kızın gözü açmış. Bakmış ki her gün iple bağlı olan çiçek bugün altınla, gümüşle bağlıymış. Cariyelere:\n\n— Kim getirdi bu gülü?\n\n— Bir Keloğlan getirdi.\n\n— Çağırın şunu gelsin.\n\n— Tamam.\n\nBirlikte oturmuşlar.\n\n— Hazır kaz var mı? Kazı yağda kızartın getirin, demiş kız.\n\n— Tamam efendim.\n\nKazı güzelce yağda kızartıp getirmişler. İçerisine de bir tutam altın koyup, tepsinin üstüne koymuşlar. Üstünü de kapatıp Keloğlan’ın eline vermişler. Alıp gelirken altınları yola saçmış, birini koynuna sokmuş. Kazı da atmış. Bahçıvan başının yanına gelmiş.\n\n— Ne oldu Keloğlan? Geçmiş olsun.\n\n— Bana “vak vak” diyen bir şey verdiler. Bir de sarı sarı, nal mıh kırığı* gibi bir şey verdiler. Ben de şehirden geçerken yola attım. Çocuklar bir topladı ki.\n\n— Padişahın evinde nalmık kırığı ne gezer. Nasıl bir şeydi?\n\n— Sarı sarıydı. Dur, şurada bir tane vardı.\n\n— Bu ne?\n\n— Nalmık kırığı.\n\n— Gözün kör olsun! Ne nalmık kırığı altın, bu altın.\n\n— Ben böyle altını bilmem. Bir tutamdı hepsini attım.\n\n— Bir daha ne verirlerse onu al gel. Tamam mı?\n\n— Olur.\n\nErtesi gün, yine gülleri bağlayıp götürmüş. Yine kaz kızarttırıp içini altınla doldurup buna vermişler. Almış, bahçıvan başına gitmiş. Bahçıvan başı bakmış ki altın. Kendisi gittiğinde böyle bir şey vermiyorlarmış.\n\nErtesi gün, yine Keloğlan çiçek toplayıp götürmüş. Küçük kız ,Keloğlan’ı yanına çağırmış:\n\n— Keloğlan bahçıvan başına selam söyle, havuzu temizlesinler. Seni de başına bekçi diksinler. Biz şu saatte geliriz. Onlar da bahçenin diğer tarafına gitsinler.\n\nKeloğlan gitmiş, bahçıvan başına küçük kızın dediklerini söylemiş. Onlar da hemen yıkayıp temizlemişler. Keloğlanı başına bekçi bırakmışlar. Onlar çekip gitmiş. Keloğlan onları beklemeye başlamış. Kızın dediği saat gelip de geçince herhâlde bunlar gelmeyecek diye kafasındaki deriyi çıkarıp suya dalmış. Bu sırada faytonla kızlar gelmiş. Küçük kız uyanık ya.\n\n— Siz burada durun, ben havuza bakıp geleyim, demiş.\n\nAltının, gümüşün parıltısı ağaçlarda belli oluyormuş. Oradan eğile eğile gidip bakmış ki bir tarafı altın, bir tarafı gümüş aslan gibi bir delikanlı suda yüzüyormuş. Kız, delikanlıyı çok beğenmiş. Geri gidip diğerlerine haber de vermemiş.\n\nKız, oğlana seslenince oğlan aceleyle sudan çıkmış. Deriyi kafasına geçirmiş. Elbisesini bağrına basıp, kaçıp gitmiş. Oradan kız da kardeşlerinin yanına dönüp geri gitmiş.\n\n— Bacım niye geciktin?\n\n— Kimse var mı diye şöyle dolandım.\n\nNeyse, bunlar gelmiş. Biraz yalan, yanlış yıkanıp gitmişler. Keloğlan yine ertesi gün çiçek götürmüş. Kız, Keloğlan’a:\n\n— Bahçıvanbaşına selam söyle, üç tane karpuz göndersin. Bir tanesi çürük, içini yemiş olsun. Biri yarı çürük, yarı sağlam; biri de, bıçağı vurunca ortadan bölünsün. Bu şekilde üç tane karpuz isterim. Yarın babamın daveti var. Vezirleri, akıldaneleri gelecek.\n\nNeyse ertesi gün bunlar toplanmış, bahçıvanbaşı üç tane karpuz getirmiş. Yemek yenince karpuzu kesmişler. Kesilen ilk karpuz çürük çıkmış.\n\n— Bu ne demek, demişler.\n\nDiğerini kesmişler; yarısı çürük, yarısı sağlammış. Sonuncusu tam yemelikmiş. Padişahın korkusu ortalığı sarmış. İçlerinden biri çıkmış:\n\n— Padişahım sağ olsun! O kestiğin büyük karpuz; büyük kızın, onun zamanı geçmiş. İkinci kestiğin ortanca kızın, onun da zamanı geçmek üzere. Üçüncü kestiğin karpuz küçük kızın, tam yemelik. Bunları evlendirsene ne duruyorsun.\n\n— Zorla mı vereyim? Nasıl vereyim?\n\n— Allah’ın emriyle ver. Şimdi yediden yetmişe herkese veririz. Kızlara da bir altın top yaptırırız. Kimin kafasına bırakırlarsa onunla evlenirler.\n\nTellâl bağırtmışlar:\n\n— Atına, itine güvenen kim varsa merasim var. Padişahın kızı kimi beğenirse onun başına altın top bırakıyormuş, onunla evlenecek…\n\nYediden yetmişe herkes sarayın önünden geçmiş. Büyük kız, altın topu büyük vezirin oğluna; ortanca kız, küçük vezirin oğluna atmış. Küçük kız ise herkes geçmesine rağmen altın topu kimseye atmamış. Padişah:\n\n— Kimse kaldı mı?\n\n— Padişahım senin bahçıvanların kaldı.\n\nBahçıvanbaşı ile Keloğlan da meydana gelmiş. Keloğlan en arkadaymış. Kız, Keloğlan’ı görünce altın topu ona atmış. Bahçıvanbaşı itiraz etmiş:\n\n— Kız bana attı topu ama Keloğlan ileri çıkınca ona değdi, demiş.\n\nBakmışlar bu böyle olmayacak:\n\n— Tek tek geçin, demişler.\n\nBahçıvanbaşı da dâhil herkes tek tek geçmiş; kız, topu kimseye atmamış. En sona Keloğlan kalmış. Kız altın topu Keloğlan’a atmış.\n\n— Padişahım Allah’ın emri böyleymiş. Kızını vereceksin.\n\n— Yahu, nasıl olur da ben, benim kapımın bekçisine kız veririm. Gelecek yer, yok gidecek yer yok. Kaz damını temizleyin de bunlar orada yatsınlar bari.\n\nBunlara bir sandık ve bir kat da yatak vermişler. Bunlar orada yaşamışlar.\n\nPadişah bu düşünceyle hastalanmış. Doktorlar, hekimler, hacılar, hocalar getirmişler. Bir çare bulamamışlar. Demişler ki:\n\n— Bu ancak aslan eti ve kaplan sütüyle iyi olur. Bunun başka çaresi yok.\n\nDoktorlar böyle deyince vezirlerin uşakları altın, at, asker, silah alıp yola çıkmışlar. Keloğlan küçük kızla arasına tahta koymuş ve demiş ki:\n\n— Bu benim tılsımım. Ben senden yana dönersem benim ciğerime uğrasın. Eğer sen benden yana dönersen senin ciğerine uğrasın.\n\n— Bu ne keramet?\n\n— Hele buna da sabır. Git, annene söyle; bana bir at versin, ben de gideyim.\n\nKıza da beş kuruş para vermiş. Bir de saman selesi istemiş. Kız atla beraber saman selesini de alıp gelmiş. Bu giderken şehir çocukları gülerek “Padişahın kel damadı ava gidermiş.” deyip taşlamışlar.\n\nBu seleyi kafasına tutmuş, kendini korumuş. Şehri çıktıktan sonra atı güvermiş*. Tüyü, tüye sürtmüş. Kır at gelmiş. Üstünde Ankayızümrüt kuşu, bir yanında aslan, bir yanında kaplan eğilip dizlerinden öpmüşler. Doğrulup gözlerinden öpmüşler. Atın yedi yerinden eğerini bağlamış. Demiş ki:\n\n— Şuraya gece bir odun yığsak.\n\nAslan, kaplan bir odun kesmişler. Dağ gibi odun yığmışlar. Bu odunları yakmışlar.\n\nVezirlerin uşakları az gidip uz gittikten sonra bu ateşi görmüşler.\n\n— Şu ateşe bir gidelim, demişler.\n\nOraya vardıklarında bakmışlar ki aslan sürüsü de orada kaplan sürüsü de orada. Bir de aslan gibi bir delikanlı başlarında oturuyomuş. Kamçıyı yere sermiş. Bir de dev gibi Ankayızümrüt kuşu uçuyormuş.\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselam.\n\n— Yahu bizim aradığımız buradaymış da bizim geze geze ayaklarımız delindi.\n\n— Ne oldu? Geçmiş olsun.\n\n— Hiç sorma, bizim padişahın küçük kızı vardı. O da Keloğlan’a vardı. Ona yana yana, bu derde tutuldu. Bu hastalıktan da ancak aslan etiyle, kaplan sütüyle iyileşir dediler.\n\n— Ondan kolay ne var.\n\n— Keşke senin gibi bacanağımız olaydı.\n\n— Var ama kaz damında.\n\n— Arkadaş bize aslan etiyle, kaplan sütünü ver. Ne istiyorsan verelim sana. Bunları bize sat.\n\n— Yok, ben bir şey istemem. Şu atın nalıyla g…ünüze birer damga vurayım, tamamdır.\n\n— Olmaz arkadaş, sana ağırlığınca para verelim.\n\n— Yok benim âdetim. Şu nalı kızdırır, g…ünüze basarım ondan sonra tamam. Büyük vezirin oğlu demiş ki:\n\n— Parayla vermiyor buraya kadar geldik, boş gitmeyelim. Hem kim bilecek bu olayı?\n\nKeloğlan nalı ateşe atmış. Bunların g…lerine birer damga basmış. Bunların istediği aslan etiyle kaplan sütünü vermiş. Bunlar çekip gitmişler.\n\nBu sırada bir de padişahın düşmanları savaş açmış, toprak istemişler. Padişah demiş ki:\n\n— Benim kimseye verecek toprağım yok. Eğer onun harbi varsa benim de harbim var, demiş.\n\nSavaş zamanı gelmiş ve bunlar harbe tutuşmuşlar. Keloğlan hanımına demiş ki:\n\n— Git annene söyle de bir at versin harbe ben de gideyim.\n\nBir de beş kuruş vermiş, saman selesi almasını istemiş. Buna bir topal at vermişler. Şehirden geçerken çocuklar bunu taşlamış. Bunun selesi paramparça olmuş. Şehir dışına çıkınca tüyü, tüye sürtmüş. Aslan, kaplan, Ankayızümrüt ve kır at gelmiş. Kır atı, yedi yerinden kol bağlamış.\n\nVarmış bakmış ki iki asker çarpışıyormuş. Bu oğlan, padişahın askerleri yenilmek üzereyken gelip düşman askerlerini bozguna uğratmış. Padişah, tepeye çıkıp bakmış ki yenilmek üzere olan orduyu bir yiğidin kurtardığını görmüş. Akşam olmuş. Padişah bunun yanına gitmiş:\n\n— İns misin, cin misin?\n\n— Ne insim, ne cinim. Seni, beni yaratan Allah’ın kuluyum. Senin düşmanlarınla savaşın olduğunu babam duymuş beni sana yardıma gönderdi. Ben İran padişahının oğluyum.\n\n— Hadi bakalım, adam burada durur mu? Eve gidelim.\n\n— Ben askerleri burada bırakıp da gitmem. Ben düşmanla harp edeceğim ondan sonra gelirim.\n\n— Etme oğlum, yapma!\n\n— Yok baba.\n\n— Allah, senin gibi bir oğul vermedi ya, bir damat da vermedi.\n\n— Var ama kaz damında.\n\nPadişah hiçbir şey anlamamış. Oradan eve gelmiş.\n\n— Hanım, İran Şahı benim harbe tutuştuğumu duymuş, oğlunu bana yardıma göndermiş. Aslan, kaplan, Ankayızümrüt, kır at kendi de bir taraftan girip kâfirleri dağıttılar. Lâkin orada çayır gibi bir yere konakladı. Eve getiremedim.\n\n— Etme padişahım misafir orada kalır mı?\n\n— Yahu ne yapayım gelmedi işte.\n\n— Ne yaptınız, ne konuştunuz?\n\n— Ben dedim ki, “Allah senin gibi bir oğlan vermedi ya, senin gibi bir damat da vermedi.” O da bana, “Var ama kaz damında.”, dedi.\n\n— Padişahım, bu Keloğlan olmasın.\n\n— Git işine hanım! Keloğlan kim, o kim? Adamın bir tarafı altın, bir tarafı gümüş, tosun gibi de bir atı var. Keloğlanla onu eş mi ediyorsun?\n\nErtesi gün olmuş yine savaşa tutuşmuşlar. Keloğlan aslan, kaplan, Ankayızümrüt ve kır at yine gelmiş. Düşmanı darmadağın etmişler. Padişahın yanına gelmiş. Padişah demiş ki:\n\n— Hadi bakalım, eve gidiyoruz.\n\n&nbsp;O ara bakmış ki oğlanın bileği kanıyormuş. Padişah, küçük kızının kendisine yedi senede işlemiş olduğu mendili çıkarıp Keloğlan’ın yarasını sarmış. Oradan padişah gelmiş. Bir müddet sonra da oğlan gelmiş. Yiyip içip ondan sonra da yatmış. Bir de hanımı köşede otururken bakmış ki oğlanın kolunda kendinin babasına işlediği mendil varmış. Kız:\n\n— Anne, anne!\n\n— Ne var?\n\n— Anne, ben babama bir mendil işlemiştim ya, o mendili babam ne yapmış bir sor.\n\n— Tamam, sorarım kızım.\n\nKadın, padişahın yanına gitmiş:\n\n— Padişahım, kızın sana bir mendil işlemişti ya, o mendili ne yaptın?\n\n— Ah sorma hanım! O mendili, o babayiğidin koluna bağladım.\n\n— Allah Allah!\n\n— Ne oldu?\n\n— Bu bizim Keloğlan o zaman.\n\n— Deme.\n\n— Dedim, gitti.\n\nHemen çıkıp bakmışlar ki Keloğlan’ın kolunda kendi bağladığı mendil duruyormuş. Keloğlan’ı uyandırmadan sedye ile saraya getirmişler. Oraya varıp da biraz daha uyuyunca kalkıp bakmış ki hanımıyla saraydalarmış. Keloğlan:\n\n— Hanım, kalk!\n\n— Niye?\n\n— Saraya gelmişiz. Baban görürse öldürür bizi.\n\nOradan padişah kapıyı vurmuş, içeriye gelmiş.\n\n— Yok oğlum, yok. Orası sizin, demiş. Onlar da yiyip içip hoş muradına geçmişler. Oğlan:\n\n— Padişahım! Ben, benim hırsızlar için buradayım, demiş.\n\n— Oğlum, senin hırsızların kim?\n\n— Biri büyük vezirin oğlu, diğeri de küçük vezirin oğlu.\n\n— Oğlum, bunlar hiç dışarıya gurbete de çıkmadı. Bunlar nasıl hırsız olurlar?\n\n— İnanmazsan aç, arkalarına bak.\n\nAçmış, bakmış ki nal damgaları varmış.\n\n— Tamam oğlum, bunlar senin kölelerin. Bunların bacıları da senin hizmetçilerin. Bunlar sana hizmet edecek.\n\nBunlar, yiyip içmişler. Tekrar kırk gün, kırk gece düğün etmişler.\n\nAradan epey bir zaman geçince oğlan:\n\n— Padişahım! Benim de annem var, babam var. Ben gidip bir onlara bakayım da geleyim, demiş.\n\nYola koyulmuş. Giderken bir belde varmış. O beldede Allah tarafından nida gelirmiş. Allah tarafından bir nida gelmiş:\n\n— Ey oğlum Mahmut! Yukarı bak, demiş.\n\nMahmut, dalgın dalgın yukarı bakmış ve dizine kadar taş olmuş. Oysaki “Lailaheillallah” deseymiş, kurtulurmuş. Bir daha:\n\n— Ey oğlum Mahmut! Yukarı bak, demiş. Aslan da, kaplan da, Ankayızümrüt kuşu da, kır at da kendi de taş olmuşlar. Donup kalmışlar.\n\nKardeşi Ahmet’in annesi ve babası ölmüş. Tahtı da dağılmış. Kimsesi kalmayan Ahmet:\n\n— Gidip bari kardeşim Mahmut’u bulayım, demiş.\n\nMahmut’un elbise aldığı yerden elbise almış. Aslanı, kaplanı, Ankayızümrüt kuşunu almış. Bir de padişaha müjdeci olmuş.\n\n— Padişahım! Damadın geliyor, diye karşılamaya gidiyorlar.\n\nYemişler, içmişler; akşam olmuş, yatmışlar. Eve gidince Ahmet kılıcı, Mahmut’un karısı ile kendi arasına dikmiş:\n\n— Sen benim gelinimsin, ben Ahmet’im. Sen kardeşimin hanımısın.\n\nOradan kalkmış kendine ayrı bir yatak yapmış. Sabahleyin kalkmış kız, babasına:\n\n— Baba, baltayı taşa vurduk.\n\n— Niye kızım?\n\n— Bu Mahmut değil, kardeşi Ahmet imiş.\n\nPadişah ve yakınları, Ahmet’ten özür dilemişler. Ahmet:\n\n— Özrün zamanı değil. Bana müsade edin de ben kardeşimi aramaya gideceğim, demiş. Yola çıkmış.\n\nEpey bir gittikten sonra nida gelen o beldeye gelmiş.\n\n— Ey oğlum Ahmet! Yukarı bak.\n\nBakmış ve “Lailaheillallah Muhammederrasüllullah” yazıyormuş. Üç kere tekrarlamış, üçüncüde okumuş. Bunlar cana gelmiş. Kardeş, kardeşle; aslan, aslanla; kaplan, kaplanla; Ankayızümrüt, Ankayızümrüt kuşuyla; kır at da kır atla kavuşmuşlar.\n\nKavuştuktan sonra Mahmut:\n\n— Kardeşim, memleketimizden ne var, ne yok?\n\n— Kardeşim, annemiz ve babamız öldü. Yuvamız yıkıldı. Tacımız, tahtımız dağıldı. Orada bir şeyimiz kalmadı.\n\n— Orada kalmadıysa burada var.\n\nDönüş yolunda kör şeytan, Ahmet’in aklını çelmiş. Bütün mala mülke konmak istemiş.\n\n— Kardeşim, sen git de ben geliyorum, demiş. Az öne çıkınca kılıcını çekiyor, tam vuracakmış ki kalbine bir hikmet gelmiş:\n\n— Varın, yokun bir kardeşin var. Onu da vurunca hâlin nice olur? Sen nerede kalırsın, demiş.\n\nOrada kılıcı indirmiş. Mahmut’un yanına gitmiş. Şehre yaklaşınca padişaha, damadın yanında kardeşiyle geliyor, diye müjdeci gitmiş. Yemişler, içmişler. Mahmut:\n\n— Bu kardeşimin hâli nice olacak padişahım?\n\nOna da büyük vezirin kızını almışlar. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Yiyip, içip, hoş muradına ermişler.\n\nOnlar ermiş muradına, darısı cümlemize.\n\n*toklu: 1. Altı aylıkla bir yaş arasındaki kuzu; 2. İki yaşındaki kuzu.\n\n*nal mık kırığı: Ufak tefek demir parçaları.\n\n*dağarcık: Çanta.\n\n* yarman: Yalman, mızrak ucu.\n\n*güvermek: (koyuvermek) Salmak, salıvermek, &nbsp;bırakmak\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "AKILLI OĞLAN İLE DELİ OĞLAN",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi de büyük günahmış. Bir akıllı oğlan ile deli oğlan varmış. Bu iki kardeş, analarına:\n\n— Ana biz çalışmaya gidiyoruz, deyip evden ayrılmışlar. Az gitmişler uz gitmişler. Gide gide bir eve gelmişler. Bu evde bir dul kadın yaşıyormuş. Kardeşler, dul kadına:\n\n— Biz senin koyunlarına çoban olalım, demişler. Kadın:\n\n— Koyunları ne kadar altına güdersiniz, demiş. Akıllı oğlan:\n\n— Üçer kepçe altına güderiz, demiş. Kadın:\n\n— Benim şu keçim hamile. Keçi kuzulayıncaya kadar güderseniz, size üçer kepçe altın veririm, demiş. İki kardeş, kadının şartlarını kabul ederek koyunları gütmeye başlamışlar.\n\nAradan iki, üç ay geçmiş. Bir gün iki kardeş koyunları güderken kar yağmaya başlamış. Akıllı oğlan, deli oğlana:\n\n— Deli oğlan, git de bize ekmekle benim de çarığımı, çorabımı getir, demiş.\n\nDeli oğlan eve gelip ekmekle kardeşinin çarığını, çorabını almış ve koyunların yanına doğru yola düşmüş. Koyunların yanına gelirken aç bir köpek görmüş ve ekmeği aç köpeğe vermiş. Az ilerleyince de bir kargaya rastlamış. Elindeki çorabı, çarığı da üşümüş olan kargaya vermiş:\n\nDeli oğlan, kardeşinin yanına gelince:\n\n— Ekmeği acıkmış olan bir köpeğe; çarığı, çorabı da ayakları çok üşümüş olan bir kargaya verdim, demiş. Akıllı oğlan:\n\n— Deli oğlan sen koyunların yanında dur da ben gidip çoraplarımı alıp geleyim, demiş.\n\nAkıllı oğlan, koyunların yanından ayrılınca deli oğlan, tüm koyunları bir armut ağacının altında toplamış ve koyunlara:\n\n— Koyunlar, ben şimdi ağacı sallayacağım. Yere düşen yaprakları siz yiyin, armutlarını bana bırakın, demiş.\n\nArmut ağacına çıkan deli oğlan, bütün gücü ile ağacı sallayıp aşağıya inmiş. Aşağı inince bakmış ki koyunlar yere düşen armutları hep yemişler. Armutların yenmesine çok kızan deli oğlan, koyunların hepsini kesmiş. Sadece keçiyi kesmemiş. Çünkü armudun biri keçinin boynuzuna takılmış. Deli oğlan da bunu görünce keçinin kendisi için armut sakladığını düşünmüş.\n\nBirkaç saat sonra akıllı oğlan koyunların yanına gelmiş. Koyunların kesilip yerde yattığını gören akıllı oğlan, kardeşine kızarak:\n\n— Ne yaptın böyle, deli oğlan, demiş. Deli oğlan:\n\n— Onlar benim armudumu yediler. Sadece bu keçi bana armut sakladı. Ben de armudumu yiyenlerin hepsini kestim, demiş. Akıllı oğlan:\n\n— Bu böyle olmaz. Gel şu koyunları ağıla taşıyalım. Keçinin ayağına da bir tavşan bağlayıp keçi kuzuladı diye kadından hakkımızı alalım, demiş.\n\nİki kardeş bütün koyun ölülerini ağıla taşımılar. Keçinin ayaklarına da bir tavşan bağlayıp kadının yanına gelmişler:\n\n— Senin keçi kuzuladı. Bizim hakkımızı ver de biz gidelim, demişler. Dul kadın, kızına:\n\n— Kızım git bak bakalım, keçinin oğlağı güzel mi, demiş.\n\nKız, keçinin yanına gelmiş. Tavşan kızı görünce kaçmaya başlamış. Kız tekrar evine gelip annesine:\n\n— Bir güzel oğlağı var ki, demiş.\n\nKadın bunun üzerine akıllı oğlana üç, deli oğlana iki kepçe altın vermiş. Deli oğlan, akıllı oğlana:\n\n— Yok, ben senden daha çok koyun ölüsü çektim. Ben iki kepçe altını kabul etmem, demiş. Akıllı oğlan:\n\n— Sus, deli oğlan! Al bu üç kepçe altın da senin olsun, demiş.\n\nDeli oğlan altınların hepsini almış. Dul kadın iki kardeşe yolda acıkınca yemeleri için azık hazırlamış. İki kardeş kadınla helâlleşmişler.\n\nKadından haklarını alan kardeşler, yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, bir dağın başına gelince ateş yakıp oraya yatmışlar.\n\nKadın sabah olunca ağıla girmiş. Ağıla bir bakmış koyunların ölüsünü görmüş. Koyunlarından olan kadın, en azından altınlarını kurtarmak için bunların peşine düşmüş. Biraz yol yürüdükten sonra iki kardeşin yaktığı ateşi görmüş. Koşarak ateş yanan yere gelmiş. İki kardeşe:\n\n— Koyunlarımın hepsini öldürmüşsünüz. Bari benim paramı verin, yoksa sizi nacakla keserim, demiş. Akıllı oğlan, dul kadına:\n\n— Boşuna seninle dövüşmeyelim. Gel şu ateşin etrafında dönelim. Bu ateşe kim basarsa o altınlardan vazgeçsin, demiş. Kadın:\n\n— Tamam, deyince hepsi ateşin etrafında dolanmaya başlamışlar. Bu iki kardeş, kadını orada bırakıp kaçmışlar.&nbsp; Sonra da oradan uzaklaşmışlar. &nbsp;\n\nKöylüler bu iki kardeşi yolda karşılamışlar. Herkes bunlara, hoş geldin ediyormuş. Deli oğlan, akıllı oğlana:\n\n— Sen burada dur da ben gideyim anamı müjdeleyeyim, deyip evlerine gitmiş. Eve gelince tandırdaki suyu görmüş. Deli oğlan, anasına:\n\n— Ana, bu su ne, demiş. Anası:\n\n— Başımı yıkayacağım, demiş. Deli oğlan:\n\n— Sen dur, ana. Ben suyu getireyim de başına dökeyim, demiş.\n\nSuyu kaptığı gibi anasının başına dökmüş. Anasını sıcak su ile haşlayıp öldürmüş. Deli oğlan anasını götürüp yatağına yatırmış ve eline de bir tane yufka dürümü yapıp vermiş. Deli oğlan tekrar kardeşinin yanına gelerek:\n\n— Kardeş, anamı yıkandırıp yatağına yatırdım. Eline de yufka dürümü verdim, demiş. Akıllı oğlan:\n\n— Deli oğlan, anamı öldürmeyesin, deyip eve koşmuş.\n\nEve gelince bir de ne görsün? Anası çoktan ölmüş. Deli oğlan da kardeşinin anasını öldürdüğü haberini köye yaymış. Suçu, güya kardeşine yükleyecekmiş.\n\nKöylüler akıllı oğlanı jandarmaya şikâyet etmişler. Jandarma gelip akıllı oğlanı götürürken; akıllı oğlan, deli oğlana:\n\n— Bak ben gidiyorum. Kapıya, bacaya sahip ol, demiş. Deli oğlan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nAkıllı oğlan ile jandarmalar gidince deli oğlan; kapıyı sırtına, bacayı başına alarak hapishanenin önüne gelmiş. Bunu gören kumandan, deli oğlana acıyıp akıllı oğlanı serbest bırakmış. Serbest kalan akıllı oğlan, deli oğlana:\n\n— Ne bu hâlin, demiş. Deli oğlan:\n\n— Sen dedin ya; kapıya, bacaya sahip çık. Ben de sahip çıktım işte, demiş.\n\nDeli oğlanın hâline gülen akıllı oğlan, kardeşini alıp eve getirmiş ve yaşamlarına devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "AK YILAN KARA YILAN",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir fakirin, bir oğlu varmış. Demiş ki:\n\n— Yavrum, şu bileziği götür, sat; azcık yiyecek getir. O zamanlar kıtlık varmış.\n\nÇocuk yiyecek almak için gittiği yerde bir kediyi astıklarını görmüş.\n\n— Niye asıyorsunuz bu kediyi, demiş. Demişler ki:\n\n— Bey oğlunun yemeğine battığı için asıyoruz. Oğlan:\n\n— Alın şu aldıklarımı, o kediyi bırakın, yazık, demiş. Eve gidince annesi:\n\n— Hani aldıkların yavrum, demiş. Oğlan:\n\n— Yarın verecekler anne, demiş.\n\nBir sonraki gün, yiyecek getirmek için yine oraya gidiyor. Bu defa da bir köpek astıklarını görmüş:\n\n— Niye asıyorsunuz, diye sormuş. Demişler ki:\n\n— Bey oğlunun yemeğine battığı için asıyoruz. Oğlan:\n\n— Alın şu aldıklarımı bırakın şu köpeği, yazık, demiş.\n\nOğlan eve giderken bir ak yılan ile kara yılanın dövüştüğünü görmüş.\n\nAk yılanını aralayayım derken kara yılanı vurup öldürmüş. Orada ak yılan, bir kıza dönüşmüş. Kız, oğlana:\n\n— Tatlı canımı kurtardın, çok sağ ol. Gel, seni babamın yanına götüreyim. Babamın altı yılan, üstü insandır. Sana, “dile dilediğini” derse “dilinin altındaki mührü isterim” de. Sonra da üç defa sağlığını dile, demiş.\n\nOğlan oraya gidince selam veriyor. Kızın babası:\n\n— Dile oğlum, ne dilersen, demiş. Oğlan:\n\n— Sağlığınızı dilerim. Kızın babası:\n\n— Sağlığımdan sana fayda yok. Başka bir şey dile. Kız:\n\n— Dilinin altındaki mührü iste, demiş. Oğlan:\n\n— Padişahım, dilinizin altındaki mührü isterim, demiş. Padişah, kızına:\n\n— Al, bu mührü ver, demiş. Kız mührü götürürken oğlana:\n\n— Bunun marifetini öğren de git, demiş.\n\nOğlana mührü nasıl kullanacağını kız anlatmış. Önce mührü yalamasını istemiş. Oğlan mührü yalamış. Mührü yalayınca ortaya iki Arap çıkmış. Padişah, oğlana:\n\n— Emret bu Araplara, kuş sütü getirsinler, demiş.\n\nAraplar, kuş sütünü getirmişler. Sonra da eksiksiz bir sofra donatmışlar. Padişah, oğlana:\n\n— Ne dilersen bu Araplardan, onu yaparlar, demiş. Yemekleri yedikten sonra mührü oğlana vermişler. Oğlan onlara veda edip evinin yolunu tutmuş.\n\nOğlan evine gelmiş annesine olan, biteni anlatmış. Oğlanın babası da zenginmiş fakat sonradan fakir olmuş. Oğlan, anasına:\n\n— Şu ambarlar babamın zengin olduğu zamandan daha dolu olacak, ambarlar buğday dolacak, demiş.\n\nSabah olmuş, kadın bir de bakmış ki oğlunun dediği gibi her yer buğdayla dolmuş. Kadın şaşırmış, oğluna demiş ki:\n\n— Oğlum bu kadar buğdayı kimin evinden çaldın, bu iş nasıl oldu? Oğlan:\n\n— Ne yapacaksın anne? Sen ye, iç, otur. Sonra da bana şu padişahın kızını istemeye git, demiş.\n\nOğlan, dilek taşına gidip dilek dilemiş. Annesi, oğluna:\n\n— Sarayda “niye geldin” derlerse, ne diyeyim oğlum, demiş. Oğlan:\n\n— Anne, dünür geldim de, bunda saklayacak bir şey yok ki, demiş. Annesi gidip:\n\n— Allah’ın emriyle padişahın küçük kızına dünür geldim, demiş. Padişah:\n\n— Şu Ali Dağ’ını görüyor musun? O dağ dümdüz olacak ya da oğlun ölecek. O dağ dümdüz olursa kızımı veririm, yoksa oğlun cellâtlık olur, demiş.\n\nAnnesi ağlayarak eve gelmiş. Oğlan, annesine ne dediklerini sormuş. Annesi, padişahın istediğini söyledikten sonra oğlu mührü yalamış ve iki Arap çıkmış. Oğlan, Araplara:\n\n— Şu Ali Dağ’ını sabaha kadar dümdüz göreceğim, demiş.\n\nOğlan sabaha kadar uyuyamamış. Sabah kalkıp baktığında dağın dümdüz olduğunu görmüş. Hemen padişahın yanına gitmiş. Padişah da kızını bu gence vermiş.\n\nMeğer padişahın kızı da kapısındaki hizmetçiyi seviyormuş. Neyse kızı davulla zurna ile gelin getirmişler. Kızın gözü, hizmetçide olduğu için yüzü hiç gülmüyormuş. Oğlanın annesi:\n\n— Yüzün neden asık? Dilinin altındaki sır neyse anlat, demiş. Oğlan:\n\n— Neden yüzünü astın hanımım, diye sormuş. Karısı da:\n\n— Ne yapayım? Geldim geleli bir marifetini anlamadım. Ne desen o geliyor, demiş. Oğlan:\n\n— Bu mührü yalarım, Araplar gelir; ben emrederim, onlarda yerine getirir. Ben ne dilersem onlar yapar. Benim marifetim budur, demiş.\n\nKız bunu duyunca hemen hizmetçisinin yanına gidip her şeyi anlatmış. Hizmetçisi, kıza:\n\n— Saçını turşu küpüne batır, o hapşırınca mühür ağzından düşer, o zaman mührü al, demiş.\n\nKız saçını turşu küpüne batırmış. Sonra da saçını oğlanın burnuna tutmuş. Burnuna turşunun kokusu gelince oğlan hapşırmış, mühür ağzından düşmüş. Kız mührü almış. Oğlanın yaptığı gibi yalamış. Araplar ortaya çıkmış. Kız, Araplara:\n\n— Falan yerdeki denizin ortasına konak yapıp benimle hizmetçimi oraya koyacaksınız, demiş.\n\nSonra oğlan uyanmış ki ne karısı var ne de mühür var. Oğlan ne yapacağını kara kara düşünüyormuş. Bu sırada asılmaktan kurtardığı kedi ve köpek, oğlanın yanına gelmiş. Oğlana demişler ki:\n\n— Ağam! Başındaki iş nedir, sıkıntının sebebi nedir? Oğlan:\n\n— Ne yapacaksınız? Boş verin, siz merhem olacak adam değilsiniz, demiş. Kedi ile köpek:\n\n— Belki de oluruz, sen anlat bakalım, demişler.\n\nOğlan, başından geçenleri bir bir anlatmış. Kedi ile köpek:\n\n— Haydi gidelim, demişler. Geliyorlar denizin kıyısına. Köpek, kediye:\n\n— Ben yüzerim, sen benim sırtıma bin, demiş. Kedi köpeğin sırtına binmiş, denizdeki eve gelmişler.\n\nEvin yanına ulaşmışlar. Evin camı da kırıkmış. Camdan içeri hoplayarak girmişler. Kedi içerde bir fare yakalamış. Fareye:\n\n— Süt kabın nerede, demiş. Fare:\n\n— İşte şurada, demiş.\n\nKedi süte kuyruğunu batırıp kızın sevdiği hizmetçinin yanına gitmiş. Hizmetçinin ağzına kuyruğunu sürünce hizmetçi ağzını açmış. Kedi mührü almış, oradan hoplayarak çıkmış. Alacağını aldı ya, köpek demiş ki kediye:\n\n— Sen mührü bana ver. Sen ağzını açarsın, düşürürsün. Ben dişimi sıkarım, denize düşmez, demiş.\n\nKedi köpeğin üstüne binip denizin kıyısına gelmişler. Oğlana mührü vermişler. Oğlan mührü yalamış. Araplar ortaya çıkmış. Karısıyla hizmetçiyi buraya getirmelerini emretmiş. Araplar kadınla hizmetçiyi getirmişler. İkisi birbirine sarılmış uyuyorlarmış, hiçbir şeyden haberleri yokmuş. Oğlan durumu göstermek için padişahı çağırmış. Padişah gelmiş, kızının durumunu görmüş. Oğlan:\n\n— Kızının marifetini görüyor musun, demiş.\n\nPadişah çok sinirlenmiş, kılıcı ile kızını ve hizmetçiyi oracıkta öldürmüş. Padişah bu defa da diğer kızını oğlana vermiş.\n\nYedi davul gelmiş, yedi zurna gelmiş. Çalgılar çalmış, günlerce düğün olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ALİ İLE KARISI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde, yaşlı bir adam ile karısı varmış. Bunlar çok fakirmiş. Bir gün bir çocukları olmuş. Adam, karısına:\n\n— Bu çocuğun adını ne koyalım, diye sormuş. Kadın da:\n\n— Adını Ali koyalım, demiş.\n\nÇocuğun adını Ali koymuşlar. Aradan yıllar geçmiş. Ali’nin babası ölmüş. Ali ile annesi ortada kalmış. Ali’nin evlenme çağı geldiğinden annesine:\n\n— Beni evlendir, demiş. Annesi de:\n\n— Oğlum biz fakiriz, ne ile, hangi parayla seni evlendireyim, diye sormuş. Ali :\n\n— Bir ineğimiz var. Onu satar, evlenirim, demiş.\n\nBunu söyleyince annesi:\n\n— Bizim olan tek varlığımız, o kötü inek. Onu satarsak ortada kalırız. Bizim ne tarlamız ne de tamımız var, demiş.\n\nFakat kadın bütün bunları söylese de Ali’nin ısrarlarına dayanamamış. İneği satmışlar. İnek fazla bir para etmemiş. Daha sonra kafalarına göre birisini bulmuşlar. O da fakirmiş. Ali onunla evlenmiş. Bu arada Ali fakirmiş ama hem zeki, hem yakışıklı hem de mert birisiymiş.\n\nO zamanlar başka bir köyde çok zengin köseler yaşarmış. Ali bu köselerden para istemeye karar vermiş. Parayla tarla alacakmış ve geçinmelerini sağlayacakmış. Köselerin yanına gitmiş. Köselere:\n\n— Siz zengin insanlarsınız, bana biraz para verin ben de tarla alayım, aileme bakayım, demiş.\n\nKöseler hâli vakti yerinde olmayan Ali’ye para vermeyi kabul etmişler. Fakat bir şart koşmuşlar. Ali’ye:\n\n— Sana üç yüz kuruş verirsek, beş yüz kuruş alırız, demişler.\n\nAli bunu kabul etmiş. Parayı almış, köyüne gelmiş. Köyünde küçük bir tarla almış. Fakat aldığı paranın yanı sıra kendi cebindekini de katmış. Tarlayı daha sonra ekmişler, biçmişler. Aradan yıllar geçmiş. Fakat bir türlü kâr edememişler. Sadece karınlarını doyurabiliyorlarmış. Bu işin böyle gitmeyeceğini anlayınca Ali karısına:\n\n— Bu iş böyle gitmeyecek, beş kuruş paramız yok. Ben gurbete gideyim de çalışayım; para getireyim, cebimiz para görsün, demiş.\n\nBir sonraki gün Ali’nin karısı erkenden kalkıp tandırı yakmış. Gurbete gideceği için Ali’ye yiyecek hazırlamış. Ali de kalkmış erzakını alıp yollara düşmüş.\n\nAli az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Dağda giderken yüksek bir tepenin başında bir kale görmüş. Kale çok büyük ve muntazam yapılmış. Uzun zamandır yürüdüğünden bu kalede konaklamaya karar vermiş. Kale kapısına yaklaşmış. Etrafta ağaçlar varmış ve her ağacın başında kelleler varmış. Ali bunları görünce korkmaya başlamış. Hemen kalenin kapısını çalmış. Kalenin kapıları çok büyükmüş. Kalenin içinden bir ses gelmiş. Kalede de bir dev yaşarmış. Dev:\n\n— Bugün rızkımız kendiliğinden geldi hanım, demiş.\n\nKapıyı açmışlar, içeri almışlar. Ali, devi görünce biraz daha korkmuş. Devle merhabalaşmışlar. Dev sormuş:\n\n— Nereden gelip nereye gidiyorsun? Ali:\n\n— Ben fakir bir adamım. Çalışmaya gidiyorum. Eğer iş bulursam birkaç kuruş kazanıp evime döneceğim, demiş. Dev:\n\n— Buraya geldin ama buradan çıkış yoktur, gidemezsin. Daha önce buradan çıkan olmadı. Dediklerimizi yapacaksın, yoksa seni şu kazana atar yeriz, demiş.\n\nAli çaresiz kabul etmiş. Devin de bir karısı ile bir kızı varmış. Ali’ye istediklerini yapmaya başlamışlar.\n\nAli’yi yedirip içirmişler. Karnını tıka basa doyurmuşlar. Daha sonra bir leğen köpük getirip içirmişler. Ali’ye:\n\n— Eğer sabah yatakta herhangi bir iz bulursak seni yeriz, demişler.\n\nAli çok korkmuş ama kabul etmiş. Devin karısı yatağı sermiş. Ali yatmış. Tabi içtiği köpük midesini rahatsız etmiş. Ali’nin karnı şişmiş, ağrımış. Yatağa kaçırsa bunu öldürecekler. Yapmasa o hiç olmaz, şaşıp kalmış. Onun için odada dolanarak ne yapacağını düşünmüş. Daha sonra düşünürken tavanda devin çizmelerini görmüş. Zor, güç onlara ulaşıp aşağıya indirmiş. İşini görüp çizmeleri yerine asmış. Yatağa yatmış. Sabah olmuş. Tabi devin karısı ile kızı hemen kalkmış. Tandırı yakmışlar. Çünkü bugüne kadar avları ellerinden hiç kaçmamış. Kazanı ateşin üzerine koymuşlar, sabırsızlıkla yemeği beklemeye başlamışlar. Dev, karısına:\n\n— Git, şu yatağa bak bakalım; bir şey var mı, diye sormuş. Devin karısı da hemen yatağa bakmaya gitmiş. Fakat yatakta hiçbir şey bulamamış. Kadın şaşırmış. Gelip deve:\n\n— Yatakta hiçbir iz bulamadım, bir leğen köpüğü içip nasıl durdu? Ben bu işten bir şey anlamadım, demiş.\n\nDev de şaşıp kalmış. Ama anlaşmaya uymuşlar. Dev, Ali’ye:\n\n— Al şu bir kese altını! Sen dediklerini yaptın ben de dediklerimi yapıyorum. Bu altınla istediğini yapabilirsin, diyerek Ali’yi kaleden yolcu etmeye gelmiş.\n\nFakat Ali, devin kendisine çektirdiği acıyı unutmayıp deve ceza vermeye karar vermiş. Devin aklını başına getirecek bir şeyler düşünmüş. Aklına iyi bir fikir gelmiş. Deve:\n\n— Benim bir çuvaldızım var gören heveslenir. Yatağımın kenarında kalmış. Ben gideyim onu alayım. Fakat çuvaldızımı görünce senin karın ve kızın heveslenir. Gözünü seveyim dev kardeş, ben vermiyor dediğimde sen ver diye bağır, demiş.\n\nAli gitmiş. Dev dışarıda onu beklemiş. Karısı ile kızına:\n\n— Benimle beraber olacaksınız, demiş.\n\nBu ikisi kabul etmemiş. Bağırmışlar. Dev bağırmalarını duyunca:\n\n— Verin, demiş.\n\nAli her ikisiyle de beraber olmuş. Devin yanına gelmiş:\n\n— Çuvaldızımı çok sevdiler, zorla aldım demiş. Dev:\n\n— Yolun açık olsun, demiş.\n\nDev olaylardan habersiz Ali’yi uğurlamış.\n\nAli’yi, dev beni takip edebilir düşüncesi almış.\n\n— Ben bir adım atsam o daha büyük bir adım atar, bana yetişir, demiş.\n\nOnun için bir plan hazırlamış. Bir yeri eşmiş. Kuru bir odun bulmuş ve onu sivriltmiş. Eştiği yere saklanmış. Üstünü kapatmış. Odun parçasını üstüne dikmiş. Üzerine de “Ali ölmüştür, ruhuna Fatiha” diye yazmış. Beklemeye başlamış.\n\nDev eve gitmiş. Evde karısı ve kızı yaşadıklarını anlatmışlar. Anlatınca dev sinirlenmiş. Karısına:\n\n— Çizmelerimi getir, hemen şunun peşinden gideyim, yakalayayım, demiş.\n\nKarısı çizmelerini getirmiş. Dev, giyer giymez içinde ne olduğunu görmüş. Daha fazla sinirlenip yollara düşmüş. Ali’nin saklandığı yere gelmiş. Dağın başında bir mezar. Üzerinde de “Ali ölmüştür” yazılmış. Dev şaşırmış.\n\n— Bu ne zaman öldü, ne zaman toprağa gömüldü, diye kendi kendine sormuş. Fakat öcünü alamadığı için üzülmüş.\n\nMezarın üzerindeyken Ali, devin geldiğini anlamış ve kazığı ileri doğru itmiş. Kazık, deve saplanmış. Dev canı yandığı için bas bas bağırmış. Doğruca eve gitmiş. Karısı ve kızı devi görünce ne olduğunu sormuşlar. Dev de anlatmış. Sonra evlerine yolcu almamaya ve hiç kimseye kötülük yapmamaya karar vermişler. Evlerinde oturup hiç kimseye karışmamışlar.\n\nAli köyüne dönmüş. Fakat evden ayrılalı iki, üç gün olmuş. Kapıyı dövmüş. Karısı açmış. Şaşırmış:\n\n— Ali, sen ne çabuk geldin! Daha gideli ne kadar oldu, diye sormuş.\n\nAli başından geçenleri bir bir anlatmış. Karısı kurtulduğu için sevinmiş.\n\nTüm bu olanlar yaşanırken üç köseler ise uğradıkları yerleri yok ediyorlarmış. Karşı gelenlerin ellerinden mallarını alıyorlarmış. Borç verdiklerinden iki kat para alıyorlarmış. Fakirin, fukaranın anasını ağlatıyorlarmış. Bunlar, Ali’nin çalışmaya gittiğini öğrenmişler. Paralarını almak için yanına gelmeye karar vermişler.\n\n— Köseler gelecek. Onları ağırlayacak ve paralarını vereceksin, diye haber gelmiş. Ali:\n\n— Başımın üstünde yerleri var, gelsinler, demiş.\n\nAli’nin onları beklediğine dair haber gitmiş. Bu arada Ali ile karısı bir plan yapmışlar. Çünkü herkesin malına zarar veren köselere ders vermek istiyorlarmış. Daha sonra Ali dağa gitmiş. Ali, karısına:\n\n— Ben birazdan gelirim, demiş.\n\nDağda iki tane tavşan yakalamış. İkisi de birbirine çok benziyormuş. Eve geldiğinde karısı:\n\n— Bunları ne yapacaksın, diye sormuş. Ali:\n\n— Bak, ben tarlaya çifte gideceğim. Tavşanlardan bir tanesi evde kalacak bir tanesi benimle gelecek. Daha sonra eve geldiklerinde beni sorarlarsa benim tarlaya gittiğimi söylersin. Oraya geldiklerinde ben onların paralarını vereceğim, demiş.\n\nSabah olmuş. Ali çifte gitmiş. Köseler gelmiş. Kapıyı dövmüşler. Ali’nin karısı çıkmış. Köseler:\n\n— Ali nerede, diye sormuşlar.\n\nKarısı tarlada olduğunu söylemiş. Köseler, develerini eve bırakmışlar. Ali’nin yanına gitmişler. Köseler Ali’ye:\n\n— Biz sana misafir olmaya geldik. Duyduk ki hâlin vaktin yerindeymiş, demişler. Ali:\n\n— Eve haber göndereyim. Evde yemek hazırlasınlar, demiş.\n\nBunların biraz ilerisinde bir maşlak varmış. Maşlağın içinde de tavşan varmış. Ali tavşanın ayaklarını ve gözlerini bağlamış. Tavşan içinde duruyormuş. Tabi köselerin bundan haberi yokmuş. Ali tavşanı almış. Ayaklarını ve gözlerini çözmüş. Tavşana:\n\n— Oğlum git, annene söyle, kuzuyu kızartsın, pilav yapsın, fasulye yapsın, demiş.\n\nSonra tavşana vurmuş. Tavşan o vuruşun acısıyla dağa doğru kaçmış. Bu üç köseler birbirlerine bakmışlar. Şaşırmışlar. Hep beraber köye inmişler. Kapıyı dövmüşler. Ali’nin karısı kapıyı açmış. İçeri girmişler. Sofrayı kurmuşlar. Sofrada her şey varmış. Kuzu eti, pilav, fasulye… Daha sonra evde tavşanı görmüşler. Yine ayakları ve gözleri bağlıymış. Köseler tavşanı görünce şaşırmışlar. Neyse yemeklerini yemişler. Evde konakladıkları için yemeklerini yedikten sonra yatmışlar. Üç köseler aralarında konuşmuşlar. Tavşanı almaya karar vermişler. Ali’yi yanlarına çağırmışlar. Köseler Ali’ye:\n\n— Birkaç kuruş para verelim. Şu tavşanı bize sat. Çünkü biz çok geziyoruz. Bizim, eve haber gönderecek birisine ihtiyacımız var. Onun için tavşanı bize ver, demişler. Ali:\n\n— Gördünüz, benim de ona ihtiyacım oluyor. Benim eve haber götürüyor, demiş. Köseler:\n\n— Sen ne yapacaksın? Tek adamsın, hiçbir yere gitmezsin. Onun için bu hayvanı bize sat, demişler.\n\nBunun üzerine Ali, karısına tavşanı vermesini söylemiş. Karısı itiraz etmiş:\n\n— Tavşanı veremem. Her yere onunla haber gönderiyorum, demiş. Köseler:\n\n— Ne kadar para istiyorsanız vereceğiz, demişler.\n\nAli artık kabul etmiş. Yüksek bir fiyata tavşanı köselere satmışlar. Sabah olmuş. Köseler, develeriyle beraber köyü terk edip evinin yollarını tutmuşlar.\n\nÜç köseler memleketlerine gelmişler. Karılarına:\n\n— Şu gördüğünüz tavşan ne istersek onu yapıyor. Aynı insan gibi kime haber göndersek ona hemen iletiyor, demişler.\n\nKarıları, bunlara inanmamış. Köselere:\n\n— Siz delirdiniz mi? Öyle bir şey olmaz, demişler.\n\nNeyse, bu üç köseler tavşanı denemek için dağa çıkmışlar. Tabi tavşana evin yolunu gösterdikleri için eve dönebileceğini düşünmüşler. Tavşana:\n\n— Eve git bizimkiler yemek hazırlasın, demişler.\n\nİçlerinden bir tanesi de tavşana vurmuş. Tavşan can havliyle kaçmış. Bu üç köse dağ bayır gezdikten sonra eve gelmiş. Eve bakmışlar. Hiçbir yemek hazırlanmamış. Karılarına:\n\n— Tavşan buraya geldi mi, diye sormuşlar. Karıları:\n\n— Hayır, deyince bunlar şaşırmış.\n\nDurumu karılarına anlatmışlar. Onlar:\n\n— Adam sizden daha akıllı olduğu için sizi kandırmış, demişler.\n\nSonra anlamışlar ki Ali bunları kandırmış. Tabi çok sinirlenmişler. Çünkü Ali onların çok fazla parasını almış.\n\nTüm bunlar olurken Ali, hayatını yaşıyormuş. Daha sonra aklına köselerin geri dönebileceği gelmiş. Karısıyla bunu düşünmüşler. Bir plan yapmışlar. Ali, karısına:\n\n— Çerçiye git. Bana bir düdük getir, demiş.\n\nKarısı gidip düdüğü getirmiş. Ardından Ali bir oğlak getirmiş. Oğlağı kesmiş. Kanını bir çuvala koyup karısına bunu karnına koymasını istemiş. Ayrıca karısına:\n\n— Ben kalk, yemek hazırla dediğimde sen kalkmayacaksın, benimle kavga edeceksin. Ben de o arada gelip seni bıçaklayacağım. Torba patlayacak. Üstün kan olacak. Köseler seni öldürdüğümü düşünecekler. Öldükten sonra ben düdük çalacağım. Kalk dediğimde kalkacaksın, demiş.\n\nAli ile karısı bu planı hazırlayıp üç köseleri beklemişler.\n\nÜç köseler evlerine gelmiş. Kapıyı vurmuşlar. Ali kapıyı açmış. Üç köseler sinirle Ali’ye:\n\n— Sen bizi aldattın. Tavşanı bize verdin. Tavşan hiçbir işe yaramadı. Bir sürü para verdik, demişler. Ali:\n\n— Tamam, kızmayın. Bütün parayı vereceğim. Bugün burada konaklayın, demiş.\n\nÜç köseler birbirlerine bakmışlar ve kabul etmişler. Bunlar oturmuşlar. O sırada Ali’nin karısı gelip:\n\n— Hoş geldiniz, demiş. Ali, karısına:\n\n— Hanım, bize yemek hazırla, çabuk, demiş. Karısı sesli bir şekilde:\n\n— Senden bıktım. Her gelene gidene ekmek veriyorsun. Yemek hazırlamaktan bıktım. Kalk, sen hazırla, demiş.\n\nBunu duyan Ali ayağa kalkmış. Belindeki kamayı çıkarmış. Karısına vurmuş. Vurur vurmaz, kadın olduğu yere yıkılmış. Kadın kanlar içinde yerde yatıyormuş. Üç köseler birbirlerine bakmışlar. Birbirlerine:\n\n— Biz ne yaptık? Adama karısını öldürttük, demişler.\n\nDaha sonra ölünün başında dolaşmaya başlamışlar. Üç köseler üzülmüş. Durumu daha kötüye götürmemek için parayı almaktan vazgeçmişler. Bu arada Ali kendi üzerinde bir şeyler arıyormuş. Üç köseler karısını öldürdüğü için aklını kaybettiğini düşünmüşler. Fakat Ali cebinden bir düdük çıkarmış. Köseler, Ali’nin tam kafayı yediğini düşünmüşler. Onlar öyle düşünürken Ali düdüğü çalmış. Çalar çalmaz karısı hemen ayağa kalkmış:\n\n— Emret, hizmetindeyim, demiş. Üç köseler çok şaşırmışlar. Ali karısına:\n\n— Git, yemek hazırla; yiyelim, demiş.\n\nKarısı yemek hazırlamış. Üç köseler bu işe çok şaşırmış. Bu üç köseler zengin olduklarından sürekli eş değiştiriyorlarmış. Akıllarından:\n\n— Bir gün biz de sinirlenip karımızı öldürebiliriz, demişler.\n\nBu düdüğü almaya karar vermişler. Böylece eşlerine herhangi bir zarar verseler de bu düdükle eşlerini iyileştireceklerini düşünmüşler. Sabah olmuş. Düdüğü almak için Ali’ye:\n\n— Ali, borcun kalsın, sana para verelim, şu düdüğü bize sat, demişler. Ali:\n\n— Ben nasıl vereyim? Canım sıkıldığında böyle yapıyorum. Düdüğü öttürünce karım hemen diriliyor. Bu düdük bana gerekli, demiş.\n\nBüyük uğraşlar sonucunda düdüğü almışlar. Aldıklarına çok sevinmişler. Hemen köylerinin yollarını tutmuşlar. Köylerine varmışlar. Bu üç köselerden birisi, karısını döve döve öldürmüş. Ondan sonra da düdüğü çalmaya başlamış. Fakat karısı ne kalkmış ne de başka bir şey yapmış. Ortanca kardeş ağabeyine:\n\n— Eve gelir gelmez eş öldürülür mü? Önce haber verilir, demiş.\n\nKarısını çağırmış. Kılıçla karısını ikiye bölmüş. Sonra da düdüğü öttürmüş. Ama onun da karısı ayağa kalkmamış. Küçük kardeşlerine:\n\n— Sen öldür, bakalım dirilecek mi, diye sormuşlar.\n\nO da karısını dilim dilim doğramış. Düdüğü öttürmüş. Fakat o da ayağa kalkıp dirilmemiş. Oturup düşünmüşler. Ali’nin kendilerini kandırdığını anlamışlar. Ali üç köselerin hem paralarını almış hem de yuvalarını yıkmış. Üç köseler karar vermişler. Ali’yi öldüreceklermiş.\n\nBu arada Ali, karısıyla üç köseler gelecek, diye plan hazırlamışlar. Karısı, Ali’ye:\n\n— Şu bizim karşıda dağ var. Oradan kil getirelim, demiş.\n\nBu ikisi planlarını yaparken üç köseler köyden ayrılmış. Ali’nin köyüne köselerin köyünden iki, üç günde gidiliyormuş. Ali’nin köyüne üç köseler girmiş. Köylüler merak etmiş ve köselere:\n\n— Bu Ali ne kadar zenginmiş! Her zaman geliyorsunuz. Adamı soydunuz soğana çevirdiniz, demişler. Köseler:\n\n— Ne soyması! Asıl Ali bizi soydu soğana çevirdi, demişler.\n\nAli’nin evine varmışlar. Ali’ye:\n\n— Sen bize tavşan verdin, yalan çıktı. Düdüğü verdin, yine yalan çıktı. Paramızı aldın, yuvamızı yıktın. Sen bizi kandırdın, demişler.\n\nBunun üzerine Ali hiç bozulmadan cevap vermiş:\n\n— Bende para çok, istediğiniz nedir? Kadın istiyorsanız padişah kızı alırım. Onun için içiniz rahat olsun demiş.\n\nKöseleri eve almışlar. Yemek ikram etmişler. Ağırladıktan sonra yatacaklarmış. Ali, köselere:\n\n— Sabahleyin ne kadar para istiyorsanız o kadar veririm, demiş. Üç köseler düşünmüş.\n\n— Bu adam bize parayı verir, demişler.\n\nBunlar uzun yoldan geldikleri için oldukça yorgunmuşlar. Yatakları hazırlamış, yatmışlar. Yatar yatmaz uykuya dalmışlar. Yattıktan epey bir zaman sonra Ali’nin karısı tandırı yakmış. İçine kili koymuş. Suyla kaynatmış. Kil çamura dönmüş. Üç köseler uyurken altlarına bu çamurdan koymuşlar. Kapıyı örtüp bunları gözetlemeye başlamışlar.\n\nKüçük köse uyanmış. Altına bakmış. Altına tuvaletini yaptığını sanmış. Diğer köseleri uyandırmış. Durumu anlatmış. Diğer köseler de aynı durumla karşı karşıya olduklarını görmüş. Tabi köseler bu duruma şaşırmış. Ne yapacaklarını bilememişler. Ali’ye ne diyeceklerini düşünmüşler. Daha uyuyamamışlar. Çünkü üç köselerin namı büyükmüş. Bu yaptıklarının duyulmasını ve görülmesini istememişler. Bütün ahali duyarsa ünleri ve namları lekelenirmiş.\n\nÜç köseler bunun üzerine sabah olmadan kaçmaya karar vermiş. Ali ile karısı, kapıdan bunları dinlemiş. Ali gitmiş. Sessizce kapıları açmış. Üç köseler karanlıkta kapıdan kaçıp gitmişler. Bir daha da dönmemişler. Ali, karısına kendisini köselerden kurtardığı için teşekkür etmiş.\n\nBundan sonra Ali ve karısı, zenginlik ve mutluluk içerisinde ölene kadar yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ALTIN PERÇEMLİ OĞLAN İLE LÜLE BUDUN SAÇLI KIZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, gayet günahmış. Bir adamın üç kızı varmış. Büyük kız her gün camın önüne oturup:\n\n— Padişahın oğlu beni alsa çadırına bir kilim dokurum ki bir yanı da dışarıda kalır, demiş.\n\nPadişahın oğlu bunu duymuş, gelmiş kızı istemiş. Almış, götürmüşler. Bir gün geçmiş, beş gün geçmiş hiç bir şey yapmamış. Kızı, geri babasının evine götürmüşler. Ortanca kız :\n\n— Padişahın oğlu beni alsa ben bir çadır dokurum ki bütün askerini içine alır, demiş.\n\nBunu duyan padişahın oğlu bu kızı gidip istemiş, almış. Bir gün geçmiş, beş gün geçmiş, hiç bir şey yapmamış. Küçük kız ise:\n\n— Padişahın oğlu beni alsa altın perçemli oğlan ile lüle budun saçlı kız doğururum, demiş.\n\nPadişahın oğlu küçük kızı da almış, götürmüş. Kız bir süre sonra hamile kalmış. Kızın doğum vakti saati yaklaşmış ama bir yandan da bacılarını dert almış. Padişahın oğlu duymadan ebe getirmişler. Kız doğum yapmış ki gerçekten altın perçemli oğlan ile lüle budun saçlı kız olmuş. Padişahın oğluna demişler ki:\n\n— Karın it eniği doğurdu. Bey oğlu da haber göndermiş:\n\n— Camız gönüne sarılsın, giden gelen yüzüne tükürsün.\n\n&nbsp;Küçük kızın bacıları çocukları bir sandığa koymuş denize atmışlar.\n\nGünün birinde, ırmağın kıyısında iki arkadaş gidiyormuş. Irmağın yüzündeki sandığı görünce birbirleriyle, “Malsa sana, cansa bana.”, diye anlaşmışlar. Sandık gelmiş; açmış, bakmışlar. Sandıkta iki çocuk elleri ağızlarında parmaklarını emiyorlarmış. Altın perçemli oğlan ile lüle budun saçlı kız çıkmış.\n\nCansa benim, diyen adam alıp götürmüş, büyütmüş. Aradan zaman geçmiş, çocuklar büyümüş. Yüksek bir yerde çadır kurmuş iki kardeş orada yaşamaya başlamışlar. Kız, saçlarından tel koparıp işleme işliyormuş, altın perçemli oğlan da çarşıda götürüp satıyormuş. Bir gün oğlan çarşıda gezerken teyzeleri görüp tanımışlar.\n\n— Bey oğlu çocuklarının görürse bizi öldürür, demişler.\n\nYeni bir plan düşünmüşler. Sonra da demişler ki:\n\n— Bir cazı kadın gönderelim, bunu kayıp ettirelim, demişler.\n\nGünlerden bir gün yine oğlan çarşıdayken kızın yanına bir kadın gelmiş. Konuşmaya başlamışlar. Kızın aklını çelmek için:\n\n— Yavrum, sen burada yalnız başına ne yapıyorsun? Sana bir can şenliği lazım. Ağabey, Kafi Küf Dağı’nın ardında bir çengi olur. Sus deyince susar, söyle deyince söyler, demiş gitmiş.\n\nAkşam kardeşi gelince bakmış; bacısı melül, mahzun duruyormuş. Kardeşi niye böyle mahzun duruyorsun, diye sorunca:\n\n— Niye melül durmayım. Ben burada bir dağın başında yalnız duruyorum. Böyle böyle bir adam varmış; git, onu bana getir, demiş.\n\nAltın perçemli oğlan da tamam deyip sabah yola koyulmuş. Eline bir tille almış ayağına bir demir çarık giymiş, yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, karşısına bir adam çıkmış. Adam sormuş:\n\n— Oğlum, sen buralarda ne yapıyorsun?\n\nAltın perçemli oğlan da derdini anlatmış. O da:\n\n— Oğlum, sen cazı kadın sözüne uymuşsun. Oraya giden gelmez, sen benim dediklerimi yap, arkana bakmadan da evine dön, demiş. Altın perçemli oğlana da:\n\n— Yolunun üzerinde açık kapı vardır, onu ört; kapalı kapı vardır, onu da aç. Kurdun önünde ot var. Onu al, koyunun önüne koy. Koyunun önünde et var; onu da al, kurdun önüne koy. Bir de bir su akar oradan. Kanlı, irinli olanı al, o sudan hiç kimse içmez. “Ne hoş suymuş” de, ardına bakmadan evine git, demiş.\n\nOğlan; az gitmiş, uz gitmiş, karşısına hep o adamın dedikleri çıkmış. Dediklerini bir bir yapmış. Yolda açık kapıları örtmüş, kapalı kapıları açmış, koyunun önündekini kurdun önüne, kurdun önündekini koyunun önüne koymuş, akan sudan da içmiş. Sormuşlar hepsine:\n\n— Kapı, niye o oğlanı tutmadın? Kapı:\n\n— Öyle yiğidi hiç tutar mıyım? Dünya kuruldu kurulalı ben açıktım. Beni o örttü, demiş.\n\nDiğerleri de altın perçemli oğlandan memnun kalmış. Yolundan geri koymamışlar. Oğlan en sonunda evine varmış. Ardından onunla birlikte bir kadın girmiş. Sus deyince, susuyormuş; söyle deyince, söylüyormuş.\n\nBey oğlu, oğlanı bir gün davet etmiş. Altın perçemli oğlan da eve gelmiş. Üvey annesine:\n\n— Bey oğlu davet veriyor, ben de gideyim mi, diye sormuş. Kadın:\n\nGit oğlum ama orada camız gönüne sarılmış bir kadın var. Herkes yüzüne tükürür geçer, sen tükürmeden geç, demiş.\n\nAltın perçemli oğlan davete gitmiş, yemeğini yemiş. Oradan bir adam bey oğluna:\n\n— Şu oğlan, kadının yüzüne tükürmedi, demiş. Bey oğlu da:\n\n— O da tükürmesin, demiş. Altın perçemli oğlan eve gelmiş, üvey annesine:\n\n— Bey oğlu beni utandırdı. Bana ceza vermedi. Anne bunun altında kalamam. Bey oğlunu davet edelim, demiş. Annesi de:\n\n— Davet edebilirsin oğlum, demiş. Bey oğlunu davet etmişler. Altın perçemli oğlan, annesine:\n\n— Davet ettim. Bey oğlu da geliyor, sen ne yemek hazırla, demiş. Annesi:\n\n— Git, şu küçük kuyuyu aç, “Selver, selver, annen küçük sofrayı istiyor” de. Sahanlar dizilince; sahanları say say eksik çıkar, say say eksik çıkar. Bey oğlu der ki, “Bey oğlu sahan çalmaz”. Sen de ona, “Analar it eniği doğurmaz, altın perçemli oğlan ile lüle budun saçlı kız doğurur” de diyor, demiş.\n\nO da dediğini yapmış. Herkes dizilmiş oturmuş. Altın perçemli oğlan aynı annesinin dediği gibi yapmış. Bey oğluna cevabı verince; bey oğlu olup biteni anlamış. Bey oğlu kadından her şeyi de öğrenmiş. Altın perçemli oğlan ile lüle budun saçlı kızı alıp evlerine götürmüş:\n\n— Hâliniz böyleydi de neden bana bildirmediniz, diye sormuş. Eve gelince çocukların teyzelerine:\n\n— Kaba bıçağa mı, razısınız kır ata mı, diye sormuş. Onlar da:\n\n— Kaba bıçak, düşmanının boynuna; kır ata biner de babamızın evine gideriz, demişler.\n\nBey oğlu, bunları kır atın kuyruğuna bağlayıp yazının yüzüne bırakmış. Kır at bunları alıp götürmüş. Onlar da yiyip, içip, muradına geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ALTIN SARISI EJDERHA",
        "text": "Evvel zamanda bir yer varmış. Burada üç kişi yaşarmış. Bunlar eşkıyaymış. Yol keser, adam öldürürlermiş. Bir gün bunlar dağda yatarken eşkıyalardan birisi uyanmış, bakmış ki etraflarında yüksek bir duvar var. Diğerlerini de uyandırmış. Çıkacakları yer, yok olmuş. Bunlar korkmuş, sabaha kadar ağlamışlar.\n\nEşkıyalar şafak vakti bakmışlar ki etraflarındaki bu büyük duvar, yavaş yavaş açılmaya başlamış. Bir de bakmışlar ki karşılarında altın sarısı bir ejderha. Sonra ejderha yürümeye başlamış. Dönüp dönüp de bunlara bakıyormuş. Sonra bunlardan biri demiş ki:\n\n— Arkadaşlar, bu ejderhada bir şey var. Galiba bizden yardım istiyor. Siz bana hakkınızı helâl edin, ben bu ejderhanın ardından gideceğim.\n\nEjderha önde gidiyor, bu adam da onun takip ediyormuş. Ejderha giderken öyle sesler çıkarıyormuş ki yer gök inliyormuş. Bahsedilen ejderha uzun bir yürüyüşten sonra iki dağın arasında bir tünele girmiş. Girdikten sonra orada simsiyah başka bir ejderhayla kavga etmeye başlamış. Seslerinden yer, gök inliyormuş. Adam hemen o an kılıcını çıkarmış ve siyah ejderhaya doğru sallamış.\n\nAdam kılıcı salladıktan sonra ne olduysa gerisini hatırlamıyormuş. Daha sonra uyanmış ki yüzünün bir tarafı ve kulağı yokmuş. Elini yüzüne atmış ve yüzünde bir üzüm yaprağı olduğunu fark etmiş. O altın sarısı ejderha onu tedavi ediyormuş. Adam kendine geldikten sonra gideceğini işaret etmiş. Altın sarısı olan ejderha içeri gitmiş ve ceviz büyüklüğünde üç şey getirmiş. O da almış, cebine koymuş. Meğer onlar mücevhermiş.\n\nAltın sarısı ejderha, bu mücevherleri yaptığı iyilik karşılığında adama&nbsp;vermiş. Çünkü siyah ejderha altın sarısı ejderhanın yavrularınıöldürmek üzereyken bu adam onu öldürmüş. Altın sarısı ejderhayı ve yavrularınıkurtarmış.\n\nAdam altın sarısı ejderhanın verdiklerini almış. Gitmek için müsaade istemiş. Az gitmiş, uz gitmiş, arkadaşları ile ayrıldığı yere gelmiş. Arkadaşları hâlâ onu orada bekliyormuş. Adam başından geçenleri anlatmış. Cebindeki üç mücevheri çıkarmış, arkadaşlarına göstermiş. Bu mücevherler o kadar değerliymiş ki bunlar sayesinde çok zengin olmuşlar. Eşkıyalığı bırakmışlar.\n\nYemiş, içmişler; mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Apalakla Topalak",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellâl iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir ülke varmış. Bu ülkenin padişahının, dillere destan güzellikte bir kızı varmış. Kız o kadar güzelmiş ki bunu duyan beyler, padişahlar, gençler hep talip olurlarmış. Padişahsa kızını alacak olana bazı şartlar koşuyormuş.\n\nBir başka ülkenin şehzadesi, kızın güzelliğinin namını duymuş. Atına atladığı gibi kızın memleketine gelmiş. Bir vesile kızı görmüş, âşık olmuş. Prensesi, babasından istemiş. Babası da ona şu şartını söylemiş:\n\n— Kaf Dağı’nın ardında bir elma ağacı var. O ağaçtan bir elma getirirsen kızımı sana veririm.\n\nŞehzade atına atlamış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe dümdüz gitmiş. Bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. Derken dağın tepesinde bir ihtiyar görmüş. Selam verip yol sormuş. İhtiyar:\n\n— Senin işin çok zor evlâdım, aradığın şu dağın arkasında. Ama orada bir aslan var. Onu geçmen kolay değil, deyip yolu göstermiş.\n\nŞehzade yola devam etmiş. Bir ormanlık yerde aslan kükremesi işitmiş. Sesi takip edip aslanı bulmuş. Aslanın ayağına koca bir diken batmış, ayağı şişmiş. Aslan, acı içinde topallayarak çeşmeye gidiyormuş. Aslan su içerken şehzade, aslanın ayağındaki dikeni çekip çıkarmış. Tabi cerehat akınca aslan rahatlamış:\n\n— Ey insanoğlu, sen benim canımı kurtardın. Dile benden ne dilersen, demiş. Şehzade:\n\n— Sağ ol. Ben yoluma gideceğim, diye cevap vermiş.\n\nAslanın sesi kesilince yavruları, annelerinin yanına gelmiş. Anneleri, Apalak ve Topalak adındaki iki yavrusunu sevmiş:\n\n— Siz bu insanoğluyla gidip onu koruyup kollayacaksınız, demiş.\n\nŞehzade, madem bana yardım etmek istiyorsunuz, deyip nereye gittiğini anlatmış. Aslan:\n\n— O dediğin yerde, yedi başlı bir dev var. Elma ağacının başında bekler. Ya o devi öldüreceksin ya da sabah gün doğmadan elmayı alıp gideceksin, demiş.\n\nŞehzade yola koyulmuş. Ağacın yanına varmış. Bir de ne görsün? Kocaman bir ağaç, üzerinde iki tane elma, dibinde de yatan kocaman bir dev varmış.\n\nŞehzade beklemeye başlamış. Günlerden bir gün yedi başlı dev, yerinden kalkıp yürümeye başlamış. Bizimki devi takip etmiş. Dev uzaklaşınca da ağaçtaki elmayı okuyla vurup aşağı düşürmüş. Atına atladığı gibi padişahın ülkesinin yolunu tutmuş.\n\nŞehzade, elmayı padişaha teslim etmiş. Prenses gelin olmuş. Apalak’la Topalak da onların yanına gelmiş. Birlikte şehzadenin ülkesine dönüp muratlarına ermişler.\n\nGökten üç elma düşmüş; biri anlatana, biri söyleyene, diğeri de bana…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "AYI OSMAN",
        "text": "AYI OSMAN\n\n&nbsp;\n\nVakti zamanında Kastamonu’nun Cide’ye bağlı bulunan köylerinde kızlar, bahar zamanı geldiğinde; ağaçlar yapraklarını yeşil yeşil verdiğinde, anneler babalar tarlalarını yaparlarken, hayvanlarının peşlerinden genç kızlarını, çocuklarını da yollarlarmış. &nbsp;Onnar* da, oraya gitdiklerinde dalların o taze uçlarını kırarlarmış (yaprak kırma denirmiş buna). (O hayvanlar, taze taze yediklerinde sütleri çok güzel olurmuş), bunnarı&nbsp;demet yaparlarmış; sırtlarına bağlayıp eve de getirirlermiş ki ahırda da yesinler diye. Bizim kızımızdaaa, bi kaç arkadaşıyla baya yüksek dağlara çıkmışlar. Orda onnar, her gidip geldiklerinde ayı, bu kıza göz koymuş, beğenmiş. Ondan sonra gel zaman git zaman bi şey zamanı geçince ayı, kızı sırtına vurduğu gibi kaçırmış mağarasınaaa. Öbürkiler çığlık, kıyamet kaçmışlar köye.\n\nDemişler:\n\n— Böle böle, Ayşe miydi, Fatma mıydı adı neyse ayı kaçırdı, mağarasına kapattı. Kocaman bi kaya var mağarasının önünde de, uzaktan baktık.\n\nAyı, kızı kapatmış mağarasına; çocuklar ağlıyo, evde aylesi ağlıyo, geliyolar bakıyolar kocaman bi kaya mağaranın önündeee, kımıldatamıyolar. Neyse kız, içerde çağresiz, napçağnı düşünüyooo; ayı, bunu öldürcek zannediyo; ayı, öldürmüyo. Eş yapıyo kendine. Ayı, dışarıdan ona çeşit çeşit meyvalar getiriyo, neler neler getiriyooo; seviyo bunu. (Allah Allah, kız korkucağına alışıyo ayıya da.) Ondan sonra bi bebekleri oluyo. Osman, koyuyolar adını. Osman, tip olarak insana benziyo da her tarafı kıllı falan ama güçlü bi çocuk. Kızcağz, zaman içinde ayıya yalvaran gözlerle bakıyo, ailesini özlediğini anlatıyo; göğsüne vuruyo:\n\n— Hani ben anneyim ya,,diyo. Ben de annemi özledim, diyo.\n\nKız, ağlayınca ayı dayanamıyo. Beline bi tane ip bağlıyo, çocuğu vermiyo yanına ama ipi şey tutarak aylesinin yanına salıyo. Gidiyo kız işte, o böle karşıdan bakıyo. O da aylesinnen öpüşüyo, koklaşıyo; annesine sarılaşıyolar, ağlıyolar.\n\nAnnesi:\n\n— Yavrum, evladım, diyo.\n\n—&nbsp;Anne kalamam, diyo.\n\n— Kal, diyolar.\n\n—&nbsp;Kalamam, diyo, çocuğm orda, diyo. Ben burda kalırsam hepinizi parçalar, diyo.\n\nKorkuyolar. Bikaç sefer dağ&nbsp;böle gelme gitme oluyo. Gene ayı, kızı bekliyooo, en sonunda annesi babası düşünüyolar.\n\n— Ya biz, diyolar, bi çare bulalım, bu ayıyı bi şekilde öldürelim. Biz bunu silahnan denesek ya ölmezse gene parçalar bizi.\n\nOndan sorna karar veriyolar. Sedirin*&nbsp;altına doğru ahırların olduğu yerden doğru kocaman bi kazan kuruyolar, fokur fokur kaynayan.\n\nKızı da tenbih ediyolar:\n\n— İlle bunu ikna et, buraya getir biz buraya onu oturtmaya çalışırken, ayı hop düşsün o kazanın içine, yansın ölsün.\n\nOndan sorra bi daha ki sefere aynısını yapıyolar, kız da ayıyı ikna ediyo; ötekilerde böle güzel davranıyolar. “Buyurun buyurun” şey yapıyolar, ayı, oraya oturduğu gibi hooop aşağya kazanın içine, yanıyo. Ondan kurtuluyolar. Gidiyolar, çocuğda kurtuluyolar, sonra Osman da insanvari diğl. Biraz daha boylu poslu daha güçlü. Okula falan yazdırıyolar. Ayıdan kurtuldular ama bu sefer Osman. Okulda arkadaşlarıyla vurdu mu bi tokat, anlaşamadığna küt kafaya. Ondan sora çocuğ da bu sefer aradan çıkartıyolar ve kurtulmuş oluyolar.\n\n&nbsp;\n\n\n*onnar: Onlar.\n\n*sedir: Eski evlerde oturulcak yer.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Arap",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi&nbsp;sevap; çok söylemesi&nbsp;günahmış. Vaktiyle bir kadının üç tane kızı varmış. Çocukların giyecek elbiseleri yokmuş. Düğünde, bayramda bir yere gittikleri zaman zengin ailelerinin çocukları bunları aralarına almazlarmış. Çocuklar da eve gelip annelerine ağlarlarmış. Bir gün yine annelerine gelip ağlayınca anneleri bu düşünceyle bir kabristandan geçerken ağlamış.\n\n&nbsp;&nbsp; Orada bir Arap çıkmış. Arap, kadına derdini sormuş. Kadın da üç çocuğunun olduğunu, bunların giymeye elbiseleri olmadığını, çok fakir olduklarını söylemiş. Arap:\n\n— Yarın büyük kızını al getir. Bizde çok elbise var. Kadın:\n\n— Tamam, demiş.\n\nKadın ertesi gün kızını alıp getirmiş. Arap da:\n\n— Yarın gel, kızını al. “Offf !” dediğinde ben çıkarım, demiş.\n\nErtesi gün kadın, kızını almaya gitmiş. Kadın:\n\n— Offf, demiş.\n\nArap ortaya çıkmış. Arap:\n\n— Kızının oynaya oynaya ayaklarının altı şişti. Sen en iyisi ortanca kızını da getir, demiş.\n\nKadın gidip ortanca kızını da getirmiş. Arap:\n\n— Yarın gel, iki kızını da al götür, demiş.\n\nKadın diğer kızını da getirmiş. Ertesi gün de almaya gelmiş. Kadın yine:\n\n— Offf, demiş.\n\nArap ortaya çıkmış. Yine kızlarının oynaya oynaya ayaklarının şiştiğini söylemiş. Küçük kızını da getirmesini söylemiş. Kadın onu da götürmüş. Ertesi gün olmuş. Kadın:\n\n— Offf, offf, demiş. Ama Arap bu sefer çıkmamış. Kadın yanıp tutuşmuş. Çaresiz evine dönmüş.\n\nArap, bu kızları ayrı ayrı odalarda imtihana çekmiş. Büyük kıza sormuş:\n\n— Karım olur musun? Kız:\n\n— Hayır, deyince götürüp bunu saçından asmış.\n\nOrtanca kıza gelip sormuş. O da kabul etmemiş. O kızı da ayaklarından asmış.\n\nEn son küçük kıza gelip sormuş. Küçük kız şüphelenmiş.\n\n— Benim bacılarım burada olmadığına göre, onları Arap öldürmüş olmalı, demiş.\n\nArap, kıza yine sorunca kız evlenmeyi kabul etmiş. Arap bir şeyler almak için dışarıya gitmiş.\n\nArap gidince kız dolapları açmış. Büyük bacısının saçından asılmış, öbür bacısının da ayaklarından asılmış olduğunu görmüş. Kendisini de öldüreceğini düşünüp ağlamış. Birkaç saat sonra Arap dönmüş. Arap, kıza niye ağladığını sormuş. Kız da:\n\n— Ablalarımı öldürdün, sıra bana geldi, diye ağladığını söylemiş. Arap da:\n\n— Seni öldürmem çünkü sen sözümü dinledin, demiş.\n\nKüçük kızın ablaları, zaten hem kendine hem de annelerine eziyet ederlermiş. Fakirliklerinin sorumlusu olarak annelerini görür, aza kanaat etmezlermiş. Arap, ablalarının bu durumunu da bildiğini ve onların cezayı hak ettiklerini de söylemiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Aslan Sütü",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir yerde bir karı koca yaşarmış. Yaşarlarmış da kadın hep kocasına:\n\n— Ben hastayım herif, ölüyorum; der, sızlanırmış. Kocası da:\n\n— Ne yapalım, ne edelim; der, dururmuş.\n\nKadın, her seferinde kocasından bir şey istermiş. Bu sefer de kadın:\n\n— Aslan sütü içersem iyi olurum; demiş, tutturmuş.\n\nAdam karısının isteğini yerine getirmek için kılıcını almış, atına atlamış, aslan aramaya başlamış.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş; altı ay, bir güz gitmiş. Bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. Dereler, tepeler, dağlar derken çok yorulmuş. Bir çeşme başında konaklamaya karar vermiş. Çıkısından biraz ekmek, peynir yemiş. Otururken de uyuyakalmış.\n\nSonra bir gürültüyle uykusundan uyanmış. Bakmış ki bir kocaman ejderha sarmış çeşmenin etrafını. Ejderha kükrüyor, acayip sesler çıkarıyormuş.\n\nAdam kılıcını çekmiş. Bir vuruşta öldürmüş ejderhayı.\n\nUzaktan seyreden bir kartal yere inmiş. Adamın yanına gelmiş:\n\n— Ey insanoğlu! Bu ejderha her yıl gelir, benim yavrularımı yerdi. Sen beni ve yavrularımı ondan kurtardın. Dile benden ne dilersen, demiş. Adam:\n\n— Ben bir aslan arıyorum. Karımın iyileşmesi için ona aslan sütü götürmem gerek. Bana yardım eder misin, demiş. Kartal:\n\n— Öyleyse sen şimdi yanına biraz şu ejderhanın etinden al, biraz da şu çeşmeden su doldur. Ben gak dedikçe et, guk dedikçe su ver. Sen bana bir iyilik yaptın, ben de sana yapacağım. Sırtıma bin, seni bir yere götüreceğim, diye cevap vermiş.\n\nAdam kartalın dediklerini yapmış, kanadına binmiş. Başlamışlar uçmaya. Dağlar, ovalar aşmışlar; bir ormanlık yerde durmuşlar. Kartal demiş ki:\n\n— Burada bir aslan yaşar. Çok tehlikelidir ama sütünü almayı becerebilirsen bu iş olur, demiş.\n\nAdam, aslana tuzak kurup beklemeye başlamış. Derken bir de ne görsün? Kocaman bir aslan kükreyerek geliyormuş. Aslan yaklaşmış, adamın hazırladığı tuzağa düşmüş.\n\n— Ey aslan, benim sana bir zararım dokunmaz. Bana senin sütün lazım, demiş. Aslan çaresiz:\n\n— Benim iki yavrum var. Şu ilerideki mağara, yedi başlı devin mağarasıdır. Yavrularımı, devin elinden kurtarırsan sana sütümden veririm, demiş.\n\nAdam, aslanın teklifini kabul etmiş. Birlikte yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler, kocaman bir mağaranın önüne gelmişler. Adam bakmış ki kocaman, yedi başlı, heybetli bir dev var; kılıcını çektiği gibi devi öldürmüş.\n\nAslan yavrularına, adam da aslan sütüne kavuşmuş. Kartal yine adamı sırtına alıp uçmaya başlamış. Gak dedikçe et, guk dedikçe su vermiş. Altı ay, bir güz yol gidip adamın evine konmuşlar.\n\nKarısı, aslan sütünü içince iyileşmiş.\n\nGökten üç elma düşmüş, onu da ortaklaşa yemişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "AVCI AHMET",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, berberler keli tıraş ederken, diyarın birinde Çoban Ahmet diye biri yaşarmış. Çoban Ahmet’in babası avcıymış. Babası yaşlanıp öleceğini hissettiği zaman oğluna birkaç nasihatte bulunmuş:\n\n— Oğlum, sen de zamanı gelince benim gibi avcı olacaksın. Avcı olduğun zaman şu gördüğün karşı dağa kesinlikle gitme, demiş.\n\nAradan fazla geçmeden Çoban Ahmet’in babası ölmüş. Çoban Ahmet, babasının ölümüne çok üzülüp kırk gün yas tutmuş. Kırk gün yas tutan Çoban Ahmet, babasının vasiyetini yerine getirmek için avlanmaya başlamış. Ava çıkmaya başlayan Çoban Ahmet’in adı artık, Avcı Ahmet olmuş.\n\nAvcı Ahmet yine bir gün ava çıkmış. Akşama kadar hiçbir şey avlayamayan Avcı Ahmet’in aklına babasının söylediği dağ gelmiş. Babasının o dağa çıkma, demesinin sebebini merak eden Avcı Ahmet, dağa çıkmaya karar vermiş.\n\nErtesi gün sabah olunca Avcı Ahmet, babasının çıkma dediği dağa doğru çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Gide gide yasak dağın zirvesine çıkmış. Dağın zirvesinde gezinirken çalılıklar arasında bir hareketlilik sezmiş. Avcı Ahmet, okunu yayına yerleştirerek hareketliliğe doğru gitmeye başlamış. Sonunda çalılıkların yanında ilginç bir hareketliliğe şahit olmuş.\n\nAvcı Ahmet, çalılıklar arasında bir siyah yılan ile bir beyaz yılanın kavga ettiğini görmüş.&nbsp; Siyah yılan tarafından kovalanan beyaz yılana acımış:\n\n— Ben şu siyah yılanı vurayım. Çünkü beyaz yılanı çok rahatsız ediyor, deyip yayını gerip okunu fırlatmış.\n\nOk ne yazık ki siyah yılana değil de beyaz yılanın kuyruğuna isabet etmiş. Yılanlar okun gelmesiyle kavgayı bırakıp biri bir tarafa, diğeri öbür tarafa kaçmış.\n\nAsıl niyeti siyah yılanı vurmak olan Avcı Ahmet, beyaz yılanı vurunca çok üzülmüş. O üzüntü ile evine geri dönmüş. Akşam yemeğini yedikten sonra köylülerle sopbet etmeye&nbsp;gitmiş.\n\nKöyün ortasında&nbsp;köylüler, o gün başlarından geçen anılarınıanlatırlarmış. Fakat Avcı Ahmet üzüntüden ağzını bile açmamış. O güne kadar hiç susmadan konuşan Avcı Ahmet’in suskunluğu bazı köylülerin dikkatini çekmiş. Köylüler, Avcı Ahmet’e:\n\n— Avcı Ahmet, sen niye bu gün hiç konuşmuyorsun? Sanki başından büyük bir olay geçmiş gibi. Bu gün ne oldu? Hadi bize anlat, demişler.\n\nKöylüler odada bunları konuşurken dışarıda da yılanlar, başka bir işin peşindeymiş. Beyaz yılan ile siyah yılan konusu şöyleymiş:\n\nBeyaz ile siyah yılanın babaları düşmanmış. Beyaz yılan, yılanlar şahının kızıymış. Siyah yılan da beyaz yılanlara düşman olan bir yılanın oğluymuş. Siyah yılan, beyaz yılanla evlenmek istiyormuş. Fakat beyaz yılan, siyah yılanı kabul etmiyormuş. Bunun üzerine siyah yılan, beyaz yılanı öldürmeye karar vermiş. Bunları kavga ederken gören Avcı Ahmet de kavgayı acı da olsa sonuçlandırmış.\n\nKuyruğu kopuk bir şekilde evine dönen beyaz yılan, olayı babasına anlatmış. İşin aslını bilmeyen beyaz yılanların şahı Şahmeran, sinirli bir şekilde iki tane avcı yılanı, Avcı Ahmet’i öldürmeleri için görevlendirmiş. Avcı yılanlar, köy odasının önüne gelerek Avcı Ahmet’in ayakkabılarının içine yerleşmişler. Dışarıda bunlar olurken odanın içinde Avcı Ahmet başından geçenleri anlatmaya başlamış:\n\n— Bu gün filan dağa avlanmak için çıkmıştım. Dağın zirvesinde ilerlerken siyah yılan ile beyaz yılanı kavga ederken gördüm. Siyah yılanın beyaz yılanı kovaladığını görünce, beyaz yılanı kurtarmaya karar verdim. Okumu yayıma yerleştirip siyah yılana nişan aldım. Fakat okum yanlışlıkla beyaz yılana isabet etti. Ben şimdi o beyaz yılana üzülüyorum. Şimdi o zavallı beyaz yılan ne yapıyordur diye düşünüyorum, diyerek başından geçenleri anlatmış.\n\nAvcı Ahmet’in konuşmasını dışarıda duyan avcı yılanlar, durumun aslını anlatmak için padişahları olan Şahmeran’ın yanına gitmişler. Avcı yılanlar, Şahmeran’a:\n\n— Padişahım, durum böyle böyle. Avcı Ahmet, kızını isteyerek vurmamış. Kızını rahatsız eden siyah yılanı vurmak için ok atmış ama ok yanlışlıkla kızına isabet etmiş. Avcı Ahmet, kızınızı yanlışlıkla vurmanın üzüntüsünü yaşıyor, demişler. Olayın aslını öğrenen Şahmeran, avcı yılanlara:\n\n— Avcı Ahmet’e hiç zarar vermeden alıp buraya getirin. Onu ödüllendireceğim, demiş.\n\nAvcı yılanlar hemen yola çıkıp köye gelmişler. Avcı Ahmet’i evinin önünde beklemeye başlamışlar.\n\nGece ilerleyince köy odası dağılmaya başlamış. Avcı Ahmet başından geçenleri anlatmanın verdiği rahatlıkla evine doğru yola çıkmış. Evine yaklaşınca yılanlar aniden ortaya çıkmışlar. Yılanları birden karşısında gören Avcı Ahmet çok korkmuş. Yılanlar dile gelerek, Avcı Ahmet’e:\n\n— Seni padişahımız olan Şahmeran istiyor, demişler. Avcı Ahmet:\n\n— Padişahınız beni ne yapacak, demiş. Yılanlar:\n\n— Padişahımız seni ödüllendirecek, demişler ve Avcı Ahmet ile yola düşmüşler. Yolda yılanlar ülkesine doğru ilerlerken avcı yılanlar, Avcı Ahmet’e:\n\n— Padişahımızdan ödül olarak ağzına tükürmesini iste, senin için çok iyi olur, demişler. Avcı Ahmet:\n\n— Tamam, demiş.\n\nAradan bir&nbsp;iki saat geçmiş. Avcı Ahmet ve avcı yılanlar Şahmeran’ın huzuruna gelmişler. Avcı Ahmet, başından geçenleri olduğu gibi aynen Şahmeran’a da anlatmış. Olup bitenlerin aslını bir de Avcı Ahmet’in ağzından dinleyen Şahmeran, Avcı Ahmet’e:\n\n— Dile benden, ne dilersen, demiş.&nbsp;Avcı Ahmet:\n\n— Ben sizden bir şey dilemem, demiş. Şahmeran:\n\n— Çekinme, dileğini söyle, demiş. Avcı Ahmet:\n\n— O hâlde benim dileğim, sizin benim ağzıma tükürmeniz, demiş.\n\nFakat Avcı Ahmet, tükürme sonucunda başına neler gelebileceğini bilmiyormuş. Şahmeran:\n\n— İyi bir şey iste. Bak, sen çok tehlikeli bir şey istiyorsun. Eğer yanlış bir hareket yapacak olursan bu senin sonun olur, demiş. Avcı Ahmet:\n\n— Yok, padişahım, ben ağzıma tükürmenizi istiyorum, demiş.\n\nŞahmeran, Avcı Ahmet’i bu dileğinden vazgeçiremeyince ağzına tükürmüş. Şahmeran, Avcı Ahmet’e:\n\n— Bu tükürme sonucunda bütün hayvanların konuşmalarını duyacak ve anlayacaksın. Senden başka hiçbir insanoğlu, bu konuşmaları anlayamaz. Eğer hayvanların konuşmalarını ve sana yapılan sihri birine anlatacak olursan ölürsün, demiş.\n\nAvcı Ahmet, Şahmeran’dan ödülünü aldıktan sonra vedalaşarak evine doğru yola çıkmış.\n\nGece karanlığında yoluna devam ederken iki koyun sürüsü ile karşılaşmış. Koyun sürülerine saldırmaya hazırlanan kurtlar, çoban köpekleri ile pazarlık yapıyorlarmış. Kurtlar, köpeklere:\n\n— Aylardır açız. Ne olur bize bir fırsat verin de şu sürüden bir koyun alıp afiyetlice yedikten sonra yolumuza devam edelim, demişler. Köpekler:\n\n— Yok, size izin vermeyiz ama sahiplerimiz önlerindeki etten bize vermezlerse, siz istediğiniz bir koyunu alıp gidersiniz, demişler.\n\nBu arada sürünün içinde kuzusunu kaybetmiş bir koyun da:\n\n— Bana yavrumu bulup getirene, yüz koyunluk bir koç vereceğim, diye bağırarak dolaşıyormuş.\n\nAvcı Ahmet büyünün etkisi ile kurtların, koyunların ve köpeklerin konuşmalarını duymuş. Konuşmaların hepsini de anlamış. Avcı Ahmet sonunda çobanların yanına gelerek:\n\n— Selamünaleyküm, demiş. Çobanlar:\n\n— Aleykümselam. Sen iyi bir insansın ki böyle bir ziyafetin üzerine geldin. Gel sofraya otur, demişler.\n\nAvcı Ahmet davet üzerine sofraya oturup bir etli kemik parçası almış. Kemiğin etini yedikten sonra kemiği köpeklere atmış. Kemiği köpeklerin kurtları kovması için atmış. Köpekler kemiği almanın sevinci ile olanca hızları ile pusuda yatan kurtların üzerine gitmişler. Durumdan habersiz olan çobanlar, köpeklerin ilk defa kurt kovalamasına şaşırmışlar. Çobanlar köpeklerin kurtları kovalama olayını Avcı Ahmet’e bağlayarak ona bir hediye vermek istemişler. Avcı Ahmet ilk başta bir şey istememiş. Çobanlar ısrar edince, Avcı Ahmet:\n\n— Sürünün içinde filan koyun var. Onu, kuzusu ile birlikte istiyorum, demiş.\n\nÇobanlar, koyunu ve kuzusunu bularak Avcı Ahmet’e vermişler. Avcı Ahmet, koyun ve kuzuyu alarak evine gelmiş. Evde karısı, koyunla kuzuyu görünce:\n\n— Hayrola bey! Ne oldu da koyunla eve döndün, demiş. Avcı Ahmet karısının bu sualini kısa bir cevapla geçiştirmiş. Çünkü olayı aynen anlatırsa ölecekmiş.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Avcı Ahmet’in bir sürü koyunu olmuş. Çobanların hediye ettiği kuzu da yüz koyuna bedel bir koç olmuş. Bir gün Avcı Ahmet’in karısı:\n\n— Bey, yarın babamı ziyarete gidelim. Bu koyunların yüzünden uzun süredir ailemi göremiyoruz, demiş. Avcı Ahmet:\n\n— Tamam, yarın gideriz, demiş.\n\nSabah olunca Avcı Ahmet arabayı koşmuş, yola düşmüşler.\n\nAvcı Ahmet, kayınbabasına doğru yol alırken at ile tayının konuşmalarına şahit olmuş. At, tayına:\n\n— Yavrucuğum çabuk ol biraz, bana yetiş, demiş. Tay:\n\n— Ben daha küçüğüm anneciğim. Lütfen biraz yavaş git. Çok yoruldum. Daha fazla koşamıyorum, demiş.\n\nAt ile tayının konuşmasını duyan Avcı Ahmet gülmüş. Kocasının gülmesine bozulan karısı:\n\n— Niçin gülüyorsun, demiş.\n\nAvcı Ahmet olayı anlatınca öleceğini bildiği için susmuş. Kadın, konuşmayan kocasına:\n\n— Eğer sen niye güldüğünü anlatmazsan, senden boşanırım, demiş.\n\nOlay biraz daha büyüyünce Avcı Ahmet arabayı geri döndürmüş ve tekrar evlerine gelmişler.\n\nKarısı ile Avcı Ahmet artık küsmüşler. Kadın, eşyalarını toplayıp temelli babasının evine gidecekmiş. Avcı Ahmet:\n\n— Acaba söylesem mi, söylemesem mi? Söylesem öleceğim. Söylemesem kadın gidecek, diye düşünürken yüz koyuna bedel bir koç ile bir koyun, Avcı Ahmet’in yanından geçmişler. Koyun bir hendekten atlayarak, koça:\n\n— Beni seviyorsan hendeği atlar, gelirsin. Eğer beni sevmiyorsan atlamazsın, demiş.\n\nKoç ise çok şişman ve kuyruğu çok büyük olduğu için beli veya ayağı kırılabilirmiş. Koç sonunda koyuna:\n\n— Sen benim olmazsan olma. Bana sürüde koyun mu yok, deyip hendeği atlamamış. Bu olaya şahit olan Avcı Ahmet’in kararsızlığı geçmiş:\n\n— Öyle ya! Bana kadın mı yok? Karı giderse gitsin. Ben bu olayı anlatamam. Çünkü daha gencim ve dünyada daha çok şey göreceğim, diyerek olayı anlatmamaya karar vermiş.\n\nKadın ne yapsa Avcı Ahmet’in ağzından lâf alamayacağını anlayınca evi terk etmekten vazgeçmiş. Avcı Ahmet ve karısı, eski mutluluklarını yakalayarak çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Avcı Ahmet ile ailesi; yemiş, içmiş, muradına geçmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "AYI KULAK",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde, bir padişah varmış. Bu padişahın da bir kızı varmış. Kız bir gün sarayın bahçesinde oynarken bir dev, kızı kaçırmış. Kızı büyütmüş ve onunla evlenmiş. Kızdan bir çocuğu olmuş. Bu çocuğun vücudu normalmiş ama kulakları dev gibi büyükmüş. Buna “Ayı Kulak” derlermiş. Annesi devi hiç sevmezmiş.\n\nBir gün ayı kulakla bir olup devi öldürmüşler. Bunun üzerine kız tekrar saraya babasının evine dönmüş. Kızın dönmesi şerefine kurbanlar kesilmiş, davullar çalınmış. Ayı Kulak’ı da okula göndermişler. Ama Ayı Kulak okuldaki herkesi ısırıyormuş. Padişah dayanamamış, bir gün Ayı Kulak’a:\n\n— Sana para vereyim, buradan git, demiş.\n\nAyı kulak parayı almış, yola koyulmuş. Yolda bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşının da işi gücü yokmuş, adı Dağ Tartan imiş.&nbsp; &nbsp;Bunlar birlikte yola koyulmuşlar. Bir arkadaşlarına daha rastlamışlar. Bunun adı da Seyrek Basan’mış, bunun da işi yokmuş.\n\nBunlar üçü bir olup yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler bir şehre varmışlar. Bu şehirde hiç kimsecikler yokmuş. Çünkü bu şehirde yedi başlı bir dev varmış ve köydeki herkesi yemiş. Bunlar şehre yerleşmişler.\n\nDev bunların evlerinden çıkan dumanı görmüş. Evlerine gelip bunlara saldırmış. Ayı Kulak ve arkadaşları devi yakalamış ve yaralamışlar. Bu arada dev oradan kaçmış. Devin kan izlerini takip etmişler, kan izlerinin sonu bir kuyuda bitmiş.\n\nAyı Kulak kuyuya inmiş. Arkadaşları da kuyunun başında nöbet tutmuşlar. Ayı Kulak kuyunun dibine varmış ki dev, şehrin en güzel yedi kızını kuyuya getirmiş. Bunların en güzelinin dizinde kırk gün uykuya yatmış. Ayı Kulak yavaşça devi kızın dizinden çekmiş, öldürmüş. Şehri ve kızları kurtarmış. Bu arada kurtardığı kızlardan en güzel olanı, Ayı Kulak’a âşık olmuş. Ayı Kulak bu kızla evlenmiş ve o şehirde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "AYININ OĞLU",
        "text": "Zamanıyla memleketin birinde, bir oduncu yaşarmış. Bu oduncu zenginlere, ağalara ve padişahlara odun çeker, satarmış. Oduncu, günlerini böyle geçirirken günlerden bir gün yine odun kesmek için dağa çıkmış. Tabi bu arada da oduncu epey ihtiyarlamış, elden ayaktan düşer olmuş.\n\nBu oduncu dağa çıktığında ayının bir tanesi bu oduncuyu kaçırmış. Yani oduncuyla evlenmiş. Gel zaman, git zaman derken bu oduncunun ayıdan bir oğlu olmuş. Bunlar bir mağarada ömürlerini geçirirlermiş. Ayı bunlara avlar, toplar, getirir mağarada bunları beslermiş. Ayı, ava giderken de mağaranın kapısının önüne kocaman bir kaya kormuş. Daha sonra da geçer, avına gidermiş. Günler böyle geçip gitmiş. Zamanla bunların oğulları büyümüş, gücü kuvveti her şeye yeter hâle gelmiş. Bu arada da babası olan oduncuyla anlaşırlarmış.\n\nGünlerden bir gün oduncu, oğluna demiş ki:\n\n— Oğlum, annen kapının önüne sürekli kocaman kaya koyuyor. Biz dışarı çıkamıyoruz. Hâlbuki dışarıda güzel gezilecek, avlanılacak yerler var. Bir de onları görsen. Senin bu kapıyı açman için ayı tarafından muhakkak bir sihir gücün olmalıdır. Sen bunu annenden öğrenmelisin. Annen geldiğinde ben uyuyor gibi yaparım. Sen de o arada öğrenirsin.\n\nAyı, avlanmadan döndükten sonra oğlu, annesine sormuş:\n\n— Anne, ben ne kadar güçlüyüm böyle? Bunun sırrı nedir?\n\nOduncunun da uyuduğunu gören ayı, oğluna demiş ki:\n\n— Senin şu demir topuzun elinde olduğu müddetçe yapamayacağın hiçbir iş yoktur. Bu topuzla neye vurursan o, paramparça olur. Yalnız, bunu bulunduğu kılıfından çıkarırsan sen ölürsün. Topuz, kılıfında olduğu müddetçe seni hiçbir güç yenemez.\n\nBunları söyledikten sonra ayı, oradan ayrılmış. Ayının gittiğini fark eden oduncu da oğluna demiş ki:\n\n— Oğlum, o elindeki topuzla kapının önündeki kayaya vur da parçalansın. Biz de dışarı çıkalım.\n\nOduncu bunu dedikten sonra oğlu, elindeki topuzla kapının önündeki kayaya vurması ile kayanın paramparça olması bir olmuş. Böylelikle oduncu ile oğlu dışarı çıkmayı başarmış.\n\nBunlar dışarı çıkmış çıkmasına ama ayının oğlunu görenler çok şaşırmışlar. Çünkü oduncunu oğlu, yani ayının oğlu, yarı adam yarı kıllı, iri yarı bir yaratıkmış. Etrafta hemen:\n\n— Oduncu baba yanında acayip bir yaratıkla geri geldi, diye yaygara çıkmış. Tabi hemen oduncu babanın yanına gelmişler, oduncu baba da tabi ki:\n\n— Bu benim oğlum, demiş.\n\nBunlar birkaç gün dinlendikten sonra bu oduncu babaya yine eski işine devam etmesi için teklif gelmiş.\n\n— Dağa odun kesmeye giderken oğlunu da götür, demişler.\n\nOduncu baba da denileni yapmış, dağa odun kesmeye giderken oğlunu da beraberinde götürmüş. Tabi oğlu hangi ağacı gövdesinden kavrasa o ağacı kökü ile söküp çıkarıyormuş. O derece kuvvetliymiş. Bunun adı, namı yayılmaya başlamış.\n\n— Ayının oğlu ormanı kökü ile, budağı ile söküp getiriyormuş, gibi söylentiler etrafta yayılmaya başlamış. Böylelikle de aynın oğlunun ünü de gittikçe artmış. O arada da ayının oğlu, babasının yaptığı işten vazgeçmiş. Babasına da başkasının emri altında çalışmaması gerektiğini söylemiş ama babası bunu dinlememiş.\n\nBundan sonra ayının oğlu, babasına veda ederek oradan ayrılmış. Bu ayının oğlu alıp başını bir zaman uzaklara gitmiş, giderken yolda birisine rastlamış. Rastladığı adam, ayağına bağladığı ağaçlarla dağı taşı sürüyormuş. O adamın yanına varmış ve selam vererek demiş ki:\n\n— Ne avlıyorsun burada?\n\nBunun üzerine o adam demiş ki:\n\n— Buralarda tavşan avlıyorum.\n\nBunun üzerine ayının oğlu sormuş:\n\n— Peki, ayağındaki nedir?\n\n— O kadar güçlüyüm ki beni ancak bu zaptediyor.\n\nAyının oğlu şaşırmış:\n\n— Bu ne kadar güç, demiş. Bunu duyan o adam demiş ki:\n\n— Benim gücümde ne var ki? Bir ayının oğlu varmış ki ormanı kökü ile sökebiliyormuş.\n\nBunu duyan ayının oğlu:\n\n— O ayının oğlu benim, demiş. Daha sonra karşısındaki de sormuş ki:\n\n— Peki, sen nereye gidiyorsun?\n\nAyının oğlu:\n\n— Gurbete, diye cevaplamış. Bundan sonra karşısındaki adam:\n\n— Beni de götürür müsün, diye sormuş. Ayının oğlu da kabul etmiş.\n\nBunların ikisi düşmüşler yola. Vara vara varmışlar ki bir yere, adamın bir tanesi ayağına değirmen taşı bağlamış, dağlarda gezdiriyormuş. Bunlar:\n\n— Bu ne kadar güç!\n\nAyının oğlu bu adama da aynı soruları sormuş. Bu adam da çok güçlü olduğu için ayağına değirmen taşı bağlamış. Üçüncü adam da bunlara katılmak istemiş. Çünkü o da ayının oğlunun namını duymuş. Orada da ayının oğlu ile tanışınca onlara katılmaya karar vermiş.\n\nBunlar, hayli devam etmişler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir yere varmışlar ki adamın bir tanesi kulağını yere dayamış, yeri dinliyormuş. Bunlar bu adamın yanına gelmişler. Selam vererek ne yaptığını sormuşlar. Adam da:\n\n— Benim kulağıma öbür dünyadan sesler gelir, diye cevaplamış. Bunlar yine şaşırınca yer dinleyen adam demiş ki:\n\n— Benim gücüm de ne var ki bir ayının oğlu varmış ki ormanları hep kökü ile sökermiş.\n\nAyının oğlu orada kendisini ve yanındakileri tanıtmış. Yer dinleyen de bunlara katılmış.\n\nOlmuşlar dört kişi. Hayli yol aldıktan sonra bakmışlar ki adamın bir tanesi sürekli gökyüzünü denetliyormuş. Varmışlar yanına, selam vermişler. Ne yaptığını sormuşlar. O adam da demiş ki:\n\n— Bundan üç gün önce havaya bir ağaç fırlatmıştım. O ağaç henüz düşmedi. Onun düşmesini bekliyorum.\n\nBunu duyan ayının oğlu ve yanındakiler, bu adamın gücüne de çok şaşırmışlar. Onu da yanlarına katarak yollarına devam etmişler. Hayli yol kat ettikten sonra bir yere varmışlar. Vardıkları yerde bir adamla karşılaşmışlar. O adam, kendisini bir pınarın akış yönüne bırakmış, suyun yönünü değiştiriyormuş. Bu adamın da yanına varmışlar. Selam vermişler. O adamla da tanışmışlar ve onu da yanlarına katıp yolarına devam etmişler.\n\nBu altı kişi beraberce epey bir yol almışlar. En sonunda bir yola rastlamışlar. Yolun ortasında harami kılıklı birisini görmüşler. Bu harami, yolun ortasına insan kafatasları yığmış bir şekilde orada beklermiş. Bunların geldiğini gören harami, demiş ki:\n\n— Sizin geldiğiniz iyi oldu. Bana da sizin sayınız kadar kelle lazımdı.\n\nBunu duyan ayının oğlu demiş ki:\n\n— Sana bizlerin kellesi lazımsa şöyle bir yol izleyelim: Sen bizlerin her birisi ile tek tek cenk et. Yendiklerini bağla ve onu kellesini al.\n\nBu teklifi o yoldaki harami de kabul etmiş, daha sonra ayının oğlu, yanındaki arkadaşına dönerek demiş ki:\n\n— Ey arkadaş! Erlik, dağlarda değirmen taşı ile tavşan avlamak değil. Er meydanı burası. Göster hünerini.\n\nBöyle dedikten sonra ayının oğlu kenara çekilmiş ve arkadaşları ile o haraminin cenklerini seyretmeye başlamış. Bu harami, ayının oğlunun tüm arkadaşlarını cenkte yenerek bir kenara bağlamış. Sıra ayının oğluna gelmiş, Ayının oğlu, meydana çıkmış ve o harami ile cenk etmeye başlamış. Bu harami ile epey bir cenk ettikten sonra ayının oğlu, sihirli topuzunun da yardımı ile o haramiyi yenmiş.\n\nAyının oğlu, bu haramiyi yere yıktıktan sonra yüzündeki peçeyi kaldırmış ki o harami güzeller güzeli bir kızmış. Kızın yüzü ayın on dördü gibi parlakmış. O kız, bu ayının oğluna demiş ki:\n\n— Yıllar önce ahdetmiştim. “Beni cenkte yenenin hanımı olacağım.”, demiştim. Sen de beni yendin. Artık ben senin hanımınım.\n\nAyının oğlu bu teklifi kabul etmemiş. Orada bulunan o kızın cariyelerini de, o kızı da yanındaki arkadaşlarına almış. Oradaki evin kapısının önüne de bir ağaç dikmiş ve arkadaşlarına demiş ki:\n\n— Ne zaman ki bu ağacın yaprakları kurudu, o zaman gelin ve beni arayın.\n\nBunu dedikten sonra ayının oğlu oradan ayrılmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, epey bir yol almış, en son bir konağın yanına varmış. Konağın kapısı altından ve pencereleri gümüştenmiş. Bu ayının oğlu, o konağa girmiş, girmiş ki ne görsün? İçeride perilerden daha güzel bir kız gergef dokuyormuş. Bu kızın her tarafında zümrütler takılıymış. Kızın yüzü, ay gibi parlarmış. Ayının oğlunun içeriye girdiğini gören bu kız, şaşırarak sormuş:\n\n— Kimsin sen? İns misin, cin misin? Buraya nasıl geldin? Bundan sonra ayının oğlu demiş ki:\n\n— Ne insim, ne cinim. Seni, beni yaratan Allah'ın kuluyum. Daha sonra o kız demiş ki:\n\n— Yıllar önce kendi kendime söz vermiştim. Bu binanın kapısını açmayı başarıp da buraya girebilen kimsenin hanımı olacağım. Bunu sen başardığın için artık ben senin hanımınım.\n\nAyının oğlu da bunu kabul etmiş. O kızı kendisine hanım olarak almış. O kız, orada bu ayının oğluna \"Şah Mehmet\" diyerek de isim vermiş.\n\nBu Şah Mehmet, dağa gider avlanır, toplar, getirirmiş. Böylece yaşamlarını sürdürürmüş. Şah Mehmet bir gün avdan gelerek hanımına demiş ki:\n\n— Ben ava çıktığımda seni sürekli özlüyorum. O altın saçlarından bir tel ver de avda aklıma düştüğünde çıkarıp koklayayım.\n\nHanımı da bunu kabul etmiş, saçından bir tel vermiş. Yine günlerden bir gün bu Şah Mehmet ava gittiğinde aklına hanımı gelmiş, o arada hanımın saçını çıkarıp koklamaya başlamış. Tam bu sırada da bir rüzgâr gelerek o saçı, Şah Mehmet'in elinden alıvermiş. O saçı, uçura uçura bir göle düşürmüş. O gölde de bir balıkçı avlarmış. Balığı avladığı esnada ağlarına çok parlak bir şeyin takıldığım fark etmiş, hemen ağlarını çekmiş ve bakmış ki, çok parlak bir saç teli.\n\nO balıkçı, o saç telini alarak zamanın padişahına götürmeye karar vermiş. Saç teline karşılık padişahın kendisine mükâfat vereceğini düşünmüş. Çünkü o saç telinin bir eşi, benzeri daha yokmuş.\n\nSaç telini alarak padişaha götürmüş, vermiş. Padişah, saç telinin o yana tutup bakarken, bu yana tutup bakarken o arada bir cadı karısı bunu fark etmiş, hemen padişahın yanına gelerek demiş ki:\n\n— Ey padişahım! Bu güzelin saç teli böyle görkemliyken sen o saçın sahibi güzeli görsen ne yaparsın?\n\nBöyle diyerek padişahın aklını çelmiş. Hemen o balıkçıyı çağırarak o saç telinin sahibini nerede bulabileceğini sormuş. Balıkçı da durumu izah etmiş, saç telinin gelip de ağlarına takıldığını söylemiş. Sahibinin kim olduğundan haberinin olmadığım söylemiş.\n\nBalıkçı böyle dedikten sonra cadı karısının aklına hemen bir şeytanlık gelmiş, padişaha demiş ki:\n\n— Ey padişahım! Bana pabuçlarımın dolusu altın verirsen sana o saç telinin sahibi olan güzeli bulur, getiririm.\n\nBu durum üzerine padişah demiş ki:\n\n— Sana istediğin kadar altın. Yeter ki o saç telinin sahibi olan güzeli bana bul, gel.\n\nOndan sonra cadı karısı hemen uçan küpüne binmiş ve göğe yükselmiş. O saç telinin sahibi olan güzeli aramaya başlamış. Hayli bir zaman gökyüzünde dolaştıktan sonra o saç telinin sahibi olan güzelin kaldığı evi bulmuş. Hemen varmış, o evin bahçesine konmuş. Bahçede hemen inci, boncuk dizmiş. Bu Şah Mehmet, avdan gelince o ihtiyar cadı karısının bahçede durduğunu fark etmiş. Hemen karısının yanına vararak demiş ki:\n\n— Bahçeye bir ihtiyar cadı kadın küpüyle inmiş. Hacca gidiyormuş. Mola vermiş. Bu kadını misafir edelim.\n\nŞah Mehmet'in hanımı her ne kadar “Bu kadınlar zararlıdır, içeri alma” dediyse de Şah Mehmet, hanımını dinlemeyerek o kadını içeri almış, birkaç gün öylece durmuş. Onları takip etmiş, o arada da o kıza sürekli methiyeler diziyormuş:\n\n— Sırma saçlım, altın saçlım, diyormuş.\n\nBir gün böyle, beş gün böyle dururken kıza demiş ki:\n\n— Sırma saçlı kızım. Seni bu altın, gümüş evde durman için bir büyük kuvvet tarafından korunuyor olman lazım. Nedir bu kuvvet? Kocan tarafından büyük bir kuvvetin olmalı. Eğer kocan seni seviyorsa o kuvvetin ne olduğunu sana söylemelidir.\n\nŞah Mehmet, avdan dönüce, hanımı sormuş ki:\n\n— Sende bir kuvvet var. Bu kuvvetin kaynağı nedir?\n\nŞah Mehmet, demiş ki:\n\n— Benim gücümün kaynağı şu topuzdur. Bu topuz ile neye vurursan o paramparça olur. Bu topuz bende olduğu müddetçe hiçbir kuvvet beni yenemez. Eğer bu topuzu kılıfından çıkarırsam ölürüm ben.\n\nBu arada da cadı karısı bunları dinlermiş. Bunlar gece yatarken&nbsp; kalkmış, topuzu kılıfından çıkarmış ve bir kuyuya atmış. Sabah olmuş. Şah Mehmet'in hanımı uyanmış, cadı karısı uyanmış ama Şah Mehmet uyanmamış. Cadı karısı, kıza demiş ki:\n\n— Kocanı rahatsız etme de uyusun. Biz seninle bahçede gezelim.\n\nBöyle dedikten sonra o kızla birlikte küpünün yanına varmışlar. Cadı karısı o sırada demiş ki:\n\n— Hacca giderken götürdüğüm hediyelere bakalım. Hepsi de küpün içinde. O sırada kız, eğilip de küpün içine bakarken bu cadı karısı, kızı arkasından iteleyerek küpün içine düşürmüş. Kendisi de küpe binerek uçmuş. Varmışlar padişahın yanma.\n\nKız, padişaha demiş ki:\n\n— Bana kırk gün mühlet ver. Kırk gün sonra senin olayım. Kırk gün boyunca şenlik olsun.\n\nBiz gelelim o altı kişiye. Onlar yiyip, içip günlerini geçirirken bir gün sabah kalkmışlar ki, o ayının oğlunun diktiği ağaç kurumuş. Bunlar durumu hemen anlamış ve ayının oğlunu aramaya çıkmışlar. Ararken herkes kendi hünerini göstermiş. Biri yeri dinlemiş, haber vermiş; birisi onları korumuş. Derken ayının oğlunu bulmuşlar.\n\nAyının oğlu, yani Şah Mehmet, bayılmış gibi yatıyormuş. Hemen aralarında görev bölümü yaparak o topuzu aramaya başlamışlar. Birisi yeri sürmüş, birisi dinlemiş. Derken topuzu bulunduğu yerden çıkarmış, kılıfına koymuşlar. Bu arada da ayının oğlu uyanmış. Arkadaşlarını gören ayının oğlu, yani Şah Mehmet sevinmiş:\n\n— Benim sadık dostlarım beni ziyarete gelmişler. Bunu duyan arkadaşları demişler ki:\n\n— Ne ziyareti arkadaş, sen kaç gündür böyle yatıyorsun?\n\nAyının oğlu hemen işi anlamış. Cadı karısının, sırma saçlı hanımını kaçırdığını fark etmiş. Hemen yola düşmüşler. Vara vara, araya araya o padişahın ülkesinde sırma saçlının izine rastlamışlar. O sırada da padişahın verdiği kırk günlük şenliklerin otuz dokuzuncu günüymüş.\n\nBunlar hemen şehrin bir yanından girmişler. Ayının oğlu, yani Şah Mehmet demiş ki:\n\n— Ey arkadaş, senin göğe attığın insanlar üç gün düşmeyecek; senin şehre çevirdiğin su, şehri basacak. Sen şehri süreceksin, sen değirmen taşıyla düzleyeceksin.\n\nBöylelikle tüm arkadaşlarına görev vermiş. Şehirde bir hareketlilik olduğunu fark eden padişah durumu merak etmiş ve öğrenmeleri için adamlarını göndermiş. Padişaha:\n\n— Sırma saçlı güzelin sahipleri geldi, vermezseniz tüm şehri yıkacaklarmış, demişler.\n\nPadişah hemen şenlikleri durdurmuş.\n\n— Şehri yıkmayın da güzelinizi verelim, demiş. Sırma saçlı güzeli, sahiplerine teslim etmiş.\n\nŞah Mehmet ile o sırma saçlı güzel de birbirine kavuşmuşlar ve mutlu bir ömür geçirmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tuz Kadar Masalı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın üç oğlu varmış. Padişah bir gün oğullarıyla sohbet ederken onlara tek tek sormuş:\n\n— Çocuklar beni ne kadar seviyorsunuz?\n\nÖnce büyük oğlan cevap vermiş, çok sevdiğini söylemiş. İkinci oğlan ise dünyalar kadar sevdiğini&nbsp;söylemiş. Bu, padişahın çok hoşuna gitmiş. Sıra üçüncü oğlana, yani en küçüğüne gelmiş o da babasına:\n\n— Ben seni tuz kadar seviyorum, demiş.\n\nBabası sinirlenmiş ve oğlunu kovmuş. Oğlu da gitmiş. Bu oğlan uzun bir süre okumuş ve vali olmuş. Kısa bir süre sonra oğlan, babasını yemeğe davet etmek istemiş, bir fermanla davet etmiş.\n\nYalnız vali, yemeklerinin hiçbirine tuz konulmasını istememiş. Yemekler hiç tuz konulmayarak hazırlanmış. Padişah geldikten sonra çok güzel bir sofra kurulmuş. Padişah ve adamları sofraya oturup yemek yemeye başlamış.\n\nPadişah bakmış ki yemeğin hiç tuzu yokmuş. Diğer yemekleri de tatmış fakat onlarda da hiç tuz yokmuş. Padişah, tuz koymayı galiba unutmuşlar, diye düşünürken vali içeriye girmiş. Herkes ayağa kalkmış. Padişah şaşırmış:\n\n— Nasıl olur? Bu vali benim küçük oğlum, demiş ve oradakiler de:\n\n— Bu bizim valimiz, demiş.\n\nBaba oğul, sohbet etmeye başlamışlar. Padişah, oğluna yemeklerin tuzunun unutulduğunu söylemiş. Vali:\n\n— Hayır, unutulmadı. Ben koymalarını istemedim; çünkü senin tuzu sevmediğini söyledim, demiş.\n\nPadişah yemeklerin tuzsuz olmayacağını, tadının olmadığını söyleyerek oğluna:\n\n— Şimdi anladım, demek ki diğer oğullarım beni bugüne kadar kandırmışlar ama sen gerçekten seviyormuşsun, demiş ve sarılıp gözlerinden öpmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "BALIK ANNE İLE KELOĞLAN",
        "text": "BALIK ANNE İLE KELOĞLAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi de günahmış. Üç kardeş varmış. Bunlardan biri de Keloğlan’mış. Kardeşlerin ikisi evliymiş. Kardeşleri çalışmaya gidermiş. Keloğlan evde kalırmış. Gelinler gelir, Keloğlan’a derlermiş ki:\n\n— Keloğlan kalk su getir.\n\nKeloğlan da dermiş ki:\n\n— Bugün yorgunum, yarın getiririm.\n\n&nbsp;Keloğlan; tembel, çok üşengeç, böyle kötü bir oğlanmış. Bir gün böyle, her gün böyle… Bunu bir türlü yola getiremezlermiş.\n\nBüyük gelin biraz şeytanmış; küçük geline demiş ki:\n\n— Bak gelin, Keloğlan’a diyelim ki yarın kardeşlerin gelir. Üzüm, fındık, fıstık getirir. Biz yeriz, sana vermeyiz dersek, Keloğlan işi görür.\n\nGünlerden bir gün yine demişler:\n\n— Keloğlan, evde su yoktur. Keloğlan:\n\n— Bugün yorgunum, yarın getiririm. Gelinler:\n\n— Bak Keloğlan, yarın kardeşlerin gelir; fındık, fıstık getirir. Biz yeriz, sana vermeyiz, demişler.\n\nKeloğlan üflemiş, püflemiş. Kalkmış, bakraçları almış. Yola dizilip suya gitmiş. Günler böyle devam etmiş. Bir gün bir ırmağın kenarında suları doldurmuş, kenara koymuş, suyun akışını seyretmeye başlamış.\n\nSuyu seyrederken oradan bir alabalık geçmiş. Hemen çarpmış, alabalığı tutmuş. Demiş ki:\n\n— Bak alabalık, seni tuttum. Şimdi götürürüm, seni gelinlere veririm. Gelinler seni bir güzel temizler, kızartırlar; ben de yerim.\n\nBalık kurtulmak için hamle yaptıysa da kurtulamamış ve Allah tarafından balık dile gelmiş. Demiş ki:\n\n— Keloğlan beni bırak, benim yavrularım var. Şimdi beni beklerler. Keloğlan:\n\n— Yok, ben seni şimdi götürürüm, gelinlere veririm. Gelinler temizler, kızartır; ben yerim, demiş. Yine balık yalvarmış:\n\n— Etme, benim çocuklarım var, beni beklerler. Sen ne dersen onu yapayım. Keloğlan:\n\n— Ne yaparsın? Balık:\n\n— Dersin ki, “Altın deredeki balık; annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle” her ne istersen bu yerine gelir.\n\nOlur mu, demiş. Keloğlan:\n\n— Tamam, kabul. Ben seni bırakıyorum, demiş.\n\nBırakmış; balık geçmiş, gitmiş. Hemen Keloğlan demiş ki:\n\n— Altın deredeki balık; annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle bakraçlar dolsun, evin yolunu tutsun.\n\nBir de bakıyor ki bakraçlar dolmuşlar. Evin yolunu tutmuşlar. Hiç dökülmemek şartıyla eve gidiyorlarmış. Keloğlan da elini arkasına atmış, bakraçların peşi sıra gidiyormuş. Konu komşu, gelinler bakmışlar ki Keloğlan geliyormuş. Elinde sitiller yok. Su önde, Keloğlan arkada geliyormuş.\n\nSuyu eve koymuş. Keloğlan’a bu işin nasıl olduğunu sormuşlar, hiçbir şey söylememiş. Günlerden bir gün evde odun bitmiş. Gelinler:\n\n— Keloğlan evde odun yok, demişler. Keloğlan:\n\n— Bu gün yorgunum, yarın getiririm, demiş. Gelinler:\n\n— Bak Keloğlan, yine ağabeylerin gelecek; üzüm, fındık, fıstık getirecekler. O zaman biz sana vermeyiz, deyince üfleye, püfleye kalkmış. Demiş ki:\n\n— Altın deredeki balık; annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle araba hazırlansın, yola düşsün.\n\nAraba kendi kendine hazırlanmış, yola düşmüş. Keloğlan arabanın üstüne oturmuş. Ormana varınca Keloğlan:\n\n— Altın deredeki balık; annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle; balta kalk, odunları kes; arabaya yükle, demiş.\n\nKendi bir kenara oturmuş. Balta kesmiş, kendi kendine yüklenmiş. Doğruca odunlar eve gelmiş. Herkes hayran kalmış. Sırrını sormuşlar, Keloğlan söylememiş. Böyle devam edip gitmiş. Günlerden bir gün padişahın sarayına gitmiş. Padişahın sarayına gidince, Keloğlan padişahın kızına vurulmuş. Keloğlan’a kız verirler mi?\n\nBirkaç sefer gidip gelmiş, kızı vermemişler. Kızın gönlü de Keloğlan’a düşmüş. Bu duruma padişah hiddetlenmiş. Bir sandık yaptırmış. Keloğlan’ı ve kızı, bu sandığa koydurmuş. Hizmetkârlarına:\n\n— Alın bunları, ırmağa atın, demiş.\n\nSandığın ağzını kapatıp kilitlemişler. Bir ırmağa atmışlar. Irmakta epey bir zaman gittikten sonra Keloğlan:\n\n— Altın deredeki balık; annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle sandık bir kenara çekilsin, kapağı açılsın, demiş.\n\nSandık kenara çekilmiş. Kapağı açılmış, çıkmışlar ki bir dağın başı, ins yok, sis yok, hiç kimse yokmuş. Yiyecek bir şey de yok, hiçbir şey yokmuş. Böyle mağdur durumda kalmışlar. Keloğlan:\n\n— Sen padişahın kızısın. Ben alışığım böyle şeylere, sense alışık değilsin. Ne yapacak, ne edeceksin, demiş.\n\n&nbsp;Kız tabi paniklemiş, hiçbir şey bulamayacağından korkmuş. Keloğlan demiş ki:\n\n— Sen hiç korkma, ben seni aç koymam.\n\n“Altın deredeki balık; annenin emriyle, talihli Keloğlanın dileğiyle” yemekler hazırlanmış. Bunlar yemişler, ıssız bir dağın başına gitmişler. Padişahın evi gibi bir ev yapılmış. Yine sihirli kelimesiyle padişahın evindeki cariyelerden, hizmetkârlardan aynısı bunların evinde de olmuş. Böyle devam edip gitmişler.\n\nGünlerden bir gün padişaha bir duyuru gelmiş:\n\n— Filan yerde bir padişah peydahlanmış. Aynen senin sarayından sarayı var, demişler.\n\nTabi padişah, inanmamış. Hizmetkârlarını salmış, baktırmış. Onlar da gelip aynısını söylemişler. Padişah hâlâ öyle bir şeyin olacağına hiç inanmıyormuş.\n\nGünlerden bir gün padişahın kızı Keloğlan’a demiş ki:\n\n— Keloğlan, biz babamları yemeğe çağıralım.\n\nBunlar padişaha haber salmışlar. Padişah gelmiş ki aynen kendi sarayından bir saray ve sofrada da sevdiği yemeklerden varmış. Kız babasına görünmemiş. Padişah, gördükleri karşısında şaşkına dönmüş. Keloğlan demiş ki:\n\n— Hani bir zamanlar sandığa koyup attığın Keloğlan’la bir kızın vardı. Ondan haber alabildin mi, demiş. Padişah:\n\n— Onlardan nasıl haber alayım? Sandığa koydum; attım, gitti. Onlar ölmüşlerdir, demiş. Keloğlan:\n\n— Hiç de ölmediler. Senin sandığa koyup attığın Keloğlan benim, işte bu da kızın, demiş. O sırada kızı içeri gelmiş.\n\nPadişah şaşkınlık içerisinde:\n\n— Böyle bir şeyin olması imkânsız, demiş.\n\nBöylece barışmışlar, yiyip içmişler. Padişah, Keloğlan’ı veziri yapmış. İki sarayı birleştirmişler. Çalışıp&nbsp;çabalayıp o ülkeyi kalkındırmışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "BALIKÇI AHMET",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi, sevap imiş; çok söylemesi, günah imiş. Bir Balıkçı Ahmet varmış. Her gün gider, balık tutarmış. Balıkçılık yapar ve böyle geçinirmiş.\n\nGünün birinde, güzel bir balık tutmuş ve onu da satmayıp evine götürmeye karar vermiş. Balığın içinden güzel bir kız çıkmış ve evinin temizliğini yapmış, yemeğini pişirmiş. Akşam Balıkçı Ahmet evi böyle görünce şaşırmış. Bir gün, beş gün derken Balıkçı Ahmet işe gitmeyip neler olup bittiğini anlamak için evde kalmaya karar vermiş. Balığın içinden çıkan kızı görmüş ve sormuş:\n\n— İns misin, cin misin?\n\n— Ne insim ne cinim. Seni, beni yaratan Allah’ın kuluyum, demiş kız. Ahmet:\n\n— Peki öyleyse. Şu kabını yakayım, bir daha oraya girme. Kız:\n\n— Kabımı yakma, başına çok iş gelir, demiş.\n\nAhmet dinlememiş ve kızın kabını yakmış. Bir gün padişah bu kızı görmüş ve çok beğenmiş. Ahmet’e türlü oyunlar yapmaya kara vermiş. Padişah, Balıkçı Ahmet’i yanına çağırtmış ve ondan bir çadır istemiş. Bu öyle çadır olmalıymış ki bütün esirler, hane halkı içine sığacak ve çadırın bir kısmı da boş kalacakmış. Ahmet:\n\n— Nasıl bulayım, demiş. Fakat&nbsp;padişah:\n\n—&nbsp; Yoksa kellen gider, demiş.&nbsp;\n\nAhmet bunu düşüne düşüne eve gitmiş. Kız neler olduğunu sormuş. Ahmet de durumu anlatmış. Kız demiş ki:\n\n— Ben sana şu kabımı yakma, başına çok iş gelir, demiştim. Şimdi şu çubuğu al, beni tuttuğun gölün başına git. Anneme selamımı söyle, bizim küçük çadırı iste, demiş.\n\nBalıkçı Ahmet gölün başına gitmiş, çubuğu vurmuş; kızın annesi çıkmış. Ahmet söylemiş, kızın annesi de çadırı vermiş. Ahmet çadırı padişaha götürmüş. Padişahın söylediği gibi bütün halk içine dolmuş, bir tarafı da boş kalmış çadırın.\n\nPadişah şaşırmış ve bir oyun daha düşünmüş. Ondan bir salkım üzüm istemiş. Bu öyle bir üzüm olmalıymış ki bu üzümden herkes yiyecek yine de o salkım üzüm aynı kalacakmış. Balıkçı Ahmet:\n\n— Nasıl bulurum ben böyle bir üzüm, dediyse&nbsp;de padişah:\n\n—&nbsp; Üzün bulunmasa kellesini vurulacağım, demiş.&nbsp;\n\nBalıkçı Ahmet eve gelip kıza anlattığında kız yine çubuğu vermiş ve ona çubuğu göle vurmasını ve annesinden küçük salkım üzümü istemesini söylemiş. Balıkçı Ahmet bunları yapmış ve üzümü padişaha getirmiş. Herkes üzümden yiyormuş ve üzüm olduğu gibi yerinde duruyormuş. Padişah yine şaşırmış. Bu sefer de kandıramamış.\n\nPadişah, Balıkçı Ahmet’i tekrar yanına çağırmış ve bu kez ondan annesinden yeni doğmuş bir çocuk istemiş ve bu çocuğun yanında konuşmasını istemiş.&nbsp;Balıkçı Ahmet:\n\n— Olacak iş değil,&nbsp;dese de padişah dinlememiş.\n\nAhmet yine eve gitmiş ve olanı&nbsp;biteni kıza anlatmış. Kız yine çubuğu vermiş ve demiş ki:\n\n— Bu çubuğu al, gölün başına vur. Bizim küçük gelin hamileydi, o çocuğu al, götür.\n\nBalıkçı Ahmet gitmiş göle, çubuğu vurmuş ve annesinden bebeği istemiş. O da yeni doğmuş bu bebeği götürürken:\n\n— Bu çocuk padişahın yanında nasıl konuşacak, diye düşünmüş. Çocuk o anda konuşmuş:\n\n— Çabuk yürü enişte, üşüdüm, demiş.\n\nÇocuğu padişahın yanına koymuş, çocuk oturmuş ve demiş ki:\n\n— Konuş padişahım, hiç görülmüş müydü? Bir çadır kurulacak da içine bütün vezir, halk sığacak, bir tarafı da boş kalacak. Hey dizine kadar taş kesilesice.\n\nBebek böyle der demez padişah dizine kadar taş kesilmiş. Bebek devam etmiş.\n\n— Konuş, konuş padişahım, hiç görülmüş müydü? Bir salkım üzümü bütün herkes yiyecek, yine de üzüm bitmeyecek. Hey göbeğine kadar taş kesilesice, demiş. Padişah göbeğine kadar taş kesilmiş.\n\n— Söyle söyle padişahım, hiç görülmüş müydü? Annesinden yeni doğmuş bir bebek, hiç anne sütü emmemiş bir bebek gelip karşında konuşacak. Hey boyuna kadar taş kesilesice, demiş. Padişah tamamen taş kesilmiş ve ölmüş.\n\nBalıkçı Ahmet bebeğini götürüp annesine vermiş. Kızla da evlenmişler. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar ve muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "BALIKÇININ OĞLU",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Vaktin bir zamanında bir padişah varmış. Bu padişahın hiç evladı olmamış. Aradan zaman geçmiş, yıllar sonra padişahın bir kızı olmuş. Padişah ülkesinde her şeyin yolunda gidip gitmediğini kendi gözleriyle görmek için zaman zaman tebdil-i kıyafet halkın içinde dolaşırmış.\n\nPadişah hem halkının durumunu görmek hem de yeni doğan kızının hevesi ile hava atmak istemiş. Bir gün lalasıyla giderken bir nehrin kenarına varmışlar ki bir adam kalemini suya batırıyor, kâğıda yazıyor yazıyor, nehre atıyormuş. Padişah:\n\n— Ne yapıyor bu, demiş.\n\n— Ne yazıyorsun, diye sormuşlar.\n\n— Cenab-ı Allah’ın emri ile Ahmet’in oğlunu, Mehmet’in kızına; Mehmet’in oğlunu, Ahmet’in kızına yazıyorum. Yani kim, kiminle evlenecekse bunları yazıyorum, demiş. Padişah:\n\n— İyi peki. Falan memleketin padişahının kızı olmuş, onu kime yazdın, demiş.\n\n— Evet, onu da yazdım. Bu yazdığım oydu işte. Onu falan beldede falan balıkçının çocuğuna yazdım, demiş. Padişah sinirlenmiş:\n\n— Şuna bak ya, bir padişahın kızı bir balıkçının oğluna yazılmış. Bu olur mu, demiş kendi kendine. Neyse “Tamam” diyorlar, oradan çıkıyorlar. Lalasına:\n\n— Lala, yaz bunun tarihini de bir yerde dursun, demiş.\n\nAradan yıllar geçmiş. Padişah balıkçının oraya gidip kızıyla evlenecek oğlanı görmek istemiş. O memlekete varmışlar. Padişah gelince halk:\n\n— Bunu kim misafir eder, kim misafir eder? İşte falan balıkçı misafir eder, demişler.\n\nBu balıkçının hiç çocuğu olmazmış. Balıkçı nehrin kenarında gezerken nehrin yüzünden bir çekmece gelmiş. Oradakiler merakla çekmeceye bakmış, balıkçı:\n\n— Arkadaşlar şu gelen cansa bana; malsa, paraysa size, demiş. Onlar da “Tamam” demişler. Nihayet çekmeceye dalga vururken, vururken kıyıya getirmiş. Bunu buluyorlar, alıyorlar ki bir oğlan çocuğu. Çocuk, başparmağını ağzına almış, eme eme geliyor. Sandığın içine hiç su değmemiş. Bu çocuğu alıp balıkçıya vermişler, o da alıp evine getirmiş.\n\n— Hanım, bak Allah bize bir çocuk verdi. Bize çocuk vermiyordu, demiş. Bu çocuğu büyütmüşler. Cenab-ı Allah bu çocuğun rızkını öyle bir bol yaratmış ki, ne derse o oluyormuş. Balıkçı o kadar zengin olmuş ki işte bu yüzden padişahı balıkçının evinde ağırlamaya karar vermişler.\n\nYalnız çocuk, o kadar terbiyeli, o kadar sükûnetli ki başını yerden kaldırmıyormuş. Oğlan, ağırlayıp izzetleyince padişah anlıyor.\n\n— Evet, lala. İşte bu, o yazılan çocuk, demiş. Padişah bir mektup yazmış. O mektupta da şunlar yazıyormuş:\n\n— Ben kırk, elli gün gezeceğim. Vezirim sen isen ben varmadan bu gönderdiğim adam hemen geldiği dakikada kellesini kesip kayıp edeceksin.\n\nPadişah yazdığı mektuba tuğrasını vurmuş, mührünü vurmuş. Sabah olunca:\n\n— Bu, padişah mektubudur. Bunun için bana ehl-i temiz bir adam lâzım. Bu saraya gidecek teslim olacak. Bunu kim götürür, demiş.\n\n— Bir adam buluruz, demiş orada bulunanlar. Balıkçı:\n\n— Bu delikanlı benim oğlum, götürürse bu götürür, demiş. Padişah:\n\n— Tamam, götürsün. O götürsün, demiş.\n\nMektubu bu oğlana vermişler. Bu oğlan mahcup bir delikanlıymış. Hiçbir yer bilmiyormuş. Bir at vermişler. Ona binmiş. Bir zaman gittikten sonra saraya ulaşmış. Saray, delikanlının memleketine çok uzak bir yerdeymiş. O yana dolanmış, bu yana dolanmış oğlan bir yer bulamamış. Yorgun uykusuz padişahın bahçesi olduğunu bilmeden oraya girmiş, ağacın dibine yatmış. Yorgun olduğu için yatınca uyuyup kalmış.\n\nBu arada padişahın kızı sabah erken kalkmış. Camı açmış bakmış ki bahçede bir babayiğit, güzel bir delikanlı yatıyormuş.\n\n— Şaşılacak şey, bizim bahçemize kimse giremez, demiş. Usulca kimseye ses etmeden bahçeye inmiş. Kız bahçeye inmiş, oğlanın sağına soluna bakarken ceketinin cebinde bir mektup olduğunu görmüş. Usulca uyandırmadan mektubu çekip almış. Bakmış ki babasının yazısı, mührü, tuğrası var. Hemen zarfı hafifçe açmış.\n\n— Vezirim; bu gönderdiğim adamın, vardığı dakikada hiç hesap sormadan kellesini kesip kaybedesin, diye yazdığını okumuş. Mektubu alıp hemen eve çıkmış. Öyle bir mektup yazmış ki aynı babasının yazısını tutturarak:\n\n— Vezirim benim yolum biraz fazla sürecek, bu gönderdiğim çocuğa kızımı verdim. Vardığı dakikada kırk gün, kırk gece düğün yapacaksın. Ben varmadan bunları gerdeğe vereceksin, diye yazmış. Bu arada mektubu aynı yerine koymuş, oğlanı uyandırmadan kaçmış. O arada oğlan gözünü açmış ki gün kabarmış. Hemen kalkmış. Kapıdaki muhafızlar bunu yakalamış.\n\n— Nerden geliyorsun, sen kimsin, diyorlar.\n\n— Ben padişahın mektubunu getirdim. Bunu vezire vereceğim, demiş. Delikanlıyı alıp götürmüşler. Mektubu vezire vermiş. Vezir mektubu okumuş. Hemen tellalları çağırttırıp her tarafta kırk gün, kırk gece düğün başlatmış. Öyle bir düğün yapmış ki dillere destan olmuş. Padişah gelmeden de bunları gerdeğe vermiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Bir de haber gelmiş ki padişah geliyormuş. Padişahı kim karşılayacak, diye düşünürlerken içlerinden biri:\n\n— Damadı karşılasın, demiş.\n\nDamadı ve vezirleri önde, kız arkada padişahı karşılamışlar. Padişah:\n\n— Bu kim, demiş.\n\n— Damadın padişahım. Senin dediğinden beş misli fazlasını yaptım. Dillere destan bir düğün ile onları evlendirdim, demiş veziri.\n\n— Şu benim yazdığım mektubu bir getir bakayım, demiş padişah. Vezir:\n\n— Hay hay, padişahım, demiş. Mektubu padişahın eline getirip tutuşturmuş. Mektubu açıp okuyor ki:\n\n— Vezirim, bu gönderdiğim mektup ile adamın vardığı dakikada hemen düğününü kuracaksın; kırk gün, kırk gece düğününü yapacaksın. Ben gelmeden gerdeğe vereceksin.\n\nYazılanları okuyunca padişah, çaresiz sesini çıkaramamış.\n\nAradan zaman geçmiş ama padişah durumu hâlâ kabullenemiyormuş. Bir gün:\n\n— Vezirim, çabuk millete tellâl çağırttır. Falan yüksek mevkiiyi biliyor musun? O ovanın yüzüne herkes birer kucak, birer araba odun yığacaklar, demiş.\n\nPadişahın emri ile oraya dağlar gibi odun yığılmış. Padişah içinden:\n\n— Dur, ben onu ateşe attırayım da neyse görsün vaziyeti, demiş. Padişah odunları tutuşturmuş. Her tarafına birer bekçi dikmiş.\n\n— Buraya gelen, ben padişahın damadıyım, derse bile tutup içine atacaksınız, demiş.\n\nBu arada kız önceki mektuptan haberi olduğu için durumu anlamış, üzülmüş. Her an kocasının başına bir şey geleceğinden korkuyormuş. Padişah damadını çağırttırmış. Kız durumdan şüphelenip kocasının peşinden gitmiş ve konuştuklarını duymuş. Padişah:\n\n— Ateşi yaktırdım. Git, bir bak; bekçileri kontrol et, demiş damadına. Delikanlı:\n\n— Tamam baba, demiş. Oğlan saraydan çıkmadan kız koşup oğlanı yakalamış. Şöyle olurdu, böyle olurdu diye oğlanı oyalamış. Babasının kendini öldürteceğini söyleyememiş. Şöyle, böyle derken kız yarım saat, bir saat, üç saat eğlemiş. Üç, dört saat geçince padişah:\n\n— Şimdiye kemikleri bile kalmamıştır. Bu kadar saattir yandı. Şuradan gidip bir bakayım, demiş. Pijamayla koşarak gitmiş. Muhafızlar:\n\n— Tutun geldi, demişler. O, padişah olduğunu söylediyse de hiç anlamamışlar. Padişahı kaldırıp ateşe atmışlar. Padişah cayır cayır yanmış. Bir de sabah olmuş, padişahın yandığı haberi yayılmış.\n\n— Ne olacak, padişahın yerine kim geçecek, demişler.\n\n— Kim olacak ya, padişahın damadı, denmiş. Balıkçının oğlunu oraya padişah seçmişler. Bunlar burada yiyip, içip muratlarına ermişler.&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "BEYBÖĞREK",
        "text": "&nbsp;\n\nVakti zamanında bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın çocuğu olmazmış. Aynı zamanda vezirinin de çocuğu olmazmış. Vezir ile padişah bir gün gezmeye çıkmışlar. Bir su başına geldiklerinde durmuşlar. Orada oturup konuşurken padişah vezirine:\n\n— Lala senin de çocuğun yok, benim de çocuğum yok. Gel iki rekât namaz kılıp Allah’a dua edelim, demiş. Kalkıp abdestlerini almışlar, namaza durmuşlar. Namazlarını kıldıktan sonra dua etmişler. Bu sırada yanlarına bir pirî ihtiyar gelmiş. Padişaha ve vezire:\n\n— Selamünaleyküm, padişahım ve lala, demiş. Yanlarına oturmuş. Padişah şaşırmış, demiş ki:\n\n— Aleykümselam, ihtiyar. Sen benim padişah, bunun da lala olduğunu nereden biliyorsun? Derviş devam etmiş:\n\n— Sizin çocuklarınız olmuyor. Ben şikâyetlerinizi dinledim. Sizin derdiniz budur, deyip cebinden bir elma çıkarmış. Elmayı bunlara uzatmış, demiş ki:\n\n— Bu elmayı ikiniz bölüşüp hanımlarınızla yiyeceksiniz. Elmayı yediğiniz akşam karılarınızla zifafa gireceksiniz. Elmanın kabuğunu da tavladaki kısrağa yedireceksiniz.\n\nO kısrak da yedi senedir tay vermemiş. İhtiyar bunları söyledikten sonra ayrılmış, gitmiş. Geri dönen padişah ve lalası ihtiyarın dediklerini yapmışlar. Elmayı soymuşlar. Kabuğunu tavladaki kısrağa vermişler. Elmanın bir yarısını padişah diğer yarısını da lalası almış. Akşam olunca hanımlarıyla elmayı yemişler. Zifaf gecesi olmuş. Gel zaman, git zaman. Dokuz ay sonra hem padişahın hem de lalanın çocuğu olmuş. Padişahın bir oğlu, vezirin bir kızı olmuş.\n\nBir zaman sonra padişah, vezirini başka bir vilâyete komutan olarak göndermiş. Padişahın hanımı da vefat etmiş. Başka bir hanımla evlenmiş. Bu hanım padişahtan daha gençmiş. Aradan zaman geçtikten sonra hanım, Yahudi aşçıbaşı ile arayı düzmeye başlamış.\n\nBu arada çocuk yedi yaşına gelmiş. Fakat hâlâ ismi koyulmamış. Çocuk, padişahın huzuruna gelerek:\n\n— Babacığım, neden benim adım yok? Okula gidiyorum. Okulda beni, adsız diye çağırıyorlar, diye şikâyetlenmiş.\n\nBunun üzerine padişah, vezirlerini toplayarak çocuğa isim bulunmasını istemiş. Üç gün üst üste toplanmışlar. İsim bulamamışlar. Dördüncü günü yine toplanmışlar. Çocuğa isim olarak kimi Ahmet, kimi Mehmet, kimi Ali, kimi Veli dediyse de bir türlü bir isim koyamamışlar. O anda dışarıdan evvelki gördükleri pirî ihtiyar selam vererek kapıdan içeri girmiş. Bunu gören padişah, adamı hemen tanımış tabi. Yerinden kalkmış. İhtiyarı kendi yerine oturtmuş.\n\n— İsmi koyacak kişi budur. Buyur derviş baba, çocuğun ismini sen koy, demiş. Derviş baba da:\n\n— Çocuğu buraya getirin. İsmini koyalım, demiş. Çocuğu getirmişler. Besmele ile bir, iki dua okuduktan sonra çocuğun sırtını okşayarak adını Beyböğrek koymuş. Daha sonra derviş:\n\n— Bu çocukla beraber doğan bir de tay vardı. Onu da göreceğim, demiş. Gitmiş, tavlada tayı görmüş. Onun da sırtını okşayarak adını Bengiboz koymuş. Adlar koyulduktan sonra yenilmiş, içilmiş, şenlikler yapılmış. Derviş baba bu arada sırra kadem basmış. Kaybolmuş. Aradılarsa da bulamamışlar. Padişah:\n\n— Boşuna aramayın. O gitmiştir. Bulunmaz, demiş.\n\nÇocuk okuluna gidip geliyormuş. Hanım sultan, Yahudi aşçıbaşıyla işi iyice ilerletmiş. Her gün buluşuyorlarmış. Çocuk bunların durumunu sezmiş. Hanım sultan ile aşçıbaşı, çocuk durumumuzu padişaha söyler&nbsp;diye ondan kurtulmanın yollarını aramaya başlamışlar. Hanım sultan:\n\n— Ben bu çocuğun yemeğine zehir atayım. Gelip yediği zaman zehirlenir ölür, demiş. Derviş baba, isimleri koyarken çocuğa demiş ki:\n\n— Okuldan çıktığın zaman atının yanına uğrayıp öyle eve gideceksin, demiş.\n\nÇocuk da bunu alışkanlık hâline getirmiş. Atının yanına uğramadan eve gelmiyormuş. Atını sevip, okşayıp öyle evine gidermiş. O gün de gelmiş. Bakmış ki atı ağlıyor. Neden ağladığını merak etmiş. “Bu ata dil versen de ben derdini anlasam.” diye Allah’a yalvarmış. Allah da duasını kabul etmiş. At konuşmaya başlamış:\n\n— Annenle Yahudi aşçıbaşı, yemeğine zehir koyup seni öldürecekler. Onun için ağlıyorum, demiş. Çocuk:\n\n— Yahu, onda ne var ki ben de yemeği yemem.\n\n— Yok, yememek olmaz. Bir kedi yavrusu al götür. Yemekten bir kaşık ver. Kediye bir şey olmazsa yemeği yersin. Kediye bir şey olursa, “Zaten yemeğin de keskinmiş.” der, çıkarsın.\n\nBeyböğrek de aynı şekilde atından aldığı öğüdü uygulayarak kedi yavrusunu götürmüş. Tabi yemek zehirli olduğu için kediye verir vermez kedi ölmüş. O da yemeği yemeden bırakıp çıkmış. Yemeğini dışarılarda yemiş. Hanım sultan, aşçıbaşının yanına gitmiş. Demiş ki:\n\n— Çocuk ölmedi. Ne yapacağız? Aşçıbaşı da hanıma:\n\n— Yarın yıkanacağı suyun içine zehir koyarsın. Elbisesini değiştirirsin. Giyeceği elbiselerini de zehirlersin. Kimse bir şey anlamaz. Daha iyi olur, demiş.\n\nHanım “Peki” demiş, kabul etmiş. Devrisi* gün aynı planı uygulamışlar.\n\nBeyböğrek okuldan gelirken yine atının yanına uğramış. Bakmış, atı yine ağlıyor.\n\n— Yahu atım, neden ağlıyorsun?\n\n— Bu gün de çamaşırını, suyunu zehirlediler. Zehirli suyla yıkanacaksın. Zehirli çamaşırları giyeceksin. Bunlar senin ölümünü düşünüyorlar.\n\n— O zaman ben de yıkanmam.\n\n— Yıkanmamak olmaz. Suyu banyoda devir, akıp gitsin. Çamaşırları da pencereden dışarı at.\n\nBeyböğrek de gidip aynısını yapmış. Yine Beyböğrek’e bir şey olmadığını görünce bunlar şaşırmışlar. Ne yapmak lâzım buna diye düşünürken aşçıbaşı:\n\n— Ben görüyorum, her gün okuldan gelirken tavlaya atının yanına gidiyor. Bunda bir sır var. Ne yapıyorsa bu at yapıyor. Biz bu ata bir şey düşünelim, demiş. Yahudi akıllı birisiymiş, demiş ki:\n\n— Sen hastalanacaksın, bütün doktorlar senin başına gelecekler. Fakat hastalığına bir şey bulamayacaklar. Ben doktor kıyafetiyle geleceğim. Hastalığının ne olduğunu söyleyeceğim. Atın yüreğinin, böbreğinin hastalığına derman olduğunu söyleyeceğim. Padişahın gönlünü edip o atı kestireceğiz.\n\nBunlar anlaşmışlar. Devrisi (ertesi) gün kadın yatağa düşmüş. Üç, beş gün “Vay öldüm, vay bayıldım, vay gittim, vay geldim”, diyerek yatmış. Padişah doktorları çağırmış. Doktorlar bir şey bulamamış. Hastalığı yok ki ne bulsunlar? Kadın, padişaha demiş ki:\n\n— Padişahım, ben filan yerde bir doktor duydum. Onu getirt.\n\nYahudi’ye haber salınmış. Doktor kıyafetiyle çıkmış, gelmiş. Hanıma bakmış:\n\n— Eyvah padişahım!\n\n— Ne oldu?\n\n— Hanımızın derdi çok büyük desem dilim tutmuyor, diyemiyorum.\n\n— Nasıl dert yahu, niye dilin tutmuyor?\n\n— Buna bir küheylan atın yüreği, böbreği derman. Bunu yerse iyi olur yoksa hanımızın durumu hiç iyi değil. Bunları yemezse hanımınız ölür.\n\nPadişah “Böyle bir atı nereden bulacağız” filan deyince, hanımı demiş ki:\n\n— Senin, tavlada Bengiboz isimli küheylan atın var ya. Ondan küheylan at mı olur?\n\n— Nasıl olacak? Beyböğrek verir mi?\n\n— Verir. Senin oğlan, annesinden geçiyor da bir attan mı geçemiyor?\n\nBu arada Beyböğrek de hem okuluna gidiyormuş hem de kılıç kuşanıp av avlıyormuş. Babası günlerden bir gün Beyböğrek’i çağırarak bu meseleyi anlatmış.\n\n— Oğlum, annenin hastalığını duydun. Doktorlar senin atının yüreğinin, böbreğinin bu hastalığa şifa olduğunu söylüyorlar. Annenden mi geçersin, attan mı geçersin, demiş. Beyböğrek şöyle bir düşünmüş, demiş ki:\n\n— Baba bir topuğu kıllı beygir için anneden geçmek olur mu? Feda olsun anneme benim atım, demiş.\n\nSabah olmuş tabi. Beyböğrek okuluna gitmiş. Okuldan dönüşte atının yanına gelmiş. Bakmış yine ağlıyor ama bu defa daha çok ağlıyormuş.\n\n— Önce üç ağlıyorsan şimdi beş misli fazla ağlıyorsun. Derdin ne, diye sorunca:\n\n— Her gün bela senin başındaydı. Şimdi ise bela benim başımda.\n\n— Ne oldu? Senin başında ne bela var?\n\n— Sen beni babana vereceksin. Ona söz verdin.\n\n— Vermem. Sözümden dönerim.\n\n— Yok, sözünden geri dönmek olmaz. Babana gidip diyeceksin ki “Baba, ben bu atı vereceğim. Annemin hastalığı için feda olsun. Ancak Bengiboz, Bengiboz olalı; ben Beyböğrek, Beyböğrek olalı bir binip de şöyle bir yürüyüşüne bakmadım. Nasıl kuyruk tutuyor, nasıl kafa tutuyor, bunu merak ediyorum. Yoksa bir at anama feda olsun.” diyeceksin. O zaman bana eğer vuracaklar. Bineceksin. Öyle bir kamçı çekeceksin ki bana, bir o tarafa, bir bu tarafa gittikten sora bahçe duvarından sıçrarım. Seni de beni de kurtarırım.\n\n— Peki. Ondan kolay ne var? Yaparım inşallah.\n\nErtesi gün atı kesmek için meydana getirmişler. Beyböğrek babasının etrafında dolanmaya başlamış. Bir yandan da of çekip duruyormuş. Padişah sormuş:\n\n— Ne oldu oğlum? Neden of çekiyorsun?\n\n— Baba ben Beyböğrek, Beyböğrek olalı; Bengiboz da Bengiboz olalı bir binip de yürüyüşü nasıldır, görmedim. İşte onun için gamlandım.\n\n— Oğlum bin. Biraz gez, ondan sonra keseriz.\n\n— Tamam baba. Biraz bineyim, ondan sonra kesersiniz.\n\nAtın eğer takımını getirmişler. Atı eğerlemişler. Beyböğrek’i bindirmişler. Bahçenin bir o başına bir bu başına gitmiş. Duvarın kenarına yaklaşınca Bengiboz’a kamçı çekmiş. Bengiboz şahlanıp duvarın öteki tarafına geçmiş. Yahudi “Yakalayın.” diye bağırıp çağardıysa da fayda etmemiş. At çoktan şehrin dışına çıkmış. Gide gide gidip bir şehre dâhil olmuşlar. Şehrin girişinde bir yaşlı kadın oturuyormuş. Vakit de akşam olmuş. Beyböğrek yaşlı kadına demiş ki:\n\n— Anne, ben bir garibim. Bir yeri bilmiyorum. Bu akşamlık beni misafir et. Yaşlı kadın:\n\n— Oğul, sen bir şehzade adamsın. Atın var. Şu atı koyacak yeri nereden bulayım? Size göre yerim yok, demiş.\n\nBeyböğrek kadına üç, beş tane altın vermiş. Bunun üzerine kadın:\n\n— Tamam oğlum. Yerim de var yurdum da var; akşamdan pişmiş pilavım da var. İçeri gel, demiş.\n\nAtı bir yere çekmiş. Beyböğrek’i de içeri almış. O gece orada dinlenmiş. Sabah kalkmış, bakmış ki kalabalık toplanmış bir yere gidiyor. Neneye sormuş:\n\n— Nene bu kalabalık nereye gidiyor?\n\n— Oğul, hiç sorma. Burada bir kanlı kız var. Adam kafasından kale yapıyor.\n\n— Neden böyle yapıyor, derdi ne?\n\n— Adına Akkavak kızı derler. Buranın ordu komutanının kızıdır. Kızın vaadi varmış. “Benimle evlenmek isteyen adam benimle güreşecek, kuyunun ağzındaki büyük kayayı kaldıracak, benimle at yarışı yapacak. Bu yarışları kim kazanırsa onunla evleneceğim.” diyor. Kazanamayanların kafasını kesiyor.\n\nBeyböğrek bunu duyunca “Ya Allah, bismillah” deyip atına binmiş. Kalabalığın olduğu tarafa doğru gitmiş. Atını bir kenara bağlamış. Kalabalığın içine girmiş. Mesele nedir, diye kalabalıktakilere de sormuş. Onlar da durumu anlatmışlar. O sırada kız için talipli olanları sıraya yazıyorlarmış. Beyböğrek de gitmiş sıraya yazılmış. Biraz sonra sırası gelmiş. Meydana çağırmışlar. Kızın yanına gitmiş. Kız, bir Arap donunda erkek kispetiyle duruyormuş. Demiş ki:\n\n— İşte şu taşı kaldıracaksın. Birinci vaadim budur. Beyböğrek:\n\n— Bismillah, ya Allah, ya Hızır Baba yetiş, demiş. Tabi Hızır Baba hemen yanında, taşı tutar tutmaz öbür tarafa atmış. Kız demiş ki:\n\n— Sıra benimle güreşmeye geldi. Güreşi de kazanırsan atlarımızla at yarışı yapacağız. Ondan sonra vaatlerim tamam olacak.\n\nİkisi de kispetlerini giyinip güreşe başlamışlar. Güreşte de tabi ki Hak vergisi Hızır eli değmiş birisi olan Beyböğrek, kızı alaşağı etmiş. Kız:\n\n— Tamam delikanlı. Bu işin de tamam. Şimdi atlarımız at yarışı yapacak. At yarışını da kazanırsan sen benimsin, ben de seninim, demiş.\n\nAtları getirmişler. Bu kızın seyrek basan bir atı varmış. Öbür atların beş adım attığına bu bir adımda kavuşuyormuş. Kız, ona güvenerek at yarışı istiyormuş. Beyböğrek’in atıysa, tabi ki Hak vergisi olduğu için, diğer atlara benzemiyormuş.\n\nAtlarını meydana çıkarmışlar. Yarış başlamış. Bengiboz, tabi Hak vergisi. Arayı açmış, gidiyormuş. Kız, atına ne yaparsa yapsın Bengiboz’a yetiştiremiyormuş. Atını o kadar sıkıştırmış ki atı devrilmiş. Orada çatlayıp gebermiş. Kız bağırmış:\n\n— Oğlan geri dön. Sen benimsin, ben senin.\n\nBengiboz hiç durmamış. Çünkü kız yüzünü açar, Beyböğrek de görürse dayanamaz yarışı kaybedermiş. Bu nedenle Bengiboz yoluna devam etmiş. Bir müddet gittikten sonra Bengiboz durmuş. Kız bağırınca neden durmadığını da Beyböğrek’e anlatmış. Geri gelmişler. Hakikaten Bengiboz’un dediği gibi dünyalar güzeli bir kız. Kız, Beyböğrek’e demiş ki:\n\n— Ey âdemoğlu! Sen benimsin ben de senin. Benim bütün vaatlerimi yerine getirdin. Şimdi babama gideceğiz. Yükte hafif, pahada ağır neyim varsa alacağız. Sonra da beni nereye götürürsen götür. Ama merak ediyorum sen kimsin? İns misin, cin misin? Şimdiye kadar beni hiç yenen olmamıştı.\n\n— Ben, filan şehrin padişahının oğluyum.\n\nBunun kim olduğunu o zaman kız anlamış.\n\n— Benim babam bir zamanlar, o padişahın yanında vezirdi. Lalaydı. Babam sonra buraya ordu komutanı oldu. Sen de ben de Hızır’ın verdiği elmadan olan çocuklarız.\n\nİkisi de birbirlerini tanımışlar. Oradan kızın babasının yanına gitmişler. Babasıyla görüşüp elini öptükten sonra Beyböğrek’in memleketine doğru yola çıkmışlar. Padişahın memleketine geldiklerinde padişaha müjdeler vermişler:\n\n— Padişahım, oğlun geldi. Bir de yanında dünyalar güzeli bir hanım getirdi.\n\nPadişah, müjdecilerin müjdelerini vermiş. Çıkıp oğlunu karşılamış. Gelinini ve oğlunu içeriye almış. Ancak hanım sultan Beyböğrek’in geldiğine hiç sevinmemiş. Geline şöyle bir ağız ucu ile “Hoş geldin” demiş. Beyböğrek’e de:\n\n— Rum kralının elinde babanın tutsakları var. Eğer yiğitsen gidip onları getirseydin. Gitmiş, Akkavak kızını getirmişsin. Sana göre kız mı yoktu? Nerde, kimi olsa alırdın. Erkekliğin varsa babanın tutsaklarını kurtarsaydın, demiş.\n\nBeyböğrek bu sözleri kendine yedirememiş.\n\n— Ben böyle kakınçla yaşayamam. Tamam anne, gider onları da kurtarırım, demiş.\n\nAkşam olmuş. Akkavak kızı ile Beyböğrek yataklarına yatmışlar. Yatınca Beyböğrek araya kılıcını koymuş. Akkavak kızı Beyböğrek’e sormuş:\n\n— Neden aramıza kılıcını koydun?\n\n— Sonra anlarsın. Sabah sefere çıkacağım. Zifafımız dönüşe kaldı.\n\nSabah olunca yakın arkadaşlarından iyi silah kullanan otuz dokuz kişiyi toplamış. Kırk atlı, Rum kralının elinden tutsakları kurtarmak için yola düşmüşler. Gide gide gidip o memlekete yaklaşmışlar. Bir çayırlık yere geldiklerinde hem atlar dinlensin hem de biz dinlenelim, diye durmuşlar. Atları yayılsınlar, diye çimene bırakmışlar. Burası da sihirli bir yermiş. Bismillah deyip yatan yedi gün yatarmış, bismillah demeden yatan yedi ay yatarmış. Bunlar tabi yorgun argın oldukları için düştükleri gibi uyumuşlar. Sabah Rum kralı ile vezirleri konaklarından bakmışlar ki karşı çimenlikte kırk tane atlı görünüyor. Orada atlar var. Hemen adamlar salmışlar:\n\n— Bakın bunlar kimdir, necidir, demişler.\n\nAdamlar gelmişler ki hepsi uykuda yatıyorlarmış. Hiç kimse uyanmıyormuş. Tabi bunların hepsini toplamışlar. Beyböğrek’e sıra gelince Bengiboz gelmiş. Beyböğrek’i karnının altına almış. Önüne geleni kapıyor, arkasına geleni tepiyormuş. Ne yapmışlarsa alamamışlar. Krala haber salmışlar:\n\n— Burada bir at var. Sahibini karnının altına aldı. Ne yaptıysak elinden alamadık. Biz ne yapalım? Kral:\n\n— Demek ki o küheylan bir atmış. Hayvana dokunmayın, yazık olur. Yalnız havaya bir, iki el kurşun sıkın. At değil mi ürker, bırakıp gider, demiş.\n\nGelmişler, aynı şekilde havaya iki, üç el ateş etmişler. O kalabalığa, o silahın sesine at ürkmüş. Kaçmış, gitmiş. At gidince Beyböğrek’i de almış, götürmüşler. Bunların Türk asıllı olduğunu anlayan kral hepsini zindana koymuş.\n\nBunlar günleri tamam olunca uyanmışlar. Yedi gün mü olmuş, yedi ay mı olmuş uyanmışlar. Uyandıklarında kendilerini mahzende bulmuşlar. “Ne oldu bize? Buraya nasıl geldik?”, diye soruyorlarmış. Buranın, kralın mahzeni olduğunu öğrenmişler. Çaresiz orada kalmışlar.\n\nKralın bir bayram günü olurmuş. O bayram gününde de bütün mahkûmları gezsinler diye, bahçelere çıkarırlarmış. Yalnız Beyböğrek’i bahçeye çıkarmamışlar. Atı gelir, bahçeden götürür diye. Bunu almış kalenin başına çıkarmışlar.\n\nAkşam olmuş, bütün mahkûmları içeri almışlar. Beyböğrek tek başına kalenin başında olduğu için, hiç kimsenin hatırına gelmemiş. Beyböğrek gece orada kalmış. Gece sabahlara kadar yaratana, “Bana bir kurtuluş yolu ver”, diye yalvarmış. Sabah şafak attığı sırada bakmış ki karşıdan bir kervan cangır cangur geliyormuş. “Acaba bunlar bizim o taraftan mı? Bizim o taraflardan haberleri olur mu olmaz mı?”, diye düşünüyormuş. Sonra da demiş ki:\n\n— Neyse, biraz daha yakınlaşsınlar. Bunlara bir, iki deme diyeyim. Bizim o tarafları biliyorlar mı? Memleketimi tanırlar mı?\n\nKervan kalenin yakın bir yerine geldiği sıra babasının memleketini, yeni getirip evde bir gece dahi yanında misafir kalmadığı hanımını, elini kulağına atıp sormuş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Mesken oldu, bize kalenin başı,\n\n&nbsp;Gözümden akıttım kan ile yaşı,\n\n&nbsp;Gelsin buraya da bezirganbaşı,\n\n&nbsp;Ondan da bir haber verin, hocalar. Kervancıbaşı demiş ki:\n\n— Bu adam bir şeyler soruyor. Yavrum, buna kim bir cevap verirse öndeki sarı katırı yüküyle ona vereceğim.\n\nKervancıların içinde gözü açık bir Keloğlan varmış. Sıçrayıp katırına binmiş. Cevabı ben vereceği diyerek gitmiş. Keloğlan:\n\n— Elleham (galiba) sen bir velisin.\n\n&nbsp;Kadir Mevlâ’m seni kayırsın,\n\n&nbsp;Sana kimler derler, kimin neyisin?\n\n&nbsp;Söyle yiğit, kelâm gelsin dilinden. Beyböğrek:\n\n— Babam padişah, kendim Beyböğrek.\n\n&nbsp;&nbsp; Ondan da bir haber verin hocalar. Keloğlan:\n\n— Yahu, bu padişahın oğlu Beyböğrek’miş. Buna babasından, ailesinden haber verelim, deyip devam etmiş:\n\n— Babanı sorarsan beli büküldü,\n\n&nbsp;&nbsp; Ananı sorarsan gözü tutuldu,\n\n&nbsp;&nbsp; Kız kardeşin kara giydi, oturdu,\n\n&nbsp;&nbsp; Biz buralardan böyle gittik, Beyböğrek. Beyböğrek:\n\n— Mevlâm nasip etti, rastladım sizi,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allah’tan gelene gönlü razı,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bengiboz ile Akkavak kızı,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ondan da bir haber verin, hocalar. Keloğlan:\n\n— Senin ocağın batsın. Bu nasıl soru? Akkavak kızını verdiler. Şimdi bunu ona nasıl söyleyeyim? Aman, ne yaparsa yapsın. Ben bunu söyleyeceğim. O da olanı bilisin, demiş. Sonra da olan biteni anlatmış. Akkavak kızının, kel vezire verildiğini filan da söylemiş. Beyböğrek:\n\n— Yığılsınlar, derilsinler, gelsinler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kim ölür de kime kalır desinler?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Baltacıoğlu kel vezire versinler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kaç ay, kaç gün mühlet koydular?\n\nKeloğlan diyor ki:\n\n— Bari gününü de söyleyeyim, gideyim. Nasıl olsa sarı katırı yüküyle aldım. Keloğlan:\n\n— Ne yalan söyleyeyim, bayrak kuruldu,\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;Düğün atlarına kolayan vuruldu,\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp;Üç ayla üç gün müddet verildi,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üç ay gitti, üç gün kaldı Beyböğrek.\n\nKeloğlan bunu söyler söylemez Beyböğrek sızmış, kalmış. Kervancılar vedalaşıp gitmişler.\n\nAradan zaman geçince zindancı başı mahkûmları saymış, bir kişi eksik çıkmış. Nerede olduğunu sormuş, kalenin başında olduğunu söylemişler. Zindancı başı “Sabah alın!” demiş.\n\nBeyböğrek orada biraz düşünüp taşındıktan sonra aklına bir fikir gelmiş:\n\n— Ya ben bir, iki de şu Bengiboz’a çağırayım. Belki bir yerde kulağı duyarsa yanıma gelir. Acaba atım nerededir?\n\nBeyböğrek atını çağırmak için elini kulağına atmış. Bengiboz için bağırmış:\n\n— Sabah oldu, tan yeri atmadan,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cümle kuşlar destur olup ötmede,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kâfir kral örtüsünden kalkmadan,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yetiş Bengiboz’um, yâr elden gitti.\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;Sabah oldu, tan yerleri ışıyor,\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp;Ateş oldu, ciğerlerim pişiyor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bengiboz’um nerelerde kişniyon?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yetiş Bengiboz’um, yâr elden gitti.\n\nBengiboz da bıraktığı o çimenlik yerde imiş. Bengiboz diz boyu kadar ot olmayan yerde yayılamıyormuş. Yeni bir otlu, sulu yere gideceği sıra Beyböğrek’in sesini duymuş. Tabi bu Hak vergisi olduğu için sesi duymuş. Duyar duymaz sesin olduğu tarafa gitmiş. Beyböğrek bakmış ki karşıdan bir duman geliyormuş. Acaba Bengiboz mudur, diye merak etmiş. Tekrar elini kulağına atmış, seslenmiş:\n\n— Duman sandım, ayağının tozunu,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mevlâ’m kısmet etse görsem yüzünü,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Öpeceğim tırnağını, gözünü.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yetiş Bengiboz’um, yâr elden gitti.\n\nBeyböğrek bunları deyip bitirmeye kalmamış, Bengiboz gelmiş. Kalenin önünde durmuş.\n\nKralın da yetişkin bir kızı varmış. Beyböğrek kervancılara, ata söylerken bu kız pencereden dinlemiş. Hatta babasına, “Kâfir kral örtüsünden kalkmadan; yetiş Bengiboz’um, yâr elden gitti” filan dediğini hep duymuş. Bengiboz’a söylediği sıra kralın kızı Beyböğrek’in yanına gelmiş.\n\n— Buradan kurtulup gidersen bunlar sana hediyem olsun, demiş. Elindekileri Beyböğrek’e uzatmış. Yedi sene işlediği çevreyi bir de babasının üfürüklü ağızlığını vermiş. Beyböğrek bunları almış, cebine koymuş. Kız merdivenlerden aşağı giderken Bengiboz gelmiş. Beyböğrek, at gelir gelmez kaleden üzerine atlamış. Atın üstüne biner binmez:\n\n— Hadi Bengiboz’um deeehh, demiş. Bunun üzerine Bengiboz Beyböğrek’e:\n\n— Ey insafsız adam! Ben şunca zamandır yazlarda, çöllerde dolaşıyorum. Ot bulduysam diz boyu yayıldım. Dizime yetişecek su bulduysam içtim. Ağzımda dilim kopmak üzere. Belimde eğer yara etti. Belim kopmak üzere. Sen hemen sürüyorsun. Aç bir bak. Ondan sonra benden dileğini dileyeceksin.\n\nBeyböğrek kralın kızının yedi senedir işlediği çevreyi hemen atın sırtındaki yaraya vurmuş. O üfürük ağızlıkla da diline üfürüp atın sırtına binmiş. Beyböğrek ata atlar atlamaz Bengiboz şahlanmış.\n\nBeyböğrek, gel ha gel, günlerden bir gün babasının memleketine gelmiş. Üçüncü gün dolmuş. Akkavak kızını vezire vermişler. Düğün olmuş. Gelini indirmişler. Düğün yemeği filan veriliyormuş. Beyböğrek o sıralar gelmiş. Şehrin girişinde bir çeşmenin başında oturmuş. Bir de orada saz bulmuş. Kendi kendine demiş ki:\n\n— Bu düğüne yetişirsem hiç bozgunluğa vermeden (kendimi tanıtmadan) önce Akkavak kızına görüneyim. Bakayım, benden vazgeçti mi, yoksa beni tanıyınca iş değişecek mi?\n\nÇeşmenin başında otururken bakmış ki Bengiboz’dan sonra olan bir tay, bir de Bengiboz’un tazısı yanlarında küçük kız kardeşi suya geliyorlarmış. At da suyu her gün bulandırarak içermiş. At o gün gelmiş, temiz su içmiş. Tazı da oralarda oynaklıyormuş. Kız kardeşi bunlar böyle yapınca demiş ki:\n\n— Vay soyha kalasıca, demek ki Beyböğrek’in karısının zifaf gecesi olduğu için oynuyorsun. Sen de her gün suyu bulandırıp içiyordun. Şimdi suyu temiz içtin.\n\nTazıya bir taş atmış. Beyböğrek tabi kız kardeşini, atını, tazısını tanımış. Orada sazına dokunmuş, kız kardeşine bir beyit söylemiş:\n\n— Atma bacım, atma tazıya taşı.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bengiboz da Hüdayi’nin kardeşi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gözümden akıttım bunca yaşı.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bizi de kavuşturdu Yaradan. Beyböğrek’in bacısı demiş ki:\n\n— Sen nerenin abdalısın? Gelip bana ne söylüyorsun?\n\n— Yok bir şey, bacı. Aklıma geldi de öylesine söyledim. Bana düğün evini göster. Ben oraya gideceğim. Orada biraz bir şeyler yer, karnımı doyururum.\n\n— İşte şurası. Bayrak görünen yer, demiş annesinin yanına koşmuş.\n\nAnnesinin de eskisi gibi Beyböğrek’e kızgınlığı kalmamış. Yahudi ile olan ilişkisi de bitmiş. Aradan geçen zamanda yaşlanmış. Artık o da Beyböğrek’in dönmesini istiyormuş. Kız gelmiş, annesine:\n\n— Anne bir abdal bana türkü söyledi. “Bengiboz Hüdayi’nin kardeşi, bizi kavuşturdu Yaradan” filan bir şeyler dedi. Ben bir şey anlayamadım. Kızdım. Kızınca bana düğün evini sordu, demiş. Annesi de kızına demiş ki:\n\n— Kızım git, oralara tekrar bak. Eğer kardeşinse boynunun altında üç tane maden lira ile bir göz boncuğu vardır. Onlar duruyorsa kardeşindir. Bir de açtır. Şu düremeci, götür de yesin.\n\nKız düremeci alıp koşarak gelmiş. Beyböğrek de bahçenin arasından düğün evine gidiyormuş. Kız:\n\n— Az dur, kardeş. Biraz önce düğün evine gideceğim, demiştin. Düğün evi kalabalık olur belki sana yemek veren olmaz. Ben sana düremeç getirdim. Şunu kardeşim olarak al, karnını doyur. Yine düğün evine gidersin. Beyböğrek elini uzatmış:\n\n— Tabi bacım, biz kardeşiz. Yerim, demiş. Kız itiraz etmiş:\n\n— Yok, ben eline vermem. Ceketini kaldır, koynuna koyacağım.\n\nBeyböğrek ceketini kaldırmış. Kız bakmış ki maden liranın birini bozdurmuş, biri duruyor. Göz boncuğu da yanında takılıymış. Kız hemen “Kardeşim!” diyerek Beyböğrek’in boynuna sarılmış. Beyböğrek:\n\n— Aman bacım, biraz önce de dediğim gibi bizi Allah, kavuşturdu. Ama benim geldiğimi duyurma. Ben şimdi düğün evine gideceğim. Al şu sazımı. Eğer düğün evinden “Dilenci istiyor.” diye haber gelirse esirgeme; sazımı, okumu, yayımı gönder, demiş.\n\nKız tekrar koşarak evine gitmiş. Babasına, annesine müjde vermiş:\n\n— Anne baba müjde! Beyböğrek geldi. Yalnız “Ben dönünceye kadar sırrımı kimseye söylemeyin.” dedi. O düğün evine gitti, demiş. Annesi, babası çok sevinmiş.\n\nBeyböğrek düğün evine gitmiş. Kadınların toplandığı yere oturmuş. Oradan bir çocuğa demiş ki:\n\n— Git, Beyböğrek’in sazını al da gel. Oradakiler:\n\n— Ya, onlar verir mi? Zaten yastalar. Beyböğrek:\n\n— Neden vermesinler? Verirler. Karısından geçtiler de sazından mı geçmeyecekler, demiş.\n\nÇocuk koşarak gitmiş, sazı istemiş. Kardeşine tembih ettiği için vermişler. Beyböğrek sazı almış eline çalmaya başlamış. Kadınlardan biri geçerken:\n\n— Aman kardeş, senin sazın mı var, demiş.\n\n— Evet bacı. Sazım da var sözüm de var.\n\nKadın içeri girmiş. Oradakilere demiş ki:\n\n— Dışarıda bir abdal oturuyor. Sazı da var. Çağırsak, gelse iki saz çalsa da biz oynasak.\n\nOnlar da “Gelsin oynayalım.” demişler. Beyböğrek gelmiş. Kızın biri çıkmış oynamak için. Kız da Beyböğrek ile beraber giden, kralın hapishanesinde kalan Mustafacık’ın nişanlısıymış. Beyböğrek bunun için:\n\n— Kapınızın önü daracık değil mi?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; İtinizin adı Baracak değil mi?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seni seven Mustafacık değil mi?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Musdafacık’ın esir yatıyor, hey Allah’tan bulasın, demiş. Kız utanmış, demiş ki:\n\n— Mustafacık, Beyböğrek ile gitmişti. Bu abdal Mustafacık’ı söylüyor. Ben Mustafacık’ı unutup da oyunlar oynuyorum, demiş. Elinin kınasını silerek yerine oturmuş. Bir başka kadın oynamak için çıkmış. Beyböğrek onun için:\n\n— Başına takmış sümbül lalesi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Eline yakmış Yemen kınası.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şu gelen de Sehide’nin anası.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sehide esir kaldı, hey Allah’tan bulasın, demiş. Kadın şaşırmış:\n\n— Benim Sehide’m de Beyböğrek ile gitmişti. Ben ne yapıyorum, demiş. Oyunu bırakmış. Başlamış elinin kınasını çıkarmaya.\n\nAkkavak kızını alan kel vezirin bir karısı varmış. Kadınlar kel vezirin eski karısına demişler ki:\n\n— Üzerine kuma gelmeyle ne olu? Gel, bir de sen oyna. İki dön, abdal bakalım sana ne diyecek?\n\nVezirin karısı çıkmış ortaya, oynamaya başlamış. Beyböğrek vezirin karısı için:\n\nAyağına giymiş nalını, &nbsp;\n\nGelir salını salını,\n\nKel vezirin puşt g… v… gelini,\n\nDön oyana gelin, dön o yana. Bunları duyan gelin demiş ki:\n\n— Allah ocağını batırsın. Yarın Akkavak kızı, benim başıma kalkar. Bir abdal sana bunları dedi, diye. Çıksın, bir de Akkavak kızı oynasın.\n\nAkkavak kızı da elinde bir şişe zehir, bir de hançer koltuğunun altında tutuyormuş. Son saate kadar bekleyip Beybörek gelmezse vezir ile zifafa girmeden zehri içecek, hançeri saplayacakmış. Beyböğrek’in sesini duyunca tanımış. Zehri, hançeri atmış. Çıkmış oynamaya. Beyböğrek, Akkavak kızının salına salına geldiğini görmüş. Başlamış söylemeye:\n\n— Kaşların enli enli,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ne bakarsın kinli kinli, &nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gelin mi oldun, iki dinli?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dön oyna gelin, dön oyna.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bırakmışsın Bengibozu,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mevlâm abdal etti bizi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Salınan şu Akkavak kızı,\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;Salınan dilber benimdir, benim,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Başımda salınan Akkavak kızı.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Salınan dilber benimdir, benim.\n\nBunları söyleyince oradakiler anlıyorlar ki bu Beyböğrek. Hepsi bir ağızdan:\n\n— Senindir ağam, senindir, demiş.\n\nBu arada kel vezire ayrı, padişaha ayrı “Beyböğrek geldi.” diye haber salınmış. Vezir ne yapacağını şaşırmış. Beyböğrek karısını almış, padişahın yanına götürmüş. Padişahın evinde yeniden düğün dernek başlamış. Beyböğrek, babasına demiş ki:\n\n— Baba, bu iş böyle olmaz. Beni öldü bilerek, yokluğumdan faydalanarak bu işi yapmışsınız. Madem adam düğün dernek kurmuş, yarım kalmasın. Kel veziri çağırıp bacımı ona nikâh edeceğim.\n\nBacısını vezire vermiş. Kendisi de düğününe devam etmiş. Yine akşam yatağa yattıklarında Akkavak kızıyla arasına kılıcını koymuş. Akkavak kızı araya neden kılıcı koyduğunu sormuş. Beyböğrek cevap vermiş:\n\n— Benim vaatlerim yerine gelmeden bizim bu zifafımız gerçekleşemez.\n\nBeyböğrek iki gün kalmış, üçüncü gün babasından destur almış. Yanına beş, on iyi silahşor ve boynuzlu hayvanlardan bir sürü almış. Kralın memleketine varmışlar. Önceden konakladıkları o çimenlik, çayırlık yere gelmişler. Beyböğrek yanındakilere:\n\n— Burası sihirli. Biz burada uyuduk, krala esir düştük. Kimse uyumasın. Vakit akşam olamaya başlayınca boynuzlu hayvanların hepsinin başlarına birer tane mum dikeceksiniz. Yatsıdan sonra da hepsini yakacaksınız, demiş.\n\nVakit yatsı olunca aynen Beyböğrek’in dediği gibi yapmışlar. Hayvanların boynuzlarındaki mumları ateşlemişler. Her yer ateş olmuş. Beyböğrek, krala iki tane elçi göndermiş. Elçilere demiş ki:\n\n— Söyleyin krala; acele tutsaklarımızı, esirlerimizi versin. Yoksa buraları ateşe verip yakacağız.\n\nElçiler kral ile görüşmeye gitmişler. Kralın huzuruna çıkmışlar.\n\n— Biz filan ülkenin, filan padişahın elçileriyiz. Sizde olan esirlerimiz, tutsaklarımız var. Bunları almak için geldik. Bunları bize vereceksin. Yok eğer vermez isen tahtını başına yıkacağız. Her tarafı ateşe vereceğiz. İnanmıyorsan pencereden dışarı bak, demişler.\n\nKral çıkmış, bakmış. Gerçekten de her taraf ateş içinde. Vezirini çağırmış:\n\n— Bizim ne harpten haberimiz vardı ne böyle bir ordunun geleceğinden. Ani bir baskına yakalandık. Ne yapmak lazım, diye sormuş. Veziri:\n\n— Kralım, ordu gelmiş. Bütün çevreyi sarmış. Ateşe verip bizi yakacaklar. Bizim hiçbir hazırlığımız yok. Askerin haberi yok. Askerimizi toplayıp, silahlanıp “Çıkın!” diyinceye kadar, burayı başımıza yıkarlar. Nasıl olsa adamların bizden fazla bir şey istediği yok. Sadece kendi tutsaklarını, esirlerini istiyorlar. Verelim gitsin, demiş.\n\nKral da uygun görmüş. Esirleri, tutsakları bırakmışlar. Esirleri sayıyorlar kırk kişi olması gereken tutsak sayısı otuz dokuz çıkıyormuş. Bunlar Beyböğrek’i Bengiboz’un kaçırdığından haberleri yokmuş. Beyböğrek:\n\n— Eğer sayı tamam olmazsa kabul etmem. Yoksa kızını verirsin, demiş.\n\nKral karşı çıkmış. Vezirleri ile toplanmış. Toplantıda vezirleri demiş ki:\n\n— Kralım, bir kız için şimdi memleketi ateşe verip yaktıralım mı? Türk gelmiş, kapımıza dayanmış bizi ateşe verecek. Türk’ün önünde duramayız. Ver gitsin.\n\nKral da kabul etmiş. Otuz dokuz tutsağı, diğer esirleri bir de kralın kızını alıp sayıyı tamam etmişler. Evlerinin yolunu tutmuşlar. Arkadaşları bu camızları, öküzleri, keçileri ne yapalım diye Beyböğrek’e sormuşlar. Beyböğrek de:\n\n— Camızları sürün. Gitsin, şu gölde yatsınlar. Keçileri sürün, şu meşede yayılsınlar. İşte öküzleri sürün, şurada yayılsınlar, demiş.\n\nSabah kalkmış, kral ile vezirleri bakmışlar ki öküzün boynuzunda mum, keçinin boynuzunda mum. Oyuna geldiklerini anlamışlar. Kral:\n\n— Vay Türk! Sen ettin, biz kaldık, demiş.\n\nBeyböğrek; otuz dokuz arkadaşı, babasının esirleri, bir de kralın kızı ile memleketine ulaşmış. Tekrar kırk gün, kırk gece düğün, toy etmişler. Önce Akkavak kızıyla sonra da kralın kızıyla nikâhlanmış. Böylece yiyip, içip muradına geçmiş.\n\n*devrünsi: Ertesi\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "BİR AĞABEY VE BİR KIZ KARDEŞ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, günahmış…Köyün birinde bir adam yaşarmış. Bu adamın iki çocuğu varmış. Biri kız, diğeri erkekmiş. Bu çocukların anneleri ölmüş. Babası da bir başka kadınla&nbsp;evlenmiş. Üvey anne bu çocukların eline yarım ekmek verir, her gün çocukları oduna gönderirmiş. Çocuklar her odundan dönmelerinde:\n\n— Aramız deniz olsa da babamız bize kavuşamasa, diye Allah’a dua ederlermiş.\n\nBir gün bunlar yine ormandan odun getirmeye gitmişler. Ormanda kaybolmuşlar. Babaları bunları aramış. Allah, çocukların ettiği duayı kabul etmiş; babayla çocuklar birbirlerine kavuşamamışlar.&nbsp;Bu iki kardeş bir çeşmenin yanında geceyi geçirmişler. Sabah olmuş. Ağabeyi ormanda yiyecek aramaya gitmiş. Kız, kendisine zarar gelmemesi için çeşmenin yanında bulunan kavak ağacına çıkmış ve orada beklemeye başlamış.\n\nÇeşmeye atını sulamak için bey oğlu gelmiş. Kızın gölgesi suya düştüğünde at suyu içmemiş. Atın niye su içmediğini anlamak için bey oğlu çeşmeye bakmış. Kızın gölgesini görmüş. Bey oğlu kıza:\n\n— Sen kimsin, ne işin var orada? İn aşağıya, demiş. Kız:\n\n— Ağabeyimi bekliyorum, inmem, demiş.\n\nBey oğlu yanında bulunan balta ile kavağı kesmeye başlamış. Sabah olmasına rağmen kavağı bir türlü kesememiş. Bey oğlu yorulduğundan kavağı kestiği kadarıyla bırakıp evine dönmüş.&nbsp;Ormandaki tavşan, kavağın yanına gelmiş. Bey oğlunun kestiği yeri yalaya yalaya yeniden birleştirmiş. Bey oğlu tekrar gelmiş. Bu böyle üç gün sürmüş. Üç günün sonunda bey oğlu kavağı kesmiş. Böylece bey oğlu kızı ve ağabeyini alıp memleketine yaşadığı yere götürmek için yola koyulmuş. Yolda da bir Çingene kız görmüşler. Bey oğlu, bu Çingene kızını da almış. Hep birlikte bey oğlunun evine gitmişler.&nbsp;Bey oğlu, iki kardeş ve Çingene kızı için bir oda vermiş. Bu odada da bir tane yatak varmış. Akşam olmuş. Bunlar aynı yatağa uyumak için girmişler. Kızın ağabeyi:\n\n— Ben sizin ayak ucunuzda yatarım, demiş.\n\nKızlar bu durumu kabul etmişler. Ağabey:\n\n— Bu bacımın ayağı, bu Çingene kızın ayağı, diyerek uyumuş. Sabah olmuş.\n\nÇingene kızı diğer kızı çok kıskanıyormuş. Bey oğlunun da bu kızdan hoşlandığını anlamış. Bu durum hiç hoşuna gitmemiş. Kızı kandırması gerekiyormuş. Bir plân kurmuş. Çingene kız:\n\n— Gel, gidelim. Şuradaki ırmakta yıkanalım, demiş.\n\nKız kabul etmiş. Hazırlanıp yola koyulmuşlar. Bu sırada kızın ağabeyi geyik kılığına girip bunları takip etmeye başlamış. Kızlar yıkanmış, kız ırmağı izlerken Çingene kızı, diğer kızı itmiş. Kızı bir alabalık yutmuş. Bunu ağabeyi görmüş. Çingene kızı eve gitmeden, kızın ağabeyi eve gitmiş; olaydan habersiz gibi davranmış. Çingene kızı eve gelmiş. Akşam olmuş, uyumak için yataklarına girmişler. Oğlan her gece uyumadan önce dediği gibi yine:\n\n— Bu Çingene kızının ayağı, bu da bacımın ayağı, demiş. Ancak bacısının ayağını göremediği için:\n\n— Bacım nerede, demiş. Çingene kızı:\n\n— Bilmiyorum. Bugün bana ırmağa gidip yıkanacağını söylemişti. Benim haberim yok, demiş.\n\nKızın ağabeyi, Çingene kızının yalanını ortaya çıkarmaya karar vermiş. Sabah olmuş. Çingene kızının yaptıklarını bey oğluna anlatmış. Bunlar birlikte bir plân yapmışlar. Kızın ağabeyi geyik kılığına girecek, Çingene kızı bunu kesip yemek istediğinde de geyik, kız kardeşini öldürdüğü ırmağın kenarında kesmesini isteyecekmiş.\n\nKızın ağabeyi geyik kılığına girmiş. Çingene kızı bu geyiği görmüş. Çingene kızı:\n\n— Seni kesip yiyeceğim, demiş. Geyik:\n\n— Beni buradaki ırmağın kenarına götürüp, kesip yiyebilirsin, demiş.\n\nÇingene kızı geyiği, kızı öldürdüğü ırmağın yanına götürmüş. Burada tam geyiği keseceği zaman kızı yutan alabalık çıkmış. Alabalığın ağzından da kız çıkmış. Kız:\n\n— Çingene kızı beni itti. Alabalık beni yuttu, demiş. Kız, Çingene kızına:\n\n— Keskin ata mı razısın, keskin kılıca mı, demiş. Çingene kız:\n\n— Keskin kılıç, ciğerini doğrasın. Keskin ata biner de evime, memleketime giderim, demiş.\n\nSonra bey oğlu da buraya gelmiş. Ağabeyi eski hâline dönmüş. Bu Çingene kızını hızlı koşan bir atın kuyruğuna bağlamışlar. Peşine de dört tane köpek salmışlar. Çingene kızı paramparça olmuş, ölmüş.&nbsp;Kızın ağabeyi, kız ve bey oğlu da bey oğlunun evine dönmüşler. Bey oğlu, kızı ağabeyinden istemiş. Ağabeyi de kız kardeşini vermiş. Kırk gün, kırk gece toy düğünü yapıp muratlarını almışlar. Darısı diğerlerinin başına…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "BİR GÖZE BİR GÜL",
        "text": "Yıllar önce köyün birisinde bir anne, bir baba, bir kız yaşarmış. Günün birinde anne ölmüş. Adam yeni bir kadınla evlenmiş. Üvey anne, her işi kıza yaptırırmış.\n\nBir gün kız derede çamaşır yıkarken, padişahın oğlu kızı görmüş, âşık olmuş. Babasından kızı istemiş, babası da kızı padişahın oğluna vermiş. Kız gelin giderken üvey anne kıza yolda yesin diye, tuzlu bir çörek vermiş. Kız atın üstünde yola çıkmış. Kız, tuzlu çöreği yemiş, susamış:\n\n— Ana bana su ver, demiş. Üvey anne:\n\n— Bir gözünü ver ki, demiş.\n\nKız dayanamamış susuzluğa, gözünün birini çıkarıp vermiş. Kız biraz sonra tekrar susamış.\n\n— Ana bana su ver, demiş. Üvey anne:\n\n— Öbür gözünü de ver ki, demiş.\n\nKız öbür gözünü de vermiş. Saraya varmışlar. Padişahın oğlu kızı görünce:\n\n— Ben gördüğümde sen böyle değildin, demiş.\n\nKız olanı, biteni oğlana anlatmış. Kız, oğlanın eline bir demet gül vermiş:\n\n— Git, çarşıda gül sat satarken de “Bir güle bir göz isterim” de, demiş.\n\nOğlan köyün meydanına gitmiş, başlamış bağırmaya:\n\n— Bir göze bir gül, bir göze bir gül!\n\nÜvey anne gözün birini oğlana vermiş, oğlan gidip kızın tek gözünü takmış. Tekrar başlamış bağırmaya:\n\n— Bir göze bir gül! Bir göze bir gül!\n\nÜvey anne kızın ikinci gözünü de vermiş. Oğlan kızın diğer gözünü de takmış. Bu arada oğlanın sattığı güller zehirliymiş. Kadın koklayınca ölmüş. Kız ve oğlan da sarayda mutlu bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Bit Bacı ile Pire Bacı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, günah; az söylemesi, sevapmış. Bir bit bacı ile pire bacı varmış. Bir gün sabah kalkmışlar ki kar yağmış. Bit bacı, sıyırgıyı alıp dama çıkmış. Karı, damı kürürken sıyırgının altında kalmış, ölmüş. Pire bacı varmış&nbsp;bakmış ki bit bacı ölmüş. Pire bacı saçını&nbsp;başını yolmuş, ağıtlar yakmış. Bir karga gelmiş:\n\n— Pire bacı niye saçını başını yoluyorsun, diye sormuş. Pire bacı:\n\n— Bit bacı sıyırgının altında kaldı, ben de saçımı başımı yoluyorum, demiş. Karga:\n\n— O zaman ben de kanadımı kırarım, demiş. Karga kanadını kırmış. Bir keçi gelmiş:\n\n— Karga kardeş, niye kanadını kırdın, diye sormuş. Karga:\n\n— Niye kanadımı kırmayayım, bit bacı sıyırgının altında kaldı, pire bacı saçını başını yoldu, ben de kanadımı kırdım, demiş. Keçi:\n\n— O zaman ben de bacağımı kırayım, demiş. Bacağını kırmış. Aksaya aksaya çeşmenin başına gitmiş. Çeşme:\n\n— Niye aksıyorsun keçi kardeş, demiş. Keçi:\n\n— Bit bacı sıyırgının altında kaldı, pire bacı saçını başını yoldu, karga kanadını kırdı, ben de bacağımı kırdım, demiş. Çeşme:\n\n— O zaman ben de bulanık akarım, demiş. O da bulanık akmaya başlamış. Sonra suya bir kız gelmiş. Çeşmeye:\n\n— Niye bulanık akıyorsun, diye sormuş. Çeşme:\n\n— Bit bacı sıyırgının altında kaldı, pire bacı saçını başını yoldu, karga kanadını kırdı, keçi bacağını kırdı, ben de bulanık akıyorum, demiş. Kız:\n\n— O zaman ben de testileri kırarım, demiş. Testileri kırmış. Eve gidince ailesi, testiler nerede, diye sormuş. Kız:\n\n— Bit bacı sıyırganın altında kaldı, pire bacı saçını başını yoldu, karga kanadını kırdı, keçi bacağını kırdı, çeşme bulanık aktı, ben de testileri kırdım, demiş. Annesi:\n\n— O zaman dünya batmış demektir, demiş.\n\nYiyip, içip hoş muratlarına geçmişler…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Bülbül",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, zamanın birinde, bir padişah varmış. Bu padişahın üç tane oğlu varmış. Padişah ve oğulları bir cami yaptırmak istemişler ve camiyi yaptırmışlar. Tam namaz kıldıkları sırada bir ermiş kişi gelip:\n\n— İyi cami, hoş cami, bir şeyi noksan cami, deyip gitmiş.\n\nBu durum birkaç gün böyle devam etmiş. Sonunda bir şeye karar vermişler ve padişahın küçük oğlunu kapının arkasına saklamışlar. Diğerleri namaz kılarken ermiş kişi yine gelmiş ve küçük çocuk bu adamı yakalamış. Ermişe, bu caminin neyi noksan, diye sormuşlar. Ermiş kişi:\n\n— Bir yerde bir bülbül var. Bu bülbülün yanında bir kral kızıyla kırk arkadaşı var. Bir dev de bunları tutmuş ve bırakmıyor. O bülbülü bu camiye getirin, demiş.\n\nPadişahın çocukları yola koyulmuşlar. Karşılarına üç yol çıkmış. Biri sağa, biri sola, küçük kardeş de ortadaki düz yola düşmüş. Büyük kardeşlerden biri hancı, diğeri kahveci olmuş. Küçük çocuk güzel bir yere varmış. Burada büyük bir ev karşısına çıkmış. Kral kızıyla kırk arkadaşını görmüş, yanlarına gitmiş. Kız, ne cesaretle buraya geldiğini sormuş. O da bülbülü almak için geldiğini söylemiş. Sonra da içeri girmiş, bülbülü yakalamış. Uyumakta olan devi de öldürmüş. Kızı da yanına alarak yola çıkmış.\n\nYolda bir kuyu görmüşler. Kuyunun içinde bir devin olduğunu görmüş. Dev birkaç tane kız kaçırmış. Kızlar kuyudan bağırmışlar:\n\n— Ne olur, bizi buradan kurtar!\n\nOğlan kuyuya inmeye karar vermiş. Bu sırada kralın kızı yanına gelip:\n\n— Kuyunun içinde yanına iki koç gelecek. Ak koça binersen yer yüzüne, kara koça binersen karanlık dünyaya gidersin, demiş.\n\nKüçük oğlan kızları kurtarıp devi öldürmüş. Bu sırada koçlar gelmiş. Oğlan ak koça bineceğine kara koça binmiş. Kara koçla karanlık dünyaya gitmiş. Küçük oğlanın yanına kuşlar gelmiş ve onu dışarı çıkarmışlar.\n\nBu sırada büyük kardeşler, yollarını bulup evlerine geri dönmüşler. Kral kızıyla bülbül de oraya gelmiş. Bülbül camiye gelince her yer şenlenmiş. Fakat bülbül hiç ötmemiş. Büyük kardeş kızla evlenmek istemiş. Kız, bülbül ötmedikçe kimseyle evlenmeyeceğini ve bülbülü öttüren kişiyle evleneceğini söylemiş.\n\nAradan seneler geçmiş. Küçük kardeş, köyüne gelip çoban olmuş. Kral kızının söylediklerini duymuş. Saraya gitmiş.\n\nBülbül onu görünce ötmeye başlamış. Oğlan durumu anlatmış. Padişahın küçük oğlu olduğu böylece ortaya çıkmış. Oğlan, ağabeylerinin birini hancı; diğerini kahveci yapmış. Küçük oğlan da kral kızıyla evlenmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "CADI KARISI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde, bir karı koca yaşarmış. Bunların da bir tane oğlu varmış. Oğlanın babası tarlada çalışırmış. Anası oğlana, babasına götürmesi için azık vermiş. Yolda dikkatli gitmesi için de sıkı sıkı tembih etmiş.\n\nÇocuk yolda oynaya oynaya giderken karşısına bir tane cadı karısı çıkmış. Oğlan hemen eşeğin kulağına saklanmış. Cadı aramış, oğlanı bulamamış. Oğlan, cadı gidince hemen babasının yanına gitmiş.\n\nAzığı babasına vermiş. Demiş ki:\n\n— Sen azığı yiyene kadar, ben öküzleri yayayım, demiş. Hemen çeşmeye varmış. Giysilerini yıkamak için çeşmeye gelen cadı, o sırada bunu yine görmüş. Hemen bir ağacın dalına çıkmış oğlan. Cadı bağırmış:\n\n— Bana şuradan bir elma at ama kekiline bağla, yoksa çamura düşer, demiş.\n\nOğlan elmayı kekiline bağlamış, atar atmaz elmayla birlikte yere düşmüş. Cadı hemen yakalamış, oğlanı evine götürmüş.\n\nEvde cadının bir de kızı varmış.\n\nCadı kızına demiş ki:\n\n— Sen bunu yakala; kes, pişir. Ben dişlerimi biletip geliyorum, demiş.\n\nOğlan cadı gittikten sonra kıza demiş ki:\n\n— Gel, seninle bir güreş tutalım. Kim yenerse, yendiğini kessin, demiş.\n\nOğlan kızı devirmiş ve kesmiş. Tencereye atıp pişirmiş. Cadı karısı gelmiş:\n\n— Oh aferin kızıma, ne güzel pişirmiş, demiş. Tencerenin kapağını açmış ki tencerenin içindeki kendi kızı. Oğlan da tavana saklanmışmış. Korkudan terlemiş, terleri damlamış.\n\nKadın hemen tavana yönelmiş. O sırada oğlan da kaçarken, tavandaki tahta cadının kafasına düşmüş ve cadı karısı ölmüş. Böylece kötülüğünün cezasını çekmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "CEMİLE",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir ihtiyar varmış, bir karısı varmış. Bir tane de kızları varmış, adı da Cemile imiş. İhtiyarın karısı ölmüş. Bu sonradan evlenmiş. Bunların iki göz odaları varmış. Birinde karıyla koca kalırmış. Diğeri kilitli dururmuş. Cemile büyümüş. Cemile’ye evin bu odasını hiç göstermezlermiş. Analığı Cemile’yi yanına çağırmış:\n\n— Cemile, şu başıma bir baksana bit mi var, sirke mi var?\n\n— Tamam, bakayım.\n\nAnalığını dizine yatırmış. Bakarken analığının başını temizlemiş. Yavaşça yere koymuş. Gitmiş, anahtarla kapıyı açmış. Kapıyı açmış ki odada hiçbir şey yokmuş. Bir ayna, bir de çeşme varmış. Kapıyı kilitlemiş. Hemen gelmiş, anahtarı analığının beline bağlamış. Analığının başına bakmaya devam etmiş. Bu ara analığının yüreği sızlamış:\n\n— Kızım Cemile, git de su getir. Benim ciğerim yandı, bir içeyim, demiş. Kız gidince kadın oraya varmış, kapıyı açmış. Aynaya sormuş.\n\n— Ay mı güzel, gün mü, ben mi?\n\n— Ay da güzel, gün de güzel, sen de güzel. İlle de Cemile.\n\nAyna bir delikanlıymış. Böyle deyince kadın demiş ki:\n\n— Ayna elden gitti. Kız sudan gelene kadar kadın kocaman bir egseri* getirmiş. Eşiğin üzerine çakmış. Cemile, helkelerle* gelirken nasıl oraya bastıysa bayılıp düşmüş.\n\nBabasının tek eşeği varmış. Bu eşeğiyle oduna gidermiş. Yalpalaya* yalpalaya gelmiş. Bakmış ki Cemile kapıda yatıyormuş.\n\n— Hanım, kızıma ne oldu?\n\n— Bey, Cemile öldü. Cemile’yi buralara gömme. Kefiküf Dağı’nın arkasına at.\n\nBabası kızı eşeğe yüklemiş, Kefiküf Dağı’nın arkasına götürmüş. Oraya varmış. Cemile’yi oraya bırakıp geri dönmüş. Ağlayarak gelmiş.\n\nCemile orada az mı yatmış, uz mu yatmış? Altı ay ile bir güz yatmış. Yatarken bir bey oğlu gelmiş. Avlanıyormuş. O yana, bu yana bakarken Cemile’yi görmüş. Cemile’ye sinekler üşüşmüş. Cemile’nin kolundan tutmuş ki kolunun damarı atıyormuş. Ayağına bakmış ki koca bir egseri varmış. Çekmiş, çıkarmış. İleride bir bülbül yuvası varmış. Oradan biraz su almış, ağzına vermiş. Kız içerken seğirmiş ve ayağa kalkmış. Bey oğlu, kıza demiş ki:\n\n— İns misin, cin misin?\n\n— Ne insim, ne cinim. Seni, beni yaratan Allah’ın kuluyum.\n\n— Nereden geldin, nereye gidiyorsun?\n\nKız başından geçenleri anlatmaya başlamış:\n\n— Evimiz iki gözdü. Analığım birini bana göstermezdi. Ben de analığımın cebinden anahtarı aldım, odaya baktım. Analığım da beni buraya attırdı.\n\n— Allah’ın emriyle bana gelir misin?\n\n— Gelirim.\n\nBunlar sarılmışlar. Bir çalının dibine yatmışlar. Sabahleyin uyanmışlar ki o çalının dibi saray olmuş. Bunların bir çocuğu olmuş. Adını “Neydik” koymuşlar. Bir tane daha olmuş. “Neden Neye Kaldık”. Bir çocuk daha olmuş. “Tuzsuz” koymuşlar. Bunlar orada gel zaman, git zaman epey bir büyümüşler. Üvey anne:\n\n— Bey, Cemile’ye neden bakmıyorsun, nerede kalmış, demiş.\n\n— Hanım, Cemile öldü. Nereye bakayım ben.\n\n— Yok, Cemile’yi bulacaksın bana.\n\nAdam; durmuş, durmuş, duramamış. Kızını bıraktığı yere gitmiş. Adam Kefiküf Dağı’nın arkasına gelmiş ki kızı ortalarda yokmuş. Tek bir bina varmış. Kız kapıda oturuyormuş. Babasını yalpalayarak* gelişinden tanımış.\n\n— Neydik, Neden Neye Kaldık, Tuzsuz buraya gelin, diye çocuklarını çağırmış.\n\nAdam kapıda yavaş yavaş dolaşıyormuş. Kız, çocuklara demiş ki:\n\n— Şu, benim babam. Kapıyı açın, “Dayı açmısın, susuz musun?” deyin, kendinizi bildirmeyin biraz. Neydik, Neden Neye Kaldık, Tuzsuz dışarıya çıkmış. Çocuklardan biri:\n\n— Dayı nereden geldin, nereye gidiyorsun? Diğer çocuk:\n\n— Dayı, aç mısın?\n\n— Açım.\n\nAdamı yedirmişler, içirmişler.\n\n— Dayı, bugün bizim misafirimiz ol, demişler. Anneleri çocuklarına:\n\n— Yalnız beni ona göstermeyin, onu dışarıdaki odamızda misafir edin, demiş.\n\nKız kendini hiç göstermemiş. Çocuklar ilgilenmiş. Bu arada kızın kocası gelmiş. Kız, kocasına demiş ki:\n\n— Bu, benim babam. Aman belli etme.\n\n— Tamam.\n\nYedirmişler, içirmişler. Tanrı misafiri olarak ağırlamışlar. Kızın kocası, adama sormuş:\n\n— Nereden geldin, ne yapıyorsun?\n\n— Yavrum, böyle böyle oldu. Ben şimdi o kızı aramaya geldim.\n\n— Olur dayı, insanların başına her iş gelir, demiş.\n\nOğlan, adamın üzgün hâline daha fazla dayanamamış:\n\n— Dayı, işin aslına bakarsan bu çocuklar senin torunun, ben de senin damadınım. Kızın da içerde.\n\nAdam hem çok şaşırmış hem de çok sevinmiş. Sarım, gürüm derken adam orada on beş, yirmi gün kalmış.\n\n— Yavrum, ben artık gideyim. Karım evde yalnız kaldı, demiş.\n\n— Baba ne diyeyim, seçim senin.\n\nKızı ağlamış. Adam dönmüş. Üvey anne, kocasını yarı yolda karşılamış. Demiş ki:\n\n— Bey, Cemile’yi buldun mu?\n\n— Buldum. Üç tane çocuğu olmuş. Çocuklara; Neydik, Neden Neye Kaldık, Tuzsuz adlarını vermiş.\n\nKadın bunları duyunca:\n\n— Ben mutlaka Cemile’nin yanına gitmek istiyorum, demiş.\n\nAdam karısını ata bindirmiş. Kızın yanına gelmişler. Bu arada kızın, babası gidince bir oğlu olmuş.\n\nAnnesiyle babası yemişler, içmişler. Kızın yanında epey durmuşlar. Üvey annesi:\n\n— Ben Cemile’nin yattığı yerde yatacağım, diye tutturmuş.\n\nYatmış odada, gece kalkmış. Yeni doğan çocuğun gözlerini oymuş. Çocuğun sağ gözünü, annesinin sol cebine; sol gözünü, annesinin sağ cebine koymuş. Çocuğun yüzünü kapatmış.\n\nKızın işi çokmuş, sabahleyin işi bitirdikten sonra çocuğunun yanına gelmiş. Çocuğunun yüzünden örtüyü kaldırmış. Bir de bakmış ki çocuğun gözleri yerinde yokmuş, eli yüzü de kan içindeymiş.\n\nBu durumu gören kız çığlıklar atmış. Feryat figan ağlamış. Kızın feryatlarına üvey annesi, kocası, babası koşup gelmişler. Üvey annesi hemen demiş ki:\n\n— Kızın ceplerini arayın. Bu işi kendisi yapmıştır.\n\nOğlan, karısının ceplerini aramış. Üvey annenin koyduğu gözleri bulmuş.\n\n— Bu işi sen mi yaptın, demiş karısına.\n\nKız “Ben yapamdım.” dediyse de kimseyi ikna edememiş.\n\nOğlan, kızın da gözünü kör edip götürmüş Kefiküf Dağı’nın arkasına atmış.\n\nGünlerden bir gün bey oğlunun biri orada gezerken bakmış ki bir kadın, bir çocuk. İkisinin de gözleri oyulmuş. Bunların başına bir bülbül gelirmiş. Kuş dili ile:\n\n— Sağ gözü, sol cebinde; sol gözü, sağ cebinde. Bülbül yuvasında ki sudan sürersen gözleri iyileşir, dermiş.\n\n&nbsp;O bey oğlu da kuş dilinden anlarmış. O bülbülün dediği yere gitmiş. O yuvadan bir avuç su almış. Gelmiş, gözleri takmış. Yalnız sağ gözünü, sol gözüne takmış. Sol gözünü, sağ gözüne takmış. O suyu sürünce kız ayılmış, görmüş. Kız kalkınca çocuğun gözlerini de takmış. Kadın:\n\n— Ey insanoğlu! İns misin, cin misin?\n\n— Ne inim, ne cinim. Seni, beni yaratan Allah’ın kuluyum. Ben buradan geçiyordum. Bir bülbülün başınızda durup “Sağ gözü, sol cebinde; sol gözü, sağ cebinde.” dediğini duydum. Ben de kuş dilinden anlardım. Getirdim, taktım. Yalnız sağ gözünü, sol gözüne; sol gözünü, sağ gözüne takmışım. Biraz şaşı olmuş.\n\n— Olsun, dünyalığımıza kavuştuk.\n\n— Allah’ın emriyle bana gelir misin?\n\n— Gelirim.\n\n— Çocuğunu da seni de kabul ederim, demiş.\n\nBunlar evlenmişler, mutlu bir hayat sürmüşler. Eski eşi, üvey annesi ve babası da ömür boyu vicdan azabıyla yaşamışlar.\n\n*egser: Enser, demirciler tarafından dövülerek yapılan köşeli büyük çivi.\n\n*helke: Kova.\n\n*yalpalamak: Dengesi bozularak sağa sola eğilmek.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "CİVCİV İLE CİPPİDAN",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde, fakir bir aile varmış. Bu ailenin bir oğlu, bir kızı varmış. Kızın adı Cipbidan, oğlanın adı Civciv imiş. Bir gün evde yakacak bitmiş.\n\nAnnesi, babası çocukları evde bırakıp ormana odun toplamak için gitmişler. Annesi, babası gelmeyen çocuklar, onları merak edip aramak için ormana gitmişler. Ailelerini bulamamışlar ve yollarını şaşırmışlar.\n\nTepenin başına çıkmışlar. Gece ay ışığında uzakta bir köy görmüşler. Bir tarafta it ürüyor, diğer tarafta da tütün tütüyormuş. Civciv, Cipbidan’a:\n\n— İt ürüyen yere mi, tütün tüten yere mi gidelim, demiş. Cipbidan:\n\n— Tütün tüten yere gidelim, demiş.\n\nOraya varmışlar. Bakmışlar ki orası bir devin eviymiş. Dev bunları yakalamış. Ambara atmış:\n\n— Siz zayıfsınız, biraz tavlanın sizi yiyeceğim, demiş.\n\nTavlanıp tavlanmadıklarını denetlemek için ambarın kapısına bir delik açmış.\n\n— Parmağınızı uzatın, tavlandınız mı? demiş.\n\nÇocuklar bir farenin kuyruğunu kesip göstermişler. Dev tavlanmamış sanıp onları daha da çok beslemiş. Bir gün dev uzak bir yere gidecekmiş. Kızı Fatma’ya:\n\n— Tandırı yak, bunlardan birini kızart. Ben gelince afiyetle yiyelim, demiş. Fatma tandırı yakmış:\n\n— Cipbidan’ı çıkarıp tandıra atacağım, demiş. Sonra yıkanmış. Civciv’e:\n\n— Saçlarımı ör, demiş.\n\nTandırın başına oturmuş. Civciv, Fatma’nın saçlarını örerken Fatma’yı tandıra itmiş. Sonra evin damına çıkmış. Dev gelmiş. Civciv sanıp tandırda pişen eti yemiş. Et az kalınca:\n\n— Civciv’in kalan eti de Fatma’ya, demiş. Civciv damdan:\n\n— Fatma’nın eti Civciv’e, demiş. Civciv’i çatıda görünce:\n\n— Aman Civciv, canım Civciv, oraya nasıl çıktın, demiş. Civciv:\n\n— Odunları birbiri üstüne yığdım, hoplayıp çıktım demiş.\n\nDev odunları birbiri üstüne yığmış. Odunların üstüne çıkmış, hoplayınca odunlar dağılmış ve dev düşmüş. Yine Civciv’e:\n\n— Aman Civciv, canım Civciv, oraya nasıl çıktın, demiş. Civciv:\n\n— Çit demirini kızdırdım, vücuduma bastırdım; hoplayıp çıktım, demiş.\n\nDev, demiri kızdırmış. Vücuduna basmış ve yanıp ölmüş. Dev öldükten sonra Civciv, Cipbidan’ı da alarak evine dönmüş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "CÜCENOĞLU",
        "text": "Zamanın birinde, bir karı ile koca varmış. Bunların çocukları olmazmış. Bir gün kadına rüyasında:\n\n— Bir kazana mercimek koy. Kazana biraz da su ilâve ederek tandırın üzerine yerleştir. Mercimek kaynamaya başlayınca buharın üzerine dur, denilmiş.\n\nKadın, kendisine denilenleri aynen yapmış. Bir müddet sonra bir sürü çocuğu olmuş.\n\nKadın bir gün ekmek yapmak için tandırı yakmış. Tandırı yaktıktan sonra ekmek yapmaya başlamış. Çocuklar da annelerinin başını bekliyorlarmış. Kadın ekmek yapıyor, çocuklar da yapılan ekmeği yiyorlarmış. Bunu gören kadın çok kızmış ve oklava ile çocukları toplayıp tandıra atarak yakmış. Çocuklardan bir tanesi, tandırın küfle deliğine saklanmış. Ekmeği rahat bir şekilde yapıp bitiren kadın:\n\n— Vayy! Bir sürü çocuğum oldu da hepsini yaktım. Bir tane bile kalmadı ki tarlada çalışan babalarına azık götürsün, demiş. Tandırın küflesinde saklanan çocuk, annesinin sesini duyunca saklandığı yerden çıkarak:\n\n— Ana ben varım, demiş. Annesi:\n\n— Vah yavrum! Sen nasıl kurtuldun, demiş. Çocuk:\n\n— Tandırın küflesine saklanarak, demiş. Anası :\n\nOğlum, baban tarlada çift sürüyor. Babana biraz azık götür, demiş. Çocuk:\n\n— Tamam ana, sen hazırla ben götüreyim, demiş.\n\nKadın azığı hazırlayıp çocuğa vermiş. Çocuk azığı aldığı gibi babasının yanına gitmiş. Çocuk, babasına:\n\n— Baba azığını getirdim, demiş. Babası:\n\n— Oraya koy. Ben hemen geliyorum, demiş.\n\nÇocuk azığı açıp sofrayı hazırlamış. Babası sofraya gelip yemeğini yerken çocuk:\n\n— Baba öküzleri ver de biraz da ben çift süreyim, demiş. Babası:\n\n— Yok oğlum. Senin boyun çok ufak, çift süremezsin. Sonra alaca öküz pisler de pisliğin altında kalırsın, demiş.\n\nÇocuk bakmış ki babası öküzleri vermeyecek, babasından gizlice çift sürmeye karar vermiş. Babasından habersiz çift sürmeye başlamış. Biraz sürdükten sonra alaca öküz pislemiş ve çocuk pisliğin altında kalmış.\n\nBabası oğlunun yanından kaybolduğunu fark edince etrafına bakmaya başlamış. Oğlan ortalıkta görünmüyormuş. Derken baba ala öküzün pisliğine rastlamış. Eline bir çöp alarak pisliği karıştırmaya başlamış. Karıştırırken, karıştırırken oğlunu bulup pislikten çıkarmış. Babası, çocuğa:\n\n— Ben sana ala öküzün pisliğinin altında kalırsın demedim mi, demiş. Çocuk:\n\n— Olsun baba, ben şimdi çeşmede yıkanır, gelirim, demiş. Baba:\n\n— Oğlum, çeşmede cazı karısı oturuyor. Seni yakalar da keser pişirir, yer, demiş. Çocuk:\n\n— Yok baba, beni tutamaz, deyip babasının sözünü dinlememiş ve çeşmeye gitmiş.\n\nÇeşmede yıkanıp babasının yanına doğru giderken cazı karısı oğlanın bileğinden yakalamış. Oğlanı torbaya koyarak evinin yolunu tutmuş. Biraz gittikten sonra torbayı sırtından indirip odun toplamaya başlamış. Cazı karısı odun toplarken çocuk torbayı açıp dışarı çıkmış. Torbanın içine de çalı ve diken doldurmuş. Babasının yanına geri dönmüş. Çocuk babasına:\n\n— Gördün mü baba, cazı karısı beni tutamadı, demiş.\n\nGötürebileceği kadar odun toplayan cazı karısı, torbayı da sırtına alarak evinin yolunu tutmuş. Yolda giderken çalı ve dikenler sırtına batıyormuş. Cazı karısı:\n\n— Cücenoğlu, kemiklerin nasıl sivriyse sırtıma batıyor, diyormuş.\n\nCazı karısı sırtı acıya acıya evine gelmiş. Evde torbayı açmış ki içi çalı ve diken doluymuş. Cazı:\n\n— Eğer Cücenoğlu, seni yakalarsam bir daha bırakmam, demiş.\n\nCücenoğlu’nu yakalamaya kararlı olan cazı, tekrar çeşmenin başına dönmüş. Çeşmenin başına gidince aynı oğlan çeşmede yıkanıyormuş. Hemen oğlanı yakalayıp torbasına atmış. Torbasını sırtına alarak evinin yolunu tutmuş. Torbayı sırtından hiç indirmemiş. Cazı karısı evine gelince kazana suyu doldurup altını yakmış.\n\nCazı karısının iki tane kızı varmış. Odun bitince cazı karısı Cücenoğlu’nu kızlarına bırakarak&nbsp;odun toplamaya gitmiş. Cazı karısı gidince Cücenoğlu, kızlara:\n\n— Şu suya elinizi batırın bakalım kaynar mı, demiş.\n\nKızlar elini batıracağı zaman Cücenoğlu, arkalarından iterek kazana doldurmuş. Kızları iyice haşladıktan sonra elbiselerini çıkararak kapının eşiğinin üzerine asmış.\n\nCazı karısı, yeteri kadar odunu topladıktan sonra evine dönmüş. Kapıdan girer girmez kızlarının elbiselerini görmüş. Hemen koşarak kazanın yanına gitmiş. Kazana bakmış ki kızları içinde iyice haşlanmış. Cücenoğlu da cama çıkmış. Cazı karısı, Cücenoğlu’na:\n\n— Oraya nasıl çıktın, demiş. Cücenoğlu:\n\n— Bardağı, bardağın üzerine koydum. Hoplayıp çıktım, demiş.\n\nCazı karısı bardağı, bardağın üzerine koyup hoplayınca yere düşmüş. Cazı:\n\n— Cücenoğlu, oraya nasıl çıktınsa söyle. Sana bir şey yapmayacağım, demiş. Cücenoğlu:\n\n— Tabağı, tabağın üstüne koydum. Hoplayıp çıktım, demiş.\n\nCazı karısı tabağı, tabağın üstüne koymuş. Hoplayınca yere düşmüş. Cazı:\n\n— Cücenoğlu, ne olur söyle. Oraya nasıl çıktın, demiş. Cücenoğlu:\n\n— Sacı, sacın üstüne koydum. Hoplayıp çıktım, demiş.\n\nCazı karısı sacı, sacın üstüne koymuş. Hoplayınca yere düşmüş. Cücenoğlu; bardak, tabak, sac, ekmek derken cazı karısına epeyce eziyet etmiş. Cücenoğlu son olarak:\n\n— Maşayı iyice kızdırdım. Kızgın maşayı kalçama basınca, hopladım ve çıktım, demiş.\n\nCazı karısı maşayı iyice kızdırmış. Kızgın maşayı kalçasına bastırınca kendisini yakmış ve orada ölmüş.\n\nCücenoğlu, yaptığı oyunlarla cazı karısı ve kızlarını öldürmüş. Daha sonra yemiş, içmiş, muradına geçmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Hayvanlar Alemi",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; HAYVANLAR ALEMİ\n\nBir varmış bir yokmuş. Hayvanlar Alemi adında bir dünya varmış. Bu hayvanlar birbirleriyle sözlü olarak anlaşabilirken bir gün Aslan'ı reis olarak seçmişler. Her şeyi sen yürüt, senin emrinden hiç çıkmayalım demişler. Bütün Hayvanlar Alemi de bunu kabulş etmiş, ve Aslan'ı reis olarak seçmişler. Herkes bir arada yaşamını sürdürüyor, avlanıyor ve ihtiyaçlarını göüryormuş.\n\nBir gün ilan duvarın dibinde yatarken, uyurken çoban da o sırada guzularını otlatmaya salmış. Tilki de guzuları takip ediyormuş, ediyormuş ki o guzulardan biriyle avlanacak. Guzuya saldırdığı zaman bütün guzular ürkmüş ve her biri gaçmaya başlamış. Tilkiden ürken guzu bir duvarın üstünden geçerken ilanın üzerine taş düşürmüş. İlan bağırmış:\n\n- Tilki gardeş ben taşın altında galdım beni kurtar demiş. Tilki de ona bir iyilik yapmak için taşı üzerinden almış. Alınca ilan dönmüş demiş ki:\n\n- Sen bu guzuları ürküttün guzular kaçarken benim üzerime taş düşürdüler. Sen suçlusun seni boğacam demiş. Ardından tilkinin boynuna sarılmış. Tilki de şöyle demiş:\n\n- İlan gardeş bizim bir reisimiz var. Bu reise danışmadan bunu yapamazsın sen demiş. Hem gel beraber gidelim reise durumu anlatalım eğer seni haklı görürse ben cezamı çekerim demiş.&nbsp;\n\nBeraber gidiyorlar varıyorlar reisin olduğu mevkiye, bunlar giderken aslan farkına varmıış ve dönüp demiş ki: Ne oldu? derdiniz neydi de kavga ediyordunuz? diyerek bir kükremiş bunlara ikisi de birden korkmuşlar. Reis kükreyince olayı anlatmaya başlamışlar böyle böyle oldu diye. Aslan demişki:&nbsp;\n\n- Ben bunu olay yerinde görmeden burda karar veremem diye. Beraber gitmişler olay yerine&nbsp; Aslan ilana demiş:&nbsp;\n\n- Sen yat bakim, yattığın yeri göster, &nbsp;yat oraya demiş. ilan duvarın dibine uzanmış. Üzerindeki taş hangisiydi? demiş. İşte şu taştı demiş. Sonra Tilkiye dönüp&nbsp; dimişki:\n\n-Sen taşı al yılanın üzerine koy bakim demiş. İlan da aynen koymuş.\n\nAslan ilana sormuş:\n\n-Olay &nbsp;böyle mi oldu? demiş.İlan da:- Evet böyleydi reisim demiş. Aslan bundan sonra ilana şöyle demiş:\n\n-O zaman sen yapılan iyiliğe karşı kötülük yapıyorsun. Sen haksızsın.&nbsp; Ömür boyu da bu taşın altında galacaksın. ve ilan haladır da şu yaşadığımız günde bile&nbsp;\n\nilanlar öldürüldüğü ya da canlıyken bile taşın altına saklanır, gizlenir. Ondan beddua almış yani. İlan yapılan iyiliği taktir etmek yerine inkar ettiği için sonzu kadar&nbsp; bir taşın altında cezalandırılmış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Çıtı ile Pıtı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir karı koca varmış. Adları, Çıtı ile Pıtı imiş. Bir de kızları varmış. Bu kızları büyümüş, bir zengin yere gelin vermişler. Aylar, yıllar geçmiş. Bir gün Çıtı, Pıtı’ya:\n\n— Gel, kızımızı bugün görmeye gidelim, demiş.\n\nKızlarına giderken çörek götürmeye karar vermişler. Sabah olmuş, Pıtı:\n\n— Çıtı kalk, tandırı cinler yakmış. Ekmeği de cinler pişirmiş, demiş. Neyse kalkmışlar, ekmekleri yapıp yola düşmüşler. Kızlarının yanına varmışlar. Kapıyı vurmuşlar.\n\nKız kapıyı açmış ki annesiyle babası gelmiş. Kızın kaynanası:\n\n— Kızım, anneni babanı güzelce ağırla, demiş.\n\nKız, ailesini gündüz güzelce ağırladıktan sonra akşam olmuş. Kız annesini, babasını misafir odasına yatırmış. Çiçek gibi bir yatak sermiş. Çıtı ile Pıtı uyuyamamışlar. Çıtı:\n\n— Bir çişim geldi ki, demiş. Pıtı:\n\n— Tuvaletin yerini de bilmiyorum, demiş. Çıtı:\n\n— Pıtı, sen benim avucuma yap. Ben camdan aşağı atarım, kimse bilmez, demiş. Ardından Pıtı:\n\n— Benim de çişim geldi, demiş. Çıtı’nın dediği gibi ihtiyaçlarını gidermişler. Tabi bu arada her taraf pislik olmuş. Kız sabah gelmiş annesine:\n\n— Ana, duvarlar niçin pislik, ne oldu buralara, demiş.\n\nAnnesi de kızına olanı, biteni anlatmış.\n\nGündüz yine kız ailesini ağırlamış, izzetlemiş. Vakit akşam olmuş. Kız annesiyle babasını nereye yatıracağını düşünmeye başlamış. Tabi daha misafir odasına yatırmıyormuş.\n\nBunların karanlık, mutfak gibi bir yerleri varmış. Turşularını, pekmezlerini buraya koyuyorlarmış. Çıtı ile Pıtı’yı buraya yatırmışlar. Pıtı:\n\n— Çıtı, kızımızın eli değmemiş ki şuraları bir badana boya yapsın, demiş.\n\nÇıtı ile Pıtı badanasız duvarlara boya yapmak için pekmezleri, neyi birbirine karıştırıp duvarlara sürmüşler. Kız gelmiş ki her taraf batmış:\n\n— Bu ne anne, baba, demiş. Onlar da:\n\n— Kızım, buraya elin değememiş. Biz de bir badana, boya yapalım dedik, demişler. Kız:\n\n— Yeter artık, başımın belâları! Çekin, gidin, demiş.\n\nÇıtı ile Pıtı da:\n\n— Kızım misafirin ömrü üç gündür, demişler.\n\nKızları bir gün daha idare etmiş. Akşam olmuş. Kız:\n\n— Ben sizi kaz damına yatıracağım, demiş.\n\nKaz damında bunlar yatınca kazlar sabaha kadar bağırmışlar. Çıtı demiş ki:\n\n— Pıtı bak, kızımızın eli değip de şu kazları yıkamamış, bitlenmişler, demiş.\n\nArdından kazanda su kaynatmışlar. Kazları tutup, tutup başlarını suya batırıp tahtaya dizmişler. Pıtı:\n\n— Kazların bitleri öldü, ne güzel uyudular, demiş.\n\nSabah olmuş, kızları gelmiş:\n\n— Anne, baba ne oldu?\n\n— Kızım, kazların bitlerini öldürdük. Bak ne güzel uyuyorlar, demişler.\n\nKız bunları evlerine yollamış.\n\nGiderlerken kız bunlara pazen, terlik ve pekmez vermiş. Çıtı ile Pıtı yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler. Giderken bakmışlar, ekinler sallanıyormuş. Çıtı:\n\n— Pıtı, ben bu elbiseliği ne yapacağım, giymem etmem. Bak, ekinler üşümüş sallanıyor. Ben bu elbiseliği ekinlerin üstüne örteceğim, demiş. Ekinlerin üstüne elbiselikleri örtmüşler. Çıtı:\n\n— Bak, gördün mü? Isınınca durdular, demiş.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Havada bir karga varmış. Çıtı:\n\n— Pıtı, bak. Karganın ayakları üşümüş, bağırıyor. Bu terlikleri biz ne yapacağız? Kargaya verelim de giysin, demiş.\n\nKargayı çağırmışlar ama o duymamış. Kargaya seslerini duyuramayınca:\n\n— Biz bu terlikleri duvarın üzerine koyalım. Karga buradan gelip alır, demişler. Onları da oraya koyup gitmişler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir de bakmışlar ki sıcaktan yer yarılmış. Çıtı:\n\n— Pıtı, bak yer acıkmış, ağzını açmış. Gel, biz bu pekmezi ona verelim. Karnını doyursun, demiş.\n\n&nbsp;Pekmezi yarığa sıvamışlar, yarık kapanmış. Çıtı:\n\n— Pıtı, karnı doydu. Ağzını nasıl kapattı, görüyor musun, demiş.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler…. Evlerine yaklaşmışlar.\n\nBunlar evden çıkmadan güvecin içine, pişsin diye tavuğu koymuşlar. Anahtarı da kara taşın altına koymuşlar. Çıtı:\n\n— Pıtı, şimdi tavuğu yerken etleri dişimizin arasında kalır. Biraz çöp toplayalım, demiş.\n\nBir çuval çöp toplamışlar. Kara taşın altından anahtarı almışlar, kapılarını açıp içeri girmişler. Güvecin içine bakmışlar ki tavuk yokmuş, pislik varmış. Bu durumda aç kalmışlar. Daha sonra Pıtı:\n\n— Çıtı, ben biraz yatayım da sen de sinekleri kovala, demiş. Çıtı:\n\n— Tamam, demiş.\n\nPıtı uyumuş. Çıtı, sinekleri kovalıyormuş. Sineğin biri gelmiş Pıtı’nın sağında, solunda geziyormuş. Çıtı sinek kovalamış ama bir türlü gitmiyormuş. Buna sinirlenen Çıtı, eline baltayı almış. Sineği öldürmek için sallamış. Balta Pıtı’ya gelmiş. Pıtı ölmüş. Çıtı tek başına kalmış.\n\n&nbsp;Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Değirmenci ile Kurnaz Tilki",
        "text": "Eskiden köyün birinde, bir değirmenci yaşarmış. Değirmencinin çok sayıda tavuğu varmış. Ancak tilkiler her gün değirmencinin tavuklarını birer, birer çalıyorlarmış. Sonunda kala kala değirmencinin dört tane tavuğu kalmış. Değirmenci:\n\n— Bu tilkilerin yaptıkları artık fazla oluyor. Geriye dört tavuğum kaldı. Bari bunları tilkilere yedirmeyeyim. Yoksa bu gidişle bana yiyecek bir şey kalmayacak, demiş.\n\nBu karar üzerine eski tüfeğini eline alıp kümesin önünde tilkileri beklemeye başlamış. Aradan bir, iki saat geçince tilkinin biri dağdan hoplaya zıplaya inerek değirmencinin yanına gelmiş. Tilki, değirmenciye:\n\n— Selamünaleyküm, değirmenci; nasılsın, deyince değirmenci donmuş, kalmış. Değirmenci, korku ve şaşkınlıktan tilkiye hiçbir şey diyemiyormuş. Tilki:\n\n— Hiç şaşırma değirmenci. Tilki konuşamaz, deme. Ben konuşan bir tilkiyim. Çok açım. Şimdiye kadar tavuğunu diğer arkadaşlar yediler. Arkadaşlar senin tavuklarının tadını öyle övdüler ki ben de merak edip geldim. Müsaade et de şu dört tavuğunu da ben yiyeyim. Bakarsın ileride sana bir iyiliğim dokunur, demiş.\n\nTilki bunları söylerken değirmenciden çıt çıkmıyormuş. Değirmenci yavaş yavaş kendine gelince elindeki eski tüfeği tilkiye doğrultmuş:\n\n— Hayır, olmaz! Bu dört tavuğu sana yedirirsem sonra biz ne yiyeceğiz? Hem tavukları yedikten sonra bana ne gibi bir iyiliğin dokunacak, demiş. Tilki:\n\n— Bak değirmenci, aklını başına al. Değirmende sıra bekleyen bile yok. Ben seni bu dertten kurtaracağım. Sonra o kadar tavuğa acımıyorsun da şu dört tavuğa mı acıyorsun, deyince değirmenci:\n\n— Tamam, tavukları götür. Yalnız tavukları götürürken bana sesini duyurma, dermiş.\n\nDeğirmenciden izini alan tilki koşarak kümese gitmiş. Değirmenci de:\n\n— Yahu, tilki hiç konuşur mu? Ben hayal mi görüyorum yoksa, diye düşünmeye başlamış.\n\nErtesi gün sabah olunca değirmenci kümese gitmiş. Bakmış ki tilki tavukları gerçekten götürmüş. Değirmenci bundan sonra tilkinin yolunu beklemeye başlamış. Bir gün beklemiş, iki gün beklemiş, tilki gelmemiş. Üçüncü gün tilki çıkagelmiş. Tilki, değirmenciye:\n\n— Selamünaleyküm, değirmenci. Değirmenci:\n\n— Aleykümselam, tilki. Tilki:\n\n— Bak, sözümü tutmaya geldim. Hadi elbiselerini değiştir. Şu unlu elbiselerinden kurtul. Seninle yolculuğa çıkacağız, demiş. Değirmenci:\n\n— Nereye gideceğiz, diye sormuş. Tilki:\n\n— Sana, yediğim dört tavuğun hakkını vermeye gideceğiz, demiş.\n\nDeğirmenci hemen üzerini değiştirmiş ve tilkinin peşine düşmüş. Tilki önde değirmenci arkada gündüz yatıp gece yol gitmişler. Tilki yiyeceklerin en iyisini en güzelini bulup buluşturup getirmiş. Değirmenci de bunları yemiş. Az gitmişler, uz gitmişler, gide gide İran ülkesine varmışlar. Tilki, değirmenciyi büyük bir hendeğe yatırarak:\n\n— Değirmenci ben gelene kadar buradan bir yere gitme, demiş. Tilki, değirmencinin yanından ayrılmış.\n\nİran padişahının murat taşı, dilek taşı ve nişan taşı olmak üzere üç taşı varmış. Değirmencinin yanından ayrılan tilki, padişahın murat taşına oturmuş. Tilkinin murat taşına oturduğunu gören nöbetçiler:\n\n— Allah, Allah! Bu ne iştir? Yoksa biz hayal mi görüyoruz? Taşın üzerindeki hayvan mı, yoksa hayvan kılığına girmiş insan mı, deyip olayı padişaha anlatmak için haberci göndermişler. Haberci, padişaha:\n\n— Padişahım, bizim murat taşına bir tilki oturdu. Ne yapalım, demiş. Padişah:\n\n— Kovalayın gitsin, demiş.\n\nTilkiyi kovalamaya gelen haberciye, tilki:\n\n— Durun bakalım! Ben tilkiyim ama Allah’ın emri, Peygamber Efendimizin kavli ile Acem Şahı’nın kızını, bizim Şahşah Padişahı’nın oğluna istiyorum, demiş.\n\nTilki, böylece değirmenciyi Şahşah Padişahı’nın oğlu yapmış. Şahşah ismini de değirmenin çıkardığı sesten uyarlamış. Tilkinin konuşmasına şaşıran haberci hemen saraya dönerek padişaha:\n\n— Padişahım, tilki sizin kızınızı Şahşah Padişahı’nın oğluna istemeye gelmiş, “Beni kovamazsınız” diyor, demiş. Padişah:\n\n— Yahu, tilki hiç konuşur mu? Sen bunu nereden çıkardın oğlum, demiş. Haberci:\n\n— Vallahi, konuşuyor padişahım.\n\nBu sözleri duyan padişah, olayı gözü ile görüp kulağı ile duymak için faytona binip murat taşının yanına gitmiş. Bakıyor ki tilki taşın üzerinde oturuyor. Tilki olayı padişaha da anlatınca padişah tilkiyi sarayına davet etmiş.\n\nPadişah ile birlikte saraya gelerek sarayın ikinci katına çıkan tilki hemen bir koltuğa oturmuş. Padişah, tilkiye:\n\n— Hoş geldin, deyince tilki kafayı önüne eğmiş. Padişah:\n\n— Nasılsın, deyince tilki kafayı sağa çevirmiş. Padişah:\n\n— Muradın nedir, deyince tilki kafayı sola çevirmiş. Padişah, yanındakilere:\n\n— Niye konuşmuyor bu, diye sormuş. Haberci:\n\n— Bilmiyorum padişahım. Az önce konuşuyordu, demiş. Padişah, tilkiye:\n\n— Niye konuşmuyorsun tilki efendi, deyince tilki:\n\n— Acem Şahı diye her tarafta namın duyulur. Ben de namına sığınarak Acem Şahı’nın kızını Şahşah Padişahı’nın oğluna alıp hayırlı bir iş yapayım, dedim. Fakat ülkenin sınırlarını geçince, Şahşah Padişahı’nın oğlunun elbisesinin güzelliğini görenler elbiseyi parçaladılar. Ben de Şahşah Padişahı’nın oğlunu hendeğe yatırdım, geldim. Senin nasıl böyle bir ülken var, demiş. Padişah:\n\n— Benim ülkemde adam soyacaklar, öyle mi, deyince tilki:\n\n— Evet efendim, Şahşah Padişahı’nın oğlunu soydular, demiş. Padişah:\n\n— Götürün bu tilkiyi hazinedarıma. Ona mücevherlerini, altınlarını versin. Şahşah Padişahı’nın oğlunun elbisesi nasılsa ondan alsın, demiş.\n\nTilki, değirmenciye güzel bir elbise temin ettikten sonra askerlerle birlikte değirmencinin yattığı hendeğe gelmişler. Hendeğe gelince tilki, askerlere:\n\n— Siz burada kalın, diyerek değirmencinin yanına tek başına gitmiş. Tilki, değirmenciye:\n\n— Kalk değirmenci. Al şu elbiseleri çabuk giyin, deyince değirmenci elbiseleri hemen giymiş.\n\nTilkinin getirdiği elbise, değirmenciye tam olmuş. Değirmenci de yakışıklı biriymiş. Elbiseyi giyince daha da yakışıklı olmuş. Tilki değirmenciyi hamama, berbere götürdükten sonra saraya getirmiş. Tilki ile birlikte saraya giren değirmenci padişahın kızını görünce âşık olmuş. Padişahın huzuruna çıkan değirmenci ile tilki, biraz oturduktan sonra, tilki:\n\n— Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kızını Şahşah Padişahı’nın oğluna istiyorum, demiş. Padişah:\n\n— Yahu, bu Şahşah Padişahı hangi ülkenin sahibidir, demiş. Tilki:\n\n— Çok uzaklarda bir diyarın şahıdır, padişahım, demiş.\n\nBu arada olanlardan habersiz olan değirmenci hayatında hiç görmediği sarayı, elbiseleri görünce etrafına şaşkın, şaşkın bakıyormuş. Değirmencinin şaşkınlığından şüphelenen padişah, tilkiye:\n\n— Senin Şahşah Padişahı niye şaşkın gözlerle etrafı seyrediyor, diye sormuş. Tilki:\n\n— Onu mu sordun, padişahım? Ben Şahşah Padişahı’nın oğlu olayım da şu kıyafet ile Acem Şahı’nın huzuruna çıkayım. Şahşah Padişahı’nın oğlu da bu elbiselerle Acem Şahı’nın huzuruna çıkmayı onuruna yediremiyor, demiş.\n\nPadişah ilk başta inanır gibi görünse de kızına, Şahşah Padişahı’nın oğlunu imtihan etmesini söylemiş.\n\nBu arada tilki de değirmenciye bazı nasihatlerde bulunuyormuş. Tilki, değirmenciye:\n\n— Sen hiç mi elbise, saray görmedin? Ne şaşkın, şaşkın etrafa bakıyorsun? Bak padişahın dikkatini çekmişsin. Bundan sonra daha dikkatli davran. Seni padişahın kızı, “Bizim şu kadar altınımız var. Bizim gülşen bahçemiz var. ” diye imtihana çekerse sen, “Onlar da ne var ki? Benim babamınkiler bunlardan kat kat üstün. ” diyeceksin, demiş.\n\nBir müddet sonra Acem Şahı’nın kızı, Şahşah Padişahı’nın oğlunu gezdirmek için babasından izin almış. İzni alınca Şahşah Padişahı’nın oğlunu sarayda gezdirmeye başlamış. Kız, Şahşah Padişahı’nın oğluna altınları, mücevherleri, gülşen bahçeleri, atları, kılıçları… göstererek sormuş:\n\n— Nasıl beğendin mi, demiş. Değirmenci, tilkinin dediklerini hatırlayarak:\n\n— Benim babamınkiler bunlardan kat kat üstün, demiş.\n\nBaşka da bir şey söylememiş. Oğlanın ağzından lâf alamayan kız durumu babasına anlatmış.\n\nAcem Şahı, Şahşah Padişahı’nın oğlunun kim olduğunu fazla araştırmadan kızını vermeye karar vermiş. Acem Şahı öyle bir düğün kurmuş ki çevre ülkelerde dillere destan olmuş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Düğün bittikten sonra tilki, Acem Şahı’na, Şahşah Padişahı’nın ağzından mektup yazmış. Mektubu alıp padişaha vermiş. Mektupta:\n\n— Tilki efendi ile bizim oğlanı sizin ülkeye gönderdik. Onlara ne olduysa bir mektup alamadık, diye yazıyormuş. Mektubu okuyan Acem Şahı müsaade isteyen tilkiye, izin vermiş.\n\nTilki, Acem Şahı’ndan bir tabur asker, gelinin çeyizi, ikinci vezirini de istemiş. Padişah, tilkinin istediklerinin hepsini vermiş. Tilki istediklerini alınca yola düşmüş. Tilki önde, değirmenci ve karısı arkada ilerliyorlarmış.\n\nTilki sonunda değirmenci ve Acem Şahı’nın ordusunu devler ülkesine getirmiş. Devler ülkesinde dokuz senedir savaşlar oluyormuş. Tilki, emrindekilere:\n\n— Siz burada kalın. Mola veriyorum. Yiyin, için; pehlivanlar güreşsin, cirit oynansın, diye emir verip oradan tek başına ayrılmış. Tilki, askerlerden ayrılır ayrılmaz devlerin sarayına gelmiş.\n\nDevlerin sarayına gelen tilki hoplaya hoplaya sarayın merdivenlerini çıkmış. Pencereden içeri girerek mutfakta yemek yapan dev anasına:\n\n— Sen burada ne yapıyorsun, dev ana? Dokuz senedir yaptığın yemekleri yiyen var mı? Savaşa giden devler geri geldi mi? Padişahın askerleri hepsini öldürdü. Şimdi de seni öldürmeye geldiler. Diyerek dışarıda eğlenen askerleri göstermiş. Dev anası bakıyor ki tilki doğru söylüyor. Dev anası korku ile tilkiye:\n\n— İyi ki haber verdin. Şimdi ben bunlardan nasıl kurtulacağım, demiş. Tilki:\n\n— Mahzene saklanırsın. Mahzenin kapağını yarısına kadar sen kapatır, yarısını da ben kapatırım. Seni böylece kimse görmez ve askerler gidince geri çıkarsın, demiş. Dev anası tilkiye hak vererek mahzene girmiş.\n\nMahzenin kapağını yarıya kadar kapatan dev anası, mahzenin içine girmiş. Dev anası içeri girer girmez, tilki mahzenin kapısının yanında duran gülleyi iterek devi merdivenlerden aşağıya yuvarlayıp kapıyı kilitlemiş. Devin işini hâlleden tilki askerleri saraya getirmiş. Tilki saraya gelince:\n\n— Aşçılar mutfağa, diye emir vermiş.\n\nAşçılar mutfağa gidiyor ki bin bir çeşit yemek hazır. Hemen sofraları kuruyorlar. Sofralar kurulunca tilki, askerlere:\n\n— Yemek yediğiniz gümüş çatal ve kaşıklar sizin olacaktır. Deyince çoğu asker yemeği yemeden çatalı, kaşağı koynuna sokmuş. Yemekler yendikten sonra tilki, Acem Şahı’nın askerlerini ve vezirini uğurlamış.\n\nDevlerin sarayında tilki, değirmenci ve değirmencinin karısı kalmış. Tilki, değirmenciye:\n\n— Bak değirmenci, dört tavuğun karşılığını fazlasıyla verdim. Gün olur da ölürsem bana güzel bir mezar yaptır, deyip iki gün sonra yalandan ölmüş. Değirmencinin karısı, değirmenciye gelerek:\n\n— Tilki efendi ölmüş, demiş ve kocasını çağırmış. Değirmenci:\n\n— Ölmüşse ölmüş, ne yapalım, demiş. Değirmenci, yalandan ölen tilkiyi kuyruğundan tutarak sarayın penceresinden aşağıya atmış. Tilki yere dört ayağının üzerine düşerek tekrar saraya çıkıp değirmenciye:\n\n— Yazıklar olsun değirmenci! Ben sana ne yaptım, sen bana ne yaptın, deyince değirmenci:\n\n— Aman! Ben ettim. Sen etme. Bu da bana büyük bir ders olsun, demiş.\n\nTilki, hatasını anlayan değirmenciyi affetmiş. O günden sonra da değirmenci, tilkiyi hiç üzmemiş. Bir gün tilki gerçekten ölmüş. Değirmenci de tilkinin vasiyetini yerine getirerek verdiği sözü yerine getirmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Deli Oğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. İki kardeş varmış. Bir deliymiş, biri akıllıymış. Akıllı kardeş, deli olana:\n\n— Ben dağa gidiyorum. Sen eve, kapıya, bacaya sahip çık, demiş.\n\nAkıllı oğlan dağa gitmiş. Deli oğlan da kapıyla bacayı sökmüş. Kapıyı sırtına almış, bacayı da boynuna geçirmiş. Takır takır sürükleyerek ağabeyinin yanına gitmiş. Ağabeyi demiş ki:\n\n— Ben sana kapıya, bacaya sahip çık, dedim. Sen kapıyı, bacayı söktün, getirdin. Deli oğlan:\n\n— Ee işte! Söktüm, getirdim. Sahip çıkıyorum ya, diye cevap vermiş.\n\nAkşam olmuş. İki kardeş bir ağacın başına kapıyı koymuşlar, üstüne çıkmışlar. İki kardeş oturmaya koyulmuşlar. Bezirgâncılar gelmiş, ağacın dibinde yemek yapmaya başlamışlar. Deli oğlan, ağabeyine:\n\n— Benim çişim geldi, demiş. Ağabeyi:\n\n— Oğlum etme, tutma. Ağacın başındayız. Aşağıda adamlar var.\n\nDeli oğlan dinlememiş. Hem çişini yapmış hem de kapıyı bezirgâncıların başına bırakmış. Bezirgâncılar oradan kaçmışlar. Sabah olunca iki kardeş eve gelmişler. Bunların bir çift öküzleri varmış. Akıllı oğlan demiş ki:\n\n— Kardeş, ayrılalım. Öküzlerin biri sana, biri bana.\n\nDeli oğlan kabul etmiş. Kendine düşen öküzü önüne katmış, gitmiş. Deli kayalara bağırmış:\n\n— Kayalaaar! Öküz alıyor musunuz? Kayalar da ona bağırmış:\n\n— Kayalaaar! Öküz alıyor musunuz?\n\nDeli oğlanın tepesi atmış.\n\n— Siz beni mi oynatıyorsunuz, diye, bağırmış, kayalara vurmuş. Vurduğu yerden altın çıkmış. Altınlardan alabildiği kadarını koynuna, koltuğuna doldurmuş. Evin yolunu tutmuş. Giderken gölgesi de arkasından geliyormuş. Bizim deli oğlan arkasındakini adam zannetmiş. Gölgeye ha bire altın atıyormuş, arkasından gelmesin diye. Eve gelmiş. Araba ile altınları almış, getirmiş. Altınları ölçmek için hocadan ölçek istemeye gitmiş.\n\n— Hoca uruplayı ver.\n\n— Ne yapacaksın uruplayı?\n\n— Sana ne, ver diyorum sana!\n\nHoca uruplanın altına katran sürmüş. Deli oğlan ne ölçerse yapışsın diye. Deli oğlan altınları ölçmüş. Uruplanın altındaki katrana da ölçtüğü altınlardan birisi yapışmış. İşi bitirdikten sonra uruplayı hocaya geri götürmüş. Hoca:\n\n— Ne ölçtün, diye sormuş. Deli oğlan:\n\n— Sana ne, demiş.\n\nHoca bakmış ki uruplanın altına altın yapışmış.\n\n— Sen altın ölçmüşsün. Ben de isterim, demiş.\n\nBizim deli oğlanın tepesi atmış. Hocayı vurmuş, öldürmüş. Kendisi de zenginlik içinde yaşamış. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Keloğlan ile Dev",
        "text": "Bir adamın üç tane çocuğu varmış. Ölürken vasiyet etmiş ki:\n\n— Kimin işi yarım kalırsa ona yardım edin.\n\nBu üç kardeş bir gün gezerken bir tarla görmüşler. O tarla da devin tarlasıymış. Çocuklar varmış ki tarla biçilmemiş. Sahibini sormadan biçmeye başlamışlar. Biçerken tarlanın sahibi olan dev gelmiş.\n\n— Hayırdır, bu ne iş, demiş. Çocuklar da:\n\n— Babamızın bize vasiyeti vardı, onu yerine getiriyoruz, demişler.\n\nEkin biçenin biri de Keloğlan imiş. Keloğlan’ın okuma yazması yokmuş. Dev, Keloğlan’ın eline bir mektup vermiş.\n\n— Bunu götür karıma ver, bize yemek getirsin, demiş. Mektuba da yazmış ki:\n\n— Bu varan Keloğlan’ı kestir, kaynat, alol getir.\n\nKeloğlan koşarak giderken bir adama rastlamış. Adam:\n\n— Ne var oğlum, dersin*, telaşın ne, diye sormuş. O da:\n\n— Bu mektubu devin karısına götüreceğim, bize yemek getirecek, demiş. Adam:\n\n— Ver, bir bakayım, demiş. Mektubu okumuş ki:\n\n— Keloğlan’ı kestiresin, kaynatasın; helkelere* doldurup getiresin, yazıyormuş.\n\nKeloğlan bunları duymuş. Karşılık vermeden mektubu almış, koşarak devin evine gitmiş. Karıya mektubu hiç göstermemiş. Kendi karıyı kesmiş, kaynatmış; helkelere doldurup tarlaya varmış. Dev bakmış ki ölen kendi karısıymış. Dev:\n\n— Eyvah! Evimi yıktın. Karıyı kestin, geldin, demiş.\n\nDev oradan ayrılmış. Keloğlan devin peşine düşmüş. Tabi ki hep zararına çalışıyor. Dev nereye giderse Keloğlan oraya gidiyormuş. Bir gece Keloğlan gelmiş, devin evinin etrafına konmuş. Devin bir kız çocuğu varmış. “Su içeceğim”&nbsp;diye kız tutturmuş. Devin kapısının önünde de kuyu varmış. Dev, kızına:\n\n— Git, kuyuya; yat, iç, demiş.\n\nKız gitmiş, kuyunun üstüne yatmış. Keloğlan kızın ayaklarından tutup kızı kuyuya atmış. Dev beklemiş, kız gelmeyince onu aramaya çıkmış. Kızını ölü olarak kuyudan çıkarmış.\n\n— Eyvah! Bunu Keloğlan yaptı, demiş.\n\nDevin bir de çok zorlu bir atı varmış. Her tüyünde bir zil takılıymış. Dev onunla evini muhafaza edermiş. At kıpırdadığında zil çalarmış, dev böylece kendini garantiye alırmış.\n\nKeloğlan bir gün gelmiş, ata binmiş. Sürmüş, gitmiş. Atın zilleri çalmış ama ne fayda! Keloğlan atı almış, gitmiş. Deve daha birçok zarar etmiş. Keloğlan bir gün kılık değiştirip tekrar gelmiş. Devin kapısının önündeki kavağı kesmeye koyulmuş. Dev gelmiş:\n\n— Aman evlat! Nedir, ne yapıyorsun, demiş. Keloğlan, deve:\n\n— Sorma, dev baba! Keloğlan diye biri var, beni aciz etti. Bunu bir sandık yapıp içine hapsedeceğim, demiş. Dev:\n\n— Aman! Bana da yaptır. Sandığı geniş yap, ben de gireyim, demiş.\n\nSandık bitmiş. Keloğlan demiş ki:\n\n— Gel, dev baba. Bunun içine gir, bir deneyelim, demiş. Dev girince kapağı kapatmış, çivileri yerleştirmiş. Sandığı çıkarmış, bir dağın yamacından yuvarlamış. Paramparça etmiş. Dev ölmüş, Keloğlan da intikamını almış.\n\n*ders: Görev\n\n*helke: Bakırdan yapılan bakraç, kova\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Dev ile Keloğlan",
        "text": "Bir adamın üç tane çocuğu varmış. Ölürken vasiyet etmiş ki:\n\n— Kimin işi yarım kalırsa ona yardım edin.\n\nBu üç kardeş bir gün gezerken bir tarla görmüşler. O tarla da devin tarlasıymış. Çocuklar varmış ki tarla biçilmemiş. Sahibini sormadan biçmeye başlamışlar. Biçerken tarlanın sahibi olan dev gelmiş.\n\n— Hayırdır, bu ne iş, demiş. Çocuklar da:\n\n— Babamızın bize vasiyeti vardı, onu yerine getiriyoruz, demişler.\n\nEkin biçenin biri de Keloğlan’mış. Keloğlan’ın okuma yazması yokmuş. Dev, Keloğlan’ın eline bir mektup vermiş.\n\n— Bunu götür karıma ver, bize yemek getirsin, demiş. Mektuba da yazmış ki:\n\n— Bu varan Keloğlan’ı kestir, kaynat, al gel.\n\nKeloğlan koşarak giderken bir adama rastlamış. Adam:\n\n— Ne var oğlum, dersin, telaşın ne, diye sormuş. O da:\n\n— Bu mektubu devin karısına götüreceğim, bize yemek getirecek, demiş. Adam:\n\n— Ver, bir bakayım, demiş. Mektubu okumuş ki:\n\n— Keloğlan’ı kestiresin, kaynatasın; helkelere* doldurup getiresin, yazıyormuş.\n\nKeloğlan bunları duymuş. Karşılık vermeden mektubu almış, koşarak devin evine gitmiş. Karıya mektubu hiç göstermemiş. Kendi karıyı kesmiş, kaynatmış; helkelere doldurup tarlaya varmış. Dev bakmış ki ölen kendi karısıymış:\n\n— Eyvah! Evimi yıktın. Karıyı kestin, geldin, demiş.\n\nDev oradan ayrılmış. Keloğlan devin peşine düşmüş. Tabi ki hep zararına çalışıyor. Dev nereye giderse Keloğlan oraya gidiyormuş. Bir gece Keloğlan gelmiş, devin evinin etrafına konmuş. Devin bir kız çocuğu varmış. “Su içeceğim”, diye kız tutturmuş. Devin kapısının önünde de kuyu varmış. Dev kızına:\n\n— Git&nbsp;kuyuya; yat, iç, demiş.\n\nKız gitmiş, kuyunun üstüne yatmış. Keloğlan kızın ayaklarından tutup kızı kuyuya atmış. Dev beklemiş, kız gelmeyince onu aramaya çıkmış. Kızını ölü olarak kuyudan çıkarmış.\n\n— Eyvah! Bunu Keloğlan yaptı, demiş.\n\nDevin bir de çok zorlu bir atı varmış. Her tüyünde bir zil takılıymış. Dev onunla evini muhafaza edermiş. At kıpırdadığında zil çalarmış, dev böylece kendini garantiye alırmış.\n\nKeloğlan bir gün gelmiş, ata binmiş. Sürmüş, gitmiş. Atın zilleri çalmış ama ne fayda! Keloğlan atı almış, gitmiş. Deve daha bir çok zarar etmiş. Keloğlan bir gün kılık değiştirip tekrar gelmiş. Devin kapısının önündeki kavağı kesmeye koyulmuş. Dev gelmiş:\n\n— Aman evlat! Nedir, ne yapıyorsun, demiş. Keloğlan, deve:\n\n— Sorma, dev baba! Keloğlan diye biri var, beni aciz etti. Bunu bir sandık yapıp içine gizleneceğim, demiş. Dev:\n\n— Aman! Bana da yaptır. Sandığı geniş yap, ben de gireyim, demiş.\n\nSandık bitmiş. Keloğlan demiş ki:\n\n— Gel, dev baba. Bunun içine gir, bir deneyelim, demiş.\n\nDev girince kapağı kapatmış, çivileri yerleştirmiş. Sandığı çıkarmış, bir dağın yamacından yuvarlamış. Paramparça etmiş. Dev ölmüş, Keloğlan da intikamını almış.\n\n*helke: Bakırdan yapılmış bakraç, kova.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Dev Kız Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellâl iken, köyün birinde bir aile yaşarmış.\n\nBu ailenin sekiz tane oğlu varmış. Çocuklar da anne, baba da bir kız kardeşlerinin olmasını çok istiyorlarmış. Allah’a, her gün dua ediyorlarmış. Allah da bunların duasını kabul etmiş. Bu aileye bir kız çocuğu vermiş. Allah bu kızı bir dev olarak yaratmış.\n\nBu ailenin bir ahırı varmış. Bu ahırda da çok hayvan yaşarmış. Her gece bu ahırdan bir hayvan eksiliyormuş. Gece uyumadan önce hayvanları sayıyorlarmış, sabah uyanıyorlarmış ki hayvanlardan biri eksilmiş. Sekiz kardeş aralarında karar almışlar. Demişler ki:\n\n— Her gece birimiz bu ahırda nöbet tutacağız. Bu hayvanlara ne olduğunu bulacağız.\n\nHer gece sırayla nöbet tutmaya başlamışlar. Bir gece, iki gece, üç gece beklemişler ancak bir türlü hayvanlara ne olduğunu bulamamışlar. Evin en küçük oğluna nöbet tutma sırası gelmiş. Gece beklerken bir tıkırtı sesine irkilmiş. Küçük oğlan, beşikteki kız kardeşinin sürünerek geldiğini bir hayvanı canlı canlı yediğini ve yeniden beşiğine gittiğini görmüş. Sabah olmuş. Küçük oğlan anne, babasına:\n\n— Ben hayvanlarımıza ne olduğunu gördüm, demiş.\n\nAnne babası şaşkınlıkla:\n\n— Ne oluyor ki, diye sormuşlar. Küçük oğlan:\n\n— Bizim kız kardeşimiz beşikten sürünerek ahıra geliyor, hayvanın birini canlı canlı yiyor, sonra beşiğine gidiyor, demiş.\n\nAnne baba nasıl olur da el kadar bebek sürünerek koca bir hayvanı yer diye küçük oğlana kızmış, ona inanmamışlar. El kadar bebeğe küçük oğlanın iftira attığını düşünerek aile bireyleri küçük oğlanı dışlamışlar, evden ocaktan kovmuşlar. Küçük oğlan da doğup büyüdüğü yerleri terk etmiş.\n\nGünler, aylar, yıllar geçmiş. Küçük oğlan, doğup büyüdüğü yerleri merak etmiş. Köyüne gitmeye karar vermiş, yola koyulmuş. Köye varmış, sadece kendi evlerinin bacasından duman tütüyormuş. Köyde onların evinden başka duman tüten bir ev yokmuş. Evlerine varmış. Kapıyı çalmış. Kız kardeşi kapıyı açmış. Oğlan:\n\n— Ben senin ağabeyinim, demiş.\n\nKız, ağabeyini içeriye davet etmiş. Oturmuşlar. Yemişler, içmişler; sohbet etmişler. Kız:\n\n— Ağabey gideyim de atına ot, saman vereyim, demiş. Ağabey:\n\n— Tamam, demiş.\n\nKız, dev olduğundan atın bir bacağını yemiş ve ağabeyinin yanına gelmiş. Kız:\n\n— Ağabey, senin atının bacağı kaç taneydi, diye sormuş. Ağabey:\n\n— Dört taneydi, demiş. Kız:\n\n— Hıı… Üç taneydi desene, demiş. Ağabey:\n\n— Tamam, üç taneydi, demiş. Ağabey bu konuşmadan hiçbir şey anlamamış. Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra kız yine:\n\n— Gideyim de atına su vereyim, demiş. Ağabey:\n\n— Tamam, demiş.\n\nKız gitmiş atın bir bacağını daha yemiş ve ağabeyinin yanına gelmiş. Kız:\n\n— Ağabey senin atının kaç bacağı vardı, diye sormuş. Ağabey:\n\n— Üç taneydi, demiş. Kız:\n\n— Hıı… İkiydi desene, demiş. Ağabey:\n\n— Tamam, ikiydi, demiş.\n\nAradan biraz daha zaman geçmiş. Ağabeysine söyleyerek atın kalan bacaklarını da yemiş. Aradan yine zaman geçmiş. Bir şeyi bahane ederek atın kalan kısımlarını yemiş ve ağabeyinin yanına gelmiş. Kız:\n\n— Ağabey senin atın var mıydı, diye sormuş. Ağabey:\n\n— Vardı, demiş. Kız:\n\n— Hıı…Yoktu desene, demiş. Ağabey:\n\n— İyi, yoktu, demiş. Ağabey bu son konuşmada atın kız kardeşi tarafından yendiğini anlamış.\n\nKız kardeşi, ağabeyinin uyuması için yatak hazırlamış. Kız kardeşim ben uyuduğumda beni yer, diye oğlanın gözüne uyku girmemiş. Kız kardeşi uyuduğunda çabucak hazırlanıp evden kaçmış.\n\nAğabey yolda giderken de köyde tek başına kız kardeşinin yaşamasının sebebini anlamış. Tüm köylüyü, köylünün hayvanlarını kız kardeşi yemiş. Bir daha da ne köyüne ne de kız kardeşinin yanına uğramış. Canını kurtardığı için Allah’a şükretmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Dev ve Padişahın Küçük Kızı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişah varmış. Bu padişahın da kızları varmış. Bu padişahın birçok bağı, bahçesi varmış. Padişahın adamları; tarlaları eker, biçer ve hasılatı kaldırırlarmış.&nbsp;Hasat zamanı geldiğinde ise devler gelir tarlaları yakar, yıkar, ortalığı talan eder giderlermiş. Her yıl bu devler tarlalara zarar ziyan verdiğinden bir zaman sonra o ülkede kıtlık baş göstermeye başlamış. Bunu üzerine padişah, tarlaların korunması ve bu devlerin ortadan kaldırılması için bazı adamları görevlendirmiş. Ancak ne var ki bu görevlendirilen adamlar da tarlalara devlerin girmesine mani olamamış. En son çare olarak büyük kızı, babasına demiş ki:\n\n— Bir de ben gidip tarlada nöbet tutayım. Belki umduğumuz gibi sonuç alırız.\n\nBunun üzerine padişah, kızına demiş ki:\n\n— Peki, kızım. Git, bakalım. Sonuç ne olacak?\n\nBabasından da izin alan kız, gitmiş tarlanın başına. Ancak ne gelen var ne giden. Beklemekten usanan ve yorulan kızın, tarlada uykusu gelmiş. Uyumamak için ne kadar çabaladıysa da başaramamış ve uyumuş. Sabah olduğunda uyanıvermiş. Bir de bakmış ki o uykudayken devler gelmiş ve tarlaları talan ederek geri gitmişler. Kız eve dönünce babası sormuş:\n\n— Ne yaptın kızım, hâllettin mi?\n\nKız ise başından geçenleri olduğu gibi babasına anlatmış. Büyük kızı bu işi başarmadığı için ortanca kızı, padişaha demiş ki:\n\n— Babacığım, bir de ben gideyim, varıp o devlerin hakkından geleyim. Bunun üzerine padişah ona da izin vermiş. Demiş ki:\n\n— Peki, kızım Bir de sen git. Bakalım, ne yapacaksın?\n\nOrtanca kızı da babasından izin alarak tarlanın başına varmış. O gece o da beklemiş, nöbet tutmuş ama ne gelen varmış ne de giden. Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra o kız da uykuya yenik düşmüş ve oracıkta uyumuş. Sabah uyandığında ne görsün? Tarla yine devler tarafından talan edilmiş. Üzgün bir şekilde babasının yanına gelmiş. Padişah ortanca kızına sormuş:\n\n— Ne yaptın kızım, hâllettin mi? Kızı ise mahzun bir şekilde demiş ki:\n\n— Babacığım; bekledim, bekledim ama kimsecikler gelmedi. Bunun üzerine uykum geldi ve orada uyudum. Ben uyurken de devler gelmiş ve tarlaları talan etmiş.\n\nOrtanca kız da başaramayınca en son olarak küçük kız, babasına ısrar etmiş.\n\n— Bir de ben gideyim baba, demiş. Bunun üzerine babası demiş ki:\n\n— Bir de sen git, bakalım. Ablaların bir şey yapamadı. Senin de yapacağım zannetmiyorum.\n\nKüçük kız, babasından izin aldıktan sonra tarlanın başına varmış ve hemen uykuya dalmış. Devlerin tam geleceği sırada da uyanıvermiş. Gelen kırk bir devin kırkını öldürmüş birini de ok ile yaralamış. Yaralanan bu devi yakalayamamış. Elinden kaçırmış. Sabah olunca kız evine dönmüş. Babası sormuş:\n\n— Neler yaptın kızım? Anlat, bakalım. Küçük kız anlatmaya başlamış:\n\n— Gecenin bir yarısı, kırk bir tane dev geldi. Bunların kırkını öldürdüm fakat bir tanesi yaralı olarak kaçmayı başardı.Bunun üzerine padişah, kızına demiş ki:\n\n— Aferin, kızım. Dile benden ne dilersen! Küçük kız demiş ki:\n\n— Senden tek dileğim, beni sevmediğim biriyle zorla evlendirmemendir. Bunun üzerine padişah kızına demiş ki:\n\n— Tabi kızım, dileğini kabul ediyorum.\n\nAradan günler gelmiş, geçmiş. Bu arada bunlar, yaşamlarını huzurlu bir şekilde devam ettiriyorlarmış.\n\nGün gelmiş, vakit ilerlemiş bu kez de tarlalara sürüyle aygırlar dadanmış. Padişah, devlerde olduğu gibi adamlarım görevlendirmiş fakat istediği sonucu elde edememiş. Bu olayı duyan iri cüsseli biri, bu padişahın ülkesine gelmiş ve padişaha demiş ki:\n\n— Padişahım, senin bu derdine çare bulurum. Bunun üzerine padişah demiş ki:\n\n— Peki. Bul, bakalım. Nasıl yapacaksın?\n\nİri yarı olan bu adam tarlaların başına varmış ve aygırların hepsini öldürmüş. Ertesi gün de padişaha demiş ki:\n\n— Padişahım, oradaki aygırların hepsini öldürdüm. Seni bu dertten kurtardım. Bunun üzerine padişah demiş ki:\n\n— Öyleyse dile benden, ne dilersen! Bunları duyan adam demiş ki:\n\n— Sağlığından başka bir isteğim yoktur, padişahım. Padişah ısrar etmiş:\n\n— Olmaz öyle şey! Sen beni büyük bir dertten kurtardın. Ben de sana bir şey vermek isterim.\n\nBunun üzerine o iri yarı adam, padişaha demiş ki:\n\n— Madem öyle padişahım, senden küçük kızını bana vermeni istiyorum.\n\nAdamın bu cevabı üzerine şaşırmış&nbsp;kalmış. Verse kızına karşı mahcup olacak, vermezse adamın karşısında itibarı zayıflayacakmış. Bu durum karşısında padişah adama dönmüş ve demiş ki:\n\n— Öncelikle kızımla konuşmam gerekir. Daha sonra sana cevap vereceğim.\n\nPadişah doğruca kızının yanına varmış ve tüm olan biteni anlatmış. Padişah, kızına demiş ki:\n\n— Kızım, sana sözüm var ama elim&nbsp;kolum bağlı kaldı. Ne yapayım? Bana bir yol göster. Bu durum karşısında kız demiş ki:\n\n— Pekâlâ, babacığım, sen nasıl istersen öyle olsun.\n\nBunun üzerine kızı adama vermiş. Üç gün, üç gece düğün yapmışlar.&nbsp;Adam kızı alıp da kendi memleketine götüreceği zaman padişah demiş ki:\n\n— Askerlerim ülkemin sınırına varıncaya kadar size eşlik etsin.\n\nOnlar da kabul etmişler. Düğün kafilesi ile birlikte askerler iki dağ aştıktan sonra bu adam askerlere dönerek demiş ki:\n\n— Tamam, bundan sonra biz gideriz. Siz geri gidebilirsiniz.\n\nAskerleri gönderdikten sonra bir dağ daha aşmışlar. Bu sırada adam durmuş ve kızın alnını açarak kıza sormuş ki:\n\n— Tanıdın mı beni? Bunun üzerine kız demiş ki:\n\n— Seni tanıdım, sen yaraladığım devsin.\n\nEtrafına bakınmış, kimsecikleri görmediği için korkusundan sesini çıkaramamış. Kızı almış, çeşmenin başına götürmüş. Bu devlerin de yedi yılda bir, yedi ay yayılma zamanları olurmuş. Gittikleri vakit de onların yaylım dönemiymiş. Bu kızı bağlayarak bir ağacın kovuğuna koymuş. Giderken de demiş ki:\n\n— Ben gelene kadar sen burada dur.\n\nBöyle dedikten sonra oradan ayrılmış. Aradan epey geçtikten sonra o çeşmenin başına bir kervan uğramış. Orada konakladıkları sırada kızın şavkı suya yansımış. Kız da güzeller güzeliymiş. Kervancı etrafı arayarak kızı bulmuş. Kervancı, kıza sormuş:\n\n— Bu ıssız yerde tek başına ne yapıyorsun? Bunun üzerine kız başından geçenleri anlatmış. Kız:\n\n— Ne olur, beni buralardan uzaklara götürün. O dev ne yapar, ne eder; beni yine bulur.\n\nOnlar da bu kızı, kervanın tam ortasındaki devenin üzerine bindirmişler ve üzerine çadır örtmüşler. Devin yaylım zamanı bitince gelmiş ki kız bıraktığı yerde yok. Bunun üzerine çok sinirlenmiş ve etrafı aramaya koyulmuş. Her yanı bir bir arıyormuş.&nbsp;Sıra bu kervancıların yüklerine gelmiş. Dev, kervancıya sormuş fakat kervancının sözlerine inanmamış. Kervanda yer alan tüm develeri şişlemeye başlamış ki kız oradaysa sesi çıksın. Tam da kızın bindiği deveyi şişlemiş ama bulamamış. Bunun üzerine kervan yoluna devam etmiş. Yol üzerinde bir handa mola vermişler.&nbsp;Bu arada da kız, kendisini kurtaran kervancıya âşık olmuşmuş. Daha sonra o kişi ile orada evlenmişler. Evlendikten sonra kız, başından geçen tüm olayları anlatmış. Güvende olmak için kendisine bir aslan ile bir kaplan tutmasını istemiş. Aslan ile kaplanı adam eğitmiş ve ikisini de evinin önünde tutuyormuş. Aslana \"Tut!\", kaplana \"Yut!\" deyince onlar da denileni yapıyormuş.\n\nAradan zaman geçmiş ve dev, kızın izini bulmayı başarmış. Köye gelmiş ve yaşlı bir kadına kızın oturduğu evi sormuş. Yaşlı kadın demiş ki:\n\n— Evi şurası, ancak çok dikkatli olman gerekir. Çünkü evlerinin önünde bir aslan, bir kaplan var.\n\nBunun üzerine dev; bir eline yürek, bir eline de ciğer alarak o kızın evine doğru yola çıkmış. Birini aslanın önüne atmış, birini kaplanın önüne atmış. Aslanla kaplan atılanları yerlerken bu, eve girmeye çalışıyormuş. Bu arada kız, devin eve girdiğini ve aslanla kaplanın önüne bir şeyler attığını görüvermiş.&nbsp;Tam kapıdan çıkarken bakmış ki aslanla kaplanın önünde yiyecek yok. O arada aslana \"Tut!\", kaplana \"Yut!\" demiş. Aslanla kaplan da hemen devin üzerine atılıvermiş ve devi oracıkta öldürmüşler. Devin korkusundan kurtulan kızla kocası da mutlu bir hayata kavuşmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kars",
        "title": "Dilinin Cezası",
        "text": "Bir gün iki arkadaş yolda yürüyorlarmış. Bunlardan birisi ötekine:\n\n— Biraz yavaşlasana sanki bir kelle gördüm, yuvarlana yuvarlana gidiyordu ve “Ben ne yaptım?” diye söyleniyordu, demiş.\n\nArkadaşı yavaşlamış, fakat onun gördüğünü görmediğini söylemiş. Daha sonra kelleyi gören kişi:\n\n— Bunu vezire anlatalım, demiş ve gidip anlatmışlar.\n\nVezir de bunun üzerine gördüğü kelleyi bulup getirmelerini istemiş. Bulamayız, demelerine rağmen vezir bulmalarında ısrar etmiş. Bunun üzerine geldikleri yere geri dönen iki arkadaş, tüm aramalarına rağmen kelleyi bulamadan geri dönmüşler.\n\nVezir durumu padişaha bildirmiş ve kelleyi gören kişiyi padişahın huzuruna çıkarmışlar. Kelleyi gören kişi durumu anlatmış. Kelleyi gördüğünü fakat daha sonra gözden kaybettiğini bildirmiş. Bunun üzerine padişah bu kişinin zindana atılmasnı emretmiş. Bunun üzerine o kişiyi zindana atmışlar. Aradan günler geçmiş. Bir gün zindan da bir ışık belirmiş ve bir ses duyulmuş:\n\n— Oğlum! Sen, sen ol; gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Bak, gördüğünü söylemeseydin, görmezlikten gelseydin şimdi burada olmayacaktın, ama seni affettireceğim, demiş.\n\nO da gördüğünü söylediği için ceza çektiğini düşünerek pişman olmuş. Aynı sesi gece padişah da duymuş.\n\nGelen ses:\n\n— Padişahım, onu affet. O çekti dilinin cezasını, demiş.\n\nBunun üzerine padişah çok şaşırmış ve sabah vezirle zindana giderek onu zindandan çıkarmış. Bir daha emin olmadığı şeyleri söylememesini nasihat ederek serbest bırakmış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Doksan Dokuz Can Alan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir köyde bir babayiğit, kafadan oynak bir insan varmış. Bir gün annesi pekmez vermiş. Bir ağacın gölgesine oturmuş, pekmezin birazını yemiş, birazını yerken yüzüne sürmüş. Yüzüne sürünce ne kadar sinek varsa hepsi yüzüne toplanmış. Elini bir atmış, elindekileri bir saymış ki doksan dokuz tane sinek öldürmüş. Adam:\n\n— Ne adammışım, ne kahramanmışım. Ben bu memleketin en kuvvetli adamıyım demiş ve bir demirci dükkânına gitmiş. Adam:\n\n— Kılıcımın üstüne şu söyleyeceklerimi yazacaksın. \"Adımı sorarsan Şahin Erdem, kavga istersen işte meydan, bir vurmada doksan dokuz tane can öldürür bu adam”, diye kılıcının üzerine yazdırmış.\n\nAlmış eline kılıcını, bu sayede unvanı köyde yavaş yavaş duyulmaya başlamış. O köyde de suyun gözünde bir aslan varmış. Bu aslan da bir kız yemeyince imkânı yok bir dirhem su vermezmiş. Köy halkı düşünmüş:\n\n— Ne yapsak da bu aslanı buradan göndersek, demişler. Akıllarına ünü her yerde yayılmış bu kahraman adam gelmiş. Hepsi birden o adamı getirmeye karar vermişler.\n\nBütün köy halkı toplanmış. Bu adamı ikna etmiş ve getirmiş. Bir at getirmişler. Atın üstüne karasakız sürmüşler ve kahraman adamı atın üstüne oturtmuşlar. Bu adam korkağın biriymiş, attan da korkuyormuş. Attan inmesin diye hem karasakız sürmüşler hem de ata sımsıkı bağlamışlar. Bunun yönünü aslan üzerine döndürmüşler. Aslanın üzerine doğru gidince korkudan aslanı tutana kadar, aslanla boğuşmuş, boğazından tutar tutmaz aslanı yere vurmuş. Halk:\n\n— Ne kahraman be, demişler.\n\nBu olaydan sonra herkes bu kahraman adamın peşine düşmüş. Böylece \"aslanı öldüren adam\" diye ünü her tarafa yayılmış. Mutluluk içinde bir ömür boyu yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Dünya Güzeli",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; atlıkarıncalar cirit oynarken eski hamam içinde. Bir varmış, bir yokmuş. İnsanoğlunun başından geçenler; dağlardan, taşlardan; kurtlardan, kuşlardan daha da çokmuş.\n\nVaktiyle bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın gezmediği yer, görmediği şehir, almadığı ülke kalmamış.\n\nGünün birinde hastalanan padişahın gözleri, görmez olmuş. Hiçbir doktor derdine çare bulamamış. En sonunda bir derviş:\n\n— Padişahım! Senin gözlerinin ilacı, ayak basmadığın topraklardır.\n\nBu sözle birlikte padişahın en büyük oğlu ayaklanmış.\n\n— Sevgili babacığım! Gidip de görmediğin, ayaklarını basmadığın toprakları bulup sana getireceğim.\n\nBüyük oğlan, atını sürüp gitmiş. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra da dönüp gelmiş. Getirdiği toprağı babasına verip:\n\n— Babacığım, bu toprağı senin için, yedi iklim ötedeki Çetin Dağ’ın doruğundan aldım. Padişah sevinememiş. Üzüntüyle:\n\n— Benim için çok zahmet çekmişsin, oğlum. Gençliğimde oralarda keklik avlamıştım. Padişahın ortanca oğlu söz almış hemen:\n\n— Babacığım, gidip görmediğin, ayağının basmadığı toprakları ben getireceğim sana.\n\nGünün birinde geri dönen ortanca oğlan:\n\n— Babacığım müjde! Gözünün ilacını buldum. Eminim ki toprağı aldığım yere hiç gitmemişsindir. Yedi kuş uçuşu uzaktaki uçurumun altından aldım bu toprağı, getirdim.\n\nPadişah, ortanca oğlunun getirdiği toprağa da sevinememiş.\n\n— Benim için çok zahmetler çekmişsin, yavrum. Ama ben gençliğimde oralarda ördek avlamıştım, demiş.\n\nBu kez padişahın küçük oğlu şansını denemek istemiş.\n\n— Babacığım, ben senin derdine çare olacak toprağı bulup getireceğim.\n\nSarayın at çiftliğine giden delikanlı, görüp beğendiği bir tayı alıp beslemiş. Boş bir tarlayı da kırk gün sulatmış. Kırk birinci gün atına binen küçük şehzade, atı çamur olan tarlaya sürmüş. O kadar koşturmuş, o kadar koşturmuş ki tarlada çamur kalmamış.\n\n— Bu iş tamam! Atım istediğim duruma geldi, demiş.\n\nKüçük oğlan, atına atlayıp yola koyulmuş. Yolda parlak bir kuş kanadı görünce alıp cebine koymuş. Bindiği at, dile gelip konuşmaya başlamış:\n\n&nbsp;— Alma o kanadı, şehzadem! Başına bela getirir, demiş. Ama delikanlı, atın sözünü dinlememiş.\n\nSonunda bir şehre gelmişler. Bir handa konaklamış. Şehzade uyuyunca, kuş kanadı ışıl ışıl yanmaya başlamış. Meğer o ülkenin padişahı:\n\n— Bu gece kimse ışık yakmasın, diye tellâl çıkartmış. Gece devriye gezen padişahın adamları, bakmışlar ki bir hanın penceresinden ışık sızıyor. Hemen içeri girmişler. Küçük oğlanı yaka paça tutup padişahın huzuruna çıkartmışlar. Padişah kızgınlıkla:\n\n— Delikanlı, fermanıma rağmen nasıl ışık yakarsın?\n\nKötü bir maksadının olmadığını söyleyen küçük oğlan:\n\n— Efendim, ben buraların yabancısıyım. Fermanınızdan haberim yok, kaldı ki ben ışık filan da yakmadım. Adamlarınızın gördüğü ışık, yolda bulduğum bir kuş kanadından çıkıyor. İsterseniz onu size seve seve verebilirim.\n\nPadişah, kanadı alıp şehzadeyi serbest bırakmış. Geceleri sarayı ışıl ışıl yapan kanat, her tarafı aydınlatıyormuş. Padişah, bu durumdan çok memnunmuş. Bir gün kendi kendine şöyle düşünmüş:\n\n— Kanadı bu kadar güzel olan bir kuşun, kim bilir kendisi nasıldır? Bu kanadı bana veren genç, kuşu da bulup getirebilir.\n\nAdamlarına emir veren padişah, delikanlıyı huzuruna çağırtmış. Padişah:\n\n— Bana bak! Verdiğin tüyün sahibi olan kuşu hemen bulmanı istiyorum.\n\nGenç adam, padişahın emrini kabul etmiş. Ama bunu nasıl yapacağını da bilmiyormuş. Bahçeye çıkmış kara kara düşünürken, delikanlının bindiği at:\n\n— Şehzadem, ben sana o kanadı alma demiştim. Ama beni dinlemedin. Bari şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle. Kafdağı’nın arkasındaki o kuşu getirebilmemiz için, önce padişahtan semiz bir katır isteyeceksin. Senede bir kere bütün kuşlar Kafdağı’nın eteğinde toplanırlar. Bizim aradığımız kuş, kuşlar padişahıdır. Kuşlar bu toplantıda, onun yapacağı konuşmayı dinleyecekler. Katırı kesip kuşlara dağıtacaksın. Kuşlar eti yerken, sen kuşu yakalayıp sırtıma binersin. Ben de seni saraya getiririm. Hemen gidersek kuşların toplantısına yetişiriz.\n\nŞehzade atının dediklerini aynen yapmış. Kafdağı’na geldiklerinde, kuşlar toplantı hâlindeymiş. Katırı kesen delikanlı, eti kuşlara dağıtmış. Kuşlar padişahı eti yerken şehzade onu arkasından yanaşıp yakalamış. Atına binip kuşlar padişahı ile yola koyulmuş. Kısa zaman sonra padişahın huzuruna çıkmış.\n\nPadişah, kendisine getirilen kuşu görünce, çocuklar gibi sevinip delikanlıyı serbest bırakmış. Artık saraydaki geceler de gündüz gibi aydınlık oluyormuş.\n\nBir ara padişah kendi kendine şöyle düşünmüş:\n\n— İyi hoş da, bu kadar güzel bir kuş, bu köhne saraya hiç yakışmıyor. Şöyle fildişinden bir saray yaptırmalıyım kendime. Kafdağı’nın arkasındaki kuşu getiren delikanlı, fildişini de bulur.\n\nHemen delikanlıyı çıkartmış huzuruna.\n\n— Bana bir saray yaptıracak kadar fildişi getireceksin, yoksa kafanı uçururum!\n\nDelikanlı üzüntülü bir şekilde atını kaşağılarken, at konuşmaya başlayıp akıl öğretmiş. Atın söylediklerini harfiyen yerine getiren şehzade, bir saray yapacak kadar fildişi getirip padişaha teslim etmiş. Padişah yeni sarayını çok beğenmiş. Bu kez de kendi kendine:\n\n— Bu sarayın içinde bir de dünya güzeli olmalıydı. Bana kuşlar padişahını ve onca fildişini getiren delikanlı, dünya güzelini de getirir.\n\nHemen delikanlıyı huzuruna çağıran padişah:\n\n— Dünya güzelini getirmezsen kafanı uçururum, demiş. Şehzadeyi düşünceli gören at:\n\n— Sen hiç düşünme! Babana lazım olan toprak da, dünya güzelinin dokuduğu gergefin altındaki topraktır.\n\nŞehzade ata binip günlerce yol gitmiş. Sonunda bir gün, dünya güzelinin köşkünün bahçesine yaklaşmışlar. At ne söylerse şehzade onu yapıyormuş. Gergef işleyen dünya güzelinin arkasına geçen şehzade, daha önce hazırladığı gül çubuğu ile kızı dövmeye başlamış. Bir süre sonra dünya güzeli:\n\n— Yeter delikanlı, canım sana feda olsun! Sen ne dersen yapacağım.\n\nDelikanlı da dünya güzeline padişahın yaptıklarını anlatmış ve kendisini de padişaha götüreceğini söylemiş. Beraberce padişahın sarayına dönmüşler. Dünya güzeli, padişahı görünce:\n\n— Ben seni bu hâlinle alamam. Yedi deniz ötedeki kısraklarımı getirip sütleriyle yıkanırsan gençleşirsin. O zaman seninle evlenirim, demiş.\n\nPadişah, hemen delikanlıyı çağırıp yedi deniz ötedeki kısrakları getirmezse kafasını uçuracağını söylemiş. Atın verdiği akıl üzerine kırk manda kesen delikanlı, kırkının da derisini ata giydirmiş. Deniz kenarına gelince at kuvvetli bir nara atmış. Kısraklar denizden çıkıp delikanlının atlarıyla boğuşmaya başlamışlar.\n\nKırk derinin otuz dokuzunu parçalayan kısraklar, kırkıncı deriye gelince iyice yorulmuşlar. Delikanlı eğeri kısrağa vurup üzerine atlamış. Kısrak da onu kısraklar adasına götürmüş. Al kısrakla doru kısrağı alan şehzade, onları alıp doğruca padişaha getirmiş.\n\nDünya güzeli, padişaha doru kısrağın, şehzadeye de ak kısrağın sütüyle yıkanmalarını söylemiş. Doru kısrağın sütüyle yıkanan padişah yaşlanmış, ak kısrakla yıkanan şehzade ise daha da gençleşip güzelleşmiş.\n\nBöylece şehzade, o ülkeye padişah olmuş. Dünya güzeli ile de şehzade evlenmiş. Kırk gün, kırk gece süren bir düğün yapmışlar. Düğünden sonra şehzade karısına babasının durumunu söylemiş. Dünya güzeli:\n\n— Haydi öyleyse, niçin duruyoruz? Gergefimin altındaki toprağı hemen padişah babana götürelim.\n\nBir süre sonra kendi ülkelerine geri dönen şehzade ve dünya güzeli, toprağı babalarına sunmuşlar. Babalarının gözleri açılmış. Şenlikler yapılmış. Bütün aile ömürleri boyunca mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "EDİK İLE BEDİK",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde Edik ile Bedik adında bir karı koca yaşarmış. Bunların hiç çocukları olmuyormuş. Bir gün evlerine bir derviş misafir olmuş. Bu karı koca, gelen dervişin dertlerine çare bulabileceğini düşünerek, dervişe danışmaya karar vermişler. İkisi de dervişin yanına gidip:\n\n— Derviş baba, bizim hiç çocuğumuz olmuyor, demişler. Derviş bunun üzerine, bu umutsuz çifte:\n\n— Ben size şimdi bir dua edeceğim, Allah’ın izini ile çocuğunuz olacak. Bir tabak mercimeği yastığınızın altına koyun. Sabah kalktığınızda bir sürü çocuğunuz olacak, hatta çocuktan bıkacaksınız, demiş.\n\nDervişin bu sözlerini duyan karı koca, çok sevinmiş. Gün bitmiş, akşam olmuş. Edik ile Bedik, yastıklarının altına bir tabak mercimek koyup uyumaya başlamışlar. Sabah olduğunda bir de bakmışlar ki, evin içi küçük küçük çocuklarla dolu. Fakat çocukların boyu, çok küçükmüş ve hepsi de yürüyebiliyormuş. Bunu gören Edik ile Bedik, çok sevinmişler.&nbsp;Bedik, sevinçle tarlaya çalışmaya gitmiş. Edik de evde ekmek pişirmeye başlamış. Pişirdiği ekmekleri bir kenara koyuyormuş. Fakat ekmekler bir bir tükeniyormuş. Çocuklar, kadın ikinciyi pişirmeden yaptığı ekmeği yiyip bitiriyorlarmış. Akşam olana kadar uğraşmasına rağmen sonuçta bir tane bile ekmek kalmamış. Kadın sinirlenmiş ve kendi kendisine sormuş:\n\n— Bunlar ne böyle? Ben bunlarla mı uğraşacağım?\n\nİçinden bunları geçirdikten sonra karınca kadar küçük olan çocukları, ekmek yaptığı ocağın içine süpürmeye başlamış. Sinirlenip bunu yaptıktan sonra şöyle bir sağına, soluna bakıp:\n\n— Bir tane bile kalmadı ki babasına yemek götürsün, demiş.\n\nOysa çocuklardan bir tanesi, terliğin içine girip saklanmış. Kadının sözlerini duyan çocuk, annesine seslenip:\n\n— Anne, ben buradayım; anne, ben buradayım, demiş.\n\nBunları söyleyip yerinden çıkmış ve annesinin yanına gitmiş. Bir tane çocuklarının kaldığını gören Edik, çok sevinmiş ve kocasına yemek hazırlamaya başlamış. Hazırlanan yemeği alan çocuk, tarladaki babasına götürmüş. Ekmeği eşeğin üzerine koymuş, kendisi de eşeğin kulağına girmiş. Tarlaya yaklaştığı zaman babasına sormuş:\n\n— Ortadan mı geleyim, kıyıdan mı? Babası:\n\n— Ortadan gel oğlum, ortadan, demiş.\n\nBedik, bunları söylemiş. Sağına, soluna bakmış fakat oğlunu görememiş. Çocuk bir kere daha sormuş:\n\n— Ortadann mı geleyim, kıyıdan mı? Babası yine oğluna:\n\n— Ortadan gel oğlum, ortadan, demiş.\n\nBunun üzerine oğlan, babasının yanına gidip eşeğin kulağından çıkmış. Babası yemeği eşeğin üzerinden indirip yemeye başlamış. Bu sırada oğlan babasına:\n\n— Sopayı ver de öküzlerle şu tarlayı süreyim, demiş.\n\nSarı öküz yatıyorken, diğeri de ayaktaymış. Oğlan sarı öküze sopayla dürtünce, öküz ayaklanmış. Öküz kalkıp daha bir adım bile atmadan, tuvaletini yapmaya başlamış. Yaptığı pislik, oğlanın üzerine düşüvermiş. Oğlan neredeyse karınca kadar olduğu için, pisliğin altında kalmış. Babası bunları görünce, oğlunun öldüğünü düşünüp hemen koşmuş. Sopanın demir ucuyla pisliği karıştırıp bakmış, oğlunu bulamamış. Tam umudunu kesmişken oğlu, seslenmiş:\n\n— Buradayım baba, buradayım.\n\nSesin geldiği yere bakıp oğlunu gören adam çok sevinmiş. Yediği yemeklerin kaplarını eşeğin üzerine koyup, oğlunu eve doğru yolcu etmiş.&nbsp;Oğlan yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolda sürüsüyle birlikte bir çobana rastlamış. Küçüklüğünden faydalanıp çobanla biraz dalga geçmeye karar vermiş. Eşeğin kulağından çobana seslenmiş:\n\n— Çoban, çoban! Sürüne kurt geldi.\n\nÇoban etrafa bakmış, kimseleri görememiş. Ortalıkta eşekten başka bir şey yokmuş. Çocuk tekrar bağırmış:\n\n— Çoban, çoban! Sürüne kurt geldi.\n\nBu sözleri duyan çoban, yine kimseyi göremeyince etrafa seslenmiş:\n\n— Benimle dalga mı geçiyorsun? Kimsen ortaya çık, demiş.\n\nBu sözlerden sonra oğlan, eşeğin kulağından çıkıp kendisini çobana göstermiş. İyice sinirlenen çoban, oğlanı kovalamaya başlamış. Oğlan kaçıp çoban kovalarken oradan uzaklaşmışlar. Bu arada oğlanın şakası gerçek olmuş ve çobanın sürüsüne kurt gelmiş. Bunu fark eden oğlan, hemen koşup sürüyü kurtarmış. Çoban da oğlanı affedince, eşeğin kulağına girip tekrar yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, sonunda evine varmış. Annesi heyecanla oğluna sormuş:\n\n— Babana yemeğini götürdün mü, oğlum? Oğlan:\n\n— Evet anne, götürdüm, demiş.\n\nYemeğin yerine ulaşacağından hiç umudu olmayan anne, bu duruma çok sevinmiş. Oğluna sevinçle:\n\n— Aferin oğlum, demiş.\n\nAkşam olunca, Bedik tarladan evine gelmiş ve hemen karısıyla oğlunun yanına gitmiş. Oğluna baktıktan sonra oğlunun gün boyu kendisi için yaptıklarını düşünmüş ve karısına dönüp:\n\n— Allah’a bin şükür, bize bir evlat verdi, demiş.\n\nHepsi de sevinçlerinden birbirlerine sarılmış ve hayat boyu böyle mutlu kalmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Eksik Ayakkabı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde, bir padişah yaşarmış. Bu padişahın bir oğlu varmış. Padişahın oğlu hiç kız beğenmezmiş. Padişah her yerde oğluna kız ararmış. Ne kadar arasalar da oğlu, padişahın bulduğu hiçbir kızı beğenmemiş.\n\nPadişahın oğlu bir gün atını su içmesi için çeşmeye götürmüş. At su içmek için çeşmeye ne zaman eğilse suyu içmez geri sıçrarmış. At böyle sürekli sıçrayınca padişahın oğlu eğilmiş suya bir bakmış ki suda bir ayakkabı var. Ayakkabıyı eline almış ki dünya güzeli bir ayakkabı. Oğlan:\n\n— Bu ayakkabı kimin ayağına olursa bu kızı ben alacağım, demiş. Padişah emir vermiş, her yerde tellâllar bağırmış:\n\n— Bu ayakkabı hangi kızın ayağına olursa padişah oğlu onunla evlenecektir, diye. Padişahın askerleri, köy köy gezmeye başlamışlar. Gezerken bir köyde durmuşlar. Oradaki bir kadın:\n\n— O ayakkabı bizim kızın ayakkabısı, demiş.\n\nBu kadın, üvey anne imiş. Tek kendi kızı padişahın oğlu ile evlensin diye kızının ayaklarını yıkamış yıkamış, ayakkabıyı zorla ayağına oldurmuş. Ayakkabı kızın ayağına olduğu gibi askerler padişaha ayakkabının sahibini bulduk diye haber göndermişler.&nbsp;Kızı süslemişler, püslemişler. Davullar, zurnalar çalınmış, kızı getirmişler. Padişahın sarayında ayakkabıyı kıza tekrar giydirmişler. Ayakkabı kızın ayağına olmuyormuş, olmadığı gibi kızı evine geri göndermişler. Diğer yetim kız, ayakkabıları görünce tanımış. Kız, bu ayakkabıyı ben çeşmede düşürmüştüm, diye düşünmüş. Kız askerlere:\n\n— Bu ayakkabı benim, demiş.\n\nAskerler, kızın söylemesi üzerine ayakkabıyı hemen kızın ayağına giydirmişler. Ayakkabı, kızın ayağına tam olmuş. Hemen padişaha kızı bulduk diye haber göndermişler. Padişah ve oğlu gelmişler. Bir bakmışlar ki kız aynı o kadının evinde bulunan hizmetçiymiş. Kadın onu önemsememiş ve kendi kızına ayakkabıyı giydirmiş.\n\nKızı almış, getirmişler. Ayakkabıları tekrar giydirmişler. Ayakkabı, kızın ayağına olmuş. Kız da dünyalar güzeliymiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapıp eğlenmişler.\n\nOnlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Emiş ile Memiş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde, mutlu bir aile yaşarmış. Bunların Emiş ve Memiş adında iki tane oğulları varmış. Bir gün anneleri ölmüş. Babaları başka bir kadınla evlenmiş. Bu kadın, Emiş’le Memiş’i evde istemiyormuş. Babalarına sürekli baskı yapıyormuş.\n\nBir gün hep birlikte ormandan odun toplamaya gitmişler. Üvey anne ve babaları Emiş’le Memiş’e haber vermeden gizlice kaçmışlar. Emiş’le Memiş ormanda yalnız kalmış. Bir süre üvey anne ve babalarını beklemişler. Hava da iyice kararmış. Emiş’le Memiş umudu kesmişler ve ormanda ilerlemeye başlamışlar. Epey gittikten sonra bir ışık görmüşler. Bu, kocaman bir evmiş. Kapısını çalmışlar. Kapıyı kocaman bir dev anası açmış.\n\n— Buyurun evlâtlarım, içeri girin, diye onları içeriye almış.\n\nEmiş’le Memiş olanları anlatmışlar. Geceyi evde geçirmek için dev anasından izin almışlar.\n\nDev anası bunu memnuniyetle kabul etmiş.\n\nOnlara kuş tüyü yataklar hazırlamış. Gece olmuş yatmışlar. Ama dev yatmamış. Çünkü niyeti Emiş’le Memiş’i yemekmiş. Emiş’le Memiş de bunu anlamış ama ona belli etmeden evden kaçmayı düşündükleri için seslerini çıkarmamışlar.\n\nGece yarısından sonra Emiş’le Memiş’in yattıkları odanın kapısı yavaşça açılmış. Gelen, dev anasıymış.\n\n— Kim uyuyor, kim uyanık, demiş. Memiş:\n\n— Emiş uyuyor, Memiş uyanık, demiş.\n\n— Sen neden uyumadın, yavrum, diye sormuş, dev anası. Memiş:\n\n— Anam bana her gece sahanda yumurta yapardı, demiş.\n\nKadın hemen mutfağa gitmiş, sahanda yumurta yapıp Memiş’e yedirmiş. Bir süre sonra tekrar kapı açılmış. Gelen, yine dev anasıymış.\n\n— Kim uyuyor, kim uyanık, demiş dev anası. Emiş:\n\n— Memiş uyuyor, Emiş uyanık, demiş.\n\n— Sen niye uyumadın yavrum, diye sormuş, dev anası. Emiş:\n\n— Anam bana her gece bulgur pilavı yapardı, demiş.\n\nDev anası hemen bulgur pilavı pişirmiş, Emiş’e yedirmiş. Sabaha karşı kapı tekrar açılmış.\n\n— Kim uyuyor, kim uyanık, demiş dev anası. Memiş:\n\n— Emiş uyuyor, Memiş uyanık demiş.\n\n— Sen yine neden uyumadın demiş, dev.\n\n— Anam bana her gece sabaha karşı elekte su elerdi, demiş.\n\nKadın, dereye su elemeye gitmiş. Su elekten sürekli dökülüp gidiyormuş. Bu arada Emiş’le Memiş kaçmaya başlamışlar. Derenin diğer tarafında dev anasıyla karşılaşmışlar. Dev anası:\n\n— Nereye gidiyorsunuz? Derenin o tarafına nasıl geçtiniz, diye bağırmış. Emiş’le Memiş:\n\n— Boynuna oradan büyük bir kaya bağla. Suya atla, karşıya geçersin, demişler.\n\nKadın boynuna büyük bir kaya bağlayıp suya atlamış ama kayanın ağırlığından dibe batıp boğulmuş. Emiş’le Memiş hemen evlerine gitmişler. Olanları babalarına anlatmışlar.\n\nBabaları zaten çoktan pişman olmuşmuş. Üvey anneyi evden kovmuş. Hep birlikte mutlu, mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "EŞEK PRENS",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir köyde tek başına yaşayan bir adam varmış. Bu adam bir gün tarlaya gitmiş. Burada iş yaparken, bir eşeğe rastlamış. Bu eşek konuşabiliyormuş. Adama yalvarmış, yakarmış. Onu evine götürmesini istemiş.\n\nAdam eşeği alıp götürmüş. Eşek, bu sefer de onu yukarıya çıkarmasını istemiş. Adam bunu da kabul etmiş, eşeği alıp yukarıya çıkarmış. Eve girip yukarıya çıkınca, eşek birdenbire dalyan gibi bir delikanlıya dönüşmüş. Adam buna çok şaşırmış. Delikanlı, adama:\n\n— Gidip bana padişahın kızını isteyeceksin, demiş.\n\nAdam çaresiz kabul etmiş. Fakat ertesi gün saraya gitmekten korktuğu için, kızı isteyememiş. Akşam eve geldiğinde eşekten dönen oğlan, adama kızı isteyip istemediğini sormuş. Adamın saraya gitmediğini öğrenince sinirlenerek:\n\n— Eğer yarın gidip kızı istemezsen seni öldürürüm, demiş.\n\nErtesi gün, adam çaresiz yola düşüp saraya gitmiş ve kızı istemiş. Padişah, adama cevap olarak şöyle demiş:\n\n— Benim sarayımdan daha güzel, benim sarayımdan daha büyük bir sarayı olana, kızımı veririm.\n\nBu cevabı alan adam, doğruca eve gitmiş. Cevabı merakla bekleyen delikanlı, padişahın kızı verip vermediğini sormuş. Adam, padişahtan aldığı cevabı, delikanlıya iletmiş. Padişahın kendi sarayından daha büyük, daha güzel bir sarayı olana, kızını vereceğini söylemiş.\n\nBu sözleri duyan delikanlı, bunun çok kolay olduğunu söyleyerek, cebinden iki tane kıl çıkartmış. Bu kılları yakınca, dumanından bir cin çıkmış. Bu cin, delikanlıya dileğini sormuş:\n\n— Buyurun efendim, ne istersiniz? Delikanlı:\n\n— Bana padişahın sarayından daha büyük ve daha güzel bir saray yapacaksın, demiş.\n\nDelikanlının dileğini kabul eden cin, o güne kadar gözlerin görmediği güzellikte bir saray yapmış. Saray yapıldıktan sonra delikanlı, adamı saraya göndererek kızı tekrar istetmiş. Delikanlının sarayını gören padişah, kızını hemen vermiş.\n\nPrenses oğlanı hiç görmediği için, önce evlenmek istememiş. Fakat daha sonra delikanlıyı görünce âşık olmuş ve evlenmeye karar vermiş. Bunun üzerine delikanlı ile prenses, kırk gün, kırk gece düğün yapıp evlenmişler.\n\nPadişah, kızının çok mutlu olduğunu görünce, memlekette eğlenceler düzenlemeye devam etmiş. Bu eğlencelerde türlü yarışlar yapılıyormuş. Delikanlı bu yarışlara katılmaya karar vermiş ve prensese şöyle söylemiş:\n\n— Ben bu yarışlara katılacağım. Fakat kapalı elbiseler giyinip yüzümü gizleyeceğim. Böylece kimse beni tanımayacak. Eğer insanlara yarışanın ben olduğumu söylersen, bir daha beni göremezsin. Ayağına demir çarık giyer, eline de demir bir sopa alırsın. Beni aramaya çıkarsın. Fakat ayağındaki demir çarık delinmeden, elindeki demir çubuk eğilmeden beni bulamazsın.\n\nKız bunu kabul etmiş. Eğlencelerin ilk günü, siyah bir kıyafet giyinmiş, siyah ata binmiş ve yarış meydanına gelmiş. Bütün yiğitleri tek tek yenmiş. İkinci gün kırmızı kıyafet giyinmiş, kırmızı bir ata binmiş ve bütün yiğitleri yenmiş. Üçüncü gün de beyaz kıyafetler giyinmiş ve beyaz bir ata binmiş, yarış meydanındaki herkesi yenmiş.\n\nDelikanlının kıyafetlerinden sadece gözleri göründüğü için, kimse onu tanıyamıyormuş. İzleyenlerin hepsi, delikanlının kim olduğunu merak ederek&nbsp;birbirlerine soruyorlarmış. Prenses dayanamayıp:\n\n— O, benim kocam, demiş.\n\nKız, bu sözleri söyler söylemez oğlan duymuş ve ortalıktan yok olmuş. Kız, kocasını bulamayınca ağlamış, üzülmüş. Onu çok sevdiği için, aramaya karar vermiş. Aklına, delikanlının söyledikleri gelmiş. Ayağına demir bir çarık giyinip, eline de demir bir çubuk alıp yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Aylarca kocasını aramış. En sonunda karşısına bakırdan bir ev çıkmış. Evden, elinde testiyle çıkan bir kız görmüş. Hemen kızın yanına gidip sormuş:\n\n— Bakır evden tıngır mıngır çıkan kız, elinde testiyle suya giden kız, buradan bir oğlan geçti. Onu gördün mü? Kız cevap vermiş:\n\n— Yok, ben görmedim ama şu ilerde benim kardeşim oturuyor. Belki o görmüştür.\n\nBunları duyan kız, oradan ayrılıp yürümeye devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. En sonunda gümüş bir eve rastlamış. O evden de elinde testiyle bir kız çıkıyormuş. Prenses hemen gidip ona da sormuş:\n\n— Gümüş evden tıngır mıngır çıkan kız, elinde testiyle suya giden kız, buradan bir oğlan geçti. Gördün mü? Kız cevap vermiş:\n\n— Yok, ben görmedim. Ama şu ilerde benim kardeşim oturuyor, Belki o görmüştür.\n\nGümüş evin önünden de ayrılan kız, yoluna devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. En sonunda altın bir eve rastlamış. Altın evden de elinde testiyle bir kız çıkıyormuş. Hemen o kızın da yanına gidip sormuş:\n\n— Altın evden tıngır mıngır çıkan kız, elinde testiyle suya giden kız, buradan bir oğlan geçti. Gördün mü? Kız cevap vermiş:\n\n— Şuradaki ağacın altında bir oğlan yatıyor, belki aradığın odur.\n\nPrenses hemen kızın gösterdiği ağaca doğru gitmiş ve orada yatan delikanlıya bakmış. Kendi kocası olduğunu görmüş, çok sevinmiş. Daha sonra ayağındaki demir çarığa bakmış ki demir çarık delinmiş, elindeki demir çubuğa bakmış ki demir çubuk eğilmiş.\n\nKocası, kızı affetmiş ve sarılıp barışmışlar. Delikanlı, prensese:\n\n— Gel, seni büyük kız kardeşimin evine götüreyim. Ama şimdi o seni görürse yer. Ben en iyisi, seni bir elma yapıp öyle götüreyim, demiş.\n\nBunları söyledikten sonra, kıza bir tokat atıp elmaya dönüştürmüş. Kızı cebine koyup yola düşmüş ve kız kardeşinin evine varmış. Oraya gidince kardeşi sormuş:\n\n— Senin üzerinden insan eti kokuyor. Söyle bakalım, yanında ne var?\n\nBunun üzerine delikanlı, cebinden elmayı çıkartıp şöyle demiş:\n\n— Bu elma aslında benim karım, yemeyeceksen onu tekrar insan yapayım.\n\nKardeşi, prensesi yemeyeceğine söz vermiş. Bu sözün üzerine elmaya tekrar vurup kızı eski hâline getirmiş. Büyük kız kardeş, içinden:\n\n— Ben yemiyorsam, bari küçük kız kardeşime göndereyim de o yesin, demiş.\n\nİçinden bunları geçirdikten sonra kızı yanına çağırıp:\n\n— Ben seni şimdi küçük kız kardeşimin evine göndereceğim. Sen ondan bir tane kepçe al da gel, demiş.\n\nPrenses bu sözlerin üzerine yola çıkıp küçük kız kardeşin evine doğru gitmeye başlamış. Yolda karşısına kocası çıkmış. Nereye gittiğini sormuş. Prenses, büyük kız kardeşinin, kepçe almak için onu küçük kız kardeşine gönderdiğini söylemiş. Bunun üzerine kocası:\n\n— O seni küçük kız kardeşime yesin diye, göndermiştir. Gidince sen benim dediklerimi yap. Eve gidince açık kapıyı, kapat; kapalı kapıyı, aç. Köpeğin önüne etini,&nbsp;atın önüne de otunu koy. Kardeşim yukarıya çıktığında da hemen kepçeyi alıp kaç, demiş.\n\nPrenses, kocasını iyice dinleyip küçük kız kardeşin evine gitmiş. Kocasının söylediklerini bir bir yapmış. Kapının açık kanadını kapatıp kapalı kanadını açmış. Atın önüne, otunu; köpeğin önüne de etini koymuş. Küçük kız kardeş yukarıya çıkar çıkmaz da evden kaçmış. Küçük kardeş, prensesin kaçtığını fark edince, kapıya kapanmasını söylemiş. Diğerine de kendisinin çıkıp gitmesi için açılmasını söylemiş. Fakat kapı, söylediklerini yapmamış ve küçük kız kardeşe şöyle söylemiş:\n\n— Benim açık kanadımı kapattı, kapalı kanadımı da açtı. Artık ben bunu değiştiremem.\n\nKapıdan umudunu kesen kız, köpeğe koşup yakalamasını söylemiş. Fakat köpek gitmemiş ve kıza şöyle söylemiş:\n\n— O benim önüme et koydu. Ben gidip onu yakalayamam.\n\nBunun üzerine ata yönelen kız, ona da koşup yakalamasını söylemiş. At da onun isteğini kabul etmeyip şöyle söylemiş:\n\n— O benim önüme ot koydu. Ben gidip onu yakalayamam.\n\nOlanlara çok sinirlenen küçük kız kardeş, hemen büyük ablasının yanına gidip bütün olanları anlatmış. Kardeşini dinleyen büyük kız, küçük kıza şöyle söylemiş:\n\n— Bu sefer de onu, ortanca kız kardeşimize gönderelim. Biz yiyemedik, bari o yesin.\n\nDaha sonra prensesin yanına gidip ona şöyle söylemiş:\n\n— Ben şimdi seni, ortanca kız kardeşimin evine göndereceğim. Sen oradan, bir tane elek al da gel.\n\nBüyük kız kardeşin bu isteği üzerine prenses yola düşmüş. Ortanca kızın evine giderken, yine yolda kocasıyla karşılaşmış. Kocası ona nereye gittiğini sormuş. Prenses:\n\n— Büyük kız kardeşin, beni ortanca kardeşine gönderdi. Ondan elek alıp geleceğim, demiş. Bunun üzerine delikanlı prensese şöyle söylemiş:\n\n— Kardeşlerim seni yemeye kararlı. En iyisi, biz seninle buralardan kaçalım.\n\nBu sözleri söyledikten sonra, delikanlı büyük bir kuşa dönüşmüş. Prensesi sırtına alıp uçmaya başlamış. Onlar kaçarken, delikanlının kız kardeşleri de bunu fark edip peşlerine düşmeye karar vermişler. Prensesle birlikte kaçarlarken, kuş hâlindeki delikanlı sormuş:\n\n— Dön arkanı, bir bak bakalım. Peşimizden gelen var mı? Prenses dönüp baktıktan sonra delikanlıya:\n\n— Arkamızdan büyük, beyaz bir bulut geliyor, demiş. Prensesin bu sözlerinin üzerine delikanlı:\n\n— Bu benim küçük kız kardeşimdir. Gel, biz aşağıya inelim, demiş.\n\nOğlan aşağıya inip bir tarlaya dönüşmüş, kızı da tarladaki bir salatalık yapmış. Küçük kız kardeş gelmiş. Aramış, taramış. Onları bulamamış. Eğilip tarladan bir salatalık koparıp ısırmış. Salatalığı yer yemez, kafasındaki saçlarının yarısı dökülmüş. Kız hemen büyük kız kardeşin yanına gidip olanları anlatmış. Anlatılanları dinleyen büyük kız, küçük kıza çıkışmış:\n\n— Aptal kız, anlayamadın mı? İndiğin tarla erkek kardeşimizdi, yediğin salatalık da karısıydı. Ondan senin saçının yarısı döküldü, demiş.\n\nBüyük kız, bu sefer de peşlerine ortanca kız kardeşini göndermiş. Bu sırada prenses ile delikanlı, kaçmaya devam ediyorlarmış. Delikanlı, prensese yine sormuş:\n\n— Dön arkanı, bir bak bakalım. Peşimizden gelen var mı? Prenses dönüp baktıktan sonra delikanlıya:\n\n— Arkamızdan büyük, kara bir bulut geliyor, demiş. Bunları duyan delikanlı:\n\n— Bu benim ortanca kardeşimdir. Gel, biz aşağıya inelim, demiş.\n\nBu sözleri söyleyen delikanlı aşağıya inmiş ve bir havuza dönüşmüş. Prensesi de içindeki su yapmış. Ortanca kız kardeş gelmiş. Aramış, taramış. Onları bulamamış. Çok yorulduğu için, eğilip havuzdan bir avuç su içmiş. Suyu içer içmez, kızın kafasındaki saçın yarısı dökülmüş. Ortanca kardeş, hemen büyük kız kardeşinin yanına gidip bütün olanı, biteni anlatmış. Büyük kız kardeş iyice sinirlenmiş ve ortanca kardeşine de çıkışmış:\n\n— Aptal kız, anlayamadın mı? O havuz erkek kardeşimizdi, içindeki su da karısıydı. Suyu içince, ondan saçın döküldü, demiş.\n\nBüyük kız bakmış ki olmayacak, onların peşine kendisi düşmeye karar vermiş. Bütün bunlar olurken prenses ile delikanlı, kaçmaya devam ediyorlarmış. Delikanlı, sırtındaki prensese tekrar seslenmiş ve şöyle söylemiş:\n\n— Dön arkanı, bir bak bakalım. Peşimizden gelen var mı? Prenses dönüp baktıktan sonra delikanlıya:\n\n— Arkamızdan öyle bir toz duman geliyor ki etraf görünmüyor. Bunları duyan delikanlı:\n\n— O benim büyük kız kardeşimdir. Şimdi ne yapsak onu inandıramayız. Gel, biz aşağıya inelim, demiş.\n\nDelikanlı aşağıya indikten sonra prensesi gül yapmış, kendisi de yılan olup etrafını sarmış. Büyük kız kardeş aşağıya yanlarına inip:\n\n— Beni diğerleri gibi kandıramazsınız. İkinizi de burada öldüreceğim, demiş.\n\nBunun üzerine delikanlı bir şeytanlık düşünüp kız kardeşine şöyle söylemiş:\n\n— Sen bizi öldürmeye öldüreceksin de, ben seni çok özlerim. Gel, son bir kez öpeyim.\n\nDelikanlı yılan hâlinde olduğu için, kız kardeşini tam öpecekken ısırıp oracıkta öldürmüş. Önlerinde engel kalmayınca güzel prensesle delikanlı, kızın memleketine gidip saraylarında sonsuza kadar mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "FADİME KIZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, günahmış. Bir nine varmış. Bu ninenin yedi oğlu, yedi kızı varmış. Çocukları her gün ava gidermiş. Bir gün biri gelmemiş. Bir gün diğeri gelmemiş. Derken yedisi de kaybolmuş. Fadime ile annesi kalmışlar. Annesi ağlarmış durmadan:\n\n— Fadime, yavrularım nereye gitti, diye.\n\nBu kadın ağlaya ağlaya ölmüş. Bir tane tazıları varmış. Tazı bu oğlanların yerini bilirmiş. Çocuklar, yedi sene gelmemişler. Tazı demiş ki:\n\n— Fadime, ben kardeşlerini yerini biliyorum. Sen bana yemek koy, bir heybenin iki gözüne kül doldur. Üstüme koy. Ben giderken kül dökülür çizgi yapar. O çizgiyi takip ederek peşimden gel, demiş. Fadime:\n\n— Tamam, demiş.\n\nBir heybenin iki gözüne kül doldurmuş, sırtına koymuş. Tazı gitmiş, kız gitmiş. Üç, dört günde Kaf Dağı’nın ardında kardeşlerinin yanına varmışlar.\n\nFadime gitmiş ki kardeşleri bir mağarayı ev yapmışlar, orada yaşıyorlarmış. Mağaraya girmiş, kimse yokmuş. Kardeşlerinin avladığı tavşandan yemek yapmış. Evi temizlemiş, yataklarını yapmış. Sonra da bir turşu küpü varmış, küpün içine saklanmış. Kardeşlerinin yedisi de gelip bakmışlar ki yemek yapılmış, temizlik yapılmış. Oğlanlar:\n\n— Bizim eve biri gelmiş, demişler.\n\nTazı, dan dan diye gelmiş, demiş ki:\n\n— Biz geldik. Fadime’yi demem. Anneniz sizin için ağlaya ağlaya öldü.\n\nAkşam olmuş, yatmışlar. Sabah olunca da ava gitmişler. Yine Fadime çıkmış yemek yapmış, temizlik yapmış. Tekrar turşu küpünün içine girmiş. Oğlanlar gelmiş, yine her yer temizmiş ve yemekler de yapılmış. Büyük kardeşi demiş ki:\n\n— Ben burada bekleyeceğim, kim ise bulacağım.\n\nTazıya, bu işi yapanın kim olduğunu sormuşlar. Tazı söylememiş. Oğlanlar her gün takibe başlamışlar. Bir gün kızı yemek yaparken yakalamışlar. Kız:\n\n— Ben, sizin kız kardeşinizim, demiş.\n\nKardeşleri o zaman anlamışlar. Demişler ki:\n\n— Başımızın üstünde yerin var.\n\n&nbsp;Fadime’yi öpmüşler, ipeklere gömmüşler.\n\nBir de orada İnci Dağı varmış. O dağda devler yaşarmış. Fadime’ye oradan inci, mercan getirmişler. Bir gün Fadime, işlerini bitirdikten sonra kardeşlerinin verdiği incileri dizmeye başlamış. İnciyi dizerken tazı demiş ki:\n\n— Fadime, bana bir inci ver.\n\nFadime inciyi vermiş. Tazı:\n\n— Mercan da ver, demiş.\n\nFadime mercanı vermiş. Tazı üçüncüyü de isteyince Fadime demiş ki:\n\n— Vermeyeceğim, verdiklerimi dişinle kırıyorsun. Tazı demiş ki:\n\n— Sen boğazına diziyorsun, bana yapmıyorsun. Fadime kız, vermezsen ateşini söndürürüm.\n\nO zamanlar ateş yakmaya bir şey yokmuş. Közü, küle gömerlermiş. Onunla yakarlarmış. Tazı dama çıkmış, su döküp ateşi söndürmüş. Kız, kardeşlerine sormuş:\n\n— Burada ateş sönse, ateş yakacak başka ateş var mı? Kardeşleri de:\n\n— Devlerde var. Devlerin de közleri sayılı, kimseye vermezler, demişler.\n\nKız inci diziyormuş, bir iplik boynundaymış. Oradan koşarak devlere gitmiş. Kardeşleri gelmeden yemek yapacakmış. Gidip bakmış ki devler uyuyormuş. Yedi devin, yedi karısı varmış. Kız demiş ki:\n\n— Tazı, böyle etti. Bana ateş verin. Demişler ki:\n\n— Bu ateş sayılı, nasıl vereceğiz?\n\nKüçük gelin akıllı imiş. Bir makas getirmiş, közden kesmiş. Buna vermiş. Bir kaba koymuş, eline alıp gelirken o ipek iplik bir yere takılmış. Dev uyanmış:\n\n— Burada adam eti kokuyor, buraya yabancı biri gelmiş, demiş. Karıları:\n\n— Gelmedi kimse, demişler. Kızı saklamışlar.\n\nDev, hâlâ orada insan olduğunda ısrar ediyormuş. Oradan ipeğin ipliğini bulmuş. Oradan sora sora kızın kapısına gelmiş. Fadime bu arada bir ateş yakmış ki ateş neredeyse bacadan çıkacak gibiymiş. Yemeği yetiştireceği için ateşini çok yakmış. Dev, kızın kapısından seslenmiş:\n\n— Ben büyük kardeşinim, ben Mehmet’im. Kapıdan parmağını uzat. Sana yüzük getirdim, yüzük takacağım, demiş. Kız:\n\n— Hayır! Sen devsin.\n\nDeğirmen taşını kapının arkasına koymuş. Dev:\n\n— Yok, ben dev değilim, demiş.\n\nFadime inanmış, parmağını uzatınca dev parmağını koparmış. Fadime oraya düşüp kan içinde kalmış. Kardeşleri avdan gelmişler:\n\n— Kapıyı aç Fadime, biz geldik.\n\nHiç ses yokmuş. Tazı damda yatıyormuş. Tazı demiş ki:\n\n— Dev, Fadime’nin parmağını ısırdı, Fadime içerde yatıyor.\n\nBacadan giremiyorlar, ateş yanıyor. Evin penceresi de yokmuş. Küçük kardeşi demiş ki:\n\n— Ben “Yandım!” dedikçe, beni gönderin, demiş.\n\nBunu bacadan uzatmışlar. “Yandım!” dedikçe daha da uzatmışlar. Aşağı inip bakmış ki bacısı yerde yatıyormuş. Bacısını alıp kenara çekmiş, kapıyı açmış. Kardeşleri içeri girmiş. Kızı ayıltmışlar. Kız başından geçenleri anlatmış. Kardeşleri giyinip, kuşanıp devleri öldürmeye gitmişler.\n\nDevleri öldürmüşler. Devlerin karılarının yedisi de yedi kız kardeşmiş. Bu yedisini, yedi kardeş alıp getirmişler. Fadime, evin tek kızı olunca gelinlerin kaynanası sayılırmış. Kocaları gelinlere demişler ki:\n\n— Fadime ne derse o olacak, demişler.\n\nAradan beş, altı sene geçince gelinler Fadime’yi iyice kıskanmaya başlamışlar. Yedi gelin, Fadime’yi yok etmeye karar vermişler.\n\nBunlar pınardan su getirirlermiş. Bu küçük gelinleri pınara gitmiş. Pınarda bir yılan görmüş. Yılanı bir testinin içine koyup eve getirmiş. Fadime, gelinden su istemiş. Gelin de:\n\n— Al, şu testiden iç. Pınardan yeni getirdim, demiş.\n\nTestiden su içerken yılan, Fadime’nin karnına akmış. Yılan büyüdükçe Fadime’nin karnı da büyümüş. Gelinler kocalarına:\n\n— Kardeşinizin karnı büyüyor. Nereden hamile kaldıysa? Bizim başımıza bela olacak, demişler. Kocaları da:\n\n— Hayır, bizim kardeşimiz yapmaz, demişler. Büyük kardeşe demişler ki:\n\n— Alıp bunu Kaf Dağı’nın arkasına bırakacaksın.\n\nFadime’yi, Kaf Dağı’nın arkasına büyük kardeşi bırakmış. Fadime dağda bir gün durmuş, iki gün durmuş. Bakmış ki bir çadır kurulmuş. Fadime yürüye yürüye çadıra varmış. Çadırın etrafı askerlerle sarılıymış. İçeriye kimseyi almıyorlarmış. Oradan birine sormuş:\n\n— Bu çadırda kim var?\n\n— Burada padişahın oğlu var. Biz de onu bekliyoruz. Gezmeye geldi. Çiçek topluyoruz, eğlendiriyoruz.\n\nKız gidip bir çamın altına oturmuş. Padişahın oğlu da ava çıkmış. Av sırasında köpek, çam ağacına doğru koşmuş. Padişahın oğlu yanındaki cariyelere:\n\n— Canlı ise benim, yok av canlı değilse sizin, demiş.\n\nKöpeğin gittiği yere varmışlar ki bir kadın. Fadime’nin yüzü solmuş. Bitkin hâldeymiş. Çünkü karnındaki yılan kanını emmiyormuş. Hemen Fadime’yi çadıra koymuşlar. Doktora götürmüşler. Karnındakinin yılan olduğunu söylemişler. Doktorlar, karnındaki yılanı çıkarmışlar. Padişahın oğlu demiş ki:\n\n— Ben bununla evleneceğim.\n\nFadime de çok güzelmiş. Fadime’yi bir konağa oturtmuş. İki tane oğlu olmuş. Bir günden, bir gün olmuş. Pencereden bakmış ki büyük kardeşi satıcı olmuş, bir şeyler satıyormuş. Kız, kardeşini tanımış. Kardeşi, Fadime’nin öldüğünü sandığı için tanımamış. Kız, çocuklarına demiş ki:\n\n— Şuradaki adamın yanına git, topacını at ve de ki:\n\n&nbsp;“Yedi kardeş yeğeniyim,\n\nBağ oğlunun doğanıyım,\n\nDön topacım dön. ”\n\nÇocukları da satıcının yanına gidip topacı atmışlar. Sonra da:\n\n— Yedi kardeş yeğeniyim,&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bağ oğlunun doğanıyım,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dön topacım dön, demişler.\n\nSatıcı bu sözlerden kardeşinin orada olduğunu anlamış. Çocuklara:\n\n— Eviniz nerede? Beni evinize götürün, demiş.\n\nÇocuklar bunu eve götürmüşler. Fadime, ağabeyini karşısında görünce sarılıp ağlaşmışlar. Fadime:\n\n— Beni götürüp dağ başına bıraktınız, benden şüphe ettiniz. Oysa karnımdaki yılandı. Padişahın oğlu, beni doktora gösterdi. Karnımdaki yılanı çıkarttı. Benimle evlendi. Ben bir padişah oğlunun karısıyım. Küçük gelinin yalanına inandınız, demiş.\n\nSatıcı, mallarını orada bırakıp evine gitmiş. Demiş ki:\n\n— Kardeşlerim, ben Fadime’yi buldum. Fadime ölmemiş.\n\nKüçük gelin demiş ki:\n\n— Ben ona testi de yılan içirdim. Nasıl ölmemiş?\n\n— Padişahın oğlu ile evlenmiş, iki tane de çocuğu var, diye devam etmiş oğlan.\n\nSonra da yedi kardeşin yedisi de karısını boşamış. Yedisi de gelip padişahın işçisi olmuş. Bütün kardeşler, eskisi gibi bir araya gelmiş. Yiyip, içip yer dibine geçmişler.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "GARİP BİR ÇALGI",
        "text": "Vakti zamanında bir zengin kişinin bir davar sürüsü ve bu sürünün de çok hünerli bir çobanı varmış. Bu çobanın bütün marifeti elindeki çalgıdaymış. Çoban çalgısını çalmaya başladığı zaman koyun ve kuzular yayılmayı bırakıp oynamaya başlarmış. Bunu haber alan sürü sahibi, çok sinirlenmiş. Çünkü koyun ve kuzular hiç yayılamıyorlarmış.\n\nAdam kalkıp bir gün sürünün otladığı yere gitmiş. Çoban, efendisinin geldiğini görünce hemen kalkıp karşılamış. Fakat adama hiçbir şey söylememiş. Bir kıyıya geçip oturmuş.\n\nBir müddet sonra çoban çalgısını çalmaya başlamış. Bütün sürü otlamayı bırakıp çobanın etrafında atlayıp zıplamaya başlamış. Adam hareket etmiş, yerinden kalkmış ve bir kaç adım atar atmaz o da oynamaya başlamış. Dakikalar geçmiş hâlâ çoban çalıyor, onlar oynuyorlarmış.\n\nVakit geç olunca adamın karısı merak edip kocasının yanına gelmiş. Durumu görünce önce çok şaşırmış. Sonra kadın da onlarla oynamaya başlamış. Sonra birer birer evin oğlu, kızı, gelini, damadı ve torunları oraya gelmiş ve başlamışlar hep beraber oynamaya. Çoban çalgısını çala çala, bunları köye getirmiş. Olayı gören köy halkı, sokaklara dökülmüş. Onlar da bu oyuna katılmışlar.\n\nBütün köylü sokakları doldurmuş. Hep beraber oynamışlar. Akşam olmuş, gece olmuş, sabah olmuş oyun bir türlü bitmiyormuş. Durmadan oynuyorlarmış. Belki de hâlâ oynuyorlardır. Artık iş çobanın insafına kalmış. İsterse kıyamete kadar oynatır.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "GELİN AYŞE",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir fakir adam varmış. Günün birinde evlenmiş. Karısıyla üç gün durmuşlar. Üç günden sonra para kazanayım, diye İstanbul’a gitmiş. Bir yıl gitmiş, iki yıl gitmiş, üç yıl gitmiş. Ne bir mektup ne bir haber, ne gelen ne de giden varmış. Sonradan bir mektup yazmışlar:\n\n— Hanımın kötü yolda geziyor, gel yetiş, demişler. Bunu da adam gelsin, diye yazmışlar. O adam da hemen köyüne gelmiş. Üç sene çalışmış, üç lira para kazanmış.\n\nO, köye gelince önüne tellâl çıkmış:\n\n— Bir lira verene bir cevabım var, diye bağırıyormuş.\n\nBir lirayı çıkarmış, ona vermiş. Tellâl:\n\n— Gözünle görmediğini söyleme, demiş.\n\n— Daha, daha, demiş.\n\n— Dahası yok, demiş tellâl.\n\nOradan başka bir sokağa girmiş. Yine bir tellâl önüne çıkmış:\n\n— Bir lira verene bir cevabım var, demiş. Bir lirayı da ona vermiş. O da demiş ki:\n\n— Elinle koymadığını yeme.\n\n— Daha, daha, demiş. Tellâl:\n\n— Dahası yok, demiş. Başka tarafta, yine bir tellâl önüne geçmiş:\n\n— Bir lira verene bir cevabım var, demiş.\n\nBir lirayı da vermiş. O da demiş ki:\n\n— Üstüne düşmeyen cevabı söyleme. Adam:\n\n— Daha, daha, demiş. Tellâl:\n\n— Dahası yok, demiş.\n\nCebinde hiç parası kalmamış. Bir konağa misafir olmuş. Oraya gelmiş ki bir gelin elini göğsüne bağlamış, camdan bakıyormuş. Bu gelin neden burada diye kızacakken, verdiği bir liranın cevabı aklına gelmiş, konuşmamış.\n\nTellâl, “Üstüne düşmeyen cevabı söyleme” demişti. Adamın içine bir korku düşmüş. Sonra yüzünü yıkamak için leğen getirmişler, su testisini getirmişler ama leğenin içinde bir adam kafası varmış. Adam bunun sebebini soracakken bir liranın cevabı aklına gelmiş.\n\nAkşam olmuş, yemekler önüne gelmiş. Yemekte biri tazı, biri kedi yiyormuş. Yine soracak, yine bir liranın cevabı aklına gelmiş. Onu da sormamış.\n\nGece olmuş. Yatağına yatmış ama bir türlü uykusu gelmiyormuş.\n\n— Bura ne biçim yer, ben buraya neden geldim? Sabah olsa da kaçsam, diye kendi kendine söyleniyormuş.\n\nSabah kalkmış, oradan kaçmaya çalışmış. Oradan bir ses:\n\n— Dur, gitme, demiş. Adam:\n\n— Tamam, ama burada beni öldürecekler, demiş. Aynı kişi adama:\n\n— Neden buraya geldin de gelin orada ne yapıyor demedin?\n\n— Ne bileyim, vardır bir şeyi.\n\n— Adam kafasının üstünde elini yıkadın. Neden sormadın?\n\n— İşte, sormadım.\n\n— Neden yemeği tazı ile yedin, onu da söylemedin.\n\n— Ne bileyim, sizin âdetiniz böyle diye söylemedim.\n\n— O zaman dile bizden, ne dilersen.\n\n— Sağlığınızı diliyorum, ben sadece buradan gitmek istiyorum.\n\n— Sağlığımdan sana fayda yok, ne diliyorsan dile benden.\n\nMeğer bu kişi her soru soranı öldürürmüş. İlk kez adam soru sormamış.\n\nAdama bir at vermiş. Adamı yolcu etmiş.\n\nAdam, karısı için kötü haber almıştı ya, gelini sınamak istemiş. Gelinin olduğu köye gelmiş. Gelin de pınardan su dolduruyormuş. Adam, gelinin yanına gelmiş:\n\n— Pınarın başında duran gelin,\n\n&nbsp;Ak elleri suya vuran gelin,\n\n&nbsp;Ak ellerden bir su ver de,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; İçeyim de kandır gelin, demiş.\n\n&nbsp;\n\nGelin:\n\n— Ben suyumu vermem yâda,\n\n&nbsp;Belki aslı haram zaten,\n\n&nbsp;İn atından iç suyunu,\n\n&nbsp;Var, git yolcu yollarına, demiş.\n\n&nbsp;\n\nAdam:\n\n&nbsp;\n\n— Hastayım, attan inemem,\n\n&nbsp;İnersem tekrar binemem,\n\n&nbsp;Ben içtiğimden kanamam,\n\n&nbsp;Bir su ver de kandır gelin.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;Bir çala gördüm yüzünü,\n\n&nbsp;Sürmeli sandım gözünü,\n\n&nbsp;Kırma kizirin sözünü,\n\n&nbsp;Bir su ver de kandır gelin, demiş.\n\nGelin:\n\n— Kizir dediğin köpektir,\n\n&nbsp;Onun yediği kepektir,\n\n&nbsp;Benim yârim İstanbul’dadır.\n\n&nbsp;Ben suyumu vermem yâda, demiş.\n\n&nbsp;\n\nBöyle söyleyince, oğlan demiş ki:\n\n— Aslı yok, bu haberin. Karım bana ihanet etmemiş, demiş.\n\nOradan gelmiş, bir odaya misafir olmuş. Gece orada kalmış. Sabah olmuş. Sabahleyin evine gitmiş. Pencereden bakmış ki kadın bir adamla yatıyormuş. Meğer bu zaman içinde kendi çocuğu olmuş, haberi yokmuş.\n\nPencereye vurmuş, gelin sesi duyunca dışarı çıkmış. Adam:\n\n— Sabah oldu tandır gelin,\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;Kalk ateşini yandır gelin,\n\n&nbsp;Koynundaki yatanı da,\n\n&nbsp;Şu bana bildir gelin, demiş.\n\n&nbsp;\n\nGelin:\n\n&nbsp;\n\n— Sabahtan kandırmışım,\n\n&nbsp;Ben ateşimi yandırmışım,\n\n&nbsp;Koynumda yatanı da,\n\n&nbsp;Ağ mememle emzirmişim, demiş.\n\nO zaman karısın yatağında yatanın, oğlu olduğunu anlamış.\n\nAdam devam etmiş:\n\n— Aşağıdan gelir ferman,\n\n&nbsp;Dizimde kalmadı derman,\n\n&nbsp;Zala gelin, canım kurban,\n\n&nbsp;Aç kapıyı, al içeri, demiş.\n\n&nbsp;\n\nGelin:\n\n&nbsp;\n\n— Aşağıdan gelir ferman,\n\n&nbsp;Dizine oluyum derman,\n\n&nbsp;Kolum yastık, saçım yorgan,\n\n&nbsp;Gir içeri nazlı yârim, demiş.\n\nBöylece birbirlerine kavuşmuşlar. Mutlu bir ömür sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "GENÇLİKTE Mİ KOCALIKTA MI",
        "text": "Bir avcı varmış, av yaparmış. Geçimini av yapmakla sağlarmış. Akşama kadar tavşan, kuş, ne ise avlar. Akşamleyin alıp çocuklarına getirirmiş. Evde, gelen avları pişirip yerlermiş.\n\nAvcı bir gün eline tüfeğini alıp tepelere av yapmaya çıkmış. Av yaparken derinden bir ses gelmeye başlamış:\n\n— Avcı, başına bir bela gelecek. Gençlikte mi istersin, kocalıkta mı?\n\nAvcı korkmuş, cevap vermeden av yapmayı bırakıp eve gelmiş. Hanımına durumu anlatmış:\n\n— Bu gün av yaparken derinden bir ses geldi. “Senin başına bir belâ gelecek. Gençlikte mi istersin, kocalıkta mı istersin?” dedi. Ben de eve geldim. Karısı:\n\n— Aldırma, bir şey olmaz, demiş.\n\nAvcı bir gün sonra yine ava gitmiş. Aynı sesi yine duymuş. Avcı yine korkup eve gelmiş. Durumu karısına anlatmış. Karısı, bu defa da:\n\n— Aldırma, demiş.\n\nÜçüncü gün de aynı şey olmuş. Avcı, eve gelip karısına o gün olanları da anlatmış. Karısı:\n\n— Var, git. Söyle, gençlikte gelsin. Başımıza ne gelecekse gençlikte gelsin. İhtiyarlayınca belâ ile uğraşamayız, demiş.\n\nAvcı, dağa çıkmış. Yüksek sesle:\n\n— Ne belâ gelecekse gençlikte gelsin. İhtiyarlayınca onunla uğraşamayız, demiş.\n\nDerinden gelen ses, yeniden yükselmiş:\n\n— Bu memleketi hemen terk et!\n\nAvcı, eve gelmiş. Hazırlıklarını yapmışlar.\n\nAvcı ile karısının iki çocukları varmış. Onları da yanlarına alıp çıkmışlar yola. Sırtlarında yük, kucaklarında çocuklar akşama kadar yürümüşler. Bir ırmağın kenarına varmışlar. Irmak derin ve genişmiş. Avcı çocukların birini omzuna alıp karşıya geçirmiş. O sırada ırmağın karşı tarafında bir çoban koyun otlatmaktaymış. Çocuğu ona teslim edip geri dönmüş. Diğer çocuğu da almış, karşıya geçirmek için yola çıkmış. Irmağın ortasında iken çocuğu ırmağa düşürmüş. Su, çocuğu sürükleyip götürmüş. Adam çocuğu aramış, taramış; bulamamış.\n\nBakmış, ondan fayda yok. Karısını ve eşyaları alıp karşıya geçmiş. Bir de ne görsün? Ne çocuk var ne de çocuğu emanet ettiği çoban. Bir anda iki çocuğunu kaybeden anne ve baba, feryat edip ağlamışlar. Günlerce aramışlar. Her ikisinin izlerine bile rastlayamamışlar.\n\nBu çocuklar büyümüşler. Birisi koyun çobanının yanında büyümüş. Diğerini ise suya düşünce bir değirmenci kurtarmış. Değirmencinin yanında büyümüş. Gün gelmiş, askere çağrılmışlar. Asker olmuşlar.\n\nBu iki genç askerde, bir yerde karşılaşmışlar. Tesadüfen birbirilerine memleketlerini, babalarını ve annelerini sormuşlar. Birincisi:\n\n— Benim babam avcıydı. Bir meseleden dolayı göç etti. Göç ederken bir ırmaktan geçmek zorunda kaldık. Beni ırmaktan geçirdi. Bir koyun çobanına teslim etti. Diğer kardeşimi sudan geçirirken kardeşimle beraber düştüler, ikisi de boğuldu. Annem de onları kurtarmak için suya girdi, bir daha çıkmadı. Ben, bir koyun çobanının yanında büyüdüm, demiş.\n\nDiğeri de anlatmış durumu:\n\n— Benim babam da avcıymış. Biz de göç ediyormuşuz. Babam beni ırmağa düşürmüş. Annem ve babam, beni kurtarmaya çalışırken boğulmuşlar. Beni bir değirmenci kurtarmış. Ben de bir değirmencinin yanında büyüdüm.\n\nO zaman her ikisi de birbirine sarılmış. Kardeş olduklarını anlamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "GENÇLİKTE Mİ KOCALIKTA MI",
        "text": "Eskiden, çok zengin bir padişah varmış. Uzun bir süre sefa sürmüş. Padişah bir gece rüya görmüş. Rüyasında bir ses üç defa:\n\n— Senin başına bir felâket gelecek. Bu felâket gençlikte mi gelsin, yaşlılıkta mı gelsin, diye sormuş. Padişah düşünmüş, taşınmış ve sonunda demiş ki:\n\n— Ne gelecekse gençlikte gelsin, yaşlılıkta belki bu yükü kaldıramam, demiş.\n\nSabah uyanmış. Gece gördüğü rüyayı düşünmüş. Sonunda bu rüyanın kendisi için bir işaret olduğuna karar vermiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Bir gün davarlara bakan çoban gelip padişaha:\n\n— Padişahım, sürünüzdeki koyunları eşkıyalar önlerine katıp götürdüler. Onlara karşı koymaya çalıştım ama beni de etkisiz hâle getirdiler. Bir şey yapamadım, demiş.\n\nPadişah, tam çobana kızacakken gördüğü rüyayı hatırlamış. Bu olayın rüyası ile ilgili olabileceğini düşünmüş ve çobana kızmamış.\n\nAradan birkaç gün geçmiş. Sığır çobanı gelmiş, padişaha:\n\n— Padişahım, sığırların hepsini sel aldı, götürdü. Hiçbirini kurtaramadım, demiş. Padişah, yine rüyasını hatırlamış:\n\n— İyi, götürsün. Sen üzülme, demiş.\n\nBir gün deprem olmuş. Padişahın tahtı, sarayı, bütün varlığı yok olmuş. Felâketler böyle üst üste gelince padişahın hiçbir şeyi kalmamış. Bu olaylardan sonra padişah, iki erkek çocuğuyla hanımını yanına almış ve oradan ayrılmaya karar vermiş. Padişah, hanımına:\n\n— Bu yerde artık kalamayız. Buralardan gidelim. Bizi, kimselerin tanımayacağı bir yer bulup orada çalışalım. Kazandığımız parayla da geçimimizi sağlarız.\n\nPadişah ve ailesi yolda giderken büyük bir ırmağa rastlamışlar. Padişah:\n\n— Hanım, ben çocukları tek tek diğer tarafa geçireyim. Daha sonra da gelir, seni geçiririm, demiş.\n\nPadişah, önce küçük çocuğunu alıp karşı tarafa geçirmiş. Diğer çocuğu da karşıya geçirirken küçük çocuğu bir kurdun kaptığını görmüş. Kurdun kaptığı çocuğu kurtarmak isterken farkında olmadan diğer çocuğunu suya bırakmış. Kurdun peşine koşmuş ama yetişememiş. Bu sırada diğer çocuğunun da sulara kapıldığını görünce tekrar geri gelmiş. Padişah, iki çocuğunu da kurtaramamış. Büyük üzüntü içinde:\n\n— Bunlar da mı gelecekti başıma, deyip ağlamış.\n\nBunun üzerine hanımının elinden tutmuş, karşıya geçmişler. Yürüye yürüye hiç tanımadıkları bir köye gelmişler. Bu köyde padişah, çoban olarak iş bulmuş. Hanımı da temizliğe gidiyormuş. Bu sırada köye bir kervan gelmiş. Kervancıbaşı, köy halkına:\n\n— Benim birkaç kirli çamaşırım var. Bu çamaşırları yıkatabileceğim biri var mı, diye sormuş. Köylü:\n\n— Çobanın karısı var. O yıkar, demiş.\n\nKervancıbaşı elbiselerini çobanın hanımına göndermiş. Kadın da bir güzel yıkamış, tertemizce geri yollamış. Kervancı elbiselerini açıp baktığında hayret etmiş ve kendi kendine:\n\n— Bu hanım, kesin görmüş bir kızdır. Sıradan bir hanım bunları böyle bir güzellikte ve beyazlıkta yıkayamaz, demiş. Kervancıbaşı, köyden bir iki kişiye:\n\n— Bu kadını bana gösterin. Gidip ona teşekkür etmek istiyorum, demiş.\n\nKabul etmişler ve kervancıya kadını göstermişler. Çoban, ertesi gün hayvanları alıp otlağa gitmiş. Bunu fırsat bilen kervancıbaşı, hemen çobanın evine gelmiş. Çobanın karısını zorla atına bindirip kaçırmış. Akşam olunca çoban eve geldiğinde karısını bulamamış. Çevredekilere:\n\n— Karımı hiç gören oldu mu, diye sormuş. Onlar da:\n\n— Bir adam geldi, karını atına bindirip kaçırdı. Peşinden koştuk ama yetişemedik, demişler. Bunları duyan çoban:\n\n— Buralarda da artık duramam, demiş.\n\nElindeki asasını fırlatıp, çekip gitmiş. O köyden başka bir yere doğru yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş bir köye gelmiş. Bu köyde iş aramaya başlamış. İş ararken yaşlı bir helvacı görmüş.\n\n— Selamünaleyküm amca, nasılsın?\n\n— Aleykümselam evlat. Sağ ol, iyiyim.\n\n— Amca, iş arıyorum. Bana yanında küçük bir iş verebilir misin, demiş. Yaşlı adam:\n\n— Oğlum, ben de dükkânım da bayağı yaşlıyız. Zaten fazla da iş yapmaz burası. Ben sana nasıl iş vereyim? Hadi işi verdim desem, sana ücret nasıl vereyim, demiş. Padişah:\n\n— Ben, ücret falan istemem amca. Karın tokluğuna çalışırım. İzin verirsen de burada yatarım, demiş.\n\nİhtiyar adam sonunda padişahı işe kabul etmiş. Padişah, başına bir şapka geçirmiş ve işe başlamış. İhtiyar adamın yanında çırak olarak uzun bir süre çalışmış. Onun çalıştığı süre içinde de dükkânın işleri son derece düzelmiş. O bölgenin halkı da onu çok sever olmuşlar ve onu “Keloğlan”, diye çağırıyorlarmış.\n\nAradan yıllar, yıllar geçmiş. Bu bölgede yedi senede bir yapılan padişahlık seçiminin zamanı gelmiş. Bu seçimlerde de yediden yetmişe bütün herkes meydanda toplanırmış. Devlet kuşu adında bir kuş varmış. Bu kuş havada uçar, sonra birinin başına konarmış. Kuş üç sefer uçtuktan sonra yine aynı kişinin başının üzerine konarsa padişah o olurmuş. Tellâl, başlamış bağırmaya:\n\n— Duyduk, duymadık demeyin. Yarın öğleden sonra yediden yetmişe kadar herkes meydanda toplansın. Yarın padişah seçimi var. Devlet kuşu kimin başına konarsa padişah o olacak, demiş.\n\nErtesi gün herkes meydana toplanmış. İhtiyar helvacı da:\n\n— Haydi oğlum, vakit geldi, gidelim, demiş. Padişah:\n\n— Ben burada kimsesiz bir Keloğlan’ım. Bana mı kaldı padişah olmak? Sen kapıyı benim üzerime kilitleyip git, demiş.\n\nİhtiyar helvacı, kapıyı Keloğlan’ın üzerine kilitleyip meydana gitmiş. Herkes meydanda toplandıktan sonra devlet kuşunu bırakmışlar. Kuş havada uzun bir süre dolaşmış, dolaşmış. Gelmiş, helvacının dükkânının çatısına konmuş. İnsanlar şaşkın bir hâlde “Olmadı.” demişler. Kuşu bir kez daha havaya bırakmışlar. Kuş yine dükkânın çatısına konmuş. Bir daha kuşu bırakmışlar, yine aynı yere konmuş.\n\nBunun üzerine helvacıya:\n\n— Senin bu dükkânda kimse var mı, diye sormuşlar. Helvacı:\n\n— Kimsesiz bir Keloğlan var. Gelmek istemedi. Ben de üzerine kapıyı kapatıp geldim, demiş.\n\n— Git, getir hemen onu buraya, demişler.\n\nHelvacı, Keloğlan’ı alıp getirmiş. Kuşu tekrar havaya bırakmışlar. Kuş dolanmış, dolanmış. Gelmiş, Keloğlan’ın başına konmuş. Bir daha kuşu havaya bırakmışlar. Kuş dolanmış. Gelmiş Keloğlan’ın başına konmuş. Bir daha kuşu havaya bırakmışlar. Kuş yine gelip Keloğlan’ın başına konmuş. Üç kez kuş aynı kişinin başına konunca:\n\n— Tamam, bizim yeni padişahımız sensin, demişler.\n\nKeloğlanı alıp götürmüşler. Bir güzel yıkayıp padişahlara yakışır elbiseler giydirmişler. Artık eskisi gibi padişah olmuş. Aradan zaman geçmiş ve halk yeni padişahın yönetiminden çok memnun kalmış. Zaten önceleri de padişahlık yaptığı için hiç zorlanmamış. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalarken bir gün o yöreye padişahın karısını kaçıran kervancı, kervanıyla birlikte satış yapmak için oraya gelmiş. Akşam olunca kervancı meydana çadırlarını kurmuş. Tabi ki kervancının geldiğinden padişahın haberi olmuş. Ancak karısını kaçıran kervancının bu adam olduğunu kesinlikle bilmiyormuş. Padişah:\n\n— Bu akşam kervancıyı saraya misafir edin de onunla bir satranç oynayayım. Kervancılar bu oyunu iyi bilirler, demiş.\n\nSaraydan bir asker göndermişler. Asker, kervancıyı davet etmiş. Kervancıbaşı:\n\n— Padişahımız kusura bakmasın. Eğer ben gelirsem hanımım yalnız kalır. Bu yüzden gelemem, demiş.\n\nAsker, kervancıbaşının cevabını padişaha iletmiş. Padişah da:\n\n— Git, söyle kervancıbaşına. Hiç tasalanmasın, ben iki tane helâl süt emmiş asker gönderirim. Çadırının başında onlar, hiç oturmadan sabaha kadar beklerler, demiş.\n\nAsker, padişahın sözlerini kervancıbaşına iletmiş. Kervancıbaşı:\n\n— Tamam, eğer öyle olursa gözüm arkada kalmadan gelirim, demiş.\n\nAskerler, çadırın başında nöbete geldiklerinde kervancı da sarayın yolunu tutmuş. Gecenin ilerleyen saatlerinde canları sıkılan askerlerin bir tanesi diğerine:\n\n— Yahu, arkadaş. Senin hiç başından önemli bir olay geçmedi mi? Biraz anlat da dileyelim. Bak, vakit geçmiyor, demiş. Diğer asker:\n\n— Ben daha küçükken bir olay yaşadım. Biz iki kardeştik. Babam beni ırmağın diğer tarafına geçirdikten sonra kardeşimi de benim yanıma getireceği zaman, beni bir kurt kaptı götürdü. Daha sonra bu kurdu bir çoban görmüş. Çoban beni kurdun elinden kurtardı. Beni büyüttü. İşte şimdi de askere geldim. Peki, senin başından böyle bir olay geçti mi, demiş. Asker:\n\n— Ben de sana benzer bir olay yaşadım. Biz de iki kardeşmişiz. Babam ağabeyimi karşıya geçirdikten sonra, beni de geçireceği zaman birden ben sulara kapıldım. Beni bir değirmenci bulmuş. Beni büyüttü, daha sonra askere gönderdi, demiş.\n\nTabi askerler böyle sohbet ederken kervancıbaşının hanımı da içeride onları can kulağıyla dinliyormuş. İçeride sevincinden heyecanlanan kadıncağız, hemen dışarı fırlayarak:\n\n— Yavrularım! İkiniz de benim çocuklarımsınız, diye bağırmış ve onlara sımsıkı sarılmış.\n\nAnaları, yavrularını bağrına basıp severken üçü birden uykuya dalmışlar. Sabaha yakın kervancı gelmiş. Bakmış ki karısının kucağında iki askerin ikisi de uyumuş. Hemen onları hiç uyandırmadan padişahın yanına gitmiş.\n\n— Senin helâl süt emmiş dediklerine gel, bak da gör padişahım, demiş.\n\nPadişah adamlarıyla birlikte çadırın yanına gidip bakıyor ki gerçekten üçü birlikte uyumuş. Hemen onları uyandırmış. Padişah:\n\n— Burada neler oluyor böyle? Alın, götürün bunları. İkisinin de kellesini vurun, demiş.\n\nBu sırada kadın hemen konuşamaya başlamış:\n\n— Durun padişahım, olayı ben anlatayım. Bunların ikisi de benim oğullarım. Bunlardan birini küçükken kurt kapmıştı, birini de su alıp götürmüştü. Birini çoban bulmuş, büyütmüş. Birini de değirmenci bulmuş, büyütmüş. Beni de sorarsanız padişahım, ben bu adamın hanımı falan değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Beni zorla kaçırdı. Padişahım, kurtarın beni bu adamdan ne olur! Çocuklarımı bağışlayın, demiş.\n\nAradan geçen yıllarda padişah da karısı da çok değişmiş. Birbirlerini tanıyamamışlar. Padişah duyunca o anda duygulanmış ve kadına sarılmış:\n\n— Sen, benim karımsın. Bu çocuklar da benim çocuklarım. Çocuklarımı ırmağı geçirirken kaybetmiştim. Bugün buldum. Seni de çobanken kaybetmiştim, tekrar kavuştum. Şükürler olsun, demiş.\n\nDaha sonra padişah, karısına ve oğullarına sıkı sıkı sarılmış ve kervancıbaşının başını oracıkta kesmiş.\n\nPadişah, o günden sonra karısından ve çocuklarından hiç ayrılmamış. Hep birlikte mutlu ve varlıklı bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "GEYİK",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Çok söylemek, gayet günahmış. Bir adamın bir kızı, bir oğlu varmış. Bunların da bir üvey anneleri varmış. Üvey anneleri bu çocukları hiç sevmezmiş. Bir gün üvey anneleri kocasına:\n\n— Çocuklarını evden kov, demiş. Kocası:\n\n— Ben çocuklarımı nasıl kovarım? Onlar benim öz çocuklarım, demiş. Kadın:\n\n— Ya onları kovarsın, ya da ben giderim, demiş.\n\nAdamla kadın tartışa tartışa uzun zaman geçmiş. En sonunda kadın kocasını ikna etmiş. Adam çocuklarına:\n\n— Güzel elbiselerinizi giyin, sizi gezmeye götüreceğim, demiş.\n\nAdam çocuklarını almış, ormana götürmüş. Çocuklarına:\n\n— Ben şurada ağaç kesiyorum, diyerek yanlarından uzaklaşmış. Ağacın birine de kabak bağlamış. Kabak, rüzgâr vurdukça takırdıyormuş. Çocuklar ses geldiği için babalarının orada olduklarını sanıyorlarmış.\n\nUzun bir zaman geçmiş. Çocukların babası gelmemiş. Çocuklardan erkek olanı susamış. Bunun üzerine her ikisi bulundukları yerden ayrılmışlar. Bir göletin yanına varmışlar. Erkek çocuk:\n\n— Göletten su içeyim, demiş. Kız çocuğu:\n\n— Eğer geyik izinden içersen, geyik olacaksın; mal izinden içersen, mal olacaksın; at izinden içersen, at olacaksın; it izinden içersen, it olacaksın. Bu sudan içme, demiş. Erkek çocuk:\n\n— Geyik izinden içeyim, geyik olayım, demiş.\n\nGeyik izinden içmiş, geyik olmuş. Geyik olunca oradan uzaklaşmış. Kız çocuğu orada kalmış. Geyik az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Giderken yolda bir ağacın yanına yanaşmış. Bir bakmış ki tık tık eden bir kabak var. Onu görünce:\n\n— Tık tık eden kabacık,\n\n&nbsp; Bizi azıdan babacık.\n\n&nbsp; Tık tık eden kabacık,\n\n&nbsp; Bizi azıdan babacık, demiş.\n\nBabasının bunları bıraktığını anlamış. Bu arada kız, olduğu yerden hiçbir yere ayrılmamış. Bir müddet bekledikten sonra bir adam gelmiş. Kıza bakmış. Onu çok beğenmiş. Kız da ona bakmış. Adama:\n\n— Sen kimsin, niye bakıyorsun, diye sormuş. Adam:\n\n— Ben bir çobanım. Sen çok güzelsin, onun için bakıyorum. Seni çok beğendim. Bana varır mısın, diye sormuş. Kız:\n\n— Babam gelmedi. Ağabeyim de gelmeyecek. Seninle evlenirim, demiş.\n\nÇoban bu kızı almış, eve götürmüş. Evde adamın bir de karısı varmış. Neyse kız onu görmesine rağmen evlenmeyi kabul etmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Mutlu bir şekilde yaşamaya başlamışlar. Fakat kızın kuması, kıza sürekli kötülükler yapıyormuş. Onu rahat bırakmıyormuş.\n\nBir gün gelin ile kuması ırmağa gitmiş. Irmağın kenarına oturmuşlar. Kuma yine bir kötülük düşünmüş. Gelini ırmağa itmiş. İtince gelin ırmağa düşmüş. Büyük bir balık gelmiş. Gelini yutmuş. Gelinin de çocuğu varmış. Korkudan balığın karnında çocuğu doğurmuş. Gelini ırmağa atan kuma oradan ayrılmış. Bir müddet sonra ırmağın kenarına geyik olan erkek kardeş gelmiş. Irmağın kenarındaki ayak izlerine bakmış.\n\n— Şu kardeşimin ayak izleri, şu onun kumasının ayak izleri, demiş. Ayak izlerini bulunca ırmağa seslenmiş:\n\n— Kardeşim, ırmaktan çık, demiş. Kız kardeşi de:\n\n— Çıkamam, alabalık karnındayım. Yavrum da kucağımda, demiş.\n\nGeyik olan erkek kardeş gidip damada haber vermiş. Damadı da bir dalgıç getirmiş. Balığı çıkarmış. Ağzından gelini çıkarmışlar. Kucağında da yeni doğan çocuğu varmış. Gelin, kocasına:\n\n— Beni kumam attı ırmağa, demiş. Bunun üzerine kocası, kumayı kovmuş. Daha sonra ağabeyi de yanlarına gelmiş. Hep beraber mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Geyik Oğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir aile varmış. Bunların bir oğlu, bir de kızı varmış. Mutlu&nbsp;mesut yaşayıp gidiyorlarmış. Aradan zaman geçmiş, bir gün çocukların anneleri ölmüş. Ölünce adam da evlenmiş, çocuklara bir üvey anne getirmiş. Kadın, bunları gün geçtikçe istememeye başlamış.\n\n— Götür, at; bunları sat. Ben bu çocukları istemiyorum, demiş kocasına. Kocası da:\n\n— Nereye götüreyim? Yazık, günah, demiş.\n\nKadına ne kadar ısrar ettiyse de baş gelememiş. Kadın bir gün adama:\n\n— Ya ben kalırım ya da çocuklar, demiş.\n\nAdam çaresiz, çocuklarından vazgeçmiş. Çocukları almış.\n\n— Ormana odun kesmeye gidelim, demiş. Ellerine balta alıp gitmişler. O gün hava hem çok rüzgârlıymış hem de çok soğukmuş. Adam çocuklarına:\n\n— Siz burada oturun, ben biraz odun kırayım, demiş.\n\nİki tane ağacı birbirine bağlamış. Rüzgâr estikçe bu ağaçlar ses çıkartıyormuş. Bu çocuklar da babaları odun kesiyor sanıyorlarmış. Babalarını oldukları yerde beklemişler, beklemişler. Sonunda uykuya dalmışlar. Bir ara uyanmış&nbsp;bakmışlar ki hava kararmış ama hâlâ ses geliyormuş. Babalarının odun kesmeye devam ettiğini sanmışlar. Uyumaya devam etmişler.\n\nÇocuklar sabaha kadar orada kalmışlar. Sabah gözlerini açtıklarında, yanlarında kimse yokmuş. Kalkıp sesin geldiği yöne doğru gitmişler. Çünkü sabah da sesler gelmeye devam ediyormuş. Sesin geldiği yere vardıklarında bakmışlar ki ses ağaçlardan geliyormuş. O an, babalarının kendilerini terk ettiğini anlamışlar. Kız, oğlandan biraz daha büyükmüş. Kız, oğlana:\n\n— Demek ki üvey annem bizi buraya bıraktırdı. Başımızın çaresine bakalım, deyip yola koyulmuşlar. Gitmişler, gitmişler… Yolda giderken oğlan çok susamış.\n\n— Bacı susadım, bacı susadım, demiş. Ablası:\n\n— Az dur. Bak, karşıda dumanlar çıkıyor, köpekler havlıyor. Köy var, demiş.\n\nOğlan duramamış. Bir bakmışlar ki yağmur yağmış. Yoldan geyik geçmiş. Geyiğin izine de su dolmuş. Oğlan o sudan avucu ile almış, içmiş. Geyik olmuş. Kız bakmış ki kardeşi geyik oldu:\n\n— Bak, ben sana biraz sabret demedim mi, demiş. Oğlan:\n\n— Ne yapayım? Dayanamadım, demiş.\n\nBunlar el ele tutuşup uzaktaki köye doğru gitmişler. Köye geldiklerinde o köyün köpekleri, bunları görünce havlamış. Orada köyün adamları, padişaha:\n\n— Padişahım, bir kız çocuğu ile bir geyik geliyor köye, demişler. Padişah:\n\n— Hemen alın&nbsp;gelin. Benim konağıma gelip benim misafirim olsunlar, demiş. Hemen almışlar, konağa çıkarmışlar:\n\n— Kimsiniz, nesiniz, diye sorunca padişah, kız da anlatmaya başlamış:\n\n— Babam bizi odun kesmeye ormana getirdi. Bizi bıraktı, gitti. Biz de bir yer ararken erkek kardeşim çok susadı. Geyiğin izinden su içti. Geyik oldu, demiş. Padişah:\n\n— Tamam, siz burada kalın. Artık burası sizin eviniz, demiş.\n\nYemişler, içmişler; orada kalmışlar.\n\nAradan zaman geçmiş, kız büyümüş. Çok güzel bir kız olmuş. Padişah, oğluna bu kızı almış. Kırk gün, kırk gece düğün yaptırmış. Davul, zurna çaldırmış. Düğün olmuş, akşam yatacakları zaman geyik oğlan:\n\n— Ben bacımla yatarım, demiş.\n\nÇünkü hep bacısı ile yatarmış. Hiç ayrılmıyormuş.\n\n— Olmaz. Bacın evlendi, deseler de geyik oğlan kabul etmemiş. Onların ayak tarafında yatıyormuş. Her gün geyik oğlan:\n\n— Bu bacımın ayağı, bu eniştemin ayağı, diye uyuyormuş.\n\nBunlar çok mutlu yaşamışlar.&nbsp;Aradan zaman geçmiş. Bir gün üvey anneleri, ormana bıraktırdığı çocuklarının yaşadığını duymuş. Geçen zamanda kendisinin de bir tane kızı olmuş. Çıkmış, gelmiş. Saraya misafir olmuş.\n\n&nbsp;— Ben bu kızın annesiyim. Bu da kardeşi, demiş. Padişah:\n\n&nbsp;— Hoş geldin, sefa geldin, demiş. Bunları da ağırlamış, ikramlarda bulunmuş. Burada birkaç gün kalmışlar. Bu üvey anne bunların rahatlıklarını, huzurlarını, mutluluklarını yine kıskanmış.\n\n— Ben, bu kızı öldürmeliyim ki benim kendi kızımı padişahın oğluna vereyim, diye düşünmüş. Geyiğin bacısı da hamileymiş. Bir gün dere kenarında çamaşır yıkamaya gitmişler. Üvey annesi:\n\n— Altınını, incini çıkar da suya düşmesin, demiş.\n\nGeyik de tabi bacısı ile berabermiş. Zaten bacısından hiç ayrılmıyormuş. Altınını, incisini aldıktan sonra çamaşır yıkarlarken üvey annesi bu kızı suya itmiş. Geyik hemen fark edememiş. Bacısını göremeyince:\n\n— Bacım nerede, diye sorduysa da kimse bir şey söylememiş. Kardeşini bulamamış.\n\nÜvey anne akşam eve gelince kendi kızına, o kızın elbiselerini giyindirmiş. Altınlarını takmış. Padişahın oğlunun odasına göndermiş. Akşam yatacakları zaman kız:\n\n— Bu geyik bizimle yatmasın, demiş. Kocası:\n\n— Nasıl olur? Sen geyiksiz yatmazdın, demiş.\n\n— Olsun. Her gün bizimle yatıyor, artık istemiyorum, demiş.\n\nGeyik oğlanı ikna edememişler, yine onlarla yatmış. Geyik oğlan:\n\n— Bu eniştemin ayağı, bu yad ayağı, diyormuş. Padişahın oğlu:\n\n— Allah, Allah! Bu niye böyle diyor ya, hep “bacımın ayağı” derdi, demiş. Kız:\n\n— Bilmem. Geyik aklı işte, demiş.\n\nPadişahın oğlu, durumu anlayamamış.&nbsp;Aradan zaman geçmiş kız, annesine:\n\n— Bu böyle olmayacak. Bu geyiğin de başını kaybedelim, demiş. Annesi bir plan yapmış:\n\n— Sen hastalan, yat. Geyiğin etini yersem iyi olurum, de. Geyiği kestirelim, demiş.\n\nSabah olunca kız yatağın altına kuru yufkayı sermiş. Döndükçe, ekmekler çıtırdamaya başlayınca:\n\n— Ben çok hastayım, kemiklerim kırılıyor. Geyiği kesin, yiyeceğim. Yoksa iyi olmam, demiş. Kocası:\n\n— Nasıl olur? Sen kardeşinin gözünden gözüne inanıyordun. Nasıl kestirirsin, nasıl yersin? Sen deli misin, demiş.\n\n— Olsun. Ne yapayım? Çok hastayım. Onu yersem, iyi olurum, demiş.\n\nPadişahın oğlu, “Geyik kesilsin” diye emir vermiş. Ocak yanmış, dışarıda sular hazırlanmış. Geyik oğlan, eniştesine:\n\n— Enişte bana biraz müsaade eder misin? Şu deniz kenarına biraz gidip geleceğim, demiş. Padişahın oğlu:\n\n— Tabi, müsaade senin. Git, gel, demiş.\n\nBu geyik oğlan koşa koşa giderken eniştesi merakından geyiği takip etmeye başlamış. Denizin kenarında geyik oğlan:\n\n— Bacı, bacı, can bacı. Kolları mercan bacı. Sularım kaynıyor, tuzlarım dövülüyor. Beni kesecekler. Ben ne yapayım, can bacı, demiş. Denizden bir ses gelmiş. Bacısı:\n\n— Kardeş&nbsp;kardeş&nbsp;can kardeş. Dişleri mercan kardeş. Alabalık yuttu beni, bey oğlu kucağımda. Ya ne yapayım, can kardeş, demiş. Padişahın oğlu bütün bunları duymuş. Hemen:\n\n— Çabuk, oltacılar gelsin. Denize olta atsın, balığı çıkarsınlar, demiş.\n\nHemen oltacılar gelmiş. Alabalığı çıkarmışlar. Hemen karnını yarmışlar ki kız balığın karnında doğum yapmış. Kucağında da nur topu gibi bir oğlan çocuğu varmış. Oğlunu ve karısını alıp eve getirmiş. Dünyalar onun olmuş, çok sevinmiş. Padişahın oğlu, habercileri ile saraya haber göndermiş:\n\n— Üvey anne ile kızını kaçırmayın, bir odaya kilitleyin, demiş.\n\nCariyeler anne ile kızı bir odaya kilitlemişler. Padişahın oğlu; geyik oğlan, karısı ve çocuğuyla gelince üvey anneyle kızı çok şaşırmışlar. Padişahın oğlu iki tane katırın birini aç, birini de susuz bırakmış. Üç gün aç&nbsp;susuz kalan katırlar çılgına dönmüşler. Üç gün sonra anne ile kızı katırların kuyruğuna bağlamışlar. Bir kamçı vurmuşlar. Böylece cezalarını almışlar.\n\nBundan sonra padişahın oğlu, kız ve geyik oğlan mesut&nbsp;mutlu olmuşlar. Yiyip&nbsp;içip muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "GÜL KIZ İLE KEL KIZ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, gayet günahmış. Bir ananın, bir babanın bir kızı varmış. Bir has bahçeye gider, her gün bahçe beklermiş. Bir kuş gelirmiş:\n\n— Ah kız sana, vah kız sana! Kırk gün, kırk gece meyyit* başı bekleyeceksin, dermiş.\n\nKızın annesi, babası çok huzursuz olmuş. Her gün kuşun konduğu ağaçları kesmişler, has bahçeyi kurutmuşlar. Günün birinde:\n\n— Göçüp gidelim buralardan, demişler. Hayvana bir şeyler yükleyip, göçüp gitmişler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe dümdüz gitmişler. Bir konağın önüne varmışlar. Dolanmış, çevrinmiş*, bakmışlar. Bir kapı bulmuşlar. Annesi, babası itelemiş; kapı açılmamış. Kız iteleyince kapı açılmış, kız içinde kalmış. Kıza:\n\n— Ne yapalım, kızım? Senin kaderin de buymuş. Dolan, bir bak. İçerde ne var, ne yok, demişler.\n\nEvde bir anahtar takılıymış. Onu alıp kapalı kapıları açmış. Odaların kiminde can, kiminde mal varmış. Birini de açmış ki bir meyyit yatıyormuş. Kız gelip annesine, babasına anlatmış. Annesi, babası:\n\n— İyi yavrum. Ne yapalım? Senin kaderin buymuş. Allah büyüktür, demişler. Kız:\n\n— Atın torbasını verin de size altın vereyim, demiş.\n\nTorbayı alıp doldurmuş, pencereden atmış. Annesi, babası ağlayarak gitmişler. Konakta her şey varmış. Kaz varmış, tavuk varmış… Kız her gün işe&nbsp;güce bakmış. İbadet etmiş. Kırk günü tamamlamış. Günlerden bir gün kızın canı sıkılmış.\n\n— Şu pencereden bir bakayım, hiç mi can şenliği yok, demiş.\n\nTam kız pencereden bakarken Turna Dağı gibi bir yerden bir göç geliyormuş. Kız bağırmış, bağırmış. Onları yanına getirmiş. Pencerenin önüne gelmişler. Kız:\n\n— Bana bir can şenliği verin, ben de size ağır para veririm, demiş.\n\nHemen bir kız uzatmışlar. Kız parayı verip onları yollamış. Kıza demiş ki:\n\n— Bugün efendinin günü. Sen burada dur. Ben bir abdest alayım. Şu kazı, culuğu* yemliyeyim, geleyim, demiş.\n\nKız gidince meyyit doğrulmuş. Başında duran kıza:\n\n— İn&nbsp;misin, cin misin, demiş. O da:\n\n— İnim de, cinim de. Seni, beni yaratan Allah’ın kuluyum, demiş.\n\n— Kırk gündür beni bekleyen sen misin, demiş. O da:\n\n— Evet, demiş.\n\nKız gelmiş ki meyyit doğrulmuş, öteki kızla evlenmişler bile. Her şey bitmiş. Kız çok üzülmüş. Yanmış, ağlamış. Adı Kel Kız kalmış, ötekinin adı da Gül Kız olmuş. Sabah olmuş. Meyyit evin eksiğini görmeye çarşıya gidecekmiş. Gül Kız ısmarıçlarını* ısmarlamış. Sürmesini, altınını, elbisesini istemiş. Kel Kız’a da sormuş:\n\n— Sen bir şey demiyor musun, demiş. Kel kız:\n\n— Yok, efendi. Benim bir tek isteğim var. Onları alırsan yeter. Bir iğne, bir sabır taşı, bir de baş bıçağı al, demiş.\n\n— Tamam, demiş. Kel Kız tekrar:\n\n— Eğer almadan gelirsen yoluna boz dumanlar çöksün, gelemeyesin, demiş.\n\nAdam çıkmış yola. Çarşıya varmış. Gül Kız’ın eksiklerini almış. Kel Kız’ınkini alırken dükkâncı demiş ki:\n\n— Sen bunları alma, bunlar iyi değil, demiş.\n\nAdam yola çıkmış ki boz dumanlar yolu sarmış. Adam yürüyememiş.\n\n— Kel Kız’ın bana kargışı* tuttu. En iyisi geri dönüp alayım, demiş.\n\nGeri gitmiş, almış. Tekrar eve dönmüş. Adam herkesin ısmarıçlarını vermiş. Kel Kız bir odaya girmiş.\n\n— İğne sen şurada dinle. Baş bıçağı sen de şurada bilen. Sabır taşı sen de sabret, demiş ve anlatmaya başlamış.\n\nBaşından geçen her şeyi anlatmış. Laf bitince sabır taşı ortadan ikiye ayrılmış. Kel Kız:\n\n— Sabır taşı, sen sabredemedin de ben nasıl sabredeyim, demiş ve baş bıçağını almış. Kel Kız bıçağı boğazına çalacağı* zaman adam içeri girmiş, bileğinden tutup bıçağı elinden almış.\n\n— Hâlin böyleydi de niye anlatmadın, demiş. Kel Kız:\n\n— Ne anlatayım? Her şey oldu&nbsp;bitti, demiş.\n\nAdam olan biteni anlamış. Gül Kız’ı göndermiş, Kel Kız’la evlenmiş. Yiyip, içip muratlarına geçmişler.\n\n*meyyit: ölü\n\n*çevrin-: Çevreyi dolaşmak.&nbsp;\n\n*çal-: Kesmek üzere sürmek\n\n*culuk: Hindi\n\n*ısmarıç: Sipariş\n\n*kargış: Beddua\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "HANIM",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir köyde bir karı koca yaşarmış. Kadın etrafındaki diğer kadınları kıskanır, onların kocalarından gördüğü ilginin aynısını kendisi için de dilermiş. Hep böyle kıskançlık içinde geçen zamanda kadın sürekli, niye hanım olamadığını, diğer kadınlardan bir eksiği olmadığını düşünür dururmuş. Kocası da beylik taslar, karısını hep ezermiş.\n\nGünlerden bir gün, kocasını her zaman yaptığından daha çok sıkıştırıp şöyle söylemiş:\n\n— Bey, ben artık hanım olmak istiyorum. Benim diğer kadınlardan ne eksiğim var, diyerek yalvar yakar olmuş. Bunun üzerine kocası, kadına:\n\n— Tamam, sen bugün hanımsın, deyip karısını başından savmış ve işinin yolunu tutmuş.\n\nKocasının bu sözlerine çok sevinen kadın, ağzına lâyık bir yemekle mutluluğuna mutluluk katmak için, ocağa bir tavuk koymuş. Akşama eve gelen kocasından, böylece daha fazla iltifat duyacakmış. Yemeği ocağa koyup, evinin önündeki sedire oturan kadın, keyifle etrafı izlemeye başlamış. Bu sırada iki tane Çingene gelmiş, kadına şöyle söylemişler:\n\n— Kardeş, bize biraz yiyecek bir şeyler ver de, biz gidelim. Kadın:\n\n— Hiç yerimden kalkamam, demiş.\n\nÇingeneler bu işe şaşırmışlar. Çünkü köy çok yardımsever insanlarla doluymuş. Kadına bunun nedenini sormuşlar. O da Çingenelere şöyle cevap vermiş:\n\n— Kocam bugün beni hanım yaptı. Ben ayağa kalkamam, siz içerden bir şeyler alın.\n\nUyanık Çingene, tenceredeki tavuğu görünce, hemen bir şeytanlık düşünmüş. Kadına bir ders vermeyi kafasına koymuş. Torbasındaki çarıklarla, tenceredeki tavuğun yerini değiştirmiş. Bizim hanım her şeyden habersiz, Çingenelerin gidişini seyretmiş.\n\nAkşama kocası eve gelip çok yorulduğunu söyleyerek, yemek istemiş. Kadın tencereyi getirip sofraya koymuş. Kocası tencerenin içinde çarıkları görünce, karısına çıkışmış. Karısı da altta kalmamak için şöyle söylemiş:\n\n— Sen beni hanım yaptın ya, unuttun mu? Adam yaptığı hatayı anlayarak, karısına:\n\n— Bundan sonra ne sen, hanım ol ne de ben, bey olayım. Kendi hâlimizde yaşayalım, diyerek olayı tatlıya bağlamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "HEÇ (HİÇ)",
        "text": "Bir gün bir çocuğu anası tuza göndermiş. O zaman tuza, “heç” derlermiş. Çocuk unuturum korkusuyla:\n\n— Heç&nbsp;heç,diye söylenerek yola koyulmuş. Yolu bir dere kıyısından geçiyormuş. O anda balık tutmakla uğraşan biri, çocuğun:\n\n—&nbsp; Heç&nbsp;heç,&nbsp;dediğini duyunca sinirlenmiş.\n\n— Ulan, heç deme! Beşi&nbsp;onu bir; onu beşi bir,&nbsp;desene, demiş.\n\nÇocuğa bir de tokat vurmuş. Bunun üzerine çocuk, “heç”i unutup balıkçının dediğini söylemeye başlamış. Az gitmiş, uz gitmiş. Bu sefer bir cenazeye rastlamış. Çocuğun bu sözlerini duyan cemaatten biri yanına gelmiş:\n\n— Ayıptır&nbsp;oğlum. Hiç böyle söylenir mi? Allah rahmet eylesin,&nbsp;deyiver, demiş.&nbsp;Çocuk bu defa da:\n\n— Allah rahmet eylesin,&nbsp;sözünü ezberleyerek yoluna devam etmiş. Önüne bir köpek ölüsü çıkmış. Çocuk, köpeğin başında bu sözleri söyleyince oradan geçen biri:\n\n— Ne pis kokuyor denir, köpeğe. Allah rahmet eylesin denmez, demiş.\n\nÇocuk bu sefer bu sözleri tekrarlayarak yürürken bir kadın bu sözleri duymuş ve sinirlenmiş:\n\n— Ohhh, hoşuma gitti,&nbsp;desene demiş ve çocuğu azarlamış.\n\nÇocuk kadının dediği bu kelimeleri tekrarlayarak çarşıya doğru yürümeye devam etmiş. Yolda bir anlaşmazlıktan kavga eden iki kişiye rastlamış. Çocuğunun yanlarında:\n\n—&nbsp; Ohhh, hoşuma gitti, diye söylenmesi bunların canını sıkmış:\n\n— Oğlum, dövüşmeyin ağalar, ayıptır,&nbsp;desene, demişler.\n\nÇocuk bir zaman da bu kelimeleri söylenerek yol almış. Bu sırada çocuk boğuşan itleri görüp:\n\n—&nbsp; Dövüşmeyin ağalar, ayıptır,&nbsp;demiş. O sırada yoldan geçen birisi:\n\n— Öyle denmez. Hooşt bırak, hoşt bırak,&nbsp;desene, demiş.\n\nÇocuk sonunda çarşıya gelmiş. Bu sırada çocuk bir ayakkabıcı dükkânın önünden geçerken ayakkabıcının, elindeki deriyi dişiyle tutup aşağıya doğru sıvazlayarak düzelttiğini görmüş. Çocuk:\n\n— Hoşt bırak, deyince ayakkabıcı sinirlenip yerinden fırlamış ve çocuğa bir tokat atmış.\n\nÇocuk bu hücum karşısında şaşırmış:\n\n— Ne diyeyim ya, diye sormuş. Ayakkabıca da:\n\n— Hiç. Ne diyeceksin? Doğru yoluna git, diye cevap vermiş.\n\nÇocuk hemen kendini toplamış. Annesinin, kendisinden “heç” (tuz) istediğini hatırlamış. Koşup tuzcu dükkânına tuz almaya gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "HELVACI GÜZELİ",
        "text": "Zamanın birinde, bir ağa varmış. Bu ağanın bir oğlu, bir kızı varmış. Zaman gelmiş, bu ağa oğlu ile hacca gitmeyi düşünmüş. Hocaya gitmiş. Demiş ki:\n\n— Hoca, benim kız sana emanet biz hacdan gelene kadar, diyerek kızı ona emanet etmiş. Oğlu ile beraber hacca gitmiş. Zaman gelmiş, kızın bir ihtiyacı olmuş. Demiş ki:\n\n— Hoca, benim şu ihtiyacım var.\n\n— Tamam.\n\nHoca eksiğini alıp da kapıdan verirken kız, elini uzatmış da alıyormuş. Hoca demiş ki:\n\n— Bunun eli bu kadar güzelse kendi ne kadar güzeldir? Kapıyı zorlamış. Hoca, içeri girmeye çalışmış. Kız uğraşmış, içeriye almamış. Kapıyı kilitlemiş. Bir de ağa hacdan dönüyor, diye duyulmuş. Hoca tutuşmuş, düşünmüş ki:\n\n— Ağa hacdan gelince kızı, babasına söyler. Ağa beni sağ gezdirmez. Ben ne yapayım, demiş.\n\nKayseri gibi bir yere varmış, oturmuş. Ağayı karşılamış.\n\n— Ağa, utanaraktan geldim. Ya, senin kız yanına bir adam aldı, onunla yaşıyor. Üzülerek söylüyorum.\n\n— Sen git, bu kızı kaybet. Ben ondan sonra köye gelirim.\n\nAğa, oğluyla hocayı köye salmış. Oğlu, kızı uyurken alıp ormana götürmüş. Namusumuzu kirletti, diye kızın kanlı gömleğini babasına getirecekmiş. Kız kardeşine dayanamamış, usulca bir taşın üzerine bırakmış. Oradan bir kuş vurmuş. Kuşun kanını gömleğe batırmış, alıp gelmiş.\n\n— İşte, öldürdüm baba, demiş.\n\n&nbsp;Kız uyanmış ki bir ormanın içindeymiş. Çaresizce o yana dolanmış, bu yana dolanmış. Bir kenarda çeşme varmış. Orada otururken bir delikanlı at sulamaya gelmiş. Oradan kızı almış, eve götürmüş. Kıza demiş ki:\n\n— Nesin? Necisin? Kimsin?\n\n— …\n\nBu adam bununla evlenmiş. Üç tane çocuğu olmuş ama hâlâ kız hiç konuşmuyormuş. Sonuncu çocukta içeride ninni söylerken, ağlayarak demiş ki:\n\n— Ben zamanın birinde ağanın kızıydım. Hocanın biri bana böyle etti, böyle etti, demiş.\n\nAdam bunları dışarıdan dinliyormuş. Adam da padişahın oğluymuş. Bunun ağlamasına dayanamayarak karısının yanına bir vezir katmış.\n\n— Hadi, sen git. Babanı gör, demiş.\n\nGiderken bir ormanda konaklamışlar. Vezir, askerleri uzak bir çadıra yatırmış. Kendisi, kızın çadırının yanına yatmış. Gece yarısı vezir, kıza yakınlaşmak istemiş. Yatağına gelmiş. Kız, veziri yanına koymak istememiş. Vezir demiş ki:\n\n— Çocuklarını keserim, benimle olacaksın.\n\n— Olmam.\n\nÇocuğun birini kesmiş. Yine olmam, demiş. İkinci çocuğu kesmiş. Yine olmam, demiş. Üçüncü çocuğu kesmiş. Yine olmam, demiş.\n\nVezir hâlâ ısrar edince, kız:\n\n— Ben bir dışarı çıkayım, ondan sonra tamam, demiş.\n\nVezir, kızın beline kaçmasın diye, bir ip bağlamış. Kız çalının arkasına geçince kendini siper edip ipi çalıya bağlayıp kaçmış. Kaçınca vezir ipi çekmiş. İpi çekmiş ama bir şey gelmemiş. Geri ipi sürerek varmış, bakmış ki ip çalıya bağlıymış. Vezir, çocukların ölüsünü ve askerleri de yanına alıp padişahın oğlunun yanına gelmiş. Demiş ki:\n\n— Vardım ki karın çocukları kesmiş. Kendisi de çadırdan kaçmış.\n\nKız çalılıklardan aşağıya inmiş ki bir ihtiyar adam, sırtında heybe ve bir çift öküz ile çifte geliyormuş. Kız, ihtiyarın yanına gitmiş:\n\n— Baba, beni evlatlık edinir misin?\n\n— Yavrum, sen gençsin. Ben ihtiyarım. Sana nasıl babalık yapayım?\n\n— Baba. Sen git, bana bir erkek elbisesi getir. Bu erkek elbisesi ile ben sana evlatlık yapayım.\n\nPadişahın gelini olduğu için çokça parası varmış. Adama para vermiş. O da gitmiş, kıza elbise alıp gelmiş. Birlikte yaşamaya başlamışlar. Zamanla bu kızın adı “Helvacı Güzeli” olmuş.\n\n— Baba, biz bir helvacı dükkânı açalım. Ben helva yapayım, sen sat, demiş.\n\nSağdan&nbsp;soldan herkes gelmeye başlamış. Bir de kız dua etmiş ki:\n\n— Allah, o vezir ile hocanın gözünü kör etsin. Benim yanıma gelsinler, demiş.\n\nBunların ikisinin de gözü kör olmuş. Bunlar, kör hâlde gezmeye başlamışlar.\n\nBir de duymuşlar ki bir yerde Helvacı Güzeli varmış. Kör olanların yüzüne elini sürünce gözleri açılıyormuş.\n\n&nbsp;Bu hoca bunu duymuş, ağanın oğlunun yanına gitmiş:\n\n— Falan yerde Helvacı Güzeli varmış. Körleri iyi ediyormuş, demiş. Ağanın oğlu, onu alıp gelmiş. Kız bunları görmüş, tanımış. Gelenleri yedirmiş, içirmiş.\n\nVezir de kızın ününü duymuş. Padişahın oğluna söylemiş. Padişahın oğlu, veziri alıp kızın yanına gelmiş. Kız bunu da tanımış, ağırlamış. Aradan üç&nbsp;beş gün geçtikten sonra kız demiş ki:\n\n— Gelsinler de ben dua edeyim. Allah, onlara iyilik versin.\n\nİlk önce hocayı almış, demiş ki:\n\n— Söyle bakalım, gözlerin neden kör oldu? Doğru söyleyeceksin.\n\nHoca bir şeyler söylemiş. Kız:\n\n— Yok, sen yalan söylüyorsun. Bana doğruyu anlat, demiş.\n\n— Ağanın kızı vardı, babası hacca gitti. Kızı da bana emanet etti. Ben de kıza ilişmek istedim. Allah, benim gözlerimi kör etti.\n\n— Tamam, sen şuraya otur. Kız, veziri çağırmış ve demiş ki:\n\n— Sen anlat, bakalım. Senin gözlerin neden kör oldu?\n\nO da başta yalan söylemiş. Kız:\n\n— Doğruyu söyle, demiş.\n\nBu arada ağanın oğlu da, padişahın oğlu da konuşulanları dinliyormuş.\n\n— Böyle, böyle oldu. Padişahın oğlu, hanımını benimle babasının yanına gönderdi. Benim de gözüm düştü. Onunla olmak istedim. O da bana yüz vermedi. Olmam, dedi. Çocuklarını keserim, dedim. Birinci çocuğu kestim, olmadı. İkinci çocuğu kestim, olmadı. Üçüncü çocuğu kestim, yine olmadı. Sonra ipi çalıya bağladı. Kaçtı, gitti. Ben de padişahın oğluna yalan söyledim. Ondan gözüm kör oldu.\n\nKız dua etmiş, yalvarmış. Elini hocanın yüzüne sürmüş, hocanın gözü açılmış.\n\nHoca, kızın ayaklarına kapanmış. Bunlara bir yemek hazırlatmış.\n\n— Siz yiyin. Ben geliyorum, demiş.\n\nKız gitmiş. Padişahın evinden çıktığı günkü elbiselerini giymiş, gelmiş. Herkes bunu görünce şaşırmış. Kız, kocasına demiş ki:\n\n— Ben tertemiz, ay gibi bir insandım. Bunlar, beni karaladılar. Allah, bunları geri döndürdü. Benim yanıma gönderdi. Ben Helvacı Güzeli’ydim, şimdiyse buyum.\n\nVezirin cezasını padişahın oğlu vermiş, hocanın cezasını kız kendisi vermiş. Hocayı parça parça ettirmiş. Tekrar kocasıyla beraber olmuş, memleketine dönmüş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "HELVACI GÜZELİ",
        "text": "Zamanla bir ülkede bir padişah ile bir vezir yaşarmış. Bu padişah ile vezir, bir gün memlekete bir gezi yapmaya karar vermişler. Tebdil-i kıyafet edip memlekete seyahate çıkmışlar. Epey bir mahal gittikten sonra bir çiftçiye rastlamışlar. Çiftçiye selam verip yanına gitmişler. Çiftçi de önüne bir çift öküzünü katmış, çift sürmekle meşgulmüş. Tabi, çiftçi bunlarla ilgilenmemiş. Çiftine devam etmiş. Orada da bir orman varmış. Padişah, vezirine demiş ki:\n\n— Şu ormana tek girelim de çift çıkalım.\n\nOrmandan geçerken ellerine birer değnek alarak çıkmışlar. Tabi çiftçi bundan bir şey anlamıyormuş. Üçü beraber epey bir mahal gittikten sonra biçilmemiş bir ekine rast gelmişler. Bunlar çiftçiye sormuşlar ki:\n\n— Bu ekinin sahibi bunu yedi mi ola, yiyecek mi ola?\n\nİhtiyar bundan da bir şey anlamamış. Yine yolarına devam etmişler. Oradan da geçmişler. Yine epey bir yol aldıktan sonra köyün yakınına gelmişler. Köyün yakınında bir mezara rastlamışlar. Padişah ile veziri çiftçiye sormuşlar ki:\n\n— Bu mezarın sahibi öldü mü ola, ölecek mi ola?\n\nÇiftçi, tabi yine bir şey anlamamış. Bu ihtiyar çiftçinin de bir akıllı kızı varmış. Bu kız bakıyor ki babası iki tane adamla birlikte geliyormuş. Babam bunları belki eve davet eder diye; evi temizlemiş, düzeltmiş. Bunlar köye gelince ihtiyar çiftçi bunları eve hiç davet etmemiş. Padişah ile veziri de kalabilecekleri bir misafir evi aramışlar. Bunlar bir yere misafir olmuşlar, ihtiyar çiftçi de hayvanları ahıra koyup eve gelmiş.\n\nKızı, babasına sormuş:\n\n— Baba, seninle birlikte iki adam geliyordu. Onlar kimmiş? Hiç konuşmadınız mı? Babası demiş ki:\n\n— Kim olduklarım sormadım. Ama ormandan geçiyorduk. Dediler ki, \"Şuraya tek girelim de çift çıkalım.\" Ben bundan bir şey anlamadım. Kızı demiş ki:\n\n— Peki, çıkınca ne yaptılar? Babası demiş ki:\n\n— Ormandan birer değnek alıp çıktılar. Kızı demiş ki:\n\n— Bunu anlamadın mı baba? İşte ellerine birer değnek almış, çıkmışlar. Çift olmuşlar. Babası demiş ki:\n\n— O kadarını bilemedim kızım. Kız tekrar sormuş:\n\n— Sonra ne oldu baba? Babası demiş ki:\n\n— Birinin ekininin yanından geçiyorduk. Dediler ki,: \"Bu ekinin sahibi yedi mi ola, yiyecek mi ola?\"\n\n— Bunu da mı anlamadın baba? Adamın borcu varsa yedi, borcu yoksa yemedi.\n\n— Başka ne dediler baba, diye sormuş kızı. Babası demiş ki:\n\n— Köyün yakınına geldiğimizde bir mezara rast geldik. Dediler ki, \"Bu mezarın sahibi öldü mü ola, ölecek mi ola?\"\n\n— Bunu da mı anlamadın baba?\n\n— Anlamadım kızım.\n\nBunun üzerine kızı demiş ki:\n\n— Adamın geride oğlu varsa ölmedi, geride oğlu yoksa öldü. Ben ekmek hazırlayayım da sen al, onlara götür.\n\n— Tamam, demiş ihtiyar.\n\nKız bir sepete otuz tane ekmek, sekiz tane de yumurta koymuş. Babasına vermiş. Babası götürmüş verip dönmüş. Kız demiş ki:\n\n— Ne dediler baba? Babası demiş ki:\n\n— Sizin ayınız yirmi sekiz de, battanız altı mı? Ben bundan da bir şey anlamadım. Kız demiş ki:\n\n— Baba, giderken ekmeğin ikisi ile yumurtanın ikisini yemişsin, demiş. Babası da demiş ki:\n\n— Haklısın kızım. Acıktım, yedim.\n\nBunun üzerine kız, babasına demiş ki:\n\n— Baba, onlar cahil adam değiller. Sen onları bize davet et.\n\nİhtiyar da gitmiş, padişahla vezirini akşam eve davet etmiş. Padişahla veziri akşam bunlara gelmiş. Tabi, kimse bunların padişah ile vezir olduğunu bilmiyormuş. Padişah içeri girmiş, sakalını karıştırmış. Düşünceye dalmış. Veziri demiş ki:\n\n— Hayırdır. Düşünceye daldın, padişahım.\n\nPadişah vezirine demiş ki:\n\n— Vallahi vezirim, bu kız çok akıllı birisidir. Buna ben dünür olacağım. Ben bunu almadan bir yere gitmem.\n\nVeziri:\n\n— Bunlar bizi tanımıyor, bize kız vermezler, diyorsa da padişahın kararı kesinmiş.\n\n— Kızını, Allah'ın emriyle senden istiyorum.\n\nO köyde de Allah'ın emrinden dönmek yokmuş.\n\nİhtiyar:\n\n— Akrabalarıma danışayım, demiş.\n\nİhtiyar, akrabalarına danışmış:\n\n— Böyle, böyle bir adam geldi. Allah'ın emri ile kızıma talip. Ne dersiniz?\n\nAkrabaları da demiş ki:\n\n— Allah'ın emrinden dönmek olmaz ama sen yine de onlardan yüklü bir miktar altın iste. Eğer altınları verirlerse bil ki onlar kararlı, o zaman kızını ver.\n\nBunun üzerine ihtiyar, padişahın yanına gelerek demiş ki:\n\n— Kızımı size vereceğim. Ama yüz altın isterim.\n\nPadişah da çıkartıp iki yüz altın vermiş. Kızı almış. Sabah olup da bunlar yola düşünce, kıza bir tane pazıbent vermiş.\n\n— Çocuğumuz kız olursa satar çeyizine yük edersin. Bu pazıbendi, oğlum olursa onun koluna bağlarsın. Beni bir gün bulur, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Tabi padişahın oğlu olmuş. Bu oğlan büyümüş. Delikanlı olmuş. Bir gün annesine demiş ki:\n\n— Benim babam kim, herkes benimle “babasız” diyerek alay ediyor. Benim babam yok mu?\n\nAnnesi de oğluna durumu anlatmış.\n\n— Baban giderken bir pazıbent vermişti. O pazıbendi koluna bağla, onu bulursun, demiş.\n\nOğlan, pazıbendi takınca padişahın oturduğu şehre varmış. Orada bir helvacıya çırak olmuş. Bu helvacının yanında kendisini iyice yetiştirmiş. Sanatında çok ileri gitmiş. Adı o şehirde “Helvacı Güzeli” olarak ünlenmiş. Herkes ondan alışveriş yapıyormuş. Böyle olunca diğer satıcılar, zarar etmeye başlamışlar. Bunu padişaha şikâyet etmeye karar vermişler. Gitmiş, durumu padişaha anlatmışlar. Padişah demiş ki:\n\n— Zorla mı alıyorlar, gönülleriyle mi? Onlar da demiş ki:\n\n— Gönülleri ile alıyorlar. O zaman padişah:\n\n— Yapacak bir şey yok, demiş. Bunu vezirin kızı da duymuş. Varmış, Helvacı Güzeli’ne misafir olmuş. Vezirin kızı, Helvacı Güzeli’ni görünce âşık oluvermiş. Akşam olup da dönünce bunu elde etmenin planlarını aramış. Nihayet kuyu kazdırmaya karar vermiş. En kısa zamanda kuyuyu kim kazarsa onunla anlaşmış. Bu kuyudan akşamları gizlice kaçarak Helvacı Güzeli’nin yanına gidermiş. Bu arada Helvacı Güzeli’nin ünü gittikçe yayılmış. Padişah ile veziri demişler ki:\n\n— Bir de biz görelim şu helvacı güzelini, nasıl birisiymiş?\n\nVarmışlar, Helvacı Güzeli’ne misafir olmuşlar. Helvacı güzeli bunlara izzet ikram etmiş. Tabi, bunların vezirle padişah olduğunu bilmiyormuş. O sırada da vezirin kızı, birisiyle haber göndermiş demiş ki:\n\n— Akşam, gizlice bize gelsin.\n\nHelvacı Güzeli bu haberi alınca misafirlerinden müsaade istemiş.\n\nPadişah, neden müsaade istediğini sormuş. Helvacı Güzeli demiş ki:\n\n— Akşam, birisi beni çağırıyor.\n\nPadişah demiş ki:\n\n— O zaman beraber gidelim.\n\nHelvacı Güzeli de padişahın teklifini kabul etmiş. Birlikte yola çıkmışlar. Gide gide Helvacı Güzeli vezirin evine gelmiş. Vezir bu duruma bozulmuş, yüzünü azıtmış ama bunları ağırlamış. Padişah demiş ki:\n\n— Ne oldu vezirim? Her türlü imkânın var. Ne diye üzülürsün? Vezir demiş ki:\n\n— Daha ne olsun padişahım,belli ki Helvacı Güzeli kızımı elde etmiş.\n\nBunlar yiyip içmişler. Sabah ayrılmışlar. Vezir hemen asker gönderip Helvacı Güzeli’ni yakalatmış. Mahkeme kurulmuş. Helvacı Güzeli’nin idamına karar vermişler. Helvacı Güzeli’ni darağacına çıkartmışlar. Tam asacakları sıra oğlanın kolundaki pazıbendi görünmüş. Padişahın pazıbendini çalmış, diye padişaha haber göndermişler. Padişah, pazıbendi duyunca:\n\n— Sakın asmayın! Buraya getirin, demiş. Oğlanı padişahın yanına getirmişler.\n\n— Nereden aldın bu pazıbendi, diye sorunca o da olanları anlatmış. Padişah demiş ki:\n\n— O zaman sen, benim oğlumsun.\n\n&nbsp;Durumu vezirine de anlatmış. Vezirine demiş ki:\n\n— Ne olmuş vezirim? Kısrak sende, aygır bende.Vurun, düğün olsun.\n\nKırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Helvacı Güzeli ile vezirin kızı evlenmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "HIRİKÇİ MEHMET AĞA",
        "text": "Bir yaşlı adam varmış. Bu adamın adı, Hırikçi Mehmet Ağa imiş. Mehmet Ağa çöplerden ekmek, kâğıt toplayıp evini geçindirirmiş. Hanımı bir gün kocasına:\n\n— Bey, çok kirlendim, bitlendim, pirelendim. Para ver de hamama gideyim, demiş.\n\nKocası karısına para vermiş. Kadın hamama gitmiş. Mehmet Ağa’nın karısı dünyalar güzeli bir kadınmış. Hamamda da çok güzel bir kadın varmış. Ama kadının elbisesi harikaymış. Bu kadının da beyi zenginmiş. Hırikçi Mehmet Ağa’nın hanımı kadına:\n\n— Elbisen çok güzel, demiş. Bu kadın, elbisesinin parçasından vermiş:\n\n— Sen de bundan beyine aldır, demiş.\n\nMehmet Ağa’nın karısı yıkanmış, evine gelmiş. Kadın elbisenin kumaşını kocasına vermiş. Bu elbiseden alıp gelmesini söylemiş. Hırikçi Mehmet Ağa ne yapsın? Parası yok, pulu yok…\n\nHırikçi Mehmet Ağa karısına kadının yerini sormuş. Öğrenince de hamamın kapısına gelip beklemeye başlamış. Parçayı eline almış. Gelene bakmış, gidene bakmış. En sonunda kadını bulmuş. Kadını takip ederek evini bulmuş.\n\nKadın kapıyı açmış, kilitlemeyi unutmuş. Mehmet Ağa’da gizlice kadının yatağının altına girmiş. Akşam olmuş. Kadın dostuna telefon açmış. Eve gelmesini istemiş. Dostu gelince sofralar kurulmuş, yemekler yenmiş. Sonra kadınla dostu, yatak odasına gitmiş. Elbiselerini çıkarmışlar, kadın altınlarını da çıkarmış.\n\nHırikçi Mehmet Ağa’da bu elbiseleri ve altınları bir bohçanın içine koyup, usulca kapıyı açıp kaçmış. Koşa koşa evine gelmiş. Hanımına:\n\n— Çabuk elbiselerini çıkar. Sana istediğin elbiseyi aldım. Bu altınları da takın. Bunları giyince birimiz hatun, birimiz paşa olacağız, demiş.\n\nSabah olup zenginin karısı kalktığında bir de bakmış ki ne elbiseleri var, ne de altınları! Neyse kocasının eski elbiselerinden dostuna vermiş. Dostu giymiş, gitmiş. Kadın, dostu gidince:\n\n— Burada biri var, demiş kendi kendine. Kadın, hamamda olanları hatırlamış. Hamamda gördüğü kadınla konuştuklarını düşünmüş.\n\n&nbsp;&nbsp; Aramışlar, sormuşlar, soruşturmuşlar. Hırikçi Mehmet Ağa’nın evini bulmuşlar. Kadın, Mehmet Ağa ile görüşmek istemiş. Mehmet Ağa’da:\n\n— Kesinlikle görüşmem, demiş. Kadın yalvarmış, yakarmış ve sonunda bir yerde buluşmuşlar. Kadın:\n\n— Bu elbiseler ve altınlar benim. Çabuk verin onları bana! Kocam zengindir. Sizi şöyle yapar, böyle yapar, demiş. Hırikçi Mehmet Ağa:\n\n— Bundan sonra ben de zenginim, ağayım, paşayım. Kesinlikle bunları sana vermem, demiş.\n\nSonra Mehmet Ağa tehdit etmiş:\n\n— Otur oturduğun yerde, demiş. Sen hatalısın, suçlusun. Bunları kocana söylersem o zaman sen görürsün. Böyle deyince kadın korkmuş. Kadın:\n\n— Öyleyse ben de kocama “Altınlarım çalındı.” derim, demiş.\n\n— Şöyle, yola gel. Bundan sonra biz de yalan dünyada sefa sürelim, demiş. Hanımının koluna girmiş ve tıkır tıkır evlerinin yolunu tutmuşlar. Sonra Mehmet Ağa altınları bozdurup kendine bir tezgah açmış. Ağalar, paşalar gibi yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "İDARE, MUDARA, DUBARA",
        "text": "Vaktiyle adamın bir tanesi, geçim darlığı çekmekteymiş. Bunun sıkıntıda olduğunu gören biri demiş ki:\n\n— Zamanın padişahı İstanbul'da oturuyor. Her yanına varana yardımda bulunuyor. Git, padişahtan yardım iste, yardım al.\n\nFakir adam çıkmış yola. Padişahı bulmuş ve derdini anlatmış. Padişah buna bir ferman yazmış:\n\n— İdare, Mudara, Dubara, deyip zarfın ağzını kapatmış, eline vermiş:\n\n— Götür bunu, şehrinin valisine ver, demiş.\n\nAdam fermanda ne yazdığını bilmiyormuş. Yardım için valiye emir gönderdiğini sanarak sevinmiş. Alıp valinin yanına çıkmış. Vali fermanı okumuş:\n\n— İdare, Mudara, Dubara.\n\nVali bundan bir şey anlamamış. Buna mana verecek birini bulmuşlar, alıp valinin yanına getirmişler. Getirdikleri kişi mektubu okumuş. Birinci maddeyi açıklamış:\n\n— İdare: çok çalışacaksın, az yiyip içeceksin. İdare edeceksin, demiş.\n\nAdam çıkıp gitmiş. Çok çalışmış, az harcamış. Fakat durumunu bir türlü düzeltememiş:\n\n— Bundan fayda yok. Varayım, ikinci maddeyi de okutturup yorumlatayım. Gelip demiş:\n\n— İdareyi ben beceremedim. Durumumu düzeltemedim. Şu ikinci maddeyi de oku. Belki bunda bir faydalı bilgi vardır.\n\nYorumcu okuyup açıklar:\n\n— Mudara olacaksın. Büyüğüne saygı ile, küçüğüne sevgi ile yaklaşacaksın. Herkesi kendinden büyük göreceksin. Bu şekilde durumunu düzelteceksin.\n\nAdam bunu da yapmış, durumunda hiçbir düzelme olmamış. Üçüncü maddeyi okutup yorumlatmak için tekrar aynı zatın yanına gelmiş:\n\n— Dubara: Bir dubara yapacaksın. Nasıl yaparsan yap. Geçinmek için bir fırıldak çevir de nasıl olursa olsun.\n\nAdam köyüne dönmek için çıkmış yola. Yolda dinlenmek için ıssız bir yerde oturmuş. Yanında siyah eşeği varmış. Nasıl bir dubara yapacağını düşünmeye başlamış. Aklına bir kulübe yapmak gelmiş. Çevredeki taşları toplamış, bir kulübe yapmış. Dışını da çamurla güzelce sıvamış. Siyah eşeğini atmış içine. Torbasını da kapıya asmış.\n\nO sırada bir kervan geçmekteymiş buradan. Kervancılar gelip ne yaptığını, burada niçin beklediğini sormuşlar. Adam:\n\n— Burası Kocakulak Türbesi. Burada her derde deva, her derde çare var. İstediğiniz muhakkak olur.\n\n— Peki, bunun ücreti ne kadar?\n\n— Az koyarsan isteğini az, çok koyarsan çok alırsın.\n\nAdamın biri girmiş, karanlık yerde eşeği görememiş. Eşeği okşamış, bir dilekte bulunmuş. Parasını ödeyip çıkmış. Olacak ya, dileği kabul olmuş. Dileği kabul olan kişi, bu durumu gördüğü herkese anlatmış.\n\nDerdi olmayan olur mu? Duyan herkes çıkmış yola. Türbeye girip dua etmiş. Merkebi sevmiş, ücretini dolgunca bırakmış.\n\nBu sıralarda padişahın çocuğunun biri hasta olmuş. O hekim, bu hekim, çaresi yok. Padişah başlamış soruşturmaya. Bu çocuğun derdine nerede derman bulunur?\n\nVezirlerden biri arayıp araştırmış. Bu türbeyi tespit etmiş. Padişaha söylemiş:\n\n— Padişahım, filan yerde bir türbe varmış. Her giden derdine derman bulurmuş. Bir de oraya götürelim çocuğunuzu.\n\nBu arada türbenin sahibi zengin olmuş. Hanlar, hamamlar yaptırmış. Türbenin yanı büyük bir şehir olmuş.\n\nPadişah kabul etmiş, gelmiş buraya. Türbeye girmiş. Anlamış durumu:\n\n— Böyle şey olmaz, tutuklayın bu adamı. Bu adam tam bir düzenbaz, demiş.\n\nAdam onun padişah olduğunu bilmiyormuş:\n\n— Bana izini padişah verdi. İşte ferman, demiş. Vezir gidip fermanı padişaha vermiş, izni kendisinin verdiğini söylemiş. Padişah:\n\n— Aferin! İyi dubara yapmış. Yap, dedim de bu kadarını yap, demedim, demiş ve adamı affetmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İKİ EVLAT",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, bir babanın bir kızı varmış. Baba ile kız hep beraber yaşarlarmış. Zaman geçmiş, kızın evlenme çağı gelmiş. Babası bunu evlendirmiş. Kız başka bir köye gelin gitmiş. Aradan yıllar geçmiş, kızın çoluğu çocuğu olmuş. Babası:\n\n— Bir gün gideyim de kızımı ziyaret edeyim, demiş.\n\nYola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş. Kızının yaşadığı köye varmış, misafir olmuş. Kızının ikiz oğlan çocuğu olmuş. Daha küçüklermiş. Bir gün kız; çocukları emzirmiş, beşiklerine yatırmış. Hamur yoğurmuş, ekmek pişirecekmiş. Kız onunla uğraşırken babası kalkmış. Çocukların beşiğine varmış, çocukların boğazını kesmiş. Kanlı bıçağı da kızının cebine koymuş. Kız bir şeyden habersiz ekmeğini pişirmiş, ortalığı toplamış. Sonra:\n\n— Acaba bu çocuklar niye uyanmadı, hastalar mı, diye düşünmüş.\n\nÖğlen olmuş. Kız çocuklarının başına gitmiş, bakmış ki ikisi de kesilmiş, kanlar içinde beşikte yatıyormuş. Herkes birbirinin üzerine atmış. O demiş ki sen yaptın, o demiş ki sen yaptın. Babası:\n\n— Kanlı bıçak kimin cebindeyse o öldürmüştür, demiş.\n\nHerkes cebini aramış, bakmış. Kanlı bıçak çocukların annesinin cebinden çıkmış. Kadın çok üzülmüş, kendini parçaladıysa da kimse inanmamış. Kocası evden kovmuş.\n\n— Madem çocukları sen kestin, sen öldürdün. Çocukları da al, git. Daha sen bana yaramazsın, demiş.\n\nKız ağlayarak bir heybenin bir gözüne birini, bir gözüne birini koyup sırtına almış, gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe dümdüz gitmiş. Bir çeşmeden su içmiş, ağaç altında oturmuş. Kızın yol boyunca gözyaşları dinmemiş, çok yorulmuş. Kız yorgunluktan uyuya kalmış. O uyurken Allah tarafından iki güvercin gelmiş. Tüylerini çocukların boğazına sürmüş, çocuklar canlanmışlar. Kadın bir uyanmış ki çocuklarının biri bir göğsünü emiyor, diğeri bir göğsünü emiyormuş. Kız çok şaşırmış. Sevinçten ne yapacağını bilememiş. Gökyüzünde güvercinleri uçarken görmüş.\n\n— Allah tarafından oldu bu iş. Ben daha geri dönmem. Kocamın da, babamın da yüzüne bakmam. Elbet kalacak yer bulurum, demiş.\n\nÇocukları heybelerin gözüne koymuş. Sırtına almış, düşmüş yola. Az gitmiş, uz gitmiş. Karşısına dağın başında bir ev çıkmış. O eve gitmiş, içeri girmiş. Serili, döşeli bir ev, evde de kimse yokmuş. Çocukları sakın konuşmayın, diye tembihleyip orada bir yere saklanmış. Akşam olunca eve bir dev gelmiş. Orası devin eviymiş.\n\nDev yorgun argın evdeki sepetinin içine girip yatmış. Dev yorgun argın gelir, eve girmeden kapının önündeki sepete girer yatarmış. Sabah olunca da erkenden gidermiş. Bu ev kadın ve iki evladına kalırmış. Akşama kadar yer, içer; orada dururlarmış. Kadın akşam çocuklarını tembihlermiş.\n\n— Dev gelince sakın sesinizi çıkarmayın, dermiş.\n\nÜç gün böyle, beş gün böyle kadın bir çare düşünmüş. Devin yattığı sepetin içine karasakız sürmüş. Akşam olup dev içine girip yatınca, karasakız devin üzerine yapışmış. Sabah uyanınca sepetten çıkamamış. O tarafa, bu tarafa dönmüş. Bağırmış, çağırmış ama çıkamamış. Evin altından bir dere akarmış. Sağa, sola dönerken yuvarlanıp derenin içine düşmüş. Su devi almış, gitmiş. Kadın ve çocukları, ev bize kaldı, diye çok sevinmişler. Artık bunlar orada rahatça yaşamaya başlamış.\n\nAradan zaman geçmiş. Çocuklar büyümüşler. Kadının kocası yıllar sonra yaptığına pişman olmuş. Karısını aramaya çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Karşısına bir dağın başında ev çıkmış. Gelip kapıyı çalmış. Karısı kapıyı açmış ama adam tanıyamamış.\n\n— Bacı, beni misafir alır mısın, demiş.\n\nKadın, Tanrı misafiri diye içeriye buyur etmiş. Kadın hemen sofra hazırlamış. Çocuklarının eline de hamurdan çomak yapmış. Onlar da onun ile oynuyorlarmış. Çocuklara:\n\n— Siz sofraya oturun ama yemek yemeyin. Adam size neden yemek yemiyorsunuz derse, “Ye çomağım, ye!” dersiniz. O da “Çomak da yemek yer mi?” diye sorarsa: “Anne de yavrusunu keser mi?” dersiniz, diye öğütlemiş.\n\nSonra hepsi birden sofraya oturmuşlar. Çocuklar yemek yemeyip beklemişler. Adam:\n\n— Çocuklar, yemek neden yemiyorsunuz, demiş. Onlar da:\n\n— Ye çomağım, ye; ye çomağım, ye, demişler. Babaları:\n\n— Çocuklar çomak yemek yer mi, deyince:\n\n— Ana da çocuğunu keser mi, demişler.\n\nAdamın aklına hemen çocukları ve karısı gelmiş. Kadına dikkatli bakınca tanımış. Karısı başından geçenleri anlatmış. Çocuklarının Allah tarafından iyileştirildiğini, devin evinde kaldıklarını anlatmış. Kocası özür dileyip çocuklarına ve karısına sarılmış. Kadın da kocasını affetmiş. Hep beraber mutlu bir aile olup yemiş, içmiş, muradına geçmişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İKİ PERİ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir gelinle kaynanası varmış. Kaynana gelini istemiyormuş. Kaynana:\n\n— Ben bunu nasıl kaybederim, ortadan nasıl kaldırırım, dermiş.\n\nKaynana bir sürü tuzaklarla bacısına kutu götürmesi için yollamış. Gelin yola koyulmuş, karşıdan karşıya geçerken bir tarlaya rastlamış. Tarla öyle kötü, öyle kötü bir tarla ki. Gelin:\n\n— Bu ne güzel bir tarla, demiş ve tarla da yol vermiş, geçip gitmiş.\n\nBiraz ilerledikten sonra bacısının evine gelmiş. Bir de bakmış ki kapısında bir at, bir de it.&nbsp; İtin önünde ot, atın önünde et. Otu alıp atın önüne, eti alıp itin önüne koymuş. Kapıyı çalıp kutuyu vermek istemiş. Ama kadın hemen ite:\n\n— İt tut, it tut, demiş. İt:\n\n— Niye tutayım ki az önce ot yiyordum, şimdi et yiyorum, demiş. Kadın, ata:\n\n— At tep, at tep, demiş. At:\n\n— Niye tutayım ki az önce et yiyordum, şimdi ot yiyorum, demiş. Gelin geriye dönerken aynı tarlaya rastlamış, tarlaya:\n\n— Bu ne güzel tarla, bana bir yol ver de geçeyim, demiş. Tarla yol vermiş, geçmiş. Biraz uzaklaştıktan sonra acaba bu kutunun içinde ne var diye merak etmiş. Açıp bakmış ki ne görsün? İçinden iki peri çıkmış, karşı tarafa geçmiş. Gelin yalvar yakar:\n\n— Etmeyin, tutmayın. Gelin, şu kutuya geri girin, demiş.\n\nPeriler daha girer mi? Gelin bir de bakmış ki öte yandan kocası gelmiş. Kocasının bunlardan haberi olmadığını bilirmiş. Kocası gelip perileri torlamış, toplamış,&nbsp; kutunun içine koymuş. Gelin kutuyu da alıp eve gitmiş. Kaynanası büyük bir şaşkınlıkla:\n\n— Sen nasıl da sağ, salim gelebildin, demiş.\n\nZorundan yiyip, içip yerinde oturmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "İNCİLİ KIZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Adamın birinin üç kızı varmış. &nbsp;Ev halkı hep birlikte küçük bir evde yaşarmış. Adam bir gün:\n\n— Ben gurbete gidiyorum. Gurbetten döndüğümde benden bir isteğiniz varsa getireyim, demiş. Kızları da:\n\n— Bize şunu getir, bunu getir, diye isteklerini sıralamışlar.\n\nKüçük kızı olan İncili kız da inci, boncuk istemiş. Adam atına binip çekmiş, gitmiş. Kaç ay çalışmışsa çalışmış, gurbetten dönüp geliyormuş. Herkesin istediğini almış. İnci kızın inci, boncuğunu unuttuğunu fark etmiş. Atını yol üzerinde bir ağaca bağlamış. Şehre tekrar dönüp inci, boncuğu almış. Adam gelsin de ne görsün? Atını bir dev tutmuş. Deve, kızının incisini unuttuğunu, onu almak için geri döndüğünü anlatmış. Dev de:\n\n— Atını sana bir şartla veririm. İnci kızını bana vereceksin, demiş. Adam, mecbur kalmış:\n\n— Tamam, demiş. Adam atını alıp eve gelmiş gelmesine ama canı da çok sıkılmış. Küçük kızına demiş ki:\n\n— Atı ahıra bağla, yemini suyunu ver.\n\nKız da atı bağlamaya gitmiş. At da bu konuşulanları duymuş ve kıza haber vermiş. Baban seni deve verdi, deyince kız ağlamış, üzülmüş. At da:\n\n— Sen hiç üzülme, ben seni bu dardan kurtaracağım. Şimdilik sen geç, git. Gökler gürleyecek, yağmurlar yağacak. Senin düğüncülerin gelecek, artık kaç kişiyse, demiş.\n\nBir gün bakmış ki bir gök gürüldüyor, bir alamet kıyamet kopuyor. Gelmişler, İnci kızı götürecekler. At da kıza önceden demiş ki:\n\n— İnci kız, onlar geldiği zaman babana de ki, “Ben bizim atla giderim, başka atla gitmem.” Kız da düğün günü atının dediklerini söylemiş. Babası da:\n\n— İyi ya, bizim atla gitsin. Kızdan vazgeçtim, attan mı vazgeçmeyeceğim, demiş.\n\nEpey yol aldıktan sonra yolun yarısına gelmişler. Onların âdetlerinde de varmış. Yolun yarısına gelince uykuları gelir, yatarlarmış. Devler uykudayken at hepsinin tepesine vurmuş, ezip öldürmüş. Kıza da demiş ki:\n\n— Bunların gerisi gelip seni arar, bulur. En iyisi mi sen geç, git. Nerede darda kalırsan tüylerimi al, birbirine çal, demiş.\n\n&nbsp;Kız da iki tane tüy almış, geçip gitmiş. Haber çıkmayınca damat dev gelmiş, soruşturmuş. Siz kızı verdiniz ama bizimkiler gelmedi. Kimseden ses çıkmadı, diye aramaya başlamış dev.\n\nKız da epey yol gitmiş. Bir gece, bir ağacın başında yatmış. Sabah olmuş, bakmış ki iki avcı geliyor. Avcıdan biri kızı görmüş, kıza demiş ki:\n\n— Sen ins misin, cin misin? Kız da:\n\n— Ben insanoğluyum, insanım. Yolumu kaybettim, düştüm buralara, demiş.\n\nBaşına geleni anlatmış adama. Adam da:\n\n— Gel, sen benim misafirim ol, demiş.\n\nKızı alıp gitmiş, evlenmişler. Adamın da bir ihtiyar anası varmış, anası da memnun kalmış. Dev, kızı ararken kızın olduğu köye varmış. Sormuş, sual etmiş ve bulmuş. Bu eve hizmetçi olarak girmiş. Kız, devi görür görmez tanımış. Kocasına:\n\n— Bunu eve almayalım, demişse de adam razı olmamış.\n\nAdam da o günlerde gurbete çıkmaya hazırlanmış. Anası demiş ki:\n\n— Gitme yavrum, niye gidiyorsun? İşte idare ederiz.&nbsp; Adam da:\n\n— Yok ben gideyim, hem bir gurbeti gezmiş olurum hem de üç, beş kuruş para kazanırım, demiş.\n\n&nbsp;Geçmiş, gitmiş. Devi de eve hizmetçi olarak koymuş. Adam gittikten sonra dev, kız evden gitsin diye, hep tersine tersine işler yapıp tersine tersine mektuplar yazıyormuş. Adam mektup yazıyormuş ki:\n\n— Bana bir haber yolla. Nasıllar, anam nasıl? Çoluk çocuğum nasıl? Doğdular mı, büyüdüler mi, diye.\n\nKızla anasının okuryazarlığı yok. Dev ne yaparsa, ne yazarsa vicdanına kalmış. Dev de mektuba yazmış ki:\n\n— Karın iki tane it eniği doğurdu. Oradan gelen mektubu da:\n\n— O kadını at dışarı, iki it eniği doğuran kadın bana lazım değil, şeklinde okumuş. Adamın annesi de bunlara inanmış ve kıza:\n\n— Çağam* böyle istiyor. Sen geç, git, demiş.\n\n&nbsp;Dev de kadın ve çocukları almış, devin de keyifli tarafıymış. Neyse dev, kadın ve çocukları bir yere getirmiş, hazırlanıyormuş ki kadın ve çocukları öldürsün. Kadın da vaziyeti anlamış ve cebindeki attan aldığı iki tüyü çıkarıp birbirine çarpmış (sürmüş). At şahlanmış, gelmiş hemen. Devle mücadeleye girişmiş.\n\nAt bu deve bir iki tane çarpmış, tepeleyip öldürmüş. Devin derisi, Allah tarafından bir ev olmuş. Yaratan tarafından orada bir de çeşme olmuş. Kadın güzelce çocuklarıyla orada yaşamaya başlamış.\n\nÇocuklar yedi, sekiz yaşlarına gelmiş. Adam da gurbetten gelmiş ki darmadağın olmuş yuva. Ev dağılmış. Çoluk çocuk yok, hanım yok… Bir, ihtiyar anne yalnız başına yataklarda yatıyor. Adam:\n\n— Ana ne oldu, demiş.\n\nAna da olanları bir bir anlatmış. Adam o zaman bir ah çekip:\n\n— Evimi kendi elimle başıma yıktım. Karım bana dedi ki, “Bunu eve koyma, biz evimizi idare ederiz.” Ben karımı dinlemedim, bu hâl başıma geldi.\n\nAdam yine bir gün tüfeğini eline almış, ava çıkmış. Dolaşmış, dolaşmış. Bir ev, bir çeşme, iki tane de çocuk görmüş ve çocuklara yanaşmış. Çocuklarla konuşurken kadın da adamı pencereden görmüş. Kadın çocuklarına demiş ki:\n\n— O adamı çağırın ki gele ekmek yiye.\n\n&nbsp;Çocukları da çağırmış. Yemek yemişler, oturup sohbet olarak birbirlerinin hayatlarını anlatmışlar. Kadın başındaki örtüyü kaldırmış, adam da şaşkınlıkla:\n\n— Sen benim karıma benziyorsun, demiş. Kadın da:\n\n— Sen de benim kocamsın. Hatırlarsan böyle böyle oldu, yuvamız dağılıp gitti, demiş.\n\nAdamla kadın yeniden konuşmuşlar, anlaşmışlar. Yuvalarını kurup mutlu olmuşlar.\n\n*çağa: Bebek, çocuk\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "İnci Salkım",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir adam varmış. Bu adamın da üç tane kızı varmış. Bu kızların üçünü de hocaya okutmaya göndermiş.\n\nHoca, kızları çağırmış. Küçük kıza:\n\n— Kızım, baban yakında bezirgânlığı gidecek. Katırlarla kumaş, yiyecek ve içecek getirecek. Sana ne istersen derse, sen “İnci Salkım” iste. “Eğer getiremezsen katırların kan işeye, yolun toz dumanla kapana” de. Büyük kızlara da:\n\n— Siz ne isterseniz, isteyin, demiş.\n\nKızların babası bezirgânlığa gidecekmiş; tam yola çıkarken kızlarını çağırmış:\n\n— Kızlarım ne istersiniz, demiş. Büyük kız:\n\n— Şimşir tarak isterim, demiş. Ortanca kız:\n\n— Bana zıbınlık al, demiş. Küçük kız:\n\n— Ben İnci Salkım isterim. Eğer almazsan katırların kan işeye, yolunu toz duman kapata, demiş\n\nNeyse, adam yola koyulmuş. Kutuyu, kumaşı, tarağı, zıbınlığı almış. Fakat küçük kızın istediği İnci Salkım’ı her yere sormuş, bulamamış. Tekrar geri gelmek için yola koyulmuş.&nbsp;Yarı yola gelince bir toz, bir duman, bir fırtınadır kopmuş. Adam tozun, dumanın içinde kalmış. Katırların da her biri&nbsp; bir dağa kaçmış. Hemen aklına küçük kızının bedduası gelmiş. İnci Salkım’ı bulmak için geri dönmüş, aramaya başlamış. Gide gide gitmiş, yolda ak sakallı bir ihtiyara rastlamış.\n\n— Bu İnci Salkım, nerede bulunur, diye sormuş.\n\n— Sen İnci Salkım’ı ne edeceksin?\n\n— Benim bir küçük kızım var. Hocası onu arzulamış, ona götüreceğim.\n\n— Sen onu burada bulamazsın. İnci Salkım, bir dev. Seni boğar, öldürür.\n\n— Siz söyleyin de yine varsın, öldürsün.\n\n— Falan yerde toprak bir kale var, bu toprak kaleye vardığın zaman karşına büyük halası çıkar. Sen de ona İnci Salkım’ı sorarsın. O sana nerede olduğunu söyler.\n\nAdamcağız bir gün, beş gün; az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda toprak kaleye varmış.\n\n— İnci Salkım, İnci Salkım, diye bağırmış. Kaleden çıkmışlar:\n\n— İnci Salkım’ı ne yapacaksın, demişler.\n\nO da kızının istediğini söylemiş. İnci Salkım’ın halası:\n\n— İleride gümüş kale var, oraya varınca sorasın, demiş.\n\nAdam az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda gümüş kaleye varmış. Yine İnci Salkım’ı sormuş.\n\n— Ne yapacaksın, demişler. O da küçük kızının istediğini söylemiş.\n\n— Filan yerde altın kale var. Altın kaleye varınca “İnci Salkım nerede?” diye sorarsın, o zaman sana söylerler.\n\n— Peki, olur.\n\nAdamcağız yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş; altı ay, bir güz gitmiş. Sonunda altın kaleye varmış.\n\n— İnci Salkım nerede, diye sormuş.\n\nOradakiler de kalenin karşısında bir saray göstermişler. Gitmiş, gitmiş, bu görünen saraya varmış.\n\n— İnci Salkıııım, İnci Salkıııım, diye çağırmış. Babayiğit bir delikanlı çıkmış:\n\n— Ne edeceksin sen İnci Salkım’ı? İnci Salkım benim, demiş.\n\n— Oğlum, küçük kızım seni istedi. Hocası seni buyurmuş. Beni senin yanına yolladı.\n\n— Kızın beni istedi ise gidersin bir saray yaptırırsın, içine bir de havuz yaptırırsın, sağ tarafından bir pencere açarsın. Kızını da gelin eder, içine koyarsın. O zaman gelirim.\n\n— Peki.\n\nAdam yola çıkmış, doğru eve gelmiş. Büyük kızları:\n\n— Benim istediğimi aldın mı, demişler.\n\n— Aldım deyip tarak ile zıbınlığı vermiş. Küçük kız:\n\n— Hani benim istediklerim, demiş.\n\n— Onu da aldım kızım, demiş.\n\n— Peki ama nerede?\n\nAdam her şeyi anlatmış. Sonra adam saray yaptırmış. Bahçesine de bir havuz yaptırmış. Kızını da&nbsp; gelin edip sarayın içine koymuş.&nbsp;O gece sarayın penceresinden güvercin biçiminde bir şey içeri girmiş. Sabah olduğunda uçup gitmiş. Sabahleyin kızın büyük bacısı gelmiş. Gelinin yatağını kaldırmış. Bir de bakmış ki yatağın altında bir altın. Hemen alıp cebine koymuş.&nbsp;Ertesi gece güvercin yine gelmiş. Yatmışlar, kalkmışlar. Sabah olunca yatağın altına&nbsp; bir altın daha koymuş, gitmiş. Altını, yine kızın büyük bacısı almış.&nbsp;Küçük kız da aç acına dolaşıyormuş. Akşam güvercin adam gelince, kız:\n\n— Ben aç acıma duruyorum. Bana niye ekmek getirmiyorsun, demiş. Güvercin adam da:\n\n— Neden öyle söylüyorsun?\n\n— Ben burada aç, susuz duruyorum.\n\n— Ben senin için döşeğin altına günde bir altın koyuyorum. Senin yatağını kim kaldırıyor?\n\n— Büyük bacım kaldırıyor.\n\nO gün küçük kız yatağını kendi toplamış. Altını da kendisi almış. Onunla yiyecek şeyler alıp yemiş.\n\nKızın büyük bacısı gelmiş. Bakmış ki yatak kaldırılmış. Yatağın altındaki altın da alınmış. Kendi kendine:\n\n— Ben size sorarım, demiş.\n\nGitmiş, camları kırmış. Pencerenin önüne koymuş. Akşam olmuş. Güvercin gelmiş. Pencereye çarptığı gibi göğsüne camların hepsi birden batmış. Küçük kıza:\n\n— Bana edeceğin bu muydu? Beni bir daha&nbsp;demir çarık delininceye, demir çöven eğilinceye kadar bulamazsın, deyip gitmiş.\n\nGitmiş. Bir gün, beş gün, on gün... Küçük kızın gözü pencerede kalmış. Güvercin gelmemiş. Kız:\n\n— Varayım, ayağıma bir demir giyeyim; elime de demir çöven alayım. Onu arayayım, demiş.\n\nAramış, aramış. Aradan günler, aylar, yıllar geçmiş. İnci Salkım ortalarda yok. Sonunda demir çarığı delinmiş, demir çöveni de eğilmiş. Artık umudu kesilmiş. Tam o sırada bir ihtiyara rastlamış.\n\n— İnci Salkım nerede, diye sormuş.\n\n— Ne dedin?\n\n— İnci Salkım.\n\n— Sakın, İnci Salkım’ın sözünü etme. Sonra seni boğar, öldürürler.\n\n— Ne diyeyim ya?\n\n— Hekimim, dertlere devayım; hekimim dertlere devayım, de. O zaman sana nerede olduğunu gösterirler. Kız:\n\n— Hekimim, dertlere devayım; hekimim, dertlere devayım, diye bağırarak yürümeye başlamış. Böylece bir toprak kalenin yanına varmış. Orada bir ihtiyar kadın:\n\n— Benim kardeşimin bir oğlu var. Kaç yıldır yatıyor. Şurada gümüş bir kale&nbsp; var. Oraya varınca aynı şekilde bağır, demiş. Kız oraya varmış, yine:\n\n— Hekimim, dertlere devayım, diye bağırmış. Adamın biri:\n\n— Benim bir kardeşim var. Kaç yıldır yatıyor. Altın kaleye var. Orada sana gösterirler, demiş. Kız altın kaleye varmış:\n\n— Hekimim, dertlere devayım, diye bağırmış.\n\nOğlanın küçük bacısı&nbsp; bunu duymuş, kalkmış:\n\n— Benim bir kardeşim var. Kaç senedir yatıyor. Hele seni bir yanına götüreyim, demiş.\n\nOraya götürmüşler. Kaledekiler:\n\n— Amaaan, bunca hekim çare bulamadı da&nbsp; bu mu bulacak, demişler.&nbsp; Sonra da belki bulur diye alıp&nbsp; hastanın yanına götürmüşler.\n\nKız bakmış ki İnci Salkım bir inliyor. Bir inliyor ki iniltisi bütün dünyayı sarıyormuş. Artık ölme derecesine gelmiş. Kız eğilip bakmış ki İnci Salkım’ın vücudunda cam parçası doluymuş. Bu cam parçalarını orada bilen olmadığı için hiç kimse İnci Salkım’ı tedavi edememiş. Kız:\n\n— Bana bir sabun ve bir kutu da merhem getirin, demiş.\n\nBir kutu merhemi ve sabunu getirmişler. Kız, İnci Salkım’ın vücudundaki bütün cam parçalarını çıkarmış. Sabunlamış, merhemi de vücuda çalmış. Hastayı da pamuğun içine yatırmışlar. Kız her gün gelip İnci Salkım’ın vücudunu merhemlemiş. Böyle böyle derken, İnci Salkım günden güne iyileşmeye başlamış.&nbsp;Tam iyi olduğu sırada kız kendini İnci Salkım’a tanıtmış. Önceden olanları da bir bir anlatmış. Böylece tekrar evlenmeye karar vermişler.\n\nGünler geçmiş, kadın hamile kalmış. Bir oğulları olmuş. Oğlan doğunca:\n\n— Bu bir insanoğlu, dur da sana gösterelim, demişler.\n\nDev olan İnci Salkım’ın, bir insan çocuğu olunca devler ülkesindeki herkes buna çok kızmış. İnci Salkım tehlikeyi sezmiş:\n\n— Buradan kaçmanın bir kolayı olmalı, demiş. Hemen hazırlık yapmışlar. İnci Salkım:\n\n— Ben dut ağacı olurum, sen dal olursun, oğlumuz da meyvesi olur, demiş.\n\nİnci Salkım çocuğunu bir kanadının üzerine, karısını da öbür kanadının üzerine koymuş, yola koyulmuşlar. İnci Salkım karısına:\n\n— Büyük bacım, su şeklinde; halam, yılan şeklinde; küçük bacım da bulut şeklinde gelir, demiş.\n\nBiraz gittikten sonra karısı:\n\n— Bir su geliyor ki iniltisi ortalığı yıkıyor, demiş.\n\nİnci Salkım hemen dut ağacı, karısı dal, oğulları da meyve olmuş. Su gelmiş. Bir şey bulamamış, geri dönmüş. İnci Salkım:\n\n— Onu atlattık, demiş.\n\nBiraz sonra İnci Salkım’ın küçük bacısı, kara bir bulut hâlinde gelmeye başlamış. İnci Salkım hemen bir kale, karısı kale suru, oğlu da kalede bir taş olmuş. Kara bulut başlarına kadar gelmiş. Bir şey bulamamış, geri dönmüş. İnci Salkım:\n\n— Bunu da atlattık, demiş.\n\nBüyük halası ağzını açmış, kocaman bir yılan olmuş. Onlara uzaktan seslenmiş:\n\n— Durun da size bir şey sorayım, demiş. Karısı, İnci Salkım’a:\n\n— Kocaman bir yılan geliyor, demiş. İnci Salkım hemen yere inmiş. Bir kavun tarlası olmuş. Karısı kavun, oğlu da kelek olmuş.\n\nBöylece yılanı da atlatmışlar. Gele gele saraya gelmişler. Yemişler, içmişler; muratlarına ermişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "KABAK KIZI",
        "text": "&nbsp;Bir ihtiyar kadın varmış. Bu ihtiyar kadının hiç iş görmeye mecali yokmuş. Küçük bir bahçesi varmış. Bir gün bir kuş ağzında kabak çekirdeğiyle giderken, kediden kaçacağım diye, can havliyle o çekirdeği oraya düşürmüş. Bir tezek* yuvarlanıp gelmiş, üzerini kapatmış. Allah da yağmurunu vermiş, o çekirdek orada çillenmiş; büyükçe bir tefek olmuş.\n\nBir gün bir adam kaçarken o tefeğin içine saklanmış. Adamın korkudan idrarı gelmiş, idrarını yaparken tam çiçeğe denk gelmiş. Çiçek kapanmış. O idrar, kızın tohumu olmuş. Kabak büyümüş, içinde kız büyümüş.\n\nİhtiyar kadın artık iyice yaşlanmış, hiç iş göremez hâle gelmiş. Kışın yakacak bir tek dalı yokmuş.\n\n— Acaba bahçede ot falan var mıdır, yakayım da ısınayım, demiş.\n\nOraya varmış ki koca bir tefek* varmış. Bir de büyükçe bir kabak var, o kabağı yuvarlayarak almış, gelmiş. Divanın altına yuvarlamış. Yoruldum, diye evinin bir köşesine geçip oturmuş.\n\nAllah tarafından kabak yarılmış, içinden bir kız çıkmış. Bakmış, ev temizlik istiyor. Evi temizlemiş, yemek yaparken bakmış ki kadın geliyor hemen kabağın içine geri girmiş. Kadın gelmiş bakmış şaşırmış.\n\n— Acaba ben yanlış eve mi girdim, başım mı döndü, demiş.\n\nBakmış,&nbsp; eşyalar kendinin ama temizlik yapılmış. Düşünmüş:\n\n— Allah, Allah! Ben köşede oturdum, eve kimse girmedi; benim çoluğum çocuğum yok. Benim evime kim gelebilir?\n\nKadın geri gitmiş gibi yapıp kapıyı çarpmış. Çıkmış, saklanmış. Kız yemek dibine yanmasın diye çıkmış giderken; kadın koşmuş, kızı bileğinden tutmuş.\n\n— İns misin, cin misin?\n\n— Ne insim, ne cinim. Seni nasıl yarattıysa Allah, beni de yaratan yine Allah.\n\n— Sen tam evlenme çağındasın, ben ihtiyarım. Kimselere görünme! Bir, iki, üç sene senin gününü göreyim.\n\n— Tamam teyze.\n\nTekrar kabağın içine girmiş.\n\nBir gün padişahın oğlu at sulamaya gidiyormuş. Bu kız iş görürken türkü söylüyormuş. Islığı kesmiş, kızın sesine kulak kesilmiş. Oğlan sağa, sola bakmış. Cam kırığından kızın sırma saçlarını görmüş. Bakmış ki aydan beyaz, hiç gün görmemiş, günde yanmamış güzel bir kız. Oğlan hemen evine dönmüş:\n\n— Anne, falan kişinin evinde kabak var, onu bana alacaksın, demiş. Oğlan buna bakarken cama vurmuş, kız korkudan kabağın içine girmiş. Annesine demiş ki:\n\n— Anne, o kabağın içinde kız var, o kabağı bana alacaksın.\n\n— Yavrum, ben kendimi bildim bileli kırk yıldır o kadın yalnız yaşar.\n\n— Yok, anne. İlle gidip alacaksın.\n\nPadişahın hanımı cariyeleriyle beraber gitmiş, her tarafı aramış. Hiç kız falan yok. Eve gelmişler. Oğlu:\n\n— Anne, kadının oturduğu divanın altında koca bir kabak var. Mutlaka onu al, gel. Padişahın karısı cariyeleriyle birlikte gitmiş, kabağı çıkartmış.\n\n— Bu kabağı bana vereceksin.\n\n— Al, götür.\n\n— Yok, götürmeyeyim. Oradan çıkmış, eve gelmişler. Annesi, oğluna:\n\n— Oğlum; kuru, sapsarı bir kabak var, başka bir şey yok.\n\n— Anne, bana düğün edip o kabağı alacaksın.\n\n–Olur mu yavrum? Sen padişahın oğlusun. Babandan sonra tahta geçeceksin, neslimiz devam edecek. Biz padişahın oğluna varacağız, diye senin o kadar taliplerin varken sen kabağı mı alacaksın, olur mu yavrum?\n\n— Anne, beni seviyorsan o kabağı bana alacaksın.\n\nAnnesi ağlayarak gitmiş, bir elbise diktirmiş. Kırk gün, kırk gece düğün etmişler, alıp eve getirmişler. Kadın ağlıyormuş:\n\n— Eller gelin aldı da ben oğluma kabak aldım, diye. Oğlan, annesine diyormuş ki:\n\n— Kalk, anne. Gilik* yap, yiyelim.\n\nSabahleyin varmışlar ki&nbsp; kabak öylece yatağın üzerinde duruyormuş. Oğlan eline bir nacak* almış:\n\n— Çıkıyorsan çık, yoksa parçalayacağım, demiş.\n\nKız çıkmış, biraz konuşmuşlar. Kız tekrar kabağın içine girmiş.\n\nAnnesi de hamur yoğurmuş, gilik yapıyormuş. Kabak karyoladan yuvarlanmış. Eşiği geçmiş, ara yere varmış.\n\n— Anne, ben de yapayım mı?\n\n— Git oradan, kabak. Ben senden ne kadar uzaklaşıyorsam sen benim yanıma o kadar geliyorsun.\n\nBir oklava vurmuş. Bunu almış, yatağın üzerine koymuş. Kapıyı kapatmış.\n\nErtesi gün sabah kalkmış, çörek yapıyormuş. Kabak, yine yuvarlanıp gelmiş.\n\n— Nine, ben de yapayım mı?\n\n— Yine mi geldin, pis kabak? Eller gelin aldı da ben kabak aldım, deyip hamur kestiği ersinle* vurmuş.\n\nKabağı tutmuş. Götürmüş, oğlanın odasına koyup kapıyı kapatmış. Kadın, ertesi gün yine kalkmış, bu sefer de işleme yapıyormuş. Yine kabak yuvarlanıp gelmiş.\n\n— Nine, ben de yapayım mı?\n\n— Git, kötü kabak. Yılanın sevmediği ot, deliğinin ağzında bitermiş. Ben senden kaçtıkça sen benim yanıma geliyorsun, diye bir evreağaç vurmuş. Kabağı almış, yerine koymuş.\n\nKomşu köyde bir düğün varmış, oradan davet gelmiş. Padişahın karısı giyinmiş, kuşanmış. Beyaz bir ata binmiş, varmış düğüne. Oğlu da eve gelmiş, kabağın içindeki kızı çıkarmış:\n\n— Hadi giyin, kuşan; gidiyoruz, demiş.\n\nSarı bir ata binmişler. Oğlan:\n\n— Oraya varınca annemin yanında dur, demiş. Oraya varmışlar. Kız gitmiş, kaynanasının yanına durmuş. Kaynanası:\n\n— Nerelisin yavrum?\n\n— Oklavalı köyünden teyze.\n\nPadişahın karısı oradan ağlayarak gelmiş. Cumartesi günü sabah tekrar düğüne gitmiş. Oğlan yine kızı kabaktan çıkartmış, giyindirip kuşandırmış:\n\n— Annemin yanında dur, demiş.\n\nVarmış kaynanasının yanına.\n\n— Yavrum, ne güzelsin. Hiç mi gün yüzü görmedin, nerelisin sen?\n\n— Ersinli köyündenim, teyze.\n\nKaynanasından önce ata binmiş eve gelip kabağın içine girmiş. Kaynanası eve gelmiş:\n\n— Eller ne güzel düğün ediyor da, ben de&nbsp; kabak aldım, diye ağlamış. Pazar günü sabah düğün evinden gelin çıkacak diye, tekrar düğüne gitmiş. Oğlan yine giyindirip, kuşandırıp annesinin yanına durmasını istemiş.\n\n— Ne güzelsin, yavrum. Benim oğlum böyle bir kız almadı da gitti, bir kabak aldı.&nbsp; Nerelisin yavrum?\n\n— Evreağaçlı*&nbsp;köyündenim, teyze.\n\nKız oradan çıkıp&nbsp; kabağın içine girmiş. Kaynanası eve gelmiş:\n\n— Getirin şu kabağı da keseyim. Ben de eller gibi gelin getirmez miydim? Benim elin içinde boynumu büktün oğlum, demiş. Eline satırı almış, vuracağı zaman&nbsp; kız demiş ki:\n\n— Ben çıkayım da kıyıh kıyıh kıy, istersen.\n\nKız kabaktan çıkmış. Kadın bakmış ki dünya güzeli bir kız.\n\nKadın, kızı görünce çok mutlu olmuş.\n\n— Ben yanılmışım. Oğlum doğruymuş, demiş. Kapıyı çekmiş:\n\n— Allah, mutlu etsin, demiş.\n\n*ersin: 1. Ateş küreği; 2. Tekneye yapışmış hamuru kazımaya yarayan demir araç.\n\n*tezek: Tezek, yakacak olarak kullanılan kurutulmuş hayvan gübresi.\n\n*evreağaç: Sac üzerinde pişirilen yufka ekmekleri çevirmeye yarayan uzun ve yassı tahta araç.\n\n*tefek: (&lt;tevek) Asma, kavun, karpuz vb. bitkilerin sürgünü veya dalı; üzüm kütüğü, çotuk&nbsp;\n\n*gilik: Saçta pişirilen küçük ekmek, çörek.\n\n*nacak: Kısa saplı balta.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KADIN AKLI",
        "text": "Zamanın birinde bir padişah, ülkesinde sebze ve meyve satmayı yasaklamış. Bir adamın da bahçesinde kiraz ağacı varmış. Karısı kirazları toplayıp pazarda sat, diye kocasına yalvarmış. Çünkü çok fakirlermiş. Adam önce razı olmamış ama sonra karısının ısrarına dayanamayıp kirazları alıp pazara getirmiş.\n\nPadişahın adamları, pazarda hemen adamı yakalayıp padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişah, adama:\n\n— Niçin emrime karşı geldin, diye sormuş.\n\nAdam da mecbur kaldığını ve fakir olduğunu söylemiş. Adamın hâline acıyan padişah, onu hazineye göndermiş. İhtiyacı olan ne varsa, oradan alabileceğini söylemiş.\n\nAdam hazineden bir urgan, bir balta ve bir de Kur’an almış. Tekrar padişahın huzuruna varmış. Padişah:\n\n— Niçin bunları aldın? Bunların yerine altın, para alsaydın ya! Peki, bunları ne yapacaksın, diye sormuş. Adam:\n\n— Urganla karımı asacağım, baltayla bahçedeki kiraz ağacını keseceğim ve Kur’an’a da bir daha karı sözüne gitmeyeceğim diye el basacağını söylemiş. Adam bu dediklerini aynen yerine getirmiş. Yemiş, içmiş; muradına ermiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KARA VEZİR",
        "text": "Vaktiyle ülkenin birinde, bir padişah yaşarmış. Bir gün bu padişahın yanına bir derviş gelmiş. Padişaha misafir olmuş. Padişah dervişi ağırlamış, izzetlemiş, ona para vermiş, yolcu etmiş.\n\nDerviş giderken padişaha şöyle demiş:\n\n— Padişahım, herkes ne yapar, kendine yapar; döner, dolaşır yine kendine yapar.\n\nDerviş, o günden sonra her gün gelip aynı sözü söyler, gidermiş. Padişah da her seferinde ona bir akçe verirmiş.\n\nPadişahın bir de kara veziri varmış. Bu kara vezir çok kötü kalpliymiş. Derviş ile padişahın dostluklarını kıskanmaya başlamış. Her gün gelip dervişi padişaha kötülermiş. Sonunda padişahı inandırmış. Padişah, dervişten kurtulmaya karar vermiş. Hemen bir plan hazırlamış. Eline kâğıdını kalemini almış, kâğıda bir şeyler yazmış.\n\nPadişah adamlarını çağırtmış, dervişi getirmelerini söylemiş. Derviş, padişahın huzuruna çıkmış;\n\n— Derviş baba! Sen bu kâğıdı al, fırıncıya götür. Fırıncı senin ömrünün sonuna kadar rızkını temin edecek, demiş.\n\nDerviş; gâh düşüne, gâh sevine saraydan ayrılıp yola koyulmuş. Yolda giderken kara vezire rastlamış. Kara vezir, derviş babaya:\n\n— Nereye gidiyorsun, diye sormuş.\n\n— Padişah bana şu kâğıdı verdi. Ben bu kağıdı fırıncıya götüreceğim. O da ben ölene kadar rızkımı temin edecek, demiş. Kara vezir hemen bir şeytanlık düşünmüş. Derviş babaya:\n\n— Sen o kâğıdı bana ver! Benim çocuklarım aç. Fırıncı bizim rızkımızı temin etsin, demiş.\n\nDerviş baba, kâğıdı kara vezire vermiş. Kara vezir, kâğıdı kaptığı gibi soluğu fırında almış. Kâğıdı fırıncıya vermiş. Fırıncı, kâğıdı okur okumaz adamlarına seslenmiş:\n\n— Bu adamı tutun, hemen fırına atın, demiş.\n\nAdamlar kara veziri fırına atmışlar. Meğer o kâğıtta:\n\n— Bu kâğıdı getireni hemen fırına atın, diye yazıyormuş.\n\nPadişah, ertesi gün kara veziri ortalıkta görememiş, merak etmiş. Derviş çıkagelmiş, padişah onu karşısında görünce çok şaşırmış.\n\n— Sana verdiğim kâğıdı götürüp fırıncıya verdin mi, diye sormuş. Derviş de:\n\n— O kâğıdı kara vezir elimden aldı, fırıncıya o götürdü, demiş.\n\nPadişah o anda, ne olduğunu anlamış. Dervişe:\n\n— Derviş baba, sen haklıymışsın. “Herkes ne yapar, kendine yapar; döner, dolaşır yine kendine yapar.” demiştin. Beni çok utandırdın. Hakkını helâl et, demiş.\n\nKötüler her zaman cezasını bulur, bizim masalımız da burada biter.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KASAP İLE PADİŞAH",
        "text": "Bir zamanlar bir padişah varmış. Bu padişahın çok güzel bir atı varmış. Padişah, atını çok severmiş. Hemen hemen bütün zamanını atın yanında geçirirmiş. Padişahın karısı bu duruma sinirlenip sorarmış:\n\n— Bu at mı, ben mi? Hangimiz daha kıymetli, dermiş. Padişah bu soruya hiç cevap vermezmiş:\n\nSonunda padişahın karısı kendini ispat etmek için kendisi ile atın pazara götürülüp satılmasını istemiş. Kadın seyise emir vererek atın mı, yoksa kendisinin mi pazarda satılacağını ispatlamaya çalışıyormuş. Fakat seyis, padişahın karısının emrini bir şartla yerine getireceğini söylemiş. Seyis:\n\n— Pazarda satılana kadar hiç konuşmayacaksın, deyip atı ve kadını pazara götürmüş.\n\nPazarda padişahın karısını bir bezirgân başı almış. Seyisin unuttuğu bir şey varmış. O da padişahın karısının gerçekten satılık olmadığıymış. Bezirgân başı, padişahın karısını aldığı gibi kasabasına doğru yola düşmüş. Seyis de atı satamayarak saraya dönmüş. Saraya gelince durumu padişaha anlatmış.\n\nPadişah olanları kimseye duyurmadan bezirgân başının peşine düşmüş. Sormuş, soruşturmuş. Sonunda karısının getirildiği kasabayı bulmuş. Kasabada konaklamak için en yakın eve girmiş. Padişahın gittiği ev bir kasaba aitmiş. Kasap, padişahı eve alıp hemen odasını hazırlatmış. Padişahın durumundan kuşkulanan kasap, odanın kapısından padişahı gözetlemeye başlamış.\n\nPadişahın durumu hiç de iç açıcı değilmiş. Sonunda padişahın bu durumuna dayanamayan kasap, ne olduğunu sormuş. Kasap, padişahın anlattıklarına çok şaşırmış. Padişaha o gün bezirgân başının düğünü olacağını söylemiş. Elinden geleni yapacağını söylemiş. Kasap ve padişah düğüne gitmişler.\n\nDüğün bitip el ayak çekilince kasap durumu bezirgân başına anlatmış. Bezirgân başı hiç oralı olmamış. Kasap, padişahın karısını ısrarla isteyince kavga çıkmış. Bıçağını çekerek bezirgân başını öldüren kasap, padişaha karısını teslim etmiş. Padişah karısını alıp ülkesine doğru yola çıkacağı zaman, kasaba bir gün muhakkak kendisine gelmesini söylemiş.\n\nGel zaman, git zaman kıtlık başlamış. Kasap, çocuklarını doyuramaz olmuş. En son çare olarak padişahın yanına gitmeye karar vermiş. Kasap, çocuklarını da alıp padişahın yanına gitmiş.\n\nPadişah, kasap ve çocuklarını dilenci zannedip yemek artıklarından vererek saraydan ayrılmalarını istemiş. Kasap üzgün bir şekilde saraydan ayrılmak üzereyken padişah, kendisine yardım eden kasabı tanımış. Kendi imkânlarının aynısını kasaba da vermiş.\n\nPadişahın üç kızı, bir oğlu varmış. Kasabın ise üç oğlu varmış. Padişahın ailesi ile kasabın ailesi bir arada yaşamaya başlamış. Bir gün padişah ve kasap sefere çıkmışlar. Bu sefer çok uzun sürmüş. Seferden döndüklerinde bir gencin karısı ile şakalaştığını gören kasap, genci bıçakla öldürmüş. Kasabın hanımı çığlıklar atarak, kocasına:\n\n— Padişahın oğlunu öldürdün, demiş.\n\nBunun üzerine kasap çok pişman olup vicdan azabı çekmeye başlamış.\n\nPadişahın oğlunu öldürdüğüne pişman olan kasap, aynı acıyı kendisin&nbsp;de çekmeyi istemiş, büyük oğlunu öldürmesi için padişaha teslim etmiş. Padişah bunu kabul etmemiş. Fakat kasap ısrar edince padişah:\n\n— Ben oğlunuzu yanınızda kesemem. Oğlunu götürüp ormanda keseceğim, deyip oğlanı ve cellâdı alıp ormana gitmişler.\n\nPadişah ormanda cellâda bir kese altın vererek geri göndermiş. Kasabın oğluna da kızını vererek&nbsp;kendi ülkesinde bir yere bey olarak atamış.\n\nKasap oğlunun ölmediğinden haberdar olunca,&nbsp;vicdan azabından kurtulmak için ikinci oğlunu, padişaha teslim etmiş. Padişah kasabın ikinci oğluna da diğer kızını vererek&nbsp;ülkesinin başka bir bölgesine bey olarak atamış.\n\nKasap ikinci oğlunun da ölmediğini görünce, üçüncü oğlunu padişaha kesmesi için teslim etmiş. Padişah, kasabın üçüncü oğlu için de aynısını&nbsp;yapmış.\n\nBütün yaptıklarından sonra vicdan azabından bir türlü kurtulamayan kasap, bu sefer de padişahtan kendisini öldürmesini istemiş. Bu teklif karşısında çaresiz kalan padişah, bir heyet toplayıp “Kimin, kim üstünde daha fazla iyiliği varsa onun dediği olsun.”, diye karar vermelerini istemiş.\n\nHeyet toplantı sonunda, kasabın ilk iyiliği karşılıksız yaptığını, bu yüzden kasabın daha fazla iyiliği olduğunu söylemiş. Bunun üzerine padişahın oğlunu öldürdüğü günden bu güne kadar vicdan azabı çeken kasap, heyetin kararı üzerine rahatlamış. İç huzura kavuşan kasabı, padişah bir türlü öldüremiyormuş.\n\nSonunda kasap da ölmekten vazgeçmiş. Aynı gün, padişahın kızları ile evlenen ve beylik sürdüren kasabın üç oğlu da padişahın sarayına gelmişler. Böylece her iki taraf da mutlu olup muratlarına ermişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KEL ÇOBAN",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir karı koca varmış. Adam, karısına bir gün:\n\n— Senin anan, baban vardı. Artık seni babanın köyüne göndereyim, demiş.\n\nYanına bir çavuş, bir tabur asker vermiş. Karısını, anasının yanına göndermiş. Yolda giderken Çavuş demiş ki:\n\n— Benimle birlikte olursan oldun, yoksa büyük oğlunun parmağını keserim, demiş. Kadın:\n\n— Olmam, demiş.&nbsp; Bunun üzerine oğlanın parmağını kesmiş, cebine koymuş.\n\n— Hadi git artık, demiş. Aradan zaman geçmiş. Çavuş:\n\n— Benimle birlikte olursan oldun, olmaz isen küçük oğlunun parmağını da keserim, demiş. Kadın:\n\n— Kes, olmam, demiş. Çavuş, onun parmağını da kesip cebine koymuş. Çavuş:\n\n— Benimle birlik olursan oldun,&nbsp; olmazsan seni de keserim, demiş.\n\nKadın o sırada tuvalete gitmek için izin istemiş. Su testisini almış, bir çalıya bağlamış. Su testisi ses çıkardıkça onu orada sanmış. Bu arada kadın oradan kaçmış. Biraz yol gitmiş. Bir yere gelmiş.\n\n— Benim kafama bir keçe verin. Yeni bir elbise verin, demiş.\n\nGittiği yerde bir oğlanla karşılaşmış. Erkek elbisesi alıp giymiş, saklanmış. Oğlan da bunu almış, babasının konağına götürmüş. Babasına:\n\n— Bir kaz çobanı tuttum, demiş. Babası, kaz çobanının kız olduğunu bilmiyormuş. Onu işe kabul etmiş.\n\nBu kız tüylerden dolayı başına bit düştüğünde biraz su alır, tarak alır, yıkarmış. Kafasını salladı mı tüy, telek kalmazmış. Diğer tarafta çavuş, askerler bakıyorlar ki kadın yok.\n\n— Nereye gitti, bu kadın?\n\n— Dağı görünce kaçtı.\n\n— Nereden kaçtı?\n\n— Şurada oturmuştuk, demişler. Kadını aramaya başlamışlar. Kız, oğlanın evine gidiyor ya, orada korkuyormuş:\n\n— Kilitleyin kapıyı, deyip:\n\nÇevirin kaz yanmasın,\n\nSözde İlah olmasın,\n\nVallahi hesap,\n\nBillahi hesap, diye söylüyormuş.\n\n— Git, kel buradan, demiş. Çavuş:\n\n— Neden bağırıyorsun, söylesin de dinleyelim, demiş.\n\n— Bir annenin, bir babanın bir kızı varmış. Babası ile annesi Kâbe’ye gidiyormuş, kızı eve koymuşlar. Kızının kötü yolda geziyor diye, buradan mektup göndermişler. Kardeşim beni dağa bırakıyor. Oradan Dağ Oğlu beni alıp götürdü, demiş.\n\nÇevirin kaz yanmasın,\n\nSözde İlah olmasın,\n\nVallahi hesap,\n\nBillahi hesap, diye devam etmiş.\n\n— Sus kel. Çavuş:\n\n— Neden bağırıyorsun?\n\n— Bu dağ kızı. Ben de kocama gönül koydum. O da saklanmış evin odasına, bunları dinliyormuş.\n\n— Senin hacı deden, hacı ninen mi vardı, demiş.\n\n— Benim, Dağ Oğlu, demiş.Kadın biliyor:\n\n— Kocam beni bir tabur askerle, bir çavuşla yollamıştı. Oğlan:\n\n— Gitmek yok. Kapıyı kilitliyor.\n\n— Anlat hadi. Kocası, kızıyor kadına.\n\n— Böyle söyleme, ben bir şey yapmadım ki o ileri gitti. “Benimle bir olursan oldun, yoksa büyük oğlunun parmağını keserim” dedi. Büyük oğlunun parmağını kesti. Biraz gittikten sonra küçük oğlanın parmağını da kesti. “Benimle bir olmaz isen, seni de keserim” dedi. Tuvalete gideyim dedim. Kaçtım oradan, demiş ve devam etmiş:\n\nÇevirin kaz yanmasın,\n\nSözde İlah olmasın,\n\nVallahi hesap,\n\nBillahi hesap.\n\n— Sus kel, seni mi dinleyeceğiz, demiş.\n\n— Onu çalıya bağlamış. Kaçmış, bir çobanlığa gelmiş. Çobanlardan bir keçe, bir erkek elbisesi almış. Babasının köyüne gelmiş. Kadın cebinden çıkarmış, demiş:\n\n— Bu büyük oğlunun parmağı, şu da küçük oğlunun parmağı, şu da parmağımdaki yüzük. Bu, çavuş kesti.\n\nAdam karısına inanmış. Sabah darağacını kurmuşlar, çavuşu asmışlar. Kadınla kocası mutlu olmuşlar. Yemişler, içmişler; yer dibine geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KELOĞLAN",
        "text": "Eski zamanlarda bir çoban yaşarmış. Davar yayarmış. Hanımı bir gün:\n\n— Herif, evde yiyecek bir şey kalmadı. Evi desen zaten doğru düzgün eşyamız bile yok, demiş. Keloğlan elindeki tek koçunu satmayı düşünmüş. Koçu bir güzel boyamış. Kendine alıştırmış. Keloğlan “bürp” deyince koç arkasından gidiyormuş. Keloğlan çarşıya gitmiş. Yolda çörekçiye rastlamış. Çörekçi:\n\n— Koç satılık mı, Keloğlan?\n\n— Satılık, ağa.\n\n— Ne istiyorsun?\n\n— Karnım doyana kadar çörek yedirirsen veririm.\n\n— Kabul. Gel, ye.\n\nÇoban bu, doyar mı? Yiyor da yiyormuş. Çörekçide çörek kalmamış. Keloğlan daha doymamış. Çörekçi:\n\n— Oğlum, yediğin çörek koçun fiyatını iki misli geçti. Keşke parayla alsaydım, demiş. Keloğlan:\n\n— Vermezsen verme, canın isterse, demiş. “Bürp” deyip koçunu almış, gitmiş. Giderken börekçiye rastlamış. Börekçi:\n\n— Koç satılık mı, Keloğlan?\n\n— Satılık, ağa.\n\n— Ne istiyorsun?\n\n— Doyana kadar börek yedirirsen veririm.\n\nBörekçi kabul etmiş. Keloğlan yemiş, yemiş; doymamış. Börekçi:\n\n— Keloğlan yediğin börek, koçun parasını geçti. Yeter artık yeme, demiş. Keloğlan:\n\n— Canın isterse, ben de koçumu alıp giderim, demiş. “Bürp” demiş koçunu alıp gitmiş. Yolda çaycıya rastlamış. Çaycı:\n\n— Toklu satılık mı, Keloğlan?\n\n— Satılık, ağa.\n\n— Ne istiyorsun?\n\n— Kanana kadar çay içirirsen veririm.\n\nÇaycı da kabul etmiş. Keloğlan çayı içmiş de içmiş. Bu durumu gören çaycı:\n\n— Yedekte su kalmadı Keloğlan, hâlâ çaya kanmadın, demiş.\n\n— Sen bilirsin, ben de giderim, demiş. Keloğlan, “bürp” deyip, koçunu alıp gitmiş. Çarşıda giderken kucağında çocuk olan bir hanım, Keloğlan ile koçunu görmüş. Çocuk:\n\n— Anne, şu koçu bana al. Annesi:\n\n— Keloğlan, koç satılık mı?\n\n— Satılık, hanım.\n\n— Ne istiyorsun?\n\n— Şu ak gerdandan bir öptürürsen koçu sana vereyim. Hanım kızmış:\n\n— Git, ben ağa karısıyım. Sen kim oluyorsun da bana böyle bir şeyi söyleyebiliyorsun, demiş.\n\nKeloğlan omuz silkmiş, “bürp” deyip tokluyu götürmüş. Çocuk kendini yerlere atmış.\n\n— Anne, tokluyu aaal, diye ağlıyormuş. Kadın ne yapacağını şaşırmış.\n\nSonra Keloğlan’ın dediğini kabul etmiş. Ama bu sefer Keloğlan:\n\n— Yook, beni eve çağırmazsan vermem, demiş.\n\nKadın:\n\n— Eve götüremem, demiş.\n\nÇocuğu yine ağlayınca kadın mecburen kabul etmiş. Keloğlan akşam kadının evine gitmiş. Biraz oturduktan sonra bakmış ki çörekçi de gelmiş, börekçi de gelmiş, çaycı da gelmiş. Meğer kadın bunları da evine alıyormuş. Akşam kadının kocası da gelince her biri bir yere saklanmış. Keloğlan biraz durmuş ama canı sıkılmış:\n\n— Ben çıkacağım, demiş. Çörekçi Keloğlan’a:\n\n— Çıkma, dur, demiş. Keloğlan:\n\n— Para ver ki çıkmayayım, demiş.\n\nÇörekçiden para almış. Aynı korkuyu yaşayan börekçi ve çaycı da Keloğlan’a para vermişler. Keloğlan biraz daha durmuş ama sonunda “bürp” deyip koçuyla beraber oradan kaçmış, meydana çıkmış. Kadının kocası bunu görmüş:\n\n— Keloğlan, burada ne işin var?\n\n— Ooo, bir ben değilim ki! Çörekçi de burada, börekçi de burada, çaycı da burada. Para ver, yerlerini söyleyeyim.\n\n&nbsp;Ondan da biraz para almış. Sonra “bürp” deyip, toklusunu alıp gitmiş. Koçu çarşıda satmış. Elindeki paralarla hem evinin eşyasını almış hem de çeşit çeşit yiyecekler almış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KELOĞLAN",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş. Köyün birinde, bir Keloğlan varmış. Köy halkı:\n\n— Bu Keloğlan'ı zengin yapalım, demişler. Köylü, Keloğlan'a bir inek vermiş. Keloğlan ineği kesmiş:\n\n— Ekmek getirin, et yiyelim, demeye başlamış.\n\nKöylüler, Keloğlan'a çok kızmışlar. Köylüler:\n\n— Biz bunu zenginleştirmek için ineği verdik. Bu neden ineği kesti? Köylüler, Keloğlan’ı hapse atmışlar. Hapishanenin üzerinde bir delik varmış. O delikten Keloğlan’ın üzerine tuvaletlerini yapmışlar. Kırk gün sonra demişler ki:\n\n— Keloğlan ölmüştür, gidip çıkaralım. Keloğlan’ı çıkartmışlar ki ölmemiş. Keloğlan hanımına demiş ki:\n\n— Hanım, küçük küreği, küçük eşeği, küçük çuvalı getir. Keloğlan o hapishanedeki pislikleri doldurmuş çuvallara, çarşıya çıkmış. Keloğlan:\n\n— Mis otuuu, mis otuuuu, diyerek bağırmaya başlamış. Çarşıya bir kervancı gelmiş, Keloğlan'a sormuş:\n\n— Kaça veriyorsun, demiş. Keloğlan:\n\n— Öndeki kervanı verirsen veririm, yoksa vermem, demiş. Keloğlan kervancı ile anlaşıp kervanı alıp köyüne gelmiş. Köy halkı:\n\n— Keloğlan, nereden aldın onları, diye sormuş. Keloğlan:\n\n— Yaptığınız pisliklerden aldım.\n\nKöy halkı da yaptığı pisliklerin hiçbirini bırakmamış, hepsini toplayıp çuvallamışlar. Bağırmaya başlamışlar:\n\n— İnsan pisliği satıyoruuuz, diye.\n\nBunların böyle bağırdığını gören insanlar, bunları dövmeye başlamışlar. Köylü, biz bu Keloğlan’ı ne yapalım diye düşünmeye başlamışlar. Keloğlanı bir çuvalın içine koyup göle atmaya karar vermişler.\n\nKeloğlan çuvalın içindeyken çoban sürüsüyle birlikte bir çoban gelmiş. Çoban, Keloğlan'a:\n\n— Kardeş, niye çuvalın içindesin, demiş. Keloğlan:\n\n— Bey oğlunun kızını bana veriyorlar da ben almıyorum diye, çuvalın içine koydular, demiş. Daha sonra Keloğlan, çobana:\n\n— Gel, sen çuvalın içine gir. Bey oğlunun kızını sen alırsın, demiş. Çoban da:\n\n— Bey oğlunun çobanlığını yapana kadar kızını alırım daha iyi, demiş. Girmiş çuvalın içine.\n\nKöylüler gelmiş, çuvala vurmaya başlamışlar. Köylüler vurdukça çoban:\n\n— Bey oğlunun kızını alırım, demiş. Köylüler vurdukça çoban:\n\n— Bey oğlunun kızını alırım, demiş. Köylüler vurdukça her defasında çoban:\n\n— Bey oğlunun kızım alırım, demiş. Daha sonra köylüler çuvalı tutmuş, göle atmışlar. Aradan bir hafta geçmiş, Keloğlan sürüyle birlikte köye gelmiş. Köylü:\n\n— Biz seni göle attık, sen nereden çıktın, demiş. Keloğlan:\n\n— Attığınız gölden bu sürüyle birlikte çıktım, demiş. Keloğlan'ın bu sözüne karşı köylü hemen göle koşmuş. Keloğlan köylüleri göle doldurmuş. Köylüler gölde can çekişerek koyun arayadursunlar, Keloğlan da köylüsüz rahat bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KELOĞLAN",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zamanını birinde, bir kadın ve kocası varmış. Bunların çocukları olmamış. Bir evlatlık çocuk almışlar. Çocuğun ismi “Keloğlan” imiş. Çocuk babalığıyla devamlı işe gider, gelirmiş. Annesi bunlara doğru düzgün azık koymazmış. Yavan şeyler koyarmış. Bir gün böyle, beş gün böyle, yavan azık yemek oğlanın zoruna gitmiş.\n\n— Bizim evimizde her şey var. Bu anam, niye bize doğru dürüst azık koymuyor, diye, kendi kendine düşünmeye başlamış.\n\nBir gün Keloğlan babasıyla çifte giderken, babasına:\n\n— Baba, bugün benim karnım ağrıyor. Bana biraz müsaade et, ben sonra gelirim, demiş.\n\nBabası da “Peki” diyerek Keloğlan’a izin vermiş. Keloğlan hemen eve, annesini denetlemeye gelmiş. Karyolanın altına saklanmış. Meğer annesi muhtarı severmiş. Keloğlan ile babası gidince muhtarı çağırırmış. Evde akşama kadar yer, içerlermiş. Tarladan işçilerin geleceği zaman muhtar evine gidermiş. Keloğlan karyolanın altından bakmış ki, ohooo… Tavalar kurulmuş, yağlılar oluyor. Keloğlan.\n\n— Demek ki bize yedirmiyor, buna yediriyor.\n\nMuhtar karyolada uyurken, kadın da helva yapıyormuş. Kadın:\n\n— Helvanın yağı az olmuş. Gideyim de biraz yağ getireyim, diyerek odadan çıkmış.\n\nKeloğlan da karyolanın altından çıkmış. Tavada kavrulmuş kızgın un duruyormuş. Kızgın unu kaşığa doldurmuş, karyolada uyuyan muhtarın boğazına sokmuş. Muhtar oracıkta boğulmuş, ölmüş. Keloğlan sonra evden çıkmış, tarlaya babasının yanına gitmiş. Kadın odadan yağ alıp geri dönmüş. Helvayı yapmış, muhtara seslenmiş. Hâlbuki muhtar çoktan ölmüş bile. Ama kadının muhtarın ağzındaki helvadan haberi yokmuş.\n\nMuhtara seslenmiş ama o uyanmamış. Kadın o tarafa çabalamış, bu tarafa çabalamış; en sonunda muhtarı bir köşeye saklamayı başarmış. Akşam olmuş, Keloğlan ile &nbsp;babası tarladan eve dönmüş. Kadın, kocası görmeden Keloğlan’a yalvarmaya başlamış:\n\n— Etme, Keloğlan! Böyle böyle bir durum var. Ne yapacağız? Keloğlan:&nbsp;\n\n— Ana, ondan kolay ne var? Ben onu kaybederim, sen merak etme. Sen yat. Yalnız, bana bir salatalık hazırla bir de eşek. Ama bunlara karşı beş tane altınını alırım, demiş. Annesi:\n\n— Aman, Keloğlan! Sen beni bu dertten kurtar da ben sana beş değil, on altın vereyim, demiş. Keloğlan:\n\n— Peki, ama altınları peşin alırım, demiş.\n\nGece evdekiler uykuya dalınca Keloğlan, muhtarı eşeğe yüklemiş. Deli Mehmet denen köyün delisinin bostanına götürmüş. Muhtarı bostanın ortasına sırt üstü yatırmış. Eline de salatalığı tutuşturmuş. Muhtara, yatmış da salatalık yiyormuş, gibi bir şekil vermiş. Eşeği bostanın ortasına bırakmış.\n\nSabah olmuş. Deli Mehmet bakmış ki bostanın ortasında bir eşek var, birisi de uzanmış salatalık yiyor. Bağırıp çağırmaya başlamış.\n\n— Ulan, sen benim ünümü duymadın mı ki bostanımın ortasına eşeğini bırakıyorsun. Sen de arkası üstü yatmış, salatalık yiyorsun, demiş.\n\nBostanda yatan adam hiç aldırış etmemiş. Bunu görünce Deli Mehmet daha&nbsp; da çok sinirlenmiş.\n\n— Vay anasını avradını… demiş. Eline bir sopa almış, ölü muhtara yattığı yerde bir iki tane vurmuş. Adam zaten ölü, elinden salatalık bir yana yuvarlanıvermiş. Tam bu sırada Keloğlan patırtıya başlamış:\n\n— Vay, babamı öldürdüler! Yetişin komşular, köylüler! Deli Mehmet babamı öldürdü, diye basmış yaygarayı.\n\nDeli Mehmet tutuşmuş:\n\n— Aman, Keloğlan! Elini, ayağını öpeyim. Bu kadar yaygara etme. Babanı öldürdüm, ocağına düştüm. Beni ele verme. Ne dersen yapayım, diyerek yalvarmaya başlamış. Keloğlan:\n\n— Sus öyleyse. On beş altın verirsen o iş hâllolur. Ben sesimi keserim, demiş. Deli Mehmet:\n\n— Aman, Keloğlan! Sana on beş de vereyim, yirmi de vereyim. Yeter ki sen bunu buradan kaybet, demiş.\n\nKeloğlan altınları peşin almış. Muhtarın ölüsünü hiç kimse duymadan Deli Mehmet ile birlikte yok etmişler. Keloğlan, anasından ve&nbsp; Deli Mehmet’ten aldığı altınlarla yaşayıp gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KELOĞLAN",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, günahmış. Fakir bir Keloğlan varmış. Bir tek anası varmış. Bu oğlan köyün danasını yayarmış. Bir gün böyle, iki gün böyle derken köylüler dağarcığa deriyi dikerler, çanta yaparlarmış. Keloğlan azığı kafasına sararmış. Bunun adı dağarcıkmış. Giderken, gelirken kargalar bunun kafasından dağarcığı aldığı gibi kaçmışlar. Keloğlan danayı bırakmış, kargaların arkasına düşmüş. Koşa koşa kargaların arkasından gitmiş. Keloğlan kargaları geç de olsa yakalamış. Kargalar:\n\n— Keloğlan, içindeki ekmeği yedik. İşte dağarcığın, demişler. Keloğlan:\n\n— Ben dağarcığı ne yapayım? İlla, ekmeğimi isterim. Ben acıktım, demiş. Kargalar:\n\n— Öyle ise, Keloğlan sen dur. Sana bir deri verelim, deriyi götür. Deriyi şöyle duvara daya, “Açıl derim, açıl; türlü yemekler saçıl!” de. Deri sana yemek verir, demişler.\n\nKeloğlan kandırıldığını düşünerek evine gelmiş. Anası kapıda karşılamış:\n\n— Ne yaptın, Keloğlan? Danayı da bıraktın hakkını da alamazsın, demiş. Keloğlan:\n\n— Ana dur, demiş.\n\nDeriyi şöyle koymuş. Deriye:\n\n— Açıl derim, açıl; türlü yemekler saçıl, demiş.\n\nDeri açılmış, bunlara türlü çeşitli yemekler ve göz görmedik mallar çıkmış. Anası&nbsp;şaşırmış:\n\n— Aman yavrum, bunların hepsini şimdi yemeyelim. Yarısını da sonraya koyalım, demiş. Keloğlan:\n\n— Ana ye, sen yemene bak, demiş.\n\nNeyse bir gün, iki gün yemişler. Komşunun birinin ağır misafiri gelmiş.\n\n— Keloğlan, deriyi versen de bize misafir geliyor. Bize biraz yemek çıkarsın, demişler.\n\nKeloğlan vermiş. Onlar deriyi götürmüşler ama o deriyi geri vermemişler. Onu almışlar. Keloğlan’a geri başka bir deri vermişler. Keloğlan deriyi getirmiş. Annesi:\n\n— Acıktık, artık deriyi aç da yemek hazırlasın, demiş. Deriyi dayamış:\n\n— Açıl derim, açıl; türlü yemekler saçıl, demiş ama deri hiç açılmamış. Keloğlan çaresiz:\n\n— Ben kargaların yanına gideyim, demiş.\n\nKargaların yanına koşmuş.\n\n— İlla, benim dağarcığımla azığım, demiş. Kargalar:\n\n— Keloğlan, biz sana deri verdik. Neden başkasına verdin? Vermeseydin, demişler. Keloğlan:\n\n— Yok, ben dağaracığımı isterim, demiş. Kargalar çaresiz:\n\n— Gel, sana bir eşek verelim. Sen götür eşeği ama giderken eşeğe “çü çü” deme, “geh geh” de; “çü” dersen altın çıkarır, demişler.\n\nEşeği almış, eve getirmiş. Eve getirince annesi:\n\n— Keloğlan, ne yaptın, demiş. Keloğlan:\n\n— Anne, kargalar bana eşek verdiler, demiş. Annesi:\n\n— Eşeği ne yapacaksın, Keloğlan? Yine seni kandırmışlar, demiş.\n\nEşeği içeri sokarken “çü çü” dedikçe eşek altın çıkarmış. Annesi:\n\n— Aman Keloğlan, bu deriden daha iyiymiş, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Gene komşunun biri gelmiş.\n\n— Keloğlan eşeği az ver de değirmene buğday götüreyim. Buğdayı öğüteyim de getireyim, evde hiç unumuz yok. Çoluğun, çocuğun unu yok, demiş.\n\nKeloğlan eşeği vermiş. Keloğlan akıllılık etmek için:\n\n— Eşeğe “çü” demeyin, demiş.\n\n— Niye, diye sorunca:\n\n— “Geh” deyin, “çü” diyince gitmiyor, demiş.\n\nAdam eşeği eve götürmüş, eşeğe “çü” dedikçe eşek altın çıkarmış. Altın çıkaran eşeği daha Keloğlan’a verirler mi? Başka bir eşek vermişler. Keloğlan, eşek eve gelince denemiş. Eşeğe “çü” demiş ama eşek altın çıkartmamış. “Geh” demiş eşek yürümemiş. Yine kargaların yanına gitmiş. Kargalara:\n\n— İlla, benim ekmeğimle dağarcımı verin, demiş.\n\nKargalar çok sinirlenmiş.\n\n— Bu Keloğlan’ın elinden kurtulamayacağız. Ne yapalım, demişler. Kargaların biri:\n\n— Al, sana bir tokmak verelim. O eşek ile derini alan kimse götürüp onun yanına bırak, “Vur tokmağım, kır tokmağım”, de. O tokmak onlara bir sopa çalar ki kimin aldığını anlarsın, demiş.\n\nTokmağı almış, getirmiş.\n\n— Ne yaptın, Keloğlan, demiş anası.\n\nKeloğlan başından geçenleri bir bir anlatmış. Oradan derisini alanın evine gitmiş. Tokmağı bir kenara bırakmış. Keloğlan tokmağa:\n\n— Vur tokmağım, kır tokmağım, deyince tokmak deriyi alıp vermeyen adama bir sopa çekmiş. Deriyi geri vermişler. Tokmağını da almış, çıkmış. Oradan eşeğini alan kişinin evine varmış. Keloğlan:\n\n— Eşeğimi verin, demiş.\n\n— Eşeğini verdik ya, demişler.\n\nKeloğlan, tokmağı bırakmış:\n\n— Vur tokmağım, kır tokmağım, demiş.\n\nOrada da eşeği vermeyenlere bir sopa atmış. Oradan eşeğini almış. Keloğlan eşeği ve derisini alıp evine gelmiş. Yiyip, içip muradına ermiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Fakir anası ile yaşayan bir Keloğlan varmış. Ama bu oğlan, çok ama çok haylazmış. Anası kış gelince oğluna:\n\n— Oğlum, bu ineği alıp dayına götür, bırak. Yazın yeniden buraya getiririz, demiş.\n\nTabi, bizim haylaz yolda giderken sıkılmış ve ineği bir ağaca bağlayarak ağaca:\n\n— Sen bu ineğe yaza kadar bak, demiş ve gelmiş.\n\nYaz gelmiş. Anası oğlunu tekrar göndermiş ve ineği getirmesini istemiş. Keloğlan da ineği bağladığı yere giderek ağaca ineği sormuş, ağaçta ses yok. Buna sinirlenen oğlan, bir baltayla ağacı ta kökünden kesmeye başlamış. Ağacı keserken Keloğlan, ağacın dibinde bir teneke altın bulmuş. Almış altınları anasının yanına gelmiş. Anasına olayı anlatmış ve anasıyla beraber ağacın yanına gelmişler. Kalan altınları da alarak tekrar evlerine dönmüşler. Annesi Keloğlan’ı bir ölçek getirmesi için dayısının yanına&nbsp;göndermiş.&nbsp;\n\nKeloğlan gitmiş, dayısından ölçeği istemiş. Şüphelenen dayı ölçeğin altına sakızı yapıştırmış, öyle vermiş. Annesi ve Keloğlan altınları ölçmüşler, gidip ölçeği geri vermişler. Kıskanç dayı, ölçeğin altındaki altını görünce karakola haber vermiş. Karakoldan Keloğlan’ın evine gelenler, annesini alıp götürmüşler. Keloğlan’ı da deli diye, götürmemişler.&nbsp;Annesi giderken Keloğlan’a:\n\n— Kapıya, bacaya sahip çık,&nbsp;demiş.\n\nAnnesini merak eden Keloğlan; kapıyı ve bacayı sökmüş, yanına alarak karakola gitmiş. Annesini sorguladıktan sonra serbest bırakmışlar. Keloğlan’la beraber evlerine dönmüşler. Kapıyı ve bacayı yeniden yerine takıp tamir etmişler.\n\nParası olan akıllı olurmuş, derler ya; bunlar da harcadıkça akıllanmışlar. Yemiş, içmiş; muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KELOĞLAN İLE CANGOLOZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Eski zamanın birinde, bir Keloğlan ile annesi yaşarmış. Keloğlan yaramaz mı yaramaz, ele avuca sığmazmış. Keloğlan annesini bağırtıp çağırttırarak üzermiş. Bir gün pazara giderken yolu yarılamışlar, dağın başında annesi bir taşın dibinde oturmuş:\n\n— Of anam ,of, çekmiş çok derinden.\n\nKeloğlan, annesi dinlenirken biraz ileride bir şeylere bakıyormuş. Kadının tam karşısına iri yarı; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte dev gibi birisi çıkmış. Kadın korkmuş:\n\n— Sen kimsin, demiş. Dev:\n\n— Sen beni çağırdın ya; bir adım Of, bir adım Cangoloz. Benden ne istiyorsun demiş. Kadın:\n\n— Ben senden bir şey istemiyorum, demiş. Cangoloz :\n\n— Olmaz, sen beni çağırdın. Söyle arzun ne, demiş. Kadın dayanamamış Cangoloz'a :\n\n— Ah oğlum, Cangoloz! Benim kel oğlum var. Yaramaz mı yaramaz, hiç rahatım yok. Benim başıma her zaman iş açıyor, demiş. Cangoloz :\n\n— Tamam anne. Sen onu bana çırak ver. Ben onu yetiştiririm, sana iyi evlat olur, demiş. Kadın:\n\n— Olur, demiş.\n\nKadın, Keloğlan’ı çağırmış ve Cangoloz'a çırak vermiş.\n\nCangoloz'un mekânı yer altında büyük bir saraymış. Kırk bir tane odası varmış. Cangoloz Keloğlan'ı almış, kırk odanın hepsini bir bir gezdirmiş. Kırk birinci odaya gelmişler, oda kilitli imiş. Cangoloz:\n\n— Bak Keloğlan, her tarafı gezmeye hakkın var. Yalnız kırk birinci odaya girmen kesinlikle yasak, demiş. Keloğlan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nCangoloz, Keloğlan’a kılıktan kılığa girmenin yollarını ve sihirbazlığını öğretiyormuş. Çalışmalardan arta kalan zamanlarda Keloğlan'ın aklında kırk birinci oda varmış. Bu odada ne var, diye çok merak ediyormuş. Bir gün fırsatını bulup kapıyı açmış, girmiş ki içeri de ne görsün? Adamın biri bacaklarından tavana asılı imiş. Altında da bir mangal varmış. Adam büyük bir ıstırap çekiyormuş. Keloğlan mangalı kenara çekmiş ve adam bir parça kendine gelmiş. Keloğlan:\n\n— Seni niye buraya astılar, demiş. Adam:\n\n— Ah Keloğlan, ah! Ben de senin gibi Cangoloz'un öğrencisiydim. Aman aman sakın, sen sen ol, hiçbir dersine “Öğrendim.”, deme. Öğrendiğini belli etme. Beni de senin gibi çırak yetiştirdi. Ben, tamam hepsini öğrendim, dedim. Sen bana rakip olacaksın, diye beni buraya attı, demiş. Keloğlan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nKeloğlan adamı orada bırakıp kapıyı kilitlemiş. Keloğlan, Cangoloz'un yanında uzun bir süre geçirmiş. Cangoloz, Keloğlan'a:\n\n— Şunu öğrendin mi? Bunu öğrendin mi, dermiş. Keloğlan da:\n\n— Yok, dermiş. Cangoloz :\n\n— Senden çırak da olmaz adam da olmaz. Daha ben sana bir şey öğretmeyeceğim. Zaten senin öğrenmeye niyetin yok, demiş ve Keloğlanı atmış kapıya.\n\nAma Keloğlan, Cangoloz'un bütün hünerlerini öğrenmiş. Keloğlan oradan çıkıp annesinin yanına gelmiş. Keloğlan ve annesi bir gün pazara giderken yaşlı annesi yorulmuş ve oğluna:\n\n— Ah, bir eşeğimiz olsaydı rahat giderdik. Keloğlan:\n\n— Ana ben sana eşek bulurum. Sen burada otur. Eğer ben gelmezsem biner eşeğe, gidersin.\n\nKeloğlan, annesinin yanından ayrılıp çalıların arasında bir eşek kılığına girmiş. Annesinin yanına eşek kılığında gelmiş, annesi de eşeğe binip doğruca pazara gitmiş. Cangoloz da pazardaymış ve Keloğlan'ı da eşek kılığında görünce tanımış. Cangoloz da aslan kılığına girmiş. Keloğlan'ı yemek için koşmuş. Keloğlan kendini yedirir mi? Şahin kılığına girip uçmaya başlamış. Cangoloz kartal kılığına girip kovalamaya başlamış. Keloğlan tavuk kılığına girip aşağı insanlar içinde kaybolmaya başlamış. Cangoloz buğday olup pazara saçılmış, Keloğlan buğdayları teker teker yemeye başlamış. Cangoloz'u midesine indirmiş, Cangoloz'dan kurtulmuşlar. Keloğlan ve annesi rahat bir hayat sürmüşler.\n\nOnlar ermiş muradına. Gökten üç elma düşmüş; biri anlatana, biri dinleyene, biri de muradına erene.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KERVANCININ MASALI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, gayet günahmış. Memleketin birinde, bir padişah yaşarmış. Günlerden bir gün padişah:\n\n— Bundan böyle akşamın onundan sonra kimse ışık yakmayacak, demiş.\n\nTellâllar meydanda bağırmış. Akşam olunca padişah hizmetkârlarına buyruğum yerine getiriliyor mu, diye kontrol ettirmiş. Her yeri dolaşmışlar. Sadece bir evde ışık yanıyormuş. Sabah olunca hemen, o adamı padişah istetmiş. Adam gelince sormuş:\n\n— Sen neden saat ondan sonra ışığını yaktın? Tellâllar akşama kadar bağırdı, duymadın mı?\n\nO da anlatmaya başlamış.\n\n— Ben hanımımla yeni evliyim. Biz birbirimize çok meraklıyız. Akşam olunca bir saat ben uyurum, o beni izler; o uyur, bir saat ben onu izlerim. Biz böylece sabah ederiz. Onun için ışığımız yanıyordu.\n\nPadişah çok şaşırmış. Adama bir şey yapmadan evine göndermiş. Sonra padişahın isteği ile bir cazı kadın bulunmuş. Kadın huzuruna çıkınca:\n\n— Git, şu evdeki kadına de ki padişah sana âşık oldu. Seninle evlenecek de, demiş.\n\nCazı kadın hemen yola düşmüş. Kadına misafir olmuş. Diller dökmüş. Padişahın kendisine âşık olduğunu, evlenmek istediğini söylemiş. Kadın:\n\n— Ben kocamı çok seviyorum. Ona çok meraklıyım, dediyse de kadının tatlı diline kanmış. Cazı kadın:\n\n— Padişahla evlenmek istiyorsan gece, o uyuyup da sen onu izlediğin zaman kocanı kes, öldür. O zaman padişahla evlenirsin, demiş.\n\nAkşam olmuş. Karı koca yatmışlar. Kocası kadını izlemiş, uykuya dalmış. O sırada kadın bıçağı çıkarmış. Tam kesecekken adam sıçramış, uyanmış. Bıçağı elinden almış.\n\n— Niye beni kesiyorsun, diye sormuş.\n\nKadın her şeyi anlatmış. Padişah ile evleneceğini, onun için kendini keseceğini söyleyince padişahın huzuruna çıkmışlar. Padişah emir vermiş:\n\n— Memlekette ne kadar kadın varsa hepsinin boyunlarını vurun. Ben onu sınamak için yaptım, demiş.\n\nAdamları, padişahın emrini yerine getirmek için koşmuşlar. O sırada bir kervancı gelmiş.\n\n— Padişahım, biraz dur. Ben sana bir masal anlatacağım, deyip devam etmiş.\n\n— Zamanın birinde, ben dağlarda geziyordum. Bir de baktım ki biri atına binmiş, gidiyor. Bana “Sen nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ben de “Gidiyorum işte.” dedim. “Gel, beraber gidelim” dedi bana.\n\nBen biraz çekindim. Bunun farkına vardı: “Korkma” dedi bana. Beraber yola düştük.\n\nAz gittik, uz gittik. Ben biraz arkada kaldım. Sonradan, korkmaya başladığım için elimdeki topuzu bu yabancının kafasına vurup öldüreyim, dedim.\n\nBaşına topuzu vurdum, hiç etkilenmedi. Atına dedi ki, “Ne kuyruğunu sallıyorsun, be hayvan?” Ben daha çok korktum.\n\nDudağım ikiye yarıldı. Sonra dönüp bana: “Sür, ikimiz at başı gidelim.” dedi.\n\nAz gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Bir kalenin dibine vardık. Attan indi, heybesini indirdi. Heybenin içi altın ve para doluydu. Bana döndü: “Bu atım, altınım sana emanet. Ben bu kaleye çıkacağım. Bir saate kadar geldim, geldim; gelemezsem bunlar sana helâl olsun. Yok, eğer beklemezsen filin kulağında da olsan gelir seni bulurum. ” dedi bana.\n\nBir müddet bekledim. Önüme kocaman bir dev kafası düştü. Biraz sonra da kendi geldi. Yine atlara bindik. “Sür gidelim. ” dedi.\n\nAz gittik, uz gittik, bir kabre vardık. Atlardan indik. “Bu benim nişanlımın mezarı. Onu biraz önce kellesini gördüğün dev, bizim gerdek gecemizde öldürdü. Ben de bekledim. Devin gerdek gecesinde, ben de onu öldürdüm. Rüyamda nişanlım gelip seni gösterdi. Kocan bu dedi. Seninle evleneceğim. Kırk gün, kırk gece düğün edip ikimiz de mutlu olacağız.” dedi bana. Ben de onunla evlendim. Onunla mutlu oldum, demiş.\n\nKervancının anlattıklarının ardından, padişah verdiği karardan vaz geçmiş. Kervancı ve karısı mutlu, mesut yaşamışlar.\n\nGökten üç elma düştü. Birini ben aldım, birini o aldı; birini de kaldırdım, yere attım. Yedik, içtik; hoş muradına geçtik.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Nevşehir",
        "title": "KILLI MAHMUT",
        "text": "&nbsp;\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, diyarın birinde Kıllı Mahmut diye, uzun boylu, geniş omuzlu; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte; her tarafı kıllarla dolu bir adam varmış. Kimse korkusundan bununla konuşmazmış. Kızdığı zaman her yeri kırar, herkesi dövermiş. Gel zaman, git zaman; Kıllı Mahmut o diyarda oturan bir kıza sevdalanmış. Anasına gitmiş:\n\n— İlla, bu kızı bana al, demiş. Anası Kıllı Mahmut'a:\n\n— Bu kızı sana vermezler oğlum, demiş.\n\nMahmut bu kızı kafaya koymuş. Ne yaptıysa anası vazgeçirememiş. En sonunda Mahmut'un anası bir çare düşünmüş. Mahmut'un küçük kardeşi Ahmet'i alıp kızı istemeye gitmiş. Gitmiş&nbsp;gitmesine de kızı vermeyeceklerinden korkup Ahmet'e istemiş. Kızın babası Ahmet'i beğenmiş, kızını vermiş. Üç gün içinde düğün tutulmuş ama hiç kimsenin kıllı Mahmut'tan haberi yokmuş. Oysa kız Ahmet'in değil, Kıllı Mahmut'un karısı olacakmış.\n\nDüğün günü gelmiş. Hazırlıklar yapılmış, davullar çalınmış. Herkes çok mutluymuş. At hazırlanmış, gelini almaya gelmişler. Kızı getirip gerdek odasına koymuşlar. Düğün bitip ahali dağılmaya başlayınca artık damadın odaya girme zamanı gelmiş. Kız, süzüle süzüle Ahmet'i beklerken kapı açılmış. Kıllı Mahmut içeri girmiş.\n\nKız, Mahmut'u karşısında görünce bayılmış, düşmüş. Mahmut da korkudan kaçmış. Kız, evine haber duyurunca kızın babası gelmiş, kızını geri almış. Buna çok kızan Kıllı Mahmut, kızın evini basmaya karar vermiş. Ormandan kocaman bir kütük söküp kızın babasının kapısına dayanmış. Kızın evinde kim var&nbsp;kim yoksa hepsinin boğazını sıkıp sıkıp öldürmüş. Kızı da sırtına alıp dağa kaçırmış.\n\nBu arada Kıllı Mahmut'un kardeşi Ahmet de kıza sevdalanmış. Almış&nbsp;eline tüfeği, dağa çıkmış. Ağabeyini aramaya başlamış. Her tarafa bakmış, en sonunda kızı bulmuş. Bu işe çok kızan Kıllı Mahmut, kardeşinin kaçarken yolunu kesmiş. Kardeşi, Kıllı Mahmut'u tek kurşunla&nbsp;yere sermiş. Sevdiği kızı alıp annesinin evine getirmiş. Kırk yıl çok güzel ömür yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Oduncu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş... İki arkadaş hırsızlık yaparlarmış. Akşama kadar çalar çırpar sabaha kadar yer içerlermiş. Fakat yine de hayatlarından memnun değillermiş. Karşılarında da bir oduncu varmış. Günde iki yük odun keser satar akşam olunca da keyfine bakarmış.\n\nHırsızlar oduncunun bu keyfini kıskanırlar ve eşeklerini çalmaya karar verirler. Baksalar ki oduncu eşeğin birisine binmiş türkü söyleyerek geliyor. Hırsızın biri hemen bir kuyunun başına varıp döğünmeye başlar:\n\n— Yandım anam, öldüm bittim...\n\nOduncu feryatları duyunca adamın yanına gelir:\n\n— Ne oldu arkadaş niye döğünüp duruyorsun?\n\n— Çok susamıştım eğilip kuyudan su içerken cebimdeki altın dizisi kuyuya düştü. Onun için ağlıyorum.\n\n— Ben sana yardım edeyim. Beline urgan bağlayıp kuyuya indireyim, altınlarını bulunca geri çekeyim.\n\n— Ben korkarım, ne olur kuyuya sen in. Benim her şeyim bu altınlardı. Kurtar beni bu işten!\n\nOduncu adamın haline acıyarak kuyuya iner. O, kuyuya inince öbür hırsız da ortaya çıkar ipi kesip oduncuyu kuyuda bırakırlar, eşeklerini alıp kaçarlar.\n\nAdam kuyunun içinde bağırırken, yoldan geçen bir ihtiyar sesleri duyarak, gelip bunu kurtarır.\n\nOduncu kuyudan çıkınca baksa ki ne eşekleri var ne elbiseleri. Başlar döğünmeye:\n\n— Ben ekmek paramı bunlarla kazanıyordum. Şimdi ne yapacağım?\n\nOduncuyu kuyudan kurtaran adam der ki:\n\n— Şu tepenin arkasında bir çadır var. Vaktiyle o çadırda Mehmet Ağa derler birisi yaşardı. Çok iyilik severdi. Geçenlerde rahmetli oldu. Fakat karısı da iyilikseverdir. Ona git, o sana yardım eder.\n\nOduncu, Mehmet Ağa'nın çadırına yaklaşınca:\n\n— Ev sahibi diye bağırır.\n\nMehmet Ağa'nın karısı da:\n\n— Kim o,&nbsp;diye cevap verince oduncu:\n\n— Ben cennetten geliyorum. Beni Mehmet Ağa gönderdi, diye cevap verince, kadın oduncuyu içeri alır. Oduncu kadının verdiği elbiseleri giydikten sonra yanına varır.\n\n— Mehmet Ağa'nın çok selamı var. Dünyada iken birisine kırk altın borcu varmış. Alacaklılar sıkıştırıp duruyor. Borcunu ödeyince gelecek,&nbsp;der.\n\nKadın hemen sandıktan kırk altını çıkarıp oduncuya verir. Gelirken giymesi için de kocasına elbise verir. Altınları ve elbiseleri alan oduncu oradan uzaklaşır.\n\nAkşam olunca, kadın avdan gelen ikinci kocasına durumu anlatır. Tabii ki adam hemen kadının aldatıldığını anlar.\n\n— Keşke erken gelseydim de bir selam da ben gönderseydim,&nbsp;der.\n\nKarısından adamın gittiği yöne öğrenerek atına bindiği gibi oduncunun peşinden gider.\n\nOduncu, bir yamaçta eğlenirken dört nala gelen birini görünce şüphelenir.\n\n— Bu adam olsa olsa kadının kocasıdır,&nbsp;diye düşünür. Az ilerdeki bir çobanın yanına varır. Gelen adamın sirkatçi olduğunu söyleyince çoban korkmaya başlar. O zaman çobana der ki:\n\n— Sen kepeneğini bana ver, şu ağaca çık. Ben o adamı hallederim.\n\nÇoban kabul ederek ağaca çıkar. Avcı kepenekli adamın yanına yaklaşarak sorar:\n\n— Hey! Çoban buradan geçen bir adam gördün mü?\n\nOduncu ağaçtaki çobanı göstererek.\n\n— Şu ağacın başında saklanıyor, der.\n\nAvcı öfkeyle atından inip ağaca tırmanmak ister; fakat çizmeleriyle ağaca çıkamaz.\n\nO zaman oduncu çizmelerini bırakırsa daha rahat çıkacağını söyler. Avcı çizmelerini de bırakarak, ağaca çıkar. Çobanı bir güzel döğer. Bu arada çoban kılığındaki oduncu ,adamın çizmelerini giyer, atına biner ve oradan kaçar. Avcı aşağıya inince baksa ki ne atı var, ne çizmeleri. O zaman karısını aldatanın o olduğunu anlar. Adamı yakalayamayacağını anlayınca evine döner.\n\nKarısı atı ve çizmelerini göremeyince, kocasına sorar:\n\n— Atı ve çizmelerini ne yaptın?\n\nAdam karısına:\n\n— Seni aldatan beni de aldattı,&nbsp;diyecek değil ya:\n\n— Mehmet Ağa'nın arkadaşına yetiştim. Mehmet Ağa'ya gelirken lâzım olur diye, at ile çizmeleri de gönderdim, der.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Çeşmedeki Katır",
        "text": "ÇEŞMEDEKİ KATIR\n\n&nbsp;\n\nEvvel zamanlardan birinde, yörüğün birisi pazara yağ, yoğurt, peynir satmaya gider. Malı da çok olduğu için çok para kazanır. Kasabanın savcısı dairesinde pencereden dışarıyı seyrederken, yörüğün paralarını görür.\n\nOdacısına der ki:\n\n— Şu yörüğe bir suç isnat et. Benim yanıma getir.\n\nYörük işini bitirince heybesini omzuna atar. Bir şeyler almak için pazarda dolaşmaya başlar. Bir ayakkabıcı dükkânının önünden geçerken, bunu takip eden odacı, yerdeki ayakkabılardan birini heybesinin arka gözüne koyar. Hemen ayakkabıcıya gider:\n\n— Şu adam senin ayakkabını çaldı.\n\nDüşerler yörüğün peşine. Adamı yakalayıp savcının karşısına dikerler:\n\n— Niye çaldın?\n\n— Ben bir şey çalmadım.\n\n— Sus yalan söyleme. Ayakkabı heybende çıktı. Bu adamlar da şahit.\n\n— Hayır, ben çalmadım.\n\n— Sus daha fazla konuşma, şeytana uydum, der\n\n— Şeytan beni görmedi, ben şeytanı.\n\nNe kadar uğraştılarsa \"Ben çaldım\",dedirtemezler. Sonunda savcı:\n\n— Allah belanı versin elindeki torbayı bırak da defol git,&nbsp;der. Yörük çaresiz para kesesini bırakır, köyüne dönmek için oradan ayrılır. Yolda giderken karşısı­na bir adam çıkar.\n\n— Selamünaleyküm!\n\n— Aleykümselam!\n\n— Nereden geliyor, nereye gidiyorsun?\n\n— Dinar'dan geliyorum, orada süt, yoğurt sattım. Savcı bir iftira ile paralarımı elimden aldı.\n\n— Ben şeytanım, her şeyi biliyorum. Sen o paranı beş misli fazlası ile almak istiyorsan, yarın bu tepeye gel.\n\nYörük düşüne düşüne köyüne varır. Gece yatarken şeytan ile buluşmaya karar verir. Ertesi gün kararlaştırdıkları yerde buluşurlar. Şeytan der ki:\n\n— Savcı katırı çok sever. Ben katır olayım sen benim üstüme bin, savcının dairesinin önünde dolaş. O seni görünce katırı almak ister. Sen de beş misli fiyata satarsın.\n\nBu şekilde anlaştıktan sonra şeytan katır olur, adam da biner. Doğru savcının dairesinin önüne. Adam orada dolaşırken bunları gören savcı adamlarına katırı ve sahibini getirmelerini emreder. Katırı yakından görünce daha çok beğenir.\n\n— Bu katırı bana satar mısın?\n\n— Satarım.\n\n— Kaça satarsın?\n\nŞu para, bu para derken savcı katırı satın alır. Yörük de parasını fazlası ile alır, köyüne döner.\n\nSavcı katırı temizler, tımar eder ve çeşmeye sulamaya götürür. Katır yalaktan su içerken oluğun içine girerek kaybolur. Savcı bağırmaya başlar:\n\n— Yetişin komşular, katırım oluğa girdi, kayboldu.\n\n— Yahu Savcı bey sen delirdin mi, kocaman katır oluğa nasıl girer?\n\nSavcı durmadan döğünüyormuş:\n\n— Vallahi de gitti, billahi de gitti. Eğilip oluğa baktığında da katırın gözlerini görürmüş.\n\nUzatmayalım. Bu savcı delirdi diye bunu tımarhaneye atarlar. Bir hafta sonra sorarlar.\n\n— Savcı bey katır nerede?\n\n— Olukta!\n\nBu akıllanmamış. Bir hafta daha tedavi ederler. Sonra yine sorarlar:\n\n— Savcı bey katır nerede?\n\n— Vallahi de olukta, billahi de olukta.\n\nAradan birkaç hafta geçince savcı ve hakim arkadaşları kendisini ziyarete gelirler.\n\n— Savcı bey sen de biliyorsun ki, katır oluğa sığmaz. Gel inadından vazgeç. Seni buradan kurtaralım.\n\nAklı başına gelen Savcı anlar ki, başka türlü kurtuluş yolu yok. Katırı dağa saldığını söyler. Tımarhaneden kurtulur.\n\nHemen çeşme başına gelir. Eğilip oluğa bakınca katırın gözlerini görür.\n\n— Katır yine olukta amma, gel de tımarheneciye anlat, der.\n\nYaptı bir hata, buldu cezasını... Ondan sonra kötü iş yaparken hep katır aklına gelir.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Lak Lok Masalı",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; LAK LOK\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir padişahın yedi tane oğlu varmış, evlendirmek istiyormuş ama oğlanlara bir türlü kız, bir eş bulamıyormuş. (Bir şeyler artık neler yaşıyorlarsa tam olarak bilmiyorum ama çok güzel bir şey.) Padişaha kızların olduğu yeri söylüyorlar. Kara bir delikten aşağıya girmeleri gerekiyormuş. Sonra bir kuyuya iniyorlar, önce en büyük kardeş kuyuya iniyor ama kuyu sıcakmış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Beni kurtarın, diyor geri geliyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sonra ikinci kardeş kuyuya iniyor. Bu sefer kuyu soğukmuş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Beni kurtarın, diyor geri geliyor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Bu kuyu sıcak veya soğukmuş. Sonra yedinci kardeş:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kuyuya ben inerim ama ne olursa olsun beni yukarıya çekmeyin. Ben bu işi yapacağım, diyor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Yedinci kardeş kuyuya iniyor. Sonra ordaki kızları teker teker yukarıya çıkartmaya çalışıyor. (Ordaki eşler yani eskiden zorla bir şeyler olurmuş.) Ondan sonra en sondaki kız, onu çıkartırken, diyor ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne olur ne olmaz, saçımdan iki tel al, diyor. Her şeyle karşılaşabilirsin, diyor. Bu iki teli birbirine çat. Bir beyaz bir siyah iki tane koç gelecek. Beyaz olana binersen yukarıya çıkarsın. Ama siyah olana sakın binme. Ona binersen yerin yedi kat altına inersin, diyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sonra kızı yukarıya çekiyorlar ama ipi daha salmıyorlar. [Yedinci kardeş] kalıyor orda, kuyuda kalıyor. Saçından aldığı iki teli birbirine çatıyor. İki tane koç geliyor, (kız anlatmış zaten ona). O da karanlık olduğu için yanlışlıkla siyaha biniyor. Gidiyor, yerin yedi kat altına iniyor o siyah koçla. Zaman geçiyor. Orda o ülkede de bir ejderha varmış. O köydeki insanlara su içirmezmiş. O sularda kurt olurmuş, (nasıl olursa). Onun öldürülüp ülkeyi yöneten padişahı kurtarması gerekiyor, yardım etmesi gerekiyor. Kimse cesaret edip de&nbsp;yardım edememiş. O genç şey yapıyor, ejderhanın bir kulağını kesiyor, öldürüyor yani. Herkes üstleniyor, biz öldürdük diye. Padişah kanıtını istiyor. Kanıtını da [kesilen kulağı] o genç veriyor en sonunda. Sonra:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne istersin, diyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hiçbir şey, diyor. Ben dünyaya çıkmak istiyorum, diyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sonra gidiyor, kendisini biraz dinlendirmek için. Bir kuş yuvası varmış. O kuş yuvasına yılanın çıktığını görüyor. O yavruları yılandan kurtarıyor, yılanı öldürüyor. Orda dinlenirken yavruların anası o gence saldıracakken yavrular anasına gerçeği anlatıyor. Kuş gence gölge oluyor. Sonra uyanmış uykudan. Bakıyor ki üstünde bir gölge. Diyor:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sana çok teşekkür ederim, diyor, yavrularımı kurtardığın için benden ne istersin, diyor. &nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dünyaya çıkmak isterim, diyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; (Ama kocaman bir kuşmuş artık ne kuşuysa onu bilmiyorum.) Sonra suyunu alıyor, etini alıyor. Etlen su istiyor kuş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Lak dersem et, lok dersem su ver, diyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kuş lak lak, diyor ama et yok. Onu dünyaya çıkartırken eti bitiyor. &nbsp;Et yerine genç, ayak topuğundan küçük bir parça et kesiyor, kuşa veriyor. Kuş biliyor onun ayağını kestiğini. Dünyaya çıkana kadar onu ağzında tutuyor, gence&nbsp;iade ediyor. Sonra, diyor ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Senin o kadar iyiliğine karşı ben bir et için seni öyle eksik bırakamam, diyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Yani herkes muradına ermiş oluyor. Yukarıya çıkardığı kız da onu beklemiş, sonra evlenmişler. Herkes muradına eriyor.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kibirli Kız",
        "text": "&nbsp;&nbsp; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde güzel mi güzel, nazlı mı nazlı bir kız yaşarmış. Evde hiçbir işe karışmaz, sabah akşam süslenip püslenir, gezermiş. Annesi ve babası, kızlarının üzerine titrer; ona hiç zorluk göstermezlermiş. Kız hiçbir iş bilmemesine rağmen her şeyi bilir gibi davranır, her işi biliyormuş gibi konuşurmuş.\n\nGünlerden bir gün bu güzel kızın gönlü, köyün bir delikanlısına düşmüş. Bu delikanlı, kızı Allah’ın emri ile anne ve babasından istemiş. Kızın ailesi bu temiz ve dürüst gence kızlarını vermişler. Güzel bir düğünle, kız ve oğlan evlenmişler. Evlenmişler, evlenmesine ama bizim kız hiçbir şey bilmiyor. Düğünden sonra kızın derdi başlamış. Kendi kendine şöyle sormuş:\n\n— Şimdiye kadar herkesi yalanlarımla oyaladım, kandırdım. Peki şimdi nasıl gelin, nasıl hanım olacağım?\n\nBirkaç kere uğraşmış. Fakat bir türlü yemek yapamamış. Bunun üzerine kocasına gerçeği söylemeye karar vermiş.\n\nGüzel kız, kocasının yanına gidip şimdiye kadar hep yalan söylediğini, hiçbir iş bilmediğini söyleyip özür dilemiş. Bunun üzerine kocası karısını çok sevdiği için, onun yalanlarını affetmiş. Fakat ondan öğrenmeye gayret etmesi için söz istemiş. Kocasına büyük bir sevinçle söz veren kız, çok mutlu olmuş. Güzel karısından söz alan adam, karısını köydeki bilgili, görgülü, yaşlı bir kadının yanına ev işlerini öğrenmesi için göndermiş. Gönderirken karısına şunları söylemiş:\n\n— Git, Mercan teyze sana en güzel yemekleri öğretsin. Onu iyi dinle ki geldiğinde en az onun kadar güzel yemekler yapabilesin.\n\nKız, Mercan teyzenin yanına gidip derdini anlatmış. Ondan yemek öğrenmek istediğini söylemiş. Mercan teyze yardım etmeyi kabul etmiş ve kıza şunları söylemiş:\n\n— Sana önce yaprak sarmasını öğreteceğim. Beni iyice dinle.\n\nBunları söyledikten sonra, yemeği anlatmaya başlamış.\n\n— Önce içini hazırlarsın, demiş.\n\nBizim kız, kibirli ve çok bilmişliğe alışmış ya, bu huyundan bir türlü vazgeçemiyormuş. Hemen bunu bildiğini söyleyerek lâfı yapıştırmış. Bu sözün üzerine kadın anlatmaya devam etmiş:\n\n— Yaprakları alırsın.\n\nKız hemen atılmış. Bunu da bildiğini söylemiş. Kadın, her söylediğine biliyorum diyerek karşılık veren kıza, epey sinirlenmiş ve ona bir ders vermeye karar vermiş. Mercan teyze bunun üzerine yemeğin tarifine devam etmiş:\n\n— Yaprakları aldıktan sonra, içten birer parça koyup bunları bir güzel sararsın, demiş.\n\nTabi ki kibirli kız, buna da “Biliyorum.” cevabını vermiş. Teyze devam etmiş:\n\n— Bu sardıklarını tencereye koyduktan sonra, üzerini tezekle kapatırsın. Bu son söylenene epeyce şaşıran genç kız, yine de kibrinden bir şey kaybetmeyerek bildiğini söylemiş. Tarif bitince kız evine dönmüş.\n\nEve gider gitmez, yemeği ocağa koyup kocasını beklemeye başlamış. Aynı zamanda&nbsp; kocasına ilk yaptığı yemeği beğendirip beğendiremeyeceğini de merak ediyormuş. Beklediği zaman olmuş, kocası işten dönmüş. Heyecanla sofrayı kurup yaptığı yemeği kocasının önüne getirmiş. Kocası tabağına bir eğilmiş ki kokudan yemeğe bile yaklaşılmıyormuş. Adam, karısına şöyle sormuş:\n\n— Bu yemeği niye böyle yaptın? Karısı şöyle cevap vermiş:\n\n— Sen beni Mercan teyzeye yolladın, o da bana yemeği böyle öğretti.\n\nBunun üzerine sinirlenen adam, hemen Mercan teyzenin yanına gitmiş. Yanına ulaşınca Mercan teyzeye şöyle sormuş:\n\n— Mercan teyze, neden yemeği karıma yanlış öğrettin?\n\nMercan teyze de durumu bir bir anlatmış, karısının kendini beğenmişliğini bırakmadığını söylemiş. Her şeyi anlayan adam evine dönmüş ve karısına da olanı biteni, Mercan teyzeyle neler konuştuklarını anlatmış. Karısına kibirli olmanın kimseye bir faydası olmadığını, böyle davranırsa hiçbir şey öğrenemeyeceğini söylemiş. Karısı hatasını anlamış ve bundan sonra böyle davranmayacağına söz vermiş. Böylece karı koca, ömür boyu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kirazoğlu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde, bir padişah varmış. Padişah ilân ettirmiş:\n\n— Filanca memlekete Kirazoğlu adında bir adam var. Parmağında da bir yüzük var. O yüzüğün dünyada eşi, menendi yok. Kim o yüzüğü alır getirirse dünyalığı benden, demiş.\n\nO ülkede yaşayan bir adam varmış. Bu adamın üç kızı varmış. Adam padişahın ilânını duymuş. Eve gelmiş, mahcup mahcup durmuş. Kızları sormuş:\n\n— Baba, niye öyle mahcup duruyorsun?\n\n— Kızım böyle böyle, padişah ilân ettirdi. Sizin üçünüz de kızsınız. Bir oğlum olsaydı belki gider, yüzüğü getirirdi. Biz de bu fakirlikten kurtulurduk. Kızları da demiş ki:\n\n— Baba, ondan kolay ne var? Biz gidip getirelim. Büyük kız atılmış:\n\n— Ben giderim, demiş.\n\nErkek elbiselerini giymiş, atına binmiş. Evlerinin önündeki köprüden geçerken ondan önce gidip köprüye saklanan babası kızın önüne atlamış. “Peh!” demiş. Kız o korkuyla eve geri dönmüş.\n\nBüyük kız eve dönünce ortanca kız, erkek elbiselerini giyinmiş, atına binmiş. Köprüye geldiğinde babası onun da önüne atlamış. “Peh!” demiş. Ortanca kız da korkup evine dönmüş. Ablalarının ikisi de gidemeyince küçük kız, erkek elbiselerini giyip binmiş atına.\n\n&nbsp;Köprüden geçerken babası onun da önüne atlamış, “Peh!” demiş. Ama küçük kız “Peh!” falan dinlememiş. Sürmüş, gitmiş. Yolda bir kervancı ile karşılaşmış. Kervancı:\n\n— Oğlum nereye gidiyorsun, diye sormuş. Kız:\n\n— Kirazoğlu’nun memleketine gidiyorum, demiş. Kervancı:\n\n— Oğlum oraya yılan, göbeğiyle; kuş, kanadıyla gidemiyor. Sen nasıl gideceksin? Kız:\n\n— Olsun, ben bu yola başımı koydum, gideceğim, demiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Kirazoğlu’nun memleketine varmış, onu bulmuş. Kız:\n\n— Bana iş verirsen yanında çalışırım, demiş. Kirazoğlu:\n\n— Mallarıma bakarsın, demiş. İşe almış.\n\nKız, Kirazoğlunun yanında erkek kılığında işe girince kendisini “Ali” diye tanıtmış. Kirazoğlu da anası da Ali’yi çok sevmişler. Kirazoğlu’nun anası Ali’ye bakmış, oğluna:\n\n— Oğlum, bu kız, demiş. Kirazoğlu:\n\n— Ana, bunun adı Ali, erkek. Hiç kız olur mu?\n\n\n\tYoook oğul, yok,\n\n\n&nbsp;&nbsp; Ali gözü, kız gözü,\n\n&nbsp;&nbsp; Yaktı, yandırdı bizi,\n\n&nbsp;&nbsp; Kolu bilezik yeri,\n\n&nbsp;&nbsp; Parmağı yüzük yeri. Ana, oğul:\n\n— Nasıl etsek de bunu bir denesek. Kız mı, oğlan mı olduğunu anlasak, diye düşünmeye başlamışlar.&nbsp; Kirazoğlu’nun anası:\n\n— Oğlum, sen süpürgeyi ver Ali’nin eline. Getirsin evde ocağın başında bağlasın. Ben de ocağa bir aşırma süt atayım. Eğer süt taştığında bakmazsa bil ki Ali, erkek. Yok, eğer taştığında kalkıp bakarsa bil ki kızdır. Kadının canı süttür, dayanamaz, demiş. Oğluyla anlaşmışlar.\n\nAli’nin de bir köpeği varmış. Kirazoğlu ile anasının konuştuklarını dinlemiş. Gitmiş Ali’ye haber vermiş.\n\n— Aman ha, süt taşarsa hiç dönüp bakma, demiş.\n\nAnası bir kazan sütü ocağa atmış. Ali de süpürgeyi almış, ocağın başına oturmuş. Süpürgeyi bağlarken süt taşmaya başlamış. Taşmış da taşmış. Kızın süt taştıkça canı gitmiş ama korkusundan kalkıp da bakamamış. Kirazoğlu’nun anası:\n\n— Aman oğul, ne ettin? Süt taşmış, kalkıp da bakmamışsın, demiş.\n\n— Aman ana… O kadın işi. Ben erkek hâlimle ne anlarım; sütünden, sümüğünden, demiş.\n\nKirazoğlu sütün taştığını görünce:\n\n— Bak ana, gördün mü? Ali, kız olur mu?\n\n— Yok oğul, yok,\n\n&nbsp; Ali gözü, kız gözü,\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;Yaktı, yandırdı bizi,\n\n&nbsp; Kolu bilezik yeri,\n\n&nbsp; Parmağı yüzük yeri, demiş. Anası yine inanmamış.\n\nBu sefer Kirazoğlu düşünmüş. Daha nasıl etsek de biz bunu denesek, diye aklından geçirmiş. Bir gün anasına demiş ki:\n\n— Ana, kızın yatağının altına gül sarınca güller solarmış; erkeğin yatağının altında solmazmış. Ali’nin yatağının altına gül serelim, bakalım. Solarsa kız, solmazsa erkektir.\n\nAli’nin köpeği bunu da duymuş. Gelmiş, Ali’ye haber vermiş. Ali o gece yatağa girmemiş. Sabah Kirazoğlu ile anası gelmiş, döşeği kaldırmışlar. Bakmışlar ki güllerin hiç birisi solmamış. Hepsi canlı duruyormuş.\n\nKirazoğlu yine anasına:\n\n— Ana hani Ali, kızdı? Hiç kız olur mu? Bak güller solmamış, demiş.\n\nAnası yine inanmamış:\n\n— Yok oğul yok,\n\n&nbsp; Ali gözü, kız gözü,\n\n&nbsp; Yaktı, yandırdı bizi,\n\n&nbsp; Kolu bilezik yeri,\n\n&nbsp; Parmağı yüzük yeri, demiş.\n\nDaha sonra aklına bir fikir gelmiş:\n\n— Oğul, demiş kadın. İkiniz birlikte hamama gidin. Orada ne olduğu belli olur.\n\nKirazoğlu gitmiş. Kendi adına hamamı kiralamış. Hamamcıdan hamamın anahtarını almış. Beraber hamama gitmişler. Kirazoğlu, Ali’nin ağası ya hani, Ali ağasının üstünü katlamış.\n\n— Ağam, sen yıkan. Ben bunları düzelteyim, geleyim, demiş. Kirazoğlu soyunurken parmağındaki yüzüğü de çıkarmış, elbiselerinin üzerine bırakmış. Kirazoğlu içeriye yıkanmaya gidince kız yüzüğü parmağına geçirmiş. Bir name yazıp oraya bırakmış.\n\n&nbsp;\n\n— Yaz geldim, yaz giderim,\n\n&nbsp; Kış geldim, güz giderim,\n\n&nbsp; Kirazoğlu gözün kör olsun!\n\n&nbsp; Kız geldim, kız giderim, demiş.\n\nHamamdan çıkmış, atına binmiş, Biraz uzaklaşmış. Hamamcı gelmiş, Kirazoğlu’nu hamamdan çıkarmış. Kirazoğlu nameyi okuyunca kızın peşine düşmüş.\n\nKız evinin yolunu tutmuş. Gitmiş, gitmiş… Babasının memleketine varmış. Yüzüğü padişaha vermiş, padişah da onların dünyalıklarını vermiş.\n\nKız padişaha yüzüğü vermiş, eve gelmiş. O arada Kirazoğlu da kızın memleketine varmış, kızın evine misafir olmuş. Kız yorgun, argın bacısının dizine başını koymuş, dinleniyormuş.\n\n— Bacı, Kirazoğlu’nun sesi kulaklarımdan gitmiyor. Sanki Kirazoğlu’nun sesi geliyor, demiş.\n\nKafasını kaldırmış ki Kirazoğlu, ocağın başında babasıyla sohbet ediyormuş. Kız, Kirazoğlu’na her şeyi anlatmış. Yüzük için yanına gittiğini, yüzüğü alıp kaçırdığını söylemiş.\n\nKirazoğlu:\n\n— Yüzük sana helâl olsun. Ağırlığınca babana altın vereceğim, seni bana versin, demiş.\n\nKızı babasından istemiş. Babası kızı vermiş. Kirazoğlu da karşılığında kızın ağırlığınca altın vermiş. Kirazoğlu, kızı alıp memleketine götürmüş. Yiyip, içip muratlarına geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Nevşehir",
        "title": "Korkusuz Koca",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Yeryüzünde, Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemek, günah; az söylemek, sevapmış. Eski zamanlarda bir deli&nbsp;adam varmış. Deli:\n\n— Ben kadından korkmam, demiş. Kadın da demiş ki:\n\n— Herif, kadından korkulur. Adam:\n\n— Yok. Kadın kim ki ben ondan korkayım!\n\nBir gün adam çifte gidince kadın tutmuş, bir kilo balık almış ve çift tarlasına varmış. Kocası öteki başa giderken çifte balıkları döke döke gitmiş. Öbür başta dönerken adam bakmış ki herkte balık var. Adam:\n\n— Karı bak hele, herkte balık var, demiş.&nbsp;Balıkları toplamış:\n\n— Kadın bunları akşama pişir de yiyelim, demiş.\n\nKadın eve gelmiş. Güzelce balıkları kızartmış, yemiş. Akşam kocası gelince kadına:\n\n— Balıkları getir de yiyelim, demiş.&nbsp;Kadın:\n\n— Ne balığı, herif? Saçmalama herif, çifte balık olur mu? Yoksa delirdin mi, demiş. Adam:\n\n— Yok kız, var, demiş.\n\nAdam böyle deyince kadın dışarı çıkmış:\n\n— Yetişin komşular!&nbsp;Herif delirdi.&nbsp;Herkte balık olur mu? Balık tuttum diye beni dövüyor, diye bağırmış. Komşular gelmiş:\n\n— Baba, sen delirdin mi? Herkte balık olmaz, demişler.\n\nAdamı almışlar, akıl hastanesine götürmüşler. Adamı bir güzel dövmüşler.&nbsp;Kadın gitmiş, kocasını kurtarmış. Bu seferde pilav pişirmiş. Pilavın içine balığı sokmuş. Kocası pilavı yerken balığın kellesini görmüş. Adam hemen balığın kellesini pilavla örtmüş.&nbsp;Kadın:\n\n— Ne oldu herif, deyince, adam:\n\n— Valla kadın, herkte balık gördüm; adam akıllı dövdüler. Pilavda balık gördüm dersem beni öldürürler. Ben bu işten vazgeçtim, demiş.&nbsp;Ondan sonra karısından korkmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Korkusuz Oğlan",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;[KORKUSUZ OĞLAN]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Günün birinde, çok zengin bir adam varmış. Bağı, bahçesi her şeyi varmış. Bu adamın üç tane de oğlu varmış. Üç tane oğlu bağlarına, bahçelerine hizmet ederlermiş. Bir gün bunların bahçeye bir kurt dadanmış. Gelirmiş; bağına, bahçesine, ayvasına zarar verirmiş. Hiçbir şekilde bunu yakalayamazlarmış. Büyük oğlanlar korkakmış, küçük oğlan cesaretliymiş. Küçük oğlan:\n\n— Ben bu kurdu bekleyeceğim, vuracağım. Ağaçlarımıza zarar veriyor, demiş. Onlar da:\n\n— Ne yapacaksın? Kurt beklenir mi? Vurulur mu, demişler.\n\nKorkusuz oğlan bahçenin, bağın içine yatağını sermiş. Üç dört gün beklemiş. Beşinci gün kurt gelmiş. Bunu vurmuş, yaralamış. Büyük kardeşlerine:\n\n— Ben kurdu vurup yaraladım. Kardeşlerim, gelin bunun izini takip edelim, demiş.\n\nBunun izini takip ederek bir ormanın içine doğru gitmişler. Kurt bir kuyunun içine girmiş. Kuyu çok derinmiş. Büyük kardeş demiş ki:\n\n— Ben inmem. Ortanca kardeş demiş ki:\n\n— Ben inmem. Küçük kardeş:\n\n— Ben inerim. Aşağıya inip bunu vuracağım, demiş. Ağabeyleri:\n\n— Gel, bu işten vazgeç. Bu tehlikeli işe girme, dedilerse de küçük oğlan, ağabeylerini dinlememiş. Beline ip bağlatıp kuyuya inmiş. Ağabeyleri:\n\n— Bu oğlan nasılsa oradan sağ dönmez. Bu ipi keselim, gitsin. Böylece miras da bize kalır, demişler.\n\nİpi kesmişler. Küçük oğlan aşağıda kalmış. Çok derin olan kuyuda korkusuz oğlan az durmuş, çok durmuş. Allah tarafından beslenmiş; aç, susuz kalmamış.\n\nGünün birinde, Allah’a yalvarmış. Yedi kapı açılmış. Birini açmış ki kurdun ölüsü varmış. Birini açmış, altın; birini açmış, para; birini açmış, gümüş; en son kapıyı da açmış ki sarı bir peri kızı varmış. Korkusuz oğlan, kıza âşık olmuş. Bir süre beraber kalmışlar. Aradan zaman geçmiş. Peri kızı korkusuz oğlana derdini sormuş:\n\n— Sen nerelisin, neysin? İns misin, cin misin, demiş. Oğlan:\n\n— İnsim de, cinim de. Ben derdimi anlatacak kimseyi bulamadım, bir seni buldum, demiş. Başından geçenleri anlatmış:\n\n— Benim kardeşlerim ipimi kesti, ben de kuyuda kaldım. Beni yer yüzüne, dünyaya çıkarmanın bir kolaylığını söyle, demiş. Kız:\n\n— Benim elimden öyle bir şey gelmez. Ama sana bir şey söyleyeyim. Bir Loru kuşu* var. Her sene cücüklüyor. Her sene cücüğünü yılan yiyor. Eğer sen o yılanı bekler de vurursan o Loru kuşu gelir, seni yer yüzüne çıkartır. Belki o sana yardım eder, benim elimden bir şey gelmez, demiş.\n\nKorkusuz oğlan beklemeye başlamış. Aradan aylar geçmiş, yılmadan sıkılmadan beklemiş. Loru kuşunun cücükleri çıkmış. Bir gün Loru kuşunun uçup gittiği sırada yılan gelmiş, yavruları yiyeceği zaman korkusuz oğlan yılanı vurmuş. Yılanı vurunca Loru kuşu gelmiş, oğlanın tırnağının dibine çökmüş.\n\n— Dile dileğini, demiş. Korkusuz oğlan:\n\n— Beni dünya yüzüne çıkartman, tek dileğimdir. Daha başka hiçbir dileğim yoktur, demiş.\n\n— O zaman git; kırk kilo et al, kırk kilo su al, demiş.\n\nKorkusuz oğlan gitmiş. Nereden aldıysa kırk kilo et almış, kırk kilo su almış. Loru kuşunun yanına gelmiş, üzerine binmiş:\n\n— Bana “kah” deyince et ver, “kıh” deyince su ver. Ben seni dünya yüzüne çıkarırım, demiş. O da:\n\n— Tamam, demiş.\n\nKorkusuz oğlan, Loru kuşu “kah” dedikçe et vermiş, “kıh” dedikçe su vermiş. Loru kuşu bu oğlanı dünya yüzüne çıkarmış.\n\n— Hadi, sen bir yana; ben bir yana. Yolumuz ayrıldı, demiş.\n\nYemiş, içmiş; muradına göçmüş.\n\n&nbsp;\n\n*loru kuşu:&nbsp;Lori kuşu, (Latincesi: Loriinae), Papağangiller ailesinden bir kuştur. &nbsp;Avustralya ve çevresindeki adalarda yaşayan, canlı renkli tüyleri olan&nbsp;kısa gagalı&nbsp;kuştur.&nbsp;&nbsp;Bunlarla ve Küçük böcekler yiyerek beslenirler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kör Kurt",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir zamanlar köyün birinde, kıt kanaat geçinen bir çoban varmış. Bu çoban köylünün hayvanlarını otlatır, hayvanlara mukayyet olurmuş.\n\nBir gün hayvanları otlatırken havadaki kuşların bir yere inip&nbsp;inip kalktığını görmüş. Merak edip kuşların indiği yere gitmiş. Orada kör, yaşlı bir kurdun yattığını görmüş. Kurda bu hâlini sormuş. Masal bu ya, kurt dile gelmiş:\n\n— Benim gözlerim görmediği için çıkıp avlanamaz hâle geldim. Onun için bu kuşlar gelip benim her gün yemeğimi veriyorlar, demiş. Bunu duyan yaşlı çoban:\n\n— Bir kurdu bile unutmayıp onun rızkını yollayan Allah, benim ve çocuklarımın rızkını da verir, demiş ve çalışmayı bırakmış. Karısı:\n\n— Herif etme, eyleme, çoluk çocuk ne yaparız? Neden böyle yapıyorsun, demiş.\n\nÇobanı kararından vazgeçirememiş. Kocasından hayır gelmeyeceğini anlayan kadın, köylünün yardımıyla küçük bir bostan yapmış. Bostanı bellerken beline* bir şey takılmış.\n\nHeyecanla orayı tamamen kazmış ve bir küp bulmuş. Küpü açmış ki içi, çil çil altın doluymuş. Çok sevinmiş. Ama altınlar o kadar ağırmış ki gücü yetmediği için eve götürememiş. Küpün üstünü örtüp hemen eve koşmuş. Olanları kocasına anlatmış.\n\n— Gel, gidip küpü eve getirelim, demiş. Ama kocası bunu da kabul etmemiş. Yine adam:\n\n— Bir kör kurdu rızıksız bırakmayan Allah, elbet bizim de rızkımızı verir, demiş.\n\nKadın çaresizlik içinde köyün muhtarına gitmiş. Başından geçenleri anlatıp yardım istemiş. Muhtar:\n\n— Tamam ama yarın gidelim, demiş.\n\nMuhtar gece kadından habersiz gidip küpü almış. Küpün içine bakmış ki altın yerine bir sürü yılan, çıyan var. Muhtar:\n\n— Bu kadın bana tuzak kurmuş. Dur, ben bu tuzağı onun başına çevireyim, demiş.\n\nKüpü alıp kadının evinin yolunu tutmuş. Eski evlerde ışık olsun diye orta baca olurmuş. Muhtar küpü orta bacadan eve boşaltmış. Ama yılanlar, çıyanlar altın olup eve dökülmüş. Çoban, karısına:\n\n— Kör kurdun nasibini gönderen, bizim de nasibimizi gönderir, diyordum. Bak, gönderdi, demiş.\n\nÇoban ailesiyle birlikte mutlu bir şekilde yaşamış.\n\n*bel:&nbsp;Toprağı aktarmaya veya işlemeye yarayan, uzun saplı, ayakla basılacak yeri tahta, ucu sivri kürek veya çatal biçiminde bir tarım aracı.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Köse",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, zamanın birinde bir padişah varmış.&nbsp;Padişah bir gün vaiz hocasını huzuruna çağırmış. Padişah ona hitaben:&nbsp;&nbsp;\n\n— Hoca, ilimden bilmediğin var mı, demiş. Hoca:\n\n— İlimden bilmediğim yok, demiş. Padişah:\n\n— Hepsini bilir misin, demiş.&nbsp;Hoca:\n\n— Bilirim, demiş. Padişah:\n\n— Seni hocalıktan kovuyorum. Sen nasıl ilimin hepsini bilebilirsin, deyip hocanın görevine son vermiş. Padişah, daha sonra vezirlerine:\n\n— Sizden üç tane adam istiyorum. Çabuk çarşıya çıkıp kafası sarıklı ve hoca olan; saçı beyaz, sakalı siyah birini; saçı sakalı olmayan bir köseyi bulup bana getirin, demiş.\n\nVezirler çarşıya padişahın istediği adamları bulmak için çıkmışlar.&nbsp;Çarşıda ilk önce başı sarıklı birine rastlamışlar. Vezirler , adama:\n\n— Baba, sen hoca mısın, demişler. Adam:\n\n— Hocayım, demiş. Vezirler:\n\n— Gel bakayım, seni padişah istiyor, deyip hocayı saraya getirirmişler.\n\nPadişah, hocayı bir odaya yerleştirmiş. Vezirler daha sonra diğer adamları bulmak için çarşıya gitmişler. Bu sefer de saçı beyaz, sakalı siyah adamı bulup hocanın yanına getirip koymuşlar.\n\nSon olarak da köse birini bulmak için çarşıya çıkmışlar. Çarşıyı gezerken Köse’ye rastlamışlar. Bakarlar ki adamın saçı sakalı yoktur. Cırcıbış* bir adam, hemen alıp saraya getirmişler. Köse’yi de hocanın yanına koymuşlar.&nbsp;Köse içeri girince hoca ile sakalı siyah, saçı beyaz adamı görmüş. Köse, hocaya:\n\n— Sen burada ne arıyorsun hoca, demiş. Hoca:\n\n— Vallahi, bilmiyorum. Padişah istemiş, ben de geldim, demiş. Köse:\n\n— Padişah hocasını kovdu. Hocasına, “Hoca ilimden bilmediğin var mı?” demiş. O da, “İlmin hepsini de biliyorum. ” demiş. Padişah da, “İlmin hepsi bilinir mi?”, diye hocayı kovmuş. Bak, padişah seni çağıracak ve “İlimden bilmediğin var mı?” diyecek. Sen de, “Padişahım ilim dediğin bir deryadır. İlmin arkasına yetişilmez. Ben, bildiğimin âlimiyim, bilmediğimin talibiyim. Bildiğimi söylerim, bilmediğimi bellerim” diyeceksin, demiş.\n\nHocayı bir müddet sonra askerler padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişah, Hoca’ya:\n\n— Hoca, gel bakalım. Senin ilimden bilmediğin var mı, demiş. Hoca:\n\n— Çok padişahım. İlimin arkasına hiç yetişilir mi? İlim dediğin bir deryadır. Bu yüzden ilmin hepsini bilmek mümkün değil. Ben bildiğimin âlimiyim, bilmediğimin talibiyim. Bildiğimi söyler, bilmediğimi bellerim, diyerek Köse’nin dediklerini aynen padişaha aktarmış. Padişah:\n\n— Aferin hoca, seni vaiz hocam yapıyorum, demiş.\n\nKöse bu sefer de saçı beyaz, sakalı siyah adama:\n\n— Senin ne işin var burada saçı beyaz, sakalı siyah, demiş. Saçı beyaz, sakalı siyah:\n\n— Ben ne olduğunu bilmiyorum. Çarşıda gezerken beni aldılar, buraya geldiler, demiş. Köse:\n\n— Padişah sana diyecek ki, “Saçı beyaz, sakalı siyah, senin neden saçın beyaz da sakalın siyah?” Sen de, “Padişahım, benim saçım sakalımdan on beş yaş büyük. Ben dünyaya gelince saçım vardı. Sakalım on beş sene sonra oldu. Onun için saçım beyaz, sakalım siyah” diyeceksin, demiş. Askerler bir müddet sonra saçı beyaz, sakalı siyahı alıp padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişah, adama:\n\n— Senin neden saçın beyaz, sakalın siyah, demiş. Adam:\n\n— Padişahım, saçım sakalımdan on beş yaş büyük. Ben dünyaya gelince saçım vardı. Sakalım on beş sene sonra dünyaya geldi. Bu yüzden saçım beyaz, sakalım siyah, demiş. Padişah:\n\n— Seni vezirim yapıyorum. Bundan sonra bu sarayda yaşayacaksın, demiş.\n\nPadişah daha sonra Köse’nin getirilmesini emretmiş. Köse gelince, Padişah:\n\n— Köse, gel bakalım. Sen neden köse kaldın, demiş. Köse:\n\n— Padişahım, benim anam ile babamın çocuğu olmuyormuş. Anam bir gün, “Ya Rabb’im, bana bir kız çocuğu ver de hizmetimi yapsın” diye dua etmiş. Aynı gün babam da “Ya Rabb’im, bana bir oğlan çocuğu ver” diye dua etmiş. İkisinin de duası kabul olmuş. Ben de o gün ana rahmine düşmüşüm. Dokuz ay sonra ben dünyaya gelmişim. Anamın duası kabul olduğu için saçım, sakalım olmamış. Babamın duası anamın duasından üstün geldiği için erkek olmuşum, demiş. Padişah:\n\n— Seni birinci vezirim yapıyorum, demiş ve Köse’yi vezirliğe almış. Köse, çok akıllı ve uyanık olduğu için ülkesine çok yardımı olmuş. Vezirliği döneminde civar ülkelerde “Köse Vezir” diye nam salmış.\n\n*cırcıbış: Tüysüz.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kurdun Çobanlığı",
        "text": "Bir at, bir koyun, bir de keçi otluyorlarmış. Bunların üçüne kurt, çoban durmuş. Çoban durduktan sonra bir gün otlamışlar, beş gün otlamışlar. Kurt bir gün acıkmış. Acıkınca keçiye demiş ki:\n\n— Keçi, ben seni yiyeceğim, demiş. Keçi de:\n\n— Ye, ama önce ben bir oynayayım da ondan sonra, demiş. Oradan keçi kaçıp gitmiş. Kurt beklemiş, beklemiş; keçi gelmemiş. Kurt bir gün otlamış, iki gün otlamış yine acıkmış. Koyuna demiş ki:\n\n— Ben seni yiyeceğim.Koyun da:\n\n— Ye, ama önce ben bir şuradan yokuş aşağı koşup gideyim, sonra da sen beni ye, demiş.\n\nKoyun kuyruğunu bir şu yana, bir bu yana sallamış. Koyun kaçıp gitmiş. Geriye at ile kurt kalmış. Kurt, ata demiş ki:\n\n— Ben seni yiyeceğim. At da demiş ki:\n\n— Ye, ama önce benim ayağımın altında berat var, onu oku. Sonra sen de beni ye, demiş.\n\nAt ayağını kaldırmış, kurt da ayağının altına bakayım derken atın tekmesini yemiş.&nbsp; Kurt orada ölmüş. Yiyip, içip yer dibine geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KUSMUKÇU",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi, sevap; çok söylemesi, günahmış. Vaktin birinde, bir baba ve onun üç tane kızı varmış. Bir de o civarda Kusmukçu adında biri varmış. Bu Kusmukçu ne bulsa yiyen, pis bir adammış.\n\nKusmukçu bir gün gelip bu adamın büyük kızını istemiş. Adam vermek istemeyince “Seni şuracıkta yerim.” diye tehdit etmiş. Kızı alıp zorla evine götürmüş. Yere kusup bu kusmuğu kızın yemesini istemiş. Kız yemeyince onu göğsünden asıp öldürmüş.\n\nKusmukçu ertesi gün de ortanca kızı istemeye gitmiş. Adamı yine tehdit edip kızı evine götürmüş. Ortanca kızdan da kusmuğu yemesini istemiş. Kızın yemediğini görünce onu da ablası gibi göğüslerinden asarak öldürmüş.\n\nÜçüncü gün de küçük kızı almaya gidiyor. Babası, küçük kızı vermeyi kesinlikle reddetmiş. Kusmukçu adamı oracıkta öldürüp midesine indirmiş. Kızı da saçlarından sürükleyerek evine götürmüş. Kıza kusmuğu yemesini emretmiş. Kız yerdeki kusmuğu başındaki tülbendine sarıp göğsüne koymuş. Adam kusmuğu yerde görmeyince kızın yediğini sanıp onu kendine karı yapmış.\n\nAkşam olup da yatağa girince kız, adamın başında kırk saç ve bu kırk saça takılmış kırk anahtar olduğunu görmüş. Adam uyuyunca bu kırk anahtarı saçlarından almış. En büyük anahtarla büyük bir odaya girmiş. Bu odanın her köşesinde on kapı olmak üzere toplam kırk kapı varmış.\n\nAnahtarla kapıları açmaya başlamış. Kapılar açılınca göğüslerinden asılmış kadınlar görmüş. Bunların içinde ablalarını da tanımış. Odaların bazılarında da bir deri&nbsp;bir kemik kalmış esirler bulmuş. Hemen bu esirleri serbest bırakmış. Sabaha karşı tekrar odaları kilitleyip kırk anahtarı adamın saçlarına takmış. Kusmukçu sabah kalkınca esirleri yerinde bulamamış. Kıza sormuş, kız kimseyi görmediğini söylemiş.\n\nAradan bir saat geçmiş, kapı çalınmış. Kusmukçu dilenci kılığına girmiş, küçük kızdan bir ekmek istemiş. Kız ekmeği vermiş. Dilenci, “Niçin bu adamla evlendin? Bu adam pis herifin biridir. Evde esirleri olduğu söylenir.” diye kızın ağzından laf almaya çalışmış. Kız da dilenci sandığı kocasına dün gece olanları anlatmış. Dilenci, kızın anlattıklarını dinledikten sonra çekip gitmiş. Hemen ardından Kusmukçu içeri gelmiş.\n\n— Az önceki dilenci bendim, demiş.\n\nKızı alıp ormana götürmüş. Orada bir ağaca bağlayıp üzerine gaz dökmüş. Bakmış ki cebinde kibrit yokmuş. Atına atlayıp eve kibrit almaya gitmiş.\n\nYoldan geçen kervancılar bu kızı görüp olanları dinledikten sonra kızı katıra bindirip “Hiç arkana bakma!” diyerek oradan uzaklaştırmışlar. Adam gelip kızı bulamayınca deliye dönmüş. Kervancılar, “Biz kızı görmedik.” diye yalan söylemişler.&nbsp;\n\nAy dönmüş, gün dönmüş. Bu kız başka biriyle evlenmiş, Kusmukçu da kızın izini bulmuş. Kız her gece evdekiler uyuduktan sonra elişi yaparmış. Bir gece Kusmukçu kızın evine gelmiş. Uyuyan herkesin uykusunu toplayıp kaba koymuş, kızı zorla götürmek istemiş.\n\nO arada adam merdivenden düşmüş. Merdivenden düşünce uyku kabı yere yuvarlanmış ve herkes uyanmış. Kızın kocası, Kusmukçu’yu öldürmüş. Her bir parçasını bir dağ başına bırakıp kurda, kuşa yem etmiş. Bundan sonra rahat bir nefes alıp ömür boyu mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kuyruk Acısı",
        "text": "Eskiden, köyün birinde zengin bir adam varmış. Bu adamın oğlu da şımarık ve savurganmış. Adam bir gün hastalanıp ölmüş. Bütün mirası tek oğluna kalmış.\n\nOğlan, şımarık ve savurgan büyüdüğü için babasının bütün mirasını yediği gibi köylüye de borçlanmış. Köylüler oğlandan sürekli paralarını istiyorlarmış. Oğlan da borçlarını ödemek istiyormuş. Fakat elinden bir şey gelmiyormuş. Bir gün borçlularının sıkıştırmasına dayanamamış ve köyünü gizlice terk etmiş.\n\nOğlan az gitmiş, uz gitmiş; günlerce yol gitmiş. Sonunda yardımlaşmanın fazla olduğu bir köye gelmiş. Köyde doğruca muhtarın yanına giderek:\n\n— Ben çok fakir bir insanım. Bana bu köyde bir ev, bir de arsa verin. Ben de yaşamıma burada devam edeyim, diye yalvarmış.\n\nMuhtar, oğlanın yalvarmalarına daha fazla dayanamamış. Oğlanın durumunu köylüye de anlatmış. Sonunda oğlana istediklerini vermişler. Oğlan köylüden aldığı eve yerleşip tarlayı da ekmiş. Geçmiş yaşantısına da tövbe etmiş.\n\nHasat zamanı oğlan tarlayı biçip ürününü almış. O sene yaz çok bereketli geçmiş. Köyde herkes tarlalardan çıkan ürüne çok seviniyormuş. Oğlan tarladan çıkan ürünü satıp evlenmiş. Ertesi sene bir çocuğu olmuş. Tarlalarda da eskisi gibi verim kalmamış.\n\nOğlanın borçluları bir gün çıkagelmişler. Adamdan alacaklarını istemişler. Adam köylülere geçmişini anlatıp para istemiş. Köylüler de tarlalarda verim olmadığı ve ellerinde fazla para olmadığı için yardım edememişler. Adam kara kara düşünerek köyün dışına çıkmış. Köyde karısı ve çocuğu olduğu için de köyü terk edemiyormuş. Köyün dışında bir kayanın yanına, başını iki elinin arasına alarak oturmuş.\n\nBirkaç saat oturduktan sonra bazı çıtırtı sesleri duymuş. Adam irkilerek sağına, soluna bakmış. Etrafa bakarken bir taşın altından bir yılanın çıktığını görmüş. Yılan adama:\n\n— Derdin nedir, insanoğlu, demiş. Adam yılanın konuşmasına şaşırmasına rağmen derdini anlatmış. Yılan, adamı dinledikten sonra adama:\n\n— Ben, seni bu dertten kurtaracağım. Sen her gün buraya gelirsen sana bir altın veririm, demiş.\n\nSonra da adama kafası ile bir altın uzatmış. Altını alan adam büyük bir sevinçle köye gelip altını borçlularından birine vermiş. Bir gün, beş gün derken adam bütün borçlarını ödemiş. Alacaklılar köyü terk etmişler. Yılan, adamın bütün borçlarını ödemesine rağmen altın vermeye devam etmiş.\n\nAradan yirmi yıl geçmiş. Adam köyün ve civar köylerin en zengini olmuş. Zengin olunca da iyice cimrileşmiş. Artık köylüye de yardım etmez olmuş. Adamın oğlu da büyüyüp iyi bir delikanlı olmuş.\n\nDelikanlı, babasının nasıl zengin olduğunu çok merak ediyormuş. Babasının, bu kadar altını nereden aldığını öğrenmek için takibe karar vermiş. Artık babasını gözetliyormuş. Adam yılandan yine altın almaya gitmiş. Adam altını alıp eve gelmiş. Bütün olanları oğlan görmüş. Ertesi gün yılandan altını almak için babasından önce gitmeye karar vermiş.\n\nErtesi gün olunca babasından önce yılanın yanına gitmiş. Oğlan, yılana:\n\n— Bugün babam hasta olduğu için gelemedi. Sen bugünkü altını bana vereceksin, demiş.\n\n&nbsp;Oğlan, aklından yılanın deliğinde çok altın olduğunu ve yılanı öldürüp hepsini almayı geçiriyormuş. Yılan kafası ile altını oğlanın önüne koyup yuvasına dönerken, oğlan arkasına sakladığı sopayı çıkarıp yılana atmış. Sopa yılanın kuyruğuna isabet edince kuyruk kopmuş. Yılan kuyruk acısıyla oğlanı zehirleyip öldürmüş.\n\nAradan iki, üç saat geçtikten sonra oğlanın babası gelmiş. Adam oğlunun ölüsünü görünce şaşırarak, yılana:\n\n— Burada ne oldu, demiş. Yılan, olanları aynen anlatmış. Adam da ağlayarak yılanı dinlemiş. Yılanın sözleri bitince adam:\n\n— Olanları unutalım. Gel, eskisi gibi dostluğumuz devam ettirelim, demiş. Yılan:\n\n— Sen, köylüye ve bana yaptığın nankörlüğün cezasının çekeceksin. Ben de bu kuyruk acısı, sende de evlat acısı oldukça bir daha dost olmamız mümkün değil, diyerek gözden kaybolmuş. Adam da hem evlât hem de dost kaybetme acısıyla evine dönmüş. Bu acıya fazla dayanamayan adam ölmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Küçük Kız ve Ağabeyleri",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde bir anne ile üç oğlu birlikte yaşarmış. Bu oğlanlar, köyün muhtarıyla bir türlü geçinemiyorlarmış. Sürekli kavga ediyorlarmış. Babaları yeni ölmüş, anneleri de hamileymiş. Başlarında babaları olmadığı için, kimse haklarını savunmalarına yardım etmiyormuş. Günün birinde, bu kavgalar iyice büyüyünce oğlanlar, annelerine:\n\n— Biz gidip karşı dağlarda kendimize ev yapacağız, orada yaşayacağız, demişler.\n\nAnne, oğullarının bu isteğini anlıyormuş. Fakat hamile olduğu için, onlarla birlikte gidemeyeceğini söylemiş. Oğulları bu duruma çok üzülmüşler ama&nbsp;kabul etmek zorunda kalmışlar. Gitmeden önce annelerine:\n\n— Eğer kız kardeşimiz olursa çatıya al bayrak as, erkek kardeşimiz olursa çatıya kara bayrak as. Biz o zaman anlarız, demişler ve yola düşmüşler.\n\nGünler, haftalar, hatta aylar geçmiş. Bu oğlanlar, kendilerine güzel bir ev yapmışlar ve anneleri de bu sırada doğum yapmış. Kadının bir kız çocuğu olmuş. Hemen çatıya bir al bayrak dikmiş ve oğullarına bir kız kardeşleri olduğu müjdesini vermiş. Bayrağı görüp, kız kardeşleri olduğunu anlayan oğlanlar çok sevinmişler ama kendilerine düşman olan köy halkı yüzünden, gidip kardeşlerini görememişler.\n\nAradan uzun zaman geçmiş. Kız büyümüş, serpilmiş. Genç yaşa gelmiş. Annesiyle birlikte yaşıyor, kendisini tek sanıyormuş. Yani ağabeylerinin olduğundan habersizmiş. Günün birinde, köye bir satıcı gelmiş. Kız satılanlardan bir şeyler beğenmiş fakat alamamış. Annesine gidip:\n\n— Anne; herkesin ağabeyleri, babaları onlara neler alıyor. Benim de ağabeyim olsaydı, bana şimdi istediklerimi alırdı, demiş.\n\nAnnesi bu duruma çok üzülmüş ve dayanamayıp şöyle söylemiş:\n\n— Kızım, ellerin ağabeylerinden daha üstün üç tane ağabeyin var ama kavgalı oldukları için, bu köye gelemiyorlar.\n\nKadın, kızını da oğulları gibi kaybetmemek için, şimdiye kadar gerçeği söylememiş. Fakat korktuğu başına gelmiş ve kız ağabeylerinin yanına gitmeye karar vermiş. Annesi üzülmüş&nbsp;üzülmesine ama karşı da gelememiş. Güzel bir börek yapıp kızının bohçasına koymuş ve ağabeylerinin yerini söyleyip kızı göndermiş.\n\nKız az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda ağabeylerinin evine varmış. Fakat kapıyı çalmasına rağmen, evde kimse olmadığı için kapı açılmamış. Kız:\n\n— Açıl kapı, açıl, deyip kapıyı itelemiş ve açıp içeri girmiş.\n\nAğabeyleri bu sırada ormanda avlanmaya çıkmışlar. Kız evde dolaşırken, ağabeylerinin önceden vurduğu kuşları bulup bunları güzelce temizlemiş. Yemeği pişirmiş ve sofrayı hazırlamış. Sonra da kendisi saklanmış. Ağabeyleri eve gelip yemekleri görünce çok şaşırmışlar. Yemekleri yemeye bir türlü cesaret edememişler. En sonunda, önce evdeki kediye yedirmeye karar vermişler. Eğer kediye bir şey olmazsa onlar da yemekten yiyebileceklermiş. Kedi yemeği yemiş ve oğlanlar kediye hiçbir şey olmadığını görünce, yemeği bir güzel yemişler. Bu olay aynı şekilde bir, iki gün daha sürmüş. Kardeşlerden bir tanesi demiş ki:\n\n— Bu böyle olmayacak. En iyisi ben saklanıp nöbet tutayım. Bu yemekleri yapan kimse, bulayım.\n\nBunları söyleyen oğlan, saklandığı yerde uyuyup kalmış ve yemeği yapanı yine yakalayamamışlar. Ertesi gün küçük kardeş, elini kesmiş ve kardeşlerine:\n\n— Ben bu acıyla zaten uyuyamam, bari nöbeti bu sefer de ben tutayım, demiş.\n\nGerçekten de gece, elinin acısından gözüne uyku girmemiş ve kızı yemek yaparken görmüş. Hemen gidip, kolundan tutup yakalamış ve kardeşlerini çağırmış. Kıza kim olduğunu sormuşlar. Kız nereden geldiğini, onları nasıl bulduğunu, her şeyi anlatmış. Onlar da kardeşlerine kavuşmanın sevinciyle sarılmışlar, hasret gidermişler. Kız kardeşlerine hep yanlarında kalmasını, yemeklerini yapmasını ve onlarla birlikte yaşamasını söylemişler. Kız, ağabeylerinin bu isteğini sevinçle kabul edip onlarla kalmaya başlamış.\n\nGünlerden bir gün, kız yine mutfakta ağabeylerine yemek yapıyormuş. Ocağı yakıp yemeği koymuş ve ağabeylerini beklemeye başlamış. Bu arada boş durmuyor, ağabeylerinin kendisine aldığı incilerden kolye yapıyormuş. Mutfakta, kurutmak için tavana astıkları meyve ve sebzeler varmış. Tavandan her gün bir üzüm tanesi yere düşer, bunu da evin kedisi yermiş. İncileri ipe dizen kız, yukarıdan düşen üzümü fark edip yere eğilmiş ve aldığı üzüm tanesini ağzına atmış. Bunu gören kedi, kıza çok sinirlenmiş ve yemeği koyduğu ocağın ateşini söndürmüş. Kızın önünden çaldığı incilerden birini de götürüp, ocaktaki küle gömmüş. Uzaktan ocağı seyreden kız, incinin parlamasını, ateşin parlaması zannedip ocağın söndüğünü anlamamış.&nbsp;Kız yemeği kontrol etmek için kalkıp ocağın başına gitmiş. Bir de ne görsün? Yemek koyduğu gibi duruyor. Akşam ağabeylerinin eve gelince aç kalacaklarını düşünen kız, birden telaşlanmış. Dışarıya çıkıp ateş aramaya koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Bir tepenin arkasında devlerin karılarını görmüş.&nbsp;Kadınlar bulgur kaynatıyorlarmış. Kız hemen bir kayanın arkasına saklanıp izlemeye başlamış. Kadınlar bulgur kaynatırken, kocaları da uyuyormuş. Kadınlar, bu kızı fark etmişler fakat kocalarına belli etmemeye çalışmışlar. Erkek devlerden bir tanesi uyanıp:\n\n— Hanım, burada&nbsp;insanoğlu kokuyor, demiş. Kadın kocasına:\n\n— Sus, yat da işimizi görelim. Ne insanoğlu kokması, diyerek geçiştirmiş.\n\nKadınlar, kocaları uyanmadan kızı yanlarına çağırmış, eteğine biraz hedik doldurup, devlerin onu görüp, yiyebileceğini söyleyip kaçmasını istemişler. Hediği alan kız, korkusundan düşe kalka koşmaya başlamış. Kız yere düşünce eli yaralanmış ve kanamaya başlamış. Devlerden bir tanesi uyanmış ve bu kanın kokusunu takip ederek, kızın yaşadığı eve ulaşmış. O zamana kadar kız, çoktan eve varmış. Dev gelip evin kapısını çalmış. Kızın açmayacağını anlayınca, onu kandırmaya karar vermiş. Kıza şöyle söylemiş:\n\n— Ağabeylerin sana yüzük gönderdi, uzat parmağını da takayım, demiş.\n\nDev, elini uzatan kızın kanayan yarasından akan kanı emmeye başlamış. Kızın kanı azalınca, kız düşüp bayılmış ve dev de evden uzaklaşmış. Akşam ağabeyleri eve geldiklerinde, kız kardeşlerini baygın bulmuşlar. Çok korkup telaşlanmış ve hemen kızı uyandırmışlar. Kız uyanınca bütün olanları anlatmış. Ağabeyleri kardeşlerine çok kızmışlar:\n\n— Biz sana dışarıya çıkmayacaksın&nbsp;demiştik, diyerek çıkışmışlar.\n\n&nbsp;Daha sonra aralarında konuşup bu devin alıştığını, yarın yine geleceğini düşünmüşler. Bunun üzerine avlanmaya gitmemeye, saklanıp devi beklemeye karar vermişler. Ertesi gün, bekledikleri gibi dev evin önüne gelmiş. Kıza ağabeylerinin ona yüzük gönderdiğini ve elini uzatmasını söylemiş. Bunun üzerine kız:\n\n— İşim var. Şimdi kapıyı açamam ama orta kapı açık. Sen o tarafa gel, demiş.\n\nKızın sözleri üzerine dev, orta kapıdan içeriye girmiş. Orada saklanan oğlan, devin kafasına büyük bir taşla vurmuş. Dev, yere düşmüş ve kafasının yarılan yerinden kırk tane anahtar dökülmüş. Bu anahtarlar kırk hanın kapısını açıyorlarmış.\n\nAnahtarları alan üç oğlan az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda bu hanları bulmuşlar. Anahtarlarla bu hanların kapısını açmışlar. Her kapıdan çeşit çeşit zenginlik, para, altınlar, mücevherler çıkmış. Yalnızca kapılardan bir tanesinden, üç tane güzeller güzeli kız çıkmış. Oğlanlar bu kızlarla evlenmişler, fakat bir şart sunmuşlar:\n\n— Bizim kardeşimiz çok kıymetlidir. Ona gülden ağır laf söylemeyeceksiniz. O ne isterse yapacak, rahat ettireceksiniz.\n\nKızlar bu şartı kabul etmişler, fakat zaman geçtikçe kıskançlık baş göstermiş. Kendi aralarında onun hep oturduğunu, kendilerinin çalıştığını fısıldaşıp durmuşlar. En sonunda kızı öldürmeye karar vermişler. Testinin içine yılan yavrusu koymuşlar. Sonra da susadığında testiden su içmesi için maşrapayı saklamışlar. Kız susayıp maşrapayı bulamayınca, mecburen testiden su içmiş. Suyu içince de yılan yavrusu kızın midesine inmiş. Fakat kız bunun farkına varamamış. Zaman geçtikçe yılan kızın karnında büyümüş, yılan büyüdükçe kızın karnı da büyümüş. Bunun üzerine gelinler hemen kocalarını doldurmaya başlamışlar:\n\n— Hani, sizin kardeşiniz kıymetliydi! Bakın, sizden habersiz hamile kalmış. Karnı gün geçtikçe büyüyor, demişler.\n\nGelinlerden bu lafları duyan kardeşlerden ortancası; kardeşlerini öldüremeyeceklerini, en iyisinin onu alıp bir ormanda bırakmak olduğunu söylemiş. Diğerlerinin de kabul etmesinin üzerine kız kardeşinin yanına gidip:\n\n— Gel kardeşim, seninle dağa oduna gidelim, demiş ve kızı alıp götürmüş.\n\nOrmana vardıktan sonra, odun kesmek bahanesiyle kardeşinin yanından uzaklaşmaya karar vermiş. Kızı bir taşın üzerine oturtarak, beklemesini ve gelip onu buradan alacağını söylemiş. Akşam oluncaya kadar bekleyen kız, ağabeyi gelmeyince niyetlerini anlamış. Ormanda oturduğu taşın üzerinde uyuyup kalmış. Sabah olduğunda, olduğu yere bir koyun sürüsünün yaklaştığını görmüş. Gelen çobana olanı&nbsp;biteni anlatmış. Çoban onun derdine çare bulabileceğini söyleyerek, kızı alıp bir göl kenarına götürmüş. Kızın suyun kenarına yatmasını istemiş. Kız yatıp beklemeye başlamış. Göldeki kurbağalar öttükçe, kızın karnında bir hareketlenme oluyormuş. Kurbağaların sesi devam etmiş ve böylece kızın karnındaki yılan dışarıya çıkmış. Bu duruma çok sevinen kız, çobana defalarca teşekkür etmiş. Kız, ağabeyine beddua etmiş:\n\n— Sen bana bu iyiliği yaptın, öz ağabeylerim beni terk ettiler. Ağabeyim bana bunu yaptı ya, eve varır varmaz ayağına yılan kemiği batsın. Derdine derman ben olayım, demiş.\n\nÇobanla kız, birlikte ormandan ayrılıp çobanın köyüne gitmişler. Kız kendisine bu kadar iyilik yapan çobanı çok sevmiş. Çobanın da istemesi üzerine evlenmişler. Yıllar birbirini kovalamış, bir gün köye bir gezgin gelmiş. Topallayan bu adamı, kız hemen tanımış. Ağabeyi olduğunu anladığı bu adamın yanına gitmiş. Adama şöyle sormuş:\n\n— Kardeş, ayağına ne oldu? Neden topallıyorsun? Bunun üzerine adam:\n\n— Ayağıma diken battı. O gün&nbsp;bu gündür böyle topallarım, diye cevap vermiş. Kadın:\n\n— Getir bir bakayım. Belki çaresini bulurum, demiş. Adam şöyle söylemiş:\n\n— Ne hekimlere gösterdim. Onlar çare bulamadılar da sen mi bulacaksın? Kadın:\n\n— Hele bir bakayım, belki de bulurum, diye cevap vermiş.\n\nKadın eğilip adamın ayağındaki dikeni, eliyle koymuş gibi bulup çıkarmış. Buna çok şaşıran adam, kadına nasıl yaptığını sormuş. Kadın, yıllar önce ağabeysine onu ormanda bırakıp gittiğinde beddua ettiğini, derdine tek dermanın kendisi olmayı dilediğini söylemiş. Bunları dinleyen adam, kardeşini bulmanın sevinciyle ona sarılmış, özür dilemiş. İkisi de mutluluk göz yaşlarıyla ağlamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "MEHMET PEHLİVAN İLE GÜLESER HANIM",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde, bir Celali Pehlivan varmış. Çok meşhur bir pehlivanmış. Avcılığa çok meraklıymış. Bir gün ava gidecekmiş. O zaman hanımı da hastaymış. Celali Pehlivan, hanımına:\n\n— Hanım, çok hastaysan ava gitmeyeyim, yanında durayım, demiş.\n\n— Yok, çok hasta değilim. Git hevesini al. Gez de gel, demiş. Pehlivanın hanımı hasta diye sağdan&nbsp;soldan hanımlar yanına toplanmışlar. Bakmışlar ki kadın çok perişan. Pehlivan:\n\n— Öyle bir yere gideceğim ki mezar olmasın. Ölümsüz bir yere gideceğim, demiş. Pehlivan, hanımını da alıp o memlekete gitmiş. Bakmış ki hiç mezar yok. Pehlivan:\n\n— Burada duralım, demiş.\n\nMeğer o köy halkı hasta olan insanları, nasıl hayvanlar hasta olduklarında kesiyorlarsa kesiyorlarmış. Murdar olmasın diye de etlerini yiyorlarmış. Pehlivan içi rahat olarak ava gitmiş. Köy kadınları:\n\n— Pehlivan evde yok. Adama zahmet olmasın, biz keselim karısını, demişler. Kadını kesmişler, kazana doldurmuşlar. Kaynatırken pehlivan avdan gelmiş. Pehlivan:\n\n— Ne bu, diye sormuş kadınlara.\n\n— Ya, hiç sorma. Geldik ki hanımın çok perişan. Biz de murdar olmasın diye kestik. Etini pişiriyoruz ki yiyesin, demişler. Pehlivan:\n\n— Allah, Allah! Bunu da mı görecektim? Onu kaldırıp götürün, ben yemem, demiş. Oranın halkından hiç kimse, “Karın öldü.” diye baş sağlığına gelmemiş. Celali Pehlivan'ın Mehmet adında bir oğlu varmış. Pehlivan, oğluna:\n\n— Oğlum, ben bu memlekette daha durmam, demiş.\n\nO köyden kalkıp yola koyulmuşlar. Atlarla bir gün, iki gün gittikten sonra bir yere çadır kurmuşlar. Bu pehlivanın oğlu da pehlivanmış. Bunlar gidip bir bezirgânı soymuşlar. Bezirgân gitmiş padişaha:\n\n— Padişahım sen misin, yoksa başka bir padişah mı beni soydurmak için emir verdi? Beni kaç kere orada soydular, demiş. Padişah iki yüz tane asker toplamış ve emir vermiş:\n\n— Gidin, onu kolundan bağlayın; alın, gelin, demiş.\n\nCelali Pehlivan kalkmış, iki yüz askerin başını birden koparmış. Bir tanesi palas pandıras kaçmış. Padişaha gitmiş, meseleyi anlatmış. Padişah bu sefer daha çok asker göndermiş. Celali Pehlivan yatıyormuş, oğlu uyanıkmış. Askerleri görünce hiç babasını uyandırmadan kendisi kalkmış, askerlerin kafalarını kopartmış. Bu sefer padişaha haber gitmiş ki:\n\n— Üç yüz değil, beş yüz asker göndersen fayda etmez. O canavar gibi hepsini yiyor.\n\nBu sefer padişah mektup yazmış:\n\n— Celali Pehlivan gel, sen benim büyük kardeşim ol, ben de senin küçük kardeşin olayım. Köşküm sana helâl olsun. Buyur gel, demiş. Bunlar kalkıp gitmişler. Hoşlaşmışlar, beşlemişler. Padişah köşkü gezdirmek istemiş. Pehlivan:\n\n— Yok, ben pehlivanım. Orası sana ait, istemem, demiş.\n\nO kadar yer&nbsp;yurt vermişler; hiçbirini istememiş. Bir yerde birini bulduğu vakit soyup soğana çeviriyormuş. Bütün milleti yıldırmış. Bir gün bir mal sürüsü çıkmış. Onların peşine gitmiş, ertesi gün gelememiş. Oğlu:\n\n— Babam gelirdi, ne haber var ne bir şey. Ben gideyim, babama bakayım, demiş. Oğlan silahını kuşanmış, düşmüş yola. Ters yöne gitmiş. Babası doğuya gitmiş. Oğlu da tutmuş, batıya gitmiş. Bakmış ki üç kişi geliyor o yandan, bu yana doğru. Adamlar:\n\n— Selamünaleyküm, demişler. Oğlan:\n\n— Aleykümselam, demiş. Adamlar:\n\n— Nereye gidiyorsun, diye sormuşlar. Oğlan da durumu anlatmış, babamı aramaya gidiyorum, demiş. Adamlar:\n\n— Ya, nereye gidiyorsun? Bu yol, gider gelmez yol. Burada bir Arap var, gidenleri hep keser, demişler. Oğlan:\n\n— Benim dedem pehlivandı. Babam Celali Pehlivan, ben de pehlivanım. Biz kimseden korkup geri dönmeyiz, demiş.\n\nBu adamların içinde Âşık Aydın diye, hünerli biri varmış. Âşık Aydın bu oğlana:\n\n— Ben seni sevdim, beni kendine kardeş kabul eder misin, demiş. Oğlan:\n\n— Ederim, demiş.\n\nDiğer adamlar yollarına devam etmişler. Bu oğlan ile Âşık Aydın da yollarına devam etmişler. Karşılarına bir kule çıkmış. Âşık Aydın:\n\n— İşte bu kule, Arap’ın kulesi. Burada adam yaşatmıyorlar, demiş. Gitmişler, bir bakmışlar ki bir mor kuzuyu ağaca bağlamışlar. Pehlivan Mehmet:\n\n— Bak, sen böyle diyorsun ama bu adam iyi adammış ki kuzuyu buraya bağlamış. Gelen misafirleri kessin, yesin diye. Hadi kes şu kuzuyu, bakalım, demiş.\n\nKuzuyu kesmişler, pişirmişler. Tam yiyecekken bir de bakmışlar ki ne görsünler? Biri geliyor merdivenden aşağı; ama merdivenler gıcır gıcır ediyor. Arap:\n\n— Arısını öldürün de balını öyle yiyin. Kuzuyu kesmekle olmaz, demiş. Mehmet Pehlivan:\n\n— Peki, in aşağı, demiş.\n\nArap aşağı inmiş. Mehmet Pehlivan ne yapıp edip Arap'ı yıkmış. Ellerini bağlayıp yukarı çıkarmışlar. Mehmet Pehlivan:\n\n— Hani kuzunun eti, demiş. Kardeşi Âşık Aydın:\n\n— Yandı, demiş. Mehmet Pehlivan:\n\n— Öteki kuzuyu kes, bakalım, demiş.\n\nÂşık Aydın, öteki kuzuyu kesip pişirirken Mehmet Pehlivan uzanmış, yatmış. Yorulmuş, adamla güreşirken. Pehlivan uyurken Arap ellerinin, ayaklarının iplerini açmış. Mehmet Pehlivan’ı uyurken öldürecekmiş. Tam o sırada Celali Pehlivan çıkagelmiş. Celali Pehlivan, “Oğlum nerede?” diye çok merak etmiş. Baba oğul birbirine kavuşmuş. Mehmet Pehlivan bir bakmış ki Arap ellerini çözmüş, onlara saldıracak. Arap'ın ellerini tekrar bağlamış. Âşık Aydın, Celali Pehlivan'a:\n\n— Senin oğlun aşağıda Arap'ı yıktı, ellerini bağladı ve buraya getirdi. Oğlun yattı, bana:\n\n— Kuzuyu kes, pişsin, dedi. Eti koydum, pişerken de sen geldin.\n\nCelali Pehlivan, Arap'ı çağırarak onunla güreşmiş ve onu yıkıp boğazına basmış. Arap:\n\n— Maşallah, sübhanallah! Senin oğlun senden de kuvvetli, demiş. Kan kardeşi olmuşlar. Âşık Aydın'ı da alıp dördü birlikte padişahın yanına geliyorlarmış. Padişahın, Güleser Hanım adında dünya güzeli bir kızı varmış. Güleser Hanım, hizmetçilerine:\n\n— Celali Pehlivan'ın oğlu Mehmet Bey bu yana doğru geliyormuş. Kim bana geliyor, diye haber verirse pembe nakışlı fistanımı ona vereceğim, demiş.\n\nHizmetçilerden biri Mehmet Pehlivan'ı görerek hanımına gidip haber vermiş. Güleser Hanım da balkona çıkarak:\n\n— Ey Mehmet Bey! Buyur bir kahvemi iç de ondan sonra git. Ben davet ediyorum, davete icabet Allah'ın emridir, demiş. Mehmet Pehlivan kahve içme teklifini kabul edip saraya gelmiş ve kız ile birlikte kahvelerini içerken birbirlerine âşık olmuşlar. Mehmet Bey, gece yarısı Güleser Hanım'ın yanına gelerek:\n\n— Kalk. Benim babam pehlivan, senin baban padişah. Biz birbirimizle evlenelim dersek, belki aralarında düşmanlık olur. Biz kaçıp uzaklara gidelim. Belli bir zaman aradan geçsin, onlar da evlat hasretine dayanamayıp bize düğün yaparlar, demiş.\n\nHiç yatakları bozulmadan kalkıp kıble yönüne doğru gitmeye başlamışlar. Bir de bakmışlar ki karşılarında uçsuz&nbsp;bucaksız bir çöl. Çölde de bir sürü çadır kuruluymuş. O kadar çokmuş ki gökteki yıldız sayılır, çöldeki çadırlar sayılmazmış. Bir de bakmışlar ki çok nakışlı bir çadır var. O çadıra gitmişler. O çadıra gittikleri gibi kız tarafı gelmiş, kızı almış; oğlan tarafı gelmiş, oğlanı almış. Padişaha:\n\n— Padişahım, bir dünya güzeli geldi ki aya, güneşe; sen doğma, ben doğayım, der. Hemen padişah fikrini bozmuş.\n\n— Erkek konuğu siz öldürün. Kızı da ben alırım, demiş.\n\nBakmış ki oğlan kolay kolay öldürülecek biri değil. Padişah, Mehmet Pehlivan'a:\n\n— Sen hoş geldin, sefalar getirdin. Ben seni çok sevdim. Yarın bir panayırımız var. Oraya sen de geleceksin, ben de geleceğim, demiş. Mehmet Pehlivan:\n\n— Niye, diye sormuş.\n\n— Cirit var. Mehmet Pehlivan:\n\n— Efendim, beni götürmezsen çok iyi olur. Ben biraz kötü atarım. Birine bir şey olur, sebep olurum. Padişah:\n\n— Yahu, olursa olsun. Sen bana bak. Sana bir şey diyemezler, demiş. Padişahın okçuları varmış. Mehmet Bey'i okla öldüreceklermiş. Mehmet Bey gelen oku tutmuş, geleni attan sallayıp atmış. Panayır bozulmuş, en meşhur silahşorları öldürmüş. Padişah:\n\n— Aferin, iyi silahşormuşsun, demiş.\n\nToplantı yapmışlar. Bunu nasıl öldürelim, nasıl öldürelim, diye düşünmüşler. Demişler ki:\n\n— Bir mektup yazalım. Mehmet Bey size zahmet şu mektubu okur musunuz, diyelim. Geriye dört tane pehlivan hazırlayalım, hemen kollarını tutsunlar. Bağladıktan sonrası kolay.\n\nMehmet Pehlivan'a gitmişler. Eline bir mektup vermişler. Okumaya başlayınca geriden dört pehlivan kollarını tutmuş, ellerini bağlamışlar. Doğru zindana götürmüşler. Zindana atınca padişah emir vermiş:\n\n— Nerede, ne kadar âşık varsa gelsin, saz çalsınlar. Mehmet Pehlivan’ı kırk gün içerisinde öldürsünler. Âşıklar saz çalarken şunları söylesinler: “Güleser’i senden alacaklar, Güleser'i senden alacaklar. Seni öldürecekler.”, diye diye üzüp üzüntüden öldürsünler. Günde bir lokma ekmek verin. Hem açlıktan hem de âşıkların laflarından ölsün.\n\nÂşık Aydın, hem oğlanın babası hem de kızın babası, annesi ağlıyorlarmış\n\n&nbsp;—&nbsp; Bizim çocuklar gitti. Ne olacak, ne olacak,&nbsp;diye ağlıyorlarmış. Âşık Aydın, elini:\n\n—&nbsp; Bismillah,&nbsp;deyip bir yere vurdu mu, bir tepeye gidermiş. Âşık Aydın:\n\n— Sağa gittim, yok; sola gittim, yok. Doğuya gittim, yok; batıya gittim, yok. Bir de kıbleye doğru gideceğim, demiş.\n\nÂşık Aydın, kıbleye gitmek için yola çıkmış. Güleser Hanım bir oğlanı çağırıp:\n\n— Oğlum, buraya gel. Sana bir altın vereceğim. Buraya bir âşık gelecek, kısa boylu adı Âşık Aydın. Onun geldiğini duyduğun zaman gel, bana haber ver. Sana bir altın daha vereceğim, demiş. Âşık Aydın geldiği gibi padişah karşılamaya gitmiş. Padişah:\n\n— Selamünaleyküm, demiş. Âşık Aydın:\n\n— Aleykümselam. Padişah:\n\n— Ne için geldin? Benim düğünümü duydun da mı geldin, demiş. Âşık Aydın:\n\n— Evet, duydum da geldim. Ben öyle dertli söylerim ki unuttun mu? Padişah:\n\n— Tabii, iyi yaptın da geldin, demiş.\n\nÇocuk gitmiş, kıza haber vermiş. Senin dediğin kısa boylu Âşık Aydın geldi, demiş. Ondan sonra kız, padişaha bir yazı yazmış:\n\n— Şimdiye kadar âşıklarına çaldırdın, çaldırdın; dinledim. Bugün benim için hangi âşık geldiyse bana gönder, çalsın. Ben de teselli olayım, demiş.\n\nÂşık Aydın'ı padişah, Güleser Hanım'ın yanına yollamış. Âşık Aydın karşısında Güleser Hanım'ı görünce şaşırmış ve:\n\n— Bu ne hâl Güleser Hanım, demiş. Güleser Hanım:\n\n— Sorma, demiş. Başından geçenleri bir bir anlatmış. Âşık Aydın padişahın yanına gitmiş ve padişaha:\n\n— Bana izin ver memlekete gideceğim. Söz düğüne kadar geleceğim, demiş. Padişah da:\n\n— Peki, demiş ve Âşık Aydın'ı yollamış. Âşık Aydın gidince oğlanın ve kızın babalarına haber vermiş:\n\n— Oğlunuz ve kızınız çölde. Gidin, kavuşun, demiş. Âşık Aydın önde, oğlanın ve kızın babaları arkada yola koyulmuşlar. Âşık Aydın:\n\n— Çöl beyinin başında, altından yapılmış bir kırgın taş var. Onu bana vereceksiniz, demiş. Oğlanın ve kızın babası:\n\n— Tamam, bizi oraya kavuştur da, demişler.\n\nSonunda Mehmet Bey'in ve Güleser Hanım'ın bulunduğu çöle gelmişler. Âşık Aydın, çöl padişahının yanına gitmiş. Padişah, Âşık Aydın'ı Mehmet Pehlivan'ın yanına bir şeyler söylemesi için götürmüş. Öyle söylemiş, öyle söylemiş ki. Tabii, Mehmet Pehlivan da Âşık Aydın'ı tanıdığından söylediklerine gülümsüyormuş. Padişah kızmış bu duruma.\n\n— Sen ne söyledin ki o güldü? Hani ağlayacaktı, hani ölecekti, demiş. Âşık Aydın:\n\n— O ölür&nbsp;ölür, demiş.\n\nKapıda iki tane cellât duruyormuş. Padişah:\n\n— &nbsp;Cellât,&nbsp;dedi mi gelip keseceklermiş. Âşık Aydın’ın laflarıyla ölmezse öldüreceklermiş. Âşık Aydın, kızın ve oğlanın babalarına:\n\n— Siz cellatları öldürün. Yerlerine geçin, içeri girersiniz, demiş. Celali Pehlivan içeri girip çöl padişahının başını sıkıştırmış. Kılıcını çıkarıp hepsini öldürmüş. Oğlanı ve Güleser Hanım’ı da alıp hepsi yola koyulmuşlar. Yolda giderken Âşık Aydın geriden geliyormuş. Celali Pehlivan ile padişah Âşık Aydın'a:\n\n— Gelirken bizden önde geliyordun da şimdi neden geride kaldın, demişler. Âşık Aydın:\n\n— Tabii, kalırım. Söz verdiniz altın kırgılı taşı bana verecektiniz, demiş.\n\nKırgın taşı, Âşık Aydın'a vermişler. Gidince de Mehmet Bey'le Güleser Hanım'ı evlendirirmişler. Herkes ermiş muradına.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Mir Derviş",
        "text": "Memleketin birinde, bir padişah varmış. Bu padişahın da güzel bir kızı varmış. Bir gün padişah kızını evlendirmek istemiş. Sarayın kapısına bir bit derisi asmış. Memlekete tellâl bağırtmış.\n\n— Kim sarayın kapısındaki derinin, ne derisi olduğunu bilirse kızımı ona vereceğim, demiş.\n\nMemleketin tüm delikanlıları sıraya durmuş.\n\n— Koyun derisi, at derisi, it derisi,… demişler.\n\nBu sırada kasabanın birinde, Mır Derviş adında biri yaşarmış, bu adam her kılığa girermiş. Yakışıklı bir delikanlı kılığına girip padişahın kapısından geçerken:\n\n— Utanmıyor musun, bu bit derisini kapına asmaktan, diye bağırmış. Muhafızlar Mır Derviş’i tutup padişahın huzuruna getirmişler. Olanı, biteni anlatmışlar. Padişah:\n\n— Bunun ne derisi olduğunu senden başka bilen olmadı. Dile benden, ne dilersen, demiş. Mır Derviş:\n\n— Kızınla evlenmek isterim, padişahım, demiş.\n\nKırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Mintik Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir ananın&nbsp;babanın iki kızı varmış. Biri büyük, biri küçükmüş. Küçüğün adı, Mintik Kız imiş.\n\nBir gün mahallenin kızları toplanmış, madımağa gideceklermiş. Büyük kız gidince küçük kız ağlamaya başlamış.\n\n— Abla, ne olur ben de gideyim, diye ablasına yalvarmış. Onlar da:\n\n— Yok. Sen küçüksün, bizimle dolaşamazsın, diye gelmesini istememişler.\n\nÇocuğun ağlamasına dayanamamışlar. Toplanmış, madımağa gitmişler. Madımağa gidenler içinde Mintik Kız gibi iki tane daha varmış. Şura senin, bura benim madımak toplaya toplaya bir çeşmenin başına varmışlar. Orada yemeklerini yemişler. Küçüklerin uykusu gelmiş, orada çeşme başında uyumuşlar. Büyükler demiş ki:\n\n— Bunlar burada uyusun. Biz sağdan, soldan biraz daha madımak toplayalım, gelince de bunları buradan alalım.\n\nKüçükler çeşmenin başında uyurken, büyükler madımak toplamaya devam etmişler. Büyükler bir tepeyi aşar aşmaz, küçük kızlar uykudan uyanmışlar. Ablalarını aramış, taramış; bulamamışlar. Gece olmuş, yıldızlar çıkmış. Büyük kızlar eve geri dönmüşler. Ailelerine, “Kızlar geldi mi?” diye sormuşlar. Onlar da “Gelmediler.” demişler.\n\nKöylüler fenerlerle aramaya başlamışlar. Ama bulamamışlar. Kızlar evlerini ararken uzakta bir ışık görmüşler.\n\n— Oraya gidelim, belki bizim köydür, diyerek ışığa doğru yürümüşler. Gitmiş, bakmışlar ki bir dağın başında yalnız bir ışık yanıyor. Köy değil, yalnız başına büyük bir evmiş.\n\n— Cama vuralım. Elbet, bizi bir içeri alan olur, demişler.\n\nCama vurmuşlar, meğerse orası bir devin eviymiş. Dev, kızları içeri almış:\n\n— Nereden geldiniz? Kurban olayım geldiğiniz yollara, geldiğiniz yolları seveyim, diye kızlara yağ yakmaya başlamış.\n\nMeğerse dev, kızlar yemeyi düşünüyormuş. Yedirmiş, içirmiş; kızları yatırmış. Mintik Kız biraz korktuğundan, biraz da akıllı, gözü açık olduğundan uyumamış. Dev gelmiş, bakmış ki Mintik Kız uyumamış.\n\n— Mintik Kız, sen niye uyumuyorsun, demiş.\n\nMintik Kız da deve sabahı ettirecek ya, güya:\n\n— Annem bana çeşmeden su getirirdi. İçerdim, taş gibi uyurdum, demiş.\n\nDev gitmiş, çeşmeden su getirmiş. Mintik Kız içmiş, yatmış. Dev de yatmış, Mintik Kız’ın uyumasını bekliyormuş. Mintik Kız yine uyumamış. Dev:\n\n— Mintik Kız, sen niye uyumuyorsun, demiş. Mintik Kız:\n\n— Annem bana helva yapardı. Yerdim, ondan sonra taş gibi uyurdum, demiş.\n\nDev kalkmış, helva yapmış, Mintik Kız’ı uyutmak için yedirmiş. Mintik Kız yine uyumamış. Dev:\n\n— Mintik Kız, sen niye uyumuyorsun, demiş. Mintik Kız:\n\n— Annem, bana makarna keserdi. Onu yerdim, sonra taş gibi uyurdum, demiş.\n\nDev kalkmış, makarna kesip yedirmiş. Mintik Kız, yine uyumamış. Dev sinirlenmiş. Kızların üçünü de tutmuş, çuvala sokmuş. Kızları pişirecekmiş ya, odun almaya gitmiş. Dev gidince Mintik Kız madımak bıçağını cebinden çıkarmış. Çuvalı yırtmış dışarı çıkmışlar. Çuvalın içine danayı sokmuşlar. Kendileri de davar sürüsünün içine saklanmışlar.\n\nDev odundan gelmiş. Neredeyse sırtında yarım araba odun getiriyormuş. Odunu yıkmış. Çuvalı sallamış. İçindeki dana böğürmüş. Dev:\n\n— Nasıl ya…&nbsp; Korkudan böğürdün mü dana gibi, demiş.\n\nMintik Kız, kızları sürünün içinde bırakıp zembille çatıya çıkmış. Dev danaya öyle deyince “hi hi” ,diye gülmüş çatıdan. Dev:\n\n— Mintik Kız, nasıl çıktın oraya? Mintik Kız:\n\n— Fincanı, fincanın üstüne koydum. Üstüne basınca çıktım.\n\nDev ne kadar fincan, bardak varsa üst üstte dizmiş. Üstüne basmış. Basana kadar hepsi kül ufak olmuşlar. Dev:\n\n— Mintik Kız, nasıl çıktın oraya? Mintik Kız:\n\n— Yatağı, yatağın üstüne; yorganı, yorganın üstüne dizdim. Öyle çıktım.\n\nDev de yatakları üst üste dizmiş. Üstüne basar basmaz, yataklarla beraber devrilmiş. Dev:\n\n— Mintik Kız, doğru söyle. Nasıl çıktın oraya? Mintik Kız:\n\n— Fırını yaktım. Eğişi* içine soktum, iyice kızdırdım. Üstüne basınca çıktım.\n\nDev de biraz henkü* imiş. Getirdiği odunla fırını yakmış. Eğişini içine sokmuş, iyice kızdırmış. Çatıya çıkmak için eğişin ucuna basar basmaz, kızgın eğiş devin tepesinden çıkmış. Dev oraya yığılmış. Mintik Kız, kızları çağırmış. Mintik Kız:\n\n— Aman kızlar, gelin. Devin mallarını götürelim.\n\nNe kadar inek, koyun varsa önüne katmış. Kap, kaşık ne varsa atlara, katırlara yüklemiş. Yanına almış, yola koyulmuşlar. Mintik Kız, köye yaklaşınca babasına, “Kızın bulundu.” diye müjde vermişler. Bakmışlar ki kızlar malla, melalle geliyor. O malı, melali yemiş, içmiş; muratlarına geçmişler.\n\n*eğiş: 1. Ateş küreği; 2. Hamur teknesini kazımaya yarayan demir araç; 3. Tandırda pişen ekmeği çıkarmaya yarayan alete verilen ad.\n\n*henkü:&nbsp;&nbsp;Saf kimse.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "NALBANT İLE PADİŞAH",
        "text": "Eski zamanlarda bir memleket varmış. Bu memlekette cuma namazı kılmayanlar asılırmış. Yalnız asılmadan önce padişahtan üç istekte bulunurlarmış. Bu üç isteği padişah kabul edip yerine getirirmiş.\n\nO memlekette bir cami, caminin yanında bir nalbant dükkânı varmış. Günlerden bir cuma günü, millet cuma namazı kılmak için camiye gitmiş. Nalbant, şu elimdeki işi bitireyim, şu atı da nallayayım derken, namazı kaçırmış.\n\nEski zamanlarda zaptiyeler varmış. Zaptiyeler gezerken cuma vakti nalbandı at nallarken görürler. Tutup padişahın karşısına götürürler. Padişah:\n\n— İstediklerini söyle, istediklerin yerine getirildikten sonra asılacaksın.\n\n— Ben padişahın atını istiyorum.\n\n— Sen üç gün içinde asılacaksın, at senin neyine lazım?\n\n— Bir günün beyliği, beyliktir. Biner, gezerim. Nasıl olsa yakında asılacağım.\n\n— Al, git bari. Yarın sabah geri gel.\n\nNalbant ata binip gider. Bir gün gezer. Sabahleyin geri gelir.\n\n— Hadi bakalım, iki isteğin kaldı. İste bakalım.\n\n— Padişahın küçük kızını istiyorum.\n\n— Yahu, sen deli misin? Asılmana bir gün kaldı. Padişahın kızını nasıl verelim sana?\n\n— Bir gün, bir gündür. Nasıl olsa yakında asılacağım. Bir gün olsun, hakkıyla yaşarım.\n\nPadişahın kızını alıp gider. Sabah olur, son günü olduğu için düşünmeye başlar. Padişahın kızı bunu kara kara düşünürken görür, sorar:\n\n— Niye düşünüyorsun?\n\n— Nasıl düşünmeyeyim? Bugün benim son günüm. Cuma namazı kılmadığım için beni asacaklar.\n\n— Bunda düşünecek ne var? Benim dediklerimi yap, gerisine karışma.\n\n— Ne yapacağım?\n\n— Şimdi sen git, dükkânındaki nalbant çekicini al, dileğini söyle. Bu çekiçle bir kere padişahın, bir kere de imamın başına vuracağım. Ondan sonra beni asın, dersin.\n\nNalbant oradan kalkar, gider. Padişahın huzuruna çıkar:\n\n— Eee! Söyle bakalım, nalbant. Bugün artık asılacaksın. Son isteğini, söyle bakalım.\n\n— Bu çekiçle bir senin başına, bir imamın başına vurmak istiyorum. Vurduktan sonra beni asın.\n\nPadişah bakar, iş kötü. Kendi başını kurtarmak için düşünmeye başlar. Sonunda aklına bir kurnazlık gelir. İmamı yanına çağırır:\n\n— İmam efendi! Ben bu nalbandı, senin arkanda cuma namazını kılarken gördüm gibi geliyor bana. İmam:\n\n— Doğru padişahım. Ben secdeye giderken birisi cübbeme takıldı. Cübbemi kurtarırken gözüm kaydı. Gördüğüm adam budur.\n\nBöylece nalbant, idam olmaktan kurtulur. Padişahın kızıyla mutlu bir hayat sürer.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Keloğlan ile Kırmızı Taş ",
        "text": "KELOĞLAN İLE KIRMIZI TAŞ \n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak bir ülkede Keloğlan ve annesi yaşarmış. Annesi onu çok severmiş kel oğlum keleş oğlum büyüde anana bak, anan yaşlanıyor dermiş. Anası bunu söyledikçe keloğlan hoplar zıplar, şımarırmış benim canım anam, gözümün nuru anam, hele sen bir yaşlan, keloğlan baka diye cevap verirmiş.\n\n&nbsp;\n\nBir gün annesi komşuya gitmek için evden çıkmış, çıkarken de Keloğlan’ı tembihlemiş.\n\n– Sakın ha evden dışarı çıkma, kırmızı taşla maşla oynama, sonra yel alır seni, orada anam diye ağlama. Demiş\n\n– Tamam, canım anam, hiçbir yere gitmem anam` demiş bizim Keloğlan ve anasının arkasından el sallamış.\n\nHikâye bu ya o sırada bir kuş keloğlanın odasının camına gelmiş ve ona seslenmiş.\n\n– Keloğlan keleş oğlan\n\nNeden bu telaş oğlan,\n\nAnnen sana kal dedi\n\nAma sen gel geç oğlan\n\nKeloğlan şaşırmış önce. Kuşun nasıl konuştuğuna akıl sır erdirememiş. Sonra\n\n–Sen nasıl konuşuyorsun böyle diyerek kuşa doğru koşmuş, kuşu kanadından yakalamaya çalışmış. Kuş öyle bir uçmuş ki, sanırsınız bir daha kimseler yakalayamaz onu. Keloğlan;\n\n– Vay benim kel başım, keleş başım. Vay benim can kuşum, can kuşum diye ağlamaya başlamış. Sonra kendisi de niye ağladığını anlamamış, söylediklerine akıl sır erdirememiş. O sırada kuş cama doğru yaklaşıp;\n\n&nbsp;\n\n– Kırmızı taşa bak, hemen olduğun yerden kalk, prensesi bul, çabuk oradan uzaklaş. Diyerek uçmuş gitmiş. Keloğlan ne olduğunu anlamaya çalışmış ama bir türlü çözememiş. Ama içinden bir ses sanki meraktan çatlayacakmış. Keloğlan evden çıkmış, saatlerce yürümüş, yürümüş bir süre sonra kaybolduğunu anlamış. Kaybolmuş ama sanki başka bir ülkeye gelmiş gibiymiş. Her yerde kırmızı taşlar varmış. Taşlara doğru eğilip dokunmaya çalışınca, taşlar kaçmaya başlıyormuş. Keloğlan onları kovalamış, taşlar kaçmış, Keloğlan kovalamış taşlar kaçmış ve annesinin söylediği o rüzgâr keloğlanı almış uçurmuş. Keloğlan uçarken bir yandan da annesinin sözlerini hatırlıyormuş. En sonunda kendini karanlık bir çukurun içinde bulmuş. Etraf zifiri karanlıkmış. Keloğlan bu zifir gibi karanlık içinde ne yapacağını bilemez halde duruyorken, bir kuş uçmuş havaya doğru, bu kuş Keloğlan’ın yanına gelen küçük kuşun ta kendisiymiş. Keloğlan’a kanadının birini uzatmış, Keloğlan tam kanadını tutuyormuş ki, kuş onun eline kırmızı bir taş bırakıp uçuvermiş. Keloğlan günlerce elindeki bu kırmızı taşla dolaşmış durmuş, hatta bir ejderha onu az kalsın yiyormuş, keloğlan canını zor kurtarmış.\n\nBirkaç gün sonra bir cüce keloğlanın yolunu kesmiş,\n\n-Sen bu kırmızı taşlardan ne istersin, bırak git.Demiş.\n\nKeloğlan cüceyi epeyce kovalamış ve sonunda cüce gözden kaybolmuş. Sonunda bir de kafasını çevirip bakmış ki, kocaman bir sarayın yanı başında duruyor. Sarayın kapısında yine o kuş, Keloğlan elindeki kırmızı taşı kuşa doğru fırlatmış;\n\n&nbsp;\n\n– Benim başıma ne haller açtın. Senin yüzünden nerelere geldim ben, anamı nasıl bulacağım söyle bana. Köyüme nasıl döneceğim diye ağlamaya başlamış. Taş kuşun kafasına çarpmış, çarpar çarpmaz etrafa kırmızı taşlar yağmaya başlamış ve o kız güzeller güzeli bir prenses olmuş, Keloğlan bu prensesle kırk gün kırk gece düğün yapmış ve köyüne dönmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Nar Hanım",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'tan başka kimse yokmuş.\n\nBir kadınla bir kocası varmış. Kadının çocuğu olmuyormuş. Kadın sürekli çeşmeye gidermiş. Çeşmeye dermiş ki:\n\n— Pınar, pınar! Sen mi güzel, ben mi güzel? Pınar da dermiş ki:\n\n— Sen de güzel, ben de güzel ama ille nar, ille nar. Bu kadın bir gün çeşmeye gittiğinde çeşmenin başında bir nar çekirdeği bulmuş.\n\n— Bu çekirdeği yemiş ve hamile kalmış. Bir kız çocuğu doğurmuş. Adını “Narhanım” koymuşlar. Narhanım büyümüş, güzelce bir kız olmuş. Annesi de kızına haset etmeye başlamış. Kız çok güzelmiş. Annesi kızı için kötü şeyler düşünüyormuş:\n\n— Benim doğurduğum, benden nasıl güzel olabilir? Benden güzel kimse olamaz, diyormuş. Kadın bir gün yine pınara gitmiş. Kadın:\n\n— Pınar, pınar! Sen mi güzel, ben mi güzel? Pınar:\n\n— Sen de güzel, ben de güzel ama ille nar, ille nar, demiş. Kadın:\n\n— Aman, ben bu kızı dağlara göndereyim. Kızı dağlara atayım. Orada bırakayım, kalsın, demiş.\n\nKadın eve gelmiş. Ben bu kızı nasıl etsem de evden çıkarsam, diye düşünmüş. Kızını bir beyin oğluna vermiş. Beyin hizmetçileri Narhanım'ı alıp hamama götürmüşler. Hamamda hizmetçiler Narhanım’ı yıkarken annesi haset etmiş,&nbsp; tellâk olup gitmiş. Oradaki kadınlardan birine:\n\n— Hanım, hanım! Beni de gelin kızın yanına koyun. Ben fakirim, başına bir su da ben dökeyim. Belki bana beş, on kuruş verir, demiş. Hizmetçiler de:\n\n— Narhanım'ın öyle hizmetçisi var ki sen git, sana sıra gelmez, demişler. Kadınlardan biri demiş ki:\n\n— Madem fakirmiş, değmeyin. Birkaç tas su döksün de beş, on kuruş alsın. Kadını içeri almışlar. Kızın başına bir tas su dökmüş, bir iğne sokmuş. Bu kız da kuş olmuş. Camı kırıp, çıkıp gitmiş.\n\nBu beyin oğlunun da bir bağı varmış ki istediğin her şey varmış. Gidip o beyin ağacına konmuş. Annesi de hiç belli etmeden kızının aynı yerine oturmuş. Onu iyice temizleyip yıkamışlar. Beyin evine götürmüşler. Kadın hasta olup yatağa düşmüş. Bütün hizmetçiler çevresinde pervane olmuşlar:\n\n— Ne istersin, ne istersin, diye. Kadın:\n\n— Hiçbir şey istemiyorum. Kız, kuş oldu ya. Canım kuş eti istiyor, dermiş. Kuş da beyin bağına dadanmış. Dallara konup:\n\n— Bahçıvancıoğlu, bahçıvancıoğlu! Konduğum dallar kuruya, diyormuş.\n\nKuş hangi dala konuyorsa daldan uçunca, o ağaç kuruyormuş. Bahçıvancı, beye gidip:\n\n— Bey oğlu, bağa bir kuş dadandı. Öyle güzel, öyle güzel bir kuş ki bağa gelip&nbsp; konuyor, diyor ki:\n\n“Bahçıvancıoğlu, bahçıvancıoğlu! Konduğum dallar kuruya.” Bütün konduğu ağaçlar kuruyor, demiş.\n\nBey oğlu:\n\n— Bahçıvan yalan söylese, böyle yalan söylenir mi, demiş. Bey oğlu gitmiş, bağların arasına saklanmış. Gerçekten bir kuş gelmiş. Ama kuşu gören hayran olurmuş. Kuş dala konup:\n\n— Bahçıvancıoğlu, bahçıvancıoğlu! Konduğum dallar kuruya, demiş.\n\nBey oğlu bakmış ki adam doğru söylemiş. Ertesi gün gitmiş. Kuşa tuzak kurup, kuşu tutmuş. Kuşu tutup eve götürmüş. Kadın, kuşu görünce tanımış. Bey oğlu:\n\n— Hanım baksana, bağda bir kuş tuttum. Ne olur, ne istiyorsan getiririm de şu yataktan ayağa kalk demiş. Kadın:\n\n— Bir şey istemem. Elindeki kuşu kesip yersem ancak ayağa kalkarım. Bey:\n\n— Başka kuş iste, getireyim. Bu kuş çok güzel, nasıl keseyim, demiş. Kadın:\n\n— Yok, ben bu kuşu yiyeceğim, demiş.\n\nAdam, kadını sözünden vazgeçirememiş. Kuşu kesmek için yatırmış. Kuşa bir vuruyormuş, bir iğne çıkarıyormuş. Bir vuruyormuş, bir iğne çıkarıyormuş. Bey oğlu iğne çıkarmış. İğnelerin hepsi çıkınca, kız birden eski hâline gelmiş. Bey oğlu kıza bakıp şaşırmış. Bey oğlu:\n\n— Bu da neyin nesi? Sen ins misin, cin misin? Kız:\n\n— İnsanoğlu, insanım. O yatakta yatanı görüyor musun? O benim cadı annem idi. Ben hamamdayken hamama geldi, iğneleri kafama soktu ve kuş etti beni.&nbsp; Ben de uçtum, sizin bağa kondum. Sen de beni çok beğendin ve tuttun, demiş. Bey oğlu, kızın annesini yataktan kaldırmış ve demiş ki:\n\n— Katırın kuyruğunu mu istersin, babanın vatanım mı? Kadın:\n\n— Katırın kuyruğunu neyleyim, babamın vatanım isterim, demiş. Bey oğlu, kadını katırın kuyruğuna bağlamış ve demiş ki:\n\n— Hey gidi ala katır! Bunu o dağa vur, bu dağa vur. Kellesini bana getir. Katır bu kadını götürmüş; o dağa vurmuş, bu dağa vurmuş. Kellesini bey oğlunun önüne getirmiş. Bey oğlu da gerçek Narhanım’ ile &nbsp;evlenmiş. Kırk gün, kırk gece düğün&nbsp; yapıp; yiyip, içip muratlarına ermişler.\n\nOnlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Nene ile Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde, yaşlı bir kadın yaşarmış. Kimi, kimsesi yokmuş. Sadece bir tane keçisi varmış. Kadın her gün bu keçiyi sağar, sütü bakraçla kapının arkasına asarmış. Tilki de her gün gelir, bu sütü içermiş. Kadın bir gün kapının arkasına saklanmış. Tilki gizlice gelmiş, sütü içmiş. Tam gidecekmiş, kadın kapıyı kapatmış. Tilkinin kuyruğu kapının arasında kalıp kopmuş. Tilki, kadından kuyruğunu istemiş. Kadın da:\n\n— Sen de benim sütümü ver, demiş. Tilki, koyuna gitmiş:\n\n— Koyun kardeş, bana süt ver, demiş. Koyun:\n\n— Çayıra söyle ot bitsin. Ben otu yiyeyim, sana süt vereyim, demiş. Tilki, çayıra gitmiş:\n\n— Çayır kardeş, ot bit de koyuna vereyim. O da bana süt versin, demiş. Çayır da:\n\n— Buluta söyle, yağmur yağsın, demiş. Tilki, buluta gitmiş:\n\n— Bulut kardeş, yağmur yağdır, demiş.\n\nBulut, yağmuru yağdırmış; çayır, ot bitmiş. Koyun, çayırı yemiş; sütlenmiş. Tilki, sütü alıp kadına götürmüş. Kadın, sütü almış. Kadın, tilkiye kuyruğunu vermiş. O kış kadının olduğu köye çok kar yağmış. Kadın, tilkilerle karın üzerine oturmuş. Kadın, tilkilere “Avcı geliyor.” diye bağırınca hepsinin kuyruğu kopmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Nine ile Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde, yaşlı bir kadın yaşarmış. Kimi&nbsp;kimsesi yokmuş. Sadece bir tane keçisi varmış. Kadın her gün bu keçiyi sağar, sütü bakraçla kapının arkasına asarmış. Tilki de her gün gelir, bu sütü içermiş. Kadın bir gün kapının arkasına saklanmış. Tilki gizlice gelmiş, sütü içmiş. Tam gidecekmiş, kadın kapıyı kapatmış. Tilkinin kuyruğu kapının arasında kalıp kopmuş. Tilki, kadından kuyruğunu istemiş. Kadın da:\n\n— Sen de benim sütümü ver, demiş. Tilki, koyuna gitmiş:\n\n— Koyun kardeş, bana süt ver, demiş. Koyun:\n\n— Çayıra söyle ot bitsin. Ben otu yiyeyim, sana süt vereyim, demiş. Tilki, çayıra gitmiş:\n\n— Çayır kardeş, ot bit de koyuna vereyim. O da bana süt versin, demiş. Çayır da:\n\n— Buluta söyle, yağmur yağsın, demiş. Tilki, buluta gitmiş:\n\n— Bulut kardeş, yağmur yağdır, demiş.\n\nBulut, yağmuru yağdırmış; çayır, ot bitmiş. Koyun, çayırı yemiş; sütlenmiş. Tilki, sütü alıp kadına götürmüş. Kadın, sütü almış. Kadın, tilkiye kuyruğunu vermiş. O kış kadının olduğu köye çok kar yağmış. Kadın, tilkilerle karın üzerine oturmuş. Kadın, tilkilere “Avcı geliyor.” diye bağırınca hepsinin kuyruğu kopmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Nine ile Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir nine ile tilki varmış. Ninenin bir küçük kulübesi varmış. Bir ineği varmış. Ondan süt sağar, onunla geçinirmiş.\n\nNene her gün sütü sağarmış. Sütü koyar evine, gidermiş odun toplamaya. Odundan gelirmiş ki süt yok. Ertesi günü sütü sağmış, koymuş. Yine süt yok. Nine:\n\n— Bir saklanıp bakayım, bu benim sütümü kim çalıyor?\n\nKapının arkasına saklanmış, Birden tilki gelmiş. Sütü içerken nine görmüş, kapıyı örtmüş. Tilkinin kuyruğu kopmuş.\n\nTilki de ormana öteki hayvanların yanına gitmiş. Tilkiyi görenler başlamışlar :\n\n— Kuyruksuz tilki, kuyruksuz tilki, demeye.\n\nBöyle söyler, gülerlermiş. Tilkinin çok zoruna gitmiş. Dönmüş geriye, ninenin yanına gelmiş:\n\n— Nine. İlla, bana kuyruğumu ver, demiş. Nine de:\n\n— Yok. Sen bana sütümü getir, öyle vereyim, demiş. Tilki:\n\n— Ben sana nereden süt bulayım, demiş.\n\nTilki de gitmiş, bir koyun bulmuş. Koyundan süt istemiş, nineye götüreyim diye. Koyun:\n\n— Benim karnım aç. Ot bul, ben yiyip sana süt vereyim, demiş. Oradan tilki gitmiş, çayıra. Çayır :\n\n— Otlarım küçük. Git, sen Allah’a dua et; bulutlarına yağmuru yağdırsın. Yağsın ki otlarım büyüsün, sana vereyim.\n\nOradan gidip Allah'a dua etmiş. “Yağmur yağsın otlar büyüsün ben koyuna ot götüreyim” diye. Bulutlar toplanıp yağmur vermiş, çayıra. Yağmur yağınca otlar büyümüş.,Ttilki otları toplamış, koyuna götürmüş. Koyun otları yemiş. Koyun, tilkiye süt vermiş. Tilki de sütü nineye götürmüş. Nine de demiş ki:\n\n— Söz ver, bir daha hırsızlık yapmayacaksın.\n\nTilki de söz vermiş, bir daha hırsızlık yapmayacağına. Tilki de almış, kuyruğunu sevinerek girmiş ormana ve diğer hayvanların yanında mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ÖLÜMSÜZLÜK ÇİÇEĞİ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken padişahın biriyle güzel kızı, ülkelerini huzur içinde yönetirlermiş. Günlerden bir gün, padişah kızını yanına çağırarak kızına:\n\n— Seninle çok mutluyum fakat bir eşin yerini tutmuyor. İzin verirsen evlenmek istiyorum, demiş. Kızı, padişaha:\n\n— Sen en doğrusunu bilirsin babacığım, demiş.\n\nKızının bu cevabına çok sevinen padişah, bir törende tanıştığı güzel bir kadınla evlenmeye karar vermiş. Bu karar üzerine, düğün hazırlıkları yapılmaya başlamış. Kraliçe düğünden önce prensesle tanışmış ve çok iyi davranmış. Buna çok sevinen güzel prenses, düğün boyunca çok eğlenmiş. Fakat düğünden sonraki zamanlarda kraliçe prensese kötü davranmaya başlamış. Prenses buna gün geçtikçe daha çok üzülüyormuş.\n\nTüm bunlar olurken bir de padişahın aniden hastalanması, prensesi iyice yıkmış. Padişah için gelen hiçbir doktor, onun derdine çare bulamamış. İyice ilerleyen hastalık, en sonunda padişahın ölümüne sebep olmuş. Kimse bu hastalığa bir anlam verememiş ve bu ölüme kraliçenin sebep olduğunu tahmin edememişler.\n\n&nbsp;Bundan sonra kraliçe ve prenses, sarayda birlikte yaşayacaklarmış. Bu olaylar olup biterken, kraliçe çok ilgisini çeken bir haber almış. Eteklerinde beş köyün bulunduğu çok büyük bir dağın tepesinde, ölümsüzlük veren bir çiçek olduğunu duymuş. Ancak bu çiçeği koruyan bir ejderha varmış ve bu ejderhayı kimse yenemiyormuş. Bu çiçeğin çok önemli bir özelliği daha varmış. Ölümsüzlük çiçeği koparılır koparılmaz, üzerinde bulunduğu dağ parçalara ayrılacak ve eteğindeki köylerin üzerine devrilecekmiş. Bununla birlikte bir felâket olacak ve yüzlerce insan ölecekmiş.\n\nBu insanları korumak için orada bulunan ejderhayı, asırlar boyu kimse yenip bu çiçeği alamamış. Çiçeğin varlığını öğrenen kraliçe ise dağın eteğinde bulunan köylerdeki insanların hayatlarını değil, sadece elde edeceği ölümsüzlüğü düşünüyormuş. Bunun için de bu dağa çiçeği almaları için yüzlerce asker göndermiş. Fakat hiçbiri ejderhayı yenip çiçeği kraliçeye getirememiş. Bunun üzerine kraliçe çok sinirlenmiş ve bu sinirini de sürekli prensesten çıkartmış. Kraliçenin yaptığı eziyetlerle günlerini geçiren prenses, bir cehennem hayatı yaşamaya başlamış.\n\nHayattan gittikçe sıkılan prenses, sık sık yürüyüşlere çıkıyormuş. Böyle bir yürüyüş sırasında, prenses çok yakışıklı ve yiğit bir prensle karşılaşmış. İki genç, birbirlerini görür görmez âşık olmuşlar. Prensesi çok seven prens, ona evlenme teklif etmiş. Bu teklife çok sevinen prenses hemen kabul etmiş. Fakat kraliçe, prensle prensesin evlenmelerine izin vermemiş. Prenses delikanlıyı çok sevdiğinden evlenme izini alabilmek için, her gün kraliçenin huzuruna çıkıyormuş. Fakat her seferinde olumsuz cevap alıyormuş.\n\nPrenses böyle izin almak için gidip gelirken, kraliçe de çiçeği alamadığı için gün geçtikçe daha da çok sinirleniyormuş. En sonunda kraliçenin aklına bir fikir gelmiş ve prensi yanına çağırmış. Kraliçe, prense büyük dağdaki ölümsüzlük çiçeğini getirirse, onların evlenmelerine izin vereceğini söylemiş. Prens, güzel prensesi çok sevdiği için kraliçenin bu isteğini kabul etmiş.\n\nKraliçeye çiçeği alacağına dair söz veren prens, hazırlıklarını yapıp yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. En sonunda çiçeğin olduğu büyük dağa varmış. Fakat dağ öyle yüksekmiş ki prens tepesine ancak bir haftada ulaşabilmiş. Dağın tepesine çıkar çıkmaz ejderha ile karşılaşmış. Delikanlı, ejderha ile savaşmış ve boğazına kılıcı dayayıp:\n\n— Ya çiçeği bana verirsin ya da canını alırım, demiş.\n\nEjderha buna razı olmuş, fakat çiçeği vermeden önce çiçekle ilgili her şeyi prense anlatmış. Çiçeği kopardığı anda dağın parçalanmaya başlayacağını ve aşağıdaki köylerin üzerine düşüp oradaki insanları öldüreceğini söylemiş.\n\nBunları duyan prens, çok üzülmüş ve çiçeğin başına gidip ağlamaya başlamış. Ne sevdiğinden vazgeçebiliyormuş ne de insanların ölmesine razı olabiliyormuş. Prens ağladıkça, gözyaşları çiçeğin üzerine akmış ve çiçek dile gelmiş. Prensin çok iyi kalpli olduğunu görünce, prense kendisini değil ama fidesini verebileceğini söylemiş. Ayrıca çiçek, prense çiçeği yiyecek kişinin iyi kalpli olmasının çok önemli olduğunu hatırlatmış. Bu kişi eğer bir insanın canını aldıysa çiçek tam tersi etki gösterecek ve yapraklarını yiyenin canını alacakmış. Bunları dinleyen prens, teşekkür ederek çiçekten aldığı fide ile birlikte yola koyulmuş.\n\nPrensin dağa çıkması gibi inmesi de bir haftasını almış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. En sonunda çiçekle birlikte saraya varmış. Hemen kraliçenin huzuruna çıkıp çiçeği ona vermiş. Fakat kötü kalpli kraliçe, çiçeği almasına rağmen evlenmelerine izin vermemiş. Tekrar kötü cevap alan prens, üzgün bir şekilde saraydan ayrılmış. Kraliçe ise hiçbir şeye aldırmadan, çiçeği ele geçirmenin sevinciyle odasına çekilmiş. Ölümsüzlük hayalleri ile çiçeğin yapraklarını yemeye başlamış. Fakat beklediğinin tam tersi olmuş ve kraliçe aniden ölmüş. Bunu fark eden muhafızlar, hemen prensese haber vermişler. Prenses, kraliçenin öldüğünü görünce çok telâşlanmış ve prensi saraya çağırmış. Saraya gelip olanları gören prensin aklına, çiçeğin kendisine söyledikleri gelmiş. Bildiklerini hemen prensese anlatmış. Prenses, anlam veremediği babasının ani ölümünün kraliçe tarafından gerçekleştirildiğini anlamış. Suçlunun, cezasını çektiğini gördüğü için üzüntüsü hafiflemiş.\n\nPrens ve prenses, kraliçenin de ölmesi ile birbirlerine kavuşmuşlar. Ülkede kırk gün, kırk gece yapılan düğün ve şenliklerle evlenip hayatları boyunca mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişahın Kızı ve Kara Köpek",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemek, sevap; çok söylemek, günahmış. Günlerden bir gün iki ülkenin padişahlarının çocukları, birbirleriyle evlenmiş. Birkaç sene çocukları olmayınca Allah’a dua etmeye başlamışlar:\n\n— Allah’ım! Bize bir çocuk ver, ondan sonra istersen kapıdaki kara köpeğe verelim, diyerek eksik dilekte bulunmuşlar.\n\nBu dilekten çok az bir zaman sonra prenses hamile kalmış ve bir kız çocuğu doğurmuş. Çocuk büyüyüp okul çağına gelmiş. Günlerden bir gün, çocuk okula giderken kara köpek yolunu çevirip:\n\n— Seni alacağım, annenle baban seni bana verecekler, demiş.\n\nBu olay üzerine çocuk çok korkmuş. Önce anne ve babasına her şeyi anlatmayı düşünmüş. Fakat daha sonra köpeği bir daha görmeyince bundan vazgeçmiş. Fakat olaydan üç gün sonra, kara köpek tekrar kızın yoluna çıkmış. Yine aynı şeyleri söyleyip kızı korkuttuktan sonra, kızın eline biraz taş verip:\n\n— Al bunları, cebine koy. Akşam soyunurken aklına gelirim, demiş.\n\nAkşam olup da kızın yatacağı zaman geldiğinde, elbisesini çıkartırken taşlar yere dökülmüş. Bunun üzerine annesi şöyle sormuş:\n\n— Kızım, sen koskoca bir padişahın kızısın. Cebine para dolduracağına niye taş dolduruyorsun? Kız korka korka cevap vermiş:\n\n— Anneciğim, bir kara köpek her gün yolumu çevirip sizin beni ona vereceğinizi söylüyor. Akşam hatırlayayım diye de cebime taşları o doldurdu.\n\nBunun üzerine prenses ve padişah konuşup yıllar önce ettikleri dua nedeniyle kızlarını o köpekle evlendirmeye karar vermişler.\n\nGüzel kız, alınan karara ve erkenden evlendirildiğine çok üzülmüş. Fakat anne ve babasına karşı çıkamamış. En sonunda köpekle evlenip saraydan ayrılmış. Güzel kızın bu gidişine ailesi de çok üzülmüş. Fakat ellerinden hiçbir şey gelmiyormuş. Bu evliliğin asıl kötü yanı, kızın bir köpekle evli olduğunu bilmemesiymiş.\n\nKöpek, kızla evlendikten sonra onu alıp karanlık sarayına götürmüş. Güzel kızı bir odaya bırakıp, yanına da bir düzine anahtar atıp gitmiş. Köpek sarayda kızın yanına geldiğinde bir delikanlıya dönüşüveriyormuş. Bu nedenle kız onun bir köpek olduğunu anlayamıyor, hiçbir şeyden şüphelenmiyormuş. Fakat bir gün, kocasının evden çıktıktan sonra bir köpeğe dönüştüğünü ve etrafını koklayarak ilerlediğini görmüş. Bunun üzerine korkan ve her şeyden şüphelenmeye başlayan kız, anahtarları alıp evde dolaşmaya başlamış. Anahtarların her biri bir kapıyı açıyormuş. Açılan odalar çok karanlıkmış ve hepsinden yardım çığlıkları duyuluyormuş. Bu sesleri duyan kız, çok korkmuş ve kapıların hepsini tekrar kilitleyip anahtarları yerine bırakmış.\n\nKocası eve geldiğinde kızın heyecanlı tavırlarını görünce, odaları açtığını hemen anlamış. Bunun üzerine kıza bağırmaya, ona saldırmaya başlamış. Güzel kız çok korkmuş ve ağlayıp bağırarak saraya, ailesinin yanına kaçmış. Kız evine gittikten sonra bir tüccarın yanına giden köpek, tüccara şöyle söylemiş:\n\n— Ben şimdi her tüyü altın gibi parlayan, çok güzel bir ata dönüşeceğim. Sen beni alıp padişaha götürecek, ucuza satacaksın.\n\nBunları der demez de bahsettiği gibi güzel bir ata dönüşüvermiş. Tüccar, atı götürüp padişaha sunmuş. Atı çok beğenen padişah, fiyatı da uygun görünce hemen satın almış.\n\nAt kılığında saraya giren köpek, gece herkes uyuduktan sonra kızın odasına gitmiş ve kıza şöyle söylemiş:\n\n— Buraya kaçtın diye, benden kurtulduğunu sanma. Ne yapıp, edip seni yiyeceğim.\n\nKız çok korkmuş. Fakat sabahı beklemiş. Gün doğar doğmaz, babasına gidip atı satmasını istemiş. Babası kızını kırmamış ve atı götürüp satmış. Fakat köpek yılmamış. Ertesi gün, bir katır olarak aynı yolla saraya girmiş. Yine gece yarısı kızın odasına gidip aynı sözleri söylemiş.\n\nBu sefer daha çok korkan kız, anne ve babasının odasına gidip başlarında ağlamaya başlamış. Göz yaşı annesinin yüzüne damlayınca, prenses uyanmış ve kızına şöyle söylemiş:\n\n— Niye ağlıyorsun güzel kızım? Sende bir dert var, hadi annene söyle.\n\nBunun üzerine kız, bütün olanları anlatıp ahırdaki katırın aslında elinden zor kurtulduğu kara köpek olduğunu söylemiş. Annesiyle kızı konuşurken bütün olanı, biteni dinleyen padişah, hemen kılıcını alıp keskinleştirmeye başlamış. Kılıcını beline saklayıp ahıra doğru gitmiş. Ahırdaki kaşağılardan birini alıp katırın başına varmış. Kaşağı ile kaşıma bahanesi ile katıra iyice yaklaştıktan sonra, kılıcını çıkartıp boynuna bir darbe indirivermiş. İkinci darbede tekrar cana gelecek olan köpek, bir kere daha vurmasını istemiş. Fakat padişah bu oyuna gelmemiş ve köpeğin ölmesini seyretmiş.\n\nBu olaya en fazla padişahın kızı sevinmiş. Sevinçlerini kırk gün, kırk gece şenliklerle kutlamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "PADİŞAHIN OĞULLARI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. İki geçimsiz oğluyla birlikte sarayında yaşayan bir padişah varmış. Padişah çok hastalanıp ölüm döşeğine düşünce oğulları taht kavgasına başlamışlar. Babaları, oğullarını yanına çağırıp:\n\n— Ne duruyorsunuz? Gidin de bu derdime bir deva bulun, demiş.\n\nİki kardeş ertesi sabah yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yorulmuşlar, acıkmışlar. Bir kuyunun başında konaklamaya karar vermişler. Yemişler, içmişler; yine padişahlık için kavgaya tutuşmuşlar. Büyük kardeş hiddetlenmiş, küçük kardeşini kuyuya itmiş. Saraya dönünce de kardeşini kurtların yediğini, kendisinin de canını zor kurtardığını söylemiş.\n\nKüçük kardeşin düştüğü kuyuda da karşısına aksakallı bir ihtiyar çıkmış. İhtiyar:\n\n— Evladım, ne gezersin bu koca dipsiz kuyuda, diye sormuş.\n\nKüçük kardeş ağabeyinin yaptığını anlatınca ihtiyar acımış:\n\n— Sana yardım edeceğim, deyip sakalından üç tel koparmış:\n\n— Başın sıkışınca bunları birbirine sürt. Biri ak, biri kara iki at gelir. Eğer ak ata binersen yer yüzüne çıkarsın. Eğer kara ata binersen yerin yedi kat dibine inersin, demiş.\n\nAksakallı ihtiyar aniden yok olunca küçük kardeş elindeki tüyleri birbirine sürtmüş. Bir ak, bir kara at çıkmış karşısına. Ak ata bineceğine kara atın üstüne atlayıvermiş. O anda kendini yerin yedi kat altında bir ülkede bulmuş. Şaşkın şaşkın dolaştıktan sonra dayanamayıp bir hanenin kapısını çalmış. Kapıyı yaşlı bir nine açmış. Küçük kardeş:\n\n— Tanrı misafiriyim. Beni evine alır mısın, demiş.\n\nNine razı olmayınca oğlan da cebinden çıkardığı altınları vermeyi teklif etmiş. Altınları gören nine:\n\n— Peki,&nbsp;deyip misafirini içeri buyur etmiş. Karnını doyurmuş. Fakat su isteyince nine anlatmaya başlamış:\n\n— Şu dağın ardında bir dev yaşar. Haftada bir gün o deve yemek gider. İlk lokmasıyla suyumuzu bırakır, son lokmasıyla suyumuzu keser. Biz de o arada kaplarımızı doldurup bir hafta öylece idare ederiz. Lâkin canımıza tak etti artık, demiş.\n\nKüçük kardeş düşünmüş. Devin yemek gününü bekleyip işin aslını öğrenmeye niyetlenmiş. Devin yemeğini de padişahın güzeller güzeli kızı götürürmüş.\n\nÜç gün sonra küçük kardeş deve yemek götüren kızla anlaşmış. O da yanına katılmış. Gitmişler, gitmişler. Nihayet devin yanına varmışlar. Küçük kardeş bir kayanın ardına saklanmış. Kız da bu arada deve yemeğini vermiş. Devin yemek yemeye dalmasını fırsat bilen oğlan, gizlendiği yerden çıkmış. Devin sırtına hançeri batırıp oracıkta öldürmüş.\n\nKız, bu sevinçle hemen babasının sarayına koşup havadisi oradakilere de vermiş. Padişah bu habere çok sevinip devi öldüren gencin bulunması için ülkesinde tellâl bağırtmış.\n\nDelikanlı kendisine yemek veren ninenin evine gitmiş. Nine, padişahın kendisini aradığını söyleyince, oğlan sarayın yolunu tutmuş. Padişahın kızı, ülkelerini susuzluktan kurtaran oğlanı sarayın penceresinde bekler imiş. Geldiğini görünce de hemen babasına seslenmiş.\n\nPadişah, oğlan için sofralar kurdurmuş, eğlenceler hazırlatmış. Başına gelenleri dinleyip:\n\n— Kızımı da ancak böyle dürüst ve cesur bir delikanlıya verebilirim, demiş.\n\nKızının ve oğlanın da razılığını alınca kırk gün, kırk gece düğün hazırlıklarına başlanmış. Lâkin küçük kardeşin aklı, hasta yatan babasındaymış.&nbsp; Bunu yeraltı ülkesinin padişahına izah edip gitmek için izin istemiş.\n\nKendi ülkesine nasıl döneceğini kara kara düşünürken kuyuda gördüğü aksakallı ihtiyar tekrar görünüvermiş:\n\n— A benim has yürekli, has bilekli oğlum. Nedir derdin, diye sormuş.\n\nKüçük kardeş de artık padişahın kızını da yanına alıp ülkesine, babasının sarayına dönmek istediğini ve babasının hastalığına çare bulması gerektiğini söylemiş. Aksakallı ihtiyar:\n\n— Yer yüzüne çıkmak da babanın şifasını bulmak da devi öldürdüğün tepedeki ağaçtadır, demiş.\n\nBunu duyan oğlan hemen hazırlanıp yola düşmüş. Ağaca varmış ama ağaçta çiçeklerden ve kuşlardan başka bir şey yokmuş. Ne yapacağını bilemeyip:\n\n— Dile gel ulu ağaç. Nedir benim dertlerimin dermanı, diye bağırmış.\n\nSonra kuvvetli bir yel esmiş. Kocaman bir kuş kanatlanıp dalların arasından çıkıvermiş:\n\n— Söyle insanoğlu, nedir derdin, demiş.\n\nOğlan anlattıkça anlatmış. Kuş kulak kesilmiş, dinlemiş:\n\n— Senin dermanın benim. Seni yer yüzüne götüreceğim, babanın hastalığının şifası da bu gördüğün çiçeklerdir, demiş.\n\nOğlan sevinmiş. Çiçeklerden toplayıp heybesine doldurmuş. Kuşun kanadına binip yeraltı ülkesinin padişahıyla helâlleşmeye, kızını da istemeye saraya gitmiş.\n\nYeraltı ülkesinin padişahının güzel kızı, babasıyla vedalaşıp kuşun kanadına binmiş.\n\nUçmuşlar, uçmuşlar; varmışlar yer yüzüne.\n\nKüçük oğlunun yokluğuna üzülen, üzüldükçe daha da hastalanan babası onları görünce çok sevinmiş. Padişah, delikanlının ve kızın çiçeklerden yaptıkları ilacı içip kısa sürede iyileşmiş. Tahtını da küçük oğluna bırakmış.\n\nBüyük ağabey, utancından ülkeyi terk edip gitmiş.\n\nKüçük kardeşle güzel eşi de düğünlerle, bayramlarla evlenip muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişah İle Keloğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellâl iken, pire berber iken bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan mektebe gidermiş. Bir gün hocası Keloğlan’ı yanına çağırıp üç tel vermiş:\n\n— Bu teller sihirlidir. Başın sıkışınca bunları birbirine sürteceksin evladım, demiş.\n\nKeloğlan sihirli telleri cebine koyup şehrin yolunu tutmuş. Maksadı iş bulup para kazanmakmış. Şehre varınca ilk iş, sarayın kapısına dikilmiş. Kapıdakilere:\n\n— Bana bir iş verin, çalışayım, demiş.\n\nO günlerde de sarayın bahçıvanı ölmüşmüş. Keloğlan’ı hemen bahçıvan olarak işe almışlar. Ertesi gün sarayda çalışmaya başlamış.\n\nPadişahın üç tane kızı varmış. Üçü de birbirinden güzelmiş. Lâkin büyüğünün yaşı geçmiş, ortancanın geçmek üzere, küçüğü ise daha taze imiş.\n\nKeloğlan her sabah padişaha üç tane gül götürürmüş. Güllerden biri solmuş, biri solmak üzere, biri de tomurcuk olurmuş. Padişah bu işten bir şey anlamazmış. Bir gün karısına nedenini sormuş. Sultan da:\n\n— Bizim üç tane kızımız var. Büyüğün vakti geçti, ortancanınki geçmek üzere, küçük de tam evlenme çağında. Keloğlan her sabah bu güllerle bize bunu ima ediyor, demiş.\n\nPadişah düşünmüş, taşınmış. Kızlarını evlendirmenin bir yolunu aramış. Sonunda tellâl bağırtıp ülkenin her yanına haber salmış.\n\nEvlenmek isteyenlerin sarayın önünden geçeceğini, kızlarının da ellerindeki gümüş topu kime atarsa onunla evleneceğini söylemiş. Böylece kızları istediği adamlarla evlenebileceklermiş.\n\nKızların gümüş topları atacakları gün gelmiş. İsteyenler sarayın önünden geçmeye başlamışlar. Büyük ve ortanca kız, ellerindeki topları gözlerine kestirdikleri zengin ve yakışıklı iki delikanlıya atıp eşlerini seçmişler. Ama sıra küçük kıza gelince kız kimseye top atmamış. Padişah buyruk vermiş, kenarda köşede kalan kimse olmasın diye. Oradan bir tanesi:\n\n— Keloğlan var, demiş.\n\nHemen Keloğlan da girmiş sıraya, o anda da küçük kız elindeki topu Keloğlan’a atmış. Keloğlan, topu havada yakalamış. Nihayet küçük kız da evleneceği adamı seçmiş, onu da Keloğlan ile evlendirmişler.\n\nAradan çok zaman geçmiş. Padişah bir gün rüyasında savaşa gittiğini görmüş. Kan ter içinde korkuyla uyanmış. Bir zaman sonra da padişahın rüyası gerçek olmuş. Ülkede savaş çıkmış. Küçük kız babasının huzuruna çıkıp Keloğlan’ın da savaşa katılmak istediğini söylemiş. Babası önce kabul etmemiş:\n\n— Bunca delikanlı varken ne işi var o kelin harpte, diye terslemiş. Çok ısrar edince:\n\n— İyi öyleyse, topal ata binsin de gelsin, demiş.\n\nKeloğlan topal atıyla orduya katılmış. Onu görenler bu hâline gülmüşler. Keloğlan vazgeçmemiş. Padişahın ülkesi savaşı kaybetmek üzereymiş. Keloğlan dayanamamış. Bir kenarda cebindeki tüyleri çıkarıp birbirine sürmüş. Karşısına aksakallı bir dede çıkıvermiş. Ne istediğini sormuş. Keloğlan da bir at, bir kılıç, bir de kalkan istemiş. İstedikleri hemen gelmiş. Atıyla düşmanın ordusunu yarmış. Kimini kılıçtan geçirmiş, kimini önüne katıp sürüklemiş. Padişah bu yaman askeri imrenerek izlemiş.\n\nAradan aylar geçmiş. Padişah çok hastalanmış, yataklara düşmüş. Gelen hekimler ancak aslan sütü içerse iyileşeceğini söylemişler. Bu haberi alan üç damat, hemen aslan sütü bulmak için yola koyulmuşlar.\n\nKeloğlan az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir pınarın başında soluklanmak için durmuş. Orada bir ihtiyar, pınardan su içiyormuş.&nbsp; Keloğlan ihtiyara derdini anlatmış. Padişahın ağır hasta olduğunu, kendisinin de aslan sütü aradığını söylemiş.\n\nİhtiyar da bu pınardan bir aslanın su içtiğini sonra da ilerideki çayırda uyuduğunu söylemiş. Aslan uyurken korkmadan sağabileceğini söylemiş. Az vakit sonra bir aslan pınarın başına gelmiş, suyunu içip çayırda uykuya dalmış. Keloğlan fırsat bu fırsat gidip aslanı sağmış, sütünü alıp yola koyulmuş.\n\nKeloğlan, padişahın huzuruna çıkıp getirdiği aslan sütünü hekimlere sunmuş. Sütü hemen padişaha içirmişler. Padişah iyileşmiş. Keloğlan’ın yaptığı bu iyiliğe şaşırmış. Padişah, artık yaşlandığını düşünmüş. Bundan böyle de ülkeyi Keloğlan’ın yöneteceğini söylemiş.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişah Kızı İle Tembel Ahmet",
        "text": "Padişah ile vezirler otururken bir hamal, sırtında iki kasa domates ile elma getiriyormuş. Derken ip kopmuş, kasalar düşmüş. Mal sahibi kızmış:\n\n— Eyvah, ne kötü hamal, demiş. Padişah ve vezirler de:\n\n— Adamın malını batırdı, demişler. Padişah ve vezirler böyle deyince padişahın kızı:\n\n— Baba, hamal kötü değil. İp de kötü değil, demiş. Padişah ve vezirler şaşırarak bakmışlar. Padişahın kızı&nbsp; devam etmiş.\n\n— Baba, karısı kötü, demiş.\n\nVezirlerin önünde yaşanan bu olay padişahın içine çok büyümüş. Kızının bunu neden söylediğini&nbsp; anlayamamış.\n\nÇarşıdan geçerken görmüş ki bir kadın dilencilik yapıyormuş. Kadın bir yere girmiş. Padişah da merak edip peşinden gitmiş. Bakmış ki bir adam bıyıklarını bükmüş, anadan doğma sırt üstü yatıyormuş. Padişah kadına sormuş:\n\n— Bu çocuk senin neyin? Kadın:\n\n— Bu yiğit, benim oğlum. Padişah:\n\n— Ne yapıyor böyle? Kadın:\n\n— Yatıyor. Padişah:\n\n— Kalkmıyor mu? Kadın:\n\n— Yok, kalkmıyor. Padişah:\n\n— Kaç yaşında? Kadın:\n\n— Yirmi beş yaşında. Padişah:\n\n— Neden kalkmıyor? Kadın:\n\n— Anadan&nbsp; doğdu doğalı, yatıyor. Padişah:\n\n— İsmi ne? Kadın:\n\n— Tembel Ahmet. Padişah:\n\n— Peki, demiş ve kadının evinden çıkmış. Kızının yanına gitmiş. Kızına:\n\n— Kızım, seni Allah’ın emriyle evlendirdim, demiş. Kızı:\n\n— Peki baba, sen nasıl uygun görürsen, demiş.\n\nPadişah böylece Tembel Ahmet’le kızını evlendirmiş. Kızına para pul verip Tembel Ahmet’e göndermiş. Padişahın kızı Ahmet’in annesine para verip:\n\n— Sen artık dilencilik yapma. Git kendine ve oğluna bir kat elbise ile iki bağ da öğendere al, demiş.\n\nPadişah kızı Ahmet’in yanına gelip yalvarmış:\n\n— Ahmet, Allah dedi kalk, demiş.\n\nAhmet kalkmıyormuş. Sonra kapı çalınmış. Padişahın kızı dışarıya çıkmış ki Ahmet’in anası gelmiş. Öğendeleri ve elbiseleri getirmiş. Kız, Ahmet’in anasına:\n\n— Sen git, demiş.\n\nSonra eline bir helki de su almış. Ahmet’e :\n\n— Ahmet, hadi kalk, demiş.\n\nAhmet yine kalkmamış. Kız, Ahmet’in üstüne yorganı atmış. Ahmet’e bir, iki, üç, beş kere vurmuş. Öğenderinin bir bağını kırmış. Ahmet hâlâ kalkmamış. Öbür bağdan iki tane vurunca Ahmet dayanamamış ve kalkmış. Padişahın kızı Ahmet’e:\n\n— Git, neye hevesleniyorsan onu bana söyle, demiş.\n\nAhmet dışarıya çıkar çıkmaz bakmış ki merkeple odun getiriyorlarmış. Hemen içeriye girip demiş ki:\n\n— Odun getiriyorlardı, ona heveslendim.\n\nBunun üzerine padişahın kızı oduncuya gidip demiş ki:\n\n— Bir eşek de bizim için al, bunu da yanında götür. Oduncu:\n\n— Peki, demiş.\n\nBöylece bir, iki gün gitmişler. Ahmet yirmi beş senedir yattığı için odunlara balta filan vuramıyormuş. Çekiyor, yoluyor, yardım ediyorlar ve beraberce getiriyorlarmış. Padişahın kızı demiş ki:\n\n— Getirdiğin odunu iki kelimeye satacaksın.\n\nAhmet böylece odunları meydana getirmiş. Meydandaki insanlar:\n\n— Ne istiyorsun delikanlı odunlarına, demişler. Ahmet:\n\n— Bir çift kelime, demiş.\n\nİnsanlar üsteliyorlar. Sonunda biri:\n\n— Kimler iyi, derlerse; iyilere, iyidir de, demiş Ahmet:\n\n— Sattım gitti, demiş.\n\nSonra eve dönmüş. Padişahın kızı odunları sorunca Ahmet:\n\n— “Bir çift kelimeye ver.” dedin, ben de verdim, demiş.\n\nPadişahın kızı, “Kimler iyi, derlerse; iyilere, iyidir de.” sözünü duyunca memnun olmuş. Ertesi gün yine aynı adamla odun kesmeye gitmişler. Padişahın kızı demiş ki:\n\n— Getirdiğin odunu iki kelimeye satacaksın.\n\nAhmet odunları yine meydana getirmiş. Meydanda bulunan insanlara yine aynı sözü söyleyince, içlerinden biri:\n\n— Kul bunalmazsa Hızır yetişmez, demiş. Ahmet:\n\n— Sattım gitti, demiş.\n\nDaha sonra Ahmet’in yanındaki, söktükleri odunları çalıp bir çukura yığıyormuş. Böylece oduncu:\n\n— Ben daha gelmeyeceğim, demiş. Ahmet:\n\n— Ben işi öğrendim ya. Artık yalnız gelirim, demiş.\n\nDağa varıyor ki odun bitmiş, oduncunun yığdığı çukur hep altın olmuş. Gidip padişahın kızına demiş ki:\n\n— Dağdan odun bitmiş, hep altın olmuş. Padişahın kızı bunun üzerine:\n\n— Git, onu yükle. Kimseye göstermeden getir, demiş.\n\nAhmet altınları getirmiş. Merkebi de satmış. Padişahın kızı, Ahmet’e\n\n— Git, neye hevesleniyorsan onu bana söyle, demiş.\n\nAhmet çıkmış ki padişahın konağının önünde yukarıya sırtlarıyla develerden tuz yıkıyorlarmış. Ahmet bu adamlara demiş ki:\n\n— Nasıl da zorlanıyorsunuz böyle. Onlar da demişler ki:\n\n— Sen bize yardım edebilir misin? Ahmet:\n\n— Ederim, demiş.\n\nBunun üzerine adamlar çalışma karşılığında ne istediğini sorduklarında, Ahmet :\n\n— Padişah kızına bir sorayım, demiş.\n\nPadişah kızının yanına gitmiş. Olayı anlatmış. Padişahın kızı demiş ki:\n\n— Üç altın, demiş. Ahmet:\n\n— Peki, demiş.\n\nAhmet gidip üç altın olduğunu söyleyince adamlar kabul etmişler. Tuzları yıkmışlar. Sonra Ahmet de onlara katılmış ve çöle doğru hareket etmişler. Çöle varınca develer susamış. Kuyunun başına gelmişler. Ahmet su çekmek için kuyuya inmiş. Adamlar, Ahmet’e:\n\n— Ahmet, yeter su çektik,. Sen bir helki daha ver, çık demişler.\n\nAhmet bir helkiyi doldurmuş. Helki çıkmış, Ahmet çıkamadan kuyu kapanmış. Kuyunun başında Ahmet’in karşısına birileri çıkmış, sormuşlar:\n\n— Kimler iyidir?\n\nAhmet düşünmüş, düşünmüş. Dualar etmiş. Sonra aklına odun sattığı zamanlar gelmiş ve karşısına çıkanlara:\n\n— İyiler, iyidir, demiş.\n\nSonra Ahmet’i alıp bir saraya atmışlar. Bu karanlık sarayda Ahmet bir o tarafa, bir bu tarafa bakmış. Karanlık yerde içi sıkılmış. Yine dualar etmiş. Derken karşısına biri çıkıp ne yaptığını sorunca, Ahmet:\n\n— Ben ne yapayım? Daraldım, fakat kul bunalmazsa Hızır yetişmezmiş, demiş.\n\nHızır’ı anar anmaz, Ahmet’i alıp dışarı atmışlar. Saraya varmış ki bir göbek, göbeğin ortasında tepsi; tepsinin bir başında bir kız, bir başında bir oğlan; ortasında bir Kübra var. Sonra oğlan, “Amca geldi!” diye bağırarak Ahmet’i yanına çağırmış. Ahmet gelince oğlan demiş ki:\n\n— Bu kızı sen mi alacaksın, Kübra mı alacak, ben mi alacağım?\n\nTembel Ahmet düşünmüş, düşünmüş. Bir taraftan da oğlan üsteliyormuş. Ahmet birden:\n\n— Haa! Bu kızın gönlü kimi severse o alacak. Çünkü gönül kimi severse güzel odur, demiş.\n\nBöylece Kübra ile kız birbirlerine kavuşmuşlar. Ahmet kuyuda böyle işlerle meşgul olurken padişahın kızı da elindeki altınlarla bir saray yaptırmış. Saray, padişahın sarayından daha büyük ama içi aynı padişahın sarayı gibi olacak şekilde yapılmış.\n\nAhmet kuyunun ağzından çıkmış. Bakmış ki&nbsp; kuyunun başında üç altın varmış. Altınları mendiline sarmış. Etrafta kimse yokmuş. O sırada bakmış ki önceden kendini tıraş eden bir adam karşıdan geliyormuş. Bu adamla selamlaşmışlar. Ahmet bu adamın gurbete çalışmaya gideceğini duyunca üç altını ona verip adamı evine geri yollamış.\n\nAhmet kendisini bırakan kervanı takip ede ede bir şehre varmış. Gitmiş ki kervan bu şehirdeki padişahın sarayının önüne tuzları yıkıyormuş. Hemen yeniden onlara katılmış. Derken Ahmet kuyudaki çiftten hediye almış olduğu yüzük sebebiyle bu şehirdeki padişahın kızı tarafından padişaha söylenmiş. Padişahın kızı:\n\n— Baba, ağabeyimin yüzüğü bir hamalda, demiş.\n\nPadişah hemen cellâtları hazırlatmış. Ahmet’i çağırttırıp sormuş:\n\n— Gel bakalım buraya! Bu yüzüğü nereden aldın? Sen benim oğlumu öldürdün, yüzüğünü aldın, demiş. Ahmet:\n\n— Hayır, ben kimseyi öldürmedim, demiş.\n\nPadişaha başına geleni anlatmış. Birlikte kuyunun başına gelmişler. Ahmet kendini attıkları kapının önüne gelip bağırmış.\n\n— Benim ben, sizi kavuşturan Ahmet, demiş.\n\nKapı açılmış. Padişah, oğlunu bulunca Ahmet’e:\n\n— Dile benden, ne dilersen, demiş. Ahmet:\n\n— Bir deve yükü altın isterim, demiş.\n\nPadişah, Ahmet’e altınları vermiş. Ahmet böylece evine dönmüş. Padişah kızı onu görünce yanına gelip yükünü sormuş, Ahmet:\n\n— Bir deve yükü altın, demiş.\n\nPadişah kızı kimseye söylemeyeceğine yemin ettirmiş. Gitmiş, deveyi satmış. Kendine de bir kat elbise almış. Padişah kızı, Ahmet’e:\n\n— Padişah ile üç vezirini bu eve davet et. Ahmet:\n\n— Tamam, demiş.\n\nPadişah ve vezirler, daveti kabul etmiş. Bu sırada padişah kızı, babasının en sevdiği yemeği hazırlamış.\n\nPadişah, Tembel Ahmet’in evine gelince şaşırmış. Kendi sarayından daha büyük ama aynı şekilde yapılmış, içerisi her şeyiyle kendi sarayına benzeyen bir yapı. Yemekler desen, hep en sevdiği yemeklermiş. Padişah yemeğini yemiş. Arkasına yaslanmış. Bu sırada sofrayı toplamaya gelen kızı, babasına:\n\n— Baba, ip mi kötü, hamal mı kötü; karı mı kötü, demiş. Padişah:\n\n— Kızım, senin bildiğin gibiymiş, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "PADİŞAH VE ÜÇ OĞLU",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir ülke varmış. Ülkenin padişahı, sarayında üç oğluyla birlikte yaşarmış. Ülkenin tam ortasında bütün ağaçlardan daha büyük bir elma ağacı varmış. Bu ağaç her yıl yalnızca bir elma verir, bu elmayı yiyen de hiç ölmezmiş. Fakat her yıl ağacın elma verme mevsiminde bir dev gelir, elmayı yer gidermiş. Devin geldiği gün halk tedirgin olur, sokağa çıkamazmış.\n\nPadişah bir gün bu durumdan iyice rahatsız olmuş. Oğullarını yanına çağırtmış:\n\n— Elmanın olgunlaşma zamanı geldi. Bu geceden itibaren ağacın yakınında nöbet tutup devi yakalayacaksınız, demiş.\n\nErtesi gün en büyük oğlan silâhını kuşanmış, başlamış elmayı yiyen devi beklemeye. Bir beklemiş, iki beklemiş derken uyuyakalmış. O sırada dev gelmiş, elmayı yiyip gitmiş.\n\nPadişah gelmiş, bakmış; elma yok, oğlu da derin uykuda.\n\nGünler geçmiş. Ertesi sene sıra ortanca oğlana gelmiş. Nöbete durmuş. Gece olmuş, vakit geçmiş. Ortanca oğlan da uykuya yatmış. Dev gelmiş, elmayı yiyip gitmiş. Sabah olmuş, gün ağarmış. Ortada ne elma varmış ne de dev.\n\nPadişahın tek umudu en küçük oğluymuş. Küçük kardeş, ağabeylerine göre daha zekiymiş. Aradan bir yıl geçince elma kan kırmızı kesilmiş. Küçük oğlan ağacın yakınında nöbet tutmaya başlamış. Ağabeyleri gibi uyuyakalmamak için de serçe parmağını kesmiş. İnceden inceye sızlayan parmağıyla sabaha kadar uyuyamayacağını düşünmüş. Gece yarısı olunca dev çıkagelmiş. Koca cüsseli dev, elmayı dalından koparıp yola koyulmuş. Onu izleyen küçük kardeş de başlamış takip etmeye. Dev önde, oğlan arkada; az gitmişler, uz gitmişler. Dağları aşıp, ovalardan geçip bir mağaraya varmışlar.\n\nErtesi sabah küçük oğlan saraya varıp başından geçenleri babasına ve ağabeylerine teker teker anlatmış. Düşünmüşler, taşınmışlar. Devin mağarasına gidip onu öldürmeye karar vermişler. Hazırlanıp yola düşmüşler.\n\nGitmişler, gitmişler; mağaraya varmışlar. Ama önce büyük oğlan:\n\n— İçeri ilk ben gireyim, siz beni burada bekleyin, demiş.\n\nBüyük oğlan girmiş, girmesiyle çıkması bir olmuş. Bir de, “Yandım, yandım!” diye bağırıyormuş.\n\nOrtanca oğlana sıra gelince o da içeri girmiş girmesine de, “Yandım, yandım!” diye feryat figan o da çıkmış mağaradan. Küçük oğlan:\n\n— Buraya kadar geldik. Elimiz boş dönemeyiz, deyip mağaraya dalmış.\n\nAteşlerden, korlardan geçmiş. Yürümüş, yürümüş; karşısına bir delik çıkmış. Sessizce delikten geçmiş. Bakmış ki dev orada uyuyor. Kılıcını çıkarıp devin başını gövdesinden ayırmış. Arkasını dönüp bir de ne görsün? Üç yaldızlı, üç sandalyede üç güzel kız oturuyormuş. Meğer bu dev, kızları mağarada esir alıp kaç zamandır gün yüzü görmelerine izin vermiyormuş.\n\nKüçük kardeş, kızların hâllerine üzülmüş. Mağaradan çıkarken onları da kurtarmaya karar vermiş. Hep birlikte yola çıkmanın tehlikeli olacağını düşünmüş. Önce büyük ağabeyi için büyük kızı göndermiş. Büyük kız gidip geri dönmeyince ortanca kız yola çıkmış. Sıra en küçük ve en güzel kıza gelince kız, oğlan için endişelenmiş. Boynundaki kolyesinden iki tane cam boncuk çıkarıp oğlana vermiş:\n\n— Ben gittikten sonra yalnız kalacaksın. Başına bir iş gelirse bu verdiğim boncuklarını birbirine sür. Karşına biri ak, diğeri kara iki koç çıkacak. Ak koça binersen mağaranın dışına, kara koça binersen mağaranın derinliklerine gideceksin, demiş.\n\nKüçük kardeş, en küçük ve en güzel kızı yollamış. O da gidince mağarayı bir karanlık basmış. Oğlan korkmuş, aklına kızın verdikleri gelmiş. Cam boncukları köyneğinin cebinden çıkarıp birbirine sürmüş. Birden karşısına kızın da söylediği gibi bir ak, bir de kara koç çıkmış. O telâşla koçları şaşırmış, kara koça binmiş bulunmuş. Binmesiyle karanlık topraklara gitmesi bir olmuş. Gezmiş, dolaşmış, karnı acıkmış. O sırada bir kuş yuvasına yaklaşan yılanı görmüş. Yuvadaki yavruları kurtarayım, deyip vurmuş kılıcını yılanın boynuna. O sırada süzüle süzüle yere inen anne kuş, onu düşman sanmış. Ama yavru kuşlar annelerine:\n\n— O bizi yılandan kurtardı, deyince sevinmiş.\n\n— Ey insanoğlu, sen benim yavrularımı kurtardın. Dile benden, ne dilersen, demiş.\n\n— Ülkeme dönmek istiyorum. Bana yardım eder misin, demiş.\n\nİyilik eden oğlan, iyilik bulmuş. Kuşun kanadına binip yurduna uçmuş.\n\nPadişah, tahtını kahraman oğluna vermiş. Onu bekleyen güzel kızla evlenip güzel bir hayat sürmüşler.\n\nGökten üç elma düşmüş; biri anlatanın, ikisi de dinleyenlerin başına…\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "PERİ KIZI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. İnsanoğlu dağdan taştan çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellâl iken, eşek berber iken, pire pehlivan iken, ben babamın beşiğini tıngın mıngır sallar iken; tombul sineğim vız, dedi. Uçtu, gitti havaya; yakalayıp yağını süzdüm, doksan dokuz tavaya. Derisini yüklettim seksen sekiz deveye. Oradan kalktım, gittim İstanbul Tophane'ye. Tophane'nin güllerini alıp alıp cebime doldurdum, darıdır diye; Galata Kulesi'ni de elime aldım, borudur diye; önüme bir deniz çıktı, ortasına basmışım kıyıdır diye; cumburlup içene yuvarlanmayıyım mı? Bereket versin ki gözümü açtım, baktım rüyaymış.\n\nBir padişahın üç oğlu varmış. Padişah hayrına bir cami yaptırmış. Gelen demiş ki:\n\n— Amma cami olmuş. Gelen demiş ki:\n\n— Amma cami olmuş. Gelen demiş ki:\n\n— Amma cami olmuş. Bir tanesi de gelmiş demiş ki:\n\n— Amma olmuş ya,&nbsp;amması var. Padişah:\n\n— Bu camiye bir kusur bulan olursa hemen bana haber verin, demiş. Bir gün padişah:\n\n— Durum nasıl? Halk cami ile ilgili ne diyor, diye sorunca:\n\n— Bir tanesi geldi, “Amma olmuş ya, amması var.” dedi, demişler. Padişah da:\n\n— O zaman bu caminin bir kusuru var, bu camiyi yıkın, demiş. Camiyi yıkmışlar ve yerine yenisini yapmışlar. Yine herkes gelmiş, demiş ki:\n\n— Maşallah; amma cami olmuş, amma cami olmuş.\n\nO adam gelmiş, demiş ki:\n\n— Amma olmuş ya, amması var, demiş.\n\nBu adamın söyledikleri yine padişahın kulağına gitmiş. Padişah:\n\n— Bu caminin de bir kusuru var, bu camiyi de yıkın, demiş.\n\nYerine yeni bir cami yaptırmış. Yine herkes:\n\n— Amma cami olmuş, amma cami olmuş, demiş. O adam yine gelip:\n\n— Amma olmuş ya, amması var, demiş.\n\nBu adamın, yeni yapılan camiye de böyle söylediği padişahın kulağına gitmiş ve padişah:\n\n— O adamı yakalayıp bana getirin, demiş. Yakalayıp getirmişler. Padişah:\n\n— Oğlum senin söylediğin, “Amma olmuş ya, amması var”ın maksadı ne, demiş. Adam:\n\n— Padişahım, periler memleketinde bir peri kız var. Bu peri kızı, peri kuşunu getirip minarenin şerefesine koyarsa yetmiş iki dilde dua okur, onun içindir benim, “Amma olmuş ya,&nbsp;amması var” demekteki kastım. O kızı ve kuşu getirtip yetmiş iki dilde dua okutursan, o zaman “Amma cami olmuş” derim, demiş. Padişah:\n\n— Peki, ben onu bulduracağım. Aldırıp getirteceğim, demiş.\n\nBunun üzerine padişah, üç oğlunu yanına çağırıp üçüne de demiş ki:\n\n— Ne kadar yol harçlığı, para lazımsa alın ve gidin. Bu kuş neredeyse onu bulup getirin, demiş.\n\nPadişahın üç oğlu bu kuşu aramaya gitmişler. Bunlar beraber giderken önlerine üç yol çıkmış, aralarından biri demiş ki:\n\n— Kardeşler, üçümüz de bir yola gitmeyelim. Üçümüz de üç yola ayrı ayrı gidelim, hangimiz bulursak kuşu getirelim.\n\nÜç kardeş ayrılmışlar. Büyük olan birinci yola gitmiş, yolun sonunda kırk ayaklı merdiveni olan bir bina karşısına çıkmış. Bu binada bir de kız varmış, yanında kırk tane de haramisi varmış. Bu kız:\n\n— Kim, bu kırk ayaklı merdiveni çıkıp da yanıma gelebilirse onunla evlenirim, diyormuş. Haramiler, oğlanı görünce:\n\n— Ooo! Misafir var, demişler.\n\nBu oğlanı kırk ayaklı merdivenin önüne götürmüşler ve her şeyi anlatmışlar. Çıkamayanı da öldürüyorlarmış. Büyük oğlan çıkmaya başlamış. Otuz, otuz beşinci basamağa gelince kızın şavkını görmüş ve düşmüş. Haramiler, hep bir ağızdan:\n\n— Hadi, bunun boynunu vuralım, demişler. Haramilerden biri:\n\n— Yahu, bize bir hizmetçi lazım. Bu atların pisliğini, neyi kim atacak? Kim bakacak bu atlara? Bu da burada kalsın, atlarla ilgilensin, demiş.\n\nHaramiler bunu uygun bulmuşlar ve büyük oğlan hizmetçi olarak orada kalmış.\n\nOrtanca oğlan, ikinci yolun sonunda ağabeyi ile aynı şeyle karşılaşmış. O kızın binasının bir bacası da buradaymış. Yine merdiven, haramiler… Burada da merdiveni çıkmayı başaran kızla evleniyormuş. Bu da merdivene tırmanmaya başlamış. Otuz, otuz beşinci merdivene varınca o da çıkamamış, kızın şavkını görünce o da düşmüş. Bu da ağabeyi gibi hizmetçi olmuş.\n\nKüçük gitmiş, gitmiş, gitmiş… Bir suyun başına varmış ki bir derviş kâğıtlara yazı yazıp suya bırakıyor. Derviş'e selam vermiş ve:\n\n— Ne yapıyorsun sen burada derviş baba, demiş.&nbsp; Derviş de:\n\n— Oğlum ben Ahmet'in oğlunu Mehmet'in kızına, Mehmet'in kızını Ahmet'in oğluna yazıyorum, demiş. Oğlan:\n\n— Benim bir derdim var, yardım eder misin, demiş.&nbsp; Derviş:\n\n— Söyle bakalım, derdin neymiş; bir anlayalım, demiş. Oğlan:\n\n— Falan peri memleketinde, falan peri padişahının peri kızını ve onun kuşunu arıyorum, demiş. Derviş:\n\n— Aman oğlum, senin o kuşu ve o kızı bulman imkânsız. Kaf dağının ardındaki o memlekete ne gidebilirsin ne de onları getirebilirsin. Seni oraya varmadan yolda harcarlar, öldürürler, demiş. Oğlan:\n\n— Beni öldürsünler. Ya ben öleceğim ya da bu kuşu bulacağım, derviş baba, demiş. Derviş de:\n\n— Şu dağı geçtin mi, dev memleketi var. O devler seni parçalarlar, öldürürler, demiş. Oğlan:\n\n— Derviş baba, hiç yolu yok mu, deyince.&nbsp; Derviş:\n\n— Onlar, anaları kazanı kaynatınca ava giderler. Hepsi gider, anaları kalır. Analarının göğsünü emebilirsen kurtulursun, yoksa seni öldürürler, demiş.\n\nOğlan gitmiş, devler ülkesine gelmiş. Orada bir kazan kaynıyormuş, devler ava gitmişler. Oğlan nasıl ettiyse varmış, analarını göğsünden tutup emmeye başlamış. Devlerin anası, oğlan&nbsp;emmeye başlayınca bunu evlat edinmiş. Devlerin anası, oğlanı saklamış. Yoksa oğulları gelirler, bunu parçalarlarmış. Avdan gelmişler, kim ne vurduysa; kimi at, kimi eşek, kimi domuz… Anaları yemeklerini yapmış, yemişler. Devlerin anası:\n\n— Oğullarım, size bir şey diyeceğim ama diyemiyorum, demiş. Devler:\n\n— Ne diyeceksin, ana söyle, demişler.&nbsp; Anaları:\n\n— Zamanında insanoğlunun biriyle evlendiydim, bir oğlum olduydu. Şimdi oğlum beni ziyarete geldi. Siz bir şey edersiniz diye, sakladıydım, demiş. Onlar da:\n\n— Ooo! Ana, kardeşimiz gelmiş de sen niye saklıyorsun. Getir buraya, sakladığın yerden çıkar, demişler.\n\nAnaları oğlanı sakladığı yerden çıkarmış, getirmiş. Devlerin hepsi pişen yemekten alıp yiyorlarmış. Bu oğlan yer mi onlardan? Yememiş tabii, devler sormuşlar:\n\n— Neden yemiyorsun, diye. Anaları da:\n\n— Yok oğullarım, bunları yemez. Bu ördek, tavşan, keklik ise yer, demiş. Devler de:\n\n— Biz hemen ona bu yiyecekleri getirelim, demişler.\n\nÖrdek, tavşan getirmişler; buna yedirmişler. Bu oğlan devlerin anasına anlatmış:\n\n— Perilerin memleketine gidiyorum. Orada bir kuş varmış, onu alıp götüreceğim, deyince devlerin anası:\n\n— Ah oğlum, ah! Zor gidersin periler memleketine, hem onu getirmek de mesele, demiş. Oğlan:\n\n— Ne yapayım? Nasıl olursa olsun, onu ben getireceğim, demiş.\n\n— İşte, şuradan aşacaksın; şuradan gideceksin. Buna bir yol tarif etmiş. Bu oğlan gitmiş&nbsp;gitmiş ki bir çeşme; çeşmenin başında bir derviş duruyormuş. Oğlan gitmiş yanına, selamını vermiş. Derviş:\n\n— Oğlum hayrola, ne arıyorsun burada, diye sormuş. Oğlan da:\n\n— Derviş baba, ben periler memleketini arıyorum. Orada bir kuş varmış. Onu bulacağım, alıp getireceğim, demiş. Derviş:\n\n— Oğlum, sen orayı nerede bulacaksın? Oraya gidemezsin, demiş. Oğlan da:\n\n— Ya bulacağım ya öleceğim, demiş. Derviş de:\n\n— O zaman gideceğin yol, şu yol. Ama bu yolda tılsımlar var. Tarif edeyim o tılsımları, ona göre git, demiş. Oğlan da:\n\n— Söyle bakalım, derviş baba, demiş.&nbsp; Derviş:\n\n—&nbsp; Falan yere gidince orada bir çeşme görürsün. O çeşmenin bir yanından irin, bir yanından su akar. Sakın su içme, tılsım seni öldürür. İrinden iç, “Ne güzel suymuşsun.” de. Çeşmeden sonra biraz daha gittiğin zaman iki tane gül çıkar önüne. Biri iyi gül, biri kötü gül. Aman, iyi gülü koklama, o da tılsımlı. Kötü gülü kokla, “Vay, ne güzel gülmüşsün.” de. Orayı da geçince peri padişahının bahçesine girersin. Bu bahçede bir sandalyenin üstünde bir Arap sakız çiğneyerek oturur. Bu Arap, bahçenin bekçisi. Sakın o Arap’ı uyanık zannetme, o gözleri açık uyur. Atından bir kıl al, Arap’ın ayağına ver. O zaman o sakızı düşürürsün. Sakız düşünce Arap oraya yığılır kalır; düşünce altında kırk odanın anahtarı var. O anahtarları al, odaların hepsinin kapılarını tek tek aç. Kırkıncı kapıyı açınca peri padişahının kızını bulursun. Sen onun sağ yanağından öpeceksin, elbisesinin kırk düğümü var; otuz dokuzunu çözeceksin, kırkıncıyı çözmeyeceksin. Bu da tılsım. Sen bunları yapacaksın, kuş da başında, alıp geleceksin, demiş.\n\nOğlan, dervişin tüm söylediklerini tek tek yapmış. Kuşu almış, geldiği yoldan tekrar dönmüş. Büyük kardeşinin merdiven çıkamayıp hizmetçi olduğu yere gelmiş. Haramiler:\n\n— Ooo! Yine misafir geldi, demişler.\n\nAlmışlar, merdivenin başına götürmüşler. Bu oğlan tüm merdivenleri çıkmış. Haramilerin başı:\n\n— Bu oğlan tüm merdivenleri çıktı, bu kızı almaya hak kazandı, demiş.\n\nOğlan bu kızı yanına almış ama bu arada peri padişahının kızına da âşık olmuş. Tam oradan ayrılıyorlarmış ki büyük ağabeyini görmüş. Oğlan:\n\n— Kim bu, demiş.\n\nHaramiler de:\n\n— Merdivenleri çıkamadı. Biz de atlara baksın diye, bunu buraya koyduk, demişler. Oğlan:\n\n— Öyleyse bunu da yanımıza alalım, demiş. Bunu da alıp yola koyulmuşlar. Kız:\n\n— Benim bir bacım var. Onu da ziyaret edelim, ondan sonra gideriz, demiş.\n\nYine aynı kırk ayaklı merdiven… Yine aynı şekilde bu merdivenleri de çıkmış. Kızı almış, ortanca&nbsp;kardeşini de kurtarmış ve yola çıkmışlar. Hep beraber giderken susamışlar, bir su kuyusunun başına gelmişler. Ortanca&nbsp;kardeşi ile büyük kardeş su kuyusunun başında anlaşmışlar:\n\n— Biz babamıza ne diyeceğiz? Kuşu bu aldı, bizi bu kurtardı. En iyisi suyu çıkarırken ipi keselim, bunu kuyuda bırakıp gidelim,&nbsp; demişler.\n\nBu oğlan kuyuya inince ipi kesmişler. Bunu kuyuda bırakıp kızlarla ve kuşla gitmişler. Babalarının yanına gelmişler. Kuşu minareye koymuşlar, kuş ne ötüyor ne konuşuyormuş. Padişah da en çok küçük oğlunu severmiş, onun gelmemesine çok üzülüyormuş.\n\nKuyunun başından kervancılar geçerken oğlanı fark etmişler ve kuyudan kurtarıp yanlarına almışlar. Oğlanın babasının olduğu şehre gitmişler.\n\nÖbür taraftan peri kızı uyanmış. Bakmış ki tılsımlar bozulmuş. Kuş gitmiş, ortalık tarumar olmuş. Peri kızı emretmiş:\n\n— Benim bu kuş neredeyse bulacaksınız, demiş.\n\nGezmişler, dolaşmışlar; padişahın şehrinde minarenin tepesinde kuşu bulmuşlar.\n\nPeri kızının adamları padişaha:\n\n— Sen bu kuşu nereden aldın, demişler. Padişah da:\n\n— Oğullarım getirdi, demiş.\n\nPeriler bu işin nasıl olduğunu öğrenmek için padişaha:\n\n— Oğulların bu işi nasıl yaptıklarını anlatsınlar, yoksa bu şehri yakacağız, demişler. Padişah da:\n\n— Oğlum, bu kuşu siz getirdiniz. Çıkın, cevap verin, demiş.\n\nBüyük oğlan atına binmiş, perilerin çadırının önüne gelmiş.\n\n— Ben getirdim kuşu, demiş. Böyle böyle oldu, diye yalanlar uydurmuş.\n\nOnlar da yalan söylediğini anlayıp, elini ayağını bağlayıp, kamçılamışlar ve bir kenara atmışlar.\n\n— Periler, bize yalancı adam gönderme. Kim yaptıysa onu gönder, diye padişaha haber salmışlar. Padişah ortanca oğluna:\n\n— Oğlum, kuşu getiren sizsiniz. Gidip nasıl getirdiğinizi çadırdakilere anlat, demiş.\n\nOğlan atına binmiş, perilerin önüne gelmiş. Periler:\n\n— Sen misin bunu yapan? Nasıl yaptın, demişler. Ortanca oğlan da:\n\n— Şuradan gittim, buradan geldim; şöyle ettim, böyle ettim, demiş. Periler bunu da ağabeyi gibi kamçılamışlar.\n\nKüçük oğlan kendini kurtaran kervancılardan birine, memlekette neler olduğunu sormuş. O da olanı&nbsp;biteni anlatmış. Kervancı:\n\n— Bu işi yapan çıkmazsa tüm şehri yakacaklar, demiş. Oğlan:\n\n— Bu işi yapanı biliyorum. Beni padişahın yanına götürün, demiş.\n\nOğlan yüzünü kapamış, padişahın yanına gitmiş. Padişah, gelenin oğlu olduğunu anlamamış. Oğlan:\n\n— Şu dolapta bir elbise var, onu bana ver, demiş.&nbsp; Padişah:\n\n— O elbise küçük oğlumun hatırası, onu ne yapacaksın, demiş. Oğlan:\n\n— Sen getir, o elbiseyi giyeyim. Falan tayı da altıma ver, demiş.\n\nOğlan atı, elbiseyi almış. Giyinip kuşanmış, ata binip perilerin çadırının önüne gelmiş. Periler:\n\n— Sen misin, bu kuşu getiren, demişler.&nbsp; Oğlan:\n\n— Benim, demiş.&nbsp; Periler:\n\n— Nasıl yaptın, demişler. Oğlan tek tek anlatmış. Periler:\n\n— Tamam. Kuşu getiren bu, demişler.\n\nHaber padişaha gitmiş, şehir kurtulmuş. Bu oğlan, peri padişahının kızıyla evlenmiş. Kızı alıp eve gelmiş. Kuş, sahibini görünce başlamış ötmeye. Küçük oğlan, kardeşlerini affetmiş. Onların yaptığını bu yapmamış. Ömür boyu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "PUHULUCA",
        "text": "Bir zamanlar bir ana babanın bir oğlu, bir kızı varmış. Kızın adı Puhuluca imiş.\n\nOğulları bir gün:\n\n— Baba, biz bu memleketten gidelim, demiş.\n\nPuhuluca’yı götürmek istememişler. Oğlan:\n\n— Puhuluca’yı, Hoca Efendi’ye bırakalım. Ona hizmet etsin, demişler ve Puhuluca'yı Hoca Efendi’ye bırakıp gitmişler. Bir memlekete yerleşmişler. Üç, dört ay sonra sizin kızınız dost hayatı yaşıyor, diye haber gelmiş. Bunun üzerine baba, oğluna:\n\n— Oğlum, sen git; bana bu kızın kanlı gömleğini getir, demiş. Oğlan Puhuluca'nın yanına gitmiş. Kızı kardeşini almış, bir dere kenarında kızı keseceği zaman gökte bir kuş dönmeye başlamış. Kuş dile gelmiş:\n\n— Onun suçu yok, beni kes; onun suçu yok, beni kes, diye konuşmuş. Bunun üzerine oğlan bu işten vazgeçmiş. Babasının, annesinin yanına gitmiş. Babasına hiçbir şey söylememiş.\n\nBirkaç zaman sonra yine aynı haber gelmiş. Babası, oğluna:\n\n— Oğlum, neden böyle yaptın da kızı kesmedin, demiş. Oğlan başından geçenleri, kuşun dediklerini anlatmış:\n\n— Bu olaydan sonra ben de onu kesmekten vazgeçtim, demiş. Oğlan tekrar kız kardeşinin yanına gitmiş. Oğlan iftiralara dayanamayarak kardeşini o köyden götürmüş. Puhuluca’yı güzel bir şekilde giydirmiş. Sonra da üzerine kurt postu giydirmiş ve ormana götürüp bırakmış.\n\nOrmanda padişahın oğulları koyun güdermiş. Bu sırada koyun köpeklerinden biri de ağaca yanaşmış. Puhuluca o sırada o ağacın altında bulunuyormuş. Köpekler kendisine yaklaşınca Puhuluca korkmuş ve köpeklere, “Hoşt!” demiş. Köpekler geri çekilmiş. Bunun üzerine padişahın oğlu şüphelenmiş ve ağacın olduğu tarafa doğru, “Kim var orada?” diye seslenmiş. Puhuluca karşılık olarak:\n\n— Seni yaratan Allah'ın kuyulum, diye seslenmiş. Padişahın oğlu:\n\n— Sen ne iş yaparsın, diye sormuş. Puhuluca:\n\n— Davar güderim; kaz, tavuk güderim. Her işi yaparım, demiş.\n\nOğlan, kızı alıp evine gitmiş. Bunun üzerine padişahın oğluna annesi:\n\n— Bu kıllıyı nereden getirdin, diyerek kızmış. Padişahın oğlu:\n\n— Anne, bir gariban bu. Davarları, tavukları, kazları güder; hizmetçi gibi çalışır, demiş.\n\nBir gün köyde bir düğün olmuş. Padişahım karısı düğüne gitmek için hazırlanırken, Puhuluca kurt postunu çıkarıp güzel bir kız olarak düğüne gitmiş. Padişahın karısı düğünde Puhuluca'yı görünce çok beğenmiş. Düğün bitip evine gidince oğluna:\n\n— Sen gittin, eve bir kıllı getirdin. Bu gece düğün evine bir kız geldi ki pırlanta gibi, demiş. Padişahın oğlu, Puhuluca'yı çok merak etmiş. Anasına:\n\n— Bir daha düğüne gelirse sor; nereliymiş, kimin kızıymış, demiş. Tabi, Puhuluca kurt postuna bürünmüş olarak onları dinlediği için söylenilenleri duymuş.\n\nBir gün köyde yine bir düğün olmuş. Padişahın oğlu, anasına:\n\n— Ana ben bir evin damına çıkayım, ona doğru bir yüzük atayım. Eğer alırsa ona nereli olduğunu sor, demiş. Düğün başladığında padişahın oğlu evin damından Puhuluca'ya doğru bir yüzük atmış. Puhuluca yüzüğü alıp parmağına takmış. Bunun üzerine anne, Puhuluca'ya nereli olduğunu sormuş. Puhuluca:\n\n— Ben Üstüaçık köydenim, demiş.\n\nEve gittiğinde oğluna olanları anlatmış. Padişahın karısı, oğlu ve cariyeleri Üstüaçık köyü aramaya koyulmuşlar. Uzun süre aramışlar. Padişah da onlara sürekli erzak gönderiyormuş. Bir gün padişahın karısı hamur yoğurmuş, bazlama yapıyormuş. Puhuluca gelmiş:\n\n— Bir tane de ben yapabilir miyim, demiş.\n\nPadişahın karısı:\n\n— Oğlum senin yaptığını yemez, kıllı şey, demiş.\n\nO sırada cariyelerden biri:\n\n— O yapsın da ben yerim, demiş.\n\nPuhuluca bazlamayı pişirirken parmağındaki yüzüğü alıp hamurun içine koymuş. Cariye o bazlamayı padişahın oğluna vermiş. Oğlan, bazlamayı yerken yüzük ağzına düşmüş. Padişahın oğlu:\n\n— Biz o kızı nerelerde arıyoruz, meğerse evde yanı başımızdaymış, demiş.\n\nPadişahın oğlu anasına sormuş:\n\n— Ana, o gördüğün kızı getirsek tanır mısın, demiş. Anası:\n\n— Elbette tanırım oğlum, demiş.\n\nGitmişler, ahırdan Puhuluca'yı getirmişler. Kurt postunu sırtından çekmişler, bakmışlar ki dünya güzeli bir kız! Padişahın oğlu çok sevinmiş. Puhuluca ile padişahın oğlu evlenmiş. Kırk gün, kırk gece düğün etmişler.\n\nPuhuluca daha önce başından geçenleri, padişahın oğluna anlatmış. Padişahın oğlu, hocayı çağırtıp gereken cezayı vermiş. Ceza verirken hocaya sormuşlar:\n\n— Oduna mı razısın, ata mı, demişler. Hoca:\n\n— Ata razıyım, demiş. Hoca’yı alıp atın kuyruğuna bağlamışlar, atı sürmüşler. Hocaya böylece gereken cezayı verilmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "SABIR",
        "text": "Zamanında Mehmet adında bir adam varmış. Bu adamın karısından başka kimsesi yokmuş. Şehrin birine çalışmaya gitmiş. Bu gittiği şehirde yedi sene çalışmış, yedi kuruşun sahibi olamamış. Memlekete ne mektup,&nbsp; ne para ne pul göndermiş.&nbsp; Bu şehirde para biriktiremeyeceğini anlayınca çalıştığı adam cebine harçlığını koymuş ve bir tanıdığının yanına göndermiş. Bu adam şehirden ayrılıp yeni bir şehre gitmiş. Çalıştığı adamın gönderdiği, adamın yanına gitmiş. Gittiği adama durumu anlatmış. Adam:\n\n— Kazandığım elli kuruşun, yirmi beşini sana versem senin işine yaramaz. Yirmi beşini ben alsam benim işime yaramaz. Sen bugün burada misafir ol. Yarın bir arkadaşım gelecek, ona söyleriz yardımcı olur, demiş.\n\nErtesi gün adam gelmiş. Durumu anlatmışlar. Adam:\n\n— Tamam, benim yanımda çalışsın ama bir şartım var; yedi yıl çalışır, demiş.\n\nKabul etmişler ve bu adam bunun yanında çalışmaya başlamış. Mehmet yedi sene çalışmış. Yedi senenin sonunda:\n\n— Ağa, yedi sene oldu. Müsaade et, ben artık gideyim, demiş. Ağa:\n\n— Tamam, bir gün daha dur. Yarın git, demiş.\n\nAğa, Mehmet'e yedi senenin karşılığı üç kırmızı lira vermiş. Bir de çörek yaptırmış.\n\n— Bu çöreği de eve gidince yenge ile yiyeceksin, demiş.\n\nAğa, çöreğin içine kırmızı liralar doldurmuş. Ertesi gün yola çıkmışlar. Ağa:\n\n— Mehmet, bana bir kırmızı lira ver, sana bir akıl vereyim, demiş. Mehmet kabul etmiş. Ağa:\n\n— Sakın ha, yoldan bir yere sapma. Eğer saparsan seni bir dağda ya keserler ya parçalarlar. Yolda başına bir iş gelirse, yolda ölürsen bir garip ölmüş derler, cenazeni kaldırırlar, demiş. Mehmet:\n\nTamam ağa, demiş. Mehmet tam atını sürecekken ağa:\n\n— Mehmet oğul, bir kırmızı lira daha ver de sana bir akıl daha vereyim, demiş. Mehmet:\n\n— Tamam, al ağa, demiş.&nbsp; Ağa:\n\n— Gittiğin yerde lâf üzerine gelirse konuş, lâf üzerine gelmezse konuşma, demiş. Mehmet:\n\n— Olur ağa, demiş. Biraz daha gitmişler. Ağa:\n\n— Oğul, bir kırmızı lira daha ver de sana bir akıl daha vereyim, demiş. Mehmet:\n\n— Tamam, al ağa, demiş. Ağa:\n\n— Sabır edersen selameti bulur, sabır etmezsen belanı bulursun; ille, sabır. Tamam, hadi yolun açık olsun, demiş.\n\nBu konuşmadan sonra Mehmet atını sürmüş, yola düşmüş. Yolda bir kervanla karşılaşmış. Kervancı:\n\n— Kardeş şu dereden git, yoldan gidersen haramiler seni soyar, demiş. Mehmet:\n\n— Ben yoldan gideceğim. Soyarlarsa soysunlar, öldürürlerse yolda öldürsünler. Ben bunun için bir kırmızı lira verdim, demiş.\n\nMehmet yoldan gitmiş. Haramiler kervanı nereden geçeceğini anlayıp dereye inmiş, kervanı soymuşlar. Kervancı çıplak, Mehmet'in önüne çıkmış. Mehmet'e durumu anlatmış. Mehmet:\n\n— Olur mu, olur, demiş. Yola devam etmiş. Giderken, giderken akşam olmuş, bir konağın önüne gelmiş. Kapının önünde babayiğit bir adam duruyormuş. Selam vermiş. Mehmet:\n\n— Ağa, misafir kabul eder misin, demiş. Adam:\n\n— Başım üstüne, yerin var, demiş.\n\nMehmet ile adam içeri girmişler. İçerde bir kadın bağlıymış. Adam yemek yapıyor, kadını çözüyor. Yemeği yiyorlar, adam kadını bir iyice dövüp tekrar bağlıyormuş. Sabah olunca aynı şeyler yine yaşanıyormuş. Mehmet hiç ağzını açmıyormuş. Giderken adam sormuş.\n\n— Neden hiç bir şey sormadın, demiş. Mehmet:\n\n— Bunun için bir kırmızı lira verdim. Üzerime lâf düşmezse konuşmam, demiş.\n\nAdam odanın birini kapısını açmış. İçeride kelleler bir tarafta, gövdeler bir taraftaymış. Adam:\n\n— Bu konuyla ilgili bir şey sorsaydın senin de sonun bu olurdu, demiş. Mehmet:\n\n— Olur mu, olur, demiş.\n\nMehmet buradan da çıkıp yola koyulmuş. Sonunda evine gelmiş. Kapıya vurmuş. Karısı:\n\n— Kim o, demiş.&nbsp; Mehmet:\n\n— Bacım yolcuyum, beni misafir et, demiş. Karısı:\n\n— Benim kocam yabana gideli on dört sene oldu, alamam, demiş.\n\nMehmet çekilmiş, bir kenara oturmuş. Camdan bir erkekle bir kadının sarıldığını görmüş. Karısının biriyle evlendiğini düşünerek, onları vurmaya karar vermiş. Tüfeğini alıp eve yaklaşırken, ağanın söyledikleri aklına gelmiş.\n\n— Bir altın lira verdik. Dur, bir durumu anlayalım, demiş.&nbsp; Kapıya tekrar vurmuş. Mehmet:\n\n— Bacım aç. Senin ışıktan başka, köyde ışık yok demiş.&nbsp; Oğlan:\n\n— Anne aç, ben varken kimse bize bir şey yapamaz. Benim babam da böyle dışarıdadır, demiş.\n\nMehmet durumu anlayınca kendini tanıtmış, içeri girmiş. Çöreği yemek için oturmuşlar, çöreği kesmişler ki içi hep kırmızı lira doluymuş. Mehmet:\n\n— Az sabırda, çok keramet vardır, demiş. Ömür boyu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "SALMAN'IN SAPLI TAŞI",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir evde yaşlı bir karı koca, oğulları ve gelinleri; dördü birlikte yaşarlarmış. Bir gün kaynanası gelinine:\n\n— Ahıra git de keçiye yem ver, demiş.\n\nGelini ahırda keçiye yem verirken bir kabahat işlemiş. Yaptığı şeyden utanıp keçiye tembihte bulunmuş.\n\n— Aman keçi, kimseye söyleme emi, demiş. Keçi yemi yedikçe kafası sallanıyormuş, gelin de bunu keçinin inat edip söyleyeceğine yoruyormuş. Kaynanası, gelin gelmeyince merak etmiş. Ahıra bakmaya gitmiş, Gitmiş ki ne görsün? Gelini bir tarafta çıplak bir vaziyette oturuyor. Her şey keçinin üstünde. Kaynanası:\n\n— Hayrola, ne yaptın gelin? Bu ne hâl, demiş. Gelin:\n\n— Anne, ben böyle bir kabahat ettim. Keçiye de söylemesin diye her şeyimi verdim, hâlâ söyleyeceğim diye ısrar ediyor, demiş. Kaynanası da:\n\n— Aman, kayınbaban duymasın, deyip o da üstünde ne var, ne yok keçiye vermiş. Keçi hâlâ yemi yedikçe kafasını sallıyormuş. Sonra kayınbaba da giden gelmeyince merak edip ahıra gitmiş. Ahırda onları, o vaziyette görünce sormuş:\n\n— Hayrola, ne oldu size?\n\nOnlar da başlarından geçenleri anlatmışlar. Kayınbaba da:\n\n— Aman, oğlan duymaya, diye o da her şeyini vermiş keçiye. Hepsi aynı vaziyette ayrı köşelere geçmişler. Akşam oğlan eve gelince bakmış ki evde kimse yok. Ahıra gitmiş, bakmış ki hepsi bir köşede, her şey keçinin üstünde. O da ne olduğu sormuş, onlar da anlatmış. Oğlan:\n\n— Hepiniz delirmişsiniz. Ben gidiyorum. Bu kadar da olmaz ki, deyip evden çıkmış. Bir köye gelmiş. Köyde bir evin kapısını çalıp:\n\n— Tanrı misafiri alır mısınız, demiş. Onlar da almışlar. Bu evde&nbsp; anne, baba bir de bunların kızları varmış. Akşam olmuş, bu adamın yerini yatağını yapmışlar. Herkes yerine yatmış. Evin kızı gece bir akıl düşünmüş.\n\n— Bu misafir kardeş beni alsa, ondan bir oğlum olsa, adını Salman koysam. Salınsa, salınsa şu merdivenlerden düşse, ölse; bunun annesi ne çeker, diye ağlamaya başlamış. Annesi ağlamasını duyunca kızın yanına gelmiş, derdini sormuş. Kızı anlatınca kadın:\n\n— Bunun anneannesi ne çeker, diye ağlamaya başlamış. Bunların sesine babası uyanmış. Adam sorunca ona da aynısını söylemişler o da:\n\n— Dedesi ne çeker, diye ağlamaya başlamasın mı?\n\nMisafir bunları duyunca:\n\n— Bu evde herhâlde bir ölen oldu. Yoksa bu kadar feryat olmaz, demiş. Kalkıp onların yanına gitmiş. Kızın annesi:\n\n— Gel kardeş, gel, demiş. Misafir, ne olduğunu sormuş. Kadın da kızın düşündüklerini söyleyince misafir:\n\n— Ya, ben buraya akıllı aramaya geldim. Siz de deli çıktınız, deyip gitmeye kalkışmış. Kızın babası:\n\n— Dur, dur! Salman’ın mirasını paylaşmadan nereye gidiyorsun, deyip adamın yolunu kesmiş. Evdeki bütün her şeyi ortaya döküp paylaştırmaya başlamışlar.\n\n— Salman’a, babasına, Salman’la babasına, diye evde ne kadar altın, eşya varsa adama bir ata yükleyip vermişler. Tam adam giderken arkasından bağırmışlar:\n\n— Gel, gel, nereye gidiyorsun? Salman’ın saplı tası burada kaldı, demişler. Onu da adama vermişler. Adam evine dönmüş. Bakmış ki annesi, babası, karısı ve keçi hâlâ aynı şekilde öylece duruyorlarmış. Onlara:\n\n— Hadi kalkın. Ben böyle bir şey yaşadım. Gelin, soralım; bakalım bu neye delâlet, diye hocalara danışmışlar. Onlar da “Zenginliğe delâlet.” demişler. Zengin olup mutlu hayat yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "SARI İNEK",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Ülkenin birinde, bir adam yaşarmış. Bu adamın bir oğlu, bir de kızı varmış. Bu adamın karısı hasta olmuş, ölmüş. Oğlanla kız, yetim kalmışlar. Bir gün babaları bunları karşısına alıp:\n\n— Karımın çamaşırlarını sandığa koyacağım. Sandıktaki çamaşırlar çürüyene kadar kimseyle evlenmeyeceğim, demiş. Bir gün cadı karı gelmiş:\n\n— Niye baban evlenmiyor kızım, diye sormuş. Kız:\n\n— Babam, anamın çamaşırları çürüyene kadar evlenmeyecek, demiş. Kadın:\n\n— Kızım onda ne var. Çamaşırları alıp döv, demiş. Kız çamaşırları almış, bir güzel dövmüş. Kız babasına demiş ki:\n\n— Anamın çamaşırlarına bir bakalım. Varmışlar, çamaşırlara bakmışlar ki çamaşırlar çürümüş. Babası kızına demiş ki;\n\n— Kızım, sen kimi istersen ben onu alayım. Kız:\n\n— Filanca bir yerde, filanca bir dul kadın var. Git, onu al, demiş. Bu kadın çamaşırları dövdüren kadınmış.\n\nAdamın yeni karısından bir kızı olmuş. Kadın diğer çocuklara arpa unundan çörek yaparmış. Onlar da dağda inek sütünü sağıp çörekle birlikte yerlermiş, şişmanlarlarmış. Evdeki analığın kızı ise zayıflarmış. Kadın bir gün:\n\n— Ben sarı ineği keseceğim. Onlar dağda sütünü sağıp içiyorlar. Benim kızım zayıflıyor, demiş. Kocası da buna razı olmuş. Bir gün sarı inek dağda dile gelmiş:\n\n— Onlar beni kesecekler. Siz kemiğimi postumun içine koyup bir yere gömün, demiş. Sonra devam etmiş:\n\n— Onlar etimi yediklerinde onlara acı gelecek, size tatlı gelecek, demiş.\n\nSarı ineğin dedikleri çıkmış. Bunlar kemiği saklamışlar. Bir zaman sonra baktıklarında kemikler gitmiş. Yerine altınlar, gümüşler, takılar bulmuşlar. Analık, üvey kıza:\n\n— Biz ağanın oğlunun düğününe gideceğiz. Sen bu küpü biz gelene kadar ağlayarak dolduracaksın. Ayrıca bu yere saçılmış buğday tanelerini de biz gelene kadar toplayacaksın, demiş.\n\nKızıyla evden ayrılmış. Bunlar gittikten sonra kız ağlamaya başlamış. Yoldan geçen bir kadın, kızın sesini duymuş. Kızın yanına varmış. Kız ona derdini anlatmış. Kadın:\n\n— Çaresi olmayan dert yoktur, kızım. Bir küp al, küpün içine su doldur. Bir avuçta tuz at, al sana gözyaşı, demiş. Kız yine ağlamaya başlamış. Kız:\n\n— Bu buğday taneleri ne olacak, demiş. Kadın:\n\n— Ona da bir çare bulunur. Sen içini ferah tutasın. İçeri iki tavuk atalım. Buğday tanelerini anında yiyip yutarlar, demiş. Kız:\n\n— Aynısını yapalım, demiş.\n\nKız gidip kuyuya bakmış ki ne görsün? Altınlar, gümüşler…\n\nKız güzel kıyafetleri giymiş, tanınmaz hâle gelmiş. Ata binmiş. Heybenin bir yanına kül, bir yanına altın doldurmuş. Düğüne gitmiş. Düğün yerine vardığında analığından tarafa kül saçmış. Diğer tarafa ise altın savurmuş. Üvey annesi ile kız, gözlerini üfleyene kadar herkes altınları toplamış. Kız ata binip giderken terlikleri suya düşmüş. Kız eve gelmiş, eski hâline dönerek küpün başına geçmiş. Analığıyla bacısı gelmiş. Kız:\n\n— Ana düğünde ne vardı, diye sormuş. Analığı:\n\n— Senin gibi bir kız geldi. Bizden tarafa kül saçtı. Diğer tarafa altın saçtı. Biz gözümüzü üfeleyene kadar onlar altınları topladı, demiş. Neyse aradan birkaç gün geçmiş. Bir ağanın oğlu gelmiş. Demiş ki:\n\n— Ben anası ölen kızı alacağım. Analığı kendi kızını göstermiş. Üvey kızını saklamış. Ağanın oğlu demiş ki:\n\n— Atımı sulamaya göle gittim. Orada bir terlik buldum. O terlik kimin ayağına olursa onu alacağım, demiş.\n\nTerlik, yetim kızın ayağına olmuş. Ağanın oğlu da kızı almış.\n\nBir gün gelin olan kızın erkek kardeşi dağda dolaşırken, bir geyiği takip ediyormuş. Çok susamış. Geyiğin ayak izindeki suyu bir güzel içmiş. Çocuk birden geyik oluvermiş. Analığıyla kızı, bir gün üvey kızı görmeye gitmişler. Üvey bacısı:\n\n— Abla, seninle çamaşır yıkamaya gidelim, demiş.\n\nAnalığın kızı çamaşır yıkarken ablasını suya itmiş. Kızın çamaşırlarını giymiş, eve gitmiş. Eniştesi iki gün bunun farkına varmamış. Gölde yetim kızın bir oğlu olmuş. Geyik oğlan eniştesinin yanına gelmiş, haber vermiş. Sonra geyik, bacısının yanına varmış. Kız, geyiğe:\n\n— Kardeş, can kardeş. Hasan, Hüseyin kucağımda. Yanına varamıyorum kardeş, demiş.\n\nSonra eniştesi gelmiş, ablasını kurtarmış. Diğer kızı da bir güzel dövdükten sonra salıvermiş. Kızı evine götürmüş.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "SIRMA SAÇLI KIZ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, keçiler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, ülkenin birinde bir padişah varmış. Padişahın kırk tane oğlu varmış. Bir gün çocuklarını evlendirmek istemiş. Ancak çocuklar:\n\n— Biz kırk kardeşiz, bizim gibi kırk bacı isteriz, demişler. Babaları:\n\n— Ben nereden bulayım kırk bacıyı, deyince çocukları:\n\n— Biz çaresini bulacağız, deyip evi terk etmişler. Kırk bacıyı aramaya koyulmuşlar. Evi terk ederken yalnız küçük kardeşleri; babasıyla, annesiyle helâlleşmiş. Kardeşlerinin bunu yapmasını ağabeyleri çekememiş ve otuz dokuzu, kardeşlerine kızmışlar.\n\nHepsi küçük kardeşe birer tokat vurmuş. Daha sonra kırk kardeş, kırk ata binip diyar diyar kız aramaya çıkmışlar. Akşam olunca bir mağarada gecelemeye karar vermişler. Küçük kardeşlerine yine birer tokat vurup:\n\n— Biz uyuyacağız. Sen uyuma, nöbetçi ol, demişler.\n\nGece yarısı olunca mağaranın kapısında kocaman, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte yedi başlı bir dev görünmüş. Dev, uyuyan kardeşlerin üzerine atlayacakmış ki nöbetçi kardeş kılıcını çekip yedi başlı devin kafalarını koparmış. Kulaklarını da kesip heybesine koymuş.\n\nDevin cesedini gömmek için toprağı kazarken karşısına bir kapı çıkmış. Kapıdan içeri girmiş ve kırk tane içi mücevherlerle dolu oda görmüş. Mücevherlere dokunmadan devi gömmüş. Sabahleyin kardeşleri kalkınca otuz dokuzu ona yine birer tokat atıp yola koyulmuşlar. Akşam olunca başka bir mağarada kalmışlar. Yatmadan önce otuz dokuz kardeş, küçük kardeşlerine birer tokat atmış ve yine:\n\n— Sen cezalısın. Uyumayacaksın, nöbetçi olacaksın, demişler.\n\nKüçük kardeş bir şey demeden nöbetçi olmuş. Gece yarısı yine bir dev gelmiş. Dev tam kardeşlerine saldıracakken küçük kardeş, devi öldürmüş. Gömmek için bir yeri kazarken bir kapıya rastlamış, içeri girmiş. İçeride kırk oda varmış ve her biri altınlarla doluymuş. Küçük kardeş altınlara dokunmadan devi gömmüş, kulaklarını da heybesine koymuş. Sabah olmuş ve yine diyar diyar kız aramaya başlamışlar. Akşama kadar gezmiş, yorulmuşlar. Akşam da başka bir mağarada kalmışlar.\n\nUyumadan önce küçük kardeşe, otuz dokuzu birer tokat atmış ve yine onu nöbetçi olarak bırakmışlar. Gece yine bir dev gelmiş. Küçük kardeş devi öldürmüş ve gömerken yine bir kapıyla karşılaşmış. Kapıdan içeri girmiş ve kırk tane odayla karşılaşmış. Odalardan birini açmış ki içeride bir kadın dev varmış. Gidip devin sol memesinden emmiş ve:\n\n— Sen benim anamsın, demiş. Dev de küçük kardeşi evladı gibi bağrına basmış. Küçük kardeş deve gitmiş odalarda ne olduğunu sormuş. Dev de odalarda kırk tane kızı olduğunu söylemiş. Bunu duyan küçük kardeş çok sevinmiş. Deve, padişah çocuğu olduklarını, kırk kardeş olduklarını ve kendilerine kırk tane bacı aradıklarını anlatmış. Devden de kızlarını istemiş. Dev kadın da kardeşlerini görmek istemiş. Bunun üzerine küçük kardeş, kardeşlerini uyandırmış ve devin yanına getirmiş. Kardeşleri de asık suratla:\n\n— Sen mi bizi çağırdın, niye çağırdın, demişler. Dev kadın durumunu kardeşlerine anlatmış. Bunun üzerine kardeşler gelmişler, kızlara bakmışlar ve hepsi kırkıncı kızı beğenmiş. Dev kadından kırkıncı&nbsp; kızı istemişler. Dev kadın:\n\n— Olmaz, siz küçük kardeşinizin yaptığını yapamadınız. O yüzden de ben küçük kızı ona veriyorum. Siz de diğer kızlardan birer tane beğenin, demiş.\n\nDiğer kardeşler her ne kadar gücense de kendilerine birer tane kız seçip atlarına bindirmişler. Küçük kardeş, giderken diğer mağarada olup bitenleri anlatmış, yedi başlı devin kulaklarını göstermiş. Giderken altınlarla mücevherleri de almışlar ve gidip babalarının ellerini öpmüşler. Daha sonra da kırk gün, kırk gece düğün yapıp muratlarına ermişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "SİNEM PADİŞAHI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Sinem Diyarı’nda bir padişah varmış. Bu padişahın çok güzel bir karısı varmış. Padişah, karısına gülün ömrü az olur diye, gülüm demezmiş.\n\n—&nbsp;&nbsp;Gül sineme ne demiş, sinem güle ne demiş,&nbsp;diye sormaya gelenlerin, karısına gül dedikleri için başlarını kestirir, öldürtürmüş. Kestirdiği başlardan kale yaptırırmış.\n\nSinem Padişahı’nın kaynanasının tılsımlı bir çubuğu varmış. Bazı geceler Sinem Padişahı’na vururmuş:\n\n— Sen olmayacaksın bir padişah, olacaksın bir eşek, demiş.\n\nPadişah eşek olur, dolanır, çevrilir, geri gelirmiş. Kaynanasıyla karısı, bazı bazı geceler saraydan çıkar, padişahın atlarına bakan tavla çavuşunun yanına giderlermiş. Gece tavla çavuşunu yataktan kaldırırlar, atları koştururlar, haramilerin içine eğlenceye giderlermiş. Orada güler, oynar; yatar, kalkar sonra sabaha doğru dolanıp eve gelirlermiş. Gelince kaynanası Sinem Padişahı’na sihirli çubuğuyla dokunur:\n\n— Sen olmayacaksın bir padişah, olacaksın bir köpek, dermiş.\n\nPadişah bu sözlerden sonra köpek olur, sokaklarda gezinirmiş. Dışarıdaki halktan birinin kızı, bu durumu fark etmiş. Annesine:\n\n— Anne, bu köpeğin gözleri, Sinem Padişahı’nın gözlerine çok benziyor, dermiş. Ama annesi kıza hiç inanmamış.\n\nBir gün böyle, beş gün böyle, padişah sonunda karısıyla kaynanasının yaptıklarından şüphelenmiş. Gece kalkmış, tavla çavuşunun yerine geçmiş. Karısıyla kaynanası tavlaya gelmiş. Tavla çavuşunun yerine padişahın geçtiğini anlamamışlar. Yine arabayı koşturmuşlar. Padişaha kendilerini haramilerin yanına götürmesini söylemişler. Padişah onları haramilerin yanına götürmüş. Padişah bakmış ki haramiler, içenler, eğlenenler, azanlar, her şey orada. Yatıyorlarmış, kalkıyorlarmış…\n\nPadişah bunları, böyle haramiler içinde izlemiş. Sabaha karşı atları koşmuş, saraya dönmüşler. Ama yine atları sürenin padişah olduğunu anlamamışlar. Kaynanası saraya döndüklerinde padişahı sarayda bulmuş. Sihirli çubuğu ile padişaha dokunmuş:\n\n— Sen olmayacaksın bir padişah, olacaksın bir eşek, demiş.\n\nPadişahı eşeğe dönüştürmüş, sokağa bırakmış. Halkın içindeki o kız, annesine yine:\n\n— Anne, eşeğin gözleri Sinem Padişahı’nın gözlerine çok benziyor. Ben biliyorum, padişahın kaynanasının sihirli bir çubuğu var. Padişaha vuruyor, onu hayvana çeviriyor, demiş.\n\nKız bir gün bu çubuğu padişahın kaynanasının arkasından çalmış. Gitmiş, padişaha vurmuş:\n\n— Sen olmayacaksın bir eşek, olacaksın Sinem Padişahı, demiş.\n\nPadişahı insana çevirmiş. Çubuğu padişaha vermiş. Padişah kaynanasına çubuğu vurmuş:\n\n— Sen olacaksın bir kütük, demiş. Karısına vurmuş:\n\n— Sen olacaksın bir selvi kavak, yevmil mahşere kadar başınızdan aşağı leylekler pisleyecekler, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Süpürgeci Dede",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, çok günahmış.\n\nKöyün birinde, bir dede yaşarmış. Bu dedenin üç kızı varmış. Dede çok fakirmiş. Her gün gidip yazılardan*, yabanlardan süpürge toplar getirirmiş. Bu süpürgeleri çarşıda satarmış. Kazandığı parayla odununu, ekmeğini alıp evini geçindirirmiş.\n\nDede yine bir gün süpürge toplamaya çıkmış. Bu arada padişahın oğluyla karşılaşmış. Padişahla dede, selamlaşmışlar ve padişahın oğlu sormuş:\n\n— Ne dolanıyorsun buralarda, dede? Dede:\n\n— Bu süpürgeleri toplayıp evimi geçindiriyorum, demiş. Padişahın oğlu:\n\n— Nüfusun kaç kişi, diye sormuş. Dede:\n\n— Üç tane kızım var, demiş. Padişahın oğlu:\n\n— Kızların kaç yaşında, diye sormuş. Dede:\n\n— Üçü de gelinlik yaşta, demiş.\n\nAkşam olmuş. Padişahın oğlu, dedeye yetecek kadar para vermiş ve demiş ki:\n\n— Bir daha süpürge toplamayacaksın, buralara gelmeyeceksin.\n\nDede kabul etmişse de sabah olunca yine süpürge toplamaya gitmiş. Çünkü elin* verdiği para çabuk tükenmiş, çalışmasının gerekli olduğunu anlamış.\n\nPadişahın oğlu, annesini yanına alıp dedenin evine gitmiş. Kapıyı vurmuşlar. Dedenin küçük kızı kapıyı geç açmış. Padişahın oğlu sinirlenmiş ve neden kapıyı geç açtığını sormuş. Küçük kız:\n\n— Kusura bakma. Kapının kulağı yoktu, biz de işitmedik, demiş.\n\nBunun üzerine padişahın oğlu oradan ayrılmış. Dedenin bulunduğu yazıya gitmiş. Başından geçenleri dedeye anlatmış ve kapının kulağının ne olduğunu, sormuş. Dede bilmediğini, aklının yetmeyeceğini, kızına sorup anlamını öğreneceğini söylemiş. Akşam olmuş. Dede oradan ayrılmış, evine dönmüş. Kızına sormuş:\n\n— Kızım bu kapının kulağı nedir? Kızı:\n\n— Baba bilemiyorum. Affedersin, kapının kulağı sağır herhâlde. Kapıya vurunca ürerdi*, biz duyardık; üremedi biz de duymadık, demiş.\n\nDede gitmiş, kızının söylediklerini padişahın oğluna anlatmış. Padişahın oğlu dedenin evine küçük kızını istemeye gitmiş. Küçük kızla onu nişanlamışlar. Nişanlandıktan üç, dört gün sonra bir harp gelmiş. Herkes bu harbe katılmış. Ancak padişahın oğluyla nişanlısı&nbsp;birbirlerinden haberleri olmadan aynı savaşta yer almışlar. Padişahın oğlu Çin Dağı’na, nişanlısı da Laçin Dağı’na çadırını kurmuş. Kız, çadırda erkek kılığına giriyormuş. Padişahın oğlu, kızı tanımamış. Kız:\n\n— Getir bir satranç oynayalım, demiş.\n\nPadişahın oğlu kabul etmiş ve birlikte satranç oynamışlar. Kız yenilmiş.\n\nSabah uyanmışlar. Emir gelmiş, geri çekileceklermiş. Geri çekilmiş, köylerine dönmüşler. On, on beş gün sonra kızın&nbsp;padişahın oğlundan iki tane erkek, bir kız çocuğu olmuş. Bunların adlarını Çin Dağ, Laçin Dağı, Nardane koymuş.\n\nPadişahın oğlunun, ne kız çocuğundan ne de erkek çocuklarından haberi varmış. Bir gün anneleri, padişahın oğlunun faytonla köprüden geçeceğini öğrenmiş. Bunun üzerine anne:\n\n— Babanız bugün şu köprüden geçecek. Gidin, faytonun önünü kesin. “Kimin çocuklarısınız?” diye sorarsa, “Laçin Bey’in çocuklarıyız.” deyin, demiş.\n\nErkek çocuklar, kız kardeşlerinin de elinden tutup annelerinin gösterdiği köprüye doğru gitmişler ve faytonun önünü kesmişler. Padişah faytondan inmiş ve sormuş:\n\n— Kimin çocuklarısınız siz? Babanızın adı nedir, demiş. Çocuklar:\n\n— Laçin Bey’in. Çin:\n\n— Efendim, Laçin Bey’in. Laçin:\n\n— Çek bey babamın adını, çiğnemesinler hatırını, demiş.\n\nBunun üzerine padişahın oğlu, çocukların kendi çocukları olduğunu anlamış. Bunları faytona bindirmiş, süpürgeci dedenin evine gitmişler. Padişahın oğlu nişanlısını görmüş, nişanlısına kavuşmuş. Kırk gün, kırk gece davul, zurna kurmuşlar. Gelin güvey olmuşlar. Yiyip, içip muratlarına ermişler.\n\n*yazı: Ova\n\n*el: Yabancı, başkası\n\n*ür-: Havlamak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Süpürgeci Hoca'nın Kızları",
        "text": "Evvel zaman içinde, bir adam yaşarmış. Karısı ölmüş, üç kızıyla birlikte yaşarmış. Adam çok fakirmiş. Süpürge yapıp sattığı için Süpürgeci Hoca derlermiş.\n\nÜç kızın biri gidip ebelik yapıyormuş, biri gelin başı beziyormuş, en küçükleri de evde oturup onların yemeklerini yapıyormuş. Küçük kız hem çok güzelmiş, hem de akıllıymış. Kız, camdan baktığı zaman şavkı suya düşermiş.\n\nBir gün padişahın oğlu, atını sulamaya getirmiş. At kızın şavkından suyu içememiş. Padişahın oğlu kızın şavkını görmüş, âşık olmuş. Kimdir, nedir, diye araştırıp soruşturmuş. Süpürgeci Hoca’nın kızı olduğunu öğrenmiş. Padişahın oğlu ben bu kızı istiyorum diye, yanına üç kadın göndermiş. Üç kadın gelip kızın evine misafir olmuş. Kadınlar sormuş:\n\n— Baban nerede?\n\n— Babam süpürgecilik yapıyor, demiş kız. Kadınlardan biri:\n\n— Büyük bacın nerede, demiş.\n\n— Biri, iki etmeye gitti, demiş.\n\nKadınlar bir şey anlamamış. Diğeri sormuş:\n\n— Ortancalı bacın nerede?\n\n— Çirkini, güzel etmeye gitti, demiş.\n\nKadınlar kızın söylediklerine bir anlam verememişler.\n\n— Ocaktaki kaynayan ne, diye sorunca:\n\n— Bir aşağı, bir yukarı, demiş kız.\n\nKadınlar son çare olarak bir bardak su istemişler. Kız bir bardak su getirmiş ama içine de bir çöp atmış. Kadınlar hiçbir şey anlamayarak kalkıp gitmişler. Kadınlar saraya gitmişler. Padişahın oğluna:\n\n— Sen bir padişah oğlusun, bu kızı ne diye alıyorsun? Ne sorduysak değişik cevaplar verdi. Ablasının biri; çirkini, güzel etmeye gitmiş. Diğeri biri, iki etmeye gitmiş. Ocakta da kaynayan bir aşağı, bir yukarıymış. Su istedik, bardağın içine de bir çöp attı. Bu ne demek, demişler.\n\nPadişahın oğlu durumu anlamış.\n\n— Büyük ablası ebelik yapıyor, ortanca ablası gelin başı beziyor, ocaktaki kaynayan ise fasulye. Bunların hiçbirini anlamadığınız için bardağın içine çöp atmış. Sabah kalkıp yeniden gideceksiniz, demiş.\n\nSabah olmuş. Padişahın oğlu kadınların birine üç altın vermiş, diğerine beş altın, ötekine de dokuz altın vermiş.\n\n— Gidin, bu kızı isteyin. Altınları da ona verin, demiş.\n\nKadınlar düşmüş yola. Aynı kadınlar, kıza dünür olmuşlar. Padişahın oğlunun istediğini söylemiş, altınları verip kalkmışlar. Kız onlar gitmeden:\n\n— Çıkan ayın sekizi, giren ayın dokuzu; iki bülbülün başı, serçeye hile gelir mi, demiş.\n\nKadınlar yine bir şey anlamayıp, kalkıp gitmişler. Saraya gelmişler. Padişahın oğlu yine bekliyormuş. Kadınlar:\n\n— Padişahın oğlu, sen bu kızı ne diye istiyorsun? Bize yine bir şeyler deyip yolladı, demişler. Padişahın oğlu:\n\n— Ne dedi, demiş. Kadınlardan biri:\n\n— “Çıkan ayın sekizi, giren ayın dokuzu; iki bülbülün başı, serçeye hile gelir mi?” dedi, demiş.\n\nPadişahın oğlu yine kızın ne demek istediğini anlamış. Kadınlara:\n\n— Sen iki altın çalmışsın, sen üç altın çalmışsın, sen de beş altın çalmışsın. Hile yapmış, paraları çalmışsınız, demiş.\n\nKadınlar inkâr etseler de padişahın oğlu onları dinlememiş. Kadınları zindana attırmış. Süpürgeci Hoca’nın kızını alıp evlenmiş. Kırk gün, kırk gece davullu, zurnalı düğün yapmış. Yiyip, içip muradına geçmişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "SÜPÜRGECİ KOCA",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Deve tellâllık ederken, eşek hamallık ederken; üvez eşeğe binmiş, minareyi de kucağına almış. Derelerden yel gibi, tepelerden sel gibi, ödünç alınmış un gibi tozup gitmeye başlamış. Altmış torba firik buğdayı yedik; karnımız doymadı, yüzümüz de gülmedi. Bunun burası masaldır. İşiten bilir adını, işitmeyen sorar tadını.\n\nVakti zamanında bir süpürgeci koca varmış. Bu süpürgeci kocanın üç de oğlu varmış. Bir gün büyük oğluna:\n\n— Oğlum İbrahim Halil, kalk! Bugün seninle gidelim süpürgeye, ben yalnız gitmekten usandım.\n\nİbrahim Halil demiş ki:\n\n— Peki baba, gidelim.\n\nKalkmışlar bunlar, Mirem’in dağına gitmişler. Süpürgeyi biçmişler, desteleyip sepetlere koymuşlar. Çatalbağ’da oturmuşlar, suyun başında ekmeklerini yemişler.\n\n— Oğlum Halil! Şurada bir, iki rekât da namazımı kılayım, ondan sonra gidelim, demiş.\n\n— Peki baba, demiş.\n\nKoca namazını kılmış, sol tarafına selam verip dönerken kaya şarkadana yarılmış, içinden bir ihtiyar çıkmış:\n\n— Selamünaleyküm baba.\n\n— Aleykümselam hoca.\n\n— Baba, oğlunu bana verir misin? Eski yazı öğreteyim, Kur’an-ı Kerim’i hatmettireyim.\n\n— Hay hay, ne demek!\n\nİhtiyar, İbrahimm&nbsp; Halil oğlanı almış. Hoca, Süpürgeci Koca’ya bir heybe altın vermiş. Koca, süpürgeyi de oraya bırakmış. Yalın ayak, baş topak eve gelmiş. Karısı başlamış:\n\n— Süpürge nerede, Halil nerede, diye söylenmeye.\n\n— Hanım, Halil’i, hocaya verdim. Karşılığında da bir heybe altın aldım.\n\n— Bey, sana ne diyeyim. İnşallah hayırlı olur, demiş.\n\nErtesi gün olmuş. Süpürgeci koca diğer oğluna:\n\n— Oğlum Mustafa, bu gün de seninle süpürgeye gidelim.\n\n— Tamam baba, gidelim, demiş.\n\nKalkmışlar bunlar süpürgeye gitmişler. Süpürgeye&nbsp; gidince bunlar Meremin Dağı’nda süpürgeyi biçmiş, aynı yere gelmişler. Ekmeklerini yemişler. Adam namazını&nbsp; kılıp da sağ tarafına selam vermiş, sol tarafına dönerken kaya şarkadana yarılmış.\n\n— Selamünaleyküm koca, demiş.\n\n— Aleykümselam, hocam.\n\n— Emrini söyle.\n\n— İbram Halil, Mustafa’yı istiyor. Al sana bir heybe altın. Mustafa’yı da ver.\n\n— Buyurun, sizin olsun.\n\nKoca yine süpürgeyi bırakmış. Yalın ayak, baş topak gene gelmiş eve. Gelince hanımı demiş ki:\n\n— Sen yine ne yaptın? Çocukları bırakıp, bırakıp geliyorsun, demiş.\n\n— Hatun, Kur’an-ı Kerim okuyacaklar, hatmedecekler, hoca olacaklar.\n\n— Umarım öyle olur. Ertesi gün demiş ki:\n\n— Oğlum Memet, bugün seninle gideceğim.\n\n— Tamam baba, gidelim.\n\nBunlar kalkmışlar, ekmeklerini yanlarına almışlar. Bunlar süpürgeyi biçmişler, aynı Çatalbağ’a gelmişler.\n\n— Oğlum Memet, şurada ekmeğimizi yiyelim. İki rekât da namazımı kılayım, ondan sonra gidelim.\n\n— Tamam baba, demiş.\n\nEkmeklerini yemişler, sularını içmişler. İki rekât namazını kılmış, sağ tarafına dönüp selamını vermiş, sol tarafına dönüp selamını verirken kaya şarkadak yarılmış.\n\nYine kayadan çıkan ihtiyarla selamlaşmışlar.\n\n— Tabi, tabi. Alın, götürün.\n\n— Al, sana bir heybe altın daha veriyorum. İnşallah, bu çocuklarını hoca ederim, demiş.\n\nAdamcağız yalın ayak, baş topak yine eve gelmiş. Gelince karısı:\n\n— Bey, sen ne yapıyorsun? Üç çocuğumuz vardı. Üçünü de verdin, geldin. Şimdi biz ne yapacağız, demiş.\n\n— Hatun, sen merak etme. Onlar orada kalsın.\n\nGelelim Süpürgeci Koca’nın çocuklarına ve hocaya. Meğer bu çocukları götüren ihtiyar, bir devmiş.\n\n— Oğlum İbrahim Halil! Al sana aşık, al sana turunç. Bunlarla oyna, sek. Selenin altında ekmek, et var. Acıkınca bunları yersin.\n\n— Peki hoca, yerim.\n\nİbrahim Halil; sekmiş, oynamış. Öğlen olmuş, karnı acıkmış. Selenin yanına gitmiş. Seleyi kaldırmış ki orada et varmış. Ama etin üstüne bir sürü kurt düşmüş. İbrahim Halil demiş ki:\n\n— Ben bunu acımdan ölsem de yemem.\n\nOnu orada bıraktık, gelelim Mustafa’ya:\n\nDev, Mustafa’ya demiş ki:\n\n— Oğlum Mustafa! Al sana aşık, al sana turunç. Bunlarla oyna. Acıktığın zaman selenin altındaki eti ye.\n\n— Tamam, oynarım da yerim de.\n\nMustafa zaman geçmiş, acıkmış. Devin dediği seleyi kaldırmış ki yine et kurt kaynıyormuş. Mustafa da seleyi kapatmış, eti yememiş.\n\nGeldik Memet’e. Dev, Memet’e demiş ki:\n\n— Oğlum Memet! Oyna, zıpla. Acıktığın zaman da bu selenin altındaki eti ye, demiş.\n\n— Peki hoca, yerim.\n\nMemet; oynamış, zıplamış. Öğlene doğru acıkmış. Karnı acıkınca gitmiş, seleyi kaldırmış. Bir de bakmış ki et kurttan gözükmüyormuş. Memet’in cebinde bir gıram kutusu varmış. Gıram kutusunun içinde kedi&nbsp; varmış. Kutunun ağzını açar açmaz pisik, “Miyav, miyaavv” demiş.\n\nMemet kediyi etin üstüne bırakmış. Evire çevire kurtlu eti yemiş. Ağzını, burnunu silmiş. Dev gelmiş:\n\n— Etim neredesin, demiş.\n\n— Karındayım. Hoca demiş ki:\n\n— Demek ki bunun cinsi, benim cinsimden oldu. Oğlum Memet, işte sana otuz dokuz tane anahtar. Canın sıkıldığında bu kapıları açıp bak, gez, demiş.\n\nMemet kalkmış, bu kapıları açmış. Bakmış ki kırk tane kapı varmış. Anahtarı saymış, otuz dokuz taneymiş. Anahtarın birini düşürdüğünü sanarak sağa sola bakmış ama hiçbir yerde anahtar bulamamış.\n\nGelmiş ki dev uyuyormuş. Devin sakalına bakmış ki sakalın bab telinde anahtar bağlıymış. Memet, yavaşca devin sakalını kesmiş. Kırkıncı kapıyı da açmış. İçeri girmiş. Bakmış ki içeride bir it, bir de at varmış. İtin önünde ot, atın önünde de et duruyormuş.\n\nMemet kalkmış. İtin önünden otu almış, atın önüne atmış; atın önünden eti almış, itin önüne atmış. Atı, Mehmet tımar etmiş. Sonra yoluna devam etmiş. Biraz gitmiş, bakmış ki orada bir kız oturuyormuş. Kız da o kadar güzelmiş ki aynı güneşe benziyormuş. Kız, oğlanı görünce:\n\n— Ey insanoğlu! Burada ins gezmez, cin gezmez. Hele insanoğlu, burada hiç gezmez. Git de atı tımar et, demiş.\n\n— Atı tımar ettim.\n\n— Git, bir bıçak al öyleyse, demiş.\n\nOğlan gitmiş, bıçağı almış. Ondan sonra kız demiş ki:\n\n— Bir de tuz al.\n\nOğlan tuzu da almış, getirmiş.\n\n— Git, bir bardak da su al, demiş\n\nMemet, suyu da getirmiş. Kızın istekleri tamam olunca, bunlar birlikte ata binmişler. At da yel atıymış. Yel estikçe gidermiş. Bunlar az gitmişler, uz gitmişler, epey bir zaman gitmişler. Kız, Memet’e demiş ki:\n\n— Memet dön de geri bir bak. Bulut geliyor mu, gelmiyor mu?\n\nMemet geri arkaya dönmüş, bakmış ki Sof’un tepesinden bir bulut geliyormuş.\n\n— Geliyor, demiş.\n\n— Nereden geliyor, demiş.\n\n— Sof’dan çıktı geliyor, demiş.\n\n— Tamam.\n\nBiraz daha gittikten sonra kız, Memet’e:\n\n— Geri dön, bak, demiş.\n\nGeri dönmüş Memet bakmış ki bulut yaklaşmış.\n\n— Nereye geldi, demiş.\n\n— Mezere’ye geldi, demiş.\n\n— At bıçağı yere, demiş.\n\nDünya bıçak kesmiş. Devlerin yürüdüğü yerde bıçaklar devleri yaralamış. Yaralayınca:\n\n— Memet dön de bak, demiş.\n\n— Geliyor, demiş.\n\n— Tuzu at yere.\n\nDünya tuz kesmiş. Devin yaralarına tuzlar serpilmiş. Biraz sona kız demiş ki:\n\n— Memet dönüp bir daha bak. Dev geliyor mu, gelmiyor mu?\n\nMemet dönmüş, bakmış ki dev hâlâ geliyormuş.\n\n— Yaklaştı.\n\n— Şimdi o zaman suyu at, demiş kız.\n\nSuyu atarken Memet ile kızın arasına bir damla su düşmüş. Dünya su kesmiş. Kız suya gark olmuş. Memet ile at yürümüş.\n\nBunlar yürüyünce az mı gitti, uz mu gitti; altı ay, bir güz mü gitti? Bilinmez. Bu Memet ile at, Batal’a varmış. Batal’a varınca:\n\n— Ey insanoğlu Mehmet!&nbsp; Beni nereye götürüyorsun? Şurada in, kuyruğumdan üç kıl çek. Belki bir gün olur, sana gerek olur. Başın darda kaldığı zaman kibritle bu kılları yak. Ben hemen yanına gelirim, demiş.\n\nOğlan kabul etmiş. Attan inmiş, atın da kuyruğundan üç tel kıl kopartmış. Atın arkasına bir sopa vurmuş. At bir tarafa gitmiş. At gidince Köroğlu da Kavaklık’ta bir bahçede kavak sularmış. Fidanlıkta da bir Bekir Çavuş varmış. Seslenmiş.\n\n— Heey Köroğlu!\n\n— Buyur.\n\n— Ne yapıyorsun?\n\n— Kavakları suluyorum, demiş.\n\nO zaman Köroğlu demiş ki:\n\n— Çavuş, çavuş.\n\n— Buyur, Köroğlu.\n\n— Buraya bir av geldi, yanına göndereyim de yat, demiş.\n\n— Sal, Köroğlu sal.\n\nO zaman Köroğlu, Memet’i fidanlıktaki çavuşun yanına salmış. Çavuş:\n\n— Köroğlu’nun saldığı adam sen misin?\n\n— Evet, benim.\n\nMemet attan ayrılırken başına bir karın geçirmiş. Keloğlan olmuş.\n\nGünlerden bugün gibi cumaymış, Hasan Çavuş:\n\n— Keloğlan!\n\n— Buyur ağa.\n\n— Al, sana bir sapan taşı ve sapan. Eğer bahçeye inen olursa bu sapan ile, taş ile kovala.\n\n— Peki ağa.\n\nBu Hasan Çavuş cuma namazına gitmiş. Bu Memet de atın dediklerinin doğru mu, yalan mı olduğunu denemek için kılı kibritle yakmış. At gelmiş:\n\n— Buyur ağa, demiş.\n\n— Elbisemi getirdin mi?\n\n— Evet getirdim, Memet.\n\nMemet bu elbiseyi giymiş. Giydiği anda elbise pırıl pırıl yanmaya başlamış. Padişahın kızları valinin evindeymiş. Memet oraya gitmiş. Padişahın küçük kızı Memet’i görünce ona âşık olmuş. Onunla gitmiş. Fidanlıkta hiç ağaç koymamış, devirmiş.\n\nHasan Çavuş gelmiş ki fidanlıkta hiç ağaç kalmamış. Bütün meyve ağaçları yerdeymiş.\n\nMemet, ağasının korkusundan devrilen ağaçları ip ile bağlamış. Hasan Çavuş gelince:\n\n— Ne oldu, oğlum Memet?\n\n— Ağam bir atlı geldi, bütün ağaçları kılıcı ile yıktı. Ben onu durdurmaya çalıştım ama başaramadım.\n\nHasan Çavuş, bunları duyunca Memet’i dövmeye başlamış. Tam bu sırada padişahın kızları, Hasan Çavuş’a bağırmışlar:\n\n— Oğlana vurma, neden dövüyorsun?\n\nHasan Çavuş’un da aklı noksanmış. Kendi kendine padişahın kızlarına âşık olmuş. Ertesi cuma günü gelmiş. Hasan Çavuş, Memet’e:\n\n— Oğlum Memet! Bak, bu sefer atlı, eşekli, develi girerse seni öldürürüm.\n\n— Tamam ağa.\n\nHasan Çavuş yine sapanı vermiş, namaza gitmiş. Memet atın kılını yakar yakmaz at yine gelmiş.\n\n— Buyur ağa, emrini söyle.\n\nMemet bu elbiseyi tekrar giymiş, pırıl pırıl olmuş. Ata binmiş. Hasan Çavuş’un kavun ektiği tarlada bir baştan bir başa gitmiş, gelmiş. Ortada ne kavun kalmış ne de tarla.\n\nHasan Çavuş tarlasına gelmiş ki her taraf darmaduman olmuş. Hasan Çavuş, Memet’i yanına çağırmış:\n\n— Ben sana ne demiştim, bu tarlanın hâli nedir, demiş.\n\nHasan Çavuş, Mehmet’i dövmeye başlamış. Çavuş, Memet’i döverken padişahın kızları gelmiş.\n\n— Hasan Çavuş, elin kırılsın. Oğlanı dövme!\n\nHasan Çavuş yine vazgeçmiş. Bahçede kala kala iki, üç elma kalmış. Çavuş, Memet’e:\n\n— Al, gidip bunu padişahın kızlarına ver, demiş.\n\n— Olur ağa, veririm.\n\nMemet bu üç elmayı padişahın kızlarına vermiş. Geri dönerken kızlar:\n\n— Dur, gitme Memet. Sana bir sözümüz var, demişler.\n\n— Buyur, söyle.\n\n— Otur şuraya beş dakika da konuşalım.\n\nBu kızlar beş dakikanın içinde iki tane dolma torbası yapmışlar.\n\n— Şunu sen ye, şunu da ağana ver. Sakın sana verdiğimizi ağana verme, demişler.\n\n— Peki abla, demiş.\n\nMemet gelmiş. Hasan Çavuş demiş ki:\n\n— Şu senin, bu da benim.\n\n— Bir dolmayı sen tek başına nasıl yiyeceksin? Şu torbayı birlikte yiyelim. Şu torbayı&nbsp; da sonra yeriz, demiş.\n\nKızlar, Memet’e verdikleri dolma torbasına altın doldurup öyle pişirmişler. O zamana kadar Memet, Hasan Çavuş’un yanından çıkmış; nalbantın yanına çırak durmuş. Bu kızlar elmayı Memet’le babalarına göndermişler.\n\nPadişahın sarayının önünde de üç tane nöbetçi varmış. Bu korumalar Memet’i öldürmeye yeltenmişler. İçlerinden biri:\n\n— Biz bunu neden öldürmeye çalışıyoruz? Padişaha haber verelim, padişah ne derse onu yapalım, demiş.\n\nDiğerleri de bu teklifi kabul etmişler. Padişaha bir kel oğlanın onu görmeye geldiğini söylemişler. Padişah da Keloğlan’ı huzuruna kabul etmiş. Mehmet, padişahın huzuruna çıkınca elmaları sunmuş. Elmaları verdikten sonra tam çıkmak üzereyken padişah:\n\n— Dur oğlum, bekle, demiş. Sonra vezirlerine dönmüş, demiş ki:\n\n— Bu üç elma ne demek? Bu ne manaya geliyor? Bu elmaları bana kızlar göndermiş.\n\nVezirler elmaları ayırmışlar:\n\n— Padişahım; bu büyük kızın, bu ortanca kızın, şu da küçük kızın. Büyük kızın evlilik çağı geçmiş, ortanca kızın tam vaktiymiş, küçük kızınki de daha tam dolmamış. O zaman padişah:\n\n— Büyük kızım, büyük vezirimin oğluna; ortanca kızım, ortanca vezirimin oğluna; küçük kızım, küçük vezirimin oğlana, demiş.\n\nBunlar düğün hazırlıklarına başlamışlar. Ama küçük kız, babasının bu isteğine razı olmamış. Demiş ki:\n\n— Ben vezirin oğluyla evlenmem. Memlekete tellâl çıkarılsın. Sarayın penceresinden elma atacağım, o&nbsp; elma kimin başına düşerse onunla evleneceğim.\n\nPadişah da kızının bu isteğini kabul etmiş. Memlekete tellâl çıkarmış. Sarayın önünde bir sürü insan toplanmış. Kız aşağıya bakmış, elmasını atmamış. Demiş ki:\n\n— Burada herkes tamam mı, başka kimse var mı? Yanındakiler:\n\n— Nalbantın yanında çalışan bir Keloğlan var. O burada yok, demişler. Kız:\n\n— O zaman o da gelsin, demiş.\n\nMeydana Memet’i de getirmişler. Kız elmayı aşağıya atar atmaz Keloğlan’ın başına düşmüş.\n\nPadişah bakmış, oğlanı beğenmemiş. Tekrar tekrar elmayı kızına attırmış ama her seferinde elma Keloğlan’ın başına düşmüş. Padişah bu duruma öfkelenmiş. Askerlerine:\n\n— Bunu kaz damına atın. Oradaki kazlarla kalsın, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş, padişah bir iç hastalığa yakalanmış. Memlekette ne kadar doktor varsa bu hastalığa çare bulamamış. Bir doktor demiş ki:\n\n— Bu aslan sütü içerse iyi olur, demiş. Demişler ki:\n\n— Peki, bu aslan sütünü bulmaya kim gidecek?\n\n— Bu iş padişahın damatlarına düşer.\n\nVezirlerin çocukları aslan sütü bulmak için binmişler atlarına, düşmüşler yola. Damatların aslan sütü bulmak için gittiğini öğrenen Keloğlan, karısına:\n\n— Habib’in hanında topal bir katır var. Ne olur, babana söyle onu da bana versin. Ben de gideyim, demiş. Karısı:\n\n— Aman Keloğlan! Babam sana at vermez, dediyse de Keloğlan ısrar etmiş. Karısı, babasının yanına gitmiş:\n\n— Baba, Keloğlan da aslan sütü aramaya gitmek istiyor. Kör de olsa, topal da olsa ona da bir at ver. Babası:\n\n— Habib’in hanında uyuz bir katır var, onu al da git, demiş.\n\nKız da atı handan alıp evine gelmiş. Topal, uyuz atı Keloğlan almış ve yola düşmüş. Biraz gittikten sonra cebinden atın kılını çıkarmış, yakmış. At hemen gelmiş.\n\nKeloğlan üstünü değişmiş. Kılıcını, gürzünü de yanına almış. Bu oğlan az gitmiş, uz gitmiş; altı ay, bir güz gitmiş. Bir ormanlık dağa gelmiş. Ormanda giderken bir kaplan sesi duymuş. Sesin olduğu yere gitmiş. Bakmış ki kaplanın ayağına yalman batmış. Hemen atından inip kaplanın yanına varmış. Kaplanın ayağındaki yalmanı çıkarmış. Yarasına merhem sürüp bir güzel ayağını sarmış. Kaplan da demiş ki:\n\n— Ey insanoğlu! Dile benden, ne dilersen; sen dile, ben yapayım.\n\n— Ey kaplan! Ben senden ne dileyeyim?\n\n— Sen dile yeter ki.\n\n— Ey kaplan, o zaman senden bir tuluk süt istiyorum.\n\nKaplan ona bir tuluk sütü vermiş. Keloğlan binmiş atına, yola devam etmiş. Gide gide yine bir ormana gelmiş. Orada da bir ses duymuş. Bakmış ki bir aslan inliyormuş. Aslanın yanına gitmiş, bakmış ki onun da ayağına yalman batmış. Aslanın da ayağındaki yalmanı çıkarmış. Yarasına merhem sürmüş, yarayı sarmış. Aslan:\n\n— Ey insanoğlu! Dile benden, ne dilersen, demiş.\n\n— Ey aslan! Ben senden bir tuluk süt istiyorum.\n\nAslan ormandaki diğer aslanları da çağırmış. Demiş ki:\n\n— Bu insanoğluna bir tuluk süt verin.\n\nBütün aslanlar birleşmiş, Keloğlan’a bir tuluk süt vermişler. Keloğlan oradan atına binip ayrılmış. Sonra da bir yerde çadır kurmuş, ateş yakmış.\n\nKeloğlan burada kalsın. Gelelim, padişahın diğer damatlarına. Damatlar süt bulmak için büyük bir dağa çıkmışlar. Bu dağın karşısında büyük bir ışık görmüşler.\n\n— Şu karşıdaki ateşe doğru gidelim, demişler.\n\nAteşin yanına gelmişler. Geldikleri çadır da Memet’in çadırıymış. Memet bunları görünce tanımış. Padişahın damatları çadıra gelmişler. Selamlaşmışlar. Memet:\n\n— Hayırdır, buralarda ne geziyorsunuz, demiş. Damatlar:\n\n— Kayınbabamız hastalandı. İyileşmesi için aslan sütü lâzım. Biz aradık, bulamadık. Memet:\n\n— Bende var. Fakat bir şartla veririm, demiş.\n\n— Söyle şartını, eğer uygun olursa anlaşırız.\n\n— Atımın arka nalını çekerim, kızdırırım. Sonra da bunu sizlerin arkasına basarım. Bunu yaptırırsanız size sütü veririm.\n\nOrtanca damat karşı çıkmış, kabul etmemiş. Büyük damat:\n\n— Şartını kabul edelim. Padişah arkamıza bakacak değil ya, demiş.\n\nAnlaşmışlar. Keloğlan dediğini yapmış. Bu damatlar sütü almış. Dilde tez, vakitte geç bir zamanda memleketlerine gelmişler. Sütü karılarına vermişler. Padişahın kızları babalarına sütü içirmişler ama padişah bu sütü içtikten sonra daha da kötü olmuş.\n\nBu arada Memet, damatlar gidince çadırını toplamış. Onların arkasından padişahın memleketine gelmiş. Karısına seslenmiş:\n\n— Bak, sütü buldum. Babana götür, bunu içsin, demiş.\n\nKız bir bardak sütü almış, babasının yanına gitmiş:\n\n— Bak baba, kel damadın sana sütü getirdi. Artık bizim düğünümüzü edecek misin, etmeyecek misin? Padişah:\n\n— Diğer iki damadımın getirdiği sütlerden iyi olmadım da bunun getirdiği sütle mi iyi olacağım, demiş.\n\nKız, babasını dinlemeyip zorla sütü içirmiş. Sütü içen padişah iyileşmeye başlamış. Kızından bir bardak daha süt getirmesini istemiş.Kız:\n\n— Sana süt getiririm ama bir şartım var. Bizi dünya evine sokarsan olur, yoksa sütü vermem, demiş. Padişah:\n\n— Sen önce sütü getir. Sonra konuşuruz, demiş.\n\nKız sütü getirmiş. Padişah içmiş, tamamen iyileşmiş. Fakat bu gençlerin dünya evine girmesine izin vermemiş.\n\nBu arada padişah&nbsp; bir cirit oyunu çıkarmış. Ciritte kim damatlarını yenerse kızını ona verecekmiş. Memet, topal katırı yine istemiş. Kız, topal katırı alıp gelmiş. Memet o katırla biraz gittikten sonra cebinden atın kılını çıkarmış, yakmış. At:\n\n— Buyur ağa, deyip gelmiş.\n\nMemet elbisesini giymiş. İyice hızlanmış. Koşu meydanına gelmiş. Ciritte herkesi yenmiş. Padişah:\n\n— Şu atlıyı yakalayıp getirin, demiş.\n\nMemet’i yakalayıp padişahın yanına getirmişler. Bakmışlar ki kızın mendili Memet’in kolunda bağlıymış.\n\nKız, sevinerek babasının yanına gelmiş. Padişah yine evlenmelerine izin vermemiş.\n\nBu arada bir devlet, padişaha savaş açmış. Padişah bu savaşı kim kazanırsa kızını ona vereceğini söylemiş. Kızının yüzüğünü de savaşı kazanan delil olarak getirecekmiş. Memet, bütün düşmanları öldürüp kızın yüzüğünü almış. Memet yüzükle saraya gelmiş.\n\nKız bu durumu görünce hemen babasının yanına koşmuş, haber vermiş. Padişah inanmamış. Memet’i yanına çağırmış. Bakmış ki gerçekten de kızının yüzüğü ve mendili Memet’in elindeymiş.\n\nSonunda padişah ikna olmuş. Bunlara bir saray yaptırmış. Kırk gün, kırk gece düğün edip kızıyla Mehmet’i dünya evine sokmuş.\n\nBurası bitti.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "SÜRMELİ BEY, TELLİ SENEM, AKBİLEK VE ARİF BEY",
        "text": "Vaktiyle memleketin birinde bir köyde, Hızır isminde bir adam yaşarmış. Bu Hızır'ın da iki tane oğlu varmış. Oğullarının birisinin ismi Arif Bey, diğerinin ismi de Sürmeli Bey imiş. Gün gelmiş, vakit geçmiş. Bu iki oğul yetişmişler. İkisi de delikanlılık yaşına gelmişler.&nbsp;Arif Bey'i, annesi ile babası evlendirmeye karar vermişler. Yakın köylerde de bir adamın iki tane kızı varmış. Bunlardan bir tanesinin ismi Telli Senem, diğerinin ismi de Akbilek imiş. Akbilek kız, büyük kızmış. Arif Bey’i, Akbilek kızla nişanlandırmaya karar vermişler. Sonunda da Akbilek kızla nişanlandırmışlar. Bunlar bir müddet nişanlı kaldıktan sonra Akbilek kızı gelin etmişler. Anlı, şanlı bir düğünle kızı alıp getirmişler.\n\nAradan üç, beş ay geçmiş. Sürmeli Bey, Akbilek kıza içten içe âşık olmuş. Ama bunu ne Akbilek kıza söyleyebilmiş ne de başka bir kimseye söyleyebilmiş. Ancak zaman içinde bu durumu Sürmeli Bey'in annesi ile babası sezmiş. Bunun için kendi aralarında Sürmeli Bey'e Akbilek kızın kardeşi olan Telli Senem'i almaya karar vermişler. Varmışlar Telli Senem'in yanına. Telli Senem, Sürmeli Bey'i beğenmiş. Sürmeli Bey de Telli Senem'i beğenmiş. Bunların arasında orada bir nişan yapmışlar.\n\nAradan biraz zaman geçince Sürmeli Bey, nişanlısına hediye göndermek için amcasının oğluyla anlaşmış. Bunun için bir heybe hazırlamış. Heybeyi doldurmuş. Telli Senem'in hediyelerini, heybenin içine koymuş. Amcasının oğluna vererek nişanlısına göndermiş. Sürmeli Bey'in amcasının oğlu, Telli Senem'e hediyeleri götürmek için yola koyulmuş. Epey bir müddet gittikten sonra Telli Senem'in köyüne ulaşmış. Telli Senem'i görür görmez ona vurulmuş. Ay der, ben güzelim; Telli Senem der, ben güzelim. Telli Senem'de göz alıcı bir güzellik varmış. Neyse, orada hiçbir şey belli etmeden hediyeleri vermiş ve tekrar dönmek için yola koyulmuş.&nbsp;Yolda gelirken bu Sürmeli Bey'in amcasının oğlunun aklına bir kurnazlık gelmiş:&nbsp;Telli Senem hakkında olmayan şeyleri söyleyecek. Telli Senem'e iftira atacaktı. Böylelikle Sürmeli Bey, Telli Senem'den vazgeçecek ve kendisi Telli Senem'e sahip olabilecekti.\n\nEpey bir yol kat ettikten sonra köylerine varmış. Meclise girmiş. Hoşbeşten sonra Sürmeli Bey ile amcasının oğlu yalnız kalmışlar. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen Sürmeli Bey'in amcasının oğlu, Sürmeli Bey'e demiş ki:\n\n— Sen ne yaptın, amca oğlu? Varmışsın, bir kötü kadınla nişanlanmışsın. Ne kadar zamandır da peşindesin. Yol yakınken dönmelisin.\n\nSürmeli Bey buna inanmış ve çok üzülmüş. Sabah olmasını beklemiş. Öfkesinden sabaha kadar gözüne biraz olsun uyku da girmemiş. Sabahın ilk ışığıyla beraber Sürmeli Bey, nişanlısı Telli Senem'in yanına gitmek için yola çıkmış.&nbsp;Sürmeli Bey epey bir zaman yol gittikten sonra, en sonunda nişanlısı Telli Senem'in köyüne varmış. Vardığında Telli Senem'i cariyeleri ile bahçede gezinirken görmüş. Telli Senem, uzaktan bir atlının kendilerine doğru hızla yaklaştığını&nbsp;fark etmiş. Bir de bakmış ki uzaktan hızla gelen atlı, nişanlısı Sürmeli Bey imiş. Sürmeli Bey bunların yanına gelmiş ve demiş ki:\n\n— Yemin ettim, gidiyorum sevgilim,\n\n&nbsp;Konuş gayri yarin ile, eşin ile,\n\n&nbsp;Bana böyle acı haber duyuldu,\n\n&nbsp;Döverim bağrımı, kara taş ile.\n\nBunun üzerine Telli Senem demiş ki:\n\n— Nedir oğlan, nedir varan haberim,\n\n&nbsp;Onu söyle, evde yoktur pederim,\n\n&nbsp;Bu kadar mı çirkin, bitmez kaderim,\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;Yoksa gelin olmam, telli başım ile, deyip söyleşmişler.\n\nTelli Senem, bunu inandıramamış. Sürmeli Bey de alıp başını gitmiş. Gittikten birkaç gün sonra tekrar aklına gelmiş. Nişanlısının köyünün yakınlarına kadar tekrar gelmiş ama köye girmekten vazgeçmiş. Geri dönmüş.\n\nAradan bir hafta, on gün geçince nişanlısına Sürmeli Bey'i sormuşlar. Onun da Sürmeli Bey'den haberi yokmuş. Evde de olmadığını duyunca Telli Senem, üzüntüden bayılmış. Cariyeler hemen su dökmüş, uyandırmışlar ama bu durum Telli Senem'i derinden yaralamış.\n\nAradan altı, yedi ay geçmiş. Ama Sürmeli Bey henüz eve dönmemiş. Bunun üzerine kardeşi Arif Bey, Sürmeli Bey'i aramaya çıkmış. Arif Bey bunu epey bir zaman aramış. En sonunda Sürmeli Bey'i Halep'te bulmuş. Vardığında kardeşini bir ağaya hizmetçi durmuş olarak bulmuş. Bunun yanına gitmiş. Kardeşine geri dön diye, çok yalvarıp yakarmış.&nbsp;Bunun üzerine Arif Bey demiş ki:\n\n— Çukurova yanar, yanar kül olur,\n\n&nbsp; &nbsp;Her avı bir alıcı kurt olur,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sen gitmezsen yüreğime dert olur.\n\n&nbsp;&nbsp; Kalk kardeş, gidelim sılaya doğru.\n\nSürmeli Bey demiş ki:\n\n— Gitmem kardeş, gitmem sıla düzüne,\n\n&nbsp;&nbsp; Vücudumu yorma, bakmam yüzüne,\n\n&nbsp;&nbsp; Benden selam söylen zalim kızına,\n\n&nbsp;&nbsp; Sıla da bir gurbet de bir bana.\n\nBunlar bir zaman söyleştilerse de Sürmeli Bey:\n\n— Yok, gitmem, demiş.\n\nO arada zaman geçerken Sürmeli Bey üzüntüsünden hastalanmış. Yatağa düşmüş. Günden güne durumu iyice kötüleşmiş. Bir gün kardeşi Arif Bey, başında olduğu hâlde yatağında ölmüş.&nbsp;Sürmeli Bey ölünce ağanın oradaki adamları da Sürmeli Bey'i sen öldürdün diye, Arif Bey'i alıp zindana atmışlar. Zindanda tam yedi sene yatmış. Yedi sene sonunda bu, zindandan çıkmış. Oradan bir yolunu bulup zindancıları atlatmış ve kaçmış. Epey bir zaman yol kat etmiş, at ile yol sürmüş. Uzunca bir süreden sonra köylerinin yakınlarına gelmiş. Gelmiş ki ne görsün? Kendi evlerinden bir cenaze çıkıyormuş. Eve gitmiş ki hanımı Akbilek'in cenazesiymiş. Arif Bey'in ayrılığına dayanamayan Akbilek kız, hastalanıp yatağa düşmüş. En sonunda da ölmüş.&nbsp;Komşular bunları teselli etmişler, acılarını paylaşmışlar. Aradan zaman geçince yakınları, komşuları bu Arif Bey'e demişler ki:\n\n— İşte, böyle böyle. Sen gidince bir yalan olduğu ortaya çıktı. Annen baban da öldü. Hanımın da öldü. Ağabeyin Sürmeli Bey de öldü. Gel, Sürmeli Bey'in nişanlısı Telli Senem'i sana alalım.\n\nTabi, bu arada araya nifak sokanlar yine olmuş. Bunun üzerine Arif Bey alıp başını uzaklara gitmiş. Epey bir dolaşmış. En sonunda yine yakınları, komşuları araya girmiş. Telli Senem ile Arif Bey'i razı etmişler. Bunlar evlenmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ŞAHMERAN'IN YÜZÜĞÜ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde bir kadınla oğlu birlikte yaşarlarmış. Bu kadınla oğlu çok fakirlermiş ve yokluk içinde yaşıyorlarmış. Oğlan her gün çıkar, köy köy gezer. Herkesten yardım toplarmış.\n\nGünlerden bir gün, yine böyle köylerden un, bulgur, ne toplayabildiyse toplamış ve evinin yoluna koyulmuş. Yolda giderken dere kenarında toplanmış bir kuş sürüsü görmüş. Kuşların biri konuyor, biri kalkıyormuş. Merak eden çocuk, neler olduğunu görmek için biraz daha yaklaşmış. Kuşların inip kalktığı yerde bir yılan yavrusu duruyormuş. Kuşlar yavruyu bir iki yerinden yaralamışlar. Yılanın bu durumuna üzülen çocuk, onu alıp eve götürmüş. Annesi:\n\n— Ne yapacaksın oğlum bu yılanı? Zaten zar zor geçiniyoruz, demiş.\n\nBunun üzerine çocuk, annesine şöyle demiş:\n\n— Anneciğim, bizim ineğin dört tane memesi var. Birinden akan süt bana, birinden akan süt yılana, diğer ikisi de sana olsun, demiş.\n\nAnnesi kabul edince, bir sepet bulup yılanı onun altına koymuş ve beslemeye başlamış.\n\nGünlerden bir gün, çocuk yine yardım alabilmek için köyleri dolaşıyormuş. Bir köyde yürürken, çocukların küçük bir kediyi ortalarına alıp taşladıklarını görmüş. Durmaları ve vurmamaları için çocukları uyarmış. Bakmış ki çocuklar durmuyorlar, kediyi beş kuruşa satın almak istediğini söylemiş. Çocuklar satmayı kabul edince, kediyi alıp evine götürmüş. Annesi bu yavruyu görünce oğluna şöyle demiş:\n\n— Biz zaten geçinemiyoruz. Bu hayvanlara nasıl bakarız, bunları neyle besleriz? Çocuk:\n\n— Olsun anne. Ben bir çaresini bulur, ona da bakarım, demiş.\n\nYine yollara düşen çocuk, bu sefer de savunmasız bir köpek yavrusuna rastlamış ve ona da acıyıp eve götürmüş. Annesi kızmış&nbsp;kızmasına ama oğluna söz geçirememiş. Bu yavruyla birlikte küçük çocuğun bir yılan, bir kedi ve bir de köpeği olmuş.\n\nGün olmuş, devran dönmüş. Aradan uzun zaman geçmiş. Bu anne ve oğlun fakirlikleri az da olsa dinmiş. Bir gün oğlan, annesine:\n\n— Bana gidip padişahın kızını isteyeceksin, demiş.\n\nAnnesi, olmaz&nbsp;dese de oğluna söz geçirememiş. Sarayda bir altın, bir de gümüş sandalye varmış. Misafir olarak gidenler gümüş sandalyeye, görücü olarak gidenler ise altın sandalyeye otururlarmış. Yaşlı kadın, saray avlusuna vardığında öyle yorgunmuş ki yanlışlıkla gidip gümüş sandalyeye oturmuş. Kadının gümüş sandalyeye oturduğunu gören hizmetçiler, padişaha gidip bir misafiri olduğunu söylemişler. Padişah:\n\n— Yine halktan biriyse ne istediğini sorun, sonra da hazineden iki altın verin gitsin, demiş.\n\nHizmetçiler kadının yanına gidip ne istediğini sormuşlar. Kadın padişahın kızını istemeye geldiğini söyleyince, hizmetçiler gülüşmüşler. Daha sonra içlerinden bir tanesi:\n\n— Be kadın! Sen bu fakir hâlinde neyine güvenip padişahın kızını istersin, diye sormuş.\n\nYaşlı kadının cevabına fırsat bile vermeden, eline iki altın tutuşturup göndermişler. Yaşlı kadın eve vardığında oğlu sabırsızlıkla onu bekliyormuş. Annesine neler olduğunu sormuş. Kadın ise oğluna üzgün bir hâlde istediğinin olmadığını, saraydan kovulduğunu anlatmış.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Delikanlı beslediği yılanı, sepetin altından çıkarmaya karar vermiş. Sepeti kaldırıp yılanına bir bakmış ki kalınlığı bir insan gövdesinin kalınlığına yaklaşmış. Bunu gören delikanlı, neredeyse küçük dilini yutacakmış. Yılanı sürükleyerek dışarı çıkarmış. Sanki yıllardır uyuduğu bir uykudan uyanıyormuş gibi, yılan bir o yana bir bu yana kıvrılıp duruyormuş. Bunlar olup bittikten sonra, yılan birden dile gelmiş ve şöyle söylemiş:\n\n— Ey insanoğlu! Ben Şahmeran’ın kızıyım. Bin sırtıma, yum gözünü.\n\nÇocuk yılanın söylediklerini yapmış ve yola çıkmışlar. Bir zaman sonra yılan delikanlıya gözlerini açmasını söylemiş. Delikanlı gözlerini açtığında bir de bakmış ki hiç bilmediği, hiç görmediği bir dağın tepesindeler. Yılan, delikanlıya dönerek şöyle demiş:\n\n— Biraz sonra bir kapı açılacak. İlk odada bizi yılanlar bekleyecek, ikinci odada karşımıza örümcekler çıkacak, üçüncü odada akrepleri göreceğiz ve en sonunda annemin olduğu odaya varacağız.\n\nYılanın söylediği gibi kapılar açılmaya başlamış ve delikanlı ile yılan, bu odalardan tek tek geçerek ilerlemişler. Bu yollardan geçerken yılan, delikanlıya şöyle demiş:\n\n— Annemin parmağında bir yüzük vardır. Sana ne istediğini sorduğunda, ona hiçbir şey istemediğini, sadece parmağındaki yüzüğü istediğini söyleyeceksin.\n\nDelikanlı yılanın söylediklerini dikkatlice dinlemiş ve yılanla birlikte bütün odaları geçtikten sonra, sonunda Şahmeran’ın yanına varmışlar. Oraya gittiklerinde, yavrusunu gören Şahmeran çok sevinmiş ve kızına nasıl hayatta kaldığını sormuş. Yılan bütün olanı&nbsp;biteni; delikanlının kendisine ne kadar iyi baktığını anlatmış. Bunun üzerine Şahmeran:\n\n— Söyle dileğini, vereyim muradını, demiş.\n\nDelikanlı, yılanla yolda anlaştığı gibi yapmış ve şöyle söylemiş:\n\n— Hiçbir şeyde gözüm yoktur, yalnızca parmağındaki yüzüğü isterim. Şahmeran:\n\n— Aslında benden büyük bir şey istiyorsun. Ama madem sen benim kızımı kurtardın, ben de sana bu hediyeyi vereceğim, demiş.\n\nYüzüğü kendi parmağından çıkartıp delikanlının parmağına takmış.\n\nŞahmeran’ın yavrusu, delikanlıyı yanına alıp yine geldikleri odalardan geçirerek aynı dağın tepesine ulaştırmış. Oraya vardıklarında yılan şöyle söylemiş:\n\n— Bak delikanlı, eğer dilini bu yüzüğe sürersen, karşına bir Arap çıkacak. Sana dileğini soracak. Ondan her istediğini dileyebilirsin, demiş.\n\nBunları söyledikten sonra, yılan ortadan kaybolmuş. Delikanlı, yılanın söylediklerinin doğru olup olmadığını çok merak ediyormuş. Bunu anlamak için, dilini yüzüğe değdirmiş. Bunu yapmasıyla birlikte, karşısına dev gibi bir Arap dikilmiş. Delikanlıya baktıktan sonra, kalın ve gür bir sesle:\n\n— Söyle dileğini, vereyim muradını, demiş.\n\nDelikanlı biraz düşündükten sonra, dileğini söylemiş:\n\n— Bana bir heybe vereceksin, iki gözü de altın dolu olacak. Üzerime bir takım elbise, altıma iyi bir at vereceksin. Evimin önünde de kırk kazan yemek pişecek ve kırk kazanın kırkında da ayrı yemek olacak.\n\nDileğini söyler söylemez, atının üzerinde iki gözü de altın dolu bir heybe ve onun üzerinde de güzel elbiseler hazır olmuş. Delikanlı elbiseleri giyinip atına atladığı gibi evine varmış. Kapıyı çalınca, annesi kapıda kimin olduğunu sormuş ve oğlunun sesini duyunca sevinçle kapıyı açmış. Oğlunu öyle görünce çok şaşırmış. Ona ne olduğunu ve o güzel şeyleri nereden bulduğunu sormuş. Annesine bütün olanı, biteni anlatan delikanlı; sonra annesine evlerinin bahçesine çıkıp bakmasını söylemiş. Yaşlı kadın bahçede kaynayan kırk kazanı görünce şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememiş.\n\nDelikanlı, tellâllar tutup köyün her bir yanına haber salmış. Herkesi, evine yemek yemeye davet etmiş. Bir sürü insan, gelip kırk kazanda kaynayan yemeklerden yemişler. Bu olay, padişahın kulağına gitmiş. Bir fakirin, bu kadar misafiri nasıl ağırladığını merak etmiş. Araştırmış, soruşturmuş, en sonunda delikanlıyı huzuruna çağırtmış. Ne yaptıysa, ne ettiyse bir türlü delikanlının ağzından lâf alamamış. Hazır gitmişken, padişahın kızını da isteyen delikanlıya, padişahın cevabı sert olmuş:\n\n— Üç&nbsp;beş misafir ağırladın diye, kızımı isteme hakkına sahip olduğunu mu sanıyorsun? Benim kızım saraylarda yaşamaya lâyıktır, senin fakir kulübeni ne yapsın, demiş.\n\nBu cevaba çok sinirlenen delikanlı, saraydan çıkar çıkmaz yüzüğüne dilini sürmüş. Arap karşısına çıkıp dileğini sormuş. Bunun üzerine delikanlı dileğini söylemiş:\n\n— Evimin yerinde öyle bir saray olmalı ki padişahın sarayı benim sarayımın görkeminden güneş görmesin.\n\nDileğini söylemesi ile birlikte, padişahın sarayının üzerine büyük bir gölge düşmüş. Evine vardığında, eski kulübesinin yerinde muhteşem bir sarayın yükseldiğini görmüş. Padişah, sarayındaki aydınlığın nasıl birden karanlığa dönüştüğünü merak ederek&nbsp;hizmetçilerine sormuş. Hizmetçiler araştırmışlar ve padişaha, bunun saraydan kovduğu delikanlının sarayının gölgesi olduğunu söylemişler. Bunu duyan padişah, delikanlıyı saraydan kovduğuna çok pişman olmuş.\n\nDelikanlı, artık padişahın kızını vereceğinden eminmiş. Annesini kızı istemesi için saraya göndermiş. Yaşlı kadın, saray avlusundaki altın sandalyeye oturup padişahtan kızını istemiş. Bu kadar zenginliğe sahip bir adamı geri çeviremeyen padişah, kızını vermiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. İnsanlar doyasıya yiyip içmişler, eğlenmişler.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Padişahın kızı dayanamayıp delikanlıya sormuş:\n\n— Sen çok fakir biriydin. Bu kadar altını, parayı nasıl kazandın, nereden buldun?\n\nDelikanlı cevap vermek istememiş. Fakat kız o kadar çok ısrar etmiş ki dayanamayıp yüzüğü ve yüzüğün tılsımını anlatmış. Kızın başka bir sevgilisi olduğu için, delikanlıdan kurtulmayı planlıyormuş. Bunun çok iyi bir fırsat olduğunu düşünmüş. Delikanlıyı oyuna getirmek için şöyle söylemiş:\n\n— Ben bu yüzüğün gücüne inanmıyorum. Sen bu yüzüğü benim parmağıma tak, kedini ve köpeğini alıp bir ava çık. Ben yüzüğü kullanarak, sizi avdan getirmeye çalışayım. Eğer yüzüğün gücü buna yeterse, sana inanırım.\n\nDelikanlı bunu kabul etmiş, kedisini ve köpeğini alıp ava çıkmış. Yüzüğü ele geçiren prenses, delikanlının dediğini yapıp yüzüğe dilini sürmüş. Dev Arap, onun da karşısına çıkmış ve dileğini sormuş. Bunun üzerine kız, dileğini söylemiş:\n\n— Kocamın sarayını alıp Akdeniz ve Karadeniz’in tam ortasına yerleştir. Sarayın içine de sevdiğim adamı koy.\n\nKızın maksadı, kocasının onları bulmasını engellemekmiş. Dev, kızın dileğini yerine getirmiş, sarayı istediği yere taşımış. Bu arada kocası gittiği yerde beklemekten usanmış ve geri dönmüş. Tabii ki döndüğünde sarayını yerinde bulamamış. Sarayın yerinde eski evleri duruyormuş. Annesi bütün olanı&nbsp;biteni; kızın dileğini oğluna anlatmış. Kızdan gönlü geçen delikanlı, yüzüğünü geri almak için yola düşmüş.\n\nDelikanlı, kedisi ve köpeği ile birlikte az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda sarayı görebileceği bir deniz kıyısına varmış. Köpek yüzebildiği için, kediyi de sırtına alıp suya atlamış ve saraya doğru ilerlemiş. Saraya varmışlar. Köpek etrafı kontrol ederken, kedi de sarayın bacasından içeriye girmiş. Prensesin odasına gitmiş. Prenses yatağında uyuyormuş. Kedi kuyruğunu prensesin burnuna sürmeye başlamış. Kuyruğu sürmesiyle, prenses birdenbire hapşırıvermiş. Hapşırınca, ağzında sakladığı yüzük de yere yuvarlanmış. Kedi yüzüğü görür görmez ağzına alıp geldiği yerden geri dönerek saraydan çıkmış. Dışarı çıktığında köpek:\n\n— Yüzüğü bana ver. Sen gevezesin, şimdi balıklarla falan konuşur, yüzüğü ağzından düşürürsün, demiş.\n\nBunu kabul etmeyen kedi, köpek ile tartışmaya başlamış. Fakat geri dönüşte yüzemeyeceğini bilen kedi, mecburen yüzüğü köpeğe vermiş.\n\nKedi ile köpek denize atlayıp sahiplerine doğru yüzmeye başlamışlar. Tam kıyıya yaklaştıklarında, yanlarından heybetli bir balık geçmiş. Balığı gören köpek, birdenbire havlayınca, yüzük ağzından denize düşmüş. Köpeğin havladığı balık, düşen yüzüğü hop diye yutuvermiş. Kedi ile köpek karaya çıkmışlar. Fakat yüzük akıllarından çıkmıyormuş. Sahiplerine nasıl hesap vereceklerini düşünürken, kıyada denize olta atıp balık tutan adamları görmüşler. Adamlar kendi aralarında, sabahtan beri uğraşıp hiç balık tutamadıklarını konuşuyorlarmış. İçlerinden bir tanesi kedi ile köpeği göstererek:\n\n— Şu kedi ile köpeğe bakın, arkadaş olmuşlar. Gelin, bunların şansına bir kere daha oltalarımızı denize atalım, demiş.\n\nOltalarını denize atıp beklemeye başlamışlar. Beklemeleri sonuç vermiş ve çok büyük bir balık yakalamışlar. Adamlardan bir tanesi:\n\n— Balığı onlara verelim, demiş.\n\nDiğer adam vermeyi kabul etmemiş ve bundan sonrakini vermeyi teklif etmiş. Fakat üçüncü arkadaşları, oltayı onların şansına attıklarını ve balığı vermeleri gerektiğini söyleyerek&nbsp;balığı kedi ile köpeğe vermiş. Balığı tanıyan kurnaz kedi, hemen solungaç tarafından yemeye başlamış ve yüzüğü bulmuş. Bulmuş bulmasına ama köpeğe söylemeden&nbsp;dilinin altına saklamış. Sonra da köpeğe dönüp:\n\n— Kardeş, ben bir tuvalete gideyim, sonra gelirim, deyip oradan uzaklaşmış.\n\nKedinin maksadı, yüzüğü sahibine yalnız ulaştırıp onun takdirini kazanmakmış. Kedinin gelmesini bekleyen köpek, kandırıldığını anlayınca koşmaya başlamış. Yavaş giden kediye yetişen köpek, ağzında sakladığı yüzüğü kediden alıp sahibine ulaştırmış. Yüzüğü eline geçiren delikanlı, hemen dilini sürmüş ve gelen dev Arap’tan sarayını eski yerine götürmesini istemiş. Saray onlarla birlikte eski yerine tekrar yerleşmiş. Hemen padişahı bulan delikanlı, kızı ve sevgilisini ona gösterip prensesten ayrılmış. Kendine güzeller güzeli ve iyi kalpli bir kız bulan delikanlı, onunla evlenmiş ve hayvanları ile birlikte ömür boyu çok mutlu yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "ŞEMSİ BEĞENDİ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Çok söylemesi, günahmış. Bir genç delikanlı varmış. Çok fakirmiş. Dışarıda biraz dolaşayım, kâr getireyim, diye bir köye varmış. Orada tellâllar:\n\n— Bir gün cefa çeken, kırk gün sefa sürecek, diye bağırıyorlarmış. Oğlan:\n\n— Bir cefada ne var, ayağımdan assalar ölmem, demiş. Delikanlı:\n\n— Ben varım, tamam, demiş.\n\nOraya varmış. Bir dağın dibine varınca onlar da tutmuşlar, koca bir katırı kesmişler. Yüzmüşler, yüzmemişler. İçinden karnını çıkarmadan pisliğini boşaltmışlar. Bunu katırın karnının içine sokmuşlar. Ağzını, gözünü çeke çeke dikmişler. Oğlana biraz nefes almaya yer koymuşlar.\n\n— Hiç korkma, sana bir şey olmaz, demişler. Delikanlı:\n\n— Bir gün cefada ne var? Çekerim, demiş.\n\nOnlar geri çekilmişler. Ondan sonra kuzgunlar, kargalar gelmişler. Bunu kaldırmışlar Uludağ'ın başına çıkarmışlar. Oraya çıkarmışlar leşi yemeye başlamışlar. Bu zorlamış, leşin içinden çıkmış. Bir de bakmış ki dağın tepesindeymiş. Aşağıya bakmış, dağ ne kadar yüksek ise aşağıdaki adamlar kuş kadar görünüyormuş. Aşağıdakilere bağırmış:\n\n— Beni buraya çıkardılar, ben ne yapacağım, nasıl ineceğim, demiş. Onlar demiş ki:\n\n— Oradaki bütün taşları aşağıya at, seni indiririz, demişler.\n\nO taşların da hepsi altınmış. Bu, bütün taşları atmış, atmış. Onlar almış, yüklemiş. Delikanlı bakmış ki onlar gidiyor:\n\n— Nereye gidiyorsunuz? Beni indirecektiniz, demiş.\n\n— Daha seni indiremeyiz. Çıkmayacaktın oraya, sen o dağın başında kalacaksın, demişler. Delikanlı:\n\n— Ne yapacağım şimdi? Allah, sen yetiş! Ya Rabb’im, sen yardımcım ol, demiş.\n\nOraya, buraya dolanırken bir davar yolu varmış. O bir cılga* bulmuş, o cılgayla dolana, dolana aşağıya inmiş. İnmiş ama dışarıya değil dağın içine inmiş. Orada bir adam varmış. Büyük bir odanın içinde bir havuz varmış. Adam:\n\n— İnsanoğlu, sen nereden geldin, demiş.\n\nDelikanlı, başından geçenleri anlatmış.\n\n— Böyle böyle oldu, ben buraya bir cılgayla geldim.\n\nOrada bir gün, iki gün durmuş. Oraya da kuşlar senede bir kere yıkanmaya gelirmiş. Demiş ki:\n\n— Buraya kuş misafirlerim gelecek. Bunlardan birinden tutabilirsen bunlar seni dışarı çıkarır, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Bir gün üç tane kuş gelmiş. Havuzun yanına inmişler. Kuş donlarını çıkarmışlar, ortaya birbirinden güzel üç kız çıkmış. Onlar soyunurken biri:\n\n— Burada bir insanoğlu kokusu var, demiş. Diğer iki kuş:\n\n— Yok, kimse yok, demişler. Delikanlı düşünmüş:\n\n— Şimdi ne yapacağım, demiş. Adam:\n\n— Hangisinin gömleğinden kaparsan o gidemez, senin yanında kalır, demiş.\n\nBirinin gömleğinden tutmuş, sarılmış. Kızın adı Şemsi Beğendi’ymiş. Öteki kuşlar bunu görünce pır uçmuş, pencereye konmuşlar. Şemsi Beğendi burada kız olmuş, kalmış. Kızın gömleğini oğlan saklamış. Kız da bunu almış, dışarı çıkarmış. Delikanlı oradan çıkınca kızı almış, memleketine getirmiş. Sonra delikanlı kızın gömleğini nereye saklayacağını şaşırmış. Kız gömleği alsa uçup gidecekmiş. Bu yüzden gömleği kızın eline vermemiş. Bu adam, kızın haberi yok sanıp evin duvarını yıkmış, tabanına gömleği gömmüş. Ondan sonra binayı yaptırmış. Ondan sonra kız kendi kendine:\n\n— Ben onu ortaya çıkarırım, demiş.\n\nOğlan bir yere gitmiş. Kız gömleğini bulmuş, giymiş. Kuş olmuş, pencerenin önüne konmuş. Oraya konmuş, oğlan gelmiş.\n\n— Gömleğimi sakladın. Ben buldum, gidiyorum. Eğer beni aramak, bulmak istersen Hint’te, Yemen’de ara. O zaman bulursun, demiş.\n\nOndan sonra kız uçmuş, geçip gitmiş. Adam kalmış yalnız başına. Bu kızı nasıl bulurum, diye düşünmüş, taşınmış. Oğlan kızı ilk gördüğü yere gitmeye karar vermiş. Yine oraya çıkmak istemiş. Senede bir defa altın için oraya adam çıkartırlarmış. Gene oğlan oraya varmış. Yine tellâllar bağırıyormuş:\n\n— Bir gün cefa çeken, kırk gün sefa sürecek, diye. Delikanlı yine:\n\n— Ben hazırım, demiş.\n\nYine katırı kesmişler, bu oğlanı içine tıkmışlar. Nefes almaya bir yer koymuşlar. Katırın karnını dikmişler. Yine kargalar, kuzgunlar bunu dağın başına çıkarmışlar. Gene aşağıdan bağırıyorlarmış:\n\n— Oradaki taşları bize at, diye.\n\n— Yok, o geçti. Bir kere çıkıp attım, dünyanın altınını götürdünüz, demiş. Atmamış.\n\nYolu bildiği için gene dolana, dolana aşağıya inmiş. Dışarı değil, dağın dibine inmiş. Gitmiş, o havuzun başına varmış. O havuzun sahibi:\n\n— Gene mi geldin sen buraya, demiş.\n\n— Kızı kaçırdım. Kuş olup uçtu. Kızın arkasına geldim, demiş. Adam:\n\n— Onların gelmesine bir hafta kaldı, demiş.\n\n— Bir hafta burada benim yanımda dur, demiş.\n\nÜç gün, beş gün derken bir hafta o adamın yanında durmuş. Kuşlar yine gelmiş. Şemsi Beğendi:\n\n— Yine burada adam eti kokuyor, burada insanoğlu var, demiş. Öteki kızlar:\n\n— Yok, demişler.\n\nSoyunmuşlar. Havuza girmişler. Yine oğlan kızın gömleğini alayım derken nasıl ettiyse kız, oğlanın elinden gömleği almış. Oğlan tutamamış. Kız gömleği alıp uçmuş, çekip gitmiş. Oğlan da kaderine razı olmuş, ikisi de yiyip, içip muradına geçmiş.\n\n*cılga: Patika yol\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ŞINGIL İLE MINGIL",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Pireler berber, develer tellâl iken…\n\nBir keçi, iki de yavrusu varmış. Bunlardan birinin adı Şıngıl, diğerininki Mıngıl imiş. Bu keçi sürekli:\n\n— Ben evde yokken kimseye kapıyı açmayın, diye yavrularına öğüt verirmiş.\n\n— Eğer ben, “Mememle süt getirdim, ağzımla ot getirdim” dersem kapıyı açın, dermiş.\n\nKeçinin bu sözlerini kurt duymuş. Keçi yine bir gün yavrularını eve bırakıp gitmiş. Bunu gören kurt, keçi gittikten sonra kapıyı çalmış.\n\n— Tık tık tık…\n\n— Açın kapıyı yavrularım ağzımla ot, mememle süt getirdim.\n\nYavrular kapının altından bir bakalım demiş ve ayaklarının siyah olduğunu görerek:\n\n— Bizim annemizin ayakları beyazdı, seninkiler siyah, demişler.\n\nBunun üzerine kurt bir değirmene varmış. Ayaklarını bir güzel una bulamış, tekrar keçilerin evine gitmiş:\n\n— Tık tık tık…\n\n— Açın kapıyı, yavrularım. Ağzımla ot, mememle süt getirdim.\n\nBakmışlar ki ayakları bembeyaz, kesin annemiz demiş ve kapıyı açmışlar. Kapıyı açmalarıyla kaçmaları bir olmuş. Ama kurt, Şıngıl’ı yemiş. Mıngıl ise tandırın içine kaçmış. Gözü doymayan kurt biraz beklemek ve gelecek olan annelerini de yemek istemiş.\n\nBir süre sonra anneleri gelmiş. Tabi durumu anlamış. Çok zeki olduğundan bunu anladığını hissettirmemiş. Kurda:\n\n— Kurt kardeş, otur sana çörek yapayım da ye, demiş.\n\nBir süre sonra da kurdu, kendine yardım etmesi için yanına çağırmış. Kurdun bir anlık boşluğunu yakalamış ve kurdu tandıra itmiş, düşürmüş. Kurt yanmış ve ölmüş. Mıngıl ise tandırın deliğinden çıkarak kurtulmuş. Bu olay Mıngıl için büyük bir ders olmuş ve annesiyle mutlu bir ömür geçirmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "TAHTA TAMAŞ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'tan başka kimse yokmuş. Bir anne, baba ile bir kızları varmış. Kızın annesinin bir çift bileziği varmış. Kızı her gün annesine:\n\n— Anne, sen ölürsen bu bilezikler ne olacak, dermiş. Bilezikler annesinin kolunu sıkarmış. Babası da:\n\n— Bu bilezikler kimin kolunu sıkarsa ben onu alacağım. Aynı annen gibi birisiyle evleneceğim, dermiş.\n\nO sıralarda kızın annesi hastalanmış ve ölmüş. Bilezikleri kaldırıp saklamışlar. Bu adam da kendine uygun bir eş aramaya başlamış. Kız annesinin bileziklerini aramış. Sonra da demiş ki:\n\n— Bakayım, annemin bilezikleri bana oluyor mu, demiş. Bilezikleri kız bulmuş ve koluna takmış. Koluna bilezikleri takınca sıkmış ve daha çıkaramamış. Kız:\n\n— Babam beni görürse bana karşı yanlış düşünür. Ben ne yapayım bunları, diyerek ağlamaya başlamış.\n\nBabası abdest almak için eve gelmiş ve kızına:\n\n— Kızım ne oldu koluna, bağlamışsın, demiş. Kız:\n\n— Baba kolumu kestim, demiş.\n\nBir gün, iki gün sonra babası merak etmiş:\n\n— Kızım, aç bakayım kolunu. Bu ne yarası böyle, demiş. Zorla kızın kolunu açmış, bakmış ki annesinin bilezikleri kolunda. Kolunu sıkmış. Babası:\n\n— Tamam kızım, ben seninle evleneceğim. Bilezikler kollarını sıkmış, aynı annen gibi olmuşsun, demiş.\n\nBu kız babasının böyle demesi üzerine evden kaçmış. Evden kaçtıktan sonra gezmeye başlamış. Gezerken bir padişah rast gelmiş. Padişah:\n\n— Sen kimsin, demiş. Kız:\n\n— Ben yanında besleme olarak çalışabileceğim bir adam arıyorum, demiş. Padişah:\n\n— Bana da bir besleme lazım. Gel, eve götüreyim seni, demiş. Padişah bu kızı almış, evine götürmüş. Padişah:\n\n— Adın ne?\n\n— Tahta Tamaş.\n\nAma bu kızın nikabı varmış. Kız onun içinde duruyormuş. Bu kızı evdeki kadınlar görünce çok sevinmişler. Bizim kazları otlatsın, demişler. Sabah olmuş. Bir gün kazları otlatmış, getirmiş. Evdeki kadınlar sormuş:\n\n— Adın ne?\n\n— Tahta Tamaş, demiş kız.\n\nEvdekiler artık Tahta Tamaş aşağı, Tahta Tamaş yukarı diye seslenip duruyorlarmış. Bu kızın her yeri tahtaymış. Bir gün evin hanımı kıza:\n\n— Kızım kazları otlat, ekmeğini de filan yere koydum. Yakınlarda bir düğün varmış, biz düğüne gideceğiz. Sen kazları otlat, içeriye koy. Filan yerdeki ekmeğini de alıp ye, demiş. Tahta Tamaş:\n\n— Hanımım beni de götürün, demiş. Ev hanımı:\n\n— Senin üstün başın kaz kokuyor, sen gidemezsin, demiş. Bu kadının bir de güzel oğlu varmış. Kız içinden:\n\n— Siz gidin, ben size gösteririm, demiş.\n\nKız kazları otlatmış, gelmiş. Mikabını çıkarmış, giyinmiş, kuşanmış. Altınlarını takmış, gitmiş düğüne. Yanında duran kadın:\n\n— Açılın, güzel geldi; açılın, güzel geldi, demiş.\n\nKızın dünyaya şavkı vuruyormuş. Öyle güzelmiş, öyle güzelmiş ki. Horona girmiş, oynamış. Düğündeki kadınlar, kıza:\n\n— Sen nerelisin, nereden geldin, demişler. Kız:\n\n— Ben bezirgân kızıyım. Geldim söğütlerin dibine, davul sesi geldi. Babam bana dedi ki: \"Git bak, bu davul sesi nerden geliyor?\", ben de bakmaya geldim.\n\nOnlar arayıp sorarken Tahta Tamaş, ev hanımı eve gelmeden kaçmış, eve gelmiş. Hemen mikabını giymiş, kazları çıkarmış otlatmaya götürmüş, gelmiş. Bir de bakmış ki hanımı gelmiş. Ev hanımı:\n\n— Tahta Tamaş, Tahta Tamaş, bugün düğüne bir güzel geldi, demiş. Kız:\n\n— Hanımım, beni niye götürmedin? Ben de görürdüm kızı, demiş.\n\n— Senin üstün başın pis, sen orada düğüne gelecek kişi misin, demiş. Kadın gitmiş oğluna:\n\n— Oğlum düğüne bir güzel geldi. Sana bir eş arıyorum, bu güzeli sordum, bezirgân kızıymış. Belki bugün gelir. Gel bakalım, sen beğenirsen biz o kıza dünür gideriz. O kızı arayıp buluruz.\n\nOğlu bacaya çıkmış, oradan düğünü izliyormuş. O güzel kız yine gelmiş. Kadınlar:\n\n— Açılın, güzel geldi; açılın, güzel geldi, demişler.\n\nBu güzel gelmiş, oyuna girmiş. Oyuna girince oğlan bacadan bakmış, kızı görünce bacada bayılmış. Kız da o arada bir cebinden altın, bir cebinden gümüş para saçmış. Millet onu toplarken o kaçıp eve gelmiş. Eve gelince mikabını giymiş, kazları kapatmış. Hanımı gelmiş.\n\n— Tahta Tamaş, yine o güzel geldi. Bir güzel, bir güzel ki. Bu güzelin yeri neresi, onu bulamıyorum, demiş. Kız:\n\n— Hanımım, beni niye götürmediniz ki ben de görseydim o güzeli.\n\n— Senin ne haddine düğüne gelmek. Sen git, kazlarını otlat, demiş. Bir sonraki düğüne de Tahta Tamaş giyinip kuşanmış, gitmiş. Bu sefer oğlan bacadan kızın önüne yüzük atmış. Kız da yüzüğü alıp parmağına takmış.\n\nDüğünde yine kız bir cebinden altın, bir cebinden de gümüş çıkarıp kadınlara saçmış. Kadınlar toplarken o hemen eve kaçıp mikabını giymiş ve kazları otlatıp getirmiş. Hanımı eve gelmiş.\n\n— Tahta Tamaş, o güzel yine geldi. Bir güzel, bir güzel ki ama yerini bulamıyoruz, demiş. Oğlu gelip annesine:\n\n— Anne, azığımı yapın. Ben bu güzeli aramaya gideceğim. Mademki bezirgân kızıymış.\n\nYola çıkmak için azığı hazırlanırken Tahta Tamaş, parmağındaki yüzüğü çıkarıp ekmeğin arasına koymuş. Oğlan kızı aramak için yola koyulmuş. Oğlan bir gün gitmiş, iki gün gitmiş, üçüncü gün ekmeği kesip de yanındaki köpeğine vermek istemiş. Bir de ekmeği kesmiş ki düğünde kızın önüne attığı yüzük ekmeğin içinde. Oğlan:\n\n— Vayy! Düğündeki güzel kız bizim evdeymiş. Ben nereye gidiyorum güzel aramaya, demiş. Oradan evine gitmek için geri dönmüş. Bahçeye gelip annesine:\n\n— Anne, bugün bahçedeki incir ağacının dibine yemeği Tahta Tamaş getirsin.\n\n— Oğlum, Tahta Tamaş'ın getirdiği yemek yenir mi? Onun üstü, başı hep kaz pisliği kokuyor.\n\n— Anne, sen yemeği onunla gönder, demiş.\n\nKız, oğlanın yemeğini alıp bahçeye götürmüş. O sırada oğlan uyuyormuş, o uyanmadan yemeği oraya koyup kaçmış. İkinci gün de koyup kaçmış, üçüncü gün oğlan kapının arkasına saklanmış. Kız yemeği koyup kaçacağı zaman hemen bıçağını çıkarmış ve kıza:\n\n— Çabuk mikabını çıkar, demiş. Kız:\n\n— Benim mikabım yok, ben buyum.\n\n— Yok, çabuk mikabını çıkar. Yoksa seni parça parça ederim, demiş. Kız bir de mikabından çıkmış ki düğündeki güzel. Oğlan oraya bayılmış. Kadın bakmış ki Tahta Tamaş, yemek götürdü hâlâ gelmedi. Bir bakayım, kıza ne oldu, demiş. Kadın bir bakmış ki düğündeki güzel kız bahçede duruyor. Kadın da kızı görünce oraya bayılmış. Tahta Tamaş bunlara su serpmiş, ayıltmış. Oğlanla kıza kırk gün, kırk gece davul, zurna çalıp düğün yapmışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Sinop",
        "title": "TANRI MİSAFİRİ",
        "text": "Vakti zamanında ermişlerden bir hoca varmış. Oğlunu derin hoca olsun, bilgin olsun diye, bir memlekete derse gönderiyormuş. Oğlanın gittiği memlekette de akşam olunca kurtlar, çakallar uluyormuş. Bir gün çocuk babasına:\n\n— Baba burada kurtlar, çakallar beni yiyecek demiş. Babası ise:\n\n— Oğlum, bir mezarlığa git. Orada önüne çıkan bir kaç kabri selamlayıp onları kucakla. Nasıl olduklarını sorup öğren, demiş.\n\nÇocuk birinci kabri selam verip kucaklamış.\n\n— Nasılsın? Ne yer, ne içersin, diye sormuş.\n\nBirinci kabir:\n\n— Zıkkım ile zehir yiyorum. Bundan başka ne yer ne içerim, demiş.\n\nÇocuk, ikinci kabri selam verip kucaklamış.\n\n— Nasılsın? Ne yer, ne içersin, diye sormuş.\n\nİkinci kabir:\n\n— İrin ile katran*&nbsp;&nbsp;yiyorum. Bundan başka ne yer ne içerim, demiş.\n\nÇocuk, üçüncü kabri selam verip kucaklamış.\n\n— Kardeşim, beni Tanrı misafiri alır mısın? Kurtlar, çakallar beni yiyecekler, demiş.\n\nÜçüncü kabir:\n\n— Tabi demiş ve aniden bir merdiven açılmış.\n\nÇocuk kabrin içine girmiş ve bakmış ki kabrin içi gayet güzel ve oldukça geniş. Bir de bakmış ki köşede ağzı ve burnu bağlı domuz suretinde bir kadın. Çocuk :\n\n— Kardeşim, bu kadın niye böyle oldu? Kabir ise:\n\n— Kardeşim, bu benim annem. Annem dünyadayken misafirden hiç hoşlanmazdı. Bunun üzerine çocuk, kadının oğluna:\n\n— Kardeşim, ben dua edeyim sen, amin de ki anneni bu durumdan kurtaralım, demiş. Dua edip kadını zincirlerden kurtarmışlar. Ocağın başına giden kadın:\n\n— Oğlum, yanındaki de kim? Yine kim geldi bize, demiş. Kadının oğlu:\n\n— Anne, o Tanrı misafiri, demiş.\n\nOcağın başına geçen kadın elindeki maşayı ocağa doğru ileri, geri iterek vurmaya başlamış ve:\n\n— Allah, Allah! Yahu, dünyada kurtulma misafirden, ahrette kurtulma misafirden. Nedir benim çektiğim şu milletten, demiş. Kadının oğlu ise çocuğa:\n\n— Kardeşim, biz Allah'ın işine niye karıştık, demiş. Çocuk, kadının oğluna:\n\n— Ben dua edeyim, sen de amin de yine eski hâline dönsün, demiş. Çocuk, babasına olan biteni anlatmış. Babası da :\n\n— Oğlum, birinci kabir faize para vermiş; diğeri de buna kefil olmuş. Gökten üç elma düşmüş. Birisi sana, birisi bana, birisi de dinleyenlere...\n\n&nbsp;\n\n*katran: Zehir\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Iğdır",
        "title": "TAVŞAN SARGISI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Güzel bir tavşan varmış. Bir gün bu tavşanın ayağı taşa değip kanamış. Tavşan o tarafa bakmış, bu tarafa bakmış ve dalın üstünde güzel bir yaprak görmüş. Tavşan, yaprağa:\n\n— Ay yaprak! Gel, benim ayağımı sar, olur mu, demiş Yaprak cevap vermiş:\n\n— Burada tertemiz durduğum yerde, niye kendimi senin kanına batırayım ki?&nbsp; Tavşan demiş ki:\n\n— O zaman gidip eşeğe söylerim gelip seni yer. Tavşan gidip eşeğe demiş ki:\n\n— Ay eşek! Git, o yaprağı ye! Eşek demiş ki:\n\n— Burada taptaze ot yediğim yerde, gidip ağacın yaprağını niye yiyeyim ki? Tavşan demiş ki:\n\n— Gidip seni kurda söylerim, seni yer. Tavşan gidip kurda demiş ki:\n\n— Ay kurt! Git, o eşeği ye! Kurt demiş ki:\n\n— Burada güzel et yediğim yerde, gidip eşek eti niye yiyeyim ki? Tavşan demiş ki:\n\n— Gidip köpeğe diyeceğim, gelip seni yesin. Tavşan gidip köpeğe demiş ki:\n\n— Ay köpek! Git, kurdu ye! Köpek demiş ki:\n\n— Burada sepserin ayran içtiğim yerde, gidip kurt etini niye yiyeyim? Tavşan demiş ki:\n\n— Gidip neneme diyeceğim, gelip seni dövsün.\n\nTavşan gidip nenesine söylemiş. Nene de tavşanın sözünü yere salmamış. Kalkıp köpeği dövmüş, köpek gelip kurdu dişlemiş, kurt eşeği dişlemiş, eşek gidip yaprağı dişlemiş. Yaprak da gidip tavşanın ayağına sargı olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "TECER",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir bacı, kardeş varmış. Bunlar çok saflarmış. Kız kardeş evlenip başka bir köye gitmiş. Oğlan da evlenmiş. Zaman geçmiş, bu oğlanın karısı kocasının önüne her gün kepekten ekmek yapıp getiriyormuş. Bir gün bu oğlan karısına sormuş:\n\n— Hanım bizim kalabalık bir nüfusumuz da yok. Neden sen bana hep kepek ekmeği getiriyorsun, bizim ince unlar ne oluyor, demiş. Karısı da:\n\n— Bey, senin bacın öte köyden öksürüyor. Unun incelerini uçuruyor, kalınları kalıyor, demiş.\n\nAdam da biraz saf olduğu için inanmış. Bir gün bu kafasına takılmış. Bacısının yanına gitmiş. İşte, hoş beş etmişler. Bacısının da bir oğlu varmış, çok cingöz, akıllı bir çocukmuş. Adı da Tecer imiş. Sonra adam bacısına sormuş:\n\n— Bacı, bizim çok bir nüfusumuz yok ama biz hep kepek ekmeği yiyoruz. Nedendir acaba, demiş. Kardeşi:\n\n— Unu iyi öğütemiyorsundur, demiş.\n\n— Yok, bacı iyi unu öğütüyorum ama yine de kepek ekmeği yiyorum, demiş. Adam devam etmiş:\n\n— Karım diyor ki, “Senin bacın öte köyden öksürüyor. Unun incelerini götürüyor, kalınları kalıyor.” demiş. Neyse, o gece yatmışlar.\n\nSabah kalkınca Tecer, ben dayımla gideceğim, diye arkasına düşmüş.\n\n— Neyse, hadi git, demişler.\n\nBeraber köylerine doğru yol almışlar. Evlerine varmışlar. Yiyip içmişler. Arkasından dayısı uyumuş. Tecer uyanıkmış. Tecer bir de bakmış ki avluların ışığı yanıyormuş. Ne var acaba, diye merak etmiş. Bakmış ki yengesi un eliyor, hamur yoğuruyormuş. Az daha kafasını uzatıp bakmış ki ocağın başında bir adam oturuyormuş. Tecer:\n\n— Allah, Allah! Bu adam kim acaba? Dayımın yanına geldiyse neden içeri girmiyor, demiş. Gizlice biraz daha yaklaşmış ki yengesi bu adama ekmek yapıp yediriyormuş. Yengesiyle oynaşıyorlarmış. Yengesinin oynaşıymış.\n\nSabah olmuş, dayısına demiş ki:\n\n— Dayı, senin karının sevgilisi var.\n\nDayısı inanmamış, çift sürmeye gitmişler. Akşam eve gelmişler. Bakmışlar ki yine kötü yemekler yapmış. Adam yorulmuş, yine uyumuş. Tecer bakmış ki yengesi yine o adama güzel yemekler, helvalar yapıyormuş.\n\nSonra kadının oynaşı demiş ki:\n\n— Bana hanımlar, öğle yemeği getirmiyor. Sen tavuk kes, bir şeyler hazırlayıp getir, demiş.\n\nAdamın da iki karısı daha varmış. Tecer bunu duymuş. Kadın:\n\n— Ben senin tarlayı nasıl bulacağımı bilmiyorum, demiş. Adam da:\n\n— Ben bir kilo salatalık alırım. Soya soya giderim, sen de salatalığın kabuklarını takip edip gel, demiş. Bunu Tecer duymuş. Tecer gelip yatağına yatmış. Kadın da gelip yatmış. Sabah olmuş. Yine çift sürmeye gitmişler. Tecer:\n\n— Dayı, çabuk bana iki, üç kilo salatalık al, demiş.Dayısı:\n\n— Oğlum, ne yapacaksın üç kilo salatalığı? Bir kilo alalım, ikimize yeter, demiş.\n\nNeyse salatalığı almışlar. Tecer, salatalığı soyup soyup yere atıyormuş. Önde de dayısı gidiyormuş. Tarlaya varmışlar, öğlen olmuş. Dayısı:\n\n— Oğlum, hadi ekmeğimizi getir de yiyelim, demiş. Tecer:\n\n— Dur dayı, dur. Birazdan yemek gelecek, demiş.\n\nKadın yola çıkmış. Gitmiş, gitmiş, bakmış ki salatalıklar ikiye ayrılıyormuş. Ancak bir tarafta daha çok salatalık varmış.\n\n— Bak, oynaşım ben anlayayım diye, daha çok salatalık soymuş, demiş. Salatalığı çok olan yola girmiş. Gitmiş, gitmiş, Tecer ile kocasının olduğu tarlaya gelmiş.\n\nTecer bağırmış:\n\n— Getir yenge, getir.\n\nKadın mecburen getirmiş, yiyip içmişler. Kadın:\n\n— Ama şuradaki adama öğlen yemeği getiren olmamış, ona da verelim, demiş. Tecer:\n\n— Yok yenge, yok. Onun iki tane karısı var getirselerdi, demiş. Neyse, yengesi arkasına baka baka gitmiş. Akşam olmuş, eve gitmişler. Tecer artık alışmış, uyur gibi yapıyormuş. Yengesi yine avluya çıkmış. Yiyecek içecek hazırlıyormuş. Oynaşı gelmiş:\n\n— Niye öğle yemeğini getirmedin, demiş. Kadın da:\n\n— Onlar daha çok salatalık soymuşlar. Ben de sen soymuşsun diye, oraya gittim, demiş. Sonra da:\n\n— Tecer beni gördü, dönemedim, demiş. Oynaşı da:\n\n— Yarın ben ne yaparım, bak! Donumla, gömleğimi öküzün üstüne sararım. Alabula öküz görünce gel, demiş.\n\n— Tamam, deyip anlaşmışlar. Tecer yine bu konuşulanları duymuş. Sabah olmuş, yine herkes çift sürmeye gitmiş. Öğlen olmuş. Tecer:\n\n— Öğlen sıcağı oldu. Şu alttan donunu, gömleğini çıkar, demiş. Dayısı yok, dese de Tecer çıkarttırmış.\n\nTecer kendisininkini de çıkartmış. Öküze sarmış. Yengesi gelmiş. Bakmış ki o yanda da ala bula öküz, bu yanda da alabula öküz varmış. Ama bu yandaki daha alabula duruyormuş. Kadın:\n\n— Bunu daha belli olsun diye, benim sevgilim yapmıştır, demiş.\n\n&nbsp;Gitmiş ki Tecer ile kocası. Geri dönememiş de öğlen yemeğini yine onlara vermiş. Yemeği yemişler, kadın:\n\n— Ama şu adama da yemek verelim, demiş. Tecer:\n\n— Yok yenge, onun iki tane karısı var. Ne gerek var, ona yemek vermeye, demiş.\n\nKadın yine üzüle üzüle eve gitmiş. Akşam olmuş. Yine oynaşı gelmiş.\n\n— Niye öğle yemeği getirmedin, demiş. O da:\n\n— Onlar da donlarını, köyneklerini öküzü güneş yakıyor diye, öküze sarmışlardı, demiş.\n\nAdam yorulmuş ocağın başında uyumuş. Yengesinin de bir işi çıkmış, avludan dışarı gitmiş. Tecer hemen koşa koşa avluya varmış. Kadın helva yapacakmış, bunun için yağ eritmişmiş. Bu yağı alıp adamın ağzına, gözüne dökmüş. Adamın kulaklarını kesip saklamış. Geri gelip yatağına yatmış. Ondan sonra helva yapmaya yengesi gelmiş. Yağ yok, yeniden yağ koyup helvayı yapmış. Oynaşı çağırmış. Bakmış ki adamın ağzı, gözü yanmış.\n\n— Ne kadar obur adammış. Yağı yerken ağzını gözünü yakmış. Hiç kaynar yağ içilir mi, demiş.\n\nKadın çaresiz kalmış. Kocası da saf olduğu için Tecer’i çağırmış.\n\n— Tecer, Tecer! Evimizin önüne bir adamı öldürüp atmışlar. Ne yapalım, demiş. Tecer:\n\n— Yenge gel, götürüp evinin önüne bırakalım, demiş.\n\nSonra götürüp adamı kapısının önüne bırakmışlar. Sabah adamın karıları kalkıp bakmışlar ki kocaları ölmüş. Ağlayıp sızlamışlar.\n\n— Vay kocamız, vay kocamız, diye.\n\nÖlüyü yıkayan hocalar bakmışlar ki adamın kulakları yok. Kadın, Tecer’e :\n\n— Tecer, ben bu adamın ölüsüne nasıl gideceğim, demiş.\n\nYani kendini suçlu hissediyormuş. Tecer de:\n\n— Gel yenge. Ölüye gidenler başını kâmil kâmil bağlarlar ya, ben senin başını bağlayayım, demiş.\n\n— Peki Tecer, nasıl ağlayacağım, demiş.\n\n— “Oy, oy! Başımdaki çıngıl püsküle bakın, bakın da ağlayın. Çıngıl püskül ne diyor? Napacan sen, diyor.”diye ağla demiş Tecer. Yengesi:\n\n— Tamam, demiş.\n\nTecer, adamın kulaklarını yazmayla birlikte yengesinin başına bağlamış. Üstüne de atkıyı atmış.\n\n— Yenge bak, bu atkıyı eve varınca omzuna at. Sonra da sırayla boyunlarına sarıl sarıl ağla, demiş.\n\nO arada da yıkayanlardan haber geliyor ki kocanızın kulakları yok diye. Kadınlar ağlamışlar. Sonra Tecer’in yengesi gitmiş.\n\n— Başımdaki çıngıla, püsküle bakın, bakın da ağlayın.\n\nKadınlar demiş ki:\n\n— Bu kadın ne diyor? Bakalım başında ne var?\n\nBakmışlar ki başına adamın kulaklarını sarmış. O zamana kadar kadını döve döve öldürmüşler. Tecer’in dayısı da kurtulmuş. Yiyip, içip muratlarına geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tembel Kız",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellâl iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde bir karı koca yaşarmış.Bunların çocukları yokmuş. Allah’a&nbsp;her gece dua ederlermiş:\n\n— Allah’ım&nbsp;bizim de çocuğumuz olsun, diye.\n\nAllah, bunların duasını kabul etmiş. Bu ailenin bir kız çocuğu olmuş. Ailenin tek çocuğu olduğundan&nbsp;anne baba bu kızı el bebek gül&nbsp;bebek büyütmüş. Kıza hiçbir iş yaptırmamışlar. Bu yüzden kız hiçbir iş öğrenememiş. Bunun için adı Tembel Kız olmuş. Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Annesi, babası ona gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş.\n\nAradan uzun zaman geçmiş. Kız büyümüş. Kızın evlilik çağı gelmiş. Anne babası, kızı bir avcıya vermişler. Düğün dernek yapıp avcı, kızı almış.\n\nAvcı bir gün ava gitmiş. Bir ördek vurmuş. Ördeği evine getirmiş. Temizleyip ateşe koymasını Tembel Kız’dan istemiş. Tembel Kız hiçbir şey bilmiyormuş. Bunun üzerine avcı ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar&nbsp; ava gitmek üzere hazırlanmış. Avcı, Tembel Kız’a:\n\n— Ördeği ateşe koydum. Yanmasın, bak, demiş. Tembel Kız:\n\n— Olur, demişse de ördeğe hiç bakmadığı gibi oturduğu yerden de kalkmamış.\n\nAradan zaman geçmiş. Kapı çalınmış. Tembel Kız kapıyı açmış. Dilenci, Tembel Kız'a:\n\n— Bir dilim ekmek ver, açım. Allah rızası için yardım et, demiş. Tembel Kız o kadar tembelmiş ki:\n\n— Geçip al, mutfak yan tarafta, demiş.\n\nDilenci mutfağa girmiş. Bakmış ki ocakta ördek, karnı da çok aç. Ayağındaki çarıkları tencerenin içine, ördeği de torbasına koymuş. Dilenci, Tembel Kız’ın yanına gelmiş:\n\n— Allah, razı olsun. Ekmeği aldım, demiş ve devam etmiş:\n\n— Senin gaga, benim torba içinde,\n\n&nbsp;Benim çarık, senin çorba içinde,\n\n&nbsp;Sen yat, kaba yatak, yorgan içinde,\n\n&nbsp;Ben yiyeceğim gagayı orman içinde, diyerek yola koyulmuş.Tembel Kız, dilencinin bu sözlerinden hiçbir şey anlamamış.\n\nAradan zaman geçmiş. Kocası avdan dönmüş. Avcı, Tembel Kız’a:\n\n— Ördek pişti mi, demiş.\n\nTembel Kız ocağa bakmış. Tencerede ördek yokmuş, dilencinin çarıkları varmış. O zaman Tembel Kız, dilencinin son söylediği sözleri anlamış. Başından geçenleri kocasına anlatmış. Avcı, Tembel Kız’a kızmış. Bu olaydan sonra da Tembel Kız, tembelliği bırakmış. Kocasıyla mutlu, mesut yaşamaya devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tılsımlı Su",
        "text": "Zaman, zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellallık ederken; kara keçiler berberde, tombul kuzular çimende otlarken; o yalan, bu yalan deveyi yuttu bir yılan. Pire, üstüne binip deveyi kucağına alan; bu söylediklerimin hepsi yalan. Zamanın birinde, bir padişah yaşarmış. Bu padişah, hayvanların dilini bilir ve onlarla konuşurmuş. Bu nedenle vahşi&nbsp;hayvanlardan bile arkadaşı varmış. Bu padişah hayvanları ile birlikte sürekli dünyayı gezmeye çıkarmış.\n\nBir gezi sırasında, padişah tahtının üzerinde önde, hayvanları ise arkada, Bağdat’a gidiyorlarmış. Bunların yolu, Sivas’tan geçmiş. Divriği’nin güzel bir ırmağının kenarından geçerken, hayvanlar susamışlar ve huysuzlanmaya başlamışlar. Padişah önce hayvanları suya indirip indirmemek konusunda tereddüt etmiş. Daha sonra:\n\n— Ya Bismillah,&nbsp;diyerek hayvanları ırmağın kenarına indirmiş. Tüm hayvanlar yavaş yavaş sularını içmeye başlamışlar. Fakat bu suyu içtikçe, hepsinin huyu değişmeye başlamış. Birdenbire kabadayılaşmaya başlamışlar. Aralarında konuşup kendi kendilerine sormuşlar:\n\n-Bu adam kim oluyor? Niye biz ondan emir alıyoruz?\n\nBunları düşünüp, aralarında padişahın kararlarına uymama kararı almışlar. Padişahın yanına gidip aldıkları kararı ona da bildirmişler. Padişah ilk önce böyle bir şeyi kabul etmemiş. Fakat daha sonra bakmış ki yapacağı bir şey yok, bir oyun oynamaya karar vermiş. İleride bir yeri göstererek şöyle söylemiş:\n\n— Beni oraya kadar götürün de oraya vardıktan sonra sizinle vedalaşalım.\n\nHayvanlar özgürlüklerine kavuşacakları için, padişahın gösterdiği yere gitmeyi kabul etmişler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler; bir türlü padişahın söylediği yere varamamışlar. Çok uzaktaymış ve yol gitmekle bitmiyormuş. Yol boyunca çok yorulan hayvanlar, epey terlemişler. Bu terle birlikte vücutlarındaki su da dışarıya çıktıkça, hayvanların huyları tekrar normale dönmeye başlamış. Suyun etkisi geçtikçe, hayvanlar daha da çok pişman oluyorlarmış. Duydukları pişmanlıkla padişahtan defalarca özür dileyip yalvarmışlar. Padişah, bu yalvarmalara daha fazla dayanamayıp en sonunda hayvanlarını affetmiş ve onlara:\n\n— Suç, sizin değil. Suç, su içtiğiniz ırmakta. Çünkü orası tılsımlıydı, demiş.\n\nBu söz üzerine çok sevinen hayvanlarla padişah, dostluklarının bozulmayacağına söz verip yollarına devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "TİLKİ İLE YILAN",
        "text": "Vaktiyle yılan ile tilki arkadaş olmuşlar. Beraber yatar beraber kalkar;&nbsp;yedikleri dahi ayrı gitmezmiş.\n\nYine günlerden bir gün, tilki ile yılan kırlarda dolaşırken derenin karşısında bir üzüm bağı görmüşler. Tilki:\n\n— Haydi yılan kardeş, karşıya geçelim de ben biraz üzüm yiyeyim; sen de oralarda bir şeyler bulursan yersin, demiş.\n\nYılan da aslında tilkinin bu arkadaşlığından artık sıkılmaya başlamış. Yılan:\n\n— İyi ama ben yüzmeyi bilmem. Beni boynunda karşıya geçirirsen gelirim, demiş. Tilki de:\n\n— Tamam, haydi dolan boynuma, demiş.\n\nBunun üzerine yılan, tilkinin boynuna iyice dolanmış tam derenin ortalarına doğru geldiklerinde yılan, tilkinin boynunu sıkmaya başlamış. Tilki, yılanın kendisini boğarak öldüreceğini anlamış. Tilki, yılana:\n\n— Yılan kardeş, sen beni öldüreceksin, öldürmeye. Ancak uzat şu kafanı da eski günlerimizin hatırına bir öpeyim, demiş.\n\nYılan kafasını tilkiye uzatır uzatmaz, tilki yılanın kafasından ısırıp yılanı öldürmüş.\n\nTilki, yılanı sürüye sürüye kenara çıkarmış. Yılanın cansız bedenini boylu boyunca yere sermiş ve:\n\n— Benim dostum, işte böyle dosdoğru olmalı, demiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Topal Tilki",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, keçiler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde yaşlı bir çiftçi yaşarmış. Çiftçi tarlasını sürerken, tarlasının kenarında topal bir tilki yatıyormuş. Tilki topal olduğu için yiyecek bulamamış, açlıktan can çekişmekteymiş. Tilkinin gözlerinin feri fesi kesilmiş, tüyleri dökülmüş bir hâldeymiş. Tam o sırada havada uçmakta olan bir kuş gelip tilkinin önüne konmuş. Tilki de tüm gücünü harcayarak kuşu yakalamış ve karnını doyurmuş. Bu olayı gören çiftçi şöyle düşünmüş:\n\n— Canlıları yaratan ve onların rızklarını veren yine Allah olduğuna göre, beni de o yarattığına göre; topal tilkinin rızkını önüne getiriyorsa benimkini niye getirmesin? Ben niye boş yere çalışayım?\n\nDüşünmesinden sonra da öküzlerini alıp köyüne dönmüş. İki gün evde dinlenmiş. Bunu gören hanımı dayanamayıp sormuş:\n\n— Herkes çalışıyorken, sen niye yatıyorsun, yatılacak zaman mı?\n\nÇiftçi de olup biteni hanımına anlatmış. Hanımı beyini dinledikten sonra bakmış ki olacak gibi değil, öküzleri alıp tarlaya gitmiş. Kadın tarlada çift sürerken sabana sert bir cisim takılmış, bakmış ki bir küp. Küpün içinde de altınlar varmış. Küpün ağzını kapatıp doğruca muhtarın yanına gitmiş, haber vermiş. Muhtar da kadınla tarlaya gitmiş. Bu sırada muhtar bir hinlik düşünmüş:\n\n— Kadını ölçek getirmesi için köye göndereyim, o zamana kadar ben altınları saklarım ve tek başıma onlara sahip olurum, demiş.\n\nMuhtar, kadını ölçek getirmesi için köye göndermiş. Kadın da iyi niyetli olduğu için aklına kötü bir şey gelmemiş. Muhtarın kurduğu tuzağa düşmüş. Kadın köye gidip, ölçeği alıp tarlaya gelmiş. Etrafa bakmış, muhtarı bulamamış. Muhtarı bulamayınca altınları çaldırdığını anlamış. Bu esnada muhtar küpü eve götürüp açmış. Açar açmaz küpün içinden yılanlar, çıyanlar çıkmış. Hemen küpün ağzını kapatmış. Kadının kendisini öldürmek için oyun oynadığını zannetmiş. Kendi kendine:\n\n— Madem kadın böyle düşünmüş, ben de bu yılanları götürüp bacasından atayım da kendilerini soksun, demiş.\n\nKüpü aldığı gibi yaşlı çiftin evine götürmüş ve bacasından atmış. Yaşlı çift de kendi aralarında tartışırken bacadan altınların döküldüğünü görmüş. Altınlara kavuşunca çok sevinmişler. Yaşlı çiftçi de bir yandan seviniyor, diğer taraftan da hanımına:\n\n— Ben sana demedim mi, topal tilkinin rızkını veren, benimkini de verir. Bak, verdi işte, demiş.\n\nBundan sonraki hayatlarını refah içerisinde sürdürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "UYANIK SERÇE",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir serçe varmış ve kendisine bir yuva yapmak istiyormuş. Yuva yapmak için çöp toplamaya başlamış. Biraz topladıktan sonra serçenin çişi gelmiş. Yolda gördüğü fırıncıya çöplerini emanet etmiş ve fırıncıya:\n\n— Sen bu çöplerime sahip çık. Ben de bir cırtlayıp pırtlayıp geleyim, demiş. Fırıncı da:\n\n— Çabuk gel. Benim işim var, gideceğim, demiş.\n\nFırıncı beklemiş, beklemiş; serçe gelmemiş. O da dayanamamış, serçenin çöplerini yakarak biraz daha çörek pişirmiş. Tam çörekleri alıp gideceği sırada serçe gelmiş. Fırıncı olayı anlatmış ama serçe inatçıymış:\n\n— Ya çöplerimi ver ya da bana çörek ver, demiş.\n\nFırıncı da serçeye bir tane çörek vermiş ve gitmiş. Ağzında çörekle bir süre uçtuktan sonra serçenin yine çişi gelmiş. Orada gördüğü çobana çöreğini vererek:\n\n— Çoban amca, sen bu çöreğimi tut. Ben de şu iki taşın arasına cırtlayıp pırtlayıp geleyim, demiş.\n\nİşi yine uzun sürünce çoban çöreği yemiş. Serçe gelmiş ama çörek yok. Çobandan çöreğine karşılık kınalı koçu istemiş. Çoban koçu vermek istememiş. Serçe de o yana, bu yana cırtlayıp pırtlamış, koçu alıp kaçmış. Bir süre uçtuktan sonra yine çişi gelmiş. Orada bir düğün görmüş ve koçu düğündekilere teslim etmiş, gitmiş. Gelmesi uzayınca düğündekiler koçu kesip yemişler. Gelen inatçı serçe, ya koçum ya gelin, diye tutturmuş. Sonunda gelini alıp kaçmış. Allı pullu gelinle biraz yol aldıktan sonra bakmış ki bir gariban saz çalıyor. Sazda gönlü kalan serçe, oğlana:\n\n— Ben sana bu allı pullu gelini vereyim, sen de bana sazını ver, demiş.\n\nOğlanla anlaşmışlar. Sazı alan serçe yüksek bir dağa çıkmış ve başlamış çalıp söylemeye:\n\n— Çöpü verdim, çöreği aldım, dındılı sazım dındılı,\n\n&nbsp;Çöreği verdim, koçu aldım, dındılı sazım dındılı,\n\n&nbsp;Koçu verdim, gelini aldım, dındılı sazım dındılı,\n\n&nbsp;Gelini verdim, sazı aldım, dındılı sazım dındılı, demiş ve sazdan da vazgeçen serçe sazı da orada bırakarak uçmuş, gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Pamuk Kız",
        "text": "&nbsp;&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde pireler berber iken, develer tellal iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; dünya güzeli bir kız varmış. Her yeri pamuk olduğu için hiçbir şey yapamazmış, sürekli camın kenarında oturur, dışarıyı izlermiş. Gelen geçen herkes bu güzelliğe hayran olurmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;Bir gün oradan geçmekte olan yakışıklı bir prens, Pamuk Kız’a âşık olmuş. Evlenmek istediğini söylemeye gittiği zaman, onun hiçbir iş yapamadığını görünce hayal kırıklığına uğramış ve üzüntüsünden orayı terk etmiş.\n\nPamuk Kız hareket edemiyormuş, fakat bütün isteklerini sihirli aynası sayesinde hallediyormuş. Buna rağmen Allah’a her gün dua ediyormuş:\n\n— Allah’ım! Ne olur ben de normal insanlar gibi etten kemikten olayım, diyormuş. Bir gün böyle dua ederken o delikanlı yanına uğramış. Pamuk Kız:\n\n— Benim ile evlen, her işini yaparım, demiş.\n\nPrense inandırıcı gelmemiş bu sözler, çünkü yerinden kalkamadığını iyi biliyormuş. Pamuk Kız’ı çok sevdiği halde evlenemeyeceklerini düşünüyormuş.\n\nPamuk Kız, sihir ile her işi yaptığını söylerse kendisinden nefret edeceğini düşündüğü için başka yollarla onu razı etmeye çalışıyormuş. Delikanlı nihayet güzeller güzeli Pamuk Kız’ı kıramamış ve evlenmişler.\n\n&nbsp;&nbsp;Günler aylar geçmiş. Delikanlı her gün eve geldiğinde bütün işlerin yapıldığını görürmüş.\n\nBu arada kız, her gün Allah’a dua etmeyi ihmal etmiyormuş. Gün gelmiş duaları kabul olmuş. Artık normal insan hâline gelivermiş. Bununla kalmamış bir de çocukları doğmuş.\n\nBütün olanlar karşısında sevinçten çılgına dönmüşler ve hayat boyu mutlu yaşamışlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Seyisin Kızları",
        "text": "SEYİSİN KIZLARI&nbsp;&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, zamanın birinde bir seyis ve üç kızı yaşıyormuş. Bu kızlar her gün, padişahın atlarının barındığı damın üzerinde güneşlenirler, el işi yapar, örgü örer ve otururlarmış.\n\n&nbsp;&nbsp;Bir gün gene otururlarken kızlardan biri damın üzerinde bir delik açıvermiş ve kara üzüm bulmuş. Hepsi meraklanıp iyice arayıp taramışlar ve bir dam dolusu kara üzüm bulmuşlar, yemeye başlamışlar.\n\nGenç padişah atları ziyarete gittiği zaman hepsinin zayıfladığını, çelimsizleştiğini fark etmiş. Meğer atlar kara üzümle besleniyormuş. Kızların bulup yediği, atların beslenmesi için depolanan üzümlermiş.\n\nPadişah derhal seyisin yanına gitmiş, bu atların niçin zayıfladığını sormuş. Seyis atları her gün beslediğini söylemiş ve olanlara anlam verememiş.\n\nPadişah bunun üzerine ahırı gözetlemeye karar vermiş. Bir de ne görsün! Seyisin en küçük kızı damdan girmiş, üzümlerin bir kısmını almış ve hep beraber yemişler. Yakalamak için yanına gittiğinde küçük kızın güzelliği karşısında büyülenmiş, hemen kıza evlenme teklif etmiş. Kız, genç padişahın teklifine evet cevabı vermiş. Padişah, kıza:\n\n— Eğer seni alırsam bana ne vereceksin, demiş. Kız:\n\n— Altın perçemli oğlan ile sırma saçlı kız doğururum, demiş.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Bu konuşmaları duyan küçük kızın ablaları onu çok kıskanmışlar.\n\n&nbsp;&nbsp;Günler geçmiş, kızın gerçekten söylediği gibi oğlu ve kızı olmuş. Doğar doğmaz kötü kalpli kardeşler çocukları kaçırmış ve yerlerine bir köpek yavrusu ile bir de kedi yavrusu koymuşlar.\n\nPadişah, karısını ve çocuklarını görmeye gelince, gördüklerinden dolayı neye uğradığını şaşırmış. O günden sonra karısının yanına hiç uğramamış. İki kardeş kaçırdıkları çocukları bataklığa atıp kaçmışlar. Fakat olan bitenden haberi olan bir kişi çocukları kurtararak annesine teslim etmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;Aradan aylar geçmiş yıllar geçmiş. Çocuklar büyümüş. Bu her şeyden haberi olan kişi olanları padişaha anlatmaya karar vermiş. Padişahı eve davet etmiş, masaya bir tabak nar danesi ve bir tabak ölü eti koymuş.\n\nPadişah bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken, karısı ve çocukları gelmiş. Olanları bir bir anlatmışlar. Padişah altın perçemli oğluna, sırma saçlı kızına ve masum karısına doya doya sarılmış. Diğer iki kız kardeşe gelince, bu mutlu ailenin huzurunu bozdukları için, yuvalarını yıktıkları için hapis cezası ile cezalandırılmışlar.\n\n&nbsp;&nbsp;Padişah ile karısı bundan sonra hiç ayrılmamışlar ve hep mutlu yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "SÜPÜRGECİ HOCA",
        "text": "&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Süpürgeci Hoca varmış. Bu adamı, padişahın oğlu bir gün saraya çağırmış ve adama bir soru sormuş:\n\n— Bakır nedir? Çakır nedir? Nakır* nedir?\n\nHoca bu soruya cevap verememiş; ama evde çok akıllı bir kızı olduğunu, ona soracağını söylemiş ve huzurdan ayrılmış. Eve geldiğinde olanları kızına anlatmış ve kızdan bir cevap vermesini istemiş. Kız babasına:\n\n— Baba bunda zorlanacak ne var? Bakır bakırdır, çakır çakırdır, nakır da nakırdır, demiş.\n\nBunun üzerine Süpürgeci Hoca, padişahın oğlunun yanına giderek, kızının verdiği cevabı iletmiş. Delikanlı bunu çok akıllıca bulmuş ve bu cevabı veren kızla evlenebileceğini düşünmüş. Derhal kızın kapısına gitmiş, kıza kendini tanıtmış ve kapıyı açmasını söylemiş. Fakat kız kapıyı açmak için şu şartı koşmuş:\n\n— Halımı, bohçamı hamama götürürsen açarım, demir. Padişahın oğlu bu teklifi gururuna yediremediği için bulunduğu yeri terk etmiş.\n\nKız bu duruma sinirlenmiş ve ona bu dediğini bir gün yaptıracağına dair kendine söz vermiş:\n\n— Süpürgeci Hoca’nın kızı neymiş, göstereceğim sana, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;Günlerden bir gün padişahın oğlu Çin’e gitmek için atını hazırlarken genç kız erkek kılığına girerek, onu takip etmeye karar vermiş. Bir müddet gittikten sonra bir handa dinlenirken, kız delikanlıyı dama oynamaya davet etmiş. Eğer kazanırsa gece ona bir kız getireceğini söylemiş. Genç kız bilerek yenilmiş ve gece odasına, eski haline bürünerek kendisi gitmiş. Beraber olduktan sonra delikanlı kıza altın kılıç hediye etmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;Memlekete gelince padişahın oğlu kızın kapısına gitmiş. Kız:\n\n— Halımı, bohçamı hamama götürürsen açarım, dediği zaman delikanlı sinirlenmiş ve geri dönmüş. Bu arada kızın bir oğlu olmuş, adını Çin Bey koymuş. Aylar geçmiş, delikanlı Lâçin’e gidecekmiş. Kız, gene atını hazırlamış ve aynı şekilde bir handa dama oynamaya koyulmuşlar. Genç kız:\n\n— Eğer yenilirsem gece sana bir kız getireceğim, demiş ve bilerek yenilerek gece kendisi gitmiş. Beraber olduktan sonra delikanlı, kıza altın saplı gama* hediye etmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;Memlekete gelince delikanlı kızın kapısına yeniden gelmiş. Kız gene:\n\n&nbsp;— Halımı, bohçamı hamama götürürsen açarım kapıyı, demiş. Ama aynı sahneler tekrar yaşanmış. Bu arada kızın bir oğlu daha olmuş, adını Lâçin Bey koymuş.\n\nPadişahın oğlu aylar sonra Nar’a gidecekmiş. Kız bu haberi alınca peşinden gitmeye karar vermiş. Aynı şekilde bir handa dama oynamaya başlamışlar. Kız bu kez:\n\n— Eğer yenilirsem gece sana bir gelin getireceğim, demiş. Kız oyunu bile bile kaybederek gece delikanlının odasına gitmiş. Beraber olduktan sonra delikanlı, kıza kalp şeklinde yakutla kaplı mücevher vermiş. Aradan aylar geçmiş ve bir kız çocukları dünyaya gelmiş. Adını Nar Hatun koymuş.\n\nGenç kız sevdiği erkeğin gene kapısına geleceğinden emin, hazırlık yapmış. Çocuklarına biraz sonra babalarının geleceğini söylemiş ve Çin Bey’in eline kılıcı, Lâçin Bey’in eline hançeri, Nar Hatun’un eline de mücevheri tutuşturmuş. Kendilerini bunlarla savunmalarını öğütlemiş. Delikanlı gelmiş, artık kapıyı açmasını söylemiş. Kız:\n\n— Halımı, bohçamı hamama götürürsen açarım, demiş. Delikanlı:\n\n— Halına da bohçana da kurban olayım, demiş ve ardından kapı açılmış. Delikanlı içeri girdiğinde çocukları görünce telaşlı bir şekilde kimin çocukları olduğunu sormuş. Kız ikisinin çocukları olduğunu söyleyince delikanlı şaşırmış. Çocukların elindeki kılıcı, hançeri, mücevheri görünce olanlara inanmış ve o günden sonra hiç ayrılmamışlar. Mutlu bir yaşam geçirmişler.\n\n*nakır: Nahır, hayvan sürüsü.\n\n*gama: Hançer.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Yeşil Tüy",
        "text": "&nbsp;&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir baba ve üç kızı yaşıyormuş. Yaşlı adam hacca gitmeye karar vermiş ve kızlarıyla vedalaşırken, hepsine gelirken ne getirmesini istediklerini sormuş. O gece rüyasında yeşil bir tüy gören küçük kız, yeşil tüy istemiş ve şunları söylemiş:\n\n&nbsp;— Ey baba! Getirirsen yönün gele, getirmezsen ardın gele, demiş.\n\n&nbsp;Derken yaşlı adam gitmiş, iki kızının arzu ettiğini bulmuş; fakat yeşil tüyü bir türlü bulamamış. Bulamadığı için de eve dönerken sürekli arka arka geliyormuş. Karşılaştığı bir yolcuya olanları anlattıktan sonra beraber bir mağaraya varmışlar. İçeride bir masa ve üzerinde gagasıyla yazı yazan bir kuş görmüşler. Yaşlı adam derdini kuşa anlatmış. Kuş iki satır yazı yazıp yaşlı adama vererek açmadan kızına götürmesini söylemiş. Eve doğru yol almış, artık arka arka gitmekten de kurtulmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;Eve geldiği zaman kâğıdı kızına teslim etmiş; fakat ona çok kızgın olduğu için evden kovmuş. Kız bir karlı dağın başında tek başına kalakalmış. Ne yapacağını düşünürken akşam vakti kuş gelmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;-Ey Âdemoğlu! Ne düşünüyorsun, demiş. Kız başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine kuş ondan elini kanadına vurmasını istemiş. Kız elini kuşun kanadına değdirince kuş çok yakışıklı bir delikanlıya dönüşmüş. Arkalarına camekândan bir köşk yapılmış. Bu köşk akşamları şehirden harika görünüyormuş. Genç kızın diğer kardeşleri bunu merak ettikleri için araştırmaya karar vermişler ve köşkün evden kovulan kardeşlerine ait olduğunu öğrenmişler.\n\n&nbsp;&nbsp;Günler sonra kızın yanına gitmişler ve geceleri neden ışıkların yandığını sormuşlar.\n\nKız, ablalarına, gece bir geleni olduğunu söylemiş. Büyük kardeşlerin evden ayrılma vakitleri gelmiş. Köşkten ayrılırken kızın yattığı odanın kapısını delmişler ve kız anlamasın diye bal mumu ile kapatmışlar. O gece gizlice eve girip olan biteni delikten izlemişler.\n\nKız, odasındayken o kuş pencereden içeri girmiş ve yakışıklı bir delikanlıya dönüşmüş. Ablaları bu delikanlıya hayran olmuşlar. Evlerine döndükten üç gün sonra kızın yanına gidip babalarının onu affettiğini ve kendisini eve çağırdığını söylemişler.\n\nKız, sevinerek babasının yanına gitmiş ve o esnada diğer iki kız kardeş köşkü yerle bir etmişler. O gün kız babasının evinde kalmış. Kuş gene her zamanki gibi pencereden içeri girerken kırık olan cam parçasına değen kanadı kesilmiş ve kıza vermek için yanında getirdiği yüzüğü düşürmüş.\n\n&nbsp;&nbsp;Ertesi gün kız köşküne döndüğünde kuşu, aynı zamanda sevdiği erkeği yaralı bir vaziyette bulmuş. Kanadını tedavi ettikten sonra etrafı temizlerken kaybolan yüzüğü bulmuş. Yeşil Tüy adını koyduğu sevgilisi, kıza:\n\n— Yüzüğü sana getirmiştim. Onu parmağına tak ve diline vur, demiş.\n\nKız bunları yapınca her şey anında yerli yerine gelmiş ve düzelmiş. Hatta eskisinden daha da güzel olmuş. Ömür boyu mutlu yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine …\n\n&nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Yedi Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellâl iken, horozlar berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evvel zaman içinde, köyün birinde yedi erkek kardeş, bu kardeşlerin annesi babası ve ninesi yaşarmış. Günün birinde erkek kardeşler analarından bir kız kardeş doğurmasını istemişler. Fakat anaları buna razı olmamış:\n\n— Zaten biz çok kalabalığız, karnımızı da zor doyuruyoruz, bir çocuğa daha nasıl bakarım, diye oğullarına söylemiş. Oğulları analarına küsmüş ve hepsi de birlikte dağa çıkmışlar. Dağa çıkan kardeşler hep bir ağızdan demişler ki:\n\n— Ana! Biz dokuz ay sonra karşı dağdan bu evin damına bakacağız. Sen bize bir kız kardeş doğur. Eğer doğurduğun çocuk erkek olursa evin damına kırmızı bayrak as. O zaman biz yine gelmeyip dağda kalacağız. Ama eğer kız doğurursan evin damına beyaz bayrak as, biz o zaman eve döneriz. Hep birlikte mutlu mutlu yaşarız.\n\nGel zaman git zaman dokuz ay geçmiş. Kadın, bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Ertesi gün kadın evin damına beyaz bayrak asmış ki oğullarım gelsin diye. Ama bu çocukların ninesi beyaz bayrağı indirip onun yerine kırmızı bayrağı asmış. Dağdan evin damına bakan kardeşler kırmızı bayrağı görmüşler ve eve gitmemişler.\n\n— Nasıl olsa erkek kardeşimiz oldu, o büyür anamıza babamıza bakar. Bize ihtiyaçları kalmadı, demişler.\n\nAradan yıllar geçmiş. Bu kardeşlerin anası ve babası ölmüşler. Köyde yaşlı bir nine ve küçük bir kız tek başlarına kalmışlar. Küçük kız:\n\n— Nine benim başka kardeşlerim yok mu, diye sormuş.\n\nNinesi bütün olup bitenleri ve yaptıklarını anlatmış. Kıza:\n\n— Senin yedi tane abin var. Onlar dağlarda gezerler. Sen doğmadan önce analarına bir söz verdiler. Eğer doğacak çocuk erkek olursa bir daha eve gelmeyeceğiz ama kız olursa geleceğiz, dediler ve dağa çıktılar. Sen doğdun ama ben onlara senin erkek olduğunu söylediğimden abilerin geri gelmedi.\n\nKüçük kız, nenesine neden böyle bir şey yaptığını sorar. Nenesi de kardeşlerinin çok olması nedeniyle ailede geçim sıkıntısı yaşandığını söyler.\n\n— Belki onlar giderse ailemizin daha iyi olacağını düşündüğüm için yaptım, der. Ama bu yaptıklarımdan çok pişmanım. Çünkü şimdi koca evde sadece sen ve ben varız. Abilerin burada olsaydı bize bakarlardı, der.\n\nBunun üzerine küçük kız abilerini aramaya çıkar. Dağda abileri bu kızı bulur ve kim olduğunu, bu yaşta oralarda ne işi olduğunu sorarlar. Kız:\n\n— Benim yedi tane abim bu dağlarda yaşarmış, onları arıyorum, der.\n\nAbileri bu kızın kardeşleri olduğunu anlarlar ve köye geri dönerler. Yedi kardeş dağlarda en usta avcılar olmuşlardır sadece ninesi ve kardeşini değil bütün köylüyü avladıkları hayvanlarla beslemişler. Nine ise bütün yaptıklarından pişman olup torunlarından özür dilemiş. Daha sonra bütün aile mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Tavşanın Aklı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir ormanda çok sayıda hayvan yaşarmış. Fakat onların hepsi mutsuzmuş. Çünkü bir aslan acıktığı zaman ava çıkar, önüne ilk çıkan hayvanı yermiş.\n\nHayvanlar buna çözüm bulmak için toplanmışlar. &nbsp;Sonunda bir karar almışlar. Her gün korku içinde yaşamaktansa her gün bir hayvan gitmiş aslana yem olmaya.\n\nUzun zaman böyle devam etmiş. Sırası gelen gitmiş, aslana yem olmuş. Koca koca hayvanlar gitmiş, kuzu kuzu kendini aslanın önüne bırakmış. Sonunda sıra bizim tavşana gelmiş. Tavşanın canı hiç de ölmek istememiş. Aklından bir şeytanlık geçmiş. Yemek zamanı gelmiş, fakat tavşan aslanın karşısına çıkmamış, geç gitmiş onun yanına. Aslan sinirlenmiş. Tavşan demiş ki:\n\n— Kralım, ben gelirken yolda bir aslanla karşılaştım, ondan zorla kurtuldum.&nbsp;\n\nBunu duyan aslan:\n\n— Hemen olay yerine gidelim, demiş. Tavşan onu bir kuyuya götürmüş:\n\n— İşte, bunun içinde, demiş.\n\nAslan bakmış. Suda kendi yansımasını görmüş. Diğer aslan zannetmiş, hemen kuyuya atlamış ve boğulmuş. Böylece hayvanlar kurtulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "ESMA KIZ İLE DEMİR BEY",
        "text": "Evvel zaman içinde, huysuz mu huysuz bir padişah varmış. Halkı onu hiç sevmezmiş. Arkasından:\n\n— Soysuz oğlu soysuz, derlermiş. Yıllar geçip gidince padişah artık yaşlanmış. Onun iki oğlu varmış. Birinin adı Emir, diğerinin adı ise Demir imiş. Emir küçük ama Demir büyükmüş. Demir sarışın, mavi gözlü, yuvarlak yüzlü bir çocuk imiş. Padişah onu el bebek, gül bebek büyütmüş ki ileride kendi yerine geçsin diye. Demir, on sekiz yaşına gelince babasına evleneceğini söylemiş: Babası:\n\n— Hemen saraydan beğendiğin kızla evlendirelim seni, demiş.\n\nDemir Bey saraydaki kızları beğenmemiş. Lalası ile birlikte ülkede kız aramak için yola çıkmışlar. Köylerden, bahçelerden, bağlardan geçerek gezmeye başlamışlar. Dönüp dolaşıp yine baş şehre gelmişler. Demir, her kıza bir kusur bulurmuş.\n\nNeyse lalası ile birlikte bir şerbetçiye girmişler. Şerbet içerlerken içeriye otuz beş kırk yaşlarında bir kadın, yanında on sekiz yaşlarında bir kızla birlikte girmiş. İkisi de başörtüsü örtmüşlerdi. Kızın sesi öyle güzel ve etkileyici imiş ki oğlan hemen etkilenmiş. Demir Bey içinden:\n\n— Galiba aradığım kız budur, diye geçirmiş. Lalasına:\n\n— Tamam. Ben bu kızla evleneceğim, demiş. Lalası kadına:\n\n— Hatun bacı, diyerek durumu anlatmış. Fakat kadın, kızın nişanlı olduğunu, başkasına âşık olduğunu söylemiş. Neyse söylediyse de boşuna. Padişah oğlu ne yapıp yapıp kızla evlenmiş. Kızın adı Esma imiş. Kız, ağlayıp sızlayıp:\n\n—Yapmayın etmeyin, ben başkasını seviyorum, dermiş.\n\nAncak ne derse desin sözünü dinletememiş. Kızın nişanlısını hemen apar topar askere almışlar. Kızı da Demir Bey ile evlendirmişler.\n\nHalk durumun gerçek yüzünü öğrenince homurdanmaya başlamış. Ülkelerinde bir gelenek varmış. Evlenen padişahın oğlunun mutluluğunu halka göstermek için başşehirde önemli bir yerde geçici bir ev kurarlarmış. Balkona iki koltuk koymuşlar. Esma Kız ile Demir Bey halkı selamlıyormuş. Bir yandan çalgı çalıyor, diğer taraftan halk onların önünden geçiyormuş. Halk durumu bildikleri için halk Demir Bey’i kınıyormuş. Gözleriyle damadı yiyip bitiriyorlarmış.\n\nKırk gün böyle geçit olması gerekiyormuş. Daha kırk gün dolmadan damat hastalanmış ve derdine çare bulunamadan ölmüş. Kız ise nişanlısını beklemiş ve askerliği bitince de evlenmişler. Böylece elli üç yıl mutlu ve mesut yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "ANA YÜREĞİ",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, dünya hamam iken, horoz imam iken, anam ocağın başında yandım çeker, babam on beş bin pirenin başında çobanlık eder iken yeryüzünde geniş mi geniş güzel mi güzel bir ülke varmış.\n\nBu ülkenin araçların gelişkin olmadığı için çiftçiler toprağı iyi işleyemezlermiş. Kimi yıllar gökten damla düşmez, kimi yılar yüce dağ başlarında karların erimesiyle su taşkınları olurmuş. Topraklar batar çıkar, bir avuç ürün alınamazmış.\n\nYılların birinde yine böyle amansız bir kuraklık olmuş. Tarlalar ürün vermemiş. Ot saman olmamış. Hayvanlar üreyememiş. İnsanlar kışa hazırlıksız girmişler. Yem, yiyecek hepsi bitmiş. İnsanlar bulabilirlerse çam kabuğu, ağaç kökü yiyorlarmış.\n\nO halkın içinde bir adam varmış. Çok yakışıklı, uzun boylu, ak yüzlüymüş. Annesi ona “Ak Yıldız” adını koymuş. Ak Yıldız çok akıllı biriymiş. Annesi de öyle boğazlı bir kadın değilmiş, gelini yemek verirse yer, yoksa sesini çıkarmaz, bir köşede öylece otururmuş.\n\nOğlundan ve gelininden bir şey istemeye çekiniyormuş. Ama Ak Yıldız, çocukları ve eşi ile yemek yerken ona da veriyormuş. A Yıldız da sonunda kışın sonunu getiremeyeceğini anlamış:\n\n&nbsp;— Acaba annemi mi kessem, diye kendi kendine düşünmeye başlamış. Ama kendisinden utanıyormuş. Ancak açlık o kadar ilerlemiş ki herkes birbirini öldürüp yiyebiliyormuş. Ak Yıldız da bir gün mecbur kalıp annesine:\n\n—Anacığım, gel seninle başka köye gidelim, gezelim, demiş.\n\nAnnesi de itiraz etmemiş. Ormanda giderlerken Ak Yıldız hızlıca annesini itip. Düşürmüş. Hemen bıçakla kesmiş, ama yüreğine dokunmayarak onu kuşağının arasına sıkıştırmış. Eve geri dönerken ayağı taşa takılıp düşmüş. O sırada kuşağının arasından fırlayan yürek:\n\n—Yavrum, canın acıdı mı, diye seslenmiş.\n\nAk Yıldız sesin nereden geldiğini anlayamamış. Ancak daha sonra anlayınca çok pişman olmuş. Artık iş işten geçmiş. Ağlaya ağlaya evin yolunu tutmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "AVCI KÖSE",
        "text": "Zaman evvel zaman iken, dünya hamam, karga imam iken, tilki çoban iken, ben büyümüş küçülmüş bir çocuktum. Anam eşikte babam beşikte uyur idi. Biz üç kardeştik. Birimiz İsa, birimiz Musa ben de Köse idim. Babam İsa ağabeyimi yoğurt öğütmeye, Musa ağabeyimi rüzgâr tutmaya, beni de Koca Deniz’i kurutmaya gönderdi. Anam da gelirken birer kız getirin, dedi. İki ağabeyim gitti, gelmedi. Ancak ben geri geldim. Bu sefer ben onları aramaya tekrar gittim. Annem, gelirken bir kız bul getir, dedi.\n\nNeyse öyle böyle derken Avcı Köse azığını alır ve yola çıkar. Ormanda ilerlerken bir tavşana rastlar. Tavşan dile gelir:\n\n—Beni vurduğun gibi taşı, der. Al beni evine götür, derimi yüz ve ye, der.\n\nKöse evine geri dönmez, ilerlemeye devam eder ve karşıda bir ışık görür. Geceyi geçirmek için o ışığın olduğu yere doğru ilerler. Ancak bu evdeki insanlar çok tuhaftır. Onu içeriye alırlar ve oldukça sıcak karşılarlar. Bu evdeki herkesin elleri ve kolları o kadar kıllıdır ki ve normal insanlarınkinden o kadar büyüktür ki Köse bu duruma çok şaşırır. Biraz korkar ama belli etmez.\n\nAvcı Köse elindeki tavşanı evdekilere verir ve evin hanımına:\n\n—Tavşanı pişir de hep birlikte yiyelim, der. Evin hanımı da:\n\n— Bu tavşan bizim dişimizin kovuğunu bile yetmez, diyerek tavşanı pişirir ve onu yalnız Avcı Köse yer.\n\nNeyse gece olur ve Avcı Köse’ye de bir yatak açarlar. Işıkları kapatıp herkes yatağa girer. Avcı Köse yatakta uyuyormuş gibi yapar. Ancak uyumamıştır. Köse’nin uyuduğunu sanan anne ile baba aralarında:\n\n—Birazdan şu çocuğu kesip pişirelim de yiyelim, derler.\n\nBunu duyan Avcı Köse evin büyük çocuğunu uyandırarak tuvalete gitmek istediğini, onun da kendisiyle gelmesi gerektiğini söyler. Geri dönüşte de büyük çocuğun yerine yatar. Çocuk da Köse’nin yerine yatmıştır.\n\nAnne ile baba hiçbir şeyin farkında olmadan kendi çocuklarını kesip yerler. Köse de fırsat bu fırsat, onlar yatar yatmaz kaçıp kurtulur. Evine geri döner. Geldiğinde herkesi uyur bulur. Hatta kardeşleri bile gelmiştir. Kız bulmak şöyle dursun, canını zor kurtardığı için sevinçle gelip yatağına girer.\n\nSabah olduğunda annesinin sesiyle uyandığında her şeyi anlatır. Annesine devleri gördüğünü ve onu yemek istediklerini, canını zor kurtardığını, bir daha kız aramaya falan gitmeyeceğini söyler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Ardıç Dalı Kız",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, mutsuz bir karı koca varmış. Bunların hiç çocuğu olmazmış. Gece gündüz Allah’a yalvarıyorlarmış:\n\n— Olsun da bir ardıç dalından çocuğumuz olsun derlermiş.\n\nNeyse bir süre sonra Yüce Allah onlara gerçekten de ardıç dalından bir kız vermiş. Ona herkes Ardıç Dalı Kız dermiş. Tüm komşuları:\n\n— Bu nasıl iştir, ardıç dalından kız mı olur, derlermiş.\n\nEee… Allah verince oluyormuş işte. Anne ile baba onu alıp ormanın kıyısındaki ardıç dallarının arasına bırakmışlar. Kız böyle gündüzleri ardıç dalı, geceleri insan şeklinde yaşamaya devam ederken ülkede neler olmakta imiş bir bakalım.\n\nÜlkenin padişahının oğlu artık evlenecek çağa gelmiştir, ancak hiçbir kızı beğenmiyormuş. Babası ona veziri ile ülkeyi gezmesi için izin vermiş. Gerekli hazırlıkları yapıp yola çıkmışlar. Geze geze Ardıç Dalı Kız’ın yaşadığı ormanın kıyısında o geceyi geçirmek için bir çadır kurmuşlar. Ancak sabah uyandıklarında şamdanların ve mumun yer değiştirdiğini görmüşler.\n\nBunun ne olduğunu anlayabilmek için bir gece daha kalmışlar. Padişah oğlu uyuyormuş gibi yapmış. Gece geçerken bir kızın gelip mum ve şamdanların yerinin değiştirdiğini görmüş ve tam kız onu öpmeye eğilirken kızın kolunu tutmuş. Ne olduğunu kızdan anlatmasını istemiş.\n\nArdıç Dalı Kız, ona âşık olduğunu söylemiş. Geceleri insan, gündüzleri ardıç dalı şeklinde yaşadığını, sabaha doğru gitmezse diğer ardıçların onu aralarına almayacağını söylemiş ve gitmiş.\n\nPadişah oğlu da Ardıç Dalı Kız’a âşık olduğu için her gün vezirine bir gün daha kalmak için yalvarıyormuş. Vezir de işin içinde bir kız olduğunu anlamış ve bir gece oğlanı uyandırarak her şeyi toplayıp ülkeye geri dönmüşler.\n\nArdıç Dalı Kız olanları anlayınca çok üzülmüş. Vezir, oğlanı kendi kızıyla evlendirmek için hemen düğün hazırlıkları başlatmış. Onlar böyle devam ederken Ardıç Dalı Kız, sevdiğini bırakmak istemediği için hemen terziye gitmiş, bir hırka ve şapka diktirerek giymiş ve yola düşmüş.\n\nArdıç Dalı Kız, gide gide padişah oğlunun ülkesine gelmiş. Geldiğinde ülke halkından padişah oğlu ile vezirin kızının evlenmek için düğün hazırlıkları yaptığını görmüş.\n\nÇok üzülmüş ancak hiçbir şey belli etmeyerek derviş kılığında saraya gitmiş ve şehzadeyi düğünden önce görmek istediğini, ona söylemesi gereken şeyler olduğunu anlatmış.\n\nNeyse padişah oğlu kırmayıp gelmiş. Önce tanımamış ancak Ardıç Dalı Kız kendini anlatınca oğlan o kadar sevinmiş ki hemen kızın boynuna sarılmış. Babasına olanları anlatmış.\n\nDüğünü hemen durdurmuşlar, veziri ülkeden sürmüşler. Daha sonra Ardıç Dalı Kız ile evlenip mutlu mesut yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "ÇOBAN MEHMET",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, çok söylemesi günahmış, az söylemesi sevapmış.\n\nÜlkenin birinde bir köy varmış. Bu köyde de Çoban Mehmet diye birisi varmış. Bu Mehmet’in güzeller güzeli bir karısı varmış. Kadın o kadar güzelmiş ki güzelliğinin ünü komşu köylerde bile konuşulurmuş. Çoban Mehmet’in iki tane de oğlu varmış.\n\nBir gün bu köye uzak diyarlardan bir kervan gelmiş ve burada konaklamışlar. Kervanın burada çamaşırlarını yıkayacak birine ihtiyacı olmuş. Araştırmışlar, kim bu işi daha iyi yapar diye.\n\nKöylülerin hepsi Çoban Mehmet’in karısının bu işi yapabileceğini söylemişler. Kervandan biri gidip kadınla konuşmuş. Kadın da kocasına danışıp o olur derse işlerini yapacağını söylemiş.\n\n&nbsp;Çoban Mehmet izin vermiş ve kadın da kervancıların isteğini kabul etmiş. Kervandan gelen adam, çobanın karısının güzelliği karşısında büyülenmiş. Bunu gidip kervan başına anlatmış. Çok güzel kadın, tam size layık, diye.\n\nAdamın kadını övmesiyle kervan başı kadını merak etmiş. Çamaşırları almaya gidince ben de gideyim, bakayım nasıl bir kadınmış, demiş.\n\nKervan başı ve adamı çamaşırları almaya gitmiş. Kervan başı, kadını görünce adamına hak vermiş ve orada kadına âşık olmuş. O anda karar vermiş, bu kadını kaçırıp onunla evlenmeye. Adamına da kararını söyleyip akşam yardım etmesini istemiş.\n\nBu olayın olduğu gün, çoban da koyunları otlatırken bir ağacın dibinde uyuyakalmış. Rüyasında ak sakallı bir dede ona demiş ki:\n\n—Senin başına bir iş gelecek… Gençlikte mi gelsin yoksa yaşlılıkta mı, demiş. Bunun üzerine çoban:\n\n&nbsp;—Gençlikte gelsin. Yaşlılıkta gelirse yaşlı hâlimle dayanamam, demiş.\n\nUykusundan uyandığında hâlâ rüyanın etkisindeymiş. Akşam evine gitmiş. Karısı ve çocukları ile yemeğini yemişler. O sırada kervanbaşı ve adamı gelip iki oğluyla beraber çobanı bağlayıp karısını kaçırmışlar. Ertesi gün çobanın koyunları otlatmaya götürmemesinden şüphelenen köylüler, çobanın evine gelmişler. Bir de ne görsünler! Çoban ve oğulları bağlı bir şekilde evde.\n\nÇoban, olanı biteni köylüye anlatmış. Ben bu olay üzerine buralarda yaşayamam deyip iki oğlunu yanına alıp o köyü terk etmişler. Yolda giderken önlerine bir ırmak çıkmış. Oğullarını karşıya kucağında geçirmesi gerekmiş. Küçük oğlunu kucağına alıp, büyük oğluna:\n\n—Ben kardeşini karşıya geçirene kadar sen beni burada bekle, diye tembihlemiş.\n\nBaba, çocuk ile beraber ırmağın ortasına gelmiş. O sırada kucağındaki çocuk:\n\n—Baba, ağabeyimi kurt kaçırıyor, demiş.\n\nBir de bakmışlar ki oğlunu gerçekten bir kurt kaçırıyormuş. Bu sefer diğer oğluna koşayım derken kucağındaki çocuğu ırmağa düşürmüş. Artık iki oğlu da yanında yokmuş. Birini kurt kapmış, diğerini de ırmak alıp götürmüş.\n\nNe yapacağını bilmez hâlde az gitmiş uz gitmiş sonunda bir ülkeye varmış. Gittiği ülkede o gün padişahlık seçimleri yapılıyormuş. Bir anda kalabalığı görünce merak etmiş, oraya gitmiş.\n\nO ülkenin padişahlık seçimi bir güvercin tarafından yapılıyormuş. Alana toplanan kalabalığa doğru kuş bırakılmış. Kuş gidip kimin kafasına konarsa padişah o seçilirmiş. Yine böyle yapmışlar. Kuş gelmiş, çobanın kafasına konmuş.\n\nBakmışlar ki çobanın kılığı düzgün değil, bundan padişah olmaz diye düşünmüşler ve seçimi yeniden yapmışlar. Kuş tekrar çobanın kafasına konmuş:\n\n— Olacak gibi değil, demişler ve çobanı zindana atmışlar, bundan padişah olmaz diye.\n\nSonra seçimi yine tekrarlamışlar. Kuş, bu sefer zindanda çobanın bulunduğu hücrenin penceresine konmuş. Artık anlamışlar ki padişahın bu pis adam olduğunu. Çobanı zindandan alıp saraya koymuşlar.\n\nAradan yıllar geçmiş, çobanın öldüğünü düşündüğü çocukları büyümüş, yetişkin insan olmuşlar. Çoban çocuklarını kaybettikten sonra ikisini de birer aile alıp büyütmüş. Zamanı geldiğinde ailelerinden ayrılmışlar. Padişahın yanına giderek iş istemişler. Padişah bunları işe almış ve zamanla padişahın en güvenilir insanları olmuşlar.\n\nBir gün padişaha ülkeye çok önemli bir kervanın geldiğini ve ülkenin yararına olacağını söylemişler. Padişah da kervanı ağırlamaya karar vermiş. Kervan geldiği vakit onları nasıl ayarlayacağını sormuş. Kervan başı ise pek bir şey yapmasının gerekmediğini sadece çok sevdiği karısının çadırını koruyabilmek için iki kişinin gerektiğini söylemiş.\n\nPadişah da en güvendiği iki adamı olan gençleri kervan başının emrine vermiş. Bu iki genç, kervan başının karısının çadırını beklemeye başlamışlar. O sırada birbirleriyle tanışıp arkadaş olmuşlar. Zaman ilerledikçe hayatları hakkında konuşmaya başlamışlar. Küçük çocuk, ailesinin gerçekte kendi ailesi olmadığını, babasının onu suya düşürmesinden sonra onu bulan kişiler olduğunu söylemiş. Bir abisinin olduğunu ama onu bir kurdun kaçırdığını söyleyince diğer genç, onun kardeşi olduğunu anlamış.\n\n—Ben senin ağabeyinim. Beni kurt kaçırırken bir adam kurtardı. Sonra evine götürdü. Odur budur onların oğluyum, demiş. İçeriden kervanbaşının karısı, gençlerin konuştuklarının hepsini dinlemiş. Bunların kendi çocukları olduğunu anlamış. Dışarı çıkıp:\n\n—Sizler benim oğullarımsınız, ben sizin kaçırılan annenizim, demiş ve başından geçenleri anlatmış.\n\nKervan başının zalim biri olduğunu, onu zorla yanında tuttuğunu ve hiç dışarı çıkmadığını, hep bir çadırda başında nöbetçiler ile hapis hayatı yaşattığını anlatmış.\n\nBunun üzerine çocukları kervan başını yakalayıp elini kolunu bağlamaya karar vermişler. Kervan başı gelince onu yakalamışlar, elini kolunu bağlamışlar.\n\nBunun üzerine padişah bu gençleri sorguya çekmiş. Ülke için faydalı olan bir misafiri neden bu hâle getirdiklerini sormuş. Gençler de başlarından geçenleri anlatmışlar. Padişah, anlatılanlar üzerine kadını görmek istemiş, çünkü gençlerin anlattıkları hiç yabancı gelmemiş.\n\nKadın, padişahın huzuruna çıkınca padişah kadını hemen tanımış. Kadın da onu tanımış. Başından geçenleri anlatmış, oğullarına da gerçek babalarının padişah olduğunu söylemiş.\n\nPadişah, karısı ve oğulları o günden sonra hep birlikte mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "MİNTİK",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, köyün birinde Mintik adında bir kız yaşarmış. Bu kız bir gün arkadaşlarıyla dağa, çalı toplamaya gitmek için karar vermiş. Annesine de:\n\n— Anne, ben yarın arkadaşlarla çalı çırpı toplamaya gideceğim, dağda yemek için bana o güzel pasta ve çöreklerinden yapar mısın,&nbsp;demiş. Annesi de:\n\n—Tamam kızım, yaparım, demiş.\n\nMintik ertesi gün arkadaşlarıyla yola koyulmuş. Daha sonra acıkmışlar. Ama hiçbiri yiyecek bir şey getirmemiş, sadece Mintik hazırlıklıymış. Bütün kızlar afiyetle Mintik’in getirdiklerini yiyip ona hiçbir şey koymamışlar. Herkes çalısını, çırpısını toplarken Mintik de yan gelip yatmış. Kızlar:\n\n— Haydi Mintik, sen de topla, dediklerinde hiç ses çıkarmamış. Kızların işi bittiğinde hâlâ Mintik’in bir şeyi yokmuş.\n\n— Haydi mintik seni bekliyoruz, diyen kızlara Mintik:\n\n— Öyle yağma yok, yiyeceklerimi yerken iyiydi. Şimdi benim çalılarımı da siz toplayacaksınız, demiş.\n\nKızlar hep birlikte olup toplamışlar ve gidelim demişler. Mintik bu sefer de:\n\n—Bana ne, benim çalımı da siz götüreceksiniz. Ben çok açım, hiç hâlim yok, demiş.\n\nKızlar bunu da kabul etmişler ve yola koyulmuşlar. Bakmışlar ki Mintik yerinden hiç kıpırdamadan duruyor. Neden gelmediğini sorduklarında:\n\n—Bir şartla gelirim. Beni de sırtınızda taşırsanız, demiş.\n\nKızlar, Mintik’in bu kaprisleriyle uğraşırken bir de bakmışlar ki hava kararmış. Telaşla köye dönmeye başlamışlar. Uzaktan bir evin ışığını görüp köye geldikleri düşüncesiyle oraya hızla gitmişler. Eve geldiklerinde bakmışlar ki orası köyleri değil. Geldikleri yer ise devin eviymiş. Dev, kızları görünce çok sevinmiş, akşam yemeğim geldi diye.\n\nKızlar, ev sahibinin insan yiyen bir dev olduğunu anlamamışlar. Dev, kızlara:\n\n—Bu gece de burada kalın, yarın gidersiniz köye, demiş.\n\nKızlar da çaresiz kabul etmişler. Dev, kızların yatağını hazırlamış ve uyumalarını beklemeye koyulmuş. Bu arada dişlerini bilemeye başlamış. Bunu Mintik görmüş ve uyumamaya karar vermiş. Dev, kızların uyuyup uyumadığını kontrol etmek için sormuş:\n\n—Kızlar, kızlar! Uyudunuz mu? Sadece Mintik’ten ses gelmiş:\n\n—Mintik uyumadı. Dev:\n\n—Ne oldu Mintik? Neden uyumadın, demiş. Mintik:\n\n—Her gece yatmadan önce annem fındık fıstık getirirdi, ben de onları yer, uyurdum. Şimdi ise uyuyamıyorum, demiş.\n\nDev de Mintik’in istediklerini getirmiş ki bir an önce uyusun da kızları yiyebilsin diye. Mintik, devin getirdiklerini yemiş. Aradan biraz zaman geçmiş. Dev yine sormuş:\n\n—Kızlar, kızlar! Uyudunuz mu? Kızlardan yine sadece Mintik’ten ses gelmiş.\n\n—Mintik uyumadı. Dev yine:\n\n—Ne oldu da uyuyamıyorsun Mintik, demiş. Mintik:\n\n—Her gece annem çeşmeden kalburla ferah ferah su getirir, ben de onu içer uyurdum demiş.\n\nBunun üzerine dev, kalburu alıp çeşmeye koşmuş. Dev, çeşmede kalbura su doldurmakla meşgulken Mintik kızları uyandırıp onları durumdan haberdar etmiş. Daha sonra kızlar kaçmış. Dev onlara yetişememiş. Eve geldiğinde Mintik’in ayakkabılarını görmüş.\n\n—Sen buraya bir daha gelirsin, bak o zaman seni nasıl yerim, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Devin dediği gibi Mintik, ayakkabılarını almaya gelmiş. Dev, Mintik’i yakalayıp bir çuvala koyup ağzını bağlamış. Daha sonra onu ahıra koymuş, akşam yemeğinde oğluyla beraber yemek için.\n\nAhırda bir yolunu bulup Mintik çuvaldan çıkmayı becermiş. Çuvala ahırdan bir danayı koyup oradan kaçmış. Akşam olduğunda devin oğlu gelmiş.\n\n—Yemekte ne var anne, dediğinde:\n\n—Bir insan yiyeceğiz, demiş.\n\nOğlu bu habere çok sevinmiş. Ahıra gittiklerinde çuvalda Mintik’i değil de danayı görünce çok şaşırmışlar. Dev demiş ki:\n\n—Mintik yine yapmış yapacağını. Kaderde onu yiyememek varmış oğlum ne yapalım, şansımıza küselim, demiş.\n\nMintik de bu olaydan sonra bir daha devin bulunduğu o bölgeye uğramamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Kader",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ülkenin birinde bir adam yaşarmış. Bu adamın iki oğlu ve bir karısından başka kimsesi yokmuş. Bu adamın çok fazla malı varmış. Bir gün rüyasında bir ses duymuş:\n\n— Ey insanoğlu senin başına bir bela gelecek. Genç yaşta mı gelsin yoksa yaşlıyken mi gelsin?\n\nAdam uyanmış. Rüya olduğu için fazla düşünmemiş ama üç gün boyunca aynı rüyayı görmüş. Kalktığında karısına rüyasını anlatmış. Karısı ise:\n\n— Yaşlıyken bela ile uğraşmak zor olur, gençken gelsin, demiş. Adam düşünmüş ve o da aynı şeyi istemiş. Birkaç gün sonra adamın tüm mal varlığı yok olup gitmiş.\n\nAdam başka işler yapmak için yaşadığı yerden ayrılmış. Giderken karşılarına bir nehir çıkmış. Adam önce karısını omzunda karşıya geçirmiş. Sonra dönüp oğullarından birini almış. Tam nehrin ortasına gelince geride kalan oğlunu kurdun kaptığını görmüş. Onu kurtarayım derken sırtındaki oğlunu da suya kaptırmış. İki oğlunu da yakalayamamış.\n\nKarısını yanına almış ve yoluna devam etmiş. Bir kervansarayda iş bulmuş. Çalışırken iki tüccar gelmiş ve kirli çamaşırları olduğunu söylemiş. Bunu yıkayacak biri olup olmadığını sormuş.\n\nAdam, karısının yıkayabileceğini söylemiş. Karısı çamaşırları yıkayıp ütüleyip geri göndermiş. Bu tüccarların çok hoşuna gitmiş. Niyetleri kadını yanlarında gezdirip, onu bacı bilip sadece çamaşır ve yemek işlerini yaptırmakmış. Akşam kararlaştırıp kadını kaçırmışlar. Adam karısı da kaçırılınca oradan ayrılmış. Gidip bir hamamda işe başlamış.\n\nTam bu sırada yeni bir padişah seçilecekmiş. Âdete göre beyaz bir güvercin havaya bırakılır, güvercin kimin kafasına konarsa o padişah olurmuş.\n\nGüvercini bırakınca güvercin doğrudan gidip hamamda çalışan adamın kafasına konmuş. Tüm halk itiraz etmiş, hamamda çalışan bir adam bizim başımıza padişah olamaz diye ama adet böyle olduğu için adam padişah olmuş.\n\nAradan uzun zaman geçmiş. Çok önemli bir ticaret için padişah iki tane tüccar istemiş. Muhafızları gidip iki tane tüccar bulmuş. Ama tüccarlar bacımıza haber vermeden gelmeyiz. Biz yokken ona bir şey olur diye inat etmişler. Padişah;\n\n— O zaman bacılarının yanına iki tane asker gönderin, tüccarlar da gelsin, demiş.\n\nBacılarının yanına iki tane muhafız konulmuş. Tüccarlar padişahın yanına gitmiş. Muhafızlar arasında eskileri konuşurken biri:\n\n— Beni küçükken kurt kaptı. Ailemden ayrıldım. Kardeşimi de su aldı. Ailemiz dağıldı, demiş. Diğer muhafız çok şaşırmış!\n\n— Ben senin suya düşen kardeşinim köylüler beni kurtardı, demiş. Bunu dinleyen kadın çok şaşırmış:\n\n— Ben de sizin annenizim. Tüccarlar beni kaçırmıştı. Şimdi size kavuştum, demiş. Oğullarına sarılmış.\n\nTam o sırada tüccarlar içeri girmiş. Olayı yanlış anlayıp muhafızların asılmasını istemiş.\n\nPadişah tam ikisini de astıracakken muhafızlardan biri durumu anlatmış. Padişah çok şaşırmış:\n\n— Ben sizin babanızım. Sizi öldü sanıyordum. Çok şükür size kavuştum, diye oğullarına sarılmış.\n\nPadişah hemen karısını da getirtmiş. Aile o kadar zorluktan sonra toplanmış. Ömürlerinin sonuna kadar mutlu bir hayat sürüp gitmişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Keçi",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir kadın varmış. Bu kadının çocuğu olmazmış.&nbsp;Bir keçiyi görünce Allah’a dua etmiş. Kadının bir süre sonra bir çocuğu olmuş. Aynı keçi gibiymiş. Keçi büyümüş. Bir gün komşularıyla çamaşır yıkamak için dereye gitmiş.\n\nPadişahın oğlu bu kızın, keçi donunu çıkarınca güzelliğini görmüş ve ona âşık olmuş. Hemen kızın mührünü almış. Kız keçi donunu giymiş ve eve gelmiş.\n\nPadişahın oğlu hastalanmış. Tüm halktan yemek istemiş. Keçinin annesi bulamaç pişirmiş ve keçi ile yollamış. Padişahın oğlu sadece keçinin getirdiği yemeği yemiş ve içine mührünü koyup yollamış.\n\nPadişahın oğlu, annesini bu kızı alması için yollamak istemiş. Annesi kızı sevmemiş:\n\n— Olmaz, demiş.\n\nPadişahın oğlu bakmış annesini kandıramayacak. Gece gizlice gidip kızın keçi donunu yakmış. Ertesi gün de annesini yollamış.\n\nAnnesi bu sefer kızı çok beğenmiş. Hemen düğünlerini yapmışlar. Padişahın oğlu muradına ermiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Altın Bülbül",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir padişah varmış. Bu padişahın üç tane oğlu varmış.\n\nPadişah memleketine büyük bir cami yaptırmış. Fakat camiyi yapan usta, Kaf Dağı’nın ardındaki Altın Bülbül’ün getirilip şerefeye konulduğunda caminin eksiğinin biteceğini söylemiş.\n\nPadişahın üç oğlu, Altın Bülbül’ü getirmek için yola çıkarlar. Bir sürü gittikten sonra yol ileride üçe ayrılır. Yüzüklerini bir taşın altına koyup üçü üç yola gider.\n\nİki büyük kardeşin yolu bir süre sonra birleşmiş. Bu yolla bir vilayete varmışlar. Paraları ve malları bitince bir hana çırak olmuşlar.\n\nKüçük oğlanın önüne bir bataklık çıkmış. Onu geçince bir pınara rastlamış. Pınarın başında bir Pir Dede oturuyormuş. Padişahın küçük oğlunu yoldan çevirmeye çalışmış. O, yolundan dönmemiş. Dede, sırtını sıvazlayıp:\n\n— Yolun açık olsun, deyip ortadan kaybolmuş.&nbsp;\n\nBiraz yürüdükten sonra padişahın küçük oğlu bir devin konağına gelmiş. Konaktaki kız, çocuğun karnını doyurmuş. Padişahın küçük oğlu oradaki devi öldürmüş. Meğer orada bulunan kız peri padişahının kızı imiş. O, dönüşte kızı alacağını söylemiş ve yoluna devam etmiş.\n\nPadişahın küçük oğlu son olarak yedi devin olduğu eve gelmiş. Devlerin annesinin memesine sarılıp süt içmiş, böylece devlerle kardeş olmuş. Ona bundan sonra yapması gerekenleri dev kardeşleri anlatmış. Önündeki engelleri nasıl geçeceğinin hepsi tek tek anlatılmış. Çocuk yoluna devam etmiş.\n\nPadişahın küçük oğlu tüm öğütleri olduğu gibi yerine getirmiş ve Altın Bülbül’ün bulunduğu saraya ulaşmış. Altın Bülbül’ü kaçırmış. Askerler peşine düşmüş fakat o, devlerin yanına gidince bir şey yapamamışlar. Geri dönüş yoluna girmiş padişahın küçük oğlu. Giderken konağa uğramış ve karnını doyuran kızı yanına almış. Ağabeylerinden ayrıldığı yere gelmiş. Gidip onları bulmuş.\n\nAğabeyleri peri padişahının kızını ve Altın Bülbül’ü kıskanmışlar. Bir hile ile küçük kardeşlerini kuyuya atmışlar. Peri padişahının kızını ve Altın Bülbül’ü alıp yola devam etmişler. Padişahın küçük oğlu kuyudan çıkmış. Babasının şehrine gidip hancıya çırak olmuş.\n\nAğabeyleri getirip Altın Bülbül’ü yerine koymuşlar, babalarını kardeşlerinin öldüğünü söylemişler. Fakat koydukları yerde Altın Bülbül ötmemiş. Bir gün küçük kardeş, caminin kenarından geçerken bülbül bir kere ötmüş ve daha sonra susmuş.\n\nBütün halk caminin dibinden geçmiş ama Altın Bülbül bir daha ötmemiş. En son çocuk geçmiş. Kuş ötmeye başlamış. Padişah olayı anlamış. Diğer iki oğlunu kovalamış saraydan. Küçük oğlunu da yanında getirdiği peri padişahının kızı ile evlendirmiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "TIN TIN KABACIK",
        "text": "Bir adamın dört beş tane çocuğu varmış. Adam bu çocuklarla artık baş edemeyince iki çocuğunu azaltmak için ormana odun kesmeye götürmüş. Ormana gidince çocuklara demiş ki:\n\n— Ağaca bir kabak asacağım. Bu kabağa ben sürekli vuracağım. Kabak tın tın ettikçe benim burada olduğumu anlayacaksınız. Ben de biraz ötede odun kesiyor olacağım.\n\nOradan ayrılan baba biraz ötede kabağı bir ağaca asar. Bir süre sonra çocuklar acıkırlar ve babalarının yanına gitmeye karar verirler. Ses gelen yere doğru giderler. Giderler ama babaları orada değildir. Kabak bir ağaca asılmış rüzgâr vurdukça tın tın ses gelmektedir. Akşam olur ve çocuklar ne yapacaklarını bilemezler. Birbirlerine sorarlar:\n\n— Horoz öten yere mi, tütün tüten yere mi, yoksa ışık yanan yere mi gidelim.\n\nEn sonunda ışık yanan yere gitmeye karar verirler. Orası da bir devin evidir. Dev avları görünce çok sevinir. Çocuklar devin kendilerini yemek istediğini anlarlar. Kazanda da etler kaynamaktadır. Deve derler ki:\n\n— Sen ağzını iyice aç. Biz bacadan ağzına tek tek düşelim.\n\nDev bunu kabul eder. Dev ağzını iyice açınca çocuklar bacadan devin ağzına ateşin közlerini boşaltırlar ve dev ölür.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "BEYOĞLU İLE KARA GELİN",
        "text": "BEYOĞLU İLE KARA GELİN\n\nBir Beyoğlu bir de Kara Gelin varmış. Bunların hiç çocukları olmuyormuş. Beyoğlu evlenmeye karar vermiş. Ama Kara Gelin buna bir türlü izin vermiyormuş.\n\nBeyoğlu bir gün atına su içirmek için çeşme başında durduğunda suya bir kızın aksinin düştüğünü görmüştür. Kafasını kaldırmış ve ağacın üzerinde duran kızı görmüş. Fakat ne yaptıysa bu kızı aşağıya indirememiş. Kızı aşağı indirmesi için bir cadı kadın getirmiş.\n\nCadı kadın hamur yapar ve bir ocak yakar. Başlar ekmek yapmaya. Cadı kadın sacı ters koyar. Kız seslenir:\n\n— Ebe! Sacı ters koydun. Cadı kadın:\n\n— Yavrum! İnsen, yardım etsen de düzeltsen, der.\n\nAma kız inmez. Bu kez de ekmeği kalın yapar. Kız yine seslenir:\n\n— Ebe! Ekmeği kalın yaptın, der. Cadı kadın:\n\n— Yavrum! Gelsen de yardım etsen, deyince kız bu defa dayanamaz ve iner.\n\nKız inince Beyoğlu kızı yakalar ve eve götürmeye karar verir. Eve giderken kızın bir geyik kardeşi varmış. Yanlarına onu da alırlar. Eve gidince Kara Gelin, Beyoğlu’na kızar. Akşam olunca hepsi aynı yatağa yatarlar. Yatınca geyik saymaya başlar:\n\n— Şu eniştenin ayağı, şu ablanın ayağı, şu Kara Gelin’in ayağı.\n\nSabah olunca Kara Gelin düşünmeye başlar:\n\n— Ne yapsam da bunları başımdan atsam, der.\n\n— Bey bunlar usandı. Ben bunları deniz kenarına gezmeye götüreyim, der. Oraya gidince Kara Gelin, kızı denize iter. Eve gelince:\n\n— Yürümeyi bilmedi, denize düştü, boğulup öldü, der.\n\nAkşam olup yatınca geyik yeniden saymaya başlar:\n\n— Şu eniştenin ayağı, şu Kara Gelin’in ayağı, hani ablanın ayağı?\n\nKara Gelin bakar ki geyik de başına dert olacak. Kara Gelin yatağın altına kuru ekmekleri döşer ve kımıldadıkça:\n\n— Ay kemiklerim kırılıyor, der. Bir komşusunu da tembihler:\n\n— Bu hastalığa geyik eti iyi gelir de, diye. Bunun üzerine geyiği kesmeye karar verirler. Ama geyik der ki:\n\n—Tamam beni kesin ama deniz kenarında kesin, der. Deniz kenarına gittiklerinde bir ses duyarlar:\n\n— Kara Gelin attı beni! Yunus balık yuttu beni, deyince Beyoğlu geyiği kesmekten vazgeçer. Kızı kurtarır ve Kara Gelin’i de katırın arkasına bağlayıp sürür. Eve giderler. Beyoğlu ve kız evlenirler ve çok sayıda çocukları olur. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "NOHUT BEBEKLER",
        "text": "&nbsp;\n\nKöyde bir kadın varmış. Bu kadının da bir sürü çocuğu varmış. Bu çocuklar hem çok küçük hem de çoklarmış. Bundan dolayı bunlara nohut bebekler derlermiş. Anneleri bir gün tandırda ekmek yapıyormuş. Sacdan inen ekmeği bebekler anında yiyip bitiriyorlarmış. Anneleri yapıyor, onlar bitiriyorlarmış. Tarlaya ekmek yetiştirmeye çalışan kadın ekmeği bir türlü biriktiremiyormuş.\n\nAnneleri en sonunda sinirlenmiş ve hepsini tandıra süpürmüş. Oturmuş ve tarla için ekmekleri yapmış bitirmiş. Ekmekleri yapmış ama tarlaya bunları götürecek hiç çocuk kalmamış. Oturmuş kara kara düşünürken paspasın altında kalan nohut bebeklerden biri:\n\n— Üzülme anne, ben götürürüm, demiş. Annesi onu görünce çok sevinmiş:\n\n— Tamam, olur yavrum, demiş.\n\nÇocuk tarlaya gitmiş. Babasına seslenmiş:\n\n— Baba nereden geleyim? Babası:\n\n— Kenardan gel oğlum.\n\nÇocuk ekmeğin kenarını yemiş. Sonra yine sormuş:\n\n— Baba nereden geleyim? Babası:\n\n— Ortadan gel oğlum.\n\nÇocuk bu sefer ekmeğin ortasını yemiş. Sonra yine sormuş:\n\n— Baba nereden geleyim? Babası:\n\n— Öbür kenardan gel oğlum.\n\nÇocuk en son ekmeğin öbür kenarını da yemiş ve tarlada çalışanlara götürecek hiç ekmek kalmamış. Nohut bebeklerden sonuncusu da yine ekmeği bitirmiş. Ama yine de doymamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "CADI KADIN",
        "text": "Köyün birinde üç tane kız yaşarmış. Çeşme başında oturmuşlar, el işi yapıyorlarmış. Yanlarına bir cadı kadın gelmiş.\n\n— Güzel kızlar ne yapıyorsunuz, demiş. Kızlar:\n\n— Örgü örüyoruz, demişler. Cadı kadın:\n\n— Burada ne var ki? Ben size daha güzellerini göstereyim, demiş.\n\nEn büyük kızı almış ve devin yanına götürmüş. Dev de her gün bir genç kızı yiyormuş. Cadı kadın ise genç kızların parmaklarını kesip kapının arkasına süpürüyormuş. Büyük kızı götürmüş, devin yemesi için hapsetmiş.\n\nCadı kadın ikinci gün yine o kızların yanına gitmiş. Ortanca kıza:\n\n— Ne yapıyorsun güzel kızım, demiş. Ortanca kız:\n\n— Ne yapayım tığ işi yapıyorum, demiş. Cadı kadın:\n\n— Buradakiler ne ki ben sana daha güzellerini göstereyim. Ortanca kız:\n\n— Kız kardeşimi ne yaptın? Götürdün getirmedin, demiş. Cadı kadın:\n\n— Onları öyle bir yere götürdüm ki; güllük gülistanlık, çimlik çimenlik, cennet- i alada yaşıyor. Seni de oraya götüreyim, demiş.\n\nCadı kadın o kızı da götürmüş, parmaklarını kesip kapının arkasına atmış. Ortanca kızı götürmüş, devin yemesi için hapsetmiş. Üçüncü gün gitmiş küçük kızın yanına. Küçük kız biraz daha akıllıymış. Cadı kadın sormuş:\n\n— Ne yapıyorsun güzel kızım, demiş. Küçük kız:\n\n— Ne yapayım kız kardeşlerimi bekliyorum. Götürdün getirmedin, demiş. Cadı kadın:\n\n— Onlar cennet-i ala da zevk- i sefa içinde yaşıyorlar. Seni de oraya götüreyim, demiş.\n\nKüçük kızı da devin yanına götürmüş. Cadı kadının bir kedisi varmış. Cadı kadın:\n\n— Parmaklarımı kessem yer misin, demiş? Kız:\n\n— Yerim, demiş.\n\nCadı parmağını kesmiş küçük kıza vermiş. Kız da parmağı kediye vermiş. Kedi ise kaçıp gitmiş.\n\nCadı acılar içindeyken kız da kaçıp başka odaya gitmiş. Orada ablalarının hapis olduğunu görmüş. Kapının arkasına saklanmış. Cadı kadın gelince onu tutup bağlamış. Oradan kaçmış, gitmiş. Gelmiş, gördüklerini köyün erkeklerine anlatmış. Onlarda cadı kadını ve devi yok etmişler.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "KIZILCIK OTU",
        "text": "Efendim iki adam varmış. Getmişler çalışmaya. Birisi bi guruş bulmuş çalışmış. Biri:\n\n— Beş guruşdan aşağı çalışmam, demiş.\n\nBöle böle gediyorlar. Öteki bi guruşa bulan iki yüz lira para etmiş, çalışmış. Öbürü elli lira, yüz lira etmiş mesela beş guruşdan aşşa çalışmamış ya. Yola tam bi yere gelmişler.\n\n— Arkıdaş ben seni öldürücen parayı üleşicez, demiş.\n\n— Arkıdaş ben bi guruşa çalıştım, sen de çalışsaydın, demiş. Beni öldürüsen gızılcıklar devri, demiş.\n\nAma adam, arkadaşını dinlememiş, orda arkadaşını öldürmüş, parasını almış. Geliyoru eve. Öteki adamın hanımına diyor ki:\n\n— Kocanla filan yerde ayrıldık bi da görmedim, deyoru.\n\nAdamın hanımını almış, yani onunla evlenmiş. Bi gün harman yerinde harmanı savuruyokene, gızılcık dedim ot vardır. Ot yuvarlanıp gelmiş de bacanın arasında geşmiş de bi gülmuş.\n\nKarısı:\n\n— Hindi* noluyor, demiş.\n\nAdam:\n\n— Biz, senin gocan ben filan yerde öldürdüydüm da gızılcıklar devri dediydi. Şimdi, yuvarlanarak geldi geşdi de unu, dedim.\n\nGarı gediyoru bi mahkemiye veriyoru. Adam içeriye giriyoru, garı gezipduru.\n\n\n*hindi: Şimdi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Yedi Kardeşin Bir Bacısı-II",
        "text": "Bi tane kız varmış. Bu kız yedi kardeşin tek bacısıymış ve çok güzel bi kızmış. Bu kızı kardeşinin hanımları evde istemiyomuş. O yüzden her gün evde bu kıza yedikleri yemeklerin, bulaşıhların artıhlarını veriyolarmış. Kıza türlü eziyet ediyorlarmış ama kız, kardeşlerimin huzuru bozulmasın, boşanmasın diye susuyomuş. Kızın yemeklerine yılan, çayan atmışlar. Bu kız öyle olmuş ki, hamile gibi olmuş. Kızın karnı iyice büyüyünce gelinler kocalarına demişler ki:\n\n— Bacınız hamile, başkasından çocuh peydahladı, o bize artıh yaramaz. Ne yapacahsanız yapın, demişler.\n\nKardeşleri kızı beze sarmışlar, beyaz bi devenin üstüne bindirmişler ormana götürmüşler, gurda kuşa yem olsun diye bırahmışlar. Gızın güççük kardeşi de çoh iyiymiş. Ona da haber vermiyolar. Oolan eve geliyo soruyo:\n\n— Bacım nerde, nooldu? diyo.\n\n— Gayboldu, sevdiiyle mi gitti, kimle gittiyse bilmiyoh, diyolar.\n\nDeve gızı götürdükçe, çırptıkça çırptıkça kızın karnındaki yılan çayan bir bir dökülmüş. Dökülmüş, dökülmüüş kızın karnı boşalmıış. Yine çok güzel bi kız olmuş devenin üstünde. Ormanda bi ormancı bu kızı görmüş:\n\n— Seni kim bağladı böyle devenin üstüne? diye sormuş.\n\nKızın bağını çözmüş. Kızı evine götürmüş. Ormancı kıza dimiş ki:\n\n— Seni kim böyle bağladı?\n\nO da diyo ki:\n\n— İşte kardeşlerimin hanımları bana böyle böyle iftira attılar. Onlar da beni deveye bağladır. Deve beni çırptıkça karnımdaki yılan çayan, bulaşık suları döküldü. Çırpıldım yine böyle güzel bi kız oldum, diyo.\n\nO da diyo ki:\n\n— Tamam diyo. Benle evlenirsen ben seni götürüyüm, diyo.\n\nKız da,\n\n— Tamam, diyo.\n\nKızı evine götürüyo. Bunlar evleniyolar, bi tane oolu oluyo ormancıdan bu kızın. Annesi çocuuna her gün&nbsp;tembih ediyo:\n\n— Sen burda aşıh [Eskiden aşıh oyunu oynallarmış, kemiinen] oyna diyo. Ama mani söyleyerek oyna, diyo.\n\nO da diyo ki:\n\n— Ne söyleyim?\n\n— Yedi gardaşın yieniyim, ağ devenin büveniyim*, hüt* aşşıım hüt de at aşşığı, diyo.\n\nGızın küçük gardeşi de ordan geçiyomuş. O çocuun söyledii tekerleme dikkatini çekiyo, diyo ki:\n\n— Çocuh sen ne diyosun? Bi daha söylesene dediin tekerlemeyi, diyo.\n\n— Yedi gardaşın yieniyim, ağ devenin büveniyim, hüt aşşıım hüt, diyo.\n\n— Bunu sana kim dedi, diyo.\n\nO da diyo ki:\n\n— Annem dedi.\n\n— Senin annen nerde çocuh? Hadi beni ona götür, diyo.\n\nÇocuh alıyo, annesine götürüyo. Varıyo, bahıyo ki kız kardeşi,\n\n— Hani gardeşlerim senin gaybolduunu söylüyodu, diyo.\n\n— Hayır, diyo. Yengelerim bana bulaşıh suyunu verdiler, soona da garnım şişti. Bana iftira attılar. Abilerim de beni devenin üstüne baaladılar. Karnımdakiler döküldü, bu ormancı da beni buldu, kurtardı. Onla evlendim bi de çocuum oldu. Sizi de bulmayı çoh istiyodum. Çocuuma öyle tekerleme söyletiyodum. Bir gün bu yoldan geçeceeniz benim içime doğuyodu, diyo.\n\nÖyle deyince abisi, kardeşine sarılıyo. Eve gidiyo, kardeşlerine durumu anlatıyo. Gelinleri babasının evlerine salıyolar. Yiyip içip muratlarına eriyolar.\n\n&nbsp;\n\n\n* büven: Devenin ayak kemikleri\n\n* hütmek: Ütmek, kazanmak\n\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Kuyudaki Yusuf",
        "text": "KUYUDAKİ YUSUF\n\nMasal masal maniki\n\nOolu gızı on iki\n\nMasal başını baalamış\n\nDöne döne aalamış\n\nBir varımış bir yoğumuş. Alla’an gulu darıdan çoğumuş. Üç tane gardeş varımış. Birinin adı Yusuf’umuş. [Öbürlerini gayri bilemiycem] Yusuf'u babası öbürlerinden çoh seviyomuş. İki gardeşi de Yusuf'u gısganıyomuş. İkisi dimişler ki:\n\n— Babam Yusuf’u çoh seviyo. Bizi hiç sevmiyo. Biz bunu götürelim öldürelim. Haydi gardeşim, gezmeye gidelim dimişler.\n\nYusuf'u alıp gidiyollar. Bunlar gezekene bi guyu görüyolar:\n\n— Acaba bu guyunun içinde ne var? diyi merak idiyolar.\n\nBiri diyo kine:\n\n— Birimiz inelim de bahalım.\n\nÖbürü diyo kine:\n\n— Nası ineciik gardeşim? Gocaa derin guyu. Haydi, içine düşer de ölürsek diyo. Urgan* getirelim, belimize bağlayalım, bu guyunun içinde ne var bi bahalım diyollar.\n\nGidip urganı getiriyolar. Önce büyük gardeşi guyuya sallıyolar. Sallayınca guyunun ortasında da ateş varımış. Büyük gardeş oraya sallanınca,\n\n— Aaman yandım, çekin beni, diyi baarıyo.\n\nOnlar da çekiyolar. Ortancası diyo kine:\n\n— Bi de beni sallan, bi de ben bahayım, diyo.\n\nO da aynı seviyeye gelince,\n\n— Aaman yandım, çekin beni, diyi baarıyo.\n\nOnu da çekip guyudan çıharıyolar. Yusuf’un da canı pek berkmiş. Yusuf diyo ki:\n\n— Ben yandım didikçe sallan, yandım didikçe sallan. Taa ki aşşaa inene gadar beni sallan, diyo.\n\nYusuf’un beline urganı baalıyolar. Yandım, didikçe sallıyolar, yandım didikçe sallıyolaar. Ahıbet* Yusuf’u guyunun dibine indiriyolar. Yusuf, guyunun dibinde güllük gülistanlık gocaaman bir ev görüyo. Bir odayı açıyo altınlan dolu. Bir odayı açıyo, paraynan dolu. Bir odayı açıyo ki, üç tane gız. Yusuf bu gızların yanına geliyo, selam veriyo:\n\n— Selamün aleyküm.\n\n— Aleyküm selam, diyolar.\n\n— Siz burda napıyonuz? diyo Yusuf.\n\n— Biz burda oturuyok, işleme, kaneviçe işliyok, diyolar gızlar.\n\nBöyük gızla ortanca gız iyi, zararı yoh da üçüncü, güççük gız daha bi gözelmiş. Yusuf da çoh güzelmiş. Elma gibi yanahları, filcan gibi gözleri varımış. Diyo kine:\n\n— Biz üç gardeşik. Benim iki tane daha gardeşim var yuharda. Ben en güççükleriyim. Birinizi birine alsam birinizi de birine alsam, en güççüğü de ben gendime alsam acaba bize gelir misiniz?\n\nGüççük gız da Yusuf’u beeniyo:\n\n— Tamam, Allah da isterse olur, diyo.\n\nYusuf guyunun başındaa gardaşlarına sesleniyo:\n\n— Gardaşlarım ben burda üç tane işleme işleyen gız gördüm, çoh beğendim. Üçümüze üçünü alalım, muraz görelim. Hemen düğünümüzü yapalım, diyo.\n\nOnlar da,\n\n— Olur, diyolar.\n\nOğlanlar urganı sallıyolar. Yusuf da urganları tek tek gızların beline bağlıyo, onlar da gızları yuharı çekiyolar. Büyük gız ile küçük gız yuharı çıhıyo. Sıra Yusuf’un beendii güççük gıza geliyo. Gız diyo ki:\n\n— Yusuf ben çıharsam, ben güzelim gardaşların beni alır. Urganı da bıçahlarlar, sen burda galın. Gel sen çıh. Sen yuharı çıhınca ipi sallarsın, ben de ipi belime bağlar çıharım, diyo.\n\nYusuf gıza inanmıyor:\n\n— Sen, ben çıhdıhta soona yuharı çıhmıycan beni gandırıyon, diyo.\n\nGız buna hâlini arz itmiş amma oolan dinlememiş:\n\n— İlle* önce sen çıhıcan, dimiş.\n\nYusuf’un gardaşları urganı çekseler ki dünya gözeli bi gız. Hemen Yusuf'un urganını kesiyolar. Yusuf’u geri guyuya atıyolar. Gardeşinin birisi,\n\n— Bu gızı ben alayım, diyo.\n\nGız aalıyoo, söylüyoo yoh! Guyunun ucu bucaana ses seda duyulmuyo. Yusuf da guyuda ağlıyoo ağlıyo üzülüyo. Yusuf guyuda galıyo. Uyuyo uyanıyoo, uyuyo uyanıyoo,\n\n&nbsp;— Napıyım ben, ben napıyıım? diyo.\n\nGuyunun içinde gidee gide, sürünee sürüne, maaralardan geçee geçe bi garanlıh dünyaya varıyo. Öyle bi dünya ki heç gecesi gündüzü yoh. [Gerçek varmış böyle bi dünya. Gündüzü de gece, gecesi de gece bi dünya gerçekte de varmış.]. Yusuf burda bi tane aaç bulmuş. O aacın dalının da altına yatmış. Bu aacın tepesine bi guş gelmiş beş altı tane cücüklemiş. Bu guşun her sene çocuhları büyüdü mü bi yılan gelir, onları yermiş. Yusuf yatarkene cücükler bi çıırışıyollarmış bi çıırışıyollarmış, cücüklerin çıılıına Yusuf uyanmış. Yusuf uyansa ki yılan dala tırmanmış, guşu yiyecek. Hemen ordan bi daş almış, daşınan o yılanı öldürmüş. Ölüsünü de götürüp bi yere atmış. Cücükler bi sevinmişleer bi sevinmişler bi gör. Guşların anası gelmiş. Anaları da o gadar büyükmüş kine sırtında bi adamı taşıyomuş. Adam gibi de gonuşuyomuş. Bu guş Anka guşuymuş. Anka guşu gelip bahsa ki cücüklerinin yanında bi dene adam yatıyo. Yusuf’u cücüklerini öldürmeye geldi sanmış. Ganedinin üstüne goca bi daşı gomuş getirmiş. Tam Yusuf’un gafasına indirecee zaman cücükler, Allah tarafında dile gelmiş:\n\n— Aaman anne! Nolur onu elleme. O bizim hayatımızı gurtardı, dimiş.\n\n— Nası gurtardı? dimiş guş da.\n\n— Bizi, yılan yimeye geldiydi, o da eline daş alıp bizi gurtardı, dimiş.\n\nÖyle deyince guş ganadındaa daşı giri götürmüş bi yere atmış. Soona da gelmiş Yusuf’un gafasına gagasıyla vurmuş.\n\n— Kah, dimiş. Sen is misin cis misin, söyle bana sen kimsin? dimiş.\n\n— Ne isim ne de cisim. Seni yaratanın guluyun. Benim başımdan böyle böyle olaylar geçti. Bu guyuya mahpus oldum, dimiş.\n\nAnka guşu,\n\n— Sen benim yavrularımı gurtardın. İste yiğit ne istiyosan? dimiş.\n\n— Ben aydınlıh dünyamı istiyom. Benim eşimi gardeşlerim elimden aldılar. Şimdi onun düünü oluyo beni oraya yetiştir, dimiş.\n\nYusuf’un gideceği yirin de ucu bucaa youmuş. Anka guşu Yusuf’a,\n\n— Çarşıya git bi goyun kestir, derisini de tuluh yap suylan doldur. [Evelde tuluh doldururlardı. Peyniri içine basarlardı ya o tuluhtan işte.] Soona bi goyun daa kestir onun derisine de goyunların etlerini parçalayıp goy. Kemiini at. İki tuluu da ganadımın üstüne goy. Sen de sırtıma bin. Ben gak dedikçe su, guk dedikçe et ver. Benim garnımı doyurursan ben de seni götürürüm, dimiş.\n\nNeyse bunlar düşmüşler yola. Anka guşu gak dedikçe oolan su, guk dedikçe de et vermiş. Naadar memleket uzaasa* et bitmiş. Guş gak diyomuş su var, guk diyomuş et yoh. Oolan düşünmüş taşınmııış, cebinden bıçaa çıhartmış bacaandan bi parça eti kesmiş guşa vermiş. Guş gak dedikçe oolan, bacaandan kesip veriyomuş. Guş o etin goyunun eti olmadığını bilmiş. O eti yememiş, dilinin altına sahlamış. Guş yol bitinceye kadar oolandan hep su istemiş. Guş,\n\n— Yum gözünü, dimiş oolana.\n\nOolan yummuş.\n\n— Aç gözünü, dimiş açmış.\n\n— Bura nere?\n\n— Filan melmeket, dimiş oolan.\n\n— O zaman, geri yum gözünü, yum! dimiş guş.\n\nYummuş gözünü, açmış gözünüü:\n\n— Hah, dimiş oolan. Hah! İşte bura bizim köy. Bura da harman yeri.* Sen beni bura indir, dimiş.\n\nBöylelinen yol bitmiş. Guş oolanı aşşaa indirmiş.\n\n— Ben burdan gayri giderim, dimiş oolan.\n\nGuş,\n\n— Tamam giden de, bi yürü de bahayım, dimiş.\n\n— Yoh, ben yürürüm. Sen git de, dimiş oolan.\n\n— Yoh, sen yürümeyince gitmem, dimiş guş.\n\nOolan yürümeye başlamış. Yürümeye başlayınca topallamış. Guş oolanı çaarmış:\n\n— Gel buraya. Sen niye topallıyon? dimiş.\n\n— Hiiç, öyle bacaam uyuştu da, dimiş.\n\n— Aç da bacaanı bi bahıyım, dimiş guş.\n\nOolan açsa ki bacaanı bacaa ganıyo, yara bere içinde.\n\n— Et bitince ben sana bacamdan kestim verdim, dimiş.\n\nAnka guşu hemen dilinin altındaa eti çıharmış, oolanın bacana geri yapıştırmış. Bi de ohumuş üstüne,\n\n— Hadi git şimdi. Sen saa ben selamet, dimiş.\n\nGuş memleketine yavrularının yanına, Yusuf da harman yerine gitmiş. Varaa varaa vara varmış. Orda da bi yaşlı teyze varmış benim gibi. [Siz beni araya araya nasıl buldunuz? Yusuf da araya araya bulmuş işte.]\n\n— Teyze, dimiş. Selamün aleyküm.\n\n— Aleyküm selaam.\n\n— Burda bi düğün var, bu ne dünü? dimiş.\n\n— Vay, guzuum hiç sorma, dimiş.\n\n— Felanın bi Yusuf diyi oğlu vardı dimiş. İki gardaşı Yusuf öldü diyi Yusuf’un ganlı köyneeini getirdiler dimiş. Nişanlısını da gardaşı alıyo. Onun düğünü oluyo dimiş.\n\n— Aaman teyzem, noolur! dimiş. O zaman şu yüssüü al, barnağına tah, noolur noolmaz, gün döneer devran döner, zaman geliir zaman gider Allah dilerse biz bu yüssüünen birbirimize gavuşuruh. Ben Yusuf’um. Gardeşlerim beni gandırdı, guyuda bırahtı. Şimdi de benim hanımımı alıyo. Bana yardım et noolur! dimiş.\n\n— Ne idiyim oolum, ne istiyon? Söyle, dimiş gadın.\n\n— Teyze dimiş. Şu yüssüğü barnaana dah, gelinin gınasını ben yahacam di dimiş. Gençler yahdırmazzıh derlerse şööyle yüssüü gıza bi göster. O beni tanır dimiş.\n\nGadın varmış oraya. Gına zamanı,\n\n— Gızın gınasını ben yahacam, dimiş.\n\nGızlar da,\n\n— Sana noluyo teyze sen kimsin de gınayı yahıyon, dimişler.\n\nO zamana gadar gadın usuulca barnaandaa yüzzüü geriden gıza götermiş. Gız hemen,\n\n— Çekilin benim gınamı bu teyzem yahacak, dimiş.\n\n— Teyze, teyze Yusuf nirde? dimiş.\n\n— Yusuf, seni şurda bekliyo. Gınadan soona seni gaçıracah, dimiş. Gınayı yahıp da millet evine daalınca kız ver elini Yusuf’a. Vizzoo!*\n\nGardaşları bunu duyunca yalanlarının ortaya çıhmasından gorhmuşlar:\n\n— Eyvaah! Yusuf geldi, diye tırah mırah olmuşlar.*\n\nYusuf sevdiiine gavuşmuş. Gırh gün gırh gece düün olmuş. Onlar ermiş muradına biz çıhalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* urgan: Kenevir ipinden yapılmış kalın bağ, ip\n\n* ahıbet: En sonunda, nihayet.\n\n* ille: Mutlaka, illa ki\n\n* &nbsp;uzaasa: Uzak ise\n\n* harman yeri: Tarladan getirilen tahılın sürüldüğü ve sapından ayrıldığı yer\n\n* vizzo: Koşar adımlarla bir yerden uzaklaşmak\n\n* tırah mırah olmak: Darma dağın olmak, farklı yerlere dağılmak\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Erkek Kılığına Giren Kız",
        "text": "ERKEK KILIĞINA GİREN KIZ\n\nBir varımış bir yoğumuş. Alla’an gulu darıdan çoumuş. Evvel zaman içinde galbur saman içinde iki dene elti varmış. Bunlardan birinin yedi dene oolu öbürün de yedi dene gızı varımış. Yedi oolu olan gadın, eltisine her gün laf vuruyomuş:\n\n— Senin yedi gızın var, gız neye yarar? Benim oullarım ocah tütüdecek senin soyun tütmeyecek, diye gahıç gahıyomuş.*\n\nBir gün böyle beş gün böyle, güccük gız duramamış. Çoh zoruna gitmiş yengesinin bu didikleri. Anasına dimiş ki:\n\n— Anne ben gidecem çalışacam. Para gazanacam, gız mı daha hayırlı erkek mi gösterecem, dimiş.\n\nAnası,\n\n— Gızım var git! Sen gızsın. Nası çalışacan? Baban duyarsa bize ne der? dimiş.\n\nGız,\n\n— Yoh, dimiş. İlle ben erkek gılıına girip çalışacam.\n\nNeyse gız kamçısını ata vurmuş, çalışmaya gitmiş. Gız gül topluyomuş, kuşburnu topluyomuş oolanların yaptıı her işi yapıyomuş. Öyle bi giyiniyomuş, öyle bi ata biniyomuş ki kimse gız olduunu anlamıyomuş. Bu gızın yanında da oolanlar çalışıyomuş. Çalıştığı yerde oolanın birinin dikkatini çekmiş bu gız. Bahıyomuş oolanın gözleri gız gözleri, barnağında yüssük yeri, gulaanda küpe yeri, golunda da bilezik yeri. Bu oolan eve geliyomuş annesine diyomuş ki:\n\n— Anne yanımızda bi çalışan oolan var amma oolan deel anne o gız, diyomuş.\n\nAnnesi de,\n\n— Oolum heç gız çalışır mı? diyomuş.\n\n[Önceden gıza çalışma mı vardı yavrum? Youdu]. Amma bu oolan da bu gızın oolan olduuna inanmıyomuş. Bir gün böyle beş gün böyle, annesi oolana dimiş ki:\n\n— Ben balhona gülleri seriyom. İkiniz de güllerin üstüne yatın bahalım. Zabah galhınca bah! Altındaa güller solarsa erkek solmazsa gız, dimiş.\n\nGız da bunları duymuş. Oolan balhona yatmış uyumuş. Gız güller solmasın diye heç uyumamış. Zabah galhsalar ki ikisinin de altındaki güller solmuş. Annesi ooluna gızmış:\n\n— Oolum var git işine! Bunun neresi gız? Ata binişi, iş yapışı erkek. Ikinizin de gülleri de solmuş. Daha ne inat ediyon. Bu devirde heç gız çalışır mı? Gızı gınarlar,* dimiş.\n\nOolan,\n\n— Anne bu gız bizi gandırıyo. Gözleri gız gözleri, barnağında yüssük yeri, gulaanda küpe yeri, golunda da bilezik yeri var, dimiş.\n\nBu ketli* oolanın annesi dimiş ki:\n\n— İkiniz de çişe durun. Bah bahalım nası işiycek, dimiş.\n\nGız gurnazlıh yapmış hemen oolandan önce çişe durmuş. [Ayıb olur söylemesi] Önüne de gamış dahmış. Oolandan önce yapmış çıhmış. Oolan da artıh onun erkek olduuna inanmış. Yedi sene bu gız olduunu belli etmeden ağanın evinde bu oolanla çalışmış. Bi sürü de para biriktirmiş. Biriktirdiği paraynan da bi ev almış anasına babasına. Soona da anasının yanına çıhmış gelmiş. Bütün akrabalarını çaartmış. O hadar yığınaan*&nbsp;içinde yengesine dimiş ki:\n\n— Yedi sene gız olduumu bildirmeden çalıştım, yidim, içtim, para biriktirdim. Bu evi de anama babama aldım. Sen benim anneme yedi gızın var, gız neye yarar diyodun. Senin yedi oolun var da ne kârı var? Hangisinin atı var, arabası var, evi var. Ha gızın olmuş ha oolun olmuş. Allah hayrılı evlat versin, dimiş.\n\nYengesi bi utanmıış, bi utanmış, bi daha eltisini gızlarından dolayı hiç gınamamış.\n\n— Evladın iyisi hayırlı olanıymış, dimiş.\n\nBu masal da burda bitmiiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* gahıç gahmak: Bir kişiyi ayıplarını, eksikliklerini ve yaşadığı olumsuz olayları anarak üzmek\n\n* gınamak: Kınamak, ayıplamak\n\n* bu ketli: Bu sefer\n\n* yığınah / yığınak: Kalabalık\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Hüri Kızı- I",
        "text": "HÜRİ KIZI-I\n\nDeveler tellal iken pireler berber iken bir varımış bir yoğumuş, Alla’an gulu darıdan çoğumuş. Köyün birinde bi dene cami hocası varımış. Önceden kim nereye giderse evini, çoluunu çocuunu, cami hocasına teslim idermiş. Bi dene adam hanımıynan hacca gitmeye karar vermiş. Bunların Hüri diye bi gızları varımış. Başga da kimseleri youmuş. Hocaya da çok güvenirlermiş. Bunlar,\n\n— Hüri’yi napalıım, napalım? dimişler. İyisi mi biz bu gızı hocaya teslim idelim. Hocadan zarar gelmez, biz gidelim hac görevimizi yapalım, dimişler.\n\n[O zamanlar hac uzunudu. Üç ayıdı eskiden.] Hocaya da tembih etmişler:\n\n— Gızımın yemaani getir. Gapısına vur, geriden yemaani ver, geri çıh! O gapıyı kitler. Hüri’ye mukaat ol,* dimişler.\n\nGızı da iyice tembihlemişler:\n\n— Olur mu gızım?\n\n— Olur baba, dimiş gız da.\n\nBunlar goymuş hacca gitmişler. Hüri de bir gözel, bir gözel bahmalara gıyaman. Ne yannı* dönse şavkı o yannı düşüyo. Yüzünde de devamlı peçeyne geziyo ki şavkı düşmesin. Hüri, hep bi odanın içinde babasıgil gelene gadar hiç bi yannı çıhmamaya garar vermiş. Her gün hoca yemaani getiriyomuş, gapıyı tıhırdatıyomuş:\n\n— Hüri gızım yemaani al, diyomuş.\n\nBırahıyomuş gidiyomuş. Hüri de gapıyı açıyomuş, yüzünün şavgı hocanın üstüne düşüyomuş. Yemaani alıyomuş, geri gapıyı kitliyomuş. Bir gün böylee beş gün böyle, hocanın içine şeytan gaçmış:\n\n— Bu nası bi gızımış böyle? Şavkı taa yüzümü alıyo. Benim bu gızı görmem ilazım, dimiş.\n\nHoca gafaya bunu goymuş. Bi gün yemaa eline almıış, gapıyı çalmış:\n\n— Hüri gızım yemaani al, dimiş.\n\n— Tamam, sen bırah, ben alırım, dimiş Hüri.\n\nMaasucuhtan* hoca gitti gibi yapmış, sahlanmış. Gız gapıyı açınca da gızın saçından dutmuş, peçesini açmış:\n\n— Ben seni kimselere vermem, çoh sevdim seni, dimiş.\n\nGız da nası güçlüymüş. Hocayı üstünden yitivermiş. Gapıyı da üstüne kitlemiş. Hüri’nün annnesiyle babasının da gelmesine beş, on günleri galmış. Hüri annesigil gelene gadar heç yemek yemeden orda galmış. Hoca gızın annesigilin geleceği gün, gapıdaki çifçisine,\n\n— Al bu gızı biraz gezdir de getir, dimiş.\n\nHüri’nin annesiyle babası hacdan gelmişler. Hocaya da,\n\n— Gızımız nerde? diye sormuşlar.\n\n— Gızınızın sevdiği varımış. Yemaani vermeye gapısına vurdum sevdiğiyle gaçtı gitti, dimiş.\n\nNeysem soona çiftçi Hüri’yi gezdirip getirmiş. Gızın anasıyla babası da Hüri’yi saçlarından bi ağaca bağlamışlar. Dal sallandıhça Hüri de sallanıyo, döndüü yere şavgı düşüyomuş. Garşıda da goyun güden iki dene çoban Hüri’nin şavgını görmüşler. Amma yoramamışlar. Biri dimiş ki:\n\n— Malısa benim.\n\nBiri de dimiş ki:\n\n— Canısa benim.\n\nGopa gopa gelseler ki dünyalar güzeli bi kız. Canısa benim, diyen çoban Hüri’yi almış. Onlan evlenmiş, üç dene de çocuğu olmuş. Çoban el gapısında çalıştıına işten eli başına deemiyomuş. Hüri’yi anasıgile hiç götürememiş. Hüri anasıgilin hasretine dayanamamış. Gocası da Hüri’nin yanına kapıdaki çiftçiyi dahmış:\n\n— Hanımımı al, anasıgile götür. Gitsin hasret gidersin. Gelirken de geri getir, dimiş.\n\nGapıdaki çiftçi Hüri’yü götürekene Hüri’ye göz goymuş:\n\n— Hüri gızı yanıma yahın olun nu? dimiş.\n\n— Nasıl olur! Kocam beni sana güvendi, sen bana yan gözle nası bakarsın? Hayır, asla olmam, demiş.\n\n— Ya olursun ya değelse çocuhlarını keserim, dimiş.\n\nHüri ağlayı ağlayı,\n\n— İmkânı yoh olmam, dimiş.\n\nÇiftçi gine,\n\n— Keserim çocuğnu, dimiş.\n\n— Kesersen kes! Yeter ki bana zarar verme, dimiş.\n\nAdam çocuğun birini boğup öldürmüş. Cesedini de dağya fırlatmış. Az ileri gitmişler adam gine başlamış:\n\n— Hüri yanıma yahın ol. Olmazsan ikinci çocuğunu da öldürürüm, dimiş.\n\nHüri yalvarıyosa da ağlıyosa da yoh! Adam gözünün yaşına bahmamış, onu da öldürüp bi dağın arhasına atmış. Gidekene gidekene sıra üçüncü çocuğa gelmiş. Adam yine,\n\n— Hüri yanıma yahın ol. Olmazsan üçüncü çocuğunu da öldürürüm, dimiş.\n\n— Öldürürsen öldür, benim gılıma dohunma da, dimiş.\n\nHüri’nün gözünün önünde onu da öldürmüş. Çocuhların hepsi ölmüş amma daha yol bitmemiş. Bu sefer adam dimiş ki:\n\n— Çocukların da öldü, gayri mecbursun benim yanıma yahın olmaya.\n\nHüri bahmış bu adamdan gurtuluş yoh. [Söylemesi çoh çoh ayıp gızım] Dimiş ki:\n\n— Benim idrarım geldi. İdrarımı yapıyım geliyim de ondan soona yanına yahın olurum, dimiş.\n\nHava da gapgaranlıh, tam gecenin yarısıymış. Çiftçi,\n\n— Ben sana nası güveneceem? dimiş.\n\n— İstersen belime urganı bağla, urganın bir ucunu da eline al, dimiş.\n\nAdam Hüri’nin beline urganı bağlamış. Eline de urganın bir ucunu almış. Gız karanlıın içine girmiş. Gız garanlıhta belindee ipi çıhartmış, büyük bir daşa bağlamış. Şöyle ileri gitmiş, ırbıı* da şöyle dahmış. Boğazındaa bir şelek* altından da ırbıın ucuna azcıh tahmış. Irbığı eğdirince su, şiiir şiiir şiiir ahıyomuş. Hüri de ordan gaçıyomuş. Çiftçi Hüri çişini yapıyo belliyomuş:\n\n— Haydi, şirşirini sevdiğim haydi. Gel gayri, haydi gel gayri, diyomuş.\n\nAdam beklemiiş, beklemiş ses seda yoh. Ses gelmeyince su sesine dooru varmış. Bahsa ki gızın yerinde yeller esiyo. Bi daş, bi altın bi de ırbıh. Hemen gızın peşine düşmüş amma Hüri gaçmış. Gaça gaça Hüri, bi davar güden çobana denk gelmiş. Çobana dimiş ki:\n\n— Noolursun, boynumdaa altınları sana veriyim de sen hemi üstündee elbiseleri bana ver hemi de kuzularından birini kesip derisini bana ver, dimiş.\n\nÇobanın da canına minnet.\n\n— Olur, dimiş.\n\nElbiseyi almış giymiş, deriyi de saçının üstüne geçirmiş. Gitmiiiş, gitmiş sonunda anasıgilin evine varmış. Varıp kapıya vurmuş. Anasıyla babası da gocamışlar. [Yani ihtiyarlarmışlar.]\n\n— Kim o, dimiş anası.\n\nHüri de dimiş kine:\n\n— Ben bi garip yolcuyum. Gapıda galdım, nolursunuz teyze beni evinizde misafir edin, dimiş.\n\nAnası da,\n\n— Gecenin bu vaatinde biz bi yaşlı garı gocayık. Seni nasıl alalım. Zaatı* ciğerimiz yanıyo, bizim çocuğumuz da yoh, dimiş.\n\n— Noolur teyze! Beni çocuunuzun yerine goyun da bir gece yatıyım, dimiş.\n\nGadın gocasını çaarmış:\n\n— Gel, dimiş. Gapıya biri geldi dayandı. Yolda galmış. Sesi de aynı Hüri’nin sesine benziyo, dimiş.\n\nAçmışlar gapıyı, bunu içeri almışlar. Hemen sufra gurmuşlar. Hüri’nin garnını doyurmuşar. Çay içmişler. Neyse Hüri’nün anası yatağı sermiş. Gendileri diğer odaya gidip yatmışlar. Hüri odasında başlamış ağıt yahmaya:\n\nAnam babam hocaya emanet itti\n\nHoca göz goydu iftira itti\n\nBabam uydu beni ağaca astı\n\nÜç guzum çifçiye gurban gitti\n\nGız böyle deyişin Hüri’nin anasıyla babası goşarah gelmişler:\n\n— Sen Hüri müsün yoosa? dimişler.\n\nGız gafasındaa şapgayı çıkarmış. Saçları sümbül gibi dökülmüş:\n\n— Hürim Hürim, diyi baarışıp aalaşmışlar.\n\nGız başından geçenleri bir bir anlatmış:\n\n— Hocayı dutun da demirlen baalan, gapıdaa çiftçiyi getirin de gözlerini dağlan, diyi gız aalamış.\n\nBabası gitmiş hocayla çifçiyi getirmiş. Demiri gızartıp gızartıp bi hocaya bi de çiftçiye basmışlar. Sooana da gidip Hüri’nin çocuhlarını üç dağın arhasından çıharmışlar. Üçüne de mezar yapmışlar. Hüri anası babası ve gocasıyla mutlu bi hayat yaşamış. Onlar ermiş muradına biz çıhalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* mukaat olmak / muhaat ol: 1. Emanete sahip çıkmak, göz kulak olmak, 2. Duygu ve arzuları kontrol altında tutmak\n\n* ne yannı: Ne tarafa\n\n* masucuhtan: Gerçek olmayan bir olayı ya da durumu gerçek gibi göstererek kandırma eylemi\n\n* ırbıh / ırbık: Topraktan ya da plastikten yapılmış küçük su testisi\n\n* şelek: Sırta iplikle bağlanarak taşınan yük\n\n* zaatı: Zaten\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Hüri Kızı- II",
        "text": "HÜRİ KIZI-II\n\nBir varmış bir yoğmuş, bir anayla bir baba varmış. Bunların kızları Hüri, oğulları Şah İsmail varmış. Bunlar her sene çocuklarlan beraber hacca gidiyolarmış. Gel olmuş, git olmuş çocuklar büyümüş. Hüri on sekiz yaşına gelmiş. Anayla baba,\n\n— Biz bu kızı hacca götürmeyelim. Bunu kime amanet edelim,&nbsp;demişler.\n\nBu kızın bir dayısı varmış. Anayla baba,\n\n— Biz bu kızı içeri koyalım. Dayısı pencereden etini, suyunu versin. Hüri bu evde kalsın, demişler ve hacca gitmişler.\n\nDayısı pencereden kıza etini, suyunu veriyomuş. Kız içerden çıkmıyomuş. Hüri çok güzelmiş. Dayısının Hüri’ye gözü dönmüş. Dayısı bir gün gene ekmek su getirmiş:\n\n— Hüri aç kapıyı da yemekleri al, demiş.\n\n— Dayı ben başımı yıkıyom, çekil koy git, demiş Hüri de.\n\nHüri’nin dayısı komşusunun birisini aracı tutmuş. Komşusu,\n\n— Hüri! Kardaşın, anan, baban hacıdan geliyo. Dayınlan garşı çıkacan, demiş ve Hüri’yi dışarı çıkartmış.\n\nDayısı Hüri’yi tutmuş, kötülük düşünüyomuş. Hüri,\n\n— Dayı ben sana kendimi nasıl teslim ediyim? Ne kadar pissin, dayım seni iyice yıkayım, demiş.\n\nHüri eline bir galıp sabun almış. Bir de eline bakır bir tabak almış. Dayısını gusulhaneye oturtmuş. Dayısını yurken vura vura kızıl kan içinde koymuş. Dayısı bayılınca Hüri dayısını oraya kitleyip kaçmış. Aracı gelmiş,\n\n— Oğlan mısınız, kız mısınız? diyomuş.\n\nDayısı ses vermiyomuş. Aracı kapıyı açsa baksa ki dayı kızıl kan içinde. Bunlar hacdaki Hüri’nin anayla babasına bir mektup yazıvermişler. Mektupta kıza on tane kırık yazmışlar. Hüri’nin anasıyla babası mektubu alınca,\n\n— Biz küçük yaşımızdan beri hacıya gidiyok. Namusumuz çok önemli. Şimdi biz bu köye varamazık. Biz Hüri’nin kardaşı Şah İsmail’i önden salalım. Hüri’yi dağa götürüp öldürsün. Bize de kanlı gömleğni getirsin, demişler.\n\nŞah İsmail Hüri’nin kaldığı evin kapısına gelmiş:\n\n— Hüri aç kapıyı ben Ali’yim. Hüri aç kapıyı ben Mehmed’im... demiş.\n\nHüri,\n\n— Gavur dayım, papaz dayım bu kez de bu oyunu mu çıkardı bana, demiş, kapıyı açmamış.\n\n— Hüri aç kapıyı ben gardaşın Gani’yim, demiş.\n\n— Gardaşım Gani bu lafı bana söylemez. Sen gardaşım değelsin, demiş.\n\nBacısına barmağandağı yüzüğü göstermiş. Hüri de kapıyı açmış. Bunlar birbirlerine sarılmışlar, ağlaşmışlar:\n\n— Gardaşım bana bu lafları niye saydın,&nbsp;demiş Hüri.\n\nGardaşı Gani,\n\n— Anam babam geliyo da seni garşı götürecam. Bir urgan al, demiş.\n\n— Urganı napacan gardaşım? demiş.\n\n— Sen bir urgan al, gel, demiş.\n\nBunlar gidiyolarmış. Hüri hacca önceden gittiği için,\n\n— Gardaşım biz bu yoldan hiç hacca gitmedik. Bu yol nereye gidiyo,&nbsp;demiş.\n\nGani Hüri’yi bir ormandaki pınarın başına götürmüş. Orda bir selvi ağacı varmış. Hüri’yi bu selvi ağacının tepesine bağlamış:\n\n— Bacım anam babam seni öldürmemi söyledi. Sana kıyamıyom, köyneğini çıkar bacım, demiş.\n\nGani bir serçe vurmuş, anasına babasına gitmiş. Allah tarafından bir geyik gelirmiş. Selvi ağacı eğilirmiş geyiği yukarı çıkarırmış. Hüri geyiği emermiş. Geyik sonra geri inermiş. Dirkene Hüri orda daha bir güzelleşmiş. Hüri’nin yüzünün şavkı pınara düşermiş. Bir bey oğlu varmış. Bey oğlu yanında korumasıyla her gün ava çıkarmış. Bir gün avda beyin oğlu Arap'ı suya salmış. Arap suda kızı görmüş:\n\n— Ben bu kızı nasıl tutacam, demiş.\n\nKendini suya atmış ama kız yok. Beyin oğlu sudan gelmeyince öteki Arap'ı suya savmış. O da suda kızı tutmak için kendini suya atmış. Üçüncü gelmiş, üçüncü de kızı bulamamış. Beyin oğlu pınarın başına gelmiş. Yuharı baksa ki dünya gözeli bir kız oturuyor:\n\n— Kız is misin, cis misin?\n\n— İsim de cisim de, seni yaratan Allah’ın kuluyum, demiş.\n\nBeyin oğlu,\n\n— İn, demiş.\n\n— İnmem, demiş.\n\nBeyin oğlu selvi ağacını kesiyo, kızı indiriyo. Hüri’yi yanında götürüyo. Hüri’ye kırk gün kırk gece düğün ediyo. Hüri hiç konuşmuyomuş, beyin oğlu da,\n\n— Dağ kızı öte, dağ kızı beri, dermiş.\n\nBunların üç dene çocuğ oluyo. Hüri birgün beşşiği sallarken,\n\n— Hacıdan evveli, hacıdan geleli nen nen\n\nGardaşımın adı Gani’dir Gani\n\nKesti barmağmı akıyor gani, demiş.\n\nBeyin oğlu bunu duyunca lüp diye içeri giriyor:\n\n— Senin anan baban, gardaşın vardı da sen niye bana demedin?\n\nBeyin oğlu Hüri kızını anasıgile yollarken çocuklarını ve Arab’ı Hüri’nin yanına katıyo. Giderken giderken Hüri susuyo:\n\n— Arp ben susadım, diyo.\n\n— Sen bana teslim ol, ben sana su veririm, diyo.\n\n— Olmaz, namusum namustur, diyo.\n\nArap da çocuğunu keserim diyo. Arap çocuğun birini kesiyo, oraya körlüyo. Hüri'ye bir su veriyo. Giderken Hüri gene susuyo. Gene Arap teslim olmasını istiyo. Hüri de bir çocuğunun kesmesilmesine razı oluyo. Giderken gene Hüri susuyo. Arab üçüncü çocuğu da kesiyo. Arab ile Hüri bir köye varıyolar, misafir oluyolar. Arap, ev sahiblerine,\n\n— Biz evliyik, diyo.\n\nEv sahibleri bir odaya yatak yapıyolar. Arap,\n\n— Hüri yanıma yakın ol, diyo.\n\n— Arap, ben bir dışarı çıkıyım geliyim ondan sonra sana teslim olurum, diyo.\n\n— Ben sana nasıl güveniyim Hüri? diyo.\n\n— Belime bir urgan bağlan. Sen burdan urganı çek. Ben elime bir ırbık* alıyım dışarı gidiyim, diyo.\n\nKız urganı beline bağlıyo, ayakyoluna gidiyo. Ordan gaçıyo. Arap da,\n\n— Şır şırına gurban olduğum hadi gel, deyip urganı çekiyo.\n\nIrbık takır takır edip geliyo. Arap bir de baksa ki gelen ırbık. Arap, beyin oğluna gidiyo,\n\n— Kız kaçtı, diyo.\n\nHüri’nin bir saçı varımış ki yeri süpürüyomuş. Hüri Araptan kaçarken her ormanda bir saçı kalıyomuş. Hüri gide gide babasının köyünün kıyındağı kuyuya kendini atıyo. Kız kendini kuyuya atınca Allah tarafından kuyunun suyu kuruyo. Bir çoban geliyo kuyuya kovayı sallıyo. Kuyu bomboş takır takır. Çoban eğilip baksa ki kuyuda bir kız oturuyor:\n\n— Bacım is misin, cis misin, neysin?”\n\n— Ben isim, cisim diyo.\n\n— Çık öyleyse, diyo.\n\n— Çıkmam. Sen bir toklu kes derisini bana ver. Toklunun eti senin olsun.\n\nÇoban bir toklu kesiyo derisini buna veriyo. Kızı kuyudan çıkarıyo kuyu tekrar sulanıyo. Kız deriyi kafasına geçiriyo, gözünü kulağnı açıyo. Keloğlan oluyo. Keloğlan köyde babasının yanına geliyo, diyo ki:\n\n— Amca ben senin evine kaz güden olacam.\n\n— Ulan kel, senden kaz çobanı olmaz ya gözlerin Hüri’nin gözlerine benziyo. Hadi bağlım, diyo.\n\nKeloğlan kazları güdüyo geliyo, kazlığa yatıyo. Öyle böyle yatakana bey oğlu diyo ki:\n\n— Ben bi değnek, bi çarıkla Hüri’yi bulanaça gidecem.\n\nBey oğlu ayağna demir çarık giyyo. Hüri’nin babası, Keloğlan beri, Keloğlan öte diyo. Onun Hüri olduğunu bilen yok. Bir demir değneği yere vuruyo. Dağlar inim inim inliyo. Ormanda Hüri’nin saçlarını toplayarak eve geliyo ama her odunlukta bir saçı galmış. Saçı pek uzunmuş. Dağlar,\n\n— O gözel geçti gitti, burayı yaktı gitti, diye inilemiş.\n\nAdam her gittiğinde değneği yere vuruyo, dağlar inileyip böyle söylüyo. Beyin oğlu gele gele Hüri’nin babasının köyüne geliyo. Hüri’nin babasına da misafir oluyo. Bey oğlu türkü çağrıyo,\n\n— Köyün zengini, fakiri, iyisi, kötüsü hep gelsin, diyo.\n\nBeyin oğlu türkü çağırıyo mığırıyo Keloğlan diyo ki:\n\n— Bi de ben çağırıyım.\n\nKimileri diyo ki:\n\nAman kel senin neren türkü çağracak? Sen ne bilin?\n\nKimileri diyo ki:\n\n— Adam çağarsın, diğniyelim bağlım.\n\nKeloğlan,\n\n— Gardaşımın adı Gani’dir Gani\n\nKesti barnağmı da akıyor kani\n\nDayımı da sohuya koyup ezmeli\n\nArabı da çatal kazığa kazmalı, diyo.\n\nKafadan deriyi sıyırıp atıyo. Dayıyı dört yolun ağzına çatal kazığa kaldırıyolar. Arabı da vurup öldürüyolar. Ordakiler giderkene dua ediyolar, Hüri’nin çocukları diriliyo. Hüri de geri kocasına gidiyo. Kırk gün kırk gece düğün oluyo, muradına eriyo.\n\n&nbsp;\n\n\n* ırbıh / ırbık: topraktan ya da plastikten yapılmış küçük su testisi\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "[Gençlikte mi, İhtiyarlıkta mı?]",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\nBi adam varumuş, ağa. Gece rüyasında bunu gorhutmuşla. Bir, iki gaç defa, her gün böyle.\n\n— Her sabalin düşkün düşkün galhıyan efendi, deya hanımı. Sen, deya, iki sabahdu, üç sabahtu bir düşkün galhıyan,&nbsp;deya.\n\n— Ya hanım, deya, beni gece çok gorhutuyala, deya. Sana biz bela verecez, ne zaman bela verelim diye soruyala bana. Ne deyin, deya. Hanımı deya ki:\n\n— E biz şindi gencüz, deya. Bela gençlikte zor sıkı çekülü emme ıhtıyarlıyınca çekemeyüz, gençliğimizde vesin, deya, madem bela varısa.\n\nO gün sabalin yatıya, galhıya rüyasında gine gorhutuyala bunu. Gençliğimizde verin, deya. Galhıyala bahıyalaki otduğu evle, yatduğu yatak denizin yüzünde çırpınıya. Deniz olmuş. Yeri yurdu hiçbi şeyi galmamış.\n\n—&nbsp;Nedelim e şimdi biz? Çalışsak biz eski bir ağayuz. Bullarda çalışamayuz. Nedelim biz? Bırakalım burayu, terk edelim gidelim.\n\nİki de güccük çocuğu va. Bunla yol boyuna düşer. Gider, gider, gider, gider bir galabaluk köye varu. O köye sığırtmaç durar yani çoban durar. İşti eskiden de kervancılar geçer ya, böyle bol ya. Kervancı çamaşurunu o köye bırakırımış. Kirini, şeyini yıkarlarımış. Goruyucu, köyün goruyucusu yıharımış, temizini verirmiş, kirini alurumuş, paraynan. İşti o köyün muhtarı demiş ki:\n\n—&nbsp;Ya bu sefer de çobanın hanımına yukatduralım, beş on guruş alsın, iyi insanla, demiş.\n\nTabi goruycunun hanımı böyle çamaşuru yıkama, dikiğine bahma, söküğüne bahma en iyi şekilde yapar gerü dolduruverürümüş emme bu şindi beya ağa hanımı. Ne olusa olsun temüz diker, söküklerini diker, ütüler, eder kervancıya verir. Şindi kervancıya verir. Kervancı bahar:\n\n—&nbsp;Lan her zaman böyle değil idi. Lan bu gadun iyi bi gadun. Der ki muhtara:\n\n—&nbsp;Muhtar, bu gadun gendü getirsin bi daha bu çamaşuru, der.\n\n(Muhtar da benim gibi cahil imiş birez.)\n\n—&nbsp;Tamam, der. Heralda beş on guruş fazla verecek, der.\n\nTamaaam. Gadun gözel yıhar, gine ütüler, temüzler, getürür.\n\n—&nbsp;Uzat yenge bana, der. Derken gadunun bileğinden gapduğuynan arkasına atar.\n\nAllah’a ısmarladuh. İki çocuğunan ağa sığırda galdı, kadun gitdi. Kervancı aldı gitdi. Akşam olur, gelür hanım yok.\n\n—&nbsp;Ne oldu la muhtar?\n\n—&nbsp;Goruyucu yav, böyle böyle oldu yav.\n\n—&nbsp;Lan bana burada durmak haram olsun, der. Yola düşer. İki çocuğunu alur, yola düşer. Gider, gider, gider, gider, gider, gider, gider… Böyle böyük bir ırmağa çıhar. Irmağa bakar, ırmağa bakar, böyük ırmak. Bu ırmağın köprüsü var. Şindi köprüden geçecek, çocuğun ikisiynen geçse geçemeycek. Birini beri bırakup birini öte bırakacak. Birine gelecek ya tam köprünün ortasına varınca beriki çocuğu gurt gapmış. Allah’a ısmarladuh. Geride galana bakıp da, geri dönüp te çocuğu gapınca,\n\n—&nbsp;Eyvaaah, çocuğum gitti, deyince o da düşer mi çaya? Onu da çay alu. Onu da gurt alu. Ağa boş galuuuu. Geçer öte geçeye,* ağlaya ağlaya yola revan olu. Gurdun alduğunu çobanla bırahduru hiçbi şey olmadan. Çocuk iyi. Beriyankini, sel alan da gelü değmenin çarpuntusuna* (Allah’tan bi şey olmaz), değmenci alu. Gardaşının oğlanı yoğumuş, gardaşına verü.\n\nBu ağlar gayrı. Ağa deylim, çoban deylim varu bir kalabaluh toplanmış. (Eskiden dövlet guşu kimin gafasına gonarsa pedişah oymuş.) Toplaşmışla o gün, ziyafet vemişle, guş goyvemişle. Guş kimin gafasına gonarsa pedişah olacak. Gelmiş, gelmiş efendim bunun gafasına. Buna:\n\n—&nbsp;Yağv, galh pedişeh oluyon. Guş senin gafana gonuya la.\n\n—&nbsp;Ne padişahı, ben ölüyon aşlıhdan.\n\nEfendi iki kere salıverü, üçüncü salıverü gine ona gonmuş. Ustayı [ağayı] ordan alular, pedişah olur. Otutdurula tahta.\n\nArasından zaman gelü, değmencinin çocuğuynan [selle gelen çocuk] döğüş ederle. Değmencinin çocuğu kızdırır onu.\n\n—&nbsp; Seni çarpunuda buldu bıbam, der. S..tir eder, oğlan yola revan olu.\n\nÖteki de gine [kurdun kaptığı oğlan] ötekiynen döğüşü. O da revan olu. Gelüle, gelüle, gelüle bıbalarının olduğu vülayete gelüle. Orda hayır zahabı varımış bunları alu, (böyle sizin gibi) okudu, sever, okutmaya başlar. Bunlar okur. Pedişahın sır ketibi olula. Fakat pedişah bıbaları emme ne pedişeh uşaklarını biliye ne o onu biliye. Pedişehin sır ketibi olula.\n\nKervancı pedişaha şikayete gelü. Bu gadun o günden bu güne gada, gaç gün gaç ay, gaç sene geçtiyse kervancıynan anlaşamamışla. Pedişah o kadını getürün der. Çadıra guyarla gadunu.\n\n—&nbsp;Bunu kime teslim edelüm, kime teslim edelüm bunu yağv?\n\n—&nbsp;Pedişahın sır katipleri nöbet tutsun, derler.\n\nPedişahın sır katipleri nöbet dutuya. Anaları olduğunu bilmeya.\n\n—&nbsp;Ya arkadaş anlatsana, burda uyhumuz gelü, anlat.\n\n—&nbsp;Ne anlatayım ya, der. Babamgil şöyleymiş, beni sel almış, ben, der, efendim, değmenin çarpuntusundan almışla beni. Ben orda bozuştum, geldim, der.\n\n—&nbsp;Ya beni de gurd almış, gurd bırakmış. Onun, çobanın evinde...\n\nEeeeee filen diyeyken gadun içerde diğnermiş. Kadın:\n\n—&nbsp;Ah anam, der. Bunla benim evladım ya, der. Gel yavrum. Gelin bakalım. Bunlaru diğneya ya. Gadun:\n\n—&nbsp;Gelin bakalım yavrum, der. Neyle olmuş,* der. Böyle olmuş, tamam siz benim evladımsınız a benim yavrum, der. Şindi dizine birini alu, şu dizine birini alu, ikisinin de yüzünü gor. Evlat değil mi? Orda üçü de sızagalu. Sabaleyin kervancı gelü, bakar çadıra. Der ki:\n\n—&nbsp;Lan bu deliganlılarınan, nöbetçilerinen bu garı nediya? Hemen yaruşu yaruşu* pedişehe gelü.\n\n—&nbsp;Pedişahım, der. Yav senin nöbetçilerin kim yav, der. Kadının yanındala yav, der.\n\n—&nbsp;Nasıl oluyor yav? Çağıru pedişah.\n\n—&nbsp;Nettiniz, noluya, der. Gadun gelü;\n\n—&nbsp;Pedişahım, der. (Gadun da bilemedi mi netti?)\n\n—&nbsp;Pedişahım, der. Bunla benim evladımmış. Durum böle, böle, böle der.\n\nPedişah hemen der;\n\n—&nbsp;Bu kervancıyı asın. Sen benim hanımımsın, der. Uşakla da benim uşağım, der. Hedi yavrularım, der. Ondan sonra orda aynı yaşayala. Şimdi biz de bullarda uğraşalım.\n\n&nbsp;\n\n\n* öte geçe: Karşı taraf\n\n* değmenin çarpuntusu: Değirmene su sağlayan düzenek\n\n* neyle ol-: Nasıl ol-\n\n* yaruşu yaruşu: Koşa koşa\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "GEYİK OĞLAN",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Develer tellâl iken, horozlar berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir avcı varmış. Bu avcı çok zalim bir adammış. Her gün ava gider, getirdikleri avları karısı pişirir, o da yermiş.\n\nAvcı yine bir gün iki tane kuş avlamış. Karısı onun avladığı kuşları temizlerken kuşun birini kedi alıp kaçırmış. Kadın, kocasının kuşun ikisini de sofrada görmezse ona kötülük yapmasından çok korkmuş. Ne yapsam ne yapsam derken aklına bir fikir gelmiş. Kolundan bir parça kesip onu pişirmiş, avcıyı kuş diye kandırmaya karar vermiş.\n\nAkşam olmuş, avcı yemeğini yemiş, fakat kuşun birinin etini çok daha lezzetli bulmuş.\n\n— Nasıl olur, ikisi de aynı kuş, ama sadece biri lezzetliydi, deyince kadın dayanamayıp kolunu göstermiş.\n\nO lezzetli olan, kuşun eti değil de kendi kolu olduğunu söylemiş. Adam bunun üzerine:\n\n— Meğer insan eti ne kadar lezzetliymiş. Böyle olduğunu bilsem bizim çocuklardan birini keser yerdim, demiş.\n\nAdamın da iki tane çocuğu varmış. Çocuklardan büyüğü babasının öyle dediğini duymuş. Bunu kız kardeşine anlatmış. Hemen evden kaçmazlarsa babasının onları yiyeceğini söylemiş. Ağabeyinin anlattıklarından sonra iki kardeş evden kaçmış. Dağ tepe demeden kaçıyorlarken bir pınarın başına gelmişler. Ağabey:\n\n— Ben susadım, su içeceğim, demiş. Kardeş:\n\n— Ne yapıyorsun! Bu suyu içen inek oluyor, demiş ve vazgeçirmiş.\n\nGitmeye devam etmişler. Yine bir pınarın başına gelmişler. Fakat ağabey, bu sudan da içememiş. Bu suyu içen de koyun oluyormuş. Yine gitmeye devam etmişler. Yine bir pınarın başına geldiklerinde ağabey dayanamayıp ne olursa olsun diyerek sudan içmiş. Suyu içer içmez geyik olmuş. Bu su da sihirliymiş. İçen geyik oluyormuş ve sihirli güçlere sahip oluyormuş.\n\nÇocuklar sonra az gitmişler, uz gitmişler bir ormanda durmaya karar vermişler.\n\nGeyik, küçük bir ağacın başına varmış ve başlamış o ağacı yalamaya. Geyik yaladıkça ağaç büyümüş ve sihirli bir ağaç olmuş. Geyik ağacın başına bir ev yapmış ve kardeşini oraya koymuş. Artık evleri burasıymış.\n\nAradan yıllar geçmiş. Kız, o ağaçtan hiç inmemiş. Geyik sağdan soldan bulup getirmiş, o yemiş. Kız büyüyünce çok güzelleşmiş. O kadar güzel olmuş ki güzelliğinin ününü duymayan kalmamış. Padişahın oğlu bile kızı görmeden ona âşık olmuş. Kızın ağabeyinden de herkesin haberi varmış. O nedenle kıza hiç kimse yaklaşamıyormuş.\n\nPadişahın oğlu bir şekilde kıza yaklaşmak, daha sonra da evlenmek istiyormuş. Buna bir çare olarak büyücü kadını görmüş. Büyücü kadın ise kızı ağaçtan indirmeyi başarabilirse bu işin olacağını söylemiş. Büyücü kadınla anlaşan padişahın oğlu bu iç için ümitlenmiş.\n\nDiğer taraftan büyücü kadın, kızı ağaçtan indirme çareleri düşünmeye başlamış. Aklına bir fikir gelmiş. O fikri için kızın olduğu ağacın dibine gitmiş. Kız, her zamanki gibi ağacın tepesindeki evindeymiş. Büyücü kadın başlamış planını uygulamaya. Feryat figan ağlayarak:\n\n— Ölüyorum ben! Yok mu bana bir yardım, diye bağırmış.\n\nBunun üzerine kız camdan bakmış. Aşağıda bir kadının öldüğünü düşünmüş. O anda ağaca:\n\n— Eğil ağacım, eğil, demiş.\n\nAğaç sihirli olduğu için eğilmiş. Kız aşağıya inmiş. Büyücü amacına ulaşmış. Kızı o ara hemen büyülemiş. Bu büyüyle kızın, padişahın oğlunu bir gördüğünde ona âşık olmasını sağlayacakmış.\n\nBüyücü kadın gitmiş, kız da evine çıkmış. Büyücü kadın, padişahın oğluyla birlikte tekrar kızın evine gelmiş. Kızın, oğlanı görmesini sağlamış.\n\nKız, padişahın oğlunu gördüğü anda ona âşık olmuş. Padişahın oğlu zaten kızı görmeden âşık oluş imiş. Karşılıklı konuşmuşlar, evlenmeye karar vermişler. Kız, ağabeyinden izin almaya karar vermiş.\n\nAkşam olduğunda ağabeyine söylemiş. Ağabeyi bir şartı olduğunu ve bunu da ancak oğlana söyleyeceğini, eğer gerçekleştirirse vereceğini söylemiş.\n\nGeyik oğlan, padişahın oğlunu görmüş. Şartı gerçekleştirirse kardeşiyle evlenmelerine izin vereceğini söylemiş. Padişahın oğlu da:\n\n— Tamam, demiş. Geyik oğlanın şartına gelince… Padişahın oğlundan isteği, onu normal insan hâline sokmayı becermesiymiş. Oğlan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nPadişahın oğlu durumu büyücü kadına anlatmış. Büyücü kadın onu normale çevirebileceğini söylemiş. Padişahın oğlu bu duruma çok sevinmiş.\n\nBüyücü kadın geyik oğlanı normale çevirmiş. Geyik oğlan da kardeşiyle padişahın oğlunun evlenmesine izin vermiş. Kırk gün kırk gece dillere destan bir düğün ile evlenmişler. Hep birlikte sarayda mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Merhametli Ayı ve Nankör İnsan",
        "text": "MERHAMETLİ AYI VE NANKÖR İNSAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellâl iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken üç avcı arkadaş varmış. Bunlar bir kış günü ava gitmeye karar vermişler. Kararlaştırmışlar, ormana avlanmaya gitmişler. Aradan biraz zaman geçtikten sonra çok sert bir tipi başlamış. Öyle ki göz gözü görmez olmuş.\n\nBu arkadaşların ikisi güç bela kendilerini köye atmışlar fakat üçüncü avcı kara saplanıp ormanda kalakalmış. Çaresizce öleceğini düşünürken arkasından sıcak bir şey onu sarmış sarmalamış.\n\nDönüp bakmış, arkasını saran şeyin bir ayı olduğunu görmüş. Ayı, bu adamı alıp kendi inine götürmüş. Orada ona çok iyi bakmış. Adam acıktığında gidermiş, ona ormandan kuru meyveler getiririmiş. Adama bir anne şefkatiyle yaklaşıyormuş.\n\nAyı, yine bir gün adama meyve toplamak için ininden çıkıp ormana gitmiş. Ayının gitmesini fırsat bilen adam kaçmış, köyüne dönmüş. Adamı ölü bilen köylüler, onu karşılarında görünce geri dönüşüne çok sevinmişler.\n\nAdam başından geçen her şeyi köylülere anlatmış. Daha sonra aklına bir fikir gelmiş. Köydeki bütün avcıları toplayıp o ayıyı öldürmeye karar vermiş. Avcılarla birlikte olup ayının inine doğru yol almışlar. Ayı, adamın gelişine çok sevinmiş. Avcının bir işaretiyle avcılar ayıyı öldürmüşler. O, ölüm anında dile gelmiş ve demiş ki:\n\n—Ey insanoğlu! Yaptığım iyiliğe karşı nankörlüğün seni kör eder inşallah.\n\nBu sözlerin üzerine avcı kör olmuş. Yaptığı hatayı anlamış ama iş işten geçmiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Öküz ile Kurt",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir köyde günlerden bir gün üç öküz arkadaş olmuşlar. Bir de kurt varmış. Kurt da öküzlere arkadaş olmak istemiş. Kurt, öküzlere:\n\n— Beni de alın yanınıza. Çok yalnızım, demiş.\n\nÖküzler de kabul etmiş ve bunların dördü arkadaş olmuşlar. Öküzlerin birinin rengi ala, birininki sarı, diğerinin kara imiş. Bir süre sonra kurt, sarı öküz ile ala öküze:\n\n— İkinizin rengi iklime ve çevreye uygun, kara öküz sürekli kararıyor, demiş. Bunu ben yiyeyim, üçümüz kalalım, demiş.\n\nOnlar da kabul etmiş. Kurt bir kolayını bulup kara öküzü yemiş. Bir müddet geçtikten sonra kurt, sarı öküze demiş ki:\n\n— Bak, ayın ışığında ala öküz nasıl beliriyor. Bizi ele verecek, Ben bunu yiyeyim, demiş&nbsp; Bir&nbsp;bahaneyle onu da yemiş.\n\nKara ve ala öküzü yedikten bir müddet sonra kurt, sarı şöyle demiş:\n\n— Kara öküz, ala öküz, sıra sana geldi sarı öküz, demiş. Sarı öküz de demiş ki:\n\n— Biz kaç hatayı üst üste yaptık. İlk hatamız seninle arkadaş olmaktı, ikinci hatamız da arkadaşlarımı sana satmaktı, demiş.\n\nKurt sonra sarı öküzü de de yemiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "AYI OLAN ÇOCUK VE TEZEK KIZ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir köy varmış. Bu köyde annesi ve babası vefat etmiş biri kız, biri erkek olmak üzere iki kardeş yaşarmış.\n\nBunlar köydeki evlerinde yalnız kalmışlar. Şehre gitmeye karar vermişler. Sabah olmuş, hazırlıklarını yapmışlar, yola çıkmışlar. Önceki gece de epey bir yağmur yağmış.\n\nİki kardeş yolda yürümeye başlamışlar. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Yol uzunmuş. Erkek kardeş çok susamış. Etrafta çeşme ve su yokmuş.\n\n— Abla! Şu ineğin ayak izine dolmuş sudan biraz içeyim mi, demiş. Ablası da:\n\n— Olmaz, oradan içersen inek olursun, demiş. İleride karşımıza çeşme çıkar, demiş.\n\nYola devam etmişler. Ama karşılarına çeşme çıkmıyormuş.\n\n— Abla! Şu atın ayak izine dolmuş olan suyu içeyim, demiş. Ablası:\n\n— Olmaz, içersen at olursun, demiş. Biraz daha sabret, demiş.\n\nAz gitmişler uz gitmişler. Ama bir türlü çeşme çıkmamış karşılarına, kardeşi dayanamamış. Ablasına sormadan ayının ayak izine dolmuş olan sudan içmiş. Masal bu ya, suyu içtikten sonra çocuk ayı olmuş. Ablası ne yapacağını şaşırmış.\n\n— Allah’ım! kardeşim ayı oldu. Beni de Tezek Kız yap, demiş.\n\nKız da tezek olmuş. Kardeşi etrafında dönüp duruyormuş. Köyün çobanı hayvanları otlatmaya götürmüş. Karısı da her zamanki gibi tezek toplamaya çıkmış. Toplarken çuvalın içine Tezek Kızı da atmış.\n\nAyı, kardeşi kaybetmek istemiyormuş. Onları takip etmiş. Evlerinin oraya gidince ayı da orada durmuş. Kadın her gün tezek toplamaya gidiyormuş. Kocası da çobanlık yapıyormuş. Tezek Kız, onlar evden gidince eski hâline dönüp evi temizliyormuş, yemek yapıyormuş. Sonra tekrar tezek olurmuş.\n\nBu günlerce böyle devam etmiş. Karı koca bu olaya bir türlü anlam veremiyorlarmış. Bunlar plan yapmışlar. Evden çıkıyor gibi yapmışlar. Saklanmışlar. Pencereden izlemeye başlamışlar. Kız yine çıkmış. Biri kolundan biri bacağından yakalamış.\n\n— İn misin cin misin? Sen kimsin, demişler.\n\nKız da her şeyi anlatmış. Karı koca da Tezek Kız’ı kendilerine evlat olarak almışlar. Böylece hayatlarını sürdürüyorlarmış.\n\nKız gün gün büyüyüp güzelleşiyormuş. Tüm köylü kızın güzelliğini, becerisini konuşuyormuş.\n\nBir gün köyün ağasının oğlu Tezek Kızı görmüş. Ona vurulmuş. Babasına söylemiş, kızı istemeye gitmişler. Çoban ile karısı Tezek Kız’a sormuş. O da kabul etmiş. Düğün hazırlıklarına başlamışlar. Kız dua etmiş:\n\n— Allah’ım kardeşimi eski hâline döndür. Şu mutlu günümde yanımda olsun, demiş.\n\nDuası kabul olmuş. Düğünleri yapılmış. Mutlu mesut hayatlarına devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Konuşan Kaval",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. İnsanoğlu dağdan taştan, çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellal iken, eşek berber iken, pire pehlivan iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken padişahın birinin üç tane kızı varmış.\n\nBu kızların isimleri: Dal, Fidan ve Yaprak imiş. En küçük kızı olan Dal, bir gün babasından gümüş bir tas istemiş. Babası da gitmiş, almış.\n\nDal, nehrin kenarında tası ile oynuyormuş. İki büyük kız da bize niye hediye almadı diye kızı nehre atmayı düşünüyorlarmış. Bu sırada Dal’ın tası nehre düşmüş. Onu alayım diye eğilince Dal nehrin içine düşmüş. Kızlar da onu kurtaramamışlar. Dal, su ile akıp gitmiş.\n\nKüçük kız nehirde dalın birine takılmış. Çoban oradan geçerken dalı kesmiş. Kaval yapmış. Kavalı çalıyormuş:\n\n— Ben dalım, diye ses çıkarıyormuş.\n\nPadişah kızını aramaya çıkmış. Geçerken çobanın çaldığı kaval sesini duymuş. Çobanın yanına gitmiş. Kavalı alıp o da öttürmüş. Yine aynı ses çıkıyormuş. O sırada kaval yere düşüp iki parçaya ayrılmış. İçinden padişahın kızı Dal çıkmış. Olanları babasına anlatmış.\n\n— Ben düştüm, onlar beni kurtarmadı, demiş.\n\nPadişah iki büyük kızının yanına gitmiş. Kavalın bir parçasını birine, diğerini de diğer kızının kafasına atmış. Kızların yüzü çok çirkin olmuş, kimse onları sevmemiş. Onlar da cezalarını böyle çekmişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Engül ile Şengül",
        "text": "ENGÜL İLE ŞENGÜL\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, keçiler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde bir keçi varmış ve bunun iki tane yavrusu varmış. Birinin adı Engül diğerinin adı Şengül imiş.\n\nKeçi her gün bunları bırakıp otlanmaya gidermiş. Giderken bunlara kapıyı kimseye açmamalarını tembih edermiş.\n\nKeçi bir gün yine otlanmaya gidiyormuş. Bunu kurt görmüş. Keçi kapıdan yavrularına bir şeyler fısıldıyormuş. Kurt dinlemiş. Keçi diyormuş ki:\n\n— Engül’üm ile Şengül’üm, açın kapıyı, ben geldim, derim. Siz de kapıyı açarsınız, demiş.\n\nBu söylenenleri kurt&nbsp;iyice dinlemiş. Sonra kurt keçi kılığına girmiş ve keçinin kulübesinin kapısına dayanmış:\n\n— Engül’üm ile Şengül’üm, açın kapıyı. Ben geldim, demiş ama bunlar inanmamış.\n\n— Bizim annemizin sesi inceydi, ayakları beyazdı, demişler.\n\nKurt, ayaklarını beyaza boyamış ve sesini de inceltmiş. Tekrar gelip kapıya dayanmış:\n\n— Engül’üm ile Şengül’üm, ben geldim. Açın kapıyı, demiş.\n\nSonra yavrular kurda inanmışlar, kapıyı açmışlar. Kurt içeri girip onları yemiş. Keçi gelmiş. Bakmış ki yavrularını kurt yemiş. Sonra kurdun yuvasını araştırmış. Kurt, kuzuları yiyince şişmiş, mağarasına gitmiş. Bunun üzerine bir derin uykuya dalmış.\n\nKeçi gelmiş, kurdun karnını boynuzu ile yarmış. Yavrularını kurdun karnında çıkarmış ve içine taş doldurmuş. Yavrularına dönmelerini söylemiş. Sonra yavruları ile yuvalarına dönmüşler.\n\nKurt uyanmış, bir anda susadığını hissetmiş. Kuyunun başına gelmiş. Karnında çok büyük bir ağırlık varmış. Keçi arkadan dokununca kurt kuyuya düşmüş ve ölmüş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Kel Kız",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde bir Kel Kız varmış. Bunun annesi ölmüş. Annesi ölünce babası bir analık getirmiş. Bu analık, Kel Kız’ı hiç sevmezmiş.\n\nKel Kız’ın bir ala ineği varmış. Bu ineğin burnunun bir deliğinden yağ, bir deliğinden bal akarmış. Bunu Kel Kız’dan başkası bilmezmiş. Kel Kız gelip bunları yermiş. Bir gün Kel Kız’ı analığı izlemiş. İneğin burun deliklerinden akan yağı ve balı görmüş. Yalandan hastalanmış.\n\n— Herif! Ben çok hastayım. Şu ala ineği kes de yiyelim, demiş.\n\nAdam da düşünmüş, taşınmış ala ineği kesmeye karar vermiş. Bunu duyan Kel Kız çok üzülmüş ve hemen ala ineğin yanına gelmiş. Kendisini keseceklerini söylemiş. Ala inek, Kel Kız’a üzülmemesini söylemiş.\n\n— Beni kessinler, demiş. Ama benim etim onlara acı olacak sana tatlı, demiş. Senden başkası benim etimi yiyemeyecek, demiş. Etimi yedikten sonra da kemiklerimi bir torbaya koy, sakla, kırk gün sonra çuvalın ağzını aç. Çok sevineceksin, demiş.\n\nBirkaç gün sonra ala ineği kesmişler. Ama kimse etini yiyememiş. Çünkü ineğin eti çok acıymış. Sadece Kel Kız yiyebilmiş.\n\nKel Kız, etlerini yedikten sonra ala ineğin dediği gibi kemiklerini bir torbaya doldurmuş. Sonra ineğin etleri tükenmiş. Ama ala inek o kemik dolu torbaları kırk gün sonra açmasını tembih etmişti. Kel Kız da öyle yapmış. Kırk gün sonra torbayı açmış. Bir de ne görsün ki bütün kemikler altın olmuş.\n\nBunun üzerine Kel Kız o altınları almış, çok zengin olmuş. Sonra kendisini seven bir genç bulmuş ve evlenmiş. Mutlu bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "ŞAH İSMAİL",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın Kulu Çokmuş. Ülkenin birinde bir padişah varmış. Bu padişahın bir oğlu varmış. Adı da Şah İsmail imiş.\n\nŞah İsmail evlenme yaşındaymış. Babası onu üç kızla evlendirmiş. Bu kızların adı Güllüşah, Gülizar ve Gülperi imiş.\n\nBu kızların üçü de birbirinden güzelmiş. Yüzleri ay gibi, bakışları ceylan gibiymiş. Bu padişahın fesat bir karısı varmış. Bu kadın Şah İsmail’in üvey annesiymiş. Bir gün Şah İsmail’in üvey annesi padişaha:\n\n— Oğlun İsmail’in çok güzel karıları var. Üçü de ay gibi parlıyor. Onlar ona değil sana yakışır, demiş. Padişah:\n\n— Olur mu öyle şey, onlar benim oğlumun karıları, demiş. Karısı:\n\n— Olur tabii, demiş. Padişah’ı ikna etmiş. Padişah:\n\n— Peki nasıl olacak? demiş. Kadın:\n\n— İsmail’i öldür, sonra da karılarını sen al, demiş.\n\nPadişah da öyle yapmaya karar vermiş.\n\nSonra padişah cellâtlara İsmail’i öldürmelerini emretmiş. Cellâtlar da İsmail’i bir dağa götürmüşler. İsmail’in sağ gözünü oyup sağ cebine, sol gözünü oyup sol cebine koymuşlar.\n\nŞah İsmail’i de dağın başında öylece bırakıp geri dönmüşler. Şah İsmail’in öldüğünü duyan karıları feryat figan ediyor, yas tutuyorlarmış.\n\nPadişah bu kadınlardan Güllüşah ile evlenmek istemiş. Güllüşah:\n\n— Ölürüm de varmam, demiş. Ama padişah çok baskı yapınca Güllüşah:\n\n— Er meydanına bir yiğit çıksın, beni yensin, o zaman evlenirim, demiş.\n\nPadişah da bunu kabul etmiş ve ertesi gün er meydanında kavgaya karar vermiş. Ertesi gün Güllüşah er meydanında bir yiğidi devirmiş ama padişah bunu kabul etmemiş. Ertesi gün bir daha kavga olmasına karar vermiş.\n\nGüllüşah ertesi gün de yiğidi daha devirmiş. Böyle üç beş gün sürmüş. Güllüşah hep galip gelmiş.\n\nDağ başında çaresiz kalan Şah İsmail, bir gün etrafında uçuşan turnaları fark etmiş. Şah İsmail de çok iyi kuş dili bilirmiş. Turnalar bir ağacın başında toplanmış İsmail’in durumuna çok üzüldüklerini konuşuyorlarmış. Aralarında:\n\n— Biz kalkıp kanatlanınca bizden düşen kanatları alıp sağ gözüne sürüp sağ gözünü yerine koyunca, sol gözüne sürüp sol gözünü yerine koyunca şifa bulur, böylece düzelir, diyorlarmış.\n\nŞah İsmail onların dediklerini duymuş ve turnalar kanatlanarak uçtuklarında arayıp onların düşen kanatlarını bulmuş. Sonra onların dediğini yapmış ve gözleri eskisi gibi görmeye başlamış. Hemen evine gitmiş. Karıları onu görünce çok sevinmişler. Ona padişahın yaptıklarını anlatmışlar. Güllüşah’ın aklına bir fikir gelmiş ve Şah İsmail’e:\n\n— Git giyin kuşan, babanın seni tanıyamayacağı şekilde kılık değiştir. Yarın benimle er meydanında dövüşmek istediğini söyle. Beni yen ve babanı oyuna getirip öldürelim, demiş.\n\nŞah İsmail bunu kabul etmiş ve dediği gibi babasını kandırıp er meydanına çıkmış. Güllüşah hemen yenilmiş. Şah İsmail de padişaha:\n\n— Meydana in de Güllüşah’ı teslim al, demiş.\n\nPadişah da sevinçle meydana inmiş. Şah İsmail’in yanına gelmiş. O sırada İsmail Güllüşah’ı serbest bırakmış ve Güllüşah da bir hamle yapıp padişahı yere düşürmüş. Sonra Şah İsmail ülkenin başına geçerek ailesiyle mutlu mesut yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "VAY KIZ BAŞINA",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günah imiş. Diyarın birinde bir aile yaşarmış. Bu ailenin bir kızı varmış. Bu kız her gün kuyudan su getirmeye gidermiş. Kız kuyuya her gidişinde bir ses ona:\n\n&nbsp;—Vay kız başına, Vay kız başına, dermiş. Kız bu durumu ailesine söylemiş. Kızın ailesi çok tedirgin olmuş.\n\nKızın babası bu köyden gitmeye karar vermiş. Onlar da köyü hemen terk etmişler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler koca bir binaya rastlamışlar. Çok yoruldukları için buraya girip dinlenmeye karar vermişler. Sonra kızın babası kapıyı zorlamış, açamamış. En son kız kapıyı zorlamış, hemen açılmış.\n\nKız içeri girince kapı kapanıvermiş. Kız içeride, ailesi dışarıda kalmış. O, binayı dolaşmaya başlamış. Kırk odalı bir yermiş. Dolaşmış dolaşmış, odaların birinde bir cenazeye rastlamış. Sonra kız cenazenin başında kırk gün kırk gece namaz kılıp dua etmiş.\n\nKız, bir gün dışarıdan göçmenlerin geçtiğini görmüş. Bakmış ki arkada topal bir kız kalmış. Ona:\n\n—Gel yanımda kal, bana arkadaş ol, demiş. Kız da kabul etmiş, yanına gitmiş. Göçmen kızını cenazenin başına getirip:\n\n— Sen az burada dur, ben diğer odada namaz kılıp geleyim, demiş. Kız namaz kılmaya gidince cenaze birden dirilmiş ve oradaki göçmen kızın dualarıyla düzeldiğini sanmış. Göçmen kız da yalan söyleyip:\n\n—Seni ben iyileştirdim, demiş.\n\nAdam bu kızlara borçlu olduğunu düşünerek ne istediklerini sormuş. Göçmen kızı elbise, yiyecek takı falan istemiş. Diğer kız ise sabır taşı, polat iğnesi ve ustura bıçağı istemiş.\n\nAdam bunları almak için şehre, pazara inmiş. Önce göçmen kızın istediklerini, sonra da asıl kendini iyi eden kızın dediklerini almış. Dükkân sahibi aldıklarına bakarak:\n\n— Sen bu kıza dikkat et, bunlarla bir kız ne yapar, demiş. Adam da tamam diyerek eve dönmüş.\n\nAdam hediyeleri vermiş. Kız önce polat iğnesini almış:\n\n— Sen mi sabırlısın ben mi sabırlıyım, demiş ve iğne kırılmış. Sonra sabır taşını almış:\n\n— Sen mi sabırlısın ben mi sabırlıyım, demiş ve sabır taşı çatlamış. En son usturaya:\n\n— Sen mi sabırlısın ben mi sabırlıyım, demiş ve usturayı tam boynuna vuracakken adam yetişmiş:\n\n— Ne oluyor, ne yapıyorsun, demiş. Kız da her şeyi anlatmış:\n\n— Sen o göçmen kızın yalanına inandın, asıl ben sana kırk gün kırk gece baktım, dua ettim, demiş.\n\nAdam da böylece gerçeği anlamış. O yalancı göçmen kıza ceza vermeye karar vermiş. Göçmen kıza:\n\n—Seni kır ata mı bağlayayım, kör bıçağa mı yatırayım, demiş:\n\n— Ata bağla, nasıl olsa ben kurtulurum, demiş. Adam da göçmen kızını atın kuyruğuna sıkıca bağlamış. At bunu sürükleyerek alıp götürmüş. Böylece adamla kız ondan kurtulmuşlar evlenip mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "KURNAZ HOROZ",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, deve tellâl iken, pire berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir horoz varmış. Kurnaz mı kurnaz olan bu horoz, bir gün çöplükte eşinirken, ayağına bir diken batmış. Uzun zaman uğraşmış ama dikeni çıkaramamış. Sonra aklına, o yakınlarda oturan bir nine gelmiş. Gidip o yoksul ihtiyarın kapısını çalarak:\n\n— Nine ayağıma bir diken battı. Canım çok yanıyor. Ne olur şunu bir çıkarıver, diye yalvarmış.\n\nOnun hâline acıyan ihtiyar kadın da çıkarmış ve o sırada ekmek pişirmek üzere yaktığı ocağa atmış.\n\nAradan birkaç gün geçince, horoz gelip ninenin kulübesinin kapısını çalmış ve dikenini istemiş. Nine de:\n\n— Ben onu ekmek pişirdiğim ocağa attım, yandı gitti, kül oldu, demiş.\n\nBunu duyan horoz, büyük bir arsızlıkla:\n\n— Ben onu bunu bilmem. Ya dikenimi geri verirsin ya ekmeği, diyerek nineyi zorlamış.\n\nOnunla başa çıkamayacağını anlayan ihtiyar da ekmeği verip kurtulmuş.\n\nEkmeği alan horoz, büyük bir keyif içinde yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ve önüne çıkan bir evin kapısını çalıp içeriye girmiş. Elindeki ekmeği ev sahibi kadına verip daha sonra gelip alacağını söyleyerek oradan uzaklaşmış. Bir zaman sonra da geri dönüp, ekmeğini istemiş. Kadın da ona:\n\n— Ekmeğini koyun yedi, deyince:\n\n— Ben anlamam ya ekmeğimi verirsin ya da koyununu alırım, demiş.\n\nÇaresiz kalan kadın koyunu vermek zorunda kalmış. Koyunu alan horoz yine yollara düşmüş. Gide gide bir derenin kenarında bulunan sevimli bir eve varmış. Kapıyı çalıp beklemiş ve çıkan ev sahibine koyununu verip:\n\n— Daha sonra gelir alırım, diyerek oradan uzaklaşmış.\n\n&nbsp;Aradan günler aylar geçmiş. Bir gün geri dönen horoz, gelip koyununu istemiş. İstemiş istemesine ya, evdekiler:\n\n— Sen artık gelmezsin diye, koyununu kesip yedik, demişler.\n\nBunun üzerine tepinmeye başlayan horoz:\n\n— Ya koyunumu geri verin ya da ineğinizi alırım, demiş.\n\nEv sahipleri önce vermek istemeseler de horoz o kadar çok söylenmiş ki sonunda vermek zorunda kalmışlar. İneği alan horoz, gide gide bir köye varmış. O sırada köyde bir düğün yapılıyormuş. Hemen düğün evine gidip ineğini orada bırakmış ve akşama da dönüp ineğini geri istemiş. Düğün sahibi:\n\n— Yemeğimiz yetmedi de. Senin ineği kesip konuklara yemek yaptık, deyince öfkeden ter ter tepinen horoz:\n\n— Ya ineğimi verirsiniz ya da gelini alırım, demiş.\n\nDüğün sahipleri, her ne kadar yalvarıp yakarmışlarsa da horoza söz dinletememişler ve gelini ona vermek zorunda kalmışlar. Gelini alan horoz, keyifli türküler söyleyerek yoluna devam ederken çok güzel kaval çalan bir çobana rastlamış. Bir zaman hayran hayran onu dinledikten sonra da:\n\n— Aman çoban kardeş, ben bu gelini sana vereyim, sen de kavalını bana ver, demiş.\n\nBu alışverişten çok memnun olan çoban da hemen kabul edip gelini alarak uzaklaşmış. Kavalı alan horoz sevincinden hemen oradaki bir ağaca çıkmış, bir yandan kaval çalıp bir yandan da şu şarkıyı söylemeye başlamış:\n\n&nbsp;\n\nBir dikene bir ekmek aldım,\n\nDüttürü düüt, düttürü düüt.\n\n&nbsp;\n\nBir ekmeğe bir koyun aldım,\n\nDüttürü düüt, düttürü düüt.\n\n&nbsp;\n\nBir koyuna bir inek aldım,\n\nDüttürü düüt, düttürü düüt.\n\n&nbsp;\n\nBir ineğe bir gelin aldım,\n\nDüttürü düüt, düttürü düüt.\n\n&nbsp;\n\nBir geline bir kaval aldım, \n\nDüttürü düüt, düttürü düüt.”\n\nHoroz ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri horoza, biri çobanla geline, biri de bu masalı dinleyenlerin başına. İşte böyle:\n\nEğer arsızsa bir kişi\n\nKurnazlığa vurup işi\n\nBaşkalarına zarar verse bile\n\nKılıfına uydurur her işi…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "KELOĞLAN’IN SİHİRLİ YÜZÜĞÜ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, yoksul mu yoksul bir keloğlan varmış. Bu Keloğlan’ın ihtiyar anacığından başka kimi kimsesi yokmuş. Zavallı ihtiyar kadın, onun bunun işini yaparak evini geçindirmeye çalışırken, haylaz Keloğlan orada burada gezip, hayaller kurarmış.\n\nBir gün yine böyle düşler içinde yürürken, bir kuş gelip başına konmuş ve ona:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nKeloğlan da çok aç olduğunu söylemiş. Söylemesiyle birlikte, önüne binbir çeşit yiyecekten oluşan bir sofra kurulmuş. Büyük bir keyifle karnını doyuran Keloğlan’a, kuş bir yüzük uzatmış ve:\n\n— Ne zaman bir şeye ihtiyaç duyarsan, hemen bu yüzüğü yala. Karşına bir cin çıkacak ve her istediğini yerine getirecek, demiş.\n\nYüzüğü alan oğlan, büyük bir sevinç içinde eve koşmuş. Annesi işten dönmeden cebindeki yüzüğü çıkarıp yalamış ve karşısında emirlerini bekleyen cine, hemen çok güzel bir sofra kurmasını söylemiş. Yorgun argın evine dönen kadın, bu sofrayı görünce gözlerine inanamamış ve bunun nasıl gerçekleştiğini çok merak etmeye başlamış. O günden sonra Keloğlan istediği her şeye kavuşmuş.\n\nGünler böyle geçip giderken bir gün annesinin karşısına dikilen Keloğlan:\n\n— Anne, anne hadi git, bana padişah kızını iste, demiş.\n\nBu istek karşısında çok şaşıran ve telaşlanan kadın:\n\n— A kel oğlum, keleş oğlum, biz kim, padişah kim. Hiç o, kızını bize verir mi,&nbsp;dediyse de oğluna söz dinletememiş.\n\nOnun zorlamaları sonunda, kalkıp hazırlanmış, yanına da iki cariye alarak sarayın yolunu tutmuş. Tutmuş tutmasına ya, yüreği de korkudan bir kuş gibi titriyormuş. Sonunda padişahın huzuruna çıkıp, kızını istemiş. Kadını dinleyen padişah gülmüş ve:\n\n— Eğer oğlun, sarayımın karşısına, ondan daha görkemli bir saray yaptırırsa, ayrıca kırk katır yükü altın, kırk katır yükü gümüş, kırk katır yükü de yiyecek ve giyecek getirirse, kızımı ona veririm, demiş.\n\nBunları duyan kadının dünyalar başına yıkılmış ve büyük bir üzüntü içinde eve dönüp, olanları oğluna anlatmış. Annesini dikkatle dinleyen Keloğlan:\n\n— Aman anne, şu üzüldüğün şeye bak. Bundan kolay ne var, demiş ve hemen yüzüğü yalayıp karşısına çıkan cine, padişahın isteklerini söylemiş.\n\nİstediği her şeyin, bir anda gerçekleştiğini gören padişah çok şaşırarak:\n\n— Bu işte bir iş var ya, hadi hayırlısı. Söz verdik dönmek olmaz, deyip, kızını Keloğlan’a vermiş.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapılmış. Tam gerdek gecesi, padişahın kızı yalvarıp yakararak Keloğlan’a sırrının ne olduğunu sormuş. Bizim sevinme delisi, şaşkın Keloğlan da kıza yüzüğü göstererek işin sırrını anlatmış. Kızın yüzüğü kapmasıyla yalaması bir olmuş ve hemen babasının sarayına gitmiş. Keloğlan eski yoksul yaşamına geri dönmüş.\n\nGörüldüğü gibi, Keloğlan erememiş muradına, ağzını sıkı tutanlar ersin muradına.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "APTAL ÇAKAL",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, keçiler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ormanda bir çakal yaşarmış. Bu çakalın bir gün karnı çok acıkmış. Ne bulursa saldırmaya başlamış. O gün dağda gezerken bir ata rastlamış. Ata demiş ki:\n\n— Ben seni yiyeceğim. At:\n\n— Sen beni yersin ama benim ayağıma çivi batmıştı. Önce onu çıkaralım, beni öyle ye, demiş.\n\nÇakal, çiviyi çıkarmak isteyince tekmeyi yemiş. Çakal bir süre baygınlık geçirmiş. Ayıldıktan sonra atı orada görememiş. Yavaş yavaş ilerledikten sonra bir katıra rastlamış: Katıra:\n\n— Seni yerim ha, demiş. Katır ise:\n\n— Benim anam belirsiz, kimliğim ayağımın altındadır. Okuyabilirsen bana da söyle, demiş.\n\nAptal çakal yine tekmeyi yemiş. Çakal bir süre baygınlık geçirdikten sonra ayılmış. Yine yoluna devam etmiş. Biraz ileride bir koyuna rastlamış ve:\n\n— Ha! Şimdi seni yerim, demiş. Koyun da:\n\n—Ye. Fakat son zamanımda birazcık şu yarda oynayalım, demiş.\n\nBiraz oynadıktan sonra evi yakın ola koyun, eve kaçmış. Çakal kısmetinden olunca bir taşın üstüne çıkmış. Kendi kendine bağırıp çağırmaya başlamış. O sırada bir avcı geliyormuş. Çakal taşın üstünde:\n\n— Buldun bir at, ye etini tat. Buldun bir katır, ye etini çatır çatır. Ayağının altındaki yazıyı okuyup da âlimler ordusuna mı katılacaksın? Buldun bir koyun, ye etini doyun. Neyine gerek senin yarda oyun.\n\n— Şimdi gelip seni bir avcı vursa, suyunu şeker şerbetinden dökse, hece taşıma bandırmadan dikse, toprağımı kuru üzümden dökse, kefenimi küncülü ekmekten yırtsa, talkınımı da tavuk kızartmasından verse, buna da ölüm mü denir, demiş ve düşüp ölmüş.\n\nAvcıya bile gerek kalmamış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "GÜDÜK TİLKİ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellâl iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ormanın birinde bir kuyruksuz tilki varmış. Ormandaki diğer tilkiler bununla alay ederlermiş.\n\nGüdük tilkinin kendisi ile alay edilmesine çok canı sıkılmış ve aklına bir oyun oynamak gelmiş. Böyle günlük güneşlik bir günde diğer tilkilere:\n\n— Benim dedemden kalma bir bağım var. İsterseniz sizin ile oraya gidelim, üzüm yiyelim, deyince tilkiler hemen bu daveti kabul etmişler.\n\nBağa varınca güdük tilki, öbür tilkilere birer kök gösterip kuyruklarını bir bağ ile köklere bağlamış. Daha sonra:\n\n— Ben defterler ile kalemi getireyim de bağların tapusunu size senet yapayım, demiş.\n\nTilkiler üzümleri yemeye başlamışlar. Güdük tilki yüksekçe bir tepeye çıkmış ve:\n\n— Bağın sahibi geliyor! Canını seven kaçsın, demiş.\n\nBunu duyan tilkiler, kuyruklarını kopardıklarıyla ormana kaçmışlar. Ormanda:\n\n— Başkalarına güdük demek var mıydı yaaa, demiş. Böylece diüer tilkilerden intikamını almış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Fare ile Kurbağa",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken günün birinde, bir kurbağa ile fare arkadaş olurlar. Bir bahar mevsiminde kurbağa fareye:\n\n— Gel biraz gezelim, der.\n\nBunlar gide gide bir ırmağa rastlarlar. Kurbağa, farenin sudan geçemeyeceğini bildiği için ona:\n\n— Sen benim üzerime çık, kuyruğunu da ayağıma bağla. Böylece seni karşı tarafa rahatlıkla geçirebilirim, der.\n\nFare, kurbağanın sırtına biner. Böylece suyun ortasına vardıklarında kurbağa bir şeytanlık düşünerek suyun dibine doğru ilerlemeye başlar.\n\nFare, suyun içine girer girmez hemen boğulup ölür. Ama kuyruğu kurbağanın ayağına bağlı olduğu için yine onun sırtında kalır. Tekrar suyun yüzüne çıkan kurbağa, sırtında fare ölüsü ile dolaşırken yukarıdan bir kartal fareyi görür. Hemen yakaladığı gibi yüksek bir dağın tepesine indirir.\n\nKurbağa da fareye bağlı olduğu için o da birlikte gelir. Kartal her ikisini de güzelce yer. Böylece kötülük yapan da kötülük bulmuş olur.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Serçe",
        "text": "Serçe\n\nSerçe deşinirken bir pul bulmuş. Pulu gevenin içine düşürmüş:\n\n–Ver geven pulumu.\n\n–Vermem, deyince:\n\n–Ateş arkadaşımı alayım geleyim de seni bir yaksın, demiş.\n\n–Ateş arkadaş, şu geveni bir yak.\n\n–Dağda kuru odun yakmak dururken niye geveni yakayım.\n\n–Seni çay arkadaşıma söyleyeyim de söndürsün, demiş.\n\n–Çay arkadaş, şu ateşi bir söndür.\n\n–Ben akar giderken senin ateşine niye bulaşayım.\n\n–Seni camız arkadaşıma söyleyeyim de bir sömürsün, demiş.\n\n–Camız arkadaş şu çayı bir içiver.\n\n–Senin çayına mı kaldım, ben bunarların gözünden içerim.\n\n–Seni canavar arkadaşıma söyleyeyim de bir yesin, demiş.\n\n–Canavar arkadaş, şu camızı bir yiyiver.\n\n–Senin kart camızına mı kaldım, ben dağda taze kuzu yerim.\n\n–Seni köpek arkadaşıma söyleyeyim de seni bir kovalasın.\n\n–Köpek arkadaş, şu canavarı bir kovalayıver.\n\n–Kovalayayım, sen şu tepeye çık, hay hay deyiver, demiş.\n\nSerçe tepeye çıkıp –Hay hay deyince, köpek canavara, canavar camıza, camız çaya, çay ateşe, ateş geveni yakmış kül etmiş. Serçe da tepeden gülerek seyretmiş.\n\n*hindik: Şimdi\n\n*çimdi: Yıkanmak\n\n*geven: Dağlarda yetişen bir çeşit diken\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Yılan Adam",
        "text": "Yılan ve Adam\n\nBir varmış bir yokmuş... Bir avcı varmış. Ava gitmiş. Bir deniz kıyısına varmış, –Yandım yandım! diye bir ses duymuş. Ararken kara bir kutu görmüş. Ses kutunun içinden geliyormuş. Kutuyu bir açmış ki, içinde bir yılan:\n\n–Ben seni sokacağım, demiş. Avcı da:\n\n–Ben seni dünyaya çıkardım. Beni niye sokacaksın?\n\n–Ben insan sokmasını özledim de ondan yandım diye bağırıyordum.\n\n–Üç kişiye danışalım, onlar sok derlerse o zaman sok, demiş.\n\nKoca öküze varmışlar:\n\n–Ben bu yılanı bir kutunun içinden çıkardım. Şimdi, bu beni sokacak. Soksun mu sokmasın mı? deyince öküz:\n\n–Benim ağam, beni güneşin altında çalıştırdı, harmanı kaldırttı. Benim önüme bir kalbur saman koyvermedi. Tarlaya geri sürüverdi. Bu insanoğluna iyilik yaramaz, sok, demiş.\n\nOradan giderlerken, bir akar suya dertlerini anlatmışlar. Su da:\n\n–İnsanoğluna iyilik yaramaz. Ben insanoğlunun pisliklerini paklarım, bir de yüzüme tükürürler, sen sok, demiş. (Suya tükürmek çok günahmış.)\n\nOradan gitmişler ilerden bir adam geliyormuş. Adama da dertlerini anlatmışlar. Adam yılanı görünce korkmuş. Avcıyı soksa kendisini de sokacak. Bir yolunu bulup yılanı kutunun içine sokmayı düşünmüş:\n\n–Ya, yılan o kutunun içine sığar mısın sığmaz mısın? bir deneyelim diyerek, yılanı kutunun içine tekrar sokmuşlar. Ağzını kapatıp, denize atmışlar. Yılan yine –Yandım yandım! diye bağırırmış. İnsanoğluna, insandan başka dost olmazmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Şahmeran",
        "text": "Şahmeran\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir oduncu varmış. Her gün arkadaşlarıyla oduna gidermiş. Başka hiçbir işe yanaşmazmış. Bir gün odundan gelirken yağmur yağmış. Bir kayanın altına sığınmışlar. Orada ağzı kapaklı bir taş sekisi varmış. Ağzını açıp bir bakmışlar ki ağzına kadar bal doluymuş. İki arkadaşıyla beraber oradaki balı sata sata zengin olmuşlar. Kuyudaki bal bitince, arkadaşları kuyuya inip dibini sıyırmasını istemişler. Oğlan kuyuya inince, arkadaşları kuyunun kapağını kapatıp oradan gitmişler. Oğlan kuyunun içinde kalmış. Elindeki bıçakla kuyunun duvarını oymaya başlamış. Orayı oyarken aydınlık bir yer açılmış. Oradaki mahlûkların üst yanları insan, alt tarafları yılanmış. Orada, yılanlar padişahı Şahmeran yaşarmış. Şahmeran:\n\n-Eyvah, bu insanoğlu buraya tattıysa, bizim sonumuz gelmiştir. demiş. Ama oğlanın sırtını sıvazlamış, elinin izi kalmış orada. Çocuk orada az durmuş, uz durmuş, çok durmuş, Şahmerana:\n\n-Gayri beni çıkar buradan, ihtiyar anam var onu özledim.\n\n-Ben seni çıkartırım, çıkartmasına da, sen beni öldürtürsün.\n\n-Niye öldürteyim seni. Sen, beni bu kadar yılanın içinde öldürmedin de...\n\nBunun üzerine Şahmeran, oğlanı dünya yüzüne çıkarmış.\n\nOrada da padişah hastalanmış, Şahmeranın etini yerse iyi olacakmış. Bir dellal ünletmişler:\n\n-Herkes gelip şu hamamda yünecek demişler. Oğlan, önce gitmemiş. Zaten oğlanın sırtındaki izi arıyorlarmış. Oğlanı da zorla hamama sokmuşlar, sırtındaki izi görmüşler:\n\n-Sen Şahmeranın yerini biliyorsun, onu bulup getireceksin demişler.\n\nOğlan -Bulurum, bulamam derken, Şahmeranın yanına varmış:\n\n-Seni ele vermezsem beni öldürecekler. Sen bari öldür. deyince, Şahmeran:\n\n-Gidelim kuyruk tarafımı sen ye, baş tarafımı padişah yesin demiş.\n\nBütün zehirini baş tarafına yığmış. Padişah, Şahmeran’ın baş tarafını yiyince hemen oracıkta ölmüş. Kuyruk tarafını yiyen oğlan, oraya hükümdar olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Balığın Minnettarlığı",
        "text": "Balığın Minnettarlığı\n\nVaktin birinde bir Bey ve bir oğlu varmış. Bu Bey, oğlunu büyütmüş, yetiştirmiş, okutmuş. Ata binmeyi, kılıç kuşanmayı öğretmiş ve bir gün demiş ki:\n\n— Oğul, seni evlendirmeyi düşünüyoruz ne dersin. Oğlan da:\n\n— Hayır baba, ben şimdi evlenmek istemiyorum. Ben evleneceğim zamanı söylerim, demiş ve öylece geçiştirmiş.\n\nAradan ay geçmiş, gün geçmiş, babası hastalanmış, yatağa düşmüş. Doktorlar derdine derman bulamamışlar. Bey:\n\n— Bana Çin’den hekim getirtin, deyince Çin’den hekim getirtmişler. Çin’den gelen hekim, muayene yaptıktan sonra:\n\n— Beyim denizde yeşil bir balık türü var. Bu balığın kanıyla seni tedavi edeceğim ve kurtulacaksın, demiş.\n\nBey hemen oğluna emir vermiş. Hekimle birlikte denize varıp yeşil balığı tutmuşlar. Beyin oğlu yeşil balığı eline alıp, denize geri salıvermiş ve hekime:\n\n— Eğer babam bu yeşil balığın kanıyla tedavi olup iyi olacaksa, hemen ölsün, demiş.\n\nBoş dönüp gelmişler. Hekim, Bey’e, balığı yakaladıklarını, fakat oğlunun onu denize geri bırakıp, babam bu balığın kanıyla iyi olacaksa hemen ölsün dediğini söylemiş. Bey, bunun üzerine oğlunu hemen oradan sürgün etmiş.\n\nOğlan, oradan bir gemiye binip, Çin padişahının ülkesine sürgüne gidiyormuş. Gemide giderken, geminin direğinde bir insan görmüş:\n\n— Arkadaş gel yol arkadaşı olalım, ben de yalnızım, demiş.\n\nDirekteki adam aşağıya inmiş ve:\n\n— Arkadaş, ben senin yanına geldim ama sana bir şartım var. Ne kazanırsak ortak olacağız demiş.\n\nBeyoğlu, teklifi kabul etmiş. Deniz yolculuğu biterken, Beyoğlu’na:\n\n— Ben burada, sen dönünceye kadar duracağım. Yalnız, sakın ha, vardığın yerde benden izinsiz bir şey yapma demiş.\n\nBeyoğlu, Çin padişahının huzuruna çıkmış. Çin padişahı:\n\n— Hoş geldin evlat deyip derdini sorunca:\n\n— Sizi çok iyi tanıyan bey babam beni buraya sürgün etti. Sizlerin kabulünü dilerim, demiş.\n\nÇin padişahı, Beyoğlu’nu kabul etmiş ve kızıyla nişanlanmasını istemiş. Bunun üzerine oğlan:\n\n— Benim gemide bir arkadaşım var. Teklifinizi varıp ona söyleyeyim. Ondan sonra size cevap vereyim, demiş ve gemideki arkadaşının yanına gelip olanları ona anlatmış. Arkadaşı:\n\n—Tamam, yalnız gerdek gecesi başınızda olacağım. Şimdi haydi git ve kabul et, demiş.\n\nOğlan gitmiş, padişahın teklifini kabul etmiş. Hemen düğün hazırlıkları başlamış. Davullar zurnalar çalınmış ve düğün bitmiş. Oğlan gerdeğe gireceği zaman arkadaşı gelmiş. Fakat, gelinle damat gerdeğe girmemişler, uyuyakalmışlar. Arkadaşı bunların başında bekliyormuş. Kızın ağzından çıkan bir yılan, oğlanın ağzına gireceği anda, arkadaşı kılıcını yılanın boynuna vurup kellesini alıp, çantasına koymuş. Yılanın geri kalan kısmı, tekrar gelinin midesine çekilmiş. Padişah, bundan önce de iki tane damat edinmiş ve ikisini de gelinin midesinden çıkan bu zehirli yılan öldürmüş. Sabah olunca, damadın ölmediğini gören ahali, padişaha müjde vermişler. Padişah herkesi ödüllendirmiş.\n\nBu arada Beyoğlu’nun babası ölmüş ve eve geri dönmesi için elçi yollanmış. Bunun üzerine oğlan, padişahtan izin almış. Padişah, kızıyla damadını gemiye kadar uğurlamış ve onları yolcu etmiş. Arkadaşı yolda giderlerken:\n\n— Arkadaş ne kazanırsak ortak demiştik. Sana bir hanım kazandık. Şimdi bunu bölüşeceğiz, demiş. Beyoğlu:\n\n— Bölüşelim, demiş.\n\nKızın bir elinden arkadaşı, bir elinden de Beyoğlu tutmuş, arkadaşı kılıcını çekip de kızın boynuna vuracak gibi olunca, gelin korkmuş ve midesine çekilen yılanının gövdesi de gelinin ağzından dışarı çıkıp yere düşmüş. Arkadaşı:\n\n—Tamam ikiniz de kurtuldunuz. Çin hekimiyle gelip denizden yeşil bir balık yakalayıp, babanın tedavisinde kullanacaktınız. Sen, eğer benim babam bu balığın kanıyla iyi olacaksa hemen ölsün deyip, balığı denize bırakmıştın. İşte o yeşil balık benim, deyip, aynen yeşil bir balık olup, denize kendisini bırakmış.\n\nBeyoğlu da eşiyle birlikte babasının sarayına gelip tahta oturmuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Dipsiz Kuyu",
        "text": "Dipsiz Kuyu\n\nZamanın birinde bir padişahın üç oğlu varmış. Bir bahçeleri varmış. Bu bahçedeki tek elma ağacında senede bir tek elma olurmuş. Buna da bir dev alışmış. Tam olgunlaştığı vakit gelip, alır gidermiş.\n\nSenenin birinde padişahın büyük oğlu:\n\n–Bu sene ben bahçede elmayı bekleyeceğim deyip, bahçeye gitmiş. Elmayı beklemeye başlamış. Bahçenin bir kenarına saklanmış. Beklerken, ortalığı bir boz duman bürüyüp geçmiş. Arkasından bir boz duman daha bürümüş, geçmiş. Üçüncü olarak bir kara duman gelip geçmiş. Bu arada, dev gelip elmayı alıp gitmiş. Oğlan, korkusundan donuna işeyip, oradan kaçmış.\n\nErtesi sene olunca ortanca oğlan:\n\n–Ben bekleyeceğim deyip, bahçeye giderek bir köşeye saklanmış. Oğlan beklerken dev aynı şekilde bir kara dumanın içinde gelince o da donuna işeyip kaçmış.\n\nDaha sonraki sene küçük oğlan beklemeye gitmiş. Küçük oğlan ağalarından cesurmuş. Kur’an’ını, okunu, yayını alıp bahçede bir gül ağacının içine saklanmış. Başlamış Kur’an okumaya. Bu arada boz dumanlar gelip geçmiş. Dev, kara duman içinde gelip, tam elmaya uzanacağı zaman, oğlan okunu atarak, devi serçe parmağından yaralamış. Dev parmağının acısından, elmaya falan bakmadan kaçıp gitmiş. Oğlan da saklandığı yerden çıkıp, elmayı alıp babasına getirmiş. Ağalarına da:\n\n–Haydi, ben bu devi yaraladım. Şimdi bunu öldürmezsek bize musallat olur. Bulup öldürelim, demiş.\n\nÜç kardeş, atlarına binip, düşmüşler yola. Bahçeye gelerek, kan izlerini takip ede ede büyük bir çöl ovada bir kuyunun başına gelmişler. Devin kan izleri oradan aşağıya iniyormuş.\n\nDevin de nefesi, içeri çektiği zaman üşütürmüş. Dışarıya verdiği zaman yakarmış. Büyük oğlan:\n\n–Ben kuyuya ineceğim, ama yandım dedikçe de çekin, dondum dedikçe de çekin, demiş. Büyük oğlanı içeriye sallamışlar. Oğlanı biraz salladıktan sonra\n\n–Yandım, dondum! diye bağırınca yukarıya çekmişler.\n\nAynı şekilde ortanca oğlan da kuyuya inmiş. O da,\n\n–Yandım, dondum! diye bağırınca, onu da yukarıya çekmişler.\n\nKüçük oğlan:\n\n–Beni yandım dersem de sallayın, dondum dersem de sallayın, deyip, kuyudan aşağıya sallanmış. Küçük oğlan, yandım dediyse de dondum dediyse de sallamışlar. Kuyunun dibine inmiş.\n\nKuyunun dibine indikten sonra, bir kapı görmüş. Kapıyı açtığında bir kız orada halı dokurmuş. Bir kapı daha açmış, oradaki kız da kilim dokurmuş. Bir kapı daha açmış, o kız da zili dokurmuş. Zili dokuyan küçük kız:\n\n–Hoş geldin yiğit.\n\n–Hoş bulduk bacım.\n\n–Niye geldin buraya?\n\n–Devin peşinden.\n\n–O dev bizi dışarıdan getirdi buraya hapsetti. Şimdi parmağı yaralı geldi, çok öfkeli. Görürse seni de öldürür bizi de öldürür.\n\n–Ben de onu öldürmeye geldim.\n\n–Peki neyle öldüreceksin?\n\n–Kılıç ile.\n\n–Senin kılıç ona kâr etmez. Ben sana bir kılıç vereyim, onunla öldür. Yalnız bir kere vuracaksın. Dev, o zaman ‘er isen bir daha vur’ der. Sakın bir daha vurma. ‘Bende erlik birdir dersin’ dev o zaman ölür. Ama dikkat et, devin gözleri açıksa uyuyordur. Kapalıysa uyanıktır.\n\nOğlan, devin yanına varmış. Devi uyuyorken yakalamış. Kılıcını devin kafasına geçirince, dev:\n\n–Er isen bir daha vur.\n\n–Bende erlik birdir, demiş.\n\nDevi orada ölü hâlde bırakıp, yükte hafif nesi varsa toplayıp, kızları da yanına alarak, kuyunun ağzına gelmiş:\n\n–Çek bakalım, büyük birader bu senin nasibin, deyip, büyük kızı ipe bağlamış. Ortancaya da ortanca kızı bağlayıp, yukarı çektirmiş.\n\nKüçük kız:\n\n–Ağaların senin ipini keserler. Seni burada bırakırlar. Önce sen çık, sonra beni çekersin. Şayet seni burada bırakacak olurlarsa, şu iki tüyü al. Bu iki tüyü birbirine çalınca, biri siyah, biri beyaz iki koç gelir. Eğer siyah koça binersen, yedinci kat yerin altına gidersin. Eğer beyaz koça binersen, kuyunun ağzına çıkarsın, demiş. Oğlan:\n\n–Hayır ağalarım böyle bir şey yapmaz, deyip kızı bağlamış. Kız yukarı çıkınca, ağaları bakmışlar ki, bu kız ikisinden de güzel, oğlanın ipini kesmişler. Oğlan kuyuda kalmış.\n\nBunun üzerine oğlan tüyü tüye çalmış. İki koç tokuşarak gelmiş. Oğlan, beyaz koça binince kuyunun ağzına çıkmış. Kardeşleri bir şey diyememişler. Kızları atlarının terkisine alıp düşmüşler yola.\n\nGiderlerken, küçük oğlan yolda gördüklerine, –Buyurun çorbayı bizim sarayda içelim, dermiş. Derken, yolda bir dervişe rastlamışlar. Büyükler selam verip geçmişler. Küçük:\n\n–Selamunaleyküm derviş baba, buyur çorbayı bizim sarayda içelim.\n\n–Hey yavrum, benim atım da topal, kendim de topalım. Siz gidin ben ardınızdan yavaş yavaş gelirim, demiş. Dervişin adı Bostancı Köse’ymiş.\n\nOğlanlar biraz gittikten sonra, Bostancı Köse atına binip, bir kamçı vurunca, at havaya çıkmış. Küçük oğlanın terkisinden kızı alıp gitmiş.\n\nOğlanın da üç kız kardeşi varmış. Bu kızların birini, kuşlar padişahına, birini, yılanlar padişahına, birini de devler padişahına vermişler. Oğlan Bostancı Köse’nin arkasından, büyük kız kardeşinin yanına gelmiş. Bakmış ki dağın tepesinde bir saray. Kapısını bir türlü bulamamış. Kız kardeşi, yukarıdan kardeşini görünce bir ip sallayıp onu içeriye almış:\n\n–Sen buraya nasıl geldin? Şimdi enişten gelirse seni yer. Gel seni elma yapıp dolaba saklayayım, deyip, dolabın içine saklamış. Dev gelince:\n\n–İnsan eti koktu.\n\n–Kim gelecek buraya?\n\n–Eğer kardeşlerinden gelen olduysa, büyükse yerim, ortancaysa yerim, küçükse başımın üstünde yeri var.\n\n–Küçük kardeşim geldi deyip, kardeşini dolaptan çıkarmış. Dev, oğlana:\n\n–Söyle bakalım birader derdin ne?\n\n–Enişte derdim böyle böyle...\n\n–Oğlum sen bundan vazgeç. Ona, Bostancı Köse derler. Onun yerini kimse bilmez. Gel, ben sana dilediğin kızı getireyim.\n\n–Hayır ben onu bulacağım.\n\n–Haydi o zaman yolun açık olsun. Buradan üç ay ötede ortanca enişten var. Belki o bilir, deyip uğurlamış.\n\nOğlan, üç ay sonra yılanlar padişahı olan eniştesinin yanına varmış. Onunla da aynı şekilde konuştuktan sonra, oradan da ayrılıp, üç ay ötede olan küçük eniştesi, kuşlar padişahının yanına gelmiş.\n\nKüçük eniştesinden de bir cevap alamayan oğlan, oradan da ayrılıp, az gitmiş, uz gitmiş. Giderken bir yüce dağın tepesine çıkmış. Oradan bakarken, ovanın düzünde bir kara çadır görmüş. Atını çadırın olduğu yere sürmüş. Çadırın içine girince kızı orada görmüş. Köse de ilerde bostan çapalarmış. Oğlan Köse görmeden kızı alıp kaçırmış. Onlar kaçarken Köse’nin atı kişneyerek haber vermiş. Köse:\n\n–Ne oldu atım?\n\n–Kız gidiyor.\n\n–Gitsin, şimdi getiririm, deyip, biraz daha bostan çapaladıktan sonra ata binip, arkalarından yetişmiş. Oğlana bir tokat vurup kızı alıp geri çadıra koymuş.\n\nİkinci seferde de at haber verince, oğlan, kızı kaçıramamış. –Bu at olduğu müddetçe Köse’nin elinden kurtulamayacağız demişler. Kız:\n\n–Bu atı kim geçerse onu ben bir öğreneyim, ondan sonra kaçalım demiş. Akşam olunca kız suratını asmış. Köse:\n\n–Ne oldu? Sen, dün neşeliydin.\n\n–Niye asmayayım. Senin bu atını kim geçer? Bir anlatmazsın.\n\n–Bunu falan yerde bir padişah var. Onun ahırında bir at vardı. Bu onun tayıydı. Üç günlükken aldım kaçtım. Anca bunu yense yense anası yener. O da şimdiye ölmüştür, demiş.\n\nSabah olunca kız, Köse’nin anlattıklarını oğlana anlatmış. Oğlan düşmüş yola. Varmış, o padişahı bulmuş:\n\n–Padişahım, ben senin atlarını güdeceğim deyip, orada at çobanı olarak işe başlamış. Oğlan, orada çobanlık yaparken, Köse’nin dediği atı bulmuş. At bakımsızlıktan ölmek üzereymiş. Bu atın üzerine düşmüş. Bakımını yapmış, tımarlamış. Kırk gün içerisinde hem at çobanlığı yapmış, hem de o ata özel bir bakım yapıp, atı iyi bir hâle getirmiş. Kırk gün sonra padişahtan izin isteyip, o atı da hediye olarak alıp, oradan ayrılmış.\n\nKöse’nin çadırına gelip, kızı alıp kaçırmış. Köse’nin atı yine haber vermiş:\n\n–Kız gidiyor diye. Köse atına binip tekrar arkalarına düşmüş. Tam yakalayacağı sırada, oğlanın atı, tayına:\n\n–Ey yavrum, seni bu Bostancı köpeği üç günlük tayken elimden aldı kaçtı. Seni doya doya emziremedim. Evlatlığını yap gayri, demiş.\n\nTay bu lâfları duyunca, havaya doğru yükselip, biraz çıktıktan sonra bir silkelenmiş, Köse’yi üstünden düşürmüş. Köse, yere düşünce ölmüş. Tay da anasının yanına gelip, kızı üstüne almış. Hep beraber memleketlerine doğru yola düşmüşler. Memleketlerinin kıyısına geldiklerinde bir çadır kurup orada yatmışlar. Bunlar çadırda yatarken bir ejderha gelip çadırın kapısına yatmış. Oğlan uyandığı zaman bir bakmış ki, kapıda bir ejderha yatıyor, çıkmaya imkân yok. Ejderha:\n\n–Bak sana bir sorum var. Eğer cevaplarsan, kız da senin atlarda, eğer cevaplayamazsan, seni öldürürüm.\n\n–Söyle bakalım.\n\n–Sinan güle neyledi?\n\nGül Sinana neyledi?\n\nOğlan: –Ben öğreneyim geleyim, demiş ve oradan ayrılmış. Oğlan giderken bir değirmenciye rastlamış. Değirmencinin saçları bembeyazmış.\n\n–Selamunaleyküm.\n\n–Aleykümselam.\n\n–Amca, sana bir sorum var. Bunu mümkünse bir izah et. Gül Sinana neyledi, Sinan güle neyledi?\n\n–Oğlum, ben bilemedim. Ama buradan bir ay ötede ortanca ağabeyim var. Git ona sor.\n\nGitmiş ona sormuş. Onun da saçları ala kırlıymış. O da\n\n–İki ay ötede benim büyük biraderim var. O belki bilir demiş\n\nOraya gitmiş. Onun saçları simsiyahmış. O adam:\n\n–Ben de bilmiyorum ama, çaresini sana söyleyeyim. Şu yüzüğü al. Falan şehre var. Orada Sinan Ağa diye birisi var. Ona sor. O anlatır. Yalnız sana bunu anlattıktan sonra seni öldürür. Seni bir odaya götürür. Götürürken o kapıları kilitlerken, sen de pencereleri aç. En sonunda hikayeyi anlatıp da, ‘Hadi şimdi seni keseceğim’ dediği zaman, ‘İki rekat namaz kılayım ondan sonra kes’ dersin. Sağa selam verip de, sola selam vereceğin zaman yüzüğü ağzına atıver. O zaman bir kuş olur pencereden kaçar gidersin demiş.\n\nOğlan, oradan ayrılmış. Sinan Ağa’yı bulmuş. Sinan Ağa:\n\n–Oğlum benim adım Sinan, karımın adı da Gül’dü. Benim sandığımda yeşil bir kamçı vardı. Kamçıyı bana bir vurdu eşek oldum. Bir daha vurdu köpek oldum. Yoldan geçen birini ısırınca, kendi oğlum beni dövdü. Yoldan geçen adam da ‘Niye dövüyorsun o senin baban’ deyince oğlum sandıktan kamçıyı aldı geldi. Bana bir vurdu eşek oldum. Bir daha vurdu tekrar insan oldum. O zaman karım da bizi koyuverdi gitti.\n\nSinan Ağa, hikayeyi anlatıp da:\n\n–Şimdi ben seni keseceğim, deyince, oğlanın aklına adamın anlattıkları gelmiş:\n\n–İki rekat namaz kılayım da öyle kes.\n\nOğlan, namaza durup adamın dediği gibi, sağa selam verip, sola selam verdiği anda yüzüğü ağzına atıyor ve kuş olup oradan uçup gitmiş. Çadıra gelmiş. Ejderhaya cevabı vermiş. Ejderha o zaman tılsımından çıkmış ki, dünyalar güzeli bir kız:\n\n–O Sinan Ağa, benim babamdı. O oğlan da benim kardeşimdi, demiş.\n\nAtlara binmişler. Babasının sarayına varmışlar. O iki kıza kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına. Gökten üç elma düşmüş, birisi onların başına, birisi anlatana, birisi de dinleyenlere...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Zümrüdü Anka",
        "text": "Zümrüdü Anka\n\nBir adamın üç oğlu varmış, adam çocuklarına:\n\n–Oğlum ben fakir bir adamım, artık sizi besleyemeyeceğim. Gidin kendi kısmetinizi kendiniz bulun, demiş. Çocuklar, üçü birlikte yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, iki ay bir güz gitmişler. Çölde bir kuyunun başına gelmişler. Kuyunun içindeki,\n\n–Su mu, altın mı elmas mı? derken, büyük ağaları:\n\n–Beni kuyudan içeri sallayın. Amma korkarım, yarı yolda, yandım dondum dersem, yukarı çekin demiş. Aşağıya sallamışlar. Büyük oğlan, yarı yolda\n\n–Yandım dondum! diye bağırınca yukarı çekmişler. Ortanca oğlan:\n\n–Beni sallan, demiş. Sallamışlar:\n\n–Ben de korktum, çekin yukarı, demiş. Küçük oğlan:\n\n–Ben yandım dedikçe de sallan, dondum dedikçe de sallan. Kuyunun içinde ne varsa görecem, demiş. Sallamışlar küçük oğlanı. Yandım dedikçe dondum dedikçe kuyunun dibine inmiş. Bir de bakmış ki, kuyunun dibinde üç dünya güzeli kız. Oğlan:\n\n–Siz kim oluyorsunuz?\n\n–Biz kim olalım, seni yaratanın kuluyuz.\n\n–Benim iki kardeşim de dünya yüzünde var. Onlarla nişanlanabilir misiniz?\n\n–Dünya yüzüne çıkarabilirsen nişanlanırız, demişler. Büyük kızı, urgana bağlamış:\n\n–Sen büyük ağama nişanlanırsın. Çek ağa, demiş. Çekmişler. Ortanca kızı, ortanca ağası için çekmişler. En küçük kız çok güzelmiş. Onu kendine alıkoymuş. En küçük kız:\n\n–İnsanoğlu çiğ süt emmiş, beni sana lâyık görmezler. Önce sen çık, ben arkadan geleyim. Yoksa ben çıktıktan sonra kardeşlerin senin ipini keserler, demiş. Oğlan:\n\n–Hayır, benim kardeşlerim öyle bir şey yapmaz, deyip, kızı bağlamış, kız:\n\n–Ben yukarı çıktıktan sonra senin ipini kesecek olurlarsa, bir ak koyunla bir kara koyun birbirleriyle tokuşarak gelir, ak koyuna hamle edip de kara koyuna binme sakın, kara koyuna hamle et ak koyuna bin, dünya yüzüne çıkarsın, eğer kara koyuna binersen yerin yedi kat dibine inersin. Eğer hemen yeryüzüne çıkamazsan ve beni de başkasına verecek olurlarsa, ben senin yeryüzüne çıktığını nasıl anlayacağım? demiş. Oğlan:\n\n–Seni başkasına gelin ederlerse gelin esbabını sındı kesmedik, terzi dikmedik istersin. Onu kimse yapamaz, yalnız ben yaparım, demiş. Kızı urgana sarmış:\n\n–Çekin, bu da benim kısmetim, demiş. Ağaları kızı görünce çok beğenmişler. Oğlanın ipini kesmişler. Oğlan, kuyuda kalmış. Aynı, kızın dediği gibi ak koyun ile kara koyun gelmiş. Kara koyuna hamle edip de ak koyuna binecekken kara koyuna binmiş. Yedinci kat yerin altına inmiş gitmiş. Gezmiş gezmiş, dünya yüzüne çıkmanın imkânı yok. Acıkmış, susamış. Uzakta bir köy görüyormuş. Çığrış, bağrış, davul zurna sesi birbirine karışmış. Ne olduğunu bilmiyormuş. Oraya kadar yürümüş, yaklaşmış. Köyün kıyısındaki bir koca karının evine misafir olmuş. Kadın, ekmek koyuvermiş, ekmeği yemiş:\n\n–Çok susadım nene bir de su versene, demiş. Kadının suyu yokmuş. Sularının başında bir dev varmış. Kadın evden az uzaklaşmış, bir tasın içine işemiş. Oğlana vermiş. Oğlan sidiği içince:\n\n–Nine her şeyiniz iyi de suyunuz niye tuzlu.\n\n–Ay benim oğlum niye tuzlu olacak? Suyumuzun başında bir dev var. Günde bir kız giydirir kuşatırız. Dev, kızı yerken biz su doldururuz. Sana ayıp olmasın diye, ben sana sidiğimi verdim\n\n–Orayı bana bir gösteriver nine, demiş. Kadın öne düşmüş, oğlan arkada suyun başına varmışlar. O gün de o köyde, padişahın bir tanecik kızını deve kurban vereceklermiş. Giydirmiş kuşatmışlar. Davulla zurnayla, millet ellerinde testisi bardağıyla beklerlermiş. Oğlanın elinde de bıçak varmış. Kızı, devin önüne getirmeden önce, oğlan bıçağıyla deve saldırmış. Bıçağı bir sallamış, devin kafası yuvarlanmış gitmiş. Bu arada millet su kapışırmış. Deve kurban edilecek kız, sağ elini devin kanına basmış, oğlanın yağrısına bir damga vurmuş. O zaman millet bağrışırmış. Padişahın kızını almak için:\n\n–O dermiş ben öldürdüm, o ben öldürdüm. Kızını bana vereceksin diye. Kız ise:\n\n–Öldüren oğlan bizim köylü değil. Ben onu gördüm, bilirim, demiş.\n\nPadişah, kapının önüne bir ağaç diktirmiş. Milletin bütün gencini o ağacın önünden birer bire geçirmiş. Kızına:\n\n–Şu mu, şu mu? diye sorarmış. Kız da:\n\n–Hayır hiçbiri değil, dermiş. Oğlan, oradan geçince kız oğlanı göstermiş:\n\n–İşte bu oğlan, demiş. Padişah:\n\n–Oğlum dile benden ne dilersen. Kızımı mı vereyim, mal mı vereyim? demiş. Oğlan:\n\n–Hayır padişahım. Bana hiçbir şey verme dünya yüzüne çıkmak için kırk davar isterim. Kırk besili davarı kesip, tuluğunun yirmisine et basıver. Yirmisine de su dolduruver. Ben senin kızını da malını da istemem, demiş. Oğlan, oradan ayrılmış. Bir ulu ağacın altına yatmış, uykuya dalmış. O ağacın altında uyurken ağaçta kuşlar çığrışırmış. Büyük bir kuşun yavrularını her sene bir ejderha gelir, yer gidermiş. O sene de kuşun olmadığı bir vakit ejderha gelmiş yavruları yiyecekken, kuşların çığrışına uyanan oğlan, ejderhayı görmüş ve bıçağını çekip öldürmüş. Tekrar yatmış uyumuş. Yavrularının çığrışına gelen kuş, tam oğlanın gözlerini oyacağı sırada, yavrular dile gelip:\n\n–Ana bizi ejderhadan bu oğlan kurtardı, deyip ejderhanın ölüsünü göstermişler. Kuş o zaman kanatlarını germiş. Oğlan, kırk gün kırk gece uyumuş. Oğlan, uyandığında bir bakmış ki, başının üstünde kara bulut gibi bir kuşun kanatları önce korkmuş, kuş:\n\n–Korkma, sen benim yavrularımı kurtarmışsın. Ben de sana kanatlarımı gerdim. Ne güneş gösterdim, ne de yağmur. Ne derdin varsa bana söyle yapayım\n\n–Beni dünya yüzüne çıkarıver.\n\n–Seni dünya yüzüne çıkarırım emme karnım aç nasıl edeceğiz?\n\n–Ben senin karnını doyururum, deyip, padişahtan aldığı yirmi tuluk et ile yirmi tuluk suyu kuşun kanatlarına sarmış. Kendisi de ortaya binmiş. Kuş, kuyunun ağzına doğru havalanmış. Oğlan, kuşa gak dedikçe et, guk dedikçe su veriyormuş. Tam dünya yüzüne çıkacakları vakit, et bitmiş. Oğlan, bacağından kopardığı bir parça eti kuşun ağzına vermiş. Kuş, son verilen etin insan eti olduğunu fark ederek yememiş. Dilinin altına saklamış. Dünya yüzüne çıkınca oğlana:\n\n–Haydi bir yürü, demiş. Oğlan, kuşun üstünden inmiş. Yürümeye çalışmış, yürüyememiş. O zaman kuş, damağının altından oğlanın kestiği parçayı çıkarıp yerine yapıştırmış. Oğlan da yürümeye başlamış. Kuş, sonra kanadından iki tüy kopartıp oğlana vermiş:\n\n–Bu tüyleri birbirine çaldığın zaman her derdine çare bulunur, demiş ve kuyunun içine inmiş, gitmiş.\n\nYeryüzünde kardeşleri, onun olan küçük kızı büyük bir paraya bir padişaha satmışlar. Kendileri nişanlılarıyla düğün yapmışlar. Küçük kızın, padişahla düğün hazırlığı başlamış. Kız, padişahtan gelin esbabını sındı kesmedik, terzi dikmedik istemiş. Padişah, bütün alimleri ulemaları başına çağırmış. Kızın isteğini yerine getirmelerini istemiş. Fakat kimse bu isteği yerine getirememiş.\n\n–Böyle bir gelinliği kim dikebilir? diye tellal ünletmişler. Oğlan, oraya gelmiş. Tüyü tüye çalmış. Hiç el değmeden gelin esbabını kıza giydirmişler. Kız, o zaman oğlanın kuyudan çıktığını anlamış. Oğlanla buluşup bütün olanları bitenleri padişaha anlatmışlar. Padişah, büyük oğlanları yanına çağırıp cellat ettirmiş. Küçük kızla oğlana kırk gün kırk gece düğün etmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Keçi Kız",
        "text": "Keçi Kız\n\nEvvel zaman içinde bir sığır çobanı varmış. Bir de karısı varmış. Bunlar bir gün, sığır güderken bir keçi bulmuşlar. O da tılsımlı bir kızmış. Eve almışlar gelmişler. Bir direğe bağlayıp önüne de ot atıvermişler. Önündeki otu yer yer beğirirmiş. Sığır çobanıyla karısı gidiverdiklerinde keçi postundan çıkar, evi yeri temizler, aşlarını pişirir kayboluverirmiş. Bir gün çobanın elbiselerini yüyecek olmuş. Evde ne kadar kirli esbabları varsa toplamış.\n\nKeçi postuna girip, dereye yıkamaya gitmiş. Orada üstünden postu çıkartıp elbiseleri yümeye başlamış. Dere kenarına da bir Beyoğlu atını sulamaya gelmiş. At kızın şavkından katiyyen su içememiş. Beyoğlu bir baksa, bir dünya güzeli çamaşır yıkarmış. Kız, çamaşırı yıkamış, arıtmış eve gelmiş. Keçi postuna girmiş ot yerimiş. Beyoğlu da kızı eve girene kadar takip etmiş.\n\nBeyoğlu çobana dünür göndermiş:\n\n-Kızınızı bizim oğlana verin. derlermiş. Çoban da:\n\n-Yahu bizim kızımız falan yok. Bir keçi bulduk, şoraya bağladık. Daha kepir kepir ot yeyip durur. Onu ne deyip de verelim size. dermiş. Beyoğlu:\n\n-İlle de o keçiyi bana alın demiş. Çoban, keçiyi Beyoğluna vermiş. Beyoğlu keçiye düğün etmiş. Boynuzuna bir ip bağlamışlar davul zurna eşliğinde beğirde beğirde götürmüşler. Beyoğlu eve gelmiş attan inmiş. Anası:\n\n-Ben evlat besledim. Keçiyle mi evlenecektin? diye üzülürmüş.\n\nBir gün oğlanın anasını düğüne okumuşlar.\n\n-Gelinini de giydir düğüne gel. demişler. Kadın da üzülürmüş,\n\n-Eller gelinini, kızını giydirir düğüne gider. Ben kiminle gideyim? dermiş. Kendisi giyinmiş düğüne gitmiş. Kız da arkasından keçi postundan çıkıp, beyin atına binmiş. Heybenin bir gözüne üzüm, çerez koymuş. Bir gözüne de keçi topalağı doldurmuş. Düğün evine varmış. Millete üzümü çerezi serpip:\n\n-Beyin gelini geliyor! diye bağırırmış. Kayınnasına da keçi topalağı atarmış. Millet üzümü çerezi yermiş. Kayınnası da:\n\n-Millet üzüm çerez yerken bu keçi topalağı da neymiş deyip, şüphelenmiş ve hemen eve dönmüş. Eve varınca bir bakmış ki keçi postu orada duruyormuş. Hemen postu almış ateşe atmış, yakmış. Kız arkadan hemen gelmiş ama postu yanmış. Gelin, dövünmüş, çırpınmış niye yaktın postumu diye ama nafile... Kaynanası da:\n\n-Sen benim gelinimdin de bugüne kadar niye bildirmedin? Beni üzdün, keçi sıfatında durdun? deyip sitem etmiş. Sarılmışlar, dolaşmışlar. Dün oraya gittim de hâlâ geçinip giderler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kuş Tılsımlı Oğlan",
        "text": "Kuş Tılsımlı Oğlan\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir kızla bir gelin ıstar dokurlarmış. Serçe tılsımında bir oğlan, kıza aşık olmuş. Istarın üstüne gelir gelir konarmış. Kız demiş ki:\n\n-Benim canım sıkıldı. Çeşmeye su dolmaya gideceğim. Çeşmenin başına vardığıyla kuşlar suyun içine girer girer çıkarlarmış. Kuşlardan biri:\n\n-Ay sevdiğim yüzüğün burada da kendin neredesin ya? demiş. Biri de:\n\n-Aynan burada da kendin neredesin? demiş. Kuşun biri de:\n\n-Ay sevdiğim bileziğin burada da kendin neredesin? demiş.\n\nOnu da kız ıstar dokurken, bileziğini ıstarın başına koymuş. Onu da bir kuş almış kaçmış. Bunarın başında bunu söyleyen de o kuşmuş. Kız, testisini doldurmuş, bir köşeye koymuş:\n\n-Kendim de buradayım. Sen kim oluyorsun da benim bileziğim sende ne arıyor? demiş.\n\nO zaman kuş tılsımını çırpıvermiş bir babayiğit oğlan olmuş. Oğlan:\n\n-Benimle gelir misin?\n\n-Gelirim.\n\nHemen testilerini oradan almış eve koyuvermiş,\n\n-Ben gidiyorum.\n\n-Nereye gideceksin?\n\n-Istarın başında bileziğim kaybolduydu, o bileziği alan adamla gideceğim.\n\n-Demek sen aşık mıydın? Sarardın soldun bunara gittin. demişler\n\nKız oradan oğlanın yanına varmış. Az gitmişler uz gitmişler. Kız: -Ben çok yoruldum. deyip bir çalının dibine oturmuş. Orada otururken yağmur başlamış. Yağmur yağınca oğlan kuş tılsımına girip bir kayanın dibine sokuluvermiş. Kız:\n\n-Sen bir kuş oldun kayanın dibine sokuldun da ben ne edeceğim ya alanda?\n\n-Seni evimize anamın yanına bırakırım.\n\n-Evinize bırakırsın da, sen bir kuşsun. Ben varınca anan ne der?\n\n-Bir şey demez. Ben seni arar sorarım.\n\nBunlar bağ bahçe gezerken, kız hamile olmuş. Dolana dolana eve gelmişler. Oğlan, kızı kapının önüne koyup, kuş tılsımına girmiş, uçmuş gitmiş. Oğlanın kız kardeşi kapının önüne çıkmış anasına:\n\n-Ay ana kapının önünde bir kız var. Yatacak yeriniz var mı diyor.\n\n-Kaz damına bir döşek ediver de orada yatsın. Eve nereye koyacağız?\n\nKıza, kaz damına bir döşek edivermişler. Orada yatarken, bir kızı olmuş. Adını Şehribari koymuş.\n\n-Ay ana o kadının bir de kızı olmuş. Acep kim ola?\n\n-Daha gitmedi mi o? Bir de çocuğu olmuş kov gitsin.\n\nKız orada bir gün dururken iki gün dururken bacadan bir ses gelmeye başlamış:\n\n-Şehribari, kuyruk sultanı bari\n\nAnam al hareleri giydi mi?\n\nYavrumun yavrusu deyip sinesine sardı mı?\n\nOğlanın kardeşi:\n\n-Kız ana, bu bacadan bir ses geliyor. Ağamın sesi bu herhâlde. O çocuk, bizim çocuğumuz. O kız da bizim gelinimiz. Biz bunları eve çıkaralım. demiş. Anası da:\n\n-Git, ne evine çıkaracakmışım. Ben onu eve falan çıkarmam. Ağanın kemikleri bile kalmadı. Yıllar oldu kaybolalı. demiş.\n\nAradan bir iki gün geçtikten sonra bacadan aynı ses gelmiş:\n\n-Şehribari, kuyruk sultanı bari\n\nAnam al hareleri giydi mi?\n\nYavrumun yavrusu deyip sinesine sardı mı?\n\nOğlanın kardeşi :\n\n-Hayır sarmadı. demiş.\n\nO zaman kuş bacadan inmiş gelmiş:\n\n-Nereye koydunuz? Benim kapıya koyduğum kızı. demiş.\n\nKaz damından kızla çocuğunu almışlar gelmişler. O zaman kadın:\n\n-Sen benim oğlumdun da niye bildirmedin? Sen benim gelinimdin de niye bildirmedin? diye sarılmışlar, kucaklaşmışlar. Kırk gün kırk gece düğün etmişler, davul çaldırtmışlar. Geçinip giderlermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kurukafa",
        "text": "Kuru Kafa\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir koca karı oduna gider gelirmiş. Gelirken bir kuru kafa, her gün arkasından takır takır gelirmiş. Kadın:\n\n-Nere gidiyon a yavrum?\n\n-Ben de size gideceğim.\n\n-A yavrum benim yetimlerim pek çok seni besleyemem.\n\n-Ben senin ekmeğini falan yemem. Azıcık sizin evde durayım. demiş. Koca karıyla beraber eve gelmişler. Azıcık durmuş:\n\n-Ay koca ana, padişahın kızına benim için dünür gider misin?\n\n-Ne diyeyim de gideyim a yavrum?\n\n-Bizim evde bir kuru kafa var, ona kızını vereceksin de. demiş. kuru kafanın içinde bir oğlan varmış o kadar güzelmiş ki. Kocakarı padişahın yanına varmış:\n\n-Padişahım, bizim evde bir kuru kafa var, dağdan ardımdan geldi, kızını ona verecekmişsin.\n\n-Nasıl kuru kafa o ya?\n\n-İşte öyle bir kuru kafa.\n\n-Gitsin şu harman yerine bir ev yapsın. Ben onun ne olduğunu bileyim. demiş.\n\nKocakarı eve dönmüş padişahın söylediklerini kuru kafaya söylemiş. kuru kafanın parmağında bir yüzük varmış, yüzüğü bir yalayıvermiş. Büyük bir saray, harman yerine yapılmış çıkmış. Padişah geze geze bitirememiş. Kızını Kurukafaya vermiş. Kırk gün kırk gece düğün etmiş. Gerdek gecesine girmişler. Oğlan kuru kafanın içinden çıkıvermiş. Dünya güzeli. Kıza:\n\n-Ama beni kimseye söyleme. diye tembih etmiş. Sabah olmuş atlarla cirit oynamaya gitmişler. Geline bakmaya gelenler:\n\n-Kuru kafanın karısı, kuru kafanın karısı... deyince, kız dayanamamış:\n\n-Şu atın üstündeki yeşil urbalı benim kocam. deyince, cirit oynarken beygirin dizleri çakılmış kalmış. Oğlan beygiri oraya koyuvermiş. Kızın yanına gelmiş:\n\n-Niye deyiverdin, ben sana kimseye söyleme dediydim.\n\n-Deyivermedim. dediyse de oğlan söylediğini bilmiş. Oğlan:\n\n-Demir çarık delinesiye, demir asa eğilesiye, ara beni, bulamazsın. deyip kaybolmuş gitmiş. Oğlanın anası da devmiş. Kız, babasına:\n\n-Baba benim kocam gitti. deyip bir demir çarık almış, bir demir asa alıp düşmüş yola. Gidenlere gelenlere sorarmış. Bir çeşmenin başında bir koca köpek yatarmış. Ona:\n\n-Koca köpek, buradan bir yolcu geçti mi? nereye gitti? diye sormuş, Köpek de:\n\n-Bahtiyar’a gitti. demiş. Gide gide oğlanı bulmuş. Oğlan:\n\n-Benim anam dev. Şimdi gelirse seni yer.\n\n-Yesin. Ben seni buldum ya. demiş. Oğlan, kızı saklamış. Dev anası gelince:\n\n-İnsan eti koktu. diye bağırırmış. Oğlan kızı çıkartmış:\n\n-Ana şu yenir mi? Şunun güzelliğine bak.\n\n-Tamam yemeyeyim. Ama kırk küpü yarın gözyaşıyla doldurursa yemeyeceğim. demiş. Sabah olunca oğlan, küplere su doldurmuş, içine de tuz atmış. Dev anası bir bakmış:\n\n-Kuru kafa bu senin aklın. demiş. O zaman dev:\n\n-Şu kapının önünü hem süpür, hem süpürme. demiş kıza. Kız, oğlana:\n\n-Nasıl, hem süpürüp hem süpürmeyeceğim?\n\n-Süpür de süpürgeyi tozun üstüne koyuver. demiş. Kız, oğlanın dediği gibi yapmış. Dev, bu işin de tamamlandığını görünce:\n\n-Kuru kafa bu senin aklın. demiş. Kıza bu sefer:\n\n-Şu minderleri kuş tüyüyle hem doldur, hem doldurma. demiş. Kız, oğlana söylemiş. Oğlan orada bir dua etmiş. Bütün kuşlar gelmiş çırpınıvermişler. Minderleri doldurmuşlar. Yarasa biraz çok çırpınmış, bütün tüylerini dökmüş. Yarasa ondan tüysüz kalmış. Dev, sabah olunca minderlerin de dolduğunu görmüş:\n\n-Kuru kafa bu senin aklın. Teyzenin kızını alacaksan al, almayacaksan seni de yerim kızı da yerim. demiş. Kuru kafa:\n\n-Alayım ana. demiş.\n\nDev anası, kızı teyzesinin evine peynir yemeye yollamış. Peynir zehirliymiş. Kız peyniri yese ölecekmiş. Oğlan bunu fark edince kıza:\n\n-Teyzem peyniri verince orda yeme. Ben kuru kafayla yiyeceğim deyip çıkıla al gel. Giderken bir bunar var. O bunarın gözünü temizle. Suyunu iç. Sonra, kapının önündeki köpeğin önündeki otu koyuna, koyunun önündeki eti de köpeğe koy. Kapı var, kapının önüne de bir taş koyuver. Merdivenlerden çıkarken merdivenleri süpürüver. demiş. Kız gitmiş peyniri almaya. Dev teyzesi:\n\n-Gelin, gel bir ekmek ye.\n\n-Ay teyze kuru kafayla yiyelim. deyip çıkılamış. Kız oradan ayrılmış. Merdivenlerden inerken, dev, merdivene:\n\n-Onu tut. deyince, merdiven:\n\n-Siz benim üstüme bastınız bastınız geçtiniz de bir tozumu almadınız. O benim tozumu aldı. Niye tutacakmışım? demiş. Kız merdivenlerden inmiş. Dev, kapıya:\n\n-Tut onu. demiş. Kapı da,\n\n-Niye tutacakmışım? O benim önüme taş koydu, çarpılmaktan kurtardı. demiş. Kız kapıdan da geçmiş.\n\nDev, köpekle koyuna: -Tutun onu. demiş. Köpek: -O bana et attı, Koyun: -O bana ot attı. Niye tutalım? demişler. Kız köpekle koyunun önünden de geçmiş. Dev, çeşmeye:\n\n-Tut onu. demiş. Çeşme:\n\n-Niye tutacakmışım? Siz benim bir gün suyumu içmediniz. her gün gelip geçip içime tükürdünüz. demiş. Kız bunarın önünden de geçmiş. Kuru kafanın yanına gelmiş. Peyniri yememişler, atmışlar.\n\nTeyzesinin kızıyla birlikte düğün etmişler. Üçü birlikte gerdeğe girmişler. Hava birden çok soğumuş. Teyzesinin kızının on parmağına on mum yakmış. Gazyağını dökmüş ateşleyivermiş. Teyzesinin kızı teliyle puluyla yanmış gitmiş. Kuru kafa da kızla el ele tutuşmuş. O tipide bacadan çıkıp gitmişler. Oğlanın anasıyla teyzesi de kapıda beklerlermiş. Sabah olunca içeri girmişler ki dev kızı kül olmuş. Kuru kafa da yok kız da yok. Devin kardeşi arkalarından düşmüş yola. Giderken yolda bir kavun tarlasıyla bostan bekçisine rastlamış. Eve dönmüş ablasına:\n\n-Bulamadım. Yolda bir kavun tarlasıyla, bostan bekçisi vardı. deyince ablası:\n\n-Nasıl kaçırdın. Kavun tarlası kız, bostan bekçisi de kuru kafaydı. Git o bahçeyi talan et. demiş.\n\nDev geri dönmüş. Bakmış ki, ortada ne bostan var, ne de bekçi. Biraz daha gitmiş. Bir ardıç ağacının altında bir yılan var. Geri dönmüş. Ablasına söyleyince, ablası:\n\n-Nasıl kaçırdın elinden. Yılan kız, ardıç ağacı da kuru kafa. Git oraya bir ateş koyuver. demiş. Dev geri dönmüş ortada ne ardıç var ne de yılan. Biraz daha gitmiş. Bir dere kenarında kumlar varmış. Geri dönmüş ablasına söylemiş, ablası da:\n\n-Git hemen. O dere, oğlan, kıyısındaki kumlar da kız. Onları yakala. demiş. Dev geri dönmüş bakmış ki, ne dere var, ne kum. Dev karısı kuru kafayla kızı yine yakalayamadan geri dönmüş. kuru kafayla kız da anasıyla teyzesine yakalanmadan evlerine dönmüşler. Onlar ermiş muradına, biz gidelim Bolavadin’e.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kurt Adam",
        "text": "Kurt Adam\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir adamın hiç çocuğu olmuyormuş. Bir dua etmiş:\n\n-Yarabbi bir çocuk ver. Kız olursa ilk isteyene vereceğim. demiş. Adamın çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya gelmiş ve delikanlı bir kız olmuş. Evde oturup babasının eline su dökerken bir kurt gelmiş:\n\n-Allah’ın emri Peygamber’in kavliyle ben senin kızına dünürüm. demiş. Adam kurdu oradan kovmaya kalkınca kızı:\n\n-Baba senin Allah’a bir sözün vardı. deyip hatırlatınca, adam: -Peki bakalım. demiş ve kızını kurtla evlendirmiş.\n\nKurt, kızı almış götürmüş. Aradan bir vakit geçmiş. Adam kızını özlemiş. Bir demir çarık giyip, bir demir asa almış eline çıkmış yola. Issız bir yolda giderken karşına büyük bir bina çıkmış. Binanın yanına varmış. Binanın etrafını bir dolanmış, hiçbir kapısı yok. Derken yukardan bir kız kafasını uzatmış. Kız bir ip sallamış, adamı yukarı çıkartmış. O kız da adamın kızıymış. Kurt da oradan iner çıkarmış. Adam:\n\n-Kızım, ne yer ne içersin bu ıssız yerde?\n\n-Kurt bir şeyler getiriyor yiyip içiyoruz. demiş.\n\nKurt da Hızır’mış. Kurt şeklinde görünüyormuş. Kurdun eve gelme zamanı gelince kız babasını bir yere saklamış. Kurt eve gelince:\n\n-Burada insan eti kokuyor. Bu insanı çabuk çıkar.\n\n-Yemeyeceğini söz verirsen öyle çıkarırım.\n\n-Yemeyeceğim.\n\n-Babam geldi.\n\n-Senin baban benim de babam. Çıkart, hiç yenir mi?\n\nKız, babasını sakladığı yerden çıkartmış. Adam çıktıktan sonra, kurt sormuş:\n\n-E baba ne gördün ne geçirdin? Anlat bakalım.\n\n-Oğlum acıktım, bir çoban gördüm. Çobanın bin koyunu vardı, bir de kuzusu: ‘Ben acıktım, bana biraz süt verir misin?’ dedim. O da: ‘Bir kuzum var. Şimdi koyuna koyverecem. Onun karnı doyar da kalırsa sana veririm’ dedi. Kuzu bin koyunu emdi çıktı. Bana süt kalmadı. demiş. O zaman kurt:\n\n-Ha! Yarının hükûmeti ne kadar vergi alırsa alsın doymayacaktır. demiş.\n\n-Az beri geldim. İki büyük kazan kaynıyor. Ortasında da birkaç küçük kazan var. Büyük kazanlar kaynayıp fokurdarken, bir buğday tanesi oradan atlıyor oraya, oradan atlıyor oraya. Hiç küçük kazanların içine düşmüyor.\n\n-Ha! Bir zaman gelecek, devletler birbirleriyle buluşacaklar. Büyük devletler paylarını alacaklar, küçük devletler haklarını alamayacaklar.\n\n-Biraz daha beri geldim. Güzel bir kuş, çıkıyor ağacın dalına güzel güzel ötüyor. İniyor aşağıya, ağacın dibinde pislik var, gidiyor onu içiyor.\n\n-Ha! Bir zaman gelecek, hocalar, âlimler kürsüye çıkıp güzel güzel konuşacaklar. Sonra kötü kötü işler yapacaklar.\n\n-Biraz daha ileri vardım. Bir köprü vardı. Üzerinde hep âyet yazılıydı. Basıp da geçemedim. Bir kervan geldi, âyete hâdise bakmadan bastı geçti. Ben de Yarabbim benim günâhım da onların üstüne olsun dedim ayağımı basmadan ellerimin üstünde geçtim.\n\n-Bir zaman gelecek Kur’an’a inanmayacaklar, kâfirler çoğalacak.\n\n-Biraz daha beri geldim. Bir marangoz kürek ile talaşı dolduruyor. Sepete koyarken kaybolup gidiyordu\n\n-Bir zaman gelecek, paranın kıymeti kalmayacak. İnsan ne kadar çok kazansa bereketsiz olacak demiş.\n\nBunları konuştuktan sonra adam oradan ayrılıp evine dönmüş. Kızının kocasının da Hızır olduğunu anlıyor. Adam da imtihanı başarıyla geçmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Bezirgan",
        "text": "Bezirgan\n\nİki kardeş bezirgân varmış. İkisi de çok zengin olmuşlar. Ama ikisinin de çocukları olmamış. Bir gün bir ağaç altında otururken, birbirlerine dertlenirlermiş:\n\n–Ah her şeyimiz oldu da bir çocuğumuz olmadı. Ah birimizin oğlu, birimizin de kızı olsaydı da, ikisini everirdik, diye konuşmuşlar.\n\nBu lâftan çok geçmeden, ikisinin de karısı hamile kalmış. Birinin oğlu birinin de kızı olmuş.\n\nÇocuklar yedi sekiz yaşlarına geldiklerinde oğlanın babası ölmüş.\n\nOğlan, babası ölünce, içki, kumar, kötü hâl ve hareketlerde bulunmaya ve babasının variyetini dağıtmaya başlamış. Yiyip içip geziyormuş. Bir de başkanları varmış. O başkan ne emrederse onu yaparlarmış. Anası, emmisi ne dediyse nafile.\n\nOğlan böyle serseri olunca, emmisi, o köyde zenginin birine kızını vermiş. Düğün başlamış. Oğlanın anası evde ağlarmış.\n\nBaşkan, oğlana:\n\n–Bugün kırk akçe getireceksin, demiş. Oğlan eve gelmiş, anasından para istemiş. Anası da, çemberine sakladığı son parayı uzatarak:\n\n–Şu göğsümden emdiğin nur olsun, şu göğsümden emdiğin kan olsun, deyip, paraları vermiş.\n\nAnasının ilendiği oğlanın zoruna gitmiş.\n\n–Ana bu kadar varlığı kaybettim ses çıkarmadın da, bu kırk akçe için neden ağlarsın?\n\n–Ben paraya ağlamıyorum. Emminin kızı sana nişanlıydı. Bugün başka birine kına yandı. Ona ağlarım, demiş.\n\nOğlan bunu duyunca, başkanın yanına varmış. Parayı vermiş ve kara kara düşünmeye başlamış. Başkan sorunca olanları anlatmış. Başkan avareleri toplayıp:\n\n–Gidin bir takım güveyi elbisesi, kırk tane sarık, kürk alın gelin, demiş.\n\nTam gelin çıkımı gün, güveyi camide yatsı namazını kılarken, oğlanı giydirmişler kuşatmışlar, ilâhîler çağırarak kız evine götürmüşler. Oğlanı gerdek odasına koyuvermişler.\n\nOn dakika sonra esas güveyi ilâhî çağırarak kapıya gelmiş. Kızın babası, kapıya ikinci güveyi gelince şaşırmış:\n\n–Demin gelenler kimdi? Git bir bak diye karısına seslenmiş.\n\nKarısı içeriye girip bir bakmış, ağasının oğlu kızın yanında yatıp duruyor. Hemen kocasına haber vermiş. Adam hatasını anlamış, gelen güveyiyi geri yollamış ve böylece ağasına verdiği sözü de tutmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Zümrüdü Anka ve Süleyman",
        "text": "Zümrüdü Anka ve Süleyman\n\nSultan Süleyman insi cinsi bir sahraya toplamış, büyük bir şenlik yapmış. Şenlik dağılırken:\n\n–Bundan on beş yıl sonra bugünkü gün Mağrip padişahının oğluyla, Maşrık padişahının kızını burada nişanlayacağım, demiş. Zümrüdü Anka kuşu varmış. Çok kuvvetli bir kuşmuş:\n\n–Mağrip nerede, maşrık nerede. Onun kızıyla, onun oğlunu nerede bulup da evereceksin? deyince, padişah:\n\n–Göreceksin, demiş ve dağılmışlar.\n\nDaha çocuklar dünyada yok. Ne Mağrip padişahının oğlu, ne de Maşrık padişahının kızı var. Zümrüdü Anka kuşu, Sultan Süleyman’ı yalancı çıkarmak için gitmiş, Maşrık padişahının memleketine yuva yapmış. Maşrık padişahının bir kızı olmuş, Mağrip padişahının da bir oğlu dünyaya gelmiş. Oğlan sarayda büyümüş. Maşrık padişahının kızını da kuş beşikten kapıp, deniz kıyısında bir kayanın başına yuva yapıp, orada büyütmüş. Ama kız, insan lisanını bilmiyormuş. Kuş lisanını biliyormuş. Oğlanla kız, on beşer yaşına girmişler. Mağrip padişahı oğlunu yanına alıp gemiyle bir adaya çıkmış. Adaya vardıklarında, oğluna:\n\n–Ben adaya avlanmaya çıkıyorum. Sen gemiden bir yere ayrılma, demiş.\n\nPadişah avlanmaya çıktıktan sonra bir fırtına çıkmış ve gemiyi alıp, kuşun yuvasının yanına götürmüş. Oğlan gemiden çıkmış. Bir bakmış ki, kayanın başında, kuş yuvasında bir kız var. Oğlan:\n\n–Kimsin sen? diye sorduysa da, kız, oğlanın dediğini anlayamamış ve konuşamamış. Bu sırada kuşun gelme vakti yaklaşmış. Orada bir fil iskeleti varmış. Kız, oğlana işaretle o fil iskeletinin içine girmesini söylemiş. Oğlan iskeletin içine girmiş. Kuş gelmiş ve kızla birlikte getirdiği yiyecekleri yemişler. Kuş yine geziye gidecekken, kız:\n\n–Benim burada canım sıkılıyor. Şu iskeleti buraya getir de, ben onunla oyalanayım, deyince, kuş, iskeleti kızın yanına getirmiş. Kuş, oradan uçup gitmiş. Oğlan, iskeletin içinden çıkmış, kızla konuşmuş, anlaşmış. Kıza insan lisanını öğretmiş. Tam Sultan Süleyman’ın söylediği gün gelip çatmış. Kız, kuşa:\n\n–O toplantı yerine beni de götür, bir de ben göreyim, demiş\n\n–Nasıl götüreceğim seni?\n\n–Beni açıkta götürürsen, yolda beni senin pençende görenler taşlar, hem sana, hem de bana, zarar verirler. En iyisi ben, şu iskeletin içine gireyim. Onun içinde beni de götür, demiş.\n\nKız, iskeletin içine, oğlanın yanına girmiş. Kuş, iskeleti pençesine alıp, Sultan Süleyman’ın sarayına, şenlik yerine varmış. Kuş Sultan Süleyman’ın karşısına geçip:\n\n–Haydi dediğin gün geldi, nasıl evereceksen ever?\n\n–Silkin şu iskeleti.\n\nİskeleti silkelemişler. Kız ile oğlan iskeletin içinden çıkmış. O zaman kuş, Sultan Süleyman’ın yüzüne bakamamış ve oradan uçup gitmiş. Sultan Süleyman:\n\n–Hakk’ın takdirini kulun tedbiri bozamaz deyip, Kız ile oğlana kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Güvercin Kız",
        "text": "Güvercin Kız\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir güvercin varmış. Bir binanın önüne gelip konar, uçar gidermiş.\n\nOğlan bu güvercine âşık olmuş. Güvercin de peri kızıymış. Oğlan bu güvercinle evlenmiş. Gerdeğe girmişler. Gerdekte kız, güvercin olmuş, rafa konmuş:\n\n– Bu, böyle olmaz. Sen anandan babandan izin aldın, ben almadım. Git, Aher dağında bizi bul. Öyle gerdeğe girelim, demiş.\n\nOğlan yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş. Giderken bir kapıya varmış. Kapının bekçisine:\n\n– Aher dağına buradan mı gidilir?\n\n– Buradan gidilir.\n\nOğlan geçip gidecekken bekçi:\n\n– Dur! Buraya, altı ay sonra Aher dağından kuşlar gelecek, onlara bir soralım, demiş.\n\nOğlan altı ay orada kalmış. Altı ay sonra adamın kuşları gelmiş. Hiçbiri de:\n\n– Biz periler diyarını gördük. dememişler. Bekçi:\n\n– Ben yüz yirmi yaşındayım. Git filan memlekette benim yüz seksen yaşında ağabeyim var. Bir de onun kuşlarına sor, demiş.\n\nOğlan gitmiş. Bekçinin tarif ettiği yere varmış. O da:\n\n– Altı ay sonra kuşlarım gelecek. Onlara bir soralım, demiş.\n\nAltı ay da, orada beklemiş. Onun kuşları da gelmiş. Hiçbirisi periler diyarını bilmiyormuş. O adam da:\n\n– Filan yerde ağam var. İki yüz kırk yaşında. Onun kuşları benimkilerden büyük. Bir de onun kuşlarına sor, demiş.\n\nOraya da varmış, altı ay beklemiş. Kuşlar gelince sormuşlar. Onun kuşları da bilmiyormuş.\n\n– Yalnız bir topal kuş gelmedi. O da gelsin bir de ona soralım, deyince, topal kuşun gelmesini beklemişler.\n\nSonra topal kuş gelmiş ve ona sormuşlar. Kuş:\n\n– Benim anamla babam perilerle kavga ederken ben de sakat kaldım. Periler diyarı filan memlekette, demiş.\n\nOğlan yola çıkmış. Giderken, periler diyarına varmış. Kızı sormuş, gösterivermişler. Oğlan bunun üzerine gitmiş ve kızın anasından babasından kızı istemiş. Dünür olmuş. Peri kızı, oğlana:\n\n– Allah’ın işine karışılmaz, demiş ve oğlan da ona:\n\n– Bugün kış ha, bugün yaş ha, bugün sıcak amma, derken, kız:\n\n– Haydi Allahaısmarladık. Allah’ın işine karışılmaz, ben senden boşum, demiş, uçup gitmiş. Oğlan yine yalnız kalmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Köpekle Evlenen Kız",
        "text": "Köpekle Evlenen Kız\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir padişahın üç tane kızı varmış. Atlı bir oğlan her gün çeşmeye beygirini sulamaya gelirmiş. Kızların üçü de ona vurulmuşlar. Kızlar babalarına:\n\n–Baba! Şu bunarın başına bir oğlan geliyor. Biz üçümüz de o oğlana varacağız, demişler. Babaları:\n\n–Üç kardeş, bir oğlana varır mı? dediyse de, –Biz varırız, demişler. Padişah, kızlarının eline bir kâğıt yazmış, ellerine vermiş. Halkına da bir tellal ünletip, o bunarın üstüne de bir köprü kurdurup, halkın köprünün altından geçmesini istemiş.\n\n–Kızların attıkları kâğıtlar kimin eline geçerse kızlarımı onunla evlendireceğim demiş. Tam kızların vurulduğu oğlan köprünün altından geçeceği vakit, sakalı bacağının arasında bir adam geçmiş ve kızların attığı kâğıtlar onun eline geçmiş. Kâğıtları almış gelmiş. Padişahın huzuruna çıkmış. Kızlar:\n\n–Baba bu değil, demişler. Büyük kızlar razı olmamışlar. Küçük kız, onunla evlenmeye razı olmuş. Padişah da küçük kızını ona vermiş. Onun köyü adı sanı bilinmedik, kimselerin varmayacağı bir yermiş. Kızı almış gitmiş. Adam, o köyde hocaymış. O gün orada kıymetli bir adam ölmüş. Hoca, yümüş arıtmış, gömmüş. Yemeğini yemişler ve eve gelmiş. Millet dağıldıktan sonra, mezarlığa dönmüş, mezarı eşe eşe ölüyü çıkartmış. Ölünün ciğerini tümüyle çıkarıp almış gelmiş. Merdivenin altında yer imiş. Gelin de ölü evinden gelmiş. Merdivenin altında herifini görünce, adam:\n\n–Hır haf! Ben seni yiyeceğim.\n\n–Aman beni adı sanı bilinmedik yerlere getirdin de şimdi niye yiyeceksin?\n\n–Ben bu yaşıma geldim. Aldığım karıyı da yerim, ölen ölüyü de yerim. Seni de yiyeceğim.\n\n–İyi o zaman. Hamama gidelim, yünelim, yıkanalım da öyle ye, demiş. Gelin, giyinmiş süslenmiş, yola düşmüş. Adam da köpek sıfatında arkasına düşmüş. Gelin, hamama girince köpek de kapıya oturmuş, beklermiş. Giren çıkmış, giren çıkmış. Gelin, içerde hamamcı kadına:\n\n–Şu köpek beni yiyecek, dışarı çıkamıyorum.\n\n–Nasıl adam yer bu köpek? Şu urbalarını ver de yiyecekse beni yesin. Sen çok gençsin, demiş. İhtiyar hamamcı, gelinin urbalarını giymiş, dışarı çıkmış. Köpek hemen atılmış:\n\n–Hır haf! Ben seni yiyecem, demiş. Kadın da:\n\n–Niye yiyeceksin beni? deyince, köpek sesten tanımış onun olmadığını ve kızı aramaya çıkmış. Kız da gide gide bir kavağın başına çıkmış. Bir Beyoğlu kavağın altına beygir sulamaya gelmiş. Gelinin şavkı yere vurmuş. Beygir kafayı kaldırıp kaldırıp bakarmış. Beyoğlu da bakmış kızı görmüş:\n\n–Ey güzel in aşağıya, beygir senin şavkından su içemedi.\n\n–Ben insanoğlundan kaçtım, beni alır gidersin, inmem\n\n–İn gel ben kaçılacak adam değilim. Bak sen de güzelsin ben de güzelim, demiş. Kız aşağıya inmiş. Beyoğlu kızı almış evine götürmüş. Yalnız, kız giderken Beyoğlu’na bir şart söylemiş:\n\n–Bundan sonra bulduğunu almayacaksın. Kapıya da bir kaplan bağlayacaksın, demiş. Beyoğlu, kabul etmiş. Ama her gün önüne altın kuruş denk gelirmiş, almazmış. Bir gün bir altın baston bulmuş. Dayanamamış almış, bastonu eve getirip, rafın üstüne atmış. Beyoğlu, akşam uyuyunca baston köpek olmuş çıkmış. Kıza:\n\n–Seni yiyecem, demiş. Kız da:\n\n–Beyoğlu duyarsa seni de, yer beni de yer. Gel dışarıda ye, deyip köpeği dışarı çıkarmış ve kaplanın önüne atıvermiş. Kaplan, köpeği parça parça etmiş. Kız içeri girip Beyoğlu’nu uyarmış:\n\n–Bak senin bulduğun altın değnek köpek oldu. Gördün mü işte ben bundan kaçmıştım, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tasa Kuşu",
        "text": "Tasa Kuşu\n\nBir kadın varmış, çok aksiymiş. Bir kadın da varmış, çok düşünceli tasalıymış. Aksi kadın, tasalıya derdini sormuş. O da:\n\n–Şöyle dertliyim, şöyle tasalıyım.\n\n–Tasa da neymiş?\n\n–Şurada bir bahçe var. Orada tasa kuşu var. Onu git al , tasa nasıl olur bir öğren, demiş.\n\nKadın gitmiş. Gül bahçesinin içinde tasa kuşları oynaşıyormuş. Birini almış gelmiş. Bir iki gün dururken, kuş kadını almış, pançağına ve bir dağın başına koymuş gelmiş:\n\n–Tasa nasıl olur öğren, demiş.\n\nKadını almış bir tasa. –Nasıl edeceğim? Nere gideceğim? derken orada tasayı öğrenmiş. Kadın, oradan ine ine bir yola gelmiş. Yolda bir kahvede, delikanlı bir çocuk varmış. Kadın, çocuğa:\n\n–Sen bugün evine git de, ben burada senin yerine kalayım. Ama bir şeyin zayi olursa ben burada yoğum, demiş.\n\nOğlan, evine gitmiş. Kadın orada kalmış. Tasa kuşu gelmiş. Ne kadar bardak, çanak, çaydanlık varsa, kırmış dökmüş. Çıkmış, gitmiş:\n\n–Tasa nasıl olur bir öğren, demiş.\n\nKadın, orada ağlaya ağlaya sabahı etmiş. –Eyvah ben ne cevap vereceğim diye. Sabah kahveci gelmiş. Bakmış ortalık darmadağın. Kadını oradan kovmuş.\n\nKadın oradan gitmiş. Bir terzinin yanında çırak durmuş. Tasa kuşu gelmiş. Terzinin bütün kumaşlarını parçalamış ve:\n\n–Tasa nasıl olur, bir öğren, demiş.\n\nKadın, oradan da kovulmuş. Giderken, bir Beyoğlu’nun eline geçmiş. Onunla evlenmiş. Beyoğlu, kadını evine götürmüş. Az durmuş, uz durmuş. Bir çocuk dünyaya getirmiş. Tasa kuşu gelmiş. Çocuğu almış gitmiş. Kadının da ağzına yüzüne kan bulaştırıvermiş:\n\n–Tasa nasıl oluyor bir öğren, demiş.\n\nBeyoğlu, bir gelse baksa, kadın çocuğu yemiş, ağzı yüzü kan. Çocuk yok. Seneye bir daha çocuğu olmuş. Tasa kuşu, yine aynı şeyi yapmış ve:\n\n–Tasa nasıl oluyor, bir öğren.\n\nBir daha derken üç senede üç tane çocuğu olmuş. Tasa kuşu da, bunları hep almış gitmiş. Böyle olunca Beyoğlu, kadını boşamış.\n\nTasa kuşu, götürdüğü çocuklara bir kulübe yapmış. Hepsi de burma bıyıklı çocuk olmuşlar. Kadın, yola düşmüş. Kulübenin yanına vardığı zaman, Tasa kuşu:\n\n–Çocuklar ananız geliyor, demiş.\n\nÇocuklar analarını yanlarına almışlar. Beyoğlu da, dağda dolaşıyormuş. Tasa kuşu çocuklardan birine:\n\n–Git şu dağda dolaşan senin baban. Çağır buraya gelsin, demiş.\n\nÇocuk gitmiş, babasını almış gelmiş. Önüne bir karpuz kesivermişler. Eline de bir kaşık vermişler. Beyoğlu:\n\n–Karpuz kaşıkla yenir mi? Kadın da:\n\n–İnsan doğurduğu çocuğu yer mi? diye konuşurken, Tasa kuşu:\n\n–Bak şu üç çocuk senin. Bu karı da senin. Bu böyle asi konuştu, bu işler başına geldi. Artık tasayı öğrendi. Mutlu olun, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Civcivoğlu",
        "text": "Civcivoğlu\n\nBir varmış, bir yokmuş... Üç arkadaş Aydın’a gitmişler. Giderken giderken bir dev karısının evine misafir olmuşlar. Dev:\n\n– Benim bir bölük arpam var biçiverir misiniz?\n\n–&nbsp;Biçelim.\n\n– Evimde yatarsınız ha! demiş. Niyeti onları yemekmiş. Onları evine yatırmış. Yedirmiş içirmiş. Oğlanlar uyuyunca yemek niyetindeymiş. Gider bir tarafta dişini biler, oğlanların yattığı odanın kapısına gelip:\n\n– Kimler uyur da kimler uyanık? diye sorarmış. Küçük oğlanın adı Civcivoğlu imiş. İçerden ses vermiş:\n\n– Ay koca ebe, hepsi uyur da bir ben uyanığım.\n\nOğlan, anlamış devin kendilerini yiyeceğini. Dev:\n\n– Sen niye uyanıksın ya ay yavrum?\n\n– Niye uyanık olam ay koca ebe. Akşamdan karnım doymadı. Anam olsa, bir kaz keserdi, onu yerdim ve uyurdum. Şimdi uyuyamadım, demiş.\n\nDev, gitmiş. Kümesten bir kaz kesmiş, pişirmiş, almış gelmiş oğlanın önüne koymuş:\n\n– Kalk yavrum, ye de uyu, demiş. Dev, gitmiş. Oğlan, uyumuştur diyerek tekrar kapıya gelmiş:\n\n– Kimler uyur, kimler uyanık, demiş. Civcivoğlu yine ses vermiş:\n\n– Ay koca ebe hepsi uyur, bir ben uyanığım. Anam olsa, bir kuzu keserdi. Pişirir yedirirdi. Onun için uyuyamadım, demiş.\n\nDev, gitmiş. Evde bir kuzu varmış onu kesmiş, pişirmiş. Civcivoğlu’nun önüne koymuş:\n\n– Haydi yavrum, ye de uyu, demiş, gitmiş. Oğlan, onu da yemiş. Arkadaşlarına:\n\n– Haydi kalkın. Bu bizi yemeden, gidelim, dediyse de, kalkmamışlar. Dev karısı, kapıya yine gelmiş:\n\n– Kimler uyur da kimler uyanık, demiş. Civcivoğlu:\n\n– Ay koca ebe hepsi uyur da bir ben uyanığım. Anam olsa, denizden gözer ile bir su getirirdi, onu içerdim. Ondan sonra kaygısız uyurdum, demiş.\n\nDev karısı, gitmiş. Eline bir gözer* almış. Denizde doldururmuş, şar diye boşalırmış. İçinden de:\n\n– Eğer Civcivoğlu bana bir oyun tuttun. Varırsam sana göstereceğim, dermiş. Bu arada Civcivoğlu arkadaşlarını kaldırmış. Oradan kaçmışlar. Dev karısı, dönmüş gelmiş. Hiç kimse kalmamış. Çok sinirlenmiş.\n\nCivcivoğlu’nun küçük bir bıçağı varmış. Yarı yolda, bıçağının orada kaldığını hatırlamış ve devin evine bıçağını almak için geri dönmüş. Dev de, sinirinden oturmuş:\n\n– Kaz gitti, kuzu gitti, üç tane av gitti diye bağırırmış. Civcivoğlu da bacadan bakarken bıçağını ocak başında görmüş. Bu arada bacadan bir taş düşmüş. Dev:\n\n– Sıçan, Civcivoğlu’nun öfkesini senden alırım. Bacadan toprak öğütüp durma diye bağırırmış. Civcivoğlu, biraz daha bakayım derken bacadan aşağı düşmüş. Dev karısı, Civcivoğlu’nu görünce:\n\n– Hah! Kaçırdım derken kendi ayağınla geldin mi, demiş. Civcivoğlu’nu yakalamış. Civcivoğlu:\n\n– Dur koca ebe. Şimdi can pekmezden tatlı. Beni çuvala koy, ağzını da bağla. Git öteki evde dişlerini bile. Musmundar öldürmeden, keskin dişlerinle ye beni, demiş. Dev karısı, bir koca çuvalın içine Civcivoğlu’nu koyup, ağzını bağlamış. Öteki eve dişlerini bilemeye gitmiş. Dev, odadan çıkınca Civcivoğlu çuvaldan çıkmış. Devin dışarıdaki ala danasını çuvalın içine koyup, bıçağını da alıp, arkadaşlarının yanına varmış. Dev karısı, öteki evden gelmiş. Bir demir küseği*&nbsp;varmış. Almış onu bir vurmuş çuvala. Ala dana içinde böğürürmüş. Dev:\n\n– Can alıcısı! Benim ala dana gibi böğürürsün, demiş. Bir iki daha vurduktan sonra ala dana ölmüş. Dev, çuvalı açmış, bir bakmış ki ala danası. Dev, oturmuş:\n\n– Kaz gitti, kuzu gitti, ala dana gitti. Civcivoğlu’nu kaçırdım elimden. Sen yine gelirsin diye ağlarmış.\n\nÜç arkadaş bir yere varmışlar. O köyde de, at koşusu olacakmış. Aralarında konuşurlarken:\n\n– Dev karısının bir atı var. Olsa bu kadar olur. Bunu bir çalmalı, demişler. Civcivoğlu’na sen o devi perişan ettin. İlle git. O atı da al gel demişler. Civcivoğlu, düşmüş yola. Dev karısının atı, kırk kapı içinde kilitliymiş. Dev karısı, atı yeygilemek için giderken Civcivoğlu da arkasından kilitleri toplarmış. Civcivoğlu, ahıra saklanmış. Dev karısı, atı yeygilemiş dönerken baksa ki kilitler yok. Öyle örtüvermiş çıkmış, gitmiş. Eve yatmış. Dev gidince Civcivoğlu, saklandığı yerden çıkıp ata şöyle bir ellemiş. Yad adam elleyince at acı acı kişnemiş. Atın sesini duyan dev ahıra inmiş:\n\n– Civcivoğlu’nun oyunundan oyun mu oynarsın bana deyip, atı bir güzel dövmüş çıkmış yukarı tekrar yatmış. Civcivoğlu, tekrar çıkmış saklandığı yerden ata dokunmuş. At ses çıkarmayınca, binip ata arkadaşlarının yanına gelmiş.\n\nÜç arkadaş oradan bir yere gitmişler. Orada da avcı tazısı yarışı varmış. O zaman:\n\n– Biz bir dev karısının arpasını biçiverdik. O devin bir tazısı var çok güzel, demişler. Civcivoğlu’na o tazıyı da getirmesini istemişler. Civcivoğlu’nu tazıyı almak üzere devin yanına yollamışlar. Civcivoğlu, devin evinin yakınında bir tepenin başına varmış bir ıslık çalmış. Tazı kulaklarını dikince dev, tazıyı bir güzel dövmüş:\n\n– Civcivoğlu’nun oyunundan oyun mu tutarsın. Ne kulak dikip duruyorsun, demiş. Civcivoğlu, bir daha ıslık çalmış. Tazı hiç ses çıkarmadan, Civcivoğlu’nun yanına varmış. Civcivoğlu, tazıyı almış arkadaşlarının yanına gelmiş.\n\nÜç arkadaş oradan da gitmişler. Bir köyde değirmen yapılıyormuş. Devin evinin kapısının önünde bir kavak varmış. Çok büyükmüş. Bu kavak bu değirmene çok iyi olurdu demişler. Civcivoğlu’na bu kavağı kes gel demişler. Civcivoğluna kırk katır semerlemişler. Civcivoğlu kılık değiştirmiş düşmüş yola. Varmış devin yanına:\n\n– Ay koca ebe, senin arpanı biçiveren bir Civcivoğlu varmış. O öldü. Tabut teneşir yok. Kapının önünde kavağın varmış. Sağlığında vaad etmiş. Şu kavaklardan bana tabut teneşir yapın diye, onları kesivereceksin. Ölüsünü kaldıracağız demiş. Dev hemen kavağı kesip biçmiş. Katırlara yüklemiş:\n\n– Gebersin Civcivoğlu. Beni çok aldattı. Her şeylerimi yedi bitirdi. Al git bu kavakları. Onu gömün, demiş. Civcivoğlu, devi bir kez daha kandırmış. Bu masal da burada bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n*gözer: Bir çeşit elek\n\n*küsek: Fırıncıların kullandığı bir çeşit kürek\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kara Erik Sarı Erik",
        "text": "Kara Erik Sarı Erik\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir oduncu varmış. Bu oduncu oduna gider gelirmiş. İki yük odun sarar gelir, onu satar, bir gün dinlenir. Sonra iki yük daha eder. Onu satar, sonra bir gün daha dinlenirmiş. Böyle günler geçerken bir gün dağda bir yumurta bulmuş. Yumurtayı almış gelmiş. Pazara satmaya götürmüş. Alıcılar yumurtaya:\n\n— Beş lira verelim mi, on lira verelim mi, yüz lira verelim mi? derken,\n\n— Eğlenmeyin benimle, dermiş. Yahudi’nin biri parayı saymış. Yumurtayı almış gitmiş. Adam, ertesi gün yumurtayı bulduğu yere bir daha gitmiş. Kuşu orada yuvada bastırmış, yakalamış. Eve almış gelmiş. Kuş yumurtlamış, o satmış. Adam, zengin olmuş. Adam, hacıya gitmeye niyetlenmiş.\n\nO kuşun kafasını yiyen insan,. uyuduğunda para hâsıl olurmuş. Adam, hacıya gittiği zaman, karısını Yahudiler, altından girmişler üstünden çıkmışlar:\n\n— Kuşu kes de yiyelim, deyip kadını kandırmışlar. Kadın, kuşu kesmiş pişirmiş. Oduncunun da bir oğlu varmış.\n\n— Kuşun hepsini Yahudiler mi yiyecek. Kafasını da be yiyeyim, deyip, kuşun kafasını yemiş. Yahudi gelmiş, kadın kuşu önüne koymuş. Yahudi:\n\n— Hani bunun kafası nerede?\n\n— Çocuk yedi kafasını, deyince, Yahudi, kalkıp çocuğu dövmüş, çarpmış, kovmuş. Ondan sonra çocuk şora varıyor uyuyor, bura varıyor uyuyor, para hâsıl oluyormuş. Akşam olunca yatmak için bir yer ararken, bir koca karının evine varmış:\n\n— Koca nine, beni bu gece misafir et deyince kadın, çocuğu önce kovmuş, çocuk cebinden bir avuç para çıkarıp verince, eve almış yedirip içirip, ağırlamış. Ertesi gün olmuş. Padişahın bir kızı varmış. Bu kıza bakması yüz liraymış. Çocuk, kadına:\n\n— Git söyle. Padişahın kızına ben bakacağım, demiş.\n\nOğlan kıza basmış parayı bakmış, basmış parayı bakmış. O kıza bakmaya kimse para yetiremezmiş. Padişah:\n\n— Bu çocuk nereden buluyor bu parayı? demiş. Vezirlerini, alimlerini, sihirbazlarını çağırmış:\n\n— Bunu bir araştırın. Bir rüyaya yatın bakalım. Bu çocukta ne var? demiş. Cariyeler bir rüyaya yatmışlar ve çocuğu rüyalarında görmüşler:\n\n— Padişahım, bu çocuğun karnında abaz–ı ibrah kuşunun kafası var. O kuşu yiyen insan uyudukça para hâsıl olurmuş, demişler.\n\nPadişahın kızıyla oğlan oturmuşlar. Oğlana sabaha kadar içki içirmişler. Oğlan içkiyi içince kusmuş. Kuşun kafasını da kız alıp yutmuş.\n\nOğlan, orada uyuyor para yok, burada uyuyor para yok. Kocakarının yanına varmış. Bir iki gün orda yatmış. Yine para yok. Kocakarı, oğlanı evden kovmuş. Oğlan, gitmiş bir deniz kenarına kendisini denize atmaya karar vermiş. Denize atlamış. Yüzerken, yüzerken bir adaya çıkmış.\n\nAdada bir kara erik varmış, bir de sarı erik. Oğlan, kara erikten yeyince felç olmuş. Oracıkta kösülmüş kalmış. Ondan sonra sürüne sürüne, gitmiş bir de sarı erikten yemiş. Ayağa kalkmış eski hâline dönmüş. O eriklerden toplayıp kocakarının yanına varmış. Kadına:\n\n— Şu kara erikten padişahın kızına yedir, demiş.\n\nKadın, saraya varmış. Padişahın kızına kara erikten yedirmiş. Padişahın kızı felç olup yatmış. Padişah dünyanın dört bir yanından, doktorunu, hocasını, hacısını getirtmiş. Kızını iyi edememişler. Oğlan:\n\n— Ben iyi ederim, deyip saraya varmış. Önce cariyeler bunu kovmuşlar. Sonra padişah çağırmış:\n\n— Evvelce benim kızıma bakması paraylaydı, şimdi bedava. Bir de o baksın, demiş. Oğlan, kızın yanına girmiş. Kıza:\n\n— Eğer bana teslim olursan, seni öyle iyi ederim. Yoksa ben de iyi edemedim, deyip çıkıp giderim.\n\n— Tamam, deyince, sarı eriği kıza yedirmiş. Kız kelebek gibi ayağa kalkıvermiş. Padişaha hemen müjdeyi vermişler. Padişah da:\n\n— Bu kız bu oğlanın nasibiymiş, demiş. Kırk gün kırk gece davul vurdurup, düğün etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Sabır Taşı\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir ananın bir babanın bir kızı varmış. Kız her gün mektebe gidermiş. Yolda bir kuş önüne çıkıp:\n\n–Ananla baban seni bir ölüye verecekler, dermiş.\n\nKız buna çok üzülmüş. Bal gibi sararmış solmuş. Anasıyla babası kızın bu durumuna çok üzülmüşler:\n\n–Ay kızım yediğini yiyen, giydiğini giyen yok. Sen niye böyle sarardın soldun? diye sormuşlar. Böyle günler aylar geçmiş. Anası dayanamamış ve:\n\n–Ey herif! Biricik kızımızı bir ölüye mi vereceğiz? Alıp, kaçalım gidelim buradan, demiş.\n\nEvlerini toplayıp yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler. Bir pınarın başında durup, ekmek yemişler. Tekrar yola koyulmuşlar. Altın tasları varmış. Onu pınarın başında unutmuşlar. Biraz yol gittikten sonra, tası pınarın başında unuttukları akıllarına gelmiş. Kız:\n\n–Anam koca, babam koca deyip atılmış tası almaya varmış. Tası alıp dönünceye kadar önünde büyük bir bina çevrilmiş. Kız, bunu geçememiş. Kız, bir kapıyı açmış. Elleri bağlı Araplar yatarmış. Başka bir kapıyı açmış. Kırk ölü yatarmış. Diğer bir kapıda da bir ölü yatarmış. Bu arada kıza:\n\n–Aman kırk ölünün kapısını açma. O bir ölünün başında kırk gün kırk gece bekle, demişler. Kız:\n\n–Bu benim kaderim zaten. Bunu bana bir kuş söylediydi, deyip ölünün başında beklemeye başlamış.\n\nGece gündüz, ölünün başında bekleyip, sineklerini kovalamaya başlamış. Kız kırk dese ölü dirilecekmiş. Ama kızın bundan haberi yokmuş. Kırkıncı gün, bir çingen kızı hayır istemek için kapıya gelmiş. Kız çingeni yanına çağırmış:\n\n–Gel, şu ölünün başında biraz bekle. Sineğini kovala da, ben gül bahçelerinden gül toplayıp geleyim, deyip oradan gitmiş.\n\nKız gelinceye kadar ölü dirilmiş. Bakmış ki başında bir çingen kızı bekliyor. Bu arada kız gül bahçesinden dönünce oğlan:\n\n–Bu kim? diye çingen kızına sormuş.\n\n–Dilenci mi, çingen mi? Ne bileyim? deyip kızı oradan kovdurmuş. Kızın da kırk gün beklediği boşa gitmiş. Çingen kızı oğlanı almış başa geçmiş. Kızı da yanlarında hizmetçi yapmışlar. Aradan zaman geçmiş. Oğlan pazara gitmiş. Evdekilere bir isteklerinin olup olmadığını sormuş. Kız:\n\n–Bana bir ustura bıçağıyla sabır taşı alıver. Eğer alıverirsen, yolun aydınlık olsun. Eğer alıvermezsen, dumanla toz olsun, demiş\n\nOğlan pazara gitmiş. Kızın siparişini unutmuş. Dönerken ortalık bir duman bir toz. Kızın dedikleri aklına gelmiş ve hemen geri dönüp siparişleri almış. Eve gelmiş. Kıza vermiş. Oğlan akşam olunca, dışarıya oturmaya çıkmış. Kapıyı da iyice vurmalarını söylemiş. Kız da sabır taşını eline almış, başından geçenleri bir bir sabır taşına anlatmış. Sabır taşı kızın başından geçenlere dayanamamış, dağılmış tuz buz olmuş. Kız bunu görünce bıçağı alıp karnına saplamak istemiş. Tam bu sırada oğlan bileğinden tutup kızı engellemiş. Olanları öğrenen oğlan, sabah olunca çingen kızını yakalayıp:\n\n–Kırk nacak mı istersin, kırk katır mı istersin? diye sormuş.\n\n–Kırk nacağı ne yapayım, kırk katır isterim. Hiç olmazsa biner anamın babamın köyüne giderim, demiş.\n\nÇingen kızını katırlara bindirmişler yollamışlar. Kızla oğlan ermişler muradlarına...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Balıkçı",
        "text": "Balıkçı\n\nBir balıkçı varmış. Balık satarmış. Balıkçı ermişlerdenmiş. Gezerken ışık saçarmış. Padişahın kızı da her zaman balıkçıdan balık alırmış. Kız babasına:\n\n-Bu balıkçıyı buraya getirelim. demiş. Gitmişler, balıkçıyı saraya almışlar, gelmişler. Kız, balıkçıya:\n\n-Ananı bana dünürcü yolla. demiş. Balıkçı anasına varmış:\n\n-Padişahın kızına dünürcü gidelim. demiş. Kadın padişaha dünürcü gitmiş. Padişah da kızını balıkçıya vermiş. Sarayın yanındaki gül bahçesine bir saray yaptırmışlar. Sarayın kırk kapısı varmış. Padişah akşama kadar kapıları açmış bitirememiş. Neyse düğün yapmışlar. Gelin güveyi girmişler. Oğlanın nutku tutulmuş, katiyyen konuşmamış. Oğlan konuşmayınca kız:\n\n-Bu balıkçı teknesi değil, Osmaniye ablası. deyince, oğlan:\n\n-Bu benim balık sattığımı başıma kaktı. diye oradan uzaklaşmış. Yedi düvele gitmiş. Babası üç beş gün sonra saraya gelince bakmış ki oğlan yok. Kız:\n\n-Baba, bunu bul. demiş. Bir gemiye kırk askerle kızı bindirmiş. Yedi düveli dolaşmışlar. Varmışlar, oğlanı bulmuşlar. Bir dellal ünletmişler:\n\n-Gelene on lira vereceğiz. Gelmeyenden elli lira alacağız. diye. Gelene on lira vermişler. Oğlan, orada bir kralın kızıyla evlenmiş. Kralın kızı:\n\n-Elli lira vereceğimize on lira alalım. Biz de gidelim. dediyse de, oğlan, kızın geldiğini bilmiş gitmek istememiş. Zor şer gönlünü etmiş. Geminin yanına varmış. Kız, kralın kızına: -Ay kardeş, senin kocanda pek güzel.\n\n-Güzel ama dili yok?\n\n-Bugün koy da git ben onu dillendiririm.\n\nSabahlara kadar -Bu altın gemiyi sana vereceğim. Kırk askeri vereceğim, dillen. dediyse de dillenmemiş. En sonunda -Seni padişahın kızıyla evlendireceğim. deyince, oğlan dillenmiş:\n\n-Balıkçı teknesi değil Osmaniye ablası. demiş. Kızın söylediği lâfı başına kakmış. Kız hatasını anlamış. Gemiye binmişler. Gerisin geriye saraya dönmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Çocuğun Rüyası",
        "text": "Çocuğun Rüyası\n\nVaktin öğretmeni sınıfta çocuklara:\n\n–Bir rüya gördüğünüzde, karşınızdakine anlatmadan önce, eğer karşınızdaki ‘hayır olsun’ demezse kimseye anlatmayın, demiş.\n\nÇocuklardan birisi bir gün bir rüya görmüş. Sabahtan kalkıp anasına:\n\n–Ana ben bir rüya gördüm.\n\n–Söyle yavrum ne gördün?\n\n–Söylemem ana.\n\n–Söyle.\n\n–Söylemem.\n\nAnası, çocuk rüyasını anlatmayınca, çocuğu bir güzel dövmüş. Ağlarken babası gelmiş:\n\n–Ne ağlarsın oğlum?\n\n–Ben bir rüya gördüm. Anam söyle dedi söylemedim. Dövdü beni.\n\n–Bana söyleyiver oğlum.\n\n–Sana da söylemem.\n\nBunun üzerine bir güzel de babası dövmüş. Oğlan oradan çantasını alıp okula varmış. Öğretmeni çocuğu gözü yaşlı görünce:\n\n–Ne diye ağlarsın yavrum?\n\n–Ben bir rüya gördüm. Anam söyle dedi. Söylemediğim için dövdü. Babam söyle dedi. Söylemedim, o da dövdü.\n\n–Bana söyle yavrum.\n\n–Sana da söylemem.\n\nÇocuk rüyasını anlatmayınca bir de öğretmen dövmüş. Çocuk oradan ayrılmış gitmiş. Zamanın padişahına, kimliksiz olduğu için çıkartmışlar. Padişah:\n\n–Sen kimin nesisin, ne ararsın burada?\n\nOğlan padişaha başından geçenleri anlatmış.\n\n–Bana söyle o zaman.\n\n–Sana da söylemem.\n\nBunun üzerine padişah oğlanı zindana attırmış.\n\nİngiliz kralı, Osmanlı padişahına bir değnek göndermiş. İki ucu da eşit gibi. Osmanlı padişahına:\n\n–Bu değneğin ince ucuyla kalın ucunu tespit ederseniz, kızımı vereceğim. Eğer tespit edemezseniz, ben senin kızını alacağım. diyormuş.\n\nPayitahttan kimse cesaret edip, şu ucu kalın, şu ucu ince diyememiş. Yanılırlarsa, padişahın kızı gâvura gidecekmiş. Bu olay, bütün her yere dağılmış. Padişah:\n\n–Bu değneğin ince ucuyla kalın ucunu bulana, kralın kızını da alacağım, kendi kızımı da vereceğim, demiş.\n\nÇocuk zindanda: –Ben bunu bilirim ya. Padişah sözünde durmaz, demiş.\n\nBunu duyan padişah, oğlanı zindandan çıkarttırmış. Oğlan:\n\n–Bir akarsuya bu değneği atacağız. Öne giden tarafı, ince ucu deyip. Yazıp yollayacağız, demiş.\n\nOğlanın dediği gibi yapıp, yazıp yollamışlar. Oğlanın tahmini doğruymuş. Kral, kızını yollamış. Padişah, kendi kızıyla, kralın kızını oğlana vermiş. Kırk gün kırk gece düğün etmiş. Oğlan, kral ve padişahın damadı olmuş.\n\nKızların, biri leğen tutar, biri ibrikle su dökermiş. Havlu peşkir ellerinde. Oğlan mutlu bir şekilde yaşıyormuş. Bir gün, bu vaziyette iken gülmüş. Bunun üzerine kızlar:\n\n–Bizde bir kusur mu gördün?\n\n–Hayır. İkinizde de kusur yok.\n\n–O zaman niye güldün?\n\n–Vakti zamanında ben bir rüya gördüm, deyince, ikisi birden:\n\n–Hayır olsun. Rüyanı anlat.\n\n–Sağ yenimden güneş girdi. Sol yenimden ay girdi. Göğsümde birleştiler.\n\n–Güneş, padişahın kızı. Ay da kralın kızı. Rüyan hayırlıymış, hayırlı olsun, demişler. Mutlu bir şekilde yaşayıp giderlermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Altın Perçemli Oğlanla Altın Perçemli Kız",
        "text": "Köpek Eniği Doğuran Kız\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir adamın üç kızı varmış. Bu kızlardan büyüğü:\n\n–Ben padişahla evlenirsem ona yemek, aş pişireceğim, demiş.\n\nOrtanca:\n\n–Ben padişahla evlenirsem, halı kilim dokuyacağım, demiş.\n\nEn küçük kız ise:\n\nBen padişahla evlenirsem, ona altın perçemli oğlanla, altın perçemli kız doğuracağım, demiş.\n\nKızların üçü de padişahla evlenmişler. Büyükler sözlerinde durmamışlar. Küçük kız ise gebe olmuş. Ablaları bunun gebe kalışını hiç çekememişler. Küçük kızın doğum sancısı tutunca iki tane köpek eniği hazırlamışlar. Kız, biri kız, biri oğlan iki tane çocuk doğurmuş. Ablaları da çocukları alıp, yerlerine köpek eniklerini koymuşlar. Çocukları da almışlar dağda bir ine bırakmışlar. Padişaha müjde etmişler:\n\n–Karın bir köpek eniği doğurdu diye. Padişah da:\n\n–Üç yolun ayrımına yarı beline kadar gömün. Gelen geçen üstüne tükürsün. Taş atsın, demiş.\n\nKızı alıp gidip üç yolun ayrımına gömmüşler. Gelen geçen tükürür, taş atarmış. Çocukları da inde bir keçi her gün gelir emzirirmiş. Keçi, çocukları emzire emzire büyütmüş. Keçi çobanının karısı, da kocasına:\n\n–Yahu bu keçi sütünü de çekmedi, sütü de yok. Bu keçiye ne oluyor? Bir takip et, demiş.\n\nÇobanla karısı keçiyi takip etmişler. Çocukları emzirirken inde keçiyi yakalamışlar. Çobanın da hiç çocuğu yokmuş. Çocukları oradan almışlar büyütmüşler. Çoban, çocuklara orada bir çadır kurmuş. At vermiş, tüfek vermiş. Oradan göçmüş gitmiş. Çocuklar orada kalmış.\n\nPadişah da ava çıkarmış. Çocukla birlikte avlanmaya başlamışlar. Çocuk da, o kadar güzelmiş ki, padişah hayran kalmış. Eve gelir karılarına ezinirmiş.\n\n–Ben avda bir oğlan gördüm. Biriniz aş pişirecem dedi geldi. Biriniz halı kilim çözecem diye geldi. Biriniz de çocuk doğuracam diye geldi, köpek eniği doğuruverdi deyip, onların yüzlerine vururmuş.\n\nKadınlar şüphelenmişler. Padişahın avlandığı yerleri aramaya cazı karısı göndermişler. Ararken çadırı görmüş. Kadın, çadıra girmiş. Çadırda kızı görmüş. Kız ile konuşurken, kız başlarından geçenleri bir bir anlatmış. Kadın o zaman:\n\n–Ay yavrum! Devler içinde bir bülbül var. Onu getirseniz de şoraya koysanız. Sana bir can yoldaşı olur, demiş. Kız da:\n\n–Ben kardeşim gelince ona söyler getirttiririm, demiş.\n\nAkşam olup da kardeşi çadıra gelince, hiç yüzüne bakmamış. Somurtmuş durmuş. Oğlan, kızın derdini sorunca, Kız:\n\n–Devler içinde bir bülbül varmış. Onu bana alıp gelirsen, bana can yoldaşı olacak, demiş.\n\nOğlan, hemen oradan yola düşmüş. Yolda üç kız karşısına gelmiş:\n\n–Nereye gideceksin yiğit? demişler. Oğlan da:\n\n–Devler içinde bir bülbül varmış. Onu alıp kardeşime vereceğim, demiş. Kızlar:\n\n–Devler seni yer, deyince Oğlan:\n\n–Yerse yesin. Ben gideceğim, demiş. O zaman kızlar:\n\n–Şu iğneyi, şu kili, şu sabunu al. Giderken yolda açık kapı var ört. Örtük kapı var, aç. Kırk kapının arkasında kafeste, bülbülü kapınca kaç. Dönüp arkana bakma sakın, demişler.\n\nOğlan, gitmiş. Örtük kapıyı açmış. Açık kapıyı örtmüş. Bülbülü alınca oradan hemen kaçmış. Kaçarken devlerin haberi olmuş. Arkasından kovalamaya başlamışlar. Devler, yaklaşınca kili atmış. Koca bir kil dağı olmuş. Devler, onu geçmişler. İğneyi atmış. Koca bir iğneli dağ olmuş. Devler tabanlarının altını yalaya yalaya onu da geçmişler. Oğlan sabunu atmış. Koca bir sabun dağı olmuş. Sabundan ayakları kaymış, düşmüşler. Çıkamayıp, geri dönmüşler. Kapılara ünlemişler:\n\n–Örtük kapı tut, demişler. Kapı da:\n\n–Niye tutacakmışım ki? Örtüle örtüle öldüm. O, beni açıverdi, demiş. Açık kapıya:\n\n–Açık kapı tut, demişler. Kapı da:\n\n–Açık dura dura öldüm. Allah razı olsun örtüverdi. Niye tutacakmışım? demiş.\n\nOğlan, oradan bülbülü almış gelmiş kardeşine vermiş. Padişahla ava çıkmaya devam ediyormuş. Padişah karılarına yine eziniyormuş. Kadınlar, oğlanın devler ülkesinden döndüğünü anlamışlar. Analarını tekrar yollamışlar. Kadın, çadıra yine gelmiş:\n\n–Ay kızım devler içinde yedi elma var. Bir de onu getirseniz de şuraya assanız. Daha bir güzel olur, demiş. Kız da:\n\n–Ben kardeşime getirttiririm, deyip, kadını uğurlamış.\n\nAkşam olup da kardeşi çadıra gelince, hiç çadırdan çıkmamış, kararmış durmuş. Kardeşi derdini sorunca:\n\n–Devler içinde yedi elma varmış. Onu bana alıp gelirsen iyi olurum demiş.\n\nOğlan tekrar yola çıkmış. Yolda o kızlar, yine önüne çıkıp, yine aynı şeyleri söylemişler. Oğlan, devlerin yanına gitmiş. Elmayı alıp gelip kardeşine vermiş. Aradan iki üç gün geçince kadın kızın yanına yine gelmiş:\n\n–Ay kızım devler içinde Zülfü Keman Kızı var. Onu alsanız gelseniz. Hem kardeşinle evlenir, hem de sana can yoldaşı olur, demiş.\n\nAkşam olup da oğlan çadıra gelince kız yine yüzünü karartmış. Kardeşi derdini sorunca:\n\n–Devler içinde Zülfü Keman Kızı varmış. Onu alıp gelsen. Hem senin karın olur, hem de bana can yoldaşı olur, demiş.\n\nOğlan aynı şekilde devlerin yanından Zülfü Keman Kızını alıp gelmiş. Çadıra koymuş. Oğlan, padişahla ava çıkmaya devam etmiş. Padişahın yanında arkadaşlarıyla beraber yiyip içiyormuş. Bir gün Zülfü Keman Kızı:\n\n–Ay oğlan! Sen arkadaşlarının yanında yiyip içiyorsun. Bir gün de sen onları çağır da biz onları ağırlayalım, demiş.\n\nZülfü Keman Kızı, bir güzel sofra hazırlamış. Arkadaşlarını ve padişahı yemeğe davet etmişler. Yiyip içmişler tam doyacakları sırada, sofraya son olarak, tavuğu kesip tüylü tüylü koymuş. Padişah:\n\n–Yahu bu tavuk da böyle yenir miymiş? deyince Zülfü Keman Kızı da:\n\n–Analar da köpek eniği doğurur mu? demiş. Padişah ,sofradakilere:\n\n–Siz bir dışarıya çıkın da ben bu olayı bir anlayayım, deyip, arkadaşlarını dışarıya çıkartmış ve:\n\n–Kızım senin lâf nereye varıyor?\n\n–Siz bunu yerseniz, analar da köpek eniği doğurur. Yenmezse analar da köpek eniği doğurmaz. Bak şu oğlun, şu da kızın. Allah nasip ederse ben de gelininim, deyip olanları anlatmış.\n\n–İki evinde var cazı karısı, bir de yol ayrımına gömdüğün bu çocukların anaları, gelen de taşlıyor giden de taşlıyor. Gidiyor bir de oğlun taşlıyor, demiş. Padişah:\n\n–Yürü gidelim, deyince, Zülfü Keman Kızı:\n\n–Ben doğrudan doğruya gitmem. Analarını çıkarırsan, kırk gün kırk gece yürsen, öbür karılarla analarına kırk katır, kırk satır verirsen, bana da kırk gün kırk gece düğün edersen öyle gelirim, demiş. Onlar ermiş muradına biz gidelim Bolavadine...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Gülen Gül Ağlayan İnci",
        "text": "Gülen Gül, Ağlayan İnci\n\nBir varmış bir yokmuş... Çocuğu olmayan bir adam varmış. Her gün ava gidermiş. Bir gün ovanın orta yerinde bir ağacın altına yatmış. Orada yatarken yanına bir dede gelmiş:\n\n-Selâmünaleyküm arkadaş. Sen ne arıyorsun burada? Her gün bakarım buradasın.\n\n-Ne arayayım arkadaş. Bir kısrağım var kunnamaz. Bir avradım var, çocuğu olmaz. Canımın bungunluğundan buralara gelirim.\n\n-Şu almayı al git, soy. Eşiğini beygire, almasını da karına yedir. Karının da çocuğu olacak, beygirin de kunnayacak demiş. Adam almayı almış gitmiş karısıyla beygire yedirmiş. Karısının bir kızı olmuş. Beygir de kunnamış. Kız, kocaman bir delikanlı olmuş. Fakat adını koymamışlar. O dede gelip de adını koyacakmış. Üç tane dede gelmiş. Birisi:\n\n-Kalk kızım bir su koy gel. demiş. Kız suyu koymuş gelmiş. Dede:\n\n-Yürüdükçe altın dökülsün. demiş. Biri de:\n\n-Ağladıkça gözünden inci dökülsün. demiş. Diğeri ise:\n\n-Güldükçe güller açılsın. demiş. Padişahın oğlu, kızı düşünde görmüş:\n\n-Filan yerde bir kız var. İlle baba onu bana al. demiş. Dünür gelmişler. Kızın babası garipmiş:\n\n-Bana bir padişah dünür olacak da, vermez miyim hiç kızımı. demiş. Kızı gelin etmişler. Gelin almaya gelmişler. Kızın anası:\n\n-Aman yavrum! Benim kızım susuz duramaz. Yolda giderken su isterse içiriver. diye bir bardak vermiş. Kız, yolda giderken, eşi varmış ona:\n\n-Ay aba çok susadım. Bana bir su içiriver.\n\n-Gözünün birini ver de, sana su içirivereyim. demiş. Kız, gözünün birini vermiş. Suyu içmiş. Biraz daha gitmişler. Kız, yine susamış:\n\n-Ay aba bir su içiriver. demiş. O da:\n\n-Öteki gözünü de ver, içireyim. demiş. Kız, o gözünü de vermiş, suyunu da içmiş. Gözlerinin ikisini de alınca, kızı Arabadan indirip. Arap kızı, onun urbalarını giymiş, kuşanmış. Beyoğlunun yanına kendi gelin olmuş gitmiş. .\n\nSığır güden bir çoban varmış. Kız, görmezmiş de sesini duyarmış. Çobanın sesini duyunca:\n\n-Ay çoban! Beni al da götür.\n\n-Ben çok garibim. Üç kızım var, bir de sen olursan besleyemem.\n\n-Ben sizi de beslerim kendimi de beslerim. Aman çoban beni al git. demiş. Çoban kızı eşeğe bindirmiş, götürürken karısı görmüş. Karısı:\n\n-Viri! Bir kör daha mı buldun, nasıl besleyecen?\n\n-Aman karı bir dur. Bu bizi de besleyecek, kendini de. demiş. Kızı eşekten indirmişler. Eve çıkarırken, arkasından altınlar saçılırmış. Adam çobanlığı bırakmış. O kızı debenletirler, altınları toplarlarımış. Kız, epey durmuş: -Bir gülüşelim de gül açsın demiş. Gülüşmüşler, gül açmış. Kız, sığır çobanına:\n\n-Bu gülleri, göz karşılığında satmaya git. demiş. Çoban, gitmiş:\n\n-Göz karşılığında gül satarım. diye bağırırken, Arap kızı, koşmuş gelmiş. Gözü vermiş gülü almış. Beyoğlu’na:\n\n-Aşağıya indim. Güldüydüm gül açtı. deyip gülleri vermiş.\n\nSığır çobanı, eve gelmiş. Arap kızından aldığı gözü, kızın gözüne takmış. Ertesi gün sığır çobanının kızlarıyla suya gitmiş. Gittiği yerde altınlar saçılırmış. Beyoğlu o kızı görmüş.\n\n-Benim dediğim kız buydu. demiş. Sığır çobanına dünür yollamış. Sığır çobanı kızı vermiş. Beyoğlu, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Kız, güldükçe gül açılmış. Ağladıkça inci dökülmüş. Gezdikçe altın saçılmış. Öylece epey zaman geçmiş. Arap kızı:\n\n-Sen geleli epey oldu. Kalk saçını yüyelim de bir tarayıvereyim. demiş. Saçını tararken tarağı, kızın başına saplamış. Kız, kalkmış. Kuş olmuş uçmuş gitmiş. Beyoğlu’nun oğlan kardeşi koyun çobanıymış. Mor koç, varmış. Onun üstüne kuş binmiş:\n\n-Beyoğluyla Arap kızı iyi mi iyi mi? deyip uçar gidermiş. Ertesi gün yine aynı şeyi yapınca, oğlan ağasına varmış:\n\n-Ağa bizim mor koçun üstüne her gün bir kuş gelir konar. ‘Beyoğlu’yla Arap kızı iyi mi iyi mi?’ der uçar gider demiş. Beyoğlu bu kuşu nasıl tutacağız diye herkese danışmış. Biri:\n\n-Koçun sırtına katran sür. Kuş, kondu mu katran yapışır. Kuş da kaçamaz. demiş. Adamın dediğini yapmışlar. Kuş, gelmiş konmuş. Tam kaçacağı sırada, Beyoğlu gelmiş kuşu yakalamış. Almış, gelmiş kafese koymuş. Gece gündüz o kuşun başında durur kuşu yemlermiş. Arap kızı:\n\n-Herif ben pek hastayım. Aşererim benim canım bu kuşu ister. Kes de yiyeyim.\n\n-Kuşu kesmem. Gebersen yine kesmem. demiş. Beyoğlu, çifte gittiği zaman: -Kuşun ölüyordu, kuşu kestim. diye kuşu kesivermiş. Tüylerini paklamış da evin yanına atıvermiş. Kuşun tüyleri, sabaha kadar söğüt ağaçlarına dönüşmüş. Beyoğlu onun gölgesine bir yatak kurup, yatarmış. O ağaçlar, Beyoğluna gölge oluverirmiş. Arap kızına katiyyen gölge olmazmış. Arap kızı:\n\n-Şu ağaçları keselim de eve koca bir kapı yaptıralım. Kapısız olmuyor. demiş. Ağaçları kesmişler. Büyük bir kapı yaptırmışlar. Kapı, Beyoğlu geldi mi kendiliğinden açılır, Arap kızı geldi mi katiyyen açılmazmış.\n\nDerken bir gün Beyoğlu’nu bir düğüne okumuşlar. Beyoğlu’yla Arap kızı da düğüne gitmişler. Orada herkes eş eşiyle oynarmış. Kız da düğüne gelmiş. Arap kızına:\n\n-Kalk sen de oyna. demiş.\n\n-Kalkıver de sen oyna. deyince kız kalkmış. Beyoğluyla oyun oynamış. Onlar tekrar buluşmuşlar. Arap kızının da kıçına bir tekme vurup oradan kovmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Asker Karısına İftira",
        "text": "Asker Karısına İftira\n\nİki kardeş varmış. Büyük oğlan evliymiş. Askere gidecekmiş. Giderken kardeşine:\n\n— Aman kardeş! Karım Allah ile sana emanet, deyip, askere gitmiş.\n\nAradan bir ay geçmiş, iki ay geçmiş. Oğlan, geline göz etmiş:\n\n— İlle bana yakın ol, demiş. Gelin de:\n\n— Ben sana niye yakın olayım? Ağan beni sana emanet etti. Ağana ihanet mi edeceksin? deyip, oradan kaçmış gitmiş.\n\nGiderken, adamın birinin bir borcu varmış. Borcunu ödeyemedi diye yakalamışlar, asacaklarmış. Gelin:\n\n— Bir adam, borcunu ödemedi diye hiç asılır mı? Kaç lira borcu varsa ben ödeyeyim, demiş. Adamın borcunu da ödeyip, adamı asılmaktan kurtarmış ve oradan uzaklaşmış.\n\nAdam kurtulunca gelinin arkasından koşmuş. Onu yolda yakalamış ve:\n\n— İlle bana yakın ol, demiş. Gelin, \"Olmam\" deyince:\n\n— Madem yakın olmayacaktın, beni ne diye kurtardın? demiş. Gelin:\n\n— Senin duanı alayım diye kurtardım, demiş.\n\nBunun üzerine adam:\n\n— Ben seni satacağım, deyip, gelini elli askere satmış.\n\nElli asker, \"İlle oynayacaksın\" diye döverlermiş. Gelin oynamayınca, elli asker, yüz askere satmış. Onlar da gelini oynatacağız diye döverlermiş. Gelin, bunun üzerine bir dua etmiş. Yüz askeri batırmış. İnisiyle, asılmaktan kurtardığı adamın da gözleri kör olmuş.\n\nGelin, oradan bir askerin elbiselerini giyip, karakola gelmiş. Kocası da orada askerlik yaparmış. Orada dururken, dua ile körü, topalı iyi etmeye başlamış. Kocası, bir gün izinli olarak evine gitmiş. Eve varmış karısı yok. Kardeşinin de gözleri kör olmuş. Kardeşine:\n\n— Ne oldu sana böyle? diye sorunca. Kardeşi de:\n\n— Karın vefasız çıktı. Sen askere gittikten sonra o da çıktı gitti. O gittikten sonra da benim gözlerim kör oldu, demiş.\n\nOğlan, kardeşini almış. Gözlerini iyileştirmek için askerlik yaptığı yere giderken, yolda borcunu ödemeyen adamı da yanlarına almışlar. Birlikte karakola gelmişler.\n\nKarakola varınca gelin ikisini de tanımış ve onlara:\n\n— Gözleriniz niye kör oldu? Olanların hepsini doğru olarak anlatacaksınız. Ondan sonra ben dua edeceğim. Siz de amin diyeceksiniz, demiş.\n\nOğlanla adam, geline yaptıklarını bir bir anlatmışlar. Gelin dua etmiş. Onlar, amin demişler. İkisinin de gözleri açılmış. Gelin, daha sonra kafasından şapkasını çıkartmış ve :\n\n— İşte ben sizin yakınlık istediğiniz gelinim, demiş.\n\nO zaman büyük oğlan karısını tanımış. Gelin:\n\n— Şimdi ben abdest alıp iki rekat namaz kılacağım. Ondan sonra ruhumu teslim edeceğim. Sen benim cenazemi kaldır ve köye dön, demiş.\n\nGelin dediği gibi yapmış. Gelin, ölünce, oğlan cenazeyi kaldırmış ve köyüne dönmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Şah İsmail ile Gülizar",
        "text": "Şah İsmail ve Gülizar\n\nBir varmış bir yokmuş... Deve dellal iken, sinek berber iken, az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Altı ay bir güz gittim. Döndüm arkama bir baktım, bir arpa boyu yol gitmişim. Orada dinlendim, otururken...\n\nBir padişahın hiç çocuğu olmazmış. Bir de atı varmış, hiç kunnamazmış. Allah’a yalvarırmış. –Allah’ım bana bir evlat ver, dermiş. Bir gün, Hızır, insan sıfatında padişahın huzuruna çıkmış ve padişaha:\n\n–Şu elmayı al. Yarısını karına yedir, yarısını kendin ye, kabuklarını da atına yedir. Senden bir oğlan çocuğu olacak. Kısrağın da bir tayı olacak. Ben gelmeden bunlara isim koyma. Ben gelip onların isimlerini koyarım, demiş ve kaybolmuş.\n\nAradan zaman geçmiş. Padişahın bir oğlu olmuş. Kısrağın da bir tayı olmuş. Çocuk ve tay birlikte büyümüşler. Çocuk büyünce babasına:\n\n–Herkesin bir adı var benim niye yok? – demiş. Padişah bunun üzerine bütün halkı toplayarak çocuğa ad koymaya karar vermiş. Tam bu sırada Hızır çıkıp gelmiş:\n\n–Çocuğun ismi Şah İsmail, tayın adı da Kamertay olsun, deyip, gitmiş. Çocuk büyümüş, okula gitmiş. Sık sık Kamertaya binermiş. İyi bir silâhşör olmuş. Sırtı hiç yere gelmiyormuş. Bir gün önüne bir güvercin çıkmış. Güvercin nereye giderse o da onun peşinden gitmeye başlamış. Gide gide güvercin bir yörük çadırına girmiş. Çocuk ta çadırın kapısına varmış. Hemen atından inmiş. Yörüğün Gülizar isminde bir kızı varmış. Oğlan Gülizarı görünce şuurunu kaybedip orada düşüp bayılmış. Orada yörük karısının birisi:\n\n–Kızım şu oğlan seni görünce bayıldı. Göğüslerini çıkart da yüzüne sürüver. Ayılsın ve buradan gitsin, demiş. Kız, bunun üzerine oğlanın yanına gidip göğüslerini oğlanın yüzüne sürmüş. Oğlan ayılmış ve atına binip geri gitmiş. Kızı aklından çıkaramayan oğlan eve gelince babasını dünür yollamış. Yörüğün kızını vermeye gönlü yokmuş. Bir gece göçü toplayıp, oradan gitmişler. Kız da, oğlana yangınmış. Oradan ayrılırken bir not bırakmış:\n\n–Sağa sağa gel, sora sora gel, Hindistan’a gel. Yazılı bir kağıdı ocak taşının altına kıstırmış. Bir de bunun yanına, bir tarakla bir de ayna bırakıp gitmiş. Sabah olmuş, oğlan bir geliyor ki kimse yok. Oralara bakarken kızın kendisine bıraktığı notla birlikte tarak ve aynayı bulmuş. Oğlan, atına binmiş ve yollara düşmüş. Giderken bir saraya rastlamış. Sarayın penceresinde bir kız, ağlayıp duruyormuş. Oğlan:\n\n–İn misin cin misin? Bu sarayda tek başına ne yapıyorsun? diye sorunca, kız:\n\n–Benim adım Gülperi. Bir dev bana musallat oldu. Benim yedi kardeşim var. Kardeşlerim devle savaşmaya gittiler, demiş.\n\nOğlan, savaş yerinin neresi olduğunu öğrenip oraya varmış. –Orta yere bir selam verip, selamı kim alırsa karşı tarafla savaşacağım, demiş. Ortaya geçip bir selam vermiş. Oğlanlar selamı alınca devle savaşmaya karar vermiş. Devin karşısına çıkmış. Deve ilk hamleyi yapmasını söylemiş. Dev üç hamle yaptığı hâlde yine de becerememiş. Sıra oğlana gelmiş. Oğlan, bir hamlede devi yere serivermiş. Oğlanlar:\n\n–Sen bizi devden kurtardın. Biz sana kız kardeşimizi vereceğiz, demişler.\n\n–Tamam. Kız kardeşinizi alayım ama benim başımda şöyle şöyle bir iş var. Eğer ölmez sağ kalırsam, gelir kızı alır giderim, deyip tekrar yola düşmüş.\n\nGiderken bir memlekete varmış. Oranın şahının da bir kızı varmış. Kız, tılsımlıymış. Tılsımı giydiği zaman bir Arap Üzengi olur. Cenk elbisesini giydiğinde kimse onu yenemezmiş. Şahın da bir ahdi varmış:\n\n–Kim benim kızımı yenerse kızımı ona vereceğim, demiş. Oğlan, oraya vardığında onu karşılamışlar:\n\n–Sen hangi cesaretle buraya geldin. Buraya gelen sağ gitmiyor. Durum böyle böyle.., demişler. Oğlan, –Bir de ben boyumu ölçeyim demiş ve şahın huzuruna çıkmış. Şah:\n\n–İşte benim kızım. Bununla bir cenge tutuşacaksın. Eğer kızımı yenersen kızımı sana vereceğim. Eğer yenemezsen seni cellat edeceğim, demiş.\n\nKız, tılsımını giymiş. Atına binip kılıcını kalkanını alıp meydana çıkmış. Oğlan da kılıcını kalkanını alıp meydana çıkmış. Kıza:\n\n–Et hamleni, demiş. Kız, üç hamle ettiği hâlde becerememiş. Oğlan:\n\n–Tedbirini al, deyip bir hamle etmiş ve kızı attan düşürmüş. Hemen ümüğüne çökmüş. Kız:\n\n–Canıma kıyma. Tamam sen kazandın, deyince, kızı kaldırmış. Şah:\n\n–Tamam. Bu kız senin hakkın.\n\n–Benim başımda şöyle şöyle bir iş var. Sağ olur da kalırsam dönüşte kızını öyle alırım, demiş.\n\nHindistan yoluna tekrar düşmüş. Hindistan’a varmış. Yörüğün çadırını bulmuş. Gülizar’a düğün oluyormuş. Oradan bir kadına sormuş. Tarakla aynayı kadına verip, bunu Gülizar’a göster demiş. Kadın Gülizar’ın yanına varmış. Tarakla aynayı kıza göstermiş. Kız hemen bunları tanımış. Kadınla anlaşıp gece onunla kaçmışlar. Dönüşte Arap Üzengiyi de alıp yola düşmüş. Oranın halkı –Sen burada bir sürü halk dururken bir Osmanlıya kızı verdin, deyip şahı kışkırtmışlar. Şah da oğlanın arkasından bir ordu göndermiş. Bir ağacın altında dinlenirlerken, Arap Üzengiye, babasının arkalarından asker gönderdiği malûm olmuş. Bir baksa kara bulut gibi asker arkalarından geliyormuş. Hemen oradan kalkıp orduyu ilerde karşılıyor. Babasının askeriyle harp ediyor. Bu arada oğlan uyanmış. Bir bakmış ki, kan gövdeyi götürüyormuş. Oğlan da kızın yanında harbe girmiş. Askerler bitince, ikisi de kan revan içinde birbirlerine hamle etmişler. İkisi de birbirlerini tanıyamamışlar. İkisi tutuşmuşlar. Bu sefer kız oğlanı bastırmış. Oğlanı altına aldıktan sonra, kız tılsımını çıkarınca, birbirlerini tanımışlar. Ama, bu arada oğlan yaralanmış. Çadıra gelmişler. Oğlanın yaralarını sarmışlar. Atlarına binip, öbür kızı da alıp yola düşmüşler. Memleketlerine yaklaşınca, saraya geldiklerine dair haberci yollamışlar. Oğlanın anası hemen karşılamaya gelmiş. Oğlunun yanındaki kızları görünce çok beğenmiş. Hemen saraya dönüp, padişaha:\n\n–Oğlun üç gelin getirmiş. Biri birinden güzel. Biri de tam sana şayan, adı da Gülizar, demiş. Oğlan, saraya gelmiş. Padişah Gülizar’ı oğlunun elinden almak için olmayacak bir istekte bulunmuş.\n\n–Şu saate kadar bu işi becerdin, becerdin, beceremedin cellatsın, demiş. Oğlan, babasının isteğini yerine getiremeyince, oğlunu cellatlara teslim edip: –Öldürün bunu, demiş. Cellatlar oğlanı alıp götürmüşler. Fakat öldürmeye kıyamamışlar. Gözlerini çıkarıp bir kör kuyuya atmışlar. Kanlı gömleğini de alıp, padişaha teslim etmişler. Padişah Gülizar’ı almaya gelmiş. Arap Üzengi tılsımını giyip karşına dikilmiş ve padişahın gelen askerini kırmış, dökmüş. Oğlan, kuyunun içindeyken, bir güvercin kuyunun üstünden gelip geçiyormuş. Geçerken bir tüy düşürmüş. Bu arada oğlana Allah’tan bir nida gelmiş:\n\n–Sağ gözün sağ cebinde, sol gözün sol cebinde, gözlerini al, yerlerine koy. Güvercin tüyünü de gözüne çalıver. Gözlerin görecek.\n\nOğlan söylenenleri yapmış ve gözleri açılmış. –Şimdi kuyudan nasıl çıkacağım derken, kuyuya inip çıkıp duran bir ejderhanın kuyruğuna yapışmış. Kuyudan böylece çıkmayı başarmış. Hemen saraya varmış. Arap Üzengi bütün askeri kırmış geçirmiş. Padişahı da altına almış. Kılıcını çekmiş, öldürmüş. Oğlan, saraya gelince, her birine ayrı ayrı kırk gün kırk gece düğün etmiş. Üçüyle de evlenmiş. Onlar ermiş muradına biz gidelim Bolavadin’e...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Ayıcıların Yanındaki Ana",
        "text": "Ayıcıların Yanındaki Ana\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir dul karının bicecik oğlu varmış. Oğlan, evlenmiş. Oğlan, köylere çorap eskisi satmaya gidermiş. Gelinle kaynana evde yalnız kalmışlar. Gelin:\n\n-Ana sen niye boş boş duruyorsun. Sana bir halı çözüvereyim de doku bari.\n\n-Yavrum ben bilmem, gözüm görmez. dediyse de, gelin:\n\n-Görür görür. diyerek anasına bir halı çözüvermiş. Kadın, halının başına geçmiş, bakarmış. Bu arada oğlan eve gelmiş:\n\n-Ne ediyon sen ana?\n\n-Oğlum, gelin halı çözüverdi. Halı dokurum. demiş. Oğlan, karıya:\n\n-Benim anama nasıl halı dokutursun diye hemen boşamış. Oğlan, başka biriyle daha evlenmiş. Yine çorap eskisi satmaya gitmiş. Yeni gelinle kaynana evde yalnız kalmışlar. Gelin:\n\n-Ana sen niye boş oturuyorsun. Altına beş on yumurta koyayım da çıkar bari. demiş. Kaynanasının altına yumurtaları koymuş. Kadın, üç hafta yumurtaların üstünde yatmış. Bülüçler -cik cik diye çıkmış. Kadın, -gurk gurk der, bülüçleri gezdirirmiş. Oğlu işten gelince:\n\n-Ana ne işlersin?\n\n-A yavrum! Gelin bastırdıydı, çıkardım da onları güderim. demiş. Oğlan, hemen o karıyı da boşamış. Oğlan, az durmuş, uz durmuş, bir daha evlenmiş. Yine çorap eskisi satmaya gitmiş. O köye, bir ayıcı gelmiş. Gelin ayıcıya giderek:\n\n-Aman bizim evde bir koca karı var. Bir oyun bilir, bir tef bilir, bir türkü bilir. Siz onu aldınız mı çok para kazanırsınız. demiş. Ayıcıları eve getirip, kaynanasını göstermiş. Ayıcılara çok bir para ile kaynanasını satmış. Ayıcılar karıyı almış gitmişler. Gittiği köylerde karı, ayıyla oynarmış. Oynarken de:\n\n-Halı dokuması, halı dokuması,\n\nBülüç çıkarması da bülüç çıkarması\n\nNe zorumuş ayıyla oynaması. dermiş.\n\nAyıcılar bu arada kadının oğlunun çalıştığı köye varmışlar. Kadının hem ağlayıp hem oynadığı, bu arada duyulmuş. Oğlan da kalkmış, seyretmeye gitmiş. Baksa ki, anası. O ona ağlamış, o da ona. Ayıcılara anasının iki katı ağırlığınca altın verip, almış eve gelmiş.\n\nKarısı da keçiyi öldürmüş. Koca kapının önüne gömmüş. Bir toprak yığını yapmış. Oğlan:\n\n-Anam nerde? Ben çok özledim.\n\n-Anan öldü de daha şoraya gömdüm. deyip kapının önündeki toprak yığınını göstermiş. Oğlan da:\n\n-Ben anamı çok özledim. Mezardan çıkar da son bir kez göreyim. demiş. Mezarı kazmışlar bakmış ki, bir tüylü keçi. Kadın:\n\n-Vili! Anan bir tüylü keçi mi olmuş? deyince oğlan anasını gösterip:\n\n-Bak anam burada. demiş ve o karıyı da boşamış. Hayat boyu evlenmemeye karar vermiş. Anasıyla birlikte mutlu bir şekilde yaşayıp giderlermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Fatmacık ve Tepegöz",
        "text": "Fatmacık ve Tepegöz\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Bir Fatmacık varmış. Fatmacığın anası ölmüş. Üvey anasının yanında yaşarmış. Üvey anası, babasına:\n\n–İlle bu Fatmacığı dağa bırak gel.\n\n–Nasıl olur, evlat bu atılır mı?\n\n–İlle atacaksın, demiş. Adam, bir gün Fatmacığı yanına almış oduna götürmüş. Adam çocuğu oraya bir yere oturtmuş. Bir kabağın içine de su koymuş, kavağın dalına asıvermiş. Kabağa yel vurdukça kavağa vurur tak tak ses çıkarırmış. Adam çocuğu orada bırakıp gitmiş. Çocuk da, kabak tak tak ses çıkardıkça babası orda odun eder sanırmış. Akşam olup canavarlar uluşmaya başlayınca kız korkmuş. Sesin geldiği yere doğru gitmiş. Bir bakmış kavağın dalındaki kabak, yel estikçe ağaca vuruyor tak tak ses çıkarıyor. Fatmacık o zaman:\n\n–Tak tak eden kabacığım. Beni aldatan babacığım. Şimdi ben nereye gideceğim Allah’ım bana yardım et, demiş.\n\nDağda yalnız başına dolaşırken, karşıda küçük bir evin ışığını görmüş. Işığa doğru ilerlerken önüne bir bunar gelmiş. Bunar çamur içindeymiş. Bunar:\n\n–Şu gözümü pakla. Üç avuç da suyumu iç, demiş. Fatmacık bunarın gözünü paklamış. Üç avuç da suyunu içmiş.\n\nAz öteye varmış. Bir uyuz beygir yayılırmış:\n\n–Fatmacık abla! Çok üşüdüm. Şu çulumu doğrultuver de sana dua edeyim, demiş. Onun da çulunu doğrultmuş. Işık yanan eve varmış.\n\nOrada bir koca karı otururmuş. Kapıya varmış ve kapıyı çalmış. Kocakarı:\n\n–Kimsin sen?\n\n–Ben kimse değilim. Adım Fatmacık. Benim üvey annem var, beni babama attırttı. Babam da bu ormanın içine bıraktı gitti beni. Şimdi canavarlar yiyecek. Işığı görünce buraya geldim demiş. Kadın, Fatmacığı içeriye almış oturtmuş. Yedirmiş, içirmiş. Sabah olunca kalkmışlar. Kadının evinin önünden küçük bir çay geçermiş. Vakit vakit türlü türlü dualı sular geçermiş. Kadın:\n\n–Yavrum şu başıma bir bakıver, demiş. Fatmacık oturmuş kadını dizine yatırtmış, başına bakıverirmiş. Kadın:\n\n–Kızım bir kara su gelir, hiç seslenme. Bir gök su gelir hiç seslenme. Bir sarı su gelir, o zaman koca ebe kalkıver de, demiş. Kara su gelmiş hiç seslenmemiş. Gök su gelmiş. Hiç seslenmemiş. Sarı su gelince kocakarıyı kaldırmış. Kocakarı hemen kalkmış. Fatmacığın her iki yanını da suyun içine batırmış. Fatmacığın her yanı sarı altın, kuruş olmuş.\n\n–Haydi kızım. Şuradan in çık git evinize. Hiç korkma, bir şey olmayacak sana, demiş. Fatmacık düşmüş yola gidermiş. Babasının da evde bir horozu varmış. O gün üvey annesi ekmek edermiş. Üvey annesinin de bir kızı dünyaya gelmiş. Tepesinde bir gözü varmış. Fatmacık eve yaklaşınca horoza malûm olmuş. Horoz gider gelirmiş:\n\n–Gıygı gıygı! Fatma ablam geliyor. Sağ yanı sarı lira, sol yanı gök kuruş, derimiş. Üvey ana da:\n\n–Tü ellere kalasıca! Fatma ablanın kemikleri de kalmadı. Canavarlar yedi onu, demiş. Derken, Fatmacık her yanı ciril ciril çıkmış gelmiş. Kadın:\n\n–Herif herif! Sen bunu öldürmedin de böyle altın kuyulara mı batırdın? Bunu nereye koyduysan ille Tepegözü de oraya koy gel, demiş. Ertesi gün adam Tepegözü de aynı yere bırakmış eve gelmiş. Aynı Fatmacık gibi o da hava kararınca ağlamış ağlamış nereye gideceğini şaşırmış. Derken o evin ışığını görmüş. Eve doğru giderken o bunar denk gelmiş. Bunar ona:\n\n–Tepegöz, gözümü ayıkla. Üç avuç da suyumu iç.\n\n–Gözüne bilmem ne edem. Ne gözünü ayıklayacağım. Ellerim çamur olur, deyip yürümüş gitmiş. İlerde beygire rastlamış. Beygir:\n\n–Tepegöz abla çulumu doğrultuver de sana dua edeyim.\n\n–Çulun tanalasın. Ben senin çuluna mı ellerim? Hey uyuz beygir, demiş. Ona da ellememiş. Koca karının evine misafir olmuş. Kadın, yedirmiş içirmiş, yatırmış. Sabah olunca:\n\n–Gel yavrum. Başıma bir bakıver.\n\n–Ben senin bitli başına ellemem, demiş. Kadın, o zaman:\n\n–Şu derenin önünde otur. Bir sarı su geçer hiç seslenme. Bir kara bir gök su geçer. O zaman beni çağırıver, demiş. Bir sarı su geçmiş hiç seslenmemiş. Bir kara, bir gök su geçince, kocakarıyı çağırmış. Kadın, Tepegözün bir bir yanını batırmış, bir de bir yanını batırmış. Tepegözün bir yanı ilan olmuş bir yanı çıyan olmuş:\n\n–Haydi kızım in de git artık, demiş. Kız, evlerine yaklaşınca horoz yine ötmeye başlamış:\n\n–Gıygı gıygı! Tepegöz ablam geliyor. Bir yanı ilan, bir yanı çıyan, dermiş. Tepegöz eve gelince kadın herifine çekişirmiş:\n\n–Sen kendi kızını altına kuruşa batırdın da, benim kızımı yılanla çıyana batırdın, dermiş. Yabanlardan da beylerin paşaların oğlu Fatmacığı istermiş. Tepegözü hiç isteyen yokmuş. Kadın, Tepegözü istemedikleri için Fatmacığı vermeye razı olmazmış. Derken Fatmacığı bir Beye vermişler. Kırk gün kırk gece davul çaldırmışlar. Gelin çıkımı gün, üvey anası, Fatmacığı kara kuyuya indirmiş. Duvağı kendi kızına giydirmiş. Gelin almaya gelmişler. Horoz damda bağırırmış:\n\n–Gıygı gıygı! Tepegöz ablam gelin oluyor. Üvey anası, Fatmacık ablamı kara kuyuya indirdi. Oradan birisi horozun dediklerini duymuş:\n\n–Ya bu kız bizim alacağımız kız değil, dediyse de odur deyip gelini almış gitmişler. Damat, gerdek odasında bir baksa ki tepesinde bir gözü var:\n\n–Benim beğendiğim kız bu değil. Benim Fatmacığım güzeldi, demiş. Geri almışlar gelmişler. Tepegözü evine bırakıvermişler. Üvey anaya zorla Fatmacığı kuyudan çıkarttırmışlar. Bey Fatmacığı almış evine götürmüş, onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tanınmayan Savaşçı",
        "text": "Tanınmayan Savaşçı\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir padişahın üç güzel kızı varmış. Kızların evlenme çağı gelmiş. Sarayın önünden geçen ahalinin üstüne, ellerindeki ayvaları atıp, kimin başına düşerse, onunla evlenmeye karar vermişler. Büyük kız, elindeki ayvayı bir atmış, zengin bir adamın kafasına düşmüş. Ortanca kız atmış onunki de zengin bir adamın kafasına düşmüş. Küçük kızın attığı ayva ise, Keloğlan’ın başına düşmüş. Etraftan \"Olmaz\" demişler. Bunun üzerine küçük kız ayvayı tekrar atmış. Yine Keloğlan’ın başına düşmüş. Bir daha \"Olmaz\" deyip, kıza bir daha attırmışlar. Yine Keloğlan’ın başına düşünce, kız:\n\n–Bu benim kısmetimmiş, deyip Keloğlan’la evlenmeye karar vermiş. Padişah, büyük ve ortanca kızlarına, kırk gün kırk gece allı şanlı bir düğün yapmış. Küçük kızı da Keloğlan’la öylece evlendirivermiş. Padişah küçük damadını, devamlı olarak, hakir görür. Büyüklere her türlü ihtimamı gösterirmiş. Gel zaman git zaman... Padişaha, komşu devletlerden, bir savaş ilan edilmiş. Padişah, büyük ve ortanca damada her türlü silâhı ve en iyi atları vermiş. Keloğlan’a da bir topal at vermiş. Büyükler iyi atlar ve silâhlarla yola çıkmışlar. Keloğlan’a da:\n\n–Bu at ve silâhla savaşa mı gidilir? Sen geri dön demişler. Büyükler atlarını önden sürüp gitmişler. Keloğlan da arkalarından atını sürmüş. Bir tepenin arkasında, cebinden tılsımlı bir tüy çıkartıp, tüyü tüye çalmış. O anda kabadayı bir delikanlı, savaşçı olmuş. Savaş meydanına gelmiş. Kendi kendine:\n\n–Savaş meydanının ortasına geleceğim. Ortaya bir selam vereceğim. Hangi taraf selamımı alırsa, karşı tarafla savaşacağım, demiş. Savaş meydanının ortasına gelip, selamını vermiş. Kayınpederi selamını alınca, karşı tarafla savaşmaya başlamış. Karşı tarafa büyük zayiatlar verdirmiş, bozguna uğratmış. Bu arada kolundan ufak bir yara almış. Bir aglap ağacının altına oturup, yarasını sarmakla uğraşırken, padişah yanına gelmiş. Hanımının hediye ettiği, altın işlemeli mendili, o yiğidin yarasına sarmış. Padişah ve ordusu oradan ayrılmış. Keloğlan, orada tüyü tüye tekrar çalmış ve tekrar bir topal atın üstünde, Keloğlan, hâline dönmüş. Padişah ve ordusu dönüşte, yolda ona rastlayınca:\n\n–Nereye gidiyorsun?\n\n–Savaşa gidiyorum, deyince, padişah:\n\n–Dön ulen! Savaş bitti, biz galip geldik, demiş. Böylece saraya geri dönmüşler. Dönüşte, padişah, büyük ve ortanca damatlarını hediyeye boğmuş. Keloğlan’a hiçbir şey vermemiş.\n\nPadişahın hanımı, büyük kızın evine varmış. Bir dağınıklık görmüş. Ortanca kızın evine varmış. Yine bir dağınıklık görmüş. Küçük kızın evinde ise bir tertip bir düzen varmış. Keloğan’ın yaralı kolundaki, kanlı, altın işlemeli mendili görmüş. Kocasına bunu söylediyse de, padişah buna inanmamış. Keloğlan’ı yine hakir görmeye devam etmiş.\n\nGel zaman, git zaman, padişahın gözleri kör olmaya başlamış. Büyük damat:\n\n–Bir yerde iyi bir hekim var. Onu alayım geleyim. Senin gözlerini açar, demiş. Ortanca da:\n\n–Falan yerde iyi bir hoca var. Onu getireyim. Senin gözlerini açar, demiş. Büyükler böylece hekim ve hoca bulmak üzere yola çıkmışlar. Keloğlan da arkalarından gitmiş. Yolda tüyü tüye çalıp, bir yörük beyi sıfatında büyüklerin önüne geçmiş:\n\n–Nereden gelip, nereye gidersiniz? diye sormuş. Büyükler, ne için yola düştüklerini anlatınca:\n\n–O ilâç bende var. Yarın Gelincik Ana’da, benim obam var. Oraya gelin. Ben size ilâcı vereyim. Babanızın gözleri açılır, demiş. Yörük Beyi, obaya gelmiş. Sütleğenden bir ilâç yapmış. Büyük damatlar obaya gelince, onları karşılamış. İzzet ikramda bulunmuş ve yaptığı ilâcı onlara vermiş. Yaptığı ilâç da ışılayan gözü kör eden bir ilâçmış. Büyükler, borçlarını sorunca, Yörük Beyi, olmayacak miktarda bir para istemiş. Büyükler:\n\n–Bizde bu kadar para yok, deyince:\n\n–Ben sizin kıçınıza bir mühür basayım. İlerde sizi bu mühürden tanırım. Borcumu da alırım, demiş. Büyükler, buna razı olunca, onların kıçlarına çıkmayacak bir mühür basmış. Onları uğurlamış. Büyükler ilâcı bulduk diye sevinerek saraya gelmişler. Büyük damat ilâcı padişahın gözüne çalınca, az gören gözleri iyice zayıflamış. Ortanca damat elindeki ilâcı sürünce, padişahın gözleri, iyice kör olup, çanak hâline gelmiş. Keloğlan, arkadan gelip:\n\n–Bir de benim ilâcı sürelim, deyince, padişah:\n\n–Büyüklerin getirdiği ilâç gözlerimi çanak etti. Senin getirdiğin ilâcın ne faydası olacak. Git şuradan, demiş. Keloğlan, ısrar edince:\n\n–Ne olacak. Zaten gözlerim çanak oldu, deyip, Keloğlan’ın ilâcını da gözlerine sürdürmüş. Padişahın gözleri o ilâçla hemen açılmış.\n\nKeloğlan, o zaman, savaşta olan olayları anlatmış. Savaşta düşmanı bozguna uğratanın, kendisinin olduğunu söyleyip, padişahın savaşta yarasına sardığı mendili göstermiş. Padişahın hanımı da önceden gördüğü için bunu tasdik etmiş. Sonra:\n\n–Büyük ve ortanca damada ilâçları veren Yörük Beyi bendim. Onlardan büyük bir miktar para istedim. Veremeyince kalçalarına bir mühür bastım, demiş. Damatların kalçalarını açıp bakmışlar ve mühürleri görmüşler. Padişah, o zaman Keloğlan’a:\n\n–Yavrum dile benden ne dilersen.\n\n–Ben senin küçük kızınla bizi hakir görmeden, sarayın bir köşesinde mutlu bir şekilde yaşamak istiyorum diye cevap vermiş.\n\nPadişah büyük ve ortanca damadı zincire vurup zindana attırmış. Keloğlan’la küçük kıza kırk gün kırk gece düğün yapmış:\n\n–Benden sonra padişah Keloğlan’dır, demiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Dün ben oradaydım. Düğünden yenicecik geliverdim...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Hesap",
        "text": "Hesap\n\nFakirin birisi lokantaya gitmiş. İki yumurta istemiş. Yumurtaları yedikten sonra, lokantacıya borcunu sormuş. Lokantacı:\n\n–İki lira, deyince:\n\n–Yahu iki yumurta iki lira mı eder? Olsa olsa on kuruş eder. Sen ne diyorsun?\n\nBunun üzerine lokantacı:\n\n–Sen bu yumurtaları yemeseydin, ben kuluçkaya yatırırdım. Ya iki tavuk olurdu, ya da iki horoz. Bunları satar iki lira kazanırdım, demiş.\n\nFakir, borcunu ödeyememiş. Mahkemeye düşmüşler. Fakir, İncili Çavuş’u kendine vekil tayin etmiş.\n\nLokatacıyla fakir, hâkimin huzuruna çıkmışlar. Fakirin vekili olan İncili Çavuş mahkeme salonuna bilerek biraz geç gelmiş. Hâkim:\n\n–Nerede kaldın İncili Çavuş? Dava aleyhinize sonuçlanıyordu.\n\n–Hâkim Bey, benim çok çocuğum var. Leblebiyi çok seviyorlar. Kazandığım paranın yarısı onların leblebisine gidiyor. İki kilo leblebi aldım. Evin önünde küçük bir bahçe var. Oraya leblebi dikiyordum. Bu sebepten biraz geç kaldım deyince, Hâkim:\n\n–İncili Çavuş, adamla dalga geçme. Hiç kavrulmuş leblebi biter mi?\n\n–Öyleyse Hâkim Bey, pişmiş yumurtadan civciv çıkar mı da bu fakiri burada üzüyorsunuz? Beşerden on kuruş, iki yumurta parasını ödesin dava da burada sona ersin, demiş.\n\nHâkim davayı fakirin lehine sonuçlandırmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kamıştan At",
        "text": "Kamıştan At\n\nBehlül Dânâ, kamıştan bir değneğe at diye biner o yana bu yana seyidirmiş. Kardeşi Harun Reşit:\n\n– Ağa etme. Benim gururumla oynama. Beni küçük düşürme. Değnekten at olur mu?\n\n– Atla arkama yum gözlerini.\n\nHarun Reşit, değnekten atın arkasına gözlerini yumup atlamış. Gözlerini açtığında hiç tanımadığı bir yerde bulmuş kendisini. Dolaşırken bir ihtiyara:\n\n– Harun Reşit’in ülkesi nerede biliyor musun, demiş.\n\n– Bilmiyorum ama Senget’te 100 yaşında bir ihtiyar var o bilir.\n\nHarun Reşit Senget’e varıyor. Saçları bembeyaz bir ihtiyar. Ona sormuş. O da bilmediğini, fakat, Uluborlu’da 200 yaşında bir ağabeyinin olduğunu, onun bileceğini söylemiş.\n\nOradan Uluborlu’ya varmış. Saçları ala kırlı bir ihtiyar. Ona sormuş. O da bilmediğini ama Keçiborlu’da 300 yaşında bir ağabeyinin olduğunu, onun bileceğini söylemiş.\n\nKeçiborlu’ya varmış. Saçı, sakalı simsiyah bir ihtiyar. O da:\n\n– Ben de bilmiyorum. Ama, buraya cuma günü bir hoca gelir. Ona soralım, deyip, misafiri olmasını istemiş. Otururken, Harun Reşit:\n\n– Ben gelirken senin kardeşlerini gördüm, birinin saçları bembeyazdı, birininki de ala kırlı, sen onlardan yaşlısın, ama senin saçların simsiyah, bunun sebebini bana söyler misin?\n\nAdam hanımını çağırmış:\n\n– Git aşağıdan bir kavun al gel, misafirimizle yiyelim demiş.\n\nKadın, gitmiş bir kavun getirmiş. Adam:\n\n– Bu ham başka getir demiş.\n\nKadın, o kavunu götürüp, bir kavun daha getirmiş. Onu da ham deyip, kadını tam kırk kere aşağıya kavun almaya yollamış. En son getirdiği kavunu alınca:\n\n– Hah bu iyi deyip, kesip yemişler. Sonra Harun Reşit’e dönüp:\n\n– Git bak aşağıya. Kavun yığılı değil. Kavunun hepsi bu yediğimiz. Ama bu kadın insan evladı. Hiç itiraz etmedi. Kırk kere aşağıya indi çıktı. Yine aynı kavunu getirdi. Senget’deki biraderin hanımı olsa hemen itiraz ederdi,\n\n–Aşağıda kavun yığılı değil, al zıkkımlan, derdi. Uluborlu’dakinin hanımı olsa bir iki kere iner çıkar, sonunda o da:\n\n–Başka kavun yok al ye, derdi. İnsanı kocatan, saçlarını ağartan hanımıdır demiş.\n\nCuma günü olunca hoca gelmiş. Bütün ahali abdest alıp cami önüne birikmiş. Derken bir toz bulutu hâlinde, kamıştan atına binmiş, Behlül Dânâ gelmiş. Orada camide vaaz vermiş. O zaman Harun Reşit:\n\n– Ben ettim sen etme, deyip, Behlül Dânâ’dan özür dilemiş. Tekrar kamıştan ata binip memleketine dönmüş.\n\n&nbsp;\n\n*Senget: Senirkent (Isparta’nın ilçesi)\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Deli ve Akıllı Kardeşler",
        "text": "Deli ile Akıllı Kardeşler\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde... Bir ananın iki oğlu varmış. Biri deli, biri de akıllıymış. İkisi bir arada geçinir giderlermiş. Biri oduna gider, biri de çifte gidermiş.\n\nBir gün deli oğlan, işe gitmemiş:\n\n–Bizim oğlan ben anamı bugün yüyüp arıtacam, demiş. Akıllı işe gitmiş. Deli de anasını yümeye* durmuş. Bir, bir yana yatırmış. Bir, bir yana yatırmış da anasını kaynar kazanın içine sokunca öldürmüş. Kurusun diye bir köşeye sorutturmuş*. Eline de bir ekmek vermiş. Ölünce kadının dişleri sırıtmış kalmış. Oğlan da güler zannedermiş. Soruttuğu yerde akşam olunca akıllı eve gelmiş:\n\n–Bizim oğlan anam nerde ya? demiş. Deli:\n\n–Netcen, yüdüm arıttım. Oraya sorutturdum. Gülüp durur. Eline de yağlı ekmek verdim onu yiyor, demiş. Akıllı dışarıya bir çıkmış. Bir de ne görsün, anası ölmüş. Sabah olunca konu komşuyu ünlemişler. Anamız ölmüş. Yüyüp, yıkayıp, gömelim demişler. Akıllı mezar kazmaya gitmiş. Deli de evde kalmış. Komşulardan biri:\n\n–Allah belânı versin! Ay deli oğlan ananı kazana attın da öldürdün mü? demiş. Deli:\n\n–Anamı kazana attığımı bir sen mi bildin? deyip ona da bir taş atıp öldürmüş. Anasıyla komşunun bacaklarına bir ip bağlayıp, sürüyerek mezarlığa yaklaşıp, kardeşine bağırmış:\n\n–Hey bizim oğlan! Ölü birken iki oldu. Mezarı gen kaz, demiş. Akıllıyla deli anasıyla komşu kadını aynı yere gömüp eve geri dönmüşler. Deliyle akıllı ayrılmaya karar vermişler. Öküzleri bölüşelim demişler. Eski eve giren öküz, eski evin, yeni eve giren öküz yeni evin olsun demişler. Deli:\n\n–Yeni ev benim, demiş.\n\n–Tamam, demiş akıllı. Öküzleri –ho demişler. Öküzler, eski eve alışık olunca hepsi eski eve girmiş. Yeni eve uyuz bir öküz girmiş. Ertesi gün:\n\n–Ben öküzü satacam, deyip, öküzün boynuna bir ip takıp düşmüş yola. Giderken yorulmuş. Bir kavak ağacının altında oturmuş. Öküzü kavağa bağlamış. Kavağın altındaki taşın altından bir keler* çıkmış, kafasını uzatıp kayanın altına girmiş. Keler bir daha kafasını uzatınca, deli:\n\n–Öküze vurulduysan bırakıp gidiyorum. Paran yoksa haftaya gelir alırım, demiş ve oradan gitmiş. Akşam olunca canavarlar öküzü orada yemişler. Deli bir hafta sonra varmış. Kelerden öküzün parasını istemiş. Keler, yine taşın altına kaçmış. Deli:\n\n–Benim öküzün etini yedin. Paramı çıkar. Valla evini damını yıkarım, demiş. Keler taşın altından çıkmayınca, deli oğlan kelere kızıp kayayı kırmış. Altında bir küp altın bulmuş. Ağasını çağırmış:\n\n–Ağa ağa! Ben öküzü bir kelere sattım. Parasını vermeyince evini damını yıktım. Evinde bir küp altın buldum. Gel bölüşelim, demiş ve altını eve getirmişler. Komşudan bir şinik* alıp, altınları bölüşmüşler. Altınları eve koymuşlar. Beraber gurbete çıkmaya karar vermişler. Deli kapıyı sırtına yüklenmiş ve gurbete çıkmışlar. Giderlerken karşılarından kervancıların geldiğini görünce, büyük bir ağacın üstüne çıkıp saklanmışlar. Kervancılar da o ağacın altına gelip, konak durmuşlar. Yemek yemeye oturmuşlar. Deli ağacın üstünde sıkışmış, büyük abdestini bozmuş. Kervancılar da:\n\n–Gökten helva yağıyor diyerek yemişler. Biraz zaman geçmiş. Deli oğlan küçük abdestini bozmuş. Kervancılar:\n\n–Eyvah yağmur yağıyor diye toplanmaya çalışırken, deli oğlan elindeki kapıyı ağaçtan aşağıya düşürmüş. Kervancılar da:\n\n–Eyvah gök göçüyor diyerek, hepsi korkudan orada ölmüşler. Deli oğlan ile akıllı oğlan ağaçtan aşağı inerek, kervancıların yüklerini toplamaya başlamışlar. Büyük oğlan, kervancıların kumaş yükünü toplarken, deli de ekmekleri toplamış. Eve doğru yola çıkmışlar. Yolda büyük oğlan acıkmış:\n\n–Hadi yemek yiyelim, demiş. Deli:\n\n–Yok, ben ekmek vermem. Bana kumaş verirsen ekmek veririm, demiş. Akıllı kumaş vermiş, deli de ekmek. Oturup yemek yemişler. Biraz daha gitmişler. Bir köye çoban durmuşlar. Deli kuzu güdecekmiş. Akıllı da koyun güdecekmiş. Ağa, deliye:\n\n–Kuzuyu sen şu ağacın altına vur. Akıllıya da:\n\n–Koyunu sen şu ağacın altına vur, demiş. Koyunu kuzuyu bunlara teslim etmiş. Deli, ağa kuzuyu vur dedi diye, bütün kuzuyu vurmuş vurmuş çaya atmış. Ağa bunun üzerine:\n\n–Aman paranızı vereyim de bir gidin, diyerek başından savmış.\n\n*sorutmuş: Ayakta bekletmiş.\n\n*şinik: Sekiz kiloluk ölçü birimi.\n\n*yümek: yıkamak\n\n*keler: Kertenkele\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Veled-i Zina",
        "text": "Veled-i Zina\n\nBir koca herifle kadının, bir tanecik çocukları varmış. Bu çocuk veled-i zinaymış. Bir gün ekin biçtirmeye ırgat tutmuşlar. Babası tarladan, çocukla eve haber yollamış:\n\n–Git anana haber ver. Irgat acıktı, yemek hazırlasın, demiş. Oğlan eve varmış:\n\n–Ana öküzün tekini kesip, pişireceksin. Irgat acıkmış, gelip yiyecekmiş, demiş. Anası da:\n\n–Yavrum, öküzü keseceğiz de ekini köye neyle getireceğiz? dediyse de:\n\n–Babam öyle söyledi, demiş. Adam tarladan gelmiş. Öküz kesilmiş. Karısına, oğluna kızmış. Ama ne fayda.\n\n–Madem öküz kesildi. Git tarlaya, ırgatı çağır da yesinler bari, demiş. Oğlanı tarlaya yollamış. Oğlan tarlaya varınca:\n\n–Yolduğunuza, yolacağınıza bir ateş koyacaksınız. Babam öküzü kesti. Gidip yiyeceksiniz. Biz ekin istemiyoruz, demiş. Irgatlar şaşırmışlar. Ama oğlanın dediğini de yapıp, ekini ateşe verip eve doğru yola çıkmışlar. Adam bir bakmış ki, ekin cayır cayır yanıyor. Oğlanı soymuş soğana çevirmiş. Evlatlıktan çıkarmış. Oğlan evden çırılçıplak çıkmış gitmiş. Giderken, bir kadının delikanlı bir oğlu ölmüş. Tavlada atı kalmış, kazıkta urbaları, tabancası tüfeği kalmış. Kadın öyle ağlarmış. Kadının ağladığını görünce yanına varmış:\n\n–Koca ana, mezardakiler hep geliyor. Ben küçük olunca çıplak geldim. Kimseden utanmadım. Senin oğlun da gelecekti ama, çıplak olduğu için gelemedi. Urbasını, atını vereceksin alıp gideceğim. Giyinip şimdi gelecek, demiş. Kadın sevinçle, oğlunun elbiselerini ve atını çocuğa vermiş. Çocuk elbiseleri giymiş. Ata binmiş. Oradan kaçmış, gitmiş. Koca karının herifi gelince:\n\n–Herif, oğlumuz geliyormuş. Elbiselerini atını yolladım, deyince, adam kızmış:\n\n–Karı, ölenin dirildiğini, yitenin bulunduğunu gördün mü hiç? İyi hadi gözümüzün önünden kaybolsun bari, demiş.\n\nÇocuk giderken, karşısına sakallı bir herif gelmiş. Sakallı adama:\n\n–Nere giden arkadaş?\n\n–Şu köye gidiyorum.\n\n–O köyde sakallıları cellat ediyorlar. Gel ben seni tıraş edeyim de öyle git, demiş. Adamı güzelce tıraş edip uğurlamış. Çocuk gide gide karşısına bir sakalsız herif gelmiş. Ona:\n\n–Nere giden arkadaş?\n\n–Şo yanna gidiyom.\n\n–Orada sakalsızları cellat ediyorlar. Gel ben sana sakal dikivereyim, demiş. Sakalı, iğneyle, adamın yüzüne saplaya saplaya dikivermiş. Gide gide yolda bir pekmezciye denk gelmiş. Adam pekmezi tuluklara sarmış. Çocuk:\n\n–Arkadaş yükün ne?\n\n–Pekmez.\n\n–Bir tadına bakayım, demiş. Pekmezin tadına bakayım derken pekmezin hepsini dökmüş, gitmiş. Oradan giderken bir köye gelmiş. Köyde bir evin kapısını çalmış. O ev de pekmezcinin eviymiş. Pekmezcinin karısı evdeymiş. Kadına:\n\n–Ay ana. Beni misafir alır mısın?\n\n–Alırım yavrum. Dayın pekmez satmaya gitti. Gel misafir ol, deyip eve almış. Bu arada pekmezci gelmiş. Karısına başından geçenleri anlatmış. Kadın da misafir aldığı oğlandan şüphelenerek:\n\n–Ay herif, bugün bir misafir geldi. O olmasın? demeye kalmadan, aşağıdan bir ses gelmiş. Adamın kırk küp pekmezi varmış. Oğlan hepsini tek tek deviriyormuş. Aşağıya inmişler bakmışlar ki küpler dökülmüş. Çocuk samanlığa mı girdi diye, samanlığa girmişler. Üstlerine saman yıkılmış. Çocuk oradan da kaçmış gitmiş. İşte veled-i zinanın işleri hep böyle aksilik ve herkese zarar için sürmüş gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Denizdeki Davar",
        "text": "Denizdeki Davar\n\nBir varmış bir yokmuş... Köyün birinde bir Köse varmış. Bu Köse çok uyanık biriymiş. Köylüler bunu çekememişleşer ve padişaha şikayet etmişler. Ama Köseyle yine de baş edememişler. O köyde üç kardeş varmış:\n\n— Biz Köse’yi yola getiririz, demişler. Köse de bunu duymuş hemen tedbir almaya başlamış. Kendi eğinin g..üne altın gümüş yapıştırmış. O üç kardeşin yanına varmış:\n\n— Bu eşek günde bir altın bir gümüş yapar. Altı ayda bir ahır doldurur, demiş. O üç kardeş ne kadar malları varsa satıp, eşeği Köse’den almışlar. Köse:\n\n—&nbsp;Buna bir kova yem, bir kova su koyup, dört ayağını da nallattırıp, altı ay yanına uğramayın. Altı ay sonra ahır altınla dolar, demiş.\n\nKardeşler Köse’nin dediği gibi yapmışlar. Eşeği bir ahıra kapatıp, altı ay yanına hiç uğramamışlar. Altı ay sonra, ahırın kapısını açmak için, bir zorlamışlar. Kapı açılmamış. Kendi kendilerine sevinirlermiş:\n\n— Ahır altınla doldu. Zengin olduk diye. Hâlbuki eşek altı ay içinde içerde açlıktan ölmüş, nallarını havaya dikmiş. Küçük oğlan ahırın kapı deliğinden bakmış. Eşeğin nalları parıl parıl parlıyor:\n\n— Ağa ağa! İçerisi altın gümüş dolmuş, demiş. Sevinçle kapıyı kırıp, içeriye bir bakmışlar ki, eşek kapının arkasında ölmüş, kalmış. Hemen silâhlanıp Köse’nin yanına varmışlar:\n\n— Bize sattığın eşek bir altın gümüş yapmadan öldü gitti, demişler. Köse hazırlıklıymış:\n\n–Ölür arkadaş. Canlı değil mi bu? demiş.\n\nKösenin evde iki tavşanı varmış. Birini yanına almış, birini de evde bırakmış. Karısına da tembihlemiş:\n\n–Akşama misafirler var. Çok güzel bir sofra hazırla, demiş. Üç kardeş tarlada bunu basınca, onları sakinleştirdikten sonra, tavşana demiş ki:\n\n— Haydi git. Hanıma söyle, bize güzel bir yemek hazırlasın. Biz geliyoruz, demiş ve tavşanı salıvermiş. Tavşan dağa doğru kaçmış gitmiş. Köse, üç kardeşi almış yanına eve gelmişler. Karısı haberli olduğu için çok güzel bir sofra hazırlamış. Evde bekliyormuş. Sofranın başında da evde bıraktığı tavşan varmış. Üç kardeş:\n\n— Bu tavşanı biz Köse’den alalım, demişler. Köse’ye yüklü bir miktar para verip tavşanı alıp gitmişler.\n\nSabahleyin tavşanı yanlarına alıp çifte gitmişler. Akşam olunca tavşanı bırakıp:\n\n— Git hanıma söyle şunları şunları hazırlasın demişler. Tabiî tavşan dağa doğru kaçıp gitmiş. Akşam olunca eve gelmişler ki, aynı hamam aynı tas. Bulgur pilâvıyla ayran. Tavşan da ortada yok. Kızgınlıklarından karılarını bir güzel dövmüşler. Sonra, silâhlanıp Köse’nin yanına varmışlar.\n\nKöse onların tekrar geleceğini bildiği için, kendi karısının boğazına bağırsağın içine kanı doldurmuş. Tam onlar eve girdiklerinde, bıçağı karısının boynuna dayamış.\n\n— Bıktım bu karının elinden, deyip, kadının boğazındaki kan dolu bağırsağa bıçağı dokundurmuş. Kadın, kanlar içinde yere uzanmış. Üç kardeş de:\n\n— Ya, biz seni öldürmeye geldiydik. Sen karını öldürdün. Niye yaptın bunu?\n\n— Onu diriltmek kolay, deyip, hemen orada kamıştan bir düdük yapıp da düdüğü öttürünce, kadın yattığı yerden kalkmış. O zaman üç kardeş:\n\n— Eşek ölür, tavşan da dağa kaçar. En iyisi biz bu düdüğü alalım. Evde karılara sinirlendiğimiz zaman karıları öldürür, sonra diriltiriz. Karılar biraz bizden korksun, demişler.\n\nDüdüğü Köse’den almışlar. Eve gelip, karılarını döve döve öldürmüşler. Sonra karşılarına geçip düdüğü çalmışlar ama ne dirilen var, ne ayağa kalkan. Hemen kalkıp, Köse’nin yanına gelmişler. Ellerine de bir çuval almışlar. Köse’yi evde yakalayıp çuvalın içine koymuşlar. Sırtlarına alıp köyün içinden geçiyorlarmış. Köyde de düğün oluyormuş. Oradan birisi: –Gidin, onu uçurumun kenarından denize atın, demiş. Köseyi alıp gelip, uçurumun kenarına koymuşlar. Tam atacakları sırada:\n\n— Beni nasıl olsa öldüreceksiniz. Bir yere de kaçamam, beni burada koyun gidin de, şu düğünü seyredin. Ondan sonra beni atarsınız demiş. Üç kardeş Köse’nin lâfına aldanıp, orada bırakıp düğüne gitmişler.\n\nKöse, çuvalın içinde kalmış. Oradan da köyün çobanı geçiyormuş. Köse de çuvalın içinden:\n\n— Valla almam, billa almam. Öldürseniz almam, dermiş. Çoban da:\n\n— Len! Ne verdiler de almam diyorsun?\n\n— Filan ağanın kızını verecekler. Onu almam diyorum.\n\n— Çık ulen onun içinden! Ben gireyim. Ben alırım.\n\nÇoban çuvalın ağzını çözüp, Köse’yi çuvaldan çıkarmış. Kendisi çuvalın içine girmiş. Köse, çobanın koyunlarını eşeğiyle birlikte almış gitmiş. Çoban da çuvalın içinde:\n\n— Valla alırım, billa alırım diye bağırırmış. Üç kardeş gelince, çuvalı denize atmışlar. Çoban ölmüş. Üç kardeş, köye gelinceye kadar, Köse, üç yüz koyun bir eşekle köye onlardan önce gelmiş. Merakla:\n\n— Len biz seni denize atmadık mı? Nasıl çıktın geldin?\n\n— Ah arkadaş, denizin dibinde o kadar çok mal var ki, derinine indikçe topladım, demiş. Bunu duyan bütün köylü o uçurumun kıyısından kendilerini atarak, ölmüşler. Sadece bir koca karıyla oğlu kalmış. Koca karı kendi cesaret edememiş denize atlamaya, oğlunu atmış. Oğlan denizin içinde boğulurken \"Gırk, gırk\" diye ses çıkarırmış. Anası da yukardan:\n\n— Kırk koyun neye yeter, hiç olmazsa iki yüz olsun, dermiş.\n\nKöyün hepsi öldükten sonra, Köse o köye sahip olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tüysüz",
        "text": "Tüysüz\n\nBir kadının üç oğlu varmış. Büyümüşler:\n\n–Ay ana babamızın ne zenaatı vardı. Söyle de onu yapalım, demişler. Kadın:\n\n–Babanız oduncuydu, demiş. Oğlanlar oduna gitmişler. Katiyen odunu edememişler. Gelmişler:\n\n–Ana babamızın zenaati odunculuk değildi. İlle bir deyiver. Ne idi? demişler. Anaları da:\n\n–Ay yavrum babanız hizmetkâr dururdu. Yalnız ölürken vasiyet etti. Çocuklarım hizmetkâr duracak olursa, çıplağa, tüysüze hizmetkâr durmasın dedi, demiş. Büyük oğlan bir yaban köye hizmetkâr durmaya gitmiş. Yolda bir tüysüz otururmuş. Tüysüz oğlana:\n\n–Bana hizmetkâr dur, demiş. Oğlan:\n\n–Yok olmaz. Ben sana hizmetkâr durmam, deyip yürümüş. Biraz daha gitmiş, aynı tüysüz yine önüne geçmiş:\n\n–Bana hizmetkâr dur, demiş.\n\n–Hayır durmam, deyip, tekrar yürümeye devam etmiş. Biraz daha gittikten sonra aynı tüysüz önüne geçmiş. Önüne geçenin aynı adam olduğunu bilemediği için, bu memleketin bütün adamları tüysüz herhâlde deyip bu adama hizmetkâr durmaya karar vermiş. Tüysüz:\n\n–Pazarlık edelim. Çifte gideceksin. Gelirken, öküzüm gülerek, tazım sekerek gelirse sen beni öldüreceksin. Öküzüm gülmez, tazım sekmezse ben seni öldüreceğim, demiş. Oğlan: –Tamam, deyip çalışmaya başlamış. Akşama kadar çift sürmüş. Akşam olunca, öküz gülmemiş, tazı sekmemiş. Öylece eve gelmiş. Tüysüz, onu öldürüp, derisini yüzüp, çiviye asmış. Aradan ay, gün geçmiş... Ortanca oğlan ağasından haber gelmeyince, bir de ben gideyim deyip yola çıkmış. Aynı tüysüz ortanca oğlanın önüne de üç kere geçmiş. Ağasının başına gelenler onun başına da gelmiş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Küçük oğlan yola düşmüş. Küçük oğlanın önüne de üç kere çıkınca, küçük oğlan da tüysüze aynı şartlarla hizmetkâr durmuş. Varsa baksa ki, ağalarının ikisinin de derilerini yüzmüş çiviye takmış. Küçük oğlan çifte gitmiş. Akşama kadar çifti sürmüş. Akşam olup da eve döneceği zaman, öküzün dudaklarını kesmiş, dişlerini çıkartmış. Tarayı da tazının ayaklarına vurup, tazıyı da topal etmiş. Evin yolunu tutmuş. Eve yaklaşınca Tüysüz, öküzün gülerek, tazının sekerek geldiğini görünce karısına:\n\n–Karı karı! Öküz gülüyor, tazı da sekiyor. Bu sefer yandık. Çabuk bir ekmek katmer al. Bu köyden kaçalım, deyip, toplanmaya başlamışlar. Kadın da ekmek katmer edip bir sandığın içine koymuş. Oğlan da onların kaçacağını anlayıp, sandığın içine girip saklanmış. Tüysüz, sandığı sırtına sarınmış giderlerken, oğlan sandığın içinden çöğdürmüş. Tüysüz:\n\n–Ülen karı! Katmerlere yağı pek çok çalmışsın. Elime ayağıma bulaştı, demiş. Biraz daha gittikten sonra karınları acıkmış. Bir çay kenarında oturup yemek yiyelim demişler. Oturmuşlar. Sandığın ağzını açınca, oğlan sandıktan çıkmış. Tüysüzle karısını öldürüp çaya atmış. Geri dönüp tüysüzün servetine oturmuş. Anasını da almış gelmiş yaşayıp gidiyorlarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "[ÜÇ KEÇİ YAVRUSU]",
        "text": "Bi keçi varımış.&nbsp; Üç tane yavrusu varımış. Birinin adı Fatma, birinin adı Ayşe, birinin adı Nermin’miş. Ordan neyse, bunların sabah olunca anneleri otlanmaya, sütlenmeye giderimiş. Bunları bi&nbsp;gurt anne takip etmiş. Ordan neyse, akşam eve gelince:\n\n—&nbsp;Açın yavrularım, Ayşe'mle Fatma’m\n\nMemem dolu süt getirdim\n\nAğzım dolu ot getirdim\n\nAçın yavrularım, Ayşe’mle Fatma’m\n\nBen geldim, derimiş.\n\nÇocuklar evi açarlarımış, emerlerimiş. Ondan sonra yatarlarımış. Sabahleyin yine kalkarımış anneleri. Kapıyı kimseye açmayın [dermiş]. Ordan neyse, bunları bi&nbsp;gurt gardaş gözetlemiş epey zaman, anaları geçinceyeden.*&nbsp;Ordan neyse una belenmiş gelmiş kapıya. Annesi gibi:\n\n— Ağzım dolu ot götüdüm\n\nMemem dolu süt götüdüm, deye kapıyı çalmış. Onlar demişler:\n\n—&nbsp;Bizim annemizin sesi incedir. Sen bizim annemiz değilsin, demişler. Açmamışlar.\n\nYarınsı gün*&nbsp;gine gelmiş. Anneleri gitmiş sabahleyin.\n\n—&nbsp;Ağzım dolu ot getirdim\n\nMemem dolu süt getirdim\n\n&nbsp;Açın yavrularım ben geldim\n\nAçmışlar yimişler, içmişler. Anneleri gene gitmiş. Sabah olunca bu gurt gardaş yine gelmiş.\n\n— Ağzım dolu ot getirdim\n\nMemem dolu süt getirdim\n\nAçın yavrularım ben geldim\n\nYine bunlar:\n\n—&nbsp;Bizim annemizin sesi ince [demişler].\n\nBi gün gayri bir yere saklanmış,&nbsp;annelerinin sesini öğrenmeye. Anneleri geleyken diğnemiş* bunları. Ordan anneleri gelmiş.\n\n— Ağzım dolu dolu ot getirdim\n\nMemem dolu süt getirdim\n\nAyşe'mle Fatma’m, ben geldim\n\nAçın kapıyı, demiş.\n\nAçmışla, girmişle. Bu [kurt] sabahleyin gayri “Ayşe'mle Fatma’m, ben geldim” demesini nesi hepisini öğrenince ince sesinen yarın gene gelmiş. Yarınki gün gelmiş anneleri gidince:\n\n—&nbsp;Ağzım dolu dolu ot getirdim\n\nMemem dolu süt getirdim\n\nAçın yavrularım, Ayşe'mle Fatma’m\n\nBen geldim, &nbsp;demiş.\n\nBunlar açmışlar, annelerini sanmışlar. Bu şindik bütünce bi kere Ayşe’yi yutmuş, bütünce Fatma’yı yutmuş. Ordan Nermin deyi birisi varmış, o neyle*&nbsp;ettiyse bi yere saklanmış. Onu yiyememiş. Ordan bu gurt kardeş bunları yuttum diye gitmiş. Ötekinden haberi yok. Ordan neyse, akşam olmuş. Anneleri gelmiş. Yavru demiş:\n\n—&nbsp; Gurt gardeş geldi, yedi yuttu Ayşe’ynen Fatma’yı. Ben saklandım, beni yiyemedi.\n\nBu [keçi] şindik bi kaç gün durmuş, durmuş. Çalılarla çırpılardan bi güzel ev yapmış. Altına pürleri*&nbsp;doldurmuş. Üstüne çalı çırpı yığmış. Üstüne yeşil pürleri komuş. Halı gibi sermiş. Bu gurt gardeşe:\n\n—&nbsp;Yavrularıma mevlüt yapacan, demiş. Mevlüde buyrun, demiş.\n\nO da gelmiş.\n\n—&nbsp;Hani, kimse gelmedi mi, demiş.\n\n—&nbsp;Onlar daha gelinceyeden*&nbsp;ben seni en iyi yere oturtuyun. Köşkün en iyi yerine oturttumuş. Ordan neyse, bu şindik onnan konuşmuş, konuşmuş.\n\n—&nbsp;Varıyın, demiş. Bi kere gelen giden va mı, demiş. Sen oturago,* demiş.\n\nHemen aşağıdan bi ateş yakmış. Bu kırmızı pürler falan birden alışınca*&nbsp;dört tarafından, o gurt gardeş:\n\n— Yanıyorummmm, deye bağırmış.\n\nKeçi kardeş te (de),\n\n— Yanıyorum der misin\n\nAyşe’mle Fatma’mı yer misin?\n\nOrdan neyse, bu yine:\n\n— Yanıyorummmm,&nbsp;bağırmış. O gine başlamış:\n\n— Ayşe’mle Fatma’mı yer misin\n\nYanıyorum der misin?\n\nDerken nasıl kuvvetli çağırdıysa Fatma çıkmış, sonra Ayşe çıkmış karnından. Bütünce bütünce yutmuşumuş. Onlar ermiş muradına, gurd da yanmış bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*geçinceyeden: Geçinceye kadar\n\n*yarınsı gün: Ertesi gün\n\n*neyle: Nasıl\n\n*diğnemiş: Dinlemiş\n\n*pür: Çam, ardıç, ladin ağaçlarının iğne gibi ince yaprakları\n\n*gelinceyeden: Gelinceye kadar\n\n*oturago: Oturmak, oturmaya devam etmek\n\n*alışmak: Tutuşmak, yanmaya başlamak\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Hıkhık ile Mıkmık",
        "text": "HIKHIK İLE MIKMIK\n\nBi goyunun iki guzusu varımış. Birinin adı Hıkhık’ımış, birinin adı Mıkmık’ımış, goyunun guzularının adı. Goyun sabah olunca yavrularını odasına gor, otlamaya giderimiş. Otlaaar, garnını doyuru gelirimiş. Gapının önünde,\n\n- Hıkhık’ım, Mıkmık’ım, derimiş.\n\nAğzım dolu otum var\n\nMemem dolu sütüm var\n\nAçın kapıyı ben geldim, derimiş.(Guzucuklar içerde yatıyo ya.)\n\nHemen guzucuklar gakaala, içerden gapıyı açarla, analarının ağzından otunu yer, memesinden sütünü eme yatarlarımış. Goyun sabah olur yine giderimiş. Otlaklarımış, otlaklarımış… Garnı doyunca yine gelürümüş.\n\n- Hıkhık’ım, Mıkmık’ım. (Guzuların birinin adı Hık, birinin adı Mık’ımış.)\n\n- Ağzım dolu otum var\n\nMemem dolu sütüm var\n\nBen geldim, derimiş.\n\nGuzucuklar boyuna yolunu gözler, gapıyı açarlarımış. Memesinden sütünü emerlerimiş, ağzından otunu yerlerimiş. Yine yataalarımış yuvalarında. Bi gurt takip etmiş goyunu. Goyunun peşinden gelmiş gurt, bakmış içerde guzular vaa.\n\n- Haa, demiş, buda guzular vaa.\n\nGoyun otlaklamaya gidince anaları gibi gelmiş gurt.\n\n- Hıkhık’ım, Mıkmık’ım\n\nAğzım dolu otum var\n\nMemem dolu sütüm var\n\nAçın gapıyı ben geldim, demiş.\n\nGuzular anaları geldi diye gapıyı açmışlar. Yiyvemiş guzuları. Goyun gelmiş.\n\n- Hıkhık’ım, Mıkmık’ım, yoh. Hıkhık’ım, Mıkmık’ım, yoh.\n\nYoh guzular, guzuları yedi. Goyun düşünmüş. Guzuları yedi emme… Goyun efendi hemen damın gapısının üzerine guyu gazmış. Guyun içine çalıyı çırpıyı doldumuş. Üstünü örtmüş. Ateş çakmış çalılara. Gurt geliyo şimdi;\n\n- Hıkhık’ım, Mıkmık’ım. (Daha guzu vaa sanıyo içede.)\n\nAğzım dolu otum var\n\nMemem dolu sütüm var, derken ateşin içine düşüvemiiiiş. Gurt;\n- Yağ götürün, yağlanayın\n\nBez götürün, bağlanayın\n\nYandı bacaklarım, diye bağırıyomuş.\n\n- Nasıl, demiş goyun da, sen benim yavrularımı nasıl yidin? Ben de seni yaktım, deyomuş. Nerdeee, kim yağ getirip yağlanacak, bez getirip bağlanacak? Gurt orda yanmış gitmiş. Guzuları yemiş emme goyun da onu yakmış. Öcünü almış. İşte böle masallar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "ASLANLA TİLKİ",
        "text": "Aslan, malum ormanların kralı, karnı acıktığı zaman kendisi uğraşmaz. Ormanda diğer hayvanlara emrederek karnını doyurmaya çalışan kralın karnı acıkmış. Düşünmüş, demiş; \"Karnımı nasıl doyursam?\"\n\nTilkiyi çağırtmış huzura. Tilki gelmiş:\n\n- Buyur padişahım.\n\nDemiş ki:\n\n- Tilki kardeş, benim karnım acıktı. Çok da canım eşek eti istiyor. Hemen bul getir.\n\nTilki kabul etmeyecek filan olmuş da tabi aslan kükremiş:\n\n- Çabuk, derhal! Yoksa seni yemek zorunda kalmayayım.\n\nTilki oradan ayrılmış, tabi düşüne düşüne gitmiş. Çayıra bakmış ki orada bir eşek otlamakta. Yaklaşmış yanına demiş ki:\n\n- Eşek kardeş! Sen burada, bu otlak içerisinde çok sıkıntı çekiyorsun. Burada doğru dürüst ot yok, yeşillik yok. Benim bildiğim yükseklerde ağızına layık dikenler var, otlar var. Oralara gitsek senin karnın daha rahat doyar, deyince tabi eşek kabul ediyor.\n\nHiçbir şeyden habersiz gidiyorlar aslanın bulunduğu inin yanına. Aslan tabi biraz acı* acıktığı için acele edince birden çıkıyor kükreyerek. Eşek n'olduğunu anlamadan şaha kalkıp dörtnala kaçıyor oradan. Tilki yaklaşmış demiş:\n\n- Kralım, niye acele ettiniz? Hayvanı ürküttünüz.\n\n- Derhal, kral demiş, çok acıktım getir.\n\nTilki mahcup bir vaziyette tekrar yola düşüyor, buluyor eşeği. Yaklaşıp diyor ki:\n\n- Ya, niye kaçtın? Beğenmedin mi otlağı, yeşillikleri beğenmedin mi?\n\nDemiş ki:\n\n- Kardeşim, yav sen beni nereye getirdin? Ne gürültüydü o öyle? Felan deyince;\n\n- Kardeşim burası yeşillik. Neylen oluyor bu yeşillik? Gök gürültüsü olacak, yağmur yağacak, şimşek çakacak. Sen, demiş, ondan endişelendin. Gidelim.\n\nTabi derhal yola koyuluyorlar. Aslanın ininin bulunduğu yere gelince, tabi aslan bu sefer daha dikkatli, hemen parçalamış hayvanı. Başı bi tarafa, ayakları bi tarafa, gövde bi tarafa. Derken aslan gövdenin başına geçmiş karnını doyurmuş. Tilki de bu arada başını yemekle meşgul. Aslan yemeğini bitirdikten sonra tilkiyi çağırmış. Demiş:\n\n- Bunun bir başı olacak, beyni olacak. Ben beyni çok severim. Kulakları da kıtır kıtır ağzıma göredir, deyince tilki:\n\n- Kralım, demiş, sizin hışmınızdan kurtulup ikinci defa sizin ininizin başına gelen eşekte ne arasın beyin.\n\n&nbsp;\n\n\n* acı: Şiddetli\n\n\n[1] acı: şiddetli\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "ALİ İLE AYŞE",
        "text": "ALİ İLE AYŞE\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir Ali ile Ayşe varmış. İki kardeşin anneleri ölmüş. Babaları evlenmiş. Üvey anne bir bakmış iki bakmış “Bu çocukları nasıl yok edebilirim?” diye düşünmüş. Masal bu ya, çocukları kesip yemeye karar vermiş. Babaları da kabul etmiş çaresiz. Kadın bunların karnını doyuralım, tok karna daha etli olurlar diye düşünmüş. Bir bulgur pilavı pişirmişler, pencerenin önüne koymuşlar. Ali ile Ayşe bu pilavı yerken gökyüzünden çok güzel bir kuş inmiş.\n\nKuş dile gelmiş konuşmuş:\n\n–Bir lokma pilav verirseniz size çok önemli bir sır vereceğim, demiş.\n\nAli ile Ayşe hemen pilavı vermişler. Kuş karnını doyurduktan sonra başlamış anlatmaya:\n\n–Üvey annen ile baban sizi kesecekler. Siz buradan hemen kaçın. Giderken yanınıza bir ibrik, bir tarak, bir de sabun alıp yola çıkın. Yola çıktıktan sonra arkanıza dönüp bakın. Eğer babanız ve üvey anneniz arkanızdan gelirse önce tarağı, sonra sabunu, en son da ibriği atın, demiş.\n\nKuş gözden kaybolmuş. Kuşun söylediği sabunu, ibriği ve tarağı temin ettikten sonra iki kardeş yola çıkmış.\n\nAz gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler.\n\nYolda, büyük olan Ayşe kardeşine:\n\n–Arkanı bir dön, üvey annemgil geliyor mu diye bir bak, demiş.\n\nAli can havliyle:\n\n–Abla yaklaşmışlar, geliyorlar, demiş.\n\nHemen tarağı atmışlar. Tekrar arkalarını döndüklerinde ne görseler? Her taraf diken olmuş.\n\nHayli zaman yürümüşler. Ali ile Ayşe çok yorulmuş. Arkadakiler dikenden geçemez diye düşünmüşler. Biraz dinlenmişler, sonra yola koyulmuşlar tekrar. Ali arkasını dönünce ne görsün?&nbsp; Babasıyla üvey annesi o dikenleri geçmiş. Ablasına:\n\n–Abla sabunu at! Yine geliyorlar, demiş.\n\nAblası da korkarak sabunu atmış. Sabunu atmasıyla her yerin buz olması bir olmuş.\n\nZavallı Ali ile Ayşe o kadar yorulmuşlar ki biraz dinlenmek istemişler. Düşüncelerine göre, üvey annesi ve babası buzdan geçemezlerdi artık. Ama iki kardeşi bir sürpriz bekliyordu. Üvey annesi ve babası buzdan da geçmişti. Hızla iki küçük kardeşin üzerine doğru geliyordu. İki kardeş her şeyden habersiz dinlenip tekrar yola çıkar. Ayşe’nin içinde kötü bir his vardır. Ali’ye:\n\n–Yavaşça arkanı dön bir bak! Herhangi bir tehlike var mı?\n\nAli arkasını dönünce ne görsün? Üvey annesi ile babası buzu da aşıp üzerlerine doğru hızla geliyor. Bunu ablasına söyleyince Ayşe, son çaresi olan ibriği hızla geçtiği yola atmış ve her yer deniz olmuş. Üvey anne ve baba denizi geçemeyeceğini anlayınca canlarını kurtarmak için geri dönmüşler.\n\nAli ile Ayşe artık derin bir nefes alıp çaresizce ormanın içine doğru yürümüşler.\n\nAli:\n\n–Abla ben çok susadım, demiş.\n\nAyşe, etrafına bakınırken ormanın tam ortasında yan yana üç ırmak görmüş.\n\nAli’ye:\n\n–Kardeşim bak burada üç ırmak var, doyasıya su içersin demiş. Küçük Ali neşeyle ırmağın başına gelmiş ve eğilip su içecekken ırmak bir anda dile gelmiş:\n\n–Eyy Ali! Bu ırmaktan su içersen yılan olup ablanı sokarsın, demiş.\n\nAli duydukları karşısında şaşkınlıkla ikinci ırmağa gitmiş. İkinci ırmak da dile gelip şunları demiş:\n\n–Eyy Ali! Eğer bu ırmaktan su içersen dev olup ablanı yersin, demiş.\n\nAli hem susamış hem de üzgün bir şekilde üçüncü ırmağa yönelmiş. Üçüncü ırmak da küçük Ali’ye:\n\n– Eyy Ali! Eğer benden su içersen koyun olur melersin, demiş.\n\nAli o kadar susamış ki koyun olmaya razı olmuş. Üçüncü ırmaktan suyu içmiş ve koyun olmuş. Ablası ne yapacağını bilememiş. Belki kendi kendine düzelir diye beklemeye karar vermiş.\n\nİki kardeş bir ağacın kovuğunda yaşamaya başlamışlar. Ali gündüzleri gidip ormanda yayılıyor, ablası da onun gelmesini bekliyormuş. Küçük tatlı koyuncuk ablasına gelirken yiyecek getiriyormuş. Aylar yıllar birbirini kovalamış, Ayşe çok güzel bir genç kız olmuş.\n\nGünlerden bir gün padişahın oğlu at ile ormanda gezerken güzel Ayşe’yi görmüş. Görür görmez Ayşe’ye âşık olmuş:\n\n–Seni sarayıma götürsem benimle evlenir misin, demiş.\n\nAyşe:\n\n–Evlenirim ama bir şartım var, demiş. Benim bir koyunum var, o da bizimle birlikte gelirse olur, demiş.\n\nPadişahın oğlu da kabul etmiş, küçük koyuncuğu da atmışlar atın terkisine çıkıp varmışlar saraya.\n\nPadişah onları görünce çok şaşırmış:\n\n–Oğlum bu ne hâl, demiş.\n\nGenç ve yakışıklı oğlan babasına ormanda gezerken Ayşe’yi gördüğünü, ona âşık olduğunu, onunla evlenmek istediğini ve bu küçük koyunun da Ayşe’nin evlenmek için tek şartı olduğunu söylemiş. Padişah da oğlunu kırmayıp kabul etmiş. Padişahın oğluyla Ayşe’nin kırk gün kırk gece düğünleri olmuş. Oğlan, Ayşe ve küçük koyuncuk mutlu mesut yaşamaya başlamışlar. Ayşe minik koyun olan kardeşi Ali’yi bir an olsun ayırmıyormuş yanından, gece yatarken minik koyuncuk ablasının ve eniştesinin ayakucunda yatıyormuş.\n\nMinik koyuncuk gece boyunca:\n\n–Bu ablamın ayağı, bu eniştemin ayağı, diye ayaklarını sayıyormuş.\n\nEvin yaşlı hizmetkârı Ayşe’nin mutluluğunu kıskanıyormuş, bu rahatı kendi kızının hak ettiğini düşünüyormuş. Kurnazca bir oyunla Ayşe’yi hamama götürmüş. Ayşe, hizmetkâr ve onun kızı hamama girmişler. Kurnaz hizmetkâr, önceden büyülediği iğneli sabunu güzeller güzeli Ayşe’nin başına sürmüş ve Ayşe büyünün etkisiyle kuş olup uçmuş. Sonra Ayşe’nin kıyafetlerini kendi kızına giydirip padişahın oğlunu kandırmış. Gece hizmetkârın kızı ile padişahın oğlu yatağa girmişler. Her gece eniştesinin ve ablasının ayakucunda uyuyan minik koyuncuk o gece yine ayakları saymaya başlamış:\n\n–Bu eniştemin ayağı, ablamın ayağı yok; bu eniştemin ayağı, ablamın ayağı yok, diye söylenip durmuş.\n\nGünler böyle geçiyor, küçük koyuncuk ablasını merak ediyormuş. Evin yeni hanımı koyundan rahatsız olmuş, kocasına koyunu keselim demiş. Kardeşinin kesileceği, kuş olan Ayşe’ye malum olmuş, uçup saraya gelmiş. Kuş olan Ayşe, dile gelip bahçıvanla konuşmuş:\n\n–Sakın ha! Kardeşim olan koyunu kesmesinler, ben padişahın oğlunun eşi Ayşe’yim. Beni zalim hizmetkâr hamamda büyüyle kuşa çevirdi, gerçek gelin benim, demiş bahçıvana.\n\nBahçıvan duydukları karşısında şaşırarak kuşu tutmaya çalışmış, ama ne mümkün. Kuş uçup gitmiş. Bahçıvan, çareyi padişahın oğluyla konuşmakta bulmuş:\n\n–Bahçede gülleri buduyordum. Ağaçtan bir ses geldi, minik bir kuş sizin eşiniz olduğunu söyledi. Bir gün hizmetkârınız, kızı ve eşiniz hamama gitmişler, kötü kalpli hizmetkâr eşinizin başına iğneli sabunu sürmüş ve eşiniz büyülenip bir kuş olmuş, sonra da güzeller güzeli eşinizin kıyafetlerini diğer kıza giydirip hepimizi kandırmışlar. O kesmeye niyetlendiğiniz küçük koyun da meğer eşiniz Ayşe’nin kardeşiymiş, demiş.\n\nPadişahın oğlu duydukları karşısında şaşkına dönmüş. O kuşu yakalamak için ağaçların ziftlenmesini istemiş. Planına göre, kuş dala konunca zifte yapışıp uçamayarak yakalanacak ve başından geçenleri oğlana anlatacakmış. Bahçıvan bütün ağaçları ziftlemiş hemen.\n\nYine bir gün küçük kuş, kardeşine bakmak için sarayın bahçesine gelmiş; ağaçlardan birine konmuş. Kardeşinin kesilmediğini gören minik kuş, tam uçmak isterken zifte ayağı yapıştığı için kımıldayamamış. Minik kuşun debelendiğini gören oğlan, koşup kuşu avcuna almış. Minik kuşa kim olduğunu sormuş. Kuş dile gelip cevap vermiş oğlana:\n\n–Başımda sihirli iğne var. İğneli sabunu başıma sürdüler, iğne başıma battı, ben de kuş oldum. Onu çek de öyle konuşalım, demiş.\n\nPadişahın oğlu kuşun başından iğneyi çeker çekmez minik kuş güzeller güzeli karısı Ayşe oluvermiş.\n\nOlanlar karşısında çılgına dönen oğlan, hemen hizmetkârı ve kızını çağırtmış. Kötü kalpli hizmetkâr güzeller güzeli Ayşe’yi görünce şaşırmış. Padişahın oğlu, hizmetkâra ve kızına yaptıklarını itiraf ettirmiş. Oğlan kötü kalpli hizmetkâra ve kızına:\n\n–Kırk satır mı, kırk katır mı, diye sormuş.\n\nKötü kalpli hizmetkâr ve kızı da “Kırk katır.” demişler. Padişahın oğlu, onları kırk katırın kuyruğuna bağlayıp uzak diyarlara göndermiş. Güzeller güzeli Ayşe, padişahın oğlu ve minik koyun mutlu mesut yaşamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "KIRK HARAMİLER",
        "text": "Şindi, kırk haramiler bahçası varmış. Kırk gişi bu bahçada durarmış. Bir gün, kırk haramiler gelirken bi nar ağacı varımış. Bi kadın oğlunu gönderiyoru. Onlar da hasta. Hindi*, kadın oğluyla gidiyoru bi yere. Akşama varıyolar. Bir eve misafir oluyoru. Bir adam varmış. Yav, şimdi kadın bu adamı gözünden geçiriyoru, yani evlenmek isteyoru. Oğlan tabi yanında. Oğlanın da tepesinde bir ak tüy varımış. Şindi oğlan, gırk haramiler bahçasına girdi. U kırk atlılar, u adamı öldürüyolarmış. Oğlan, adamı kurtarmış.\n\nAdam:\n\n̶ Kırk haramilerden nar gelirse yiyecen, demiş. Can vermiş, hastayım, demiş.\n\nOğlan variyoru, ordan nar ağacından narı kopariyoru. Kırk haramiler adamlar, atlılar geliyor. Onu şe ediyoru, geliyoru tabi. E, kırk haramiler adamları şe yakalamışlar. Gidiyoru onları getiriyoru. Kırk haramiler, bunu ne edecek öldürücek?\n\nKırk haramiler:\n\n̶ Bunu ne ederiz şimdi, demişler.\n\nAnnesi gollarını bağladıyoru oğlanın. Gızgın şişle gözlerini çıkarıyoru. Oğlunun gızgın şişle. Ondan sora geliyoru.\n\nKırk haramiler:\n\n̶ Bunu öldürelim, demişler.\n\nOğlan:\n\n̶ Bene eziyet edip oturcanıza eveli benim tepemde bi ak tüy vardır, demiş. O ak tüyü kopardınızda o zaman bi şe edemem, demiş.\n\nO ak tüyü eveli bağladıklarında gırarmış gafasını. Ak tüyü gopardıklarında gıramamış. Gözlerini çıkarmış annesi. Galmış ora gezermiş, gezerlerkene bi guş bi gün cıvıl cıvıl cıvıl şe ediyomuş, dalda ötüyomuş. Guş dilinden de anlarmış. Oğlan bu sefer yanda bi arkadaşı varmış oğlanın.\n\nOğlan:\n\n̶ Şu guşun gonduğu daldan bene bir yaprak getirsene, demiş.\n\nE daldan guşun gonuşduğu daldan bi yaprak getiriyoru. Gözlerine bi sürüyoru, oğlan görüyoru. Allah tarafından gözleri görüyoru. Oğlan ordan dönüşüp dolaşıp aynı eve annesi geliyoru ve adamı öldürüyoru. Adamı öldürüyoru. İntikamını almış yani. Eveli gözlerini şe yapmış. Hem annesini ödürüyoru hem adamı öldürüyoru. Kendi şindi evlendi. Adam gezip duruyoru.\n\n\n*hindi: Şimdi\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Hakkari",
        "title": "Kurtla Keçi",
        "text": "Masal Metni\n\nBir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde bir keçi varmış. Bunun da üç tane yavrusu varmış isimleri Gengilok, Zengilok , Pİştilok’muş. Keçi her gün dağa otlamaya gidiyormuş. Akşam olduğunda yuvasına geliyor kapıda:\n\n— Gengilok, Zengilok, Piştilok anneniz geldi bana kapıyı açın, diyormuş. Yine günlerden bir gün keçi dağa otlamaya gittiğinde kurt gelmiş. Keçinin sözlerini tekrarlayarak:\n\n— Gengilok, Zengilok, Piştilok ananıza kapıyı açın. Ananız gitmiş, ot yemiş, memelerine süt dolmuş, açın kapıyı demiş.\n\nPiştilok demiş ki:\n\n— Bu annemizin sesi değil, kapıyı açmayalım.\n\nZengilok ve Gengilok onu dinlemeyip kapıyı açmışlar. Kurt içeri girip iki kardeşi yemiş. Piştilok da tandırın hava alan deliğine saklandığı için kurt bunu görmemiş. Anne keçi eve geldiğinde kapıyı açık bulmuş:\n\n— Gengilok, Zengilok, Piştilok nerdesiniz? diye seslenmiş ama ses seda yok. Piştilok çıkmış anneleri diğer kardeşlerinin nerede olduğunu sorunca Piştilok da durumu anlatmış. Keçi hemen kurdun yanına varmış ve:\n\n— Yarın imamın yanına gidelim dövüşelim deyip kurtla anlaşmış.\n\nKeçi hemen birkaç yoğurtla marangozun yanına gitmiş. Durumu anlatmış. Marangoz yoğurdu görünce keçinin boynuzunu sivriltmiş. Kurt da büyük bir poşete bir tane nohut bırakmış. Marangozun yanına giderek durumu anlatmış. Nohudu gören marangoz kurdun dişlerini çekerek yerine hamurdan dişler yapmış.\n\nErtesi gün imamın yanına gitmişler, imam dövüşü başlatmış. Birbirlerinin etrafında iki yüz kez gidip geldikten sonra kurt ağzını açarak keçinin omuzunu ısırmaya çalışmış. Ama dişleri hamurdan olduğu için başarısız olmuş. Keçi de boynuzuyla kurdun karnını ikiye ayırmış. Gengilok ile Zengilok kurdun karnından çıkmışlar. Keçi:\n\n— Gengilok, Zengilok gelin ananızın yanına, demiş. Hep beraber evlerine dönmüşler. Mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Hakkari",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "Bir zamanlar bir ayı ile tilki arkadaş olmuşlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. Her şeylerini paylaşırlarmış. Gel zaman git zaman bunlar bir gün ormanda dolaşıyorlarmış. Bir tavşana rastlamışlar. Bunu yakalamışlar. Yiyecekler, ama bu sefer tavşanı paylaşamıyorlar. Ayı diyor:\n\n—&nbsp;Ben yiyecem.\n\n&nbsp;Tilki diyor:\n\n—&nbsp;Ben yiyecem\n\nNeyse bakıyorlar olacak gibi değil diyorlar:\n\n—&nbsp;En iyisi dövüşelim. Kim kimi yenerse tavşan onundur.\n\n—&nbsp;Tamam diyorlar.\n\nTilki diyor ki:\n\n—&nbsp;Ayı kardeş! Gel şu mağaraya gidelim. Orada dövüşelim. Kim kimi yenerse.\n\nMağaraya giriyorlar. Tilki buna uzun bir sopa veriyor, kendisine de kısa bir sopa alıyor. Başlıyorlar dövüşe. Ayı sopayı kaldırmaya çalışıyor ama tavana değiyor. Onun sopası uzun ya. Tilki de kısa sopayla durmadan ayıya vuruyor. Bunlar mağaradan çıkıyorlar. Ayı diyor:\n\n—&nbsp;Sen hile yaptın. Uzun sopayı bana verdin. Ben hiç sopayı kaldıramadım zaten. Böyle olmaz. Bu sefer benim dediğim olacak. Dışarıda dövüşeceğiz. Kısa sopa benim olacak, uzun da senin.\n\n—&nbsp;Tamam\n\nYine başlıyorlar dövüşe. Dışarıda da tilki uzakta duruyor. Uzun sopasıyla ayıya durmadan vuruyor. Ayı da sopası kısa olduğundan bir türlü buna yaklaşıp vuramıyor. Böylece tilki dövüşü kazanıyor. Tavşan da onun oluyor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Hakkari",
        "title": "Tilkinin İhaneti",
        "text": "TİLKİNİN İHANETİ\n\nBir varmış bir yokmuş. Bir gün ayı, kurt ve tilki kardeş olmaya karar vermişler. Bunlar ne avlıyorlarsa beraber yiyorlarmış. Bir gün ayı şöyle demiş:\n-Önümüzde kış var. Böyle giderse aç kalacağız. Yemediklerimizi, fazla yakaladıklarımızı biriktirelim.\n-Tamam, derler.\nBöylelikle yakaladıklarını getirirler. Kurt yakaladıkları koyunları, tilki ise etrafta topladığı tavuk, horozları biriktirir. Bir bir kazana bırakırlar. Kazanın üstünü yağla kapatırlar. Bir yaz boyunca bunlar avlanıp dururlar. Kış gelir. Kışın belli bir süre geçtikten sonra tilki acıkır. Mağarada duramaz. Mağaranın uzağına&nbsp;gömdükleri yiyeceklere ulaşmak ister. Ve birden bağırır. Arkadaşları:\n-Ne oldu? Diye sorarlar. Tilki:\n-Beni çağırıyorlar. Padişahın bir çocuğu olmuş. İsmini benim koymamı istiyorlar.\n-Peki! git, derler.\nTilki yola koyulur. Kazana ulaşır. Kazanı&nbsp;çıkarıp karnı doyuncaya kadar yedikten sonra tekrar yerine bırakarak döner. Arkadaşları:\n-Ne oldu? Ne bıraktın adını? Diye sorarlar. Tilki:\n-Kazan ağası bıraktım adını.\nAradan belli müddet geçtikten sonra tilki tekrar acıkır. Kendisine hakim olamaz. Kendisini dışarı atarak yine bağırmaya başlar:\n-Hayır, hayır&nbsp;gelmiyorum! Der. Tekrar sorarlar:\n-Ne oldu?\n-Ya sormayın. Bu kez de vezirin bir oğlu olmuş. Ona isim vermemi istiyor der. Arkadaşları:\n-Ya git!\nFalan derler.\n-Peki, sizin hatrınız için gideyim.\n-Tekrar kazanı çıkarır. Yemeğini yer. Kazanı yarıya indirir. Yine aldığı yere gömer, tekrar mağaraya döner. Arkadaşları:\n-Ne oldu, adını ne bıraktın?\n-Yarım kazan bıraktım, der:\n-İyi oldu. Güzel bir isim. Bu konuda da senin üstüne yoktur.\nTilki bir müddet sonra yine acıkır. Yine bağırmaya başlar:\n-Hayır, hayır! Olmaz gelemem.\nArkadaşları durup bakarlar:\n-Kesin bu kez gitmiyorum. Yeter artık. Ben olmadan bir isim bırakamıyorlar mı?\n-Ne oldu?\n-Ne bileyim ya? Padişahın diğer vezirinin de bir oğlu olmuş, onun da adını benim koymamı istiyorlar.\nArkadaşları:\n-Ya git!&nbsp;Etme eyleme, sen biliyorsun. Onun için seni çağırıyorlar, derler.\nTilki:\n-Peki, sizin hatrınız için&nbsp;gidiyorum,\ndiyerek kazanın olduğu yere gelir. Kazanı yerden çıkarır. Ne var ne yok hepsini silip süpürür. Kazanda yiyecekler bittikten sonra kazanı gömerek geri döner. Arkadaşları:\n-Bu kez adını ne koydun? Derler, o da:\n-Kazan dibi, der. Onlar da:\n-Neyse çok güzel, derler. Aradan bir müddet geçtikten sonra ayı:\n-Artık kışı yarıladık. Şu kazanı yerinden çıkaralım.\nDeyince,&nbsp;bunlar da yiyeceklerini gömdükleri yerden çıkarmaya giderler. Toprağı kazarak kazanı çıkarırlar. Bir de açarlar ki hiçbir şey yok.\n-Kim yedi bunu, nasıl olur?\nDiye birbirlerine sormaya başlarlar. Tilki de bir öneride bulunur:\n-Mağarada bir ateş yakalım. Sırtımızı ateşe dönelim. Kim terleyince yağı akarsa o yemiştir.\n-Çok güzel fikir!\nDerler. Hemen mağaraya gidip ateş yakarlar. Tilki hemen terleyen belindeki yağı alıp ayının sırtına sürdükten sonra kurdu uyandırarak:\n-Bak ayının vücudundaki yağlara. Demek ki her şeyi o yemiş.\nVe bunlar ayı uykudayken, ayıyı bir güzel yerler. Belli bir süre ayının etiyle idare ederler. Onun eti de bittikten bir süre sonra tilki tekrar acıkır. Kurda der ki:\n-Çok acıktık, bir şeyler yapalım.\n-Peki nasıl? Ne yapalım?\n-Padişahın çok güzel tavukları var. Onları çalalım.\n-Nasıl yapacağız?\n-Sen beni dinlersen yaparsın, diyor.\nKurt tilkinin çok kurnaz olduğunu bilir. Ancak aklına bir kötülük gelmez. Birlikte kümese doğru giderler. Tilki kümesin kapısını aralar. Kurda der ki:\n-Sen kapıdan gir. (Ona ufak pencereyi gösterir) Oradan kaçan tavuk ve horozları çuvala doldur,&nbsp;der.\nKurt tavuk ve horozları çuvala doldurduktan sonra tilki kapıyı kurdun üzerine kapatır. Tavuklarını sırtına alıp giden tilki geride padişahın adamlarının parçalayacağı kurdu uzaktan izler. Sonra o kışı da elindeki horoz ve tavukları yiyerek geçirir.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Tembel Ahmet",
        "text": "TEMBEL AHMET\n\nZamanın birinde bi tembel Aamet varmış. Bu tembel Aamet çoh fakirmiş. İki dene de öküzü varmış. Tarlasında çift sürermiş. Eskide padişahlar birbirine atlarla, muhafızlarla naame* gönderirlermiş. Orda da Gader’le Gısmet geçiyomuş. Gader yardım ederse çoh zengin, Gısmet yardım ederse insanlar nasibini yermiş. Bunlar birbirine,\n\n— Şu Tembel Aamet’e yardım edek te şunu şu çift çubuh işinde gurtarah, zengin edek, dimiş. Naapalım, naapalıım? Şu tarlanın ortasına bi gömü yapıp ortasına da bi küp altın körleyelim,* dimişler, altını körlemişler. Tembel Aamet çift sürerkene bu altını bulmuş. Tarlanın başına çıharmış:\n\n— Amaa, ben de bal pekmez sandıydım. Bu demirler benim ne işime yarıyacah, dimiş.\n\nPadişahlara naame götüren muafızlar geçerkene Tembel Aamet’in yanına hep uurarlarmış. Ekmek gırıntılarını, kalan gidenlerini verirlermiş. Tembel Aamet muhafızları görünce, çoh şükür garnım doyacah diyi seke seke atlıların yanına varmış. Onlar da Tembel Aamet’e galan gidenleriynen gırıntılarını vermişler. Askerler, tarlanın başında duran küpü görünce,\n\n— Bu ney Aamet? diyi sormuşlar.\n\nO da,\n\n— Tarlada buldum. Nere gidiyonuz? dimiş.\n\nOnlar da,\n\n— Falanca padişaa gidiyoh, dimişler.\n\n— İyi o zaman, alın götürün hediyem olsun, dimiş.\n\nAskerlerin bazısı,\n\n— Biz alah gidek, &nbsp;dimişler.\n\nBazısı da,\n\n— Bu böyle saf saf duruyo amma hadi padişaha gelir de sorarsa en iyisi götürek, dimişler.\n\nBunlar bi küp altını padişaa götürmüşler:\n\n— Falanca yerdeki gulun hediye yolladı, dimişler.\n\nPadişah ta,\n\n— Ben bu guluma ne gönderiyim? Para yollasam, zaten o bana göndermiş. En iyisi bi at gönderiyim, dimiş.\n\nAltın üzengili atı, askerlerle yollamış. Tembel Aamet, gene tarlada çift sürerkene askerleri görmüş. Hemen çifti bırahmış. Gırıntı toplamaya askerlerin yanına gopmuş. Gırıntıları bi güzel yimiş. Askerler,\n\n— Aamet! dimişler. Bu atı sana hediye yolladıın padişah yolladı, dimişler.\n\nAamet,\n\n— Amaan, ben bunda gorharıım! Siz şimdi nere gidiyonuz? dimiş.\n\nOnlar da,\n\n— Falanca padişaa naame götürüyoh, dimişler.\n\nAamet de,\n\n— Ben buna binemem. Alın bunu da gittiiniz padişaa hediye ediyom. Ona götürün, dimiş.\n\nBunlardan bazısı gene,\n\n— Biz alak gidek, dimişler.\n\nBazısı da,\n\n— Yoh yoh, bu öyle saf maf duruyo amma ya padişaa söylerse en iyisi götürek, dimişler.\n\nAtı götürmüşler. Varmışlar,\n\n— Falanca yerdee gulun, bu atı saa hediye etti, dimişler.\n\nPadişah da,\n\n— Ben bu guluma ne gönderiyim. At yollasam, o bana yollamış. Para yollasam atın üzengisiyne eeri altında. En iyisi ben bu guluma gızım Hanım Sultan’ı veriyim, dimiş. Gidin o guluma padişah, gızı Hanım Sultanı sana verdi diyin, dimiş.\n\nAskerler de,\n\n— Eyvaah! Yaktı Hanım Sultanı, dimişler.\n\nPadişah,\n\n— Damadımı getirin, dimiş.\n\nAskerler gopmuş,\n\n— Aamet haydi çifti çubuu bırah. Padişah sana gızını verdi, dimişler.\n\nAamet de,\n\n— Ben nabacaam* padişaan gızını, bana gırıntı verin garnım acıhtı, dimiş.\n\nAskerler Aameti zorla götürmüşler:\n\n— Gosgoca padişaan huzuruna bunu böyle mi götüreceek. Bunu bi yıhıyalım, saçını sahalını tıraş ettirelim de öyle götürelim, dimişler.\n\nAamet’i iyice yıhamışlar, saçını sahalını tıraş ittirmişler. Atın üstüne bindirip götürmüşler. Askerler saraya yahlaştıhça oynamaya başlamışlar. Aamet te attan düşmemek için sallanıyomuş. Aamet attan inince, padişaan eniştesi geldi diyi yemek vermişler. Yemekte soona, Aamet’nen Hanım Sultan odalarına çekilmişler. Aamet yataan gıyında oturuyomuş. Hanım Sultan da oturmuş moturmuş, uyhusu gelmiş uyumuş. Hanım Sultan uyuyunca Tembel Aamet, çarşafları birbirine baalayıp gendini peceden aşşaa atmış. Pecenin altı da denizmiş. Yuharı çıhsa çıhamıyo aşşa atlasa denize düşecek Aamet öylece galmış. Orda da Gader’le Gısmet geçiyomuş. Gader, Gısmet’e,\n\n— Altın verdim yiyemedi, semeri altınlı at verdim binemedi, padişaha enişte yaptım gıymetini bilemedi, bari sen şuna yardım et de ahlı başına gelsin, dimiş.\n\nGısmet te Tembel Aamet’e orta barmaayla barmah atınca Tembel Aamet, peceden içeri girmiş. İçeri girince,\n\n— Altın buldum yiyemedim, at aldım binemedim, padişaan gızını aldım gıymetini bilemedim, diyi padişaan gızını uyhuda uyandırmış.\n\nBunlar gelin güvey olmuşlar. Ahlı başına gelen Aamet, zabah olunca da padişaan elini öpmüş. Padişah da,\n\n— Kötü diyollardı, nesi var eniştemin, diyi gırk gün gırk gece düün yapmış.\n\n&nbsp;\n\n\n* naame: mektup\n\n* körlemek: gömmek\n\n* nabacaam: ne yapacağım\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Ar Damarı",
        "text": "AR DAMARI\n\nEvvel zaman içinde, kalbur zaman dışında yaşayan bi tane padişah varmış. Bu padişahın ergen bi oğlu varımış. Padişah oğlunu evermek istiyomuş amma oğlu babasının seçtiği gızları istemiyomuş. Bi gün padişaan oğlunun canı daralmış.* Daraltısını alsın diyi atına binmiş, gezmeye çıhmış. Atıyna gidekene bi gıza ıraslamış. Gız o gadar gözelmiş ki bi bahan bi daha baharmış. Padişaan oğlu da, bi bahmış bi daha bahıyım dirkene gıza aşşıh olmuş. Oğlan gızı kişiflemiş.* Kişifliye kişifliye gızın peşinde gitmiş. Gızın peşinde gidekene çalgının, türkünün bol olduğu yerdeki bi çadıra, gızın girdiğini görmüş. İyice bahınca gızın bi çingene gızı olduğunu anlamış. Padişaan oğlu doğru saraya, babasının yanına varmış. Padişah ilk defa oğlunun güldüğünü görmüş:\n\n— O ne oğlum, yoğsam evlenecek ergen bi gız mı buldun, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— Buldum baba amma çingene gızı buldum, dimiş.\n\nPadişah,\n\n— Çekmez olasıca babana mı çektin, senin anan da çingeneydi. Gap getir de kırh gün kırh gece düğün yapah, dimiş.\n\nOğlan soluya soluya çingene gızının çadırına gitmiş. Çingene gızını astabını giyerken görmüş. Gız oğlanı görünce,\n\n— İn misin cin misin, söyle bana sen kimsin, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— Ne inim ne cinim, padişaan oğluyum, dimiş.\n\nGız,\n\n— Padişaan oğlunun çingene gızıyna işi olmaz, git başkasını gandır, dimiş.\n\n— Bu zavallı oğlancığa gıyma çingene gızı. Ben sağa tutuldum. Bana varın nı, diye sormuş.\n\nO zamanaça* gız,\n\n— Ben sağa varmam oğlan, var git işine, dimiş.\n\nPadişaan oğlu,\n\n— Yırtıh çoraplıysa senin anan yırtıh çoraplı, götün götün göle düşüyon da daha ne istiyon, diye sormuş.\n\nÇingene gızı, padişaan oğluna,\n\n— Paran da pulun da senin olsun. Benim isteğem aha şu iki alnının arasında duruyo, dimiş.\n\nBu ketli* oğlan,\n\n— Benim alnımın nesi varmış da beğenmedin çingene gızı, dimiş.\n\nÇingene gızı bahsaki oğlanla baş edemiyo:\n\n— Bahale oğlan, madem beni bu gadar çoh istiyon, o zaman sana verdiğim görevleri yapacağan, dimiş.\n\nOğlan dutulmuş bi kere, gız ne dise yapacah:\n\n— Olur yaparım, yeter ki sen söyle, dimiş.\n\nO zamanaça gız oğlana,\n\n— Üstündeğe astabını çıharıp, şu çuvalı giy, dimiş.\n\nOğlan da astabını çıhartıp çuvalı giymiş. Soonam gız,\n\n— Şimdi falan yere git, bana para dilen, dimiş.\n\nOğlan,\n\n— Para da çoh ne var. Al ben sağa nağdar istiyosan veriyim, dimiş.\n\nGız,\n\n— Yooh! Senin vereceğen para olmaz. Sen beni istiyon nu, istemiyon nu? İstiyosan git dilen, istemiyosan beni unut, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— Aman çingene gızı, yeter ki sen iste. Tek ben dilenirim, dimiş.\n\nGızın söylediği eve varmış, gapıyı çalmış. Ezile büzele, udlana udlana,\n\n— Allah rızası için bağa bi ekmek parası verin, dimiş.\n\nEv sağbı da, oğlana bi ekmek parası vermiş. Oğlan parayı alınca doğruca gızın yanına varmış:\n\n— Al, dilen diyodun dilendim işte. Bu da dilendiğim para, gayri bana varcaa, dimiş.\n\nGız, oğlanın alnına bi bahmış, soona,\n\n— Yoh, daha sırası değel, daha zamanı var. Şimdi sen filanca eve var, bana bi dene ekmek dilen, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— Ekmeği nabacaan? Parasını dilendim ya, onla alın ekmeği, dimiş.\n\nGız,\n\n— Sen beni istemiyon nu yoğsa, demiş.\n\nOğlan,\n\n— Yoh, ben sana şaha yapıyodum, hemen gidiyom, dimiş.\n\nGızın didiği eve varmış. Evin gapısına gelince,\n\n— Alla’m sen bana yardım it. Ben çoh utanıyom, diye diye kapıyı çalmış.\n\nEv sağbı gapıyı açmış. Oğlan ezile büzüle, udlana udlana,\n\n— Allah rızası içu bağa bi ekmek verin. Üç gündür bi şey yemedim, dimiş.\n\nEv sağbı, padişaan oğluna bi dene ekmek vermiş. Oğlan da ekmeği almış amma nası almış. Oğlan ekmeği almış, gızın yanına gelmiş:\n\n— Getirdin ni ekmeği, dimiş gız.\n\n— Getirdim, gayri bana varıcaa, dimiş oğlan.\n\n— Şöyle bi gel de yüzüne bahıyım, dimiş gız.\n\nOğlanın yüzüne bahtıhta soona,\n\n— Yoh, daha sırası var. Daha yapacan bi görev daha var, dimiş.\n\nOğlan,\n\n— Ne imiş, dimiş.\n\nGız da,\n\n— Boon* gittiğin eve şimdi gene git. Bi ekmek daha iste, dimiş.\n\nO zamanaça oğlan,\n\n— Bi dilendiğim evden bi daha nası dileniyim, dimiş.\n\n— O zaman sana varmam, dimiş gız.\n\n[Yazzıh, oğlan da nöörsün? Eli mahkum.]\n\n— Olur, dimiş oğlan.\n\nGapıya varınca dolanmış dolanmış durmuuş, dolanmış durmuuş gapıya vuramamış:\n\n— Elaaşi,* bi vurduğum gapıya bi daha nası vuruyum, dimiş düşünmüş.\n\nEpey bi vahit düşününce,\n\n— Aman nolacah, iki ekmekle battı mı? Niye ayıb oluyomuş, dimiş gapıyı çalmış.\n\nEv sağbı gapıyı açınca bahsa ki gene o dilenci:\n\n— Sana ekmek verdim ya. Gene niye geldin, dimiş.\n\nOğlan,\n\n— Bi daha versen batan nı? Çoh acıdım, verdiğin ekmekle doymadım, dimiş.\n\nEv sağbı da,\n\n— Naadar yüzsüz dilenciymiş, soyhasında galsın*. Bi daha veriyim de, gapıyı kitleyip içeri giriyim, dimiş.\n\nEkmeği virmiş. Oğlan ekmeği almış, yola goyulmuş. Oğlan yolda geleke çat diye bi ses duymuş, gızın yanına varmış:\n\n— Hoş geldin, getirdiği ekmeği, dimiş.\n\n— Hee getirdim, dimiş.\n\n— Şöyle gel de, bi yüzüne bahıyım, dimiş.\n\nGız, oğlanın yüzüne bahsa ki oğlanın ar damarı çatada çatlamış:\n\n— Gayri, sana varırım, dimiş gız.\n\nOğlan da,\n\n— İstiyosan bi daha deşiririm*. Bu deşirmek pek gözel oluyomuş, dimiş.\n\n— Bu öyle bi dattır ki dadını bi alan bi daha bırahamaz. Evlendikte soona, istersen gene dilenirsin, dimiş.\n\nOğlana varmış. Padişah da oğluna gırh gün gırh gece düğün yapmış. Oğlunu baş göz etmiş. Bunda soona da gızına oğlan arsız, udsuz yaşamış durmuşlar.\n\n&nbsp;\n\n* canı daralmak: Sıkılmak, bunalmak\n\n* kişiflemek: 1. Keşif yapmak, ön araştırma yapmak, incelemek 2. Birini gizlice izlemek\n\n* o zamanaça/o zamaataca/o zamaataça: O zamana kadar\n\n* bu ketli: Bu sefer\n\n* boon: Bugün\n\n* elaaşi: Ele güne karşı ayıp olarak nitelendirilen şey\n\n* soyhasında galsın: Öl de kıyafetlerin arkanda kalsın, anlamında kullanılan bir beddua\n\n* deşirmek: Dilenmek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Hurşit ile Mahmure",
        "text": "Bir köyde zengin bir padişah yaşarmış. Bu padişaan çocuu olmuyomuş. Garısıyna gitmedii tohtur* galmamış. Padişaan üryasına bi gün biri gelmiş. Biri beyaz biri gırmızı iki dene elma vermiş:\n\n— Bu elmaların birini gendin yi, birini garın yisin, dimiş.\n\nElmaları yiyince gadın çocuaa galmış. Çocuh geliyo ki göpgözel. Çocuun adını Hurşid goyuyollar. Gel oluyo gid oluyo, çocuh büyüyo. Padişah bi evin bi oolunu evermeye çıhıyo. Köyün bütün gızlarını çığırttırıyo amma oolan birini de beenmiyo. O zamaataca* Hurşid’in üryasında diyollar ki:\n\n— Filan yirde, işde bir şeerde Maamire* adında bi gız var, onu Allah sana yazacak, sen onu alacaan onunla evlenecen ve yedi buçuk ay sonra gız ayaana gelecek, diyollar.\n\nHak tarafında gızın üryasına girip kıza da söylüyollar. Hurşid’in iresmini gösteriyollar. Hurşid de ööle bekliyo onu, içeri gapanıyo:\n\n— Maamire gelecek, diyo.\n\nBabası diyo ki,\n\n— Çocuh hasta, dışarı çıhmıyo, yimiyo içmiyoo.\n\nHurşid gara sevdaya düşüyo. Babası götürmedik tohtur gomuyo, gezdiriyo, götürüyo çaare bulamıyo. Arhadaşları padişaan oolu hasta imiş diye, oolanı getiriyollar götürüyollar, içki içiriyollar. Oolan orda burda türkü çıırıyo, ondan sonra yedi buçuh ay doldu muydu atına biniyoo bi de,\n\n— At ile şöle bi dolaşıyım gidiyim, diyo.\n\nYaylalara dooru gitse ki bi sürü çadır gurulu. Gızgil gelmiş, gızın çoh gardaşı varımış. Gardaşları hepsini toplamış oraya gelmişler. Oolan varınca gızı çadırda görünce bayınıp düşüyo. Gız çoh güzelmiş. Orda bi dene garı geliyo, oolanı galdırıyo:\n\n— Gel gızım bu senin yüzünden düşdü, gel de bunu götürelim, diyo.\n\nOolanı galdırıyollar çadıra götürüyollar. Çadırda oolan ayıhıyo. Bi de gız diyo ki:\n\n— Aman gardaşlarım geliyor, şöyle dışarı çıh, diyo.\n\nBunlar dışarı çıhıyollar, geziyollar. O zamaataca gızın gardaşları geliyo,\n\n— Bu oolan kimmiş, diyollar.\n\nBu da diyo ki:\n\n— Bu yaylanın saabı imiş, diyo.\n\n— Gidelim, bu yaylayı oolanın babasından alalım, diyollar. Gidiyollar gızın babasına böyle böyle, bu yaylayı bize satın, diyollar.\n\n— Tamam, diyo gızın babası. Yayla size gurban ossun amma benim de sizden bi isteam var diyo. Gızınız Maamire’yi benim Hurşid’e verirseez verdim gitti, diyo.\n\n— Virdik, biz de virdik, diyollar.\n\nOnlar da veriyo. Bi de geri çadıra geliyollar, düşünüyollar, geri vazgeçiyollar:\n\n— Geri gidelim de ordaa, köyümüzdeki adama virelim, memleketimizdee adam ile evlendirelim, diyollar.\n\nGızı da alıp memleketlerine geri gidiyollar. Oolan gızın yanına gelse ki kız da yooh kimse de yooh, gomuş gitmişler. Oolan türkü yahıyo, aşşığımış. Gidekene çobana ırast geliyor, çobana soruyo. Çoban da,\n\n— Gitti, diyo.\n\nOolana mektup veriyo. Bi de şeare* varıyo, şearde kimse yoh. Bi garıya ırast geliyo:\n\n— Bunlar nereye gitti, diyo.\n\n—Maamire’nin düünü var ordalar, şearde kimse yoh, diyo.\n\n— Hala teyze, beni misafirin olarak evine alın mı? diyo.\n\nBu da,\n\n— Evladım olarak alıyım, diyo.\n\nBunu misafir olarak evine alıyo. Oolan diyo ki:\n\n— Şu yüzzüğü kıza bi göster. Kıza Hurşid geldi, seni gaçıracah de, diyi araya adam düşürüyo.\n\nKız kimseyi içeri almıyomuş. Kadın yüzzüğü kıza gapıdan gösteriyo. Kız,\n\n— Aman teyzem geçsin, diye milleti yarıp kadını içeri alıyo.\n\nKıza diyo ki:\n\n— Hurşid geldii, seni gaçıracah ne diyon? diyo.\n\n— Tamam, diyo. Gidelim.\n\nAraya iki adam düşürüyollar. Bunu Hurşid atına bindiriyo, getiriyo memleketine. Paadişah kırh gün kırh gece düün ediyo. Bunlar da muaradına eriyollar. Darısı bekârlara ossun.\n\n&nbsp;\n\n\n* tohtur: Doktor\n\n* o zamanaça / o zamaataca / o zamaataça:&nbsp; O zamana kadar\n\n* Maamire: Mahmure\n\n* şaar / şear / şeer: Şehir, kent\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Zaarın Uşahları",
        "text": "ZAARIN UŞAHLARI\n\nEvel zaman içinde galbur saman içinde üç gardaş varımış. Bunların üçü de bekâr olduğuna çalışmaya gitmişler. Az birazcık da paraları varımış:\n\n— Bunu nereye goysak nereye goysak, iyisi mi biz bunu bir aacın dibine saklıyak, dimişler.\n\nAacın dinine parayı koymuşlar, çalışmaya gitmişler. Bunlar geri dönmüşler çalışmadan,\n\n— Gidelim paramızı alalım, dimişler.\n\nGelseler ki para yok:\n\n— Allah Allah, para nice olmuş para nice olmuş, dirkene büyük dimiş ki:\n\n— Bunu alan Köse, dimiş.\n\nOrtanca,\n\n— Onun boyu gısa.\n\nGüccük de,\n\n— Alanın adı Musa, dimiş.\n\nÜç beş altı boş, bunlar çarşı gibi bir yerde geziyollarken bir adama ırastlamışlar. Adama bahıyollar boyu kısa, gendi köse,\n\n— Adın ney? dimişler.\n\n— Musaaa, dimiş.\n\n— Bizim paramız sende, diyollar.\n\nAdam yoh didiyse de, bunlar,\n\n— Paramız sen de, seni mahkemeye virecaah, diyollar.\n\nAdamı mahkemeye veriyollar. O zamaataça haakim adamlara,\n\n— Siz bi kapıya çıhın. Nerden bildiniz bunun sizin paranızı çaldııını, diyo.\n\n— Biz bilirik, biz zaarın* uşaayık, diyollar.\n\nHaakim eline bir nar alıyo sandığın içine atıyo:\n\n— Gelin baalım buraya, bu sandığın içinde ne var? diyo.\n\nBunlar varıyollar, büyük diyo:\n\n— O topak.\n\nOrtanca diyo:\n\n— Onun içi gırmızı.\n\nGüccük,\n\n— Onun adı nar, diyo.\n\nHaakim,\n\n— Haaa tamaam. Bunlar işi biliyo. Adamların parasını ver, parayı sen almışsın, diyo.\n\nÜç beş altı boş, bunlar parayı alıp giderkene bir deve ırastlıyollar. Dev yohmuş da, ayağının izi varmış. Biri diyo ki:\n\n— Devenin bir gözü kör.\n\nBiri diyo ki:\n\n— Yükünün biri bal, biri sirke.\n\nNeyse işte, böyle böyle diyollar. Gidekene gidekene bi adama ırastlıyollar:\n\n— Selamün aleyküm.\n\n— Aleyküm selaam.\n\nAdam diyo ki:\n\n— Gardaşım devem gayboldu. Gördünüz mü?\n\n— Deveni görmedik ama devenin ayağına rastladık, diyollar.\n\nAdam,\n\n— Ne biliyonuz o zaman benim devem olduğunu? diyo.\n\nBiri diyo ki:\n\n— Devenin gözü kör müydü?\n\nAdam diyo:\n\n— Kör.\n\nBiri diyo:\n\n— Yükünün biri bal, biri sirke miydi?\n\n— Hee, iri bal, biri sirkeydi.\n\nAdam ireli varınca geri düşünüyo:\n\n— Allah Allah, bu adamlar benim devemi nerden biliyo? Her bi şeysini biliyollar. Benim devem bunlarda, diyo.\n\nGeri dönüyo,\n\n— Aalenin* aalenin gardaşım, benim devem sizde.\n\n— Hayır, biz görmedik.\n\n— Ne biliyonuz o zaman benim devemin her bi şeysini?\n\n— Biz biliriz, biz zaarın uşağıyık, diyollar.\n\nŞöyle böyle derkene, bunlar gene mahkemelik oluyollar. Şiy diyo ki haakim:\n\n— Siz bu adamın devesinin bir yannı gözünün kör olduğunu, bi yannı yükünün bal bi yannı yükünün sirke olduğunu ne biliyonuz? diyo.\n\n— Biz bilirik, biz zaarın uşağıyık, diyollar.\n\nÖyle diyince haakim,\n\n— Gelin baalım siz dışarı, diyo.\n\nBunlar dışarı çıhıyollar. O zamaataça haakim bi dene horozu alıyo, sandığın içine atıyo. Sandığı da alıp bunların yanına geliyor:\n\n— Bilin bahalım, bunun içinde ne var?\n\nBiri diyo:\n\n— Orah gibi kuyruğu var.\n\nBiri diyo:\n\n— Başı darah.\n\nBiri diyo:\n\n— Sandıhtaki horoz.\n\n— Haaa tamaam, bunlar her bi şiyi biliyo. Hadi adam evine git, bunlar suçsuz. Sizde aaşama bizim evde yimeğe davetlisiniz, diyo.\n\nHaakim aaşam için kuzu kesiyo, ekmek getiriyo, öteberi hazırlıyo. Aaşam oluyo üç gardeş eve geliyollar, sofraya oturuyollar. Haakim kapıya çıhıyo, bunları diiniyo. Biri diyo ki:\n\n— Guzuda köpek eti kohuyo.\n\nDiğeri diyo ki:\n\n— Ekmekte ölü eti kohuyo.\n\nBeriki de diyo kine:\n\n— Haakim kırık dölü.*\n\n— Allah Allah, diyo hakim.\n\nHemen guzucuya gidiyo:\n\n— Guzuyu nerden aldın?\n\n— Guzum er guzuladı, köpeğin önüne düşdü köpek emzirdi ordan aldım.\n\n— Tamaam.\n\nEkmekciye gidiyo:\n\n— Ekinin nerdeydi gardaşım?\n\n— Gabristanlıhtaydı.\n\nBuna da,\n\n— Tamaam, diyo.\n\nAnasına gidiyo:\n\n— Ana sen beni nerden aldın?\n\n— Yoh oolum bir yerden almadım, diyince,\n\n— Yoh diyo. Sen söyliycen.\n\n— İmkânsız bi yerden aldım.\n\n— Allah Allah söyliyecen ana, diyo.\n\n— Bi yerde cingan gidiyodu ondan aldım, diyo.\n\nÖyleliğlen haakim korhuyo, üç gardeşe,\n\n— Hadi gahın gidin, benim başımı belaya sohacaanız, diyo.\n\nBu masalda burda bitiyoo.\n\n&nbsp;\n\n\n* zaar: 1. Zahir, açıkta olan, görünen. 2. Kalp gözü açık kimse. 3. Her halde, 4. Küçük ve cılız köpek.\n\n* aalenmek: 1. Durmak, 2. Eğlenmek.\n\n* kırık dölü: Asaletsiz, babası belli olmayan.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Şemsi Bani",
        "text": "ŞEMSİ BAANİ\n\nBir varmış bir yohmuş, Allah’ın deli gulları çohmuş. Çok demesi pek günahmış. Sevabı goydum bir kefeye, günahı goydum bir kefeye başladım düşünmeye. Azdan çoktan, hoppala hoptan, sana bir mintan yaptırdım çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan düğmeleri turptan. Turp dedim de aklıma geldi iki adam. Biri zayıf, biri şişman biri dost biri düşman. Bir köprü gurmuşlar, sırat köprüsü mü desem? Geçen de pişman geçmeyen de pişman. O yalan bu yalan, ağzın burnun yok mu? Seninki de yalan. Baban yalandan gitti, anan yalandan gitti seni gidi yağlı keçi, duvara bağlı keçi, yalan yuvası olmuş ağzıyın içi. Neyse uzatmayalım, masala su katmayalım ve masala başlayalım.\n\nZamanın birinde bir ülkede üç bacı yaşarmış. Bu üç bacı, kendi aralarında konuşuyorlarmış. Bunlar konuşurlarken oradan geçen padişahla yaveri pencereye gulaklarını vermişler:\n\n— Bu gızlar ne diyo, bakalım demişler.\n\nEn büyük gız,\n\n— Ben bi padişahla evlensem, bi çadır dokusam, çadır dokunsa gelse, demiş.\n\nOrtanca gardeş,\n\n— Ben bi padişahla evlensem, bi halı dokusam, halı dokunsa gelse, demiş.\n\nEn küçük gız da,\n\n— Ben bi padişahla evlensem, bi oğlum olsa bi gızım olsa ağladıkça gözlerinden inci mercan dökülse, demiş.\n\nOnlar ordan çekip gitmişler. Gel zaman git zamaan padişah yaverine,\n\n— Çağır da en büyük kızla evlenelim. Bakalım sözünü tutacak mı? demiş.\n\nGızı çağırtmış, düğün etmiş. Bir de kıza çadır tezgâhı kurdurtmuş ama çadırlar hiç dokunup gelmemiş. Ondan sonra ikinci kıznan evlenmiş ortanca kıznan:\n\n— Çağırın bir de ortanca kıznan evleneyim bağalım. Belki o dediğini tutar, demiş.\n\nGız gelmiiş, düğün yapılmış. Padişah o gıza da halı çadırı kurdurtmuş amma gız gelip de bir başına geçmemiş. Padişah,\n\n— Bu da olmadı, sözünü tutmadı. Ben bir de küçük gıznan evleneyim, demiş.\n\nPadişah küçük gızla evlenmiş. Hakkaten de gızın bir oğlu bir gızı olmuş. Ağlayınca gözlerinden inci mercan dökülmüş. Evdeki ablaları bu duruma hasetlenmişler:*\n\n— Amaan padişah bunu görür. Bunu alır bizi de öldürtür. Ne yapalım ne yapalııım, padişah çocukları görmeden biz bu çocukları gaybidelim, demişler.\n\nBir gutu bulmuşlar, gutunun içersine pamuk goymuşlar. Çocukları da gutuya goyup büyükçe bir ırmağın içine atmışlar. Gelelim gücçük kıza. Gücçük gızın da yatağına bacıları, bir erkek bi de dişi köpek eniği goymuşlar. Sonra da,\n\n— Vah vah, köpek eniği gunladı, olacak iş mi? diye bağıra bağıra padişaha duyurmuşlar.\n\nPadişah,\n\n— Hay böyle iş olur mu? Böyle bir terbiyesizlik padişaha yapılır mı? deyip, şehrin en işlek caddesine bir guyu kazdırın. Guyunun içine de gadınla köpek eniklerini atın. Gelen geçen de bunların yüzüne tükürsün demiş.\n\nGadını beline kadar kuyuya gömüyollar. Gelen geçen de gadının yüzüne tükürüyo. Gelelim çocuklara. Çocuklar da yavaaş yavaaş sandığın içinde büyümeye başlıyolar. Yüzerken yüzerken bi yaşlı ebe dede varmış. Onların da hiç çocuhları olmuyomuş. Sandığı bunlar görmüşler. Sandığı görünce,\n\n— Beeey dimiş gadın. Bunun içinde mal ise senin olsun, can ise benim olsun.\n\nBi de sandıh sudan yanlarına gelmiş. Sandığı açsalar bahsalar ki bi oğlan bi kız iki tane çocuh. Pırıl pırıl. Sandığın içi de inci mercan dolu. Çocuklar ağlayı ağlayı sandığın içini doldurmuşlar:\n\n— Yarabbi, bak bize acıdı, iki tane çocuk gönderdi, demiş gadın.\n\nÇocukları almışlar:\n\n— Bunlar bizim guzularımız olsun, diye büyütmeye başlamışlar.\n\nTabi çocuklar gülüyorlarmış mercan oluyomuş, ağlıyolarmış inci oluyomuş. Hâli vahti çoh güzel olmuş bunların. Bu yaşlılar çoh zengin olmuşlar. Hemen padişahın sarayının yanına bir saray da bunlar yaptırmışlar. Yaptırınca büyüğünen güççcük kız bu sarayı görüyollar. Gafalarında hemen tasarlıyollar:\n\n— Yaa, bu çocuhlar herhalde ölmedi. Bunlar bizim başımıza bela açallar. Biz bu çocuhları öldürelim, bi kötülük yapalım, diyollar.\n\nSaraya geliyollar, gapıyı dövüyollar. Kız açıyo gapıyı:\n\n— Gızııım diyo, evinizde pek güzel olmuş, siz de güzel olmuşşsunuz. Yalınız evinize Gaali Güher (Galigüher) dağının arkasında yediveren çiçeği var, onu da getirseniz daha güzel olur. Kohar buralar, pırıl pırıl olur, bi güzel olur ki, dimiş.\n\n— Tamam, dimiş gız. Notunu da almış.\n\nAkşam olunca kardeşi eve gelmiş. Bacısının üzgün olduğunu görünce,\n\n— Bacım ne oldu, neye üzülüyon? dimiş.\n\nBacısı da,\n\n— Bah, bugün bi teyze geldi buraya. Gaali Göher dağının arkasında bi yediveren çiçeği varmış. Onu alıp gelirsen evini daha güzel olur dedi, demiş.\n\nOolan da,\n\n— Sen hiç üzülme ben o çiçeği sana getireceem, diyo.\n\nErtesi gün atına biniyo yola düşüyo. Yolda ak sakallı bi adamla karşılaşıyo. “Yavrum nereye gidiyon sen? diyo.\n\n— Gaali Güher daaının arhasında bi yediveren çiçee varmış, bacım istiyo, onu alıp geleceem, diyo.\n\n— Vay yavruuum, padişah o çiçek için dünyanın askerini gönderdi, hepsini de telef etti. Sen nasıl getireceen, diyo.\n\n— Ben sana şimdi bi şey söylüycem, sen bunu yaparsan hem çiçeği de alırsın hem de saa saalim geri gelirsin, diyo.\n\n— Ne yapcam dede? Söyle, diyo.\n\n— Dağya çıhıyon, hiç istifini bozmuyon* dağdan çiçeği topluyon, arhana bile bahmadan atına binip geri geliyon. Sahın ha bahma! Eğer baharsan dağ ardısıra sana dooru yürür, atın ile seni altına alır, altında kalırsın maazallah, diyo.\n\nOolan dağya gidiyo, arhasındaki yediveren çiçeğini topluyo, dedenin söyledii gibi heç arhasına bahmadan atına atlıyo, çıhıp geliyo. Tabi dağ ardından gürül gürül geliyo amma gelse de oolan çohtan evine varıyo. Oolanın yediveren çiçeğini getirdiği tüm şehirde yankılanıyo. Dedikodu şayika çıhınca teyzeleri de bunu duyuyo:\n\n— Vaaa! Ölmedi görüyon nu, ne yapsak ne yapsaaak? diyollar.\n\nOolanın olmadıı bir gün kadın gine geliyo saraya:\n\n— Gızım diyo, eviniz ne kadar güzel omuş, çiçean kohusu taaa uzahlara geliyo ama Gaali Güher dağının arhasında Şemsi Bani dirler bir çengi gızı var. Onu da getirriseniz size ana olur. [Çocuhları büyüten karı koca da ölmüş tabi] Böylelikle ananız da olur, çoh güzel bi hayatınız olur, diyo.\n\nGız bunları da not alıyo. Bi de ahşam oluyo, oolan gine eve geliyo. Bahıyo bacısı gine üzgün:\n\n— Ne oldu, neye üzülüyon? diyo.\n\n— Bah, o teyze gine geldi. Gaali Güher dağının arhasında Şemsi Bani dirler bi çengi gızı varmış. Onu getirirsen bizim annemiz olurmuş, diyo.\n\n— Tamam, diyo oolan. Tek sen üzülme bacım, diyo.\n\nAtına biniyo yola düşüyo. Gideee, gidee gide bi ak sahallı adam çıhıyo önüne:\n\n— Nere gidiyoon, nere giyooon? diyo.\n\n— Böyle böyle. Gaali Güher dağının arhasında Şemsi Bani dirler bir çengi gızı var. Onu alcaam bize anne olacah, diyo.\n\n— Sen napıyon arhadaş, ölümüne mi susadın? diyo.\n\nOolan da,\n\n— Ben bacımı çoh seviyom. Gitceem, ölümüne de olsa gidecem. Bi tane bacım var başka kimsem yoh, diyo.\n\n— O zaman, benim sana söylediklerimi eksiksiz yaparsan çengi gızını alır gelirsin, dimiş.\n\nBaşlamış oolana yapacaklarını bir bir anlatmaya:\n\n— Yolda önüne iki aslan ile iki çeşme çıkacah. Beyaz çeşmeden akan sütü beyaz aslana, siyah çeşmeden akan sütü siyah aslana içireceen. Az ilerde çoh acıhmış kurt ile kuzu göreceen. Gurdun önündeki otu, kuzunun önüne, kuzunun önündeki eti de gurdun önüne at ki sana musallat olmasınlar.* Gideee gidee gide kale gibi taştan duvarları olan bir şato ile karşılaşcaan. İşte aradıın Şemsi Bani orda yaşıyo. Padişah onu saraya getirtebilmek için yıllarca tabur tabur ordu gönderdi amma muvaffak olmadı. Şemşi Bani hepsini taş itti. Seni de daş itmek isteyecek. Ben sana bir mısga* vercem. Bu mısgadaki duayı ezberlersen daş olmazsın, diyo.\n\nOolan duayı ezberleyip yola çıkıyo. Oolan önce aslanlarla, soona da gurt ile guzuyla garşılaşmış. Dervişin didiklerini bir bir yapınca engelleri aşmış, dağın eteendeki Şemsi Bani’nin sarayına yahlaşmış. Şemsi Bani oolanı görünce hemen,\n\n— Daş ol, dimiş.\n\n&nbsp;Oolan atının ayahlarından dizine gadar daş olmuş. Oolan heyecandan ohuyacağı duayı unutmuş:\n\n— Çengi gızı, diye seslenmiş.\n\nŞemsi Bani gine,\n\n— Daş ol, dimiş.\n\nOolaan bu sefer beline gadar daş olmuş. Tekrar baarmış, döşüne gadar daş olmuş. Allah tarafından dua birden ahlına gelmiş, bi çırpıda ohuyu vermiş. Atının ve oolanın üzerindeki bütün daşlar sıyrılmış. Şemsi Bani bunu göürünce,\n\n— Buyur aslanım, dimiş.\n\n— Seni götürmeye geldim, dimiş oolan.\n\n— Burda gördüün bütün daşların duvarların hepisi insan, çoğu da padişaan tabur tabur adamları, onlar da senin gibi beni götürmeye geldiler amma başarılı olamadılar, hepisini daş ittim, dimiş.\n\nOolan da başından geçenleri bir bir anlatmış:\n\n— Benim bi gız gardeşim var. Gardeşime bi yaşlı gadın dadandı.* Önce yediveren gülünü getirirsek çoh mutlu olacaahsınız dedii için gülü getirdim. Şimdi de çengi gızını getirirseniz çoh mutlu olacahsınız dediği için seni götürmeye geldim. Sen bizim annemiz olacaan, bize annelik yapacaan. Hadi gidelim, dimiş.\n\nÇengi gızı da,\n\n— Tamam gidelim amma önce şu daşları uyandıralım. Kimi borudan mızıkayla kimi asker silahlarıyla geldi, dimiş. Ben elimi kaldırıp dua idiyim sen de benle dua it de bunları uyandıralım, diyo.\n\nBunlar dua idiyollar. Askerler, boru, trampet hepsi daşdan adam oluyollar. Sarayın yolunu dutuyollar. Gelelim Şemsi Bani ile oolana. Bunlar da doğru evin yolunu dutuyollar. Eve varıyollar. Oolan bacısı ile çengi kızını tanıştırıyor:\n\n— Annemizi getirdim, diyo.\n\nBaşköşeye oturtuyo. Avrad gine geliyo:\n\n— Vay, eviniz de pek güzel olmuş, çiçaanız da güzel olmuş anneniz de daha güzel olmuş, dimiş.\n\nŞemsi Baani,\n\n— Daş ol, cadı garı! diyo buna.\n\n&nbsp;Gadın o anda simsiyah bir daş oluyo. Şemsi Baani o siyah daşın üzerinde abdestini alıyo, namazını gılıyo. Daha sonra oolunu yanına çağırıyo. Bir elini salllıyo gümüş bir sini oluşuyo. Civcivler ve tavuklar sininin içinde yayılıp dolaşıyo amma dışına çıhamıyo:\n\n— Bu siniyi al oolum, padişaa hediye olarak götür. Gomşumuz duruyo, diyo.\n\nOolan da götürüyo. Ertesi gün de Şemsi Bani oolana bi tavşanla bi tazının altın ve gümüşten bir sininin içinde koştuğu amma birbirini dutamadığı bir sini veriyo:\n\n— Bunu padişaa hediye olarak götür, diyo.\n\nPadişah bu hediyeyi de alınca,\n\n— Benim sarayımda böyle bi şey yoh. Bu neyin nesi böyle yaaa! Böyle bi şey olur mu? diyo.\n\nSarayında yükde yemli, pahada ağır neyi varsa, altıın, akçee ne varsa dolduruyo. Önce padişah geliyo diye haber gönderiyo, arhasıkese* bunların sarayına varıyo. Oolan,\n\n— Bu annem, bu da kız kardeşim, diye padişahla ailesini tanıştırıyo.\n\nPadişah, Şemsi Baani’ye,\n\n— Sen bunu nasıl yapıyon? Bu civcivler tepsinin üzerinden çıhmadan dolaşıyo. Tavşanla tazı birbirini yahalamadan sinide goşup duruyollar. Bu nasıl işdir? diyo.\n\n— Sen böyle şeylere inanaman, diyo Şemsi Baani. İnsanoğlu hiçbir zaman köpek eniği gunlamaz. Sen buna inanıyon da tavşanla tazının birbirini yahalamadan aynı sini içinde koşabileceğine mi inanmıyon? Pazar yerine gömülediin o gadın bu çocuhların öp öz annesi, senin de garındır. Bunları sana eski garıların, bu çocuhların teyzeleri planladılar, diyo.\n\nÖyle diyince padişah yaptııı hatanın farhına varıyo. O büyük bacı ile ortanca bacıya da,\n\n— Kırk satır mı istersiniz, kırk katır mı? diye soruyo.\n\nOnlar da,\n\n— Satırı ne yapacaak, katıra bineriz babamızın evine gideriz, diyollar.\n\nİki bacıyı katırın kuyruuna bağlıyollar, katır bunları sürüye sürüye evlerine götürüyo. Garısını gömüldüü yerden çıharttırıyo. İyice yıhatıyo, çocuhlarını da yanına alıp sarayına götürüyo. Kırk gün kırk gece banyolar yapıyollar. Mutlu mesut yaşıyollar. Gökten üç elma düşüyo, biri bu masalı söyleyene, biri anlatana, biri de dinleyenlere gidiyo. Çünkü elmanın ikisi kendisine biri de daima dinleyene düşüyo.\n\n&nbsp;\n\n\n* hasetlenmek: kıskanmak\n\n* istifini bozmak: durumunu, pozisyonunu değiştirmek\n\n* musallat olmak: 1. bir kişinin kötülüğü için sürekli uğraşmak, 2. bir şeyin bir yere gelip gitmeme durumu\n\n* mısga: muska, genellikle takanı koruyacağına inanılan hoca geçinen kişiler tarafından yazılmış ve üçgen şeklinde katlanmış kâğıt\n\n* dadanmak: 1. sürekli aynı şeyi yapmak, 2. bir kişinin kötülüğü için sürekli uğraşmak\n\n* arhasıkese: arkasından\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Hayvanlar Alemi",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;HAYVANLAR ÂLEMİ\n\nHayvanlar âlemi birbirleriyle sözlü olarak anlaşabilirlerken bir gün aslanı reis olarak seçmişler. Sen bizim reisimiz ol, her şeyi sen yürüt, senin emrinden hiç çıkmayalım demişler. Bütün hayvanlar âlemi de bunu kabul etmiş ve aslanı reis olarak seçmişler. Herkes bir arada yaşamını sürdürüyor, avlanıyor, ihtiyacını görüyor.\n\nBir gün yılan duvarın dibinde yatarken, uyurken, çoban kuzuları salmış otlatmaya tilki de takip ediyor o kuzulardan biriyle avlanacak. Kuzuya saldırdığı zaman bütün kuzular ürkmüş o ürkerken bir duvarın üstünden geçerken yılanın üzerine biri taş düşürmüş. Yılan bağırmış:\n\n-Tilki kardeş ben taşın altında kaldım beni kurtar demiş.\n\nTilki de gelmiş ona bir iyilik yapmak için taşı üzerinden almış. Taşı üzerinden alınca yılan dönmüş demiş ki:\n\n- Sen bu kuzuları ürküttün kuzular kaçarken benim üzerime taş düşürdüler. Sen suçlusun seni boğacam demiş. Tilkinin boynuna sarılmış. Tilkide demiş ki:\n\n-Ya bizim bir reisimiz var. Bu reise bunu danışmadan bunu yapamazsın. Hem beraber gidelim reis hangimizi suçlu görürse cezalandırsın.\n\nBeraber gidiyorlar, varıyorlar reisin olduğu mevkiye bunlar giderken aslan farkına varmış:\n\n-Ne oldu? Derdiniz neydi de kavga ediyordunuz? demiş. Bir kükremiş bunlara ikisi de korkmuşlar reis kükreyince. Olayı anlatmışlar böyle böyle oldu diye. Aslan demiş ki:\n\n- Ben bunu olay yerinde incelemeden burda karar veremem demiş. Beraber gitmişler olay yerine yılana demiş:\n\n-Sen yat bakim, yattığın yeri göster bakim, yat oraya demiş. Yılan duvarın dibine uzanmış. Üzerindeki taş hangisiydi? Yılan:\n\n- İşte şu taştı demiş. Aslan tilkiye demiş:\n\n-Taşı al yılanın üzerine koy bakim demiş. Koymuş. Yılana sormuş:\n\n-Olay böyle miydi? demiş. Yılan:\n\n-Evet, böyleydi reisim demiş.\n\n-O zaman sen yapılan bir iyiliğe karşı kötülük yapıyorsun demiş. Sen ömür boyu bu taşın altında galacan demiş. Ve yılan haladır da öldürüldüğü zaman veya çanlıyken bile taşın altına gizlenir, saklanır. Ordan beddua almış yani.\n\n&nbsp;\n\n( KK: Mehmet Kaya, Barbaros Mahallesi/ Mersin/Gülnar/1943 doğumlu, İlkokul mezunu, İl Milli Eğitim Müdürü Kaymakam Şoförlüğü yapar, şu an Mersin/ Yenişehirde oturmaktadır. Masalı çevresinden dinlemiştir. )&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "[Cömertlik Efsanesi]",
        "text": "Urfa’da yaşayan zengin bir ağanın hayvanlarına kıran girer. Tarlaları da dolu yüzünden verimsizleşen ağa fakir düşüp bütün servetini kaybeder. Tuz ekmek arar olur. Ağa olduğundan ağalık dışında bir işten de anlamamaktadır. Yakın bir dostu başka bir ağanın yanında kahvecilik yapmasını önerir. Ağa teklifi kabul eder ve bir ağanın yanında aylık bir çuval un maaşla kahveciliğe başlar. Eski ağa artık yeni kahvecidir ve bir çadırda yaşamaktadır.\n\nBir gün ağasına bir Arap atı hediye edilir. Ağanın etrafındaki yalaka takımı atı övmeye başlar. Fakat ağanın gözü kahvecidedir, atla ilgili övgü dolu hiçbir cümle kurmaz. Etrafındakiler dağıldıktan sonra ağa kahvecisine dönüp neden atını övmediğini sorar. Kahveci bu atın Arap atı olmadığını onun için onu övmediğini söyler. Ağa önce inanmaz ve atı hediye edenlerin peşine düşer. Ağa onları sıkıştırınca onlar da:\n\n—Ağam, bu tayı doğuran at doğumdan bir müddet sonra öldü, biz de onu ineğe emdirdik, derler.\n\nAğa konağına döner ve kahveciye durumu anlatır ve bunu nasıl bildiğini sorar. Kahveci:\n\n—Arap atı suya işemez, bu at inek gibi derenin ortasına işiyor, der.\n\nAğa onu takdir eder ve aylığını iki çuval una çıkarır. Bir müddet sonra ağaya bir şahin hediye edilir. Etrafındakiler yalakalar&nbsp;şahini övmeye başlar. Fakat ağanın gözü yine kahvecidedir. Kahveci bu sefer de tek söz etmemektedir. Misafirler dağıldıktan sonra ağa kahveciye yönelir. Herkes şahinimi överken sen neden övmedin, der. Kahveci:\n\n—Size hediye edilen şahinin anası şahin değil, der.\n\nAğa şahini hediye edenlerin peşine düşer ve kahvecinin iddialarını soruşturur. Şahini hediye edenler durumu şöyle izah ederler:\n\n—Bir gün şahin yumurtası bulmak için dağa gittik. Bir yumurtasını alıp eve döndük, yumurtayı kuluçkaya yatan tavuğun altına koyduk. Bunun anası tavuktur, derler.\n\nAğa eve döner, kahveciye bunu nasıl bildiğini söyler. Kahveci:\n\n—Şahinin gözü ette olur, evdeki sinekleri&nbsp;avlar. Bunun gözü tavuk gibi sürekli tavuk pisliğinde, der.\n\nAğa bu sözler üzerine kahveciyi takdir eder ve aylığına bir çuval un daha ekler.\n\nGünlerden bir gün ağasının annesi onu ziyarete gelir. Ağanın etrafındakiler annesini övmeye başlar. Annesi ise bu yiğitliğinin ağa olan babasından geçtiğini söyler. Kahveci yine sessizdir ve bu durum ağanın dikkatini çekmektedir. Misafirler dağıldıktan sonra ağa kahveciye yönelir ve olayın aslını sorar. Kahveci:\n\n—Ağam durumu size söylesem huzurunuz kaçar, boş ver gitsin, der.\n\nAğa kahveciyi sıkıştırır, bunun üzerine kahveci:\n\n—Senin baban bir ağa değil, davulcunun&nbsp;biriydi, der.\n\nAğa beyninden vurulmuşa döner. Anasını bir dağ başına çıkarır:\n\n—Ana bu gün ölüm kalım günün. Bana ya doğruyu söylersin ya da seni öldürürüm. Benim babam ağa mıydı yoksa gevende miydi, der.\n\nAnası:\n\n—Etme eyleme oğul, senin baban ağa oğlu ağa idi, der. Ağa ikna olmaz ve kamasını annesinin boynuna dayar. Annesi çarenin kalmadığını görünce gerçeği itiraf eder ve babasının bir davulcu&nbsp;olduğunu söyler. Ağa annesini bırakıp kahvecinin yanına döner. Ağa:\n\n—Bunu da bildin, babam bir davulcuymuş. Peki, bunu nasıl anladığını söylersen senin maaşına bir torba&nbsp;un daha ekleyeceğim, der. Kahveci:\n\n—Senin kapına yalvar yakar geldim, birçok olayın hakikatini sana anlattım. Ağalık vermekle olur. Eğer sen gerçek bir ağa olsaydın önce başımı sokacak bir ev ve maişetimi temin edecek iyi bir maaş verirdin. Ama sen bir davulcunun&nbsp;oğlu olduğun için bana un verdin. Yere girsin senin ağalığın!\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Altın Horoz",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, kediler terzi iken, fareler müşteriyken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, şehrin birinde karısı ve üç oğluyla yaşayan bir adam varmış.\n\nAdamcağız her sabah erkenden kalkar, tarlada çapa yaparmış. Üç beş kuruş para kazanır, onunla da evine ekmek alırmış. Akşam gün batarken de evine dönermiş.\n\nBöyle böyle aradan yıllar geçmiş. Oğlanlar büyümüş, birer delikanlı olmuşlar. Üçü de birbirinden yakışıklı, sağlam; üçü de birbirinden gürbüzmüş, ama hepsi de tembelmiş. Babalarına bile yardım etmezlermiş. Zavallı adam her gün söylene söylene işe gider, akşam olunca da eli kolu dolu olarak eve gelirmiş.\n\nAdam, yıllar geçtikçe ihtiyarlamış, çalışamayacak duruma gelmiş. Bir sabah, tarlada çalışırken yorulmuş. Oradaki bir taşın üstüne oturmuş:\n\n— Offf! Offf, diye içini çekmiş.\n\nBu sırada, oturduğu taş yerinden oynamış, adam yere yuvarlanmış. Taşın altından bir duman yükselmiş. Bu duman, bir minare boyu yükselmiş, içinden bir iyilik perisi çıkmış. Peri, yere yuvarlanan adamın karşısında el bağlamış.\n\nAdama:\n\n— Ne istiyorsun benden, demiş.\n\nAdam, hem korkmuş hem de şaşırmış:\n\n— Ben bir şey istemiyorum. Sen kimsin, diye sormuş.\n\nPeri:\n\n— Bana “Of” derler. Demin sen beni çağırdın. Söyle ne istiyorsun, diye ısrar etmiş.\n\nAdam, perinin ısrarına dayanamamış. Demiş ki:\n\n— Çok yaşadım yaşlandım\n\nÇok çalıştım hoşlandım\n\nOğullarım çalışmıyor, borçlandım.\n\nPeri de şöyle cevap vermiş:\n\n— Öyle ise dinle beni\n\nÜç oğlunu çağır söyle\n\nOnlardan Altın Horoz’u iste!..\n\nPeri, böyle dedikten sonra kaybolmuş. Adam, yorgun olduğu hâlde akşama kadar hem bu olanları düşünmüş hem de çalışmış.\n\nAkşam olunca evine dönmüş, üç oğlunu da yanına çağırıp:\n\n— Oğullarım, yarın sabah gün doğmadan üçünüz de hazır olun! Ben artık yaşlandım. Sizi bu boya, bu yaşa ben getirdim. Şimdi sizden bir tek şey istiyorum. Bana Altın Horoz’u bulup getireceksiniz. Altın Horoz’u bulmadan hiçbiriniz yanıma gelmesin, demiş.\n\nÇocuklar öğleye kadar yatmaya alışkın oldukları için gün doğmadan kalkmak onlara zor gelmiş. Hem anneleri hem babaları onları yataktan zor gücele* kaldırmışlar. Gençler, homurdana homurdana giyinmişler. Anneleri her birine birer günlük yiyecek hazırlamış, torbalarına koymuş.\n\nBu üç genç, gün doğmadan yiyecek torbalarını sırtlarına bağlamışlar; ana babalarının ellerini öpmüş, yola çıkmışlar.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler… Derken üç yolun ağzına gelmişler. En büyük oğlan:\n\n— Kardeşlerim! Yolumuz burada ayrılıyor. Ben baştaki, sen ortadaki, sen de sondaki yollardan gideceğiz. Allah hepimizin yolunu açık, bahtını iyi etsin, demiş.\n\nBunlar vedalaşarak ayrılmışlar. Büyük oğlan baştaki yoldan gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir de arkasına bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş… Yeniden* yürümüş, öğlen bir su başına gelmiş. Bir ağacın altına oturmuş. Yiyecek torbasında ne varsa çıkarıp yemeye başlamış. Tam bu sırada kulakları düşük, tüyleri dökülmüş, zayıf bir köpek görmüş. Köpek, oğlana demiş ki:\n\n— Kardaş, kardaş, can kardaş\n\nKarnım açlıktan bir taş\n\nN’olur ver bana biraz aş\n\nOğlan duymazlıktan gelmiş. Hem yiyor hem de cevap veriyormuş:\n\n— Hadi git karşımdan pis köpek\n\nSana yok vereceğim yiyecek\n\nBen de oldum aç bir köpek\n\nKöpek hiç sesini çıkarmamış. Az ileriye gidip orada kıvrılmış, yatmış. Oğlan da karnını doyurduktan sonra kendi kendine; “Aman çok yorulmuşum. Karnımı da doyurdum. Yola ne zaman olsa devam ederim. Bari şurada biraz kestireyim.” demiş. Oraya uzanmış, uyumuş.\n\nO horul horul uyuyadursun; köpek gelmiş, başını iki kere yalamış. Yalar yalamaz oğlanın başındaki saçların hepsi dökülmüş. Başında bir tek kıl bile kalmamış.\n\nOğlan, epeyce uyuduktan sonra ikindiye doğru uyanmış. Az ileride uyur gibi yatan köpeğe bir tekme atmış.\n\nKöpeğe:\n\n— Hey, benimle konuşan pis hayvan! Ben Altın Horoz’u bulmaya gidiyorum. Onu bulamazsam babamın evinde rahat edemem. Gideceğim yeri biliyorsan bana söyle, demiş.\n\nKöpek gözlerini açmış, başı ile dikenli bir yolu göstermiş. Oğlan da:\n\n— Sen benimle alay mı ediyorsun? O yoldan hiç geçilir mi, demiş.\n\nOğlan, köpeğin gösterdiği değil de başka bir yola sapmış. Yine gitmiş, gitmiş… Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Bu sefer bir su başına gelmiş. Vakit de akşam olduğu için yemek torbasını çıkarmış, yemek yemeye başlamış. Bu sırada yanına ihtiyar, zayıflıktan kemikleri görünen, dişleri dökük bir at gelmiş.\n\nAt demiş ki:\n\n— Kardaş, kardaş, can kardaş\n\nYemeksizlikten oldum esrarkeş\n\nVermezsen biraz aş\n\nKalacağım yine esrarkeş\n\nOğlan da cevap vermiş:\n\n— Git başımdan uyuz hayvan\n\nNereden geldin böyle yayan\n\nKarnın açsa git de otlan!\n\nAt, hiç seslenmemiş, oradan uzaklaşmış. Oğlanın yine uykusu gelmiş, yatmış, uyumuş. O uykuya dalınca at yanına gelmiş. Sırtından iki tane kıl kopartmış; birini oğlanın bir gözünün üstüne, öbürünü de öbür gözünün üstüne koymuş.\n\nOğlan az sonra uykudan uyanmış ki o güzelim gözleri şaşı! Biri bir yana, öbürü başka bir yana bakmıyor mu! Şaşırmış, kalmış: “Bu neydi benim başıma gelen! Başımda saç kalmadı, gözlerim de şaşılaştı. Ne zor bir şeymiş bu Altın Horoz.” diye söylenmiş, ağlaya ağlaya yollara düşmüş.\n\nArtık karanlık bastığı için yolunu da göremiyormuş. Derken çok uzakta bir ışık görmüş. Hemen o ışığa doğru gitmiş. Bir de bakmış ki küçük bir kulübe… Hemen kapısını çalmış. Kapıyı iki büklüm ihtiyar bir kadın açmış. Oğlan, kadını görünce içinden; “Bu da öbür hayvanlar gibi hem pis hem de çirkin.” diye geçirmiş. Sonra da kadına:\n\n— Ey ihtiyar! Bana yatacak bir yer ver, diye bağırmış.\n\nKadın hiç ses çıkarmadan onu içeri almış, fakat oğlanın içinden geçenleri de biliyormuş. Oğlan içeri girince yine yiyecek torbasını açmış, içinden yiyecekleri çıkartmış, yemeye başlamış.\n\nİhtiyar kadın da bir köşeye oturmuş, onu süzüyormuş. Oğlan, kadına; “Buyur, bir lokma da sen al!” bile dememiş. Biraz sonra yatıp uyumaya başlamış. O uyur uyumaz kadın yerinden kalkmış, eline bir sopa almış, oğlana hafifçe dokunmuş. O anda oğlanın boyu birden kısalmış, kısacık bir cüce olmuş.\n\nO uzun boylu, sarı saçlı, yakışıklı bir genç olan oğlan; artık kel kafalı, şaşı gözlü, kısacık boylu bir cüce olmuş. Onu gören hiç tanıyamazmış.\n\nErtesi gün oğlan, kadına Altın Horoz’un yerini sormuş. O da keskin çakıllarla dolu bir yolu göstermiş. Oğlan günlerce yürüdükten sonra küçük bir köye gelmiş. Orada bir demircinin yanında iş bulmuş, oraya da yerleşmiş. Zaten tembel olan oğlan, Altın Horoz’u bulmaktan da vazgeçmiş.\n\nBir gün demircide çalışırken kendine benzeyen, şaşı gözlü, kel kafalı, kısacık boylu birine rastlamış. Aralarında konuşmaya başlamışlar.\n\nOğlan, ötekine:\n\n— Arkadaş, ben seni tanıyacak gibi oluyorum. Senin adın ne, diye sormuş.\n\nÖbür adam da adını söylemiş. Bakmış ki ortanca kardeşi! O da:\n\n— Yoksa sen benim ağabeyim misin, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Ah kardeşim, benim başıma gelenler senin başına da mı geldi, demiş.\n\nİki kardeş birbirlerine sarılmışlar; biri anlatmaya başlamış:\n\n— Yolda önce önüme bir köpek çıktı. Tüyleri dökülmüş, pis bir hayvandı. Hâline bakmadan benim etimi istedi. Tabii, ben de vermedim. Yattım, uyudum; uyandığımda saçlarım dökülmüştü. Daha sonra da sıska bir at, salatamdan istedi, ona da vermedim. Uyuyup uyandığımda gözlerim şaşılaşmıştı. Sonra yolum bir kulübeye düştü. Keşke gitmez olsaydım. Oradan ayrılırken de boyum kısalmıştı. Nedir bu başımıza gelenler?\n\nAğabeyi de başından geçenleri ona anlatmış. Altın Horoz’u aramamaya karar vermişler. Böylece bu iki kardeş, demircinin yanında körük çekerek, demir döverek çalışmaya başlamışlar.\n\nBiz gelelim en küçük kardeşe… O da gitmiş, gitmiş… Bir su başına gelmiş. Orada yemeğini yerken tüyleri dökülmüş bir köpek gelmiş.\n\nOğlana:\n\n— Kardeş, kardeş, o etten biraz da bana verir misin, demiş.\n\nOğlan, köpeğin zayıf ve aç hâline acımış, etin yarısını ona vermiş. Yemeğin üstüne de bir tas su içmiş, ayağa kalkmış.\n\nKöpeğe:\n\n— Ben Altın Horoz’u bulmaya gidiyorum. Acaba ne taraftan gideyim, demiş.\n\nKöpek ona dikenli, çakıllı bir yol göstermiş. Oğlan, hiç tereddüt etmeden o yola doğru yürür yürümez köpek bir silkelenmiş; pırıl pırıl tüyleri olan, sivri dişli, gürbüz, canlı, güçlü, kuvvetli bir kurt köpeği olmuş. Oğlan, bunu görünce şaşırmış:\n\n— Sen nereden çıktın, demiş.\n\nKöpek:\n\n— Sen iyi yürekli, zorluklardan yılmayan bir çocuksun. Altın Horoz’a ancak senin gibi biri kavuşur, demiş.\n\nOğlan, köpeğin yardımıyla zor yerlerden geçmiş, açıklık yerlere gelmiş. Burada da yiyecek torbasını açarak yemek yemeye başlamış. Sakladığı etin yarısını köpeğe vermiş. Kendisi de; “Belki biraz ferahlarım.” diye yeşil salatayı yemeye hazırlanmış. Tam o sırada tüyleri dökülmüş, kemikleri sayılan, topal bir at gelmiş.\n\nOğlana:\n\n— Kardeş, o yeşil ottan biraz bana verir misin? Aylardır karnıma böyle bir ot girmedi, böyle bir ot yemedim, demiş.\n\nOğlan, atı öyle görünce açlığını unutmuş. Salatayı da ona vermiş. Onun üstüne at, salatayı yer yemez beyaz kanatlı, pırıl pırıl tüylü bir at olmuş. Oğlan; “Bu nasıl iştir!” diye çok şaşırmış.\n\nAt, oğlana:\n\n— Sen çok iyi yürekli, yardımsever, sabırlı bir çocuksun. Sen Altın Horoz’u almaya giderken ben yardım edeceğim, demiş.\n\nSonra oğlana sivri sivri taşları olan bir yol göstermiş. Oğlan o yola da hiç düşünmeden girmiş. Düşe kalka yürümeye başlamış. At, oğlanı çok sevmiş. Ona:\n\n— Anlaşıldı! Sende bu sabır varken Altın Horoz’u alırsın. Ben buradayken sen kendini ziyan etme! Hadi, köpekle beraber üstüme bin, demiş.\n\nOğlan, atın dediğini yapmış. Vakit gece olduğu için at onu uzaktaki bir ışığa götürmüş. Işığı yanan kulübenin önünde onları indirmiş. Oğlan, kulübenin kapısını çalmış. Kapıyı ihtiyar, kambur, çirkin, ak saçlı bir kadın açmış. Oğlan, kadını görür görmez eğilip elini öpmüş.\n\nİhtiyar kadına:\n\n— Nineciğim, merhaba! Bana bu gece için yatacak bir yer verir misin, demiş.\n\nİhtiyar kadının yüzü gülmüş:\n\n— Buyur oğlum, gel! Köpeğine de atına da bir yer buluruz, demiş.\n\nHep beraber içeri girmişler. Oğlan yiyecek torbasını çıkartmış. Eti köpeğe, kalan salatayı ata, bir parça ekmeği de ihtiyar kadına vermiş.\n\nKadın, oğlana:\n\n— Oğul, sana ne kalıyor, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Bana da birkaç şeker var, o bana yeter. Siz yemenize bakın, üzülmeyin, demiş.\n\nKadıncağız hiç sesini çıkartmadan ekmeği yemiş. Yer yemez silkelenmiş; ayın on dördü gibi güzel, genç bir kız olmuş. Oğlan, kızı görünce çok şaşırmış.\n\nKız:\n\n— Ben Altın Horoz ülkesinin padişahının kızıyım. Babama düşmanlık eden bir büyücü beni bu hâle getirdi. Yıllardan beri pis bir cadı karısı olarak kaldım. Bu hâlime kimseler saygı gösterip elimi öpmedi. Hâlbuki, elimi öpen olsaydı kurtulacaktım. Senin iyi huylu olman beni kurtardı, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Ben Altın Horoz’u aramaya gidiyorum, demiş.\n\nKız da:\n\n— Babamın ülkesi buraya hayli uzaktır, demiş.\n\nSabah olmuş, yola çıkmak için hazırlanmışlar. O zaman at, üstüne binmelerini söylemiş. Atın üstüne binmişler.\n\nAt:\n\n— Gözünüzü kapatın, demiş.\n\nGözlerini kapatmışlar. Az sonra gözlerini açmışlar ki kızın ülkesine gelmişler. Kız, koşa koşa babasının yanına gitmiş; boynuna sarılmış, ellerinden öpmüş. Bunun üstüne babası kızına bunca zamandır nerede olduğunu sormuş. Kız da başından geçenleri ne var ne yok anlatmış.\n\nO zaman padişah, oğlanı dışardan çağırtmış:\n\n— Delikanlı, beni kızıma kavuşturdun. Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Senin sağlığını dilerim padişahım, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Benim sağlığımdan sana fayda yok oğul, ne dilersen dile, demiş.\n\nOğlan, o zamana kadar:\n\n— Padişahım, babam benden Altın Horoz’u istemişti. Bulabilirsem onu alıp götüreceğim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Oğlum, o çok zor bir iş… Altın Horoz’un bulunduğu yer çok yüksek bir tepedir. Oraya bir mağaradan geçilir. O mağarada yedi başlı bir canavar vardır. Altın Horoz’u almak için o yedi başlı canavarı öldürmen gerekir. Yalnız canavarın bir başını kesmelisin. Canavarı geçince de beş minare boyu duvarla karşılaşırsın. İşte Altın Horoz, bu duvarın üstündeki küçük bir düzlüktedir. Ona yaklaşabilmek için tam güneş doğarken o ötmeye başladığı sırada önüne bir avuç altın buğday serpmen gerekir. Horoz buğdayı yerken hemen onu tutup altından yapılmış bir torbaya koymalısın. Görüyorsun ya oğul, onu almak bir hayli zordur. Başka dileğin varsa onu söyle, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Padişahım, benim dileğim budur. Babam benden onu istedi. Bir kere de olsa uğraşacağım. Alabilirsem ne iyi! Babamın dileği yerine gelsin, demiş.\n\nO zaman padişah, adamlarına buyurmuş ki:\n\n— Bu delikanlıya Altın Horoz’un torbası ile bir avuç da altın buğday verin. Benim kılıcım ile iki torba da yiyecek hazırlayın, demiş.\n\nAdamlar, padişahın dediklerini hazırlamış, oğlana vermişler. Oğlan, köpeği ve atı da yanına almış, yola çıkmış. Birkaç gün sonra mağaraya varmışlar. Oğlan, padişahın dediklerini tek tek sabırla yerine getirmiş. Sonunda atı, köpeği, sabrı ve Allah’ın yardımıyla Altın Horoz’u almış.\n\nOğlan, padişahın sarayına geri dönmüş. Padişah ile kızı, oğlanı sağ salim görünce çok sevinmişler.\n\nOğlan, kıza:\n\n— Babama Altın Horoz’u götürüp verdikten sonra seni babandan isteyeceğim, demiş.\n\nAtına binmiş, köpeğini yanına almış, doğruca evine gelmiş. Annesi, babası oğullarını görünce göklere uçmuşlar.\n\nKüçük oğlana:\n\n— Oğlum, sen geldin de ağabeylerin nerede, diye sormuşlar.\n\nTam o sırada atla köpek dile gelmiş:\n\n— Onlar çok kötü idiler, çok da tembellik yaptılar. Size layık evlat değiller, diyerek başlarına gelenleri anlatmışlar.\n\nOğlan, Altın Horoz’u çatının en yüksek yerine yerleştirmiş. Ertesi gün güneş doğarken horoz ötmeye başlayınca şehirdeki herkes yatağından fırlayıp işlerinin başına gitmişler. Böylece orada yaşayanlar, çok çalışarak az zamanda zengin olmuşlar.\n\nOğlan da padişahın kızını istemiş, almış. Padişahın oğlu olmadığı için oğlanı o ülkeye padişah yapmış. Anne babasına da ayrı ayrı köşkler yaptırarak ihtiyarlık zamanlarında rahat etmelerini sağlamış. Oğlan, ağabeylerini affetmeleri için karısına, ata ve köpeğe rica etmiş. Oğlanı çok sevdikleri için onun dileğini yerine getirmişler. Ağabeyleri de eski hâllerine dönmüşler. Mutlu bir hayat yaşamaya başlamışlar.\n\nOnlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n* zor gücele: Çok zor\n\n* yeniden: Tekrar\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Altın Kirpikli Oğlan",
        "text": "&nbsp;\n\nALTIN KİRPİKLİ OĞLAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellâl, keçiler berber, pireler de bakkal iken, ben annemle babamın beşiklerini tıngır mıngır sallarken… Annem kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı… Kaç kaçmaz mısın… Sen olsan kaçmaz mısın… Gittim gittim… Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim… Konarak göçerek; arpa-buğday, lâle-sümbül biçerek altı ay bir güz gittim. Bir de arkama baktım ki, ne göreyim? Bir iğne boyu yol gitmişim. Oracıkta üç dükkân gördüm. İkisi harap, birinin kepengi yok. Kepengi olmayan dükkâna girdim. Orada üç silâh gördüm. İkisi kırık, birinin barutu yok. Barutu olmayanı aldım, ava çıktım. Dolaştım, dolaştım üç tavşan buldum. İkisi ölü, birinin canı yok. Cansız tavşanı vurdum. Gittim gittim gittim… Önüme üç dere çıktı. İkisi kurumuş, birinin suyu yok. Suyu olmayan derede tavşanı yıkadım. Orada üç tencere buldum. İkisi delik, birinin dibi yok. Dipsiz tencereye tavşanı koydum. Pişirdim pişirdim… Dittim dittim… Yedim yedim… Karnım doydu doydu… Ama hâlâ dudaklarımın yaptıklarımdan haberi yok…\n\nVaktiyle memleketin birinde bir kadın yaşarmış. Bu kadının bir kızı varmış. Bu kadın, kızını hiç kimseye göstermezmiş. Kız dünyadan habersiz, kimseleri tanımadan büyümüş.\n\nBir zaman sonra kadın, kızına ders versin diye, medreseden bir hoca tutmuş. Hoca her gün gelip kıza ders verirmiş. Bir gün ders yaparken, evin duvarının taşlarından bir tanesi yere düşmüş. O delikten içeriye ışık girmiş. Bu aydınlık kızın çok hoşuna gitmiş: “Tanrı, bana bir eğlence gönderdi.” diye düşünmüş.\n\nHocasına;\n\n-Hocam, içeriye giren bu aydınlık neyin nesidir, diye sormuş.\n\nO da;\n\n-Kızım, bu güneş ışığıdır, demiş.\n\nKızın merakı, bir türlü geçmemiş. Hocasına durmadan sorular sormuş, yeni yeni şeyler öğrenmiş.\n\nBir gün hoca kıza;\n\n-Kızım. Bana balmumu getir de sana adam heykeli yapayım, demiş.\n\nKız, hemen annesinin yanına gitmiş, balmumu istemiş. Annesi de kızına istediği balmumunu vermiş. Kız balmumunu almış, hocasına götürmüş.\n\nHoca günlerce uğraşmış, durmuş. Hoca heykeli yaparken kız da bin bir merakla hocasını seyretmiş. Sonunda hoca, bir adam heykeli yapmış. Heykele, bir çift de altın kirpik takmış, gitmiş.\n\nKız, bu heykeli o kadar sevmiş ki, her gece Allah’a bu heykele can vermesi için dua etmiş. Öyle çok yalvarmış ki, Allah, kızın duasını kabul etmiş, heykel canlanmış. Kız buna çok sevinmiş. O günden sonra Altın Kirpikli Oğlan’la gezmeye, dünyayı tanımaya başlamış.\n\nBirgün, kızın olduğu yere bir çerçi* gelmiş. Bu çerçi de kadınmış. Altın Kirpikli Oğlan’la kız da bu kadının yanına gelmişler. Onun getirdiği öte-beriye bakmışlar. Kadın oğlanın kirpiklerinin altın olduğunu fark etmiş. Allem etmiş kalem etmiş, oğlanı kaçırmış.\n\nOğlanın kaybolduğunu anlayan kız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Gide gide büyük bir şatoya varmış. Şatonun kapısını çalmış. Kapı açılmış, onu içeriye almışlar. Kızı ağırlamışlar, ikramlamışlar.\n\nBu şatoda yaşayan adamın da bir kızı varmış. Ama bu kız deli imiş. Adam, şatoya gelen kızları, deli kızının yanına gönderirmiş. Deli kız da babasının gönderdiği kızları öldürürmüş.\n\nAdam kıza;\n\n-Sıra sende! Benim kızımın yanına gideceksin, demiş.\n\nKız da;\n\n-Peki, demiş.\n\nKız, biraz sonra deli kızın odasına girmiş. Deli kız bunun üzerine saldırmış. Kız, uğraşa didine deli kızı zincire bağlamaya muvaffak olmuş. Fakat kızın gözüne dışardan bir ihtiyar adam ilişmiş. Adam kâğıda bir şeyler yazıp yazıp kazana atıyormuş. Kız, hemen çarşafları birbirine bağlamış, aşağıya sarkıtmış. Sonra da ona tutuna tutuna aşağıya inmiş. İhtiyar adamın yanına birden yaklaşmış:\n\n-Amca burada ne yapıyorsun, diye sormuş.\n\nO da;\n\n-Şu şatoda oturan adamın kızının devamlı olarak deli kalmasını sağlıyorum, demiş.\n\nKız;\n\n-Neden böyle yapıyorsun, yazık değil mi, demiş.\n\nİhtiyar adam;\n\n-O adam, kızını, benim oğluma vermedi. Ben de kızlarını deli ettim, demiş.\n\nKız hemen bir şeytanlık düşünmüş. Adamın arkasına dolanmış, onu kazanın içine itmiş. Adam bağıra bağıra orda ölmüş. Adam ölür ölmez, deli kız birden bire kendine gelmiş. “Artık aklı başına geldi!” diye annesi babası çok sevinmiş. Bu kıza çeşit çeşit hediyeler vermişler, günlerce misafir etmişler. Kız, sonunda şatodan ayrılmış. Yine yollara düşmüş.\n\nGiderken giderken uzaktan bir saray görünmüş. Kız, bu defa erkek kılığına girmiş, saraya varıp bir iş istemiş. Kıza bulaşık yıkama işi vermişler. Kız artık sarayda çalışıyormuş. Meğerse Altın Kirpikli Oğlan da o sarayda değil miymiş?\n\nÇerçici Kadın, oğlanı kaçırıp bu Padişah’a satmış. Padişah’ın kızı da bu oğlanı görür görmez âşık olmuş. Padişah da onları evlendirmeye karar vermiş.\n\nKız, bir gün şatodaki adamın hediye ettiği bir çift altın bileziği koluna takmış. Padişahın kızı, kızın kolundaki bilezikleri görmüş. Kızdan bilezikleri istemiş.\n\nKız da;\n\n-Veririm ama bir şartım var, demiş.\n\nO da;\n\n-Şartın nedir, söyle bakalım, demiş.\n\nKız;\n\n-Beni senin nişanlın olan Altın Kirpikli Oğlan’la görüştür, onunla konuşayım, demiş.\n\nPadişah’ın kızı kabul etmiş.\n\nKız, Altın Kirpikli Oğlan’la görüşmüş, konuşmuş. Oğlan kızı görünce onu ne kadar sevdiğini anlamış. O gece, beraberce saraydan kaçmışlar.\n\nSabah olunca padişahın kızı, oğlanı da kızı da görememiş. Meraklanmış her yeri arattırmış; fakat hiç bir yerde bulamamışlar. Padişah’ın kızı bunların kaçtığını anlamış.\n\nBiz gelelim kız ile oğlana…\n\nKızla Altın Kirpikli Oğlan, kaçıp kızın anasının evine gelmişler.\n\nOrada kırk gün kırk gece düğün dernek yapmışlar…\n\nYiyip içip muratlarına geçmişler…\n\nOnlar erdi muratlarına biz çıkalım kerevetlerine…\n\n&nbsp;\n\n\n* çerçi: köylerde çeşitli ürünler satan seyyar satıcı\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Ana Ali Kız",
        "text": "ANA ALİ KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi sevap, çok söylemesi günahmış. Develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir yerde bir köy varmış. Bu köyde iki kardeş yaşarmış.\n\nGel zaman, git zaman bu kardeşler evlenmişler. Büyük olanın beş oğlu, küçük olanın da beş kızı olmuş. Taş ufağı değil ya adam ufağı; bu çocuklar zaman geçtikçe büyümüşler.\n\nAradan bir zaman geçmiş, büyük kardeş zengin olmuş. Küçük kardeşin şansı pek yaver gitmemiş; o da fakir kalmış.\n\nBüyük kardeş, ne zaman küçüğü yanına gelse:\n\n— Hoş geldin kızlar babası, dermiş.\n\nKüçük kardeş de buna çok üzülürmüş. Bu laf günlerce içinden çıkmaz, üzgün üzgün dolaşırmış. Allah’ın kendisine bir erkek evlat vermediğine üzülür dururmuş. Sade kendi üzülse iyi! Ailedeki herkes bu duruma üzülürmüş.\n\nAdamın küçük kızı çok akıllıymış. Babasını sevindirmek için çareler arar dururmuş. Bir gün aklına bir şey gelmiş. Doğruca babasının yanına gelmiş. Ona:\n\n— Babacığım, niye bu kadar düşünüyorsun? Niye canını sıkıyorsun, kendini heder ediyorsun. Benim aklıma bir şey geldi. Git, emmime söyle, onun küçük oğluyla ticarete çıkayım. Kim kârlı dönerse onun babası övünsün, demiş.\n\nBabası, kızın teklifini yerinde bulmuş; çünkü kızına çok güveniyormuş. Kızını öpmüş, okşamış, sonra da büyük kardeşinin yanına gitmiş. Kızının dediklerini söylemiş. Büyük kardeşi, hem oğluna hem de zenginliğine güvenerek kabul etmiş. Gün kararlaştırmış, ayrılmışlar.\n\nDerken efendim, gün gelmiş, çatmış. Kız, yırtık pırtık bir torba bulmuş, içine azığını koymuş. Torbasını da değneğine takmış, emmisinin oğlunun yanına gelmiş. Haaa! Kızın bir de Sır Fino adında köpeği varmış. Bu, kızdan başkasına görünmez, olmadık işleri yapar, kızla insan gibi konuşurmuş.\n\nOğlanların babası ise oğlunun cebine kızıl bir altın lira, sırtına da halı bir heybe vermiş.\n\nEmmi oğlu ile kız yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler… Gide gide bir gölün kenarına varmışlar. Orada biraz mola vermişler, azıklarını çıkarıp yemişler. Oğlanın aklına kızıl lira gelmiş. Kıza poz satmak istemiş. Kızıl lirayı eline almış, “Hop!” aşağı, “Hop!” yukarı derken lirayı göle düşürmüş. Oğlan yana yakıla lirayı aramaya başlamış.\n\nKız:\n\n— Emmi oğlu, benim azığım bitti. Şurada bir köye varıp iş arayacağım. Haydi hoşça kal, demiş.\n\nKız, böyle dedikten sonra oğlanın yanından ayrılmış, köye doğru yola çıkmış. Köye girmeden önce kılığını, kıyafetini değiştirmiş; erkek kılığına girmiş. Köye gelince orada burada dolaşmaya, gezmeye başlamış.\n\nDerken bir demirciye gitmiş, iş istemiş:\n\n— Anam, babam öldü, ortada kaldım, hiç kimsem de yok! Bana bir iş ver, demiş.\n\nDemirci buna acımış, yanına almış. Kız, kendini “Ali” diye tanıtmış. Adı olmuş Ali. Gel Ali, git Ali…\n\nNeyse, bu burada epey çalışmış, para biriktirmiş. Meğer efendim, o ülkenin padişahının bir oğlu varmış. Bu oğlan da demircinin yanına sık sık gelir, gidermiş.\n\nYine bir gün demircinin yanına gelmiş. Bakmış ki kız gibi bir oğlan var.\n\nDemirciye:\n\n— Bu senin çırağın mı, diye sormuş.\n\nDemirci de:\n\n— Evet, yeni işe aldım, demiş.\n\nŞehzade:\n\n— Senin bu çırak hiç erkeğe benzemiyor, sakın erkek kılığına girmiş bir kız olmasın, demiş.\n\nDemirci:\n\n— Hayır şehzadem. Bu gariban bir erkek… Adı da Ali! Anası, babası ölmüş, ortada kalmış. Yanıma geldi, iş istedi. Ben de acıdım, işe aldım. Ama aldığı parayı hak ediyor. Çok dürüst biri, demiş.\n\nFakat şehzade buna inanmamış. Gel zaman, git zaman Ali’yle arkadaşlık kurmuş. Ali’nin güzelliği şehzadeyi büyülemiş. İstemeden de olsa Ali’ye âşık olmuş. Yemeden, içmeden kesilmiş, gezen bir ölü hâline gelmiş. Anası onun bu hâline pek üzülmüş. Yanına çağırmış, derdini sormuş. O da anlatmış.\n\nAnası:\n\n— Oğlum, anlattığına göre Ali, erkek… Ona nasıl âşık olursun, demiş.\n\nO zaman şehzade:\n\nElâ gözü kız gözü\n\nYaktı yandırdı bizi\n\nKolu bilezik, parmağı yüzük izi\n\nAna Ali kız! Ana Ali kız!..\n\nBunu duyan anası derin düşünceye dalmış. Bir zaman sonra oğluna:\n\n— Gözümün karası, ciğerimin yarası oğul! Ali’yi al, İnci Dağı’na götür! Eğer kız ise ordaki incilere sarılır. Yok eğer oğlansa kılıçlara, silahlara sarılır. Böylece sen de kim olduğunu öğrenirsin, demiş.\n\nŞehzade hemen atına atlamış, atı köye sürmüş.\n\nBiz haberi verelim Ali’den…\n\nHani kızın bir Sır Fino’su vardı ya… İşte o fino, şehzadeyle anası arasında geçen konuşmaları duymuş, kıza söylemiş.\n\nKıza demiş ki:\n\n— Şehzadeyle beraber İnci Dağı’na gideceksiniz. Oraya gittiğin zaman oradaki kılıçlardan, kalkanlardan al! Sakın ha incilere elini uzatma! Ben sana öyle bir çarık yaparım ki beğendiğin incilerin üstüne bastığın zaman o onları toplar, bir sürü incin olur.\n\nNeyse, uzatmayalım. Şehzade gelmiş, Ali’yi almış. Beraber İnci Dağı’na gitmişler. Kız, Sır Fino’nun dediklerini hatırlamış; incilere dönüp bakmamış bile… Ama beğendiği incilerin üstüne bastıkça sihirli çarık incileri toplamış.\n\nŞehzade, Ali’nin kız olup olmadığını anlamak için:\n\n— Ali bak, burada ne güzel inciler var. İstediğin kadar topla, hepsi senin olsun, demiş.\n\nAli de:\n\n— Şehzadem, ben bir erkeğim. İncileri toplayım da ne yapayım? Onlar ancak kızlara yakışır. Bak, bu tarafta ne güzel kılıçlar var. Bize bunlar yaraşır, demiş.\n\nAli’nin dedikleri şehzadeyi hayâl kırıklığına uğratmış. Sanki gündüzü gece olmuş. Olup biteni anasına anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Fakat belki işe yarar diye Ali’nin dişlerinin arasına bir tane inci yerleştirmiş. Sonra da doğruca anasının yanına gitmiş, olanları anlatmış.\n\nAnası:\n\n— Oğlum, sen de gördün ki Ali erkek. Eğer kız olsaydı incileri alırdı. İmkânı yok, hiçbir kız o incilerden almadan edemezdi. Hiç değilse birkaç tane alırdı, demiş.\n\nŞehzadenin umutları boşa çıkmış, gönlü yine perperişan olmuş. Günden güne zayıflamış.\n\nAnasını ne zaman görse:\n\nElâ gözü kız gözü\n\nYaktı yandırdı bizi\n\nKolu bilezik, parmağı yüzük izi\n\nAna Ali kız! Ana Ali kız!..\n\ndermiş. Hanım sultan, oğlunun bu durumuna çok üzülmüş. Aklına bir çare daha gelmiş.\n\nŞehzade’ye:\n\n— Bak oğlum, Ali’yi bu sefer de güller bahçesine götür! Güllerden bir yatak yapın, üstüne yatın! Eğer Ali kız ise güller solar, erkekse solmaz. Sen de merakından kurtarırsın, demiş.\n\nŞehzade bir kere daha umutlanmış. Ali’nin yanına gelmek için yola koyulmuş.\n\nBiz gelelim Ali’ye…\n\nİnci Dağı’ndan döndükten sonra, Sır Fino kızın çarığındaki incileri tek tek toplamış, çuvallara koymuş. Öyle çok inci varmış ki bu çuvalları ancak bir deve kervanı taşıyabilirmiş.\n\nBu arada Sır Fino, Ali’ye sabahleyin şehzade ile anası arasında geçen konuşmaları anlatmış. Arkasından da Ali’ye:\n\n— Beraber güller bahçesine gidin! Güllerden bir yatak yapın, yatın! Ben sana yattığın yerin yanındaki ırmaktan taze güller getiririm. Sen buruşan, solan gülleri at, yerine benim getirdiğim taze gülleri koy! Üzerinde de birkaç kere yuvarlan! Sonra da şehzadeyi uyandır, demiş.\n\nErtesi gün, şehzade köye gelmiş. Ali’yi alıp güller bahçesine götürmüş. Önce bahçeyi gezdirmiş. Derken akşam olmuş. Kendilerine güllerden bir yatak yapmış, üzerine uzanmışlar. Sabaha kadar burada yatmışlar. Sabah olunca Ali uyanmış, bakmış ki kendinin yattığı yerdeki güller solmuş. Hemen ırmağa bakmış. Irmağın yüzünde taze güllerin geldiğini görmüş. Taze gülleri toplamış, solan gülleri kaldırıp ırmağa atmış. Irmak bu gülleri almış, götürmüş. Bunların yerine Sır Fino’nun gönderdiği taze gülleri koymuş, yalandan üzerinde yuvarlanmış; bir sağa, bir sola… Güller hafifçe ezilmiş, sanki üzerinde yatılmış gibi olmuş.\n\nKız, ondan sonra şehzadeye:\n\n— Kalk şehzadem, sabah oldu, demiş.\n\nŞehzade, uyanır uyanmaz kızın yattığı yere bakmış. Bakmış ki güller kendi yattığı yerdeki güllerden daha taze durmuyor mu? Yine içi yanmış, belli etmemiş. Bahçeyi biraz daha gezdikten sonra ayrılmışlar. Ali, demirci dükkânına, şehzade de saraya dönmüş.\n\nAli, akşam olunca Sır Fino’yla dertleşmiş. Şehzadeye âşık olduğunu; fakat babasına verdiği söz yüzünden köye döneceğini söylemiş. Köylerine dönmeye karar vermişler. Hemen hazırlıkları başlamışlar.\n\nAli:\n\n— Bir de şehzadeye gidip “Allah’a ısmarladık” diyeyim, demiş.\n\nDoğruca saraya gitmiş. Vedalaşmadan önce şehzade, Ali’ye birkaç deve yükü inci vermiş. Ali, tam ayrılacakları sırada şehzadenin ayakkabısına bir kâğıt koymuş.\n\nKağıtta şunlar yazılıymış:\n\nBeyoğlu’nun beyliğine\n\nGül soktum terliğine\n\nKız geldim kız gidiyom\n\nVay senin erliğine\n\nNeyse efendim… Ali köye dönmüş, demirciyle de vedalaşmış, Sır Fino ile kendi köylerine doğru yola çıkmışlar. Sır Fino, Ali’ye:\n\n— Ali, sen yırtık torbanı al, tek başına dön! Ben de senin arkandan inci yüklü develerle gelirim, demiş.\n\nAli, kılık kıyafetini değişmiş, eski elbiselerini giymiş. Azık torbasını da değneğinin ucuna takmış, yola düşmüş. Gide gide gölün kenarına gelmiş. Bakmış ki emmi oğlu hâlâ gölü karıştırıyor. O, gölde kızıl lirasını ararken gölden çıkan yılanlar oğlanın halı heybesine dolmuş. Kız, bunları görmüş; fakat hiç ses çıkarmamış.\n\nEmmi oğluna:\n\n— Boş ver be emmi oğlu! Ben de bir şey kazanamadım. Artık köyümüze dönelim. Hiç kız çocuğuna iş verirler mi? Köye dönünce beni kız başıma gurbete gönderen anamın, babamın burnundun getireceğim, demiş.\n\nOğlan, kızın sözlerine kanmış. Lirayı aramaktan vazgeçmiş, beraber yola düşmüşler. Kızla oğlan önde, Sır Fino da inci yüklü develerle arkadan geliyormuş.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, derken köylerine varmışlar.\n\nBunlar daha köye dönmeden, köylüler geleceklerini haber almışlar. Bunları davul zurnayla karşılamışlar. Kızla oğlan meydanın orta yerinde durmuşlar. Oğlan kârını göstermek için heybesini dökmüş. Dökünce yılanlar, çıyanlar düşmüş, ortalığa yayılmış. Herkes bir tarafa kaçmış. Biraz sonra ortalık sakinlemiş, herkes olduğu yerden çıkmış. Kızın kârını merak ediyorlarmış. Tam o sırada köyün girişinde bir deve kervanı görünmüş. Kervan gelmiş, kızın babasının evinin önünde durmuş. Çuvallarla incileri gören köylülerin ağzı bir karış açık kalkmış. Buna dayanamayan oğlanlar babasının kalbi durmuş. Beş erkek kardeş de babalarını toprağa verip köyden ayrılmışlar.\n\nKızlar babası, artık bir oğlu olmadığı için üzülmüyormuş. Kızın getirdiği incilerle güzel bir saray yaptırmış. Köydeki fakir fukaraya yardım etmiş. Herkesin sevdiği, saydığı biri olmuş.\n\nEfendim lâfı uzatmayalım, tadında bırakıp şehzadeye dönelim…\n\nŞehzade, sabah kalkmış. Ayakkabının içindeki kâğıdı görünce hemen almış, okumuş.\n\nBeyoğlu’nun beyliğine\n\nGül soktum terliğine\n\nKız geldim kız gidiyom\n\nVay senin erliğine\n\nBunu okuyan şehzade, beyninden vurulmuşa dönmüş. Ne sevinebilmiş, ne üzülebilmiş. Doğruca hanım sultanın yanına gitmiş. Kâğıtta yazanları ona okumuş.\n\nSonra da anasına:\n\nElâ gözü kız gözü\n\nYaktı yandırdı bizi\n\nKolu bilezik, parmağı yüzük izi\n\nDemedim mi ana Ali kız…\n\ndemiş. Ana-oğul baş başa günlerce düşünmüşler. Oğlan günden güne erimiş, akmış. O sırada anasının aklına bir fikir gelmiş.\n\nŞehzadeye:\n\n— Oğlum. Sen bana, İnci Dağı’na gittiğiniz zaman; “Hiç inci almadı. Ben de onun dişine zorla bir inci koymasını kabul ettirdim.” demiştin, değil mi?\n\n— Evet, demiştim.\n\n— Şimdi sen peşine yirmi, otuz deve yükü inci al. “Her gülen güzele bin avuç inci!..” diye bağır, bütün ülkeyi dolaş. Ali’yi dişindeki inciden tanırsın. O zaman babasından kızı ister, alır, gelirsin, demiş.\n\nŞehzade, anasının dediklerini yapmış. Yirmi, otuz deve yükü inciyle yola düşmüş. Gittiği her yerde; “Her gülen güzele bir avuç inci!..” diye bağırmış.\n\nBiz haberi verelim kızdan…\n\nKız, çok güzel olduğu için kapılarından dünür eksik olmuyormuş. Ne beyler, ne paşalar gelmiş; ama kızın gönlü şehzadede olduğu için kimseleri kabul etmemiş. Kız istemediği için babası da kimseye vermiyormuş.\n\nGünlerden bir gün, şehzadenin yolu bu köye uğramış. “Her gülen güzele bir avuç inci!.. Her gülen güzele bir avuç inci!..” diye bağırırken kızın hizmetçileri bunu duymuş. Koşa koşa gelmiş, kıza haber vermişler:\n\n— Siz de gülün de bir avuç inci de biz alalım, demişler.\n\nKız, hizmetçileri kırmamış. Pencereye çıkmış, kervanın gelmesini beklemiş.\n\nNihayet kervan gelmiş, evin önünde durmuş. “Her gülen güzele bir avuç inci!..” diye bağıran şehzadeyi kıyafet değiştirdiği için tanıyamamış. Kız, gülmüş. Bunu gören şehzadenin yüreği yerinden oynamış. Hemen atından inmiş, kızın yanına gitmiş. Kız, şehzadeyi yakından görünce boynuna atılmış, hasretle sarılmışlar.\n\nŞehzade, hemen kızın babasının yanına çıkmış.\n\n— Ben bu ülkenin padişahının oğluyum. Allah’ın emri, peygamberim kavli ile kızını senden istemeye geldim, demiş.\n\nBabası kızına sormuş,&nbsp;şehzadeye dönmüş:\n\n— Peki, demiş.\n\nŞehzade, inci yüklü develeri kızın babasına düğün hediyesi olarak vermiş.\n\nBunlar kırk gün, kırk gece toy düğün yapıp evlenmişler.\n\nOnlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Apak Bacı",
        "text": "APAK BACI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Eski zaman içinde bir aile yaşarmış. Bu aile, küçük bir bahçe içinde, küçük bir kulübede yaşarmış. Anne, baba ile bir kız, bir de oğlan, tam dört kişilermiş. Mutlu mesut yaşarken birdenbire anneleri ölmüş. Annenin ölümü üstüne ailenin düzeni bozulmuş. Çocuklar, babaları ile kalmışlar.\n\nAradan bir zaman geçince babaları; “Bu böyle olmayacak, evlenmem lazım.” diye düşünerek evlenmiş. Kız da oğlan da buna çok sevinmişler. Üvey anne, ilk zamanlar çocuklara ses çıkarmamış. Çocuklar da onun sözünden hiç dışarı çıkmıyorlarmış.\n\nGünler, ayları kovalamış. Üvey annenin kötülükleri birer birer çıkmaya başlamış. Çocukları sokakta bırakıyor, yiyecek filan vermiyormuş.\n\nÜvey anne, bir gün kocasına söyleyeceklerini söylemiş; içinin ağusunu* dökmüş. Adam, karısının söylediklerine şaşırmış, kalmış. Durumu anlamış, ama sesini çıkaramamış. Bu iki kardeş artık üvey anneden çok korkuyorlarmış.\n\nBir gün üvey anne evde yalnız başına otururken kendi kendine; “Artık bu çocuklardan bıktım, usandım. Fırını yakayım da ikisini de içine atayım. Onları ancak böyle ortadan kaldırabilirim.” diye söylenmiş. Çocuklar, annelerinin böyle dediğini duyunca evden kaçmışlar. Korkudan tir tir titriyorlarmış. Birbirlerine:\n\n— Acaba ne yapsak, diye sormuşlar.\n\nO sırada topraktan bir ses gelmiş. Çocukların ikisi birden bu sesi dinlemeye başlamışlar.\n\n— Kaçın yavrularım, kaçın! Hiç durmadan kaçın! Yanınıza sarı tarak, kara fırça, bir de kuru sabun alın. Eğer sizi arkanızdan kovalarsa ona önce sarı tarak atın; sonra kara fırçayı, en sona da kuru sabunu savurun! Bunlar sizi onun kötülüklerinden koruyacak, saklayacak, kurtaracaktır. Sakın eve dönmeyin, diyormuş.\n\nÇocuklar, bu sesten sonra dağın yolunu tutmuşlar. Derken akşam olmuş; çocuklar hâlâ eve dönmemişler... Bunlar gitmişler, gitmişler; evden iyice uzaklaşmışlar.\n\nMeğerse üvey anneleri, paralı adamlar tutup bunların peşine yollamış. Adamlar, çocukları tam yakalayacakları zaman sarı tarağı adamlara doğru savurmuşlar. Tarağı atar atmaz birden ortalık karışmış. Tarak orayı ucu bucağı görünmeyen dikenli bir yer hâline getirmiş. Adamlar bu dikenlerin arasından geçememişler, ama akıllarına kadının verdiği para gelince mecbur yollarına devam etmişler. Her tarafı kanlar içinde kalmış, yine de o dikenlerin içinden geçmişler.\n\nYine çocukların peşine düşmüşler. Biraz sonra iki kardeş bakmışlar ki adamlar yine peşlerinde. Daha hızlı koşmaya başlamışlar, ama nafile... Bu sefer de onlara doğru kara fırçayı fırlatmışlar. Fırça, toprağa değer değmez olanlar olmuş. Yeller esmiş, ortalık toz dumana boğulmuş, her yer yılanla çıyanla dolmuş.\n\nAdamlar çok yorulmuşlar, ama yine de aldıkları paranın hatrına çocukları kovalamaya devam etmişler. Çocukların ümidi iyice kırılmış. Son bir çare olarak oradaki ağacın birine çıkmışlar, ellerindeki sabunu adamların üstüne doğru fırlatmışlar. O sırada her yer su olmuş, deniz olmuş. Adamların bir kısmı boğularak ölmüş. Az sonra sular daha çoğalmış, kalan adamlar da boğulmuş, ölmüşler.\n\nİki kardeş derinden bir “Ohh!” çekmişler, bulundukları yere oturmuşlar. Çok yoruldukları için az sonra uykuya dalmışlar. Gözlerini açtıklarında bir de bakmışlar ki güllük gülistanlık bir yerdeler. Etraflarında güzel sesli kuşlar ötüyor, sular çağıldıyor, çağlayanların sesi yankı yapıyormuş.\n\nTam o sırada bir ses duymuşlar:\n\n— Ey iki kardeş, benim kim olduğumu sakın sormayın! Kimsem kimim! Ben size ad koymaya geldim. Birinizin adı Apak Bacı, öbürünüzün ise Apak Oğlan olsun!..\n\nBunlar hepten şaşırmışlar. Ne yapacaklarını düşünürken çok da susamışlar.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler… Gide gide güzel bir dereye rastlamışlar. Apak Bacı, suya dikkatlice bakmış, sonra da kardeşine:\n\n— Bu su tılsımlı, sakın içme! Çünkü içersen geyik olursun, demiş.\n\nO öyle diyedursun, bakmış ki yanında bir geyik var, kardeşi de ortalarda görünmüyor! Apak Bacı, kardeşinin geyik olduğunu anlamış. Ağlamaya, sızlamaya başlamış. Geyik oğlan, ablasının yanından uzaklaşmış. Gündüzleri dağda, bayırda dolaşır, geceleri gelip ablasının yanında yatarmış.\n\nBunlar böyle yaşayadursun, bir gün bir delikanlı bunların bulunduğu yere gelmiş. Meğer bu delikanlı padişahın oğluymuş. Adı da Dereoğlu imiş. Apak Bacı, delikanlıyı görünce eli ayağına dolaşmış. Hemen kardeşine değmiş, değince de oğlanın yanından kaybolmuş. Dereoğlu, kızın birdenbire kaybolduğunu görünce şaşırmış. Bir bakmış, iki bakmış… Bakmış ki ortalıklarda kimse yok, o da ülkesine geri dönmüş.\n\nErtesi gün Dereoğlu, yine aynı yere gelmiş. Apak Bacı, yine kardeşine değmiş, oğlanın yanından kaybolmuş.\n\nDereoğlu, bu yaşadıklarına bir anlam verememiş. Bütün gün düşünmüş, durmuş. Akşam yemeğini yedikten sonra odasına gitmiş, yatmış. Rüyasında bir derviş; “Tasalanma, şimdi sana bir yol öğreteceğim. Ormana giderken bahçenizin güllerinden alacaksın! Kız, geyiğin başına elini sürmeden kızın eline gülün dikenini batıracaksın!” demiş, sonra da kaybolmuş.\n\nDereoğlu, tan yeri ağarırken bahçeye inmiş; bir gül koparmış, ormanın yolunu tutmuş.\n\nApak Bacı’nın tatlı sesini duyunca:\n\n— Apak Bacı! Apak Bacı, diye seslenmiş.\n\nKız da:\n\n— Buyur Dereoğlu, diye cevap vermiş.\n\n— Dışarı çık, sana bir şey diyeceğim, demiş o da.\n\nApak Bacı dışarı çıkar çıkmaz dikeni eline batırmış. Kız, geyiğin başını okşamış, ama kaybolmamış. Dereoğlu, kızı atına atmış, ülkesine getirmiş. Dereoğlu’nun evleneceğini herkese duyurmuşlar, ama Apak Bacı, kardeşinin hâlâ geyik olarak kaldığına üzülüyormuş.\n\nNeyse, sonunda kırk gün, kırk gece düğün olmuş, mutlu bir yuva kurmuşlar.\n\nGeyik oğlan da bahçede durur, ablasının yanına gelir, konuşurmuş.\n\nGel zaman, git zaman, yıllar geçmiş. Ülkede istilalar, savaşlar çıkmış. Dereoğlu, savaşa gitmiş.\n\nApak Bacı, yanındaki Arap bacıyla dertleşiyormuş, ama Arap bacı, Apak Bacı’yı hiç istemiyormuş. Bir gün Apak Bacı havuz başında otururken Arap bacı bunu itelemiş, havuza düşürmüş. Kendi de Apak Bacı’nın yerine geçmiş.\n\nGün gelmiş, ülkede barış olmuş, Dereoğlu da geri dönmüş. Dönünce büyük bir üzüntü yaşamış. Çünkü karısını çok değişmiş görmüş, ama yapacak bir şeyi de yokmuş. Karısının bu hâline alışarak onun isteklerini yerine getirmeye çalışıyormuş.\n\nBir gün karısının canı bahçedeki geyiği yemek istemiş.\n\nDereoğlu’na:\n\n— Benim canım bahçedeki geyiği yemek istiyor. Onu kes de yiyelim, demiş.\n\nDereoğlu, bunu duyunca çok şaşırmış; “Allah Allah! Bu nasıl iş? O geyik onun kardeşi! Ona nasıl kıyıp da kestiriyor? Ben bu işi anlamadım. Dur bakalım, bunda bir iş vardır.” diye düşünmüş. Ama karısının isteğini yerine getirmemiş. Kesmeyle ilgili de bir şey söylememiş.\n\nDereoğlu’nun karısı her gün geyiğin kesilmesini istiyormuş. Dereoğlu da bir gün adamlarını çağırtmış:\n\n— Bahçedeki geyiği kesin, etini de kızartın! Hanımın buyruğu, demiş.\n\nGeyik, bunları duyunca şaşırmış. Doğruca havuzun başına gelmiş.\n\nOrada:\n\nAk bacı, Apak Bacı\n\nNerde başının tacı\n\nArap kızı yiyecek\n\nOh ne tatlı diyecek\n\nGeliver bacım geliver\n\nGülüver bacım gülüver\n\ndiye seslenmiş.Havuzdan bir ses de:\n\nKardeş kardeş, can kardeş\n\nAlnı ak geyik kardeş\n\nAltın nalınım* ayakta\n\nGümüş havlum üstümde\n\nYerim havuzun altı\n\nÇıkamam derinlerden\n\nKaç kurtul oralardan…\n\ndiye cevap vermiş.\n\nO sırada Dereoğlu’nun adamları bütün bu olanları görmüşler. Koşarak gidip Dereoğlu’na haber vermişler. Dereoğlu, anlayacağını anlamış.\n\nAdamlarına:\n\n— Hele geyiği kesmeyin; üç beş gün ara verin, demiş.\n\nErtesi gün, ülkede ne kadar balıkçı varsa çağırtıp:\n\n— Bu havuzun dibini didik didik arayacaksınız. Elinize ne gelirse çıkaracaksınız, diye emir vermiş.\n\nDerken bütün balıkçılar durup dinlenmeden havuzun dibini elek felek etmişler. Ama kocaman bir balıktan başka bir şey bulamamışlar. Balığı çıkarmış, bir kenara koymuşlar.\n\nNe yapacaklarını düşünüp dururken biri demiş ki:\n\n— Gelin, şu balığın karnını yarıp bir bakalım!\n\nBalığın karnını yarmışlar. İçinden ay gibi parlak Apak Bacı çıkmış. Eskisinden daha güzel, daha da güzelmiş. Apak Bacı dışarı çıkınca tılsım bozulmuş. İki kardeş, insan olmuşlar, sevinç içinde birbirlerine kavuşmuşlar.\n\nDurumu bilen Dereoğlu, Arap Bacı’yı öldürtmüş. Tekrar düğün dernek yapmışlar. Bunlar, mutlu şekilde uzun seneler yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* ağu: Zehir.\n\n* nalın: Genellikle hamam vb. ıslak tabanlı yerlerde kullanılan, yüksek ökçeli, ağaçtan yapılmış bir tür ayak giysisi, takunya.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Balıkçı Hasan",
        "text": "BALIKÇI HASAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çok imiş…\n\nZaman zaman içinde,\n\nKalbur saman içinde…\n\nDeve tellâl iken,\n\nHatır natır iken,\n\nBen on beş yaşında bir delikanlıydım.\n\nHamamcının tası yok,\n\nKülhancının baltası yok.\n\nKarnımın açlığı var dünden;\n\nDünden değil, ileriki günden.\n\nBir somun yaptırdım, bir tekne undan;\n\nGene yedim karnım doymadı.\n\nHey handalı handalı!\n\nDış kapının mandalı,\n\nMinareden kalın mumbarı,\n\nYedim gene karnım doymadı…\n\nZaman-ı evvelde fakir bir balıkçı yaşarmış. Çok fakir olduğu için günde bir parça balık tutar, satarmış. Ancak yavan ekmekle geçimlerini sağlarmış. Bu balıkçının yedi tane de oğlu varmış. En büyüğü on üç on dört yaşındaymış. Adı da Mehmet’miş.\n\nBalıkçı bir gün karısına:\n\n— Kadın, bugün yaz. Yarın kış olursa bu yavan ekmeği de bulamayız. Hele bir de hasta olursam hak getire… Sen kıyıdan köşeden çal çaput topla da tora* benzer bir şey yap! Mehmet’i de beraber götüreyim. Biraz da o tutarsa hiç olmazsa onun tuttuğunu satar, bir kenara bırakırız. Dar günümüzde ekmek parasını olsun, tedarik ederiz, demiş.\n\nBöyle deyince kadın, tora benzer bir şeyler hazırlamış, kocasına vermiş. Balıkçı Hasan, oğluyla beraber her zaman balık tuttuğu yere varmış. Kendi bir yere, oğlu da yakınında bir yere oturmuş, balık tutmaya başlamışlar. Beklemişler… Beklemişler… Oğlan, babasına sormuş:\n\n— Baba düştü mü, demiş.\n\nBabası da:\n\n— Yok, düşmedi, demiş.\n\nBiraz sonra da babası oğluna:\n\n— Mehmet, düştü mü, diye sormuş.\n\nMehmet de:\n\n— Yok, demiş.\n\nBalıkçı Hasan o sırada:\n\n— Aman Mehmet, yetiş! Bu senin talihin olmalı… Yetiş, balık toru yırtıyor, diye bağırmış.\n\nMehmet koşarak babasının yanına varmış. Bir de ne görsün? Balık sanki bir canavar gibi büyük. Güç kuvvet yetecek gibi değil. Baba, oğul zor güç balığı sudan kıyıya çıkarmışlar. Şimdi balıkçı Hasan’ın keyfine diyecek yokmuş.\n\nBalıkçı Hasan:\n\n— Mehmet, buna gücümüz yetmez. Sen git, bizim Ali Ağa’nın eşeğini, hurcunu* al! Dönüşte de satırı getir de şunu parçalayalım, hurca doldurup eve götürelim, demiş.\n\nMehmet, elli metre kadar gitmiş. Balıkçı Hasan arkasından:\n\n— Mehmet, oğul gel! Gel! Sana çocuksun diye vermez. Ben gideyim, getireyim. Sen burada balığın başında bekle, dur, demiş.\n\nMehmet, balığın yanına gelmiş, babası da seğirterek* gitmiş. Ali Ağa’dan eşeği, hurcu almış. Evden de satırı almış, yola koyulmuş. Bir yandan yürüyor, bir yandan da yayla manisi söyleyerek geliyormuş.\n\nMehmet, balığın ölmesini beklerken bakmış ki balık ağzını açıp açıp yumuyormuş. Balık bu, tabii ağzını açıp yumacak… Mehmet, demiş ki:\n\n— Bu balık bana “Beni bırak.” diye yalvarıyor. Fakat bırakırsam babam bana kızar. Yok, ben bırakmam, demiş.\n\nBalığın başından ayrılmış. Böylece üç kere gitmiş, gelmiş. Üçüncü geldiğinde gayr-i ihtiyari:\n\n— Balık, her ne olursa olsun seni bırakacağım, demiş.\n\nBir taraftan balık, bir taraftan Mehmet çabalamışlar. Derken Mehmet, balığı suya bırakmış.\n\nBalık yüzerek gitmekte olsun, Balıkçı Hasan da o keyifle eşeğe binmiş, yayla manisi söyleyerek gelmiş. Ne görsün? Mehmet sağa sola gidip geliyormuş. O koskoca canavar gibi balık da gözükmüyormuş.\n\nBalıkçı Hasan, oğluna seslenmiş:\n\n— Mehmet, balık n’oldu?\n\nMehmet de:\n\n— Ah baba ah, sorma! Balık, bana o kadar çok yalvardı ki ben de suya bıraktım, gitti, demiş.\n\nBalıkçı Hasan çok sinirlenmiş:\n\n— Vayy! Elli senedir zor güç elime geçirdiğim bir balığı sen nasıl suya verirsin? Defol git! Evime de gelme, demiş.\n\nOğlunu bir güzel dövmüş, kendi de eşeğe binmiş, eve dönmüş. Evde karısı kütük, çul çuval hazır etmiş, beklemekteyken onun da sevinci hayâle dönmüş.\n\nBalıkçı Hasan pür hiddet:\n\n— Senin de oğlunun da, demiş, karısını da dövmüş.\n\nKarısı olup biteni anlamamış. Balıkçı Hasan, karısına:\n\n— Oğlun balığı suya bırakmış. Ben de onu bir güzel dövdüm. Sonra da “Bir daha eve barka gelme!” dedim, demiş.\n\nKarı koca evde bir miktar kavga ettikten sonra yine eskisi gibi balık tutup geçinmeye başlamışlar.\n\nBiz gelelim Mehmet’e… Mehmet, babasından sopayı yedikten sonra kendi kendine:\n\n— Ben de bari İstanbul’a gideyim, demiş, yola düşmüş. Bir düz ovada giderken bir yandan da balığı attığı ırmağa bakıyormuş. Arkasından bir ses duymuş:\n\n— Mehmet, eğlen* de beraber gidelim, demiş.\n\nArkasından kendinden birkaç yaş büyük bir genç geliyormuş.\n\nAdam:\n\n— Mehmet, benimle arkadaş olur musun? Nereye gidiyorsan beraber gidelim, demiş.\n\nMehmet:\n\n— Senin adın ne, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Ahmet. Ben de bir iş bulmak için İstanbul’a gidiyorum. Seninle arkadaş ya da kardeş olalım. İstanbul’da çalışalım. Ben senden büyük olduğum için senin büyük kardeşin, sen de benim küçük kardeşim ol! Babamızın, anamızın adlarını sorarlarsa senin ananın, babanın adlarını söyleyelim, demiş.\n\nBeraberce yola düşmüşler. Günlerden bir gün İstanbul’a yaklaşmışlar. Büyük bir köprünün başında oturmuş, karınlarını doyurmuşlar.\n\nAhmet demiş ki:\n\n— Bak Mehmet, Biz kardeş olduk. İstanbul’da çalıştığımız müddetçe ne bulursak ortak. Mal da bulursak ortak, can da bulursak ortak. Her şeyi bu köprünün başında yarı yarıya bölüşeceğiz. Yarısı senin olacak, yarısı benim olacak, demiş.\n\nNeyse… İstanbul’a girmişler. Orada burada gezerken yolları padişahın sarayının önüne gelmiş. O sırada hükümdar da pencereden dışarıyı seyredermiş. Ahmet ile Mehmet’in garip garip gezdiklerini görmüş. Hizmetçilerden birini çağırtmış:\n\n— Gidin, şunları bana getirin, demiş.\n\nİkisi de huzura çıkmışlar. Kardeş olduklarını, İstanbul’a çalışmaya geldiklerini söylemişler. Padişah, Ahmet’i kapıcı, Mehmet’i de kahveci olarak işe almış. Bunlar bu şekilde bir müddet geçinmişler.\n\nAhmet bir gün padişahın huzuruna çıkmış:\n\n— Padişahım, şu denizin ortasında bir ufak kulübe var. Bu binada akşamları ışık yanıyor. Demek ki bu kulübede biri var. Acaba bu kimdir, demiş.\n\nPadişah da:\n\n— Ahmet, bu bir sırdır. Bana bir daha sorma, boynunu vurdururum, demiş.\n\nBir müddet geçtikten sonra Ahmet, padişahın yine iyi bir zamanında:\n\n— Padişahım, bu sırrı bana söyle, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Bir daha tekerrür etmesin, demiş.\n\nAhmet bir süre sabretmiş. Daha fazla dayanamamış. Bir eline bir top kefen, öbür eline de bir bıçak almış. Padişahın huzuruna çıkmış.\n\nDemiş ki:\n\n— Devletlim, işte kefen, işte bıçak! Al, boynumu vur; ama bu sırrı bana söyle, demiş.\n\nPadişah bu sefer:\n\n— Oğlum, bu kulübede benim bir kızım var. Ne söyler ne de güler… Eğer ki her kim onu konuşturur, söyletir, güldürürse kızımı ona vereceğim. Eğer gider de söyletmez, güldürmezse boynunu vurdururum, yani öldürürüm. Mademki bu işe sen de zor edersin, söyletmezsen senin de boynunu vurdururum, demiş.\n\nAhmet:\n\n— Peki, bu işi kimin yanında yapmamız lâzım, demiş.\n\nO vakit padişah, bir Arap dadı çağırmış:\n\n— Bunun yanında söyleteceksin, demiş.\n\nAhmet, padişahtan bir ay mühlet istemiş, işe koyulmuş. Çarşıdan bir adet papağan almış; kuşu bir ay boyunca terbiye etmiş. Sonra da kızın yanına gitmek üzere padişahın yanına gelmiş. Arap dadıyla birlikte bir sandala binmiş, denizin ortasındaki kulübeye doğru yol almışlar. Kulübeye gelince sandaldan inmiş, kapıyı çalmışlar. O sırada Ahmet papağanı bırakmış. Papağan uçmuş, arka taraftaki pencereden içeri girmiş, kıza görünmeden içerdeki şamdanların altına saklanmış. Padişahın kızı kapıyı açmış, Ahmet’le Arap dadıyı içeri almış; ama hiçbir şey söylememiş. Bunlar oturmuşlar.\n\nŞamdanın altındaki papağan:\n\n— Ahmet kardeş, diye seslenmiş.\n\nKız, şaşkınlık içinde şamdana bakmış; ama kimseyi görememiş.\n\nAhmet de:\n\n— Şamdan kardeş, ne konuşayım. Fazla konuşursam başınızı ağrıtırım, demiş.\n\nŞamdan da şöyle bir hikâye anlatmaya başlamış:\n\n— Ahmet kardeş, vaktinde üç arkadaş iş aramak için yola çıkmışlar. Akşama kadar yol almışlar, akşamleyin yolları bir ormana düşmüş. Orman, gittikçe çoğalmış. Derken önlerine de sık sık orman hayvanları çıkar olmuş. Gece yarısı olduğu zaman orman geçit vermez bir hâl almış. Üç arkadaş aralarında; “İleride daha çok tehlike vardır. Sabaha kadar burada yatalım, ikişer saat nöbet tutalım.” demişler. Bir ateş yakmışlar. İkisi yatmış, biri nöbet tutmuş. Nöbetçi olan marangozmuş. Canı sıkılmasın diye ağaçtan bir kız heykeli yapmış, karşılarına bir yere koymuş. Nöbeti bitince diğer arkadaşını çağırmış. Arkadaşlarından biri kalkmış, marangoz yatmış.\n\nYeni kalkan arkadaşının gözleri karanlığa alışınca bakmış ki karşısında bir adam duruyor. “Gel!” demiş, gelmemiş. “Git!” demiş, gitmemiş. Kalkmış, yanına gitmiş, bir de ne görsün? Ağaçtan yapılmış bir heykel! “Bu, akşam yoktu. Bunu muhakkak marangoz yapmış. Dur ben de elbisesini dikeyim.” demiş. Meğerse bu da terziymiş. Bir güzel kadın elbisesi yapmış, heykele giydirmiş. Nöbeti bitince de arkadaşını kaldırmış, nöbeti teslim etmiş, kendi de yatmış.\n\nYeni kalkan nöbetçi de gözü ışığa alışınca heykeli görmüş. “Gel!” demiş, gelmemiş. “Git!” demiş, gitmemiş. Kalkıp yanına gitmiş. Bir de ne görsün? Ağaçtan yapılmış bir heykel! Üzerinde de bir kadın elbisesi; yalnız canı yok…”Yaaa! Demek ki, arkadaşlarım bana gösteriş yapmışlar.” diye içlenmiş. Kalkmış, iki rekât namaz kılmış. Allah’a yalvarmış: “Ya Rabbi! Buna sen bir can ver ki ben de arkadaşlarımın yanında mahcup olmayayım, demiş. Allah’tır… Mollanın duasını kabul etmiş. Heykel, dünya güzeli bir kız olmuş.\n\nArtık sabah olunca öbür arkadaşları da kalkmışlar ki mollanın yanında bir kız var… Üç arkadaş burada birbirlerine düşmüşler. Marangoz; “Bunu ben yaptım, kız benimdir.” demiş. Terzi de; “Elbiseyi ben diktim. Ne hakkın var, kız benimdir.” demiş. Bunlar orada nizalaşırken* molla demiş ki; “Ben dua etmesem Allah can vermezdi, kız benimdir.”\n\nŞimdi, “Bu dünya güzeli kime düşer? Terziye mi, dülgere mi?” diye münakaşa başlamış.\n\nAhmet:\n\n— Dülgere düşer, demiş.\n\n“Terziye düşer, dülgere düşer.” münakaşası bir saat devam etmiş.\n\nSonunda kız dayanamamış:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hah hah hah! Ne terziye düşer ne de dülgere… Bu kız, ancak mollaya düşer. Çünkü Allah, mollanın duasını duydu ve yüzü gözü hürmetine heykele can verdi. Eğer cansız olsaydı terzi de dülger de atıp giderlerdi, demiş.\n\nBunun üzerine Ahmet:\n\n— Şahit ol dadı! Olanları gördün ya, demiş.\n\nPadişahın kızı, dadıyla Ahmet’i yolcu etmek için dışarı çıkınca papağan gizlendiği yerden çıkmış, pencereden gitmiş.\n\nPadişahın kızı içeriye girmiş:\n\n— Şamdan, o kimdi, diye sormuş.\n\nŞamdandan ses çıkmamış. Şamdanı yere vurmuş, kırmış.\n\nAhmet’le dadı, padişahın yanına varmışlar, kızının gülüp konuştuğunu söylemişler.\n\nPadişah da:\n\n— Ben de kızımı sana verdim, demiş.\n\nTam bu sırada Ahmet, padişahın ayaklarına kapanmış:\n\n— Şevketli hükümdarım, bana verdiğin kızı bana değil de kardeşim Mehmet’e vermen için yalvarırım. Çünkü benim vaadim vardı; kardeşim Mehmet’i evlendirmedikçe evlenmeye yemin etmiştim. Kardeşim Mehmet benden daha terbiyeli, daha yakışıklı… Hem de çok olgundur, demiş.\n\nPadişah, kabul etmiş. Mehmet ile kızın nişanları yapılmış. Aradan bir sene geçmiş... Ahmet, yine padişahın yanına gitmiş, yere kadar eğilerek:\n\n— Padişahım, bize izin verirsen memleketimize dönelim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Kızımın düğünü yapıldıktan sonra izin veririm, demiş.\n\nAhmet ısrar etmiş:\n\n— Devletli hükümdarım, kızının düğününü biz kendi âdet ve töremize göre yapacağız. Çünkü bu mutlu günü anne babamızın görmesi lazım, demiş, boynunu eğmiş.\n\nPadişah:\n\n— Peki Ahmet, dediğin gibi olsun, demiş.\n\nKırk katır yükü çeyiz, hepsine birer at, heybelerine de üç çuval altın doldurtmuş, bunları yolcu etmiş. Ahmet, Mehmet bir de padişahın kızı şehrin kıyısındaki köprüye gelmişler. Vaktiyle Ahmet ile Mehmet’in bu köprübaşında ekmek yerken söyledikleri sözü Ahmet hatırlamış.\n\nDemiş ki:\n\n— Mehmet, buraya gel! Seninle bu köprünün başında ne konuştuk? “Malda, canda ne bulursak bu köprünün başında bölüşeceğiz.” demiştik. O hâlde yirmi katır, yüküyle bana; benim atım, heybemdeki altın bana… Senin atın, heybendeki atın sana… Kızın altındaki at bana, heybesiyle altın sana… Geriye kalan kızı da ortadan yarıya bölüşelim, demiş.\n\nBu sözü duyunca Mehmet:\n\n— Ahmet kardeş, kızı sen bana almadın mı, demiş.\n\nO da:\n\n— Aldım, demiş.\n\nMehmet bunun üzerine:\n\n— Peki bu ne taksimi, demiş.\n\nAhmet de:\n\n— Demedik mi; “Malda, canda ortak.” Şu hâlde kızda da bir can var, ortadan böleceğiz, demiş.\n\nMehmet:\n\n— Böyle şey olmaz Ahmet! Ettiğin iyiliğe pişmansan kız sana; atı, heybesi bana… İstersen kız bana; atı, heybesi sana, demiş.\n\nFakat Ahmet:\n\n— Olmaz öyle şey, kızı böleceğiz, demiş.\n\nKız, bir taraftan titremiş, bir taraftan ağlamış. Zaten söylemeyen kız, hiçbir şey söylememiş.\n\nAhmet, bir ağaç bulmuş, dört tane kazık yapmış. Birer metre aralıkla bu kazıkları çakmış. Mehmet’e dönmüş, demiş ki:\n\n— Kızı bu kazıklara bağlarız, ben de kılıçla ikiye bölerim. Yarısı sana, yarısı bana olur.\n\nKız, bunları duyunca için için ağlamaya başlamış.\n\nMehmet demiş ki:\n\n— Ahmet kardeş, yapma! Bu iş böyle olmaz, bu kız ölür.\n\nAhmet onu dinlememiş:\n\n— Seninle kavlimiz* vardı; mal da olsa, can da olsa burada bölüşecektik. Ben de bu kızı ortadan ikiye böleceğim, demiş.\n\nArtık Mehmet sesini çıkaramamış. Ahmet, kılıcı alıp kızın tam karşısına geçmiş. Kazıkta bağlı olan kıza; “Ya Allah!” diye kılıcı çekmiş. Tepesine indireceği sırada kız korkudan “Hıh!” demiş. Ağzından koskoca ejderha gibi bir yılan gelmiş, yere düşmüş.\n\nAhmet:\n\n— Aman Mehmet, bırakma, öldür, diye yılanı göstermiş.\n\nMehmet, yılanı öldürmüş. Bakmış ki Ahmet de kızın kazıktaki bağlarını çözüyor, kızı öldürmekten vazgeçmiş.\n\nO zaman Ahmet demiş ki:\n\n— Mehmet, sen beni tanıdın mı?\n\nO da:\n\n— Yoook! Ne tanıyacağım, demiş.\n\nAhmet demiş ki:\n\n— Seninle arkadaşız, hiç mi görmedin?\n\nO da:\n\n— Yoook, demiş.\n\nAhmet:\n\n— Niye? Babanın toruna düşen balık ben değil miyim? Sen bana iyilik ettin, suya attın. Ben de sana bu iyilikleri yaptım. İşte derler ki; “İyilik et, denize at; balık bilmezse Hâlik bilir.” İşte ben o balığım. Kız senindir. Kırk katır da, üçümüzün serveti de senindir. Balık, insan olmaz, insan da balık olmaz, demiş, hemen kendini köprüden ırmağa atmış, anında balık olmuş, yüzerek gitmiş.\n\nMehmet, kırk katırı, üç heybe altını, üç Arap atını, bir de kızı almış; babasının evinin kapısını çalmış. Balıkçı Hasan, karşısında oğlunu görünce çok sevinmiş. Bunları içeri almış. Önce oğlunu affetmiş, sonra da kırk gün, kırk gece düğün yapmış.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n* tor: Balık ağı.\n\n* hurç: Genellikle yelken bezinden veya meşinden yapılmış büyük heybe.\n\n* seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.\n\n* eğlenmek: Beklemek.\n\n* nizalaşmak: Çekişmek.\n\n* kavil: Söz.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Berri Hala",
        "text": "BERRİ HALA\n\nBir ülkede bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç tane de kızı varmış. Evvel zamanda, kızları evlendirirken ok atarlarmış. Ok nereye, kimin kapısına düşerse kızı muhakkak ona verirlermiş. O zaman gelenekler böyleymiş.\n\nPadişahın kızları büyümüş, yetişmiş, evlenme zamanları gelmiş. Padişah emir vermiş, büyük kızın okunu attırmış. Ok gitmiş, bir vezirin kapısına düşmüş. Büyük kızı vezirin oğlu ile evlendirmişler. Padişah, ortanca kızın okunu da attırmış. Ok gitmiş, bir kapıya düşmüş. Bu kızı da oradakiyle evlendirmişler. Önceleri vezirlerin kizirleri* olurmuş. O da kizir imiş. Sıra gelmiş küçük kızın okuna. Onun okunu da atmışlar. Ok, gidip bir kayanın dibine düşmüş. Şans bu... Gelenekler böyle ya... Kızı götürüp o kayanın dibine bırakmışlar. Kız, orada ağlamış, ağlamış... Bir yandan da bacılarının ne kadar şanslı olduğunu düşünüyormuş. Eline bir çöp almış, yeri kurcalamaya başlamış. Kurcalarken kurcalarken orada bir delik açılmış. Merak etmiş, toprağı eliyle temizlemiş, karşısına bir kapı çıkmış. Masal bu ya... Kız kapıdan içeri girmiş. Bir de bakmış ki dayalı döşeli ev!\n\n— Allah Allah! Bu evin kapısını toprak kapatmış, demiş.\n\nEşyalar, her şey tamammış. Kız, evin o yanını, bu yanını gezmiş. Kendi kendine:\n\n— Ne edeyim? Herhâlde bu kapıyı Allah bana açtı, demiş.\n\nAkşam olunca kız orada yatmış, uyumuş. Bu kız yattıktan sonra koskoca bir yılan kıvrıla kıvrıla gelmiş, kızın yatağının ayakucuna yatmış. Kız, yılanı görünce korkmuş. Korksa ne... Ölse bile bir daha babasının evine gidemezmiş. Sabah olmuş. Kız:\n\n— Bu yılan bana bir şey yapmadı, demiş.\n\nErtesi gün olmuş. Kız, kapısını, bacasını kilitlemiş, yatmış. O yılan yine gelmiş, yatağın ayakucuna kıvrılmış, yatmış. Bir gün böyle, beş gün böyle, on gün böyle... Kız, bu yılanı ailesi gibi bilmeye başlamış. Artık hiç korkmuyormuş. Her gün akşam olunca yılanı bekliyormuş.\n\nGünün birinde yılan bir uzamış, bir kısalmış, bir uzamış, bir kısalmış. Kabuğundan çıkmış, bir delikanlı olmuş. Adam görmeye, bakmaya kıyamıyormuş. Kız, şaşırıp kendini kaybetmiş.\n\nO zamana kadar oğlan:\n\n— Ben tılsımlıyım. Seninle evlenelim&nbsp;ama ben yine yılan şeklinde geleceğim. Sakın kimseye söyleme! Söylersen beni ebediyen bulamazsın, demiş.\n\nKız da:\n\n— Kimseye söyler miyim? Bu günleri ne için bekledim, demiş.\n\nOğlan her gün yılan kılığına girip gidiyor, akşam olunca yılan kılığında geliyormuş. Böylece bir müddet kimseye bildirmeden yaşamışlar. Bir süre sonra kızın akrabalarının birinin düğünü olacakmış. Bu kızı da düğüne çağırmışlar.\n\nKız, oğlana demiş ki:\n\n— Akrabalarımın düğünü oluyor. Beni de düğüne çağırıyorlar. Gideyim mi, gitmeyeyim mi?\n\nOğlan da:\n\n— Git de beni kimseye söyleme. Ben de düğüne kılığımı değiştirip geleceğim. Orada cirit oynayacağım. Beni kimselere gösterme. Eğer gösterirsen ayağına demir çarık, başına demir külâh giy. Eline de demir baston al. Onlar yırtılana kadar arasan bile beni bulamazsın, demiş.\n\nKız da:\n\n— Tamam, yemin ederim kimseye söylemem, demiş.\n\nKız düğüne gelmiş. Bacıları, konu komşu:\n\n— Nerelerdesin? Nerede kalıyorsun, diye sorup durmuşlar.\n\nKız da:\n\n— Beni bir kayanın dibine bıraktılar. Allah'tan bir kapı açıldı. Ben de içeri girdim. Orada bir de yılan var. Her akşam geliyor, her sabah gidiyor. O yılanla beraber duruyoruz, demiş.\n\nBacıları, kendi kocalarını göstermişler. Kıza gıcıklık yapmışlar. Durmadan laf vurmuşlar. Kızın sabrı tükenmiş, canı azalmış. O sırada oğlan da oraya gelmiş. Atın üzerine binmiş. Bir güzel, bir güzelmiş ki adam bakmaya kıyamıyormuş.\n\nKız dayanamamış:\n\n— Niye benim kocam yılan olsun? Daha ya benim kocam, demiş.\n\nTılsımlı olan oğlan, o zamana kadar cana gelmiş:\n\n— Tamam! Daha beni ebediyen bulmazsın, ben Berri Hala’ya gidiyorum, demiş, kaybolup gitmiş.\n\nKızın düğünde müğünde gözü kalmamış. Doğru evine gitmiş. Bir gün beklemiş, beş gün beklemiş, on gün beklemiş, bir ay beklemiş, yılanın geldiği yok… Kız:\n\n— Eşek kafam! Niye söyledim ki, demiş.\n\nKafasını duvarlara vurmuş, kendini taşlara çalmış, ama çare yok…\n\nGidip ayağına demir çarık yaptırmış. Eline de demir baston almış. Başına da demir külâh takmış, yola düşmüş.\n\n— Ben Berri Hala'yı arayıp bulacağım, diye diye gidiyormuş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; altı ay, bir güz gitmiş. Bir de bakmış ki karşıda bir ev var. Evden bir tütün tütüyor, bir tütün tütüyor ki tütünü göklere çıkıyormuş.\n\n— Aman, demiş, sevinerek eve gitmiş.\n\nEve girmiş, bakmış ki ne ins var ne de cin… Kimsecikler yokmuş. Hemen bacaya çıkmış. Bacadan içeri bakmış ki bir dev karısı oturuyor. Bir dev, bir dev ki adam heybetinden korkar. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte. Ağzında bir sakız varmış ki kırk batman. Hem sakız çiğniyor hem de eline bir çıkrık almış, ip eğiriyormuş. Bir memeleri var, bir memeleri varmış ki bir memesi adam gövdesi kadarmış. Sağ memesini sol omuzuna atmış, sol memesini sağ omuzuna atmış, hiçbir tarafa bakmadan hay-haşem* ip eğiriyormuş. Kız korkudan tir tir titreyerek aşağı inmiş, içeri girmiş. Usulca devin arkasından dolanmış, \"Anaaaa!\" diye memesini emmeye başlamış.\n\nO zamana kadar dev karısı:\n\n— İnsanoğlu, sen mememi emmeseydin seni çoktan yerdim. Seni yemeyeceğimi nereden bildin de mememi emdin, demiş.\n\nKızın karnını, burnunu doyurmuş. Kıza:\n\n— Buralara hiç insanoğlu gelmez. Sen buralarda ne arıyorsun, demiş.\n\nKız da:\n\n— Böyle, böyle... Ben Berri Hala'nın yolunu arıyorum. Bana yardım et, demiş.\n\nO da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben bilmem yavrum. Benim yedi tane oğlum var. Onlar gelince soralım, demiş.\n\nAkşam olmuş, oğullarının gelme vakti olunca kıza tükürmüş. Onu lenger* etmiş, rafa koymuş.\n\nOğulları gelmiş:\n\n— Ana! Buralarda insanoğlu kokuyor, demişler.\n\nAnaları da:\n\n— Buralarda insanoğlu ne arar yavrum? Kuş uçmaz, kervan geçmez. Dişlerinizin dibinde insanoğlu eti kaldıysa o kokar. Dişlerinizi kurcalayın, demiş.\n\nÇocuklar dişlerini kurcalamışlar. Kiminin dişinin dibinden insanoğlu ayağı, kiminden de insan kolu çıkmış. Bunlar yiyip, içip istirahate çekilmişler.\n\nDev karısı demiş ki:\n\n— Yavrum, Berri Hala'nın yolu neresi? Siz biliyor musunuz?\n\nOğulları da:\n\n— Ana, durup dururken Berri Hala'yı nereden çıkarttın, demişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dev karısı da:\n\n— Bilmem yavrum. Evvelce baban Berri Hala'yı anlatırdı, benim de aklımda kalmış, şimdi aklıma geldi, demiş.\n\nOğulları:\n\n— Ana, biz orayı bilmiyoruz. Bilse bilse ortanca halamın oğulları bilir, demişler.\n\nBu dev karısı, üç kardeşin en küçüğüymüş.\n\nDev karısı:\n\n— Halanın oraya nasıl gidilecek, diye sormuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Onlar da:\n\n— Az gideceksin, uz gideceksin. Dere tepe düz gideceksin. Önüne bir nehir çıkar. Kanla karışık, köpüklü su akar. O su, imkânı yok, geçit vermez, demişler.\n\nDev karısı:\n\n— Yavrum, oraya gideceğimizi bir düşün! Nasıl geçilir, diye sormuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Oğulları:\n\n— O nehre yedimizin suyunun artığından atarsan az bir geçit verir. İşte o zaman karşıya geçersin, diye cevap vermişler.\n\nDev karısı hiç belli etmeden çocukların içtikleri suyun artığını bir kaba biriktirmiş.\n\nSabah olmuş. Oğulları avlanmaya çıkmışlar. Dev karısı, kızı doyurmuş, artık suları da vermiş. Kız da demir çarık, demir bastonunu almış, külâhını da giyip yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Dev karısının oğullarının dediği nehre rastlamış. Nehir öyle bir nehir ki durmadan kan ile su karışık köpük atıyormuş. Kız, elindeki artık suya bakarak:\n\n— Bu bir yudum suyla nehir bana geçit vermez. İmkân var mı? İmkân yok, demiş.\n\nBir yandan da iki gözü iki çeşme ağlıyormuş.\n\n— Her neyse, suyu yine de atayım, demiş.\n\nSuyu atar atmaz nehir geçit vermiş. Kız da hemen karşı tarafa geçmiş. Bir hayli yol gitmiş. Epey gittikten sonra uzakta yine bir ev görmüş. Evin bacasından bir tütün tütüyor, bir tütün tütüyormuş ki göklere set çekiyormuş. Etrafa bakmış, durmuş. Kimsecikler görememiş. Doğruca evin damına çıkmış. Bacadan aşağıya bakmış ki ne görsün? Bir dev karısı oturuyor. Öncekinden daha da heybetliymiş. Bir memeleri varmış ki öbür dev karısının memelerinden daha iriymiş. Sağ memesini sol omuzuna, sol memesini sağ omuzuna atmış, hay-haşem ip eğiriyormuş. Hemen usulca aşağı inmiş. Dev anasının arkasından dolanıp memelerini emmeye başlamış. Dev anası:\n\n— Amaaan! Bir insanoğlu kokuyor ki, demiş.\n\nArkasını dönmüş, bakmış ki bir kız; \"Anaaa!\" diye memesini emiyor.\n\n— İnsanoğlu, sen bana ana demeyeydin şimdiye seni çoktan yerdim. Buralarda kuş uçmaz, kervan geçmez. İns misin, cin misin, neysin sen? Buralarda ne arıyorsun? Buralara niye geldin, demiş.\n\nKız da başından geçenleri bir güzel anlatmış.\n\n— Beni buraya öbür bacın gönderdi. Ben Berri Hala'ya gidiyorum. “O sana yolu gösterir.” dedi, demiş.\n\nDev karısı:\n\n— Yavrum, ben Berri Hala'yı ne bileyim? Bunu bilse bilse oğullarım bilir. Akşam onlar gelince soralım, bakalım, demiş.\n\nAkşam olmuş. Oğulları geleceği zaman kıza bir tükürmüş, onu kütük etmiş, üstüne oturmuş. Oğulları, eve gelir gelmez:\n\n— Anaaa! Burada insanoğlu kokuyor, demişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; O da:\n\n— Burada insanoğlu ne gezer yavrum? Buralarda kuş uçmaz, kervan geçmez. Siz dişlerinizin dibini kurcalayın. Oralarda insan etleri kalmıştır, onlar kokar, demiş.\n\nOğlanlar dişlerinin dibini kurcalamışlar ki her birinden dolu et çıkmış. Anaları bunların karnını, burnunu doyurmuş. İstirahate çekilmişler.\n\nDev karısı, yalandan Berri Hala'dan laf açmış.\n\n— Yavrularım, Berri Hala'nın yolu ne taraf ki, diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n— Ne edeceksin Berri Hala'yı ana? Nereden aklına geldi, demişler.\n\nO da:\n\n— Hiç... Aklıma geldi. Babanız evvelce anlatırdı, demiş.\n\nOğlanlar:\n\n— Berri Hala'nın yolunu bilse bilse büyük halamın oğulları bilir, demişler.\n\nDev anası:\n\n— Halanlara nereden gidilir oğlum, diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n— Oraya gitmenin imkânı yoktur ana, demişler.\n\nDev anası:\n\n— Niye, demiş.\n\nOğlanlar da:\n\n— Az gidersin, uz gidersin. Dere tepe düz gidersin. Önüne bir çipil* çıkar, bir çipil çıkar ki görülmemiş şey! Yol ağaçlık, hem de çipille örülmüş. İmkân yok, öbür tarafa geçemezsin, demişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dev anası:\n\n— Ya nasıl geçilir? Siz gitseniz nasıl geçersiniz, diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n— Bizim yedimizin değneğini yontar, yedisini karıştırır, oraya atarız. Az bir yol açılır, az bir geçit verir, oradan geçeriz, demişler.\n\nOğlanlar yatıp uyuyunca dev anası hepsinin değneğinden yontmuş, karıştırıp kıza vermiş.\n\nSabah olmuş. Oğlanlar dağlara, bayırlara avlanmaya gitmişler. Dev karısı, kızın karnını, burnunu doyurmuş. Yongaları da eline vermiş, yola yollamış.\n\nKız, az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Aman Allah'ım! Bir sık ağaçlık yere gelmiş. Ağaçlar öyle sıkmış ki sanki duvar örülmüş gibiymiş. Üzüntüsünden ağlamaya başlamış. Hem ağlıyor hem de:\n\n— Bu iki yongayla yol açılır mı ki? İmkânı yok, diyormuş.\n\nNeyse, o iki yongayı çıkarıp oraya atar atmaz azıcık bir yol açılmış. Kız oradan hemen karşıya geçmiş. Gitmiş, gitmiş, gitmiş... Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş… Aynı öbür evler gibi bir ev daha görmüş. Yine bacaya çıkmış, bakmış ki daha önce gördüğü devlerden daha heybetli bir dev karısı. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökteymiş; baktıkça adamın tüyleri ürperiyormuş. Ağzında kırk batman sakız, elinde iğ*, ip eğiriyormuş. Hemen aşağı inmiş. Usulca, korka korka dev karısının arkasına dolanmış. Memesine sarılmış, emmeye başlamış. Dev karısı:\n\n— Amaaan! Burada insanoğlu kokuyor, demiş.\n\nEtrafa bakınırken \"Anaaa!\" diyerek memesinden emen kızı görmüş.\n\nDev karısı:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Sen bana ana demeseydin ben seni yerdim, demiş.\n\nEmdiği için evladı olurmuş, yiyemezmiş.\n\nKıza:\n\n— Sen bu kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde ne arıyorsun, demiş.\n\nKız da, böyleyken böyle diye her şeyi anlatmış.\n\n— Kocamı arıyorum. Bana Berri Hala'nın yolunu söyler misin, demiş.\n\nDev karısı, Berri Hala'nın yolunu biliyormuş.\n\n— Filan yerden, filan yerden gideceksin. Filan yerde oturacaksın. Berri Hala'yı bulursun, demiş.\n\nAkşam olmuş. Oğullarının gelme zamanı olmuş. Kıza bir tükürmüş, minder etmiş, üstüne oturmuş.\n\nOğulları gelmişler:\n\n— Ana! Burada insanoğlu kokuyor, demişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; O da:\n\n— Buralarda insanoğlu ne gezsin? Kuş uçmaz, kervan geçmez, demiş.\n\nSabah olmuş, herkes gitmiş. Dev anası, kızı doyurmuş. Sonra da ona:\n\n— Filan yerden, filan yere git. Filan yerde çeşmenin başına otur, diye tembih etmiş.\n\nKız, çarığını giymiş, değneğini almış, külâhını bürünmüş, yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, epey bir yol gitmiş. Dev karısının tarif ettiği yere gelip oturmuş. Bir de bakmış ki demir çarık delinmiş, demir değnek aşınmış, demir külâh da delinmiş.\n\n— Yıllarca yol gittim. Bunlar da yırtılmış. Acaba kocamı bulabilir miyim, demiş.\n\nBöyle düşünürken bakmış ki havada bir bulut ağmış, simsiyah olmuş. Koskoca bir gölgelik meydana gelmiş. O anda kocaman bir kuş gelmiş, usulca kızın önüne konmuş. Bir çırpınmış, güzel bir oğlan olmuş. Bu kuş meğerse kızın kocasıymış.\n\nKıza:\n\n— Niye geldin buraya? Ben sana gelme demedim mi, demiş.\n\nKız:\n\n— Ben seni kaç senedir arıyorum, diye cevap vermiş.\n\nMeğer oğlan büyülü periymiş.\n\nKıza:\n\n— Yakında düğünüm olacak. Ben seni anamın yanına nasıl götüreyim? Şimdi seni götürürsem anam ikimizi de öldürür. Ancak anama; \"Sana hizmetçi getirdim.\" dersem seni götürebilirim, demiş.\n\nOğlan yeniden kuş olmuş, kızı sırtına bindirip doğru anasının yanına götürmüş.\n\n— Ana sana bir hizmetçi getirdim, demiş.\n\nAnası, oğlanın yanında kızı görünce, sevdiği olduğunu anlamış, kızmış. Bu kıza neler etmiş, neler? Bir yandan da oğlunun düğününe hazırlık yapıyormuş. Kıza da olmadık zor işleri yaptırıyormuş. Kızın eline bir çuval vermiş:\n\n— Çabuk! Ne kadar kuş tüyü varsa hepsini toplayıp getireceksin. Oğluma yatak yapacağım. Beş dakika içinde kuş tüyünü getirmezsen sonunu sen düşün! Beş dakikaya kadar bu çuvalı doldur! Düğüne gelenlerin altına minder yapacağım, demiş,\n\nKız, çuvalı eline almış, düşüne düşüne yola düşmüş. Bir yerde oturup ağlamış, ağlamış, ağlamış...\n\n— Benim kaderim niye böyle, demiş.\n\nHavaya yine bir bulut gelmiş. Başını kaldırıp bir bakmış ki kocası kuş kılığında gelmiş, inmiş.\n\nKıza:\n\n— Niye ağlıyorsun, demiş.\n\nO da:\n\n— Anan bana bu çuvalı verdi. Senin düğününe gelen milletin altına minder yapacakmış. Bunu kuş tüyü ile dolduracakmışım. Ben bu kadar kuş tüyünü nereden bulurum, demiş.\n\nOğlan, ne kadar kuş varsa hepsini çağırmış, hepsini silkelemiş. Kız, çuvalı ağzına kadar tıka basa doldurmuş, alıp götürmüş.\n\n— Aha getirdim, demiş.\n\nOğlanın anası:\n\n— Bu iş senin işin değil, bu benim oğlanın işi. İmkân yok, sen bu işi yapamazsın, demiş.\n\nO arada düğün de başlamış... Ertesi gün kızı yine çağırmış:\n\n— Bir iş daha vereceğim, demiş.\n\nMaksat kızı canından bezdirmek, oğluyla evlenmesini engellemekmiş. Bu sefer kızın eline iki tane post vermiş. Postun biri siyah, biri beyazmış. Siyah postu kıza uzatmış:\n\n— Bunu pınara götüreceksin. Tokaçlaya tokaçlaya öbürü gibi bembeyaz edeceksin, demiş.\n\nKız postu pınara götürmüş. Tokaçlamış, tokaçlamış, yıkamış. Hiç siyah post beyazlanır mı? İki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış. Yine bir bulut gelmiş. Kocası kuş kılığında gelmiş, yanına inmiş.\n\n— Ne oldu, niye ağlıyorsun, demiş.\n\nKız ağlayarak:\n\n— Anan iki tane post verdi. Biri siyah, biri beyaz. Bunu da öbürü gibi bembeyaz edecekmişim, demiş.\n\nKocası o postu elinden almış, yerine beyaz bir post getirmiş. Kız bu iki postu alıp götürmüş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aha bak! Yuya* yuya beyazlandırdım, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Oğlanın anası da:\n\n— Ah seni, seni! Hiç siyah post beyazlanır mı? Beni mi kandırıyorsun? O benim oğlumun işi, demiş.\n\nErtesi gün, bir yandan düğün olurken bir yandan da kıza:\n\n— Bütün sokakları sulayacaksın! Ne kadar sokak varsa sulayacak, süpüreceksin. Tertemiz edeceksin. Oğluma gelen gelincilerin ayağına toz, toprak bulaşmayacak, demiş.\n\nBu kız sabah kalkmış:\n\n— Sokakları nasıl sularım? Nasıl süpürürüm, diyerek ağlamaya başlamış.\n\nHem ağlıyormuş hem de kadının verdiği süpürgeyi eline almış, sokakları süpürüyormuş. Daha bir sokak... O kadar sokak süpürülür mü? Bir de bakmış ki yine bir bulut geliyor. Kız, kocası olduğunu anlamış. Kocası oraya kuş şeklinde inmiş:\n\n— Ne oldu? Niye ağlıyorsun, demiş.\n\nO da:\n\n— Anan söyledi. Bütün sokakları sulayıp süpürecekmişim. Ben bunu nasıl edeyim, demiş.\n\nOğlan hemen havaya bir bulut getirmiş, yağmur yağdırmış. Arkasından bir rüzgâr estirmiş. Her taraf silinip süpürülmüş.\n\nKıza da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hadi, sen git, demiş.\n\nKız gelmiş:\n\n— Süpürdüm, demiş.\n\nKadın çıkmış, bakmış ki her taraf pırıl pırıl...\n\n— Bu oğlumun işi, senin işin değil. Seni bundan da kurtardı, demiş.\n\nErtesi gün gelin gelecekmiş. Kadın, gelinle damat gerdeğe gireceği için kızı oradan uzaklaştırma planları yapmaya başlamış. Düşünmüş, düşünmüş, aklına bir şey gelmiş. Bir beşik bulmuş. İçine de bir çocuk yatırmış.\n\nSonra da kıza dönmüş:\n\n— Bu beşiği hiç durmadan sallayacaksın, demiş.\n\nKız, hem beşik sallıyor hem de ağlıyormuş.\n\nAkşam olmuş. Gelin ve damat gerdeğe girmiş. Damat, gelini kesip öldürmüş. Doğruca beşik sallayan karısının yanına gitmiş. Kendi kuş kılığına girmiş, kızı da sırtına almış, memleketlerine doğru uçmuşlar.\n\nBir de bakmışlar ki gelin orada al kanların içinde yatıyor. &nbsp;Oğlanın anası, kocasına:\n\n—Yürü! Yürü! Hemen arkalarından git, demiş.\n\nOğlanın babası da bir kuş olmuş, arkalarından uçmaya başlamış. Onlar gidiyor, o gidiyor. Onlar gidiyor, o gidiyor...\n\nOğlan, devamlı olarak karısına:\n\n— Arkana bak, kim geliyor, diye soruyormuş.\n\nKız, arkasından gelen bu kuşu görmüş.\n\nOğlan bir daha sorunca:\n\n— Bir kuş geliyor, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Rengi nasıl, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Siyah, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Tamam, o babamdır, demiş.\n\nHemen oraya inmişler. Oğlan orada çeşme olmuş, kızı da tas etmiş, çeşmenin üstüne asmış. Babası da oraya inmiş. Çeşmeden bir su içmiş. Etrafa bakmış, kimse yok... Ne kuş var ne de oğlu var... Geçip geri gitmiş.\n\nKarısı:\n\n— Onları gördün mü, diye sormuş.\n\nAdam:\n\n— Yok. Gittim, gittim, gittim, yoruldum. İndim, bir çeşmenin başından bir tas su içtim, demiş.\n\nKarısı:\n\n— Ah! Ah! O çeşme oğlum idi, tas da karısıydı. Niye tası alıp da bana getirmedin, demiş.\n\nO da:\n\n— Ben ne bileyim, demiş.\n\nKarı, hemen öbür oğlunu göndermiş.\n\nBu arada oğlanla karısı tekrar yola devam etmişler. Oğlan, yine karısına durmadan:\n\n— Arkana bak! Arkana bak, diyormuş.\n\nKız, bir kuş görmüş. Oğlana:\n\n— Aman alıcı bir kuş geliyor ki deminkinden daha heybetli, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Rengi nasıl, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Beyaz, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Bu benim büyük kardeşim, demiş.\n\nHemen oraya inmişler. Oğlan, kızı bostan etmiş. Kendi de bostancı kılığına girmiş. Eline bel almış, bostanı bellemeye başlamış. Abisi de oraya inmiş.\n\nOğlana:\n\n— Sen hiç burada iri bir kuş ile üstünde de bir kızın geçtiğini gördün mü, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Yok! Kaç gündür bostan da bellerim, ama hiç kimseyi görmedim, demiş.\n\nAbisi de biraz oyalanıp geri dönmüş, gitmiş. Anası:\n\n— Kimi gördün, demiş.\n\nAbisi:\n\n— Hiç... Bir adam gördüm, bahçe belliyordu. Ona sordum, o da; \"Hiç kimseyi görmedim.\" dedi. Ben de geri döndüm, demiş.\n\nKadın:\n\n— Ah, akılsız oğlum! O bostan kızdı, o adam da kardeşindi, niye bilemedin, demiş.\n\nBu sefer kadın sinirlenmiş.\n\n— Siz bu işi halledemeyeceksiniz. Bari ben gideyim, demiş.\n\nHazırlanıp onların arkasından uçmuş. Kızla oğlan da yoluna devam etmişler. Bunlar az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş.\n\nOğlan, durmadan kıza:\n\n—Arkana bak, kim geliyor, diyormuş.\n\nO da devamlı arkasına bakıyormuş.\n\nKız bir ara:\n\n— Bir kuş geliyor ki Allah korusun! Heybetinden yer gök titriyor, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Bu anamdır, demiş.\n\nHemen oraya inmişler. Kız bir çalı olmuş, oğlan da yılan olmuş, çalının dört bir tarafına sarılmış. Anası hemen çalının yanına konmuş. O bilmiş, anlamış:\n\n— Oğlum, o gelini niye öyle ettin? Ben sana ne güzel gelin getirdim. Niye onu kestin de bu karının arkasına düşüp geldin? Sen bir peri padişahısın. Bunu ne edeceksin? Bu bizden mi? Arkasına düşüp gelecek ne vardı? Bunu bırak da gidelim, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Ana, gitmeye giderim de şu dilini ver! Bir kere öpeyim, ondan sonra gidelim, demiş.\n\nAnası dilini çıkarmış. Oğlan, anasının dilini \"Hartt!\" diye ısırmış. Karının dili kökünden kopmuş. Öyle bir canı yanmış ki yıldırım gibi geri dönmüş, gitmiş. Bir daha arkasına bile dönüp bakmamış.\n\nBunlar da az gitmiş, uz gitmiş, gide gide evlerine varmışlar. Yiyip, içip muratlarına geçmişler...\n\n\n* kizir: Muhtar, köy bekçisi, köy kahyası.\n\n* hay-haşem: Gayretle, çabayla.\n\n* lenger: Yayvan ve kenarları geniş, büyük bakır kap.\n\n* çipil: Bataklık.\n\n* iğ: Pamuk, yün vb.nden iplik eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri ve çengelli olan, ağaçtan yapılmış araç, eğirmen, kirmen.\n\n* yumak: Yıkamak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Cırttan",
        "text": "CIRTTAN\n\nBir köyde yaşayan üç kız, süpürge toplamak için buluşup ormana gitmişler. Giderken yanlarına Cırttan’ı da almak istemişler. Annesinden izin istemişler. Annesi o sırada kavurga kavuruyormuş. Kızlara birer avuç kavurga vermiş. Ama Cırttan’a da beş avuç vermiş.\n\nBunlar yola çıkmışlar. Hem kavurgalarını yiyor, hem de konuşuyorlarmış. Süpürge otu toplayacakları yere gelinceye kadar o kızların kavurgası bitmiş. Süpürge toplamaya başlamışlar. Cırttan’ın kavurgası çok olduğundan o daha yiyormuş. Kızlar süpürge toplarken Cırttan hiç oralı olmuyormuş.*Onlar da-\n\nNeye boş duruyorsun, gel sen de toplasana, demişler.\n\nCırttan onlara;\n\n— Annem size bir avuç kavurga verdi ya!. Onun için siz toplayacaksınız, demiş.\n\nKızlar onun yerine de toplamışlar.\n\n— Hadi, vakit geçti, seninkileri&nbsp; al da yola çıkalım, demişler.\n\nCırttan:\n\n— Ben götürmem. Niye annem size birer avuç kavurga verdi ya!.. İşte onun için siz götüreceksiniz, demiş.\n\nKızlar yine çaresiz kalmışlar, onun yükünü de bölüşmüşler.\n\nCırttan’a:\n\n— Haydi gidelim, demişler.\n\nCırttan:\n\n— Beni sırtınıza almazsanız gitmem, demiş.\n\nKızlar:\n\n— Niye alalım, demişler.\n\nCırttan, hay hay hem kavurga yiyor, hem de hâlâ:\n\n— Annem size birer avuç kavurga verdi ya… Beni siz götüreceksiniz, demiş.\n\nKızlar, çaresiz Cırttan’ı sırtlarına almışlar, yola çıkmışlar. Bu sırada hava kararmış, akşam olmuş. Kızlar evin yolunu kaybetmişler. Dolaşıp dolaşıp aynı yere geliyorlarmış. Artık hava iyice kararmış, her yer zifiri karanlık olmuş. Korkmaya başlamışlar.\n\nO sırada uzakta tütsü* tüten yer görmüşler. Bir taraftan da köpek ulumaları geliyormuş. Cırttan demiş ki;\n\nİt, ürüyen yere mi gidelim, tütsü tüten yere mi?\n\nKızlar da demişler ki;\n\n— Biz it ürüyen yerde ne yapalım? Tütsü tüten yere gidelim.\n\nOraya gitmişler. Evin kapısını çalmışlar. İçerden bir ses;\n\n— Kim o, demiş.\n\nKızlar:\n\n— Biziz teyze, gece dağda kaybolduk, evimizin yolunu şaşırdık. Sabaha kadar burada kalabilir miyiz, demişler.\n\nKadın sevinerek kabul etmiş. Çünkü bu bir dev karısıymış.\n\nKızlar çok yorgun düşmüşler. Kadın bunların karnını doyurmuş, yataklarını hazırlamış, yatmış uyumuşlar. Cırttan ise uyumamış. Kadın bunların uyumalarını beklemiş. Kızların uyuduğuna kanaat getirince kızlara:\n\n— Kim yatmış kim uyanık?\n\nCırttan hemen:\n\n— Hepsi yatmış Cırttan uyanık, demiş.\n\nDev karısı:\n\n— Cırttan ne için uyanık, demiş.\n\nO da:\n\n— Annesi her gün kavurga kavurur, yatarken yedirir, öyle yatardı, demiş.\n\nBunun üzerine dev gidip hemen kavurga kavurmuş, Cırttan’a getirmiş. Cırttan, yediğini yemiş, yemediğini çıkısına* koymuş.\n\nBiraz sonra dev karısı yine gelmiş:\n\n— Kim yatmış kim uyanık?\n\nDev karısının niyetini anlayan Cırttan, daha uyumamış.\n\n— Hepsi yatmış Cırttan uyanık, demiş.\n\nDev karısı:\n\n— Cırttan ne için uyanık, demiş.\n\nO da:\n\n— Her akşam yatarken annem bana helva pişirir, yerim, öyle yatarım, demiş.\n\nBunu duyan dev karısı, hemen mutfağa gitmiş, helva yapmış, getirmiş. Cırttan, bunun da birazını yemiş, gerisini çıkısına koymuş.\n\nDev karısı, yine gelmiş;\n\n— Kim yatmış kim uyanık?\n\nCırttan hâlâ uyanıkmış.\n\n— Hepsi yatmış Cırttan uyanık, demiş.\n\nDev karısı:\n\n— Cırttan ne için uyanık, demiş.\n\n&nbsp;O da:\n\n— Ben yatarken annem bana hıngel* yapar, yer öyle yatardım, demiş.\n\nDev karası yine gitmiş hamur açmış tek tek etleri koymuş, bunları pişirmiş Cırttan’ın önüne getirmiş. cırttan yemeğini yemiş. Derken sabah olmuş.\n\nGün ağarınca dev karısı yine gelmiş:\n\n— Kim yatmış kim uyanık?\n\nCırttan;\n\n— Hepsi yatmış Cırttan uyanık, demiş.\n\nDev karısı:\n\n— Cırttan ne için uyanık, demiş.\n\n&nbsp;O da:\n\n— Annem, yemek yedikten sonra dereden kalburla su getirip içirip yatırdı. Onun için uyumadım, demiş.\n\nDev karısı kalburu almış, dereye gitmiş. Kalbura suyu doldurdukça su geri boşalıyormuş. Doldurdukça boşalmış, doldurdukça boşalmış… Dev karısı onunla uğraşırken Cırttan, arkadaşlarını uyandırmış:\n\n— Bu dev karısı bizi yiyecek, çabuk buradan kaçalım, demiş.\n\nEvden kaçmışlar, yola düşmüşler. Gündüz gözüyle evlerine varmışlar.\n\nCırttan, eve gelince çıkısını açmış. Çıkısındakileri çıkarmış. Annesi getirdiklerini görünce\n\n— Bunları nerden aldın? Gidip bir daha getir, demiş.\n\nBunun üzerine Cırttan, dev karısının evine gelmiş. Kapıyı dövmüş, dev karısı çıkmış.\n\nCırttan’a:\n\n— Vah, sen misin Cırttan? Nerdesiniz, ben de sizi aradım, demiş.\n\nHemen Cırttan’ı tutmasıyla çuvala koyması bir olmuş. Dışarıya çıkmış ki, bir taş alıp Cırttan’i öldüre…\n\nCırttan, bu sırada cebinden bıçağını çıkarıp çuvalı kesmiş, dışarı çıkmış. Oradaki keçiyi çuvala koymuş. Hem genç, hem çevik olduğu için sıçramış, tavana çıkmış.\n\nBu sırada dev karısı elinde taşla içeri girmiş. Taşı kaldırıp çuvala vurdukça vurmuş. Çuvalın içindeki keçi “Meee!” diye bağırmış.\n\nDev karısı Cırttan zannederek:\n\n-“Meee!” lesen de, bağırsan da elimden kurtulaman, demiş.\n\nVura vura keçiyi öldürmüş. İşte o sırada Cırttan, damın üstünden aşağıya toprak dökmüş. Dev bir de yukarıya bakmış ki Cırttan orada:\n\n— Sen ölmedin mi, demiş.\n\n— Yok ölmedim demiş Cırttan.\n\nDev karısı tavana bakmış ki, Cırttan orda. Keçiyi boşuna öldürmüş. Kızsa ne, belli etmemiş.\n\n— Peki oraya nasıl çıktın, demiş Cırttan’a.\n\nCırttan da:\n\n— Küpü küpün üstüne koydum da çıktım, demiş.\n\nDev karısı küpü küpün üstüne koymuş. Üzerine basınca, koca dev, küp dayanır mı? Hepsi kül-haş olmuş.\n\nCırttan oradan kaçmış. Dev, keçinin öldüğüne mi yansın, küplerinin kırıldığına mı yansın!.. Bunun ardına düşmüş. Önüne bir ırmak gelmiş. bakmış ki, Cırttan karşıda.\n\n— Oraya nasıl geçtin, demiş Cırttan’a.\n\nO da:\n\n—Değirmen taşını boynuma taktım geçtim, demiş.\n\nDev, bir değirmen taşı bulmuş boynuna geçirmiş. suya girince boğulup gitmiş.\n\nCırttan da tekrar devin evine gelmiş, ne kadar eşyası varsa alıp annesine getirmiş. Yiyip içip muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* oralı olmak : İlgili olmak, ilgilenmek.\n\n* tütsü : Duman.\n\n* çıkı : Çıkın, bohça.\n\n* hıngel : İçine et konulup muska şeklinde katlanan hamurun pişirilip sarımsaklı yoğurt ve yağ katılmasıyla yapılan yemek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Culfa",
        "text": "CULFA\n\nBir zamanlar memleketin birinde bir karı-koca yaşarmış. Geçimlerini culfalık* yaparak sağlarlarmış. Onları memlekette tanımayan yokmuş. Culfa, karısını çok severmiş. Kadın, hem çok güzel hem de çok titizmiş. Culfanın karısı, tavukları çok sevdiği için bahçesinde iki de tavuk beslermiş. Onları o kadar çok severmiş ki ad bile koymuş. Biri Çillikız, biri de Sarıkız imiş. Kadın, bir gün hamama gidecekmiş. Kocasına:\n\n— Bak, ben hamama gidiyorum. Ben gelene kadar bu halıdan, kilimden birer karış dokuyacaksın. Bahçeye göz kulak olacaksın, tavuklara da bakacaksın, hem de tavukları bahçeye sokmayacaksın, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Peki, demiş.\n\nHanımı gider gitmez, acele acele halıyı dokumaya başlamış. Bir ara bakmış ki Sarıkız bahçeye girmiş, çiçekleri tırnaklarıyla bozuyormuş. Tavuğa ne kadar bağırdıysa da tavuk oralı olmamış.* Elindeki yün makarasını tuttuğu gibi tavuğa fırlatmış. Tavuk oraya düşmüş, çırpınmaya başlamış. Culfa, bakmış ki tavuk ölecek, hemen koşmuş tavuğu kesmiş. Arkasından da:\n\n— Eyvah! Ben şimdi ne yapayım? Hanım gelirse beni öldürür, demiş.\n\nHem pişman olmuş hem de karısından çok korkuyormuş. Ellerini, kollarını temizlemiş, tavuğu yolmuş, içini de temizlemiş.\n\nBu memleketin padişahı çok adaletliymiş. Culfa:\n\n— En iyisi ben bunu padişaha götüreyim, göstereyim. Belki bana acır da parasını verir. Ben de yeni bir tavuk alırım, hanım da bana kızmaz, diye düşünmüş.\n\nAdam, tavuğu fırında kızartmış. Almış, doğruca padişahın sarayına gitmiş. Padişahın nöbetçileri:\n\n— Nereye gidiyorsun, diye içeri koymamışlar.\n\nCulfa:\n\n— Ben padişahı görmek istiyorum, demiş.\n\nNöbetçiler itiraz ettikçe culfa da elindeki tepsiyle içeriye girmeye çalışmış.\n\n— İlla da gidip padişahı göreceğim, demiş.\n\nBağırıp çağrışmaları duyan padişah:\n\n— Gelsin bakalım, bırakın gelsin, demiş.\n\nCulfa, elindeki tepsiyle padişahın yanına girmiş. Padişah:\n\n— Nedir o, diye sormuş.\n\nCulfa, elindekini oraya koymuş:\n\n— Padişahım, çam sakızı çoban armağanı... Size bir öğle yemeği getirdim. Bu kızarmış tavuğu buyurun afiyetle yiyin, içimden koparak getirdim, demiş.\n\nPadişah gülmüş:\n\n— Allah Allah! Nerden çıktı bu, culfa, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Efendim, işte içimden koptu getirdim, demiş.\n\nPadişahın yanında iki de veziri varmış. Padişah:\n\n— Yemek saati değil, bir şey değil. Bunu nasıl yiyeceğiz? Hem kim bölecek, diye sormuş.\n\nVezirler:\n\n— Padişahım, bunu culfa getirdi. Culfa bölsün, biz yiyelim, demişler.\n\nCulfa:\n\n— Peki, demiş.\n\nCulfa, tavuğu tutup boynundan koparmış, kuru boynu padişaha uzatmış:\n\n— &nbsp;Padişahım, siz âlemin başısınız, buyurun bunu siz yiyin, demiş.\n\nPadişah, kuru boynu almış. Tavuğun bir kanadını koparıp bir vezire vermiş:\n\n— Siz padişahın bir kanadısınız, bunu siz yiyin, demiş.\n\nTavuğun öbür kanadını koparıp diğer vezire vermiş:\n\n— Siz de padişahın öbür kanadısınız, siz de bunu yiyin, demiş.\n\nEeee! Geriye tavuğun beyaz etiyle butları kalmış. Culfa, kendi kendine seslice sormuş:\n\n— Bunu kim yesin?\n\nKendi sorusuna kendi cevap vermiş:\n\n— Bunu da culfa yesin, siz onları yerken ben de bunları yiyeyim, demiş.\n\nCulfa, elini, kolunu sıvamışken kendi getirdiği tavuğu afiyetle yemiş, kemiklerini de sıyırmış, koymuş. Bunlar kahkahalarla gülmüşler. Culfanın yaptığı iş, çok hoşlarına gitmiş. Padişah, boş tepsiyi görünce:\n\n— Tepsiye ne koyacağız, demiş.\n\nVezirleri:\n\n— Efendim, tepsiye ne koyalım, demişler.\n\nPadişah:\n\n— Ne koyacaksınız? Tepsiyi altınla doldurun, culfaya verin, demiş.\n\nGetirdiği tavuğun tepsisine altın doldurup:\n\n— Buyur culfa! Bu senin hediyen, demişler.\n\nCulfa, tepsiyle altını almış, sevinerek eve gelmiş. Bakmış ki hanımı daha gelmemiş. Hemen tepsiyi tereğe* koymuş, oturup halı dokumaya başlamış. O sırada hanımı gelmiş. Önce tavuklara bakmış. Tavukların birinin eksik olduğunu görünce kapıdan:\n\n— Culfa, diye bağırmış.\n\nO da:\n\n— Buyur hanım, demiş.\n\n— Tavuğun biri eksik, nerede, demiş.\n\n— Burada tepsinin altında, diye cevap vermiş.\n\nHanımı şaşırmış:\n\n— Tepsinin altında olur mu? Ne oldu tavuğa, diye sormuş.\n\nBir taraftan da halıya, kilime bakıyormuş. Halının dokunmadığını fark etmiş.\n\nCulfaya:\n\n— Sen halı da dokumamışsın. Bu kadar zaman ne yaptın, nere gittin, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Tavuk temizledim, fırına gittim, padişahın yanına gittim. Bir sürü zaman geçti, demiş.\n\nHanımı çok sinirlenmiş. Culfa, hanımına:\n\n— Sinirlenme, git tepsinin altına bak, demiş.\n\nHanımı:\n\n— Olur mu hiç? Tepsinin altında tavuk durur mu, diye bağıra çağıra gelmiş, tepsiyi kaldırmış, bakmış. Bir tepsi altını görünce şaşırmış:\n\n— Aman Allah’ım! Bunu nereden aldın? Nasıl oldu, demiş.\n\nCulfa, olanları birer birer hanımına anlatmış.\n\n— Ben tavuğu götürdüm, padişah da bana bir tepsi altın doldurdu, verdi, demiş.\n\nBundan sonra, culfa ve karısının hayatı tamamen değişmiş. Çok zengin olmuşlar.\n\nCulfa, bir gün çoktandır görmediği bir arkadaşına rastlamış. Hâl hatır sormuşlar. Bunun zengin olduğunu duyan arkadaşı;\n\n— Arkadaş, sen de ben de culfaydık. Aynı halıyı dokuduk. Sana ne oldu da birden zenginleştin? Birdenbire arttın? Bak, ben sefalet içindeyim, bunu bana anlat, demiş.\n\nCulfa da olup biteni aynen anlatmış. Arkadaşı heveslenmiş:\n\n— Öyleyse ben de bir tavuk kesip padişaha götüreyim, demiş.\n\nAdam iki tane kaz almış, getirip kesmiş. Sonra da temizlemiş, kızartmış, almış padişaha götürmüş. Nöbetçiler koymamışlar. Bu, zor güç padişahın huzuruna çıkmış. Tepsiyi padişahın önüne koymuş:\n\n— Buyur padişahım, demiş.\n\nPadişah şaşırmış:\n\n— Bu ne oğlum, demiş.\n\nAdam:\n\n— Padişahım, çam sakızı çoban armağanı... Size öğle yemeği getirdim, buyurun yiyin, demiş.\n\nPadişah, vezirlerinin yüzüne bakmış:\n\n— Bunu kim böler? O gün culfa çok güzel bölmüştü. Yine culfayı sesleyelim, demişler.\n\nHemen bir asker çağırmışlar:\n\n— Git, culfayı bize sesle, demişler.\n\nAsker gitmiş, culfayı seslemiş, gelmiş. Culfa gelmiş, bakmış ki ortada bir tepsi. İçinde de iki tane kızarmış kaz duruyormuş. Padişah tepsinin başında, arkadaşı da kapının arkasında, ayakta bekliyormuş. Culfaya:\n\n— İlle bunu böl, biz yiyelim, demişler.\n\nCulfa:\n\n— Peki efendim, böleyim, demiş.\n\nYine kollarını sıvamış, kazın kuru başını kesmiş, padişaha uzatmış:\n\n— Buyur padişahım, bu sizin. Siz âlemin başısınız, bunu siz yiyin, demiş.\n\nKazın bir kanadını bir vezire, bir kanadını öbür vezire vermiş:\n\n— Siz padişahın kanatlarısınız, siz kanat yiyin, demiş.\n\n— Geri kalan döşüyle butları da bana kaldı, demiş.\n\nOturup yemiş. Bir yandan da gülüp eğlenmişler. Yeme âlemi bittikten sonra padişah:\n\n— Peki, buna ne vereceksiniz, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Ne vereceksiniz, iyi bir sopa atın, merdivenlerden aşağı bırakın, demiş.\n\nOradaki nöbetçiler adama dayak atıp merdivenlerden aşağıya atmışlar. Ağlaya sızlaya gidedursun, onun getirdiği tepsiye altın doldurup culfaya vermişler. Culfa, altınları alıp eve getirmiş.\n\nGece olmuş, padişah yatağına yatmış, bu olay gözünün önüne gelmiş. Yattığı yerde kendi kendine gülmeye başlamış. Sultan hanım merak etmiş:\n\n— Ağa, sen bir padişah olasın. Hem de adaletli bir padişah. Durduk yere kendi kendine gülesin. Niye gülüyorsun? Bana da söyle, ben de güleyim, demiş.\n\n— Hiç... Canım bu gün bir olay oldu da ona gülüyorum, demiş.\n\nPadişah, sultanın ısrarı üzerine neye güldüğünü anlatmış. Sultan sinirlenmiş:\n\n— Olur mu hiç? Senin gibi adaletli bir padişah böyle yapar mı? Adam varlıklı mı, yokluklu mu? İki tane kaz almış, getirmiş, size sunmuş. Bir de adama dayak atıp merdivenlerden aşağı atmışsınız. Allah buna razı olur mu? Bu adalet mi, demiş.\n\nHemen yataktan kalkmış, nöbetçiyi çağırmış:\n\n— Şimdi culfayı al, bana getir, demiş.\n\nNöbetçi gitmiş, culfanın kapısını çalmış:\n\n— Seni sultanımız istiyor, demiş.\n\nCulfa uykulu uykulu:\n\n— Allah! Allah! Bu saatte mi, demiş.\n\nNöbetçi:\n\n— Evet, sultanımız seni istiyor, herhalde çok hoşuna gitti, bir tepsi altın daha verecek, demiş.\n\nCulfa, sevinmeye başlamış. Nöbetçinin yanına düşmüş, gelmiş. Nöbetçi, onu yatak odasının kapısına götürmüş.\n\nCulfa:\n\n— Buraya mı gireceğim, demiş.\n\nNöbetçi kapıyı vurmuş.\n\nSultan içerden:\n\n— Gel! İçeri gir, diye seslenmiş.\n\nCulfa, yatak odasına girmiş:\n\n— Buyurun, demiş.\n\nSultan hanım, gayet sinirli:\n\n— Culfa, bu adalet mi? Onun getirdiği kazları yiyin, sonra da bir güzel dayak atıp merdivenden yuvarlayın? Üstelik altınları da sen al? Bu adalet mi? Söyle, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Sultanım, “Altınları bana verin” diye ben istemedim. Beni kaz bölmeye seslediler, ben de tavuk böler gibi böldüm, demiş.\n\nSultan:\n\n— Madem her şeyi güzel bölüyorsun, Şimdi benim sana vereceğim şeyi de böl! Eğer onu böldün böldün, bölemezsen başını vurduracağım, demiş.\n\nCulfa çok korkmuş:\n\n— Efendim, ben bilmem. Ben bir şey yapmadım. Benim hatam ne, demiş.\n\nSultan hanım kalkmış, dışarı çıkmış. Az sonra elinde beş cevizle içeri girmiş. Culfaya:\n\n— Bak, biz üç kişiyiz. Şu beş yumurtayı üçümüze üçer tane bölüştüreceksin, demiş.\n\nCulfa, hiç tereddüt etmeden:\n\n— Peki sultanım, demiş.\n\nCulfa yumurtaları eline almış. Üç tanesini sultana uzatmış:\n\n— Sultanım, bu üç yumurta sizin, demiş.\n\nElinde iki yumurta kalmış. Padişaha bir yumurta uzatmış:\n\n— Padişahım, iki yumurta sizin var, bir tane de ben veriyorum, oldu üç. İki yumurta bende var, bir tane de elimdeki, etti üç. Benim de üç yumurtam oldu, demiş.\n\nSultan içinden:\n\n— Allah Allah! Bunun da altından çıktı, demiş.\n\nBakıyor ki bunu da böldü, sinirlenmiş:\n\n— Bırakın gitsin, demiş.\n\nSonra da padişaha dönüp:\n\n— Yarın culfayı sesleyeceksiniz. Bir tepsi altın verip gönlünü alacaksınız, günahtır. Yoksa adaletsizlik olur, demiş.\n\nErtesi gün kalkmışlar. Olanlara padişah çok üzülmüş:\n\n— Bir kere oldu hanım. Ben de pişman oldum, gerçekten iyi yapmadık, demiş.\n\nCulfayı çağırtmış, bir tepsi altın vermiş, göndermişler. Padişah, bundan sonra her müşkül işinde culfaya danışmaya başlamış. Onun verdiği akıl çok hoşuna gidiyormuş. Bu sebepten onu sarayına danışman almış.\n\nBir zaman sonra bu memlekette savaş çıkmış. Öbür devletle savaşmak için yer ve zaman kararlaştırmışlar. Padişah, düşünmüş, düşünmüş, işin içinden çıkamamış. Sonunda akıl danışmak için culfayı sesletmiş:\n\n— Sana biraz asker vereceğim. Sen hem bizden önce hem de düşmandan önce oraya git, çadırları kur. Biz vezirlerle askerleri toplayıp gelelim, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Peki, demiş.\n\nEve gelmiş, hanımına:\n\n— Padişah beni savaşa gönderiyor, demiş.\n\nHanımı da:\n\n— Tabii, bu kadar altının arkasından bunların çıkacağı belliydi, ama git bakalım, Allah büyüktür, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Yalnız... Biliyorsun ki ben seni çok seviyorum. Ben senden nasıl ayrı kalacağım, demiş.\n\nHanımı üzgün üzgün:\n\n— Ne yapalım? Katlanmak zorundayız, demiş.\n\nCulfa, hanımına:\n\n— Sen bana bir tane yuvarlak pide ekmeği getir. Senin resmini ekmeğin üstüne çizeyim, ona bakarak seni hatırlarım, demiş.\n\nHanım:\n\n— Allah Allah! Öyle şey olur mu, demiş.\n\nCulfa:\n\n— Olur olur, demiş.\n\nHanımı gitmiş, ekmeği getirmiş. Culfa, eline bıçağı almış, güya resim yapıyormuş gibi hanımının yüzüne bakarak bir yerine kaş, bir yerine göz çizip kendi kendini avundurmuş, koynuna koymuş. Sonra da hanımıyla vedalaşmış. “Allaha ısmarladık!” demiş, padişahın yanına gelmiş. Padişah da orduyu hazırlamış, emir vermiş:\n\n— Culfa ne derse yapacaksınız. Onun emirlerini benim emirlerim kabul edeceksiniz, onun sözünden dışarı çıkmayacaksınız, demiş.\n\nAskerler:\n\n— Peki, demişler.\n\nCulfa, askerleri almış, yola çıkmış. Üç gün, beş gün, bir haftalık yoldan sonra yorgun bir hâlde savaş alanına varmışlar. Bakmış ki karşı tarafın askerleri de gelmiş, çadır kurmuşlar. Culfa, karşı tarafın komutanı ile anlaşmış. Onlar da uzak yoldan gelmiş, yorgunlarmış. O gece istirahat edip yatacaklar, askeri dinlendireceklermiş. Böyle kararlaştırdıktan sonra herkes çadırına çekilmiş.\n\nYatma zamanı gelmiş. Culfa, yatmadan tuvalete gitmek istemiş. Bir eline kılıcını, bir eline de şamdan almış, dışarı çıkmış. Dışarıda bakmış ki hanımı için çizdiği ekmek koynunda.\n\n— Aman! Ekmek koynumda kalmış. Günah olur da, demiş.\n\nKoynundaki ekmeği çıkarıp orada bir taşın üzerine koymuş. Kendi de ihtiyacını gidermeye bakmış. O sırada düşman tarafından bir köpek gelmiş, taşın üstündeki ekmeği kaçırmış, düşman tarafına doğru kaçmış. Bunu gören çulfa, köpeğin peşinden koşmuş. Nöbetçiler, bir elinde kılıç, bir elinde şamdan, düşman tarafına doğru koşan culfayı görünce askerleri uyandırmışlar:\n\n— Kalkın, ne duruyorsunuz? Padişahın dediklerini unuttunuz mu? Culfa elinde kılıcıyla tek başına düşman üzerine koşuyor. Siz niye yatıyorsunuz?\n\nCulfa, öbür tarafta, çadırların arasında köpeği arıyormuş ki ekmeği alsın. Bir ses duymuş, arkasına bakmış ki bütün askerler don gömlek, ellerinde kılıçlar, arkasında hazır vaziyette bekliyorlarmış. O, yine köpeği aramaya başlamış. Askerler savaş başladı zannedip “Allah Allah!” diyerek hücum etmişler. Artık dönüşü olmayan bir yola girmişler. Düşman askerini uykudayken kılıçtan geçirmişler. Öldürdüklerini öldürmüşler, öldüremediklerini esir almışlar. Tek bir askerin burnu bile kanamamış. Bir kurşun harcamadan, bir zarar görmeden, hiç kayıp vermeden, bir gecede savaşı kazanmışlar. Düşmanın topu, tüfeği, atı, arabası her şeyleri bunlara kalmış.\n\nErtesi gün biraz dinlenmişler.\n\n— Artık zafer bizim. Burada bir işimiz kalmadı. Padişaha haber gönderelim. Hem biz dönüyoruz hem de gelmesin, demişler.\n\nKalkmış çadırlarını sökmüşler. Atlarını yıkayıp dönüşe hazırlamışlar. Ellerinde birçok ganimetle yola koyulmuşlar. Yol boyunca kamışlıklara rastlamışlar. Öyle güzel kamışlarmış ki culfa kamışları görünce çok sevinmiş. Çünkü dokuma işinde kamış kullanıyormuş. Hemen atını eğleyip aşağıya inmiş. Bıçağını çıkarıp bir deste kamış kesmiş. Onu atının bir tarafına asmış. Bir deste kamış daha kesmiş. Onu da atının diğer tarafına asmış. Padişahın dediklerini hatırlayan askerler de atlarından inip birer deste kamış kesmiş, atlarının yanlarına asmışlar. Culfa görmüş, ama “Bana lazımsa onlara da lazım olur. Madem aldılar, alsınlar.” diye hiç sesini çıkarmamış.\n\nCulfa, emir vermiş, atlara binmişler. Biraz geldikten sonra yolda bir kayalığa rastlamışlar. Culfa:\n\n— Aman! Dokuma tezgâhında ayağımı koyduğum taş eskidi, şuradan güzel bir taş alayım, demiş.\n\nÇok güzel mermer taşlar bulmuş, taşı bir güzelce yontmuş. Askerler de atlarından inmişler. O nasıl bir taş almışsa bunlar da aynı taştan bulup yontmuşlar. Atlarının eyerine asmışlar. Yeniden yola koyulmuşlar.\n\nGele gele şehre gelmişler. Şehre girerken bir nehir varmış. O nehir öyle coşkun akıyormuş ki geçmenin imkânı yokmuş. Gelen asker orda kalmış. “Ne yapalım, nasıl geçelim?” diye düşünüp çare aramışlar. Culfanın aklına kamışlar gelmiş:\n\n— Herkes getirdiği kamışı, mermeri yere indirsin! diye emretmiş.\n\nAskerler kamışları indirmiş. Bütün kamışları köprü olacak şekilde birbirlerine bağlamışlar, üzerine de mermerleri dizmişler. Onları bir köprü hâline getirmiş, nehrin üstüne asmışlar. Kimsenin ayağı bile ıslanmadan karşıya geçmişler. Askerler:\n\n— Bu kadar akıl, bu kadar zekâ kimsede olamaz, diyerek hayret etmişler.\n\nCulfa da içinden:\n\n— Hâlbuki kamışları, mermerleri ne için almıştım, neye yaradılar. Neyse askerleri sudan kurtardık ya, diye düşünerek padişahın yanına gelmişler.\n\nPadişah bunları kapıda karşılamış. Askerlere neler olup bittiğini sormuş. Onlar da olup biteni teker teker anlatmışlar:\n\n— Padişahım, bir gecede savaş kazandık. Hiç kaybımız olmadı. Yolda bir sürü sıkıntı yaşadık. Ama culfanın sayesinde her şeyin üstesinden geldik, demişler.\n\nAnlatılanlar padişahın çok hoşuna gitmiş. Culfaya:\n\n— Artık sen benim vezirim ol! Bundan sonra bizimle beraber sarayda yaşayacaksın, demiş.\n\nCulfa, padişahın veziri olmuş. Onlar yiyip, içip muratlarına ermişler, sizler de muradınıza erin.\n\n&nbsp;\n\n\n* culfa: Dokumacı\n\n* oralı olmamak: İlgilenmemek\n\n* terek: Raf\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Çapgöz",
        "text": "ÇAPGÖZ\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Vakti zamanında fakir bir adam varmış. Adam öyle fakirmiş ki bir gün oğullarını yanına çağırmış:\n\n— Artık sizi doyuramam; gidin, başınızın çaresine bakın, demiş.\n\nÇocuklar, bu lafın üstüne evden çıkıp yola düşmüşler. Epeyce bir yol gittikten sonra iyi yetişmiş bir ekine rastlamışlar. Ekin öyle güzelmiş ki bakmaya doyamamışlar. Meğer bu ekin, bir devinmiş. Üç kardeş, bundan habersizce ekini biçmeye başlamışlar. O sırada dev çıkagelmiş:\n\n— Bu ekin daha yetişmedi*. Ne diye biçiyorsunuz, demiş.\n\nÜç kardeş de şaşırmış. En küçükleri olan Çapgöz, çok akıllıymış. Hemen cevap vermiş:\n\n— Zaten biçimine az kalmış, sana yardımımız olsun diye düşündük, demiş.\n\nDev, bu sözü duyunca Çapgöz’den çekinmiş. Ona demiş ki:\n\n— Sana bir mektup vereceğim. Bizim eve götür, hanıma ver. Onun vereceğini de bana getir, demiş.\n\nDev, kâğıda bir şeyler yazıp Çapgöz’e vermiş. Çapgöz, kardeşlerini de alıp yola düşmüş. Yolda bir adama rastlamışlar. Çapgöz, elindeki mektubu adama okutmuş. Dev diyormuş ki; “Mektubu getireni kes, pişir, buraya getir.” Çapgöz, bunu duyunca orada mektubu hemen yırtmış, yerine de başka mektup yazdırmış. Demiş ki; “Ahırdaki emlik kuzuyu* kes, bu mektubu getirenle gönder.”\n\nNeyse, lafı uzatmayalım... Çapgöz, kuzuyu pişirtip, alıp gelmiş. Devin bu işe canı sıkılmış, ama belli etmemiş. Kuzuyu hep birlikte yemişler.\n\nDev, bu üç kardeşi akşam yemeğine davet etmiş. Onlar da kabul etmişler. Akşam olmuş, hep birlikte yiyip içmişler, yataklarına yatmışlar. Meğer dev, bunların uyumalarını bekliyormuş. Gece bir ara yanlarına gelerek:\n\n— Çapgöz! Uyudunuz mu, demiş.\n\nÇapgöz de:\n\n— Uzun oturuyorum*, demiş.\n\nDev, az sonra yine gelmiş. Aynı cevabı almış. Bunun üzerine yanlarına bir daha uğramamış. Derken sabah olmuş.\n\nO sabah üç kardeş de sağ salim oradan ayrılmış, yola çıkmışlar. Bunlar gide gide bir memlekete varmışlar. Padişahın sarayına işçi olarak girmişler. Çapgöz, terzi; bir kardeşi, seyis; bir kardeşi de uşak olmuş. Çapgöz’ün rahatı çok yerindeymiş. Onun bu durumunu kardeşleri çekememiş, ortadan kaldırmak için çare aramışlar.\n\nBir gün padişaha:\n\n— Padişahım, devin bir kemeri var ki tam size göre, demişler.\n\nPadişah da:\n\n— O kemeri bana kim getirebilir, diye sormuş.\n\nİki kardeş birden:\n\n— Çapgöz getirir padişahım, demişler.\n\nPadişah, hemen Çapgöz’ü çağırtmış:\n\n— Bak Çapgöz! Devin bir altın kemeri varmış. O kemeri bana getireceksin! Sana kırk gün müsaade. Ya kemeri getirirsin ya da kelleni yok bil, diye emretmiş.\n\nÇapgöz ne yapsın? Emir büyük yerden. Mecburen yola koyulmuş. Gide gide sonunda devin evine varmış. O sırada ocakta bir kazan çorba pişiyormuş. Evdeki tuzun hepsini çorbaya aktarmış, dolu suları da boşaltmış, saklanmış. Çorbayı yiyen devle karısı çok susamışlar. Doğruca su kaplarının başına koşmuşlar. Bir de ne görsünler? Testiler, kazanlar bomboş. Dev, karısını suya yollamış. Çapgöz de gizlice arkasından gitmiş. Devin karısı bir testiyi doldurup yanına koydukça, o da boşaltıyormuş. Dev karısı ne kadar uğraştıysa da bir türlü testileri dolduramamış. Canı sıkılmış, iyice daralmış. Belindeki kemeri çıkarıp çeşmenin taşına koymuş. Biraz dinlenmek için ağacın altına uzanmış. Çapgöz, kemeri kaptığı gibi saraya gelmesi bir olmuş. Doğruca padişahın huzuruna çıkmış, kemeri vermiş. Kardeşleri olup bitene hayret etmişler. Bu sefer başka bir plan düşünmüşler.\n\nBir gün padişaha demişler ki:\n\n— Padişahım, devin bir halısı var ki dünyada eşi benzeri yoktur, tam size layık.\n\nPadişah, yine Çapgöz’ü çağırtmış:\n\n— Devin halısını istiyorum. Onu derhâl bana getireceksin! Yoksa sonunu sen düşün, demiş.\n\nÇapgöz, çaresiz, düşüne düşüne devin evine varmış. Bu sırada devin karısı halıyı silkeliyormuş. Ona yardım etmek istediğini söylemiş, kadın da kabul etmiş. Beraberce silkelemişler. Bir ara, devin karısı içeri girmiş. Çapgöz, halıyı sırtladığı gibi nehre doğru koşmuş, çabucak köprüden karşıya geçmiş. Dönüp arkasına bakmış ki dev ile karısı köprünün öbür başında duruyorlar. Meğer dev, sudan geçemezmiş.\n\nÇapgöz, bu baştan o başa, deve bağırmış:\n\n— Kuzunu yedim; kemerini, halını aldım. Daha edeceğim geride, demiş.\n\nHemen saraya gelmiş, halıyı padişaha vermiş. Kardeşleri yine çok şaşırmışlar.\n\nBu defa da padişaha demişler ki:\n\n— Devin bir yatağı var ki padişahım tam size göre.\n\nPadişah, Çapgöz’ü çağırtmış, devin yatağını getirmesini emretmiş.\n\nÇapgöz, bir ağızlık bulmuş. Ağızlığın içine bit, pire doldurup yola düşmüş. Devin evine varmış, geceyi beklemiş. Gece olup da dev, yatağa yatınca ağızlığı yatağa üflemiş. Az sonra devle karısı kaşınmaya başlamış, bir türlü uyuyamamışlar. Sonunda kaptıkları gibi yatağı dışarı atmışlar. Zaten Çapgöz de bunu bekliyormuş. Yatağı sırtlandığı gibi padişaha getirmiş. Padişah, buna da çok sevinmiş.\n\nKardeşleri yine hayretler içinde kalmışlar. Bunu çekemeyen kardeşleri yine padişahın huzuruna çıkmışlar.\n\n— Padişahım, oldu ki oldu!&nbsp; Bari Çapgöz, devi de getirsin, demişler.\n\nPadişah, Çapgöz’ü çağırtıp son olarak devi getirmesini istemiş.\n\nÇapgöz, düşünmüş taşınmış. Sonunda kılık kıyafet değişmiş, kırk çift de araba almış, devin ormanına gitmiş. Ormana girer girmez ağaçları kesmeye başlamış. Bunu gören dev, bir solukta ormana gelmiş.\n\n— Bu ağaçları niye kesiyorsun, diye sormuş.\n\nÇapgöz de:\n\n— Başımıza bela bir Çapgöz vardı. Öldü de ona tabut yapacağım, demiş.\n\nDev, buna çok sevinmiş. Hemen yardım etmeye başlamış. Tabutu yapıp bitirmişler.\n\nÇapgöz:\n\n— Şunun içine bir gir de bakalım. Çapgöz, aynı senin boyundaydı. Acaba tamam oldu mu, demiş.\n\nDev, tabutun içine girip uzanmış. Çapgöz, hemen tabutun kapağını kapatıp çivilemiş. Tabutu arabaya yüklemiş, getirmiş, padişaha teslim etmiş.\n\nÇapgöz, yüksek bir kuleye çıkmış. Tabutu, kalabalık bir meydanda açmışlar. Tabuttan çıkan kızgın dev, orada bulunanları bir hamlede yemiş.\n\nÇapgöz de bulunduğu yerden seslenmiş:\n\n— Heeey, dev efendi! Herkesi yedin, ağzını aç da ben de hoplayayım, demiş.\n\nKızgın dev ağzını açar açmaz Çapgöz, yukarıdan kılıcını bırakmış. Kılıç, devin boğazını kesmiş, oracıkta can vermiş.\n\nÇapgöz, aşağıya inmiş, devin karnını kesmiş, içindekileri çıkarmış. Padişah da bütün bu yaptıklarından dolayı kızını Çapgöz’e vermiş.\n\nKırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Yiyip, içip muratlarına geçmişler. Siz de yiyip, içip muradınıza geçin...\n\n&nbsp;\n\n\n* yetişmek: Olgunlaşmak.\n\n* emlik kuzu: Yeni doğmuş kuzu.\n\n* uzun oturmak: Yatakta uyumadan uzanıp yatmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Çember Has Güzel",
        "text": "ÇEMBER HAS GÜZEL\n\nZaman zaman içinde\n\nKalbur saman içinde\n\nDeve tellal iken\n\nEşek berber iken\n\nSerçe pehlivan iken\n\nKurbağa baş yülüyordu \n\nKör balta imle \n\nVar varanın\n\nSür sürenin\n\nDestursuz bağa girenin\n\nHâli budur padişahım\n\nZamanın birinde, bir adamın üç kızı vardı. En büyük kız, bir gün dedi ki:\n\n— Padişah, padişah olsa da beni alsa. Ona öyle bir halı dokurum, öyle o bir halı dokurum ki bütün askerlerini alsın, bir yanı da artsın, kalsın.\n\nOrtanca kız da dedi ki:\n\n— Padişah, padişah olsa da beni alsa. Ona öyle bir çadır yapar, öyle bir çadır yaparım ki askerlerinin hepsini alır, bir yanı da artakalır.\n\nEn küçük kız da dedi ki:\n\n— Padişah, padişah olsa da beni alsa. Ona altın perçemli oğlanla sırma saçlı bir kız doğururum.\n\nBu esnada padişah, tebdil-i kıyafet gezerdi. Kızların evinin önünden geçerken onların dediklerini işitti. İşittiklerini de yanındaki lalaya yazdırdı. Ertesi gün, kızlara dünür gönderdi. İki taraf da anlaştı. Padişah, her üç bacıyla da evlendi.\n\nAradan hayli zaman geçti. Günlerden bir gün, padişah, büyük karısını yanına çağırttı, dedi ki:\n\n— Hanım, senin bir vaadin vardı. Hani, n’oldu?\n\nKarısı:\n\n— Amaaan, padişahım! O geçen gece gerekti. Onun zamanı geçti, dedi.\n\nBunun üzerine padişah, ortanca karısını çağırttı, dedi ki:\n\n— Hanım! Hani sen bir çadır dokuyacaktın. Bütün askerimi alacaktı da bir yanı da artıp kalacaktı, deyince hanımı da:\n\n— Ooo… Padişahım! O eskidendi, zamanı geçti, cevabını verdi.\n\nPadişah, bu kez küçük karısını çağırttı. Ona da:\n\n— Hanım, sen bir oğlan, bir kız doğuracaktın. Altın perçemli, sırma saçlı olacaktı. Hani, n’oldu?\n\nKüçük karısı:\n\n— Padişahım, hele bekle. Bu benim değil, Cenab-ı Allah’ın bileceği iştir. Zamanı gelmeyince belli olmaz. O vakit ben vaadimi yerine getiririm, dedi.\n\nDokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika sonra padişahın küçük karısından altın perçemli bir oğlanla sırma saçlı, nur yüzlü, bir kızı oldu.\n\nBunu haber alan kızın öteki bacıları, buluşup doğruca bir nene karının yanına gittiler.\n\nDediler ki:\n\n— Ey nene karı! Biz üç bacıydık. Üçümüz de padişahla evlendik. İkimiz vaadimizde durmadık. Bizim küçüğümüz de altın perçemli bir oğlanla sırma saçlı bir kız doğurdu. Bunları yok etmenin çaresi neyse bize söyle.\n\nNene karı:\n\n— Çok kolay. İki it eniği bulun. Oğlanla kızı alın, bana getirin. Enikleri de çocukların yerine koyun, dedi.\n\nKarılar da onun dediklerini yaptılar. Padişah, karısının doğum yaptığını duyunca vaat ettiği çocukları görmek için yanına gitti. Bir de gördü ki çocuk yerine iki it eniği! Hemen emir verdi. Karısını saraydan çıkarttı. O da bir cami avlusuna gitti. Herkes onu gördükçe yüzüne tükürdü, hakaret etti.\n\nBiz haber verelim nene karıdan... Nene karı, çocukları evine götürdü, yanında alıkoydu, büyütüp besledi.\n\nPadişah, bir gün yolda giderken bu çocuklara rastladı. Onlara hemen kanı kaynadı. Çocukları yanlarına çağırdı, öptü, okşadı, ellerine para verdi, yola vurdu. Kendi de olup biteni düşüne düşüne sarayına döndü. Döndükten sonra karılarına:\n\n— Aaah! Aaah! O adı batasıcanın bir vaadi vardı. Vaadini yerine getiremedi. Bugün altın perçemli bir oğlanla sırma saçlı bir kız gördüm de o aklıma düştü, dedi.\n\nBunu duyan karıları, doğruca nene karının yanına gittiler. Durumu ona da anlattılar. Çocukları ortadan kaldırmasını, yoksa sonlarının ölüm olduğunu söylediler.\n\nNene karı, bunun üzerine onlara söz verdi. Kendi de çocukları yanına alıp bir dağa çıktı.\n\nÇocuklara:\n\n— Siz azıcık burada durun, biraz odun toplayayım. Çok sürmez, gelirim, dedi.\n\nÇocuklar oyuna daldılar. Bir de baktılar ki akşam olmuş, anaları hâlâ gelmemiş. Hemen sağa koştular, sola koştular, ağlayıp fizah ettiler*. Bir türlü bulamadılar. Önlerine bir mağara çıktı. O geceyi orada geçirdiler. Ertesi gün yine aradılar, bulamadılar. Yeniden mağaraya döndüler. Böylece epey zaman orada kaldılar.\n\nPadişah, yine bir gün ava çıktı. Av ederken o mağaraya rast geldi. Mağaradan içeri girdi. Bir de gördü ki iki tane çocuk, kendi kendilerine oynuyorlar. Yanlarına gitti, gözlerinden öptü.\n\nDedi ki:\n\n— Siz burada ne yiyip ne içiyorsunuz?\n\nÇocuklar da:\n\n— Allah, bizim rızkımızı veriyor, dediler.\n\nPadişah da onlara:\n\n— Daraldığınız zaman gelin, beni görün, dedi.\n\nOradan saraya döndü. Karılarıyla otururken gördüklerini onlara anlattı. Karılar, hemen nene karının yanına gittiler. Durumdan onu da haberdar ettiler. Nene karı, hemen yola revan oldu. Derelerden geçerek, lâle, sümbül biçerek vara vara çocukların yanına vardı.\n\n— Ah çocuklarım! Siz nerelerdeydiniz? Ben sizi kaybettim, dedi.\n\nÇocuklar:\n\n— Ana, biz de seni arıyorduk. Allah, bize burayı ihsan etti. Burada yaşıyoruz, dediler.\n\nNene karı, oğlanın yanına gitti.\n\n— Maşallah oğlum. Babayiğit delikanlı olmuşsun. Bir yerde yedi başlı dev var. Onun yanında da bir sazı var. Git, onu getir de yiğit olduğunu biliyim, dedi.\n\nOğlan, bacısına baktı. O; “He” derse gidecekti; “Yok” derse gitmeyecekti. Bacısı:\n\n— Git, dedi.\n\nOğlan, bacısının dediğini yaptı. Sazı getirmek için azığını düzdü*, yola çıktı. Giderken yolda ağ sakallı bir pîre rastladı. Pîr, delikanlıya nereye gittiğini sordu. O da söyledi.\n\nPîr:\n\n— Ah oğlum! Bu fikri sana yanlış vermişler. O yedi başlı devin elinden sazı almak fermana mahsustur, dedi.\n\nOğlan:\n\n— Eee, ne yapalım? Bu dâr-ı dünyada bir tek bacım var. Onun dileğini yerine getirmek için saz ağacını ele geçirmem lazım, dedi.\n\nPîr:\n\n— Mademki gidiyorsun, benim dediklerimi aklından çıkarma. Buradan giderken önüne bir kanlı ırmak gelir. Onun üç koşam* suyunu içersin. “Oh! Ne güzel de suyu var.” dersin. Yola çıkarsın. Bir ırmak daha çıkar. Bu da irinli akar. Ondan da eğilir, üç koşam su içersin. İçtikten sonra önüne bir açık kapı çıkar, bir de kapalı kapı... Açığı kapat, kapalıyı da aç. Daha sonra iki hasır gelir. Dürülü olanı açar, açık olanı da dürersin. En sonunda da bir koyunla bir kurda rastlarsın. Koyunun önündeki eti kurda, kurdun önündeki otu da koyunun önüne koy. Gayrısına benim aklım ermez. Allah yardımcın olsun, dedi, gözden kayboldu.\n\nDelikanlı, pîrin dediklerini tek tek yaptı. Yaylalardan geçerek; lâle, sümbül biçerek devin yanına vardı, selam verdi. Dileğini bildirdi.\n\nDev de:\n\n— Sen burada dur. Ben şimdi saz ağacını getiririm, dedi.\n\nDev gider gitmez oğlan baktı ki yan tarafta kapalı bir dolap var. Hemen dolabı açtı. Bir de gördü ki saz orada. Sazı almasıyla kaçırması bir oldu.\n\nDev, oğlanın elinde sazla kaçtığını görünce:\n\n— Ah insanoğlu! Beni kandırdın. Nereye kaçıyorsun, dedi.\n\nKoyuna seslenip:\n\n— Aman koyunum, şunu tut, dedi.\n\nKoyun dile geldi:\n\n— Bana senelerden beri kan kusturdun. Ben ete değil, ota muhtaçtım. Sen önüme et sürdün.\n\nDev, bu defa kurda seslenip:\n\n— Aman kurdum, şunu tut, dedi.\n\nKurt:\n\n— Benim senelerden beri önüme et yerine ot koydun. Âdemoğlu bana et verdi. Ben tutamam, dedi.\n\nDev, o zaman kapalı kapıya yalvardı. Kapalı kapı da:\n\n— Beni senelerden beri örtük bıraktın. Güneşin yamacında cayır cayır kavurdun da bir sokum* açmadın. İnsanoğlu bana iyilik etti. Ben onu tutamam, dedi.\n\nDev, bu kez açık kapıya yalvardı. Açık kapı da:\n\n— Beni senelerden beri açık bıraktın. Açık durmaktan temelli küflendim. Sen benden iyilik mi bekliyorsun, dedi.\n\nDev, o zaman dürülü hasırla açık hasırdan yardım istedi. Onlar da kapılar gibi cevap verdiler. Hasırlardan da yüz bulamayan dev, irinli ırmaktan aman diledi. İrinli ırmak da:\n\n— Eee! Sen gelip gelip yüzüme tükürüyordun. O adamsa üç koşam suyumu içti. “Ne güzel de suyu var imiş.” dedi. Ben de tutamam, diye cevap verdi.\n\nDev, bu sefer kanlı ırmağa yalvardı. O da öteki ırmak gibi reddetti. Velhasıl, oğlan, devin elinden kaçıp kurtuldu. Sazı nene karıya getirdi. Mağaraya, bacısının yanına döndü.\n\nPadişah, bir gün yine bunlara rastladı. Yaraları tekrar tazelendi. Onların hâllerini sordu, yanlarına para bırakıp çıktı, sarayına geldi. Akşamleyin otururken gördüklerini avratlarına anlattı. Ertesi gün, karılar, nene karının yanına geldiler. Nene karıdan çocukları bu kez iyice gözden ıraklaştırmasını isteyip, çekip gittiler. Nene karı, mağaraya geldi ki çocuklar saz çalıp eğleniyorlar. Onları yalandan sevdi, öptü, sarıldı. Arkasından kıza:\n\n— Amaaan! Sizin işiniz iş değil. Saz çalıyor, siz oynuyorsunuz. Kardeşin dediğimi yapsın da yiğit olduğunu bileyim. Bir yerde “Çember Has Güzel” var; gitsin, onu getirsin de göreyim, dedi.\n\nBunun üzerine kız da kardeşine gidip Çember Has Güzel’i getirmesini, yiğitliğini ispat etmesini istedi.\n\nOğlan, ertesi gün azığını düzdü, yola çıktı. Giderken yolda ak sakallı bir ihtiyara rastladı. Selam verip yanına oturdu. İhtiyar, nereye gittiğini sordu, o da söyledi.\n\nO zaman ihtiyar:\n\n— Vay ahmak oğlum, vay! Binlerce adam, Çember Has Güzel’i almaya gitti, taş kesildi. Sen de mi gidip taş olacaksın? Seni ölüm yoluna göndermişler. Bu sevdadan vazgeç, dedi.\n\nOğlan:\n\n— Benim ne anam ne de babam var. Bu fani dünyada varım yoğum bir kız kardeşim var. Onun dileğini yerine getireceğim, dedi.\n\nİhtiyar:\n\n— Peki öyleyse. Gitmeye gidiyorsun, dediklerime kulak ver bari! Oraya varınca bir pınar vardır. O pınardan abdest al, iki rekât namaz kıl. Allah’ına şükret. Ondan sonra kızı almaya git! Kız, oradaki sarı kayanın içindedir. Adına seslen! Çıkarsa çıkar, yoksa kaderine boyun eğer, taş kesilip kalırsın, dedi, gözden kayboldu.\n\nDelikanlı, ihtiyarın dediği yere vardı. Pınardan abdest aldı, namazını kıldı, Allah’a kendisine yardımda bulunması için niyazda bulundu. Kayanın dibine vardı. “Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi?” diye tereddüt ettikten sonra cesarete geldi, seslendi:\n\n— Çember Has Güzeeeel, dedi.\n\nDizlerine kadar taş kesildi.\n\n— Çember Has Güzeeeel, dedi.\n\nGöbeğine kadar taş kesildi. Üçüncü defa:\n\n— Çember Has Güzeeeel, deyince:\n\n— Lebbeyk beyim; sen oradan, ben buradan, diye ses geldi, kaya ortadan yarıldı.\n\nBir güzel kız çıktı. Kız çıkar çıkmaz oğlanın da taşları açıldı.\n\nOğlan:\n\n— Hadi gidelim, deyince kız:\n\n— Duuur! Hep bu kadar ahali geldi, taş kesildi. Demek ki Cenab-ı Hak beni sana nasip etmiş. Bir abdest alıp namaz kılalım. Allah’a niyazda bulunalım. Bu vatandaşlar cana gelsin, memleketlerine dönsünler, dedi.\n\nOğlan:\n\n— Peki, o zaman onlar da seni elimden alacak olurlarsa! O zaman n’olacak, dedi.\n\nKız da:\n\n— Alamazlar. Ben senin nasibinim, dedi.\n\nKız gitti, kayanın içinden bir avuç pirinç, bir deste gül, bir de ölü horoz aldı. Beraberce abdest alıp namaz kıldılar, dua ettiler. Orada taş kesilmiş olan ahali hep kalktılar.\n\nOğlana:\n\n— Delikanlı! Kız, anamızın sütü gibi sana helâl olsun. Sen bizi kurtardın, dediler.\n\nBunlar, sağa sola dağılıp memleketlerine döndüler. Oğlan da kızı getirip nene karıya gösterdi. Beraberce mağaraya, bacısının yanına döndüler.\n\nBiz haberi padişahtan verelim...\n\nAltın perçemli oğlanla sırma saçlı kızı son defa gördükten sonra içine bir köz düştü. Aylarca hep onları görmek için mağaraya gitti. Oraya varınca gördü ki iki iken üç olmuşlar. Oğlan ile kız eline vardılar.* Çember Has Güzel de padişah içeri girince altına minder koydu. Karşısına geçip el pençe divan durdu. Padişah şaşırdı. Olan biteni oğlandan haber aldı. Hâl ve hareketlerini sual eyledi. Gönül hoşnutluğuyla evine döndü. Her zamanki gibi o günkü gördüklerini de karılarına anlattı. Arkasından da:\n\n— Yarın kuzular, koyunlar kurban edilecek. Ertesi gün, çocuklar davetlimdir, haberiniz ola, dedi.\n\nSabah olunca padişahın emri yerine getirildi. Kazanlar kuruldu, yemekler pişti. Bu arada karıların biri nene karının yanına gitti. Olan biteni anlattı.\n\nNene karı da:\n\n— Artık benim yapacağım bir şey kalmadı. Sonra, yanlarına peri kızı da geldi ki onlara hiçbir oyun oynayamam, dedi.\n\nPadişahın karısı da ters yüz olup geri döndü. Padişah, bir araba göndererek altın perçemli oğlan, sırma saçlı kızla peri kızını getirtti. Bunlar, şehirde caminin önünden geçerken arabayı durdurdu. Padişah da onların sırlarına agâh olmak için geriden takip ediyordu.\n\nOğlan, karının yanına gidip başına bir tokmak vurdu, yüzüne tükürdü, savuştu. Kız da aynısını yaptı. Peri kızı olan Çember Has Güzel, karının yanına gitti, eline vardı, başına bir deste gül koydu, savuştu. Padişah, bu oğlanla kızı, kendi oğlu ve kendi kızı zannediyordu. Onların bu hareketini görünce anladı ki iş düşündüğü gibi değil.\n\nAkşam yemekten sonra, padişah, peri kızından horozu getirmesini istedi. Çember Has Güzel, gidip ölü horozu getirdi. Padişahın huzurunda ölü horoza pirinci yedirmeye çalıştı.\n\nPadişah dedi ki:\n\n— Kızım, ne ediyorsun? Ölü horoz hiç pirinç yer mi? .\n\nÇember Has Güzel de:\n\n— Eee, padişahım! Ölü horozun pirinci yemeyeceğini biliyorsun da bir kadının enik doğurmayacağını bilmiyor musun? Sen nasıl padişahsın, deyince padişahın başı taşa değdi.\n\nÇember Has Güzel:\n\n— Padişahım! Bu gördüğün yavrular, senin kızın ve oğlundur. Ben de senin gelininim. Çabuk emret de o kadını oradan aldır, dedi.\n\nPadişah, kabahatini anladı. Karısını cami avlusundan alıp saraya getirtti. İki karısıyla nene karıyı da kırk katırın kuyruğuna bağlatıp dere tepe yuvarlattı. Oğluyla kızına da kırk gün, kırk gece toy düğün yaptırdı...\n\n&nbsp;\n\n\n* fizah etmek: Feryat etmek.\n\n* azık düzmek: Yol hazırlığı yapmak.\n\n* koşam: Avuç.\n\n* sokum: Parça.\n\n* eline varmak: El öpmek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Çöpüklü Tay",
        "text": "ÇÖPÜKLÜ TAY\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’tan başka kimse yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken... Hamamcının tası, köpeğin tasması yok...\n\nZamanın birinde çok kuvvetli bir padişah ile bir de askeri az olan bir padişah varmış. Askeri kuvvetli olan harp ilan etmiş. Bunun üstüne askeri az olan padişah, vezirini, vekilini toplamış; her evden bir asker alınmasına karar vermişler.\n\nVezir, köylere, kentlere düşmüş; “Her evden bir kişi askere alınacak!” diye ilan ettirmiş. Köyün birinde bir eve misafir olmuş. O evin de üç tane kızı varmış. Vezir evden gittikten sonra büyük kız, babasının yanına sevinerek gelmiş, ne olup bittiğini sormuş. Babası da kızına vaziyeti anlatmış.\n\n— Her evden bir asker istiyorlar, demiş.\n\nKız da:\n\n— Ben de zannettim ki vezir beni oğluna istiyor da babam; “Acaba kızımı vereyim mi, vermeyeyim mi?” diye düşünüyor, demiş.\n\nKız, babasının yanından ayrılmış.\n\nOndan sonra ortanca kızı gelmiş, babasının yanına girip:\n\n— Baba, hayır olsun, ne düşünüyorsun, demiş.\n\nBabası:\n\n— Bizde benden başka asker olacak kimse yoktur. Onu düşünüyorum, demiş.\n\nKız, babasına:\n\n— Ben de dedim; “Herhâlde vezir, beni lalanın oğluna istiyor da babam onun için düşünüyor.” diye cevap vermiş.\n\nSonra da:\n\n— Bana ne! Ne yaparsan yap, demiş.\n\nBu kız da çekmiş, gitmiş.\n\nBu sefer küçük kız, babasının yanına girmiş. Babasına:\n\n— Ne düşünüyorsun, diye sormuş.\n\nİki kızına da kızan babası, küçük kızına iyi bir dayak atmış. Fakat kız yine de:\n\n— Eğer derdini söylemezsen öldürsen de gitmem, demiş.\n\nO zaman babası, kızına:\n\n— Beni seviyor musun, diye sormuş.\n\nKızı da:\n\n— Evet, seviyorum, demiş.\n\nBabasının içi rahat etmemiş:\n\n— Ne gibi seviyorsun, diye sormuş.\n\nKızı:\n\n— Seni bütün dünyanın, bütün yemeklerin lezzeti olan tuz kadar severim, demiş.\n\nO zaman babası:\n\n— Kızım, şimdi beni iyi dinle! Padişah, her evden bir asker istiyor. Bizde asker olacak kimse yok. Ben gitsem perişan olursunuz. Gitmesem devlete ihanet etmiş olurum. İşte kızım, benim derdim, düşüncem bundan ibaret, demiş.\n\nKızı demiş ki:\n\n— Baba, sen kendini hiç üzme! Beni bir erkek gibi tıraş ettir. Sonra da iyi bir at, bir elbise, bir de kılıç ver! Ben senin yerine asker olurum, demiş.\n\nBabası sevinçten kızın boynuna sarılmış, ağlamış. Hemen kızının dediklerini yapmış, donatmış. Kız, babasıyla helâlleşmiş, yola düşmüş.\n\nYol o kadar uzunmuş ki gide gide yorulmuş. Yolun üstünde bir mezarlık varmış. Bu mezarlığa gelince atını bir mezar taşına bağlamış. Sonra da karnını doyurmuş, arada uykuya dalmış. Uykunun tatlı bir yerinde at huysuzluk etmiş. Kız, atının gürültüsüne, sesine uyanmış. Uykulu uykulu, bir canavar görmüş. Öyle bir canavar ki gözlerinden ışıklar saçılıyormuş. Kız, canavarın heybetinden öyle bir feryat etmiş ki canavar elindekini oraya bırakmış, kaçmış. Kız şaşırmış; şaşkın şaşkın beklerken bir çocuk feryadı duymuş. Sesin geldiği yere gitmiş. Gitmiş gitmesine de, orada sekiz dokuz yaşlarında bir kız çocuğu görmüş.\n\nKıza:\n\n— Kimsin? Kimin nesisin, diye sormuş.\n\nO zaman küçük kız, bir bir anlatmış:\n\n— Ben Yemen padişahının kızıyım. Gece temiz hava almak için hizmetçiler beni dışarı çıkarmıştı. Dışarıda gezerken birdenbire büyük bir canavar peyda oldu. Hizmetçiler korkudan beni orada bırakıp kaçtılar. Ben de oracıkta bayılmışım. Ondan sonrasını bilmiyorum. İşte hepsi bu kadar, demiş.\n\nSabah olmuş. Ata binmiş, Yemen’in yolunu tutmuşlar.\n\nKüçük kız yolda:\n\n— Abi, şimdi sen beni babama götürüyorsun. O sana der ki; “İste benden ne istersen, vereyim!” O zaman sen iki defa; “Padişahım senin sağlığını...” dersin. Üçüncü sefer; “Senden bir at isterim.” dersin. O, buna razı olur. Seni tavraya* götürürler. Orada çok kıymetli atlar var, fakat sen hiçbirini beğenme! En arkada biçimsiz bir tay var, onu istersin! O at, babamın serveti ile yarı yarıyadır. Adı da Çöpüklü Tay’dır. Belki vermek istemez. O zaman sen de; “Hadi Allah’a ısmarladık!” der, çıkarsın. Ben de hemen senin peşinden çıkarım. Babam bana; “Sen nereye gidiyorsun?” dedi mi ben de; “Hayatım mademki bir Çöpüklü Tay’a değmiyor, ben de hayatımı kurtaran bu adamla giderim.” derim. O zaman mecbur verir. Çünkü babamın benden başka çocuğu yoktur, demiş.\n\nYollarına devam etmişler. Birkaç gün sonra Yemen’e gelmişler. Padişaha:\n\n— Padişahım, müjde! Kızınız bir delikanlı tarafından kurtarılmış, geldiler, diye müjdeler gitmiş.\n\nDoğruca saraya gitmişler. Padişah, büyük bir sevinç içinde koşmuş, kızıyla delikanlıyı içeri almış. Epeyce hoşbeş etmişler.\n\nPadişah, delikanlıya:\n\n— Dile dilediğini, vereyim muradını, demiş.\n\nO da küçük kızın dediği gibi iki kere:\n\n— Sağlığını padişahım, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Benim sağlığımdan sana ne? Dileğini söyle, demiş.\n\nDelikanlı o zaman bir at istemiş. Tavlaya göndermişler. Küçük kızın tarifi üzerine gitmiş, Çöpüklü Tay’ın yanına durup:\n\n— Bunu istiyorum, demiş.\n\nAdamlar pek razı olmamışlar:\n\n— Kardeşim, şu kadar Arap küheylan atın içinden bu uyuz tayı mı istersin, demişler.\n\nDelikanlı:\n\n— Olursa bu olur, olmazsa istemiyorum, demiş.\n\nHemen padişaha haber iletmişler. Padişah:\n\n— Gidersen git! Al, sana bin altın, demiş.\n\nDelikanlı, parayı almamış. Saraydan giderken kız peşine düşmüş.\n\nPadişah:\n\n— Kızım, nereye gidiyorsun, demiş.\n\nO zaman kız, padişaha:\n\n— Ben hayatımı ona borçluyum. Beni ölümden kurtaran bu delikanlıya bir Çöpüklü Tay’ı kıymazsan ben de ona bir ömür kölelik yaparım, demiş.\n\nPadişah, buna hem çok üzülmüş hem de çok utanmış. Hemen emir vermiş. Çöpüklü Tay’ın eyeri vurulmuş, delikanlıya teslim edilmiş. Delikanlı, kendi atını orada bırakmış, o biçimsiz ata binmiş, gitmiş. Yolda bunları gören çocuklar taşa tutmuşlar. Delikanlı, binbir müşkülatla şehrin dışına çıkmış.\n\n— Be hey hayvan! Ne baş belası oldun bana, demiş, hayvana bir kırbaç vurmuş.\n\nO zaman at:\n\n— Ey insanoğlu! Kendi hâline bakmaz da beni ne diye kırbaçlarsın! Şimdi söyle, seni hangi diyara götüreyim, diye dile gelmiş.\n\nDelikanlı kılığındaki kız da:\n\n— Beni İran’a götür, demiş.\n\nAt:\n\n— Öyleyse gözünü kapa! Hem de çok kuvvetli tutun ki rüzgâr seni düşürmesin, demiş.\n\nDelikanlı, atın yelesine sıkıca tutunmuş. On dakika sonra at:\n\n— Aç gözünü, demiş.\n\nDelikanlı gözünü açmış ki tay, İran denen memleketin Tahran şehrinde bir kıyıda durmuş.\n\nAt, delikanlıya:\n\n— Şimdi beni iyi dinle! Burada Mehmet Bey’in hanına ineceğiz. Orada benim yerim ayrıdır. Hancı, benim Yemen padişahının atı olduğumu biliyor. Sen şimdi çok dikkatli olacaksın. Çünkü sen bir şehzadesin, şehzade muamelesi göreceksin. Benim yemim üç kilo balık, üç kilo kuru üzüm, bir de bol su... Yemimi verip terimi kurula! Ondan sonra sen de istirahat et! Yalnız, bundan sonra sen erkek oluncaya kadar ismin “Ahmet” olsun. Benim adım da Yusuf’tur. Bir daha yapacak işlerini bana sormadan yapma, diye tembih etmiş.\n\nHana doğru gitmişler. Hana yaklaşır yaklaşmaz hanın sahibi ve işçileri şehzadeyi karşılamışlar. Atı tutmaya çalışmışlar. Delikanlı, tayın dediklerini hatırlamış.\n\n— Zahmet çekmeyin, ben atımı babamdan başka kimseye teslim edemem, demiş.\n\nAtı yerine yerleştirmiş, dışarı çıkmış. Bir de ne görsün? Tellallar bağırmıyor mu?\n\n— Yarın at meydanında kazılan çukuru atıyla atlayana İran şahı kızını verecek!\n\nAhmet, hemen atın yanına dönmüş, olanları Yusuf’a anlatmış.\n\nYusuf, Ahmet’e:\n\n— Biz de gidelim, ama kızı alırsan ne yaparız, demiş.\n\nO zaman bizim delikanlı biraz bozulmuş. At bunu fark etmiş.\n\n— Biz de yarın yarışa katılırız, kızı alırız. Gerisi kolaydır... Hayırlı sabahlar olsun cümle âleme, demiş.\n\nDelikanlı sabaha kadar uyumamış; “Acaba kızı alsak nasıl olur? O kız, ben kız...” diye düşünmüş. Sabah erkenden kalkmış, atı hazırlamış. At meydanı denen yere gitmek için yola düşmüş. Yemen’de olduğu gibi şehir ahalisi bunları yuhlamışlar. Binbir türlü hakaretten sonra zor güç at meydanına gelmişler. Meydanda yerini göstermişler. Yerine geçmiş, sırasını beklemiş. Bekler, ama gördüğü faciaya aklı ermemiş, pişman olmuş. İş işten geçtiği için de çaresiz yarışacakmış. Çünkü çukurun içi at ve insan cesetleri ile dolmuş. Dolmuş, ama o çukuru hâlâ bir geçen olmamış.\n\nVakit akşam olmak üzereyken sıra Ahmet’e gelmiş. At, Ahmet’e demiş ki:\n\n— Beni şimdi geri çevir! Yoldaki zabıtalara da söyle, yolu açsınlar! Beni şehre kadar sür! Dönende eğer burnumun deliklerinden duman çıkıyorsa hemen “Tamam!” de, gözünü yum, demiş.\n\nAhmet, hemen zabıtalara talimat vermiş. Atını geriye çevirmiş. Çevirmiş, ama gel gör ki sabah gelirken yuh çeken, hakaretler eden o ahali görsün! Görsün, ama ne görsün! Atın ayakları bir afet gibi yerden kesilmiş, kanat takmış gibi uçuyormuş. Ahmet, hemen atı geriye döndürmüş. Çukura yaklaşmışlar, o zaman atın burun deliklerinden duman çıktığını görmüş.\n\nAhmet, ata:\n\n— Yusuf, tamamdır, demiş.\n\nAt, o zaman demiş ki:\n\n— Çukuru geçer geçmez beni hemen geri çevir ki bir daha atlayayım. Hemen bir daha derken üç sefer atlayayım ki kimsenin itirazı olmasın.\n\nAhmet:\n\n— Ya Allah, demiş, atını mahmuzlamış, çukuru atlamış.\n\nMilletin alkışı ile atını geri döndürmüş. Bir daha... Bir daha... Derken tam üç defa atlamış. Millet, padişahın emri ile dağılmış.\n\nAt, hemen Ahmet’i padişahın yanına götürmüş. Ahmet, padişahın elini öpüp:\n\n— Sağ olasın padişahım, emirlerini yerine getirdim, demiş.\n\nPadişah da vezirine:\n\n— Delikanlıya kızımı verdiğimi ilan et! Düğün de hemen başlasın, demiş.\n\nAhmet sevinçle hana dönmüş; atını yemlemiş, terini kurulamış, saraya dönmüş. Sarayda aynı şehzade gibi karşılanmış. Padişahın ailesi, Ahmet’i çok beğenmişler.\n\nSarayda kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Son gece gelince at, Ahmet’e öğüt vermiş:\n\n— Kendini hiç belli etme! Şimdilik kıza hiç yaklaşma! Allah ne gösterir? Elbette bunda da bir hayır vardır. Ya devlet başa ya kuzgun leşe!\n\nOrada helâlleşip ayrılmışlar. O geceden sonra Ahmet, her gün atın yanına gelmiş. Gecelerin sayısı günden güne artmış. Aradan tam kırk gün geçmiş. Kız artık çok sıkılmaya başlamış. Bakmış olmayacak, anasına söylemiş:\n\n— Kocam benden ayrı yatıyor, demiş.\n\nAnası da:\n\n— Kızım hele bir dur. Elbet bir çare bulunur, demiş.\n\nKızın anası da durumu vezire söylemiş. Zaten bu işe canı sıkılan vezir; “Ona öyle bir oyun oynayayım ki kıyamete kadar aklı başına gelmez. Çünkü bu kızı ben oğluma alacaktım, o mani oldu.” diye düşünmüş.\n\nDoğruca padişahın yanına gitmiş. Sohbet arasında padişaha:\n\n— Kıymetli padişahım! Yemen padişahının öyle bir kuşu var ki her zaman hafız gibi Kur’an okur. Adına da Cennet Kuşu derler, demiş.\n\nO zamana kadar padişah:\n\n— Varsa var! Hayrını görsün, bize ne, demiş.\n\nVezir:\n\n— Aman padişahım, sen ne söylüyorsun? Bizim niye olmasın? Binlerce kişinin geçemediği çukurdan geçen şahıs; herhâlde sizin damadınızdır. Söyleyin, getirsin, demiş.\n\nPadişah emir vermiş, damadını huzura çağırtmış. Damat, padişahın elini öpmüş:\n\n— Buyurun, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Oğlum! Yemen padişahının bir kuşu varmış. Hafız gibi Kur’an okurmuş. Bize de bir tane bul, getir! Bunu senden istiyorum, demiş.\n\nAhmet:\n\n— Bana bir gün mühlet ver, demiş.\n\nDışarı çıkmış, soluğu atın yanında almış.\n\nYusuf, hiç şaşmadan:\n\n— Söyle bakalım, sana ne vazife verdiler, demiş.\n\nAhmet, meseleyi anlatmış.\n\nYusuf da:\n\n— Şimdi git, içine yüz tane kuş sığacak bir kafes yaptır, ama&nbsp; sağlam ve altından olsun. Al, hemen gel! Allah’ın izni ile olur, demiş.\n\nAhmet, hemen padişaha çıkmış, kafesi söylemiş. Kafesi yaptırmış, Ahmet’e teslim etmişler. Ahmet, kafesi alır almaz Yusuf’un yanına gelmiş.\n\nYusuf, ona ne yapacağını tek tek anlatmış:\n\n— Cennet Kayası’na varınca bir kapı açılacak. O kapıdan çok hızlı gireceğiz. On dakika sonra geri çeviremezsen ikimiz de kayaya çarpar, paramparça oluruz. Geriye döner dönmez de; “Ey Cennet Kuşları! Allah’ını seven biri de benim kafese girsin!” demeyi unutma, demiş.\n\nYıldırım hızıyla oradan çıkmışlar, Cennet Kayası’na gelmişler. İki tane kapı açılmış. Kapıdan içeri girmişler. Geriye dönerken de; “Ey Cennet Kuşları! Allah’ı severseniz benim kafesime girin!” diye bağıra bağıra dışarı çıkmışlar. Kafesin içi kuş dolmuş. Sevinerek padişahın yanına gelmişler; kafesi bırakmış, çıkmışlar.\n\nO zaman padişah çok sevinmiş, ama vezir bozulmuş. Hem bozulmuş hem de korkmaya başlamış. Hemen odadan dışarı fırlamış, kızın anasını bulmuş.\n\nKadına:\n\n— Bu senin damadın çok zalim bir adamdır. Ben bundan çok korkuyorum, demiş.\n\nAhmet, yine kızın yanına çıkmış, oturmuş. Fakat çok sert olduğu yüzünden belliymiş. Kız, bir fırsatını bulur bulmaz soluğu anasının yanında almış.\n\nAnasına:\n\n— Damadın geldi, demiş.\n\nAnası da:\n\n— Biliyorum, geldi, ama işler çok fena! Tam yüz tane Cennet Kuşu getirmiş, demiş.\n\nAnasıyla konuşmuş, dertleşmiş. Yine odasına dönmüş.\n\nAradan birkaç gün geçmiş, kız yine anasının yanına gelerek:\n\n— Ana, bu adam serseridir, yatağıma gelmez. Bir battaniye ile divanın üzerinde uyur, demiş.\n\nKızın anası, soluğu vezirin yanında almış. Vezir, ona bir oyun oynayacağını söylemiş, Padişahın yanına gitmiş. Sohbet ederken padişaha:\n\n— Padişahım, Yemen padişahının bir atı var ki dünyada emsali bulunmaz. Bindin mi gözünü yum, açtın mı dünyanın öbür ucuna götürsün, demiş.\n\nPadişah da:\n\n— Varsa Allah sahibine bağışlasın, demiş.\n\nVezir:\n\n— Aman padişahım! Unutuyorsun. Onun bir Cennet Kuşu varsa senin yüz tane… Bizim aslan gibi bir damadımız var, demiş.\n\nPadişah, damadını huzuruna çağırtmış:\n\n— Ahmet oğlum! Yemen padişahının bir atı var. Ben onu istiyorum, demiş.\n\nAhmet, bir gün izin istemiş, soluğu atın yanında almış. Olan biteni ata anlatmış.\n\nO zaman at:\n\n— Ahmet, bu iş çok zor! Çünkü onlar benim sülalemdir. Anam, babam, kardeşlerimdir. Kendileri de Aygır Gölü’ndedir. Artık yapacak bir şey yok. Sana bir defa söz verdim; ölene kadar arkadaşız. Şimdi beni iyi dinle. Git, padişaha söyle; altından öyle bir semer yaptırsın ki dünyada eşi benzeri olmasın, demiş.\n\nAhmet doğru padişahın yanına gitmiş. Atın dediği gibi söylemiş. Padişah kabul etmiş, semeri hemen yaptırtmış.\n\nErtesi gün, yola çıkmışlar. Aradan bir saat geçmiş, Aygır Gölü’ne gelmişler.\n\nAt, Ahmet’e demiş ki:\n\n— Şimdi beni iyi dinle: Şu eyeri bu kayanın üstüne koy. Kendin de şu çınarın başına çık. Bir saat sonra otuz sekiz kardeşimle annem çıkacaklar. Kardeşlerim sağa sola koşar, oynarlar. Yorulduktan sonra yatarlar. Biraz sonra annem de şuraya gelir. Bu kayayı çok sever; çünkü ben burada doğmuşum. Hem de aynı anda beni kaybetti. Şöyle ki ben doğar doğmaz kardeşime bir deniz canavarı saldırmış. Annem onu korumak için koşmuş. Meğerse buralarda da bir avcılar bizi beklermiş. Hemen beni almış götürmüşler. Şimdi annem beni öldü ya da felakete uğradı biliyor. Onun için her zaman buraya gelir, ağlar. Ondan sonra her zaman kardeşlerimle beraber gelir, onları daha sahipsiz bırakmadığı gibi burada kendisi nöbet bekler. Buraya gelip bu altın eyeri görürse hemen; “Ah, şimdi bu gençliğimin sonunda, ihtiyarlığımın önünde bir insanoğlu olsa; bu altın eyeri belime vursa da yoruluncaya kadar koştursa!” der. Sen de o zaman selviden; “Ben buradayım, dediğini yaparım!” dersin. O da; “Gel, ey insanoğlu!” der. Sen de dersin ki; “Yemin et!”. O da; “Edeyim.” der. O zaman sen; “Yusuf’un ruhu için yemin et!” dersin. Eğer yemin ederse iner, o zaman yeri vurursun, bir güzel koşturursun. “Yoruldun mu?” dersin. O yine; “Ey insanoğlu, yoruldum; al eyerini, bırak beni!” der. Sen de hemen benim yanıma getirirsin. O zaman annemden, kardeşlerimden birini isterim. İnşallah o da verir; çıkıp gideriz, demiş.\n\nAhmet, eyeri almış, kayanın üstüne koymuş, kendi de selvinin tepesine çıkmış. Bir buçuk saat beklemiş, canı sıkılmış, uykusu gelmiş. En sonunda bakmış ki Aygır Gölü dalgalanmış, geliyor. Biraz sonra otuz dokuz tane su beygiri çıkmışlar. Yusuf’un dediği gibi sağa sola koşup yorulmuşlar. Sonra da kıyıdaki kumların üstüne uzanıp yatmışlar.\n\nAna at, dolanıp yorulduktan sonra kayanın önüne gelmiş. Altın eyeri görünce şaşırmış. Aynen atın dediği gibi demiş.\n\nO zaman Ahmet:\n\n— Ben buradayım, demiş.\n\nAnası:\n\n— Ey insanoğlu, tamam, gel, demiş.\n\nAhmet de:\n\n— Yemin et, ineyim, demiş.\n\nAt da yemin etmiş. Ahmet inmiş, eyeri vurmuş; yoruluncaya kadar da koşturmuş.\n\nAt:\n\n— İn insanoğlu, in, demiş.\n\nAhmet, atı Yusuf’un yanına getirmiş. Anası Yusuf’u tanımış; bir zaman ağlaşmışlar. O sırada kardeşleri de yanlarına gelmişler. Hiçbiri Yusuf’u tanımamış. Çünkü Yusuf, onlara benzemiyormuş, Çöpüklü bir beygir olmuş.\n\nAnneleri onlara:\n\n— Size her zaman ağlayarak söylediğim kardeşiniz Yusuf budur, demiş.\n\nOnlar da sevinmişler.\n\nYusuf, annesinden kardeşinin birini istemiş. O zaman annesi:\n\n— Bundan sonra bizleri ancak ölüm ayırır. Hepimiz seninle beraber geleceğiz, demiş.\n\nYusuf’la Ahmet çok sevinmişler. Hep beraber yola çıkmışlar.\n\nYusuf, annesine:\n\n— Şehire girerken çok heybetli, azgın bir vaziyette gireceğiz. İnsanları öldürmeyip korkutacağız, demiş.\n\nŞehre gelmişler. Şehirde gürültü çıkararak milleti korkutmuşlar. Padişahın tavlasına gelmişler. Ahmet, atları tavlaya bırakmış. Bakıcıya da tembih etmiş:\n\n— Bu atlara çok iyi bakacaksın! Atların her birine beş kilo taze balık ile beş kilo kuru üzüm vereceksin. Eğer iyi bakmazsan derini yüzer, yarana da tuz ekerim, demiş.\n\nBu arada padişaha da “Damadın Ahmet, otuz dokuz tane atı tavlaya teslim etti.” haberi gelmiş.\n\nAhmet çok sinirli olarak karısının yanına gelmiş. Böylece aradan birkaç gün geçmiş. Vezir durmadan bir fesatlık yapmayı düşünüyormuş. En sonunda aklına bir şeytanlık gelmiş.\n\nPadişahın yanına gitmiş:\n\n— Padişahım, Yemen padişahının sihirli bir elması varmış. Canı hangi meyveyi istese o meyve olurmuş. Meyveyi yedikten sonra yine aynı elma oluyormuş, demiş.\n\nO zaman padişah:\n\n— Ne yapalım? Varsa hayrını görsün, demiş.\n\nVezir:\n\n— Padişahım! Onun bir kuşu varken bizim yüz tane oldu. Onun bir atı varken bizim otuz dokuz tane oldu. Bizim şu aslan gibi damat, bu elmayı da getirse, demiş.\n\nPadişah, hemen damadı çağırtmış, isteğini söylemiş. O da biraz müsaade istemiş. Atının yanına gitmiş.\n\nAt şaşırmış, Ahmet’e sormuş:\n\n— Hayırdır inşallah, demiş.\n\nAhmet de olanları anlatmış.\n\nO zaman Yusuf sevinmiş:\n\n— Git, söyle. Hemen hareket ediyoruz, demiş.\n\nAhmet, padişaha söylemiş, hemen hareket etmişler. Bu sefer yolculuk tam bir hafta sürmüş. Birçok müşkülatla karşılaşmışlar. Sonunda Kaf Dağı’nın dibine gelmişler.\n\nYusuf, Ahmet’e demiş ki:\n\n— Şimdi beni iyi dinle: Artık senin erkek olma zamanın geldi. Eğer beni geriye çeviremezsen yolumuz doğrudan doğruya “Veyil Deresi”ne iner; geri dönmemiz de mahşere kalır. Şimdi sen her zaman olduğun gibi soğukkanlı davran! Ben hızla gitti mi, dönüşümde şu karşıda görülen ağaçtaki elmadan alabildiğin şekilde al, demiş.\n\nYıldırım hızı ile harekete geçmişler. Geçer geçmez de Ahmet yine atını geriye çevirmiş. Dönerken de dala asılmış, birkaç elma ile beraber koparmış; ama dağ taş seslenmeye başlamış. Türlü türlü sesler çıkıyormuş. Fakat Yusuf’un hızı ile her şeyi halletmişler. Arkalarından bir ses; “Eğer erkek isen kadın; kadın isen erkek olasın!..” diye beddua etmişler.\n\nYusuf, Ahmet’e sormuş:\n\n— Oğlan oldun mu?\n\nO da:\n\n— Evet, demiş.\n\nSonunda padişahın yanına gelmişler, elmayı teslim etmişler. Dışarı çıkarken Yusuf, yine her zamanki gibi Ahmet’e nasihat etmiş:\n\n— Şimdi ailen* uyuyor. İçeriye öyle bir hışımla gir ki neye uğradığını şaşırsın. Elindeki şu kırbaçla da bize verdiği eziyetlerin karşılığını çıkarıncaya kadar kırbaçla! De ki; “Benim kim olduğumu bilmeden seni bana verdiler. Sen de beni olmadık tehlikelere yolladın!” der, bırakırsın. O zaman anasının yanına gider, olup bitenleri anlatır. Onlar da pişman olurlar, onunla niye ayrı yattığına hak verirler. Böylece bizim de işimiz sona ermiş olur, demiş.\n\nAhmet, atın dediklerinin hepsini yapmış. Padişah da Ahmet’ten özür dilemiş, yeniden kırk gece, kırk gündüz düğün yapmış.\n\nYemiş, içmiş, muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* tavra: At ahırı.\n\n* aile: Eş, hanım.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Danacının Oğlu",
        "text": "Zamanın birinde bir danacı, onun da bir oğlu varmış. Oğlan, bir gün gezerken padişahın kızını görmüş, ona âşık olmuş. Babasına padişahın kızını istemesini söylemiş.\n\nBabası:\n\n— Oğlum, biz bir danacıyız. Padişah, kızını bize verir mi, demiş, fakat oğlan çok ısrar etmiş.\n\nSonunda danacı, oğlunun hatırını kıramamış, padişahın sarayına varmış. Sarayın içinde iki tane taş varmış; biri murat taşı, öbürü de dilek taşıymış. Danacı doğruca gitmiş, murat taşına oturmuş. Orada duran nöbetçi, danacının kılık kıyafetine bakmış, bir şeye benzetememiş.\n\nDanacıya:\n\n— Babacığım, herhâlde yanlış taşa oturdun, demiş.\n\nDanacı:\n\n— Hayır, ben doğru taşa oturdum, demiş.\n\nBu sırada padişah, bunları görmüş. Nöbetçiye adamı içeri almasını söylemiş. Danacı, padişahın yanına varmış.\n\nPadişah:\n\n— Ne istiyorsun, demiş.\n\nDanacı:\n\n— Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınızı oğluma istemeye geldim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Allah’ın emrine bir şey diyemem. Yalnız bir şartım var. Oğlun, Alaca’yla Karaca’yı bir araya getirirse, köşkümün karşısına bir köşk yaparsa kızımı ona veririm, demiş.\n\nDanacı eve dönmüş, olan biteni oğluna anlatmış. Sonra da:\n\n— Oğlum, başına büyük bir iş açtın. Biz bunların altından nasıl kalkarız? O bir padişah, bizse bir danacıyız, demiş.\n\nOğlan, babasının söylediklerini dinlemiş, sonra da padişahın isteklerini kabul etmiş.\n\nBabasına:\n\n— Babacığım, beni okutmaya ver, demiş.\n\nBabası oğlanı almış, başka bir memlekete okutmaya götürmüş. Yolda giderken yorulmuşlar. Bir çeşme başında mola vermişler. Danacı, öyle yorulmuş ki derinden bir “Offf!” çekmiş. Hemen çeşmeden bir kapı açılmış. Karşısına bir keşiş dikilmiş.\n\nDanacıya:\n\n— Ne istiyorsun benden, demiş.\n\nDanacı:\n\n— Benim sana bir şey dediğim yoktur. Ben yoruldum, “Offf!” dedim.\n\nKeşiş:\n\n— Benim adım “Offf!”. Sen beni çağırdın, ben de geldim. Sen bu çocuğu nereye götürüyorsun, diye sormuş.\n\nDanacı:\n\n— Okutmaya götürüyorum, demiş.\n\nKeşiş:\n\n— Oğlunu ben okuturum. Yalnız, bir şartım var. İki sene oğlunu sana vermeyeceğim, demiş.\n\nDanacı, bunu kabul etmiş, çocuğu keşişe vermiş. Keşiş, oğlanı içeri alır almaz çeşme tılsım ile eski hâline dönmüş. Keşiş, çocukla içeri girince ona otuz dokuz odayı gezdirmiş. Kırkıncı oda ise kilitliymiş. Çocuğa hangi odada kalıp okuyacağını göstermiş. Keşiş, günden güne çocuğu okutmaya başlamış. Keşişin bir de kızı varmış. Kız, oğlanı görür görmez âşık olmuş. Daha sonra birbirlerini sevmeye başlamışlar. Keşiş, arada sırada ava gidiyor, bunlara yiyecek getiriyormuş. Çocuğa dışarı çıkmak yasakmış.\n\nÇocuk, kızın da yardımıyla zamanla keşişin bütün sırlarını, maharetlerini öğrenmiş. Bir gün keşiş ava gitmiş. Kız, oğlana bütün odaları gezdirirken kırkıncı odayı da göstermiş.\n\nOğlana:\n\n— Gördün mü? Burada otuz dokuz tane kelle var. Kırkıncı da sen olacaksın. Eğer babam sana; “Öğrettiklerimi öğrendin mi?” diye sorarsa sakın ha “Öğrendim.” deme! Bu sayede kurtulursun, demiş.\n\nAz sonra Keşiş avdan dönmüş:\n\n— Öğrettiklerimi öğrendin mi, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Hayır, daha bir şey öğrenemedim, demiş.\n\nKeşiş, oğlana çok kızmış:\n\n— Sen ne tembel, ne kötü bir çocuksun, demiş.\n\nDerken aradan zaman geçmiş. Keşiş yine bir gün ava gitmiş. Oğlan bunu fırsat bilmiş; çeşmenin kapısından çıkmış. Oradan da bir kervan geçiyormuş. Hemen bir mektup yazmış, kervana vermiş.\n\nKervancıya:\n\n— Filan yerde bir danacı var, bu mektubu ona ver, demiş.\n\nKervancı, danacıyı bulmuş. Oğlanın verdiği mektubu vermiş. Danacı doğruca çeşmenin başına gelmiş; “Offf!” çekmiş. Keşiş çeşmenin kapısından dışarıya çıkmış.\n\nDanacıya:\n\n— Ne istiyorsun danacı, diye sormuş.\n\nDanacı:\n\n— Çocuğun annesi çok hasta. Ya öldü ya ölecek! Son bir defa oğlunu görmek istiyor, demiş.\n\nKeşiş:\n\n— Senin çocuğun çok tembel, çok kötü bir çocuk. Daha bir şey öğrenmedi. Ben onu veremem, demiş&nbsp;ama danacı ısrar etmiş.\n\nKeşiş de mecbur kalmış, çocuğa bir hafta izin vermiş. Çocuk, babasıyla yola düşmüş. Öğrendiği maharetleri babasına belli etmeden göstermeye başlamış. Babasına:\n\n— Baba, sen yürü, ben geliyorum, demiş.\n\nSonra kurt olmuş, babasına saldırmış. Babası bundan bir şey anlamamış.\n\nOğluna:\n\n— Oğlum yetiş, beni kurtar, diye bağırmış.\n\nOğlan hemen eski hâline dönmüş, babasına bütün olanları anlatmış. Gele gele memleketlerine varmışlar. Oğlan, babasına:\n\n— Babacığım, yarın at olacağım. Beni sat, fakat yularımı satma, demiş.\n\nSabah olmuş, danacı atı pazara götürmüş. Zenginin birine yüksek fiyatla satmış. Zengin adam atı almış, gitmiş. Atı evindeki çeşmenin başında sularken atın birdenbire çeşmenin deliğine girdiğini görmüş. Bağırıp çağırmaya başlamış.\n\nEtrafında toplananlara:\n\n— Atım çeşmenin deliğine girdi, demiş&nbsp;ama kimse inanmamış.\n\nÇünkü oğlan, eski hâlini almış, babasının yanına gelmiş.\n\nErtesi gün olmuş. Oğlan, yine babasına:\n\n— Babacığım, yarın ben bir hamam olacağım. Beni sat, fakat taslarımı satma, demiş.\n\nDanacı, hamamı satmış, taslarını satmamış. İki gün sonra hamam kaybolmuş. Oğlan yine babasının yanına gelmiş. Bunları duyan keşiş de yola düşmüş.\n\nOğlan, yine babasına:\n\n— Babacığım, ben bir koç olacağım. Beni sat&nbsp;ama ipimi satma, demiş.\n\nAdam, koçu pazara götürmüş. Keşiş de pazara gelmiş. Koça fazla para vererek almış. Danacı, oğlunun dediğini unutup ipiyle beraber satmış.\n\nİp keşişin eline geçince oğlan kurtulamayacağını anlamış. Çeşmenin başına gelmişler. Keşiş, oğlanı kesmek için kızından bıçak istemiş. Kız, bıçağı olduğu yerden almış, başka yere saklamış. Sonra da gelip babasına:\n\n— Bıçaklar yerinde yok, bir türlü bulamıyorum, demiş.\n\nBabası, kızı çağırmış:\n\n— Öyleyse gel, şu koçu tut! Ben gidip bıçağı bulurum, demiş.\n\nKız, koçu tutmuş. Babası içeri girer girmez koça kaçmasını söylemiş. Koç kaçmış. Keşiş gelince kız, koçun kaçtığını söylemiş. Koç, tavşan olmuş, dağa kaçmış. Bunu gören keşiş, tazı olmuş; peşine düşmüş. Oğlan, yakalanacağını anlamış; bir güvercin olmuş, uçmuş. Keşiş de bir kartal olmuş, peşine düşmüş. Havada uçarken padişahın penceresinden içeriye girmişler. Oğlan, padişahın elinde bir demet gül olmuş. Keşiş de bir âşık olmuş, saz çalıp söylemeye başlamış.\n\nKeşiş, padişaha:\n\n— Padişahım, elindeki bir demet gülün bir parçasını bana verir misin, demiş.\n\nPadişah, gülün bir parçasını koparacağı sırada gül, bir mısır olmuş, yere saçılmış. Keşiş de bir tavuk olmuş, yavrularıyla beraber onu toplamaya başlayacağı sırada mısır bir tilki olmuş. Tavuğun boğazına çökmüş, orada keşişi gebertmiş.\n\nBütün bunları gören padişah şaşkına dönmüş. Oğlan da silkinerek genç bir delikanlı olmuş.\n\nPadişaha:\n\n— Ben, şu zamanda kızına dünür gelen danacının oğluyum. İşte Alaca ile Karaca’yı bir araya getirdim. Aha da sarayının karşısındaki köşk!\n\nPadişah da:\n\n— Ben de sana kızım verdim, demiş.\n\nOğlan, padişahın kızına başından geçenleri anlatmış. Keşişin kızını bırakamayacağını söylemiş. Padişahın kızı bunu kabul etmiş. Oğlan, keşişin kızını da almış. İkisine bir arada kırk gün kırk gece düğün dernek yapmış. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Devin Kızı",
        "text": "DEVİN KIZI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde… Pireler berber iken, develer tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; bir padişahın bir kızı varmış.\n\nKız, bir gün rüyasında görüyor ki, altından bir oda… Altından duvarlar, altın eşik, altın leğen altın ibrik… Altın leğen babasının elinde, altın ibrik ile kızın eline su döküyormuş.\n\nSabah olunca kız babasına diyor ki:\n\n‒ Babacığım, bu gün bir rüya gördüm. Rüyamda bir odadaydım. Her tarafı altındandı. Sen de benim elime su döküyormuşsun.\n\nKız bu rüyayı anlatınca babası kızıyor.\n\n‒ Nasıl olur da bir baba evladının eline su döker? Ben rüya-müya anlamam! Bu kız bu evden kalkmalı, diyor.\n\nHemen cellada emir veriyor:\n\n‒ Bu kızı hemen öldür, kanlı gömleğini de bana getir!\n\nCellat bu kızı alıyor, ıssız bir dağa götürüyor. Öldürmeye kıyamıyor.\n\nKıza diyor ki:\n\n‒ Gel kızım, dizime yat uyu!\n\nCellat, kız uyurken, usulca bir karga vuruyor. Kızın gömleğini karganın kanına batırıyor, kızı da orda bırakıp geliyor.\n\nPadişaha diyor ki:\n\n‒ İşte padişahım, bu, senin kızın kanlı gömleği!\n\nFakat babası kızı öldürttüğüne dayanamıyor. O günden itibaren kızını aramaya çıkıyor.\n\nBiz haber verelim kızdan…\n\nKız, uyanmış ki, dağ başında tek başına… O tarafa dönmüş kimse yok. Bu tarafa dönmüş kimse yok. Sonra orda bir taş görüyor. Taşı zorla yerinden kaldırıyor ki, aşağı doğru bir merdiven iniyor. Merdivenleri inip&nbsp;bakıyor ki&nbsp;koca bir konak… İçini silip&nbsp;süpürüyor; fakat ortalıkta da kimseler yok... Kız eşyalardan buranın bir deve ait olduğunu anlıyor; “Allah’ım! Dev gelse, beni yese ben ne yaparım?” diye düşünmeye başlıyor. Derken kapıdan büyük bir gürültü ile dev geliyor.\n\nKız korkusundan deve:\n\n‒ Ah babam! Canım babam, diyor.\n\nDev de kızı avucuna alıp:\n\n‒ Apalak kızım! Topalak kızım, diye seviyor.\n\n‒ Buraya ins gelmez, cins gelmez. Sen nereden geldin, diyor.\n\nKız da başından geçenleri deve anlatıyor. Dev, gömleğini kızın başına geçiriyor, onu evlat ediniyor.\n\n‒ Bundan sonra benim kızım ol! Ye! İç! Yat!.. Benden sana zarar gelmez, diyor.\n\nKız, her gün konağı silip süpürüyor. Bir gün konakta bir taç buluyor. Tacı alıp başına koyuyor, camdan dışarı bakıyor. Kız, camdan bakarken orada atını otlatan padişahın oğlunu görüyor. Padişahın oğlu da camdaki kızı görüp&nbsp;âşık oluyor.\n\nOğlan, akşam eve gidince gördüklerini annesine babasına anlatıyor.\n\n‒ Devin dağdaki konağında bir kız gördüm, ona âşık oldum. Gidip o kızı bana alın, diyor.\n\nAnnesi, babası da:\n\n‒ Ah oğlum, bu kız bu devin evine nasıl geçti. Biz onu nasıl alırız, diyor.\n\nOğlan, günden güne sararıp solmaya başlıyor. Evlerinde de bir hizmetçi varmış. O hizmetçi oğlanın bu durumunu gördükçe çok üzülüyormuş.\n\nPadişaha diyor ki:\n\n‒ Böyle bir genç eriyip akacağına, ben gider dünür olur, isterim.\n\nHizmetçi kız, korka korka gelmiş, devin kapısını çalıyor. Karşısına kız çıkıyor. Kız, hizmetçiyi içeri alıyor.\n\nHizmetçi diyor ki:\n\n‒ Kızım, padişahın oğlu sana âşık olmuş. Senin için sararıp soluyor. Ben de sana dünür geldim. Acaba dev beni yer mi? Oturup konuşsak!\n\nKız, devin gelme vaktini bildiği için onu dolaba saklıyor.\n\nBir de ne baksın, büyük bir gürültüyle dev gelmiyor mu? Gelir gelmez:\n\n‒ Burda bir insanoğlu kokusu var, diyor.\n\nKız da diyor ki:\n\n‒ Ah babacığım! Bugün bir kız geldi. Çok iyi vakit geçirdik. Yemezsen çıkarayım.\n\n&nbsp;Kızı dolaptan çıkarıyor. Hizmetçi kız devle konuşuyor.\n\n‒ Dev baba, Allah’ın emriyle kızını almaya geldim, demiş.\n\nDev de kızına soruyor:\n\n‒ Kızım varır mısın?\n\nKız da:\n\n‒ Ah baba, sen kellemi nereye kesersen, kanım oraya aksın. Sen verirsen, ben varırım, diyor.\n\nDev de:\n\n‒ Kızımı verdim, diye söz veriyor.\n\nHizmetçi kız sevinerek koşa koşa saraya gidiyor.\n\nOğlanın annesine:\n\n‒ Sultan hanım! Sultan hanım!.. Müjdemi ver, kızı aldım! Kırk gün sonra, kırk deve götürüp kızı alıp getireceğiz, diyor.\n\nKırk birinci günü, kırk beş tane boş deveyle gelinci geliyorlar. Gelinciler devden; “Acaba bizi yer mi?” diye de korkuyorlar.\n\nNeyse,boş develeri yüklüyorlar. Yola çıkacakları zaman dev, kızına diyor ki:\n\n‒ Şu kılıcı al, sakla!\n\nKız da:\n\n‒ Baba, ben korkarım, diyor.\n\nDev, kılıcı kızın sandığına koyuyor.\n\nGelinciler kızı alıp&nbsp;sevinçle götürüyorlar. Padişahın oğluyla karı koca oluyorlar, kızın adını da “Sultan” koyuyorlar.\n\nAradan bir zaman geçiyor. Kız, devi özlüyor. Kocası bunu seziyor:\n\n‒ O ne Sultan! Bir şeye mi canın sıkıldı, diye soruyor.\n\nKız da:\n\n‒ Ben babamı özledim. Dev babam gelsin göreceğim, diyor.\n\nDevi çağırıyorlar, dev geliyor. padişahın oğluyla kaynana korkudan karyolanın altına girip&nbsp;saklanıyorlar. Bir de dev içeri giriyor, kızıyla sarılıyor.\n\nKıza:\n\n‒ Kızım, ben sana bir kılıç vermiştim. O kılıcı getir, diyor.\n\nO zaman damatla kaynana; “Bizi öldürecek!” diye çok korkuyorlar. Kaynananın dudakları çatlıyor.\n\nKız, kılıcı getiriyor. Dev:\n\n‒ Kızım, kılıcı önce şu omzuma sonra bu omzuma vur, diyor.\n\nKız da:\n\n‒ Baba, ben korkarım, vuramam, diyor.\n\nDev ısrar ediyor:\n\n‒ Kızım, bu kılıç sana uğur getirecek, diyor.\n\nKız da babasının dediğini yapıyor. Bir de bakıyor ki, rüyasında gördüğü gibi her taraf altın olmuş. Dev de bundan sonra çekip gidiyor.\n\nDamat ile kaynana saklandıkları yerden çıkıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, her yer altın olmuş. Sultan, daha da kıymetleniyor.\n\nBir gün kızını arayan bir padişah, bu saraya geliyor. Kapıyı çalıyor, karşısına kendi öz kızı çıkıyor.\n\nKıza:\n\n‒ Kızım, senin gözlerin benim kızımın gözlerine benziyor. Sen nerden geldin buralara, diye soruyor.\n\nKız da başından geçenleri teker teker anlatıyor. O zamana kadar kızını tanıyor, kızına sarılıp öpüyor.\n\n‒ Ben senin babanım. Kızım, ben Allah’a büyük söylemişim. Rüyan gerçek oldu, diyor.\n\nOrda duran altın leğeni altın ibriği eline alıp&nbsp;kızının eline su dökmek istiyor.\n\nKız da babasının eteğine düşüp yalvarıp yakarıyor; suyu döktürmüyor.\n\nBaba kız, yeniden bir araya geliyorlar. Bundan sonra da muratlarınca yaşıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Dünya Güzeli",
        "text": "Vakti zamanında bir padişah ile bir de lalası yaşarmış. Bunların hiç çocukları olmazmış. Padişah, bir gün lalasına demiş ki:\n\n— Lala, seninle gidip derdimize derman bulalım.\n\nAtlarına binmişler, yola çıkmışlar. Bir müddet gittikten sonra bir su kenarına gelmişler.\n\nLala:\n\n— Burada bir kahvaltı yapalım, demiş.\n\nSu kenarına oturmuşlar. O anda sakallı bir derviş gelmiş:\n\n— Selamünaleyküm padişahım, demiş.\n\nO da:\n\n— Aleykümselam derviş baba! Padişah olduğumu bildin, derdimi de bil, demiş.\n\nDerviş:\n\n— Sizin derdiniz belli. Zürriyetiniz yoktur. Ben size bir elma vereyim. Yarısını sen hanımınla yersin, öbür yarısını da lala, hanımıyla yesin. Elmanın kabuklarını da kısrak atlarınıza verin, demiş.\n\nElmayı aldıktan sonra saraya geri dönmüşler. Dervişin dediği gibi elmayı yemişler. Bir zaman sonra bir oğlan çocuğu padişahın, bir oğlan çocuğu da lalanın olmuş. Kısraklar da kulunlamış.*\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Gerek padişahın gerekse lalanın çocukları büyümüş. Bir gün padişahın oğlu ok atmak için saraydan dışarı çıkmış. Oku atar atmaz cadı karısının testisine değmiş, testi kırılmış.\n\nCadı karısı:\n\n— İlahi padişahın oğlu! Biriciksin, sana ne beddua edeyim? Dünya Güzeli’ne âşık olasın, demiş.\n\nPadişahın oğlu bundan sonra Dünya Güzeli’ne âşık olarak günden güne sararıp solmuş.\n\nBir gün padişah, cuma namazına giderken şehzadeyi görmüş. Lalasını çağırıp:\n\n— Lala! Oğluna söyle de şehzadenin derdini anlasın, demiş.\n\nLala, oğluna durumu anlatmış. Lalanın oğlu şehzadenin yanına gitmiş:\n\n— Sen niçin sararıp soluyorsun? Senin derdin nedir, diye sormuş.\n\nŞehzade, lalanın oğluna:\n\n— Şu sazımı ver de derdimi iki satırla anlatayım, demiş.\n\nSazını eline almış. Bir iki demeden sonra:\n\n— Ya Rabbi! Beni Dünya Güzeli’ne kavuştur da sonra ruhumu al, demiş.\n\nLalanın oğlu, padişahın huzuruna gelmiş:\n\n— Padişahım, şehzade Dünya Güzeli’ne âşık olmuş, demiş.\n\nPadişah da:\n\n— Oğlum, onu almak fermana mahsus. Dünya Güzeli kelleden kale yaptı. Her kimi dersen alayım ama onu alamam, demiş.\n\nLalanın oğlu, padişahın söylediklerini şehzadeye söylemiş. Şehzade, bu söz üzerine:\n\n— Alamazsam yolunda ölürüm, demiş.\n\nŞehzade, lalanın oğluna:\n\n— Babama söyle, bana bir at versin, bir heybe de altın versin. Ben gideceğim, demiş.\n\nLalanın oğlu, padişahın huzuruna çıkmış, olanları anlatmış.\n\nPadişah da:\n\n— Hazineye gitsin, dilediği kadar altın alsın, demiş.\n\nBunun üstüne şehzade bir heybe altın ile kısraktan olan atına binmiş; “Allahaısmarladık!” demiş, atını sürmüş. O sırada lalanın oğlu düşünmüş ki; “İkimiz de bir elmadan olduk. Ben şehzadeyi nasıl tek gönderebilirim” diye padişahın huzuruna çıkmış.\n\n— Padişahım! Biz ikimiz bir elmadan olmayız. Şehzadeyi tek bırakamam. Bana da müsaade et, ben de gideyim, demiş.\n\nLalanın oğlu da atına binmiş, hazineden bir heybe de altın almış. Şehzadeye:\n\n— Ben de seninle geliyorum, diye arkasından seslenmiş.\n\nLalanın oğlu gayet akıllı fakat padişahın oğlu biraz safça imiş.\n\nBeraberce yola revan olmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler… Yolun sonunda denizin kenarında bir kubbeye rastlamışlar. Padişahın oğlu bir taraftan, lalanın oğlu bir taraftan yol aramışlar. Lalanın oğlu, kubbenin sağına soluna bakarken kubbenin üzerinde iki buçuk satır bir yazı görmüş. Orada; “Buyur, Ya Ehl-i Misafir!” yazıyormuş. Kubbenin kapısı açılmış. Lalanın oğlu o anda hemen şehzadeyi çağırmış. Kubbeden içeri girmişler. Şehzade yorgun olduğu için hemen uykuya dalmış. Şehzade uyurken lalanın oğlu; “Biz bu denizi nasıl geçeceğiz?” diye düşünüyormuş. Kubbenin de deniz tarafına bakan bir ufacık penceresi varmış. Lalanın oğlu o pencereden bakarken denizin içinden bir alev çıkmış. Sandalyeler dizilmiş. Periler padişahı ile küçük oğlu gelmiş oraya oturmuş.\n\nPeriler padişahı:\n\n— Buyur Ya Ehl-i Kubbe! İki satır muhabbet edelim, demiş.\n\nKubbeden de:\n\n— Padişahım sağ olsun, varamam, misafirim var, diye bir seda gelmiş.\n\nO anda periler padişahının oğlu babasına:\n\n— Babacığım, kubbenin misafiri kim, diye sormuş.\n\nBabası da oğluna:\n\n— Oğlum, padişahın oğluyla lalanın oğlu Dünya Güzeli’ni aramaya gidiyorlar, demiş.\n\nÇocuk, babasına tekrar sormuş:\n\n— Baba, bunlar denizi nasıl geçecekler, demiş.\n\n— Ne yapacaksın oğlum, demiş.\n\nOğlan yalvarmış, durmuş. O zaman periler padişahı oğluna:\n\n— Şehzade uyuyor da lalanın oğlu uyanıktır. Bu sözlerimi iyice dinlese bari! Sabah erkenden kalkar, iki rekat namaz kılar, kubbenin sağ taraf eşiğinin altında bir kamçı var, o kamçıyı alır, şehzadeye göstermeden besmeleyi çeker, denize vurursa tozlu yol olur. Öbür tarafa geçtikten sonra yine şehzadeye göstermeden inşallah kamçıyı iyi bir yere saklar, demiş.\n\nLalanın oğlu sabah erkenden uyanmış. İki rekat namaz kılmış. Kubbenin sağ taraf eşiğinin altını eşip kamçıyı çıkarmış. Sonra da gidip şehzadeyi kaldırmış.\n\nŞehzadeye:\n\n— Şehzadem, sen şu tarafa git, yol ara! Ben de bu tarafa gidip yol arayayım, demiş.\n\nO sırada besmeleyi de çekmiş, denize bir kamçı vurmuş. Deniz o anda tozlu yol olmuş.\n\nHemen şehzadeye seslenmiş:\n\n— Şehzadem, gel! Ben bir yol buldum, demiş.\n\nTozlu yolu geçmişler. Lalanın oğlu:\n\n— Şehzadem, sen biraz ilerle, ben geliyorum, demiş.\n\nŞehzade biraz ilerledikten sonra kamçıyı saklamış. Yollarına devam etmişler. Gide gide Dünya Güzeli’nin memleketine vasıl olmuşlar. Orada bir hana gitmişler. Lalanın oğlu hancıyı yanına seslemiş:\n\n— Hancı baba! Burada iyi bir kuyumcu var mı, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Olmaz mı? Hem de âlâsı var, demiş.\n\nHancı, kuyumcuya haber salmış, getirtmiş. Lalanın oğlu kuyumcuya:\n\n— Kuyumcubaşı! Bana altından öyle bir koç yap ki içi vidalı olsun. İçine girince koç, dışına çıkınca insan olsun, demiş.\n\nBunun üzerine kuyumcu altından âlâ bir koç yapmış. Lalanın oğlu hancıya seslenmiş:\n\n— Hancı başı, sana bir kırmızı lira. Bana bir zilli tef yaptır!\n\nHancı çok geçmeden tefi yaptırıp getirmiş. Şehzadeyi de altın koçun içine koymuşlar. Lalanın oğlu çalıyormuş, koç oynuyormuş.\n\nErtesi gün lalanın oğlu, hancıya bir kırmızı lira daha vermiş. “Handa altından bir koç oynuyor!” diye tellal bağırttırmış. Halk hana akın etmeye başlamış. Altın koçun oynadığını Dünya Güzeli de duymuş. Babasına yalvarmış, yakarmış; “İlla altın koçu saraya getirt de ben de göreyim” demiş. Babası cariyeler göndermiş, altın koçu ve sahibini saraya getirtmişler. Dünya Güzeli, altın koçu görünce gözlerine vurulmuş. Akşama kadar orada oynatmışlar. Akşam olunca lalanın oğlu müsaade istemiş.\n\nDünya Güzeli bir türlü bırakmak istememiş.\n\n— Hayır, gitmeyin. Günlük kazancınızın iki katını vereyim, tek bir gece daha burada kalsın, demiş.\n\nLalanın oğlu:\n\n— Aman sultanım! Bu benim çocuklarımın ekmek parası. Bir yerine bir şey olur da demiş.\n\nDünya Güzeli:\n\n— Hiç korkma! Yalnız, sizin bu koç ne yer, ne içer, deyince Lala’nın oğlu:\n\n— Fındık, fıstık, kurabiye… Bir miktar da su içer, uyur. Ha!.. Bir de benim koçum yerde yatmaz. Ancak kuş tüyü minder üstünde yatar, demiş.\n\nLalanın oğlu, koçu sarayda bırakmış, kendi hana gitmiş. Gecenin bir yarısında şehzade, koçun içinden çıkmış. Dünya Güzeli’nin şerbetini içmiş, geri girmiş. Sabah olunca erkenden lalanın oğlu gelmiş:\n\n— Aman sultanım! Şu koçumu beş dakika ver de sonra geri getireyim, demiş.\n\nDünya Güzeli de:\n\n— Tamam, olur, al da götür, demiş.\n\nBunlar saraydan dışarı çıktıktan sonra şehzade koçun içinden çıkmış.\n\nLalanın oğlu:\n\n— Ey şehzadem! Ali Paşa görevini buldu. Ben han köşelerinde kaldım, demiş.\n\nŞehzade, tekrar koçun içine girmiş, lalanın oğlu da onu yeniden saraya götürmüş. Gece olunca şehzade yine koçun içinden çıkmış. Dünya Güzeli’nin gözlerinden öpmüş. Dünya Güzeli hemen uyanmış.\n\nŞehzadeyi karşısında görünce şaşırmış.\n\n— Sen burada ne geziyorsun, demiş.\n\nŞehzade:\n\n— Ben padişahın oğluyum. Size âşık oldum, sizin için geldim, demiş.\n\nDünya Güzeli de:\n\n— Ben de sana âşık oldum. Lalanın oğluna söyle de bize at hazırlasın. Gece yarısı pencerenin altına gelsin, kaçalım, demiş.\n\nSabah olmuş, lalanın oğlu erkenden gelmiş, altın koçu alıp gitmiş. Şehzade, lalanın oğluna:\n\n— Gece olunca iki at bulup pencerenin altına getireceksin. Ata atlayıp kaçacağız, demiş.\n\nLalanın oğlu iki at bulmuş. Gece atları getirmiş, pencerenin altına yanaştırmış. Pencereye de taş atarak işaret vermiş. Bunlar pencereden iple inmiş, atlara binmiş, kaçmışlar.\n\nLalanın oğlu, başlarına gelecekleri bildiği için onlardan önce gelmiş. Sakladığı kamçıyı yerinden çıkarmış, besmele çekmiş, denize vurmuş. Deniz tozlu yol olmuş. Oradan geçip kubbeye misafir olmuşlar. Şehzade, Dünya Güzeli’ni almanın sevinciyle uyumuş.\n\nLalanın oğlu Dünya Güzeli’ne:\n\n— Sen benimle otur da buraya gelenleri dinle, demiş.\n\nBirdenbire o anda denizden bir alev çıkmış. Yine sandalyeler dizilmiş. Periler padişahı oğluyla gelip oturmuş, kubbeye seslenmiş:\n\n— Ya Ehl-i Kubbe! İki satır muhabbet edelim, demiş.\n\nKubbeden de şöyle bir seda gelmiş:\n\n— Padişahım sağ olsun, gelemem misafirim var.\n\nÇocuk, babasına:\n\n— Kubbenin misafiri kim, diye sormuş.\n\nPeriler padişahı:\n\n— Oğlum, Dünya Güzeli’ni alıp gelen padişahın oğluyla lalanın oğlu, demiş.\n\nÇocuk:\n\n— Baba, bunlar sağ salim memleketlerine varabilecekler mi, deyince babası:\n\n— Ne yapacaksın oğlum, demiş.\n\nOğlan, babasına yalvarmış. Babası oğlana:\n\n— Oğlum, lalanın oğluyla Dünya Güzeli beni dinliyorlarsa Dünya Güzeli’nin babası sihirden bir değirmen taşı yapmış, kuşun ayağına bağlamış. Kubbeden ayrıldıktan iki buçuk saat sonra oğlanın başına düşürüp helak edecek. Sonra da kızı alıp gidecek, demiş.\n\nLalanın oğlu açıkgözlülük etmiş, şehzadeye göstermeden saatine bakmış. Kubbeden çıktıktan iki buçuk saat sonra gökten gıcılıyarak* kuşun geldiğini görmüş. Ayağında da değirmen taşı varmış. Şehzadenin başına doğru inerken lalanın oğlu bir sure okumuş. Çok şiddetli bir ses çıkmış. O anda şehzade dönmüş, lalanın oğlunun yakasına yapışmış. Dünya Güzeli bunları ayırmış. Belli müddet içinde üç yerde bu böyle olmuş. Sonunda memleketlerine vasıl olmuşlar.\n\nPadişah bunları karşılamış. Lalanın oğluna da vezirin kızını almışlar. Düğün dernek yapılmış. Gerdeğe girecekleri gün, camiye giderken lalanın oğlu, şehzadenin odasına girmiş, saklanmış. Aramış, aramış, bulamamışlar.\n\nŞehzadeyi gerdeğe vermişler. Şehzade namaza durur durmaz duvar yarılmış. Duvardan koca bir ejderha çıkmış. Şehzadeyi öldürüp Dünya Güzeli’ni alacağı sırada lalanın oğlu yine aynı sureyi okumuş, kılıcını çarpmış. O kadar çok ses çıkmış ki saray inlemiş. Şehzade hemen namazı bozmuş, lalanın oğlunun yakasından tutmuş. Babasını çağırtmış, başından geçenleri anlatmış.\n\nLalanın oğluna:\n\n— Üç yerde kılıcını kınına sokarken yakaladım. Şimdi de odamda ne geziyorsun, demiş.\n\nPadişah, celladı sesletmiş. Lalanın oğlu:\n\n— Benim celladım benim elimde, demiş.\n\nAnasını, babasını, nişanlısını çağırtmış, onlarla helalleşmiş. Sonra da başından geçenleri padişaha bir bir anlatmış.\n\n— Kubbeden ayrıldıktan iki buçuk saat sonra kılıcı vurdum, sihiri bozdum, demiş.\n\nBöyle der demez de topuklarına kadar taş kesilmiş. İkinci olayı anlatmış, diz kapaklarına kadar taş olmuş. Üçüncü yeri anlatınca da göğsüne kadar taş kesilmiş. Son olarak da padişaha:\n\n— Şimdi de böyle yaptım ki ölünceye kadar oğluna hiçbir şey olmasın, deyince tamamen taş kesilivermiş.\n\nŞehzade olup bitenin üstüne atına binmiş, kubbeye gelmiş. Orada hem oturmuş hem de ağlamış. Birdenbire deniz yarılmış, alevler çıkmış. Yine masalar, sandalyeler dizilmiş. Periler padişahı oğluyla beraber gelmiş, oturmuş.\n\nPeriler padişahı kubbeye:\n\n— Ya Ehl-i Kubbe! İki satır laf edelim, demiş.\n\nKubbeden:\n\n— Padişahım varamam, misafirim var, diye bir seda yükselmiş.\n\nÇocuk, babasına:\n\n— Kubbenin misafiri kim, diye sormuş.\n\nPeriler padişahı oğluna:\n\n— Padişahın oğlu olan şehzade, Dünya Güzeli’ni götürdü ya, deyince oğlan:\n\n— Baba, bu burada ne geziyor, diye sormuş.\n\nBabası da:\n\n— Oğlum! Padişah, lalanın oğlunu söyletti de oğlanı taş kesti. Bu da buraya dermana geldi, demiş.\n\nOğlan bunu duyunca babasına yalvarmış:\n\nBabası:\n\n— Oğlum, padişahın oğlu uyumuyorsa inşallah dinler. Sabahtan kalkar, Allah rızası için iki rekat namaz kılar, kubbenin sol taraf eşiğinin altındaki bir şişe yağı alıp da acele olarak gider de yağı tavuğun teleği ile tepesinden tırnağına kadar yağlarsa taş ikiye bölünür. Lalanın oğlu da taşın içinden çıkar, demiş.\n\nŞehzade sabah erkenden kalkmış, namazı kılmış, yağı da alıp saraya varmış. Herkes ağlıyormuş.\n\nŞehzade:\n\n— Çekilin, çekilin! Geri çekilin, diye taşın yanına varmış.\n\nGetirdiği yağı tepeden tırnağa her tarafına sürmüş. Onun üstüne taş birdenbire yarılmış, lalanın oğlu içinden çıkmış. Padişah, oğlana hekimler tutmuş, onu iyileştirmiş. Sonunda da kırk gün kırk gece düğün yaptırmış. Muratlarına ermişler…\n\n&nbsp;\n\n* kulunlama: Atın doğurması.\n\n* gıcılamak: Acele etmek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Esvaplı Şeytan",
        "text": "ESVAPLI ŞEYTAN\n\nBir varmış, bir yokmuş.\n\nEvvel zaman içinde,\n\nKalbur saman içinde,\n\nDeveler tellâl iken,\n\nPireler berber iken,\n\nBen anamın beşiğini\n\nTıngır mıngır sallar iken,\n\nHamamcıya vardım bohçası yok,\n\nKülhancıya cardım baltası yok,\n\nKatır muhtar olmuş haberi yok…\n\nSivas köylerinin birinde Hasan adında biri varmış. Bunun da iki tarlası varmış; geçimini buradan sağlarmış. Köylü Hasan’ı çok severmiş, ama Hasan karısı Ayşe’den yana dertliymiş. Karısı cin-fikirin biriymiş.\n\nAradan yıllar geçmiş, Hasan yaşlanmış, çalışamaz olmuş, ama çalışmaya mecbur olduğu için ıhlıya-tıslaya işini görürmüş. Dedesi ona küçükken bir şiir öğretmiş; bu şiir arada sırada aklına gelirmiş. Çalışırken neşeli olursa bu şiiri söylermiş. Bazen de karnı zil çalınca bu şiir aklına gelir; oturur, söylermiş.\n\nCamimizin minaresi\n\nSipsivridir sipsivri\n\nArpa unundan baklava\n\nKupkurudur kupkuru\n\nSarımsaksız sübüra*\n\nDupdurudur dupduru\n\nÖldü diye gömerler\n\nDipdiridir dipdiri\n\nBir gün Hasan tarlada çok çalışmış, yorulmuş. İşini bitirdikten sonra yorgun-argın caminin avlusuna girmiş. Eli yüzü toz toprak içindeymiş: “Şurada elimi yüzümü yıkayım da eve öyle gideyim.” demiş. Caminin çeşmesinin başına oturmuş. Bakmış ki, bir adam hem abdest alıyor, hem de kendi kendine söyleniyormuş: “Ya Rabb’im! Beni esvaplı şeytanın şerrinden koru!” diye dua ediyormuş. O zamanlarda “Esvaplı Şeytan” diye kadınlara derlermiş. Hasan, adama kızmış:\n\n&nbsp;‒ Esvaplı şeytandan korkulur mu be adam, demiş.\n\nElini yüzünü temizlemiş, eve gelmiş. Başından geçenleri bir bir karısına anlatmış. Karısı içinden kıs kıs gülmüş:&nbsp;\n\n‒&nbsp; Demek sen Esvaplı şeytanın şerrinden korkmuyorsun. Sana öyle bir oyun oynarım ki, söylediğine pişman olursun&nbsp;demiş.\n\nAradan birkaç hafta geçmiş. Karısının söylediği bu sözlere hiç aldırış etmemiş. Bir kulağından girmiş, öbür kulağından çıkmış.\n\nBu sözün üstüne karısı da her gün Hasan’la beraber tarlaya gidip çalışıyormuş. Hasan bu işe hem seviniyormuş, hem de acayibine gidiyormuş::\n\n‒&nbsp; Allah! Allah!.. Bu kadın şimdiye kadar benimle hiç tarlaya gelmezdi. Şimdi niye geliyor anlamadım? İnşallah sonu hayırlı olur&nbsp;diye kendi kendine söylenip duruyormuş.\n\nArtık büyük tarlanın evi bitmiş, sıra küçük tarlaya gelmiş. Kadın o sabah erkenden kalkmış, ırmağa gitmiş. On-on beş tane balık tutmuş. Kocasından evvel tarlaya gitmiş. Tuttuğu balıkları tarlanın değişik yerlerine yerleştirmiş, üstünü toprakla örtmüş.\n\nHasan ise&nbsp;hâlâ evdeymiş. Sabah kalkınca, canı tarlaya gitmek istememiş. Kendine yiyecek bir şeyler aramış. Evde iki günden üç günden kalma paçayla mumbar varmış. Hemen onları yemiş, üstüne de bir bardak çay içmiş. Ama karnı doymamış. Başlamış söylenmeye:\n\nErden kalktım kaça kaça\n\nKemikleri saça saça\n\nAltmış kazan kelle paça\n\nYedim karnım doymadı\n\n&nbsp;\n\nUstamızın adı Kamber\n\nBaşına vurulmuş çember\n\nUlu cami minaresi kadar mumbar\n\nYedim karnım doymadı\n\nSonra tarlaya doğru yola koyulmuş. Epey gittikten sonra tarlaya varmış. Yarım saat uğraşmış, çifti hazırlamış. Çift sürdüğü yerden balık çıkıyormuş. Balıklar çıktıkça Hasan seviniyormuş.\n\nKarısına:\n\n‒ Kız Ayşe!.. Akşam yemeğimiz çıktı. Niye öyle duruyorsun! Şunları toplasana!, diye bağırmış.\n\nBiraz sonra karısı da:\n\n‒&nbsp; Ben gideyim, akşam yemeğini hazırlayım, diye eve gitmiş.\n\nKadın eve gelmiş. Yemeği kızlarına yaptırmış, sonra da balıkları kızlarıyla beraber yemişler.\n\nHasan işini bitirmiş, yorgun argın eve gelmiş. Karısı sofrayı hazırlamış, önüne de balık yerine herle çorbası* getirmiş, koymuş. Herleyi görünce Hasan’ın tepesi atmış:\n\n‒&nbsp; Bu nasıl iş böyle? Hani tarladan çıkan balıklar, diye kızmış.\n\nKarısı:&nbsp;\n\n‒&nbsp; Ne balığı Hasan? Hiç tarladan balık çıkar mı, demiş.\n\nBunun üstüne Hasan karısının üstüne yürümüş, dövmeye başlamış. Kadın bağırarak dışarı çıkmış:\n\n‒&nbsp; Yetişin komşular! Hasan deliriyor, diye bağırmış.\n\nKomşular yığılmış; sormuş, soruşturmuşlar. Sonunda “Deli…” diye Hasan’ı tımarhaneye götürmüşler.\n\nO zamanlar deliler akıllansın diye en büyük çare dayakmış. Kadın, Hasan’ın yanına gitmiş. Doktorların yanında:&nbsp;\n\n‒&nbsp; Hasan tarladan balık çıktı mı, diye sormuş.\n\nO da:\n\n‒&nbsp; Çıktı ya! Sen de gördün. Hani beraber topladık ya, deyince\n\nKarısı:\n\n‒&nbsp; Gördünüz mü hâlâ aynı şeyi söylüyor. Altı ay dövün de uslansın, demiş.\n\nHasan karısının oyununa geldiğini anlamış ama; bir türlü anlatamıyormuş. Hatta, “Tarladan balık çıkmaz.” bile diyemiyormuş.\n\nAradan altı ay geçmiş. Kadın tekrar tımarhaneye gitmiş. Hasan hâlâ; “Odunumun parası!” diyormuş. Hasan’ı bir daha dövmüşler, altı ay daha bekletmişler.\n\nSonunda karısı acımış:\n\n‒&nbsp; Hasan bir daha sorarlarsa; “Hiç tarladan balık çıkar mı? Balık sudan çıkar.” de demiş.\n\nHasan’a bir daha sormuşlar. O zaman, karısının öğrettiği gibi söylemiş. “Artık bu akıllandı.” diye Hasan’ı taburcu etmişler.\n\nHasan eve gelince karısı; “Esvaplı şeytanın şerrinden korkulacağını” ispat ettiğini söylemiş. Bu sefer Hasan sesini çıkaramamış.\n\nAradan birkaç hafta geçmiş. Hasan eşine dostuna ziyafet çekmek istemiş.\n\nSabah hazırlıklar tamamlanmış. Karısı bir pilav pişirmiş tepsiye koyarken altına da bir balık yerleştirmiş.\n\nAkşam olmuş konu komşu, eş dost toplanmış. Konuşup sohbet ettikten sonra, sıra yemeğe gelmiş. Kadın tepsiyle pilavı getirmiş, sofranın ortasına koymuş. O zaman bir âdet varmış; ev sahibi pilavın yağı üste çıksın diye pilavı karıştırırmış. Hasan, ev sahibi olduğu için kalkmış, pilavı karıştırmış, Karıştırırken kaşığına balık takılmış.\n\nHasan balığı görür görmez:\n\n‒&nbsp; Elhamdülillâh! Ya Rabbi çok şükür!.. demiş, sofradan kalkmış.\n\nMisafirler merak etmiş sormuşlar\n\nHasan da şaşkın şaşkın:\n\n‒&nbsp; Pilavın altından balık çıktı desem, bir altı ay daha deli diye dayak yiyeceğim. İnanmazsanız bakın, demiş.\n\nMisafirler balığı görünce bunun karısının bir oyunu olduğunu anlamışlar. Hasan’ın boş yere bir sene tımarhanede kaldığını anlayınca üzülmüşler.\n\nYemişler, içmişler, muratlarına ermişler…\n\nDağdan üç elma indi; Biri bize, biri size, biri de geri kalanlara…\n\nO yalan bu yalan\n\nFili yuttu bir yılan\n\nEşeğe binip deveyi kucağına alan\n\nPalanı kaldırdım\n\nBu sözün hepsi yalan.\n\n&nbsp;\n\n\n* sübüra : Sivas’ta sarımsaklı yoğurt ve kesilmiş hamurla yapılan bir yemek çeşidi.\n\n* herle çorbası : kavrulmuş unla yapılan çorba\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Eşek Başlı Kız",
        "text": "EŞEK BAŞLI KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi sevapmış, çok söylemesi günahmış.\n\nZamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişahın da üç tane oğlu varmış. Bir gün veziriyle oturmuş sohbet ediyormuş.\n\nVezir:\n\n— Padişahım, bu üç oğlanı niye bekletiyorsun? Bunları kocalttın, evlendirsene, demiş.\n\nPadişah da:\n\n— Vallahi&nbsp;siz varken bana düşmez, demiş.\n\nVezir:\n\n— Padişahım, ben de senden bu cevabı bekliyordum, demiş.\n\nVezirler, oturup düşünmüşler. Düşüncelerini oğlanlara da söylemişler.\n\nOğlanlar:\n\n— Birer ok atalım. Oklar kimin kapısına düşerse oranın kızını alalım, demişler.\n\nÖnce padişahn büyük oğlu ok atmış. Onun oku büyük vezirin kapısına düşmüş. Ortanca oğlanın oku, öbür vezirin kapısına düşmüş. Küçük oğlanın attığı ok ise gitmiş, çöplüğe düşmüş.\n\nVezirler:\n\n— Olmadı şehzadem, bu olmadı. Yeniden at, demişler.\n\nOğlan yayı çekmiş, ok yine aynı yere düşmüş. Yine saymamışlar. Küçük oğlan bir kere daha yayını germiş, oku fırlatmış. Yay yine aynı yere düşmüş.\n\n— Allah’ın takdiri böyleymiş. Artık düğünlere başlıyoruz, demişler.\n\nÖnce büyük vezirin kızını büyük oğlana almışlar, düğün yapmışlar. Ondan sonra ortanca vezirin kızını getirmişler, ortanca oğlanı evlendirmişler. Küçük oğlan da düşünüp duruyormuş. Düşünürken:\n\n— Benim okum çöplüğe düşmüştü, gideyim de çöplüğe bir bakıyım, demiş.\n\nGitmiş, çöplüğü deşmeye başlamış. Deşerken deşerken oradan bir el çıkmış. Oğlan da tutmuş çıkarmış ki eşek başlı bir kız... “Vay! Ben bunu babama nasıl götüreyim? Aman neyse, götüreyim de bir bakayım. Babam ne der, ne demez?” diye düşüne düşüne almış, babasına getirmiş.\n\n— Baba, benim talihime bu çıktı, demiş.\n\nBabası sinirlenmiş:\n\n— Vay! Sen nice bir padişahın oğlusun? Eşek başlı kızı buraya nasıl getirirsin!? Benim senin gibi oğlum yok, demiş.\n\nBu oğlanı evden kovmuş. Oğlan gitmiş, bir denizin kıyısına oturmuş. Orada düşünüp düşünüp ağlamış. Akşam olmuş, sabah olmuş; oğlan hâlâ orada ağlıyormuş. Oğlanın bu hâlini babasına söylemişler.\n\n— Padişahım, bu böyle olmaz Herkes seni kınar. Gel sen bir dilek söyle de biz oğluna iletelim. Ondan bunu yapmasını isteyelim. Hiç değilse senden suç gitsin. “Babası şunu dedi de o da yapmadı. Onun için babası da onu reddetti.” deriz de kimse sizi kınamaz, demişler.\n\nPadişah:\n\n— Bir çadır istiyorum. Benim askerimi içine alacak, bana da bir yatak sermeye yer kalacak! Gidin, oğlana söyleyin, demiş.\n\n— Tamam, demişler, gidip oğlana söylemişler.\n\nOğlan:\n\n— Ben bunu nereden bulayım? Param pulum da yok ki alayım. Bu nasıl iş, demiş.\n\nÖyle oturmuş, ağlarken karısı gelmiş:\n\n— Beyim, niye ağlıyorsun, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Aman, git! Senin yüzünden başıma gelmedik kalmadı. Bir de gelip soru soruyorsun, demiş.\n\n— Niye ağlıyorsun? Belki derdine ortak olurum, demiş o da.\n\nOğlan, babasının dediklerini anlatmış.\n\nKarısı umursamamış:\n\n— Amaaaan! Ona akıttığın gözyaşına değer mi? Beni getirdiğin çöplüğü biliyor musun? Oraya git; “Lalizer Hanım! Gülizar Hanım’ın selamı var. Küçük odadaki küçük çadırı ver!” dersen o verir, demiş.\n\nOğlan, çöplüğe gitmiş:\n\n— Lalizer Hanım! Gülizar Hanım’ın selamı var. Küçük odadaki küçük çadırı vereceksin, demiş.\n\nÇadırı uzatmışlar. Oğlan almış, gelmiş. Sarayın kapısının önüne kurmuş. Babasının istediğinden daha da büyükmüş.\n\nVezir görmüş, hemen padişaha haber vermiş:\n\n— Padişahım, isteğin yerine geldi. Daha başka bir isteğin var mı, demiş.\n\nPadişah işi zora koşmuş:\n\n— Çadır kuruldu, ama onun içine bir şey lazım, demiş. Bir halı olacak. Hem de bir buçuk katlısı olacak, demiş.\n\nOğlan yine ağlamaya başlamış. Karısı gelmiş:\n\n— Niye ağlıyorsun beyim, demiş.\n\nO da:\n\n— Niye ağlamayayım? Babam bu sefer de halı istemiş, demiş.\n\nKarısı:\n\n— Beni getirdiğin çöplüğü biliyor musun? Git, oraya de ki; “Lalizer Hanım! Gülizar Hanım’ın selamı var. Küçük odadaki küçük halıyı vereceksin.” de, demiş.\n\nOğlan gitmiş, kızın dediklerini yapmış, halıyı da almış, gelmiş. Götürmüş, babasına teslim etmiş.\n\nVezirler:\n\n— Tamam padişahım. Daha istek mistek isteme! Oğlan, sözünü yerine getirdi, demişler.\n\nPadişah:\n\n— Yok yok! Hepsini yaptı, ama daha bitmedi. Onun kapısının önünde altın masanın üstünde, altın tabağın içinde bir salkım üzüm olacak! Gelen askerim yiyecek, giden askerim yiyecek. Yediği yer belli olmayacak, demiş.\n\nVezirler:\n\n— Bu da Allah’ın yapısı... Bunu nasıl yapsın? Bu meyve, yenince biter. Bu istek mi ki, demişler.\n\nPadişah:\n\n— Yok! Getirirse kabulüm, getirmezse değilim. Bir kere söyleyin bakayım, demiş.\n\nOğlana gidip söylemişler. Kendi kendine; “Bu yapılmayacak bir şey. Tamam, babam beni reddediyor.” diye ağlarken karısı gelmiş:\n\n— Beyim, niye ağlıyorsun, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Niye ağlamayayım? Babam bu sefer de bunları istedi, demiş.\n\nKarısı:\n\n— Aaaa! Ona ağlanır mı? Ona ağlama! Git, yine selamımı söyle. “Altın masayı, altın tabağı üzümüyle öylece vereceksiniz.” de, demiş.\n\nOğlan gitmiş, kızın dediklerini söylemiş, “Masayı, altın tabağıyla beraber üzümü yukarı vereceksiniz!” demiş. Oğlan, hepsini getirmiş, koymuş. Gelen yemiş, giden yemiş... Gelen yemiş, giden yemiş... Yenildiği de hiç belli değilmiş.\n\nPadişaha gidip söylemişler:\n\n— Tamam, kabulüm. Oğlum eve gelsin, demiş.\n\nVezirler, oğlanın yanına gelmiş:\n\n— Müjde, müjde! Baban kabul etti. Artık eve geleceksin, demişler.\n\nO sırada karısı gelmiş. Karısına:\n\n— Karı, babamın istekleri yerine gelmiş. Babam bizi kabul etmiş. Eve gideceğiz, demiş.\n\nKarısı şaşırmış:\n\n— Öyle mi? Öyle mi, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Evet, öyle, demiş.\n\nKarısı:\n\n— Sen beni getirdiğin çöplüğe git, de ki; “Lalizer Hanım, Gülizar Hanım’ın altın başlığıyla fındık içi elbisesini vereceksiniz!” de, demiş.\n\nOğlan, çöplüğe gitmiş. O çöplüğe gider gitmez kız da görünmeden oraya gitmiş. Eline bir büyük ağaç almış. Çöplükten topladığı çaputları cereğin* o tarafına, bu tarafına bağlamış. O sırada iki elçi gelmiş. Biri vezir, öteki de kızlarmış. Birbirlerine; “Bak bak!” diye dürtmüşler.\n\n— Eşek başlı kız! Bunu ne yapacaksın, demişler.\n\nKız:\n\n— Ne mi yapacağım? At yapacağım. Kaynatamın evine kişneye kişneye gideceğim. El öpeceğim, demiş.\n\nAman Allah! Bunu duyan kızlar eve kaçmışlar. Sandıkta tek bir elbise bile koymadan giyinmiş, kuşanmışlar. Bir güzelce süslenip püslenmişler. O, çöplükte süslenmiş, onlar da evde süslenmişler. Kocasının getirdiği altın başlığı, elbiseyi de giymiş. Bir hanım olmuş, bir hanım olmuş ki... Kaynanasının, kaynatasının elini öpmüş, oraya dinelmiş.* O sırada dışarıdan bir at sesi geliyor, bir at sesi geliyor, ama mahalleyi indirip kaldırıyormuş.\n\nPadişah merak etmiş:\n\n— Çıkın, bakın. Bu ne kadar at? Bunlar nereden geliyor? Neyin nesi bu sesler, demiş.\n\nGelin gidip bakmış ki eltileri geliyor. Süslü püslü cer atlara* binmişler.\n\nKaynatasına:\n\n— Ey baba! N’olacak? Senin has gelinlerin geliyor. Atlarla içeri hooluyorlar.*\n\nKaynatası da:\n\n— Allah belanızı versin! Atlarınızı kapıda koyun da gelin bari, demiş.\n\nArkasından da:\n\n— Gelinlerim bir oynasın da boylarına bakıyım, demiş.\n\nBüyük gelin, kalkıp oynamaya başlamış. Bir kolunu kaldırmış, türlü türlü yemekler dökülmüş. Öbür kolunu kaldırmış, ondan da yemekler dökülmüş.\n\nKaynatası:\n\n— Allah belanı vere! Doymadın da koynuna, koltuğuna mı doldurdun, demiş.\n\nÖteki gelin kalkmış, o da aynısı. Bu kez de küçük gelin kalkmış. Bir kolunu kaldırmış, gümüş para dökülmüş. Bir kolunu kaldırmış, altınlar dökülmüş. Altın, gümüş bitene kadar oynamış. Sonra gitmiş, kaynatasının elini öpmüş. Kaynatası onu kabul etmiş, öbür gelinlerini evden kovmuş. Yiyip, içip muradına geçmiş...\n\n&nbsp;\n\n\n* cerek: Ağaç sırık.\n\n* dinelmek: Ayakta hareketsiz olmak.\n\n* cer at: Yola iyi giden soylu gösterişli at.\n\n* hoolamak: Hücum etmek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Gençlikte Gelen Zulüm",
        "text": "GENÇLİKTE GELEN ZULÜM\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellâl, pireler bakkal, keçiler berberken, ben annemle babamın beşiklerini tıngır mıngır sallarken… Annem kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı… Kaç kaçmaz mısın, kaç kaçmaz mısın? Sen de olsa kaçmaz mısın? Gittim gittim… Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim… Konarak göçerek, arpa, buğday, lale, sümbül biçerek altı ay bir güz gittim… Bir de baktım ki, bir iğne boyu yol gitmişim.\n\nDerken-merken, sabah erken, yola giderken masala başlayalım…\n\nZamanın birinde gayet zengin bir adam varmış. Bu adamın güzel mi güzel bir karısı, iki de oğlu varmış. Adamın at yılkısı, camız sürüsü, davar sürüsü dağda yayılırmış. Hepsinin de ayrı ayrı, çifter çifter çobanı varmış.\n\nBir gün ailesine demiş ki:\n\n‒ Ben bugün gidip selvi devireceğim, bir bina yapacağım, demiş.\n\nAzığını, baltasını almış, selvi devirmeye gitmiş. Selviye bir balta vurmuş, bir balta daha vurmuş. Üçüncüye bir nida gelmiş.\n\n‒ Ey ademoğlu, sana bir gada* gelecek. Gençlikte mi gelsin, kocalıkta mı gelsin!..\n\nAdam bir cevap verememiş, geçmiş eve gelmiş.\n\nAilesi demiş ki:\n\n‒ Adamcağız niye böyle düşünüyorsun?\n\nO da demiş ki:\n\n‒ Hiç karı, hiç bir düşüncem yoktur.\n\nDevrisi gün yine selvi devirmeye gitmiş. Gene aynı nida gelmiş. Derken birkaç gün böyle devam etmiş.\n\nKarısı gene sorunca söylemiş. Karısı demiş ki:\n\n‒ Yarın gene nida gelirse de ki; “Ne gelirse gençliğimde gelsin.” de, demiş.\n\nAdam sabah olunca baltasını azığını alıp gitmiş. Selviye iki kere vurmuş. Üçüncüye bir nida gelmiş.\n\nAdam da:\n\n‒ Ne gelirse gençliğimde gelsin. İhtiyarlığımda gelirse ben ne yaparım? Halım nerde kalır, demiş.\n\nSelviyi devirmeden acele acele eve gelmiş.\n\nAradan bir iki gün geçmiş. At yılkısının çobanları bir telaşla gelmiş, demiş ki:\n\n‒ Harami geldi, yılkıyı önümüzden aldı, götürdü, demiş.\n\nAdam hiç seslenmemiş.\n\nDevrisi gün davar çobanları gelmiş:\n\n‒ Ağa, ağrı** var. Hayvanları ağrı yakaladı. Davarlar kırılıp ölüyor, camızlar da hastalanıp ölüyor, demişler.\n\nAdam Hak’tan gelene şükür edip oturmuş.. Sonunda tarlalarını da satmış, kuru çulun üstünde kalmış. Geçinecek bir çöpe muhtaç olmuş.\n\nAdam bir gün:\n\n‒ Gel karı köylere devşirmeye&nbsp;gidelim, demiş.\n\nKarısını oğullarını almış, yola çıkmış. Biraz gidenden sonra bir ormana girmişler.\n\nAdam karısına demiş ki:\n\n‒ Karı ötede bir köy var. Ben oraya gideyim, devşirip getireyim de yiyelim.\n\nAdam gidenden sonra karısı ormanın içinde bir ateş kaymış.** Ormanın başka bir yerine de bir bezirgân konmuş. Bezirgânbaşı bakmış ki, ormandan ince bir tütün çıkıyor.\n\nAdamlarına demiş ki:\n\n‒ Gidin bakın o tütün neyin nesi? Ben elli yaşındayım, bu ormana bizden başka kimsenin konduğunu görmedim, demiş.\n\nAdamlar, tütünün tüttüğü yere gitmişler. Gitmişler ki iki çocukla bir karı, oraya konmuşlar, ateş kaymışlar. Adamlar karının güzelliğine mail olmuşlar*. Ne karıya yanaşabilmişler ne de bezirgânbaşının yanına gelebilmişler. Bunlar geç kalınca bezirgânbaşı iki adam daha göndermiş. Onlar da önce gidenler gibi karıya vurulmuşlar, geri dönmemişler. Bezirgânbaşı kendi kendine kızmış. Yanına iki adam daha alıp karının yanına gitmiş.\n\nKarıya demiş ki:\n\n‒ İns misin, cins misin?\n\nKarı da:\n\n‒ Ne insim, ne cinsim. Seni beni yaratan Allah’ın kuluyum, demiş.\n\nBezirgânbaşı, karıyı alıp çadırının yanına getirmiş. Büyük bir sandığı varmış. Karıyı bu sandığa koymuş; hava alması için de bir delik açmış, sandığı kilitlemiş.\n\nBezirgânbaşı, hayvanlarını yükleyip gitmekte olsun, adam devşirmeden gelmiş ki, karısı yok!..\n\nÇocuklarına demiş ki:\n\n‒ Ananız n’oldu çocuklar?\n\nÇocuklar da demiş ki:\n\n‒ Birkaç tane adam geldi, anamızı götürdü.\n\nAdam buna da şükretmiş. Yatağını sırtına vurmuş, çocuklarının da elinden tutmuş, yola revan olmuş. Bir su kırağına*** gelmiş.\n\nBüyük oğlanı kırağa koymuş, demiş ki:\n\n‒ Oğlum, sen bunda dur! Önce kardaşını geçireyim, sonra da seni geçireyim, demiş.\n\nAdam küçük oğlanı sırtına almış, suyun içine girmiş. Tam suyun ortasına varınca bir kurt gelmiş, büyük oğlanı kapıp götürmüş. Adam; “Hay! Huy!” suyun içine yıkılmış. Sırtındaki oğlanı da su götürmüş. Yine “Hak’tan geldi!” deyip şükretmiş.\n\nAdam epey gidenden sonra bir şehre varmış. Yıkık bir dama mitilini atmış. Günde devşirmiş, akşam yemiş.\n\nO şehrin de padişahı ölmüş. Vezirler toplanmış: “Artık bir padişah seçelim.” diye karar vermişler.\n\nDemişler ki:\n\n‒ Devlet kuşunu salalım. Kimin başına konarsa padişah o olsun, demişler.\n\nDevlet kuşunu salmışlar. Kuş gelip bu adamın başına konmuş. Bakmışlar ki, adam çok fakir. “Bu olmaz! Kuş yanıldı. Bu pis ne ki, padişah ola!” demişler. Kuşu gene salmışlar,&nbsp;kuş gene adamın başına konmuş. Gene kabul etmemişler. Kuşu üçüncü defa salmışlar, kuş gene bu adamın başına konmuş.\n\nDemişler ki:\n\n‒ Tamam artık bu adamı padişah yapalım. Bunda bir hikmet vardır.\n\nAdamı hamama götürmüşler, elbise giydirmişler.\n\nAdam tahta çıkmakta olsun, gelelim çocuklarına… Kurdun kaçırdığı çocuğu çoban almış. Suyun götürdüğünü de değirmenci su ambarından çıkarmış. Çocuklar büyümüşler, onları baba bilmişler.\n\nDeğirmenci bir gün demiş ki:\n\n‒ Git, suyu azıcık dereye akıt!\n\nÇocuk da sözünü dinlememiş. Değirmenci kendi kendine; “N’ola, elden evlât, külden tepe olmaz.” demiş. Çocuk bunu duymuş. Anlamış ki, değirmenci öz babası değil…\n\nÇoban da öteki oğlana bir iş buyurmuş. O oğlan da yapmamış. Çoban oğlana kızmış. Oğlan anlamış ki çoban öz babası değil…\n\nÇocukların ikisi de babalarından ayrılmış. Bunlar birbirini tanımıyorlarmış. İkisi de İstanbul’a gidiyormuş. Yolda karşılaşmışlar, birbirlerine canları kaynamış;*** “Gel arkadaş olalım, kârlarımız ortak olsun!” demişler.\n\nBunlar bir sarayın önünden geçerken saraydan birisi bunları yanına çağırmış.Oysa o da padişahmış. Padişahın çocuklara canı kaynamış, onları kendisine hizmetçi tutmuş; bir de aylık bağlamış. Amma hiç biri birini tanımıyormuş.\n\nBir zaman sonra bezirgânbaşı da o şehre gelip konmuş. Adamlarını padişahın yanına yollamış:\n\n‒ Gidin padişaha söyleyin hayvanlarıma bir yer versin, demiş.\n\nPadişah, bezirgânbaşına istediği yeri vermiş:\n\n‒ Gidin bezirgânbaşını yanıma getirin, demiş.\n\nÇocuklar gidip bezirgânbaşına söylemişler. Bezirgânbaşı, padişahın yanına gelmiş. Çocukları da sandığın başına nöbetçi koymuş. Çocuklar sandığın başını beklerken uykuları gelmiş. Uykuları açılsın diye birbirine başlarından geçenleri anlatmışlar. Konuşurken babalarının adını söylemişler. Sandıktaki karı, bunu duyunca sandıktan; “Vah yavrularım!..”diye bağırmış. Çocuklar sandığı kırmışlar, analarını çıkarmışlar. Birbirlerine sarım-gülüm olmuşlar. Padişahın yanına gelmişler. Padişah, karısını tanımış, orda da sarım-gülüm olmuşlar.\n\nAdam, karısı, çocukları muratlarına nail olmuşlar. Bezirgânbaşı da cezasını çekmiş.\n\nGökten üç elma düştü… Biri anlatana, biri yazana, biri de okuyana…\n\n&nbsp;\n\n\n* gada: belâ\n\n** ağrı: hastalık\n\n** ateş kaymak : çalı-çırpı yığıp yakmak\n\n* mail olmak: hayran kalmak\n\n*** kırağı : kenarı\n\n*** canı kaynamak : yüreğinde sıcaklık hissetmek, sevmek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Göğbaldır",
        "text": "GÖĞBALDIR\n\nZamanın birinde bir atılmaz tüfeğim vardı, bir de topal atım vardı. \n\nGittim, bitmedik çalının dibinde doğmadık tavşanı vurdum. \n\n“Bunun yağını eriteyim de çizmelerime çalayım” dedim. \n\nBaktım ki, bir tepenin başında iki bina görünüyor. \n\nGittim ki biri yıkılmış, birin temeli yok. \n\nYıkık binaya baktım ki iki tane karı yatıyor; biri ölmüş, birinin canı yok. \n\nÖlü karıya sordum: “Bu yağları nerede eriteceğim?”. \n\n“Şurada iki tencere var” dedi. \n\nGittim ki birinin dibi yok, birinin kasnağı yok. \n\nDibi olmayan tencerede yağı erittim. \n\nÇizmenin birine yetti, birine yetmedi. \n\nYağlanmayan çizmem küstü gitti. \n\nÇizme gitti, ben gittim; çizme gitti, ben gittim, \n\nBaktım ki çizmem bir devenin üstündeki karpuzun içine girdi. \n\nElimi, ayağımı büzdüm, ben de arkası sıra girdim. \n\nGirdim ki karpuzun içi bir şehir, bir şehir ki Paris gibi. \n\n“Ben burada alış veriş ederim” dedim. \n\nElimi cebime attım ki bir on param var, bir yüz param var. \n\nOn parayı verdim, bana iki ceviz verdiler. \n\nBirini kırdım çürük çıktı, birini kırdım fos çıktı. \n\nÇürük çıkan cevizden Allah bir ceviz verdi, bir ceviz verdi, dal budak kırıldı. \n\nKöyün dölleri gelen taşladı, giden taşladı. \n\nCevizin başı oldu bir tarla. “Ulan, ben bunu süreceğim?” dedim. \n\nAdana’ya gittim, çalıştım çabaladım, bir çift öküz parası kazandım, getirdim.\n\nOk yok ki çift sürelim. \n\nSamanlığa girdim ki çavdar saplarından bir ok var. \n\nOnu da getirdim, çift kurdum. Dön babam, tös babam, burayı sürdüm. \n\nÖyle kesekler[*] kalktı ki hiç sorma. \n\nAllah bir ekin verdi, bir ekin verdi ki adam boyu. \n\nEkin yetti, biçmeye gittim. \n\nBenim biraz ekine yüzüm yok.*\n\nSıcak düştü, kafam şişti, belim ağrıdı. \n\nBir tilki geldi, ekine dadanmış yiyordu. \n\n“Ulan, bu tilkiyi öldüreyim” dedim. \n\nGalıçı* attıydım, tilkinin g..üne gitti. \n\nTilki kaçtı, galıç biçti. Tilki kaçtı, galıç biçti, \n\nEkin bitti. Tilki s...tı, galıç düştü. \n\n“Ben bunu nasıl toplayacağım?” diye düşünürken,\n\nCenab-ı Allah bir yel verdi, torladı topladı, bizim harmana yığdı. \n\nHarman yola yakın idi. \n\nÖnceleri kervancılar develerle giderdi. \n\nDeve taşa basınca devenin ayağından bir çıngı* çıktı.\n\nÇıngı çıkınca sıçradı, ekine düştü. \n\nAteş çıktı, harman yandı, kül oldu. \n\nO yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? \n\nKarıncaya vurdum palanı, yede yede çektim kolanı.*\n\nKarıncaya bindim, deveyi kucağıma aldım. \n\nAldık sazı sinesine, geldik sözün binasına...\n\n&nbsp;\n\nZamanın birinde bir padişahın kırk tane oğlu vardı. En küçüğünün adı Göğbaldır idi. Bunlar büyüyor. Büyüyorlar ama evlenmiyorlar. Vezir, vüzera toplanıyorlar. Padişaha diyorlar ki:\n\n‒ Senin uşakların niye evlenmiyorlar? Everelim.\n\nBunun üzerine padişah, uşakların başına topluyor:\n\n‒ Oğullarım, hep büyüdünüz. Sizi everelim, deyince Göğbaldır diyor ki:\n\n‒ Baba! Bir anadan, bir babadan kırk tane kız olmazsa biz evlenmeyiz.\n\n‒ Peki, nerede bulacaksınız? diyor.\n\n‒ Biz buluruz, diyor.\n\nSabah oluyor. Kırkı da yürüyor. Az gidiyor, uz gidiyor, dere tepe düz gidiyor. Ödünç almış un gibi, derelerde yel gibi, tepelerde sel gibi. Arkalarına bakıyorlar ki bir arpa uzunluğu yol gitmişler. Amasya’dan Zile’den, şimdi geçtik buradan. Çamur dizde, su topukta gidiyorlar. Gidiyorlar ki bir çöl. Yazının* yüzünde büyük bir konak. Konağa gidiyorlar. Orası ağ devin yeri imiş. Bir ananın, bir babanın da kırk tane kızı varmış. Üç kardeş dev, ağ dev, kara dev, sarı dev ana babalarını öldürmüşler, bu kızları yanlarına getirmişler. Yirmisi ağ devin yanındaymış, on dokuzu sarı devin yanında, biri de kara devin yanındaymış.\n\nGöğbaldır, kardeşlerini içeride koyuyor, ağ devin yanına gidiyor. Öteki kardeşlerinin haberi yok. Göğbaldır, kapının birini açıyor ki orada yirmi tane kız var.\n\n‒Aman insanoğlu! Buraya neye geldin, diyorlar.\n\n‒ Çabuk kardeşlerime yemek hazırlayın, diyor Göğbaldır.\n\nYemek hazırlatıyor, getiriyor. Kardeşleri soruyor:\n\n‒ Bunları nereden aldın?\n\n‒ Anam pişirmiş, heybeye koymuştu, diyor.\n\nKılıcını alıyor [bir kötü kılıcı varmış], kapıya duruyor. Bakıyor ki dev geliyor.\n\n‒ Ey insanoğlu! Kaç gündür insan eti yemedim. Al sana bir gürz, diyor.\n\nOğlan vurunca gürzü bunu ikiye bölüyor, devi orada öldürüyor. Kardeşlerine hiç demiyor bile. Kızlara diyor ki:\n\n‒ Siz burada durun.\n\nKardeşlerini alıyor, bu kez de sarı devin konağına gidiyor. Orada sarı devi de öldürüyor. Sarı devin yanında da on dokuz kız var. Kara devin yanına gitmeden bunları da kurtarıyor. Kardeşlerini yanına alıp kara devin konağına götürüyor, içeriye oturtuyor. Bir kapıyı açıyor ki dünya güzeli bir kız. Kızın bir gözünden kan, bir gözünden yaş akıyor. Kız o zamana kadar:\n\n‒ Ey insanoğlu! Buraya neye geldin, diyor.\n\nKara dev, kardeşlerinin öldürüldüğünü duydu. Diyor ki:\n\n‒ Elbette o Göğbaldır buraya gelir.\n\n‒ Sen hiç korkma. Kardeşlerime yemek hazırla, diyor.\n\nKız, yemek hazırlıyor. Göğbaldır yemeği getiriyor, bunlara veriyor.\n\n‒ Kardeş, bunları nereden aldın, diyorlar.\n\n‒ Anan pişirmiş, heybeye koymuştu, diyor.\n\nOnların yanından çıkıyor. Kılıcını alıp kapıya duruyor. Bakıyor ki dev geliyor. Kara dev:\n\n‒ Ey Göğbaldır. Ağ devle sarı devi yendin, sıra bana mı geldi?\n\n‒ Seni de yenerim inşallah, diyor.\n\nKara dev, gürzünü atıyor, oğlana değmiyor. Oğlan, kılıcı atıyor, ama kesmiyor kılıç. Bunlar birbirine girişiyor.* Göğbaldır, kaldırıp devi altına alıyor. Altına alınca oğlana diyor ki Kara dev:\n\n‒ Göğbaldır! Sen beni öldüremezsin, hiç imkânı yok. Ben de seni öldüremem. Yalnız, kardeşlerin kızları alıp gitsin. Denizin öte yanında padişahın bir kızı var. O kızı bana getirirsen ben kızı sana veririm. Yoksa senin yakanı koyurmam.*\n\n‒ Nasıl geçeceğim denizi, diyor.\n\n‒ Ben sana bir dua belleteceğim, bir de gem vereceğim. Duayı okursun. Gem çarptın mı deniz aygırı gelir. Biner öte yana geçersin, diyor.\n\n‒ Peki, diyor.\n\nGöğbaldır, kardeşlerinin yanına gidiyor, diyor ki:\n\n‒ Bakın kardeşlerim. İlk geldiğimiz konakta yirmi kız var, ikincide de on dokuz kız var, bir de burada toplam kırk kız. Bunları götürürsünüz. Bu benimki [tek kıza diyor]. Ben gelene kadar buna bakın. Ötekilerin de her biri birinize.\n\nGeri kara devin yanına gidiyor. Kara dev, dua belletmede olsun, biz gelelim otuz dokuz kardeşe... Otuz dokuz kardeş, o kırk kızı alıp geliyorlar. Yolda da bir gömlek kanlıyorlar. Getiriyorlar, babalarına diyorlar ki:\n\n‒ Göğbaldır, böyle böyle vuruldu, öldü. Biz de üç tane devi öldürdük, kırk tane kız getirdik.\n\nBöyle deyince, babaları diyor ki:\n\n‒ Göğbaldır’ın ya ölü ya diri haberi gelmeyince ben sizi evermem.\n\nBunlar orada kalsın, gelelim Göğbaldır ile deve... Dev, buna bir dua belletiyor, eline bir gem veriyor. Denizin kenarına gidiyorlar. Gem çarpınca aygır geliyor. Denizin ortasında bir ada varmış. Diyor ki dev:\n\n‒ Bu adaya gidince in, yaya yürü. Öte gidince yine dua oku. “Gem”i çarp, aygır yine gelir .\n\nGöğbaldır, aygıra biniyor, adaya gidiyor. Adaya gidince gemi atın başına koyuyor. Aygır gemle gidiyor. O yana, bu yana dolaşırken bakıyor ki bir ihtiyar pir, orada duruyor. Pir, buna diyor ki:\n\n‒ Oğlum! Sen de mi kara devin oyununa geldin? Ben de buraya geldim, burada kaldım.\n\nGöğbaldır:\n\n‒ “Gem”i aygırın başında koydum, deyince ihtiyar:\n\n‒ Bende var. Bu gemi al. Şimdi sen duayı okur da denize çarparsan, aynı aygır gem başında gelir. Gemin birini sakla, bir gün sana lazım olur.\n\n‒ Peki, diyor.\n\n‒ Yalnız, senden bir dileğim var, diyor ihtiyar. Gelirken bana on iki metre bezle bir kalıp sabun getir. Sen gelinceye kadar ben ölürüm. Beni buraya defnet, git.\n\n‒ Peki, diyor.\n\nGöğbaldır gidiyor. Duayı okuyor, gemi çarpınca aygır geliyor. Biniyor, öte tarafa geçiyor. Öbür gemi de beline bağlıyor. Hani, “Bir gün lazım olur.” dedi ya... Gidiyor, bir eve misafir oluyor.\n\n‒ Ana beni misafir al, diyor.\n\nKadın bunu misafir alıyor. Göğbaldır, kadından su istiyor. Kadın içeri gidiyor, bir tasa işeyip getiriyor. Göğbaldır içiyor.\n\n‒ Öf ana, suyun da ne tuzluymuş, diyor.\n\nKadın diyor ki:\n\n‒ Oğlum! Burada pınarın başında bir dev yatar. Haftada bir kız yer. O kızı yiyinceye kadar ne su alırsak, hepsi işte o, diyor. Bugün de padişahın kızının sırası.\n\nGöğbaldır diyor ki:\n\n‒ Ana, o kız giderken bana haber verir misin?\n\n‒ Veririz, diyor.\n\nBu, içeri giriyor, oturuyor. Kız giderken haber veriyorlar. Göğbaldır da beraber gidiyor. Kız, bir de kuzu götürürmüş. Göğbaldır, orada bu kuzuyu yemeye başlıyor. Dev bunu görüyor:\n\n‒ Hııı. Kuzumu yersin öyle mi? Önce seni yiyeyim de o zaman gör, diyor.\n\nDev ortaya çıkıyor. Göğbaldır, hemen vurur vurmaz devi öldürüyor. Kız, beş parmağını da kana batırıyor, Göğbaldır’ın sırtına vuruyor. Kız kaçıyor. Saraya varınca padişah diyor ki:\n\n‒ Kızım neye geldin? Şimdi dev gelir bizi yer, deyince,\n\n‒ Baba! Bir delikanlı geldi, devi öldürdü, diyor.\n\n‒ Görsen tanır mısın, diyor.\n\n‒ Tanırım. Sırtına, kana batırıp beş parmağımı vurdum.\n\nPadişah:\n\n‒ Bir hafta kimse evinde yemek yemeyecek, benim sarayımda yiyecek, diye tellal bağırtıyor.\n\nHerkes gidip yiyor. Bu oğlan gitmiyor, kadının evinde karnını doyuruyor. Kadın her gün buna yemek getiriyor. Bir gün bekçiler bunu çeviriyorlar:\n\n‒ Nereye götürüyorsun bu yemekleri, deyince,\n\n‒ Evde bir oğlum var, ona götürüyorum, diyor.\n\n‒ Yarın oğlun da gelsin, diyorlar.\n\nErtesi gün oğlunu da getirince kız pencereden bunu görüyor.\n\n‒ Baba, geliyor, diyor.\n\nOğlanı padişahın yanına götürüyorlar. Padişah:\n\n‒ Oğlum, dile dileğini, diyor.\n\nO da:\n\n‒ Diledim kızını, diyor.\n\n‒ Kızımı zaten sana verdim oğlum. Daha dile dileğini.\n\n‒ Diledim, on iki metre bezle bir kalıp sabun istiyorum.\n\n‒ Padişah, bunları veriyor. Sabah oluyor. Bu, kızı alıyor, denizin kenarına geliyor. Duayı okuyor, “gem”i çarpıyor. Aygır geliyor. Biniyorlar aygıra. Adaya geliyorlar ki hakikaten ihtiyar ölmüş. İhtiyarı defnediyor. Kız diyor ki:\n\n‒ Beni nereye götürüyorsun?\n\n‒ Seni deve götürüyorum, diyor.\n\n‒ Keşke beni deve götürmesen de burada öldürsen, deyince kıza diyor ki:\n\n‒ Ben saklanırım. Sen bunun canını sor ki canı nerede. Ben bulur, onu öldürürüm. Seni de alır, giderim.\n\nDevin yanına gidiyorlar. Kara deve kızı verince dev diyor ki:\n\n‒ Tamam, sen gidebilirsin artık, kurtardın.\n\nGöğbaldır, gidip saklanıyor. Aradan zaman geçiyor. Kız, kara deve diyor ki:\n\n‒ Sen sabahleyin kalkıp ava gidiyorsun, ben burada yalnız kalıyorum. Senin canın neredeyse onu bana de ki ben onunla gönlümü eğleyim.\n\n‒ Benim canım şu posttadır, diyor.\n\nOrada bir namaz postu varmış. Kara dev, yine ava gidiyor. Göğbaldır geliyor:\n\n‒ Ne dedi, diyor.\n\n‒ Şu posttaymış devin canı, diyor.\n\n‒ Sen o posta boncuk, cıncık tak, takmadık bir kılını koyma. Akşam gelince döşek ser, üstüne koy. O sana sebebinin sorar.\n\nKız, akşama kadar hiçbir iş görmüyor, o postu donatıyor. Akşam dev gelince bir döşek seriyor, üstüne oturtuyor.\n\nDev diyor ki:\n\n‒ Hııı deli! Hiç postta can olur mu? Ben seni kandırdım.\n\nKız da o zaman:\n\n‒ Doğrusunu söyle ki ben gönlümü eğleyim.\n\n‒ Benim canım nerede biliyor musun? Senin geldiğin yerdeki pınara üç tane dev gelir, birer kilo su içerler. Karanın karnında değil, beyazın karnında değil, sarının karnında bir tane kutu var. Onun içinde üç tane cücük* var. O cücükler öldü mü ben de ölürüm, diyor.\n\nSabah oluyor. Bu ava gidince Göğbaldır geliyor. Kız, devin canının nerede olduğunu söylüyor. Göğbaldır:\n\n‒ Tamam, diyor.\n\nBelinde hani ayrıca bir gem daha var ya... Gidiyor, denizin kenarına. Duayı okuyor, “gem”i çarpıyor. Çarpınca aygır geliyor. Aygıra biniyor, geçip gidiyor. O pınarın üstünde bir tane taş varmış. Taştan gözetliyor. Kara dev geliyor, bir kilo su içip gidiyor. Ağ dev gelip, içip gidiyor. Derken sarı dev de geliyor. Bu gelince Göğbaldır, kılıcıyla vurup öldürüyor. Karnını yarıyor ki hakikaten bir kutu, kutunun içinde üç tane cücük. Cücüğün birini orada öldürüyor. Cücüğün birini orada öldürünce dev evde hastalanıyor.\n\n‒ Başım ağrıyor. Korkarım, canım Göğbaldır’ın eline geçti, diyor.\n\nKız da diyor ki:\n\n‒ Göğbaldır gideli bir hafta oldu, nereden eline geçecek?\n\nGöğbaldır, iki cücüğü alıp geliyor. Devin yanına gelince dev buna yalvarıyor:\n\n‒ Etme Göğbaldır. Ölene kadar kapında köle olurum, öldürme, diyor.\n\nGöğbaldır, cücüğün birini daha öldürünce canı gırtlağına çıkıyor. Göğbaldır, deve acıyor, öldürmek istemiyor.\n\nKız:\n\n-Ver bakayım, diyor.\n\nCücüğü Göğbaldır’dan alıp öldürüyor. Üçüncü cücük de ölünce devin canı çıkıyor. Göğbaldır, bunun üstüne yükte hafif, pahada ağır nesi varsa torluyor, topluyor, kızı da alıp memleketine geliyor. Padişaha haber oluyor ki “Göğbaldır geliyor” diye.\n\nPadişah, bu kızı, bir de eskiden vardı ya, onu Göğbaldır’a veriyor. Öteki otuz dokuz kızı da Göğbaldır’ın otuz dokuz kardeşine veriyor. Etrafa okuntu* salıyor, düğün ediyor.\n\nÇiftçi asasıyla, ağa kesesiyle, boyun bükeni, samı* kıranı, b... püsür yiyeni, hepsi geliyor.\n\nHikâyedir bunun adı, dinlemede gelir tadı, dinlemeyenin anasını ağlatsın Mısır’daki kadı...\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[*] kesek: Katılaşmış toprak parçası\n\n* ekine yüzü olmamak: Ekinle uğraşmaya isteksiz olmak\n\n* galıç: Orak\n\n* çıngı: Kıvılcım\n\n* kolan: Dizgin\n\n* yazı : Yerleşim yeri dışındaki arazî, kır\n\n* girişmek: Kavgaya tutuşmak\n\n* koyurmak: Bırakmak, salıvermek\n\n* cücük: Kanatlı hayvanların yavrusu\n\n* okuntu: Düğüne davet haberi\n\n* samı: Öküz arabasında öküzlerin bağlandığı ağaç\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Hasırcı Kız",
        "text": "HASIRCI KIZ\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken bir baba dev ile bir de karısı varmış. Bu kadının her çocuğu olmasında, dev onu koymazmış ki yaşasın. Ne zaman bir çocuğu olsa onu muhakkak yermiş.\n\nBaba dev, birgün askere gidiyor. Karısı da bir kız çocuğu doğuruyor. Dev, karısının hamile olduğunu da bilmiyor. Devin karısı; “Bu kızı da yer.” diye korkusundan kızı başkasına veriyor. Deve de bir mektup yazıyor ki; “Bir kızın doğdu amma öldü.” diyor.\n\nDevin kızını alan kadın, çok iyi birisiymiş. Kıza gözü gibi bakıyor.\n\nBirgün dev askerden geliyor. Kadına doğurduğu kızı soruyor. Karısı da kızın öldüğünü söylüyor.\n\nDev:\n\n— O zaman bana ölüsünü göster, diyor.\n\nKarısı da başka bir çocuğun ölüsünü gösteriyor. Dev o ölü çocuğu yiyor.\n\nGel zaman git zaman kız büyüyor. Günlerden birgün kıza bakan kadın buna:\n\n— Kızım filan teyzene git de kömür iste, diyor, kızı esas annesinin yanına gönderiyor.\n\nKız annesine gidip;\n\n— Annem biraz kömür istedi, diyor.\n\nEsas annesi de devi göstererek:\n\n— Git, amcanın yanında maşa var, onunla al, diyor.\n\nKız gidiyor, tam maşayı alacağı sırada dev, kızın eteğine yapışıyor:\n\n— Bu benim kızımdır, diyor, onun kendi kızı olduğunu anlıyor.\n\nKadın, her ne kadar; “O senin kızın değil!” diyorsa da bir türlü kocasını inandıramıyor.\n\nDev ile karısı kızı çekiştirip duruyorlar. Sonunda karısı deve:\n\n— Her çocuğumu yedin. Bari bunu benim gözümün önünde yeme, diyor.\n\nDev, karısının dediğini kabul edip:\n\n— İyi öyleyse ben de dağda yerim, diyor.\n\nDevin kızı dağa götüreceği gün geliyor. Annesi kıza her şeyi anlatıyor. Ona otuz dokuz tane güzel elbise giydiriyor. Her cebini de altın gümüşle dolduruyor. Üstüne de bir kötü elbise giydiriyor. Sonra da başının çaresine bakmasını söyleyip, yola vuruyor.\n\nKız katırın üstüne biniyor, ormana doğru gidiyorlar.\n\nDev kıza;\n\n-Ben odun kesmeye gidiyorum, diyor.\n\nKız, devin dişlerini bileylemeye gittiğini anlıyor. Hemen katıra sıkıca vuruyor, katırı kaçırıyor. Kız mahsustan bir çığlık atıp, babasını çağırıyor. Dev telaşla geliyor. Kıza ne olduğunu soruyor. Kız, sağa giden katırın yönünü değil de sol tarafı gösteriyor. Dev. sol tarafa gidince kız da öbür tarafa doğru kaçmaya başlıyor. Gide gide bir hasırcının önüne geliyor. İçeri girip, hasırcıya başına gelenleri anlatıyor. Hasırcı kızı bir hasıra dolayıp, oraya dikiyor.\n\nAz sonra dev dükkâna geliyor:\n\n— Buralardan bir kız ile bir katırın geçtiğini gördün mü, diye soruyor.\n\nHasırcı mahsustan:\n\n— Ben palan satmıyorum kardeşim, diyor.\n\nDev:\n\n— Ne palanı be!.. Ben bir katır ile bir kız gördün mü, diyorum diyor.\n\nHasırcı hiç oralı olmuyor, yine:\n\n— Ben palan-malan satmıyorum, deyince\n\nDev, çok sinirleniyor:\n\n— Senin palanında batsın, sen de bat, diyor.\n\nDev, ordan gidince hasırcı, kızı, doladığı hasırdan çıkarıyor. Kızı tanımasın diye de ona hasırdan bir elbise dikip, kızı gönderiyor.\n\nKız, kapı kapı iş aramaya başlıyor.İş ararken bir paşanın yanına geliyor, amma paşa kıza; “Pis hasırcı kız.” deyip iş vermiyor.\n\nDerken kızın yolu saraya düşüyor. Padişah’ın karısının yüreği kıza acıyor, kızı saraya işe alıyor. Kıza hiç önem vermiyorlar. Kız da durmadan çalışıyor.\n\nBirgün bir yerde düğün oluyor. Padişah’ın Hanım’ı saraydaki herkesi düğüne götürüyor; amma bu kızı götürmüyor. Kız da; “Siz durun bakalım!” diyor. Kız, annesinin verdiği güzel elbiselerden birini giyiyor; altını gümüşü takıp, savura savura düğüne gidiyor. Herkesin gözü kıza düşüyor.\n\nPadişah’ın karısı kıza:\n\n-Sen kimsin, nerelisin, diye soruyor.\n\nKız, önceden ekmek pişirirken eline oklava ile vurdukları için aklına o geliyor:\n\n— Oklava köyündenim, diyor.\n\nDüğün bitiyor, herkes evine geliyor.\n\nPadişah’ın oğlu annesine:\n\n— Eeee… Güzellerden ne haber, diye soruyor.\n\nAnnesi de:\n\n— Ah oğlum, bugün bir güzel gördüm; sanki bir ahu melek, diyor.\n\nGünlerden birgün sarayda çamaşır yıkanırken kızı da çamaşırın başına oturtuyorlar. Kız çamaşır yıkamayı beceremiyor. O zaman eline tokaçla vuruyorlar.\n\nDerken yine bir gün Padişah’ın Hanımı’nı düğüne davet ediyorlar. Bu sefer de herkesi götürüyor, kızı yine götürmüyor. Kız; “Siz hele bir durun!” diyor. Güzelce giyiniyor, süsleniyor; altınını gümüşünü serperek düğün yerine gidiyor. Padişah’ın Hanımı bile altınlardan gümüşlerden topluyor. Kız içeri girer girmez herkes hürmet gösteriyor. Padişah’ın karısı bile hürmetle karşılıyor.\n\nKıza:\n\n— Nerelisin, diye soruyor.\n\nKız da:\n\n— Tokaç köyündenim, diyor.\n\nAz sonra zamanının geldiğini anlıyor.\n\nPadişah’ın karısına:\n\n— Ah teyzeciğim! Benim gitme zamanım geldi, diyor.\n\nKız, düğün evinden ayrıldıktan sonra da düğün dağılıyor. Herkes evine geliyor.\n\nPadişah’ın oğlu annesine:\n\n— Güzellerden ne haber, diye soruyor.\n\nAnnesi:\n\n— Ah oğlum! Bugün bir güzeldi ki… Ah! O benim gelinim olaydı da üç günlük ömrüm olaydı, diyor.\n\nOğlan sanki biraz anlamış gibi oluyor.\n\nGünlerden birgün sarayda ekmek yapılıyor. Kızı da başına oturtuyorlar. Kız ekmek yapamayınca eline evirgeçle* vuruyorlar.\n\nPadişah’ın Hanımı’nı bir düğüne daha çağırıyorlar. Kızı yine götürmüyor. Kız da en güzel elbiselerini giyinip, düğünün olduğu yere doğru altınını gümüşünü savura savura giderken Padişah’ın Hanımı bile&nbsp; bunlardan topluyor.\n\nSonra kıza:\n\n— Nerelisin, diye soruyor.\n\nKız da:\n\n— Evirgeç köyündenim, diyor.\n\nBu sırada Padişah’ın oğlu sarayda Hasırcı Kız’ı arıyor. Orda kızın hasır elbisesini görüyor:\n\n— Seni Hasırcı Kız seni!.. Sen ne yapıyorsun burada, diye kendi kendine soruyor.\n\nHasırdan ses çıkmayınca hasır elbiseyi kaldırıyor, bakıyor ki kız içinde yok!.. Hemen hasır elbiseyi yakıyor. Bu kokuyu alan kız, hemen eve gitmesi gerektiğini söylüyor. Doğruca saraya gidiyor.\n\nOğlana:\n\n— Elbisemi niye yaktın, ben ne yapacağım, diyor.\n\nOğlan:\n\n— Sana kimse bir şey yapamaz. Sen şuraya gir, yat, diyor.\n\nBiraz sonra Padişah’ın Hanımı geliyor. Kapıyı oğlu açınca:\n\n— Kapıyı o pis Hasırcı Kız niye açmadı, diyor.\n\nOğlan hemen:\n\n— O hasta da ondan… Eeee… Güzellerden ne haber, diye soruyor.\n\nPadişah’ın Hanımı:\n\n— Ah oğlum ah!... Bugün daha da güzeldi. Ah! O benim gelinim olaydı da üç günlük ömrüm olaydı, diyor.\n\nOğlan:\n\n— Gelin gelin, diyor.\n\nKızın yüzünü açıyor, annesine gösteriyor:\n\n— Bu senin sevmediğin Hasırcı Kız, diyor.\n\nBöylece Hasırcı Kız, o durumundan kurtarıyor. Padişah’ın oğlu, Hasırcı Kız ile evleniyor. Annesi ise essahtan*&nbsp;da üç gün sonra ölüyor.\n\nKızın ailesinin durumu zayıf olduğu için kız, birgün kocasına:\n\n— Annemi babamı buraya getirelim mi? Alt katta otururlar, diyor.\n\nKocası kabul ediyor. Annesini babasını getiriyorlar. Artık bir arada yaşıyorlar; ama babasının gözleri kör oluyor.\n\nBirgün kız aşağıya çerez almaya iniyor. O sırada dev kızın eteğine yapışıyor: “O benim kızımdır.” diyor. Kız, bir çığlık atıyor ki, kocası duyuyor. Kocası çığlık sesine geliyor ki, dev kızın eteğine yapışmış, onu yemeye hazırlanıyor. Hemen elindeki bıçakla kızın eteğini devden kurtarıyor.\n\nDevi dağdan dağa, taştan taşa atacak bir katıra bağlıyorlar. Annesi de Padişah’la evleniyor.\n\nOnlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n* evirgeç : Aacın üstünde yufkayı evirip çevirmeye yarayan eşya.\n\n* essah : Sahih, doğru, gerçek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Helal Mal",
        "text": "HELÂL MAL\n\nVaktiyle, bir ülkeden Yemen’e kervan gidecekmiş. Herkes atlarını eyerliyor, eşeklerini semerliyor, develerini hazırlıyormuş. Zavallı yolcunun biri, perişan haldeymiş. Niye derseniz, eşeğinin semeri parça parça imiş.\n\nEtraftakiler bakmışlar ki, olmayacak:\n\n— Hemen semerciye koş!.. Şu ileriki sokağın başında bir semerci olacaktı, demişler.\n\nAdam durur mu?.. Hemen koşmuş, dükkâna gelmiş. Dükkândaki semerlerin hepsini denemişse de hiç biri eşeğine uymamış. Zaten semerci de dükkânda yokmuş. Dükkâna karısı bakıyormuş.\n\nKadın sonunda kızmış:\n\n— Bir semer daha kaldı, ama onu satamam. Çünkü o semer hem eskidir, hem de kocamın eşeğinin semeridir, demiş.\n\nAma yolcu dinler mi?.. Hemen semeri eşeğine denemiş. Semer eşeğe tıpatıp uymuş. Bakmış ki, kervanı kaçıracak; bedeline üç-dört misli para ödemiş, semeri kadından zorla almış. Ancak semerci eve gelince evde kızılca kıyamet kopmuş. Adam, eski semerin satıldığını duyunca aklı başından gitmiş.\n\n— Mahvoldum!.. Bittim!.. Yandım!..\n\nKadın şaşırmış;\n\n—Hayrola herif, niye böyle bağırıp duruyorsun, demiş.\n\nAdam:\n\n— Ben bağırmayayım de kim bağırsın!.. Yaktın beni, yaktın, demiş.\n\nKadın:\n\n— Canım niye öyle diyorsun, o eski semeri dört misli fiyata sattım. Daha ne istiyorsun, demiş.\n\nSemerci:\n\n— Ah kadın ah!.. Mahvolduk!.. Ben bütün kazancımı altına çevirip o eski semerin içine saklamıştım. Bir hırsız gelirse, nasıl olsa onu almaz diyordum, demiş.\n\nAdam ağlamış, sızlamış ama elden ne gelir?\n\nAradan günler, aylar geçmiş. Aylar ayları kovalamış. Ömrü boyunca biriktirdiği parayı bir anda kaybeden adam; durmadan dinlenmeden çalışıyormuş. Sil baştan çalışıp, didinmeye başlamış.\n\nAradan iki sene geçmiş. Birgün otururken kapıları çalınmış. Kapıyı kadın açmış. Karşında bir yolcuyla yanında da bir eşek semeri varmış. Kadın bir şey anlamamış. Adama şaşkın şaşkın bakmaya başlamış. Adam:\n\n— Beni tanımadın mı hanım? İki yıl önce senden eski bir semer almıştım. O semere dört misli fiyat ödemiştim. Sen bana semeri istemeye istemeye satmıştın. Kocana da sormamıştın. Ha!.. Bu arada semerin bana çok faydası dokundu. Bağdat, Horasan, Hindistan dolaşıp durdum. O sayede yolda kalmadım, iyi de para kazandım. Ama senin gönülsüz vermen, içime dert oldu; kocan sana kötülük eder, diye düşündüm. Ancak gelebildim. Semeri geri getirdim, demiş. Semeri bırakmış, gitmiş.\n\nSemerci eski semerine kavuşunca dünyalar onun olmuş. demiş ki:\n\nNasip ise gelir, Hint’ten Yemen’den,\n\nNasip değil ise, ne gelir elden!\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İlik Yiyen Kız",
        "text": "İLİK YİYEN KIZ\n\nBir varmış bir yokmuş. Vakti zamanın birinde bir Padişah varmış. Bu Padişah’ın güzel mi güzel bir kızı varmış. Kız öyle güzelmiş ki, güzelliğinden ötürü, Padişah, onu yedi kat perde altında büyütmüş. Kızın hizmetine de bir Lala vermiş. Lala ne hikmetse, kıza sadece ilik yedirirmiş. Her gün usanmadan bıkmadan kemikleri parçalarmış, iliklerini çıkarırmış.\n\nBirgün Lala, kızı yanına çağırmış;\n\n-Gel de bak! Bundan sonra ilikleri sen çıkaracaksın, öğren, demiş.\n\nKız ne yapsın, derdini kime yansın? Bu işi mecbur kabul etmiş.\n\nErtesi gün Lala bir sürü kemiği getirmiş, kızın önüne atmış. Kız, uğraşmış, didinmiş iliği bir türlü çıkaramamış. Evirmiş çevirmiş, sonra da kaldırıp atmış. Olacak ya... Kemik fırlamış gitmiş camı kırmış. Cam kırılınca güneşin şavkı pencereden içeri düşmüş. Kız hiç güneş görmedi ki ne bilsin… Işığı kucaklamaya başlamış. Tam bu sırada Lala’sı içeri girmiş, kızın tuhaf hareketlerini görmüş. Kendi kendine: “Artık her şeyi anlatmanın zamanı geldi.” demiş.\n\nKıza;\n\n-Bak kızım, bu güneş... Sen bunun ne olduğunu bilmezsin. Hadi sana göstereyim, demiş.\n\nKızı almış, pencerenin yanına götürmüş.\n\n-Şu gördüğün cennet gibi yer, babanın has bahçesidir. Şurası yoldur. Şuradan çarşıya inilir. Karşıdaki çadır da başka bir padişahın otağıdır. Bu çadırların birinde Şehzade, öbüründe de yaverleri yatmaktadır. Bu Şehzade evlenecekmiş de eksik görmeye* gelmişler, demiş.\n\nKız, Lala’sını dikkatlice dinlemiş. Bir yandan da merak etmeye başlamış. Gece yarısı süslenmiş-püslenmiş; sessizce Şehzade’nin otağına gelmiş. Şehzade o sırada uyuyormuş. Kız, Şehzade’nin çerezinden yemiş, şerbetinden içmiş, Şehzade’yi de yanağından öpmüş, eve gelmiş.\n\nSabah olmuş, Şehzade uyanmış. Bakmış ki, ne şerbet var ne de çerez! Hemen Yaverbaşı’nı çağırmış;\n\n-Bunları kim yaptı? Yapsa yapsa yaverler yapmıştır, diye azarlamış.\n\nYaverbaşı da;\n\n-Aman Şehzade’m nasıl olur? Senin çerezini kim yiyebilir, şerbetini kim içebilir? Sen bunları gördün mü? diye sormuş.\n\n-Görmedim amma, bu işi başka kim yapacak? Onları hemen cezalandır, diye emretmiş\n\nYaverbaşı çok üzülmüş. Bir türlü akıl erdirememiş. Bakmış ki, yaverler boşu boşuna cezalanacak, Şehzade’ye bir teklifte bulunmuş.\n\n-Bak Şehzadem, bunların günahını alma! Gariplerin bir şeyden haberi yok. Bu gün bekleyelim. Aynı hırsızlık bu gece de olursa, o zaman karar verelim, demiş.\n\nŞehzade, Yaverbaşı’nın sözleri üzerine biraz yatışmış, biraz da düşünmüş. Yaverbaşı’nın teklifini kabul etmiş.\n\nAkşam olmuş. Kız yine giyinmiş, kuşanmış, Şehzade’nin çadırına gitmiş.\n\nYine çerezinden yemiş, şerbetinden içmiş. Şehzade’yi de yanağından öpmüş, geri gelmiş.\n\nŞehzade, sabahleyin aynı şeyleri görünce yine Yaverbaşı’nı çağırmış;\n\n-Gördün mü yine aynı şey oldu? Bu sefer affetmem, demiş.\n\nYaverbaşı da;\n\n-Aman Şehzadem! Bir kere daha deneyelim. Parmağınızı kesip biraz tuz basalım. Tuzun acısı sizi uyutmaz, siz de bu sayede kimin yaptığını görürsünüz, demiş.\n\nŞehzade, Yaverbaşı’nın dediğini yapmış, ama gece yarısı olunca, uyku ağır basmış, uyumuş. Kız o gece de süslenmiş-püslenmiş, Şehzade’nin çadırına gelmiş. Aynı şeyleri yine yapmış. Tam Şehzade’nin yanından geçerken Şehzade onu kolundan yakalamış. Bakmış ki, ayın on dördü gibi bir kız... “Aya doğma ben doğacağım. Güne çavma* ben çavacağım.” diyor. Orada kıza âşık olmuş. Oturmuş konuşmuşlar. Hoş-beş derken kız, geceyi Şehzade’nin yanında geçirmiş.\n\nSabah olmuş, Yaverbaşı, Şehzade’nin yanına gelmiş;\n\n-Şehzade’m hırsızı buldun mu, demiş.\n\nO da;\n\n-Yaverlerimin boş yere günahını almışım. Bu işi ben yapıyormuşum da haberim yokmuş, diyerek Yaverbaşı’nı başından savmış.\n\nO geceden sonra kız, her gece Şehzade’nin çadırına gitmeye başlamış. Bu arada Şehzade’nin o memlekette kalma zamanı bitmiş.\n\nYaverbaşı, Şehzade’nin yanına gelmiş;\n\n-Şehzade’m! Gitme zamanımız geldi, gecikmeyelim. Bizi merak ederler, demiş.\n\nŞehzade’nin canı sıkılmış:\n\n-Tamam Yaverbaşı, yarın gideriz, demiş.\n\nDemiş amma, aradan üç-beş gün geçmiş. Yaverbaşı’nı oyalamış durmuş. Bakmış ki, Yaverbaşı ısrar edip duruyor;\n\n-Bu gece yola çıkacağız. Benim çadırım kalsın, öbürünü sökün, demiş.\n\nKız, o gece de Şehzade’nin yanına gelmiş. Tabi yaverlerin bu işten haberi yok... Kız, sabaha karşı uyanmış. Bakmış ki, Şehzade yanında yok. Hemen kalmış eve gelmiş, pencerenin önüne oturmuş. Öyle düşünüp dururken, Lala’sı içeri girmiş.\n\nKız;\n\n-Lala! Şurada iki çadır vardı. Biri gitmiş, biri kalmış. Çabuk o çadırı sökün buraya getirin, demiş.\n\nLala çok diretmiş ama çaresi yok, çadırı söktürtmüş.\n\n.....................................\n\nAradan günler geçmiş aylar geçmiş. Kız, bir türlü Şehzade’yi göremiyormuş. Hasretinden deliye dönen kız, giyinmiş, kuşanmış onun arkasına düşmüş. Giderken giderken yolda bir keşişe rastlamış.\n\nKeşişe demiş ki:\n\n-Şu altınları al da, elbiselerini bana ver!\n\nKeşiş, razı olmamış.\n\n-Olmaz, veremem! Karabaş duyarsa beri öldürür, demiş.\n\nKız, yalvarmış yakarmış, sonunda Keşiş’i razı etmiş. Altınları verip, elbiselerini almış. Hemen giyinip yoluna devam etmiş.\n\nKız yollarda gidedursun, Şehzade de kızı bir türlü unutamamış. Yaverbaş’nı ikide bir arkaya baktırıyormuş;\n\n-Yaverbaşı, bir kere daha bak hele! Gelen giden var mı, diye sorup duruyormuş.\n\nSonunda Yaverbaşı birini görmüş;\n\n-Şehzade’m arkadan bir Keşiş geliyor, demiş.\n\nYolda durmuş, Keşiş’in gelmesini beklemişler. Keşiş yanlarına gelince;\n\n-Keşiş efendi! Yol boyunca neler gördün, diye sormuşlar.\n\nO da;\n\nBardağı kurulu gördüm,\n\nŞerbeti durulu gördüm,\n\nYar kendine uymuş da;\n\nKendimi kaçar gördüm.\n\ndiyerek cevap vermiş. Bunun manasını çözen Şehzade: “İşte bu benim.” deyip orada bayılmış.\n\nKafile Keşiş’i de alıp yoluna devam etmiş. Sonunda Şehzade’nin babasının sarayına varmışlar. Meğer saray ahalisi düğün için bütün hazırlıkları yapmış da, Şehzade’yi bekliyorlarmış. Şehzade’yi hamama götüreceklermiş. Şehzade, Keşiş’i de hamama davet etmiş.\n\nKeşiş;\n\n-Aman Şehzade’m! Ben soyunup yıkanamam. Karabaş beni öldürür, demiş.\n\nŞehzade Keşiş’i yine de yanından ayırmamış. Kendisi yıkanırken Keşiş de bir köşede oturmuş onu seyretmiş.\n\nDüğün bitmiş... Gerdek gecesi Şehzade Keşiş’in de yanında bulunmasını istemiş. Keşiş, helâya gitmek için izin istemiş. Şehzade bu durumdan şüphelenmiş. Beline ip bağlayıp müsaade etmiş. Keşiş kılığındaki kız, helâya girince belindeki ipi çözmüş, ibriğe bağlamış. Kendini pencereden aşağıya atmış. Şehzade bekleye bekleye usanmış. İpi çekmeye başlamış. “Tangur! Tungur!” ibriğin geldiğini görmüş. Keşiş’i aramaya başlamış. Bir türlü bulamamış. “Bir de pencereden dışarı bakayım bari!” diye düşünmüş. Pencereden bakmış ki, Keşiş ağaca takılı duruyor. Başı-gözü açılmış, sırma saçları ay ışığında parıl parıl parlıyormuş. Keşiş’in sevdiği kız olduğunu anlamış. O da kendini pencereden aşağıya atmış.\n\nBu arada gelin de Şehzade’yi beklemiş, durmuş. Gelen giden olmayınca Şehzade’yi aramaya başlamış. Bir de ne görsün!.. Şehzade ağaca takılı duruyor; yanında da bir kız var. Gelin de acısından kendini aşağıya atmış. Başka bir ağacın dalına da o asılı kalmış. Üçü de sabaha kadar ağaçta bekleye bekleye ölmüş.\n\nSabah olup da güneş doğunca, üçünü birden ağaçta asılı görmüşler. Ağlamışlar, feryat-figan etmişler.\n\nO sırada, iki sevimli kuş ötüşe ötüşe gelip ağaca konmuş. Oynayıp şakalaşmaya başlamışlar. Biraz sonra, şakayı kavgaya bozmuşlar. Dövüşürken biri ölmüş. Bunu gören öbür kuş, hemen bir dal getirmiş, ölü kuşun üzerine sürmüş. Kuş, silkinerek canlanmış. Padişah da olup biteni pencereden seyrediyormuş. Kuşların bu yaptıklarını görür görmez; hemen aynı ağaçtan bir dal kopartmış, keşiş kıza, oğluna, bir de gelinine sürmüş. Üçü de anında dirilmiş.\n\nOğluna tekrar kavuşan Padişah, Şehzade’nin isteği üzerine keşiş kızı oğluna nikâhlamış. Gelinini de vezire vermiş, kırk gün kırk gece düğün yapmış.\n\nOnlar yiyip içip muratlarına geçmişler. Sizler de yiyip içip muradınıza geçin!\n\n&nbsp;\n\n\n* eksik görmek: düğün alış-verişi yapmak\n\n* çavmak : gözden kaybolmak (Parçada : güneşin batması)\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İnciden Koca",
        "text": "İNCİDEN KOCA\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellâl iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini şıngır mıngır sallar iken…\n\nVakti zamanında bir padişahın bir kızı varmış. Bu kız, o kadar güzelmiş ki, bir gören bir daha görmek istermiş.\n\nBu kızın bir gece rüyasına bir derviş girmiş.\n\nDerviş, kıza:\n\n‒ Kızım, sen inciden bir koca ile evleneceksin, demiş.\n\nBu hal üç gece sürmüş. Üçüncü gün kız gördüğü rüyayı dadısına anlatmış.\n\nDadısı, kıza:\n\n‒ O derviş bir daha rüyana girerse, ona nasıl bir inciden koca ile evleneceğini sor, demiş.\n\nErtesi gece yine derviş kızın rüyasına girmiş. Kız dadısının dediklerini hatırlamış\n\nDervişe demiş ki:\n\n‒ Nasıl bir inciden kocayla ile evleneceğim, demiş.\n\nDerviş de:\n\n‒ Kızım, kırk batman inciyi kırk gün eleyip&nbsp;kırk gün ayıklayacaksın! Kırk gün dövüp&nbsp;kırk gün de hamur gibi yoğuracaksın! Sonra o canlanır, demiş kaybolmuş.\n\nKız, ertesi sabah gördüğü rüyayı anlatmış. Kız, babasından kırk batman inci ile ne lâzımsa onları istemiş. Babası kızın dediklerini almış.\n\nKız, dervişin dediklerini bir bir yapmış. Hakikaten inciden yaptığı hamura can gelmiş. O kadar güzel bir erkekmiş ki, o güne kadar emsaline rastlanmamış. Kırk gün kırk gece düğün edip evlenmişler.\n\nBunun namı taa Hint’e Yemen’e gitmiş. Bunu Hint padişahının kızı da duymuş.\n\nBabasına:\n\n‒ Baba, bana öyle bir gemi yaptır ki, her yerinden bir müzik sesi duyulsun, demiş.\n\nBabası kızının dediğini yapmış. Kız, bu gemiyle İnci Koca’nın bulunduğu memlekete gelmiş. Bütün halk bu gemiyi çok merak etmiş. Onu görmek için herkes gitmiş. İnci Koca da karısından izin alarak oraya gitmiş. Geminin içine girer girmez, gemi hemen hareket etmiş. Karısı, haber alınca dövünmüş, ağlamış, yanmış. Ama hiç bir şey fayda etmemiş. Sonunda kız eline demir asa, ayağına demir çarık geçirmiş; babasından da izin almış, yollara düşmüş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Demir asa kırılana, demir çarık yırtılana kadar yürümüş. Yolu bir ormana düşmüş. Ormandan geçerken bir kadına rastlamış. Kadına geminin ve kocasının nereye gittiğini sormuş.\n\nKadın ona bir fındık vermiş:\n\n‒ Sen onu öbür kardeşime sor, demiş. Gözden kaybolmuş.\n\nKız tekrar yola çıkmış. Bu sefer başka bir ormana gelmiş. Orada başka bir kadına rastlamış. Ona da sormuş. O da bilmemiş; kıza bir ceviz vermiş, kaybolmuş.\n\nKız tekrar yürümüş. Giderken yolda bir Rüzgâr Ana adında kadına rastlamış. Bu kadın, yolda rastladığı kadının kardeşiymiş. Kız ona da derdini anlatmış. Rüzgâr Ana, kızın kocasının gittiği yeri bildiğini söylemiş. Kıza yerini tarif etmiş. Ona bir badem vermiş. Bir de saçından iki tel kıl vermiş.\n\nKıza demiş ki:\n\n‒ Başın daraldığı an bunları yak! Ben senin derdine yetişirim, demiş.\n\nKadından bademi almış, teli almış, vedalaşıp ayrılmış.\n\nKız, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir de dönüp bakmış ki, bir arpa boyu yol gitmiş. Vara vara Hint Ülkesi’ne varmış. Sora sora saraya gelmiş. Buradan dilenci gibi darı istemiş. Darıyı koymak için yırtık bir torba bulmuş. Darıyı üstten koydukça alttan boşalıyormuş. Derken akşam olmuş.\n\nKız, hizmetçilere:\n\n‒ N’olur, yatacak bir yer verin, demiş.\n\nOnlar da onu kaz damına götürmüşler. Kız. Orada kalmış; ama canı sıkılmış. Aklına birden kadınların verdikleri gelmiş. Hemen cebindeki fındığı çıkarmış, kırmış.&nbsp;Kırınca iki tavşan peyda olmuş. Tavşanlar, tepsinin üzerinde birbirini kovalıyormuş. Kız bunlara bakarak vaktini geçiriyormuş.\n\nBu arada Hint padişahının kızı, akşamları İnci Koca’ya uyku ilacı içirip&nbsp;erkenden uyutuyormuş.\n\nEğlenecek bir şey bulamadığı için de canı sıkılıyormuş.\n\nSonunda hizmetçilerine:\n\n‒ Gidin bakın! Bugün gelin dilenci ne yapıyor, diye sormuş.\n\nHizmetçiler gidip bakmışlar ki bir altın tepsinin üzerinde iki tavşan&nbsp;birbirini kovalıyorlar.\n\nGeri gelip hanımlarına söylemişler. Hanım o tavşanların yanına getirilmesini istemiş.Kızın yanına gitmişler.\n\nKıza:\n\n‒ Bu tavşanları hanımımız istiyor, vereceksin, demişler.\n\nKız da:\n\n‒ İnci Koca’yı yanıma getirirseniz ben de size bunu veririm, demiş.\n\nHizmetçiler İnci Koca’yı getirmişler, kız da onlara tavşanı vermiş. Kız, İnci Koca’ya bakıp bakıp ağlıyormuş. Derken sabah olmuş, hizmetçiler gelmiş, İnci Koca’yı götürmüşler.\n\nKız yine bir avuç darı istemiş. Onları akşama kadar doldurmuş boşaltmış. Zaten hizmetçiler kızın gitmesini istemiyorlarmış. Akşam olunca kız yine kaz damında kalmış. O akşam da cevizi kırmış. Bu defa cevizin içinden altın tepsi üzerinde tavuk ile civcivleri çıkmış. Bunlar, tepsinin üstünde yem yiyorlarmış.\n\nHanımın o gece yine canı sıkılmış.\n\nHizmetçilerine:\n\n‒ Gidin bakın o kız ne yapıyor, diye emretmiş.\n\nHizmetçiler gidip bakmışlar. Gördüklerini de gelip hanımlarına anlatmışlar.\n\nHanım da merak etmiş:\n\n‒ Onu bana getirin, demiş.\n\nKız yine:\n\n‒ İnci Koca’yı bana getirirseniz veririm, demiş.\n\nİnci Koca’yı getirmişler. Kız da tavukları onlara vermiş. Kız, İnci Koca’nın başucuna geçmiş ağlamış, ağlamış… Sabaha kadar ağlamış.\n\nO sırada yandaki odada bir kuyumcu çalışmaktaymış. Kızın ağlama sesini duyunca meraklanmış. Duvarı delmiş, içeri bakmış.\n\nİçerde bir kadın, İnci Koca’nın başında:\n\n‒ Vay kocam vay!.. Bu da mı başına gelecekti, diye ağlıyormuş.\n\nSabah olmuş.&nbsp; Kuyumcu doğruca İnci Koca’nın yanına gitmiş, geceki gördüklerini anlatmış.\n\nİnci Koca da:\n\n‒ Allah! Allah!.. Olsa olsa bu benim karımdır, demiş.\n\nOradan kaçmak için bir çare düşünmüşler.\n\nKuyumcu ona:\n\n‒ Sana uyku ilacı içiriyorlar. Boğazına torba gibi bir şey geçir, içermiş gibi yap, uyku ilacını oraya boşalt! Seni yine oraya götürürler, oradan kaçarsınız. Ama beni burada bırakmayın. Sonra beni öldürürler, demiş.\n\nGece olmuş. Kız, bu defa bademi çıkartarak kırmış. Bademden bir tavşanla bir tazı çıkmış. Tazı, tepsinin üstünde tavşanı kovalayıp duruyormuş.\n\nHizmetçiler, bunu da hanımlarına söylemişler. Hanım onu da istemiş. İnci Koca’yı getirmiş, onu götürmüşler.\n\nKız da yine İnci Koca’nın başında ağlamaya başlamış. İnci Koca ilaç içmeden geldiği için kızın sesine kafasını kaldırmış, kıza bakmış. Kız buna çok sevinmiş. Birbirlerine sarılmışlar. Başlarından geçenleri anlatmışlar. Oturmuş nasıl kaçacaklarını düşünmüşler. Kızın aklına Rüzgâr Ana’nın verdiği kıllar gelmiş. Hemen bu kılları yakmış. Birden Rüzgâr Ana çıkagelmiş. Bunlara dertlerini sormuş.\n\nKız:\n\n‒ Bizi buradan kaçır. demiş.\n\nRüzgâr Ana; kızı, İnci Koca’yı bir de kuyumcuyu almış, hep birlikte kaçmışlar.\n\nErtesi sabah hizmetçiler İnci Koca’yı almak için gelmişler. Fakat ne İnci Koca, ne de dilenci kadın varmış. Hemen hanıma haber vermişler. Aramışlar, taramışlar, bir türlü bulamamışlar. Hanım, hizmetçilerin hepsini öldürtmüş.\n\nİnciden Koca’yla kız memleketlerine varmışlar, yeniden evlenmişler.\n\nKırk gün kırk gece düğün olmuş. Kuyumcuyu da evlendirmiş, ona da bir devlet işi vermişler.\n\nYemişler içmişler muratlarına geçmişler…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İsimsiz Şehzade",
        "text": "İSİMSİZ ŞEHZADE\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok demesi günahmış, az demesi sevapmış.\n\nZamanın birinde bir anne ile üç tane de kızı varmış. Bu kadın, yün eğirir, ip bükermiş. Kızlar da bu ipleri satarak evin geçimini temin ederlermiş.\n\nBir gün büyük kız, pazara ip satmaya gitmiş. İpi satmış, üç beş kuruş para almış. Eve dönerken kasabın önünden geçmiş. Kasapta asılı ciğeri görünce; “Aman! Bugün param fazla oldu. Bu ciğeri alayım mı? N’eydeyim?” diye düşünmüş. Ciğeri almış, eve gelmiş. Elindeki ciğeri mutfağa koymuş ki az sonra gelip doğraya…\n\nÖte taraftan; bir padişah varmış. Bu padişahın da bir kedisiyle evlenme çağına gelmiş bir oğlu varmış. Bu oğlan, dünyada kimseyi beğenmemiş, sevmemiş. Bunun için de bir türlü evlenemiyormuş.\n\nPadişahın hanımı, bir gün kedisini çağırıp:\n\n— Git! Falan yerde kimin evlenecek yaşa gelmiş kızı varsa bul da gel, demiş.\n\nBiz gelelim kıza... Kız, aldığı ciğeri mutfaktaki kesme tahtasının üstüne koymuştu ya! Padişahın hanımının tembihlediği kedi, kızın evine gelmiş. Doğruca mutfağa girmiş. Tahtanın üstünde duran ciğeri aldığı gibi kaçırmış.\n\nKız, kedinin ciğeri kaçırdığını görünce:\n\n— Kedi benim ciğerimi götürdü, diye bağırmış.\n\nHemen kedinin peşine düşmüş. Kedi kaçmış, kız kovalamış. Kedi kaçmış, kız kovalamış. Kedi, sonunda saraya girmiş. Kız da peşinden girmiş.\n\nO sırada padişahın hanımına rastlamış:\n\n— Teyze! Teyze! Kedin benim ciğerimi kaçırdı, demiş.\n\nPadişahın hanımı:\n\n— Kızım üzülme, bir şey olmaz. Sen bu akşam bizde kal! Şu gördüğün altınların hepsini sana takayım. Oğlum seni beğenirse sana ağırlığınca altın veririm, oğlumla evlenirsin. Olur mu, demiş.\n\nKız:\n\n— Olur, demiş.\n\nPadişahın hanımı, kızın kolunu, boynunu altınla doldurmuş.\n\nKıza:\n\n— Kızım, bu gece oğlumun odasında oturacaksın. Odaya girince masaya bir bardak su koyacaksın. Oğlum odaya girdiği zaman o suyu ona uzatacaksın. Eğer suyu alır içerse seni seviyor demektir. O zaman onunla evlenirsin. Yok eğer seni sevmezse bardağı yere vurur, kırar, demiş.\n\nKız, hanımın söylediklerini dinlemiş. Odaya girmiş, oturmuş. Biraz sonra oğlan odaya girmiş. Kız, bir bardak suyu oğlana uzatmış. Oğlan, kızın elinden bardağı almış, yere atmış, kırmış. Sonra da başka odaya girmiş.\n\nAz sonra padişahın hanımı odaya girmiş. Kıza olup biteni sormuş.\n\nKız:\n\n— Oğlun içeri girdi. Ona suyu verdim. Bardağı yere attı, gitti, demiş.\n\nPadişahın hanımı üzülmüş. Kıza yüz tane altın vermiş, onu evine yollamış.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Bu sefer kadının ortanca kızı pazara gitmiş. Elindeki ipleri satmış. Eve dönerken kasabın önünde asılı olan ciğeri görmüş. Heveslenmiş, almış. Ciğeri getirmiş, mutfaktaki tahtanın üstüne koymuş. Yine aynı kedi gelmiş; ciğeri kaçırmış, saraya götürmüş. Kız, kediyi takip etmiş, o da saraya girmiş. Padişahın hanımının yanına gitmiş:\n\n— Teyze! Teyze! Kedin benim ciğerimi kaçırdı. Ya paramı ver ya da ciğerimi ver, demiş.\n\n— Kızım, bir şey olmaz. Ben padişahın hanımıyım. Benim şu dünyada bir tek oğlum var. Dünya kadar malımız, mülkümüz var. Sana ağırlığınca altın takayım. Boynunu, kollarını doldurayım. İstediğin kadar para vereyim. Yeter ki oğlum seni sevsin. Bu akşam oğlumun odasında oturacaksın. Oğlum içeri girince ona bir bardak su vereceksin. Eğer oğlum suyu alıp içerse demek ki seni seviyor. Yok eğer içmeyip bardağı yere atarsa demek ki seni sevmiyor. O zaman seni evine yollarım. Yüz tane de altın veririm, demiş.\n\nKız:\n\n— Tamam, demiş.\n\nKız, oğlanın odasına girmiş, oturmuş. Akşam olunca oğlan odaya girmiş. Kız, ona bir bardak su vermiş. Oğlan, bardağı almış, yere atmış.\n\nSabah olmuş. padişahın hanımı kızın yanına gelmiş. Olan biteni sormuş.\n\nKız:\n\n— Oğlun geldi. Ona su verdim. Bardağı yere attı, sonra da çıktı, gitti, demiş.\n\nPadişahın hanımı, bu kıza da yüz tane altın vermiş, evine yollamış.\n\nAz zaman, çok zaman sonra bu sefer de kadının küçük kızı, yün eğirmiş, ip bükmüş. Sonra da onları pazara götürmüş, satmış. Pazardan dönerken kasabın önünde asılı duran ciğeri görmüş. Adama fiyatını sormuş. Parasının yettiğini görünce de ciğeri satın almış. Götürmüş, mutfaktaki tahtanın üstüne koymuş. Derken yine padişahın kedisi gelmiş. Kız, kediyi tanımış. Üç defa ciğeri kedinin önüne atmış; ama kedi, ciğeri götürmemiş. Dördüncüsünde kedi, ciğeri kaptığı gibi kaçırmış. Kız da kedinin arkasından koşmuş, saraya girmişler.\n\nKız, padişahın hanımına:\n\n— Teyze! Teyze! Kedin ciğerimi kaçırdı. Ya paramı verirsin ya da ciğerimi, demiş.\n\nPadişahın hanımı:\n\n— Kızım, bu gördüğün mal, mülk, servet, hepsi bizim. Sana ağırlığınca altın takacağım. Oğlum seni beğenirse seni ona alacağım. Yok eğer beğenmezse yüz tane altın verip evine yollayacağım. Bu gece oğlumun odasında oturacaksın. Oğlum odaya girince ona bir bardak su vereceksin.&nbsp; Eğer seni severse suyu içer. Yok sevmezse bardağı yere atar, kırar, demiş.\n\nKız:\n\n— Tamam, demiş.\n\nKız, odaya girmiş, beklemeye başlamış. Derken akşam olmuş, oğlan odadan içeri girmiş. Kız, ona bir bardak su vermiş. Oğlan suyu dökmüş, bardağı da kırmış. Sonra başka bir odaya geçmiş. Kız, odada yalnız kalmış. Oğlanın yatağının üstünde sabaha kadar zıplamış, durmuş.\n\nAslında oğlan bir peri kızıyla evliymiş. Fakat bunu hiç kimse bilmiyormuş.\n\nSabah olunca padişahın hanımı, kıza olanları sormuş.\n\nKız da:\n\n— Oğluna suyu verdim, o da içti. Beni sevdi, öptü, okşadı; sabaha kadar da uyutmadı, demiş.\n\nPadişahın hanımı bunun üstüne:\n\n— Tamam, demiş.\n\nBöylece bir gün, iki gün, üç gün, dört gün... Bir hafta, bir ay, bir yıl, hatta yıllar geçmiş...\n\nBir gün gece yarısından sonra kızın odasının duvarı yarılmış. Oğlan, duvarın içine girmiş. Kız, duvarın içinde bir peri kızının ağlayıp sızladığını görmüş. Sonra anlamış ki bu adam, bu kızla evlenmiş, onun için de kimseyle evlenmek istemiyor...\n\nPeri kızı, oğlana:\n\n— Ben çok hastayım. Ne bir doktor var ne derdimden ne de hâlimden anlayacak biri var, demiş.\n\nKız, bu konuşmaları duymuş. Bunun üstüne kız, peri kızına:\n\n— Ben doktorum da ebeyim de. Her derde şifayım, her hâlden anlarım, demiş.\n\nMeğer peri kızı, doğum yapacakmış. Kız, duvarın içine girmiş, peri kızının doğumunu yaptırmış. Nur topu gibi bir oğlu olmuş.\n\nPeri kızı:\n\n— Ailem, bu gizli evliliği, bu sırrı öğrendi. Beni öldürecekler. Bacım, artık bu oğlan bana haram, sana helâl. Senin oğlun olsun, demiş.\n\nBunları duyan padişahın oğlu çok üzülmüş. Derin derin düşünmeye başlamış.\n\nSonra peri kızı, oğlana:\n\n— Filanca gün, filanca saatte, filanca yere gel! Orada bir deniz var. Eğer o gün denizin suyu köpüklü akıyorsa bil ki ailem beni boğmuştur. Yok eğer kanlı akıyorsa bil ki beni kesmişlerdir, demiş.\n\nOğlan, kızın dediği gün gelince sabah erkenden kalkmış. Yemeden, içmeden, ağlayıp üzülerek o denizin kıyısına gitmiş. Bir de bakmış ki denizden kanlı köpüklü sular akıyor!\n\nOğlan, bunun üstüne yemeden içmeden kesilmiş. Gece gündüz düşünmüş, durmuş.\n\nOğlanın bu hâlini gören annesi, oğluna:\n\n— Oğlum, aç mısın? Susuz musun? Derdin ne, diye sormuş.\n\nOğlan, hiçbir şey söylememiş.\n\nKız da oradan:\n\n— Anne, ben bu akşam hastaydım, ölecektim. Duymadınız mı? Bir oğlum oldu, demiş.\n\nBir gün, beş gün, bir ay derken bu çocuğa bir türlü&nbsp; isim bulamamışlar.\n\nKız da yıllar geçmiş; ama hâlâ evlenmemiş olarak orada yaşamış. Padişah, kırk gün, kırk gece düğün yapmış, bunları evlendirmiş.\n\nSonra da vezirlerini toplamış, demiş ki:\n\n— Benim hayatta bir tek oğlum var. Onun da bir oğlu oldu. Adını koymak gerekir.\n\nAma kimse çocuğa uygun bir isim bulamamış.\n\nAradan yıllar geçmiş. Herkes o çocuğu, o kızın çocuğu olarak bilmeye devam etmiş. Çocuk ise isimsiz olarak büyümüş.\n\nHerkes yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kara Köpek",
        "text": "KARA KÖPEK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir karı koca varmış. Bunların hiç çocuğu olmuyormuş. Buna çok üzülüyorlarmış.\n\nKadın, birgün Allah’a dua etmiş, adakta bulunmuş;\n\n-Allah’ım bana bir çocuk ver. Bu çocuk eğer kız olursa, köpek bile istese ona vereceğim, demiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş, kadının bir kızı olmuş. Kız, büyümüş, serpilmiş, güzelleşmiş, gelinlik çağına gelmiş.\n\nBirgün bunların kapısı çalınmış, kara bir köpek bu kızı istemeye gelmiş.\n\nKız annesine;\n\n-Bu köpek burada ne arıyor, diye sormuş.\n\nAnnesi de;\n\n-Ben yıllar önce bir dua ettim, adakta bulundum. “Eğer bir kızım olursa onu köpek bile istese vereceğim.” demiştim. Şimdi bu köpek ona gelmiş. Adağımı yerine getirmem lâzım, demiş.\n\nKadın kızını köpeğe vermiş. Köpek de kızı bir çuvala koymuş, sırtlamış, ordan uzaklaşmış.\n\nKöpek kızı evine getirmiş. Kız artık, köpeğin hizmetine bakıyormuş. Köpek, bu kıza yemesi için her gün bir ciğer getiriyormuş. Kız bu gidişattan memnunmuş.\n\nBir müddet sonra köpek kıza nasihat etmiş;\n\n-Bu evde üç tane oda var. Bu odaların ikisinin kapısını açabilirsin; amma üçüncüsünün yanına dahi yaklaşmayacaksın tamam mı, demiş.\n\nDer demesine de kız, üçüncü odanın içinde ne olduğunu merak edip durmuş.\n\nBu arada kızın iki tane de kız kardeşi doğmuş.\n\nBirgün kızın küçük bacısı bunu ziyarete gelmiş.\n\nAblasına;\n\n-Abla, senin kocan bir köpek. Sen bir köpekle evlenmişsin. Bu köpek sana bakabiliyor mu? Ne yiyip, ne içiyorsun, diye sormuş.\n\nAblası;\n\n-Vallahi bacı, ben çok iyiyim, rahatım. Her gün keyif ediyoruz. Devamlı da et yiyoruz, demiş.\n\nBacısı bunları duyunca, memnun olmuş tabi. Birkaç gün daha kalıp evine dönmüş. Aradan zaman geçmiş, bu sefer de kızın öbür bacısı ablasını ziyarete gelmiş.\n\nAblasına;\n\n-Abla, bu köpekle ne yapıyorsun? Ne yiyorsun, ne içiyorsun? Bu insan değil! Sana zararı dokunmuyor mu, diye sormuş.\n\nAblası;\n\n-Onunla annemin adağı olduğu için evlendim. Ne yapayım, mecburdum, ama yine de keyfim yerinde, demiş.\n\nKız ses çıkarmamış. O da biraz kaldıktan sonra evine dönmüş.\n\nAradan günler geçtikçe, kızın merakı arttıkça artmış. Köpek; “O üçüncü odaya girme.” dedi ya! Birgün, köpeğin; “Girme!” dediği odaya girmiş. Bir de bakmış ki, içerisi ölü dolu, köpek de ölülerin ciğerini koparıyor… Kız o zaman yediği ciğerlerin bu ölülerin ciğeri olduğunu anlamış. Bu sırada köpek kızı görmüş. Kız da köpeğin kendini gördüğünü fark etmiş. Artık sonunun geldiğini anlamış. Köpek hiç ses etmemiş, gelip yanına oturmuş.\n\nOna;\n\n-Kardeşlerinden hangisini özledin? Gidip onu buraya getireyim, demiş.\n\nKız;\n\n-Büyük kardeşimi özledim, demiş.\n\nKöpek, büyük kızın şekline girmiş, kızın yanına gelmiş: “Bakıyım gördüklerini bacısına anlatır mı?” diye onu sınamak istemiş.\n\nKıza;\n\n-Abla, sen bu köpekten bir zarar gördün mü? Sana bakabiliyor mu? Ne yediriyor, ne içiriyor, diye sormuş.\n\n-Vallahi kardeşim, ben çok rahatım. Her gün et yiyoruz. Keyfim yerinde, demiş.\n\nAradan birkaç gün geçmiş.\n\nKöpek kızın yanına gelmiş;\n\n-Gidip öbür kardeşini de getireceğim. Belki onu da özlemişsindir, demiş.\n\nKöpek küçük baldızının şekline girmiş, gelmiş.\n\n-Abla seni bu köpeğe niye verdik? Onunla geçine biliyor musun? Ne yersiniz, ne içersiniz, diye sormuş.\n\nKız da;\n\n-Vallahi bacı böyle devam ederse, çok iyi anlaşıyoruz. Her gün et yiyoruz, demiş.\n\nBirkaç gün sonra köpek, gidip büyük kardeşini getireceğini söylemiş. Tekrar onun şekline girmiş, kızın yanına gelmiş;\n\n-Abla, seni niye bu pis köpeğe verdik? Sen buna nasıl tahammül ediyorsun, diye sormuş.\n\nKız, bacısına şöyle söylemiş;\n\n-Vallahi bacım, evin üç odası vardı, üçünün de anahtarını bana vermişti. Bana: “İki odaya girebilirsin; amma üçüncü odaya ne gireceksin, ne de kapısının önünden geçeceksin!” demişti.\n\nDerken bacısının kılığına girmiş olan köpek, birden heyecanlanmış.\n\nKıza;\n\n-Eee… Ne gördün, demiş.\n\nKız da;\n\n-Sen de şeyh gibisin. Nerden anladın bir şey gördüğümü, demiş.\n\nKöpek;\n\n-Yok yok!.. Ne şeyhi? Sen ne gördüğünü anlat, demiş.\n\nKız başlamış anlatmaya;\n\n-Kapıyı açtım. Bir de gördüm ki, her yer ölü dolu… Ölülerin arasında ölmeyen insanlar da var. Onlar çığlık çığlığa bağırıyor, o da yememiz için onların ciğerini koparıyor, demiş.\n\nTam o sırada köpek, eski haline dönmüş.\n\nKıza;\n\n-Peki, seni çiğ mi yiyeyim, yoksa pişirdikten sonra mı yiyeyim, diye sormuş.\n\nKız da;\n\n-Pişir de öyle ye, demiş.\n\nKöpek bir halat alıp odun toplamaya gitmiş. O gider gitmez kız da evden kaçmış. Gide gide bir bezirgâna rastlamış.\n\nBezirgâna;\n\n-Allah rızası için beni sakla! Kara bir köpek var, odun toplamaya gitti. Gelince beni yiyecek, demiş.\n\nBezirgân;\n\n-Benim yüküm gaz lambası camları… Seni nereye saklayım, demiş.\n\nKız;\n\n-N’olur beni sakla! Eğer buraya gelir, beni de görürse mutlaka yer, demiş.\n\nBezirgân, kızı camların arasına saklamış. Camları da katıra yüklemiş, yoluna devam etmiş. Derken yolda köpeğe rastlamış.\n\nKöpek;\n\n-Yolda kimseyi gördün mü, diye sormuş.\n\nBezirgân da;\n\n-Yok, kimseyi görmedim, demiş.\n\nKöpek;\n\n-Yükünü şişleyip, kontrol edeceğim, demiş.\n\nBezirgân;\n\n-Yükümüz hep camdır, şişlersen kırılır. O zaman ben ne yaparım, demiş.\n\nKöpek de;\n\n-Kızı nasıl görmezsin. Bu yoldan gelirken muhakkak onu görmüşsündür, demiş.\n\nBezirgân;\n\n-Görmedim. Hem kadın bu yoldan gelip de ne yapacak, demiş.\n\nBunun üzerine köpek evine dönmüş.\n\nTüccar ise, kervanıyla bir şehre gitmiş. Kız, saklandığı yerden çıkmış, yaşlı birinin evinin önüne gelmiş. Orda bulunan bir ağaca çıkmış, uyumuş.\n\nSabah olunca, yaşlı adam kalkmış, dışarı çıkmış. Bir de bakmış ki, kızın biri ağaçta uyuyor.\n\nKıza bakmış;\n\n-İn misin, cin misin? Ağaca niye çıktın? Niye aşağıya inmiyorsun? Aç mısın, susuz musun? Bir şey yedin mi, yemedin mi, diye sormuş.\n\nKız;\n\n-Bir düşmanım var, beni bulursa yiyecek.. Benimle evlenirsen aşağı inerim, demiş.\n\nAdam;\n\n-Gel! Gel! Aşağıya in! Kimse seni yiyemez, demiş.\n\nKız bunun üstüne aşağıya inmiş. Meğerse adamın hanımı da yeni ölmüş. Adam, bu kızı kendine almış.\n\nBiz gelelim köpeğe…\n\nKöpek birkaç defa kızı aramış, evine geri dönmüş. Derken bir gün bir yaşlı kadın görmüş, ona kızı sormuş. Kadın, kızı gördüğünü, hanımı yeni ölmüş biriyle evlendiğini söylemiş.\n\nKöpek kadına;\n\n-Ben bir elbise olacağım. Eğer bu elbiseyi götürüp kıza giydirebilirsen, sana on altın veririm, demiş.\n\nKadın;\n\n-Oooo! Ben böyle işleri eskiden beri yaparım. Onda ne var, demiş.\n\nKöpek elbise şekline girmiş. Kadın elbiseyi almış, kızın evine gelmiş.\n\nKızın kocasına;\n\n-Efendi! Efendi!.. Şu elbiseye bak hele bir! Ne kadar da güzel? Tam gençlere göre bir elbise… Bunu karına alsana! Karın giysin de evin içinde dolaşsın, demiş.\n\nKız, bunun köpeğin işi olduğunu anlamış.\n\nKocasına;\n\n-Aman!.. Ben bu elbiseyi istemem! Hemen geri götürsün, demiş.\n\nKocası;\n\n-Canım, niye götürsün? Ne güzel bir elbise… Bunu sana alayım, giyer gezersin, demiş.\n\nKız, elbiseyi bir türlü istememiş. Kadın da ne yapsın satamayınca mecburen geri götürmüş.\n\nKöpek, bu sefer de koyun şekline girmiş. Yine kadın, bu sefer de koyunu almış, kızın evine gitmiş.\n\nAdama;\n\n-Efendi! Efendi! Böyle güzel evin, böyle de güzel bir karın var. Malın mülkün çok… Bir de böyle bir koyunun olsa! Bu koyun evinin önünde gidip gelse! İnsanlar sana daha çok imrenirler, demiş.\n\nKız;\n\n-Ben bu koyunu istemiyorum. Eğer bu koyunu alırsan, kendimi öldürürüm. Bu koyun bu eve girmeyecek, demiş.\n\nKadın, koyunu almış, geri götürmüş.\n\nKöpek bu sefer de bir çift kundura şekline girmiş. Kadın, kunduraları almış, yine kızın evine gelmiş.\n\nKızın kocasına;\n\n-Efendi! Efendi!.. Bu kunduralar tam karına göre… Karını yeni almışsın. Bunları al da giysin! Hem evin de güzel… Bunları evin içinde giyer gider, gelir, demiş.\n\nKız;\n\n-Yok! Yok!.. Ben bu kunduraları istemiyorum, alırsan bile giymem, demiş.\n\nYaşlı kadın;\n\n-İllâ ki almanıza gerek yok. Madem almıyorsanız bari bu gece sizin yanınızda kalsın, demiş.\n\nKadın ayakkabıları orda bırakmış, gitmiş.\n\nAkşam olunca köpek yine eski haline dönmüş. Kızın kocasının, bütün ahalinin uykusunu almış, bir şişeye koymuş. Şişeyi de kızın kocasının yanı başına asmış. Böylece herkes derin bir uykuya dalmış.\n\nSonra kızın karşısına dikilmiş;\n\n-Seni çiğ mi, yoksa pişirdikten sonra mı yiyeyim, demiş.\n\nKız;\n\n-Pişirdikten sonra ye, demiş.\n\nKöpek hemen bir ateş yakmış, üzerine de bir kazan oturmuş.\n\nKız;\n\n-İzin ver de iki rekat namaz kılayım. Sonra bana ne yaparsan yap, demiş.\n\nKöpek kızın isteğini kabul etmiş. Kız, hemen evin damına çıkmış. Etrafta biri var mı, yok mu diye sağa sola bakınmış. Ötede yaşlı bir adam görmüş.\n\nGidip adama;\n\n-Amca, şurda bir kara köpek var, beni yiyecek… Bana bir çare bul, demiş.\n\nAdam;\n\n-Evin içine girince dikkat et! İçerde mutlaka bir şişe vardır. Onlar insanları oyalamak için uykularını hapsederler. Eğer o şişeyi bulup kırarsan kocan da, diğer köylüler de uyanır. Sonra da seni kurtarırlar, demiş.\n\nO sırada köpek kıza seslenmiş;\n\n-Çabuk buraya gel! Su kaynadı. Seni bekliyorum, demiş.\n\nKız, sesini çıkarmamış. Hemen görünmeden içeriye girmiş. Kocasının yanında asılı duran şişeyi alıp yere atmış. Atmasıyla beraber, şişe kırılmış, herkes uykudan uyanmış. Kocası kıza olanları sormuş.\n\nKız;\n\n-Elbise de , koyun da, ayakkabı da hep bu köpekti. Ben sana bunun için; “Alma!” demiştim, demiş.\n\nKocası da;\n\n-Bana satın alma diyordun; ama bunların köpek olduğunu söylemiyordun, demiş.\n\nKız;\n\n-Ne yapayım, söyleyemiyordum, demiş.\n\nAdam ile köylüler toplanmış, köpeği öldürmüşler.\n\nKız, sonunda köpekten kurtulmuş, kocasıyla mutlu mesut yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Karavezir",
        "text": "KARAVEZİR\n\nVaktiyle ülkelerin birinde bir Padişah yaşarmış. Birgün bu Padişah’ın yanına bir derviş gelmiş. Padişah’a misafir olmuş. Padişah dervişi ağırlamış, izzetlemiş, ona bir akçe de para vermiş, yolculamış.*\n\nDerviş giderken Padişah’a şöyle demiş:\n\n— Padişah’ım, herkes ne yapar kendine yapar, döner dolaşır yine kendine yapar.\n\nDerviş, o günden sonra her gün gelip aynı sözü söyler gidermiş. Padişah da her seferinde ona bir akçe verirmiş.\n\nPadişah’ın bir de Karavezir’i varmış. Bu Karavezir çok kötü kalpliymiş. Derviş ile Padişah’ın dostluklarını kıskanmaya başlamış. Hergün gelip Derviş’i Padişah’a kötülermiş. Sonunda Padişah’ı inandırmış. Padişah, Derviş’ten kurtulmaya karar vermiş. Hemen bir plan hazırlamış. Eline kâğıdını kalemini almış, kâğıda bir şeyler yazmış.\n\nPadişah adamlarını çağırtmış, Derviş’i getirmelerini söylemiş. Derviş, Padişah’ın huzuruna çıkmış:\n\n— Derviş Baba! Sen bu kâğıdı al, fırıncıya götür. Fırıncı senin ömrünün sonuna kadar rızkını temin edecek, demiş.\n\nDerviş Baba, dua ederek kâğıdı almış, katlamış, sonra da cebine koymuş.\n\nDerviş, gâh düşüne gâh sevine saraydan ayrılmış, yola koyulmuş. Yolda giderken Karavezir’e rastlamış. Biraz hoş-beş etmişler.\n\nKaravezir Derviş Baba’ya:\n\n— Böyle nereye gidiyorsun, diye sormuş.\n\n— Padişah bana şu kâğıdı verdi. Ben bu kâğıdı fırıncıya götüreceğim. O da ben ölünceye kadar benim rızkımı temin edecek, demiş.\n\nKaravezir hemen bir şeytanlık düşünmüş.\n\nDerviş Baba’ya:\n\n— Sen o kâğıdı bana ver! Benim çocuklarım aç. Fırıncı bizim rızkımızı temin etsin, demiş.\n\nDerviş Baba, kâğıdı Karavezir’e vermiş. Karavezir, kâğıdı kaptığı gibi soluğu fırında almış. Kâğıdı fırıncıya vermiş. Fırıncı kâğıdı okur okumaz adamlarına seslenmiş;\n\n— Bu adamı tutun, hemen fırına atın, demiş.\n\nAdamlar Karavezir’i tuttukları gibi fırına atmışlar. Meğer o kâğıtta: “Bu kâğıdı getireni hemen fırına atın!” diye yazıyormuş.\n\nPadişah, ertesi gün Karavezir’i ortalıkta görememiş, çok merak etmiş. Adamlarına her yeri arattırmış, fakat kimse Karavezir’i bulamamış. Padişah, şaşkın şaşkın düşünedursun birden Derviş çıkagelmiş. Padişah, Derviş’i karşısında görünce çok şaşırmış.\n\n— Sana verdiğim kâğıdı götürüp fırıncıya verdin mi, diye sormuş.\n\nDerviş de:\n\n— O kâğıdı Karavezir elimden aldı, fırıncıya o götürdü, demiş.\n\nPadişah o anda Karavezir’e ne olduğunu anlamış.\n\nDerviş’e:\n\n— Derviş Baba, sen haklıymışsın. “Herkes ne yapar kendine yapar, döner dolaşır yine kendine yapar.” demiştin. Beni çok utandırdın. Hakkını helâl et, demiş.\n\nKötüler her zaman cezasını bulur, bizim masalımız da burada biter…\n\nUstamızın adı Hıdır\n\nElimizden gelen budur\n\nGökten üç elma düştü\n\nBiri benim ikisi sizin\n\n&nbsp;\n\nYağların iyisi, mis terin kokusu\n\nLavantanın pek kabadayısı\n\nSaraylarda buluşturur,\n\nSamanlıkta görüştürür\n\nSattırır şalvarını\n\nKomşu kızını alay ettirir\n\n&nbsp;\n\n\n* yolculamak :Yolcu etmek, yola göndermek, uğurlamak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Karga Ağası",
        "text": "KARGA AĞASI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir karı koca varmış. Bu karı koca çok fakirmiş. Bir gün bunlar mısır ekmişler. Mısırları büyümüş, ürünleri çok olmuş; ama kargalar bu mısırlara dadanmışlar. Durmadan gelip onları yiyorlarmış. Adam ne yapsın, durmadan kargaları kovalıyormuş. Bazen de yakaladığı kargayı öldürüyormuş.\n\nBu kargaların bir de ağası varmış.\n\nKarga ağası, bir gün adamın yanına gelmiş:\n\n‒ Kargalarımı, adamlarımı öldürüp duruyorsun, onları öldürme!.. Ürün kaldırma zamanı gelince ben yenen mısırlarının hakkı neyse sana öderim, demiş.\n\nGünler geçip gitmiş, ürün kaldırma zamanı gelmiş. Çiftçi bir de bakmış ki hasat edilecek bir tane mısır yok… Kargalar ne var ne yok bütün mısırları yemişler. Adam bunun üstüne hakkını almak için karga ağasının yanına gitmiş. Karga ağası da ona yenen mısırların yerine bir eşek vermiş.\n\nAdama da:\n\n‒ Bu eşeği eve götürene kadar sürekli yürüt! Sakın ha durdurma! Eve gelince de onu bağla! Bir de göreceksin ki, eşekten altınlar dökülüyor, demiş.\n\nAdam, eşeği alıp yola düşmüş. Karga ağasının tembihlerini tutmuş; eşeği hiç durdurmadan yürütmüş. Eve varınca eşeği durdurup bağlamış. Birden eşekten altınlar dökülmeye başlamış.\n\nAdam altınları toplayıp, karısına:\n\n‒ Bu altınlarla idare et. Sen durmadan hamama gidiyorsun. Sakın ola bu eşeği yanında götürme, demiş.\n\nKarısı da:\n\n‒ Sen hiç merak etme, onu bir yere götürmem, demiş.\n\nBirkaç gün sonra adamın bir işi çıkmış, şehre gitmiş. Onun gitmesini fırsat bilen karısı hamama gitmiş. Tabii eşeği de yanına almış.\n\nHamamcıya:\n\n‒ Eşeğim sana emanet. Onu hiç durmadan yürüt, demiş.\n\nHamamcı eşeği götürüp bir yere bağlamış. Bir de bakmış ki, eşekten altınlar dökülmüyor mu? Bunun üstüne o eşeği alıp&nbsp;yerine başka bir eşek bağlamış. Kadın hamamdan çıkınca da o eşeği getirmiş, vermiş. Kadın bu eşeğin kendi eşeği olmadığını anlamamış bile, dosdoğru evine gelmiş. Eve gelince eşeği durdurmuş ama bakmış ki, eşekten altınlar dökülmüyor. O zaman anlamış ki, hamamcı eşeği değiştirmiş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Kadının kocası şehirden dönmüş.\n\nKadın:\n\n‒ Aman efendi başıma ne geldi biliyor musun? Bugün hamama gittim. Giderken de eşeği yanımda götürdüm. Meğer hamamcı eşeği değiştirmiş. Şimdi ne yapacağız, demiş.\n\nAdam:\n\n‒ Ben sana hamama giderken eşeği götürme demedim mi, demiş.\n\nAdam epeyce bir zaman düşünmüş. Sonra karga ağasının yanına gitmeye karar vermiş. Kalkmış, karga ağasının yanına gitmiş. Ona başına gelenleri anlatmış.\n\nKarga ağası bu sefer ona bir sofra vermiş:\n\n‒ Bu sofrayı al! Acıktığın zaman sofrayı yere ser! İçinde bir kırbaç var. O kırbacı alıp sofraya vurarak; “Bana rızkımı ver!” de!.. O zaman sofra türlü çeşitli yemekle dolar, demiş.\n\nAdam sofrayı almış, sevinçle yola çıkmış. Eve gelir gelmez sofrayı yere sermiş. Sonra da elindeki kırbacı sofraya vurarak; “Bana rızkımı ver!..” demiş. o anda sofranın üstü yiyeceklerle dolmuş. Bunları karısıyla beraber yemiş.\n\nSonra da dönüp karısına:\n\n‒ Sakın bu sofrayı bir yere götürme! Eşekten olduğumuz gibi bundan da oluruz, demiş.\n\nKarısı da:\n\n‒ Herif ben deli miyim? Sen hiç merak etme, onu bir yere götürmem, demiş.\n\nDerken aradan günler geçmiş. Kadın bir gün padişahın hanımının ve kızlarının topluca hasbahçede yemek yiyip eğleneceklerini duymuş. Kendi kendine; “Ben bu sofrayı oraya götürüp üzerini donatırsam padişahın hanımı da kızları da orda bulunan herkes de o yemeklerden yer. Hem de benim soframın marifetini görürler.” demiş.\n\nKadın günü gelince sofrayı yanına almış, oraya gitmiş. Elindeki sofrayı orda bulunan bir adama teslim etmiş. Meğer bu adam eşeği teslim ettiği hamamcı değil miymiş! Onu hiç tanıyamamış.\n\nAdama:\n\n‒ Amca, al bu sofra sana emanet. Sakın ola yere serip içindeki kırbacı vurarak; “Bana rızkımı ver!” deme, dile tembih etmiş.\n\nKadınların kendi aralarında eğlenceye dalmalarını fırsat bilen adam sofrayı yere sermiş. İçindeki kırbacı alıp:&nbsp;\n\n&nbsp;‒ Bana rızkımı ver!..” diye sofraya birkaç kere vurmuş. Sofranın üstü türlü be çeşit yiyeceklerle dolmuş. Adam sofrayı almış, yerine başka bir sofra koymuş.\n\nKadın eğlenceden dönmüş, sofrayı da alıp eve gelmiş. Akşam sofrayı serince üstüne yiyecekler dolmamış. Olup biteni anlamış ama, iş işten geçmiş bir kere. Bunu da kocasına anlatmış.\n\nKocası:\n\n‒ Ben sana sofrayı hiç bir yere götürme demedim mi? Niye götürdün, demiş.\n\nAdam yine derin derin düşünmüş. Karga ağasının yanına gitmiş. Başından geçenleri ağaya anlatmış. Karga ağası bu sefer adama bir tokmak vermiş.\n\nDemiş ki:\n\n‒ Bu tokmak kimin elinde ise sen tokmağa; “Vur!..” dersen tokmak o kişiye vurmağa başlar, demiş.\n\nAdam, tokmağı eve götürüp saklamış. Daha önce kadından eşeği ve sofrayı alan adam bu sefer de tokmağın peşine düşmüş. Gizlice eve girmiş, tokmağı almış. O tokmağı çalarken adam görmüş.\n\nHemen tokmağa:\n\n‒ Vur, diye seslenmiş.\n\nTokmak, adamın tepesine tepesine vurmağa başlamış. Bunun üstüne çalan adam aman dilenip&nbsp;yalvarmaya başlamış.\n\n‒ Bu tokmağın sahibi kim? Allah aşkına gelip bunu durdursun, diye bağırmış.\n\nAdam gelip karşısına durmuş:\n\n‒ Bu tokmağı durdururum; ama sen de bana eşeğimi, soframı vereceksin, demiş.\n\nHamamcı bunu kabul etmiş. Adam da tokmağı durdurmuş. O da gidip eşeği de sofrayı da adama geri getirmiş.\n\nBöylece adam hem eşeğine hem de sofrasına kavuşmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kedi Gelin",
        "text": "KEDİ GELİN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişah varmış. Bu padişahın da üç oğlu varmış. Padişahın ilk karısı ölmüş, yeniden evlenmiş. Oğlanlar, evlenecek zamana gelmişler, ama analıkları evlendirmek istemiyormuş. Bunun üzerine padişah, oğullarını yanına seslemiş. Demiş ki:\n\n— Hepiniz bir ok atın! Kimin kapısına düşerse o evin kızını alın!\n\nOğlanlar, ok atmışlar. Küçüğün oku sığırcının kapısına, ortancanın oku danacının kapısına, büyüğünki ise kösnü* deliğine düşmüş. Büyük oğlan, çok merak etmiş. Demiş ki:\n\n— Biri sığırcının, biri de danacının kızını aldı. Ben kimin kızını alacağım?\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Büyük oğlan, okunu almaya gitmiş. Oku delikte duruyormuş, çekmeye başlamış. Delikten bir kedi çıkmış. Oğlan, kediye vurmuş; kedi gitmemiş, ayağına sarılmış. Oğlan:\n\n— Bu da benim şansım işte, ne yaparsın, demiş.\n\nKediyi ceketinin altına alıp kimseye göstermeden eve getirmiş, dolaba koymuş. Ama bunun peri padişahının kızı olduğundan haberi yokmuş. Oğlan, sabahleyin işe gitmiş. İşten gelmiş ki karyolası düzelmiş, yemeği pişirilmiş. Buna bir anlam verememiş. Annesine sormuş. O da:\n\n— Benim haberim yok, demiş.\n\nOğlan dolabı açmış, kediye bakmış ki kedi yatıyor. Oğlan yine şaşırmış.\n\nAnalığı, bir gün ekmek pişirirken kedi, yanına gitmiş. O da kediye ekmek vermemiş. Kediye oklava ile vurmuş, kedi de kaçmış.\n\nAnalık, düğüne gidecekmiş. Kedi, derisini çıkarmış, bir dünya güzeli olmuş. Ondan önce düğüne gitmiş. Oğlanın analığı, bu kızı görünce aklı gitmiş, oğluna almak istemiş. Kıza:\n\n— Nerelisin, demiş.\n\nO da:\n\n— Oklavaelliyim, demiş.\n\nAnalık, bir şey anlamamış. Ertesi gün, analık ekmek yaparken kedi yine yanına gitmiş. Bu sefer de aktaracakla* vurmuş.\n\nAnalık, yine bir düğüne gitmiş. Kedi de ondan önce kılık değiştirip gitmiş. Analık, yine bu kıza vurulmuş. Kıza sormuş:\n\n— Canım nerelisin?\n\nKız da:\n\n— Aktaracaklıyım, demiş.\n\nOğlanın analığı, bu sefer şüphelenmiş. Oğlana demiş ki:\n\n— Oğlum, bu kız yoksa o kedi mi?\n\nOğlan, dolabı açmış, bakmış ki kedi orda. Artık oğlan da şüphelenmiş. Bunun üzerine, oğlan, bir gün işe gitmemiş, eve saklanmış. Bir zaman sonra bakmış ki kedi dolaptan çıkmış. Derisini çıkarmış, dünya güzeli bir kız olmuş. Bu zaman oğlan hemen gelmiş, deriyi almış. Tam yakacağı sırada kız, oğlana:\n\n— Yiğit, o deriyi yakma! Ben de yanarım, demiş.\n\nOğlan, bunun üstüne deriyi bırakmış. Kız, oğlana dönmüş:\n\n— Yiğit, babanı yanıma getirme! Beni senden alır, demiş.\n\nOğlan, buna aldırış etmemiş. Oğlanın babası, kızı görünce kızda gözü kalmış. Kıza âşık olmuş. Artık oğlunu öldürmek, kızı elinden almak için bazı yollara başvurmuş. Karısına demiş ki:\n\n— Biz bu oğlanı nasıl öldürelim?\n\nAnalık da demiş ki:\n\n— Sen bir padişahsın. Boynunu cellada vurdur, karısını al!\n\nPadişah, karısına:\n\n— Yok, böyle olmaz, demiş.\n\nBu olmayınca karısı demiş ki:\n\n— Oğluna de ki: “Sen askerime bir üzüm bağı yetiştireceksin. Sabaha kadar üzüm yetiştireceksin. Asker doyacak, önünde de artacak. Yoksa boynun gider!”\n\nOğlan, bunu duyunca ağlamaya başlamış. Karısı:\n\n— Sen niye ağlıyorsun? Ben sana demedim mi “Babanı getirme, beni senden alır.” diye? Haydi, sen şimdi benim çıktığım kösnü deliğine git! “Açıl kapım, açıl!” de. Delikten küçük bir adam çıkar. İşte o kaynındır. Ona dersin ki: “Bacın küçük bağdan bir salkım üzüm istiyor.” dersin, demiş.\n\nOğlan, kızın dediklerini yapmış. Kaynı üzümü vermiş. Oğlan gelirken unutmuş, üzümü yemiş. Karısı oğlanı görünce:\n\n— Üzümü ne yaptın, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Unuttum, yedim, demiş.\n\nKarısı ne yapacağını şaşırmış:\n\n— Nerede yedin? Çiğidini* ne yaptın, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Merdivenin başında yedim, çiğidini de oraya attım, demiş.\n\nKarısı, oğlana dönmüş:\n\n— Sen git, o üzüm çiğitlerini getir, demiş.\n\nOğlan gitmiş, çiğidi bulmuş, getirmiş:\n\n— Açıl üzüm, açıl,&nbsp;demiş.\n\nBu zaman, bir bağ büyümüş. Bütün askerler üzüm yemişler, yine de artmış. Böylece oğlan kendini kurtarmış. Bunun üzerine oğlanın babası:\n\n— Sabaha kadar bir halı yapacaksın! Asker üzerine oturacak, yarısı da katlanacak! Yoksa boynun gider, demiş.\n\nOğlan, yine kaynına gitmiş. Küçük bir halı istemiş. Halıyı getirmiş:\n\n— Açıl halım, açıl,&nbsp;demiş.\n\nHalı açılmış, askerler üzerine oturmuş, yarısı da katlanmış. Oğlan, bundan da kurtarmış. Oğlanın analığı, padişaha demiş ki:\n\n— Sen bunu böyle öldüremezsin. Oğlana de ki: “Öbür dünyada olan ananın parmağındaki yüzüğü getireceksin! Yoksa boynun gider!”\n\nBabası oğlanı çağırmış, yüzüğü istemiş. Oğlan duyunca yine ağlamaya başlamış. Karısı, oğlana sormuş:\n\n— Niye ağlıyorsun, demiş.\n\nOğlan da söylemiş:\n\n— Babam, anamın yüzüğünü istiyor. Ben anamı hiç tanımıyorum ki!\n\nKız da:\n\n— Sen hiç ağlama! Benim büyük kardeşim, seni ananın yanına götürür, yüzüğü alırsın, demiş.\n\nOğlanın içi biraz rahatlamış. Büyük kaynını bulmuş, anasının yanına gitmişler. Yolda giderken bir denize rastlamışlar. Denizin içinde bir adam:\n\n— Su!.. Su!.. Su,&nbsp;diye bağırıyormuş.\n\nOğlan, kaynına sormuş:\n\n— Bu niye bağırıyor?\n\nKaynı da:\n\n— Bu adama dünyada su vermemişler de onun için bağırıyor, demiş.\n\nBunlar yollarına devam etmişler. Bakmışlar ki bir adam ekmek pişiriyor. Hem de:\n\n— Acım!.. Acım!.. Acım! diye bağırıyormuş.\n\nOğlan duramamış, kaynına sormuş:\n\n— Bu niye böyle bağırıyor?\n\nO da:\n\n— Bu adam, dünyada hiç kimseye ekmek vermemiş de onun için bağırıyor, demiş.\n\nBiraz ileride bir adam görmüşler. Omzunda bir ağaç varmış.\n\n— Omzum!.. Omzum!.. Omzum! diyerek bağırıyormuş.\n\nOğlan, yine kaynına sormuş. Kaynı:\n\n— Bu adam, dünyadayken “Selam söyle” diyenlerin selamlarını söylememiş, bu da omzunda ağaç olmuş, demiş.\n\nYine yollarına devam etmişler. Bakmışlar ki iki tane mal*, bir adamı aralarına almışlar. Biri vuruyor, öbürüne gönderiyormuş. Öbürü vuruyor, ona gönderiyormuş.\n\nBu zaman oğlan, kaynına sormuş. O da:\n\n— Bu adamın dünyada yeri yokmuş, malını başkasının yanına bağlamış. Diğer malların sahibi gittiği zaman, onun malının önündeki yemi almış, kendi malının önüne koymuş. Onun için vuruyorlar, demiş.\n\nYine yola düşmüşler. Gide gide cennete varmışlar. Oğlan, bakmış ki anası namaz kılıyor. Anası, namazını kıldıktan sonra oğlunu yanına seslemiş:\n\n— O senin köpek babanın sana ne yaptığını ben hep biliyorum, demiş.\n\nOğluna bir kutu vermiş:\n\n— Sen bu kutuyu babana ver! Üç adam sesle, yemek yedir! Babana kutuyu verirken yanında kimse olmasın, demiş.\n\nBunun üzerine oğlan, buradan ayrılmış. Babasının yanına gelmiş. Anasının dediklerini yapmış. Babası, kutuyu açarken alevlenip yanmış. Bundan sonra, iki genç birbirine kavuşmuş, muratlarına ermişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* kösnü: Köstebek.\n\n* aktaracak: Sacın üzerindeki yufkayı çevirmeye yarayan yassı demir veya tahta aygıt.\n\n* çiğit: Çekirdek.\n\n* mal: Büyükbaş hayvan.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kırk Tay Anası",
        "text": "KIRK TAY ANASI\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir Padişah varmış.\n\nBu Padişah’ın üç oğlu varmış. Padişah; “Ölmeden önce oğullarımın muradını göreyim.” diyormuş. Fakat oğullarını kendi şanslarının yardımıyla evlendirecekmiş.\n\nPadişah’ın sarayı bir deniz kıyısındaymış.\n\nBirgün adamlarına;\n\n-Ülkede, zengin fakir ne kadar kız varsa, sarayın bahçesine toplansın, diye emretmiş.\n\nOğullarının eline birer portakal verecekmiş. Bu portakalı kızların üstüne atacaklarmış. Bu portakallar hangi kızın başına düşerse onunla evlendirecekmiş.\n\nÜlkede ne kadar kız varsa, sarayın bahçesine toplanmış.\n\nBüyük oğlan eline bir portakal almış, atmış. Portakal bir bey kızının başına düşmüş. Ortanca oğlunun portakalı da ülkenin zengin bir tüccarı varmış; onun kızının başına düşmüş. İki oğlan da nasiplerini kabullenip şanslarına çıkan kızlarla evlenmiş. Fakat küçük oğlanın portakalı yuvarlanmış, yuvarlanmış; gitmiş deniz kenarında duran kaplumbağa kabuğuna düşmüş.\n\nOrdakiler;\n\n-Vah aman olmaz, demişler.\n\nBunun üstüne oğlan yine atış yapmış. Portakal bu sefer de aynı yere gitmiş; aynı kaplumbağa kabuğuna değmiş.\n\nOrdakiler yine;\n\n-Olmaz, üçüncü de belli olur, demişler.\n\nOğlana bir portakal daha vermişler, kaplumbağa kabuğunun da yerini değiştirmişler. Oğlan portakalı atmış; ama portakal hiç şaşmadan gidip kaplumbağa kabuğunun üstüne düşmüş.\n\nPadişah;\n\n-Oğlum, ne yapalım kaderine razı ol, al bunu odana götür, demiş.\n\nOğlan da çaresiz kaplumbağa kabuğunu götürmüş, odasının bir kenarına koymuş. Koymuş; ama ondan sonra odasına gelen yemeklerin üstünden yeniliyormuş. Oğlan bakmış ki, bunun sonu yok… Durmadan durmadan yemekleri yeniliyor; durumu annesine anlatmaya karar vermiş.\n\n-Anne! Yemeğimi getiren hizmetçiler herhalde yemeğin üstünden yiyorlar, demiş.\n\nAnnesi de;\n\n-Aman oğlum, hadlerine mi düşmüş ki, yesinler? Nasıl yerler, diye kızmış.\n\nOğlan;\n\n-Anne, vallahi yiyorlar. Söyle hizmetçilere, ben onların artığını yemem, demiş.\n\nAnnesi;\n\n-Oğlum, senin bir yanlışın var. Odana saklan, gelen yemekleri kimin yediğine bir bak! Bak bakalım senin yemeğini yiyen kimmiş, demiş.\n\nOğlanın kafası annesinin dediğine yatmış. Bir yere saklanmış, yemeğinin gelmesini beklemiş. Az sonra hizmetçiler gelmişler, yemeği bırakıp gitmişler. Hemen kaplumbağa kabuğu canlanmış; içinden ayın on dördü gibi güzel bir Peri kızı çıkmış. Kız yemeklerden birer parça yemiş, tekrar kaplumbağa kabuğuna girmiş.\n\nOğlan bunu görünce şaşırmış kalmış. Ama kızı da görür görmez âşık olmuş. Oğlan ne yemek yemiş, ne su içmiş. Kızın ateşine yanmaya başlamış. Artık bir sonraki yemek vaktini iple çekiyormuş.\n\nDerken yemek zamanı gelmiş. Yine hizmetçiler peş peşe yemekleri getirmiş; koyup gitmişler. Peri kızı, kaplumbağa kabuğundan çıkar çıkmaz, oğlan da saklandığı yerden çıkmış; Peri kızının kabuğunu ateşe atmış.\n\nKız bunu görünce vay yandıma düşmüş.*\n\n-Bunu bana niye yaptın? Kabuğumu niye yaktın? Artık bana saklanacak bir yer kalmadı. Baban beni görürse bana âşık olur; seni de öldürmeye kalkar. Gördün mü başımıza açtığın işi, demiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş, Padişah bu kızı görmüş. Kızın dediği çıkmış; Padişah kıza âşık olmuş. “Ne edip etmeli de bu kıza sahip olmalı!” diye içinden düşünmeye başlamış.\n\nÜlkelerinde hiç kimsenin bir türlü yakalayamadığı bir at varmış. Bu atın kırk tane de tayı varmış. Onun için “Kırk Tay Anası!” diye tabir olunurmuş.\n\nBirgün Padişah oğlunu yanına çağırtmış;\n\n-Gidip Kırk Tay Anası’nı taylarıyla beraber yakalayıp getireceksin. O zaman bu kızla düğününü yaparım, demiş.\n\nOğlanı almış bir düşünce… Kara kara düşünmeye başlamış.\n\nO zaman Peri kızı:\n\n-Derdin ne? Böyle kara kara ne düşünüyorsun, diye sormuş.\n\nPadişah’ın oğlu;\n\n-Böyleyken böyle… Babam benden Kırk Tay Anasını istiyor? Fakat bunu getirmeme imkân yok, demiş.\n\nPeri kızı;\n\n-Ben sana söylemiştim, gördün mü? Ama bir çaresine bakarız. Sana bir tane bakla vereceğim. Onu denize atacaksın O zaman büyük amcam çıkar. Ona derdini söylersin, o sana yardım eder, demiş.\n\nOğlanın içi biraz ferahlamış. Elinde bakla tanesi, gitmiş denizin kıyısına… Baklayı atar atmaz, Peri kızının amcası çıkmış. Oğlanın isteğini sormuş. Oğlan da durumu bir bir söylemiş. Amcası da oğlana “Kırk Tay Anası”nı nasıl yakalayacağını anlatmış.\n\nPadişah’ın oğlu, Kırk Tay Anası’nın her zaman gelip su içtiği pınarı bir duvar içine aldırmış. Bir de kapı koydurmuş. Az sonra Kırk Tay Anası, taylarıyla beraber pınara su içmeye gelmiş. O suyunu içerken Padişah’ın oğlu hemen atın sırtına atlamış. At hoplamış, sıçramışsa da oğlan hemen atın yere kadar inen yelesini eline dolamış. At bir müddet sonra sakinlemiş. Oğlan, Kırk Tay Anası’nın sırtında, kırk tane tay da arkalarında saraya gelmiş. Doğruca babasının huzuruna çıkmış. Padişah, oğlunu Kırk Tay Anası’nın sırtında görünce canı sıkılmış; ama belli etmemiş.\n\nBu sefer de oğluna;\n\n-Bu ata, bu taylara bakacak bir Peri kızı lâzım. Benim diyen babayiğit bile bunlara bakamaz. Gidip Periler Ülkesi’nden bir Peri getireceksin, demiş.\n\nOğlan yine üzülmüş. Çünkü Periler Ülkesi’nden kız getirmek fermana mahsusmuş.* Derdini Peri kızına açmış.\n\nPeri kızı;\n\n-Sana bir bakla daha vereceğim. Onu denize atınca küçük amcam çıkar. Ne isteğin varsa ona söyle! O sana yol gösterir, demiş.\n\nOğlan kızın dediklerini yapmış; küçük amcası gelmiş. Oğlan babasının isteğini ona sormuş.\n\nO da;\n\n-Sen Kırk Tay Anası’nın sırtına bin, tayları da al, yola çık! Hiç korkma ben sana yardım ederim, demiş.\n\nOğlan yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Altı ay bir güz gitmiş… Derken bir un değirmeninin önüne gelmiş. İçerde bir adam çuval çuval un yiyormuş.\n\nPadişah’ın oğlu, adamı öyle görünce dayanamamış;\n\n-Adama bak adama!.. Ne marifetleri var, demiş.\n\nAdam da;\n\n-Marifet diye buna mı derler!.. Marifetli Kırk Tay Anası’nı tutandır, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Onu görsen ne yaparsın, diye sormuş.\n\nAdam da;\n\n-Arkadaş olurum, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Bin öyleyse, o benim, demiş.\n\nAdam, taylardan birine binmiş.\n\nAz gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı ay bir güz gitmişler… Derken büyük bir ırmağın kenarına gelmişler. Çayın kenarında bir adam duruyormuş. Bu adam çaya ağzını dayayıp; “Hüüüüp!” diye bir çekişte çayın bütün suyunu emiyormuş.\n\nPadişah’ın oğlu dayamamış;\n\n-Adama bak adama!.. Ne marifetleri var, demiş.\n\nAdam;\n\n-Marifet diye buna mı derler. Marifetli Kırk Tay Anası’nı tutandır, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Onu görsen ne yaparsın, demiş.\n\nAdam;\n\n-Arkadaş olurum, demiş.\n\nOğlan da;\n\n-O benim! Bin, öyleyse şu taylardan birine, demiş.\n\nBöylece üç kişi olmuşlar.\n\nAz gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı ay bir güz gitmişler… Önlerine dizlerinde büyük taşlar bağlı bir adam çıkmış. Adam bir hoplayışta taaa nerelere gidiyor, bir daha hoplayışında da geri dönüyormuş.\n\nOğlan bunu görünce hayret etmiş;\n\n-Adama bak adama!.. Ne marifetleri var, demiş.\n\nAdam;\n\n-Marifet diye buna mı derler? Marifetli Kırk Tay Anası’nı tutandır, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Onu görsen ne yaparsın, demiş.\n\nO da;\n\n-Arkadaş olurum, demiş.\n\nOğlan da;\n\n-Şu taylardan birisine bin öyleyse… O benim, demiş.\n\nO da ata binmiş.\n\nAz gitmişler uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Altı ay bir güz gitmişler. Bu seferde kulağını yere dayamış, öylece yatan bir adam görmüşler.\n\nAdama;\n\n-Ne yapıyorsun ahbap, diye sormuşlar.\n\nO da;\n\n-Susss!.. Komşu ülkenin padişahının konuşmasını dinliyorum; önemli sırlar söylüyor da, demiş.\n\n-Demek o kadar uzağı dinleyebiliyorsun, diye sormuşlar.\n\nAdam da;\n\n-O benim sanatımdır, demiş.\n\nBunun üstüne oğlan;\n\n-Ne marifetli adamlar var, demiş.\n\nAdam;\n\n-Marifet diye buna mı derler? Marifetli Kırk Tay Anası’nı tutandır, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Onu görsen ne yaparsın, diye sormuş.\n\nO da;\n\n-Arkadaş olurum, demiş.\n\nOğlan;\n\n-O benim… Bin öyleyse taylardan birine, demiş.\n\nBunlar az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı ay bir güz gitmişler; bir tarlaya varmışlar. Tarlanın başında küreğine dayanmış bir adam görmüşler. Adam, küreği toprağa hızla sokmuş; bütün tarla ters dönmüş.\n\nPadişah’ın oğlu buna da hayret etmiş;\n\n-Adama bak adama!.. Ne marifetli, demiş.\n\nAdam;\n\n-Marifet diye buna mı derler. Marifetli Kırk Tay Anası’nı tutardır, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Onu görsen ne yaparsın, demiş.\n\nAdam da;\n\n-Arkadaş olurum, demiş.\n\nOğlan da;\n\n-Bin öyleyse tayın birine!.. O benim, demiş.\n\nLâfı uzatmayalım… Padişah’ın oğlu yanındakilerle Periler Ülke’sine ulaşmış. Bu ülkenin Kraliçe’sinden bir Peri kızı istemişler. Ama Kraliçe vermek istememiş, bunlara zorluk çıkarmaya kararlıymış.\n\nBunlara demiş ki:\n\n-Biz bir yemek pişireceğiz. Eğer onu yiyebilirseniz kızı veririz. Yok eğer yiyemezseniz kızı da alamazsınız, demiş.\n\nOnlar da;\n\n-Olur, tamam, demişler.\n\nYemekler pişmiş; bunların önüne koymuşlar. Padişah’ın oğluyla yanındakiler bakmışlar ki, hem kazanlar ağzına kadar dolu hem de yemekler yenilecek gibi değil.\n\nİçlerinden çuval çuval un yiyen demiş ki:\n\n-Durun ben tadına bakayım.\n\nO yemeklere bir sarılmış ki, kazanlarda bir lokma bir şey kalmamış.\n\nHem de;\n\n-İyi pişirmişler; ama azmış, karnım da açtı, demiş.\n\nYemeklerin yenip bittiğini gören Kraliçe şaşırmış. Bu sefer de;\n\n-Biz bir yere ok koyacağız; onu siz önce getirirseniz Peri kızını vereceğiz. Eğer biz önce getirirsek hiç umutlanmayın, demiş.\n\nKraliçe’yle periler aralarında; “Onlara okun yerini yanlış söyleyelim.” diye anlaşmışlar. Ama Padişah’ın oğlunun, uzaktaki konuşmaları dinleyen arkadaşı bu konuşmaların hepsini işitmiş. Oku nereye koyacaklarını da duymuş; dizlerine taş bağlayarak çok uzak mesafelere sıçrayan arkadaşına söylemiş. O da bir sıçrayışta okun olduğu yere gitmiş, aynı şekilde de sıçramış geri gelmiş. Oku götürüp Kraliçe’ye vermişler.\n\nPeriler buna da şaşırmışlar; ama Peri kızını vermemeyi akıllarına koymuşlar.\n\nYeniden bir şey düşünmeye başlamışlar. Bunları hamamda kaynar sular ile haşlamayı düşünmüşler. Bunların elinden ancak böyle bir tuzakla kurtulacaklarını sanıyorlarmış.\n\nOğlana demişler ki:\n\n-Bir hamam hazırlayacağız. Sen ve arkadaşların bu hamama girip yıkanabilirlerse kızı vereceğiz, demişler.\n\nAz sonra, periler hamamın hazır olduğunu bildirmişler. Bunlar hamamın kapısından bir bakmışlar ki, kızıl bakır kazanlarda sular fokur fokur kaynıyor. Giren alimallah haşlanacak… Padişah’ın oğlu, yolda rastladığı ırmak suyunu içen arkadaşını çağırmış. O ırmaktan içtiği suların hepsini hamama boşaltmış. Böylece hamamın kızgınlığı geçmiş, tam yıkanılacak gibi olmuş. Onlar da hamama girip yıkanmışlar.\n\nPeriler bunun karşısında da şaşırmışlar, iyice öfkelenmişler.\n\nSonunda Kraliçe bunlara;\n\n-Biz size ne zorluk çıkardıysak, hepsini kazandınız. Biz sizinle başa çıkamayacağız. Biz de size verilecek kız yok! Geldiğiniz yere geri gidin, demiş.\n\nBunun üstüne oğlanla arkadaşları çok kızmışlar.\n\nİçlerinden; bir kürek darbesiyle koca bir tarlayı alt-üst eden adam;\n\n-Seçin bir kız, gerisini bana bırakın, demiş.\n\nPadişah’ın oğlu, perilerin içinden en güzel olanı seçmiş. Arkadaşı da Periler Ülke’sine bir kürek vurmuş; ülkeyi ters çevirmiş, periler de yok olmuş.\n\nPadişah’ın oğlu, arkadaşlarıyla kızı alıp ülkelerine geri dönmüşler.\n\nPadişah, oğlunun bu işi de başardığını görünce ne yapacağını bilememiş. Oğlunu merdiven başından iteleyip öldürmeyi düşünmüş. Tam oğlunu iteleyeceği sırada Hakk’ın hikmetiyle orada her tarafı kurumuş.\n\nOğlan da hem kaplumbağa kabuğundan çıkan Peri kızıyla hem de Periler Ülke’sinden getirdiği Peri kızıyla evlenmiş.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n\nYiyip içip muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* vay yandıma düşmek :bir felâket karşısında çaresiz kalmak, ne yapacağımı bilememek.\n\n* fermana mahsus olmak : başarması zor olmak\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kırk Yorganlı Kız",
        "text": "KIRK YORGANLI KIZ\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişahın üç oğlu varmış. Büyük oğlan, bir gün ava gitmiş. Avda önüne bir tavşan çıkmış. Tavşan, bunu görünce kaçmış. Tavşan kaçmış, delikanlı kovalamış; tavşan kaçmış, delikanlı kovalamış... O sırada bir sel gelmiş, bir yel gelmiş; bunu alıp götürmüş. Delikanlı bir daha eve dönememiş. Bunun üzerine ortanca kardeş:\n\n— Ben ağabeyimi bulacağım, demiş.\n\nHemen hazırlık yapmış, yola düşmüş. Bu, ağabeyini ararken aynı şeyler bunun da başına gelmiş.\n\nSaray halkı buna çok üzülmüş. Bu sefer de en küçük kardeş hazırlanmış. Ağabeylerini aramak için yollara düşmüş. Yolda giderken Hızır’a rastlamış.\n\nHızır:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n— Oğlum, nereye gidiyorsun, diye sormuş.\n\nOğlan:\n\n— Ağabeylerim kayboldu, onları aramaya gidiyorum, demiş.\n\nHızır:\n\n— Oğul, ileride altı tane dev var; onları yenemezsin, geri dön, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Kim olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar, gideceğim, demiş.\n\nHızır:\n\n— Öyleyse onlara armağan olarak kara sakız götür, demiş.\n\nBunun üzerine oğlan, birer batman kara sakız alıp devlerin yanına varmış.\n\nDev anaya:\n\n— Ağabeylerim neredeler, biliyor musun, diye sormuş.\n\nDev ana da:\n\n— Altıncı kardeşim bilir, demiş.\n\nSırasıyla hepsine sormuş. Hepsi de aynı cevabı vermiş. Sonunda altıncısına varmış.\n\nO da:\n\n— Benim yedi oğlum var. Sakın buralarda durma, seni yerler, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Ne yaparlarsa yapsınlar! Ağabeylerimi mutlaka bulacağım, demiş.\n\nDev ana, oğlanın bu sözleri üzerine oğlanı dolaba kapatmış.\n\nBiraz sonra da dev anasının yedi oğlu gelmiş.\n\n— Ana, insan eti kokuyor, demişler.\n\nO da:\n\n— Dişinizin dibini kurcalayın, demiş.\n\nDevler yine:\n\n— İnsan eti kokuyor, diye bağırmışlar.\n\nAnaları da:\n\n— Bugün size bir kardeş buldum. Eğer onu yerseniz sütümü helâl etmem, demiş.\n\nDevler:\n\n— Pekiyi, yemeyiz, demişler.\n\nYedinci kardeş olan dev, topalmış. Hepsi kabul ettiği hâlde o kabul etmemiş.\n\n— Ben kabul etmem, yerim, demiş.\n\nÖteki kardeşler de:\n\n— Sen onu yersen biz de seni yeriz, demişler.\n\nBunun üzerine topal dev:\n\n— Öyleyse ben de yemem, demiş.\n\nDev ana, oğlanı dolaptan çıkartmış. Oğlan, başından geçenleri birer birer anlatmış. Sonra da:\n\n— Benim ağabeylerimi gördünüz mü, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Yerlerini biliriz, ama onun ucunda ölüm var, demişler.\n\nOğlan:\n\n— Ne olursa olsun, onları bulacağım, demiş.\n\nBunun üzerine devlerin her biri, parmaklarına birer yüzük takmışlar:\n\n— Senin başın bir derde girerse bu yüzükler parmağımızı sıkar. Biz de yardımına geliriz, demişler.\n\nOğlan, az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş... Gide gide yolu bir mağaraya çıkmış. Mağaradan içeri girmiş. Kırk yorgan altında yatan bir kız görmüş. Kızı hemen uyandırmış.\n\nKız, oğlanı görünce:\n\n— Ey âdemoğlu, buralara niye geldin? Seni görürlerse yaşatmazlar, öldürürler, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Benim ağabeylerim vardı. Onları aramaya çıktım, demiş.\n\nKız:\n\n— Öyleyse ben seni burada saklarım. Fakat sen her gün ava çıkacaksın. Vurduğun hayvanları bana getireceksin, demiş.\n\nOğlan, her gün ava gitmeye başlamış. Fakat hiç hayvan avlayamamış.\n\nBir gün kız, saçından bir tutam kesip oğlana vermiş.\n\n— Başın sıkıntıya düşerse verdiğim bu saça bak, demiş.\n\nOğlan yine ava çıkmış. Vuracak bir şey bulamayınca kızın verdiği saça bakmış. O anda bir rüzgâr çıkmış, oğlanın elindeki saçı almış götürmüş. Bu saçlar, bir çiftçinin suratına gelmiş. Çiftçi, ömründe böyle güzel bir saç görmediğinden hayret etmiş. Saçı alıp doğruca padişaha götürmüş.\n\nPadişah, saçı görünce aklı başından gitmiş. Bu saçın sahibini bulmak istemiş. Hemen bir cadı karısı çağırmış.\n\nCadı karısına:\n\n— Bu saçın sahibini bulup muhakkak bana getireceksin, demiş.\n\nCadı karısı, küpüne binip havalanmış. Doğruca kızın bulunduğu mağaranın önüne gelmiş. İçeri girmiş.\n\nKızı görünce:\n\n— Kızım, ben Hicaz’dan geliyorum; beni misafir eder misin, demiş.\n\nKız da:\n\n— Tabii ederim, demiş.\n\nBiraz oturmuşlar, konuşmuşlar.\n\nCadı karı, kıza:\n\n— Kızım, senin kocan ne iş yapıyor, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Avcı, diye cevap vermiş.\n\nCadı karı:\n\n— Kızım, senin kocanın tılsımı nedir, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Bilmiyorum, demiş.\n\nO sırada avcının geldiğini görmüşler. Cadı karısı içeriye saklanmış.\n\nKız da avcıya:\n\n— Başına bu kadar felaketler geliyor, yine de kurtuluyorsun. Bunun tılsımı nedir, deyince oğlan:\n\n— Kadın kısmına her şey söylenmez, demiş.\n\nFakat kız yine ısrar etmiş. Bunun üzerine oğlan:\n\n— Benim bir kılıcım var. Onu kınından çıkarırsam ölürüm, demiş.\n\nDolapta saklanan cadı karısı bunu duymuş. Oğlan uykuya dalınca kılıcı kınından çıkarmış, kızın yanına gitmiş.\n\n— Kızım, artık ben gidiyorum, beni bahçede biraz gezdir, demiş.\n\nİkisi beraber bahçeye çıkmışlar. Cadı karısı:\n\n— Kızım, şu küpün içinde bir güzel var, eğil de bir bak, demiş.\n\nKız eğilip baktığı anda onu itelemiş, küpün içine düşürmüş. Cadı, hemen küpüne binip havalanmış. Kızı, padişaha götürmüş. Padişah, kızı görür görmez âşık olmuş, kızla evlenmeye karar vermiş. Fakat kız; “Kırk gün yasım var.” diyerek kabul etmemiş.\n\nBiz haberi verelim devlerden...\n\nDevlerin parmağındaki yüzükler, parmaklarını sıkmaya başlamış. Oğlanın başının dertte olduğunu anlamışlar. Hemen yola çıkmışlar. Doğruca oğlanın bulunduğu mağaraya varmışlar. Bir de ne görsünler? Oğlanın kılıcı kınından çıkmış, uzanmış yatıyor. Durumu anlamışlar. Kılıcı kınına sokmuşlar, oğlan hemen uyanmış.\n\nDevleri görünce şaşırmış:\n\n— Aman kardeşlerim, karımı kaçırdılar, demiş.\n\nHer biri bir taraftan yola çıkmışlar. Araya araya padişahın bulunduğu yere gelmişler. Bir de bakmışlar ki düğün kurulmuş. Herkes yiyip, içip eğleniyormuş. O gün, bütün şehir halkı sarayın önünden geçecekmiş. Oğlan da atıyla beraber geçmiş. Kız, oğlanı tanımış. Hemen aşağı inip oğlanı bulmuş, oradan hızla uzaklaşmışlar. Saraydakiler kızın kaçtığını fark etmişler. Düğün yeri birbirine girmiş. Oğlan, kızı doğruca babasının memleketine götürmüş. Orada kırk gün, kırk gece güzel bir düğün yapmışlar. Yiyip, içip muratlarına geçmişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kırmızı İnek",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Eski devirlerde, kendi hâlinde bir aile varmış. Bu ailenin iki kızı varmış. Kızlardan biri evlatlıkmış. Evlatlık olanın adı Fatma’ymış.\n\nBu ailenin bir de kırmızı ineği varmış. Kızlar, her gün kırmızı ineklerini otlatmaya götürürlermiş. Anneleri de her gün bunların azığını ellerine verir, yola vururmuş. Kendi kızına güzel güzel yiyecekler koyar, evlatlık kızına da hep arpa ekmeği, çavdar ekmeği verirmiş. Yemek vakti gelince herkes kendi çıkısındakileri* yermiş.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Evlatlık olan kız ha bire şişmanlıyor, öbürü ise durmadan zayıflıyormuş. Bu durum, annelerinin dikkatini çekmiş.\n\nBir gün kızına:\n\n— Kızım, sana n’oluyor böyle? Sana her zaman güzel yemekler veriyorum, evlatlığıma ise sadece yavan ekmek koyuyorum. O hem çok iyi görünüyor hem de şişmanlıyor. Sen ise ha bire zayıflıyor, ha bire kötülüyorsun. Bir derdin mi var, demiş.\n\nKızı:\n\n— Anne, sana bir şey diyemem. Bir gün erkek kardeşimi hayvan otlattığımız yere gönder de bizi gizlice seyretsin. O zaman niye zayıfladığımı, Fatma’nın niye şişmanladığını görsün, demiş.\n\nKadın, oğlunu çağırmış. Demiş ki:\n\n— Oğlum, böyleyken böyle! Sen gidip bu ikisini gizliden seyret, demiş.\n\nKızlar, hayvanları otlatmışlar. Bir ara yemek yemek için oturmuşlar, sofralarını açmışlar. Fatma yine arpadan, çavdardan yapılmış ekmeğini çıkarmış.\n\nİnek, kıza:\n\n— Ekmeğini bana ver de ben yiyeyim. Sen de boynuzumu aç, içinde ne varsa çıkarıp ye, demiş.\n\nOğlan, saklandığı yerden bunları duymuş, görmüş. Kızın yanına gitmiş:\n\n— Demek ki bu yüzden devamlı kilo alıyor, şişmanlıyorsun, demiş.\n\nKız:\n\n— Bunu kimseye söyleme! Gel, beraber yiyelim, demiş.\n\nHep beraber yiyecekleri yemiş, akşam olunca da eve dönmüşler. Anneleri de binbir merakla dışarıda bunları bekliyormuş. Oğlunu görür görmez:\n\n— Ne gördün oğlum, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Senin Fatma’ya koyduğun ekmekleri Fatma kırmızı ineğe verdi. İnek de boynuzunda bulunan güzel yiyecekleri ona verdi, demiş.\n\nKadın bunun üstüne fesatlık düşünmeye başlamış. Sonunda kırmızı ineği kestirmeye karar vermiş. Kocasının yanına gitmiş:\n\n— Bu gece rüyamda gördüm. Eğer kırmızı ineği kesip etini konu komşuya dağıtmazsan amansız bir hastalığa yakalanacakmışım, demiş.\n\nKocası da:\n\n— Aman hanım, yapma! İneğim güzel. Çok iyi bir inek, hem de çok besili... Ben ona nasıl kıyarım, dese de kadın ısrar etmiş.\n\nKarısının söylediklerine daha fazla dayanamamış, ineği kesmeye gitmiş. Kesileceğini anlayan inek, Fatma’ya:\n\n— Fatma, eğer beni keserlerse sakın ola etimi, kemiklerimi atma! Etimden de yeme! Çünkü etim, sen hariç yiyen herkese acı gelecektir. Etim acı olduğu için yemeyecek, atacaklardır. Sen de etimi, kemiklerimi topla, bir yerde sakla! Sonra bunlar, altına ve gümüşe dönüşür, demiş.\n\nAdam gitmiş, ineği kesmiş. Kadın da ineğin etini dediği gibi konuya komşuya dağıtmış. Birazını da eve ayırmış. Eti yiyecekleri zaman et acımış. Kimse bir lokma yiyememiş. Kadın dağıttığı etleri toplamış, Fatma’nın yanına gidip bu etleri yemesini emretmiş. Fatma da toplanan bu etleri, kemikleri almış, kırmızı ineğin ahırına gitmiş. Bunları oraya saklamış.\n\nDerken efendim, aradan uzun bir zaman geçmiş. Oradaki etler, kemikler ineğin dediği gibi altına ve gümüşe dönüşmüş.\n\nGünlerden bir gün, köyde bir düğün oluyormuş. Kadın, kendi kızını giydirmiş, süslemiş. Fatma’nın önüne de bir kazan koymuş:\n\n— Biz düğünden gelene kadar bu kazanı gözyaşınla dolduracaksın, demiş.\n\nBunlar, Fatma’yı bırakıp gitmişler. Fatma da öyle üzülmüş ki ağlamaya, dövünmeye başlamış. Ağlar ağlamasına da gözyaşıyla kazan dolar mı hiç? Az sonra Fatma’nın bu durumuna üzülen bir peri kızı, ona yardım etmek için gelmiş.\n\nFatma’ya:\n\n— Niye böyle ağlayıp dövünüyorsun? Canına yazık değil mi, demiş.\n\nFatma, peri kızına üvey annesinin yaptıklarını teker teker anlatmış. O zaman peri kızı da:\n\n— Sen hiç üzülme! Bana biraz tuz getir, demiş.\n\nKız, tuzu getirmiş, peri kızına vermiş. Peri kızı, bu tuzu kazanın içine atmış, üstüne de su doldurmuş. Böylece kazan dolmuş.\n\nFatma’ya:\n\n— Haydi, şimdi sen de düğüne git! Herkes eğlenirken sen niye burada ağlıyorsun, demiş.\n\nKıza bir elbise, bir çift de ayakkabı vermiş, ortadan kaybolmuş. Kız, hemen ahıra koşmuş. Orada ne kadar altın, gümüş takı varsa hepsini takmış, takıştırmış. Sonra da düğün evine gitmiş. Gece boyunca hiç yerine oturmamış. Durmadan oynamış, durmadan halayın başını çekmiş. Düğünde onu kimse tanıyamamış. Düğün bitmeye yakın, üvey annesi ve kardeşlerinin kendisinden önce eve varmasından korktuğu için koşarak eve gelmiş. Koşarken ayağındaki ayakkabı aceleden orada bir kuyuya düşmüş. Ertesi gün padişahın oğlu abdest almak için kuyunun başına gitmiş. Suyun üstünde parlayan bir şey görmüş. Hemen adamlarını çağırmış:\n\n— Şu suyun üstündeki cansa benimdir, malsa sizindir, demiş.\n\nAdamlar, onu sudan çıkarınca bir kundura olduğunu görmüşler.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Bu kundura bu köyde kimin ayağına uyarsa onunla evleneceğim, demiş.\n\nPadişahın adamları, gece gündüz bu kundurayı köyde dolaştırıp durmuşlar. Köyün bütün kızları süslenmiş, takılar takmışlar ki padişahın oğlu onları beğenir de alır diye! Ama kundura ayaklarına olmayınca da üzülmüşler. Derken köyde girilmedik ev, denenmedik ayak kalmamış.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Köyde bu kundurayı denemediğimiz kimse kaldı mı, diye sormuş.\n\nYanındakiler:\n\n— Yetim Fatma kaldı, demişler.\n\nBunlar, Fatma’nın evinin önüne gelmişler. Fatma’nın üvey annesi, bunların geldiğini görünce dosdoğru Fatma’nın yanına gitmiş. Onun yüzüne, gözüne is sürmüş, üstüne yırtık pırtık elbise giydirmiş. Kendi kendine de; “İnşallah ayakkabı ona uymaz!” diye dua etmiş.\n\nAdamlar, Fatma’yı çağırmışlar. Fatma giymiş, ayakkabıyı dener denemez ayağına olmuş. Padişahın oğlu:\n\n— Bu kızla muhakkak evlenmeliyim, demiş.\n\nÜvey anne:\n\n— Bu kız, kara kuru, çirkin bir şey. Bununla nasıl evlenirsin, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Kara kuruluğunu ne yapacaksın? Olmaz! Ben söz verdim, onunla evleneceğim, demiş.\n\nErtesi gün olmuş. Padişahın oğlu, Fatma’ya dünür göndermiş. Üvey anne, dünürlere Fatma’nın yerine kendi kızını göstermiş.\n\nDüğün dernek kurulmuş… Düğüncüler kız almaya giderken horozun biri:\n\n— Düğün alayı geliyor! Kara kuru Fatma, kapının arkasında kilitli! Öbür kız, perdenin arkasında saklı, diye bağırıyormuş.\n\nDüğün alayı, horozun dediklerini duymuşlar. Duymuşlar&nbsp;ama doğru mu değil mi diye horozu dinlemeye devam etmişler.\n\nHoroz:\n\n— Gelinleri değiştirdiler, diye bağırmış.\n\nDüğüncüler eve girmişler. Kapının arkasında kilitli olan Fatma’yı bulmuşlar. Ona gelinlik giydirmiş, sonra da almış, gitmişler. Fatma bundan sonra rahat ve huzur içinde yaşamış…\n\n&nbsp;\n\n\n* çıkı: Çıkın, azık konulan bohça\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Korkak Adam",
        "text": "KORKAK ADAM\n\nBir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir karı koca varmış. Bunlardan evin erkeği çok korkakmış. Hem karısından hem de karanlıktan çok korkarmış. Bu adam, her gece helaya gideceği zaman karısını uyandırır, öyle gidermiş. Çünkü hela, evin dışındaymış.\n\nKadın, kocasının bu hâlinden usanmış. Kocası bir gece yine helaya gidecekmiş. Karısını uyandırmış. Kadın da kocası helaya girer girmez hemen geri içeri girmiş, kapıyı kilitlemiş. Kocası bir sürü yalvarmış, bir sürü dil dökmüş, ama nafile... Kadın kapıyı bir türlü açmamış, kocasını da içeriye almamış.\n\nKocasına:\n\n— Senden bıktım, usandım. Ne ki durmadan beni rahatsız ediyorsun!? Korkacak ne var sanki!? Artık sana tahammül edemiyorum. Nereye gidersen git, içeri almıyorum. Defol, demiş.\n\nAdama kapının altından bir tepsi dolusu da un vermiş. Adam, unu almış, gitmiş. Gide gide bir mağaraya varmış. Meğer bu mağarada kırk tane dev yaşarmış.\n\nAdam, mağaradan içeriye girmiş:\n\n— Beni misafir eder misiniz, demiş.\n\nOnlar da kabul etmişler. Adam, mağarada kalmaya başlamış. Bir gün, beş gün... Derken aradan uzun bir zaman geçmiş.\n\nDevler, bu adama güçlerini göstermek için önlerine epey bir taş yığmışlar. Bu taşları avuçlarıyla kırmaya başlamışlar.\n\nAdam da karısının kendine verdiği unu daha önce göğsüne saklamış. O sırada aklına birden o un gelmiş. Devlerin önündeki taştan eline birkaç tane almış, bunları ufalıyormuş gibi ellerine birbirine sürtmüş. Sonra bu taşları belli etmeden yere atmış. Göğsünden biraz un çıkarmış, avucuna doldurmuş. Sonra da avuçlarını açıp devlere göstermiş. Devler şaşırmış, kalmışlar; birbirlerinin yüzüne bakmışlar. Kendi kendilerine; “Bu adam hiç de güçsüz değilmiş. Biz taşları ufalarken o un hâline getirdi. Şimdi bu adam bizi yer de!” diye düşünmüşler.\n\nSonra da adama dönmüş:\n\n— Bu taşları un hâline nasıl getirdin, demişler.\n\nAdam:\n\n— Ben yaparım. Benim gücüm yerindedir, demiş.\n\nBu böyle devam etmiş, durmuş. Bir süre sonra da adamın unu bitmiş.\n\nDevlere:\n\n— Offf! Çok yoruldum, demiş.\n\nAdam, taşları kırmayı bırakmış.\n\nBir süre sonra devler, kendilerinin bu adamdan daha güçlü olduklarını belli edecek bir şey düşünmeye başlamışlar. Akıllarına bulgur kaynatmak gelmiş.\n\nAdama:\n\n— Biz bulgur kaynatacağız, demişler.\n\nO da:\n\n— Tamam, demiş.\n\nBunlar, bulgurlarını kaynatmışlar, sonra da adama dönüp:\n\n— Kaynattığımız bulguru dama serdik. Bulguru kimse çalmasın. Onun için senin yatağını dama serelim, sen bekle, demişler.\n\nAdam kabul etmiş. Gece olmuş. Adam, bir ara yatağından çıkmış. Damda bulunan taşları yatağına koymuş, orada bir yere gizlenmiş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Devler, kılıçlarını kuşanmış, bıçaklarını almış, dama çıkmışlar. Hepsi bir yerden yatağa saldırmışlar.\n\nSabah olunca da yatağın başına gelmişler:\n\n— Uyan, uyan, diye seslenmişler.\n\nAdam, yatağın içinden:\n\n— Tamam, diye seslenmiş.\n\nDevler, adamın ölmediğini görünce şaşkına dönmüşler. “Allah Allah! Bu nasıl iş böyle?” diye düşünmüşler.\n\nAdama:\n\n— Niye şimdiye kadar uyanmadın, diye sormuşlar.\n\nAdam:\n\n— Akşam pireler beni yatakta yatırmadı. Geç uyudum. Onun için de sabah uyanamadım, demiş.\n\nDevler bunu duyunca telaşlanmışlar.\n\n— Bu adam vallahi bizi yer. Gelin, bizim adamdan daha güçlü olduğumuzu belli edeceğimiz bir yol daha düşünelim, demişler, akıllarına odun kesmek gelmiş.\n\nAdama:\n\n— Bugün odun kesmeye gideceğiz, demişler.\n\nAdam da:\n\n— Ben de geleceğim, demiş.\n\nDevler, adamın gelmemesi için çok ısrar etmişler. Adam, onlardan önce eline bir halat almış, yola düşmüş. Beraberce ormana gitmişler. Ormanda odun kesmeye başlamışlar. Devin biri, kaldıramayacağı kadar büyük bir odunu kaldırmaya çalışıyormuş, ama bir türlü kaldıramıyormuş. Adam bunu görmüş.\n\nDevin yanına gelmiş:\n\n— Kendini niye yoruyorsun ki? Ben şimdi elimdeki halatı ormanın hepsine dolar, bütün ağaçları yerinden sökerim. Sonra da eve taşırım, demiş.\n\nDevler, buna izin vermemişler. Biraz odun toplayıp eve gitmişler.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Devler, adamı suya yollamaya karar vermişler. Eline deriden yapılmış bir su torbası vermişler. Bu torba öyle ağırmış ki insan o torbayı boş taşırken bile çok zorluk çekermiş.\n\nAdam kendi kendine; “Bu ne kadar ağır? Boşken bile taşıyamıyorum. Bir de su koyarsam kim bilir nasıl taşırım? Ama imkânı yok taşıyamam.” demiş. Çeşmenin başına gelince aklına bir şey gelmiş. Su torbasının içine bir tas su koymuş, üfleyerek torbayı şişirmiş. İçi hava dolu torbayı sırtlamış, mağaraya gelmiş. Gelir gelmez yorulmuş.\n\n— Offf! Çok yoruldum. Hele herkesten önce biraz su içeyim, demiş.\n\nTorbayı kaldırmış, kafasına dikmiş. Ağzını açmış, içindeki havayı yavaş yavaş boşaltmış. Torbadaki hava tamamen boşalınca da dibindeki bir tas su adamın ağzına gitmiş. O sırada devler onun yaptıklarını görmüşler.\n\n— Biz bu suyu kırk dev, tam yedi günde içiyorduk. Bu adam o kadar suyu bir dikişte içti. Kesin bu adam bizi yer. En iyisi biz onu buradan yollayalım, demişler.\n\nAdama:\n\n— Evine gitmek ister misin, diye sormuşlar.\n\nAdam da:\n\n— Evet! Tabii gitmek isterim, demiş.\n\nDevler, ona bir at hazırlamışlar, atın eyerini altınla doldurmuşlar. Yanına da bir dev vermişler.\n\nAdam yola düşmüş. Gide gide evine varmış. Eve geldikleri zaman onu getiren dev, sevincinden derin bir “Ohhh!” çekmiş. Dev, “Oh!” çektiği sırada ağzından çıkan hava, adamı evinin tavanına yapıştırmış.\n\nDev öyle şaşırmış ki adama:\n\n— Niye tavana çıktın, diye sormuş.\n\nAdam:\n\n— Babam, eskiden bize gelen misafirleri uğurlayacağı zaman onları tavanda sakladığı bir sopayla döver, evlerine öyle yollardı. Ben de onun için tavana çıktım, demiş.\n\nBunu duyan dev, korkusundan altınları oraya bırakmış. Atına binmiş, hızla ordan uzaklaşmış.\n\nOnu uzaktan gören bir çiftçi, deve seslenmiş:\n\n— Niye kaçıyorsun?\n\nDev, başından geçenleri anlatmış.\n\nÇiftçi:\n\n— O adam karısının korkusundan hiçbir şey yapamazdı. Şimdi sen gelmiş, onun yaptıklarını söylüyorsun. Hem de ondan korkup kaçıyorsun? Hiç öyle şey olur mu, demiş.\n\nÖte taraftan korkak adam, altınları eve götürmek istememiş. Devin bıraktığı eyerin içindeki altınları bir yere boşaltmış, eyerin içine de pamuk doldurmuş. Daha sonra da karısının yanına gitmiş.\n\nKarısı:\n\n— Yedi yıl boyunca çalıştın, eve ne getirdin, demiş.\n\nAdam:\n\n— Ah! Ah! Yedi yıl boyunca çalıştım, yedi yıllık emeğimin karşılığı budur, demiş.\n\nGetirdiği pamukları karısına uzatmış. Böylece ona da iyi bir ders vermiş...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Köse ile Zan Oğulları",
        "text": "KÖSE İLE ZAN OĞULLARI\n\nVaktiyle üç kişi birbirleriyle arkadaş olmuşlar. Bunlar birbirlerinden hiç ayrılmazlarmış. Üçü de birbirinden akıllı, üçü de birbirinden kurnazmış. Her ne işe zan vururlarsa* aynı çıkarmış.\n\nBir gün sabah kalkmışlar, dedikleri yerde birleşmişler.\n\n— Bugünkü yevmiyemizi bakalım nereden çıkaracağız, diye konuşmuşlar.\n\nİçlerinden biri:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n— Hele şehri bir dolaşalım, elbet bir iş buluruz, demiş.\n\nŞehri dolaşmaya başlamışlar. Yolları pazara düşmüş. İçlerinden biri bakmış ki köylünün biri bir adama mercimek satmış. Parasına verirken on tane onluk, beş tane beşlik, bir tane de ellilik vermiş. Köylü, bu paraları kırmızı keseye koymuş. Çuvalını, heybesini almış, yola çıkmış. Üç arkadaştan en kurnazı olan bütün bunları görmüş.\n\nArkadaşlarına:\n\n— Beni takip edin! Bugünkü yevmiyemiz çıktı, diye sevinmiş.\n\nArkadaşlarına karşıdaki köylüyü göstererek:\n\n— Şu çuval kolunda, heybe sırtında, uzaktan giden adamın boyu bakın kısa, demiş.\n\nİkinci kurnaz ise biraz düşündükten sonra:\n\n— Onun sakalı da köse, demiş.\n\nÜçüncü kurnaz olan da:\n\n— Onun adı da Musa, demiş.\n\nBu üç arkadaş:\n\n— Adamın yanına kadar gidelim. Vurduğumuz zan doğru ise bugünkü yevmiyemizi çıkardık, demişler.\n\nBu üç arkadaş, uzaktaki köylünün yanına gitmişler.\n\nBirinci kurnaz:\n\n— Bakın, işte boyu kısa, demiş.\n\nİkinci kurnaz:\n\n— Bakın, sakalı da köse, demiş.\n\nÜçüncü kurnaz, adamın yanına yaklaşmış:\n\n— Baba, senin adın ne, demiş.\n\nKöylü de:\n\n— Musa, demiş.\n\nŞimdi üç arkadaş gülmeye başlamışlar.\n\n— İşte, paramızı çalan adam buydu, diye köylüyü dövmeye başlamışlar.\n\nYoldan geçen bir zaptiye, bu üç arkadaş ile köylüyü karakola götürmüş. Karakolda zabıt tutulmuş. Bunlar, mahkemelik olmuşlar. O zamanlarda mahkemelere kadılar bakarmış. Zaptı, köylüyü ve bu üç kişiyi kadıya teslim etmişler. Biraz sonra kadı gelmiş, tutulan zaptı incelemiş. Zabıtta; köylünün bunların parasını çaldığına dair şahit görememiş. Kadı, önce köseyi çağırmış. Köse içeri girerken bu üç arkadaş heyecan içindelermiş. Daha sonra bunlardan ilk önce, “Boyu kısa!” diyen içeri girmiş.\n\nİçeri girerken arkadaşlarına dönmüş:\n\n— Burası adalet yeridir, burada yalan söylenmez. İyi dikkat edin! Ben ne söylersem siz de ona göre düşünün, taşının! Benim konuşmama göre cevap verin ki davayı kazanalım, demiş.\n\nİçeri girmiş, kadının huzuruna çıkmış. Kadı sormuş:\n\n— Bu, senin paranı nasıl çaldı? Kim gördü? Şahidin kim, söyle bakalım, demiş.\n\nAdam, tutulan zabıtta şahit olmadığını bildiği için:\n\n— Kadı efendi! Biz üç arkadaşız. Üçümüzün de tahmini kuvvetli, kurnaz, akıllı, her şeyi bilen, anlayan insanlarız. Biz tahminimizde asla yanılmayız, her şeyi bilir ve anlarız. İşte bu adam, koluma dokunarak yanımdan geçmişti. Ben de paramı bu adamın çaldığını anladım, demiş.\n\nKadı efendi biraz düşündükten sonra:\n\n— Pekiyi, ama bu adamın senin paranı çaldığına dair zabıtta bir delil, bir şahit yok ki ben de bunun hırsız olduğuna dair hüküm vereyim. Mutlaka gören bir şahit olması lazım, demiş.\n\nKurnaz adam da:\n\n— Kadı efendi, şahitli, delilli davayı herkes halleder. Burası adalet yeridir. Herkesin halledemeyeceği bir davayı sizin halledeceğinize inanarak buraya geldik, demiş.\n\nKadı biraz düşündükten sonra yanındaki kâtibe sessizce:\n\n— Aşağıya in! Kümeste hızar ibikli bir horoz var. Onu bir torbanın içine koy, kimse görmeden bana getir, demiş.\n\nKâtip, hemen kümese inmiş. hızar ibikli horozu yakalamış, getirmiş, kadıya vermiş. Kadı torbayı almış, dışarı çıkmış. Torbanın içindeki horozu odanın penceresinin arkasına bırakmış, içeri girmiş. Tekrar makamına gelmiş, oturmuş. Yalnız, burada esrarengiz iş şöyle olmuş: Kadı, horozu pencerenin arkasına koymuş, ama pencerenin yerden yukarısı ince, sık tel örgü ve üstü cam... Horoz bunun arkasında...\n\nİşte bu sırada kadı, kurnaz adama sormuş:\n\n— Söyle! Sen paranı çaldığını nereden bildin, nasıl anladın, demiş.\n\nKurnaz adam:\n\n— Ben her şeyi bilirim. Zan uşağıyım, vurduğum tahminde asla yanılmam. İstersen tecrübe edebilirsin, demiş.\n\nKadı gülerek:\n\n— Pekiyi, şu karşı pencerenin arkasında bir şey var. Bunun ne olduğunu bil bakalım! Canlı mı, cansız mı? İnsan mı, hayvan mı? Her ne ise söyle bakalım, demiş.\n\nKurnaz adam, yüzünü pencereye dönecek yerde arkasını dönmüş. Düşünürken karşı duvara, gezinen horozun gölgesi düşmüş. Horozun ibiği hızar gibi görünmüş. Kurnaz adam, işi derhâl anlamış.\n\nKadı tekrar sormuş:\n\n— Yüzünü pencereye dön de iyi bak! Bu pencerenin arkasındakinin ne olduğunu söyle!\n\nKurnaz adam:\n\n— Kadı efendi, pencereye bakmaya lüzum yok. Ben zan uşağıyım. Arkamı da döner, yine bilirim. Onun başı hızar gibi, demiş.\n\nKadı, ikinci kurnaza sormuş:\n\n— Sen ne diyorsun?\n\nO da:\n\n— Kadı efendi, onun kuyruğu da uzar gibi...\n\nKadı, bu sefer üçüncü kurnaza sormuş:\n\n— Sen ne dersin?\n\nO da:\n\n— Horoz... Onu bilmede ne var? Çok kolay bir iştir. İsterseniz sizin de kabahatiniz oldu, onu da size söyleyelim mi, demiş.\n\nHakikaten kadı o gün evinde büyük bir kabahat işlemiş. “Bunlar benim de kabahatimi söylerler. Mesleğimden atılırım.” diye korkmaya başlamış.\n\nKurnaz adamlara:\n\n— Siz dışarı çıkın, suçlu içeride kalsın, demiş.\n\nBunları dışarı etmiş, suçlu köseye dönerek:\n\n— Sahtekâr adam! Böyle gaipten bilen, ilim sahibi adamların parası çalınır mı, demiş.\n\nKösenin cebindeki kırmızı cüzdanı çıkartmış, içinden paraları ayırmaya başlamış, masanın üzerine koymuş.\n\n“Boyu kısa.” diyen kurnazı çağırmış:\n\n— Çalınan paranın adetini söyleyebilir misin, demiş.\n\nKurnaz adam da:\n\n— Tabii efendim. On tane onluk, beş tane beşlik, bir tane de ellilikti, demiş.\n\nKadı, köseye:\n\n— Vay utanmaz vay! Böyle keramet ehli adamın parası çalınır mı, demiş.\n\nKadı sonra da kurnaz adama:\n\n— Buna ne kadar ceza vereyim, diye sormuş.\n\nKurnaz adam:\n\n— A kadı efendi, biz kimsenin mağdur, perişan olmasını asla istemeyiz. Affedin, diye yalvarmışlar.\n\nKadı da; “Ne merhametli, ne vicdanlı adamlar.” diyerek köseye öğüt vermiş, affetmiş. Kurnaz adamları da neşeyle uğurlamış...\n\n&nbsp;\n\n\n* zan tutmak: Tahminde bulunmak.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kumral Zaman",
        "text": "KUMRAL ZAMAN HİKAYESİ\n\nVakti zamanında iki padişah varmış. Bunlardan birinin&nbsp;“Kumral Zaman” adında bir oğlu, öbürünün de; “Peder Sultan” adında bir kızı varmış.\n\nBunların evlenme çağı gelmiş. Oğlanın babası, kıza dünür olmuş. Kızın babası da bir şartla kabul etmiş:&nbsp;\n\n— Kızımı dışarı vermem, oğlunu iç güveysi alırım,&nbsp;demiş.\n\nKumral Zaman, bu şartı kabul etmiş, evlenmişler. Aradan bir sene geçmiş. Bir gün Kumral Zaman, rüyasında babasını görmüş. Rüyasında babası demiş ki:\n\n—&nbsp;Ah evladım! Beni böyle unutacak mıydın? Senin hasretini çekiyorum. Gelip beni bir ziyaret etmedin.\n\nOğlan bu rüyaya içerlemiş. Sabahtan kızın babasından, ailesiyle birlikte babasını görmek için izin istemiş. Babası izin vermiş.\n\nGelin hanım, taht-ı revana binmiş, maiyetiyle beraber yola düşmüşler. Beş-on gün sonra güzel bir çayırlıkta konaklamak istemişler. Çadırlar kurulmuş, soğuk sular içilmiş, mis gibi yemekler yenmiş. Akşam olmuş, yatmışlar. Gece yarısı Kumral Zaman’ın uykusu kaçmış. Bir ara gözü çadırda asılı duran Peder Sultan’ın elbisesine ilişmiş. Elbisenin üstündeki bir taş ışıl ışıl ışıldıyormuş. Taşı almış ve içinden:&nbsp;\n\n— Belki de çok kıymetlidir. Şunu dışarıda bir inceleyeyim,&nbsp;demiş, dışarı çıkmış.\n\nÇadırın önünde taşı incelerken bir kuş gelmiş, taşı kaptığı gibi ötede bir yere konmuş. Kumral Zaman, taşı kuştan almak için kuşun üstüne gitmiş. Kuş, konduğu yerden kalkmış, az ileride bir yere konmuş. Meğer bu taş tılsımlı bir taşmış. Kuş ne taşı bırakıyor&nbsp;ne de gözden kayboluyormuş. Bu kovalamaca tam bir yıl sürmüş.\n\nKuş, bir gün bir memlekette bir bahçeye girmiş, yüksek bir ağacın dalına konmuş. Sonra da kaybolup&nbsp;gitmiş. Kumral Zaman, bahçeye girerken bir ihtiyarla karşılaşmış. İhtiyar bakmış ki&nbsp;oğlanın durumu iyi değil…\n\n—&nbsp;Oğlum, bu ne vaziyet? Nerden gelir nere gidersin, demiş.\n\nOğlan:\n\n—&nbsp;Baba, ben Gök-el memleketindenim. İki gündür taşımı alıp kaçıran kuşun peşindeyim, demiş.\n\nİhtiyar:\n\n—&nbsp;Oğlum, hele bir içeri gel! Çünkü bura kâfir memleketidir. Müslüman olarak bir ben varım. Seni görürlerse öldürürler, demiş.\n\nOğlanı içeri almış:\n\n—&nbsp;Oğlum, şimdi anlat bakalım, demiş.\n\nKumral Zaman da hepsini ihtiyara anlatmış. İhtiyar:\n\n—&nbsp;Ne zamandan beri kuşun peşindesin, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n—&nbsp;İki gündür, diye cevap vermiş.\n\nİhtiyar inanmamış:\n\n—&nbsp;Evladım, ne iki günü? Ne beş günü? Senin memleketin tam bir senelik yolda… Senin aradığın taş muhakkak tılsımlı,&nbsp;ama olan olmuş. Buraya senede bir gemi gelir, bu yüzden sen benimle burada bir sene kalacaksın, demiş.\n\nİhtiyarla Kumral Zaman, bir seneyi beraber beklemişler. Onlar beklemekte olsunlar; Kumral Zaman, onları gece yarısı uyurken bırakmıştı. Peder Sultan uyanmış.&nbsp;Sağına, soluna bakmış, kocasını görememiş. İçeriyi, dışarıyı aramış, ama bulamamış. Sonra da taşının yerinde olmadığını görünce&nbsp;onun bu işe sebep olduğunu anlamış. Sonucun kötü olacağını bildiği için de düşüp bayılmış. Biraz sonra kendine gelmiş. Yalnız olduğunu askerlere sezdirmemek için kendi kendine:\n\n— Ben Kumral Zaman’ın elbiselerini giyip&nbsp;ona benzeyeyim. Sadık cariyem de Peder Sultan olsun. Zaten onun yüzünü taht-ı revanda kimse görmez de, tanımaz da, diyerek&nbsp;bir plan hazırlamış.\n\nPeder Sultan, bu planı hazırlarken zaten hava da ışımış. Kendini Kumral Zaman’ın yerine koymuş, askerlere de oğlanın babasının yanına gitme emrini vermiş. Bu işi yaparken de kimseye sezdirmemiş.\n\nGiderken bir şehrin yanında konaklamış. O memleketin padişahı, Kumral Zaman’ın bir şehzade olduğunu duymuş. Bunları hamama davet etmiş. Şimdi mesele çatalladı*… Kız, hamam teklifini kabul etse&nbsp;foyaları ortaya çıkacak, etmese padişahı kızdıracak.&nbsp;Sonunda kabul etmiş, ama demiş ki:&nbsp;\n\n— Hamamda kimse olmasın. Sadece karımla yıkanırım.\n\nHamamdan çıktıktan sonra yemeğe davet olunmuş. Yemekte padişah, şehzadeyi beğenmiş. Ona şöyle bir teklifte bulunmuş:\n\n—&nbsp;Bak evladım, size bir teklifim var! Çok ihtiyarladım, yerime oturacak erkek evladım da yok. Bir tek gözbebeği kızım var. Bununla seni evlendirip&nbsp;tahtıma oturtmak isterim. Ne dersiniz, demiş.\n\nKumral Zaman kılığındaki kız, padişahtan yirmi dört saat izin istemiş. Ertesi gün, padişahın zulmünden korktuğu için istemeye istemeye teklifi kabul etmiş. Düğün hazırlığı yapılmış. Düğün yapılmış, damat tahta oturmuş. Artık devlet işlerine de bakıyormuş. Saray denizin kenarındaymış. Bu da böyle vazifesine devam etmekte olsun, biz gelelim Kumral Zaman’a…\n\nBir gün ihtiyar, oğlana:\n\n—&nbsp;Oğlum, geminin gelme zamanı yaklaştı. Sen bahçeyi sula da&nbsp;ben gidip geminin gelmesini sorayım, demiş.\n\nKumral Zaman, bahçede çalışırken yassı bir taş görmüş. Taşı kaldırmış, bir merdiven aşağı inmiş. Orada bir odaya rastlamış. Odanın içinde on tane testi görmüş. Hiç birine elini sürmeden tekrar merdivenden çıkmış, taşı da yerine kapatmış. Oturmuş, ihtiyarı gözlemeye başlamış. Bir de ihtiyar sevinçle bahçeden içeri girmiş:\n\n—&nbsp;Müjde! Müjde!&nbsp;Geminin gelmesine iki gün kalmış, demiş.\n\nKumral Zaman da:\n\n—&nbsp;Baba, ben de sana bir müjde vereceğim, demiş.\n\nSonra beraberce odaya inmişler. Oğlan testilerdeki altınları göstermiş. İhtiyarın bu altınlardan haberi yokmuş.\n\nİhtiyar:\n\n—&nbsp;Bu altınları sen buldun, bunlar senindir, demiş.\n\nKumral Zaman da:\n\n—&nbsp;Bahçe senindir. Bu yüzden bu altınlar da senindir, demiş.\n\nTestileri yukarı çıkarmışlar. “Altınlar senindir!\",&nbsp;\"Hayır senindir!” diye ikisi de almak istememiş altınları.\n\nİhtiyar:\n\n—&nbsp;Oğlum, zaten benim ömrüm azaldı. Altınlar sana lazım olur, onları sen al, demiş.\n\nSonunda, altınlar oğlanın olmuş. Artık geminin gelmesine bir gün kalmış.\n\nİhtiyar, oğlana:\n\n—&nbsp;Oğlum, bu altınları böyle açıkta götüremezsin. Bu memleketin zeytini çok meşhurdur. Üstüne bu zeytinlerden koyalım da altın olduğunu kimse anlamasın, demiş.\n\nİhtiyarın dediğini yapmışlar. Sonra ihtiyar birden hastalanmış. Bu sırada da taşı kaçıran kuş,&nbsp;gelmiş, ağacın dalına konmuş. Taşı ağzından bırakmış. Kumral Zaman, hemen koşup taşı almış. İhtiyarın tavsiyesiyle taşı testinin içine koymuş.\n\nOğlan, ihtiyara:\n\n— Taşı buldum ya!.. Ailemi bulmak kolay, demiş.\n\nSonra da gemi gelmiş. Testileri gemiye taşımış. Bu sırada ihtiyar da ölmüş. Kumral Zaman, ihtiyarın ölüm hazırlığını yaparken gemiyi kaçırmış. Bunun üzüntüsünden düşüp bayılmış. Altınların gittiğine değil de taşın gittiğine yanmış. Çaresiz bahçeye geri dönmüş, geminin bir sene sonra tekrar gelmesini beklemeye başlamış.\n\nKumral Zaman, orada bekleyedursun, biz gelelim Peder Sultan’a…\n\nPeder Sultan, köşkünde otururken uzaktan geminin geldiğini görmüş. Gemi gelmiş, testileri boşaltmış, emanete bırakmış. Peder Sultan, gemiciyi çağırtmış. Testidekilerin ne olduğunu sormuş. Sonra da:\n\n—&nbsp;Sen o zeytinleri bana sat, sahibine de parasını götürürsün, demiş.\n\nGemici buna razı olmuş, zeytinleri satmış. Testiler saraya taşınmış. Peder Sultan, testileri boşaltırken diplerindeki altınları görmüş. Daha sonra da taşı görünce bayılmış. Bunun üstüne Peder Sultan, gemiciye testilerin sahibini bulup getirmesini emretmiş. Gemici gidip getirmiş. Kumral Zaman, Peder Sultan’ın karşısına çıkmış. Tabii ki&nbsp;onu tanıyamamış. Sonra da ailesini aramak için izin istemiş:\n\n—&nbsp;Padişahım, izin ver de ne zamandır hasret kaldığım ailemi arayayım, demiş.\n\nBunun üzerine Peder Sultan, kendini tanıtmış. İkisi de sarmaş dolaş olmuşlar, muratlarına ermişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* çatallamak : karışık hale gelmek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kurbağa Gelin",
        "text": "KURBAĞA GELİN\n\nBir vardı, bir yoktu. Allah’ın kulu çoktu. Bir padişahla üç oğlu vardı. Padişah, üç oğlunu da okuttu, en iyi şekilde yetiştirdi.\n\nBir gün oğullarını başına topladı, dedi ki:\n\n— Oğullarım, benim son vazifem sizi evlendirmek olacak. Düğününüzü yapayım, yuvanızı kurayım da sağ gözümle, üstümde borç kalmasın. Ama seçme işini siz kendiniz yapacaksınız. Başımızı alıp uzak bir yere, bir dağ başına çıkacağız. Üçünüz de birer ok atacaksınız. Oklarınız nereye, hangi tarafa düşerse size alacağım kız oradadır, dedi.\n\nÇıktılar bir yüce dağın başına... Üçü de ok attılar. Büyük oğlununki bir beyin çadırına yakın bir yere, ortancanınki bir başka beyin obasının yakınına düştü. Küçüğünki de gidip göldeki bir kurbağaya saplandı.\n\nPadişah, iki beyin kızını iki oğluna aldı, küçük oğlunu da oğulluktan attı.\n\nOna:\n\n— Artık sen benim oğlum değilsin. Gölde bir kurbağaya ok sapladın. Babanın altın adını pul ettin. Benim belimden inme* değilsin, dedi.\n\nBabası, küçük oğlanı evinden, yurdundan, yuvasından kovunca oğlan da bir mağaraya sığındı. Oğlan baktı ki aç kalacak, kalkıp ava, kuşa başladı. Artık gün doğandan gün batana kadar avdaydı. Dağ hoytuğunda* eski püskü bir yatağı, bir iki de kap kacağı vardı. Başka da bir şeyi yoktu.\n\nYerinden kalkar kalkmaz ava gidiyor, karanlığın ağzıyla* geliyor ki hoytuk süpürülmüş, silinmiş, yatağı da serilmiş. Şaşırıp:\n\n— Buraya kim gelmiş, kim el atmış bana ki, dedi.\n\nBirkaç gün böyle sürünce oğlan bir yere saklandı.\n\n— Bakalım ki bu kim, dedi.\n\nBeklerken bir de baktı ki bir kurbağa delikten ortaya çıktı, silkindi, dünya güzeli bir kız oldu. Ortalığı sildi, süpürdü, yiyecek hazırladı, dört köşeyi gördü, gözetti, işini bitirdi. Tam çekip gidecekken oğlan açığa çıktı. El attı ki kızı tuta… Kız, bir kurbağa olup deliğe girdi.\n\nOğlan yine ava, kuşa gitmeye başladı. Bir gün, üç gün, beş gün…\n\nOğlan bir gün seslendi:\n\n— Gel, bu kurbağa kılığına girmekten cay! Bırak bunu, dedi, yalvardı.\n\nKurbağa:\n\n— Yaz var, \n\nKış var, \n\nNe evecek* iş var, dedi.\n\nKurbağa böyle dedi ya, oğlan dayanamaz oldu.\n\nYine bir gün saklandı. Kurbağa delikten çıktı; işi gördü, gözetti, evi becerdi, benzetti, yemekleri hazırladı.\n\nOğlan gizlendiği yerden çıktı, yalvardı, yakardı. Birlikte yemek yediler. Yatmaya sıra gelince kurbağa kız, elinden bırakmadığı torbayı başına geçirdi; yine oldu bir kurbağa…\n\nOğlan ne dediyse söz dinletemedi. Gidip bir büyücü buldu. Ona her şeyi anlattı.\n\nBüyücü:\n\n— Eğer ki kurbağanın elindeki torbayı kapıp ateşe atarsan artık bir daha kurbağa kılığına girmez, dedi.\n\nOğlan geldi, saklandı. Kurbağanın torbasını birden kaptı, ateşe attı, yaktı. Kurbağa oldu hepten bir kız! Öyle bir kız ki artık aya “Doğma, ben doğayım.”; güne “Çalma, ben çalayım.” diyor.\n\nOğlan böyle yaşayıp giderken duyanlar padişaha:\n\n— Padişahım, oğlun öyle bir gelin getirdi ki içtiği su boğazından görünüyor. Senin sarayında böyle güzel bir kız yok, bilesin, dediler.\n\nPadişah, hemen kızı ve oğlanı getirtti. Gördü ki ne göre! Kız değil de dünya güzeli… Padişah, kızı görünce âşık oldu. Sonra tahtına oturdu, düşünmeye başladı. Düşüne düşüne buldu da!\n\nOğlunu çağırtıp dedi ki:\n\n— Senden öyle bir çadır isterim ki bütün askerim, ordum, kolumun altındaki canlılar çadırın altına gire, yine de yarısı boş kala. Sana üç gün müsaade; getirdin getirdin, getirmedin boynunu vurdum, bilesin.\n\nOğlan oradan ayrılıp kızın yanına eve geldi. Düşünmeye başladı, eğdi başını da külü deşmeye başladı.\n\nKız:\n\n— Ne oldu? Niye düşüncelisin böyle, dedi.\n\nOğlan:\n\n— Kim düşünsün ben düşünmeyeyim de? Babam benden böyle böyle bir çadır istedi. Ben bunu nereden bulurum, dedi.\n\nKız da:\n\n— Ben sana dedim ki; “Benim kılıfımı yakma!”. Kılıfım olsaydı bundan kolay ne vardı? Gelgelelim beni dinlemedin, ama şimdi beni iyi dinle! Ok attığın gölün başına gidersin. “Kaynanaaa!..” diye bağırırsın. Gölden anamın sesi gelir: “Çooor!”*. Sen bu lafa hiç kızma! “Caaan!” de. O; “Çor!” der, sen; “Can!” dersin. Üç sefer böyle dedikten sonra; “Kaynana! Küçük kızın küçük çadırı istiyor!” dediğinde dışarı bir torba atılır. Onu alır, bana gelirsin, dedi.\n\nOğlan hemen kalktı, erkenden gölün başına gitti. Bağırdı:\n\n— Kaynanaaa!\n\nO da:\n\n— Çooor, dedi.\n\nOğlan hemen:\n\n— Caaan, dedi.\n\nKaynana:\n\n— Çooor, dedi.\n\nSonunda çadırı istedi, atılan torbayı aldı. Baktı k öyle küçük, öyle küçük ki değil bir ordu, bir yumruk bile içine zor sığar. Yine de ses etmeden kızın yanına geldi. Kız, torbayı aldı, sakladı.\n\nGünü gelince kız dedi ki:\n\n— Şimdi bu torbayı al, şu büyük düzlüğe çık! Bunu ortaya koy, sen uzaklaş! “Açıl çadırım açıl!” dersin, gerisine karışma!\n\nOğlan çadırı aldı, çıktı bir düzlüğe.\n\n— Açıl çadırım açıl, dedi, çadır açıldı.\n\nBir de ne görsün? Öyle bir çadır ki değil padişahın askeri, ahalisi bile sığar. Sevinerek babasına geldi, söyledi. Padişah geldi, çadırı gördü; ordusunu çekti, içine girdiler, bir köşesini bile doldurmadı.\n\nErtesi gün padişah yine yollar aradı. Oğlunu çağırttı:\n\n— Oğlum, biliyorsun ki varım, yoğum, altınım, pulum ananın el yerindeydi, demir sandığında… Anan ölünce sandık kilitli kaldı. Açacağın* yerini de bilmiyoruz. Gidip öte dünyadan ananı bulacak, açacakların yerini öğreneceksin. Sana üç gün süre. Dördüncü gün oldu mu kellen uçar, dedi.\n\nOğlan döndü, yine geldi kızın yanına, olup biteni anlattı.\n\nKız:\n\n— Korkma! Sen yine gölün başına gidersin. “Kaynanaaa!” diye bağırırsın. O da; “Çooor!” diye seslenir. Sen hiç aldırma! “Caaan!” dersin. Üç sefer böyle der, sonunda “Kaynana, beni öte dünyaya at!” dersin, gerisine karışma, dedi.\n\nSözü uzatmayalım, oğlan gitti gölün başına:\n\n— Kaynanaaa, dedi.\n\nO da:\n\n— Çor, dedi.\n\nOğlan ona:\n\n— Caaan, dedi.\n\nSonra da:\n\n— Kaynana, beni öte dünyaya at, dedi.\n\nGölün içinden bir ses:\n\n— Yum gözünü oğul, dedi.\n\nOğlan gözünü yumdu. Biri uzanıp oğlanı kaptı, attı öte dünyaya…\n\nOğlan gözünü açtı ki önünde bir yol uzanıp gidiyor. Yolu tutup ilerledi. O yana, bu yana bakarken bir de gördü ki bir adam durmadan kumaş ölçüp biçiyor. Gelgelelim bir yakası kıl, bir yakası çul… Oğlan şaşırdı, bir şey demeden geçemedi.\n\n— Kardeş, senin önünde binbir türlü kumaş var. Kesip, biçip duruyorsun da bir yakan kıl, bir yakan çul! Anlamadım gitti, bu nedir, diye sordu.\n\nAdam:\n\n— Git baba yoluna! Senin işin yok mu, dedi.\n\nOğlan çekip gitti. İlerledi ki bir öküz. Kuru, taşlık, çarkaklık* bir yerde etten patlıyor. Tavlı tavlı… Dersin ki etlik… Bir başka öküz de bel boyuna kadar ot içinde yayılıyor, ama neredeyse açlıktan ölecek, arık bir şey… İkisinin başında da iki adam…\n\nBunlara da sordu:\n\n— Git kardeşim yoluna! Senin işin yok mu, dediler.\n\nOğlan, oradan da ayrıldı. Bir de baktı ki bir adam bir boyunduruğun iki ucundan ters tarafa iki öküz koşmuş, ha bire sopa çalıyor ki öküzler ileri gide… Öküzler olduğu yerde “dön ha dön” ediyorlar.\n\nOğlan bunu da merak edip sordu:\n\n— Kardeş, sen öküzleri ters koşmuşsun. Bak, boyunduruğa şunu şundan koşarsan ilerler gidersin.\n\nAdam kızdı:\n\n— Senin işin yok mu? Baba, git işine!\n\nOradan da ileri gitti. Gitti ki ne gide… Bir sürü adam dereden durmadan su çekiyorlar, bir kazana dolduruyorlar. Kazanın dibi yok, alttan akıp gidiyor.\n\n— Hey kardeşler! Bu kazan böyle dolmaz. Bakın, alttan akıyor, dedi.\n\nOnlar:\n\n— Baba, git işine, işin yok mu? Bizim işimiz bu ne edeceksin, karşılığını aldı.\n\nYürüdü… İleride baktı ki bir adam elinde bir kürek, dümdüz, dimdik bir duvara buğday serpiyor, buğdaylar geri iniyor. O serpiyor, buğdaylar geri iniyor. Adam kan ter içinde…\n\nBuna da seslendi:\n\n— Bre kardeş, ne yaparsın böyle?\n\nAdam:\n\n— Ne yaparsam yaparım, sana ne? Buğday atıyorum işte, dedi.\n\nOğlan:\n\n— Bu düz, dimdik duvarın yüzünde buğdaylar durur mu, dedi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; O da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bre kardeş, ne edeceksin, git yoluna, dedi.\n\nOradan da yürüdü. Bir de baktı ki bir adam ağzını kocaman bir çaya vermiş, içiyor. İki de bir:\n\n— Susuzum! Yanıyorum! Bir damla su, diye bağırıyor.\n\nOğlan şaşırdı, bir şey soramadı. Daha ileride baktı ki bir adam oturmuş, önünde tabak tabak aş, tekne tekne ekmek…\n\n— Acım, bir lokma ekmek, diye bağırıyor.\n\n&nbsp;Oğlan bundan da korktu, sormadan geçti. Biraz daha ileride gördü ki anası! Göğüslerinden bir ipe asmışlar, bir derin kuyunun içine sarkıtıyorlar.\n\n— Yandımmm! Yandımmm, diye bağırınca yukarı çekiyorlar.\n\nOrada da:\n\n— Dondummm! Dondummm, diye bağırıyor, yine kuyuya indiriyorlar.\n\nOğlan, anasını böyle görünce ağladı, yaklaştı, yalvardı:\n\n— Bu benim anamdır. Bırakın da hiç değilse bir iki söz edelim, dedi.\n\nAnasını bıraktılar. Oğlanla anası baş başa kaldılar. Oğlan gözyaşları içinde:\n\n— Ana, bu ne? Niye sana bu ezgiyi verirler böyle, diye sordu.\n\nAnası:\n\n— Ah sorma oğul! Babana sormadan her kim getirdiyse onun çocuğunu emzirdim. Erinden saklı gizli iş yapanın ezgisi bu oğul! Peki ya sen ne arıyorsun burada? Genç yaşında sana da mı gel oldu*, dedi.\n\nO da:\n\n— Ana, böyle böyle… Babam, bana böyle böyle yapıyor. Ben de günbegün bu işlerin ardından sürünüyorum. Şimdi bana açacakların yerini söyle ki günüm kalmadı. Yoksa boynum vurulacak, dedi.\n\nAnası:\n\n— Açacaklar sarayın orta direğinin taşının altında. Üstteki koç başı oynaktır. Az kıpırdatırsanız alt baş döner, açacakları alırsınız. Git, babana söyle, katırcının katırını ürkütmesin, dedi.\n\nOğlan, anasının elini ayağını öptü, ayrıldı. Birkaç adım attı, geri döndü. Yolda gördüklerini anasına sormayı düşündü. Tekrar anasının yanına geldi, yolda gördüklerini bir bir anlattı.\n\nAnası dedi ki:\n\n— Bak oğul, sırasıyla anlatayım sana… İlkin kumaşçıyı gördün, değil mi? Bir yakası kıl, bir yakası çuldu. O adam sağlığında kumaşçılık yaparmış. Ölçer, biçer satarken her ölçümde her süyemde* iki parmak eksik satarmış. Onun suçu bu… Önünde yığın yığın kumaş, ama çıplak kalacak… Gelelim otluk içindeki arık* öküzle kuru taşların içindeki tavlu* öküze… Kuru taşlık içindeki öküz, yoksulun biçeneklere*, çayırlara bırakılmayan tek öküzü. Sıska olup bel boyu otta yüzen de varlıklının, zortlunun zorbanın*, ağanın, beyin öküzü… O öküzün başındakiler de öküzlerin sahipleri. Bunlarınki de böyle… Geldik mi boyunduruğa ters koşulmuş öküzlere? İki sözü bir araya gelmeyen kardeşleri bilirsin. Bir evde, bir köyde iki büyük olur; biri böyle der, biri başka der. İş ilerlemez, bir adım ileri gidilmez. Dön babam dön! Oradan geçtin, geldin dipsiz kazana… Bir sürü er kişi dereden su çekiyor, dipsiz kazanı doldurmaya çalışıyorlar. Dipsiz kazan karıdır, evin karısıdır. Su çekenler; testi testi, kova kova, tuluk tuluk su getirenler de evin er kişileridir. Kadın geleni tutmazsa o evde bereket olmaz. Ne derler; “Er kişi sel, kadın göldür!”. Kadın dibi delik kazan gibi olursa o evde hiç bir şey artmaz. İşte gözünle gördün, karın da buna göre davransın! Sonra bir adam gördün; dümdüz, dimdik bir duvara buğday serpiyor ki tutundura… Haaa! Bak, o mu? Olmayacak iş arkasından koşanların durumunu gösterir. Bir adam ki boş iş arkasında koşar. Kırk yıl koşsa, kırk bin yıl koşsa o iş yine olmaz. O adam dünyada bütün gününü boş işlere vermiştir. Bu da böyle… Bir adam gördün, ağzını çaya vermiş; içiyor içiyor, yine de “Susuzum, yanıyorum! Bir yudum su! Bir damla su!” diye bağırıyor. Onun suçu şu; gözü doymazmış. İstermiş ki bütün dünyayı elinin altında bulundursun. Onlar karnı tok, gözü açlar. O adamın durumu da böyle… Geldik baş ucunda aşlar, yemekler, ekmekler dolu olan adama… O adam, evde çoluk çocuğunun gözü önünde sofra kurdurur, tek başına yermiş. Çoluk çocuk da öyle bakarmış. Şimdi de ekmeğe, aşa o bakıyor; “Açlıktan ölüyorum!” diye bağırıyor.\n\nOğlan, yine anasının elini ayağını öptü de yola düştü. Kaynanasının yanına vardı. Kaynanası, bunu ışık dünyaya gönderdi.\n\nKızın yanına geldi. Ertesi gün babasının yanına çıktı, açacakları çıkarıp verdi. Babası baktı ki oğlanla başa çıkamayacak, güç bir şey istemeyi düşündü.\n\nOğlana:\n\n— Oğul, bak beni darlıktan kurtardın. Açacakları buldun. Şimdi senden isteğim şu: Bana öyle bir adam getireceksin ki boyu bir karış olacak, sakalı beş karış olacak! Sana üç gün süre. Dördüncü gün boynun vurulur, bilesin, dedi.\n\nOğlan, yine kızın yanına geldi. Babasının dediklerini kıza anlattı.\n\nKız:\n\n— Hele dur, bunun da bir yolunu buluruz, dedi\n\nOğlanı anasının yanına gönderdi. Oğlan, yine üç sefer:\n\n— Kaynana, çor, can, dedi.\n\nKaynanası çıktı:\n\n— Söyle oğul, ne istiyorsun, dedi.\n\nOğlan:\n\n— Küçük kızın, küçük kardeşini istedi, dedi.\n\nAtını sürdü… Öyle bir sürdü ki dönüp arkasına bile bakmadı. Çünkü kız, oğlana demişti ki:\n\n— Küçük kardeşim sana ulaşırsa seni parçalar. Atını iyi sür, arkana da dönüp bakma!\n\nOğlan, canını dar attı kızın yanına. Az sonra küçük kardeşi de ulaştı. Kız, hemen kardeşinin önüne çıktı:\n\n— Aman kardeş! Seni ben çağırdım. Babası, er kişimin başına olmadık şeyler açıyor. Şimdi de seni istemiş, gelmeseydin bunun boynu gidecekti, dedi.\n\nKöse, hemen oğlanı önüne kattı, doğru padişahın sarayının yolunu tuttu. Padişah, karşısında kendi bir karış, sakalı beş karış köseyi görünce şaşırdı.\n\nKöse:\n\n— Beni çağırmışsın, ne yapacaktın, dedi.\n\nPadişahın dili tutuldu. Köse öyle bir tokat attı ki padişahın yerinde yeller esti, tuz buz oldu. Vezirler, kizirler titrediler.\n\nKöse, onlara döndü:\n\n— Bu oğlan, padişah olacak! Bacım da onun karısı… Yoksa hepinizi böyle yok ederim, dedi.\n\n“Padişahım!” diye oğlanın ayaklarına kapandılar. Köse çekip gitti. Onlar da yiyip, içip yere geçtiler, kalan günleri bize bağışladılar...\n\n&nbsp;\n\n\n* belinden inme: Öz evladı olma.\n\n* hoytuğunda: Koyağında, kuytu yerinde.\n\n* karanlığın ağzı: Ortalık henüz kararırken, akşamın ilk vakitleri.\n\n* evecek: Acele edecek.\n\n* çor: Hasta.\n\n* açacak: Anahtar.\n\n* çarkaklık: Verimsiz.\n\n* gel olmak: Ölmek.\n\n* süyem: Baş parmak ve işaret parmağı arası olan uzunluk ölçüsü.\n\n* arık: Zayıf.\n\n* tavlu: Şişman, besili.\n\n* biçenek: Biçilecek yer.\n\n* zortlunun zorbanın: Eşkıyanın.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kusmuk",
        "text": "KUSMUK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Vakti zamanın birinde, bir padişahla gayet güzel, üç tane kızı varmış. Bunlara, hiç kimse dünür olmazmış. Bu da, padişahın ağırına* gidiyormuş. Bir gün saraya bir çingene gelmiş. Padişah, çingeneyi içeri almış. Çingeneye demiş ki:\n\n— Benim kızlarımın hiç bahtı açılmıyor. Bu ne demektir? Ben bir padişah olayım da kimse kızlarıma dünür olmasın!\n\nÇingene de:\n\n— Padişahım! Senin kızlarının üçü de bir deve nasip olacak, demiş, çekmiş, gitmiş.\n\nErtesi gün, dev gelmiş, saray kapısının önündeki dilek taşına oturmuş. Bunu hizmetçi görmüş. Hemen padişahın yanına gelmiş. Demiş ki:\n\n— Padişahım sağ olsun. Dilek taşının üstünde bir tane dev oturuyor.\n\nPadişah da:\n\n— İçeri sesleyin gelsin, demiş.\n\nDevi seslemişler. Dev de içeri girmiş, doğru padişahın yanına gitmiş. Selamlaşmış. Padişah, sormuş:\n\n— De bakalım, dileğin nedir?\n\nO da cevap vermiş ki:\n\n— Allah’ın emri, peygamberin kavliyle senin büyük kızına dünürüm.\n\nPadişah, o vakit:\n\n— Mademki sen Allah’ın emriyle kızıma dünürsün, ben de verdim gitti, demiş.\n\nErtesi gün olmuş. Dev, gelip kızı götürmüş. Bir mağaradan içeri sokmuş. Kızı buraya koymuş, kendi gitmiş. Dev gittikten sonra kız bakmış ki bir ıssız yer.\n\n— Ya Rabbi! Bu neydi, benim başıma geldi, demiş.\n\nAkşam olmuş. Dev gelmiş:\n\n— Ne iş görüyorsun, diye hâlini, hatırını sormuş. O da:\n\n— İyiyim, demiş.\n\nDev, bunun üstüne:\n\n— Ben şimdi gideceğim. Gelene kadar evi süpürürsün. Kapları yıkarsın. Oraya da kustum, onu da yersin, demiş, geçip gitmiş.\n\nKız, dev gittikten sonra evi süpürmüş, kapları yıkamış. Sıra kusmuğa gelince:\n\n— Dev, benim yiyip yemediğimi nerden bilecek, demiş.\n\nKusmuğu silip, süpürüp, kaldırıp çöplüğe atmış. Aradan biraz vakit geçtikten sonra dev gelmiş. Kıza sormuş:\n\n— Evi süpürdün mü?\n\n— Süpürdüm.\n\n— Kapları yıkadın mı?\n\n— Yıkadım.\n\n— Pekiii!.. Oraya kustum. Onu yedin mi?\n\n— Yedim.\n\nDev, bunu duyunca kusmuğa seslenmiş:\n\n— Kusmuğum nerdesin?\n\nSes gelmiş ki:\n\n— Çöplüğün başındayım.\n\nO vakit kıza demiş ki:\n\n— Sen bana niye yalan söyledin?\n\nHemen evden çıkıp doğru meşeliğe gitmiş. Çokça odun toplamış, getirmiş. Bir ocak yakıp kızı içine atmış. Kız, bütün bütüne yanmış gitmiş. Dev, kızı ateşten alıp ölüsünü yukarıdan bir çengele asmış. Tekrardan padişahın oraya gitmiş. Padişaha demiş ki:\n\n— Kızın halı dokuyor. Ortanca bacısını da istiyor.\n\nPadişah, bu sefer ortanca kızı devin yanına katmış, yola vurmuş. Dev, ortanca kızı alıp aynı mağaraya getirmiş. Kendi de dışarı çıkmış. Kız o yana, bu yana bakmış ki ablası yok. Bir de yukarı bakmış ki bacısı çengelde asılı duruyor. Korkusundan orada dört yerinden dudağı yarılmış, kanlar şırıl şırıl akmış.\n\n— Eyvah! Beni de böyle yapacak, demiş.\n\nDev, dolanıp gelmiş ki kız bir köşede kıvrılmış, oturuyor. Kızın hâlini hatırını sormuş. Arkasından da ablasına dediklerini buna da demiş, gerisin geri gitmiş.\n\nKız da evi süpürmüş. Kapları yıkamış. Kusmuğu da köz tavasına koyup götürmüş tandırın küflesine* atmış. Akşam olunca dev gelip demiş ki:\n\n— Evi süpürdün mü?\n\n— Süpürdüm.\n\n— Kapları yıkadın mı?\n\n— Yıkadım.\n\n— Pekiii!.. Oraya kustum. Onu yedin mi?\n\n— Yedim.\n\nO vakit kusmuğa sormuş:\n\n— Kusmuğum nerdesin?\n\nKusmuk da demiş ki:\n\n— Tandır küflesindeyim.\n\nDev, bunu duyunca meşeliğe gitmiş, odun toplayıp onları da ocakta yakmış. Kızı içine atmış. Ortanca kız da ablası gibi ateşte yanmış. Dev, bunu da bacısının yanına asmış. Astıktan sonra tekrardan padişahın yanına gitmiş. Selamlaşıp demiş ki:\n\n— Bacıları halıyı bitirdiler. Hanayı* kesecekler. Küçük bacılarını istiyorlar. Padişah da:\n\n— Peki, götür, demiş.\n\nKızı bunun yanına katıp yola vurmuş. Dev, küçük kızı da mağaraya getirmiş, koymuş. Kendi de çıkıp gitmiş. Kız, o gittikten hemen sonra bacılarına bakmış. Sağa bakmış, sola bakmış, bir de tepesinin üstüne bakmış ki ikisi de çengelde asılı duruyor. O vakit kendi kendine demiş ki:\n\n— Ben şimdi bunların neden öldüğünü anlarım.\n\nO sırada dev gelmiş. Kızın hâlini hatırını sormuş. Sonunda da bacılarına dediklerini ona da tembih etmiş, eşiğe çıkmış. Kız, dev çıktıktan sonra silmiş, süpürmüş, kapları yıkamış. Kusmuğa sıra gelince demiş ki:\n\n— Herhalde dev, bacılarımı bunun yüzünden yaktı. Hemen bir torba dikip kusmuğu da bu torbanın içine koymuş, yüreğinin başına asmış.\n\nAkşam dev gelmiş. Kızı karşısına almış. Demiş ki:\n\n— Evi süpürdün mü?\n\n— Süpürdüm.\n\n— Kapları yıkadın mı?\n\n— Yıkadım.\n\n— Pekiii!.. Oraya kustum. Onu yedin mi?\n\n— Yedim.\n\nDev, bunları duyunca kusmuğa seslenmiş:\n\n— Kusmuğum nerdesin?\n\nKusmuk cevap vermiş ki:\n\n— Sıcak yürek başındayım.\n\nDev, bunu duyunca keyiflenmiş. Kıza demiş ki:\n\n— Ben şimdi kırk gün uykuya yatacağım.\n\nBaşını kızın dizine koyup uykuya yatmış.\n\nYalnız, dev vakti gelmeyince uyanmazmış. Dev uyuyunca kız, devin kafasındaki fesi kaldırıp kırk tane anahtarı almış. Anahtarlarla teker teker kapıları açıp bakmış ki hepsinde de adam. Kapılar açılınca adamlar çıkıp kaçmışlar. Kız, bir kapıyı da açmış ki iki tane adam tahtayla sandık yapıyor. Adamlar kızı görünce demişler ki:\n\n— Sen ins misin, cin misin? Biz kırk senedir buradayız. Senden başkasını görmüş değiliz.\n\nKız da olup biteni anlatmış. Anlatınca:\n\n— Ben sizi kurtardım. Siz de beni kurtarın, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Biz sana nasıl iyilik yapalım, deyince kız:\n\n— Bana bir sandık yapın. Bir de tahtadan tam tamına bir adam yapın. Kırk günlük de yiyecek bulun. Beni tahta adamın içine koyun, sandığı kilitleyin, denize atın, demiş.\n\nAdamlar sandığı da tahta adamı da yapmışlar. Sandığa kırk günlük azık koymuşlar. Kızı da tahtaya kapatıp denize atmışlar. Sandık, denizde gece gündüz gitmiş. Bir gün, denizin ortasındaki padişahın konağına kadar gitmiş. Bunu padişah görmüş. Hemen adamlarına emir vermiş ki:\n\n— Gidin, bakın. Bu gelen nedir? Cansa bana, malsa size.\n\nAdamlar, sandığın yanına gitmiş, tor atmışlar. Sandığı yukarı çekip padişahın yanına getirmişler. Sandığı açmışlar ki içinden bir tahta adam çıkmış. Tahtaya demişler ki:\n\n— Sen ne iş görürsün?\n\nTahta da cevap vermiş:\n\n— Kaz yayarım, culuk* yayarım.\n\nOnlar da bu tahtayı kaz çobanı etmişler. Tahta, bir gün, beş gün, bu kazları yaymış.\n\nBu deniz padişahının da bir oğlu varmış. Oğlan, kendi kendine demiş ki:\n\n— Ya! Bu tahta, kazları nasıl yayıyor? Ben bir saklanayım.\n\nHemen gidip bir dereye saklanmış. Kız da buraya gelmiş. Hava da çok sıcakmış. Kız bunalmış, tahtadan çıkmış. Oğlan, bir de bakmış ki tahta yarıldı, ortasından ay gibi bir kız çıktı. Öyle bir kız, “Doğan aya, doğma ben doğacağım; çavan güne, çavma ben çavacağım” derdi. Kız, suya girince oğlan saklandığı yerden çıkıp doğru kızın elbiselerinin yanına gelmiş. Oradaki yüzüklerden birini alıp gerisin geri* saklanmış. Kız da suda yıkanıp çıkmış. Üstünü giyinmiş, bileziklerini, yüzüklerini takmış. Bir de bakmış ki sırça parmağının yüzüğü yok! O vakit:\n\n— Ya Rabbi! Burada kazlarla benden başkası yoktu. Acaba bu kazlar mı yuttu, demiş.\n\nBıçağını çıkarıp kazları kesmiş. Hepsinin de kursaklarına bakmış ki hiçbirinde yok!.. O zamana kadar akşam olmuş. Kazların bir kısmı kalmış. Onları da ertesi güne bırakmış. Kestiği kazları sırtına almış. Geriye kalanını da önüne katıp götürmüş. Oğlan da bunları hep görmüş. Kız, kazları saraya getirmiş. Adamlar tahtanın önünü kesmişler:\n\n— Bu kazları niye kestin, demişler.\n\nO da:\n\n— Ne yapayım, zehirli ot yediler. Ben de kestim.\n\nBunu padişahın oğlu duymuş. Yanlarına gitmiş.\n\n— Kestiyse kesti, ne var? Götürün, etini yiyin, demiş.\n\nOnlar çaresiz kalmış, ölü kazları alıp gitmişler.\n\nBiz haber verelim padişah tarafından... Bunlar, karı-koca, epeydir oğullarını evlendirmek istiyorlarmış. Oğlanın anası:\n\n— Padişahım! Gel, biz bunu, birine sorduralım. Bakalım ki kimde gözü varmış, demiş.\n\nDeli beslemeyi çağırıp öğütlemişler. Deli besleme de gidip oğlanın ağzını aramış. Oğlan da:\n\n— Ben, kapıdaki tahtayı alacağım. İster ki dünya güzeli olsun, başkasını almam, demiş.\n\nDeli besleme, duyduklarını padişaha gidip söylemiş. Padişah da demiş ki:\n\n— Yaa!.. Ne demek, olsun. Biz bir padişah olalım da böyle birini eve gelin getirelim. İns midir, cin midir? Belli değil. Mademki o, böyle diyor, biz artık onun ne hayrına, ne şerrine karışırız.\n\nBöyle deyip karşı çıkmışlar. Oğlan, anasını da babasını da dinlememiş, gidip tahtayı kendine almış, evine getirmiş. O vakit de bir düğün varmış. Tahtayı karşısına alıp demiş ki:\n\n— Şimdi, sen bu düğüne gideceksin. Üstündeki tahtadan çık. Babam da anam da ordalar. Seni görsünler.\n\nKız, kabul etmemiş.\n\n— Nasıl olur? Allah beni de böyle yaratmış. Sen derinden çık, ben de tahtamdan çıkayım, demiş.\n\nÖyle deyince oğlan, parmağındaki yüzüğü göstermiş. Kız, yüzüğü görünce hemen tanımış. O vakit, olanı, biteni anlamış.\n\nBiz haber verelim devden... Dev, uykusundan kalkmış. Bakmış ki kız yanında yok. Hemen elindeki ip yumağını sara sara kızı takibe başlamış. Her yanı gezmiş.\n\nOğlan, yatak odasında yüzüğü gösterdikten sonra, kıza:\n\n— Hadi tahtandan çık, demiş.\n\nKız da başından ne geçtiyse hepsini anlatmış. Anlattıktan sonra:\n\n— Şimdi, ben bu tahtadan çıkarsam dev benim kokumu alır. Gelir beni bulur, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Dev sana bir şey yapamaz. Bütün askerleri karşısına çıkarırım. Onu öldürürler. Senin yanına yaklaşamaz, demiş.\n\nO vakit, kız çaresiz kalmış, tahtasından çıkmış. Oğlana demiş ki:\n\n— Eğer ki benim tahtama bir keser vurursan geçip giderim. İzimi kaybederim.\n\nOğlan da:\n\n— Keser vurmam, diye yemin etmiş.\n\nKız, altınını, incisini takmış. Üstünü giymiş. Düğün yerine gitmiş. Kız oraya gidince oğlan, kızın tahtasını ateşe atıp yakmış. Kız, gerisin geri gelmiş ki oğlan tahtasını ateşe atmış. Kız ağlamış:\n\n— Eyvah! Sen bana düşmanlık ettin, demiş.\n\nOğlanın anası da düğünden gelince deli beslemeyi karşısına almış, demiş ki:\n\n— Bizim oğlanın ettiğini beğendin mi? Bu niye böyle etti? Biz arar, en güzelini bulurduk. Gitti de kapımızdaki beslemeyi aldı.\n\nDeli besleme, oğlanın hizmetçisiymiş. Kızı, bu da görmüş. Oğlanın anasına demiş ki:\n\n— Gel, o kız burada. Sizi götürüyüm, kapının deliğinden bakın.\n\nOğlanın anası, babası, bacıları bunu duyunca doğru deli beslemenin yanına düşüp dediği yere gitmişler. Kapının deliğinden bakmışlar ki düğünde gördükleri kız. Hemen:\n\n— Düğün başlasın, demişler.\n\nDüğün başlamış. Tam o gece de dev gelmiş. Ne var, ne yok, herkesin uykusunu bağlamış. Kız, sağa gitmiş, sola gitmiş. Ona, buna vurmuş, fakat hiçbiri uyanmamış. Kendini dışarı atmış. Bir de bakmış ki ak sakallı, kır atlı, kara yamşılı* bir pir, dede. Orada öylece duruyor. Kızı görünce:\n\n— Kızım, sen içeri gir, demiş.\n\nKız da:\n\n— Ben nasıl içeri gireyim? Dev, beni öldürür, diyerek reddetmiş.\n\nPir, demiş ki:\n\n— Sen içeri gir. Devi görünce boynuna sarıl. O vakit, devin elindeki yumak düşer. Sen hemen yumağı al, ateşe at.\n\nKız, içeri girmiş. Deve sarılmış. Sarılınca elindeki yumak düşmüş. Hemen yumağı alıp ateşe atmış. Atınca herkes uykusundan kalkmış. Bir de bakmışlar ki dev, kızı parçalayacak. Hepsi de devin üstüne atılmış, devi parça parça etmişler.\n\nTekrardan kıza, oğlana düğün yapmışlar. Kırk gün, kırk gece çalmış, oynamışlar. Onlar yedi, içti, muratlarına geçtiler. Siz de yiyip için, muradınıza geçin...\n\n&nbsp;\n\n\n* ağırına: Zoruna.\n\n* küfle: Tandırdaki ateşin yanmasını sağlayan hava deliği.\n\n* hana: Halı, kilim ya da bez dokuma tezgâhı.\n\n* culuk: Hindi.\n\n* gerisin geri: Tekrar.\n\n* yamşı: Yağmur ve soğuktan korunmak için kıldan, keçeden yapılmış üst giysisi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Of Dede",
        "text": "OF DEDE\n\nZamanın birinde fakir bir balıkçı varmış. Bu balıkçı deniz kıyısında karısı, kızlarıyla yaşarmış. Bunlar balıkların birazını yer birazını da satarlarmış.\n\nBalıkçı, bir gün büyük kızının nasibine niyet edip balığa çıkmış. Fakat hiç bir şey tutamamış.\n\nİkinci gün, ortanca kızın nasibine niyet etmiş, balığa çıkmış. Yine bir şey bulamamış.\n\nÜçüncü gün de küçük kızın nasibine niyet etmiş. Akşamaca* gezmiş dolaşmış; bir şey bulamamış. Sonunda yorulmuş, eve dönmeye karar vermiş. Eve dönerken bir ağaç kovuğuna oturmuş, yorgunluktan uzun bir “Offf!..” çekmiş. Tam o sırada bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir arap görünmüş. Adama bir kese altın vermiş.\n\nDemiş ki:\n\n—&nbsp;Bu altını al! Kızının bütün ihtiyaçlarını gör! Yarın akşam da kızı buraya getir! “Of!..” de, ben çıkarım.\n\nFakir balıkçı şaşırmış. Doğruca eve gelmiş. Olanları karısına anlatmış. Sonra da kızın her türlü ihtiyacını görmüş; kızı alıp ağaç kovuğuna götürmüş.\n\n—&nbsp;Offf!.. demiş.\n\nHemen arap çıkmış, balıkçıya:\n\n—&nbsp;İstediğin her zaman gelip kızını görebilirsin, demiş.\n\nKızı da almış, kaybolmuş.\n\nNeyse, aradan uzun bir zaman geçmiş. Balıkçının kızını göresi gelmiş. Yine ağaç kovuğuna gitmiş, seslenmiş. Kızı gelince de kızını almış, eve gelmiş.\n\nAnnesi kızının iyi olup olmadığını sormuş. Kız da:\n\n—&nbsp;Rahatım, iyiyim, demiş\n\nBu kız, her gece bir bardak şerbetle karnını doyururmuş. Annesi demiş ki:\n\n—&nbsp;Bu şerbette bir şey var.\n\nBir torba dikmiş, kızına vermiş:\n\n—&nbsp;Bu gece şerbeti içme! İçer gibi et, boynundaki bu torbaya dök, demiş.\n\nKızıyla vedalaşmışlar; kız yerine gitmiş, annesi de evine gelmiş. Kız, o gece verilen şerbeti içmemiş. Beklemeye başlamış. Az sonra bir erkek gelmiş, koynuna girmiş. Kız, koynuna giren erkeği görmek istemiş. Başucunda yanan mumu almış ki, adamın yüzünü görsün… O sırada mumdan bir damla adamın yüzüne düşmüş. Öyle acı bir feryat etmiş ki, sesine arap gelmiş.\n\nAraba:\n\n—&nbsp;Al bu kızı götür, öldür! Kanlı gömleğini de bana getir, diye emretmiş.\n\nArap, kızı alıp götürmüş. Öldürmeye kıyamamış; bir karga vurup fanilasını da o kana batırmış.\n\nKız, bu kötü hadiseye çok üzülmüş. Az gitmiş, uz gitmiş. Gide gide yolu bir saraya düşmüş. Sarayda çalışmak istediğini söylemiş.&nbsp;Onlar da:&nbsp;\n\n—&nbsp;Gelenin gidenin ayakkabısını çevirirsin” demişler. Kız kabul etmiş.\n\nGünler böyle geçip giderken kız, orda çalışanlara:\n\n—&nbsp;Padişahın karısı nerde, diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n—&nbsp;Padişahın karısı, oğlu kaybolduğundan beri hasta yatıyor, demişler.\n\nKız:\n\n—&nbsp;Ben padişahın oğlunu bulabilirim, demiş.\n\nOrdakiler padişaha gidip kızın dediklerini anlatmışlar. Padişah da kabul etmiş.\n\nKız:\n\n—&nbsp;Ama bir şartım var; bunun için padişahın karısının yanında yatmam lâzım, bir de üç gün mühlet isterim, demiş.\n\nKızın istediklerini yapmışlar. Kız, padişahın karısının yanında yatıp beklemeye başlamış. Gece yarısına doğru bir arap gelmiş. Padişahın karısının yattığı yatağın altından bir anahtar almış, gitmiş. Kız da arkasından takip etmiş.\n\nArap bir dehlizden içeri girmiş. Yüz elli, iki yüz merdiven aşağı inmiş. Bu sırada acı bir ses duyulmuş:\n\n—&nbsp;Yine mi geliyorsun arap!\n\nArap yarım ekmek vermiş, bir de dövmüş. Kız, çok korkmuş; hemen yukarı çıkmış, yatağına yatmış.\n\nİkinci gün… Üçüncü gün… Böyle devam etmiş.\n\nKız, padişahın huzuruna çıkmış:\n\n—&nbsp;Padişahım, arabı&nbsp;bir haftalık yola gönder, demiş.\n\nPadişah, kızın dediğini yapmış, arabı göndermiş. Sonra da padişahın karısını, padişahı, iki tümen de askeri getirmiş, dehlizden içeri sokmuş. Epey indikten sonra; “Yine mi geliyorsun Arap!..” diye aynı ses duyulmuş. Bunu duyan padişahın karısı bayılmış. Oğlanı alıp yukarı çıkarmışlar.\n\nPadişah, kıza:\n\n—&nbsp;Benim kızım olur musun, demiş.\n\nKız, padişahın teklifini kabul etmemiş. Bir kese altın alıp saraydan ayrılmış.\n\nArap, saraya gelince de kırk satıra verip parçalamışlar.\n\nKız, az gitmiş, uz gitmiş, yine bir saraya varmış. Burada da padişah, bir kız istiyormuş, isteyen de yazılıyormuş. Kız da ne için istendiğini bilmiyormuş; ama yine de kendini yazdırmış. Meğer, padişahın kızını devlerin padişahının oğluna istemişler; onlar da vermemiş. Dev karısı da bu kıza büyü yapmış, delirtmiş. Padişahın kızı hem deliymiş, hem de insan eti yiyormuş. Onun için kızlar toplanıyormuş. Bu kızı, padişahın deli kızının yanına atmışlar. Kız bundan kurtulmak için çare düşünüyormuş. Bakmış ki, burada durmanın bir faydası yok, ordaki aletlerle yanındaki kayayı delmeye başlamış. Az sonra kaya delinmiş, uzaktan bir ışık görmüş. Işığa doğru gitmiş. Bakmış ki, dev karısı kazanda bir şey kaynatıyor. Hemen arkasına dolanmış, dev karısının memelerine sarılıp emmeye başlamış.\n\nDev karısı:\n\n—&nbsp;Kızım sen benim memelerimi emdin, artık benim kızım oldun. Seni saklayım, şimdi kardeşlerin gelir de seni yerler, demiş.\n\nDev karısı, kızı oğullarından saklamış.\n\nOğlanlar gelince:\n\n—&nbsp;Burada bir insan eti kokuyor, demişler.\n\nDev karısı olanları anlatmış, yine kazanın başına geçmiş.\n\nKız çok merak etmiş. Dev karısına:\n\n—&nbsp;Böyle ne kaynatıyorsun, diye sormuş.\n\nDev karısı da:\n\n—&nbsp;Padişahın kızını oğluma istedim. Onlar da kızı vermediler. Ben de büyü yaptım. Bu kazan kaynadıkça kız deli kalacak, demiş.\n\nKız bir ara:\n\n—&nbsp;Anne sen çok yoruldun, biraz da ben kaynatayım, demiş.\n\nDev karısı:\n\n—&nbsp;Ben uyurken gözlerim açık kalır, haberin olsun, demiş.\n\nDev karısı uykuya geçince kız, kaynayan kazanı dev karısının başından aşağıya dökmüş. Sonra da beynini alıp padişahın yanına gitmiş.\n\nBu padişah da:\n\n—&nbsp;Kızımı iyi ettin, benim kızım olur musun, demiş.\n\nKızın aklına mum ile yaraladığı kocası gelmiş. İyileşmesi için devin beyninin lâzım geldiğini hatırlamış. Bu yüzden padişahın teklifini kabul etmemiş.\n\nKız beyni almış, yola düşmüş. Kocasının sarayına gelmiş. Önce arabı&nbsp;bulmuş, beyni ona vermiş. Padişahın oğlu iyileşmiş.\n\nAraba:\n\n—&nbsp;Keşke karımı öldürmeseydin, demiş.\n\nBunu duyan kız, hemen kocasının yanına gitmiş:\n\n—&nbsp;Ben sağım, ölmedim, demiş.\n\nYeniden evlenmişler. Yiyip içip muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* akşamaca : akşama kadar\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişah ve Üç Oğlu",
        "text": "PADİŞAH VE ÜÇ OĞLU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Çok eski zamanlarda uzak memleketlerin birinde bir padişah ve üç oğlu yaşarmış. Bu Padişah’ın sarayının avlusunda bir elma ağacı varmış. Bu ağaçta üçten fazla elma olmazmış. Bu elmaları da dev gelir yermiş.\n\nBirgün Padişah hastalanmış. O devirin Lokman Hekimi bile Padişah’ın derdine derman bulamamış. Yalnız ülkenin bir falcısı varmış: “Padişah’ın bahçedeki elmadan yerse, iyi olacağını” söylemiş.\n\nBunun üzerine önce Padişah’ın büyük oğlu elma ağcının altında nöbet tutmuş. Fakat gece yarısı uykusu gelmiş, ağacın altında uyumuş. O uyuyunca da dev gelmiş, elmayı alıp gitmiş. Sabah olmuş, Padişah’ın oğlu kalkmış ki, ağaçtaki elmanın biri yok…\n\nErtesi gün sıra ortanca oğlana gelmiş. Onun da gece yarısı abisi gibi uykusu gelmiş, uyumuş. Sabah kalkınca bakmış ki, elmanın biri daha gitmiş. Artık Padişah umudunu kesmiş.\n\nEn küçük oğlu;\n\n-Babacığım, bugün nöbet sırası bende, demiş.\n\nFakat Padişah bu oğlundan da umutsuzmuş. Gönlü kırılmasın diye isteğini kabul etmiş.\n\nKüçük oğlan babasından bir okka tuz istemiş. Tuzu almış, ağacın dibine gelmiş. Gece yarısı uykusu gelince elini kesmiş, kestiği yere de tuz basmış. Yaranın sızısından bir türlü uyuyamamış. O sırada dev elmayı almaya gelmiş. Oğlan kılıcını çekmiş, devi yaralamış. Dev de elmayı almadan gitmiş.\n\nSabah olunca oğlan elmayı almış, babasına getirmiş. Babası elmayı yemiş, yine eski sıhhatine kavuşmuş. Fakat ağabeyleri bunu çekememişler. Onu öldürmek için devi öldürmeyi söylemişler. Kan izlerini sürerek hep beraber bir kuyunun başına gelmişler. Sırası ile kuyuya inmişler. Büyük ve ortanca kardeş bir bahane uydurarak kuyudan çıkmışlar.\n\nKüçük oğlan;\n\n-Ben yandım desem de, üşüdüm desem de beni kuyuya sallayın, demiş.\n\nOğlan kuyuya inmiş. Büyük bir kapıdan içeri girmiş, karşısına üç tane kapı çıkmış. Birinci kapıyı açmış ki; altın tepsi içinde tazı tavşanı kovalıyor. İkinci kapıyı açtığında; fındık kabuğu içinde bir elbise… Üçüncü kapıyı açtığında da dev ile üç kız…\n\nKızlar oğlana;\n\n-İnsanoğlu, buraya nasıl geldin? Çabuk buradan git! Dev bugün yaralı geldi, seni yer, demişler.\n\nOğlan da;\n\n-Ben sizi kurtarmaya geldim, demiş.\n\nDemesiyle de elindeki kılıcı devin boynuna vurmuş, devin kafasını gövdesinden ayırmış.\n\nDev;\n\n-İnsanoğlu, bir daha vur, demiş.\n\nOğlan da;\n\n-Ben anamdan bir kere doğdum, daha vurmam, demiş.\n\nKızları alarak kuyunun dibine gelmiş. Kardeşlerine bağırmış, ipi çekmelerini söylemiş. İlk önce büyük kız yukarı çıkmış. Arkasından, ortanca kız dışarı çıkmış.\n\nSıra küçük kıza gelince kız, saçından iki tel koparıp oğlana vermiş;\n\n-Darda kalırsan bunları birbirine sürt! O zaman iki koyun çıkar; birisi ak, birisi kara… Bunlardan ak koyuna binersen ışık dünyaya çıkarsın. Kara koyuna binersen yedi kat yerin dibine gidersin, demiş.\n\nKüçük kız da dışarı çıkmış. Sıra oğlana gelmiş. Oğlan kuyunun yarısına gelince ağabeyleri ipi kesmişler. Tekrar kuyuyu düşmüş. Düşer düşmez de şaşırmış. Aklına, kızın verdiği iki tel saç gelmiş. Kızın verdiği saçları birbirine sürtünce iki tane koyun gelmiş. Oğlan yanlışlıkla kara koyuna binmiş. Kara koyun, onu yedi kat yerin dibine götürmüş. Burada hangi eve misafir olmak istemişse de kimse kabul etmemiş. En sonunda bir evin kapısını çalmış. Kapıya yaşlı bir kadın çıkmış. Ona bir kese altın vermiş, kendisini misafir etmesini söylemiş. Kadın, oğlanı içeri almış. Biraz dinlendikten sonra kadından su istemiş.\n\nİhtiyar kadın;\n\n-Buralarda su akmıyor oğlum. Ben ihtiyarım dolduramıyorum. Burada suyun başını bir dev tutmuştur. Ona her gün bir kurban veririz. O kurbanını yiyinceye kadar bizler suyumuzu doldururuz.. Bugün de sıra Padişah’ın kızında… Onu yiyecek. Kim kurtarırsa, Padişah onu mükâfatlandıracak, demiş.\n\nBunun üzerine oğlan evden çıkmış, suyun başına gelmiş. Padişah’ın kızı da suyun başındaymış. Biraz sonra dev gelmiş. Kendi kendine; “Bugün de nasibim çift çıkmış.” diye sevinmiş. Tam Padişah’ın kızını yiyeceği sırada oğlan kılıcını çekmiş, devi bir vuruşta yere sermiş. Padişah’ın kızı hemen yere eğilmiş, parmağını devin kanına batırmış, oğlanın alnına sürmüş. O anda, bütün sular da akmaya başlamış. Oğlan oradan ayrılmış, eve gelmiş.\n\nİhtiyar kadının olan bitenden haberi olmadı için;\n\n-Oğlum, bu gün yiğit bir çocuk devi öldürmüş. Padişah o çocuğu mükâfatlandıracak, sen de git! Belki talih kuşu sana konar, demiş.\n\nOğlan, kadını kırmak istememiş. Kalabalığın arasına dalmış, sarayın avlusuna girmiş. Padişah ile kızı, devi öldüren yiğidi arıyorlarmış. Sıra oğlanın tarafına gelmiş. Padişah’ın kızı oğlanı görünce tanımış.\n\nBabasına;\n\n-Baba, işte beni kurtaran yiğit, demiş, oğlanı göstermiş.\n\nPadişah oğlana;\n\n-Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nOğlan da;\n\n-Sağlığını Padişah’ım, demiş.\n\nPadişah yine de;\n\n-Bunu hazineye götürün, istediği kadar altın alsın, demiş.\n\nOğlan hazineden yalnız bir kese altın almış. Onu da götürmüş, ihtiyar kadına vermiş. Sonra da ihtiyar kadından müsaade istemiş, ordan ayrılmış.\n\nEpey bir zaman yol gittikten sonra bir ağacın gölgesinde uykuya dalmış. Tam uykunun tatlı zamanı acı acı öten kuşların sesine uyanmış. Bir de bakmış ki; bir yılan ağaca tırmanıyor. Hemen kılıcını çekmiş, yılanı başından ikiye ayırmış.\n\nOğlan tekrar uykuya dalmış. Tam o sırada kuşların anası olan Zümrüdüanka kuşu oğlana saldırmış. Yavru kuşlar feryat etmişler.\n\nAnnelerine;\n\n-Onu öldürme! Bizi o kurtardı, demişler.\n\nO zaman oğlan uyanmış. Başındaki kocaman kuşu görünce şaşırmış.\n\nKuş oğlana;\n\n-Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nOğlan da;\n\n-Beni ışık dünyaya çıkarmanı dilerim, demiş.\n\nO zaman kuş;\n\n-Bunu yaparım; ama ben çok ihtiyarım. Yine de kırk kilo et, kırk kilo şarap al, demiş.\n\nOğlan Padişah’ın yanına gitmiş, kuşun istediklerini ondan istemiş. Padişah hepsini yerine getirmiş. Oğlan tekrar kuşun yanına gelmiş.\n\nKuş;\n\n-Ben “Gak!” dedikçe et, “Guk!” dedikçe de şarap vereceksin, demiş.\n\nHazırlıklar tamam olmuş. Oğlan kuşun sırtına binmiş. Yol boyunca kuş ne dediyse yapmış. Bir zaman sonra, et bitmiş. Kuş et isteyince de oğlan bacağından bir parça et kesmiş, kuşa vermiş. Kuş, bunun insan eti olduğunu anlamış, bunu dilinin altında saklamış. Artık hiç bir şey istememiş. Işık dünyaya geldikleri zaman kuş oğlana;\n\n-İşte istediğin oldu, hadi yürü bakalım, demiş.\n\nOğlan yürürken topallamaya başlamış. O sırada kuş ağzındaki eti çıkarmış, oğlana vermiş. Oğlan da eti bacağını yapıştırmış, kuş da uçmuş gitmiş.\n\nOğlan orada bir çobana rastlamış. Ondan bir koyun almış, kestirmiş. Etini çobana vermiş, karnını da temizleyip başına geçirmiş, keloğlan olmuş. Artık sıra iş bulmaya gelmiş. Babasının sarayında çalışmaya başlamış.\n\nO gün Padişah ülkenin kuyumcularına; “Altın tepsi üzerinde tazı tavşanı kovalıyor yapılacak!” diye emretmiş. Keloğlan bütün kuyumcuları gezmiş. Her nereye gitti ise, eli boş dönmüş. En sonunda bir kuyumcu dükkânına uğramış.\n\nKuyumcuya;\n\n-Usta beni çırak al, ben yaparım, demiş.\n\nKuyumcu da; “Bunda bir iş vardır.” diye oğlanı işe almış.\n\nO gün bir de cirit varmış. Cirit de Padişah’ın büyük oğlu koşacakmış.\n\nOğlan ustasına;\n\n-Usta beni de ciride götür, demiş.\n\nUsta da;\n\n-Senin ne işin var, sen dükkânı temizle, demiş.\n\nBunlar gittikten sonra oğlan cebinden kızın verdiği iki tel saçı çıkarmış, birbirine sürtmüş. Birden bir Arap çıkmış.\n\nArap oğlana;\n\n-Dile benden dileğini, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Her şeyi al olan bir atla, altın tepsi üstünde tazı tavşanı kovalasın istiyorum demiş.\n\nOğlanın bu isteği yerine gelmiş. Oğlan başındaki karını çıkarmış, tanınmaz bir hale gelmiş. Arap’ın getirdiği al ata binmiş, cirit yerine varmış. Cirit başlamış. Oğlan birinci turu tamamladıktan sonra atıyla Padişah’ın büyük oğlunu öldürmüş, ortadan kaybolmuş. Tekrar dükkâna gelmiş, eski haline dönmüş. Az sonra ustası gelmiş.\n\nUstasına;\n\n-İşte usta, altın tepsi üstünde tazı tavşanı kovalıyor yaptım. Ciritten ne haber, demiş.\n\nUstası da;\n\n-Keloğlan hiç sorma! Bir çocuk atıyla Padişah’ın büyük oğlunu öldürdü, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Peki usta, bana müsaade, demiş.\n\nUstası;\n\n-Doğrusu böyle çalışkan bir çocuğu bırakmak istemem. Ama ister burada kal, istersen git, demiş.\n\nOğlan oradan ayrılmış. Padişah o gün de terzilere; Fındık kabuğu içinde elbise…” yapılmasını emretmiş.\n\nOğlan bunu duyunca terzinin birinin yanına gitmiş:\n\n-Usta beni çırak al, demiş.\n\nTerzi de;\n\n-Git be! Kel kafanla mı uğraşayım ben senin, demiş.\n\nOğlan başka bir terziye gitmiş yalvarmış.\n\nTerzi;\n\n-Bunda bir iş vardır, diye oğlanı işe almış.\n\nKeloğlana;\n\n-Ben ciride gidiyorum. Ben ciritteyken buraları temizle, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Usta beni de götür, demiş.\n\nUstası da;\n\n-Sen işini gör, cirit senin neyine? At, bir yerine vurur, demiş.\n\nTerzi çıkıp gitmiş. Oğlan yine iki tel saçı çıkarmış, sürtmüş.\n\nArap gelmiş;\n\n-Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan bu sefer de her şeyi beyaz olan bir at ile fındık kabuğunda bir elbise istemiş. Bunlar yerine geldikten sonra oğlan cirit oynanan yere gelmiş. Cirit başlayınca, birinci tur tamamlanacakken bu sefer de ortanca kardeşini öldürmüş.\n\nOğlan olduğu yerde durmuş.\n\nPadişah;\n\n-Yakalayın şunu, diye emretmiş.\n\nHemen oğlanı yakalayıp Padişah’ın huzuruna getirmişler. Padişah idam sehpasını hazırlatmış.\n\nOğlana;\n\n-Ölmeden evvel bir arzun var mı, diye sormuş.\n\nBunun üzerine oğlan, başından geçenleri bir bir anlatmış. Hem Padişah, hem de kurtardığı kızlar bunun kim olduğunu öğrenmiş. Padişah, sevincinden düşüp bayılmış. Onu ayıltmışlar. Padişah, küçük kızla oğlunu evlendirmiş.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapmış, muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişahın Yedi Oğlu",
        "text": "PADİŞAHIN YEDİ OĞLU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişahın yedi oğlu varmış. Padişah, zevk, sefa içinde olduğu için oğullarını unutmuş. Bu oğlanlar büyümüş, evlenme çağına gelmişler. Oğlanların en küçüğü yirmi beş yaşındaymış.\n\nBir gün oğulların yedisi de toplanmış.\n\nBüyük oğlan:\n\n— Kardeşlerim, bizler evlenip murat alamadık. Babamız bizi unuttu. Bari yaşı geçmeyenleri evlendirmesini babamızdan isteyelim, demiş.\n\nFakat doğrudan babalarına çıkmak ayıp olduğu için bu isteklerini nasıl anlatacaklarını düşünmeye başlamışlar.\n\nKardeşlerden biri demiş ki:\n\n— Kardeşlerim, hepimizi temsil etmek üzere birer karpuz alalım. Öyle ki en gencimizin karpuzu en sağlam olsun. Öbürlerininki de gittikçe bozulmuş, vakti geçmiş karpuz olsun. Bunları gönderelim, demiş.\n\nBir gün, babaları toplantıda iken yedi tane karpuz göndermişler. Babaları, çocuklarının bu hediyesine çok sevinmiş. Oradakilerle karpuzları yemeye başlamışlar. Birinci yenmiş, ikinci yenmiş, üçüncü yenmiş... Dördüncü, beşinci de çürükler artmış. Altıncı, yedincinin çürüğü daha fazlaymış. Padişah, buna çok sinirlenmiş. Çocuklarını cezalandırmak istemiş.\n\nPadişahın veziri söz almış:\n\n— Padişahım, sizin çocuklarınız büyüdü. Siz bunları evlendirmediniz. Onlar da gönderdikleri bu karpuzlarla vakitlerinin geçtiğini söylemek istiyorlar, demiş.\n\nPadişah hak vermiş.\n\n— Mademki sen bunu aklınla çözdün, oğullarımın arzularını bana bildirdin, ben de bunların evlenme işini sana veriyorum. Fakat oğullarıma alacağın kızlar, bir ananın, bir babanın yedi kızı olsun. Sana istediğin kadar para, at, köle... Kırk gün de mühlet veriyorum. Kırk gün zarfında oğullarım evlendi, evlendi... Şayet evlenmezse seni cellada veririm, demiş.\n\nVezirin canı sıkılmış:\n\n— Padişahım, beni bağışla, Bir ananın, bir babanın yedi kızını kırk günde nasıl bulurum, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Hayır, bu işi sen yapacaksın, demiş.\n\nErtesi gün vezir, tebdil-i kıyafet edip bir at, biraz da azık almış, yola çıkmış. Gitmiş, gitmiş... Günlerce memleket memleket dolaşmış. Bir türlü onun istediği bir anadan, bir babadan olma yedi kızı bulamamış.\n\nBir gün, yolu bir köye düşmüş. Köyün kahvesinde otururken oradakilerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İki köylü, kendi aralarında o civarın zenginlerinden Kürt Mehmet’in yedi kızından söz ediyormuş. Vezir, bunu duyunca yanlarına gitmiş, bu adamın yerini öğrenmiş. Yola çıkmış, sora sora Mehmet Bey’in evini bulmuş. Kızlarına, Allah’ın emri, peygamberin kavli ile dünür olmuş. Mehmet Bey de kızlarını padişahın oğullarına vermeye razı olmuş. Vezir sevinerek ülkesine dönmüş, haberi padişaha iletmiş.\n\nPadişah, yedi oğlunu yanına almış, düğün otağını Mehmet Bey’in bulunduğu yere kurdurmuş. Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Evliler gerdeğe girmişler.\n\nBirkaç gün sonra ülkelerine dönerken padişah bakmış ki Mehmet Bey ile karısı ağlıyor.\n\nPadişah, onlara:\n\n— N’oldu? Niye ağlıyorsunuz, diye sormuş.\n\nMehmet Bey:\n\n— Padişahım, kızlarım gidiyor. Biz burada yalnız kaldık. Bu kadar malımız, mülkümüz var. Kime kalacak? Hiç olmazsa bir oğlumuz olsaydı, demiş.\n\nBunun üzerine padişah, küçük oğlu Ali’yi onlara oğulluk vermiş. Mehmet Bey’le karısı, buna çok sevinmiş. Küçük kızıyla Ali’ye yeniden düğün yapmış. Olacak bu ya, düğünün kırkıncı günü Ali ölmüş. Düğün evi, yasa bürünmüş. “Ne yapalım, ne edelim?” derken cenazenin memleketine gönderilmesine karar vermişler.\n\nBir kervan kurmuşlar; Ali’nin tabutunu da bir deveye bağlamışlar, muhafızlarla yola çıkmışlar. Kervan gide gide bir boğaza gelmiş. Boğazda aniden bir fırtına başlamış. Ortalık toz duman olmuş, her bir şey bir yana dağılmış. Fırtına birkaç saat sürmüş, dinmiş. Kervandakiler bakmışlar ki tabutu götüren deve yok! Aramışlar taramışlar deve de yok tabut da! Her yeri karış karış aramışlar, ama tabutu bulamamışlar. Kervan geri dönüp Mehmet Bey’in yurduna gelmiş.\n\nAli’nin nişanlısı, hem Ali’nin ölümüne hem de tabutun kaybolmasına çok üzülmüş. Bakmış ki üzülmekle olmuyor, tabutu aramaya karar vermiş. Yanına altın almış, yiyecek almış; erkek kılığına da girmiş, yollara düşmüş.\n\nÜlke ülke dolaşmış. Ne tabuta ne de tabutu görene rastlamış. Artık iyice ümidini kesmiş. Ali’nin hayrına bir imaret yaptırmaya karar vermiş. En son vardığı memlekette bir imaret yaptırmış. Buraya gelen herkes yıkanmış, yedirilip içirilmiş, kimisine de elbiseler verilmiş, İsteyen istediği kadar kalmış. Bunlar, duyduklarını, başından geçenleri kıza anlatırlarmış. İmarethanenin ünü, memleketin her tarafına yayılmış.\n\nİmarethanenin medhini duyan iki fakir arkadaş da buraya gelmişler. Bunlardan biri kör, biri de topalmış. Topal olanın iki bacağı birden yokmuş. Kör, topalı sırtına almış, topal da yolu tarif etmiş. Böylece imarethanenin yolunu tutmuşlar. Epey yol gittikten sonra bir yerde mola vermişler. Yemişler, içmişler, yola devam etmişler. Topal sırtta giderken uykusu gelmiş, uyumuş. Rüyasında bakmış ki bir uçurumdan uçmalarına az bir şey kalmış. Birden uyanıp kendini geri atmış. Bir de ne görsün, sahiden uçurumun kenarında değil mi? Uyanmasa ikisi de uçurumdan aşağı gidecek. Körle kavga etmiş. Kör bir yana çekilmiş, topal bir yana çekilmiş. “Kör inadı” derler ya... Topal ne kadar yalvardıysa da körü götürmeye razı edememiş. Topal da ne yapsın? Sürüne sürüne, yuvarlana yuvarlana tek başına yola devam etmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Az ileride surlarla çevrili bir bahçe görmüş. Burayı Ali’nin imarethanesi sanmış. Kapıyı aramış, bulamamış. Sonunda bir su sızıntısını takip ederek bahçeye girmiş. Bakmış ki burası imarethane değil! Güllük gülistanlık bir yer... Kendi kendine; “Benim burada yerim yok!” deyip çıkacağı sırada bir kız görmüş. Hemen orada bir yere saklanmış. Kız, upuzun, hiç eğrisi olmayan dümdüz bir ağacın önüne gelmiş. Ağaca bir şeyler söyleyince aşağıya bir tabut inmiş. Kız, tabuttaki ölüyü sihirle diriltmiş.\n\nOna:\n\n— Çabuk söyle! Beni seviyor musun, sevmiyor musun, diye sormuş.\n\nTabuttaki erkek de:\n\n— Hayır, demiş.\n\nKız, büyüyle tabutu tekrar ağacın tepesine koymuş.\n\nTopal, kız gittikten sonra saklandığı yerden çıkmış, arkadaşı körün yanına gitmiş.\n\nKörün yanına varınca ona yalvarmış, yakarmış. Onu imarethaneye götürmeye razı etmiş. Gide gide imarethaneye varmışlar. Yıkanmışlar, yemiş, içmişler. Yatma zamanı gelince kız önce körün yanına gitmiş.\n\nKöre:\n\n— Kardeşim, sen şimdiye kadar neler gördün, neler duydun? Niçin kör oldun, diye sormuş.\n\nKör de şimdiye kadar gördüğünü, duyduğunu kıza anlatmış.\n\nKız, daha sonra topalın yanına gitmiş. ona da aynı şeyleri sormuş. Topal da buraya gelmeden önce gördüğü surları, bahçeyi, kızı, ağacın tepesindeki tabutu, burada olup biteni tek tek anlatmış.\n\nKız:\n\n— Gördüğün o bahçenin yerini bulabilir misin, diye sormuş.\n\nTopal da:\n\n— Bulurum herhâlde, demiş.\n\nKız, hazırlık yapmış, topalla beraber yola çıkmış. Surlarla çevrili bahçeye gelmişler. Kız, bahçeden içeri girmiş. Topal da kızın atını, altınını, erzakını almış, kaçmış. Bahçeye giren kız, doğruca topalın dediği ağaca tırmanmaya çabalamış. Az sonra öbür kız gelmiş. Meğer bu kız, bir peri kızıymış. Peri kızı gidince tekrar ağaca çıkmaya çabalamış. Elbisesi, üstü başı yırtılmış, ama sonunda ağacın başına çıkmış. Tabutu açmış, Ali ile konuşmuş, oynamış, gülmüş.\n\nPeri kızı gelince bu kız yine saklanmış, ama peri kızı bahçede başka birinin olduğunu anlamış. Bahçeyi sihirle başka yere taşımış. Kız burada kalmış. Bakmış ki topal da yok, at da yok; yürüye yürüye buradan ayrılmış.\n\nBiraz gittikten sonra bir adaya varmış. Oradan yabani yemiş toplamış, gölden su içmiş. Oraya bir sığınak yapmış, bu sığınağın içine girmiş. Üstü başı yırtık olduğu için açık yerlerini yaprakla örtmüş.\n\nBir gün bir çoban, koyunlarını sulamak için o göle indirmiş. Adada bu kızı görmüş, yanına gitmiş.\n\nKıza:\n\n— Sen buralarda ne arıyorsun diye sormuş.\n\nSonra da:\n\n— Eğer istersen seni evime götüreyim. Benim “dünya ahiret bacım” olursun, demiş.\n\nKız, çobanın teklifini kabul etmiş. Çoban bunu almış, evine getirmiş. Karısına da olan biteni anlatmış. Artık bunlar, iki iken üç olmuşlar.\n\nKız, çobanın karısına gergef öğretmiş. Beraberce gergef işleyip satıyorlarmış. Böyle yapa yapa zengin olmuşlar.\n\nBir gün bu ülkenin padişahı, ülkesini gezeceğini, gece saat sekizden sonra ışığı yanan görürse ceza alacağını söylemiş. Tebdil-i kıyafet edip ülkesini dolaşmaya çıkmış. Çobanın karısı ile bu kız gergef işlemekten saati unutmuşlar. Padişah, bunların evindeki ışığı görünce çobanın evine gelmiş. Pencereden bakmış ki bir güzel kız oturuyor. Hiçbir şey söylemeden sarayına dönmüş.\n\nErtesi gün, çobanı huzuruna çağırtmış:\n\n— Evindeki o kız, kimin neyi? Onu çok beğendim, kendime alacağım, demiş.\n\nÇoban buna razı olmamış.\n\nBu arada kız, bir oğlan çocuğu doğurmuş, adını da babasının adı olan Ali’yi koymuşlar. Ali biraz da büyümüş.\n\nPadişah, bu kızı iyilikle alamayacağını anlamış, vezirine danışmış.\n\nVezir:\n\n— Padişahım, biliyorsun ki ülkenizin yakınında bulunan, ordunuzun yenemediği bir dev var. Çobandan bu devin kılıcını iste! O zaman dev, çobanı öldürür, siz de kızı alırsınız, demiş.\n\nPadişah, vezirin dediklerini çobana söylemiş. Çoban ağlayarak eve gelmiş. Karısına, bacısına olan biteni anlatmış. Ali de bunları dinliyormuş. Hemen çobana:\n\n— O kılıcı ben getirebilirim, demiş.\n\nÇoban da annesi de:\n\n— Sen daha beş yaşında bir çocuksun. Devden kılıcı nasıl alırsın, gitme, demişler.\n\nAli diretmiş, gitmeye hazırlanmış. Hazırlıkları tamam olunca yola düşmüş. Yolda giderken bir ihtiyar görmüş. İhtiyar, atını otlatıyormuş. Ali, onun yanına varmış.\n\nİhtiyar, Ali’ye:\n\n— Böyle nereye gidiyorsun yavrum, diye sormuş.\n\nAli de:\n\n— Devin yanına gidiyorum, demiş.\n\nİhtiyar, bunu duyunca:\n\n— Oğul! Mademki gideceksin, benim atıma bin de git! Hem de devin gözleri açıksa dev uyuyordur, kapalıysa uyumuyordur. Kılıcı o uyuduğu zaman alırsın. Yalnız, benim atım delidir, gözünü yum, demiş.\n\nAli, ihtiyarın dediklerini kabul etmiş. Onun atına biner binmez gözlerini yummuş. At, bir kişnemiş ki Ali’yi anında devin inine götürmüş. Ali attan inmiş, gizlice devin yanına varmış. Bakmış ki devin gözleri açık. “Ha!” demiş içinden; “Demek ki uyuyor!” Usulca kılıcı almış, hemen devi orada öldürmüş. Tekrar ata binmiş, ihtiyarın yanına varmış. Atı ihtiyara teslim etmiş. Devin kafasını sürüye sürüye evin yoluna düşmüş.\n\nÇoban, Ali’nin getirdiği kılıcı almış, kendi getirmiş gibi padişaha götürmüş.\n\nPadişah bu sefer çobandan peri bahçesinden bir gül getirmesini istemiş. Çoban yine ağlamaya, sızlamaya başlamış. Eve gelmiş; padişahın isteğini karısına, bacılığına* söylemiş.\n\n— İsteğinin yeri bile belli değil. Ben o bahçeyi nasıl bulurum, o gülü nasıl getiririm, diye sızlanmış.\n\nAli:\n\n— Ben onu da getiririm, demiş.\n\nYine hazırlık yapmış, yola düşmüş. Yolda yine o ihtiyara rastlamış. Onun atına binmiş, doğruca peri bahçesine varmış. Orada istediği kadar gül toplamış.\n\nBu sırada peri kızıyla Ali konuşuyorlarmış. Peri kızı, yıllarca yalvardığı hâlde Ali’yi bir türlü razı edememiş. Şimdi de bahçedeki küçük Ali’yi görünce artık ona yalvarmaktan vazgeçmiş, Ali’ye de izin vermiş.\n\nAli, oğlunu almış; ata binmiş, ihtiyarın yanına varmışlar. Atı ihtiyara vermiş, evin yolunu tutmuşlar.\n\nBir müddet sonra çobanın evine gelmişler. Bu sırada padişah ölmüş. Ali, o ülkenin padişahı olmuş, çobanı da kendine vezir yapmış.\n\nKız ile evlenmiş, muradına ermiş...\n\n&nbsp;\n\n\n* bacılık: Kız kardeş yerine konulan, kız kardeş sayılan.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Peri Padişahının Oğlu",
        "text": "PERİ PADİŞAHININ OĞLU\n\nEvvel zamanlarda bir Padişah’ın bir kızı varmış. Bu kız on dört yaşına girmiş. Günlerden bir gün has bahçede, havuz başında oturmuş, gergef işlerken; parmağındaki yüzüğü çıkarmış, gergefin üstüne koymuş. Öteden bir güvercin gelmiş, yüzüğü kapmış gitmiş. Kız da bu güvercine bin can ile âşık olmuş.\n\nKız ertesi gün yine bahçede gergef işlerken, bu sefer de kolundan bileziğini çıkarmış. Gergefin üstüne koyar koymaz; güvercin gelmiş, almış, gitmiş. Kız artık güvercinin derdinden dolayı yemeden içmeden kesilmiş, güvercine âşık olmuş. Her gün gergefini alıp bahçeye çıkıyormuş. Her seferinde de; “Güvercin acep bir daha gelecek mi?” diye düşünceye dalarmış.\n\nYine bir gün gergefini almış, bahçeye çıkmış. İşlediği çevreyi gergeften sökmüş, yanına koymuş. “Güvercin gelecek mi, gelmeyecek mi?” diye düşünceye dalmış. Tam o sırada güvercin gelmiş, çevreyi kapmış, kaçmış. Kız da ağlayarak saraya gitmiş, sarhoş gibi düşmüş, yatmış. Dadısı gelmiş. Kızın yattığını görünce meraklanmış:\n\n-Aman sultanım, size ne oldu? Sizi çok kötü gördüm, demiş.\n\nKız da;\n\n-Aman dadı sorma? Ben de bilmem ne olduğumu. Birkaç gündür iyi değilim, çok hastayım, demiş.\n\nBunun üstüne dadısı;\n\n-Şimdi şah baban duyarsa çok merak eder, demiş.\n\nDadı kızın haline çok üzülmüş; “Ben bunu Padişah’a demezsem; sonra benim yakamı tutar. İyisi mi gidip söyleyim de kızına bir çare bulsun:” diye düşünmüş. Sonra da Padişah’a gitmiş, durumu anlatmış.\n\nPadişah çok şaşırmış. Hemen kızın yanına gelmiş. Hekimlere emirler vermiş. Fakat bir çare bulamamışlar. Herkes çok üzülmüş, bir çare düşünmeye başlamışlar.\n\nDerken vezirin aklına bir şey gelmiş. Hemen Padişah’ın huzuruna çıkmış;\n\n-Ey Padişah’ım, bu senin kızının hastalığına çare; hekimle hocayla bulunmaz. Sen bir hamam yaptır, herkes gelip orda parasız yıkansın. Hamama her gelen de başından geçenleri anlatsın, gitsin. Belki bu yolla kızının derdinin çaresi bulunur, demiş.\n\nPadişah hemen adamlarına; bir hamam yapmalarını emretmiş. Herkese de bildirmiş ki: “Bu hamama her kim gelirse; gözleri kör ise açılır, kel gelirse iyi olur. Hem de parasız yıkansınlar!”\n\nDuyan işiten hamama gelmeye başlamış. Hamam da hem yıkanıp, hem de başından geçenleri anlatıp gidiyorlarmış.\n\nKeloğlan da bu hamamın ününü işitmiş. Onun bir de kötürüm anası varmış.\n\nBir gün anasına;\n\n-Ana, Padişah bir hamam yaptırmış; her kim yıkanırsa iyi olurmuş. Haydi seni de götüreyim, demiş.\n\nAnası;\n\n-Hadi oradan! Ben oturduğum yerden kalkamıyorum, oraya nasıl gideyim, demiş.\n\nKeloğlan;\n\n-Ben seni sırtıma alıp götürürüm, demiş.\n\nKeloğlan anasının gönlünü etmiş. Onu sırtına almış, yola düşmüş. Giderken Keloğlan’ın aklına esmiş;\n\n-Ana sen burada biraz otur da, ben varıp bir su içeyim, demiş.\n\nAnasını oraya oturtmuş; öteye beriye gitmiş. içecek bir su bulamamış. Bira daha gitmiş. Bakmış ki, bir horoz sırtında kırbayla* çeşmeden su çekiyor. Keloğlan bunu görünce; “Acaba bu horoz kırbayla suyu nereye götürüyor?” diye horozun arkasına düşmüş. Bir de bakmış ki büyük bir kale… Kale duvarının dibinde küçük bir delik… Horoz o delikten içeriye girmiş. Her nasıl olduysa Keloğlan da o delikten içeriye girmiş. Bakmış ki, büyük bir saray… “İçinde de hiç kimse yok…” demeye kalmamış büyük bir odaya girmiş; “Bunların elbet bir adamı vardır. Hele şuraya bir saklanayım.” demiş. Odanın içindeki dolaba girmiş, saklanmış. Biraz durduktan sonra üç tane güvercin gelmiş. Güvercinler silkinmişler, üç tane güzel kız olmuşlar; “Geç kalmışız. Şimdi şahımız gelir. Haydi yemekleri hazırlayalım.” demişler. Bunlar iş yapmaya başlamışlar; kimi ortalık süpürmüş, kimi tabla ile yemek getirmiş. Bunlar gitmeye kalmadan Keloğlan’ın karnı acıkmış. Yemekleri görünce dayanamamış; “Aman kim görecek? Şu güzel yemeklerden biraz yiyeyim:” demiş. Dolaptan çıkmış, elini uzatıp yemek alayım derken; elinin üstüne bir kere vurulmuş. Birden Keloğlan’ın eli şişmiş. Bu sefer de öbür elini uzatmış. Ona da bir tokat vurulunca, yemek yemekten vazgeçmiş gene dolaba girmiş.\n\nBir de akşam olmuş… Bir güvercin gelmiş; silkinmiş bir delikanlı olup çıkmış. Keloğlan, seyretmekte olsun, oğlan tabladaki yemekleri bir güzel yemiş. Sonra da kalkmış. bir çekmece açmış. Çekmeceden bir yüzük, bir bilezik, bir de çevre çıkarmış; “Ah Nigârım! Bu yüzüğü taktığın eller, bu bileziği taktığın kollar sağ mı?” diye ağlamış. O çevreye de gözyaşlını silmiş, yine çekmeceye koymuş, kilitlemiş, yatmış. Keloğlan şaşırıp kalmış; “Aman sabah olsa da şurdan bir kurtulsam!..” diye düşürken uykuya dalmış.\n\nSabah olmuş… Oğlan yine güvercin olup gitmiş. Keloğlan etrafı dinlemiş, sarayda kimsenin olmadığını anlayınca girdiği delikten çıkmış. Doğruca anasının yanına varmış. Meğer anası da sabaha kadar ağlamış.\n\nNeyse uzatmayalım… Keloğlan yine anasını sırtlanmış, doğru hamama götürmüş. Bunlar hamamda bir güzelce yıkanmışlar. Anası kötürümlükten kurtulmuş, Keloğlan’ın da keli iyi olmuş.\n\nHamamdan çıkacakları sırada; “Gelin, başınızdan geçenleri anlatın da öyle gidin.” diyerek Keloğlan’ı kızın yanına götürmüşler. Keloğlan başından geçenleri anlatınca kız;\n\n-Aman siz gidin. Ben şu Keloğlan’ın söylediği şeyleri anlayacağım, demiş. Yanında kim varsa dışarı çıkarmış.\n\nKeloğlan’a;\n\n-Kardeşim, o gördüğün yeri bilir misin, diye sormuş.\n\nKeloğlan;\n\n-Tabi bilirim, dün gece ordaydım, demiş.\n\nKız;\n\n-Aman şu gördüğün hamamı sana veriyorum. Beni oraya götür, demiş.\n\nKeloğlan, kızı alıp oraya götürmüş. Kız dolabın içine saklanmış. Yine akşam olmuş… Keloğlan’ın gördüklerini kız da görmüş. Oğlan ağlayıp çevreyle gözlerini silerken, kız dolaptan çıkmış.\n\nOğlan kızı görünce;\n\n-Aman Nigâr’ım, sen buraya nasıl geldin, diye kıza sarılmış, kucaklamış.\n\nSabah olunca oğlan kıza;\n\n-Ey Sultan’ım! Anam beni doğurduğunun üçüncü günü, periler beri çalıp buraya getirmişler. Beni kendilerine padişah yaptılar. Şimdi onlar benim yanımdan hiç ayrılmazlar. Yalnız günde iki saat giderler. Ben de o zaman tek başıma kalırım. Sen bu sarayda gez, yürü! Ama akşam olunca kendini gizle! Sonra seni görürlerse ikimizi de öldürürler. Ben, yarın iki saat boş kalınca gelir seni anamın yanına götürürüm, demiş.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Birgün oğlan bakmış ki, kız gebe...\n\n-Sultanım! Senin doğurma vaktin gelince sen bağırıp haykıracaksın. O zaman bunlar seni duyarlar. İyisi mi haydi seni anamın yanına götüreyim, demiş.\n\nKızı almış, anasının yanına götürmüş;\n\n-İşte şu karşıdaki konak benim anamındır. Fakat anam bir parça merhametsizdir. Lâkin dadım herkese acır. Sen ona git: “Bahtiyar Bey’in başı için; sokakta kaldım, beni içeri alın” de, demiş.\n\nKız gitmiş, kapıyı çalmış. Oğlanın dadısı kızı görünce oğlanın anasına söylemiş. Oğlanın anası da dadıya; kızı eve almamasını söylemiş. Fakat dadı kıza çok acımış, hanımından habersiz onu içeri almış, bir odaya gizlemiş. Kız orada bir zaman oturmuş, durmuş. Vakti gelince de doğurmuş.\n\nBir sabah oğlan pencerenin önüne gelmiş, kıza;\n\n-Nigâr’ım!.. diye seslenmiş.\n\nKız da;\n\n-Emret Bahtiyar’ım, diye cevap vermiş.\n\nBunun üstüne oğlan;\n\n-Ne yapıyor benim bebeğim?.. Ah!.. Anam bilse seni benim yatak odama koyardı, demiş, uçmuş, gitmiş.\n\nDadı bütün bu olanı biteni duymuş. Hepsini hanımına anlatmış. Kadın önce inanmamış.\n\nDadı;\n\n-Hanımım, eğer inanmıyorsan yarın sen de gel, dinle, demiş.\n\nHanım sabah olur olmaz kızın yattığı odanın kapısının önüne gizlenmiş. Oğlan yine gelmiş, aynı şeyleri tekrarlamış. Bunun üstüne hanım kızı almış, oğlanın yattığı odaya götürmüş.\n\nKız yatadursun… Ertesi gün oğlan yine gelmiş, kızı yerinde bulamamış. Kendi odasının penceresinin altına gelmiş:\n\n-Nigâr’ım!... diye çağırmış.\n\nKız da;\n\n-Haydi oradan, gelip çocuğunu sevmiyorsun, demiş.\n\nOğlan;\n\n-Aç pencereyi, demiş.\n\nKız, pencereyi açmış, oğlan içeri girmiş. Oğlan çocuğunu sevip okşamış, sohbet etmiş. Derken vaktin geçtiğini unutmuş. Meğer kız onu mahsustan oyalıyormuş. O sırada da bahçedeki selvi ağacını yukarıdan aşağıya zehirli iğnelerle donattırıyormuş.\n\nOğlanın gelmediğini gören periler hep beraber gelip ağaca konmuşlar. Ağaçtaki zehirli iğneler değdikçe de ölüp ağacın dibine düşmüşler.\n\nOğlanın aklı başına gelmiş. Gitmek için telaşlanırken kız oğlana selvinin dibini göstermiş. Oğlan bakmış ki, selvinin dibi peri dolu… Ne kadar peri varsa hepsi ölmüş. Sevinçten kızın boynuna sarılmış.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Ölünceye kadar vakitlerini neşe içinde geçirmişler…\n\n&nbsp;\n\n\n* kırba : ağzı dar altı geniş deriden yapılmış su kabı\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Leylek İle Tilki",
        "text": "LEYLEK İLE TİLKİ\n\nEvvel zaman içinde leylek ile tilki varmış. Leylek, o bölgeye yeni taşınmış. Bölgedeki hiç kimseyi tanımıyormuş. Tilki de çok kurnaz olduğu için hiç kimse onunla arkadaşlık etmiyormuş.\n\nHiç arkadaşı olmayan tilki, leyleğin taşınmasına çok sevinmiş. Tilki ile leylek arkadaş olmuşlar. Kurnaz tilki, leyleği yemeğe çağırmış. Leyleğin, yemeği yiyememesi için de düz bir tabakta yemekleri getirmiş. Tilki, karnını doyurup kalkmış ama leylek bir türlü yiyememiş. Tilkinin bu davranışına kızan leylek, ona bir ders vermek istemiş.&nbsp;\n\nDüşünmüş, taşınmış tilkiyi yemeğe çağırmaya karar vermiş. Leylek, tilkinin yiyememesi için yemeği ince uzun bir kabın içinde sunmuş. Leylek, ince uzun gagasıyla güzelce yemeğini yemiş. Tilki, ne yaparsa yapsın, ince kabın içindeki yemeği bir türlü yiyememiş. Dayanamamış ve leyleğe:\n\n-Niçin böyle bir şey yaptın?&nbsp;diye sormuş.\n\nLeylek:\n\n-Amacım sana bir ders vermek. Sana misafir olarak geldiğimde sen beni hiç düşünmemiştin. Bunu sana göstermek için böyle yaptım,&nbsp;demiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Seksenlikle Doksanlık",
        "text": "SEKSENLİKLE DOKSANLIK\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Anam eşikte iken, babam beşikte iken; anam ağlar, anamı sallardım, babam ağlar, babamı sallardım... \n\nHey gidi günler hey! Ne günlerdi o günler! Pire bineğim, balık yedeğim idi. Kambur felek topuzum, sivrisinek kopuzumdu. Bir martinim vardı; ayranla doldurur, şerbetle yağlar, asardım. Bir “Dumm!” dedi mi yedi aylık yerden duyulur, cümle kargalar ayağa kalkardı; “Ağa geliyor!” diye...\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, keçiler berber iken dünyanın bir köşesinde Seksenlik’le Doksanlık adlarında iki bacı yaşarmış. Bu iki bacı da her ne hikmetse evlenmemiş, bekâr kalmışlar.\n\nGünün birinde, çorap örmek için ip boyamışlar. Boyalı suları da bahçeye dökmüşler. Padişahın oğlu, o gün oradan geçiyormuş. Bahçedeki boyalı suyu görmüş. Kendi kendine; “Allah Allah! Bu su, ne suyu acaba?” diye düşünmüş.\n\nAkıllı geçinen Seksenlik, bu sözü duyar duymaz:\n\n— Ne suyu olacak? Kızımın saçının suyu idi. Buraya ben döktüm, demiş.\n\nPadişahın oğlu çok şaşırmış. İçinden; “Kızın saçının suyu böyleyse kim bilir kendi nasıldır?” diye düşünmüş.\n\nSeksenlik’e:\n\n— Kızını bana gösterir misin, demiş.\n\nO da:\n\n— Şimdi olmaz, kırk gün sonra gel, diye kandırmış.\n\nSeksenlik, kırk gün boyunca Doksanlık’ın parmağının birini, her gün eme eme anahtar deliğinden girecek kadar inceltmiş. Kırk gün sonra şehzadenin annesi, kızı görmek için gelmiş. Seksenlik, kardeşinin yalnızca incelen parmağını kapı deliğinden göstermiş. Parmağı gören şehzadenin annesi; “Parmağı böyle güzelse kim bilir kendisi ne kadar güzeldir?” diye kendi kendine söylenmiş. Kıza, Allah’ın emri ile dünür olmuş. Seksenlik de kızı, damattan başkasının görmemesi şartıyla vermeye razı olmuş. Şehzadenin annesi, bir kese altın vermiş, oradan ayrılmış.\n\nKırk gün, kırk gece düğün dernek yapılmış. Nihayet gerdek gecesi gelip çatmış. Damat, gelinin yanına girmiş, namaza durmuş. İki rekât namaz kılmış. Namazdan sonra gelinin yüzünü açmış. Bir de ne görsün? Hayâl ettiği güzelin yerinde yeller esiyor. Karşısında bir kocakarı... Öyle hırslanmış ki gelini tuttuğu gibi pencereden dışarı fırlatmış. Gelin doğruca kaz damına düşmüş.\n\nO anda periler padişahının hanımı pencereden bakıyormuş. Yediği balığın kılçığı boğazına takılmış, bir türlü çıkmıyormuş. Gelinin düştüğünü görünce öyle bir gülmüş ki boğazındaki kılçık dışarı çıkmış. Periler padişahının hanımı, bu olaya çok sevinmiş, doğruca gelinin yanına gitmiş:\n\n— Aman nine! Beni sen iyi ettin. Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nDoksanlık gelin de:\n\n— Beni on beşinde bir kız yaparsan büyük iyilik yapmış olursun, demiş.\n\nO da sihirli değneği ile Doksanlık’ı anında güzel bir kıza çevirmiş.\n\nAz zaman, çok zaman sonra oradan geçen bir çoban, bu kızı görmüş. Hemen padişaha haber vermiş. Kızı, padişahın huzuruna çıkarmışlar.\n\nPadişah:\n\n— Sen kimsin, demiş.\n\nKız da:\n\n— Padişahın oğlu, beni pencereden aşağıya attı, demiş.\n\nBunu duyan padişah küplere binmiş. Oğluna dönmüş:\n\n— Böylesine güzel bir kızı beğenmezsen ben sana daha nasıl bir kız bulayım? Al, götür bunu, demiş.\n\nŞehzade şaşırmasına şaşırmış, ama sesini de çıkarmamış. Kızı almış, oradan uzaklaşmış.\n\nBunlar güle oynayadursun biz haberi Seksenlik’ten verelim...\n\nSeksenlik, günler sonra saraya bacısını görmeye gelmiş. Kapıcılar bırakmamışlar.\n\n— O kimseye gözükmüyor ki sana gözüksün, demişler.\n\nSeksenlik de:\n\n— Ben bacısıyım. Siz haber verin, o kabul eder, demiş.\n\nSonunda buluşmuşlar. Seksenlik, bacasını bu vaziyette görünce şaşırmış. Doksanlık’ın nasıl güzelleştiğini merak etmiş.\n\nBacısına:\n\n— Keşke ben de senin gibi güzelleşsem. N’olur, beni de senin gibi güzelleştir, demiş.\n\nO da:\n\n— Al şu bir kese altını, kalaycıya git. Kalaycı seni körüklesin; o zaman buruşuklukların açılır, benim gibi güzel olursun, diye kandırmış.\n\nSeksenlik, bunu duyar duymaz doğruca kalaycıya gitmiş:\n\n— Aman kalaycı kardeş! Al şu bir kese altını da beni körükle, demiş.\n\nKalaycı:\n\n— Olmaz bacı! Ya ölürsen, diye kabul etmemiş.\n\nSeksenlik, ısrar etmiş. Kalaycı ne yapsın? İçinden; “Çok ısrar ediyor; üstelik ucunda bir kese de altın var.” diye düşünmüş. Çaresiz, Seksenlik’i körüklemeye başlamış.\n\nSeksenlik şiştikçe şişmiş... Şiştikçe şişmiş... Güzelleşmek şöyle dursun, çatlayıp ölmüş. Bacısına kötülük yapayım derken kendisi belasını bulmuş.\n\nDoksanlık da şehzadeyle uzun yıllar gönlü rahat yaşamış. Darısı bahtı açılmayan kızların başına...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Sığırcının Oğlu",
        "text": "SIĞIRCININ OĞLU\n\nBir varmış, bir yokmuş… Köyün birinde sığırcılık yapan bir adam yaşarmış. Bu adam çok fakirmiş. İşi gücü köyün sığırlarını yaymakmış.\n\nGel zaman git zaman, bu adam hastalanmış. Öleceğini anlamış.\n\nKarısına:\n\n‒ Şu dediklerimi unutma! Bizim bir oğlumuz var. Eğer ben ölürsem, aman ha aman köyün sığırlarını alıp yaymasın. Alıp yayarsa da filanca dağa hiç götürmesin, diye tembih etmiş.\n\nBir zaman sonra da adam ölmüş…\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Oğlan büyümüş ama hiç bir iş görmüyormuş. Anası dilenip döşürüp* getiriyormuş, tembel oğlu da yiyormuş.\n\nBirgün köyün yaşlı adamları bir evin odasında konuşuyorlarmış. Bu oğlan da o evin bacasında oynuyormuş. Adamların seslerini duyunca dinlemeye başlamış.\n\nİçerdekiler:\n\n‒&nbsp;Bu çocuk bir iş görmüyor. Hiç olmazsa babası gibi köyün sığırlarını yaysa ne olur? Fukara anası dilenip döşürüp getiriyor, o da yiyor, demişler.\n\nOğlan bunları duymuş. Doğru eve gelmiş.\n\nAnasına:\n\n‒&nbsp;Ana, benim babam ne iş yapardı, diye sormuş.\n\nAnası önce söylemek istememiş. Oğlan çok ısrar edince:\n\n‒ Köyün sığırlarını yayardı, demiş.\n\nOğlan:\n\n‒&nbsp;Ben de köyün sığırını yayacağım. Sabah olunca git de sığırları bana al, demiş.\n\nAnası da:\n\n‒ Alıp yaymaya yayarız; ama baban: “Filanca dağa götürmesin!” dedi, demiş. Oğlanın babasının: “Gitmesin!” diye tembih ettiği dağda çok fazla ot bitermiş.\n\nOğlan: “Peki!” demiş sığırları almış, yaymaya başlamış.\n\n…………………………\n\nGünler geçmiş, aylar geçmiş, yaz gelmiş. Temmuz ayı olmuş… Bu vakitler hayvanları büvelek tutarmış.\n\nBirgün oğlan, anasıyla, sığırları o dağa götürmüş. Öğlene doğru hayvanların birini büvelek tutmuş. Hayvan kaçmaya başlamış. Oğlan bakmış ki, olacak gibi değil, kendi de hayvanın peşine düşmüş.\n\nO sırada anasına da:\n\n‒ Ana, ben geldim, geldim... Gelemezsem sen sığırı götür. Sabah herkesin hayvanını teslim et! Biz bu hayvanı bulamazsak sahibi bizden ister. Sahibine ne deriz, demiş.\n\nHayvanın arkasından koşmaya başlamış. Hayvan gitmiş oğlan gitmiş… Hayvan gitmiş oğlan gitmiş… Bir türlü hayvanı tutamamış, kaybetmiş.\n\nOralarda bir pınara rastlamış. Pınardan biraz su içmiş. Çok yorgun olduğu için pınarın başında uyumuş, kalmış. Uyandığı zaman bakmış ki, pınarın başında birçok hayvan izi var. En çok da; ceylan, fil, bir de dev izi varmış. Oğlan ceylan izini takip etmeye başlamış. Gide gide bir mağara kapısına varmış. Mağaranın kapısı kilitliymiş, önünde de tüyler yığılıymış. Oğlan, tüyleri karıştırmış. Karnı çok açmış. Bulduğu ekmek parçalarını yemeye başlamış. Oğlan karnını doyururken, mağaranın kapı deliğinden bir kız onu seyredermiş. O sırada oğlana âşık olmuş. Kapıyı açmış oğlanı içeriye almış.\n\nKız, oğlana:\n\n‒ Benim yedi erkek kardeşim var. Onlar seni görürlerse öldürürler. Sen saklan seni kimse görmesin, demiş.\n\nKız oğlana iki tane tüy vermiş:\n\n‒&nbsp;Bu tüyler benim anamdan babamdan kalan tılsımdır. Kimseye gösterme! Bunları elinde tut! Şu tüylerin içinde saklan seni kimse görmez, diye tembih etmiş.\n\nAkşam olmuş, kardeşleri gelmiş:\n\n‒ Burada bir insan kokusu var, diye sormuşlar.\n\nKız da:\n\n‒ Siz giderken nasıl kitlediyseniz öyle de açtınız. Hiç kimse gelmedi, demiş.\n\nO gün öylece geçmiş.\n\nErtesi gün kardeşleri gidince kız, oğlanı çıkarmış. O günü beraber geçirmişler.\n\nAkşama yakın kız:\n\n‒ Bu böyle olmaz. Sen akşam kardeşlerim geldiği zaman kapıya bir iskemle koy otur. Onların üçü önden gelir. Sofra hazırlarız. Dördü de sonra gelir. Üçü geldiği zaman hiç kımıldama! Ama dördü geldiği zaman en büyükleri önünden geçerken biraz kalk, geri otur. Bir de selâm ver! Hiç korkma sana verdiğim tüyler seni korur, demiş.\n\nAkşam olmuş. Kardeşler kızın dediği gibi gelmişler. Oğlan sadece büyük kardeş geçerken selâm vermiş. O da selâmı almış içeri girmiş.\n\nKardeşleri bacılarına:\n\n‒ Buraya yılan göbeğinden, kuş tüyünden kimse gelmedi. Bu kim ki böyle korkusuz gelip oturmuş, diye sormuşlar.\n\nKız da:\n\n-‒ Bilmiyorum, demiş.\n\nBunun üzerine oğlanı içeriye almışlar, karnını doyurmuşlar. Ona bir de oda verip yatırmışlar.\n\n………………………\n\nSabah olmuş. Oğlanlar ava gideceklermiş.\n\nOğlana:\n\n‒ Bu ormanda bir dev yaşar. Biz bu dev ile yıllardır savaşırız, bir türlü öldüremiyoruz. Bu dev bizim kız kardeşimize âşık. Biz ne yapalım, demişler.\n\nOğlan onlarla birlikte ava gitmek istemiş.\n\n‒ Bugün de o devle ben cenk edeyim, demiş.\n\nOnlarla beraber ava gitmiş. Kızın verdiği tılsımlı tüyler sayesinde devi öldürmüş. Devin kulağını kesmiş, cebine koymuş, oğlanlara göstermiş.\n\nErtesi gün kızın kardeşleri ceylan avına çıkmak için hazırlık yapmışlar. Oğlan da onlarla beraber yine ava çıkmak istemiş. Oğlanın teklifini kabul etmişler. Oğlan pınar başında su içen ceylanı avlamış, eve getirmiş.\n\nDaha sonraki gün da fil avına gideceklerini söylemişler. Oğlan bu sefer de fil avına gitmiş. Filin geçeceği yere bir hendek açmış. Fil su içmeye gelirken hendeğe düşmüş. Fili orada öldürmüş, almış eve getirmiş.\n\nBunun üstüne kızın kardeşleri; “Biz buna bir iyilik etmezsek, bu bize bir kötülük yapar. Gelin en iyisi biz kız kardeşimizi buna verelim.” diye konuşmuşlar.\n\nOğlan bu teklifi önce kabul etmemiş:\n\n‒ Ben bacınızı alırsam memleketime götürürüm, demiş.\n\nKardeşleri de kabul etmişler.\n\nOğlan, kızı almış yola çıkmış. Bir pınarın başına varmışlar. Kız oğlana memleketinin adını sormuş.\n\nOğlan kıza:\n\n‒ Çabuk gözleri kapat, demiş.\n\nKız gözlerini kapatır kapatmaz kendini memleketinde bulmuş.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Bu sefer de ülkenin Padişah’ı kızı görmüş, kıza âşık olmuş. Oğlanı huzuruna getirtmiş, kızı istemiş. Oğlan da başından geçenleri bir bir Padişah’a anlatmış:\n\n‒ Ben bu kızı bana getirdim. Sen de git sana getir, demiş.\n\nBunun üzerine Padişah oğlandan üç şey istemiş:\n\n‒ Eğer istediğim şeyleri yapamazsan, kızı senden alırım, demiş.\n\nOğlan:\n\n‒ Tamam, demiş.\n\nPadişah birinci olarak:\n\n‒ Falan dağda bir göl var. Bu gölün suları devamlı kaynar. Eğer bu gölde ölmeden üç gün durabilirsen birinci imtihanın tamam olur, demiş.\n\nOğlan yola çıkmadan eve gelmiş. Anasıyla karısıyla helâlleşmiş.\n\nGideceği zaman karısı:\n\n‒ Aman o tüyleri elinden düşürme! Onlar seni korurlar. Korkma, göle gir, yanmazsın, demiş.\n\nOğlan çıkıp gitmiş. Üç gün sonra sapasağlam çıkmış, gelmiş.\n\nPadişah ikinci olarak:\n\n‒ Filanca dağda azgın bir katır sürüsü var. Eğer en azgınının üstüne binip buraya getirirsen ikinci imtihanın da tamamdır, demiş.\n\nBunun üstüne oğlan eve gelmiş. Anasıyla karısıyla vedalaşmış.\n\nAyrılacağı zaman karısı:\n\n‒ Tüyleri elinde tut! Katırlar gelip su içeceği zaman en öndekinin kulaklarını tut, üstüne atla! Ama korkma! Bir şey yapmaz. En öndeki en azgınıdır, demiş.\n\nOğlan yine yola düşmüş. Kızın dediği pınarın başına varmış. Bakmış ki, büyük bir katır sürüsü geliyor, saklanmış. Sürü yanaşır yanaşmaz en öndekinin kulaklarını tutmuş, üstüne binmiş. Gözünü kapatıp açana kadar memleketine gelmiş. Katırı götürüp padişaha göstermiş. Sonra da alıp eve getirmiş. Katır, eve gelir gelmez, çok güzel bir kız oluvermiş.\n\nPadişah üçüncü olarak oğlana:\n\n‒ Filanca dağdaki mağarada bir Peri Kızı var. Eğer onu buraya getirebilirsen kız senin olur. Yoksa kızı elinden alırım, demiş.\n\nOğlan tekrar eve gelmiş, vedalaşmış. Gide gide o mağarayı bulmuş. Bakmış ki, mağarada bir Peri Kızı ile annesi varmış. Peri kızını annesi vermemiş. Oğlan da kaçırıp dışarı çıkarmış, hırkasını da sırtından çıkarmış kendi almış. Böylece Peri Kızı annesinin yanına dönememiş. Mecburen oğlanla onun memleketine gelmiş.\n\nOğlan, kızı doğruca Padişah’ın yanına götürmüş. Padişah’a kızı göstermiş.\n\nPadişah kızı görünce oğlana:\n\n‒ Peki, sen kazandın. Al götür! Kız artık senindir, demiş.\n\nOğlan eve gelmiş. Peri Kızı, oğlana çok yalvarmış. Annesinin yanına dönmek istemiş. Peri Kızı’nın yalvarmasına dayanamayan oğlan kızın hırkasını vermiş. Kız, hırkayı giyer giymez ortadan kaybolmuş. Artık evde iki güzel kız olmuş.\n\nOğlan, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Kızların ikisiyle de evlenmiş. Kızlar da tılsımlarıyla bir gece de güzel bir ev yapmışlar. İçini de bir güzel döşemişler. Mutlu ve uzun bir hayat sürmüşler.\n\n&nbsp;\n\n\n* döşürmek : Toplamak, dilencilik yapmak\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Süpürgeci Emmi",
        "text": "SÜPÜRGECİ EMMİ\n\nBir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış. Bir padişahın iki kızı varmış. Bu padişah, kızlarını gelin etmiş. Biri fakir yere düşmüş, biri zengin yere düşmüş. Bu kızlardan fakir yere düşenin doğumu gelmiş. Doğum yapacakmış, ama evde yakacak yokmuş. Buz gibi bir ev... Kış ortası... Gelin kıvranıp duruyor, yakacak yok.\n\nKocasına demiş ki:\n\n—Git de hamamcıdan anahtarı al da gel! Ben gideyim hamamda rahatça, güzelce doğumumu yapayım, sıcakça da eve geleyim.\n\nOndan sonra kocası gidip durumu hamamcıya anlatıyor. Hamamcı da:\n\n— Al kardeş, aha anahtar. Götür, doğumunu yapsın, demiş.\n\nAnahtarı almış, gelmiş. Karıyı sırtlanmış, hamama götürmüş ki hamamda doğum yapa... Orda sancı çekerken dört tane karı peydah olmuş:\n\nÇarşafçılar çarşaf dokur,\n\nPeşkirciler peşkir* dokur.\n\nÇarşafçılar çarşaf dokur,\n\nPeşkirciler peşkir dokur.\n\ndiye karının karşısında oynuyorlar. Karı da onlardan utanıyor. Utancından girecek delik arıyor. Ondan sonra karının doğumu oluyor. Giderken biri diyor ki:\n\n— Gel, o kadar utandı, çekindi bizden. Niye karıyı öyle bıraktık? Gel, gidip çocuğu çimdirip* kundak edelim!\n\nBiri diyor ki:\n\n— Niye öyle bırakalım? Karı bizden o kadar utandı, sıkıldı. Adını da biz koyalım.\n\nGeri dönüp tekrar içeri giriyorlar.\n\nBiri diyor ki:\n\n— Güldükçe güller açılsın!\n\nBiri diyor ki:\n\n— Çimdiği sular altın olsun!\n\nBiri diyor ki:\n\n— Yürüdükçe çayır çimen bitsin.\n\nAdını bunlar koyuyorlar:\n\nGüldükçe güller açılsın,\n\nÇimdiği sular altın olsun,\n\nYürüdükçe çayır çimen bitsin.\n\nÇocuğu çimdirip kundaklıyorlar, karıya veriyorlar. Kocası geliyor, alıyor, gidiyorlar.\n\nBu çocuğu çimdirdikçe altın oluyor. Çocuk gülmeye başlıyor, güller açılıyor. Yürüdükçe çayır çimen bitiyor. Ağladıkça gözünden inci, mercan döküyor. Bunlar zengin oluyor. Bir ev yapıyorlar. Bu kızın ünü gittikçe yayılıyor.\n\nDerken bir zaman sonra zengin kızın da sancısı geliyor.\n\n— İlle ben de bacım gibi gideceğim, hamamda doğuracağım, diyor.\n\nKocası:\n\n— Karı, onların yakacağı yoktu, bir şeyleri yoktu. Bunlar onun için gitti. Sen niye gidiyorsun? Yakacağın var, evin var. Bol bol, sıcak… Sen niye gideceksin, diyor.\n\n— Yoook! Ben de gideceğim!\n\nKocası, hamamcıya gidip diyor ki:\n\n— Kardaş, böyleyken böyle... Benim karı da tutturdu ki “Ben de hamamda doğuracağım”.\n\n— Al kardaş anahtarı, diyor.\n\nAnahtarı veriyor, o da doğurmaya oraya gidiyor. Gene orda dört tane karı peydahlanıyor.\n\nÇarşafçılar çarşaf dokur,\n\nPeşkirciler peşkir dokur.\n\nÇarşafçılar çarşaf dokur,\n\nPeşkirciler peşkir dokur.\n\ndiye onlar da onun karşısında halay çekiyorlar. Amma bu karı onlara bir küfür ediyor, bir küfür ediyor, bir küfür ediyor ki deme gitsin.\n\n— Gidin, neye geldiniz buraya? Ben buraya doğuma geldim. Siz benim yanıma niye geldiniz? Siz varsınız diye doğuramıyorum, diyor.\n\nOnların ağzı, burnu küfürden gidiyor. Neyse doğum bitiyor. Karılardan biri:\n\n— Gel, adını koyalım, diyor.\n\nÖteki:\n\n— O kadar küfür yedik ki ne adı koyacağız, diyor.\n\nÖbürü diyor ki:\n\n— Gel, koyalım!\n\nHepsi birden:\n\nAlnından bir et peydahlansın,\n\nBudadıkça yesin,\n\nBudadıkça yesin,\n\nBundan başka da adı yok.\n\ndiyorlar.\n\nBunlar, daha hiç bir şeye bakmadan oradan gidiyorlar. Kocası geliyor, diyor ki:\n\n— Doğurdun mu?\n\n— Doğurdum, diyor.\n\n— Ne ettin, diyor.\n\n— Böyle böyle... Dört tane karı geldi. Bırakmadılar ki doğurayım. Giderken de bana böyle böyle dediler, diyor.\n\nÇocuk eve gidene kadar alnındaki et büyüyor.\n\nGel zaman, git zaman, bu iki bacının kızları da büyüyor. Ama öbür kız ünlendikçe ünleniyor. Padişahın oğlu, anasını dünür gönderiyor. Kızı veriyorlar. Kız, gelin gideceği zaman alnında et çıkan kız:\n\n— Aman, ben teyzemin kızını memleket memleket boş göndermem. Yanı sıra ben de gideceğim, diyor.\n\nHemen bir avuç un, iki avuç da tuz koyuyor, ekmek yapıyor. Köyden kıyıya çıkınca gelin kıza bir tane gılik* veriyor. Ondan sonra az daha gidince bir gılik daha veriyor. Gıliğin tuzundan gelin olan kızın ciğerleri parçalanıyor. Teyzesinin kızı hem de tembih ediyor:\n\n— Aman ha, teyzem kızı! Buralarda su isteyip misteme. Bir gözünü çıkarıp bir tas su veriyorlar. Bir gözünü çıkarıp bir tas su veriyorlar, diyor.\n\nGelin kız, duruyor, duruyor, ama duramıyor.\n\n— Aman, teyzem kızı! Tek gözümü alsınlar, bir tas su versinler. Ölüyorum ben, diyor.\n\nSağ gözünü oyuyor, sağ cebine koyuyor. Bir tas da su veriyor. Kız yine susuyor:\n\n— Ölüyorum. Bir tas su daha versinler, şu gözümü de alsınlar, diyor.\n\nBu kız, bir tas su daha veriyor, öbür gözü de çıkarıp sol cebine koyuyor.\n\nBiraz sonra ırmağın kıyısına geliyorlar. Gelin giden kızın elbisesini çıkarıp kendi giyiyor. Kendi elbisesini de o kör olan kıza giydiriyor. Kör kızı arkasından iteliyor. “Coooom!” diye ırmağa bırakıyor.\n\nBunlar giderken, giderken eve yetişiyorlar. Gelin iniyor, damat geliyor.\n\nDamat, kızın ününü biliyor tabii… Gelini güldürüyor, bir şey yok! Yürütüyor, bir şey yok! Çayır çimen, yok!\n\nOğlan, kıza soruyor:\n\n— Hani ağlayınca inci, mercan dökülüyordu?\n\n— Beyim, onun da bir vakti var, bir saati var, diyor.\n\nO orada kalsın, biz gelelim bu kıza... Irmağa atılan bu kızı sel alıp götürüyor. Bir kenara itiyor. Kız, çöpleri tuta tuta kenara çıkıyor.\n\nOradaki köyde de iki fakir varmış. Süpürge yapar, süpürge satarlarmış. Bunlar ırmağın kenarında süpürge toplarken uzaktan bir karaltı görüyorlar. Arkadaşı diyor ki:\n\n— Malsa bana, cansa sana! Malsa bana, cansa sana!\n\nİki arkadaş, gidiyorlar ki bir kör kız oturuyor. Kıza soruyor:\n\n— &nbsp;İns misin, cin misin?\n\n— Ne insim ne cinim. Yaradan Allah’ın kuluyum. Emmi, kurbanların olayım, beni kurtar! Ben bu gece burada kalırsam kurtlar, kuşlar yer. Beni bu gece burada bırakma. Götür, kapının arkasına at. Benim sana faydam olur, zararım olmaz. Emmi, kurbanların olayım, diyor.\n\n— Bacım, seni bu gece ne eder eder buradan götürürüm. Fakir fukara, kül döken bir karım var. Süpürgecilikle idare ediyoruz. Gideyim, ona danışayım, ondan sonra gelir, seni götürürüm, diyor.\n\nGidiyor, karısına diyor ki:\n\n— Kör bir kız var. “Benim size faydam olur, zararım olmaz.” diyor. Getireyim, şu kapının arkasında dursun. Kap suyu, map suyu, yanığı, yırtığı verirsin, yer. “Bu gece burda kalırsam beni kurtlar yer emmi!” diye çok ağlıyor, diyor.\n\nKarısı:\n\n— Getir, ne zararı olacak, diyor.\n\nAdam gidiyor, kızı sırtına bindiriyor, alıp geliyor. Karı, su koyuyor, çimdiriyor.\n\nKız, kendini bildiği için kadına çimdiği suyu dökmesin diye yalvarıyor:\n\n— Teyze, canını yerim. Beni çok korkutuyorlar. O leğeni al da kimsenin takılmayacağı bir yere koy. İçindeki suyu da şimdi dökme, sabahleyin dök! Bu gece dökme, diyor\n\n— Tamam yavrum, koca ev... Zaten bir şeyimiz yok. Fareler cirit atıyor evde. Olur, olur. Bir kenara koyarım, diyor.\n\nKarı, leğeni götürüp ocağın başında bir köşeye iteliyor. Kızın karnını, burnunu doyurup yatırıyor.\n\nSabah olunca kalkıyorlar ki leğenin içi dolu altın. Karı-koca seviniyor:\n\n— Bu bizim işimize yaradı, diyorlar.\n\nOrdan kız gülüyor, iki tane gül açılıyor.\n\n— Emmi, aha şu yukarı mahalleye doğru git de “İki göze iki gül! İki göze iki gül!” diye bağır, sana göz verirler, diyor.\n\nAdam kabul ediyor.\n\n— Aman yavrum, tabii giderim, tamam, diyor.\n\nAdam iki gülü alıp cebine koyuyor. Kız, adamı tembihliyor:\n\n— Aman, sakın gözleri yanlış alma. Sağ gözü alınca sağ cebine koy, sol gözü de sol cebine koy, diyor.\n\nAdam, gülleri alıp yukarı mahalleye doğru çıkıyor. Hem gidiyor hem de:\n\n— İki göze iki gül! İki göze iki gül! diye bağırıyor.\n\nTeyzesinin kızı vardı ya... Hani gözlerini oymuştu. Hah! İşte o kız sesi duyar duymaz:\n\n— Gel, gel, diye süpürgeciyi çağırıyor.\n\nAdamdan hemen gözleri alıyor, gülleri de ona veriyor. Akşam olunca o teyze kızının kocası geliyor.\n\nKız, kocasına diyor ki:\n\n— Beyim, bak bugün zamanıydı güldüm, iki gül açıldı, diyor.\n\nKocası, bunun sözüne kanıyor:\n\n— İnşallah, diyor.\n\nAdam, gözleri alıp kıza getiriyor. Tükürüp kızın gözlerini yerlerine yapıştırıyor. Kız, eskiden de iyi görüyor. Kızın gözleri açılıyor.\n\nKızın gözleri açıldı. Çimdiği sular da altın oluyor. Artık bunların keyfine diyecek yok... Ev, bark yapıyorlar, zengin oluyorlar. Bu kızın ünü her tarafa yayılıyor.\n\nBir zaman sonra, köye birçok at getiriyorlar. Bu atlar padişahın atları imiş. Atlar iyice beslensin diye köyün ahalisine dağıtıyorlarmış. Atları dağıtan da kızın eski nişanlısıymış.\n\nKız, süpürgeciye yalvarıyor:\n\n— Emmi, canını yerim. Bir at da bize getir. N’olursun, ben bakarım. Sen yalnız şöyle kuyruğundan tut, getir. Ahırın ortasına koy. Daha hiçbir şeyine karışma. Onu ben beslerim, diyor.\n\n— Yavrum, bana vermezler. Biz fakiriz, fukarayız. “Ne ile besleyeceksin?” derler, vermezler, diyor.\n\n— Sen git de bir tane iste, diyor.\n\nAdamın canı sıkılıyor:\n\n— Haydi haydi! Karnını doyurdun da at mı kaldı, diyor.\n\nAdam gidiyor:\n\n— Bir kızım var, çok yalvarıyor. Şöyle “Ölünce âh demeyeceğin” bir kötü tay da bize verin, kızım çok istiyor, o bakacak, diyor.\n\nAdama kötü, yerinden kalkmayan bir tay veriyorlar. Dört-beş kişi zorla götürüyorlar. Getirip evin ortasına koyuyorlar.\n\nKız, atın geldiğine çok seviniyor. Her gün kimseye görünmeden duvarın dört tarafını dönüyor. Çayır çimen, adam boyu yukarı kalkıyor. Dermanı kesik at, dizin dizin onları yiyor. İki helke de su koyuyor. At, on beş günün içinde ayağa kalkıyor. Amma at bir oluyor, bir at oluyor ki şöyle yıpıl yıpıl yanıyor. Artık ata içerde bakıyor.\n\nBir de bahar geliyor. Padişahın adamları, atları toplamaya geliyorlar. “Ölenlerin derisi, ölmeyenlerin canı!” diye tellâl bağırıyor, atları geri istiyorlar. Bunlara da ufak bir çocuk gönderiyorlar.\n\nKız, tellâlın sesini duyar duymaz aşağıya, ahıra iniyor. Atı okşayıp seviyor, sonra da ata şöyle diyor:\n\n— Sağ elimden yediğin kan olsun, sol elimden yediğin irin olsun! Önüne geleni kapacaksın, arkadan geleni tepeceksin! Benden gayrısına yularını çektirmeyeceksin.\n\nKız, yukarı çıkıyor, giyiniyor. Çocuk gelip:\n\n— Emmi, atın gönünü vereceksin, götüreceğim, diyor.\n\n— Ben ahırın kapısından bile girmedim. At öldü mü, kaldı mı, haberim bile yok, diyor..\n\nÇocuk:\n\n— Emmi, atın gönünü ver de götüreceğim, diyor.\n\n— Yavrum, aha ahırın kapısı... Aç bak! Duruyorsa da haberim yok, derisi varsa da haberim yok. Ben hiç görmedim de binmedim de... Getirdiğim günden beri de görmedim, diyor.\n\nÇocuk, ahırdan içeri giriyor, bakıyor. Ortalıkta deri-meri göremiyor. Amma bir at var ki yıpıl yıpıl... İnanamıyor. Atın önüne geçiyor, at oğlanı ısırıyor. Arkasına geçiyor, at bir tekme atıyor, oğlanı yere oturtturuyor.\n\nÇocuk, gelip:\n\n— Emmi, ben bu atı çözemiyorum. Bunu çöz de götüreyim, diyor.\n\nAdam gidiyor. At, adamı da tekmeliyor. Atı bu da çözemiyor.\n\nÇocuğa:\n\n— Git de büyüklerinden birini gönder. Gelsinler de onlar götürsün, diyor.\n\nÇocuk, gidip diyor ki:\n\n— Vallahi atı kimse çözemiyor, kimse de getiremiyor. At, böyle böyle yaptı, diyor.\n\nKızın eski nişanlısı geliyor. O da gidiyor, yine at ısırıyor, tekme vuruyor.\n\n— Emmi, buna kim baktıysa onu çağır, diyor.\n\n— Vallahi evde bir kötü kız var, o baktı. Biz hiç karışmadık, diyor.\n\nKızın yanına gidiyor, diyor ki:\n\n— Şu atı çöz de götürelim!\n\nKız:\n\n— İç eşikten dış eşiğe kadar ayağımın altına ipekler ser! Atın yanına kadar da ser, öyle çözerim, diyor.\n\nEfendim!.. Ondan sonra bir top ipeği getirip ahıra, atın yanına kadar seriyorlar. Kız, ipeğin üstünde yürüdükçe çayır çimen ayağa kalkıyor. Doğruca atın yanına gidiyor:\n\n—&nbsp;Kalk, kötü beygir! Sahibinden ne hayır gördüm ki senden ne hayır göreceğim, diyor.\n\nAt, kişneyip ayağa kalkıyor. Kız, yuları çözüyor. At, kapıdan çıkmadan oğlan oraya düşüp bayılıyor. Neyse, oğlanı ayıltıyorlar, atı da alıp gidiyorlar.\n\nOğlan, gider gitmez anasına diyor ki:\n\n—&nbsp; Ana, acele dünür gideceksin. Ben dediğim kızı yeni buldum.\n\nOrdan gidip kızı istiyorlar. Kızı veriyorlar. Kızın sözünü alır almaz oğlan, karısının yanına gidiyor:\n\n— Keskin kılıca mı razısın? Kır ata mı razısın, diyor.\n\n— Keskin kılıç sizin boynunuza olsun. Kır ata biner babamın yanına giderim.\n\nOğlan:\n\n— Tamam, diyor.\n\nÖbür kızın beslediği atla başka bir at getiriyorlar. Bir bacağını bir ata, öteki bacağını da öbür ata bağlıyorlar. Atlar yürüdükçe kız parça parça oluyor. En küçük parçası el kadar kalıyor. Götürüp mezarlığa gömüyorlar.\n\nBunlar da güzelce bir düğün yapıyorlar. Kırk gün, kırk gece sürüyor. Sonra da yiyip, içip muratlarına geçiyorlar.\n\n\n* peşkir: Genellikle pamuk ipliğinden dokunmuş ince havlu\n\n* çimmek: Banyo yapmak\n\n* gılik: Yuvarlak, ortası delik ekmek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Şahşah Paşa",
        "text": "ŞAHŞAH PAŞA\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Deve tellâl iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken beşik devrildi. Anam kaptı maşayı, dolandım durdum dört köşeyi... Neyse anahtar deliğinden zorla kaçtım. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim. Altı ay, bir güz gittim. Bir de dönüp arkama baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Lafı uzatmayalım, masala su katmayalım…\n\nVakti zamanında bir değirmenci yaşarmış. Bu değirmencinin kırk tane tavuğu varmış. Değirmeni köyün dışında olduğu için her akşam tavuklarını değirmene kapatır, köye öyle gidermiş. Bir sabah değirmene vardığında tavuklarının otuz sekize indiğini görmüş. Ertesi sabah, tavukların sayısı otuz altıya düşmüş. Değirmenci, bu işi tilkinin yaptığından şüphelenmiş. O gece eve gitmemiş; kimin yaptığını öğrenmek için oturup beklemeye başlamış. Bir müddet sonra, tilki bacadan içeri girmiş. Değirmenci de o içeri girer girmez bacayı kapatmış, tilkiyi yakalamış. Belindeki kemerle tilkiyi bağlamış, ama tilki yine de kaçmayı başarmış. Kaçarken de değirmenciye:\n\n—&nbsp;Senin ne adam olduğunu anladım, seni adam edeceğim, demiş.\n\nDeğirmenci de:\n\n— Git şurdan, murdar soyka*, demiş.\n\nGünün birinde, tilki, değirmencinin yanına gelmiş, bir altın istemiş. Değirmenci, tilkiyi kovmuş. Tilki, ne yapıp edip değirmenciyi kandırıp altını almış. Sonra da doğruca padişahın sarayına gitmiş. Padişaha:\n\n— Padişahım, altın ölçtüğünüz ölçeği ödünç verir misiniz, demiş.\n\nPadişah da:\n\n— O ölçekle ne yapacaksın, diye sormuş.\n\n— Şahşah Paşa'nın altınlarını ölçeceğiz, diyerek altın ölçeğini almış.\n\nDeğirmenciden aldığı bir altını, ölçeğin görünen bir yerine sıkıştırıp, ölçeği götürüp geri vermiş.\n\nPadişah, karısına:\n\n— Sultanım, ölçeğin yanına, yöresine iyi bak! Sakın başına bir iş gelmesin, demiş.\n\nPadişahın karısı, ölçeğe bakarken tilkinin yapıştırdığı altını görmüş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş, tilki yine gelmiş. Bu sefer de mecidiye ölçeğini istemiş. Ölçeği aldıktan sonra ona da bir mecidiye yapıştırıp geri vermiş. Padişah, merak edip tilkiye:\n\n— Şahşah Paşa dediğin nasıl bir adamdır, diye sormuş.\n\nTilki:\n\n— Şahşah Paşa'nın bir evi vardır. Dışı camdan, içi cevahirdendir, demiş.\n\n— Peki bu Şahşah Paşa'ya kızımızı versek nasıl olur, diye sormuş padişah.\n\nTilki de:\n\n— Vallahi, padişahım, bunu ben de çok düşündüm, ama size söyleyemedim.\n\nPadişah:\n\n— O hâlde kızımızı Şahşah Paşa'ya vereceğiz, gelsin de bir görelim, demiş.\n\nTilki, değirmencinin yanına gelmiş:\n\n— Padişah seni istiyor, demiş.\n\nDeğirmenci, önce razı olmamış, ama tilki onu kendisi ile beraber gelmeye razı etmiş. Saraya yaklaştıkları bir yerde tilki, değirmenciye:\n\n— Beni burada bekle! Hemen dönerim, demiş.\n\nAcele acele padişahın yanına varmış:\n\n— Padişahım, gelirken köprü yıkıldı, ırmağa düştük. Şahşah Paşa’nın üstü başı ıslandı. Utanıyor, gelemiyor, demiş.\n\nBunun üzerine padişah, tilkiye bir kat elbise vermiş. Tilki, elbiseyi değirmenciye giydirmiş. Arkasından da şu tembihte bulunmuş:\n\n— Padişahın sarayında öteye beriye bakmayacaksın, yemeği gayet az yiyeceksin, demiş.\n\nSaraya gelmişler. Değirmenci yemek yerken duramamış, sarayın dört köşesine bakmış. Tilki, değirmencinin ayağına basmış. O da önce elbisesine bakmış, daha sonra da dışarı bakmış.\n\nPadişah, tilkiye:\n\n— Şahşah Paşa niçin ikide bir elbisesine, oraya buraya bakıyordu? Üstelik yemeklerden de çok az yedi, diye sormuş.\n\nTilki de:\n\n— Herhalde beğenmemiş olacak. Ben size demedim mi? Onun evinin dışı camdan, içi cevahirdendir.\n\nBeklemişler, beklemişler, Şahşah Paşa gelmemiş. Meğer değirmenci, dışarı çıkınca orada duran turşu fıçısını görmüş:\n\n— Şurdan biraz turşu alıyım da yiyim, demiş.\n\nFıçının yanına gitmiş. Turşu almak için epey çabalamış, bir türlü becerememiş. Şura bura derken fıçının içine düşmüş. Fıçının içinde inlemeye başlamış. Bu arada, tilki dışarı çıkmış, değirmenciyi aramış, ama değirmenciyi bulamamış, geri dönmüş.\n\nPadişaha da:\n\n— Şahşah Paşa, arkadaşlarıyla satranç oynuyordu, kalk diyemedim, diye yalan söylemiş.\n\nBiraz sonra tekrar dışarı çıkmış. Bir inilti duymuş. O tarafa doğru gitmiş. Fıçının içinde değirmenciyi görmüş. Onu oradan çıkarıp deniz kıyısına götürmüş. Gelmiş, padişaha:\n\n— Şahşah Paşa, arkadaşlarıyla dolaşırken bir adam denize düşmüş. Paşam da onu kurtarmak için üstüyle denize atlamış. Onun için utanıyor, gelemiyor, demiş.\n\nPadişah, yeni elbiseyi vermiş. Tilki, elbiseyi değirmenciye giydirip saraya getirmiş. Uzun uzun konuştuktan sonra, düğünün kırk gün sonra yapılmasına karar vermişler. Saraydan ayrılmışlar.\n\nKırk gün olmuş, gelip giden olmamış. Tilki, değirmenciye:\n\n— Gitme parasını bana geri ver, demiş.\n\nFakat değirmenci bu parayı hazırlayamamış. Tilki, saraya gidip:\n\n— Kızınız bize uğursuz geldi. Paşam düğünü kırk gün uzattı, demiş.\n\nKırk gün geçmiş, değirmenci parayı yine hazırlayamamış. Tilki yine saraya gitmiş. Bu sefer de:\n\n— Paşamın kardeşinin oğlu öldü, kızınızı almıyor, demiş.\n\nÖyle deyince padişah, kızını tilkinin yanına katmış, bir tabur da asker katmış, uğurlamış. Tilki, yolda giderken tabur komutanı Kara Paşa'ya:\n\n— Siz beni takip edin! Ben önden gideceğim, siz arkadan gelin, demiş.\n\nTilki önde, ordu arkada, yola devam etmişler. Tilki biraz sonra orduyla aradaki mesafeyi açmış. Derken yolda sığırcılara rastlamış. Onlara:\n\n— Karşıdan gelen ordu sizi yok edecek. Komutan size “Bu sığır kimin?” derse “Şahşah Paşa'nındır” deyin, demiş.\n\nKara Paşa, sığırcıların yanına gelince:\n\n— Bu sığırlar kimindir, diye sormuş.\n\nSığırcı da:\n\n— Şahşah Paşa'nındır, diye cevap vermiş.\n\nTilki, koyun çobanlarına rastlamış. Onlara da aynı tembihte bulunmuş. Kara Paşa, gelip sorunca onlar da:\n\n— Bu sürü Şahşah Paşa'nındır, demişler.\n\nYolda devlerin sarayına rastlamışlar. Tilki saraya girmiş:\n\n— Kara Paşa, ordusuyla size doğru geliyor. Şu odaya girin de ben onu kandırırım, demiş.\n\nOnları odaya sokmuş. Kara Paşa, ordusuyla gelince tilki güya Kara Paşa’ymış gibi seslenmiş:\n\n— Her asker şu odaya beş kurşun sıksın, sonra da yukarıya yanıma gelsin, benden mükâfatını alsın, demiş.\n\nAskerler tilkinin dediğini yapmışlar. Böylece devler ölmüş. Kara Paşa da memleketine dönmüş. Devlerin ne kadar malı, mülkü varsa değirmenciyle tilkinin olmuş. Değirmenci ile padişahın kızı evlenmişler.\n\nAradan uzun bir zaman geçmiş… Bir gün tilki, değirmenciye demiş ki:\n\n— Ben ölsem ne yaparsın?\n\n— Seni altın kafese koyar, başımın üstüne asarım, demiş.\n\nBir gün tilki, bunları sınamak için hastalanmış. Değirmenci eve gelmiş ki tilki hasta. Onu kuyruğundan tuttuğu gibi pencereden dışarı atmış. Tilkinin ayağı kırılmış. Az sonra tilki topallaya topallaya eve geri girmiş. Şahşah Paşa’ya:\n\n— Aslı hu! Nesli hu!.. Ben senin değirmenci olduğunu biliyordum. Sana bu kadar iyiliğim dokundu. Bana bunu mu yapacaktın, demiş.\n\nDeğirmenci:\n\n— Tilki, etme tutma. Sen bilirsin, beni sakın mahcup etme, demiş.\n\nTilki de onu mahcup etmeyeceğine dair yemin etmiş.\n\nPadişahın kızı, kocasının Şahşah Paşa değil de değirmenci olduğunu öğrenince:\n\n— Ben bir değirmencinin karısı olamam, demiş.\n\nBunun üzerine babasının evine gitmek için yola düşmüş. Tilki, peşine düşüp bağırmış, ama padişahın kızı geri dönmemiş. Tilki, padişahın kızının arkasından:\n\n— Dur, soytarının kızı, diye bağırmış.\n\nPadişahın kızı dönüp:\n\n— Ben soytarının kızı mıyım, diye cevap vermiş.\n\nKurnaz tilki, kafayı çalıştırıp:\n\n— Sen soytarının kızı değilsin de sanki bu, değirmenci mi? Aklıma geldi, öyle söyledim, demiş.\n\nBunun üzerine kız geri dönmüş, gelmiş. Az zaman sonra çok zaman sonra, tilki ölmüş. Değirmenci, tilkiyi altından bir kafese koymuş, evin tavanına asmış. Fakat tilki kokmaya başlamış. O zaman tilkiyi kafesten çıkarmış, dışarı atmışlar. Değirmenci ile padişahın kızı uzun yıllar mesut bir şekilde yaşamışlar.\n\nGökten üç elma düştü... Biri söyleyene, biri dinleyene, bir de yazana...\n\n\n* soyka: 1. Ölen kişinin giysileri, 2. Olumsuz bir durum, nesne ve kavramları anlatmak üzere kullanılan bir söz.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Şerbet Dolu Cam Bardak",
        "text": "ŞERBET DOLU CAM BARDAK\n\nBir varmış bir yokmuş… Develer tellâl iken pireler berber iken, ben anamın beşiğini tangur tungur sallar iken… Anam kaptı maşayı, dolandırdı bin bir köşeyi…\n\nDerken, vakti zamanında bir Derya Padişah’ı ile bir de Peri Padişah’ı varmış. Peri Padişah’ının hiç çocuğu olmuyormuş. Peri Padişah’ı bu derdine bir çare bulmak için köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolaşıyormuş.\n\nYine birgün böyle dolaşırken yolu ormana düşmüş. Ormanda bir pire rastlamış. Pir, Padişah’a gereken hürmeti göstermiş.\n\nPadişah’a;\n\n-Nereye böyle hünkârım, diye sormuş\n\nPeri Padişah’ı da;\n\n-Hiç sorma, derdime çare bulamıyorum, demiş.\n\nPir merak etmiş;\n\n-Nedir bu çare bulamadığın derdin, hünkârım, demiş.\n\nPeri Padişah’ı;\n\n-Madem merak ediyorsun sana anlatayım dinle, demiş.\n\n-Böyle böyle… Böyleyken böyle… Benim hiç çocuğum olmuyor. Benim saltanatımı sürdürecek bir çocuk arzu ediyorum, Fakat muradıma nail olamıyorum, demiş.\n\nPir;\n\n-Siz hiç merak etmeyin hünkârım! Kırmızı bir elmayı soydurup kabuğunu cariyelerine, beyaz kısmını da vezirlerine yedir. İç kısmını da hanımın ile kendin yiyeceksin. Keyfiyet böyle iken, bir kız çocuğunuz olacak; ama bu kızı hiç kimse görmeyecek. Kızı, gizlice yerin altında büyüteceksin. Aksi halde gören olursa, kızı bir sandığın içine koyup denize atacaksın, demiş.\n\nPeri Padişah’ı şaşkın şaşkın deve bakmış. Pir’in uzattığı elmayı almış, sarayına gitmiş. Sarayda hanımı onu dört gözle bekliyormuş. Hemen hanımına müjdeyi vermiş. Elmayı Pirin tarif ettiği gibi soymuş. Kabuklarını cariyelere, beyaz kısmını vezirlere yedirmiş. İç kısmını da hanımı ile kendi yemiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş, Sultan hamile kalmış. Dokuz ay, dokuz gün dokuz saat tamam olunca Sultan’ın ağrıları başlamış. Nur topu gibi bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Padişah, kırk gün kırk gece şölen yapmış, gençler birbirleriyle karşılaşmış güreş tutmuş. Ülkenin dört bir tarafına haberler salınmış.\n\nBu arada Padişah Pir’i unutmamış, yanına çağırmış.\n\nOna;\n\n-Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nPir de;\n\n-Senin canının sağlığını dilerim. Allah sizi başımızdan eksik etmesin, hünkârım demiş.\n\nPeri Padişah’ı, Pir’in kızı için dediklerini unutmamış. Kıza yerin altında, üzeri camla örtülü gizli bir yer yaptırmış. Kızı bu gizli kapalı yerde büyütüyormuş.\n\nDerken aradan günler, aylar, yıllar geçmiş. Kız on sekiz yaşına değmiş. Kız öyle bir güzelliğe sahipmiş ki; ahu gözlü, ceylan bakışlı, uzun sırma saçlı, selvi çam yürüyüşlü… O gülünce yüzünde güller açar, o ağlayınca da yer gök yas tutarmış. Ona bir bakan bir daha bakarmış.\n\nAradan bir zaman geçtikten sonra, birgün Padişah’ın adamları birbirine kemik atıp oynaşıyorlarmış. Kemik, birinin elinden fırlamış; kızın bulunduğu yerdeki camı kırmış, içeri düşmüş. Kız çok şaşırmış. Sağına soluna bakmış. Sonra da ordan çıkmış doğruca saraya babasının yanına gitmiş. Babası da o anda selâmlıkta genç yakışıklı bir delikanlı ile konuşuyormuş. Kız, selâmlığa girer girmez, gördüğü bu gence o anda vurulmuş. Kız içeri girmiş, delikanlı da ordan ayrılmış gitmiş.\n\nSonra babası kızına sarılmış;\n\n-Ne var, n’oldu? Sen ordan çıkmamalıydın! Çabuk git, demiş.\n\nKız, babasına olanları anlatmış. Daha sonra o delikanlının kim olduğunu sormuş.\n\nBabası da;\n\n-O genç Derya Padişah’ının oğludur kızım, demiş.\n\nKız, bu sefer de annesinin yanına gitmiş. Biraz sohbet etmişler. Kız, annesine o delikanlıdan hoşlandığını, onu sevdiğini söylemiş. Annesi kızının ısrarına dayanamamış. Oğlana bir mektup yazmış, durumu anlatmış. Kızının kendiyle evlenmek istediğini bildirmiş.\n\nDelikanlı bu mektuba cevap olarak bir hançer göndermiş; “Bu hançerle kendini öldürse de yine de evlenmem, onunla birleşmem!” demiş.\n\nKız bu cevaba çok üzülmüş. Günlerce, ağlamış sızlamış, uykusu düneği* kaçmış. Annesine yalvarmış. Ondan oğlana bir mektup daha yazmasını istemiş. Annesi dayanamamış, kızının isteğini yerine getirmiş.\n\nDelikanlı, bu sefer kıza bir çarık göndermiş. İçine de; “Bu çarıkla dünyayı dolaşsa beni bulamaz. Bulsa da evlenemez.” yazılı bir pusula koymuş.\n\nBu cevap kızı daha çok üzmüş, yataklara düşmüş. Hekimler derdine çare bulamamış. Kıza üzülen annesi oğlana son bir defa daha bir mektup yazmış.\n\nDelikanlı bu sefer de cevap olarak yağlı bir urgan göndermiş: “Bu iple kendini assa yine onunla evlenmem.” demiş.\n\nBabası kızın durumundan bir şey anlamamış. Kızın yanına gitmiş, onu zorla söyletmiş.\n\nKız;\n\n-Bu delikanlıdan başkasını istemem, demiş.\n\nBabasının aklına Pir’in söyledikleri gelmiş. Çaresizlik içinde kızını, hançeri, çarığı, ipi bir sandığa koymuş. Adamlarını çağırtmış, sandığı denize atmalarını emretmiş. Adamlar sandığı yüklenmiş, götürmüş denize atmışlar.\n\nSandık gün gün ordan uzaklaşmış. Gide gide epey bir yol almış. Meğer sandığın gittiği yerdeki denizin ortasında Derya Padişahı’nın sarayı varmış. Derya Padişah’ının hanımı pencerenin önüne oturmuş denizi seyrederken, uzaktan bir karaltı görmüş.\n\nHemen adamlarını çağırmış:\n\n-O görünen neyse, yakalayın bana getirin! Canlı ise bana, mal mülk ise size olsun, diye emretmiş.\n\nAdamlar derhal sandığı tutmuş, getirmişler. Hanım Sultan sandığı açtırmış, bir de ne görsün; hiç tanımadığı dünyalar güzeli bir kız… Hanım Sultan, kızı yıkatmış, bir güzelce giydirmiş. Olmuş ama bir melek…\n\nDaha sonra kıza başından geçenleri sormuş. Kız da hepsini oturmuş anlatmış.\n\nHanım Sultan kıza;\n\n-Sen hiç merak etme! Bir çaresini buluruz kızım, demiş.\n\nMeğerse, Hanım Sultan’ın bir oğlu varmış. Bir iş için başka devlete gitmiş. Birkaç gün sonra, annesini görmek için gelecekmiş.\n\nDerken oğlan gelmiş. Kız ona şerbet ikram etmiş. Oğlanın içinde bir anda hisler belirmiş. Bir müddet sonra da geri gitmiş. Kız oğlanı tanımış. Sevdiği delikanlı olduğunu anlamış.\n\nOğlan altı ayda, bir senede gelirken artık on beş günde bir gelmeye başlamış. Daha sonra hafta da bire düşürmüş.\n\nAnnesinin bu durumdan haberi olduğu için kızla beraber bir düzen kurmuşlar.\n\nOğlan bir hafta sonra gelince Hanım Sultan;\n\nDeryadan gelen\n\nAllar giyen\n\nGetir şerbeti!..\n\ndiye elini iki defa birbirine vurmuş. Kız şerbeti getirmiş. Delikanlı bunun bir oyun olduğunu anlamamış. Kendini seven, onun için hayatını tehlikeye atan kızın bu olduğunu bilmiyormuş.\n\nOğlan yine bırakmış, gitmiş. Öbür gelmesinde kızla Hanım Sultan anlaşmış. Kız oğlana şerbet verirken elindeki bardağı düşürüp kıracakmış. O zaman Hanım Sultan kıza; “Sen benim en güzel takımlarımı kırdın.” diye üstüne yürüyecek, dövecekmiş.\n\nDelikanlı gelmiş.\n\nHanım Sultan iki elini birbirine vurmuş; \n\nDeryadan gelen\n\nAllar giyen\n\nGetir şerbeti!..\n\ndiye kıza seslenmiş. Kız elinde şerbetle içeri girmiş. Bardağı delikanlıya uzatmış. Tam bardağı alacağı sırada düşürmüş kırmış. O zaman Hanım Sultan, kızın üstüne yürümüş.\n\nDelikanlı, annesine mani olmuş;\n\n-Aman anne dövme! Ne yapıyorsun? Ben de onların yenisi var. Niye bir bardak için kızı dövüyorsun, demiş.\n\nBu olaydan sonra kız da Hanım Sultan da oğlanın kızı sevdiğini anlamışlar. Dünyalar kızın olmuş.\n\nDerya Padişah’ının oğlu bir müddet sonra yine işe gitmiş. O dönene kadar Hanım Sultan ile kız yine bir plan hazırlamışlar.\n\nDelikanlı orda duramamış. Kızın sevda ateşi yüreğini yakıyormuş. Kalkmış, memleketine gelmiş. Eve gelince şerbeti bu sefer annesi vermiş.\n\nDelikanlı şerbeti içtikten sonra annesine;\n\n-Anne ben her geldiğimde bana şerbet veren kız nerde? Ona ne oldu, diye sormuş.\n\nAnnesi de;\n\n-Oğlum çok üzüldüm; ama o kız öldü, demiş.\n\nDelikanlı buna bir türlü inanamamış.\n\nAnnesi oğlunu inandırmak için;\n\n-İnanmazsan gel sana türbesini göstereyim, demiş.\n\nAna oğul, kızın yaptırdığı türbeye gitmişler. Oğlan türbenin başına vardığında yıllar önce kıza gönderdiği hançeri, çarığı, ipi görmüş. Görür görmez de dehşete kapılmış. Kendi kendine; “Eyvah! Ben ne yaptım?” diye pişman olmuş.\n\nHançeri alıp kendini öldüreceği sırada annesi;\n\n-Oğlum, biz sana oyun oynadık, demiş.\n\nOrdan kızı çağırmış, delikanlıyla konuşturmuş.\n\nSonra da kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n\nYemiş içmiş muratlarına geçmişler. Siz de yiyin için muradınıza geçin!..\n\n&nbsp;\n\n\n* dünek : geceleme\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Şeytan",
        "text": "ŞEYTAN\n\nZamanın birinde fakir bir adam varmış. Abdest alır, namaz kılar, dua edermiş. Her dua edişinde:\n\n— Allah'ım, bana Hızır'ı gönder. Allah'ım, bana Hızır'ı gönder. O, paranın ve hazinenin yerini bilir. Gönder de şu fakirlikten kurtulayım, dermiş.\n\nNe çare ki bir türlü Hızır, karşısına çıkmazmış. Artık adam, böyle dua etmekten usanmış. Bir gün:\n\n— Allah'ım! Şeytan, altının yerini bilir. Bana şeytanı gönder, diye yalvarmaya başlamış.\n\nBir gün evden çıkmış, çarşı pazarı gezmeye başlamış. Gezinirken birisine rastlamış. Adam:\n\n— Selamünaleyküm, demiş.\n\nBu da:\n\n— Aleykümselam, diye selamı almış, ama ben seni tanımıyorum, demiş.\n\nAdam, buna:\n\n— Sen kimi arıyorsun, diye sormuş.\n\n— Ben şeytanı arıyorum, bulamıyorum, demiş o da.\n\nAdam:\n\n— Şeytanı ne yapacaksın, diye tekrar sormuş.\n\nFakir adam da olanı anlatmış. Adam:\n\n— Şeytan benim, ne yapacaksın, demiş.\n\nFakirlikten canı yanan adam:\n\n— Bir at yükü altın istiyorum, demiş.\n\nŞeytan:\n\n— Hadi, ben altının yerini biliyorum. Çuvallarını, kazma küreğini al, gidelim, demiş.\n\nAdamcağızın fakirlikten canı yandı ya, hemen atını, çuvallarını, kazma ve küreğini, bir de heybesini almış. Şeytanla beraber yola düşmüşler. Şeytan önde, adamcağız arkada, şehirden dışarı çıkmışlar. Gele gele bir kayanın altına varmışlar. Şeytan, kayanın altını göstererek:\n\n— İşte, altın kuyusu burası. Fakat benim bir şartım var. Eğer kabul edersen kuyuyu açarım, demiş.\n\nAdam:\n\n— Şartın ne, diye sormuş.\n\nŞeytan:\n\n— Kuyuyu açtıktan sonra beni hiçbir zaman işsiz bırakmayacaksın, demiş.\n\nAdam, şeytanın şartını duyunca geri çekilmiş. “Yahu bu şeytansa ben bununla başa çıkamam. Her zaman işi nasıl bulayım? Şu altını göreyim de öldürürse öldürsün.” diye düşünmüş.\n\nŞeytan:\n\n— Tamam mı, razı oldun mu, diye sormuş.\n\nAdam:\n\n— Evet, razı oldum, demiş.\n\nŞeytan, hemen şartını uygulamaya başlamış.\n\n— Haydi, bana bir iş ver, demiş.\n\nAdam:\n\n— Eğer altın kuyusu burasıysa haydi eş bakalım. Öyle ya, bu da bir iş, demiş.\n\nŞeytan, kazma küreğe sarılmış, eşmeye başlamış. Kürekle de toprağı atıyormuş. Bir müddet sonra altınlar görünmeye başlamış. Adam heyecandan ölecek gibi olmuş.\n\nŞeytan:\n\n— İşte altınlar. Dediğimi yaptım. Bana iş ver bakalım, demiş.\n\nAdamcağız heyecanlı heyecanlı:\n\n— Ben çuvalları açayım, sen de doldur, demiş.\n\nŞeytanla beraber çuvalları ve heybeyi doldurmuşlar. Şeytan kuyuyu kapatıp yine şartını söylemiş:\n\n— Bu iş de bitti. Haydi bakalım, bana bir iş daha ver, demiş.\n\nAdam:\n\n— Gel hele yahu! Şu çuvalları ata yükleyelim, demiş.\n\nNeyse, çuvalları ata yüklemişler. Şeytan yine:\n\n— Haydi bana iş, demiş.\n\nO da:\n\n— Bak! Heybe geride kaldı. Al şu heybeyi de eve gidelim, demiş.\n\nBunlar yola koyulmuşlar. Bir müddet sonra eve gelmiş, altın çuvallarını attan indirmişler. Heybeyi de çuvalların üstüne koymuşlar. Şeytan duramamış:\n\n— Haydi bana iş ver, diye adamı tekrar sıkıştırmış.\n\nAltınları eve getiren adam, zengin olmasına olmuş da bir yandan da şeytana iş düşünüyormuş. “Öyle bir iş olsun ki onu uzun süre oyalasın.” diye düşünürken sonunda aklına bir fikir gelmiş. Hemen şeytana:\n\n— Öyle bir yol yap ki uzaklığı İstanbul'a kadar olsun, demiş.\n\nŞeytan bu ya! Yolu göz açıp kapayana kadar yapıp “zırp” diye karşısına dikilmiş. Adama:\n\n— Tamam, o iş de bitti. Bana iş ver, demiş.\n\nAdam bir iş daha buyurmuş:\n\n— Bu yaptığın yolun etrafına ağaçlar dik, çeşmeler yap!\n\nŞeytan bu işi de çabucak bitirip adamın karşısına dikilmiş:\n\n— O iş de bitti. Bana iş, demiş.\n\nAdamı artık bir sıkıntı basmış. “Nasıl bir iş versem de rahat bir nefes alsam.” diye düşünmeye başlamış. “Şunu yap, bunu yap.” diye dünyada ne kadar iş varsa yaptırmış, ama yine de yakasını şeytandan kurtaramamış. Üstelik elindeki altından bir tane bile harcayamamış. Neredeyse çıldıracak gibi olmuş. Bir gün şeytan yine:\n\n— Bana iş ver bakalım, demiş.\n\nAdam da:\n\n— Pekiyi, al sana bir iş! Kaf Dağı'nın arkasından geçeceksin. Dünyanın yüzüne su akıtacaksın, demiş.\n\nŞeytan gitmiş, Kaf Dağı'na tırmanmaya başlamış. Tırmanıyor, tırmanıyor, yorgun olduğu için geri geri yuvarlanıyormuş. Tekrar tırmanmaya başlıyormuş. İçinden ne kadar da; “Aha az kaldı, aha az kaldı.” diye kendi kendini telkin etse de paldır küldür yere yuvarlanıyormuş. Kalkıp doğruluyor; “Ben bu işi başaramadan ağanın yanına dönemem.” diyerek tekrar tırmanmaya başlıyormuş.\n\nŞeytan orada tırmanmakta olsun biz haberi verelim adamcağızdan...\n\nAradan bir iki gün geçmiş. Adamcağız biraz rahat nefes almış. Karısına:\n\n— Bu şeytan beni sağ bırakmayacak. Gideyim de eşle dostla helâlleşeyim, demiş.\n\nEvden çıkıp gitmiş. O gitmekte olsun biraz sonra şeytan, dünyanın yüzüne suyu bağlamış, gelmiş.\n\n— Hanımcığım, ağam nerede? Bana iş, demiş.\n\nHanım, ona:\n\n— Vay, vermez olaydın o altınları. Adamcağızın gözünü açtırmadın. İşte altınların, al, götür, demiş.\n\nŞeytan:\n\n— Yoook! Ben ağamı bulacağım, iş isterim, demiş.\n\nHanımın saçı uzun ve kıvırcıkmış. O anda aklına saçı gelmiş. Saçından bir tel koparıp şeytana vermiş.\n\n— Al! Bu saçı doğrult! O şimdi gelir, diyerek şeytanı oyalamış.\n\nŞeytan, saçı eline almış, iki ucundan çekmiş:\n\n— Hanımcığım, al! Saçın doğruldu, demiş.\n\nSaçı bırakınca saç yeniden kıvrılmış. Şeytan yeniden iki ucundan çekmiş, saç yeniden doğrulmuş, ama bırakınca yeniden kıvrılıyormuş. Nihayet saç elinde evden çıkmış, gitmiş. Ta uzaklarda bir köprünün altına oturup hanımın verdiği kılı doğrultmaya çalışmış. Her çekişinde kıl doğruluyormuş. Kendi kendine; “Al hanım, doğruldu.” diyormuş, ama kılı bırakınca kıl yeniden kıvrılıyormuş.\n\nŞeytan elindekiyle uğraşadursun, adam soluk soluğa eve gelmiş.\n\n— Hanım, şeytan geldi mi, diye sormuş.\n\nHanım:\n\n— Gel efendi, gel! Ben ona iş verdim. Ondan ne korkuyorsun, demiş.\n\nAdamcağız:\n\n— Aman hanım! Ne yaptın, demiş.\n\nHanım da:\n\n— Saçımdan bir tel verdim, doğrultmaya gitti, demiş.\n\nAdam da rahat bir nefes almış.\n\nGünler geçmiş, şeytan yok. Aylar geçmiş, yıllar geçmiş, şeytan yine yok. Tam yedi yıl olmuş, şeytan hâlâ yok...\n\nAdam, şeytanın yokluğunda iyice zengin olmuş. Sarayları, arabaları, uşakları olmuş.\n\nBir gün karısına:\n\n— Hanım, hazır ol da kır gezisine çıkalım, demiş.\n\nKadın, kocasının isteğini kabul etmiş. Beraberce çıkmışlar. Bir yerde konaklamışlar. Meğerse şeytanın oturduğu köprünün civarında imişler. Zevk, sefa içinde eğlenirken adam bir ara gezintiye çıkmış. Elini arkasına atmış, dolaşıyormuş. Kulağına bir ses gelmiş. Kulak vermiş ki birisi:\n\n— Al hanım, doğruldu, diyormuş.\n\nAdam, sağa sola bakmış, kimseyi görememiş. Az sonra aynı sesi yine duymuş. Sesin geldiği tarafa bakmış. Sesin köprünün altından geldiğini anlamış. Eğilmiş, bakmış ki bir de ne görsün!? Azrail’i olan şeytan oturmuş, elindeki kılı düzeltmeye çalışıyor. Şeytanı görünce âdeta dizlerinin bağı çözülmüş. Hemen toparlanıp hanımının yanına koşmuş.\n\n— Çabuk hanım, çabuk! Buralardan kaçalım, demiş.\n\nHanımı:\n\n— Aman efendi! Ne oldu sana, diye cevap vermiş.\n\nAdam:\n\n— Hanım, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Hemen buradan gidelim, demiş.\n\nKadın:\n\n— Yok efendi, bana sebebini söylemezsen şurdan şuraya gitmem, demiş.\n\nAdam:\n\n— Aman hanım, ne söylüyorsun? Şeytan şu köprünün altında. Görürse ne seni bırakır ne beni. İkimizi de öldürür. Hemen kaçalım, demiş.\n\nKadın:\n\n— Yoook efendi, yok! Sen benimle gel, demiş.\n\n— Aman karıcığım, etme, tutma. Buradan kaçalım, diye cevap vermiş o da.\n\nKadın, adama ısrarlı bir şekilde:\n\n— Gel, gel! Hele sen arkamdan gel, diye seslenmiş.\n\nAdam gitmek istemese de hanımın arkasına düşmüş. Doğruca şeytanın oturduğu yere varmışlar. Şeytan hâlâ elindeki o tek kılı düzeltmekle meşgulmüş.\n\nHanım, kurnaz bir şekilde:\n\n— Ey arkadaş! Ne yaptın? Daha bir kılı düzeltemedin mi, diye sormuş.\n\nŞeytan, kafasını kaldırınca hanımı görmüş. Telaşla:\n\n— Al hanım, bu sefer doğruldu, diyerek kılı çekmiş, doğrultmuş. Bırakınca kıl yeniden kıvrılmış.\n\nHanım:\n\n— Çabuk o kılı doğrult! Ondan bir avuç daha vereceğim, deyince şeytan bir tek teli ile yedi sene uğraştığı hâlde düzeltemediği telden bir avuç daha alacağını duyunca:\n\n— Eyvah! Yandım, demiş.\n\nŞeytan yavaş yavaş şişmeye başlamış. Şiştikçe şişmiş, şiştikçe şişmiş... Oracıkta “paaat” diye ırmağa düşmüş. Irmağın sularıyla akıntıya kapılıp gitmiş. Hanım, efendisine dönerek:\n\n— Gözünle gör, işte şeytan gidiyor, demiş.\n\nŞeytanın korkusundan hanımı yardımıyla kurtulan adam, bundan sonra hanımı ile mutlu mesut &nbsp;bir şekilde yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tekerleme Masal",
        "text": "TEKERLEME MASAL\n\nZaman zaman iken,\n\nKalbur saman iken,\n\nDeve tellâl iken,\n\nEşek berber iken…\n\nBalta başı kırdı,\n\nKazma ile şişi kırdı.\n\nHamamcının tası yok,\n\nKülhancının baltası yok.\n\nMeydanda bir tazı var,\n\nBoynunda halkası yok.\n\nO vaktin behrinde, ben epey bir eşkiyaydım.\n\nBir tüfeğim vardı kundaksız,\n\nBir tüfeğim vardı çakmaksız.\n\nÇakmaksız tüfeği alıp ava gittim.\n\nAz gittim, uz gittim\n\nDere tepe düz gittim,\n\nAltı ayla bir güz gittim.\n\nArkama döndüm baktım ki\n\nBir arpa boyu yol gitmişim. Ama gitmedim mi ya!..\n\nBitmedik yavşanın dibinde, doğmadık tavşanı\n\nGümbeden atınca, zombadan vurmayım mı ya!\n\nTavşanı aldım, geldim, yüzdüm, tamam altmış batman yağı çıktı.\n\nBir potine çaldım, birine yetmedi.\n\nYetmeyen potini ayağıma taktım.\n\nErzurum’dan Kemah’tan, Van’dan, Bitlis’ten, Muş’tan dolandım gelmekteyken bir de dediler ki, bir tabur asker geldi. Ulan bu askeri kıtlıkta kim doyurur? Ancak ben doyururum. Eve geldim:\n\n‒ Nene, dedim.\n\n‒ Ne oğlum, dedi.\n\n‒ Bana bir kazan ver!\n\n‒ N’edeceksin oğlum, dedi.\n\n‒ Askere karavana pişireceğim, dedim.\n\n‒ Oğul bir kazanım var dipsiz, bir kazanım var kulpsuz.\n\n‒ Dipsiz kazanı ver!\n\nDipsiz kazanı aldım, geldim.\n\nKaravana pişti.\n\nAsker yedi, içti,\n\nKarnı şişti,\n\nAçlıktan bayıldı düştü.\n\nAskeri yolcu ettim,\n\nKazanı omuzladım, geldim.\n\n‒ Nene!\n\n‒ Ne var ulan!\n\n‒ Kazanı getirdim.\n\n‒ Yudun* mu?\n\n‒ Yok, yumadım.\n\n‒ Git yu da getir!\n\nKazanı omuzladım;\n\nHa şurada ha burada,\n\nHa şurada ha burada derken\n\nİki büyük dağa rastladım.\n\nBiri dümdüz, birinin toprağı hiç yok.\n\nToprağı hiç yok dağın başına çıktım.\n\nBaktım ki, iki büyük göl:\n\nBiri kurumuş, birinin suyu hiç yok.\n\nSuyu hiç yok gölde kazanı yudum, yıkadım, aldım, geldim.\n\n‒ Nene, kazanı nere koyayım?\n\n‒ Oğul şu köşeye koy!\n\nO yana dolandım,\n\nBu yana dolandım;\n\nKazanı koydum.\n\nBaktım ki, bir selvi ağacı…\n\nSelvi ağacının başına çıktım ki, bir büyük tarla…\n\nKeşfettim ki, tam altmış kilelik.\n\nAşağıya indim.\n\nOnunu tavuğa,\n\nOnunu horoza,\n\nOnunu camıza,\n\nOnunu öküze…\n\nOnunu bir cebime, onunu bir cebime yükledim,\n\nÇıktım kavağın başına…\n\nHa babam ha!..\n\nHo babam ho!..\n\nSürdüm, ektim, tapanladım*;\n\nİndim aşağıya, geldim:\n\n‒ Nene!\n\n‒ Ne var?\n\n‒ Karnım aç.\n\n‒ Evde ne ekmek var ne de bulamaç?\n\n‒ Deme nene!\n\n‒ Dedim gitti.\n\nAcaba bizim tarla yetti mi?\n\nVardım ki, tam kıvamında. Keklik gibi kızarmış.\n\nOrağı aldım yanaştım.\n\nBir deste biçtim, kafam kızdı.\n\nDestenin altına soktum.\n\nYatarken bir tilki geldi.\n\nÜzerimden sıçradı geçti.\n\n‒ Ulan tilki sen benim eşkiya olduğumu işitmedin mi? Böyle bir eşkiyanın semtinden nasıl geçersin ?” deyip orağı köteledim.\n\nOrağın sapı,\n\nTilkinin g.... ne battı.\n\nTilki kaçtı orak biçti,\n\nTilki kaçtı orak biçti.\n\nTilki s.... tı, orak düştü,\n\nEkin de bitti.\n\n‒&nbsp;Ne edip de etmeyeyim.” derken bir yel, bir talas** geldi; ekini harman yerine yıktı.\n\nBir uyuz beygirim var.\n\nKoştum, vururum gitmez;\n\nSürerim gitmez,\n\nÇalarım gitmez.\n\nNalı polatıdı, çıngısı*** gözüme sıçradı.\n\n‒ Vay öldüm!..&nbsp;dedim.\n\nSürüldüyse de yeter, sürülmediyse de yeter…\n\nSavurduk; tamam başı başına,\n\nBir dağarcık buğday çıkmadı.\n\nDağarcığı omuzladım,\n\nDeğirmeni boyladım.\n\nVardım ki, değirmen ağzına kadar kite kit dolu.\n\n‒ Değirmenci!..\n\n‒ Ne var?\n\n‒ Çabuk şu çuvallar dışarıya!\n\n‒ N’olacak?\n\n‒ Ben un öğüteceğim.\n\nSürdük, yuvarladık,\n\nTombalak aşırdık,\n\nDeğirmeni boşalttık.\n\nDeğirmenci oturmuş bir lavaş çekiyor; ama şöyle bir yarım metrelik.\n\n‒ Bu lavaşı kim yiyecek, dedim.\n\n‒ Oğul bir yalan söyleyeceğiz. Hangimizin yalanı essah olursa, bunu o yiyecek, dedi.\n\n‒ Ben yalanı bilmem, doğrunun yanına hiç yaklaşmam, söyle yalanını duyayım.\n\n‒ Benim babam değirmeni üfürüğü ile dönderirdi.\n\n‒ Benim babam da bostancıydı. Denizin kıyısına kabak ekerdi. Kabağın teveği o baştan bu başa uzanırdı. Devletin askeri köprü niyetine üstünden geçerdi. Bu yalan iyi yalan. Fili yuttu bir yılan. Karıncaya binip de deveyi kucağına alan. Camızım heybeden düştü. Bu da mı yalan?” deyip değirmencinin yakasına yapıştım.\n\n‒ Oğlum tamam yalan, dedi.\n\nDoldurdum lavaşları geldim eve.\n\n‒ Nene!\n\n‒ Cehennem!.. Nerede kaldın?\n\n‒ Hayrola ne oldu?\n\n‒ Ne olacak baban oldu.\n\n‒ Nene, gözün aydın desene!\n\n‒ Gözün aydın ama, git çarşıdan beş paralık “hiç” getir, babanı tuza yatıralım!\n\nGidiyordum, unuttum, geri döndüm.\n\n‒ Nene, dedim.\n\n‒ Ne, dedi.\n\n‒ Neydi?\n\n‒ Hiç! Hiç! Hiç! dedi.\n\n“Hiç! Hiç! Hiç!” diye giderken, önüm bir su kenarına geldi. Balıkçılar balık avlıyorlar. “Hiç! Hiç! Hiç!” deyince tor* boş çıktı. Balıkçının biri geldi; kulağımın dibine bir hüdayi sille vurdu.\n\nDedim:\n\n‒ Ağa, niçin vurdun bana, canım kurban sana?\n\n‒ Niçin vurmayım sana, “Hiç!” diyeceğine “Üçü birden, beşi birden!..” desene!\n\n“Üçü beşi birden, üçü beşi birden!..” diyerekten giderken baktım ki, bir cenaze gidiyor: “Üçü beşi birden! Üçü beşi birden deyince ağanın biri geldi; kulağımın dibine hüdayı sille vurdu.\n\nDedim:\n\n‒ Ağa, niçin vurdun bana, canım kurban sana?\n\n‒ Niçin vurmayayım sana? “Üçü beşi birden!..” diyeceğine, “Allah Rahmet eylesin!” desene!\n\n“Allah rahmet eylesin!.. Allah Rahmet eylesin!..” derken, baktım ki, bir adam köpek geberiğini kuyruğundan sürüyerek götürüyor.\n\n“Allah rahmet eylesin!.. Allah rahmet eylesin!..” derken adamın biri geldi; kulağımın dibine hüdayı sille vurdu.\n\nDedim:\n\n‒ Ağa, niçin vurdun bana, canım kurban sana?\n\n‒ Niçin vurmayayım sana! “Allah rahmet etsin!..” diyeceğine; “Tüh ne pis kokmuş!..” desene!”\n\n“Tüh ne pis kokmuş! Tüh ne pis kokmuş!” derken önüm bir hamama rast geldi. Hanımlar hamamdan giyinmiş-kuşanmış, yunmuş-taranmış, elenmiş-çıkmış, gidiyorlardı. “Tüh ne pis kokmuş! Tüh ne pis kokmuş!” deyince, hanımın biri geldi; kulağımın dibine hüdayı sille vurdu.\n\nDedim:\n\n‒ Hanım ana, niçin vurdun bana, canım kurban sana?\n\n‒ Niçin vurmayayım sana! “Tüh ne pis kokmuş!..” diyeceğine; “Oh ne güzel olmuş! Vah ne güzel olmuş!..” desene!\n\n“Oh ne güzel olmuş! Vah ne güzel olmuş!” derken, önüm bir çarşıya rast geldi. Adamın biri, birinin kulağını tutmuş. Kulağın biri kopmuş, biri de elde… “Oh ne güzel olmuş! Vah ne güzel olmuş!..” deyince, ağanın biri geldi; kulağımın dibine hüdayı sille vurdu.\n\nDedim:\n\n‒ Ağa, niçin vurdun bana, canım kurban sana?\n\n‒ Niçin vurmayayım sana? “Oh ne güzel olmuş! Vah ne güzel olmuş!..” diyeceğine; “Çek uzasın, kopmasın!..” desene!\n\n“Çek uzasın, kopmasın! Çek uzasın, kopmasın!” derken, önüm bir sarraf dükkânına vardı. Baktım ki, elinde bir sırım, yumuşatıyor. “Çek uzasın, kopmasın! Çek uzasın, kopmasın!” deyince, kalktı; kulağımın dibine hüdayı sille vurdu.\n\nDedim:\n\n‒ Ağa, niçin vurdun bana, canım kurban sana?\n\n‒ Niçin vurmayayım sana! “Çek uzasın, kopmasın!” diyeceğine, “Önündeki sarıları güle güle ye!” desene!\n\n“Önündeki sarıları güle güle ye! Önündeki sarıları güle güle ye!” derken, önüm bir helâya rastgeldi. Baktım adamın biri abdest bozuyor;* “Önündeki sarıları güle güle ye! Önündeki sarıları güle güle ye!” deyince, nasıl kalktı da kulağımın dibine bir tokat vurmasıyla helânın içine düştüm. Oradan kaçtım.\n\nUzatmayalım hikâyeti,\n\nKoparmayalım kıyameti,\n\nDinleyen efendilerin vücuduna vermeyelim zahmeti.\n\nHikâyedir bunun adı,\n\nDinlemeyle çıkar tadı.\n\nAldı sazı sinesine,\n\nGeldi sözün binasına…\n\n&nbsp;\n\n\n* yumak: yıkamak\n\n* tapanlamak: tapan ile tarlayı düzlemek\n\n** talas: şiddetli rüzgâr\n\n*** çıngı: kıvılcım\n\n* tor : balık ağı\n\n* abdest bozmak : tuvalete gitmek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tilkinin Kurnazlığı",
        "text": "TİLKİNİN KURNAZLIĞI\n\nVar varanın, sür sürenin, baykuşu çoktur viranın, destursuz bağa girenin hali budur hey!...\n\nGüzelleri seçerek, çirkinleri çirkefe iterek… Sevdiğim sen sandığa gir, ben sepete…\n\nVara vara vardım bir fırının önüne. İki elimle bir ekmek kavradım; sıcacık, ayrana doğradım.\n\nİlle samur diye diye sandıcağım, hayal ile yandıcağım, bu da para ile olur behey sevdiceğim…\n\nAtı pekmeze verdim; dorudur diye, bir tekme vurdu; geri dur diye, gülleri cebime doldurdum; darıdır diye, Galata Kulesini belime soktum; borudur diye, bir merkep aldım; karıdır diye, denizin ortasına bastım; kıyıdır diye, beni tımarhaneye götürdüler; delidir diye… Masaldır bunun adı yalan söylemekle çıkar tadı…\n\nVara vara vardım bir kahvenin peykesine. Kırk kişi ile ahbap oldum; ak sakal, kara sakal, çengel sakal… Heeey oğlan!.. Bunlarda fısıltı var.\n\nİç merdiven, dış merdiven, ağaç merdiven… Ağaç merdivenden çıktım yukarı; kırk kız oturmuş. O nazenin kızlar, andıkça yürekler sızlar… Perdeyi kaldırdım bir kız oturmuş. Dede ki bana;\n\n-Behey oğlan; derler toplak, baldırı çıplak. Ne gezersin bu vefasız dünyada? Gel sana bir kız vereyim; has olsun, makbul olsun. Has kaşının rastığı, has gözünün sürmesi, anın anası, sağlıkla doğurmayası…\n\nNalbant olsam; nallayamam katırı, kasap olsam; sallayamam satırı, Bizim hamamın tembel natırı…\n\nAktar olsam; oturmadan “Kalk!” derler. Kaptan olsam; deryalarda gez derler.\n\nDolana dolana gelir Rumeli’nin yılanı, nasıl uydurdum ben bunca yalanı?...\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir kız ile annesi yaşarmış.\n\nAz zaman çok zaman derken kadın, kızını gelin etmiş. Aradan bir ay, iki ay derken hayli geçmiş.\n\nKadın birgün kendi kendine; “Aradan bu kadar zaman geçti! Niye bir defa olsun kızımı görmeye gitmiyorum?” demiş. Sonra kalkmış, deriden yapılmış üç tane torba getirmiş. Bunlardan birine çökelek, birine peynir, birine de yağ doldurmuş. Sonra da bu torbaları sırtlamış, yola düşmüş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş… Dere tepe düz gitmiş. Bir tepeye varmış. Tepede bir tilkiye rastlamış.\n\nTilki;\n\n-Oooo! Yaşlı anne nereye böyle, demiş.\n\nKadın da;\n\n-Kızımı gelin edeli çok oldu da onu görmeye gidiyorum, demiş.\n\nTilki;\n\n-Yükün çok ağıra benziyor. Getir biraz da ben taşıyayım, demiş.\n\nKadın yükünden birazını tilkiye vermiş. Beraber yürümeye başlamışlar. Biraz sonra tilkinin aklına kurnazlık gelmiş.\n\nKadına;\n\n-Anne!.. Gel seninle bir yarış yapalım. Sen bu tepenin bir tarafından git, ben de öbür tarafından gideyim. Bakalım hangimiz daha önce tepeyi geçeceğiz, demiş.\n\nKadın, tilkinin dediklerini kabul etmiş. Tilki, sırtına iki çuval almış, kadın da kalan bir çuvalı almı, yola düşmüşler.\n\nAz gittikten sonra tilki;\n\n-Anne, senin yükün ağır oldu. Ver onu da ben taşıyayım, demiş.\n\nTilki üç çuvalı da yüklenmiş, yoluna devam etmiş. Tepenin arkasına gelince çuvalları boşaltıp içine: toz-toprak, keçi pisliği, saman-maman doldurmuş. Daha sonra tepeyi geçmiş, yola çıkmış. Yolda çuvalları kadına vermiş. Sonra da onu takip etmeye başlamış.\n\nKadın gide gide kızının evine varmış. Kızı o sırada çamaşır yıkıyormuş. Etrafında da çocukları ağlaşıyorlarmış. Bunlar sarmaş-dolaş olmuşlar. Kız az sonra annesine;\n\n-Anne, ne yemek yapalım, demiş.\n\nKadın da;\n\n-Kızım, ne yemeğe yapacaksın? Ben sana çökelek, peynir, yağ getirdim. Hele bir akşam olsun, onları yeriz, demiş.\n\nKız, bunun üstene rahat rahat işini gücünü yapmış, temizliğini bitirmiş. Derken akşam olmuş. Kız, eline bir tabak almış, çuvalların yanına gitmiş. Çuvalların ağzını açmış ki, birde ne görsün… Çuvalların birinde keçi pisliği, birinde saman, birinde de toz-toprak varmış.\n\nAnnesine dönmüş;\n\n-Anne, sen beni bunlara mı lâyık gördün, diye sormuş.\n\nAnnesi;\n\n-Ah kızım! Şimdi anladım. Bütün bunları başıma tilki getirdi, demiş.\n\nTilki, saklandığı yerden çıkmış.\n\nKadına;\n\nBen yağ çökelek yedim\n\nSen de keçi pisliği ile saman yedin\n\nBen yağ çökelek yedim\n\nSen de keçi pisliği ile saman yedin, \n\ndemiş. Bunun üstüne kadın öfkelenmiş. Eline geçirdiği tokacı tilkiye fırlatmış. Tokaç, tilkinin kuyruğuna değmiş, kuyruk kopmuş. Tilki ordan kaçmış, arkadaşlarının yanına gitmiş. Arkadaşları onunla alay etmişler: “Kuyruksuz! Kuyruksuz!” diye kızdırmışlar. Tilki buna çok içerlemiş. Kadının yanına gitmiş, kuyruğunu istemiş. Kadın vermemiş. Tilki, bu sefer kadına yalvarmaya başlamış. Kadın da;\n\n-Eğer bana bir kova süt getirirsen, ben de sana kuyruğunu veririm, demiş.\n\nTilki, süt getirmek için keçinin yanına gitmiş.\n\nKeçiye;\n\n-Keçi! Keçi! Bana bir kova süt ver, ben de götürüp yaşlı kadına vereyim. Kadın da bana kuyruğumu versin. Ben de kuyruğumu yerine takayım ki, arkadaşlarım bana; “Kuyruksuz! Kuyruksuz!” demesinler, demiş.\n\nKeçi;\n\n-Bana yaprak getir yiyeyim de sana süt vereyim, demiş.\n\nTilki bu sefer ağacın yanına gitmiş:\n\n-Ağaç! Ağaç! Bana biraz yaprak ver! Götürüp keçiye vereyim. Keçi bana süt versin, götürüp yaşlı kadına vereyim. Kadın da bana kuyruğumu versin ki, arkadaşlarım bana; “Kuyruksuz! Kuyruksuz!” demesinler, demiş.\n\nBunun üstüne ağaç;\n\n-Bana su getir, ben de sana yaprak vereyim, demiş.\n\nTilki bu sefer de gidip çeşmeye yalvarmış:\n\n-Çeşme! Çeşme! Bana su ver, götürüp ağaca dökeyim. Ağaç yaprak versin, götürüp keçiye vereyim. Keçi süt versin, götürüp yaşlı kadına vereyim. Kadın da bana kuyruğumu versin ki, arkadaşlarım bana; “Kuyruksuz! Kuyruksuz!” demesinler, demiş.\n\nÇeşme;\n\n-Gidip, Padişah’ın kızına söyle! Gelip üzerimden atlasın ki, sana su vereyim, demiş.\n\nTilki bu sefer de Padişah’ın kızının yanına gitmiş;\n\n-Padişah’ın kızı! Padişah’ın kızı! Gelip çeşmenin üzerinden atla ki, çeşme bana su versin. Suyu götürüp ağaca dökeyim, ağaç bana yaprak versin. Yaprağı götürüp keçiye vereyim, keçi bana süt versin. Sütü de götürüp yaşlı kadına vereyim de kuyruğumu versin ki. arkadaşlarım bana; “Kuyruksuz! Kuyruksuz!” demesinler, demiş.\n\nPadişah’ın kızı;\n\n-Olur; ama sen de bana bir çift kundura getir, demiş.\n\nTilki gidip, kunduracıya yalvarmış;\n\n-Kunduracı! Kunduracı! Bana bir çift kundura ver, götürüp Padişah’ın kızına vereyim. Padişah’ın kızı çeşmeden atlasın ki, çeşmeden su alayım. Suyu götürüp, ağaca dökeyim, ağaç bana yaprak versin. Yaprağı götürüp ağaca vereyim, keçi bana süt versin. Sütü götürüp yaşlı kadına vereyim de kuyruğumu versin ki, arkadaşlarımın arasına gittiğim zaman bana; “Kuyruksuz! Kuyruksuz!” demesinler, demiş.\n\nKunduracı;\n\n-Tamam; ama sen de bana yumurta getir, demiş.\n\nTilki tavuğun yanına gitmiş;\n\n-Tavuk! Tavuk! Bana yumurta ver! Kunduracıya vereyim, kunduracı bana ayakkabı versin. Padişah’ın kızına vereyim, Padişah’ın kızı çeşmenin üzerinden atlasın, çeşme bana su versin. Suyu götürüp ağaca dökeyim, ağaç yaprak versin. Yaprağı götürüp keçiye vereyim ki, bana süt versin. Sütü götürüp yaşlı kadına vereyim, o da kuyruğumu bana versin ki, arkadaşlarımın arasına gittiğim zaman; “Kuyruksuz! Kuyruksuz!” demesinler, demiş.\n\nTavuk;\n\n-Sen de bana buğday getir, demiş.\n\nTilki şaşırmış, kalmış. Bir tarlaya gitmiş. Bir de bakmış ki, çiftçinin biri tarla sürmüyor mu?\n\nÇiftçiye;\n\n-Çiftçi! Çiftçi! Üzerine kara bulutlar geliyor, çabuk buradan kaç, demiş.\n\nÇiftçi, buğdayını sabanını orda bırakmış, kaçmış. Tilki de adamın buğdayını sırtlamış, tavuğun yanına gelmiş. Tavuk, buğdayı yemiş, yumurtlamış. Tilki, yumurtayı almış, kunduracıya götürmüş. Kunduracı ona bir çift kundura vermiş. Tilki, kundurayı almış, Padişah’ın kızına götürmüş. Kız, kunduraları giymiş, çeşmenin üzerinden atlamış. Çeşme, tilkiye su vermiş. O da suyu almış, ağaca dökmüş. Ağaç yaprak vermiş. Yaprağı almış, keçiye götürmüş. Keçi tilkiye süt vermiş. Sütü almış, yaşlı kadına götürmüş.\n\nKadın ona;\n\n-Kuyruğun mutfaktaki tahtanın altında. Sütü götür, tahtanın altına koy! Kuyruğunu da ordan al, demiş.\n\nTilki, sütü götürmüş, tahtanın altına koymuş. Kuyruğunu da almış, vücuduna dikmiş. Getirdiği sütü de içmiş, ordan uzaklaşmış.\n\nBiraz sonra kız annesinin yanına gelmiş, acıktığını söylemiş.\n\nAnnesi;\n\n-Mutfakta tilkinin getirdiği süt var. Git, onu ısıt, iç, demiş.\n\nKız, mutfağa gitmiş, süt kovasını boş bulmuş.\n\nAnnesinin yanına gelmiş;\n\n-Mutfaktaki süt kovası boş, demiş.\n\nKadın, tilkinin sütü içtiğini anlamış, kızmış.\n\nBiz gelelim tilkiye…\n\nTilki, kuyruğunu takmış, arkadaşlarının arasında dolaşmaya başlamış. Arkadaşları etrafında toplanmış.\n\nOna;\n\n-Bu güzel kuyruğu nerden buldun? Bu temiz kuyruğu nerden buldun, diye sormuşlar.\n\nTilki;\n\n-Şu gördüğünüz kuyunun altında buldum. Kuyunun dibi kuyruk dolu. İsteyen kuyuya atlasın kendine bir kuyruk çıkarsın, demiş.\n\nBunun üstüne birkaç tilki kuyuya atlamış. Atlayan atlamaz boğulmuşlar.\n\nBoğulan tilkilerin ağzından çıkan baloncukları gören öbür tilkiler, bu tilkiye;\n\n-Kuyudakiler ne diyorlar, diye sormuşlar.\n\nTilki;\n\n-Onlar; “Kuyunun dibinde daha çok kuyruk var. Siz de buraya gelin!” diyorlar, demiş.\n\nBunun üstüne, kalan tilkiler de kuyuya atlamış, hepsi boğulmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Terzi Kızı Makbule",
        "text": "TERZİ KIZI MAKBULE\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde…Bir ülkenin Padişah’ı ile bir zengin terzi varmış. Padişah’ın köşkü ile terzinin köşkü karşı karşıyaymış. Padişah’ın bir oğlu, terzinin de Makbule adında bir kızı varmış. Şehzade aynı zamanda Makbule’ye âşıkmış.\n\nMakbule bahçeye naneleri sulamaya çıkınca Şehzade:\n\nTerzi kızı Makbule\n\nHer gün nane sularsın\n\nYaprağı kaç?\n\ndiye sorarmış.\n\nMakbule buna karşılık olarak;\n\nBeyin oğlu\n\nGece yazı yazar\n\nGündüz kitap okursun\n\nGökteki yıldız kaç\n\ndermiş. İkisi de bir cevap bulamazmış.\n\nŞehzade, Makbule’yle evlenmek istiyormuş. Ama geleneklere&nbsp; göre bey oğlu bey kızıyla evlenirmiş. Bunun için Padişah bu evlenme işine razı olmuyormuş. Şehzade, düşünmüş taşınmış sonunda Makbule’yi öpmenin yolunu bulmuş.\n\nBu kız balığı çok severmiş. Mahalleye gelen her balıkçıdan mutlaka balık alırmış. Şehzade, üstüne yırtık pırtık elbiseler giymiş, eline yüzüne de kara sürmüş. Sonra da balık almış; mahalleye gelmiş bağırmaya başlamış.\n\nMakbule sesi duyunca:\n\n-Hey!.. Balıkçı buraya gelsene, diye bağırmış.\n\nŞehzade, içinden sevinmiş. Kız, balıkları almış, parayı uzatmış.\n\nŞehzade;\n\n-Hayır hanım, ben balıklarımı para ile satmam. Bir öpücüğe bir balık veririm, demiş.\n\nKız, balıkçıyı önemsememiş. Sağına soluna bakmış, önüne ardına bakmış. Bakmış ki kimse yok; balıkçıya öpücüğü vermiş, balıkları almış.\n\nSabah olmuş, Makbule, yine naneleri sulamaya çıkmış.\n\nŞehzade, Makbule’ye;\n\nTerzi kızı Makbule\n\nHergün nane sularsın\n\nYaprağı kaç?\n\ndiye sormuş.\n\nMakbule de;\n\nBeyin oğlu\n\nGece yazı yazar\n\nGündüz kitap okursun\n\nGökteki yıldız kaç?\n\ndeyince Şehzade, burnunu bükmüş.\n\nMakbule’ye;\n\n-Hadi sen de ordan… Bir balığa bir öpücük veren, demiş\n\nMakbule, neye uğradığını şaşırmış. Doğru eve gitmiş, ağlamaya başlamış. Ama oğlanın dediklerini de bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ona bir oyun oynamak istemiş. Günlerce düşünmüş taşanmış.\n\nSonunda babasına;\n\n-Baba, sen çok usta bir terzisin. Bana öyle bir elbise yap ki, yalnız göz delikleri açık bulunsun. Hem de simsiyah bir kürkten yap! Üstüne de bir sürü zil dik, demiş.\n\nNe de olsa zenginler… Terzi, kızının istediği gibi bir elbise yapmış, eve getirmiş. Makbule bu elbiseye bayılmış. Önce elbiseyi giymiş. Sonra da eline bir ciğer, bir de nacak almış Şehzade’nin konağına gitmiş. Kapıdaki nöbetçiye bir kese altın vermiş, içeriye girmiş. Doğruca Şehzade’nin odasına gitmiş. Orda bir silkelenmiş bir silkelenmiş ki, Şehzade deli gibi yerinden fırlamış.\n\nMakbule;\n\n-Ben Azrail’im! Canını almaya geldim! Söyle, canını mı alayım, yoksa bu ciğeri kıçında mı döveyim, demiş.\n\nŞehzade öyle korkmuş ki;\n\n-Tek canımı bağışla da ne yaparsan yap, demiş.\n\nMakbule, elindeki ciğeri Şehzade’nin kıçında dövmüş. Sonra da çekip gitmiş.\n\nSarayda kıyametler kopmuş. Herkes ordan oraya koşuyor, cerrah arıyormuş. Cerrahlar Şehzade’nin yarasını sarmışlar.\n\nSabah olmuş, Şehzade zor gücele* pencerenin önüne gelmiş.\n\nKıza yine sormuş;\n\nTerzi kızı Makbule\n\nHergün nane sularsın\n\nYaprağı kaç?\n\nMakbule de yine aynı cevabı vermiş;\n\nBeyin oğlu\n\nGece yazı yazar\n\nGündüz kitap okursun\n\nGökteki yıldız kaç?\n\nŞehzade gururlu gururlu;\n\n-Hadi sende, bir balığa öpücük veren, demiş.\n\nKız da;\n\n-Hadi ordan, bir insana Azrail diye kıçını dövdüren, demiş.\n\nŞehzade o anda her şeyi anlamış. Hiddetlenmiş, adamlarına emir vermiş. Bir kuyu kazdırıp Makbule’yi içine koyduracakmış. Kuyu kazılırken, kız işçilere bir kese altın vermiş, kendi evine bir tünel açtırmış. Kuyu kazılmış, Makbule’yi içine koymuşlar. Ona yukardan yiyecek atıyorlarmış. Ama tünelden haberleri yokmuş.\n\nDerken günler geçmiş, aylar geçmiş…\n\nPadişah, komşu ülkenin padişahının kızını oğluna almak niyetindeymiş. Fakat oğlan babasından izin istemiş, Çin’e gitmek için hazırlıklara başlamış.\n\nKuyunun başına gelmiş:\n\n-Ben Çin’e gidiyorum, eğleneceğim. Sen de burada çürü yat, demiş.\n\nMakbule de;\n\n-Nereye gidersen git! Sonun benim Şehzade, diye seslenmiş.\n\nKız, hemen kazdırdığı tünelden eve gelmiş. Kül renginde elbiseler giymiş, kül renginde ata binmiş, yola düşmüş. Yolda Şehzade’ye yetişmiş. Beraber yolculuk etmişler. Gide gide yolları bir şehre düşmüş. Orda beraber kalmışlar, beraber yemiş, içmişler. Şehzade arkadaşının kız olduğunu anlamış. İkisi de birbirini sevmişler. Şehzade, Makbule’ye hatıra olarak bir mendil vermiş. İşleri bitince kız oğlandan evvel eve dönmüş. Hemen tünelden kuyuya inmiş.\n\nAradan dokuz ay geçmiş. Makbule’nin bir oğlu olmuş. Adın Çin Bey koymuş.\n\nGel zaman git zaman Şehzade Laçin devletine gezmeye gitmek istemiş. Yine kuyunun başına gelmiş, kıza seslenmiş:\n\n-Ben Laçin’e gidiyorum, sen burada çürü, demiş.\n\nMakbule bunu duyunca hemen eve gelmiş. Kırmızı elbisesine giymiş, kırmızı atına binmiş, yola düşmüş. Öyle bir gidiş gitmiş ki, Şehzade’yi yolda yakalamış. Şehzade kızı tanıyamamış. Bu sefer de beraber düşüp kalkmışlar. Ayrılık zamanı gelince oğlan kıza bir saat vermiş, ayrılmışlar. Kız ondan evvel gelmiş, kuyuya girmiş.\n\nDokuz ay sonra bir oğlan daha doğurmuş. Bunun adını da Laçin Bey koymuş.\n\nAradan bir zaman geçtikten sonra Şehzade bu sefer de Tuthal devletine gitmek için hazırlanmış. Giderken de kuyunun başına gelmiş, kıza haber vermiş.\n\nKız yine eve gelmiş. Beyaz elbisesine giymiş, beyaz ata binmiş, onun peşine düşmüş. Şehzade Tuthal’a gitmeden yolda yakalamış. Şehzade bu sefer de kızı tanıyamamış. Her seferinde başka kılıkta olduğu için bir türlü tanıyamıyormuş. Şehzade’yle Makbule eğlenmiş, oynamış, gülmüşler. Ayrılık vakti gelip çatınca oğlan bu sefer de kıza bir altın lâlin* vermiş. Kız bunların hepsini saklamış.\n\nKızın bu buluşmadan da bir kızı olmuş. Adın Tuthal Hanım koymuş.\n\nBu çocuklar büyümüşler.\n\nMakbule onlara durmadan şöyle demeyi öğretmiş:\n\nÇin Bey! Laçin Bey!\n\nTut Tuthal Hanım’ın ellerinden!\n\nDüşmesin altın lâlinlerinden\n\nBeybabamın zerde pilâvını yemeye geldik\n\nOnlar da bizi kovuyorlar\n\nHaydin haydin gidelim!..\n\nNihayet, Şehzade’nin düğünü başlamış. Kıza mendili vermiş. çocukların birine saati, birine de lâlini giydirmiş. Öğrettiklerini orda durmadan söylemeleri için de tembih etmiş. Sonra üçünü birden düğün evine yollamış. Aşçılar ayak altında dolaşan çocukların ağızlarında bir şeyler gevelediğini görünce çocukları Şehzade’nin yanına çıkarmışlar.\n\nŞehzade, çocuklara;\n\n-Ne diyorsunuz böyle! Bana da söyleyin, demiş.\n\nÇocukların üçü birden öğrendiklerini söylemişler;\n\nÇin Bey! Laçin Bey!\n\nTut Tuthal Hanım’ın ellerinden!\n\nDüşmesin altın lâlinlerinden\n\nBeybabamın zerde pilavını yemeye geldik\n\nOrdan da bizi kovuyorlar\n\nHaydin haydin gidelim!..\n\nŞehzade bakmış ki, kıza verdiği mendil, saat, altın lâlin çocuklarda… Hemen her şeyi anlamış. Doğru babasının yanına gitmiş. Şimdiye kadar olan biteni babasına anlatmış. Makbule’yi kuyudan çıkartmış, onunla evlenmiş.\n\nŞehzade, Makbule ve çocukları uzun yıllar hep beraber yaşamışlar.\n\nOnlar erdi muratlarına biz de erelim inşallah!\n\n&nbsp;\n\n\n* zor gücele : Zorla\n\n* lâlin . Nalın\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Üç Kardeş",
        "text": "ÜÇ KARDEŞ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir kasabada iki kardeş varmış. Bunlardan büyük olanın üç oğlu, küçük olanın da bir kızı varmış. Büyük kardeş ölürken bu üç oğlunu amcalarına emanet etmiş.\n\nAradan yıllar geçmiş. Kız da oğlanlar da büyümüş. Bu üç oğlan, birbirlerinden habersiz amcalarına gitmiş, kızını ondan istemişler.\n\nBir gün amcaları, bu üç oğlanı yanına çağırmış:\n\n— Sizin hepinizi de çok severim. Size altı ay mühlet veriyorum. Hanginiz altı ay sonunda en iyi işi yaparsa kızımı ona vereceğim, demiş.\n\nÜç kardeş, amcalarının dediklerine razı olmuşlar. Hazırlık yapmış, yola düşmüşler. Gide gide yolları bir göle düşmüş. Burada yol üçe ayrılıyormuş. Birinci yolun ayrımında; “Gidip gelinen yol”, ikinci yol ayrımında; “Gidip gelinmesi meçhul yol”, üçüncü yolun ayrımında da; “Gidilip gelinmeyen yol” levhaları varmış.\n\nBu üç kardeş:\n\n— Mühlete beş gün kala burada buluşalım, deyip ayrılmışlar.\n\nBüyük kardeş, gidilip gelinen yola gitmiş. Epey yürüdükten sonra bir kasabaya varmış. Burada satılan bir aynaya gözü takılmış. İnsan bu aynaya baktığı zaman sevdiğini görüyormuş. Büyük kardeş, bundan çok hoşlanmış; bu aynadan bir tane alarak geri dönmüş.\n\nOrtanca kardeş ise gidilip gelinmesi meçhul yola girmiş. Yürümüş, yürümüş, sonunda yorgun argın bir kasabaya varmış. Orada da çok çabuk uçarak yol alan bir halı görmüş. O da bu halıyı almış, geri dönmüş.\n\nKüçük kardeş de gidilip gelinemeyen yola girmiş. Aç, susuz, bu yolda gitmiş de gitmiş... Derken yanından gölge gibi şeyin geçtiğini fark etmiş. Onu tutar tutmaz yanında bir dev peydah olmuş.\n\nDev, oğlana:\n\n— Dile benden ne dilersen! Artık senin emrindeyim, demiş.\n\nKüçük kardeş hem korkmuş hem de ürpermiş:\n\n— Madem öyle, beni buraya en yakın bir kasabaya ulaştır, demiş.\n\nDev:\n\n— Yum gözünü, demiş.\n\nİki saniyede sonra dev:\n\n— Aç gözünü, demiş.\n\nKüçük kardeş, gözünü açmış, bakmış ki bir kasabadaymış. Orayı epeyce dolaştıktan sonra bir elmacıya rastlamış. Bu elmalar yenildiği zaman insan ölümsüzleşiyormuş. Bu elmacıdan bir tane elma almış.\n\nHemen deve dönmüş:\n\n— Beni bu yolun başındaki göle götür, demiş.\n\nBu sırada öbür iki kardeş de gölün başında buluşmuş, bunun gelmesini bekliyorlarmış. Fakat kardeşlerinin geri geleceğini düşünemiyorlarmış. Tam gidecekleri sırada küçük kardeşleri aniden yanlarında olmuş. Hepsi bir araya gelince biraz oturmuş, sohbet etmişler. Herkes başından geçeni anlatmış. İlk önce büyük kardeşin getirdiği aynaya bakmışlar. Bir de ne görsünler? Amcalarının kızı, ölümcül bir hâlde hasta yatıyor. “Arada dört beş günlük yol var. Nasıl ederiz, nasıl gideriz?” diye düşünürken ortanca kardeşin getirdiği halı akıllarına gelmiş.\n\nOrtanca kardeş:\n\n— Çabuk, bu halıya oturun, hemen gidelim, demiş.\n\nÜçü de halıya oturunca halı çabucak havalanmış. Uçmuş, uçmuş... İki saat sonra amcalarının evine varmışlar, içeri girmişler. Kız, ölüm döşeğinde, uzanmış yatıyor...\n\nKüçük kardeş, cebinden elmayı çıkarmış, kıza uzatmış:\n\n— Al, bu elmayı ye! Hemen iyileşirsin, demiş.\n\nKız, elmadan yemiş. Biraz sonra ayağa kalkmış. Daha sonra da iyice dinçleşmiş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Amcaları eve gelmiş. Bunları evde görünce çok sevinmiş. O arada kızını da görmüş. Onu iyileşmiş, dinçleşmiş görünce hayrete düşmüş.\n\nYeğenlerine sormuş:\n\n— Nasıl oldu da kızımı bu kadar kısa bir zamanda iyileştirdiniz?\n\nÜç kardeş de olup biteni anlatmışlar.\n\nBüyük kardeş:\n\n— Aynamla kızın durumunu göstermeseydim biz gelinceye kadar ölecekti, demiş.\n\nOrtanca kardeş:\n\n— Halım, bizi çabucak getirmeseydi kız ölürdü, demiş.\n\nKüçük olan ise:\n\n— Elmamı yedirmeseydim kız iyileşmezdi, ölürdü, demiş.\n\nAmcaları bu durum karşısında şaşırmış. Bir türlü kızı kime vereceğini söyleyememiş.\n\nÜç gün düşündükten sonra yeğenlerini çağırmış.\n\nBüyük olana:\n\n— Siz halıyı, aynayı satarak para kazanabilirsiniz. Fakat küçük kardeşinizin elması yenmiştir; parasını alamaz. O hâlde kızımı küçük yeğenime veriyorum, demiş.\n\nKızın gönlü de zaten küçük oğlandaymış. Küçük kardeşlerinin kızla evlenmesini haklı gören ağabeyleri ses çıkarmamışlar. Küçük kardeşleri ve hanımıyla birlikte mutlu bir hayat yaşamışlar.\n\nOnlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Üç Nasihat",
        "text": "ÜÇ NASİHAT\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde fakir bir aile yaşarmış. Bu ailenin genç bir oğlu varmış. Bu gencin annesi babası ihtiyarmış. Oğullarını her ne işe vermişlerse de hak edememiş. Neden derseniz, genç biraz aptalmış.\n\nSonunda bunu bir cerrahın yanına vermişler. Orda biraz yara sarmayı filan öğrenmiş. Annesi babası bakmışlar ki, böyle olmayacak, oğullarına başının çaresine bakmasını söylemişler.\n\nDelikanlı yanına biraz katık, biraz da ilaç, bez-mez almış yola koyulmuş. Epeyce bir yol gittikten sonra bir köye varmış. Köyü şöyle bir dolaşmış, ihtiyar bir kadına rastlamış.\n\nKadın oğlanı görünce ona;\n\n-Boş musun, ne işle uğraşırsın, diye sormuş.\n\nDelikanlı da başından geçenleri anlatmış.\n\nBunun üzerine kadın delikanlıya;\n\n-Oğlum, seni yanımda bir sene tutarım. Yanımda yer, içersin; hem de evimde kalırsın. Fakat bir şartla… Bana bu bir sene içinde yardımcı olacaksın, tarlamda tapanımda çalışacaksın, demiş.\n\nDelikanlı bunu kabul etmiş. Bir sene ihtiyar kadına yardım etmiş. Tarladaki işlerini görmüş. Derken aradan bir sene geçmiş, vakit dolmuş. Kadın, delikanlının gideceğini anlamış. Delikanlıya biraz katık, biraz da para vermiş. Fakat delikanlı katığı almış, parayı kabul etmemiş. Kadın ne kadar ısrar ettiyse de oğlan parayı bir türlü almamış.\n\nOğlan köyden ayrılacağı sırada kadın delikanlıya;\n\n-Madem para almıyorsun, öyleyse sana üç nasihat edeyim, sana lâzım olur. Sakın ola bunları aklından çıkarma! Birincisi; eğer etrafı surlarla çevrili bir şehre gidersen akşam ezanı okunup bittikten sonra şehre gireceksin. İkincisi; her işi kendin halledecek, kendi gayretinle bitireceksin. Üçüncüsü ise; bir olay olduğu vakit bu olayın sebebini hiç kimseye sormayacaksın, demiş.\n\nBöylece delikanlı ordan ayrılmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir müddet sonra etrafı surlarla çevrili bir şehre gelmiş. İhtiyar kadının dedikleri aklına gelmiş, şehre girmemiş. Oturmuş, akşam ezanının okunmasını beklemiş. Ezan okunup bittikten sonra şehre girmiş.\n\nKalacak bir yeri olmadığı için doğru mezarlığa gitmiş. Mezarlığın bir tarafında büyük büyük ağaçlar varmış. Delikanlı, o ağaçların olduğu tarafa gitmiş. Bir ağaca çıkmış, uykusu gelinceye kadar düşünmeye başlamış. Delikanlının daldığı bir sırada, mezarlığa büyük bir araba gelmiş. Sese uyanmış. Bir de bakmış ki, beyaz bir çarşafa sarılmış bir şeyi arabadan indirmişler. Delikanlı düşünmüş, aklından; “Bu sarılı şey olsa olsa paradır, yahut çok kıymetli bir şeydir.” demiş.\n\nAraba gider gitmez delikanlı sevinçle ağaçtan inmiş. Beyaz çarşafı açmış, içinden kırmızı renkli bir çarşaf daha çıkmış. Onu da açmış; sol böğründe elmas işlemeli, sedef kakmalı çok kıymetli bıçak sokulu bir kadın cesedi görmüş. Bu bıçağı çıkarmış. O sırada kadının soluk aldığını sezmiş. Hemen yanındaki ilaçlarla kızın yarasını temizlemiş, sarmış. Bıçağı, beyaz çarşafı, kırmızı çarşafı almış. Sabah olunca gitmiş, bıçağı satmış. Hemen bir ev bulmuş, kızı bu eve getirmiş. Aradan on beş gün geçtikten sonra kız yavaş yavaş gözlerini açmış. Çünkü delikanlı, kızı devamlı tedavi ediyormuş.\n\nÖyle bir zaman gelmiş ki, kız iyice düzelmiş. Delikanlı, kıza başından geçenleri bir bir anlatmış. Fakat ihtiyar kadının dedikleri aklına gelmiş, kıza; “Sana bunu kim yaptı?” diye soramamış.\n\nDerken aradan bir zaman geçmiş. Delikanlının parası azalmış. Bunu kıza söylemiş.\n\nKız, delikanlıya;\n\n-Bana bir kalem kâğıt getir, demiş.\n\nDelikanlı kızın istediklerini getirmiş. Kız, kâğıda bir şeyler yazdıktan sonra parmağındaki yüzüğü çıkarmış, mürekkeplemiş, kâğıda basmış. Delikanlıya da bu kâğıdı vermiş:\n\n-Bunu götür, İstanbul’da ünlü bir mimarı var. Mektubu bu zata ver, demiş.\n\nDelikanlı, kâğıdı almış, o mimara götürmüş, vermiş. Mimar oğlana çokça para vermiş. Delikanlı geri gelmiş. Kız paraların delikanlıyla geldiğine sevinmiş.\n\nDelikanlıya;\n\n-Şu bir miktar para ile sattığı o kıymetli bıçağı alacaksın, demiş.\n\nDelikanlı, o bıçağı zor zoruna, daha çok para vererek geri almış, kıza getirmiş.\n\nAradan uzun bir zaman geçmiş. Kız yine o mimardan para istemiş.\n\nDelikanlıya;\n\n-İstanbul’da havlu mavlu satan zengin bir tüccar var. O tüccar bugün akşam bir ziyafet verecek. O ziyafette sen de bulunacaksın. Kendini filan şahsiyette tanıtacaksın. Ziyafet bitince o seni arabasıyla buraya getirmek isteyecek; ama sen bunu kabul etmeyeceksin, demiş.\n\nKız, bunları söyledikten sonra delikanlıya para vermiş;\n\n-Kendine güzel bir elbise, ayakkabı, başka da ne istiyorsan al! Sakın orda içiyim-miçiyim deme! İçer gibi yap, içkiyi koynuna dök! Sarhoş olma, demiş.\n\nDelikanlı, kızın istediği her şeyi yerine getirmiş. Ziyafet bitince de eve gelmiş. Kız, oğlanı görünce çok sevinmiş, yüzü biraz gülmüş.\n\nAradan zaman geçmiş.\n\nKız delikanlıya;\n\n-Bu sefer de sen onu davet edeceksin, demiş.\n\nDelikanlı, zengin tüccarı davet etmiş. Tüccarı ziyafette bir iyi sarhoş etmişler.\n\nKız, tüccarın kendinden geçtiğini anlayınca hemen delikanlıya;\n\n-Git, o bıçağı ve çarşafları getir, demiş.\n\nDelikanlı, kızın istediği şeyleri getirmiş, vermiş. Kız, tüccarın sol böğrüne bıçağı saplamış. Onu çarşaflara sarmış, dışarı atmış. Delikanlı çok korkmuş. Kız, ona korkmamasını söylemiş.\n\nSabah olmuş, herkes etrafına toplanmış. Sonunda bu kişinin padişahın damadının olduğu anlaşılmış.\n\nPadişah;\n\n-Bunu kim öldürdü, diye sormuş.\n\nKız, padişahın önüne gelmiş. Padişah bir de bakmış ki, karşısındaki kendi kızı değil mi?\n\nHemen tüccarı götürmüşler.\n\nPadişah, kızına;\n\n-Niçin böyle yaptın, diye sormuş.\n\nKızı da;\n\n-O her gece içerdi, sana sarhoş sarhoş küfür ederdi. Hem de beni döverdi. Ben de buna engel olmak istedim. Beni bıçakladı. Sonradan bu genç delikanlı beni kurtardı, demiş.\n\nBöylece Padişah kızını affetmiş. Delikanlı ile kızını evlendirmiş.\n\nYiyip içip muratlarına geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Üç Turuncun Aşkı",
        "text": "ÜÇ TURUNCUN AŞKI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış. Bir padişah varmış. Bu padişahın hiç çocuğu olmazmış. Vaad etmiş ki; Bir çocuğum olursa, kırk gün kırk gece; birinden yağ, birinden bal akan iki çeşme akıtacağım.”\n\nGün olmuş, zaman olmuş bir oğlu olmuş. Oğlu büyümüş, on beş yaşına gelmiş. Padişah; “Vaadimi yerine getireyim” diye çeşmeleri akıtmış. İhtiyar bir kadın bunu hiç duymamış. Son gün haberi olmuş. Hemen testilerini almış, çeşmeye gitmiş. Zor-güç, damla damla testileri doldurmuş. Eve gelirken padişahın oğlu da pencereden ok atıyormuş. Oku gelmiş, testiyi kırmış.\n\nKadının canı acımış:\n\n‒ Oğlum!.. Üç turuncun aşkına uğrayasın, demiş geçmiş.\n\nPadişahın oğlu bunu çok merak etmiş. Merakından hastalanmış. Bir gün padişah, karısına demiş ki:\n\n‒ Bunun derdi neyse söylesin, demiş.\n\nAnnesi oğlanın yanına gitmiş:\n\n‒ Oğlum!. Sana ne oldu böyle? Gün güne sararıp soluyorsun, demiş.\n\nOğlan:\n\n‒ İhtiyar bir kadın çeşmeden giderken&nbsp;ok attım, testisi kırıldı. O zaman o da; “Üç turuncun aşkına uğrayasın!..” dedi. Bu neyse onu bulacağım, demiş.\n\nPadişah, kadını huzuruna çağırtmış.\n\nOna:\n\n‒ Sen benim oğluma böyle demişsin. Bu neyse söyle, demiş.\n\nKadın da:\n\n‒ Atına biner; az gider, uz gider, dere tepe düz gider. Bir çakır dikene rastlar. Dikeni koparıp; “Oh! Ne güzel kokuyor.” derse; onlar ona yol verir. Biraz gittikten sonra acı bir armut ağacına rastlar. Ondan da bir tane koparıp, yer; “Oh! Ne tatlı armudu var.” derse onlar da yol verir. Biraz daha gider; devin yattığı kapıya gelir. Karşısına iki tane kapı çıkar; biri açık, biri örtük… Açığı örter, örtük olanı açarsa onlar da yol verir. Sonra içeri girer; orada bir at , bir de it var. İtin önünde ot, atın önünde et durur. İtin önündekini ata, atın önündekini ite verirse içeri girer. Bakar ki, dev uyuyor, rafta üç tane elma ardır… Devi uyandırmadan bunları alır, cebine koyar. Kapıdan çıkarken dev uyanır. İtle ata bağırır: “İnsanoğlunu tutun!..” Onlar tutmaz: “Senelerdir biz aç ölüyoruz. Sen bizim karnımızı doyurmadın!..” Kapılara bağırır, ağaca bağırır, dikenlere bağırır; hiç biri tutmaz. Böylece kurtarmış olur, gelir. Ama elmaları susuz yerde açmasın. Suyun başına gelince elmayı kessin. “Su” deyince suyu versin. Şayet su olmazsa uçar giderler. Bu kızlar peri kızlarıdır, demiş.\n\nPadişahın oğlu tek tek bunların hepsini yapmış. Fakat elmaları alınca sabredememiş. Elmaların ikisini susuz yerde açmış; kızlar uçmuş, gitmişler. Üçüncü elmayı bir havuzun başında açmış. İçinden çıkan; “Su!..” demiş. Oğlan bir avuç su vermiş. İçinden öyle güzel bir kız çıkmış ki; “Aya doğma; ben doğarım, güne çavma; ben çavarım!..” diyor.\n\nOğlan, kıza demiş ki:\n\n‒ Babamın haberi olaydı; düğüncülerle, askerlerle, leşkerlerle gelir bizi karşılardı, demiş.\n\nKız da:\n\n‒ Ben burada beklerim. Sen git babana haber ver, demiş.\n\nOğlan, kıza:\n\n‒ Sen nerde kalacaksın, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n‒ Ben şu selvinin başında otururum, demiş.\n\nKız selviye seslenmiş:\n\n‒ Eğil selvim!\n\nSelvi eğilmiş. Kız çıkmış oturmuş.\n\n‒ Doğrul selvim, demiş.\n\nSelvi doğrulmuş.\n\nOğlan da babasının yanına gelmiş.\n\nO sırada üç tane poşa*&nbsp;kızı suya gelmiş. Peri kızının şavkı suya vurmuş. Bu üç kız; “Bu benim şavkım**!.. Bu senin şavkın!..” diye birbiriyle kavga edip durmuşlar.\n\nKız, selvinin tepesinden:\n\n‒ Döğüşmeyin!.. O benim şavkım, diye seslenmiş.\n\nBunu duyan poşa kızlarından biri:\n\n‒ Beni de yanına al, demiş.\n\nKız:\n\n‒ Alırım, diye cevap vermiş.\n\n‒ Beni nasıl çıkaracaksın, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n‒ Sen merak etme! Saçımı uzatırım, sen de tırmanır çıkarsın, demiş.\n\nKız saçını uzatmış, poşa kızı çıkmış. Biraz oturmuşlar.\n\nPoşa kızı, peri kızına:\n\n‒ Elbiselerimizi değişsek ben de senin gibi güzel olur muyum, demiş.\n\nKız:\n\n‒ Değişelim, demiş.\n\nElbiselere değiştikten sonra&nbsp;poşa kızı, peri kızını itelemiş, suya düşürmüş. Kız suya düşer düşmez bir gül olmuş.\n\nO sırada padişahın oğlu da düğüncülerle gelmiş. Gelmiş ki, ne görsün?.. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte; kapkara bir kız…\n\n‒ Sen niye böyle oldun, diye sormuş.\n\nPoşa kızı:\n\n‒ Elbet olurum; gün vurdu kararttı, yel vurdu sararttı, demiş.\n\nOğlan bundan bir şey anlamamış, şüphelenmiş. Ama gene de kızı götürmeye mecbur olmuş.\n\nBu arada düğüncüler havuzdaki gülü almak için uzanmışlarsa da bir türlü alamamışlar.\n\nPadişahın oğlu; “Bir de ben uzanayım.” demiş; uzanmış, gülü almış. Poşa kızı, bunu yukardan görmüş.\n\nDüğüncüler poşa kızını gelin diye almış, götürmüşler. Aradan bir zaman geçmiş gelin hamile olmuş. Zamanı gelince de bir oğlan doğurmuş. Gelin, iki de bir çocuğu iğnelermiş ki, oğlan ağlasın.\n\nPadişah:\n\n‒ Oğlan niye ağlıyor, diye sormuş.\n\nGelin de:\n\n‒ Dolaptaki gülü kaynatır da içirirsek, iyi olur, demiş.\n\nPadişah, bunun üstüne dolabı açmış. Gülü kaynatıp suyunu içirmişler, kalanı da bahçeye atmışlar. Ordan bir selvi çıkmış.\n\nPoşa kızı durmadan çocuğu iğneliyormuş.\n\nPadişah, geline sormuş:\n\n‒ Bu çocuk yine niye ağlıyor?\n\n‒ Beşiği yok da onun için ağlıyor, demiş.\n\nPadişah emir vermiş. Hemen bahçedeki selvi kesilmiş, bir beşik yapılmış.\n\nBu peri kızı da bir iğne olmuş, yere düşmüş. Bu evde çalışan nine de beşikten artan yongaları toplarken bir iğne bulmuş. İğneyi yakasına takmış. Nine, her gün işe gidince iğne kız oluyormuş. Evi barkı süpürüp siliyormuş. Yemeği de pişirip yeniden* iğne oluyormuş.\n\nBir gün böyle… Beş gün böyle derken nine şüphelenmiş. Bir gün; “İşe gidiyorum.” diye saklanmış. Kız yine evi temizleyip gideceği sırada nine içeri girmiş.\n\nKızı yakalamış, sormuş:\n\n‒ İns misin?.. Cin misin?..\n\n‒ Ne insim, ne cinim. Seni beni yaratan Allah’ın kuluyum. Sen benim annem, ben de senin kızın olayım, demiş.\n\nNine de Allah’tan arıyormuş.\n\nBir gün padişahın oğlu hastalanmış. Ahırda da atları hasta olmuş. Bu atları bakım için dağıtacaklarmış. Kız bunu duyunca:\n\n‒ Ninem, bir at da bize getir, demiş.\n\nNine de:\n\n‒ Bir at da bana verin, ama en hastası olsun, diye bir at istemiş.\n\nOnlar da:\n\n‒ Bre nenem, sen buna nasıl bakacaksın, demişler.\n\n‒ Oğlum, siz verin, hem de en kötüsünü, demiş.\n\n‒ Verelim canım… Ölürse ölsün, kalırsa kalsın, demiş en kötüsünü vermişler.\n\nNine, atı eve getirmiş. Kız atın bir yanına çayır çimen, bir yanına da su koymuş. Ata öyle bir bakmış ki, ona lisan bile öğretmiş.\n\nAradan uzun bir zaman geçmiş. Atların toplanma zamanı gelmiş. Herkes atını meydana çekmiş ama&nbsp;bir at eksikmiş. O da ninenin götürdüğü atmış.\n\nNineye haber göndermişler: “Öldüyse ölüsünü kaldıysa dirisini getirsin.” demişler.\n\nNene atı götürmeden kız ata tembih etmiş:\n\n‒ Padişahın oğlu gelmeden yerinden kımıldama! O gelirse bile kalkma! Ben gelir de; “Kalk hayırsız! Sahibinden ne hayır gördüm ki, senden ne hayır göreyim.” deyince kalk, demiş.\n\nPadişahın oğlu atın gelmediğini görünce ninenin evine gelmiş. At bir türlü yerinden kalkmamış.\n\nKız gelmiş:\n\n‒ Kalk hayırsız kalk! Sahibinden ne hayır gördüm ki, senden göreyim, demiş.\n\nAt şimşek gibi yerinden fırlamış. Kızın bu sözlerinden şüphelenmiş, kızı tanımış. Hemen nineyi çağırtmış, sormuş. Nine de olup biteni anlatmış. Padişahın oğlu kızın yanına gelmiş, kızın boynuna sarılmış. İki sevgili birbirlerine kavuşmuşlar.\n\nGeri gelmiş poşa kızına:\n\n‒ Kırk satır mı istersin, kırk katır mı, diye sormuş.\n\nO da:\n\n‒ Kırk satır senin boynuna vurulsun. Kırk katıra binip babamın evine giderim, demiş.\n\nEn iyi kırk katırın kuyruğuna bağlamışlar kızı, dere tepe yuvarlamışlar.\n\nBunlar da kırk gün kırk gece düğün edip, muratlarına geçmişler.\n\nAllah herkesin muradını versin.\n\n\n* poşa: geçimini musikiden sağlayan etnik grup\n\n** şavk: suya düşen görüntü\n\n* yeniden : tekrar, yine\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Balığın Başı",
        "text": "BALIĞIN BAŞI\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Evvel evvel iken, sinekler berber iken, ben mini mini bir çocuk iken, dediler baban dünyaya gelmiş. Vardım beşşiğini sallamaya, beşik devrildi, başladı babam ağlamaya. Anam kızdı kaptı maşayı, dolandım dört köşeyi, ben kaçtım o kovaladı, o kovaladı ben kaçtım, anahtar deliğinden zor attım kendimi dışarı. Korkudan gözlerim fırladı çanağından dışarı. O korkuyla düştüm yola. Var varanın, sür sürenin, baykuşu çoktur viranenin. Az gittim uz gittim altı ay yaz, bir güz gittim, bir de dönüp baktım ki arkama bir arpa boyu yol gitmişim. Derken efendim, efendimin ağası, attı kafamın tası. Bir ayağımı ısırganlara basmaz mıyım, bir ayağımı denize atmaz mıyım? Kuru idim ıslandım yel beni neyler? Mangırım yok, pulum yok dost beni neyler? Dostu düşmanı aradım, bedavadan bir kayık kiraladım. Fış fış kayıkçı, kayıkçının küreği tıp tıp eder yüreği, ahşama fincan çöreği, sabah bayram böreği. Yesem yesem doymasam, suya düşsem ölmesem, Kâbe’ye gitsem gelmesem. Zem zem ile yusalar, kına ile gömseler, etseler metseler sözü uzatmadan şu masala gelseleer.\n\nZamanın birinde bir anne ile gızı varmış. Bunlar çoh fakirlermiş. Annenin dilenmesi ile geçinirlermiş. Annesi geçinebilmek için çoh çabalarmış amma kızı çok tembelmiş. Bir gün anne, yine yiyecek toplamak için yollara düşmüş. Bi tane balıhçı gadın bu gadını görmüş hâline çoh acımış. Yisin diye de bi balıh başı vermiş. Gadın eve gelmiş pişirip yemek için balığın başını ayıtlamış, yıhamış, tencereye goymuş. Tekrar yiyecek toplamak için dışarı çıharken de gızını tembih etmiş:\n\n— Ocağa pişmesi için balıh başı goydum. Ona bahmayı unutma, demiş.\n\nAmma gız yattığı yerden hiç kahmamış. O sırada gapıya bi dilenci gelmiş. Kapı kitli değilmiş. Kapıyı çalmış. Açan olmayınca da kapıyı açmış içeri girmiş. Gız yattığı yerden,\n\n— Kim ooo, diye seslenmiş.\n\nDilenci de çoh aç olduğunu, gendisine verecek yiyecek bi şeylerinin olup olmadığını sormuş. Gız da hiç gılını gıpırdatmadan*,\n\n— Ne bulursan al git, demiş.\n\nDilenci etrafı kolaçan etmiş*, bahmış ocahta yemek pişiyo, çoh aç olduğu için canı da çekmiş. Pişen balığın başını alıp tencerenin içine, ayakkabısını gomuş gitmiş. Ahşam olmuş, annesi eve eli boş dönmüş amma,\n\n— Nasıl olsa evde yemek var, dimiş.\n\n[Ne bilsin balığın başının gittiğini] Tencerenin ağzını açıp da içinde ayakkabıyı görünce ahlı başından gitmiş. Gızına sormuş:\n\n— Gızım bu ne hâl?\n\nAnnesi soruyomuş:\n\n— Balığın başını ne yaptın?\n\nGız heç cevap vermiyomuş. Annesi yavaş yavaş sinirlenmeye başlamış. Kız hâlâ cevap vermiyomuş. Annesi artık iyice sinirlenmiş, gızı dövmeye başlamış. Gız cevap vermedikçe daha da çoh dövüyomuş. Gız bağra bağra ağlıyo, ağlamasıynan her yeri yıhıp geçiriyomuş. Gızın ağlaması, taaa padişahın gulağna gadar gitmiş. Padişah uşahlarına,\n\n— Bu gız neden böyle ağlıyo? Gidin bir sorun, dimiş.\n\nTabi annesi ben dövdüm, dimemiş:\n\n— Durduh yere ağlıyo, dimiş.\n\nOndan soona uşahları padişaha, çoh mağdurlar diyince, padişah, bi eşşek yükü yiyecek göndermiş. Gızın annesi gızını hâla dövmeye devam ediyomuş. Bi yandan da,\n\n— Balığın başını ne yaptın, diye soruyomuş.\n\nPadişah etmiş edememiş, etmiş edememiiş, belki gız sarayda susar diye gızı saraya getirtmeye garar vermiş. Gızı saraya getirmişler. Gız da pek güzelmiş. Padişah gızı görünce gıza gözü oynamış*. Bunlar birbirlerine âşıh olmuşlar, evlenmişler. Artıh gızın bi eli yağda bi eli baldaymış. Bi gün padişahla gız, havuz başında eğlenirken padişahın bi işi çıhmış saraya gitmiş. Annesi de gızını görmeye gelmiş. Gızın yanına varınca,\n\n— Gızım, balığın başını ne yaptın, diyi sormuş.\n\nGız da,\n\n— Gel gel burda, diye annesini yanına çağrıp gaşla göz arasında havuza hahmış*.\n\nArhasından da müthiş bir kahkaha atmış. Padişah, gızın kahkasını duyunca goşarak kızın yanına gelmiş:\n\n— Ne oldu, neye bu kadar gülüyon, dimiş.\n\nGız da padişaha,\n\n— Başındaki tacın püskülünü babamın tuvaletindeki süpürgeye benzettim de ona gülüyom, dimiş.\n\nPadişah buna çoh şaşırmış. Gendi gendine,\n\n— Nasıl olur? Ben bunu aldığımda çoh fakirdi. Bu yalan söylüyo, dimiş. Hadi o zaman gidelim de bi bana göster şu süpürgeyi, dimiş.\n\nBunlar yola düşmüşler. Git babam git yol bitmiyo, git babam git derken padişah gıza sormuş:\n\n— Daha gidecek miyik? Bi türlü babanın evine varamıyok da. Öyle bi ev yoh, en iyisi dönelim, dimiş.\n\nAmma gız inatla,\n\n— Yoh olur mu? Var tabi, yürüyelim, diyomuş.\n\nBunlar yine git babam git, git babam git gitmişler. İlerde bi gulübe görmüşler. Gız,\n\n— Hah işte bu gulübe benim babamın evi, dimiş.\n\nVara vara gulubeye varmışlar. Gapıyı çalmışlar çalmışlar açan yoh. Padişah dimiş:\n\n— Burda oturan kimse yoh, gidek.\n\nGız dimiş:\n\n— Yoh, var. İlla gapıyı çalmaya devam edek.\n\nEn sonunda gapı açılmış. Gapıdan aksakallı bi dede çıhmış. Padişahla gızı içeri buyur etmiş. Padişah hemen tuvalete goşmuş. Bi de ne görsün? Tuvaletteki süpürge padişahın başındaki püskülün aynısı. Meğer derviş, o balığın başını alan kişiymiş. Gaşla göz arasında gıza,\n\n— Ben balığın başını götüren kişiyim. Gızım sen sen ol, bi daha yalan söyleme. Yalan söylemek iyi bi şey değildir. Bah ne güzel bi evlilik yapmışsın, padişaanan evlenmişsin, daha ne istiyon? Bi daha böyle haltlar garıştırma,* dimiş.\n\nOndan soona padişah, garısını babası bellediği dervişin evinden almış, elinden dutup sarayına geri getirmiş. Kadın bi daha yalan söylememiş. Mutlu ve mesut yaşamışlar, çoluh çocuğa garışmışlar. Onlar ermiş muradına biz çıhalım kerevetine, gökten üç elma düşmüş, biri masalı söyleyene, biri anlatana, biri de dinleyene.\n\n&nbsp;\n\n* gılını gıpırdatmamak: Hiç çaba göstermemek, uğraşmamak\n\n* kolaçan etmek: Gidilecek yere önceden gidip araştırma ve inceleme yapmak\n\n* gözü oynamak: Çok beğenmek, göz koymak\n\n* hahmak/hakmak: İtmek, iteklemek\n\n* halt garıştırmak: Gizli işler yapmak\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yasemenim",
        "text": "YASEMENİM\n\nBir varmış, bir yokmuş. Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış. Memleketin birinde bir padişahın üç oğlu varmış. Bu oğlanların her biri, birer gün olmak üzere halkın arasında gezermiş. Bazı günler de kılık değiştirip, evlerin pencerelerinin önünde durup halkı dinlerlermiş.\n\nBir gün, sıra padişahın küçük oğluna gelmiş. Hem nöbet geziyor hem de halkı dinlemeye çalışıyormuş. Bir evin önünden geçerken kulaklarına; “Padişah” lafı gelmiş. Vezirine:\n\n— Gel, şurada duralım. Padişahla ilgili laf konuşuyorlar; bakalım ne diyorlar, demiş.\n\nO evde de üç kız kardeş yaşıyormuş. Üçü de birbirinden güzelmiş. Fakir bir aile oldukları için kendi el emekleri ile geçiniyorlarmış. Bir yandan iş yapıyor, bir yandan da hayâl kuruyorlarmış. Kardeşleri, büyük kıza demişler ki:\n\n— Abla, bir hayâl söyle de dinleyelim.\n\nO da:\n\n— Ne anlatayım ki, demiş.\n\nKardeşleri ısrar etmişler:\n\n— Aman, canımız sıkılıyor. Şöyle bir şeyler de, sıkıntımız gitsin, demişler.\n\nKız da:\n\n— İyi öyleyse, söyleyeyim de dinleyin, ama benden sonra da siz söyleyeceksiniz, demiş.\n\n— Tamam, demişler.\n\n— Padişahın büyük oğlu beni alsa ona altın perçemli bir oğlan doğururum, demiş.\n\nOrtanca kız da:\n\n— O da bir şey mi? Padişahın ortanca oğlu beni alsa ben ona öyle bir halı dokurum ki padişahın bütün ordusu halının üzerine otursa halının bir tarafı boş kalır, demiş.\n\nSıra küçük kıza gelmiş. Küçük kız da:\n\n— Aman öyle şeyleri nereden buluyorsunuz? Padişahın küçük oğlu beni alsa padişahın oğluna bir hamam yaptırırım. Hamama girerken de bir eline havlumu, bir eline de nalınımı veririm. “Ben çıkana kadar tut!” derim. O, bunları elinde tutar, ben banyomu yapar, çıkarım. Sonra da önüme katar, evirir çevirir, dönderirim. Olmadı ters çevirir, başının üzerine bir de vururum, demiş.\n\nAblaları, böyle şakalaşmışlar, gülmüşler. Bunu padişahın oğlu duymuş, çok sinirlenmiş. İçinden; “Bu benim için niye böyle söyledi.” deyip sonra da vezirine seslenmiş:\n\n— Aman, burayı iyi belle! Buranın adresini iyi al, demiş.\n\nPadişahın oğlu dönmüş, saraya gelmiş. O kadar sinirlenmiş ki hiddetinden sabaha kadar uyuyamamış. O tarafa, bu tarafa gitmiş, durmuş. Abilerinin dikkatini çekmiş. Onlar sorup durdukça bu da iyice öfkelenmiş. Sonunda, olanları onlara da anlatmış. Abileri de çok sinirlenmişler. Sabah olur olmaz kızları saraya getirtmeye karar vermişler.\n\nPadişahın oğlu, jandarmaları sabah erkenden kızların evine göndermiş, kızları seslettirmiş. Kızlar, jandarmaları görünce şaşırmışlar, itiraz etmişler:\n\n— Hayrola, padişah bizi n’apacak? Biz bir şey yapmadık. Bizim devlette, hükümette işimiz yok. Vergimizi de ödüyoruz, daha niye gidelim, demişler.\n\nJandarmalar:\n\n— Sizi illa padişahın oğlu istiyor, diyerek götürmüşler.\n\nPadişahın küçük oğlu, kızlar gelene kadar sinirden kendi kendini yemiş, bitirmiş. Artık ne yapacağını bilemez olmuş. Kızlar gelene kadar sarayda bir heyet kurulmuş. Kızlar gelince hemen heyetin huzuruna çıkarılmışlar. Padişahın küçük oğlu, kızlara demiş ki:\n\n— Hadi bakalım! Akşamki anlattıklarınızı bir de burada anlatın da biz de dinleyelim.\n\nKızlar, birbirlerinin yüzüne bakmışlar:\n\n— Biz öyle şaka yapmıştık. Nereden duydunuz, demişler.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Biz o anda pencerenin altındaydık, hepsini duyduk, demiş.\n\nBüyük oğlan da:\n\n— Hadi, hadi! Söyleyin, demiş.\n\nKızlar:\n\n— Hayır, hayır! Ne olur affedin bizi! Duyulacağını sanmamıştık, biz sadece şaka yapmıştık, diye yalvarmaya başlamışlar.\n\n— Olmaz! Eğer konuşulanları tekrar anlatırsanız affedeceğiz, demişler.\n\nBakmışlar ki inkâr etmenin bir faydası yok.\n\nBüyük kız demiş ki:\n\n— Ben dedim ki; “Padişahın büyük oğlu beni alırsa padişahın oğluna altın perçemli bir oğlan doğururum.”\n\n— Pekiyi, sen şöyle geç, demişler.\n\nOrtanca kızı seslemişler.\n\n— Sen ne dedin, söyle, demişler.\n\n— Ben çok güzel halı dokurum. Dedim ki; “Padişahın ortanca oğlu beni alsa ona öyle bir halı dokurum ki padişahın bütün ordusu üstüne otursa bir tarafı boş kalırdı.”\n\nOnu da bir tarafa almışlar. Sıra küçük kıza gelmiş, ama padişahın küçük oğlu da hiddetinden ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette kıza sormuş:\n\n— Sen gel bakalım, söyle bakalım, sen ne diyordun, demiş.\n\nKız, hiç korkmadan o zaman ne dediyse aynısını demiş.\n\n— “Ben bir hamam yaptırtırım, hamama girerken padişahın oğlunun bir eline havlumu, bir eline de nalınımı veririm. Ben çıkana kadar kapıda bekletirim. Çıkınca da “Sen ters çevirdin.” diye nalını da önüne koyar, boynuna da bir sille vururum.” dedim.\n\nHiddetinden kıyametler koparan küçük oğlan:\n\n— Sen neyine güvenerek öyle konuşuyorsun, diye bağırmaya başlamış.\n\nOğlan öyle sinirlenmiş ki kendini kaybetmiş. Yanındakilere:\n\n— Derhâl bunun boynunu vurun, diye emretmiş.\n\nKızlar, padişahın oğullarına yalvarmışlar. Sonunda büyük kızı büyük oğlan, ortanca kızı ortanca oğlan almış. Küçük kızın ölüm cezasını da yalvara yalvara ömür boyu hapis cezasına çevirtmişler. Küçük kız zindana atıldıktan sonra ablalarına kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Küçük kız da yaptıklarına pişman olmuş, ama artık iş işten geçmiş.\n\nKüçük kız, artık zindanda yaşıyormuş; ama günler geçmek bilmiyormuş. Öyle bir ceza vermişler ki hiç kimse ziyaretine gitmeyecek, hiç kimseyle konuşmayacak ve hiç kimseyle irtibat kurmayacakmış. Padişahın emri böyle... Her şey yasakmış.\n\nBu zindanın çok yaşlı bir zindancıbaşısı varmış. Günler geçtikçe kız, bu adamla ahbap olmuş. Kızı çok sevmiş. Baba kız gibi olmuşlar. Kız her gün zindancıbaşıyla dertleşirmiş.\n\nBir gün zindancıbaşı, kıza demiş ki:\n\n— Bugün kızımın düğünü oluyor; padişah sana yasak koymasaydı, diğer mahkumlardan olsaydın, seni kızımın düğününe götürür, getirirdim. Ama şimdi olmaz.\n\nKız:\n\n— Ne yapalım, kaderimize razı olalım, demiş.\n\nO gün, zindancıbaşının kızının düğünü olmuş. Ertesi gün, zindancıbaşını gören kız sormuş:\n\n— Kızının düğünü oldu mu, demiş.\n\n— Evet, çok güzel bir düğün oldu, demiş o da.\n\nKız:\n\n— Babacığım, n’olursun onun elbiselerinden bana bir tane getir de giyeyim. Ama gelirken de iki tane mum almayı sakın unutma ha, demiş.\n\nZindancıbaşı da:\n\n— Olur, getireyim, demiş.\n\nAdam gitmiş, kızına demiş ki:\n\n— Zindanda çok güzel ve genç bir kız var. Onu padişahın oğlu attı. Görünmesi, konuşması, ziyareti, her şeyi yasak. Bir tek benimle konuşuyor. Senden bir tane elbise istedi, verir misin?\n\nO da:\n\n— Olur, ama nasıl bir elbise istedi, demiş.\n\n— Sarı elbise istedi, demiş.\n\nKız, hemen sarı elbiselerini çıkarmış; ayakkabısını, terliğini, çiçeğini, her şeyini beraber kutuya koymuş. Bir takım sarı kıyafetini, öylece kıza göndermiş. Zindancıbaşı, giderken çarşıdan iki tane de mum almış, getirmiş, kıza vermiş.\n\n— İşte kızım, elbiseleri getirdim. Gelirken de iki tane mum aldım, demiş.\n\nKız çok sevinmiş. Adamın elini, yüzünü öpmüş. Nasıl teşekkür edeceğini bilememiş. Koşarak gitmiş, Akşam olunca elbiseleri giyinmiş. Zaten güzelmiş, daha da güzel olmuş. Herhâlde söylediği lafları güzelliğine güvenerek söylüyormuş.\n\nKız, zindancıbaşına demiş ki:\n\n— Babacığım, bana bir saat müsaade et. Hemen gider, gelirim, demiş.\n\nO da:\n\n— Kızım, ben seni nasıl bırakırım? Olur mu öyle şey? Padişah duyarsa beni öldürtür, idam ettirir, boynumu vurdurtur. Hem ben seni kimden sorarım, nasıl geleceksin, demiş.\n\nKız yalvarmış, yakarmış.\n\n— Ben ölürüm de seni müşkül vaziyette koymam. Yeter ki izin ver, muhakkak gelirim, demiş.\n\nKız, o kadar yalvarmış ki zindancıbaşı dayanamamış:\n\n— Pekiyi kızım, artık boynumu vursalar da ağlamana dayanamam, git de çabuk gel, demiş.\n\nPadişahın oğlu, kızı zindana attırdıktan sonra iyice üzülmüş. Her şeye, herkese kahretmiş. “Herkes iyi şeyler yaşıyor. Şu benim başıma gelenlere bak! Bana niye böyle oluyor?” diye düşünüp ana babasından ve abilerinden ayrılmış. Sarayın bir bölümünde yatıp kalkıyormuş. Bu da kızın kulağına gelmiş.\n\nZindancıbaşından zorla izin alan kız, gece yarısı doğruca oğlanın yattığı yere gitmiş. Gitmiş ki kapıda bir nöbetçi var. Kız, biraz beklemiş. Sabaha karşı uykunun tatlı zamanı, nöbetçi oturduğu yerde uyumuş. Kız, hemen merdivenleri çıkmış, elindeki mumları yakmış, bekçinin önüne tutmuş. Kızı duyunca nöbetçi gözlerini açmış:\n\n— Sen kimsin, diye sormuş.\n\n— Ben melaikeyim.\n\n— Nereden geldin?\n\n— Gökten geldim.\n\n— Niye geldin?\n\n— Buraya seninle oyun oynamaya geldim.\n\n— Niçin oynayacaksın? Niye geldin? Sen kimsin?\n\nKız, o kadar güzelmiş ki kızın güzelliği karşısında nöbetçinin aklı gitmiş.\n\nKız demiş ki:\n\n— Burada seninle oyun oynayacağım. Oyun oynarken eğer ben seni yenersem bir bardak şerbet içip gideceğim. Eğer sen beni yenersen ben seninle bu gece burada kalacağım.\n\nNöbetçi o kadar sevinmiş ki çıldırmış.\n\n— Pekiyi, demiş.\n\nOturmuşlar, oyun oynamaya başlamışlar. Nöbetçi, kıza:\n\n— Pekiyi, hiç olmazsa ismini söyle! İsmini öğreneyim, demiş.\n\nKız, o kadar güzelmiş ki nöbetçi, oyunu unutmuş, durmadan kızın yüzüne bakıyormuş. Kız:\n\n— İsmim;\n\nSarı çiğdem\n\nSarmadı midem\n\nSaraydı midem\n\nSaraydı miden\n\ndemiş.\n\nNöbetçi kendi kendine; “Allah Allah! Hiç böyle isim olur mu?” demiş.\n\nKız:\n\n— Benim ismim bu, demiş.\n\nNöbetçi, kızın ismini öğreneyim diye oyun oynamıyor, öyle kızın yüzüne bakıyormuş.\n\n— Sarı çiğdem\n\nSarmadı midem\n\nSaraydı midem\n\nSaraydı miden\n\nderken bu oyunda kıza yenilmiş.\n\n— Bak ben seni yendim, demiş.\n\nNöbetçi yenildiğini kabul etmiş. Kız, nöbetçiye:\n\n— Şimdi kalk, bana bir bardak şerbet getir, şerbet içeyim, demiş.\n\nNöbetçi kalkıp şerbet getirmeye gidince kız hemen mumları üflemiş, merdivenleri inmiş, karanlığa karışıp kaybolup gitmiş.\n\nNöbetçi, elinde bir bardak şerbetle gelmiş, bakmış; kız yok...\n\n— Sarı çiğdem\n\nSarmadı midem\n\nSaraydı midem\n\nSaraydı miden\n\ndiye etrafa bağırıp durmuş. Kız yokmuş, uçup gitmiş. Bunun bağırtısına diğer nöbetçiler, bütün herkes, askerler uyanmış.\n\n— Gelin! Gelin! Nöbetçi delirmiş, diye herkes koşmuş, gelmiş.\n\n— N’oldu? Ne var ya hu, diye sormuşlar.\n\nNöbetçi şaşkın şaşkın;\n\n— Buraya bir melaike geldi. Gökten indi, benimle oyun oynadı. O kadar güzeldi ki güzelliği gözümü kamaştırdı, demiş.\n\nOradakiler, onun bu söylediklerine gülmüşler:\n\n— Gökten hiç melaike gelir mi, demişler.\n\n— Geldi işte! Gelmeseydi, görmeseydim onu hiç arar mıydım, demiş o da.\n\nBu patırtı kütürtüye padişahın oğlu uyanmış:\n\n— Ne oldu, diye gelmiş.\n\n— Ne olacak? Nöbetçi delirdi, demişler.\n\nBu sefer nöbetçiye sormuş:\n\n— Ne oldu, demiş.\n\nO da:\n\n— Efendim, ne olacak? Gökten bir melaike geldi, oturdu, benimle oyun oynadı, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Oğlum, gökten melaike gelir de seninle oyun oynar mı, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— İşte oynadı, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— İsmi neydi, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Sarı çiğdem\n\nSarmadı midem\n\nSaraydı midem\n\nSaraydı miden\n\ndemiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Ne yaptınız, diye sormuş.\n\nNöbetçi de anlatmış:\n\n— Ben oyunda onu yenseydim burada kalacaktı. O beni yenseydi bir bardak şerbet içecekti. O beni yendi. Ben şerbeti almaya gittim; geldim ki uçmuş, gitmiş, demiş.\n\nPadişahın oğlu hem inanmamış hem de sinirlenmiş:\n\n— Aptal olma! Hiç gökten melek gelir de seninle oyun oynar mı? Belki hayâl görmüşsündür, diyerek münakaşa etmişler.\n\nO zaman, oranın mesul kişisi demiş ki:\n\n— Tamam, susun! Yarın da ben bekleyeceğim. Hiç uyumayacağım. Bugün gelen melek, yarın da gelir, bekleyip bakayım, demiş.\n\nBunlar beklemeye koyulmuşlar...\n\nBiz haber verelim kızdan...\n\nKız, oradan hızla uzaklaşmış, doğruca zindanın yolunu tutmuş. Zindancıbaşına verdiği sözü yerine getirmiş. O da kızı görünce çok sevinmiş:\n\n— Geldin mi kızım, demiş.\n\n— Geldim babacığım, sana çok teşekkür ederim, demiş.\n\nHemen elbiseleri çıkarmış, anlaştıkları gibi adama götürmüş, vermiş.\n\n— İşte babacığım, elbiseleri getirdim. Elbiseleri kızına götür, eğer mor elbise varsa yarın da mor elbiseleri getir, demiş.\n\nO da:\n\n— Tamam kızım, biliyorum, varsa getiririm, demiş.\n\nZindancıbaşı, elbiseleri kızına götürüp vermiş. Kızı, olup biteni merak etmiş. Babasına sormuş, ama korkusundan kızına bir şey söylememiş. Kızı, ısrarla kızın elbiseleri ne yaptığını sormuş, durmuş.\n\n— Babacığım, o bir mahkûm! Benim elbiselerimi giydi de ne yaptı, demiş.\n\nBabası:\n\n— Hiçbir şey yapmadı, ne yapacak? Oralarda biraz dolandı, sonra da çıkardı. Mor elbisen varsa onu istedi, demiş.\n\nKız:\n\n— Var ya baba, tabii göndereyim, demiş.\n\nKız, hemen kalkmış; mor elbisesini, eldivenini, çiçeğini, ayakkabısını her şeyiyle beraber hazırlamış, babasına vermiş. Zindancıbaşı, iki de mum almış, getirmiş.\n\nKız hemen:\n\n— Getirdin mi babacığım, demiş.\n\n— Getirdim, işte al, demiş.\n\nKız, açıp bakmış ki çok güzel, tam istediği gibi bir elbise. Akşam olmuş. Kız, gece yarısına doğru kalkıp, giyinip, kuşanıp süslenmiş. Zindancıbaşının karşısına geçmiş:\n\n— Babacığım, n’olursun, bugün de müsaade et! Bugün de gideceğim. Bak nasıl geri döndüm, geldimse yine geri dönerim, sen merak etme. Bir saate kadar dönerim, n’olursun, diye yalvarmış.\n\nZindancıbaşı, yine kızın yalvarmalarına dayanamamış.\n\n— Pekiyi kızım! Dün geldin, inşallah bugün de gelirsin. Sen gidip gelene kadar çok korkacağım, ama hadi git bakalım, demiş.\n\nKız, zindancıbaşının boynuna, boğazına sarılmış:\n\n— Sen hiç üzülme babacığım, çabucak gelirim, seni de sıkıntıda koymam, demiş.\n\nKız, hemen zindandan çıkıp koşarak aynı yere gitmiş. Bakmış ki nöbetçi değişmiş. Kız, yine biraz beklemiş. Sabaha karşı uykunun derin vakti olduğu için bu nöbetçi de uyumaya başlamış. Kız yavaşça merdivenleri çıkmış, mumları yakmış. Adam uyanmış:\n\n— N’oldu? Sen kimsin? Nereden geldin, demiş.\n\nKız da:\n\n— Ben melaikeyim, gökten indim, demiş.\n\nAdam:\n\n— Niçin geldin buraya, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Seninle oyun oynamaya geldim, demiş.\n\nAdam merak etmiş:\n\n— Benimle oyun oynayıp ne yapacaksın, demiş.\n\nKız da gayet cesur bir vaziyette:\n\n— Eğer ben seni yenersem senin bir bardak şerbetini içip gideceğim. Sen beni yenersen bu gece burada seninle kalacağım, demiş.\n\nAdam:\n\n— Pekiyi, öyleyse, demiş.\n\nOyun oynamaya oturmuşlar. Kız o kadar güzelmiş ki adam, gözünü kızdan alamıyormuş. Hem de adını merak ediyormuş. Hani dün olanları duymuştu ya... Sonunda dayanamamış, kıza adını sormuş.\n\n— İsmim;\n\nMor menekşe\n\nAl koynuna okşa\n\ndemiş.\n\nAdam içinden; “Allah Allah! Ne kadar güzel isimmiş.” diye düşüyormuş. Hem durmadan kızın güzelliğine bakıyor hem de ismini unutmamak için hep içinden tekrarlıyormuş. “Ben bunun ismini öğrenmezsem nöbetçi beni ayıplar. ‘Ben öğrendim, aklımda tuttum da sen bir türlü öğrenmemişsin’ der, beni ayıplar.” diye düşüyormuş. Kıza yine adını sormuş:\n\nO da:\n\n— Mor menekşe\n\nAl koynuna okşa\n\ndiye cevap vermiş.\n\nKızın ismini düşünmekten, güzelliğine bakmaktan oyun oynayamamış. Sonunda o da kıza yenilmiş.\n\nKız:\n\n— Bak, ben seni yendim. Bana bir bardak şerbet getir de içeyim, sonra da gideyim, demiş.\n\nAdam, şerbet getirmek için odasına gitmiş. Kız hemen mumları üflemiş, sessizce merdivenlerden inip gözden kaybolmuş. Adam gelmiş, bakmış ki kız yok.\n\n— Mor menekşe\n\nAl koynuna okşa\n\ndiye bağırıp çağırmaya başlamış. Sesini duyan, işiten etrafına toplanmış. Zaten çoğu da böyle olacağını bildiği için uyumamış.\n\nHerkes:\n\n— Gelin! Gelin! Bu da delirdi, diye bağrışmışlar.\n\nSesleri duyan padişahın oğlu da:\n\n— N’oluyor burada, diyerek gelmiş. Hakikaten böyle bir şey var mı? Gördün mü, diye sormuş.\n\nAdam da:\n\n— Evet, gördüm. Pek meleğe benzemiyordu. Galiba burayı bellemiş. Ama çok güzeldi, yüzüne bakmaya kıyamayacak kadar güzeldi, demiş.\n\nPadişahın oğlu düşünmüş:\n\n— Pekiyi öyleyse, bu muammayı ben çözeceğim. Yarın da ben bekleyeceğim. Bakalım bu melek dediğiniz insan kimmiş, demiş.\n\nGelelim kıza...\n\nKız, yine acele acele zindana dönmüş. Elbiselerini çıkarmış, zindancıbaşının yanına gelmiş:\n\n— Babacığım, işte senin getirdiğin elbiseler. Bak, sözümde durdum, seni zor durumda bırakmadım. Eğer varsa yarın da kızının gelinliğini getirir misin? Artık bu son isteğim. İki tane de mum almayı unutmazsan senden daha bir şey istemeyeceğim, söz, demiş.\n\nKıza güveni artan zindancıbaşı:\n\n— Vardır kızım, düğün günü giymişti, getiririm, demiş.\n\nAdam eve gelmiş, mor elbiseleri kızına vermiş:\n\n— Kızım, gelinliğin duruyor mu? Kız bu sefer de beyaz elbise istedi. Herhâlde düğüne gidip geliyor, demiş.\n\nKız:\n\n— Tamam babacığım, hemen hazırlayıp getiririm, demiş.\n\nKız, gelinliğini, duvağını, başının kepini, eldivenini, çantasını, ayakkabısını her şeyini koyup babasına getirmiş, vermiş. Zindancıbaşı, kızının verdiklerini almış, iki tane de mum almış, getirmiş, kıza vermiş. Kız o kadar heyecanlanmış ki bugün padişahın oğluyla görüşeceğini tahmin etmiş. “Eğer olmazsa bile şansımı sonuna kadar deneyeceğim.” diye içinden söyleniyormuş. Zindancıbaşını kapıda karşılamış.\n\n— Geldin mi babacığım, demiş.\n\n— Geldim. İstediklerini de getirdim, al, demiş.\n\nKız almış, bakmış. Elbise tam istediği gibiymiş. Kalkmış, banyo yapmış. Giyinmiş, kuşanmış, süslenmiş, püslenmiş. Dünya güzeli olmuş. Vakit gelince zindancıbaşından izin istemiş.\n\n— Babacığım, bana bir saat izin ver. Görüyorsun, seni üzmeden hemen geliyorum. Söz, yine geleceğim, demiş.\n\nZindancıbaşı, bu sefer daha çabuk izin vermiş.\n\n— Pekiyi kızım. Allah saklasın! Sakın geç kalma, ben çok korkuyorum, demiş.\n\nKız da:\n\n— Gelirim babacığım, sen hiç merak etme, demiş.\n\nKız, karanlıkta yola düşmüş. Dediği yere gelmiş, bakmış ki nöbetçi; padişahın oğlu! Nöbete alışkın olmadığı için oturduğu yerde çoktan uykuya dalmış. Bu kız, hemen yavaş yavaş merdivenleri çıkmış, oğlanın önüne mumları yakmış. Mumun ışığı padişahın oğlunun gözüne düşünce gözlerini açmış. Bakmış ki hakikaten peri kızı gibi çok güzel bir kız, karşısında duruyormuş. Şaşırmış:\n\n— Sen kimsin? Nereden geldin, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Ben melaikeyim, gökten indim, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Buraya niçin geldin? Senin burada ne işin var? Bizimle ne uğraşıyorsun, demiş.\n\n— Ben melaikeyim, gökten indim. Seninle oyun oynamaya geldim, demiş.\n\nPadişahın oğlu da:\n\n— Pekiyi, otur, oynayalım, demiş.\n\nOturmuşlar. Oğlan, kıza:\n\n— İsmin ne, diye sormuş.\n\nKız da nazlanarak, süzülerek:\n\n— İsmim;\n\nYasemenim nazlı yârim\n\nElemlenme kederlenme\n\nYâr sevdiğim yâr sevdiğim\n\ndemiş. Oğlan içinden; “Allah! Allah! Böyle isim olur mu? Bu ne biçim isim.” demiş.\n\nKız, padişahın oğluna:\n\n— Oyun oynamadan önce oyunun şartlarını konuşalım, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Tamam konuşalım. Söyle bakalım, şartın ne, demiş.\n\nKız:\n\n— Eğer sen beni yenersen ben bu gece burada seninle kalacağım. Yok, eğer ben seni yenersem bunu sonra konuşuruz. İsteğimi sonra söylerim, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Pekiyi, demiş.\n\nOyun oynamaya başlamışlar. Padişahın oğlu, kızın o kadar tesirinde kalmış ki hiç oyuna bakmamış. Devamlı kızın güzelliğine, giydiği elbiseye bakıp duruyormuş. Oyun umrunda bile değilmiş. Bir yandan da; “Bu, melek ile insan arası biri! Bu melek olamaz! Bu insan, ama nerenin prensesi? Nereden olabilir? Bu kim? Buraya nasıl geliyor?” diye düşünüyormuş. Kafasından bunlar geçerken kız bunu yenmiş.\n\nKıza:\n\n— İsmin neydi, diye sormuş.\n\nKız, ismini tekrarlamış:\n\n— Yasemenim nazlı yârim\n\nElemlenme kederlenme\n\nYâr sevdiğim yâr sevdiğim\n\ndemiş.\n\nPadişahın oğlu, yenildiğini kabul etmiş:\n\n— Evet, sen beni yendin. Şimdi arzunu söyle, demiş.\n\nKız:\n\n— Ben yıkanmak istiyordum. Beni hamama götürün. Yıkanmak istiyorum, demiş.\n\nOğlan, kızın isteğini kabul etmiş, ama önceki konuşulan laflar aklından çıkmış. Hiç hatırına gelmemiş. Kızı almış, kendi özel hamamının kapısına kadar götürmüş. Kız, hamamın kapısından girerken oradan bir havlu ile bir nalın almış, padişahın oğlunun eline tutuşturmuş:\n\n— Siz bunları tutun, ben birazdan çıkarım, demiş.\n\nKız, hamama girmiş, soyunmuş, güzelce yıkanmış, hamamdan çıkmış. Çıkmış bakmış ki oğlanın bir elinde havlu, bir elinde nalın bekliyormuş. Hemen havluyu almış, sarınmış, nalını önüne koymasını söylemiş. Padişahın oğlu, nalını önüne koymuş.\n\nKız:\n\n— İyi olmadı, yanlış koydun, diye oğlanın başına bir tane vurmuş.\n\nPadişahın oğlu, hâlâ kızın ismini ezberlemekle meşgulmüş. Kızın vurduğunun farkında bile olmamış. İçinden devamlı ismini ezberliyormuş. Hem de; “Onlar kızın ismini ezberlediler, öğrendiler. Ben öğrenmezsem ayıp olur. Bununki biraz zordu.” diye düşünüyormuş. Kıza tekrar adını sormuş.\n\nKız:\n\n— Niçin öğrenemediniz şehzadem? İsmim o kadar da zor değil, demiş.\n\nYasemenim nazlı yârim\n\nElemlenme kederlenme\n\nYâr sevdiğim yâr sevdiğim\n\ndemiş.\n\nKız giyinip kuşandıktan sonra padişahın oğluna demiş ki:\n\n— Padişahım, sizden bir bardak su rica edeyim. Boğazım kurudu, çok susadım, demiş.\n\nPadişahın oğlu, hemen su derdine düşmüş. Etrafındakilere:\n\n— Bir bardak su! Su, su, su verin, diyene kadar kız hemen ortalıktan kaybolmuş. Doğruca zindana gelmiş, üstünü başını çıkarıp zindancıbaşının yanına gelmiş.\n\n— Buyur babacığım, çok sağ olasın. Artık bütün isteklerimi gerçekleştirdim. İşte gelinlik, kızına da çok teşekkür ederim, demiş.\n\nHer şeyi verdikten sonra tekrar yerine gitmiş, oturmuş.\n\nPadişahın oğlu bir bakıyor ki kız yok, çoktan gitmiş. “Bu neydi? Kimdi? Niçin kaçtı, gitti? Nereden geldi? Nasıl oldu?” diye düşünüp durmuş. O sırada etraftakiler, padişahın oğlunu nöbet yerinde bulamamışlar. “Acaba nerede?” diye aramışlar. Padişahın oğlunu elinde su bardağıyla görmüşler. Merak edip sormuşlar:\n\n— Efendim, bugün kız gelmedi mi, demişler.\n\nPadişahın oğlu çok sinirliymiş, hiç cevap vermemiş. Yeniden sormuşlar:\n\n— Niçin söylemiyorsun? Geldi mi, gelmedi mi, demişler.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Geldi gelmesine, ama hiçbir şey anlamadım, O ne melek ne de bir şey! Bir insan, ama nerenin sultanı? Fakat hem çok güzel hem de çok cazgır* bir kız. Evet geldi, benimle de oyun oynadı. Onu muhakkak bulacağım, demiş.\n\nO gece yatmışlar, ama padişahın oğlu hiç uyumamış. Kızın hayâli gözünün önünden hiç gitmemiş.\n\nSabah kalkmış, vezirlerini seslemiş:\n\n— Ülkedeki bütün genç kızları getireceksiniz. Onu mutlaka bulacağım, demiş.\n\nÜlkenin her yerine haberler salmışlar. Bütün genç kızları padişahın oğlunun huzuruna çıkarmışlar, ama nerede bulacaklar? Aramışlar taramışlar, o kızı bulamamışlar. Padişahın oğlu giyinmiş, kuşanmış, atına binmiş, kapı kapı dolaşmış, kızı aramış; ama nafile, kızı bulamamış.\n\nVezir:\n\n— Padişahım, aramadığımız yer kalmadı, bulamadık, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— İyi düşün, hiçbir yer kalmadı mı, demiş.\n\nVezir de:\n\n— Padişahım, sadece zindanlar kaldı. Zindandakiler hariç ülkede hiç insan kalmadı, hepsine baktık. Her tarafı aradık, bulamadık, demiş.\n\nİşte o zaman padişahın oğlunun aklı başına gelmiş. Kızın söylediklerini, o gece yaşadıklarını hatırlamış.\n\n— Ha, doğru! Hemen zindana gidip oradakilere de bakın, diye emir vermiş.\n\nHemen zindana gitmişler. Zindancıbaşından mahkûmları dışarı çıkarmasını söylemişler.\n\nZindancıbaşı, bütün mahkûmları dışarı çıkarmış, ama kız bir türlü dışarı çıkmak istememiş.\n\nPadişahın oğlu sinirlenmiş:\n\n— Başka kimse yok mu? Çıksınlar, diye emretmiş.\n\nZindancıbaşı:\n\n— Efendim, sizin zindana attırdığınız genç kız var ya, o çıkmak istemiyor, demiş.\n\nPadişahın oğlu, iyice sinirlenmiş:\n\n— Niçin çıkmıyor? Çabuk, dışarı gelsin, demiş.\n\nKız:\n\n— Hayır, gelmiyorum, demiş.\n\n“Gelsin! Gelmiyorum! Gelsin! Gelmiyorum!” derken padişahın oğlu hiddetle bağırmış:\n\n— Sen niçin dışarı çıkmıyorsun, demiş.\n\nKız:\n\n— Hayır efendim, çıkmıyorum. Ben ömür boyu mahkûmum. O yüzden çıkamam, demiş.\n\nPadişahın oğlu, kızı sesinden tanımış. Doğruca içeri girmiş, kızın yanına gitmiş.\n\n— Ah seni ah! Sen gelmezsen ben gelirim, demiş.\n\nKızı kolundan tutmuş, zorla dışarı çıkarmış. Bakmış ki gece gelen kız...\n\nKıza:\n\n— Tamam, ben yenildim, ben kaybettim, sen kazandın. Ben büyük söyledim. Akşam dilediğin her şeyi yapacağım, demiş\n\nKız:\n\n— Hayır, olmaz, Aynı şeyleri kabul edersen seninle evlenirim, yoksa razı olmam, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Pekiyi, demiş.\n\nKız o kadar güzel ki oğlan onun cazibesine kapılmış, ne istese yapacak. Kız, yeniden hamama girmiş. Padişahın oğlu da bir elinde havlu, bir elinde nalın, kız çıkana kadar kapıda kızı beklemiş. Kız çıkınca da kızın havlusunu tutmuş, nalını da önüne koymuş. Kız havluya sarınmış, oğlanın başını okşamış:\n\n— Ben işte böyle sözümü gerçekleştiririm. Hem de gerçekleştirdim, demiş.\n\nBunlar kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar, evlenmişler. Daha önce evlenmiş olan ablaları da korkularından kıza yaklaşmamışlar. Ama evlendiğine de çok sevinmişler. Mutlu bir hayata başlamışlar. Darısı cümle sevenlerin başına...\n\n&nbsp;\n\n\n* cazgır: Fitneci.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yazılan Yazı Bozulmaz",
        "text": "YAZILAN YAZI BOZULMAZ\n\nVakti zamanında bir ülkede bir padişah yaşarmış. Yaşarmış da bu padişahın hiç çocuğu yokmuş. Tek derdi buymuş. Bu dert onu vicdansız, zalim, hain bir kişi yapmış. Hiç kimseye acımaz, herkese kötülük yapar, iyilik yapmaktan sakınırmış. Bu derde artık dayanamaz olmuş. Ülkesindeki bütün hacıları, hocaları, ermişleri toplamış. Çocuğunun olması için onlardan Allah’a yalvarmalarını emretmiş. Onlar da aylarca, yıllarca dua etmişler. Sonunda, Allahutaala ona bir kız evlat ihsan etmiş.\n\nPadişah, buna çok sevinmiş, fakat bu sefer de kendine damat olacak olanı merak etmeye başlamış. Bunun için de vezir vüzera, devrin ileri geleni kim varsa hepsini toplamış. Onlar uzun uzun müşavere etmişler; sonunda padişaha damadının filan köydeki çobanın oğlu olacağını bildirmişler.\n\nPadişah, bu haberin üstüne küplere binmiş. Kızmış, coşmuş:\n\n— Bir çoban çocuğu kim ola ki benim damadım ola! Çabuk, onu bana bulun, diye emretmiş.\n\nErtesi gün olmuş. Padişah, damadı, kendisi bulmak istediği için vezirini, lalasını yanına almış, yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş... Uzun bir yolculuktan sonra tarif edilen köye varmış. Aradığı köyü bulmuş. Köyün içinde biraz dolaşmışlar, sonra çobanın evini bulmuşlar. Meğer çoban da çok ihtiyarmış. Hanımı da öyleymiş. Allahutaala, onlara da şimdiye kadar bir evlat vermemiş. Bu yaşa gelmişler de daha yeni bir erkek oğul ihsan eylemiş. İşte padişahın damadı olacak olan da buymuş.\n\nÇoban ile hanımı, ülkenin padişahının ta ayaklarına kadar gelmesine bir anlam verememişler ya! Yine de bu gelişe sevinmişler. Epey bir zaman dereden, tepeden konuşmuşlar. Artık padişah dayanamamış, sabrı tükenmiş. Çobana demiş ki:\n\n— Gel, sen şu oğlanı bize sat! Terazinin bir gözüne oğlanı koyalım, bir gözüne de oğlanı tartacak kadar altın koyalım.\n\nÇoban şaşırmış; “Bu nasıl iş Allah’ım!” diye mırıldanmış. Bundan bir şey anlayamamış. Bakmış ki hanımı da kendi gibi... O da odanın bir köşesinde çekilmiş, onları dinliyormuş.\n\nPadişah, sözlerini bir defa daha tekrarlamış. Çoban önce oğlunu vermeye razı olmamış. Padişaha yalvarmış, yakarmış. Fakat ne çare! Padişah kararlı... Nuh diyor, peygamber demiyor! Hiç sözünden döneceğe benzemiyor.\n\nÇaresiz, çoban, oğlunu vermeye razı olmuş. Bu sefer, odanın bir köşesinde duran kadın atılmış. Padişahın ayaklarına kapanmış, ağlamış, sızlamış, ah eylemiş, vah eylemiş... Ama padişah bir türlü anlamamış. Sonunda kadın da çaresiz kalmış, boynunu bükmüş.\n\nTeraziyi getirmişler. Bir gözüne oğlanı koymuşlar. Öbür gözüne de onu tartacak kadar altın koymuş, oğlanı almışlar. Biraz sonra da atlarına atlamış, yola koyulmuşlar. Az zaman sonra köyün sınırından çıkmışlar, bir otlağa gelmişler.\n\nVicdansız padişah, lalayla vezire emretmiş:\n\n— Çabuk, bu çocuğu şuracıkta öldüreceksiniz!\n\nLalayla vezir, çocuğu alıp bir çukura indirmişler. İndirmeye indirmişler de çocuk da ay kadar güzelmiş. Kimsenin eli varıp da o yavruya kıyamazmış. İşte onlar da kıyamamışlar. Çocuğu bir çalının dibine sokmuşlar. O anda havada uçan bir turnayı vurmuşlar ki padişah silah sesini duysun da çocuğun öldüğüne inansın. Ellerindeki bez parçasını da turnanın kanına batırmış, padişahın yanına gelmişler.\n\nPadişah:\n\n— Öldürdünüz mü o Yezidoğlu Yezid’i, diye sormuş.\n\nOnlar da ellerindeki bez parçasını gösterip:\n\n— Öldürdük! İşte inanmazsanız bu da kanı, demişler.\n\nPadişah, buna çok sevinmiş. Sevine sevine yollarına devam etmişler. Uzun bir yolculuktan sonra ülkelerine varmışlar.\n\nVardılar ya! Padişahın deli aklı yine durmadı. Birinci damadı öldürdü. Acaba şimdi kim damat olacaktı? Padişahın merakı gün geçtikçe artmaya başlamış. Yine heyeti toplamış; damadının kim olacağını bulmalarını istemiş.\n\nBiz haber verelim çocuktan...\n\nMeğer çobanın oğlu ölmemiş. Aç da kalmamış. Her gün sürüden ayrılan bir inek, gidip onu emziriyormuş. Yine bir gün inekler otlakta otlanıyormuş. Başlarında da çobanları varmış.\n\nÇoban, hayvanları yayarken sürüden bir ineğin ayrıldığını, çalıların arasında kaybolduğunu görmüş. Bu, her gün böyle devam etmiş. Çoban en sonunda dayanamamış, ineğin gittiği yere gitmiş. Bir de ne görsün!? İnek, bir çalının arasına yatmış, bir insan yavrusunu emziriyor! Çoban hayretler içinde kalmış. Bu manzarayı gözlerinden yaşlar aka aka seyretmiş. Çocuk, kendi çocuğuymuş. Birkaç gün önce padişaha sattığı çocuk... Çocuğun yanına varmış. Onu kucaklamış, bağrına basmış. İneği de alnından öpmüş. Çocuk kucağında, sürü önünde, akşamüstü köye dönmüş.\n\nKadın, kocasının bir çocukla geldiğini görünce yüreği “Hop!” etmiş. Doğruca kocasına koşmuş. Bakmış ki çocuk kendi çocuğu! Çocuğu almış, bağrına basmış, öpmüş, koklamış.\n\nArtık seviniyorlarmış, ama padişahın yaptığı bu işten bir şey anlayamamışlar. “Çocuğu hem aldı hem niye getirdi, geri bıraktı?” diye düşünmüşler; olup bitene ikisi de bir anlam verememiş.\n\nKısa bir zaman sonra çocuk büyümüş, gelişmiş, serpilmiş. Koca bir delikanlı olmuş.\n\nBiz gelelim padişaha...\n\nPadişahın topladığı heyet, damat olacağın yine aynı köyde, aynı çobanın oğlu olduğunu açıklamış. Padişah, o çocuğun öldüğünü bildiği için bu söze inanmamış. Tekrar araştırma yaptırmış. Fakat iş yine aynı... Neyse, padişah yine bu köye gitmeye karar vermiş.\n\nErtesi gün, lalayla veziri yanına almış, aynı köyün yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Sonunda o köye varmışlar. Yine çobanın evine varmışlar. Çoban, bunları hemen tanımış. Tanımış ya, tanımazlıktan gelmiş. Çobanın oğlu, padişaha hizmet etmiş. Padişah, bu delikanlıyı tanımış. Bir zaman dereden, tepeden, şuradan, buradan konuşmuşlar.\n\nSıra oğlanı istemeye gelmiş. Padişah, oğlanı satın almak istemiş. Fakat çoban yine bu teklifi kabul etmemiş. Padişah ısrar etmiş. Çoban ısrara dayanamamış, çocuğu satmaya karar vermiş. Yine teraziyi getirmişler. Bir gözüne oğlanı, bir gözüne de ağırlığınca altın koyup oğlanı almış, gitmişler.\n\nKöyden epeyce bir uzaklaşmışlar. Bir ormanlık yere gelmişler.\n\nPadişah, lalayla vezirine:\n\n— Çabuk, bu oğlanı öldüreceksiniz, demiş.\n\nLalayla vezir, oğlanı almış, elini kolunu bağlayıp bir ağaca bağlamışlar. O sırada gökyüzünde uçmakta olan bir kuşu vurmuşlar. Padişahın yanına varmışlar.\n\nPadişah:\n\n— Öldürdünüz mü o it oğlu iti, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Silah sesini duymadınız mı padişahım? Öldürdük işte, demişler.\n\nPadişah, bunu duyunca içi rahat etmiş. İçinden; “Nihayet baş belasından kurtulduk.” demiş.\n\nAtlarını daha fazla mahmuzlayıp ülkelerine varmışlar. Artık padişahın içi rahatmış; çünkü oğlanı öldü biliyor ya!\n\nMeğer oğlan ölmemiş. Şans bu ya! Lalayla vezir onu oraya astıktan iki gün sonra başka bir ülkeden gelen kervanlar orada mola verip birkaç gün kalmak istemişler. Oğlanı ağaca sarılı görünce hemen onu oradan kurtarmış, ağanın yanına getirmişler. Bezirgân ağası; “Böyle bir delikanlıya nasıl kıyıp da oraya asmışlar.” diye düşünmüş.\n\nEtrafındakilere:\n\n— Bu yakışıklı delikanlı benim evladım olacak, demiş.\n\nOğlan bunu kabul etmiş. Artık ağanın evladı olmuş. Ona hizmet edip her isteğini yerine getirmeye çalışmış. Daha başka sığınacak yeri yokmuş.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Padişahın yine deliliği tutmuş. “Benim damadım kim olacak?” der, dururmuş. Yine kurulu toplamış. Heyet, bir ay sonra padişahın damadının bezirgân ağasının oğlu olacağını söylemiş.\n\nPadişah, lalayla vezirini yanına almış, yola koyulmuşlar. Bir zaman sonra ağanın bulunduğu yere gelmişler. Ağa, bunları karşılamış, buyur etmiş, yedirmiş, içirmiş. Ama padişahın derdi başka... Ağanın oğlu, bunlara hizmet etmiş. Padişah, damadının bu olacağını düşündükçe aklını atası gelmiş.* “Bir bezirgân ağasının oğlu kim ola ki benim damadım ola!” diye düşünüyormuş. Bu arada oğlanı öldürmenin yollarını da arıyormuş. Durmadan, dinlenmeden düşünüyor, ıssız yerlerde dolaşıyormuş. Onun bu hâlinden lalayla vezir bir fenalık düşündüğünü anlamışlar.\n\nBir gün padişah, lalayla veziri yanına çağırmış:\n\n— Buldum! Onu nasıl öldüreceğimi buldum! Yardımcıma bir mektup yazacağım. Mektubu da oğlanla göndereceğim. Mektuba; “Bunu getiren akşam gelirse akşama öldür! Sabah gelirse sabaha öldür!” yazacağım. Siz ne dersiniz, demiş.\n\nLalayla vezir çaresiz, birbirlerinin yüzüne bakmışlar. Padişahın dediğini kabul etmişler. Etmişler ya... İçlerinden de padişaha çok kızmışlar.\n\nPadişah bu... Dediğini yapacak... Hemen yardımcısına bir mektup yazmış. Mektupta şöyle yazıyormuş: “Sana bu mektubu getireni akşam gelirse akşama, sabah gelirse sabaha vur, öldür.”\n\nPadişah, bezirgân ağasından müsaade istemiş:\n\n— Artık gitme vaktimiz geldi. Biz buradan ayrılacağız, ama bu mektubu oğlun götürüp benim yardımcıma versin, demiş.\n\nAğa, bunu kabul etmiş, mektup da çocuğa verilmiş. Oğlan, mektubu kasketinin içine yerleştirmiş, yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş... Sonunda tarif edilen yere varmış. İlk defa böyle bir yere geldiği için çok zorluk çekmiş. Akşama kadar padişahın sarayını aramış, durmuş. Bir türlü bulamamış. Nerede yatacağını, nerede kalacağını düşüne düşüne yürürken bir büyük binaya rastlamış. Binanın bahçesinde kocaman bir havuz, etrafında da kanepeler varmış. Böyle bir yeri ilk defa görmüş. Meğer burası padişahın kızının sarayıymış.\n\n“Hah! İşte yatacak bir yer buldum.” diye düşünmüş. Çok yorgun olduğu için daha fazla dayanamamış; duvardan atlamış, havuzun yanındaki kanepeye uzanmış, yatmış. Derin bir uykuya dalmış, sabah olmuş, hâlâ uyanmamış.\n\nBir ara padişahın kızı pencereden bakmış. Bir de ne görsün? Havuzun yanındaki kanepede bir delikanlı yatmıyor mu? Hemen aşağı inmiş, delikanlının yanına gelmiş. “Bu kim acaba? Buraya niye gelmiş?” diye düşünürken yerdeki mektubu görmüş. Açmış, okumaya başlamış. Okumuş… Okumuş… Mektubun sonunda babasının imzasını görmüş. Kendi kendine; “Hayır! Ben böyle bir delikanlıya göz göre göre kıydırmam. Babam ne insafsız bir insan ki bunu yapabiliyor.” diye söylenmiş. Hemen aklına bir fikir gelmiş. O mektubu yırtmış, yerine başka bir mektup yazmış. O mektupta; “Vezirim, bir delikanlı gönderiyorum. Bu benim damadım olacak kişidir. Sabah gelirse sabaha, akşam gelirse akşama kıy nikâhını! Kızımla evlendir.” yazıyormuş. Kız, mektubu yerine bırakmış, yukarı çıkmış.\n\nBiraz sonra oğlan uyanmış. Bakmış ki mektup yere düşmüş. Hemen almış, kasketinin içine yerleştirmiş, oradan ayrılmış.\n\nAraya araya sarayı bulmuş. Padişahın yardımcısının odasına girmiş. Mektubu ona vermiş. Adam, mektubu okuyunca şaşırmış, hayret etmiş. Kendi kendine; “Bu kadar çalışmadan sonra padişah niye böyle yaptı? Niye kendisi yokken düğün yapılacakmış, anlayamadım. Mademki padişah öyle diyor, biz de yaparız.” demiş. Sonra da mektubu kaldırmış.\n\nBunlar kırk gün, kırk gece düğün dernek yapmışlar. Padişahın kızıyla bezirgân ağasının oğlu evlendirilmiş. Padişahın kızı, oğlanı, oğlan da onu çok sevmiş.\n\nBiz haberi verelim padişahtan...\n\nPadişah, oğlanı öldü biliyor ya! Kendi kendine; “Artık dönmeliyim.” diye düşünmüş. Ülkesine dönmeye karar vermiş.\n\nPadişahın geleceğini duyan yardımcısı bir arabaya gelinle damadı bindirmiş, arkasına da bütün ülke halkını dizmiş. Büyük bir şenlikle padişahı karşılamışlar. Padişah şaşırmış, buna bir anlam verememiş. Yardımcısını yanına çağırmış; bütün bu olanların sebebini sormuş. Yardımcısı da her şeyi tek tek anlatmış.\n\nPadişah itiraz etmiş:\n\n— Hayır, ben böyle bir mektup göndermedim, demiş.\n\nHemen yardımcısının öldürülmesini emretmiş. O anda kızı yetişmiş. Olanları babasına anlatmış. Padişah, kızını da öldürmek istemiş. Bu sefer de lalayla vezir imdada yetişmiş. Padişahı orada halkın önünde rezil etmişler.\n\nO günden sonra padişah, daha kimseyi küçük görmemiş. Bütün yaptıklarına pişman olmuş. Allah’ın yazdığı yazıyı bozamayacağını anlamış.\n\nKızı ve damadı ile mutlu bir hayat yaşamışlar. Onlar ermiş murada, biz çıkalım kerevetine!\n\n&nbsp;\n\n\n* aklını atası gelmek: Delirir gibi olmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yedi Kardaşlar",
        "text": "YEDİ KARDAŞLAR\n\nBir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Bir kadının yedi tane oğlu varmış; hiç kızı olmamış.\n\nGel zaman git zaman kadın yine hamile olmuş. Oğlanlar, anaları kız doğurursa bu köyden gideceklermiş.\n\nBirgün analarına demişler ki:\n\n-Ana, kızın olursa allı bayrak dik, oğlun olursa ak bayrak dik, demişler.\n\nAnaları doğum yapmış, bir kız doğurmuş. Bu köyde de yedi kardaşların düşmanları varmış. “Bunlar köyden gitsin.” diye al bayrak dikmişler. Ama bundan yedi kardaşların analarının haberi olmamış. Oğlanlar da başlarını almış gitmişler.\n\nDerken bu kız büyümüş. Birgün arkadaşlarıyla bulgur çekmeye gitmiş. Bulgur çektikleri sırada kızlardan biri gaz çıkarmış. Kızların hepsi; “Kardaşım ölsün yaptıysam!” diye yemin etmişler.\n\nBu kız da kardaşları olmadığı için;\n\n-Alaböcüğüm* ölsün, gaz çıkarttıysam, demiş.\n\nOrda bulunan yaşlı bir kadın;\n\n-Kızım senin de yedi kardaşın var. Sen niye Alaböcüğünü öldürüyon, demiş.\n\nKız bunu duyunca;\n\n-Ben hastayım, eve gidiyorum, diye eve gelmiş.\n\nBirgün böyle… Üç gün böyle… Birgün anası kıza;\n\n-Ne yiyeceksin, diye sormuş.\n\nKız da;\n\n-Kavurga yiyeceğim, demiş.\n\nAnası kavurga kavururken kız anasının bileğinden tutmuş;\n\n-Ya elini saca yapıştırırım, ya da bana kardaşlarımı söylersin, demiş.\n\nAnası da;\n\n-Kızım, kardaşların vardı da sen olunca düşmanlarımız al bayrak dikmişler. Onlar da küstü, köyden gitti, demiş.\n\nKız, anasına kavurga kavurtmuş, ekmek yaptırmış.\n\nAnasına demiş ki:\n\n-Ana, bana bir külden eşek yap!\n\nAnası kıza külden bir eşek yapmış.\n\nKızına demiş ki:\n\n-Kızım, eşeğe “Çüşşş!” dersen eşek bozulur. Ona hep; “Çu! Çu! Çu!” diyeceksin, demiş.\n\nKız dere tepe yol almış. yolda giderken birden; “Çüş!” demiş, eşek bozulmuş. Oralarda da kardaşlarının evi varmış. Eve gitmiş; yemek hazırlamış, sofrayı kurmuş. Sonra da dolaba girmiş saklanmış. Kardaşları eve gelince şaşırmışlar: “Bu yemeği kim yaptı? Bu sofrayı kim kurdu?” diye birbirlerine sormuşlar. Oğlanlar, yemeklerin zehirli olup olmadığını anlamak için birer kaşık kediye, köpeğe atmışlar. Kedi de köpek de ölmemiş. Kendileri de avdan geldikleri için açlıktan ölmüşler. Hemen yemekleri yiyip bitirmişler.\n\nKız, her gün sofrayı kazırlar, oraları siler süpürürmüş. Ondan sonra da dolaba girer saklanırmış.\n\nBu oğlanlar karar vermişler, demişler ki:\n\n-Her gün birimiz burada kalıp bekleyelim. Bu kimmiş öğrenelim.\n\nBöyle dedikten sonra birinci gün büyük kardaş beklemiş. Beklerken de uyumuş. Kız yine silmiş, süpürmüş, sofrayı hazırlamış; dolaba girmiş, saklanmış. Kardaşları gelince büyük kardaş olanları söylemiş.\n\nBu sefer hepsi beklemiş; ama onlar da uyumuş. Onun içinde kızı bir türlü yakalayamamışlar.\n\nSıra en küçüğe gelmiş. Bunun parmağını kesip, tuz basmışlar ki, acısından uyumasın diye. Kız, yine ortaya çıkmış; her şeyi hazırlamış, tam dolaba gireceği sırada küçük kardaşı bileğinden tutmuş.\n\nDemiş ki:\n\n-İn misin, cin misin?\n\nBacısı da;\n\n-İnim de cinim de… Seni yaratan Allah’ın kuluyum, sizin de bacınızım, demiş.\n\nÖteki kardaşlar gelince, küçük kardaşları olan biten her şeyi anlatmış.\n\nBunlar her gün ava gidermiş, bacıları da onların hizmetini görürmüş. Bu oğlanların yataklarının altından her gün bir üzüm tanesi çıkarmış. Bu üzümleri hep kızın Alaböcüğü yermiş. Birgün yine üzümleri yemiş, hem de kızın ocağının ateşini söndürmüş. Kız, kardaşlarına yemek hazırlayamamış. Uzakta tütün tüten bir yer görmüş. Oraya ateş almaya gitmiş. Meğerse, o ev devin eviymiş. Kızın belinde de bir yumak sokuluymuş. Kız, devin evinden azıcık bir ateş almış. Bu ateşi ona devin evindeki gelinler vermiş. Gelirken belindeki yumağını düşürmüş.\n\nDev de evdeki gelinleri yemek için dişini bileyletmeye gitmiş. Gelince gelinlere demiş ki:\n\n-Burda insan eti kokuyor.\n\nGelinler de;\n\n-Buraya bin insan evlâdı geldi. Ateşi bitmiş, ateş verdik, demişler.\n\nDev o sırada yerdeki yumağı görmüş. Yumağı sara sara kızın oturduğu yere gelmiş.\n\nKardaşının sesi gibi ses vermiş;\n\n-Bacım, kapı deliğinden parmağını uzat da yüzük takıyım, demiş.\n\nKız da uzatmış. Dev kızın parmağını ısırmış. Kız da oraya bayılmış.\n\nAz sonra kardaşları gelince seslenmişler. Kapıyı açamamışlar. En sonunda kardaşlarından biri tavandan atlamış, kapıyı açmış. Bacılarını öyle görünce; “Bunu kim yaptı?” diye kızmışlar.\n\nKız uyanınca, olan biten her şeyi anlatmış. Kardeşleri gidip devi öldürmüşler, ordaki gelinleri de alıp evlerine getirmişler.\n\nGel zaman git zaman bu gelinler bu kızı istememişler. Kızı ortadan kaldırmaya çalışmışlar. Yılan pınarından su getirerek, kıza o sudan içirmişler.\n\nKızın karnı gün gün şişiyormuş. Gelinler kardaşlarına demişler ki:\n\n-Bacınız hamile!.. Ne yapacaksanız yapın!\n\nErtesi sabah kardaşları bacısına demiş ki:\n\n-Bacı, bugün sen de bizimle gel!\n\nKız, kardaşlarının sözüne kalkmış, onlarla gitmiş. Kızı götürüp bir kör kuyuya atmışlar.\n\nBirgün bir kervancıyla bir çoban, mallarını sulamak için bu kuyunun başına gelmişler. Oradan bir kervancı ile çoban geçiyormuş. Kuyudaki suyun bulanık olduğunu görmüşler. İçinde bir şeyin olduğunu anlamışlar.\n\nKervancı;\n\n-Mal ise benim, demiş.\n\nÇoban da;\n\n-Can ise benim, demiş.\n\nKuyudan aşağı bir helke sallamışlar. Kız helkeye yapışmış, yukarı çıkmış. Kız başından geçenleri çobana anlatmış. Çoban hemen kara keçinin sütünü sağmış, kıza içirmiş. Kızın karnından yılanlar dökülmüş. Çoban bu kızı evine götürmüş. Onunla evlenmiş. Çoluğu çocuğu olmuş.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Kızın kardaşları, bir kervanla geliyorlarmış. Kız bunları görünce çocuklarına demiş ki: Şu kervancılar yanınıza gelince; “Hüd aşığım hüd! Yedi kardaşın yiğeniyim, ağ devenin döveniyim!” deyin. Bunlar sizin dayınızdır, demiş.\n\nÇocuklar, analarının bellettiği gibi söylemişler.\n\nKardaşlar çocuklara;\n\n-Oğlum, eviniz nerde, anan nerde, diye sormuşlar.\n\nOnlar da göstermişler. Kardaşlar, bacılarına sarılmış, ağlaşmışlar.\n\nBacıları onlara;\n\n-Kardaşlarım, karılarınız bana yılan pınarından su içirdiler, karnım şişti. Siz de onların sözüne kanıp, beni kör kuyuya attınız. Beni bir çoban kurtardı. Evine getirip beni ailesi yaptı, demiş.\n\nKardaşları kızı alıp evlerine götürmüşler.\n\nKarılarını da bir katırın kuyruğuna bağlayıp, ortaya bırakmışlar.\n\nKardaşları da kız da yemişler içmişler muratlarına geçmişler…\n\n\n* böcük : böcek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yedi Peçeli",
        "text": "YEDİ PEÇELİ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde zengin bir adam varmış. Bu adamın da bir karısıyla bir de kızı varmış. Bunlar, kimseye ihtiyaç duymadan kendi hâllerinde yaşarlarmış.\n\nEvde başka çocuk olmadığı için kızın, evde bir dediği iki olmazmış. Kız, bir gün pencerenin kenarında oturmuş, gelen gideni seyrederken camın önündeki saksıdan bir taş parçası alıp fırlatmış. O sırada, karşıdaki çeşmede bir kadın su dolduruyormuş. Aksilik bu ya, kızın attığı taş, kadının testisini kırmış. Kadın buna çok kızmış:\n\n— Bir evin bir kızısın. Sana beddua edemem, yazık olur. Ne diyeyim Yedi Peçeli'nin aşkına yanasın, demiş.\n\nO günden sonra kızın içine bir ateş düşmüş; yemeden içmeden kesilmiş. Günler geçtikçe eriyip gidiyormuş. Derdini anasına, babasına bile söylememiş. Bir gün kızın arkadaşları, onu ziyarete gelmişler. Kızın annesi, onlara:\n\n— Bu kız, bize bir şey söylemiyor. Siz arkadaşsınız, belki derdini size söyler, demiş.\n\nArkadaşları, kıza derdini sormuşlar. Kız:\n\n— Yedi Peçeli'ye âşık oldum. Onun aşkından bu hâllere düştüm, demiş.\n\nAnası ve babası, kızın bu durumunu öğrenince düşünmüş, taşınmış, bir çare bulamamışlar.\n\nBir gün kapıya bir derviş gelmiş. Dervişe:\n\n— Sen çok gezer, çok görür, çok tanırsın. “Yedi Peçeli” diye birini gördün mü, tanır mısın? Kızımız ona âşık... Yorgan, döşek yatıyor, demişler.\n\nDerviş:\n\n— Evet, tanırım. Bir dağın tepesinde, ormanlık bir yerde yaşar. Kızınız bir mektup yazsın, ben götürüp vereyim. Size de cevabını getireyim, demiş.\n\nKız, hemen kâğıt kalem isteyip; “Ey Yedi Peçeli! Senin aşkın beni kendimde koymadı. Gecemi, gündüzümü yitirdim. Ne uykum kaldı ne huzurum. Bana acı, benimle evlen.” diye bir mektup yazmış.\n\nDerviş, mektubu alıp gitmiş. Bu gittikten sonra kız biraz canlanır gibi olmuş. Aradan günler, aylar geçmiş. Günün birinde derviş çıkagelmiş. Derviş, Yedi Peçeli’den bir mektup, bir ustura, bir de kendir getirmiş. Yedi Peçeli, mektupta diyormuş ki; “Ey adıma âşık olan kız! Benimle evlenmek istiyorsun, ama gönderdiğim usturayla kesseler, kendirle assalar da seni alamam.”\n\nKız, mektubu okuduktan sonra daha da üzülmüş. Üzüntüsünden erimiş, akmış. Günlerce ölü gibi yatmış. Neredeyse öldü ölecek...\n\nAnası, babası da kızlarıyla beraber helak olmuşlar. Bir yandan da kızlarına çare arıyorlarmış. Sonunda bir sandık yaptırmış, içine kızı koyup deryaya atmışlar. Sandık, deryada yedi sene dolaşıp durmuş.\n\nDerken köyün birinin suyu, deryadan bir kanalla alınırmış. Kızın içinde bulunduğu sandık, bu kanaldan köye girmiş. Suyun kıyısında oynayan çocuklar, sandığı görünce annelerine haber vermişler. Oyun sandığı yapmak için sandığı kıyıya çekmişler. İçini açıp da kızı görünce şaşırmışlar. Kadınlardan biri, kızı evine götürmüş. Ona yatak hazırlayıp gece gündüz başını beklemişler. Günün birinde kız gözlerini açmış. Kıza derdini sormuşlar. O da olup bitenleri anlatmış. Anlattıkları bitince ev sahibi kadın:\n\n— Yedi Peçeli, benim erkek kardeşimdir. Biz dört kardeşiz. Üç bacı, bu köyde yaşarız. Yedi Peçeli, her üç ayda bir buraya gelir, bizi görüp gider, demiş.\n\nBunun üzerine kız canlanmış, Yedi Peçeli'nin yolunu gözlemeye başlamış. Bir yandan da çok meraklanıyormuş.\n\nKadına:\n\n— Yedi Peçeli’nin geldiğini nasıl anlayacağız, diye sormuş.\n\nKadın da:\n\n— O gelince şu karşıdaki çeşmeden süt akar, üzerindeki çalılar gül olur, demiş.\n\nKız, her gün gözünü çeşmeden ayırmadan bakar dururmuş. Günün birinde bir de bakmış ki çeşme süt akıyor, çalılar da gül olmuş. Hemen kadına haber vermiş. Kadın, kıza yeşil bir fistan giydirmiş, eline yeşil bir testi, bir de yeşil bardak vermiş. Meğerse Yedi Peçeli, bacısının birinde su, birinde de kahve içermiş. Öbüründe ise yemek yermiş.\n\nYedi Peçeli gelmiş, bacısıyla oturmuş, konuşmuş. Kız, hiç görünmemiş. Bir ara Yedi Peçeli, bacısından su istemiş.\n\nKadın:\n\n— Yeşil fistanlım\n\nYeşil testilim\n\nYeşil bardaktan su ver\n\nYedi Peçeli'ye\n\ndemiş. Kız gelmiş, suyu vermiş. Yedi Peçeli suyu almış, kıza bakarken bardak elinden düşmüş, kırılmış. Sonra da koşarak evden ayrılmış. Kız, üç gün sonra bakmış ki çeşme süt akıyor, çalılar da gül açmış. Yedi Peçeli, bu defa kızı çok beğendiği için üç günde geri dönmüş. Kız, yine hemen kadına haber vermiş. Kadın, bu sefer de kıza pembe fistan giydirmiş, pembe testi ile bardak vermiş. Yedi Peçeli gelmiş, oturmuş, konuşmuş, yine su istemiş.\n\nKadın:\n\n— Pembe fistanlım\n\nPembe testilim\n\nPembe bardaktan su ver\n\nYedi Peçeli'ye\n\ndemiş. Kız getirip su vermiş. Yedi Peçeli, kıza bakarken yine bardağı düşürmüş, kırmış. Bu sefer kız dışarı çıkmış. Yedi Peçeli, bacısına biraz yatacağım, demiş. Bacısı dışarı çıkmış.\n\nKıza:\n\n— Git, kardeşim yatarken sen de onu yelpazele! Sakın peçelerine elini vurma, diyerek tembih etmiş.\n\nKız, Yedi Peçeli'yi görünce hiçbir şeye benzetememiş. Eli, yüzü belirsiz, dağdaki kıllı ayılara benziyormuş. Çekinerek odanın köşesine gitmiş, oturmuş.\n\nYedi Peçeli:\n\n— Sevdiğimden istedim\n\nBir busecik vermedi\n\nGönül aşk bahçesinde\n\nMuradına ermedi\n\ndemiş. Daha sonra da kızdan kendisini yelpazelemesini istemiş. Kız, koynundan usturayı çıkarıp:\n\n— Bu usturayla kesilsem de seni yelpazelemem, demiş.\n\nYedi Peçeli, kendi usturasını görünce kızı tanımış.\n\n— Yüreğim parçalandı, artık yeter işve naz\n\nGel benden yüz çevirme, sevenler böyle yapmaz!\n\nCefakâr olma yârim, benim tahammülüm az\n\nGel benden yüz çevirme, sevenler böyle yapmaz!\n\ndemiş. Yine kızdan kendini yelpazelemesini istemiş.\n\nKız, bu sefer de kendiri çıkarmış.\n\n— Beni bununla boğsan bile yine seni yelpazelemem, demiş.\n\nFakat dayanamamış. Yanına gidip yelpazelemeye başlamış. Konuşmuşlar, söyleşmişler. Yedi Peçeli, kızın avucuna “Yedi Peçeli” yazmış, sonra da uyumuş. Kız, Yedi Peçeli'nin baş ucuna oturmuş. Bu arada yüzünü merak etmeye başlamış. O uyuyunca birer birer peçeleri açmaya başlamış. Yedinci peçeyi açarken oğlan alev almış., yanmaya başlamış. Meğer peçeler açılırsa oğlan yedi sene yanarmış, yedi sene dolunca da ölürmüş. Oğlanı alevler içinde gören kız:\n\n— Giden bir kervan değil, elimden can gidiyor\n\nAyrılık geldi çattı, derde derman gidiyor\n\nYüreğim parça parça, işte canan gidiyor\n\nAyrılık geldi çattı, derde derman gidiyor\n\n&nbsp;\n\nGözümde kanlı yaşlar, dudağımda hıçkırık \n\nHayatım baştan başa, gönlüm büsbütün kırık \n\nBeni kırdı geçirdi, helak etti ayrılık\n\nAyrılık geldi çattı, derde derman gidiyor\n\ndiyerek evden çıkmış. Gözü yaşlı yollara düşmüş.\n\n— İçimde bir ateş var, yanıyor için için\n\nSormayın ben ne oldum, gözyaşlarım ne için\n\ndiyerek söylene söylene giderken yolu bir köye düşmüş. Orada bir ağanın hizmetine girmiş, çalışmaya başlamış. Günün birinde ağanın karısı ölmüş. Ağa bakmış ki hizmetindeki kızın eli, ayağı doğru, içinde bir kötülük yok.\n\nKıza:\n\n— Benimle evlenir misin, demiş.\n\nKız da:\n\n— Evlenirim. Senden iyisini mi bulacağım ağam, demiş.\n\nO arada kızın gözü oralarda dizi dizi duran şişelere takılmış.\n\nAğaya:\n\n— Bu şişelerde ne var, diye sormuş.\n\nAğa ise:\n\n— Bunlarda ilaç var. Birinci şişe, yedi sene yanan birinin alevlerini söndürür. İkinci şişe, yanıklara sürülür. Üçüncü şişe de can verir, demiş.\n\nDaha sonra da kıza:\n\n— Üç günlüğüne bir yere gideceğim, gelince nikâh kıyarız, demiş.\n\nAdam yola çıkadursun, kız hemen şişedeki ilaçları yanına almış. Sonra da derviş kılığına girmiş, doğruca Yedi Peçeli’nin köyünün yolunu tutmuş.\n\nKöye gelince:\n\n— Yananları iyi edecek ilaçlarım var, diyerek köyün içinde dolaşmaya başlamış. Kızı, Yedi Peçeli’nin bacısına götürmüşler. Kız, birinci şişedeki ilaçları sürmüş, alevler sönmüş. İkinci şişedeki ilacı sürmüş, yanıklar geçmiş. Üçüncü şişedeki ilacı da sürünce Yedi Peçeli cana gelmiş. Meğer çok yakışıklı bir delikanlıymış. Bacıları çok sevinmişler. Derviş kılığındaki kız, bir köşeye oturmuş.\n\nKıza:\n\n— Ne istersen iste, demişler.\n\nKız:\n\n— Hiçbir şey istemem, demiş.\n\nBir ara Yedi Peçeli, kızın avucundaki yazıyı görmüş. Bacılarını dışarı çıkarmış.\n\n— Sen bırakıp gitsen de aşkın kalbimden gitmez \n\nBu aşkı bana Tanrı verdi, tükenmez, bitmez\n\n&nbsp;\n\nYârime kavuşmaktır Allah’ımdan dileğim\n\nKavuşmak er mi geç mi, Hak bilir, ne bileyim?\n\ndiyerek kızın yanına gitmiş.\n\nKız da:\n\n— İçimde dopdolu ateş\n\nAteş değil sanki güneş,\n\nİster söndür ister eş\n\nGönül erdim size diyor\n\ndemiş ve birbirlerine kavuşmuşlar. Bir daha ayrılmadan mutluluk içinde yaşamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yemen Padişahının Oğlu",
        "text": "YEMEN PADİŞAHININ OĞLU\n\nVaktin birinde bir Yemen padişahı ile bir de Hint padişahı varmış. Yemen padişahı, oğluna Hint padişahının kızını istemiş. Her iki aile de birbirleriyle anlaşmışlar.\n\nAradan bir müddet geçtikten sonra gelini almak için yola çıkmışlar.\n\nDamat:\n\n— Ben de gideyim, demiş.\n\nKabul etmişler. Gelin arabasının yanı sıra damat da at ile gitmiş. Orada düğün dernek yapılmış, geri dönmüşler. Damat, gelin arabasının yanında, elinde nar yiyormuş. Narın bir tanesi yere düşmüş. Damat eğilmiş, narı alırken gelin onu görmüş. Eve dönmek istemiş.\n\n— Kocaman bir padişah oğlu ola da yere düşen bir nar tanesini yerden ala? Ben böyle koca istemem, demiş.\n\nGeline:\n\n— Amansın! Yamansın, demişler, ama gelin anlamamış.\n\nBu arada damat, gelinin dediğini duymuş.\n\n— Aman hanım! Ben senin yüzünü görmek için eğildim, demiş.\n\nFakat gelin buna inanmamış. Malum ya! Eski padişah düğünleri çok heybetli olurmuş. Tabii, iki tarafın da askeri varmış. Kız tarafının askerleri kızı, oğlan tarafının askerleri oğlanı alıp götürmüşler.\n\nOğlan evi, saraya dönmüş. Bakmışlar ki düğün kurulmuş, aşganalar* kaynamış, yemekler yeniyor... Fakat gelin hanım yok!\n\n— Gelin hanım hani, diye sormuşlar.\n\nDamat her şeyi anlatmış; hem de çok bozulmuş. Aklından; “Ben onu yalvartarak buraya getireceğim.” demiş.\n\nBir maymun almış; buna güzel bindallılardan bir elbise yaptırmış. Bir de kendine yaptırmış. Maymunu giydirmiş, kendi de giymiş; eline de bir tef almış, yola düşmüş. Maymunu her yerde oynata oynata doğruca kızın memleketine gitmiş. Padişahın kızı da gergef işliyormuş. Yanında Fadime isminde bir kız varmış. Onu ibrişim* almaya göndermiş. Kız gitmiş, ama akşama kadar gelmemiş. Kız geldikten sonra hanımı kızmış.\n\nFadime de:\n\n— Ah hanımım, görme! Bir maymun, bir de maymuncu var ki onu seyrettik. Çok beğendik, demiş.\n\nHanım o zaman:\n\n— Çabuk git, o maymuncuyu çağır da gel, demiş.\n\nMaymuncuyu çağırmışlar. Maymuncu vaziyeti anlamış:\n\n— Ben padişah madişah tanımam! Bugün buradayım, yarın başka yerdeyim. Gelemem, demiş.\n\nFakat o eve gitmek için oğlanın içi gidiyormuş. Biraz yalvarmış yakarmışlar. Sonunda nazı pozu bırakmış; bunu alıp götürmüşler, büyük bir avluya almışlar.\n\nHanım, maymuncudan için:\n\n— İçeri, avluya gelsin, demiş.\n\nO zaman oğlan:\n\n— Ben buraya gönül eğlemeye gelmedim, demiş.\n\nYine de bir hırsla içeri girmiş. Sonra hanım, bunu odasına çağırmış. İki üç gün orada kaldıktan sonra memleketine dönmek istemiş.\n\nOğlan gideceği sırada kız:\n\n— Beni de götür, diye yalvarmış.\n\nMaymuncu:\n\n— Elma değilsin ki cebime koyup da götüreyim. Ben bir gün orada, bir gün burada kalarak gidiyorum. Olmaz, seni götüremem, demiş.\n\nKız da:\n\n— Aman! Seni içeri aldığımı babam duyarsa beni öldürür. N’olur, beni de götür, demiş.\n\nKız o kadar yalvarmış ki oğlan razı olmuş. Kız hazırlığını yapmış, yanına biraz da altın almış. Oğlan, kızı yürüte yürüte kendi memleketine getirmiş, memlekete girmişler.\n\nOğlan, kıza:\n\n— Sen yavaş yavaş arkamdan gel, demiş.\n\nOğlan, doğruca babasının kaz damına gitmiş. Orayı temizletmiş, kızı oraya oturtmuş.\n\nKıza:\n\n— Ben gideyim de sana biraz yiyecek getireyim, demiş.\n\nKaz damından çıkmış, eve gelmiş.\n\nEvdekilere:\n\n— Ben kızı getirdim, diye haber vermiş.\n\nPadişah ve hanımı:\n\n— Aman oğlum! Onun çektiği ceza yeter. Artık eve getir, dediyseler de oğlan:\n\n— Hayır! Daha vakit var, demiş.\n\nKendi babasının evinde karnını doyurduktan sonra sofranın kırıntılarını toplayarak kıza götürmüş, önüne atmış.\n\n— Al, bunları ye! Bundan başka bir şey bulamadım, demiş.\n\nTabii, kız yiyememiş; yorgunluktan düşüp bayılmış.\n\nOğlan ertesi gün sabah olunca kızın yanına gelmiş:\n\n— Padişahın oğlu evleniyormuş, seni de götüreyim. Hem yardım et hem de oradan bir parça kaçır ki doğacak bebeğimize bir şey dikesin, demiş.\n\nOğlan, kızı almış, götürmüş. Giderken de kıza:\n\n— Oradan bir parça almazsan seni öldürürüm, demiş.\n\nKız, saraya gitmiş. Kadının biri oturmuş, dikiş dikiyormuş. Kız, kadına yardım etmek istediğini söylemiş. Terzi kadın, kabul etmiş. Kız, bir ara kimse yokken büyük bir parça alıp koynuna sokmuş. Biraz sonra padişahın oğlu kıyafet değiştirmiş, gelmiş; üstünde şal, hırka, ayağında pullu bir terlik, başında da güzel bir fesle içeri girmiş.\n\nİçeride kızı görünce yalandan bağırmış:\n\n— Bu kadın kim böyle? Hırlı* mıdır, hırsız mıdır? Şimdi üstünü arasanız muhakkak bir şey çıkar, demiş.\n\nHemen elini kızın koynuna sokmuş, parçayı çıkarmış. Kız, ağlamaya başlamış. Akşam olmuş. Oğlan yine kıyafetini değiştirmiş, kızı eve götürmüş.\n\nKıza:\n\n— Bugün ne yaptın? Parçayı alabildin mi, demiş.\n\nKız da:\n\n— Parçayı aldım, ama padişahın oğlu parçayı yakaladı. Ben de çok utandım, diye olanları anlatmış.\n\nOğlan, kıza:\n\n— Onda ne var? Ona utanacağına benim arkama düşüp gelmekten utansaydın, demiş.\n\nOğlan, ertesi gün yine kızın yanına gelmiş:\n\n— Padişahın kızının boynuna inci diziliyormuş. Git, sen de yardım et. Hem de büyüğünden birkaç tane inci kaçır ki çocuğumuza nazarlık yapalım, demiş.\n\nKız:\n\n— Hayır, olmaz! Ben bir daha öyle bir şey yapmam, demiş.\n\nKız; “Almam!” dediyse de oğlan:\n\n— Almazsan seni döverim, demiş.\n\nNeyse, kızı almış, götürmüş. Kız, orada iki gün kalmış, çok iyi ağırlanmış.\n\nOğlan yine kıyafet değiştirmiş. Annesi, oğlanı görünce:\n\n— Yeter artık oğlum! Daha eziyet etme, diye yalvarmış.\n\nOğlan, hiç aldırış etmemiş. Kızın oturduğu odaya girmiş, dilinin altında sakladığı incileri ortaya çıkarmış. Yine akşam olunca kılığını değiştirmiş, kızı da almış, evine getirmiş.\n\nOtururken olup biteni sormuş. Kız da tek tek anlatmış.\n\nOğlan, ertesi gün yine gelip hanımına:\n\n— Padişahın oğlunun gelin hamamı* varmış. Epeyden yıkanmıyorsun; git, sen de yıkan, demiş.\n\nKız:\n\n— Gitmem, falan dediyse de oğlan:\n\n— Gitmezsen seni döverim, demiş.\n\nKız, çaresizce kalkmış, gitmiş. İçeriye girerken oğlana:\n\n— Sen kapıda bekle! Çıkınca beni götürürsün, diye tembih etmiş.\n\nKız, hamama girer girmez almış, götürmüşler. Bunu bir güzelce yumuş yıkamışlar.\n\nKız her ne kadar:\n\n— Maymuncu beni bekliyor, diye bağırıp çağırmışsa da kızı dinlememişler.\n\nHamamdan sonra kızı bir güzel giydirmişler, süslü arabalara bindirmişler, Padişahın sarayına göndermişler.\n\nDaha sonra oğlan, kıza her şeyi açıkça anlatmış. Ona bütün bunları sırf acı çektirmek için yaptığını söylemiş. Kızın içi rahatlamış. Her ikisi de mutlu bir hayat yaşamışlar...\n\n&nbsp;\n\n\n* aşgana: Yemek yapılan büyük kazan.\n\n* ibrişim: Kalınca bükülmüş ipek iplik.\n\n* hırlı: Doğru ve dürüst olmayan.\n\n* gelin hamamı: Düğün sırasında yapılan yıkanma töreni.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yeşil Çetu Kuşu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, horoz berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Var varanın sür sürenin, destursuz bağa girenin dayak yemesi çok olur. Kasap olsam sallayamam satırı, nalbant olsam nallayamam katırı… Neyleyim ki dost, akraba hatırı…\n\nZengin mi zengin bir tüccarın üç kızı varmış. Bu tüccar, bir gün uzak bir şehre gidecekmiş. Kızlarını karşısına alıp onlardan ne istediklerini sormuş.\n\nBüyük kız:\n\n— Ah benim canım babam! Bana öyle bir elbiselik al ki göz görmedik, makas kesmedik atlas kumaş olsun, demiş.\n\nOrtanca kız:\n\n— Benim isteğim de prenseslere layık püsküllü boncuklu bir pabuç, demiş.\n\nKüçük kız ise:\n\n— Ben ne pabuç istiyorum ne de elbiselik. Bana Yeşil Çetu Kuşu’nu bul getir! Eğer onu almadan gelirsen yoluna kara bulutlar çöksün, gelemez olasın, demiş.\n\nTüccar, şehirde işini bitirmiş. Büyük kız ile ortanca kızın istediklerini bulmuş, almış. Gel gör ki Yeşil Çetu Kuşu’nu nereden bulacak? Kuştan vazgeçip kızına güzel bir çift küpe almış, düşmüş yola fakat tam yarı yolda yoluna kara bulutlar çökmüş. Göz gözü görmez olmuş. Şehre geri dönmekten başka çaresi kalmamış. O sırada kızının dedikleri aklına gelmiş. Şehrin altını üstüne getirip didik didik ederek Yeşil Çetu Kuşu’nu bulmuş.\n\nEvine dönünce önce büyük kızların hediyelerini vermiş. Küçük kıza da istediğini bulamadığını söylemiş fakat kız gülmüş.\n\nBabasına:\n\n— Onu bulamamış olsaydın şimdi burada olmazdın. Kara bulutlar yoluna çökerdi, gelemezdin, demiş.\n\nBabası şaşırmış; soracak olmuş, kız kuşu aldığı gibi odadan çıkmış. Önceleri yemeden, içmeden odasına kapanan asık suratlı bu kıza kuş geldikten sonra bir hâl olmuş. Neşelenmiş, yemek yemiş, sokağa çıkmış. Her gün yemeğini getiren hizmetçi kızlar, yemeklere kaşık sokulmadan geri götürürken şimdi yemekleri yenmiş görünce şüphelenmişler.\n\nBir gün böyle, beş gün böyle… Bir gün hizmetçi kızlar, yemeği verdikten sonra gizlenip kızın odasını gözetlemişler. Yemeği gelen kız kapısını kilitlemiş, camın önündeki kafesi indirip Yeşil Çetu Kuşu’nu çıkarmış. Kuş bir silkinmiş; kara kaş, kara göz, kara bıyıklı, ay parçası gibi bir delikanlı olmuş. Kızla beraber oturup yemek yemiş, gülmüş, eğlenmişler. Hizmetkârlar bunları görmüşler fakat kızı çok sevdikleri için kimseye laf etmemişler.\n\nGünler geçip gitmiş… Bir gün kuş, kıza:\n\n— Bugün yarışlara gideceğim. Oraya gelirsen sakın benim nişanlım olduğunu söyleme, yoksa beni kaybedersin. Şu yüzüğü de al, beni kaybedersen ararsın. Ormanda beni ararken seni kim görürse “Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için” dersen sana dokunmazlar, demiş.\n\nKız, ablalarıyla yarışlara gitmiş. Oğlan bütün yarışlarda birinci olmuş. Diğer kızlar oğlana hayran olmuşlar. Ablaları:\n\n— Şu yiğit gibi bir nişanlı bulamadın, deyip kıza bir yandan çıkışmış, bir yandan da alay etmişler. Kız kendini zorla zapt etmiş, susmuş.\n\nAradan birkaç yarış daha geçmiş. Yine böyle bir yarışta kız duramamış, her yarışta birinci olan oğlanın kendi nişanlısı olduğunu söylemiş. Söyler söylemez de oğlan bir kuş olup oracıkta uçmuş. Bir süre yarışın yapıldığı meydanın üstünde süzülmüş, sonra da uçup gitmiş. Ortalığı bir velvele* sarmış. Kızın annesi, babası geç de olsa kuşun sırrını anlamışlar.\n\nKız, kanlı gözyaşları dökmüş. İçin için erimiş, yataklara düşmüş. Annesi babası baş ucundan ayrılmaz olmuşlar. Sonunda kız, oğlanı aramaya karar vermiş. Annesi babası yalvar yakar* olmuşsa da kız dinlememiş. Yanına azığını, oğlanın verdiği yüzüğü almış, ata binmiş. Az gitmiş, uz gitmiş… Bir ormanlık yere gelmiş, gelmiş ki ucu bucağı görünmez. Azığı bitmiş, suyu bitmiş. Bir susar, bir susar ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Gele gele bir çeşmenin başına varmış. Çeşmenin başında bir Arap karısı; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, kırmızı gözlü… Kıza bakarak ağzını şapırdatmış.\n\nKız öyle korkmuş ki:\n\n— Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için bana bir tas su verin, demiş.\n\n— Suuus! Sen onun adını neden anıyorsun? Ben onun halasıyım. Zaten kayıptı, iki gün oldu geleli. Neyse, onun adını anmasaydın seni kıtır kıtır yerdim. Al şu bir tas suyu, iç de defol git, demiş.\n\nKız suyu içtikten sonra tekrar yola çıkmış. Üç gün sonra yine bir pınara varmış. Önceki kadına benzeyen biri de bunun başındaymış. Kız:\n\n— Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için bir tas su verin, demiş.\n\n— Suuus! Kâfir dölü! Sen onun adını nasıl anıyorsun? Zaten daha yeni geldi. Ben onun anasıyım. Çabuk söyle! Sen onu nereden tanıyorsun, demiş.\n\nKız şaşırmış:\n\n— Hiiiç! Bizim memlekette bu bir temsildir. Hep öyle deriz de, demiş.\n\nBundan da su içen kız doğru iz üstünde olduğunu anlayıp yoluna devam etmiş. Biraz sonra öteki gibi bir dudağı yerde, bir dudağı gökte Arap kızına rastlamış. Ona da:\n\n— Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için bana bir su verin, demiş.\n\nArap kızı:\n\n— Vaaay! Kardeşimi sen nereden tanırsın? Onun adını anmasaydın seni hemencecik közler yerdim, demiş.\n\nElindeki ibriği kıza uzatmış. Kız suyu içerken oğlanın kendine verdiği yüzüğü içine atmış. Arap kızı eve gidince olanları Yeşil Çetu Kuşu’na anlatmış. Kızı tarif etmiş. Oğlan hemen vaziyeti anlamış ama emin olamamış. İbriği boşaltıp yüzüğü görünce hemen kızı aramış, bulmuş.\n\n— Dilini tutsaydın da bunlar başımıza gelmeseydi. Annemler seni görürlerse hemen yerler, demiş.\n\nOğlan, kızı insan olarak eve sokamayacağını bildiği için kızı oracıkta yere vurup bir elma hâline getirmiş. Elmayı cebine koyduktan sonra içeri girmiş. Annesi, içeri girince şöyle bir etrafı koklamış.\n\n— Hııımm! Burnuma insanoğlu kokusu geldi. Buralarda yenecek insan var, demiş.\n\nOğlan korkup:\n\n— Aman ana! Dişinin kovuğunu kurcala! Belki bir şey kalmışsa onun kokusudur, demiş ama anası diretmiş.\n\nDişinin kovuğunu kurcalamış, bir iki kurt çıkarıp yutmuş. Oğlan bakmış ki bu böyle olmayacak; anasına önce yemin verdirmiş, sonra da kızı söylemiş. Elmayı yere vurmuş. Kızı gören kadın ettiği yemine çoktan pişman olmuş. Oğlana söz verdikleri için kızı yememişler.\n\nYememişler ya, kıza da türlü eziyetler ediyorlarmış. Bir gün kıza:\n\n— Git, biraz ileride halamızın evi var. Kapılarının arkasında kahve sacıyla kahve değirmeni var. Kimseye göstermeden onları alıp gel! Yapmazsan gerisini sen düşün, demişler.\n\nBunu duyan kız oturmuş, ne yapacağını düşünmüş. Bir çıkış yolu bulamayınca oturmuş, ağlamış. Oğlan gelip kızın derdini sormuş. Kız da olanı biteni anlatmış.\n\nOğlan gizliden kıza demiş ki:\n\n— Halamın evine var; atın önünde et, itin önünde ot var. Eti itin önüne, otu atın önüne ver! Oradaki çeşmeden su iç; “Âb-ı hayat olasın çeşmeee!” de! Açık kapıları kapat! Korkmadan sacla değirmeni al, gel!\n\nKız yola koyulmuş. Yoldaki çeşmeden kanla irin akıyormuş. Ondan içip “Vay çeşmeee! Âb-ı hayat olasın!” demiş. Bahçede atın önüne ot, itin önüne et koymuş; açık kapıları kapatmış. Sessizce sacı, değirmeni alıp çıkarken ev halkı uyanmış.\n\nHala hırslanmış:\n\n— Kapımmm! Tut şunu, diye bağırmış.\n\n— Aman niye tutayım? Yıllardır açıktım, hangi gün beni kapattın?\n\n— İtimmm! Tut şunu, demiş.\n\n— Niye tutayım? İt, ot yer mi? Yıllarca önüme et koymadın, o kız koydu!\n\n— Atımmm! Sen tut şu namussuzu!\n\n— Ben neden tutacakmışım? Yıllarca önüme et koydun. Bir gün ot verdin mi?\n\n— Çeşmem, sana koştum! Bari sen tut şu it oğlu iti!\n\n— Nedenmiş o? Yıllardır akıyorum; hangi gün bir tas suyumu içtin? Bu kız benden hem su içti hem de âb-ı hayat akmamı diledi!\n\nBöylece kız kaçıp eve gelmiş. Onu sağ salim karşısında gören kadın bir küfür oğlana, bir küfür de kıza savurmuş. Bu arada oğlana halasının kızını almış, düğün hazırlıklarına başlamışlar.\n\nKadın bu sefer kıza:\n\n— Oğlumun düğününe on kat sade tüyden yatak yapıp akşama getireceksin, demiş.\n\nKız çaresiz kalmış, dövünüp ağlamaya başlamış. O sırada oğlan gelmiş.\n\nOğlan:\n\n— O kadar zor bir şey değil. Dağa çıkıp “Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için!” de, bütün hayvanları çağır, demiş.\n\nKız, oğlanın dediklerini yapmış. Az sonra bütün kuşlar, bütün hayvanlar karşısına gelmiş. Hayvanlar ne var ne yok tüylerini dökmüşler. Kız on kat yatağı bir anda hazırlamış, getirip verince oğlanın bacısıyla anası küplere binmiş.\n\nKadın, bu sefer kıza demiş ki:\n\n— Ben gelinimin evine gidiyorum. Evi süpür, süpürmez et! Bulaşığı yıka, yıkamaz et*! Yayığı yay, yaymaz et*! Eğer bunlar yerine gelmezse seni yerim!\n\nKız, kadının dediklerinden bir şey anlamamış. O sırada oğlan yanına gelmiş. Gülerek kıza demiş ki:\n\n— Evi süpür, gübürü* tencereye boşalt! Bulaşığı yıka, kirli suyunu gübürün içine boşalt! Yayığı yayınca da öbürleriyle karıştır! Anam onu lıkır lıkır içer.\n\nOğlan kaybolur olmaz kız onun dediklerini yapmış. Eve gelen ana her şeyi yerli yerinde görünce eşekten düşmüşe dönmüş. Tencereyi tepesine dikmiş, lıkır lıkır içmiş.\n\nDerken düğün günü gelip çatmış. Düğün başlamadan kızı hapsetmişler. Düğün başlamış, gelinle damat oturmuşlar. O arada ana kız birbirine bakıp göz kırpmışlar. İkisi de aynı anda kalkıp kızın odasına gitmişler. Kızın elini, ayağını, ağzını bağlamışlar. Kızı soyundurup var vücuduna mum dizmiş, mumları da yakıp dışarı çıkmışlar. Hiçbir şey olmamış gibi gelip düğün yerine oturmuşlar.\n\nKızın vücudunda mumlar yandıkça oğlanın içine bir ateş düşmüş, içerisi yanmaya başlamış. Oğlan dayanamamış, gelinle beraber kızın olduğu odaya gelmiş. Bir de ne görsün? Kızın vücudunda mumlar cayır cayır yanıyor. Oğlan hemen mumları bir solukta toplamış. Kızın yerine gelini yatırmış, mumları onun üstüne dikmiş. Kızı da atını da alıp kaçmış. Bunları merak eden anası, bacısı doğruca içeri gitmişler. Bir de ne görsünler? Bakmışlar ki gelin kızları yanmış, kül olmuş. Meseleyi anlamışlar. Hala, kaçakların peşine düşmüş.\n\nÖbür yandan oğlanla kız kaçarken sık sık arkalarına bakıyorlarmış. Bir de bakmışlar ki yer gök inliyor, halası tozu dumana katmış geliyor! Oğlan da kız da çaresiz kalmışlar.\n\nOğlan, kıza demiş ki:\n\n— Ben bir hamam olayım, seni de bir kurna yapayım.\n\nDemesiyle koca yazının ortasında bir hamam… Hamamda bir kurna… Kurna da pırıl pırıl akar olmuş. Hala gelmiş; sağa bakmış, sola bakmış, kafasını sağa sola sallamış.\n\n— Yeğenim bir hamam, gelinim olacak da bir kurna… Hamamı yıksam da kurnayı kırsam da elime bir şey geçmez. Varın, şansınız açık olsun, demiş, çekip gitmiş fakat bu sefer de oğlanın ablası peşlerine düşmüş.\n\nBunlar bir ses duymuşlar, arkalarına bakmışlar ki tozu dumana katmış, geçtiği yerleri yakıp yıkmış geliyor. Bu sefer de oğlan bir bahçe, kız da üstünde saplı bir bel olmuş, çıkmış. Kimseyi göremeyen kız bilmiş, anlamış.\n\n— Kardeşim yeşil bir yazı, gelinim de üstünde bir bel… Varın, yolunuza gidin! Yaksam da yıksam da elime bir şey geçmez, demiş, o da çekip gitmiş fakat anasının öfkesi dinmemiş.\n\nOğlan:\n\n— Bir tehlikemiz kaldı, o da anam. Şimdi yetişir, demiş.\n\nOğlan bir göl olmuş, kız da gölün yüzünde bir ayna… Bu sefer hepsinden şiddetli bir sarsıntı olmuş. Dağ taş kükremiş, sopasına binmiş olarak anası geliyormuş. Gelmiş, bakmış ki koca yazıda* ufak bir göl, ufak bir de ayna parçası…\n\n— Göl suyunu yutayım, ayna seni de tuzla buz edeyim de görün, demiş. Demiş demesine de ne var ki ömrü vefa etmemiş, orada ölmüş.\n\nGençler yola devam etmişler. Gele gele kızın ülkesine gelmişler. Babasının yanına varmışlar. Ağlamaktan gözü kör olan anası babası, yıllar sonra kızlarına kavuşunca gözleri açılmış.\n\nBundan sonra hepsi bir arada mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n\n* velvele: Dedikodu.\n\n* yalvar yakar olmak: İkna etmeye çalışmak.\n\n* yıkamaz etmek: Yıkar gibi oyalanmak.\n\n* yaymaz etmek: Yayığı yayar gibi yapmak.\n\n* gübür: Çöp.\n\n* gelin hamamı: Düğün sırasında yapılan.\n\n* yazı: Ova.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yılan Bey 3",
        "text": "YILAN BEY\n\nZaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Cinler cirit oynarmış, eski hamam içinde. Hamamın kurnası yok, hamamcının tası yok. Hamamcı bir peştamal giymiş, peştamalın ortası yok… Develer tellal iken, pireler berber iken, kurbağa baş yülüyordu kör balta ile.\n\nVakti zamanında bir padişah varmış. Bu padişahın karısı hamile kalmış. Gün günü kovalamış, bu kadının doğum vakti gelmiş. Hemen bir ebe çağırmışlar. Ebe bir türlü doğumu yaptıramamış, üstelik oracıkta ölmüş. Başka ebeler çağırmışlar, onlar da ilk ebe gibi ölmüşler. Uzun lafın kısası, o şehirde padişahın karısının doğumunu yaptıracak bir ebe bulamamışlar. Bir yandan da hâlâ tellâllar bağırıyor, ebe arıyorlarmış.\n\nBu şehrin kenarında güzel bir kız varmış. Bu kızın onu günahı kadar sevmeyen bir de analığı varmış. Durumu bilen kadın, kızından kurtulmak için sokaktan geçen tellâlların önüne çıkmış:\n\n— Benim bir kızım var, çok iyi ebedir, demiş.\n\nTellâllar, kızı saraya götürmek istemiş. Kız, onlara:\n\n— Nasıl olsa öleceğim! Müsaade ederseniz şurada iki rekât namaz kılayım da beni öyle götürün, diye yalvarmış.\n\nAdamlar razı olmuşlar. Kız abdest almış; iki rekât namaz kılmış, Cenab-ı Hak'tan kendine yardım etmesi için yalvarmış, yakarmış. Kapıdan çıkacağı sırada önüne ak sakallı bir ihtiyar çıkmış. Kıza:\n\n— Kızım, sen hiç korkma! Sultanın karnındaki yılandır. Bu yeşil çubuğu al, sultanın karnına vur. Bir yılan doğar, sakın korkma, demiş.\n\nKız, ihtiyarın verdiği çubuğu da yanına alarak saraya gitmiş. Doğru sultanın yanına varmış. Elindeki çubuğu \"Ya Allah!\" deyip sultanın karnına vurmuş. Sultan, hemen bir yılan doğurmuş. Saray halkı, sultanın kurtulduğunu duyunca şenlik yapmaya başlamış. Kıza bolca para vermişler, armağanlar vermişler, evine yollamışlar.\n\nDerken, aradan uzun seneler geçmiş. Yılan Bey büyümüş, babasına evlenmek istediğini söylemiş. Bunu bir kızla evlendirmişler. Ne çare ki kız sabaha çıkmamış, ölmüş. Oğlanı başka kızlarla evlendirmişler, onlar da ölmüş. Saray halkı, bu yüzden her düğün yapılışında kızın öleceğini önceden bildikleri için bir tabut, bir de teneşir hazırlıyormuş. Şehirde herkes kızını saklıyor, bu yılana kızını vermek istemiyormuş. Padişahın adamları, yollara düşüp kapı kapı kız aramaya başlamışlar. Nihayet yılanın doğumunu yaptıran kızın yaşadığı eve gelmişler. Kapıyı çalıp:\n\n— Yılan Bey için kız arıyoruz, kızınız var mı? Size çok para veririz, demişler.\n\nKızın analığı parayı duyunca hemen:\n\n— Var var, demiş.\n\nKızı çağırmış. Kız, çaresiz, gideceğini anlayınca iki rekât namaz kılmak için izin istemiş. Namazı kıldıktan hemen sonra, yine o ak sakallı ihtiyar karşısında peyda olmuş.\n\n— Sakın korkma kızım! Yılan Bey, peri padişahının oğludur. Onun tılsımı yılan olmaktır. Sana, \"Kız soyun.\" derse, sen de; \"Beyim sen soyun ki ben de soyunayım.\" de. O bir kabuk attıkça sen de bir elbise çıkar, demiş.\n\nAk sakallı ihtiyar böyle demiş, ortadan kaybolmuş. Kız, saraya gitmeden önce, gelenlere demiş ki:\n\n— Bana kırk tane elbise yaptırırsanız Yılan Bey'le evlenirim, yoksa siz bilirsiniz, demiş.\n\nKızın dediklerini kabul etmişler. Doğruca sarayın yolunu tutmuşlar. Kısa zamanda düğün yapmışlar. Kızı Yılan Bey'in karşısına çıkarmışlar. Kız bakmış ki bir de ne görsün? Büyük bir kalbur içinde, kıvrılmış koca bir yılan yatıyor.\n\nYılan, kafasını kaldırmış, kıza:\n\n— Kız, soyun, diye bağırmış.\n\nKız, ihtiyarın dediklerini hatırlamış:\n\n— Beyim, sen soyun ki ben de soyunayım, demiş.\n\nYılan, hemen bir kabuk atmış. Kız da giyindiği elbiseden bir tanesini çıkarmış. Yılan bir kabuk atmış, kız bir elbise çıkarmış. Böylece yılan bütün kabuklarını atmış, güzel bir delikanlı olarak kızın karşısına dikilmiş. Sabaha kadar beraber kalmışlar. Saray halkı, her şeyden habersiz olarak yine tabut ve teneşir hazırlamış. Kapıyı açıp içeri girince kızın sapasağlam, yanındaki gencin de Yılan Bey olduğunu görünce çok şaşırmışlar.\n\nYılan Bey:\n\n— Babamı görmek istiyorum, diye haber göndermiş.\n\nHaberi sevinçle karşılayan padişah, oğlunu huzuruna kabul etmiş. Kızı da \"Uğurlu gelin\" olarak ilan etmiş. Ona birçok hediyeler vermiş. Kısa bir süre sonra komşu memleketlerle savaş başlamış. Yılan Bey, savaş hazırlığı yapan babasına:\n\n— Baba, sen ihtiyarsın, savaş bana yakışır. Savaşa ben gideyim, demiş.\n\nPadişah, bu teklifi kabul etmiş. Yılan Bey:\n\n— Ama bir şartım var. Eğer beni seviyorsanız gelininize iyi bakın, demiş.\n\nPadişah da gelinine iyi bakacağına dair söz vermiş. Yılan Bey, ana, babasıyla vedalaşmış, gönül rahatlığı içinde sefere çıkmış.\n\nAradan uzun zaman geçtikten sonra kızın analığı, Yılan Bey'in savaşa gittiğini duymuş. İçinden bir şeytanlık yapmak gelmiş. Kıza bir tuzak hazırlamış. Yılan Bey'in ağzından kıza bir mektup yazmış, padişaha göndermiş. Padişah, mektubu okuyunca çok üzülmüş. Derin düşüncelere dalmış, gözüne uyku girmemiş. Padişahın bu hâlini gören kız, dayanamamış:\n\n‒ Baba bu kadar üzüntünün sebep nedir, diye sormuş.\n\nPadişah:\n\n— Al, şu mektubu oku, demiş.\n\nKız, mektubu okuyunca hemen düşüp bayılmış. Mektupta, Yılan Bey babasına güya şöyle diyormuş:\n\n— Baba, ben seferden döndüğümde o kızı orada görmek istemiyorum. Eğer geldiğimde onu orada görürsem başımı alır giderim. Bir daha da dönmem.\n\nMektubu tekrar tekrar okumuşlar. Kız, padişaha:\n\n— Burada bir yanlışlık var, ama belki de doğrudur. Benim için siz evladınızdan olmayın. Bana demirden çarık, demirden asa yaptırın, uzak yerlere gideyim. Şayet, Yılan Bey dönünce beni sorarsa, aramak isterse, yedi yolun çatısındayım, gelsin, demiş.\n\nKız, demir asayı, demir çarığı giymiş, yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş; altı ay, bir güz gitmiş. Bir de dönüp arkasına bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. Bir çeşme başında oturmuş, kana kana su içmiş. Otururken karşıda büyük bir konak görmüş. Karnı aç olduğu için konağa yiyecek istemeye gitmiş. Konağın kapısı açıkmış. Hemen içeri girmiş. Konağın her tarafında av etleri, yığınla yiyecek varmış. Bunu gören kız çok sevinmiş. Av etlerini temizlemiş. Birazını da pişirmiş, yemiş. Etrafı da silip süpürmüş. Birden büyük bir gürültüyle bir dev gelmiş:\n\n— Offf ! Çok yoruldum. İçerden ne güzel av eti kokusu geliyor, diye kendi kendine homurdanarak av etlerini yemiş, yatmış.\n\nSabahleyin dev gidip gene yığınla av eti getirmiş, gitmiş. Dev, evden uzaklaşınca kız yerinden çıkıp ortalığı silmiş, süpürmüş, av etlerini temizlemiş, pişirmiş ve saklanmış. Üç gün, dört gün, derken bu böyle devam etmiş. En sonunda hayatından memnun olan dev:\n\n— Bu yemekleri kim yaptıysa ortaya çıksın. Namusum, şerefim üzerine yemin ederim ki bir şey yapmayacağım, demiş.\n\nKız yerinden çıkıp:\n\n— Ben kimsesizim, beni evlatlık olarak kabul et. Senin yemeklerini pişirir, işlerini yaparım, diye deve yalvarmış.\n\nDev, kızın teklifini kabul etmiş. Kız da verdiği sözü tutarak devin itimadını kazanmış.\n\nDev bir gün:\n\n— Kızım, benim bir kardeşim var. Onu görmeye gideceğim. Sana da yeteri kadar yiyecek bırakırım, demiş.\n\nKız da:\n\n— Aman, sen buradan gidersen ben korkarım, demiş.\n\nDev, kıza:\n\n— Korkma kızım, benim korkumdan buralara kimse yaklaşamaz. Cesaret edip buralara gelebilecek bir Ceylan Bey vardı; onu da tuzağıma düşürdüm. Korkma, buralara bir daha kimse gelemez, demiş.\n\nDev, kıza bütün odaların anahtarlarını vermiş, gitmiş. Kız, her gün odanın birini gezmiş. Bir gün odanın birinin önünden geçerken iniltili bir ses duymuş. Hemen kapıyı açıp içeri girmiş. Bir de ne görsün? Yakışıklı delikanlının biri perçeminden asılmış, ıstırap çekiyor. Kız, genci çözmüş, ona kim olduğunu sormuş.\n\nDelikanlı:\n\n— Ben falanca ülkenin padişahının oğlu Ceylan Bey'im. Devle çarpışırken devin tuzağına düştüm, esir oldum, demiş.\n\n&nbsp;\n\nKız, oracıkta Ceylan Bey'e âşık olmuş. Dev dönünceye kadar güzel günler geçirmişler. Ceylan Bey, kıza:\n\n— Devin ölmesi için bir tılsım var. Onu öğrenirsen devi ortadan kaldırırız, yoksa onu öldüremeyiz, demiş.\n\nDev, bir hayli zaman sonra kardeşini ziyaretten dönmüş. Kızı üzgün, düşünceli görmüş. Kıza:\n\n— Ne o kızım, ne düşünüyorsun, demiş.\n\nKız da:\n\n— Aklıma bir şey takıldı. Allah göstermesin, ama senin başına bir iş gelirse ben ne yaparım? Senin ölümsüzlük tılsımın nerede ise onu bana öğret de iyi muhafaza edeyim. Yoksa benim hâlim harap olur, demiş.\n\nDev, bunları duyunca gülerek:\n\n— Bak kızım, şu süpürge yok olursa ben de yok olurum, demiş.\n\nKız, bunun üzerine süpürgeyi almak istemiş.\n\nDev tekrar gülerek:\n\n— Benim canım şu kilimde, demiş.\n\nKız, bu sefer de kilimi toplayıp saklamak istemiş.\n\nDev:\n\n— Kızım, can onlarda olmaz. Benim canım falanca tepenin başında bir öküz vardır. O öküzün başında bir serçe vardır. İşte benim canım o serçededir. O tepeye kimse çıkamaz. O kuşu kimse tutamaz. O kuşu tutup kızgın fırına atmadıkça öldürülemez. Bütün bunları yapabilecek bir Ceylan Bey vardı. Onu da hapsettim ya, daha korkma, demiş.\n\nKız, devi dinledikten sonra hemen Ceylan Bey’in saklandığı odaya gidip olanları anlatmış. Ceylan Bey, kıza:\n\n— Ben kuşu alıp buraya getirinceye kadar fırını hazırla, demiş.\n\nDeve görünmeden hemen tılsımın bulunduğu tepeye doğru yol almış. Ceylan Bey, bin bir zorlukla dağa çıkmış, öküzün boynuzundan serçeyi kapıp devin konağına koşmuş. Dev, Ceylan Bey'in kuşu eline geçirdiğini sezince peşine düşmüş. Ceylan Bey, çabuk davranıp kuşu getirmiş, önceden hazırlanmış kızgın fırına atmış. Peşindeki dev, büyük bir gürültü ile yere düşüp ölmüş. Ceylan Bey ile kız ne var, ne yok toplayıp yedi yolun başına gelmişler. Oraya güzel bir saray yaptırmışlar, bir de çeşme akıtmışlar. Çeşmenin üzerine de kızın resmini çizdirmişler.\n\nBiz gelelim Yılan Bey'e... Yılan Bey, uzun zaman sonra seferden dönmüş. Kızı göremeyince babasına sormuş. Babası da:\n\n— Oğlum! Kız giderken \"Yılan Bey beni soracak olursa yedi yolun başına gelsin\" demişti, demiş.\n\nYılan Bey, demirden çarık giymiş, yola düşmüş. Nerede yedi yolun başı varsa oralarda kızı aramış, durmuş. Sonunda kızın saray yaptırdığı yedi yolun çatısına varmış. Çeşmeden bir su içmiş. Çeşmeyi çok beğenmiş. Kimin yaptırdığını öğrenmek için başını kaldırınca kızın resmini görmüş. Hemen düşüp bayılmış. Birisinin çeşme başında bayıldığını gören kız, koşup Yılan Bey'i içeri almış. Yılan Bey, ayılıp kızı başucunda görünce şaşırmış. Kız, başından geçenleri birer birer anlatmış. Bu arada Ceylan Bey ile evlendiğini de söylemiş, ama Yılan Bey:\n\n— Hâlâ benim karımsın, diye ısrar etmiş.\n\nBir yandan Ceylan Bey de:\n\n— Benim karımsın, diye ısrar etmiş.\n\nEpeyce nizalaşmışlar*. En sonunda kadıya gitmişler. Kadı tarafsız kalmış. Onlara:\n\n— Kıza tuzlu kebap yedirin. Sonra hamama götürün. Kız hamamdan çıkınca kimden su isterse onun karısıdır, diye karar vermiş.\n\nTuzlu kebap yiyen kızı, uzun süre hamamda bırakmışlar. Yılan Bey ile Ceylan Bey, ellerinde birer tas su ile hamamın kapısında beklemişler. Sonunda kız, bitkin bir hâlde hamamdan çıkmış. Kız:\n\n— Aaaah!.. Susadım Yılan Bey, bir su ver Ceylan Bey, demiş.\n\nCeylan Bey, koşup suyu kıza vermiş. Böylece kız, Ceylan Bey'in karısı olarak kalmış. Yılan Bey ise bir rivayete göre başını alıp gitmiş. Başka bir rivayete göre ise yılan olup bir deliğe akıp gitmiş. Ceylan Bey ile kız, yiyip, içip muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* nizalaşmak: Anlaşmazlık\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Şabadan",
        "text": "ŞABADAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynar eski hamam içinde. Hamamcının tası yoh, oduncunun baltası yoh, sokakta bir tazı gezer; boynunda tasması yoh. Var varadan, sür süreden, antikeden tireden, geçi berber, ibibik çavuş olan zamandan. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, arhama bahtıydım, bir arpa boyu yer gittim. Kurbaaya vurdum palan, yedi yerinden çekdin kolan, bu söylediğimin hepisi yalan. O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan. Deve ilden gidip eşşee gucaana almış, camız heybeden düşmüş, ben buna inandım. Minareyi belime soktum borudur diyi, mahallenin uşaa arhama düşdü delidir diyi. Nihayet içdim, girdim bi gayfeci dükkânına vardım. Bir deste fincanı gırdım, bu da mı yalan?\n\nZamanın birinde bi padişah, hanımı ve üç gızı ile mutlu bir hayat sürermiş. Gel zaman git zaman padişaan hanımı ölmüş. Padişah tekrar evlenmiş. Padişaan yeni hanımı ile gızları heç iyi geçinemiyollarmış. Padişah da buna çoh içerliyomuş. O kadar içerliyomuş ki sonunda hastalanıp ölmüş. Padişaan hanımı da gızlar gözünün önünden uzahlaşşın diye gökyüzüne küçük bi kulübe yaptırtmış ve gızları buraya goydurtmuş. Biraz da yiyecekle battaniye mattaniye verdirmiş. Gızlar bu gulubede yaşıyollarmış. Gulubeden gökyüzünü seyrediyollarmış. Üç kardeşin bi gün yiyecekleri bitmiş. En güccük gızın çoh gözü açıhmış ve uyanıhmış. Bi gün baharken bi ışık görmüş, bacılarına:\n\n— Ben burdan aşşaa inersem gurtulurum. İp, çarşaf, bez ne varsa getirin. Uc uca baalayın da ineyim, dimiş.\n\nAblaları başta razı olmamış amma gız çoh ısrar idince,\n\n— Tamam, dimişler.\n\nGızı aşşaya sallamışlar. Gız gördüü ışığa doğru yürümüş. Yürüdüü yerde kırk haramiler yaşarmış. Haramiler toplu halde çalışmaya giderler, toplu halde dönerlermiş. Gız, gele gele gocaman bi evin önünde bulmuş gendini. Gapıyı çalmış sevimli mi sevimli, şişman, post bıyıhlı evin uşaa açmış gapıyı. Bu adam evin tek yardımcısıymış. Adı da Şabadan’mış. Şabadan gapıda gızı görünce çoh şaşırmış:\n\n— İns misin, cin misin, sen kimsin? dimiş.\n\nGız da,\n\n— Ne insim, ne de cinim. Şu yakınlarda oturuyoz, hiç yiyeceemiz galmadı, dimiş.\n\nŞabadan, gızın çantasına epey bi yiyecek koymuş amma gız evden gitmek istemiyomuş. Evi gezmek istiyomuş. Şabadan da onu gezdirmeye başlamış. Evin altında kiler * gibi bi yer varmış. Gız orada yuharıda, tavana asılı olan gocaman bi ekmek külee* görmüş:\n\n— Bu ne? diye sormuş.\n\nŞabadan da,\n\n— Çıkrıklı bi mekanizma ile çalışan ekmek külee, dimiş.\n\nGızın ahlına hemen bi şeytanlık gelmiş:\n\n— Bana nasıl çalıştıını gösterir misin? Bi sen bin, bi de ben bineyim nasıl çalıştıını ööreneyim, dimiş.\n\nŞabadan binmiş, gız da Şabadan yuhardayken inemeyecee şekilde baalamış. Dooru yiyecekleri çantasına goyup gulubeye gitmiş. Ablalarına olan biteni anlatmış:\n\n— Çoh eelendim, dimiş.\n\nAradan epey zaman geçmiş, bunların yine yiyecekleri bitmiş. Gız da Şabadan’ın yanına gitmiş. Şabadan gapıyı açmış. Gızı görünce,\n\n— Sen ne yaptın? Haramiler bana çoh gızdılar. Ben de senin adını vermemek için yanlışlıkla yuharda asılı galdıımı söyledim. Sakın bi daha bunu yapma, dimiş.\n\nGız da o anı hatırlayıp,\n\n— Çok komik Şabadan, nasıl gurtuldun ordan, diye hâlâ gülüyomuş.\n\nŞabadan gızı bi daha uyarmış:\n\n— Sakın bi daha yapma! Seni de, beni de öldürürler, dimiş.\n\nGız da,\n\n— Tamam, dimiş.\n\nYazzık, saf adam da inanmış. Neyse epeyce bi oturmuşlar, yemişler, içmişler. Şabadan gızın çantasına epey bi yiyecek goymuş. Ondan soona bi pekmez küpünün yanına gelmişler:\n\nBu nedir falan derkene gız, zavallı Şabadan’ı goca pekmez küpünün içine kaktırıvermiş. Gız evden çıhmış, ablalarının yanına gitmiş. Haramiler eve gelmişler. Gapıyı yine Şabadan açmamış:\n\n— Ne oluyo bu adama, diye evin altını üstüne getirmişler.\n\nEn sonunda pekmez küpünden ses geldiini duymuşlar. Yanına varmışlar, bahsalar ki Şabadan küpün içinde,\n\n— Bu ne hâl böyle,&nbsp;dimişler.\n\nŞabadan da,\n\n— Ayaam gaydı, küpün içine düştüm, dimiş.\n\nHaramiler,\n\n— Sen de iyice şaşırdın gayrı. Ne oluyo sana böyle Şabadan,&nbsp;diye çoh kızmışlar.\n\nGel zaman git zaman, yiyecekler suyunu çekmiş. Gız da yine Şabadan’ın yanına gelmiş. Şabadan gızı görünce,\n\n— Bah, dimiş. Bi daha bööle bi şey yapma. Haramiler bana çoh gızdılar, beni zor durumda bırahma, dimiş.\n\nGız gene,\n\n— Tamam, dimiş.\n\nYimişler, içmişler, Şabadan bolca yiyecek goymuş yine gızın çantasına. Gız durmuş duramamış, durmuş duramamış,\n\n— Haramiler nerde yatıyo, dimiş Şabadan’a.\n\nŞabadan da haramilerin yatak odalarını gezdirmiş gıza. Gız bu sefer de yanında getirdiği gelinliği Şabadan’ın giymesini istemiş. Bi de güzel makyaj yapmış Şabadan’a. Soona da narkoz koklatıp Şabadan’ı bayıltmış, yataa yatırmış. Haramiler eve gelmişler. Şabadan yine kapıyı açmamış. Gapıyı gırıp eve girmişler. Herhalde çekip gitti diye düşünmüşler. Yemeklerini yeyip odalarına çekilmişler. İçlerinden biri bahsa ki yatağında bi gelin yatıyo. Hemen duvağını açmış gelinin. Bahsa ki Şabadan! Hemen Şabadan’ı ayıltmışlar. Olup biteni sormuşlar. Şabadan baştan sona olup biteni anlatmış. Haramilerin başı,\n\n— Ben evde bekleyim, bu gız nasıl olsa geri döner gelir, demiş.\n\nGız geri gelmiiş, gapıyı çalmış. Haramilerin başı gapının arhasına sahlanmış. Şabadan gapıyı açmış. Gız yine şımarıh şımarıh,\n\n— Ha ha ha ha! Şabadaan, Şabadaan. Nasıl gurtuldun o gelinlikten? Gelinlik de sana nası yahışmışdı, dimiş.\n\nŞabadan yine gıza gıyamamış. İşaret ederek sus dimiş. Bıyıklarını burmuş gapının arhasını göstermiş ama gız hem anlamamış hem de şımarıklığa devam etmiş. Gız gülerken gapının arhasındaki harami yerinden çıhmış, gızın bileğini kavrayı vermiş. Gız uğraşşa da gaçamamış:\n\n— Nedir senin bu yaptığın, utanmıyor musun koskoca adamı parmaanda oynatmaya? dimiş.\n\nGız da üvey annesinin yaptığı kötülükleri, ablalarıyla birlikte aç susuz gökyüzüne hapsedildiklerini, aç kaldıkları için buraya geldiklerini anlatmış. Haramilerin başı bu gıza sırılsıklam âşık olmuş. Evlenme teklifi etmiş. Gız da onu çoh sevmiş, teklifini gabul etmiş. Bunlar gırh gün gırh gece düün yapmışlar. Ablalarını da yanlarına almışlar. Üvey annelerine de,\n\n— Gırh satır mı istersin yohsa gırh gatır mı? diye somuşlar.\n\n— Gırh gatır isterim, demiş gadın.\n\nGadını gırh tane gatırın peşine baalamışlar. Gadın param parça olmuuş, böylece cezasını bulmuuş. Gız da eşiyle, ablalarıyla mutlu huzurlu bir ömür yaşamış.\n\n&nbsp;\n\n\n* kiler: Kışlık erzak vb ihtiyaç maddelerin konulduğu bölme, oda\n\n* külek: Genellikle ekmek, bal, yoğurt, yağ vb. yiyeceklerin konulduğu kap\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Dev ile Üç Oğul",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp; DEV İLE ÜÇ OĞUL\n\n&nbsp;&nbsp; Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken bir kör adam ve üç oğlu yaşarmış. Baba hekimlere, âlimlere, hocalara gitmişse de gözlerinin açılmasına bir çare bulamamış.\n\nEn sonunda gittiği bir âlim ona uzak diyarda bulunan bağdaki üzümün suyunu gözüne sürerse gözünün açılacağını fakat o üzümlerin bir dev tarafından korunduğunu ve üzümleri almanın çaresini de adamın kendisinin bulması gerektiğini söylemiş, adamı göndermiş.\n\n&nbsp;&nbsp; Adam âlimin yanından eve gelmiş ve düşünmeye başlamış devin elinden üzümleri nasıl alacağını. Sonra oğullarını çağırmış ve âlimin kendisine dediğini oğullarına da anlatmış. Oğullarına:\n\n­­— O üzümleri devin elinden ancak siz alabilirsiniz, demiş. Büyük oğlu hemen atlamış ve:\n\n— Sen merak etme baba, ben devi yedi parçaya böler ve o üzümleri sana getiririm, demiş.\n\nBabası oğluna heybe hazırlamış içine fındık, fıstık, yemiş, kesici aletler koyarak büyük oğlunu devle savaşmaya hazır hale getirmiş ve yollamış.\n\nBüyük oğlan gitmiş ve pusuya yatmış. Üzümleri alsa dev gelince yakalanırım korkusuna saklandığı terden çıkmamış ve devin gelmesini beklemiş. Dev büyük bir gürültü ile üzümleri yemek için gelmiş. Büyük oğlan baksa ki bir de ne görsün! Kocaman yedi başlı bir dev. Büyük oğlan devin karşısına çıkmadan arkasına da bakmadan kaçıp gitmiş. Babasına durumu anlatmış. Babası:\n\n— Yazıklar olsun! Bir de erkek olacaksın senin gibi evlat olmaz olsun, demiş. Hemen ortanca oğlan atlamış ve:\n\n— Baba ben gidip o devi yedi kellesini de yerinden koparıp üzümleri getireyim izin ver, demiş. Babası ümit ile:\n\n— Tamam, demiş ve onun da yola çıkması için heybesini hazırlamış.\n\nHeybesinin içine fındık fıstık, yemiş ve kesici aletler yani balta, keser, mızrak gibi şeyleri koymuş ve ortanca oğlunu da yolcu etmiş. Ortanca oğlan da abisi gibi üzümleri alırken deve yakalanmamak için pusuya yatmış ve devi beklemeye başlamış. Dev kocaman bir gürültü ile üzümleri yemek için gelmiş. Deve görünmeden onun çıkardığı gürültüden korkan ortanca oğlan oradan kaçarak eve gelmiş. Babasına durumu anlatmış, babası:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Benim sizin gibi evlatlarım yok, diyerek onlara isyanını dile getirmiş. Küçük oğlan babasına huzuruna çıkmış ve demiş ki:\n\n— Baba ağabeylerim yapamadı, beceremedi ama ben yapabilirim. Senin gözünün açılıp şu yalan dünyayı bir kere de olsa görmeni isterim. Babası da:\n\n— Büyüklerin ne halt yedi de sen yiyeceksin, diyerek küçük oğlunu azarlamış.\n\nFakat küçük oğlan babasına ısrarla yalvarmış ve babasını ikna etmiş. Babası da ağabeylerine aldığı ve heybelerine koyduğu şeylerin aynısını küçük oğlununkine de koymuş.\n\n&nbsp;Küçük oğlan yola koyulmuş. Pusuya yatmış ve devin gelmesini beklemiş çünkü onunla erkek gibi birebir savaşacakmış. Devi beklerken dev üzümleri yemek için gelmiş. Gelirken büyük bir gürültü ile gelmiş. Dev adım attıkça sanki deprem oluyormuş gibi her yer sallanıyormuş. Dev bağların yanına gelince küçük oğlan devin karşısına çıkmış. Dev:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Sen ne yapıyorsun burada? Burası benim yerim, benim bağım izinsiz nasıl girersin buraya hadsiz, diyerek çok sinirlenmiş ve küçük oğlanın üstüne saldırmış.\n\nKüçük oğlan heybesinden kılıcını çıkarmış ve bir sallamada devin yedi başından üçünü koparmış. Dev buna iyice sinirlenmiş ve can havli ile oğlana saldırmış ama başarılı olamamış, bir hamle ile oğlan devin sırtından yaralamış. Bu şekilde dev ile oğlan saatlerce dövüşmüş. En sonunda oğlan son kılıç darbesi ile devin geriye kalan başlarını da kopararak devi yenmiş.\n\nBabasına üzümleri götürmek için yola çıkmış. Fakat yolda giderken bir kuyuya düşmüş. Kuyudan bir yol gittiğini fark etmiş ve o yolu takip etmiş. Uzun uzun yürüdükten sonra bir kapı açılmış. Orada topal topal kızların bir şeyler kesip biçtiğini görmüş ve onlara kaybolduğunu ve buradan nasıl çıkması gerektiğini sormuş. Kızlar önüne çıkan ilk aralıktan sağa dönmesini ve ilk kapıyı açmasını söylemiş.\n\nOğlan yolu takip etmiş ve sağa dönmüş, önüne çıkan ilk kapıyı açmış. Burada yaşlı yaşlı kadınların saçlarını taradığını ve saçlarından dökülen bitleri kavurup yediklerini görmüş. Kapıyı kapatır ve oradan uzaklaşır. O yolu takip eder kapı çıkar önüne yine ve kapıyı açar. Kapıyı açtığında dünyalar güzeli kırktan kızın dans edip eğlendiğini görmüş. Kızlara seslenmiş fakat kızlar kendi kahkaha seslerinden oğlanı duymamışlar.\n\nOradan da ayrılmış. Yürürken yine bir kapı görmüş ve kapıyı açmış. İçeride huri şeklinde kızların ipekten halı dokuduklarını görmüş. Onlarla konuşmaya çalışmış fakat kızların tek işi ipekten ilmek geçirmekmiş. Kendisinin dinlenilmediğini ve yardım alamayacağını anlayan oğlan oradan da çıkarak yoluna devam etmiş.\n\nAydınlık bir yola girmiş ve o aydınlık yolu bırakmadan sonuna kadar takip etmiş. Aydınlık yolun sonunda kocaman altından yapılmış bir kapı çıkmış karşısına. Kapıyı açmış ve gözünü kamaştıran ışığın arasından dünya güzeli bir kız ona doğru gelmiş. Kız konuşmuş oğlanla ve oğlan bu duruma şaşırmış. Çünkü daha önce açtığı kapılardan hiç biri konuşmamış ve dinlememiştir kendisini. Kız buna sormuş:\n\n— Nereden gelip nereye gidersin?\n\nOğlan ise cevap vermiş, başından geçen her şeyi anlatmış dünyalar güzeli bu kıza. Kız ikramlarda bulunmuş oğlandan soluklanmasını istemiş ve oğlan kabul ederek kızın yanında soluklanmış. Kızın yanında vaktin nasıl geçtiğini anlamamış sanki uzun bir rüyadaymış da uyanmak istemiyormuş gibiymiş.\n\nDaha sonra kız ile oğlan yola koyulmuşlar çünkü kız oğlanın oradan çıkmasına ve babasına üzümleri götürmesine yardımcı olacakmış. Günlerce yürümüşler ve kız ile oğlan birbirine âşık olmuşlar. Yolun sonuna geldiklerinde birbirlerinden ayrılmak istememişler. Oğlan kıza kendisi ile gelmesini teklif etmiş. Kız ise oğlandan ayrılmak istemediği için bunu kabul etmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Birlikte kuyudan dışarı çıkmışlar. Oğlan, üzümleri babasına götürmek için kızla birlikte yola koyulmuş fakat aradan epeyce bir zaman geçmiştir. Oğlan sonunda evine varmış, babasına üzümleri götürmüş ve başından geçenleri bir bir anlatmış. Babası üzümleri yemiş ve geri kalanları da gözüne sürmüş. Babasının gözleri açılmış ve dünyalar güzeli kızla kırk gün kırk gece düğün yapmış ve evlenmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Tilki İle Aslan",
        "text": "TİLKİ İLE ASLAN\n\nBir varmış bir yohmuş Evvel zaman içinde galbur zaman içinde pireler berber iken develer berber iken az gittik uz gittik dere depe düz gittik bir arpa boyu yol gittik. Bir tane aslan varmış. Yolda giderkene bir tilkiye ıraslamış. Tilki de bunu sevmeye başlamış, yalamış:\n\n— Aslan kardeş, aslan kardeş seninle kardeş olabilir miyik? demiş.\n\nKardeş olmuşlar. Tilki dimiş ki:\n\n— Ben seni sevdiğim için, beni yemediğin için, seni yuvama davet edeceem. Gelin ni? Zulada etim var, sakladıydım. Onu gelip yiyeceen, dimiş.\n\nAslan gelmiş, eti yimiş. Bunlar gardeş olmuşlar. Aslan dimiş ki:\n\n— Ben de seni inime davet edeceem, gelin ni?\n\nAslan gelmiş. Tilki de gitmiş, bir ceylan yavrusu yahalamış, getirmiş aslanın önüne goymuş. Beraber yemişler. Yedikten sonra aslan tilkiye,\n\n— Bir gün ben senin evinde yattım, bugün de sen benim evimde yat, misafirimsin, dimiş.\n\nAmma aslanın tek bir yataa varımış. Tilki aslanın ayakucunda yatmış. Zabaaça* uyuyamamış. Zabah olunca aslan sormuş:\n\n— Tilki gardeş, nasıl, iyi uyuyabildin mi? demiş.\n\n— Uyumaya uyudum aslan gardeş de ağzının kohusundan zabahaça uyuyamadım. Ağzın leş gibi kohuyodu, dimiş.\n\n— Tamam, sen şimdi git. Bir ay sona tekrar geri gel evime, ben seni savuşturuyum* gayri,* dimiş aslan.\n\nTilkiyi savuşturakene bi oduncu odun gırıyomuş. Oduncunun baltasını almış, tilkiye dimiş ki:\n\n— Vur belime, dimiş.\n\n— Neden? dimiş. “\n\n— Vur işte sen, dimiş.\n\nTilki de vurmuş. Vurunca aslanın beli çatada yarılmış. Aslan,\n\n— Bir ay soona tekrar geleceen benim evime, misafir olacaan, dimiş, tilkiyi göndermiş.\n\nBir ay boyunca aslan yalaya yalaya yarasını iyi etmiş. Tilki bir ay soona gelse ki aslan sapasağlam.\n\n— Bu nasıl oldu? diye sormuş.\n\nAslan tilkinin önüne yine yiyecek getirmiş:\n\n— Şu yiyeceği önce sen bi yi hele, dimiş.\n\nTilki yemeeni yeyince,\n\n— Bah, dimiş. Sen bir ay önce bana, evinde yattım, irahat ettim amma ağzının kohusunda yatamadım dediydin dimiş. Bana bu lafı söylemeyeceedin, daha içimde duruyo dimiş. Baltayla vurduğun yara iyileşti, geçti ama senin dil yaran geçmedi dimiş. El yarası geçer de, dil yarası geçmez dimiş, masal da burda bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* zabaaça: sabaha kadar\n\n* savuşturmak: yolcu etmek, uğurlamak\n\n* gayrı / gayri: artık, bundan sonra\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Ayağına Diken Batan Serçe",
        "text": "AYAĞINA DİKEN BATAN SERÇE\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken bir tane serçe varmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Serçe, çöpleri karıştırırken ayağına diken batmış. Dikenin acısıyla etrafında kıvranırken, ekmek yapan bir ebe görmüş ve hemen ebenin yanına gitmiş. Serçe, ebeye:\n\n-Ebe ebe, ayağımdaki şu dikeni çıkarıver. Demiş. Ebe:\n\n-Çıkarıvereyim kuzum. Demiş. Ebe, serçenin ayağından dikeni çıkarıvermiş. Acısı geçen serçe oradan uzaklaşmış gitmiş. Bir müddet sonra ebenin yanına geri gelmiş. Serçe, ebeye:\n\n-Ebe ebe\n\n-Buyur kuzum\n\n-Dikenimi geri ver.\n\n-Ne dikeni?\n\n-Ayağıma diken batmıştı da sen çıkarmıştın, işte o dikeni bana geri ver.\n\n-Kuzum, ben o dikeni ocağın altına atmıştım, yandı gitti.\n\n-Dikenim de dikenim, dikenim de dikenim diye tutturmuş serçe. Ebe:\n\n-Dikenin yok, onun yerine sana başka bir diken vereyim olur mu?\n\n-Dikenim de dikenim. Diye tutturmuş yine serçe.\n\n-Öyleyse başka bir şey iste de onu vereyim.\n\n-Ya dikeni vereceksin ya da ekmeği\n\n-İyi tamam, ekmeği vereyim. Demiş ve vermiş. Ekmeği alan serçe oradan uzaklaşmış ve gide gide bir çobana rastlamış. Çoban koyunları güdüyormuş; serçe, çobana:\n\n-Nasılsın? Çoban kardeş\n\n-İyiyim kuş kardeş, sen nasılsın?\n\n-Ben de iyiyim. Sen şu ekmeklere bakıver, ben bir yere gidip, geleceğim. Demiş. Serçe, çobana ekmekleri bırakıp, gitmiş. Çoban, beklemiş beklemiş, ama serçe gelmemiş. Çobanın karnı acıkmış ve içinden:\n\n-Ekmeğin bir tanesini yesem ne olur. Demiş. Dururken ekmeklerin hepsini yiyivermiş. Çoban, ekmekleri yiyip, bitirdikten sonra serçe gelmiş. Serçe, çobana:\n\n-Çoban kardeş, ekmekleri çıkar da yiyelim. Demiş. Çoban:\n\n-Kuş kardeş, ben ekmekleri yedim, bitirdim. Deyince, Serçe:\n\n-Ekmeğim de ekmeğim, ekmeğim de ekmeğim. Diye tutturmuş ve\n\n-Bana ya ekmeğimi vereceksin ya da koyununu. Demiş. Çoban da:\n\n-Hiç öyle şey olur mu, sen koyunu nasıl götüreceksin?\n\n-Ya ekmeği mi vereceksin ya da koyunu. Demiş. Çoban çaresiz kalmış ve koyunu vermiş. Serçe, koyunla birlikte oradan ayrılmışlar ve gide gide bir düğün evine rastlamışlar. Düğün evi sahibi de onları karşılamış ve:\n\n-Ooo kuş kardeş, hoş geldin, safa geldin. Demiş. Serçe:\n\n-Bu koyun sizde dursun, ben birazdan gelip, alacağım. Demiş. Serçe düğün evinden uzaklaşmış, gitmiş. Düğün evi sahibinin birçok misafiri gelmiş ve zaman ilerledikçe daha da artıyormuş. Misafirleri hoş tutmak için mecburen koyunu kesmiş ve misafirlerine ikram etmiş, misafirler de afiyetle koyunu yemişler. Bir müddet sonra serçe çıkmış, gelmiş ve düğün evi sahibine:\n\n-Hadi koyunumu ver, ben gideceğim. Demiş. Düğün evi sahibi:\n\n-Mecbur kaldım, koyununu kesip, misafirlere ikram ettim ve misafirler de yedi. Demiş. Serçe:\n\n-Koyunum da koyunum, koyunum da koyunum diye tutturmuş. Düğün evi sahibi:\n\n-Tamam, yeter ki sus, sana yarın başka bir koyun vereyim. Demiş. Serçe:\n\n-Koyunum da koyunum.&nbsp;Demiş. Ya koyunumu vereceksin ya da gelini. Demiş. Düğün evi sahibi serçeden parpuyu yiyince ne yapacağını bilememiş çaresiz:\n\n-Gelin hiç verilir mi? Dediyse de Serçe:\n\n-Ya koyunumu vereceksin ya da gelini. Demiş. Adam rezil olmamak için ve kuşu susturmak için mecburen gelini vermiş. Serçe gelini alıp, oradan ayrılmış ve gide gide bir âşığa rastlamış. Âşığın elinde de sazı varmış ve çalıp duruyormuş. Serçe, âşığa:\n\n-Âşık kardeş, şu gelin senin yanında dursun, ben hemen bir yere gidip, geleceğim. Demiş. Serçe, gidip geleceğe yere varıp, gelmiş. Âşık, serçeye:\n\n-Biz gelinle anlaştık ve evlenmek istiyoruz, artık gelini sana vermem. Demiş. Serçe:\n\n-Ya gelinimi vereceksin ya da sazını, ya gelinimi vereceksin ya da sazını. Demiş. Âşık:\n\n-Al sazım senin olsun. Demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Serçe sazı alıp, uçmuş uçmuş ve bir ağacın dalına konmuş. Eline sazı alıp, başlamış çalmaya:\n\n-Dikeni verdim, ekmeği aldım, ekmeği verdim, koyunu aldım, koyunu verdim, gelini aldım, gelini verdim, sazı aldım. Demiş ve sazı tıngırdatmış. Böylece masal burada bitmiş. &nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Pire İle Bit",
        "text": "PİRE İLE BİT\n\nBir varmış, bir yokmuş Allah’ın günü çokmuş. Vakti zamanında bir pire ile bir bit varmış. Pire, bite:\n\n&nbsp;-Evlenelim, demiş ve evlenmişler. Günün birinde bit, evin işlerini yaparken pire de bacayı temizlemeye gitmiş. Aradan çok fazla vakit geçmiş. Bit, pireyi beklemiş ama pire bir türlü gelmemiş. Sonra gidip, bakmış ki pire&nbsp;bacayı temizlerken ölmüş. Hemen bit, orada saçını başını yolmuş. Bunu gören karga;\n\n&nbsp;-Bit bacı, niye saçını başını yoluyorsun?&nbsp;diye sormuş. Bit de:\n\n&nbsp;-Benim kocam öldü, ben saçımı başımı yolmayayım da kim yolsun, demiş. Bitin anlattıklarına üzülen karga, armuda konmuş ve kanadını kırmış. Armut kargaya:\n\n&nbsp;-Niye kanadını kırdın? dye sormuş. Karga da cevap vermiş:\n\n&nbsp;-Pire öldü, bit bacı saçını yoldu, ben kolumu kırmışım çok mu? Bunun üzerine armut da&nbsp;yaprağını dökmüş. Bunu gören çeşme armuda neden yaprağını döktüğünü sormuş. Armut da:\n\n-Pire öldü, bit bacı saçını yoldu, karga kolunu kırdı, ben yaprağımı dökmüşüm çok mu? demiş. Çeşme de kurumuş. Kızın biri çeşmeye gelmiş;\n\n-Neden çeşme akmıyor? demiş. Çeşme de:\n\n-Pire öldü, bit bacı saçını yoldu, karga kolunu kırdı, armut yaprağını döktü, benim suyum kurumuş çok mu? deyince, kız da kendini öldürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Kara El Masalı",
        "text": "KARAEL MASALI\n\n&nbsp;\n\nBir varmış bir yohmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken… Vaktiynen adamın biri eşeğine binmiş tarlasının yolunu tutmuş. Yolda giderken haliynen bu tarlalarda zerzevat ekiliymiş. Eşek nasıl olduysa lahana ekili olan tarlaya girip yimiş. Sâbı*&nbsp;onu durdurmaya çalıştıysa da kâr itmemiş ve o anda lahananın içinden koskocaman bir cin çıkmış. Cin:\n\n- Beni uykumdan uyandıran kim?,&nbsp;diye kükremiş. Adam, hecandan karşısında koskocaman cini görünce korkusundan ölecek gibi olmuş. Kekeleyerek:\n\n-&nbsp;Aman!!! Cin istemeyerek oldu hem benim gabâtim yoh. Bütün suç eşeğin, dimiş. Cin:\n\n- Ben anlamam bunun bedelini ödeyeceksin.\n\nAdam:\n\n- İyi amma ben sana ne verebilirim ki?&nbsp; Hem ben çok fakirim, malım mülküm yok, dimiş.\n\nCin:\n\n- O zaman sen bana oğlun varsa getir yanımda uşak olarak çalıştıracam.&nbsp;\n\nAdam:\n\n- Ama benim oğlum yok ki.\n\nCin:\n\n-&nbsp;Öyleyse bana kızın varsa getir.\n\nAdam:\n\n- Benim üç tane kızım var.\n\nCin:\n\n- Onlardan en büyüğünü en kısa zamanda getir, getirmezsen garışmam,&nbsp;diye bağırmış, kükremiş.\n\nAdam çaresiz köyün yolunu eşeğiyle birlikte tutmuş. Gızını yanına çağırdarak:\n\n-&nbsp;Ey gızım, güzel gızım bugün tarlaya giderken eşeğimiz bi tarlaya girdi ve bi lahanayı yirken içinden cin çıktı ve bana, seni ona götürmemi emretti. Sen ne dersin güzel gızım?,&nbsp;dimiş.\n\nKız:\n\n- Can babam, güzel babam ne deyim canım babam? Elden çare gelir mi hiç? Var beni ona teslim et.\n\nVe öte gün adam gızıynan o lahana tarlasına gitmişler. O lahanaya dokunup cini çağırmışlar:&nbsp;\n\n- Ey cin kızımı getirdim çıksana,&nbsp;demiş. Cin tekrar kükreyerek lahananın içinden çıkmış:\n\n- Demek gızını getirdin. Sen var git yoluna,&nbsp;diyerek kızı alıp lahananın içine; yer altına girmişler. Cin buna demiş ki:\n\n- Burada iki tane kara el (var) senin her istediğini yerine getirecek, ne istersen: yiyecek, içecek her şey getirecek; fakat burada kırk tane kapı var otuz dokuzunu açacaksın kırkıncı odaya gitmeyeceksin, açmayacaksın sakına!!!,&nbsp;demiş. Kız, otuz dokuz kapıyı teker teker açmış her birine bakmış, gezmiş. Her çeşit, her istediği şeyler varmış; fakat bunun içine bir sabırsızlık, bir merak dayanamamış, 'kırkıncı kapıda acaba kırkıncı odada ne var\"&nbsp;diye merak etmiş. Gidip gidip geliyormuş en sonunda açmış açar açmaz&nbsp; o anda iki tane kara el bunu odanın içine bir anda çekivermiş hemen,&nbsp;(kapı) tekrar kapanmış.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Tekrar lahana tarlasından geçerkene adam demiş ki:\n\n- Dur bakıyım benim kızdan ne haber var. Bi cine sorayım,&nbsp;demiş. Lahanaya dokunmuş dokunduğu anda tekrar cin kükreyerek çıkmış. Adam:\n\n- Ey cin benim kızdan ne haber? Benim kız napıyor, nasıl iyi mi?,&nbsp;demiş. Cin cevap vermiş:\n\n- Senin kız çok iyi, öbür kardeşini istiyor onu getir, demiş. Adam:\n\n- Peki, tamam,&nbsp;demiş. Eve dönmüş. Ortanca kızına:&nbsp;\n\n- Ablan çok iyi, seni istiyormuş,&nbsp;demiş. Hazırlanmış kız. Tekrar lahana tarlasına gelip cine teslim etmiş. Cin onu da almış lahananın içindeki saraya girmişler ve aynı sözleri ona da tekrarlamış:&nbsp;\n\n- Burada kırk tane kapı&nbsp; var. Otuz dokuzunu açacaksın, kırkıncıya dokunmayacaksın. İki tane kara el her işini, her vazifeni, her dilediğini yerine getirecek,&nbsp;demiş.\n\n- Peki, tamam,&nbsp;demiş kız. Hiç görünmeyen iki tane kara el her istediğini, her çeşit yiyeceğini, her şeyini temin ediyormuş. Her istediğini yerine getiriyormuş. Odalara girmiş otuz dokuz odanın kapısını açmış, gezmiş, görmüş. Merahından. Her şeyler varmış, her istedikleri; fakat aynı durum bunun başına da gelmiş. Ablası gibi merahından, sabırsızlığından \"acaba kırkıncı kapıda ne var\"&nbsp;diye merak ediyormuş. Aradan beş altı gün geçmesine rağmen, dayanamamış bu da kırkıncı kapıyı açsa ki bahsa iki tane kara el bunu içeri çekmiş ve o anda tekrar kapanmış kapı.\n\nAradan zaman geçti diye adam:\n\n- Benim iki gızdan hiç haber yok. Bi merak ettim bi sorayım cine tarlaya gidiyim, lahana tarlasına,&nbsp;der ve lahana tarlasının yolunu tutar eşeğiyle. Varınca lahananın içindeki cini çağırır, cin çıkar. Adam:\n\n-&nbsp;Ey&nbsp;cin benim kızlardan ne haber nasıl durumları, iyiler mi?,&nbsp;der. Cin de cevap verir:\n\n- Her ikisi de çok iyi.&nbsp;En küçüklerini istiyorlar. Ablaları rahatlar,&nbsp;der. Adam:\n\n- Peki o zaman,&nbsp;der. Köyün yolunu tutar eşeğiyle. Bu defa adam küçük kızına der:\n\n- Ey gızım, güzel gızım ablaların çok rahatmış, seni istiyorlar,&nbsp;der.\n\n- Peki babacım,&nbsp;der hazırlanır kız. Lahana tarlasına giderler ve cine adam en küçük kızını da teslim eder; ama bu kız çok akıllı, çok zekiymiş, ablaları gibi değilmiş. Cin bu defa bunu da alır aşağıya yer altına indirir. Ona da aynı sözleri tekrar eder:&nbsp;\n\n- İki tane kara el her istediğini yerine getirecek. Kırk tane oda var. Otuz dokuzunu açacaksın kırkıncı kapıya sakına sakın odanın kapısına dokunmayacaksın,&nbsp;der.\n\n-Peki,&nbsp;der kız. Oradan cin ayrılır. Kız yer içer kara el her istediğini yerine getirir.\n\nAradan baya uzun zaman geçer ki kız bütün odaları gezer. Kırkıncı odaya gelince cinin sözleri aklına gelir kapının eşiğinde. Varır odanın kapısına. Tekrar geri döner.\n\n- Aman!!! Boş ver napacağım, ne gerek var,&nbsp;diye açmak istemez.\n\nAradan baya zaman geçer, tekrar gider gene kapıya, açmak istemez, tekrar döner ve en nihayet bu sabrını, bu merakını giderir. Oturur eline bir iş alır, onunla oyalanır. Aradan baya vakit geçmiş olur.\n\nBir gün akşam kara el yerine güzel, yakışıklı bir prens çıkar.\n\n- Ey güzel kız dile benden ne dilersen?&nbsp;\n\nKarşısında güzel prensi gören kız şaşırır kara el yerine. Der ki:\n\n- Ben senden ne dileyim?,&nbsp;der. Prens:\n\n- Sen sabır ve merakını giderip kırkıncı odanın kapısını açmadın ablaların gibi.&nbsp;Ben prensim, büyülenmiştim, karşıma beni seven, her şeyi merak etmeyen, sabırlı bir kızla karşılaşırsam büyü bozulacağı söylenmişti ve büyüm bozuldu. Benimle evlenir misin?,&nbsp;der. Kız da koskoca padişahın oğlu tabii reddeder mi? Hemen kabul eder evlenmeyi. Padişahın oğlu prens bunu alır saraya doğru yola düşerler. O anda ablalarını da unutmazlar kırkıncı odanın kapısını açarlar. Ablaları elleri kolları bağlı vaziyette, kurtarırlar. Onları da alırlar saraya giderler. Sarayda kırk gün kırk gece düğün yaparlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n*sabı: Sahibi\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Deli Oğlan ile Akıllı Oğlan Masalı",
        "text": "DELİ OĞLAN İLE AKILLI OĞLAN MASALI\n\nBir varmış, bir yohmuş. Evvel zaman içinde, galbur saman içinde, döveler tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır şıngır sallar iken, çok eski zamanlarda bir Deli oğlan ile akıllı bir gardaşı varmış. Köyde yaşayıp hayvancılıhla uğraşırlarmış.\n\nHayvanlara eski evin altındaki ahırda baharlarmış. Bir de yeni ev yapmışlar, orada da otururlarımış. Yaşlı bovaları [babaları]&nbsp; öldükten soğra Deli oğlan gardaşına 'evleri, malları bölüşelim' dimiş. Önce yeni evi Deli oğlan almış. Eski evi Ahıllı oğlan aldıhtan sonra gardaşına şöyle demiş:\n\n- Ağşam sığırlar gelince iki evin de gapısını açalım, hangi eve girerse onun olsun.\n\nDeli oğlan:\n\n- Tamam, demiş. Ağşam sığırlar gelmiş, hepsi eski eve girmiş, bir dana da yeni evin önünde kalmış. Deli oğlan danayı şehre satmıya giderken, bir guş yakınına gelip durmadan ötüyor, deli oğlanı rahatsız ediyormuş.\n\nBiraz yol alınca guş tekrar ötmüye başlamış, Deli oğlan daş atmış. Guş, yakınlardaki gayalığa girmiş. Gayalığa goşmuş, guşun sahlandığı yerde bir iki daşı galdırmış bir de ne görsün. Yığınla çil çil sarı altınlar…!\n\nAltınları bulmanın sevinciyle Deli oğlan danayı unutmuş. Dana ormana doğru, Deli oğlan da altınları heybesine doldurup evine gitmiş. Altınları ahıllı gardaşına göstermiş ve paylaşmaya garar vermişler. Fakat altınları nasıl bölüşeceklerine bir türlü garar verememişler.\n\nSonunda gomşularından bir gap isteyerek altınları onunla ölçmeye garar vermişler. Durumdan şüphelenen gomşu, gabı verirken gabın altına sakız yapıştırmış. Altınları paylaşıp gabı sahibine verince, gomşu gabın altına yapışan altını görmüş ve onları gadıya şikâyat etmiş. Bunun üzerine Ahıllı oğlan, durumu gadıya anlatmak için götürülürken gardaşına, evlerine ve mallarına sahip çıkmasını söylemiş. Uzun süre gardaşının gelmesini bekleyen Deli oğlan sıhılmış. Kapıyı pencereyi sökmüş, hayvanlar ahırdan gaçmış, ev harab olmuş. Gadı da altınlara el goymuş. Ahıllı oğlanın fikirleri yüzünden her şeyleri yok olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "TAK TAK EDEN KABACIĞIM MASALI",
        "text": "TAK TAK EDEN KABACIĞIM MASALI\n\nBir varmış, bir yogmuş. Evvel zaman içinde, galbur saman içinde, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır şıngır sallar iken, fakir bir ailenin iki çocuğu varmış.Anneleri öldükten sonra, bovaları [babaları] yeniden evlenmiş. Analık, çocuları istemiyor, onlara kötü davranıyormuş. Adam çaresizlik içinde çocukları ormana terk etmeye garar vermiş. Analıh, çocukların azıklarına yaptığı tuzlu ekmeği goymuş. Süs gabahlarına da su doldurup ormana doğru yola çıhmışlar.\n\nOrmana varınca bovaları:\n\n- Siz şurada oturun, ben ileride ağaç keseceğim, demiş. Çocuklar acıhmışlar, tuzlu ekmeği yemişler, suları da bitmiş. Gelmeyen bovalarına bakmaya gitmişler. Bovaları ise süs kabağını ağacın dalına astıhtan soğra evine gitmiş. Bovalarını ararken uzahtan tak tak diye gelen sesler duymuşlar ve sesin geldiği yere varınca ağacın dalındaki gabağı görmüşler. Çocuklar:\n\n- Bova nerdesin?,&nbsp;diye ağlayıp:\n\n-Tak tak eden gabacığım,\n\nBeni aldatan bovacığım…, demişler.\n\nAğşam olmuş, ormanda gaybolmuşlar. Çok susamışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, uzahta bir ışık görmüşler ve ışığa doğru yönelmişler. Oraya varınca yaşlı, uzun burunlu bir cadı eve almış. Önceleri çok iyi davranıp, yedirip içirmiş. Sonra oğlanı bir odaya gapatmış, gıza sabahtan ağşama kadar iş buyurmuş. Oğlana yemekler götürüyor onu besliyormuş. Gıza da guyudan su çektiriyor, iş yaptırıyor, ağşam da bir dilim guru ekmek veriyormuş.\n\nÇocuhlar bu duruma bir anlam verememişler. Aradan biraz zaman geçmiş. Erkek çocuğun şişmanladığını gören cadı, gıza fırını yahmasını söylemiş. Amacı, erkek çocuğunu fırında pişirip yemekmiş. Gıza fırının ısınıp ısınmadığını sormuş, durumu fark eden gız, ben anlayamadım sen bak demiş. Sinirlenen cadı söylenerek fırının gapağını açmış, iki gardaş cadıyı fırına itip fırının gapağını gapatmışlar. Soğra evlerine gitmek üzere yola çıhmışlar. Bu sırada pişman olan bovaları da onları aramak üzere ormana geliyormuş. Çocuhlarla garşılaşan bovaları çok sevinmiş, onlara sarılmış. Hep birlikte evlerine dönmüşler. Analığı da govmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kustum Kusak",
        "text": "KUSTUM KUSAK\n\nVarıymış, yohuymuş. Allah’ın gulu çohuymuş. Vahdın, zamanın birinde bi padişaan gayyet gözel, üç tene gızı varıymış. Bunnara, heç kimse dünür olmazıymış. Bu da padişaan ağırına gederiymiş.\n\nBir gün saraya Çingen gelif. Padişah, Çingen’i içeri alıf. Çingen’e deyif ki:\n\n— Menim gızdarımın heç bahtı açılmır. Bu ne demeyhdir? Men bi padişah olum da kimse gızdarıma dünür olmasın.\n\nÇingen de:\n\n— Padişaam! Senin gızdarıyın üçü de bi deve nesib olacah, deyif, çekif, gedif.\n\nErtesi günü, dev gelif, saray gapısının öyündeki dileyh başına oturuf. Bunu hızmatçı görüf. Hemen padişaan yanına gedif, deyif ki:\n\n— Padişaam sağ olsun. Elçi daşının üsdünde bi tene dev oturur.\n\nPadişah da:\n\n— İçeri sesdeyin gelsin, deyif.\n\nDevi sesdiyifler. Dev de içeri girif, dooru padişaan yanına gedif. Selamlaşıf. Padişah soruf:\n\n— De bahım, dileyin nedi?\n\nO da cuvap verif ki:\n\n— Allaan emri, peygamberin gabliynen senin böyüyh gızına dünürem.\n\nPadişah, o faat:\n\n— Meedem ki sen Allaan emrinnen gızıma dünürsen men de verdim getti, deyif.\n\nErtesi gün oluf. Dev gelif, gızı götürüf. Bir mağaradan içeri sohuf. Gızı burya goyuf, gendi gedif. Dev gettiyhden soona gız bahıf ki bir ıssız yer.\n\n— Yâ Rebbi! Bu neydi? Menim başıma geldi, deyif.\n\nAhşam oluf. Dev gelif:\n\n— Ne iş görürsen, deyi hâlını hatırını soruf.\n\nO da:\n\n— Eyiyem, deyif.\n\nDev bunun üsdüne:\n\n— Men indi gedecem. Geleneçe evi süpürersen. Gabları yuyarsan. Orya da gusmuşam, onu da yeyersen, deyif, geçif, gedif.\n\nGız, dev gettiyhden soona evi süpürüf, gabları yuyuf. Sıra gusaa gelende:\n\n— Dev, menim yeyif yemediyimi hardan bileçeyh, deyif.\n\nGusaa silif süpürüf, galdırıf, çöplüye atıf. Aradan fahıt geçennen soona dev gelif. Gızdan soruf ki:\n\n— Evi süpürdün mü?\n\n— Süpürdüm.\n\n— Gabı yudun mu?\n\n— Yudum.\n\n— Pekii! Orya gusdum. Onu yedin mi?\n\n— Yedim.\n\nDev bunu duyanda gussa sesdenif:\n\n— Gusaam, hardasan?\n\nSes gelif ki:\n\n— Çöplüyün başındayam.\n\nO faat gıza deyif ki:\n\n— Sen mana niye yalan söyledin?\n\nHemen evden çıhıf, dooru meşeliye gedif. Çohluca odun topluyuf, getirif. Bir ocah yahıf. Gızı içine atıf. Gız bütün bütüne yanıf, gedif. Dev, gızı ataşdan alıf, ölüsünü yuharıdan, çengelden asıf. Terkelden padişaan orya gedif. Padişaa deyif ki:\n\n— Gızın halı tohuyur. Ortancıl bacısını da isdiyir.\n\nPadişah, bu sefer ortancıl gızı devin yanna gatıf, yola vuruf. Dev, ortancıl gızı alıf, aynı mağaraya getirif. Gendi tişeri çıhıf. Gız o yanı, bu yanı bahıf ki ablası yohdu. Bi de yuharı bahıf ki bacısı çengelde asılı durur. Gorhusunnan ordaca dört yerinnen dodaa yarılıf, gannar şırıl şırıl ahıf.\n\n— Hayvah, deyif, meni de bele yapacah.\n\nDev dolanıf, gelif ki gız bi köşede gıvrılıf oturur. Gızın hâlını hatırını soruf. Arkasınnan da ablasına dediyhlerini buna da deyif, gerisin geri gedif.\n\nGız da evi süpürüf. Gabları yuyuf. Gusaa da kös tavasına goyuf, götürüf, tendirin küflesine atıf.\n\nAkşamınan dev gelif, deyif ki:\n\n— Evi süpürdün mü?\n\n— Süpürdüm.\n\n— Gabı yudun mu?\n\n— Yudum.\n\n— Pekii! Orya gusdum. Onu yedin mi?\n\n— Yedim.\n\nO faat gusahdan soruf:\n\n— Gusaam, hardasan?\n\nGusah da deyif ki:\n\n— Tendir küflesindeyem.\n\nDev, bunu duyanda meşeliye gedif, odun topluyuf. Onnarı da ocahda yahıf. Gızı içine atıf. Ortancıl gız da ablası kimi ataşta yanıf. Dev, bunu da bacısının yanına asıf. Asannan soona terkelden padişaan yanına gedif. Selamlaşıf. Deyif ki:\n\n— Bacıları halıyı pitirdiler. Hanayı keseceyhler. Gucciyh bacılarını isdiyirler.\n\nPadişah da:\n\n— Peki, götür, deyif.\n\nGızı bunun yanna gatıf, yola vuruf. Dev, gucciyh gızı da mağaraya getirif, goyuf. Gendi çıhıf, gedif. Gız, o gedende hemen bacılarına bahıf. Sağa bahıf, sola bahıf, bi de tepesinin üsdüne bahıf ki ikisi de çengelde asılı durur. O faat öz özüne deyif ki:\n\n— Men indi bunnarın neden öldüyünü anlayaram.\n\nOnaçan dev gelif. Gızın hâlını hatırını soruf. Sonunda da bacılarına dediyhlerini ona da tenbah edif, eşiye çıhıf. Gız, dev çıhan da silif süpürüf, gabları yuyuf. Gusaa sıra gelende deyif ki:\n\n— Herhâl, dev, bacılarımı bunun üsdüne yahdı. Hemen bir torba tikif. Gusaa da bu torbanın içine goyuf, üreenin başına asıf.\n\nAhşam dev gelif. Gızı annacına alıf. Deyif ki:\n\n— Evi süpürdün mü?\n\n— Süpürdüm.\n\n— Gabı yudun mu?\n\n— Yudum.\n\n— Pekii! Orya gusdum. Onu yedin mi?\n\n— Yedim.\n\nDev, bunarı duyanda, gusaa sesdenif:\n\n— Gusaam, hardasan?\n\nGusah cevap verif ki:\n\n— İsicak üreyh başındayam.\n\nDev, bunu duyanda kehlenif. Gıza deyif ki:\n\n— Men indi gırh gün yuhuya yatacam.\n\nBaşını gızın dizine goyuf, yuhuya yatıf. Yalanız, dev, fahtı gelmiyende uyanmazıymış. Dev yuhluyanda gız, devin gafasındaki fesi galdırıf, gırh tene anahtarı alıf. Anahtarlarınan teker teker yapıları açıf. Bahıf ki hamısında da adam. Gapılar açılanda adamlar çıhıf, gaçıflar. Gız bi gapıyı da açıf ki iki tene adam tahtayınan sandıh yapır. Adamlar gızı görende deyifler ki:\n\n— Sen insen mi, cinsen mi? Biz gırh senedir burdayıh. Sennen başgasını görmüş deyiliyh.\n\nGız da oluf piteni agnadıf. Ağnadanda:\n\n— Men sizi gutardım. Siz de meni gutarın, deyif.\n\nOnnar da:\n\n— Biz sana nasıl eyliyh yapah, diyende gız:\n\n— Mana bi sandıh yapın. Bi de tahtadan tam tamına bi adam yapın. Gırh günnüyh de yeyeceyh bulun. Meni tahda adama goyun, sandığı kitdeyin, denize atın, deyif.\n\nAdamlar, sandığı da tahda adamı da yapıflar. Sandığa gırh günnüyh azığı goyuflar. Gızı da tahdıya gapadıf, denize atıflar.\n\nSandık, denizde gece gündüz gedif. Bir gün, denizin ortasındaki padişaan gonaana, gendini vuruf. Bunu padişah görüf. Hemen adamlarına emir verif ki:\n\n— Gedin bahın. Bu vuran nedi? Cansa mana, malsa size.\n\nAdamlar, sandığın yanına gedif, toru atıflar. Sandığı yuharı çekif, padişaan yanına getirifler. Sandığı açıflar ki içinnen bi tahta adam çıhıf. Tahdıya deyifler ki:\n\n— Sen ne iş görersen?\n\nTahda da cuvap verif ki:\n\n— Gaz yayaram, culuh yayaram.\n\nOnnar da bu tahdıyı gaz çobanı edifler. Tahda, bir gün, beş gün bu gazdarı yayıf.\n\nBu deniz padişaanın da bir oğlu varıymış. Oğlan, öz özüne deyif ki:\n\n— Yav! Bu tahta, gazdarı nası yayır? Men bir pusum. Hemen gedif, bir dereye pusuf. Gız da burya gelif. Hava da çoh isicahıymış. Gız bunalıf, tahdadan çıhıf. Oğlan bi de bahıf ki tahda yarıldı, ortasınnan ay kimi bi gız çıhdı. Ele mi gız; “Doğan aya; doğma, men doğacam; çavan güne; çavma, men çavacam” derdi. Gız suya girende, pusudan çıhıf, dooru gızın elbiselerinin yanna gedif. Ordaki üzüyhlerden birini alıf, gerisine geri pusuya yatıf. Gız da suda yıhanıf, çıhıf. Üsdünü geyif. Bilerziyhlerini, üzüyhlerini tahıf. Bi de bahıf ki sırça parmaanın üzüyü yoh. O faat:\n\n— Yâ Rebbi! Burda gazdarnan, mennen başgası yohdu. Ecebe bu gazdar mı yuddu, deyif, pıçaanı çıharıf, gazdarı kesif.\n\nHeresinin de denciyhlerine bahıf ki heçbirinde yoh. O zamana gader ahşam oluf. Gazdarın bir kısmı galıf. Onnarı da ertesi güne bırahıf. Kesdiyi gazdarı sırtına alıf. Geriye galanına da öyüne gatıf, götürüf. Oğlan da bunnarı hep görüf. Gız, gazdarı saraya getirif. Adamlar, tahdanın öyünü kesifler. Hamısı da:\n\n— Bu gazdarı niye kesdin, deyifler.\n\nO da:\n\n— Needim, Ağılı ot yediler. Men de kesdim.\n\nBunu padişaan oğlu duyuf. Yanlarına gedif.\n\n— Kesende n’avar, götürün etini yeyin, deyif.\n\nOnnar naçar galıf, ölü gazdarını alıf gedifler.\n\nBiz haber vereyh padişah terefinnen...\n\nBunnar, garı goca epeydir oğullarını evermeyh isdiyirlermiş. Oğlanın anası:\n\n— Padişaam, gel biz birine bunu sordurah. Bahah ki kimde gözü varıymış, deyif.\n\nDeli Besleme’yi çağırıf öğütdüyüfler. Deli Besleme de gedif oğlanın ağzını arıyıf. Oğlan da:\n\n— Men gapıdaki tahdayı alacam. İsder ki dünya güzeli olsun. Başgasını almam, deyif.\n\nDeli Besleme, bunu duyanda padişaa gedif, hamısını da söylüyüf. Padişah da deyif ki:\n\n— Yavv! Ne demeyh olsun. Biz bir padişah olah da bele birisini eve gelin getireyh. İndi mi, cindi mi? Belli döyül. Meedem ki o bele deyir, biz artıh onun ne hayrına ne şerrine garışırıh.\n\nBele deyif, garşı çıhıflar. Oğlan, anasını da babasını da diynemiyif, gedif, tahdıyı gendine alıf, evine getirif. O faat da bir toy varıymış. Tahdayı annacına alıf, deyif ki:\n\n— İndi sen bu toya gecedeyhsen. Üsdündeki tahdannan çıh. Babam da anam da toydalar. Seni görsünner.\n\nGız gabil etmiyif:\n\n— Nasıl olar? Allah meni de bele yaradıf. Sen derinnen çıh, men de çıhım, deyif.\n\nEle diyende oğlan, barnaandaki üzüyü görsedif. Gız, üzüyü görende hemen tanıyıf. O faat, olan biteni anlıyıf.\n\nBiz haber vereyh devden...\n\nDev, yuhusunnan gahıf, bahıf ki gız yanında yoh. Hemen elindeki ip yumaanı sara sara gızı tagıbe başdıyıf. Her yanı gezmiye başdıyıf.\n\nOğlan, yatah odasında gıza üzüyü görsedennen sona, gıza:\n\n— De, tahdannan çıh, deyif.\n\nGız da başınnan ne keştiyse hep ağnadıf. Ağnadannan sonra:\n\n— İndi, men bu tahdadan çıharsam dev, menim gohumu alar. Geler, meni bular, deyif.\n\nOğlan da:\n\n— Dev sana bir şey yapamaz. Bütün esgerleri garşısına çıhararam. Onu öldüreller. Senin yanna yahlaşamaz, deyif.\n\nO faat, gız naçar galıf, tahdasınnan çıhıf. Oğlana deyif ki:\n\n— Eyer ki menim tahdama bi keser vurarsansa keçer, gederem. İzimi gaybederem.\n\nOğlan da:\n\n— Keser vurmam, deyi yemin edif.\n\nGız altınını, incisini tahıf. Üsdünü geyif. Toy yerine gedif. Gız orya gedende oğlan, gızın tahtasını ataşa atıf, yahıf, gız gerisine geri gelif ki oğlan, tahdasını ataşa atıf. Gız ağlıyıf.\n\n— Hayvah! Sen mana tüşmanlık ettin, deyif.\n\nOğlanın anası da toydan gelende Deli Besleme’yi annacına alıf, deyif ki:\n\n— Bizim oğlanın ettiyini beyenirsen mi? Bu, niye bele etti? Biz arıyar, en gözelini bulardıh. Geddi de gapımızdaki beslemeyi aldı.\n\nDeli Besleme, oğlanın hızmatçısıymış. Gızı, bu da görüf. Oğlanın anasına deyif ki:\n\n— Gel, o gız burdadı. Seni götürüm, gapının deliyinden bahın.\n\nOğlanın anası, babası, bacıları bunu duyanda dooru Deli Besleme’nin yanna tüşüf, dediyi yere gedifler. Gapının deliyinnen bahıflar ki düyünde gördüyühleri gız. Hemen:\n\n— Toy gurulsun, deyifler.\n\nToy guruluf. Tam o gece de dev gelif. Ne var, ne yoh, herkesin yuhusunu bağlıyıf. Gız sağa gedif, sola gedif. Ona, buna vuruf. Fagat heçbiri uyanmıyıf. Gendini teşeri atıf. Bi da bahıf ki ah sahallı, gır addı, gara yamcalı bir pir dede, ordaca durur. Gızı görende:\n\n— Gızım, sen içeri gir, deyif.\n\nGız da:\n\n— Men nası içeri girim? Dev, meni öldürer, deyi reddedif.\n\nPir deyif ki:\n\n— Sen içeri gir. Devi görende boynuna sarıl. O faat, devin elindeki yumah tüşer. Sen hemen yumaa al, ataşa at.\n\nGız içeri girif. Deve sarılıf. Sarılanda elindeki yumah tüşüf. Hemen yumaa alıf, ataşa atıf. Atanda herkes yuhusunnan gahıf. Bi de bahıflar ki dev, gızı parçalıyacah. Heresi de devin üsdüne atılıf, devi parça parça edifler.\n\nTerkelden gıza, oğlana toy guruflar. Gırh gün, gırh gece çalıf oynuyuflar.\n\nOnnar yedi, işdi, muratsarına geştiler, siz de yeyif için, muradınıza geçin...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Böcek Hanım",
        "text": "BÖCEK HANIM\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir böcek varmış.\n\nBir gün bu böcek:\n\n‒ Ben evlenmeye gideceğim, diyor.\n\nKendiyle evlenecek bir koca bulmak için yola koyuluyor. Gide gide bir çiftçiye rastlıyor.\n\nÇiftçi, böceğe:\n\n‒ Nereye gidiyorsun, diye soruyor.\n\nBöcek de:\n\n‒ Bir koca bulup evlenmeye gidiyorum, diyor.\n\nÇiftçi:\n\n‒ Benimle evlenmez misin, diye soruyor.\n\nBöcek:\n\n‒ Tabii evlenirim. Peki, seninle evlenirsem, beni yürütmek için ne kullanırsın, diyor.\n\nÇiftçi de:\n\n‒ Kırbacımı kullanırım, diyor.\n\nBöcek:\n\n‒ Öfff! Ben seninle evlenmem. Senin gibiler ne ki evleneyim, diyor.\n\nTekrar yola koyuluyor. Gide gide bir fareyle karşılaşıyor.\n\nFare:\n\n‒ Böcek, böyle acele acele nereye gidiyorsun, diye soruyor.\n\nBöcek:\n\n‒ Bak hele bana böcek diyor, diye kızıyor.\n\nFare:\n\n‒ Peki ya ne diyeyim, diyor.\n\nBöcek de:\n\n‒ Sen bana; “Ayağındaki terliği tak tak eden, sırtındaki kamburu Allah vergisi olan, boyuna göre elbisesi Şam’dan ısmarlanan Böcek Hanım!” diyeceksin, diyor.\n\nFare:\n\n‒ Peki nereye gidiyorsun, diyor.\n\nBöcek:\n\n‒ Benimle evlenecek koca bulmaya gidiyorum, diyor.\n\nFare:\n\n‒ Benimle evlenmez misin, diye soruyor.\n\nBöcek de:\n\n‒ Seninle evlenirim de beni yürütmek için ne kullanırsın diyor.\n\nFare:\n\n‒ Ben kuyruğumu sürmeye batırıp gözlerine sürme çekerim, diyor.\n\nBöcek, bunu kabul ediyor; farenin evine gidiyor, evleniyorlar.\n\nÜç gün sonra böcek, fareye:\n\n‒ Ben dereye çamaşır yıkamaya gideceğim, diyor.\n\nFare de:\n\n‒ Sen çamaşırlarını yıka! Ben de falanca yerde bir düğün var; oraya gidip yememiz için kemik getireyim, diyor.\n\nFare düğüne gidiyor, böcek de çamaşırlarını yıkamaya gidiyor. Böcek çamaşırları yıkayıp bitiriyor. Akşam üzeri eve dönerken yolda atın ayağının bastığı yerde meydana gelmiş bir çukura düşüyor. Ne kadar uğraşsa da çukurdan çıkamıyor. Oradan geçen bir atlı görüyor.\n\nAtlıya:\n\n‒ Atlı! Atlı!.. Eğer filanca eve gidersen orda Abdülbaki isminde bir kocam var. Ona de ki; “Böcek Hanım çamura saplanmış diyordu!” de, diyor.\n\nAtlı söylenenleri duyuyor; ama kimin söylediğini, sesin nerden geldiğini anlamıyor. Yoluna devam ediyor. Az sonra düğün evine varıyor.\n\nDüğünde bir ara:\n\n‒ Filanca yerden geçerken bir ses duydum. bana; “Atlı! Atlı!.. Eğer filanca eve gidersen orda Abdülbaki isimli kocam var. Ona de ki; ‘Böcek Hanım çamura saplanmış.’ Gelsin beni kurtarsın.” diyordu, diyor.\n\nFare, halının altından atlının dediklerini duyuyor. Bağıra bağıra böceğin olduğu yere geliyor.\n\nElini böceğe uzatıp:\n\n‒ Böcek Hanım, elini uzat da seni ordan çekip çıkarayım, diyor.\n\nBöcek Hanım:\n\n‒ Hayır, ben sana küstüm, diyor.\n\nFare yine:\n\n‒ Böcek Hanım, elini uzat seni ordan çekip çıkarayım, diyor.\n\nBöcek yine:\n\n‒ Vermiyorum işte, ben sana küstüm, diyor.\n\nBu sefer fare çok kızıyor, Ayağını kaldırıp böceğin üstüne basıyor. Basar basmaz böcek toprağa yapışıyor.\n\nFare sinirli sinirli:\n\n‒ Küsersen küs, diyor, ordan uzaklaşıyor.\n\nMasalımız burada bitti…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Dilalem Cengi",
        "text": "DİLALEM&nbsp;CENGİ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde üç bacı yaşarmış. Bunlar yün eğirip kazançlarını sağlarlarmış.\n\nBir gün padişah:\n\n— Bütün ışıklar sönecek, diye emir vermiş.\n\nBunu davul zurna ile halka bildirmişler. Bu haber, kızlara kadar gelmiş. Duymaya duymuşlar, ama yün eğirmek mecburiyetinde oldukları için hiç aldırış etmemişler. Pencereler ile başka açık neresi varsa kapatmışlar, ışığı da yakmışlar, işlerini görmeye başlamışlar.\n\nPadişah da:\n\n— Emrettiğim duyuruyu halk yerine getirir mi acep, diyerek şehri dolaşmaya çıkmış.\n\nŞehri dolaşırken kızların oturduğu eve kadar gelmiş. Her yeri sıkıca kapatmışlar, ama ışık kapının anahtar deliğinden görünüyormuş. Padişah, merak etmiş, anahtar deliğinden bakmış ki üç kız kardeş, kendi kendilerine hem konuşuyorlar hem de yün eğiriyorlar.\n\nBüyük kız:\n\n— Padişah beni oğluna alsa ben ona bir çadır diker, bir çadır dikerim ki bütün askerini alır da bir yanı boş kalır, demiş.\n\nOrtanca kız ise:\n\n— Beni oğluna alsa bir halı dokur, bir halı dokurum ki sarayın bütün odalarını örter de yolluk olarak bile kullanır, demiş.\n\nKüçük kız da:\n\n— Beni alsa ben de sırma saçlı kız ile altın perçemli oğlan doğururum, demiş.\n\nPadişah, üç oğlu olduğu için bu kapıya işaret koymuş, gitmiş. Sabah bu kızlara dünür göndermiş. Kabul etmişler. Padişah, oğullarına kırk gün, kırk gece düğün yapmış ki dillere destan olmuş.\n\nAradan bir hayli zaman geçmiş. Padişah, büyük gelinine:\n\n— Hani kızım, sen çadır dikecektin, ne oldu, demiş.\n\nBüyük gelin:\n\n— Amaaan! Koskoca padişah gelini olayım da bir de çadır mı dikeyim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Peki, öyle mi, demiş.\n\nOradan ortanca gelinin yanına gitmiş.\n\n— Kızım, hani bir halı dokuyacaktın, ne oldu, diye sormuş.\n\nO da aynı cevabı vermiş.\n\nSıra küçük geline gelmiş, onun yanına gitmiş.\n\n— Küçük gelinim, hani bana sırma saçlı kız ile altın perçemli oğlan torun verecektin, ne oldu, demiş.\n\nKüçük gelin de:\n\n— Allah nasip ederse doğururum, demiş.\n\nAradan uzun bir zaman geçmiş, küçük gelin hamile olmuş. Doğuracağı gün iyiden iyiye yaklaşmış. Hemen eve ebe çağırmışlar. Bunu duyan büyük gelin ile ortanca gelin, küçük bacıları verdiği sözü tuttuğu için:\n\n— Hanım sultan o olacak, diye hem üzülmüşler hem de kıskanmışlar.\n\nOturmuş, derin derin bir çare düşünmeye başlamışlar.\n\nKüçük gelin sözünü tutup sırma saçlı bir kız ile altın perçemli bir oğlan doğurmuş. Hemen iki bacı, ebeye bir torba altın vermişler.\n\n— Sırma saçlı kız ile altın perçemli oğlanın doğduğunu sakın ha kimseye deme, diye de tembihlemişler.\n\nOndan sonra da cadıyı seslemişler. Ona da bir torba altın verip:\n\n— Aman! Padişah duymadan bu çocukları ortadan kaldır, diye yalvarmışlar.\n\nCadı, çare bulmak için düşünmüş taşınmış. Sonunda aklına bir şey gelmiş.\n\n— Çocukları gizlice alayım, yerine de gözü açılmamış bir kedi, bir de köpek yavrusu bırakayım, demiş.\n\nCadının dediğini kabul etmişler. Çocukları almış, yerine kedi ile köpek yavrusunu bırakmışlar. Çocukları da öldürmeye kıyamamışlar. İkisini de su geçirmeyen bir sandığa koyup ırmağa atmışlar. Sandık sallana sallana ta uzaklara gitmiş.\n\nBiz gelelim padişaha…\n\nPadişah, torunlarını merak etmiş, görmeye gelininin yanına gelmiş ki bir de ne görsün!? Kedi ile köpek yavruları… Çok sinirlenmiş, gelinine:\n\n— Beni mi oynatıyorsun, diye bağırmış.\n\nGelininin yalvarmasına aldırış etmeden emir verip:\n\n— Bunu götürün, göğsüne kadar toprağa gömün! Yanına da bir tokmak koyun, gelen giden hem yüzüne tükürsün hem de kafasına bir tokmak vursun!\n\nPadişahın dediğini yapmışlar. Her gün gelinin baş ucuna bir testi su ile bir dilim kuru ekmek koymuşlar.\n\nSandık da yüze yüze bir değirmene gelmiş. Değirmenci, sandığı görünce yanındaki işçisine:\n\n— Malsa senin, cansa benim, demiş.\n\nSandığı tutup kenara çekmişler, kapağını açmışlar. Bir de ne görsünler? Birbirinden güzel iki çocuk… Biri kız, biri erkek… Hem de birbirlerinin parmaklarını emiyorlar. Değirmenci çok sevinmiş. Çocukları kucakladığı gibi eve götürmüş. Karısı, kocasının kucağındaki çocukları görünce çok şaşırmış.\n\nKocası:\n\n— Al, çocuk istiyordun. İşte sana çocuk getirdim, hem de iki tane, demiş.\n\nKadın çok sevinmiş, çocukları kucağına almış, içeriye götürmüş.\n\nGel zaman, git zaman, bu çocuklar büyümüş, serpilmiş. Kız, çok güzel bir genç kız olmuş. Oğlan da güçlü, kuvvetli, yakışıklı bir delikanlı olup çıkmış. Bir zaman sonra da değirmenci ile karısı ölmüş. Bunlar da değirmeni satıp eşyaları toplamışlar. Padişahın evinin yakınında bir ev almış, orada yaşamaya başlamışlar. Kız, sırma saçından tel koparıp koparıp örtüler işliyormuş. Oğlan da bu örtüleri pazara götürüp satıyormuş. Bu örtüleri gören hayran kalıyormuş, pazarda hemen satılıyormuş. Bununla da evin geçimini temin ediyorlarmış.\n\nGünlerden bir gün, oğlan pazardan gelirken cadıya rastlamış. Cadı, oğlanı tanımış, hemen saraya gidip kızın bacılarına haber vermiş. Bacıları bunu duyunca bir şey yapmak için çare aramışlar.\n\nOğlan da bacısının canı sıkılmasın diye bir kuzu almış. Kız, bu kuzu ile oyalanıp dururmuş. Cadı karısı, oğlanı takip etmiş, evlerini öğrenmiş. Kızla da dost olmuş. Her gün gelip kızın yanında oturuyormuş.\n\nCadı, bir gün kızın evine başka bir kılıkta uğramış. Kıza helva ile ekmek vermiş. Kızın içinde kötülük olmadığı için ekmeği almış, arkası sıra gezen kuzuya vermiş. Ama kısa bir süre sonra kuzunun ayakları şişmiş, ölmüş. Akşam kardeşi eve gelmiş, kuzuyu sormuş. Kız, ağlaya ağlaya olanları anlatmış.\n\nKardeşi de:\n\n— Bir daha kimseden bir şey alma, diye tembih etmiş.\n\nAradan biraz zaman geçince cadı, yine kızın yanına gelmiş.\n\nKıza:\n\n— Aman kızım, senin canın sıkılmıyor mu? Kaf Dağı’nın ardında “dambil ile dümbül” var. Bunlar bir ağaçtan meydana gelir. Her dalından çeşitli sesler çıkar. O, senin yanında olsa hiç canın sıkılmaz, demiş.\n\nAkşam olmuş, oğlan eve gelmiş. Kızın yüzünü asık görünce:\n\n— Bacı, neyin var; niye böyle yüzün asık, demiş.\n\nKız ise:\n\n— Kaf Dağı’nın ardında “dambil ile dümbül” varmış. Her dalından bir ses çıkarmış. Bana ondan getir, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Sen istedikten sonra tabii getiririm, demiş.\n\nErtesi gün, oğlan yanına çokça ekmek almış. Bacısına da:\n\n— Sakın kimseye kapıyı, bacayı açma, diye tembih etmiş, evden çıkıp gitmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş. Gece olmuş, gündüz olmuş, yoluna devam etmiş. Bir sabah karşısına Hızır çıkmış.\n\nOğlana:\n\n— Nereye gidiyorsun, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Kaf Dağı’nın ardında “dambil ile dümbül” varmış. Onu getireceğim, demiş.\n\nHızır, bunu duyunca:\n\n— Oğlum, bunu sana kim dediyse seni ölüm yoluna gönderiyor, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Olsun, bacım istedikten sonra giderim, demiş.\n\nHızır:\n\n— Peki, oğlum. Kaf Dağı’nın ardında üç ayrı kardeş dev karısı vardır. Bunları görür görmez hemen sağ memesini em! Dev karısı sana daha bir şey yapamaz. Bundan sonra derdini sor! Neredeymiş öğren, ona göre davran. Al sana bir post, bir de kamçı, demiş.\n\nOğlan posta binmiş, kamçılamış. Nasıl kamçıladıysa göz açıp kapayana kadar Kaf Dağı’nın ardındaki küçük dev karısının yanına varmış. İçeriye girmiş, küçük dev karısı yanına gelir gelmez hemen sağ memesini emmiş.\n\nDev karısı:\n\n— Eğer sağ mememi emmeseydin şimdi yaşamıyordun. Artık benim oğlumsun. Az sonra benim oğullarım gelecek. Seni elma yapayım da cebime koyayım, demiş.\n\nBiraz sonra üç dev oğlan, büyük bir gürültü ile gelmişler.\n\n— Ana, burada bir benî Âdem* kokuyor, demişler.\n\nDev anası da:\n\n— Sizin dişinizin dibindeki insan etleri kokuyordur. Hele bir kurcalayın, demiş.\n\nBiraz sonra:\n\n— Sizin bir kardeşiniz var. Sakın ona bir şey yapmayın, demiş.\n\nOğlanı onların yanına çıkarmış. Oğlan, derdini anlatmış, ama bilememişler. Oğlanı ortanca teyzelerine göndermişler.\n\nOğlan, ortanca dev karısının evine varmış; görür görmez onun da hemen sağ memesini emmiş. Sonra da derdini anlatmış. Onlar da bir çare bulamamış. Büyük teyzelerine gitmesini söylemişler. Oğlan, vedalaşıp onlardan da ayrılmış.\n\nSonra büyük dev karısının evine gelmiş. Derdini onlara da anlatmış. Büyük dev karısının büyük oğlu, “dambil ile dümbül”ün yerini biliyormuş.\n\nOna nasıl gideceğini, nasıl alacağını oturup bir bir anlatmış.\n\n— Doğruca gideceksin, karşına koskoca bir kale çıkacak. Bu kalenin önünden kan ve irin akar. Bunlardan; “Be hey mübarek! Zemzem mi oldun?” deyip birer avuç içeceksin! Ön kapıda bir it, bir de at var. İtin önünde ot, atın önünde de kemik var. Bunların yerini değiştireceksin! İtin önüne kemiği, atın önüne de otu koyacaksın! Açık kapıları örtüp kapalı kapıları açacaksın! Sonra da içeri gireceksin! Orada bir ağaç bulacaksın; ondan bir dal kopart, koşarak çık, demiş.\n\nOğlan, büyük dev karısının evinden ayrılmış. Hızır’ın verdiği posta binip kamçılamış. Göz açıp kapayana kadar kalenin önüne varmış. Hemen irin ve kan akan ırmaktan bir avuç dolusu almış.\n\n— Be hey mübarek! Zemzem mi oldun, demiş, içmiş.\n\nAtın önüne ot, itin önüne de kemiği koymuş. Açık kapıları örtmüş, kapalı kapıları açmış. Ağaçtan bir dal koparmış, koşarak çıkmış. Postuna binip evinin önüne gelmiş, kapıyı vurmuş.\n\n— Bacı, kapıyı aç, ben geldim, demiş.\n\nKız koşmuş, kapıyı açmış. Bacı kardeş sarılmışlar. Oğlan içeriye girmiş. Kız, kapıyı hiç açmadığı için kapı örümcek tutmuş. Kızın ekmeği bitmiş. Oğlan bunları görünce üzülmüş.\n\nBacısına:\n\n— Bir daha seni yalnız bırakmam, demiş.\n\n“Dambil ile dümbül”ün her dalını bir yastığın üstüne bırakmışlar; her biri türlü türlü sesler çıkarmış.\n\nGünler geçmiş… Aylar geçmiş… Oğlan kazancını sağlamak için yine pazara gidip geliyormuş. Cadı, yolda oğlanı görünce şaşırmış. Oğlanın ölmediğini anlamış. Saraya gidip oğlanı gördüğünü söylemiş. Bu sefer de başka bir yol bulup cadıyı çocukların yanına göndermişler.\n\nCadı, ertesi gün bu çocukların evine gelmiş, içeri girmiş. İçeriden çeşitli sesler duymuş.\n\nKıza:\n\n— Aman kızım, bunlar ne böyle? Akşama kadar bu seslerden canın sıkılmıyor mu? Kaf Dağı’nın ardında Dilalem Cengi var. Bu sesleri kesse kesse o keser, demiş.\n\nBiraz oturduktan sonra da bırakmış, gitmiş.\n\nAkşam oğlan eve gelmiş, bacısının yüzünün yine asık olduğunu görünce:\n\n— Yüzün niye asık bacı, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Bu seslerden usandım, artık bunların sesini kestir, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Bacı, ben bu sesleri kestiremem ki, demiş.\n\nKız, oğlana demiş ki:\n\n— Teyze bana “Kaf Dağı’nın ardında Dilalem Cengi kızı var, bunların sesini kesse kesse o keser.” dedi.\n\nOğlan:\n\n— Sen istedikten sonra... Ben gider onu da bulurum, demiş.\n\nErtesi gün, ekmek almış, yiyecek almış. O üç dev kardeşe de beş batman karasakız* almış. Vedalaşmış, yola düşmüş.\n\nYolda giderken yine Hızır’a rastlamış.\n\nHızır:\n\n— Oğlum, seni ölüm yoluna gönderiyorlar, ama bakıyorum da yine gitmeye kararlısın. Önceki dediklerimi aynen yap. Derdinin çaresini ayrı ayrı devlere sor, demiş.\n\nOğlan, Hızır’a:\n\n— Sağ ol, demiş, ayrılmış.\n\nPostuna binmiş, kamçısını vurmuş. Yine göz açıp kapayana kadar küçük dev kardeşin yanına gelmiş. Hediyesini vermiş, derdinin dermanını sormuş, fakat bilememişler. Ortanca teyzelerine gitmesini söylemişler. Oğlan, ortanca dev karısının yanına gitmiş. Hediyesini vermiş, derdinin dermanın sormuş. O da bilememiş. Bu sefer büyük dev kardeşin yanına göndermişler. Onun yanına gitmiş, hediyesini vermiş, derdini söylemiş. Büyük dev kardeşin büyük oğlu, oğlanın derdine çare bulmuş.\n\nDemiş ki:\n\n— Önceki kaleye gideceksin! Önceki dediklerimi yapacaksın! Yalnız ağacın yanına gidince eline bir dal alacaksın! İki kere; “Dilalem Cengi kızııı!” diye bağıracaksın! O sana cevap verecek, beline kadar taş kesileceksin. Sakın korkma! İki kereden fazla da bağırma ha, demiş.\n\nOğlan, vedalaşıp ayrılmış. Daha sonra postuna binmiş, kalenin önüne gelmiş. Birer avuç kan ile irinli sudan içmiş. Otu itin önünden almış, ata vermiş. Kemiği de atın önünden almış, itin önüne koymuş. Kapalı kapıları açmış, açık kapıları kapatmış. Ağacın bulunduğu yere gelmiş. Bir dal almış, elini havaya kaldırmış.\n\n— Dilalem Cengi kızııı! diye bağırmış.\n\nKızdan cevap olarak da:\n\n— Topuğuna kadar taş kesilesin, diye bir ses gelmiş.\n\nOğlan, yavaş yavaş topuğuna kadar taş kesilmiş, ama çok korkmuş. Etrafına bakmış ki bir sürü insan taş kesilmiş, duruyor. Oğlan, devin sözlerini hatırlamış, bir daha bağırmış. Yine aynı ses:\n\n— Beline kadar taş kesil, demiş.\n\nOğlan, beline kadar taş kesilmiş. Daha da bağırmamış.\n\nDilalem Cengi kızı, merak etmiş. Çünkü her gelen üç kere bağırıyormuş. Başını pencereden uzatmış, bakmış. Bir de ne görsün? Oğlanın altın saçları fesinden çıkmış, güneşin altında parıl parıl parlıyor, daha bir güzel görünüyormuş. Kız, hemen orada oğlana âşık olmuş. Aşağı inmiş, oğlanı silkelemiş. Oğlanın taş kesilen yerleri birer birer açılmış, eski hâline dönmüş.\n\nDilalem Cengi kızı, oğlana:\n\n— Ben de seninle beraber geleceğim, demiş.\n\nBeraberce kızın sarayına çıkmışlar. Kızın neyi var, neyi yoksa her şeyini almışlar. Tam bahçeden geçerken kız, ağacın dallarını kırmış, tam orta kısmını almış. Kısa zamanda oğlanın evine varmışlar.\n\nOğlan, kapıyı vurmuş, içeriye girmişler. Bacı kardeş birbirlerine sarılmışlar. Dilalem Cengi kızı:\n\n— Çıkan sesler sussun, diye emir vermiş.\n\nO anda sesler kesilmiş. Yemek yemişler…\n\nDilalem Cengi kızı:\n\n— Siz bir cadı karısının şerrine uğramışsınız, demiş.\n\nTabii Dilalem Cengi kızı, çocukların başından geçenleri biliyormuş, fakat bir şey söylememiş. Hemen getirdiği ağacı sallamış, içinden birçok insanlar çıkmış.\n\nOnlara:\n\n— Padişahın sarayının karşısına fildişinden bir saray yapılsın ki padişahın sarayı onun gölgesi olsun, demiş.\n\nAdamlar hemen yok olmuşlar. Biraz sonra gelmiş, sarayın hazır olduğunu bildirmişler. Kız ile çocuklar saraya gitmişler. Saray göz kamaştıracak kadar güzelmiş.\n\nYatmaya giderken Dilalem Cengi kızı:\n\n— Sakın benim sözümden dışarı çıkmayın. Yoksa her şey değişir, demiş.\n\nSabah olmuş. Padişah, pencereden dışarı bakınca karşısındaki sarayı görmüş. Çok şaşırmış, üstelik hayran kalmış.\n\nPadişah, artık her gün bu sarayı seyrediyormuş. Gireni, çıkanı hep biliyormuş. Oğlanı saraya girip çıkarken görüyormuş. Bu çocuğa karşı bir sevgi beslemeye başlamış. İki gelinine de bu çocuğu göstermiş.\n\nOnlara:\n\n— Bu çocuğu tanıyor musunuz, diye sormuş.\n\nGelinler, çocuğa bakınca şaşırmışlar, onu hemen tanımışlar. Çünkü küçük kardeşlerinin oğluymuş… Fakat korktukları için padişaha tanımadıklarını söylemişler.\n\nBir gün padişah, çocuğu çağırmış, kendi sarayına davet etmiş. Bunu duyan bacılar yine bir kötülük düşünmeye başlamışlar.\n\nOğlan, bu daveti Dilalem Cengi kızına söylemiş.\n\nO da:\n\n— Gidebilirsin, ama sana bir köpek yavrusu vereceğim. O nereye oturursa sen de oraya oturacaksın! O ne yerse sen de onu yiyeceksin! Bir de sarayın altında yatan bir kadın var. O kadının elini, yüzünü sileceksin; yüzünü, gözünü öpeceksin, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Peki, demiş.\n\nAkşam olunca oğlan, padişahın sarayına gitmiş. Dilalem Cengi kızının dediklerini yapmış.\n\nArtık oğlanı her gün yemeğe çağırıyorlarmış. Çünkü oğlanın yemeğine zehir koyuyorlarmış, ama oğlana bir şey olmuyormuş. Bacılar, bunun böyle olmayacağını anlamışlar, bir daha da yemeğe çağırmamışlar.\n\nDilalem Cengi kızı, oğlana, padişahı kendi sarayına yemeğe davet etmesini söylemiş. Oğlan, padişahı kendi sarayına yemeğe çağırmış, ama askerlerini de getirmesini söylemiş. Akşam olunca padişah ile askerleri saraya gelmişler. İçeri girer girmez saraya hayran olmuşlar. Durmadan etrafı seyretmişler. Yemekler yenmiş, padişah ile askerlerin karınları bir güzelce doymuş. Fakat vakit geldiği halde padişah hâlâ oturuyormuş. Bir ara, Dilalem Cengi, oğlanı dışarıya çağırmış. Eline de bir sahan* vermiş.\n\n— Sakın bunu açma! Padişah bu ne derse; “Bre padişahım; benî Âdem, kedi ile köpek yavrusu doğurur mu?” de. Daha sonra da; “Merdivenin altında yatan da benim anam.” de, demiş.\n\nOğlanın eline sahanı vermiş. Padişahın yanına göndermiş. Oğlan, elindeki sahanı getirmiş, padişahın önüne koymuş. Padişah, kapağı açınca köpekle kedi yavrusu görmüş, şaşırmış.\n\nOğlana:\n\n— Bu ne, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Hiç Âdemoğlu kedi, köpek yavrusu doğurur mu? O merdivenin altında yatan da benim anam, demiş.\n\nPadişah, hemen oğlanın boynuna sarılmış, öpmüş. Hemen emir vermiş. Kadını olduğu yerden çıkarmışlar. Hamama göndermişler. Bir güzel yıkamışlar. Güzel güzel giydirmişler. Padişah, kadından özür dilemiş. Dilalem Cengi kızının sarayına taşınmışlar.\n\nDaha sonra padişah, iki bacıyı atın kuyruğuna bağlatmış. Dere, tepe, dağ, taş gezdirtmiş. Paramparça olmuşlar.\n\nDüğün dernek yapmışlar. Dilalem Cengi ile de oğlanı evlendirmişler. Mutlu bir hayat sürmüşler...\n\n&nbsp;\n\n\n* benî Âdem: İnsanoğlu.\n\n* karasakız: Zift.\n\n* sahan: Derinliği az olan kap.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Üç Arkadaş",
        "text": "ÜÇ ARKADAŞ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok demesi günahmış.\n\nÜç tane arkadaş varmış. Bu üç arkadaştan: birinin buğdaydan, birinin arpadan, birinin de çavdardan yapılmış ekmeği varmış. Bunlar her zaman bu ekmekleri yerlermiş.\n\nBir gün bu arkadaşlar aralarında karar almışlar. Beraber taa uzak yerlere gidip çalışacaklarmış. Hazırlıklarını yapmışlar, yola çıkmışlar. Yolda giderken yaşlı bir adama rastlamışlar.\n\nAdam onlara:\n\n— Neye gidiyorsunuz, diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n—Hep beraber uzak bir yere gidiyoruz. Orada iş bulup çalışacağız, demişler.\n\nBunu duyan adam onlara dönmüş:\n\n— Size bir nasihat vereyim. Bu nasihatımı iyi dinleyin!.. Beraber yolculuk yaptığınıza göre, biraz sonra karnınız acıkacak. Yemek yiyeceğiniz zaman; arkadaşınız yanında getirdiği ekmekten kendine bir parça ayırır, size de bir tane verirse bilin ki, o arkadaşınız çok iyidir. Yok eğer kendine bir ekmek ayırıp, size bir parça verirse bilin ki, o arkadaşınız kötüdür, haindir, demiş.\n\nSonra da adam birdenbire ortadan kaybolmuş. Bu sözleri duyan arkadaşlar, yeniden yollarına devam etmişler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler… Bir zaman sonra acıkmışlar. Düz bir yer bulup sofralarını kurmuşlar. Ekmeği buğdaydan olan adam, arkadaşlarına bir ekmek vermiş, kendi de yarım ekmek yemiş.\n\nÖbür arkadaşları bunu görünce adama:\n\n— Bizim adetimiz böyle değil. Biz ekmeğimizi kimseye vermeyiz, demişler.\n\nBöylece ekmeği buğday unundan yapılmış olan adamın bütün ekmeği bitmiş. Az sonra kalkmış, yine yollarına devam etmişler. Az gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler… Gene acıkmışlar. Sofralarını bir düzlüğe kurmuşlar. Ekmeği arpa unundan olan adam, bir ekmeği kendine ayırmış, diğer arkadaşlarına da bir ekmeğin ucundan bölmüş, vermiş. Fakat adamlar bu bir lokma ekmekle doymamışlar. Biraz daha ekmek istemişler.\n\nO zaman ekmeğin sahibi;\n\n— Ben size demedim mi? Ben ekmeğimi kimseye vermem diye, demiş.\n\nÇaresiz aç kalmışlar. Az sonra yine yola düşmüşler.Az gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler… Bir zaman sonra yine acıkmışlar. Bir düzlük bulup sofralarını kurmuşlar. Bu sefer ekmeği çavdar unundan yapılmış olan adam, kendine bir ekmek ayırmış, arkadaşlarına da yarımşar ekmek vermiş. Yarımşar ekmekle doymayan arkadaşları, biraz ekmek daha istemişler.\n\nO da:\n\n— Ben ekmeğimi kimseye vermem, demiş.\n\nBöylece üçünün de ekmeği bitmiş. Sonra düşünmeye başlamışlar. Akıllarına ordaki kuyu gelmiş.\n\nAralarından biri:\n\n— Belimizdeki kuşakları birbirine bağlayalım, birimizi kuyuya sallayalım. Bize ayakkabısıyla su getirsin, biz de içelim, demiş.\n\nEkmeği buğdaydan yapılmış olan adamı kuyuya sallamaya karar vermişler. Kuşaklarını çıkarmış, birbirine bağlamışlar. Bir ucunu da adamın beline bağlamışlar. Adamı kuyuya sallamışlar. Adam ayakkabısıyla su getirmiş, arkadaşlarına vermiş. Tam kuyudan çıkacağı sırada diğerleri ipi bırakmış, adamı kuyuya düşürmüşler. Adam ne kadar çırpındıysa, ne kadar yalvardıysa da çıkarmamışlar.\n\nMeğerse adamın içine düştüğü kuyu; cinlerin, perilerin kuyusuymuş. Dünyada ne kadar peri, cin varsa bu kuyuda toplanırmış.\n\nAdam kuyuya düşünce ordaki bir taşın üstüne oturmuş, Allah’a yalvarmaya başlamış.\n\nBir zaman sonra kuyunun sahipleri yavaş yavaş gelmeye başlamışlar. Cinler, periler, kurtlar, köpekler, tilkiler gelmiş, kuyuya doluşmuşlar. Adam bunları görünce saklanmış, onların konuşmalarını dinlemeye başlamış.\n\nKurt:\n\n— Filanca köyün hayvanları çoktu, onları yemeye gittim; ama beceremedim. Çoban buna mani olmazdı; ama köpekleri mani oldu, demiş.\n\nTilki:\n\n— Filanca köyde, filanca padişahın hayvanları çoktu. Hep onlarla oynadım, demiş.\n\nDerken cin ordan:\n\n— Ben ne yaptım, biliyor musunuz? Öğrendim ki, filan padişahın kızı kırk gün kırk gecedir delirmiş. Yedi kapılı bir odada kilitli duruyormuş. Kimse onun derdine derman bulamamış; ama ben çaresini biliyorum. Bu kuyunun suyundan bir damla kızın boğazından girerse kız iyileşir, demiş.\n\nAdam konuşulanları duyunca kendi kendine; “Ben bu işi yaparım.” demiş.\n\nAz sonra da fare gelmiş:\n\n— Benim altınlarım çoktur. Hepsi yerin altındadır. Ben de gece gündüz bu altınlarla oynarım, demiş.\n\nBiraz sonra da bütün hayvanlar kuyunun içinden çıkmaya başlamışlar. Onlar kuyudan çıkınca adam da kuyuyu dolaşmaya başlamış. Karşısına yedi tane kapı çıkmış. Kuyudan biraz su almış, yedi kapıyı da açarak dışarı çıkmış. Adam elindeki suyla beraber deli kızın bulunduğu memlekete gelmiş. Orada hastaları iyileştirdiğini, şifa dağıttığını söylemiş.\n\nBu arada Padişah, kızını iyileştirmeye çalışıp da bunu beceremeyen kişilerin kafalarını kestirmiş, üst üste koymuş. Bu kafalar otuz dokuz tane olmuş. Buraya bir kafa daha konursa sarayın yüksekliği kadar olacakmış.\n\nBunu duyan işiten gelip vezire söylemiş. Vezir de Padişah’a haber vermiş.\n\nPadişah:\n\n— O kimse hemen huzuruma getirin, diye emretmiş.\n\nAdamı huzura getirmişler.\n\nPadişah:\n\n— Bak oğlum, Şu gördüğün bina otuz dokuz tane kafadan yapıldı. Üstüne bir tane daha konursa yüksekliği sarayım kadar olacak. Eğer kızımı iyileştirmezsen, kırkıncı kafa seninki olur, demiş.\n\nAdam da:\n\n— Peki Padişah’ım!.. Eğer kızını iyileştirmezsem başımı vurun, demiş.\n\nAdamı kızın bulunduğu odanın yanına getirmişler. Kızın üstünden kitli olan yedi kapıyı açıp adamı içeriye koymuşlar. Adam bakmış ki, içerde çırılçıplak bir kız var.\n\nPadişah:\n\n— Sana sabaha kadar mühlet… Eğer kızımı iyileştirmezsen sabahın ilk ışıklarıyla başını vurdururum, demiş.\n\nPadişah ve adamları gittikten sonra adam kıza doğru yürümüş. Kız da hemen adama saldırmış. Bunun üstüne adam yanında getirdiği suyu kızın üzerine serpmiş. Serptiği sudan bir damla kızın boğazına kaçmış, kız hemen iyileşmiş. Kendine bir bakmış ki, çırılçıplak. Adamdan utanmış, bağırarak annesinden babasından üst-baş göndermelerini istemiş. Bunu duyan vezirler Padişah’ın yanına gitmiş, kızının iyi olduğunu söylemişler. Padişah ile karısı sevinçten ağlayarak kızın odasına gitmişler. Kızı yıkamaları, giydirmeleri için emir vermişler. Kızı yıkamış, üst-baş giydirmişler. Sonra da alıp babasının huzuruna getirmişler. Onu iyileştiren adamı da huzura getirmişler.\n\nPadişah büyük bir sevinçle adama:\n\n— Bundan sonra sen benim padişahım, ben de senin vezirinim, demiş.\n\nBunu duyan vezirler:\n\n— Padişah’ım!.. Padişah’ım!.. Bu adama niye padişahlığınızı veriyorsunuz? Ona hazineyi açın istediği kadar mal, mülk, altın, gümüş alsın, demişler.\n\nPadişah, adama hazineyi teklif etmiş; ama adam bunu kabul etmemiş.\n\nVezirler bu seferde:\n\n— Padişah’ım, madem altın inci almıyor; o zaman ona kızınızı verin, demişler.\n\nBu teklifi hem Padişah, hem de adam kabul etmiş.\n\nKırk gün kırk gece davullu zurnalı bir düğün yapmışlar.Padişah, onlara sarayının karşısına bir saray yaptırmış, oraya yerleşmişler.\n\n&nbsp;\n\nAz zaman çok zaman sonra adam karısına memleketine gideceğini söylemiş. Sırtına iki çuval almış, yola çıkmış. Aslında adam memleketine değil de kuyuda konuşmasını dinlediği farenin yuvasındaki altınları almaya gidecekmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Sonunda farenin yuvasının yanına gelmiş. Bakmış ki, binlerce fare yuvasından çıkmış, her biri bir altınla oynuyormuş. Adam, eline bir taş almış, farenin birine atmış. Bunun üstüne bütün fareler korkmuş, oynadıkları altınları da bırakıp kaçışmışlar. Adam, elindeki çuvalı altınlarla doldurmuş, evine dönmüş.\n\nKarısına:\n\n— Al, bu altınları sakla, demiş.\n\nAltınları bıraktıktan sonra bu defa da filan padişahın köyüne su ihtiyacını gidermek için tekrar yola çıkmış. Gide gide o Padişah’ın köyüne varmış. Padişah’ın çobanını bulmuş.\n\nOna demiş ki:\n\n— Padişah’ın koyunları arasında siyah bir koç var. Eğer Padişah o koçu bana yemem için verirse ben de sizin su ihtiyacınızı gideririm, demiş.\n\nÇoban hemen Padişah’ın huzuruna çıkmış, adamın dediklerini anlatmış.\n\nPadişah:\n\n— Gidin o koçu verin! Koç ona helâl olsun! Yeter ki, bu derdimize çare bulsun, demiş.\n\nÇoban, adamın yanına gitmiş, Padişah’ın dediklerini adama söylemiş. O da çobandan: bir bıçak, bir kazma, bir de kürek istemiş. Adama istediklerini vermişler.\n\nAdam bu işin halledilmesini kuyudayken cinden duymuştu.Cin, çözümün ne olduğunu orda anlatmıştı. Adam cinden ne duyduysa yapmaya başlamış. Sürüden aldığı kara koçu, kara bir taşın üstünde kesmiş.\n\nSonra çobana;\n\n— Gel bu koçu al, götür, demiş.\n\nÇoban koçu almış, götürmüş. Adam sonra da kazmayı küreği istemiş, kara taşın altını kazmaya başlamış. Bir müddet sonra taşın altından sular fışkırmaya başlamış. Öyle çok akmış ki, her şey suyun altında kalmış. Bu durumu Padişah’a bildirmişler.\n\nPadişah adama:\n\n— Sana mükafat olarak kızımı vereceğim. Her bir ev sahibi de sana kırkar baş hayvan verecek, demiş.\n\nPadişah daha sonra;\n\n— Sarayımın karşısına bir saray yapılsın, bir de düğün hazırlıklarına başlansın, diye emir vermiş.\n\nAdam:\n\n— Ben evliyim, bunu kabul edemem, demiş.\n\nSonra da hayvanları önüne katmış, evine dönmüş. Başından geçenleri de karısına teker teker anlatmış. Bu arada bir de oğlan çocuğu olmuş.\n\nArtık zengin olduğu için de bir dükkân açmış, orda çalışıyormuş.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Adam bir gün kendisine hainlik yapan arkadaşlarıyla karşılaşmış. Biraz hoş beş etmişler.\n\nOnun yaşadığını görünce adama;\n\n— Sen nasıl oldu da kuyunun dibinde ölmedin. Nasıl zengin oldun, demişler.\n\nO da:\n\n— Ben hep o kuyunun sayesinde zengin oldum. İsterseniz sizi de götürürüm, demiş.\n\nArkadaşları kabul etmiş, kalkmış, kuyunun yanına gitmişler. Gece yarısı olunca bütün hayvanlar, cinler, periler yine kuyuya gelmiş, doluşmuşlar. Herkes toplanmış, konuşmaya başlamışlar.\n\nCin:\n\n— Ey meclis, konuşun, demiş.\n\nMeclis:\n\n— Ne diyelim? Padişah’ın kızı deliydi, iyileşti. Biz artık onu delirtemeyiz, çünkü bu kuyunun suyundan içti. Filanca Padişah’ın hayvanları susuzdu; onun da su ihtiyacı giderildi. Bütün altınlarımız da toplanmış, götürülmüş. Bunu yapan her kimse, eğer öğrenirsek her bir parçasını bir yere savururuz, demişler.\n\nSonra cin kafasını kaldırmış, bakmış ki, adamın biri kuyunun başında oturmuş, bunları dinliyormuş.\n\nCin:\n\n— Bütün bunların sebebi bu adamdır. Durun onu kuyuya düşüreyim, demiş.\n\nEkmeği arpa unundan yapılmış olan adamı kuyuya düşürüp, parçalamışlar.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Bu sefer de ekmeği çavdar unundan yapılmış olan adam, ekmeği buğday unundan yapılmış olan adama;\n\n—Sana yarın kırk sandık peynir göndereceğim. Onları benim için satar mısın, demiş.\n\nAslında amacı ona peynir göndermek değilmiş. Her sandığa bir adam koyup, onu öldürmek istiyormuş.\n\nAdam, arkadaşının teklifini kabul etmiş:\n\n— Tamam, gönder, satarım, demiş.\n\nErtesi gün kırk tane at; her birinin üstünde iki sandık… Getirmiş, sarayın önüne koymuşlar. Adamın çocuğu eline bir iğne almış, sandıklara batırıyormuş. Oğlan batırdıkça sandıktan inleme sesleri geliyormuş. Oğlan bu sesleri duyunca gelmiş, annesine haber vermiş. Kadın, hemen kocasını bulmuş, durumu anlatmış. Adam eline bir iğne almış, sandıklara batırmaya başlamış. Batırdığı her sandık tan; “Üfff!” sesi geliyormuş. Adam o zaman anlamış ki, sandıklarda adam var.\n\nSonra yüksek sesle:\n\n— Haydi!.. Peynirlerin alcısı gelmiş, diye bağırmış.\n\nSandıkları almış, teker teker avludaki kuyuya atmış. Kuyunun üstüne bir halı sermiş, üstüne de bir minder koymuş.\n\nDerken peynirin sahibi yani ekmeği çavdar unundan yapılmış olan adam gelmiş:\n\n— Peynirleri sattın mı, diye sormuş.\n\nAdam;\n\n— Hıı… Peynirleri hemen sattım. Hele geç biraz otur, demiş.\n\nAdam karısına seslenmiş:\n\n— Hanım, misafirimize bir minder getir, demiş.\n\nKarısı da:\n\n— Önceden hazırlamıştım, geçsin otursun, demiş.\n\nAdam, minderin üstüne oturur oturmaz kuyuya düşmüş.\n\nEkmeği buğday unundan yapılmış adam:\n\n— Çok şükür Allah’a ki, bu belalardan kurtulduk, demiş.\n\nKuyunun içini taşla doldurmuşlar… Adam ve karısı yemiş, içmiş, muradına geçmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Âşık Garip İle Telli Senem",
        "text": "ÂŞIK GARİP İLE TELLİ SENEM\n\nBir varmış, bir yohmuş, Allaa’n gulu pek çohmuş. Bi köyde bi Âşık Garip, bi anası, bi de bacısı varımış. Âşık Garip saz çalıp türkü çığırırmış. Gızın biri Âşık Garip’e sevdalanmış. Âşık Garip de onu almak istememiş. Bir gün gelmiş aaşamüstü eve,\n\n— Ana biz burdan gidiyoh, dimiş.\n\n— Oğlum nereye gidiyoh? Gonu gomşuyla bi helalleşelim, alacaamız olur, vereceemiz olur, dimiş.\n\nOolan,\n\n— Yoh, ille gidecek, dimiş.\n\nBunlar eşeğin üzerine ne varsa yüklemişler, yola düşmüşler. Gideee gide, yıkık bi duvarın yanına varmışlar. Oraya varınca anasıyla bacısını duvarın üstüne oturtmuş, eline sazını alıp köyün gaavesine varmış. İçeri girince,\n\n— Âşıh hoş geldin, bi türkü söyle de dinleyek, dimişler buna.\n\nBu da türküyü söylüyomuş söylüyomuş, arhasında da,\n\n— Anam bacım duvar dibinde oturuyor, diyomuş.\n\nKöyün ağası kahyasını salmış. Âşık Garip’in anasıyla bacısını misafir odasına getirtip yerleştirmiş. Âşık Garip’e de bi iş vermiş:\n\n— Sen burda çalış aaşamları da saz çal, türkü söyle, dimiş.\n\nBu ağanın Telli Senem adında bi gızı varmış. Âşık Garip’le bu gız birbirine sevdalanmış. Âşık Garip ağadan gızını isteyince ağa başlık parası istemiş. Âşık Garip parayı bulmah için elinde sazıyla düşmüş yollara. Taaa Haleb’e gadar gitmiş. Orda da gine bi ağanın yanına varmış. Ağa,\n\n— Sen kimsin, kimin kimsen yoh mu? dimiş.\n\nÂşık Garip,\n\n— Kimsenemim yoh, dimiş.\n\nAğası da bunu kimsesiz zannediyomuş. Âşık Garip burda yedi yıl çalışmış. Telli Senem’e amcasının oolu aşıhmış amma gızı Âşık Garib’e vermişler:\n\n— Ben dimiş, gideyim bi dene guş vuruyum, guşun kanını da gömlee sürüyüm. Âşık Garip’i vurmuşlar diyim, demiş.\n\nBu gitmiş didiğini yapmış. Gızı da amcasından almış. Gız ööyle ağlıyomuş. Gırh gün gırh gece düüne başlamışlar. Gız inanmamış oolanın öldüüne. Halep’ten de köye celep* gelmiş. Gız o celeplere, üstünde Telli Senem ile Âşık Garip yazılı bi su tası vermiş:\n\n— Bu tası götür, çeşmede herkese su daat, Âşık Garip ordaysa gelir. Onu görünce de Senem elinde zehirle seni bekliyo di, dimiş.\n\nCelep Halep’te bi çeşme başına varmış, o tasla gelene gidene su daatıyomuş. Âşık Garip de harman yerinde yatıyomuş. Aaşam vahti ortalıh gararınca adamın biri, Âşık Garib’in ayaana dahılıp tökezleyip düşmüş. Âşık Garip yerinde doğrulmuş,\n\n— Nereye gidiyon böyle? dimiş.\n\n— Şu ötede su daatıyollarmış oraya gidiyom, dimiş.\n\n— Ben de geliyim öyleyse, diye adamın peşine düşmüş gitmiş.\n\nSırayla herkes suyunu içmiş, sıra Âşık Garib’e gelmiş. Suyu içerkene tasın üstündee Âşık Garip, Telli Senem yazısını görmüş. Su daatana hemen sormuş:\n\n— Âşık Garip benim, sen bu tası nerden aldın?\n\nCelep de,\n\n— Senem adlı bi gız verdi. Babası onu başgasıyla evlendiriyomuş, gırh gün gırh gece düün gurmuş. Telli Senem elinde zehirle seni bekliyo, diyince Aşşıh Garip,\n\n— Gökte uçan durna mıdır gaz mıdır?\n\nGüverenler* ekin midir saz mıdır?\n\nSenin gördüün Telli Senem\n\nGelin midir gız mıdır?\n\nCelep de dimiş ki:\n\nGökte uçan durna değel gaz ıdı\n\nGüverenler ekin değil saz ıdı\n\nBenim gördüün Tellli Senem\n\nGelin değil gız ıdı\n\nBu hemen goşarak ağasının yanına gitmiş:\n\n— Ağa, dimiş. Beni bırah, ben gideceem, dimiş.\n\n— Hani kimsem yoh diyodun? dimiş.\n\n— Yoh, ben sağa kimsem yoh değil, kimsenemim yoh dedim. Benim anam var, bacım var, dimiş. [Bu arada anasının aalaya aalaya gözü kör olmuş.] Sevdiğimi başgasına vermişler, düünü gurulmuş, dimiş.\n\nBöyle diyince ağası buna üç haabe dolusu altınla üç dene de at vermiş. Bu gidee gide, ne gadar hızlı gittiyse atın biri çatlamış, ikisi çatlamııış, üçü çatlamııış, bu üç habe dolusu altınla orda galmııış. Bi de var ya Hızır Aleyhisselam gelmiş, bunu yanına. Atına bindirmiş:\n\n— Bin terkime,* yum gözünü, dimiş.\n\nYummuş gözünü, bi de bahsa ki at bunu çeşmenin yanına getirmiiş. Hızır, Aşşıh Garip’e,\n\n— Bu torpağı ananın gözüne sür, aalamahtan kör oldu, dimiiş, gitmiş.\n\nOolan çeşmenin yanına gelse ki bacısı atını suluyo. At hiç kimseyi görünce kişnemezmişti, bunu görünce kişnemiş. Oolan bacısını bilmiş ama gız bunu bilememiş. Dimiş ki:\n\n— Bi aabim vardı, bu at ondan başga kimseye kişnemezdi ya, size kişnedi, dimiş.\n\nBacısına,\n\n— Şu haabeyi atına yüklesem, bu gece de sizde galsam, dimiş.\n\nGız da,\n\n— Yoh, dimiş. Bizde galaman, bi kör anam var gözü görmüyor. Sizi eve misafir almaz, dimiş.\n\nBu ketli,*\n\n— Bi avuç altın versem almaz mı? dimiş.\n\nNeyse gızın göğnü olmuuş, bunlar ata binmişler, yola düşmüşler. Aşşıh Garip,\n\n— Köyde ne var ne yoh? dimiş.\n\nGız,\n\n— Köyde benim yengemin düünü oluyo, gırh gün gırh gece düün yapıyollar, bugün de gırhıncı gün düün bitiyo, dimiş.\n\nBu da var ya,\n\n— Ben bi düüne gidiyim, dimiş.\n\nDüün evine varmıış, Telli Senem de elinde zehirli bardağna bekliyomuş. Hemen Aşşıh Garib’i tanımış, bardaa elinden atmış. Bunlar sarım gülüm olmuşlar. Düün boşa gitmesin diye bacısını Telli Senem’in amcasının ooluna vermiş. Telli Senem’le Aşşıh Garib, tekrar gırh gün gırh gece düün itmişler. Hızır Aleyhisselam’ın verdiği torpahla da anasının gözünü açmış. Dünyada Telli Senem muradına ermiş. Aşşıh Garib gibi de gülen olmamış, yimiş içmiş muradlarına ermişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* celep / celeb: 1. Eskiden mal sayıcılara verilen isim, 2. kasaplık hayvan ticaretiyle uğraşan kimse, 3. sapana koşulan öküz.\n\n* güveren: Bitkilerin yeşermiş hâli\n\n* terki: At, eşek vb. hayvanları süren kişinin arkasındaki oturulabilir yer\n\n* bu ketli: Bu sefer\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Padişahın Pişmanlığı",
        "text": "PADİŞAHIN PİŞMANLIĞI\n\nÇok eskilerde ülkenin birinde bi padişah varmış. O padişahın da bi tane gızı olmuş. Gız medreselerde ders almaya başlamış. Fakat bi süre sonra rahatsızlanmış. Padişahın sarayının bi kenarında da sürekli bi guş ötermiş. Padişah hışımla bi gün saraydaki tüm korumalarına bi görev vermiş. Dimiş ki:\n\n— O kuş bi daha ötmeyecek. Verdiği rahatsızlık yetti. Bulun onu öldürün, dimiş.\n\nKorumaların hepsi, bunu kendine görev saymış. Guşu öldürmeye çalışmışlar. İçlerinden biri, akşamüzeri guşu pencerenin kenarında görmüş, vurunca öldürmüş. Saraydaki temizlikçiler de guşu alıp bi kenara atmışlar. Fakat padişahın gızı, ondan soona daha fazla hastalanmış. Padişah her yere haber salmış. O dönemin bütün doktorlarını, hekimlerini saraya çağırtmış. Herkese durumu anlatmış:\n\n— Benim gızım rahatsız. Bu rahatsızlığı gidermek için herkes kendine göre muayenesini yapsın, teşhisini goysun.\n\nDönemin tüm doktorları muayneye başlamış. Yetmemiş tüm ülemaları, din hocaları dualar yazmışlar, gızın üstüne ohumuşlar. Herkes elinden geleni yapmış. Gerekli tedaviyi, iğneyi ilacı ortaya koymuşlar ama gız bi türlü iyi olmuyomuş. Bi gün padişah sinirlenmiş, bunların hepsini huzuruna çaarmış:\n\n— Siz, ohudunuz yazdınız, ülema oldunuz, derviş oldunuz. Niye yaptığınız bi şeyin faydası olmadı, dimiş.\n\nGerçekten de hiçbirisinin koyduğu teşhis, uyguladığı tedavi netice vermiyomuş. Padişah bir sabah, öldürttüğü guşun sesine benzer bi guş sesi duymuş:\n\n— Yaa, ben emir verdiydim, bu guşu öldürttüydüm. Yine nerden töredi bu guş. Beni rahatsız etmeye başladı, dimiş.\n\nKorumalarını çaartmış. Onlar da etrafa bahsalar ki ne bi guş var ne de başga bi şey. Hiç bi şey yok. O arada da gapıya bi dilenci gelmiş:\n\n— Bura padişahın yeriymiş. Allah rızası için bana biraz yardım edin. Ben biraz yiyeceğe geldiydim, dimiş.\n\nKorumalar hemen padişaan yanına gelmişler:\n\n— Dışarda bi dilneci var, sizden yardım bekliyo, diyolar.\n\n— Gooyun* gitsin, derdim başımdan aşgın, diyo.\n\nKorumalar da gadını gooyollar. Bu dönemde padişahın işi gücü gızının iyi olmasıymış. Elindeki ekip, bi şey yapamayınca farklı ülkelere haber salıyo. Çeşitli ülkelerden ülemalar, sağlıkçılar geliyolar. Fakat yine gızı iyileştiremiyolar.\n\nPadişah, bir akşamüstü yine guş sesi duyuyo. Yine korumalarını çaartıyo,\n\n— Ben size bu guşu öldürün demedim miydi? Aynı guş sesi beni yine rahatsız ediyo, diyo.\n\nKorumalar yine dışarı çıhıyolar, bahsalar ki ne guş var ne de bi şey var. Yine o dilenci gadın var gapıda:\n\n— Yine ben geldim. Sizi rahatsız ediyorum ama mümkünse padişahla bi görüşüyüm. Görüşmek istiyom, diyo.\n\n— Söyleyin derdinizi. Padişahın huzuruna çıkmak o kadar sıradan bi şey değil. Kimliğinizi vereceksiniz. Gerekli bilgileri bize vereceksiniz biz de uygun görürsek yukarıya çıkıp padişaha durumu anlatacağız, falan diyolar.\n\nKadın,\n\n— Ben size bilgi verecek durumda değilim. Bilgiyi ancak padişaha veririm. Onunla da birebir görüşmem gerekir, diyo.\n\nAdamlar padişahın yanına çıhıyolar:\n\n— Devletlim, gapıda bi gadın var. Sizi görmek istiyo. Gerekli bilgileri bize sunmuyo. Bilgiyi ancak sizinle görüştüğü zaman size verecekmiş, diyolar.\n\n— Çağrın, gelsin, diyo padişah.\n\nPadişah baksa ki ihtiyar, zavallı, giyimden yoksun bi gadın. Padişah hışımla,\n\n— Söyle bakalım, ne istiyosun sen benden? diyo.\n\n— Sen, bütün dünya üzerindek hocalara, âlimlere, ülemalara, hekimlere hatta Lokman hekim seviyesindeki kişilere haber gönderdin. Hepsi geldi, gızının hastalığıyla ilgilendi. Fakat hiçbiri neticeye varamadı. Ben senin gızını iyi etmeye geldim. Senin derdin bana kolay, diyo.\n\nTabi padişah bunu duyunca aşırı bi şekilde seviniyo. Gözleri fal taşı gibi açılıyo:\n\n— Sen ne istersen söyle, ben yaparım, diyo padişah.\n\n— Yalnız, diyo, devletlim, bana üç gün izin vereceksin. Üç günün sonunda ben geleceğim, kızını kendi elimle tedavi edeceğim.\n\n— Tamam, diyo padişah da.\n\nGadın ordan çıhıyo, doğru öldürülen guşun atıldığı yere gidiyo.\n\nGadın guşun cesedinin nereye atıldığını görmüşmüş. Gidiyo ölü guşun yanına. Teleklerinden* dutup ayırıyo. El kemiklerini, kanat kemiklerini alıyo, getiriyo eve. Onları iyice ovalıyo, ufalıyo un şekline getiriyo. O unu da bi pakete goyuyo padişahın sarayına geliyo:\n\n— Devletlim ben geldim, kızını iyi edeceğim. Yalnız kızının yemeklerini, üç gün boyunca sadece ben yapacağım. Kızın da onları yeyip iyileşecek, diyo.\n\nGadın mutfağa gidiyo. Yaptığı yemeğin içine o undan gatıyo. Padişahın gızına da diyo ki:\n\n— Bu yemekleri kesinlikle yiyeceksin. Yoksa iyileşemezsin.\n\nGız iyileşme umuduyla zor da olsa o yemekleri yiyo. Kadın gızın yediğini görünce,\n\n— Bana müsaade, deyip saraydan çıkıp gidiyo.\n\nKadın gittikten soona padişah, gızının yanına gidiyo:\n\n— Nasılsın gızım? diyo.\n\n— Baba, ağzımın içinden çok ufak bi şeker tadı geliyo, diyo.\n\nTabi padişah, buna çok seviniyo:\n\n— Gidin o kadını bulun, her türlü ekonomik ihtiyacını karşılayın, diyo.\n\nKorumaları kadının verdiği adrese gidiyolar. Bahsalar ki o adreste ne kadın var ne bi şey var. Hiçkimseyi bulamadan geri geliyolar. Diyolar ki:\n\n— Devletlim, bize verdiğin adreste hiç kimseyi bulamadık, diyolar.\n\n— Bulmaz olur mu? Daha dün burdaydı, diyo padişah.\n\nBelli bi müddet soona, yine geliyo kadın saraya. Aşağıdan,\n\n— Devletlime haber verin, ben geldim, diyo.\n\n— Biz seni sabah beri arıyoz. Sen nerdeydin? diyo korumalar.\n\n— Benim de kendime göre bi evim işim gücüm var. İlla her şeyi bilmeniz mi gerekiyo? Ben gerekli bilgiyi padişahıma veririm, diyo kadın.\n\nPadişahın huzuruna çıhıyo:\n\n— Devletlim yine ben geldim. Bugün de bir yemek yapacam. Yarın da son yemeği yapıp gidecem. Nasıl, gızınız iyi mi? diyo.\n\nPadişah da aynı gızının dediği gibi söylüyor:\n\n— Ağzının içinde şeker tadında bi tat varmış, diyo.\n\nKadın yine yemek yapıyo. İçine de o öğüttüğü guş unundan gatıyo. Gız yemeği bi güzel yiyo. [Hani o iyi olma içgüdüsü var ya, ondan olsa gerek] \n\n— İyi olacaam, arkadaşarımla eğlenecem, diye yemeği zoraki de olsa yiyo.\n\nGız yemeği yedikten soona gadın,\n\n— Devletlim bana müsaade. Yarın son yemeği yapıcam. Fakat ondan soona seninle özel bi görüşmem olacak, diyip saraydan çıhıyo.\n\nGız daha sabah olmadan yataktan kalkıp sarayın içinde gezinmeye başlıyo. Padişah bunu görünce çoh seviniyo. Padişahla gızın annesi sanki bayram günü gibi seviniyolar. Akşam oluyo, gadın yine yemek yapmaya saraya geliyo. Kız da gelen bakıcıyı çok sevdiğinden ayakta karşılıyo:\n\n— Buyrun, diyo.\n\nSaraydaki herkes, gadına ilgi gösteriyo. Gadın da gösterilen ilgiden çoh memnun oluyo. Gadın son yemeği de yapıp gıza yediriyo. Soona da padişaha,\n\n— Padişahım gızınız bundan soona iyi oldu. Bu yaptığım üçüncü ve son yemekti. Eğer fayda etmeycek olsaydı ilkinde fayda etmezdi. Benim buraya dördüncü gelişim, seninle görüşmek için olacah. Eğer gabul edersen kızın ilelebet sağlıklı kalacak. Etmessen eskisinden daha kötü olacah, diyo.\n\nPadişah da,\n\n— Bu mümkün mü? Kabul etmemezlik yapar mıyım hiç? Sen nasıl ve ne zaman istersen gel” diyoo, gadın saraydan çıhıyo.\n\nGünlerden bir gün, gadın yine saraya geliyo:\n\n— Beni padişahın huzuruna çıharın, diyo.\n\nAlıyolar gadını, padişahın huzuruna çıharıyolar:\n\n— Buyur, hoş geldin. Seni dinliyorum, diyo padişah.\n\n— Devletlim öyle bi padişah olun ki tokların açları doyurduğu bi ülkenin padişahı olma unvanını alın diyo. O öldürttüğünüz guş, yavrularının garnını doyurmak için, açlığından geldi, gondu sarayın çatısına. Fakat siz onun sesinden rahatsız oldunuz ve onu öldürttünüz. Onun da yavruları vardı. Anası öldükten soona onlar da açlıından öldüler diyo. Siz çocuğunuz hasta olana kadar düşküne, perişana, âcize hiç yönünüzü dönüp de bakmazdınız. Gızının üzüntüsü, sizi açlara ve perişanlara yöneltti. Ancak o zaman onların hâlinden anladınız. O zamana kadar sizde vicdan yoktu, diyo.\n\nTabi padişah bunları duyunca çok üzülüyo, hatasını anlıyo. Dilenci kadının sırtını tıpışlayarak,\n\n— Teşekkür ederim. Beni bi yanlıştan kurtardın, yolumu doğruya döndürdün. Bundan soona tokların açları doyurduğu bi ülkenin padişahı olacağım, diyo. Öylelikle ülkede toklar açları doyuruyo, herkesin hakkına saygı duyuluyo, herkes mutlu mesut yaşıyo.\n\nBi gün padişah ölüyo. Padişah olma unvanı kızlarda olmadığı için, padişahın da gızından başka çocuğu olmadığı için sarayın ileri gelenleri,\n\n— Padişahın gızının evlenme çağı geldi. Fakat seçkin insanların çocuklarını tercih edersek o tercih bizim olacak. Doğru olanı gızın gendisine sormak, ne de olsa bu ülke adaletli bi ülke, diyolar.\n\nPadişahın gızına soruyolar. Gız da,\n\n— Bugün sarayın önünden geçen üçüncü kişiyi alacaam, diyo.\n\nSarayın önünden birinci adam geçiyo, dilenci. İkinci adam geçiyo, o da dilenci. Üçüncü adam geçiyo işin garip tarafı o da dilenci. Gız,\n\n— Çağırın gelsin yukarı, diyo.\n\nDilenci çıkıyo yukarıya. O dönemin ulemaları da toplanıyolar. Gız da orda bulunuyo. Ulemalar,\n\n— Gabul edersen biz padişahın gızını, gızımızı sana verecez. Olur mu? diyolar.\n\nDilenci oolan,\n\n— Bana yakışır mı hiç, ben padişahın kızını nasıl alırım? Ben sadece garip bi dilenciyim, diyo.\n\n— Bizim kızımızı da bi dilenci kurtarmıştı. Bu ülkeyi de bi dilenci kurtaracak, diyolar.\n\nOolan sevinçten uçunuyo.* Kırk gün kırk gece düğün yapıyolar. Dilenci oolan, ülkenin başına padişah olarak geçiyo. Uzun yıllar da ülkeyi adalet, hoşgörü ile yönetiyo. Tokların açları doyurduğu ülke unvanını devam ettiriyo. Yiyolar içiyolar, muratlarına geçiyolar. Masallar işte böyle bulduuyla başlar bittiiyle biter…\n\n&nbsp;\n\n\n* gooyun: (Siz) kovun.\n\n* telek: Kuş ve ördek gibi uçan hayvanların sert, uzun ve kuyruk tüyleri.\n\n* uçunmak: Çok mutlu olmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Keloğlan İle Arap",
        "text": "KELOĞLAN İLE ARAP\n\nBir varmııış bir yohmuş. Tım dimesi hiiç yohmuş. Bazıları masal anlatırmış bazıları usluuu* uslu, efendice dinlerimiş. Bir Keloğlan varımış. Anasına,\n\n—Ana bayram geldi, herkes harçlıh* veriyo, sen bana vermiyon. Ana bayram geldi haçlıh veriyolar sen bana vermiyon” dirmiş.\n\nBi de köyde panayır gurulmuş. Keloğlan,\n\n—Anam anam diyo, bana da ver para diyo.\n\n—Dutuyo anası on para veriyo. On para verince gidiyo, bi avuç leblebi alıyo. Yiye yiye gidiyo, bi guyunun başına geliyo. Bi de orda yirken leblebisinin bi tansei düşüyo. Ondan soona* başlıyo baarmaya,\n\n—Bi leblelebiiim, bi leblebim. İlle* de gırıh leblelebim.\n\nÖyle diyincek, bi Arap çıhıyo kuyudan,\n\n—Ne aalıyon?* diyo.\n\n—Ne aalıcam, ben leblebimi istiyom diyo.\n\n—Biz sana onu nasıl virelim, ağaların, beylerin sofrasına meze oldu o diyo. Sana bi sofra veriyim. Sen gurul sofram gurul deyince yemekler gurulur, toplan sofram toplan deyince yemekler toplanır diyo.\n\n—Pekâlâ diyo.\n\n—Sofrayı alıyo eve varıyo.\n\n—Anaa, ana! Ben ne getirdim bah diyo. Gurul sofram guruuul, deyince envayi çeşit yemek guruluyo.\n\nAnayla oolan yiyolar içiyolar.\n\nDiyo ki:\n\n—Anaaa, yimek yimeyen çoh gomşularımız var. Gel, bi de onlara ziyafet verelim diyo.\n\n—Pekâlâ oolum, amma elimizden alırlar. Biz gine aç galırıh diyo.\n\n—Yoh ana ossun diyo.\n\nOndan soona bir iki ziyafet veriyollar. Sofra gayboluyo. Çalıyollar sofrayı. Sofrayı çalıncak,* varıyo guyunun başına.\n\n—Leblebiiim, bi leblebim. Gırıh ta leblebim, ben leblebimi isterim diyo baarıyo. Ondan soona yine geliyo Arap,\n\n—Ne aalıyon Keloolan burda, gine niye geldin diyo.\n\n—Sorma diyo, sofrayı çaldılar diyo.\n\n—Vay Keloolan, etme diyo. Ben sana bi değirmen veriyim, saa* çevirdiin zaman altın ahar, sola çevirdiğin zaman gümüş ahar diyo.\n\n—Peki diyo.\n\nOndan soona değirmeni eve getiriyo. Anasına,\n\n—Aman anaa, ben bu sefer çoh para gazandım diyo.\n\nSaa çeviriyo altın ahıyo, sola çeviriyo gümüş ahıyoo. Ondan soona gonuya gomşuya para ikram ediyo. O değirmeni de çaldırıyollar. Bu oolan yine varıyo, yine aalıyo guyunun başında,\n\n—Bi leblebiiim, bi leblebim, ille de gırıh leblebim. Ben leblebimi isterim diyo.\n\nArap çıhıyo,\n\n—Eee Keloolan, sen de çoh oldun amma! diyo.\n\n—Napıyım, değirmenimi de çaldılar diyo.\n\n—Pekâlâ, ben sana bi tane tohmah vereyim, sen gomşularını çaar,* vur tohmaam* vur di. Öyle deyince sofranı da alırsın, değirmenini de diyo.\n\nTohmaa alıyo, eve gidiyo.\n\n—Aman gomşular çoh güzel şeyler aldım, bir çuval çerez aldım, gelin de yiyelim diyo. Gomşular geliyollar. Bi çuval çerezi getiriyo, ortaya döküyo. Tohmaa da yanına goyuyo. Sofrayla değirmeni çalan gomşular,\n\n—Her gün çerez çepen* yirsek biz daha iyi olur diyolar.\n\nKeloolan da diyo ki:\n\n—Gomşular, benim soframla değirmenimi çaldınız. Hanginiz çaldıysa dooruyu söylesin, virsin diyo.\n\nDiyolar ki:\n\n—Çaldıh ne olcah? Sana mı virceek diyolar.\n\nÖyle deyince,\n\n—Gah tohmaam yerinden, vur şunların gafasına, beline,vur tohmaam vur! diyo. Tohmah gahıyo, bunları bi dövüyo, bi dövüyo.\n\n—Aaaman Keoolan! Tek sofranı da verelim, değirmenini de verelim. Şu tohmaana dur di diyolar.\n\n—Dur tohmaam dur! diyo, duruyo.\n\nOndan soona,\n\n—Getirin bahıyım sofrayı, getirin bahıyım değirmeni! Getirmezseniz tohmaana evinizi yıhtırırım valla diyo.\n\nGetiriyolar veriyolar. Keloolan, tohmaa da alıyo, sofrayı da alıyo, değirmeni de. Götürüyo guyuya diyo ki:\n\n—En güzeli emeklen* gazanmakmış. Bunları tohmaana aldım düşman gazandım. Siz bana bi iş verin, ben kendi paramı, emeğimi yiyim diyo.\n\n—Hah, şimdi sen dooruyu buldun Keloolan diyo Arap. Al sana bi kese altın. Bu bi kese altınla sen git bi öküz al. Tarlanı sür, kendi ekmeeni çıhart. Hadi Keloolan, güle güle diyolar.\n\nKeloolan da geliyo anasına anlatıyo. Yiyolaaar, içiyolaaar, murada geçiyolar. Bunlar ermiş muradına, biz çıhalım kerevetine.\n\n\n* uslu: 1. Uysal, yaramazlık yapmayan. 2. Yumuşak huylu, 3.Yavaş, sessiz.\n\n* haçlıh / harçlıh / haçlık / haşlıh: Bir kişiye başka bir kişi tarafından verilen ya da hediye edilen para.\n\n* soona: Sonra.\n\n* ille: Mutlaka, illa ki.\n\n* aalıyon: Ağlıyorsun.\n\n* çalıncak: Çaldığı zaman.\n\n* saa: Sağ taraf.\n\n* çaar: Çağır.\n\n* tohmaam: Tokmağım.\n\n* çerez çepen: Leblebi, fıstık, üzüm vb. çerezlerin karışımı.\n\n* emeklen: Emek ile.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Prenses Kurbağa",
        "text": "&nbsp;\n\nPRENSES KURBAĞA\n\nEvvel zaman içinde, kalbur zaman içinde… Pireler tellal iken develer berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok eski zamanlarda üç dağ ve bu üç dağın ortasında bir ülke varmış. Bu ülkede bir padişah ile üç oğlu yaşarmış. Padişah bu üç oğlunu evlendirmeye karar vermiş. Oğullarının eline birer ok vermiş. Bu okun geldiği evde kim yaşarsa, onunla evlendireceğini&nbsp;söylemiş. Oğullarından en büyüğü oku atmış. Okun geldiği evde güzel bir kız yaşarmış. Babası:\n\n-İşte bu kız senin nasibin, bu kızla evleneceksin, demiş.\n\nOrtanca oğlu, oku atmış ve o da oku attığı evdeki kızla evlenmiş. Padişahın küçük oğlu ise oku küçük ve kötü bir eve atmış. Bu evde kız yokmuş, buradan sadece bir kurbağa çıkmış. Padişah böyle olunca oğluna bir şans daha vermiş ve bir daha ok attırmış. Ancak ikincide de, üçüncüde de ok hep aynı yere gidiyormuş. Padişah da oğluna:\n\n-Demek ki senin kısmetin bu kurbağa, mecbur onunla evleneceksin, demiş.\n\nOğlu da bunu kabul etmiş. Şehzade, şansına bir kurbağa çıktığı için sarayda değil de ahırda oturmaya karar vermiş.\n\n-Benim kısmetime bir kurbağa çıktı, ne yapayım sarayı, ahırda yaşar giderim, demiş.\n\nŞehzade kurbağayla evlendikten sonra bir gün avlanmaya gitmiş. Av dönüşü avladığı hayvanları eve getirmiş. Daha sonra da saraya babasının yanına gitmiş. Evine geri döndüğünde ise ahırın çok güzel bir eve dönüştüğünü, avladıklarından da çok güzel yemekler hazırlandığını görmüş. Şehzade bu duruma çok şaşırmış ve ne olduğunu bir türlü anlayamamış. Şehzade yine bir gün evden çıkmış ve döndüğünde evin derli toplu olduğunu görmüş. Bu duruma çok şaşırmaya başlamış ve olanları öğrenmek istiyormuş. Bir gün yine saraya gitmek için evden çıkmış ve kapının arkasına saklanmış, kısa bir süre sonra da içeri girmiş. Bir de ne görsün, kurbağa kabuğundan çıkmış çok güzel bir kadın hâline dönüşmüş ve evi toplarken görmüş. Hemen seslenmiş ve onu gördüğünü söylemiş. Kurbağa, yani güzel prenses olanları kocasına anlatmış. Kendisine büyü yapıldığını ve kurbağaya çevrildiğini anlatmış. Artık kocasının kendisini gördüğü için bir daha eski hâline dönmeyeceğini söylemiş. Bu duruma çok sevinen şehzade, güzel karısını alıp&nbsp;babasına götürmüş.\n\nBabası oğlunun karısını görünce, çok beğenmiş ve kendisi evlenmek istemiş. Oğluna da bu durumun adil olmadığını, onun bir kurbağayla evli olması gerektiğini söylemiş. Bu kızla evli kalabilmesi için oğluna üç şart koşmuş. Bu şartların hepsinin de gerçekleşmesi imkânsızmış. Padişahın ilk şartı bir yumurtayla bütün ülkeyi doyurması olmuş. Şehzade üzüntülü bir şekilde karısının yanına gitmiş ve olanları anlatmış. Kadın kocasına bir yumurta vermiş ve bu yumurtayı yatarken yastığının altına koymasını, sabah kalktığında da bu yumurtayı alıp&nbsp;babasına götürmesini söylemiş. Adam karısının dediklerini yapmış. Yumurta bütün ülkeye yetmiş de artmış bile. Bu isteği yerine getirince, diğer şartını söylemiş. Bu da&nbsp;çok büyük bir kütüğü, çok kısa bir sürede kırk çöpe ayırmasıymış. Şehzade yine üzüntülü üzüntülü eve gitmiş ve karısına, babasının isteğini anlatmış. Karısı bu işi de halledebileceklerini söylemiş. Olanları cinler padişahına anlatmış. Padişahın istediği gün kütük gelmiş, bir anda kütüğün üstüne bir sis çökmüş ve bu kütük kırk çöpe ayrılmış. Cinler padişahı bu işi halletmiş. Padişah, bu imkânsız isteği de yerine gelince, bu kez ölen karısının yüzüğünü, oğlunun geri getirmesini istemiş. Bu isteği hepsinden daha da imkânsızmış, çünkü padişahın karısı yıllar önce ölmüş. Şehzadenin karısı güzel prenses, buna da bir çare bulmuş. Kocasına yedi dağın arkasına gitmesini ve orada yaşayan ağabeyini bulmasını söylemiş. Ağabeyi dağın başında bir kulübede yaşıyormuş. Bu kulübenin ışığı sürekli yanıyormuş, bu sayede ağabeyini kolayca bulabileceğini söylemiş. Şehzade, yedi dağı aşmış ve orada yaşayan karısının ağabeyini bulmuş. Derdini ona anlatmış.\n\nAdam şehzadeye annesinin nasıl bir kadın olduğunu sormuş. Şehzadenin annesi çok kötü bir kadınmış ve onu cehennemde arayacaklarmış. Bu gece uykudayken oraya gidebileceklerini söylemiş. Adamın, şehzadeye tembihi de&nbsp;annesini gördüğünde onun elini asla öpmemesi olmuş. Eğer elini öperse hep orada kalacağını söylemiş. Şehzadeyle bu adam, o gece cehenneme gitmişler. Orada bir kadın görmüşler. Kadın sürekli ekmek yapıyormuş ancak arkasını döndüğünde hiç ekmek kalmıyormuş. Öğrenmişler ki o kadın hayattayken yaptığı ekmekten hiç kimseye vermezmiş. Şimdi de bu durumdaymış. Sonunda şehzadenin annesini görmüşler. Kadın oğlunu görünce, çok sevinmiş, hemen elini öptürmek istemiş. Kadın kötü niyetliymiş ve oğlunun elini öperse, orada kalacağını biliyormuş. Şehzade durumu bildiği için hemen yüzüğü almış ve oradan çıkmışlar. Yüzüğü alıp&nbsp;babasına götürmüş ve imkânsız bir şeyi daha gerçekleştirmiş. Padişah, bu duruma çok şaşırmış ve oğlu bunları yerine getirdiği için bir daha evliliklerine karışmamış. Güzel prenses ile şehzade, ömür boyu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Tüccar ve Karısı",
        "text": "TÜCCAR VE KARISI\n\nZamanın birinde çok kurnaz bi kadının, çok tembel ve çok obur bi kızı varmış. Bu tembelliği yüzünden bi türlü evlenememiş, evde kalmış. Bir gün bunların mahallesine, çok zengin bi tüccar gelmiş. Tüccar, bu tembel kızın evine gidiş dönüş saatlerini gözetlemiş. Sonra da bu kızın kendisine iyi bi eş olacağını düşünmüş. Gidip kızı anasından istemiş. Anası da kızını tüccara vermiş. Gösterişli bir düğün dernekle evlenen kız, sabahtan akşama, akşamdan sabah kadar uyuşuk uyuşuk yatmaktan ve yemek yemekten başka hiçbir şey yapmıyomuş. Tüccar, ilk günden daha yeni gelindir diye karısına bi şey söylememiş. Amma cicim ayları geçtikten sonra,\n\n— Hadi bakalım hanım, şu evin işini bi gör de temizlenelim, demiş, işe gitmiş.\n\nFakat kadın, öyle yiyip içip tembel tembel yatıyomuş. Kocası,\n\n— Ne zaman bu işleri yapacaksın, diyomuş.\n\nKadın,\n\n— Biriksin, benim için bir günlük iş. Bir ara hemen yaparım. Sen hiç merak etme, diyomuş.\n\nBöyle böyle, ev bi ahıra dönmüş. Adamın sonunda sabrı taşmış. Bi sabah evden çıkarken karısına,\n\n— Ya bugün akşama kadar bu işleri görürsün ya da seni boşarım, demiş.\n\nArtık bir kaçış yolu olmadığını gören tembel kadın, çok korkmuş ve ağlayarak anasına gidip durumu anlatmış. Anası da telaşlanmış:\n\n— Başka çaren yok. Git hemen işini görmeye başla. Belki akşama kadar bitirirsin, demiş.\n\nKız,\n\n— Ben bütün gün aç duramam, diye ağlamaya başlamış.\n\nAnası da ona bir çare bulmuş:\n\n— Sus sus, ağlama. Ben şimdi bi kazan bulamaç* pişiririm. Sen hiç durmadan iş görürken, ben de bulamacı kaşıkla bi omzundan diğer omzuna dökerim. Sen de işine hiç ara vermeden başını bir o yana, bir bu yana çevirerek omuzlarındaki bulamacı yalarsın. Böylece hem aç kalmazsın hem de zaman geçirmemiş olursun, demiş.\n\nKız, hemen iş görmeye başlamış. Bi yandan da omuzlarındaki bulamacı yalayarak karnını doyurmaya çalışıyomuş. Kızın bu gülünç durumunu gören hasta ağa, kahkahalarla gülmeye başlamış. Ağanın günlerdir boğazı şişmiş. Bademcikleri patlamadığı için de bir türlü iyileşemiyomuş. Kızın durumuna çok fazla gülünce, bademcikleri patlamış ve iyileşmiş. Ağa hemen kızın yanına gitmiş:\n\n— Sen benim iyileşmeme yardımcı oldun. Ben de sana bir iyilik yapmak isterim. Ne istersen, iste, demiş.\n\nKızla anası çok sevinmişler. Evin tertemiz olmasını istemişler. Ağa,\n\n— Bundan kolay ne var, demiş.\n\nEvi hizmetçilerine temizletip tertemiz yapmış. Akşam adam eve dönmüş, baksa ki evin her yeri tertemiz:\n\n— Allah Allah, demiş kendi kendine. Bir günde bu kadar işi nasıl yaptın, demiş.\n\nKarısı da,\n\n— Benim için bunlar iş değil, daha çoğunu bile yaparım. Ben sana demedim mi bi günlük iş diye, demiş.\n\nAdam,\n\n— Bu işte başka bi iş var diye, karısının temizlediği evi sabaha kadar pisletmiş. Ben akşam gelene kadar işi gör. Ev tertemiz olsun demiş, işe gitmiş.\n\nKız telaşla hemen anasının evine koşmuş:\n\n— Ana durum böyle böyle, ne yapacaz, demiş.\n\nKurnaz kadın, bir çare daha bulmuş ve temizlikçilerden yeniden yardım alarak evi temizletmiş. Akşam olmuş, adam eve dönmüş. Bakmış iş gene yapılmış. Kadın kocasının yemeğini vermiş, çayını vermiş, sonra bunlar oturup dinlenmişler. Bunlar otururken kadın, anasının öğrettiği gibi daha önceden kutuya koyduğu bi karafatma böceğini kocası görmeden kutudan çıkarmış, ortaya bırahmış. Böcek yürümeye başlayınca böceğe eğilmiş:\n\n— Gız teyze kurban, nereye gidiyon? Geç şöyle otur biraz, demiş.\n\nKarısının böcekle konuştuğunu gören adam,\n\n— Sen ne yapıyon? Kiminle konuşuyon öyle, ne teyzesi, demiş.\n\nKadın da böceği göstererek,\n\n— Bu benim teyzem. Biz ailece böyle çok çalışkanız. Fakat çok çalışmanın sonunda işte böyle bi böceğe dönüşüyoruz. Teyzem de çalışmaktan böyle oldu, demiş.\n\nAdam karısına inanmış. Karısının da çok çalışkanlıktan böceğe döneceğinden korkmuş. Karısına demiş ki:\n\n— Aman, ben yaparım işi gücü! Sen sakın çalışma. Allah muhafaza sonunda bir böceğe dönen de, demiş.\n\nBöylece tembel kadın, kurnaz anasının verdiği akıl sayesinde işten kurtulmuş, istediği hayata kavuşmuş. Anasıyla yemişleer, içmişleer ve adama bakıp bakıp,\n\n— Bir adam eşşek olursa sırtına binen çok olur, diye gülüşmüşler.\n\n&nbsp;\n\n* bulamaç: 1. Un çorbası, 2. Hayvanlara verilen sulu yem, hayvan yalı\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Kıymetli Tuz",
        "text": "KIYMETLİ TUZ\n\nBi varımış bi youmuş, yok demesi pek günahımış. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngıır mıngır sallar iken, zamanın birinde bi padişah varımış. Padişahın da üç oolu varımış. Padişah, gendi gendine düşünmüş:\n\n— Acaba, benim çocuklarım beni naadar seviyo? diye merak etmiş.\n\nÖörenmek istemiş. Çocuhlarını yanına çaarmış:\n\n— Gelin baalım* yavrum, demiş.\n\nÇocuhlar da,\n\n— Hayırdır baba, üçümüzü birden niye çaardın? dimişler.\n\nPadişah,\n\n— Yavrularım, beni naadar sevdiinizi merak ettim. Onu öörenecem, demiş.\n\nSırayla sormuş. Önce büyük oolana,\n\n— Oolum beni naadar seviyon? dimiş.\n\n— Baba, seni ballar gadar seviyom, dimiş.\n\n— Afferin ooluma, dimiş.\n\nOolunu yanına çaarmış goltuunun altına almış. Soona ikinci ooluna sormuş:\n\n— Oolum sen beni naadar seviyon? dimiş.\n\n— Baba ben seni şeker şerbet gadar, baklava kadar seviyom, dimiş.\n\n— Afferin ooluma, dimiş.\n\nOnu da öbür goltuunun altına almış. Sıra en güççük ooluna gelmiş:\n\n— Oolum, sen beni naadar seviyon? dimiş:\n\n— Valla babacıım, ben seni tuz gadar seviyom, dimiş.\n\nPadişah küplere binmiş, öökelenmiş. Hemen,\n\n— Atın bunu zindana! Çürüsün orda, gözüm görmesin bunu, dimiş.\n\n[Bu kadar sinirlenmiş yani.] Aradan birkaç gün soona cellada dimiş ki:\n\n— Beni tuz kadar seven oolumu çoook uzak bi yere götür. Başını vur, kanlı köyneeni* de bana getir dimiş. Eğer didiklerimi yapmazsan, öldürmezsen senin kelleni vurdurrum. Yoh, didiimi gibi yapar da getirirsen seni mükâfatlandırırım, demiş.\n\nCellad bunu almıış, çooh uzaklara götürmüş. Tam başını vuracaa yerde çocuk yalvarmış, çok ısrar etmiş. Cellad da çocuun yalvarışına kıyamamış:\n\n— Seni serbest bırahırım amma ganlı köyneen ne olcah? dimiş.\n\nO arada da bi ceylan geçiyomuş. Çocuh hemen celladın silahıynan ceylanı vuruyo. Köyneini de iyice gana sürüyo,\n\n— Al bunu götür, babama ver, diyo.\n\nÖyleliinen cellad oolanı serbest bırahıyo. Çocuh da cellada dualar ediyo, öldürmediği için. Cellad çıhıyoo, padişaan yanına gidiyo. Çocuk da başını alıp başga bi memlekete gidiyo. Cellad, götürüyo padişaha köyneei:\n\n— Oolunu öldürdüm. Bu da onun ganlı köyneği, diyo.\n\nPadişah da celladı mükafatlandırıyo. Gel zamaan, git zamaan çocuk, tesadüf bu ya başka bir ülkenin padişahının gızıyla tanışıyo. Gız da bunu seviyo, bunlar evleniyolar. O ülkenin padişahı ölüyo, padişaan tek bi gızı varımış. Başga çocuu da yoh. Gızının kocası olduğu için bu oolan oraya hükümdar oluyo. Gız bi gün oolana diyo ki:\n\n— Biz seninle yıllardır evliyiz. Ama hiç kimin var kimin yoh, ne ben sordum, ne de sen söyledin, diyo.\n\n— Bu dünyada hiç kimsen yok mu senin? diyo.\n\n— Var, diyo oolan. Filan ülkenin padişaa benim babam fakat babamla aramızda böyle böyle bir mesele geçti. Beni vurdurmak istedi. Ben cellada yalvardım, beni serbest bıraktı. Biz onu buraya çağırırsak iş karışır diyo oolan.\n\n— Yok, diyo gız. Çaaralım. Madem başında böyle bi olay geçti, tuzsuz bir yemek yapalım, onu da tanışmak için davet edelim. Senin kim olduunu da söylemeyelim, diyo.\n\nNeyse padişaa tanışmak için eve davet ediyolar. O da davete icabet edip geliyo. Yemek vaatı geliyo. Padişah hangi yemee tattıysa tuzu yoh. Yemeklerin hiçbirinde tuz yoh. Şaşırıyo,\n\n— Siz yemeklerde hiç tuz kullanmaz mısınız? diyo.\n\nPadişahın oğlu,\n\n— Kullanmasına kullanırız ama biz sizin tuzu sevmediğinizi, tuz kelimesine dahi sinirlendiğini bildiğimiz için yemeklere tuz atmadık, der.\n\nPadişaan kafasına jeton düşüyo:\n\n— Şimdi anladım ki dünyanın tadı tuzmuş. Ben bu tuzun yoluna bir oolumu öldürdüm. Çok pişmanım, eğer şimdi burda olsaydı baarıma* basardım, diyo.\n\nO zamanaça,*\n\n— Baba, senin öldürtmek istediin oolun benim. Cellada yalvardım beni öldürmedi, o köynekteki gan ceylanın kanıydı. Ben bu ülkenin gızıyla tanıştım, buraya hükümdar oldum, durum böyle böyle, diyo.\n\nPadişah oolundan af diliyo, oolu da babasını affediyo. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* baalım / bağlım / bağalım: Bakalım\n\n*köynek: Gömlek\n\n* bağır:1. Göğüs, sine, ciğer, yürek\n\n* o zamaataca / o zamaataça / o zamanaça: O zamana kadar\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Kırk Yalan",
        "text": "Vaktiyle bir demirci ustası varmış. Bu adam işini hiç doğru düzgün yapmazmış. Sebebi sorulunca da kırk tane yalan uydurur, sürekli hatalarını çırağına yüklermiş. Bir gün gene bu ustanın işleri yolunda gitmemiş. Başlamış gene çırağına kızıp şeytana atmaya:\n\n— Lanet şeytan, kör şeytan, hep senin yüzünden oluyor şeytan, diye atmaya.\n\nÇocuk her gün ağlar, ustasının eziyetlerine katlanırmış. Bir gün dükkâna Hızır girmiş, olanlara şahit olmuş. Çocuğun gözyaşlarına dayanamayan Hızır, demirci ustasına,\n\n— Dur ben sana bi ders vereyim&nbsp;de sen gör anyayı konyayı, demiş.\n\nKırk yalan bir gün köyden kasabaya inmiş. Hızır, hemen at kılığına girip demircinin karşısına çıkmış. Demirci bu atı görür görmez vurulmuş:\n\n— Bu atın bu güzellikle burda ne işi var? Sahibinden ürktü de mi kaçtı acaba? demiş.\n\nUsuulca* atın yanına yaklaşmış, bi saa bakmış bi de sola bakmış, belindeki kemeri çıkarıp atın boynuna geçirmiş. Atı eve götürmeye karar vermiş. Giderken giderken,\n\n— At da susamıştır, diye atı yalağa* götürmüş.\n\nAt su içiyomuş gibi yapıp oluğun deliğinden süzüle süzüle kaybolup gitmiş. Demirci,\n\n— Allah Allah! demiş.\n\nEğilip delikten bahsa ki atın kulakları görünüyo.\n\n— Gocaman at nası, bu delikten içeri girdi? diye söylenmeye başlamış. Hadi atım çıh, hadi atım çıh, diye çıırıyomuş.\n\nOrdan geçen köylüler de,\n\n— Hayırdır dayı, kime çaarıyon sen? demişler.\n\n— Atım deliin içine girdi. Çaarıyom çaarıyom çıhmıyo, demiş.\n\n— Gos goca at o delikten girer mi hiç? demişler.\n\n— İnanmıyosanız eğilin siz de bahın, demiş demirci.\n\nBahsalar ki ne at var ne de gulah. Hızır da gulaanı hemen çekmiş delikten. Köylüler,\n\n— Bu kırk yalan iyice sıyırdı, bunu hemen hastaneye götürelim, demişler.\n\nBunu dutmuşlar, hastaneye götürmüşler. Kırk yalan doktorlara anlatıyomuş, doktorlar adama bunun mümkün olamayacağını anlatıyomuş. Sonunda kırk yalan pes etmiş:\n\n— Ben kimseyi böyle inandıramayacaam, iyisi mi yalan söyledim deyim, çıhıyım işin içinden demiş.\n\nGitmiş doktorlara:\n\n— Ben size yalan söyledim, sinirliydim, goyurun* beni, demiş.\n\nDoktorlar bunu taburcu etmişler. Adam hemen atın girdiği oluğun yanına girmiş. Oluktan bakmış, atın kulakları yine görünüyo:\n\n— Burdasın burdasın da gel gör ki bana inanan yok, demiş.\n\nHızır, bunu duyunca insafa gelmiş:\n\n— Bir daha yaptığın hataları başkasına yüklersen daha kötü durumlara düşersin, demiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* usulca: Yavaşça\n\n* yalak: Hayvanların içinden yemek yediği, ağaç, çanak vb. kap\n\n* goyurmak: 1. Bırakmak, serbest bırakmak, 2. İzin vermek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Peri  Oğlu",
        "text": "PERİ OĞLU\n\nBir varımış bir youmuş. Yoh demesi pek günahımış. Bi zaman deve dellalıha, horuz belbel ike, anam gız, babam oğlanıha, ben onların beşşiini tıngır mıngır sallarıha, bi peri padişaanın oolu varımış. Uzak bi memlekette bi gız görmüş, gıza âşık olmuş. O gızı sevmiş. Devamlı güvercin hâlinde o gıza uçar gidermiş. Bi gitmiiş, beş gitmiiş derken bu gızın babasıynan anası bunu görmüşler. Gızlarını yedi kat camınan odanın içine goymuşlar. Bu oğlan gıza varıncak, pencereye vuruncak camlar oğlanın göğdesine oturmuş. Vücudundan yaralanmış. Oğlan hastalanmış, yıllarca yatmış. Oolan gelmeyince gız bunu merak itmiş. Ayaana bi demir çarıh giymiş, eline bi demir diynek almış, başına da bi garın geçirmiş:\n\n— Tohdur* gediyoo, tokdur gediyoo, diye çııra çııra gezinmeye başlamış.\n\n&nbsp;Gideken gideken gız susamış. Bi çeşme başına varmış, su içmiş. Sağına soluna bahakan, ora da ormanlıhmış. Oradan iki şelekli,* iki gadın geliyomuş. Bunları görüncek dalın başına çıkmış, gizlenmiş gız. Orada kadınlar gelmiş, suyu içmişler. Biraz diinenmişler. Gadının biri oolanın dezesiymiş biri de dezesinin gızıymış. Gız anasına,\n\n— Anaa, dezemin oolunun hâlları nolacah? dimiş.\n\nAnası da,\n\n— Gızım bi çare yoh. Lokman hekim geldi amma çare yoh, dimiş.\n\n— Bi çaresi var, dimiş gız.\n\n— Ne var? diyo anası da.\n\n— Kimse duymasın ana da senin odununla seni yahsalar, benim odunumla beni yahsalar, senin külünü bi torbaya, benim külümü de bi torbaya goysalar, dezemin oğlunu bi hamama götürseler, orda iyice yıhasalar, vücudundaa camlar dökülür. Benim küllüümle senin küllüünü de üzerine saçsalar dezemin oolunun hastalıı geçer, düzelir, dimiş.\n\nGız bunu duymuuş. Bunlar yorgunumuş, oraya yatıp uyumuşlar. Gız daldan inmiş, ikisini de gendi şeleklerinde odunlarını yahmış. Bunların küllüünü de torbalara doldurmuş:\n\n— Tohtur gediyo, tohtur gediyo, diye oolanın memleketine varmış.\n\nOolan da yedi kat yüksekte bi gonakta yatıyomuş. Bunun sesini duyunca bilmiş gızı.\n\n— Ana şu tohduru bana çağar, gelsin, diye yalvarmış.\n\n— Oolum lokman hekimi getirdik, sana faydası olmadı. Şu başı garınlı toktur da ne fayda olacak? dimiş.\n\nAnası da bilmiş bu dohturun o gız olduunu. Oolanın ricasına dayanamıp çaarmış gızı. Gız gelince diyo ki:\n\n— Ben bunu iyi ederim ama sen oolunu bana vericeen, bi ayda bana müsade idecen. Ben bunu hamamda düzeltirim, dimiş.\n\nGadın verecek değel ya,\n\n— Veriyim, dimiş.\n\nYalınız oğlanın anası kurnazlığınan oolanı hem iyi ettirmeyi hem de kızı yimeyi planlıyomuş. İnsan yerimiş gadın da, aklına onu almış. Derkeen, neyse oolunu gıza vermiş. Gız, götürüyo oolanı hamam da eeyce yıhıyo. Deyzesinin küllüünü de üstüne saçıyo, oolan iyi oluyo. Bunlar eve geliyolar:\n\n— Ana, diyo. Biz işte birbirimizi alacııh, diyo.\n\nAnası bahmış oolan düzelmiş, gayrı gızı yimiye garr almış. Oolan da bilirmiş anasının gızı yiyeceeni:\n\n— Hadi bu memleketten gidelim, dimiş gıza.\n\nGızı yanına almış, oolanla gız az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bi memlekete varmışlar. Oruya varıncık, bu oolanın anasının iki bacısı daha varmış. Bunlar kanatlı peri padişahıymışlar, uçuyollarmış. Biri dimiş ki:\n\n— Oolanı arayım, belki bulabilirim, dimiş.\n\nGitmiş, bi o yannı bi bu yannı uçmuş. Aramıış, taramış, bi ovanın yüzünde, bi daan göğsünde bi adam görünüyo. Sakallı bi adam. Bu adam bel belliyomuş:\n\n— Dayıı, dayıı! Bi oolanla gız geçti mi burdan gördün mü? diyo.\n\n— Yooooh, ben yedi senedir burda bel belliyom, kimseyi görmedim, diye cevap veriyo adam. [Cevap veren oolan, bel de gız.] Neyse geliyo eve. Bacısı,\n\n— Nettin? diyo.\n\n— Bacım kimseyi göremedim. Bi daan göösünde çölde bi adam bel belliyodu, sakallı yaşlı bi adam. Gulaa da duymuyodu, sağarıdı. Sordum. Bana,\n\n— Yedi senedir bel belliyom, görmedim didi, diyo.\n\n— Ah, bacıım! diyo oğlanın anası. Keşke o beli alıp da gelseyidin. O sakallı da gelirdi diyo. Sakallı benim oolum, bel de gızdı, diyo.\n\n— Eee, bilemedim bacım, diyo.\n\nNeyse bu sefer güccük bacısı gidiyo. Oğlan diyo ki:\n\n— Gücçük dezem geliyo. Bu dezem, çok vicdanlı, diyo.\n\nGız,\n\n— Ne yapalım? diyo.\n\n— Sen zincirli bi altın tas ol, ben de bi çeşme oluyum. Dezem arar arar, bizi bulamaz. Gelen geçen burdan bi su içer, gider, diyo.\n\nHakkaten dezesi arıyoo, dolaşıyoo, bulamıyo. Neyse çeşmenin başına geliyo, iki sefer de su içiyo:\n\n— Kim yaptırdıysa Allah ırazı olsun, diyo.\n\nAltın tasa da gıyamıyo, almadan çıkıp gidiyo. Varıyo bacısı. Oolanın anası soruyo:\n\n— Bacım nöördün? diyo.\n\n— Bacım dünyayı dolaştım, bi şey bulamadım. Garahtım,* bi çeşme gördüm. Vardım iki tas da su içtim. Bi altın tas, suyun yüzünde gımıl gımıl oynuyodu. Ben de suyu içtim, geldim, diyo.\n\n— Ey bacım! diyo. O altın tası koparsan da getirseyidin. Su da gendiliine ahar gelirdi. Tas gız, su da oolumdu, diyo.\n\n— Eee, bilemedim bacım, diyo.\n\n— Öyleyse ben gidiyim aramıya, diyo.\n\nAnası adam yiyo ya, oolan anasının geldiini görünce,\n\n— Anam geliyo, bizi muhakkak yiyecek diyo, peri padişahının oolu.\n\n— Nöörecek?* diyo gız.\n\n— Sen bi gül aacı ol, ben de bi gara yılan oluyum, diyo.\n\nGız bi gül aaacı oluyo, oolan da bi gara yılan.\n\n— Anam gelincek, o zaman anamın hesabını görürük, diyo.\n\nNeyse anası geziyoo, dolaşıyoo, bunları görüyo:\n\n— Yaa! Demek sen gül ağacı oldun, benim oolan da yılan oldu. Siz şimdi elime düştünüz, gurtulamazsınız, sizi yiyecem, diyo.\n\nOolan,\n\n— Ana, diyo. Bizi yiyeceen yalınız seni çok öösedim. Şu aazını aç ta bi dilini öpüyüm anam, onda soona ye, diyo.\n\nAnası aazını açıncak, yılan ağzına zehrini akıtıyo. Anası ölüyo. Bunlar da yiyip içip muradına geçiyo.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* tohdur / tokdur: doktor\n\n* şelek: sırta iplikle bağlanarak taşınan yük\n\n* garahmak: 1. yorulmak, 2. yorgunluktan dolayı çok susamak\n\n* nööreceek: ne yapacağız\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Sabırlı Kız",
        "text": "SABIRLI KIZ\n\nBir varmış bi yohmuş, Alla’an gulu pek çohmuş. Çok demesi de, az demesi de günahmış. Evvel zaman içinde galbur saman içinde, deve tellal iken horuz bakkal iken ben babamın beşiğini tıngıır mıngır sallar iken bi yoksul gız varmış. Bunun bir babası bir de üvey anası varımış. Üvey anası bu gızı hiç sevmez, nerde bir felaket olsa oraya gönderirmiş. O vaktin zamanında da bi padişah varımış. Onun da hiç çocuu olmazmış. Sultan Hanımla beraber has bahçede gezerken bir yılan görmüşler. Sultan Hanım,\n\n— Aman Yarabbi! Bi çocuğum olsun da tek yılan olsun, dimiş.\n\nBu söz Cenab-ı Allah'ın çok hoşuna gitmiş ve hanım o gün hamile galmış. Nihayet Sultan Hanım’ın ağrısı dutmuş. Ebe getirmişler, yılan ebeyi sokmuş öldürmüş. Naadar* ebe getirdiyseler yılan hepsini sokmuş. O yerde hiç ebe kalmamış. Padişah tellal çağırtmış:\n\n— Benim bi çocuğum dünyaya gelecek, kim bu işi başarırsa ona bahşiş vereceğim, dimiş.\n\nBu üvey ana tellalın sesini duyunca,\n\n— Benim gızım çok iyi ebelik bilir, gızımı götürün, dimiş.\n\nGızı da azarlaya azarlaya,\n\n— Hadi hadi! Padişahın hanımına ebelik yapacaan. Çabuh hazırlan, diye tellalın önüne gatmış.*\n\nGız aalaya aalaya yola düşmüş. Yolda gidekene tellallara,\n\n— Aaman! Bana biraz izin verin de, şuracıhta annemin mezarı var, ona bi Fatiha okuyum, dimiiş.\n\nGız annesinin mezarına gitmiş. Aalaya aalaya derdini söylemiş. Mezardan bi ses gelmiş. Gız iyice gulaanı verip diineyince annesi mezardan ona,\n\n— Hiç korhma gızım! Padişaan evine varınca, altın bir leğenle* altın bir tas iste. İçine de biraz süt goy, bi de kürk hazırla. Soona gel şehzadem geel, geel de. Hiç gorhma, dimiş.\n\nGız, padişaan evine gelince bir altın leğen, içi süt dolu bi altın tas, bi de kürk istemiş. Bunların hepsini almıış, Sultan Hanım’ın yanına gitmiş:\n\n— Gel şehzadem, geel, gel! diyince yılan süt dolu leğenin içine ahmış.\n\nOrda yıhanmış, yıhandıhta soona kürkün içine oturmuş. Padişah çok sevinmiş, gıza ihsanlarda bulunmuş. Gız da bunları alıp eve gelmiş. Üvey anası gızın geri dönmesine sinirlenmiş.\n\n— Âlem öldü de sen niye ölmedin? diye gıza çıkışmış. Neyse aradan aylaar, yıllar geçmiş. Şehzade büyümüüş, anasına babasına,\n\n— Beni okutun, dimiş.\n\n— Olur, dimişler.\n\nGetirilen bütün hocaları yılan sokmuş. Memlekette hoca galmamış:\n\n— Şehzadeyi kim okutursa ona şu kadar para ve bahşiş verecez, diye tellal çağırtmışlar.\n\nÜvey ana gine bunu duymuş:\n\n— Benim gızım okutur, dimiş.\n\nGızı da tellalın önüne gatmış. Gız gideken yine anasının mezarına uğramış:\n\n— Aah anam ah! Üvey annnem beni şehzadeyi okutmaya gönderiyo, diye aalamış.\n\nBu sefer de mezardan,\n\n— Hiç gorhma gızım, bir altın rahle, bir de güdecek* yaptır, ortasına Kuran-ı Kerim’i go. Sen yalnız Bismillahirrahmanirrahim de, o geri tarafı okur, dimiş.\n\nNeyse gız padişaan evine gitmiş, annesinin dediklerini yaptırmış. Kuran’ı ortaya goymuş, Bismillahirrahmanirrahim, diyince şehzade bütün Kuran’ı okumuş. Şehzadenin anasıyla babası gıza bahşiş vererek onu eve yollamışlar. Gız eve gelince üvey anası,\n\n— Bu gız da ifrit* oldu mübarek! Yine ölmedi, diye gendi gendine söylenmiş.\n\nAradan seneler geçmiş. Bu sefer de şehzade anasıylan babasına gendisini evlendirmelerini söylemiş. Padişaan ooluna, sağ vezirin kızını gırh gün gırh gece düğünle almışlar. Yılan bunu soharak öldürmüş. Ertesi gün ölüsünü kaldırmışlar. Bu sefer de sol vezirin gızını almışlar. Bu da aynı şekilde ölmüş. Şeerde* naadar gız varsa hepsini öldürmüş. Vilayette gız galmamış. Bu sefer de padişah,\n\n— Benim ooluma kim varırsa ona istediği bahşişi verecem, diye tellal baartmış.\n\nÜvey ana gine bu sözü duymuş:\n\n— Benim gızım var, ebeliği etti, hocalığı etti, şimdi garılığı da eder, dimiş,\n\nGızı tellalın önüne gatmıış, göndermiş. Gız yine annnesinin mezarı başına gitmiş. Üvey anasının gendisini şehzadeye verdiini söylemiş. Annesi de,\n\n— Hiç merak etme gızım, mangala bir ateş at, gapının arhasına saklan. Yılan kapıdan girince de onu tut ateşe at. O zaman gılıfından çıkar, sen de rahat edersin, dimiş.\n\nGız anasının didiği gibi ateşi yahmış. Gendi de gapının arhasına sahlanmış. Oolan içeri girer girmez onu dutup ateşe atmış. Yılanın gılıfı yanmıış. Ortaya aslan gibi güzel bi babayiit çıhmış. Birbirlerini sevmişler, zabaha gadar birlikte olmuşlar. Zabahleyin saraydakiler, gıza hazırladıkları taputnan odaya gelmişler. Ama bahmışlar ki gız ölmemiş, yılan yerine de babayiit bi oolan duruyomuş. Gızlan oolan anasıylan babasının ellerini öpmeye gitmişler. Padişahna Sultan Hanım çok sevinmişler. Gıza da,\n\n— Sen naadar iyi bi gızsın, oolumuzun hem ebesi oldun, hem hocası. Şimdi de karısı olup bizi oolumuza gavuşturdun, dimişler.\n\nGızın boynuna bi takı tahmışlar. Mutlu mesut yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* naadar: ne kadar\n\n* önüne gatmak: kişiyi bire yere başka bir kişiyle birlikte göndermek\n\n* leğen / ileen / ileğen/ ilean: genellikle içinde bir şey yıkamak ya da bir şeyi taşımak için kullanılan plastik ya da metal kap, leğen, 2. gövde arkası ile omurganın bel bölümündeki leğen kemiği\n\n* güdecek: kitap okurken satırları izlemekte kullanılan araç, odun parçası.\n\n* ifrit: 1. şeytan, cin, 2. tiksinmek, 3. nefret etmek, 4. çok sinirlenmek\n\n* şaar / şear / şeer: şehir, kent\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Son Pişmanlık",
        "text": "SON PİŞMANLIK\n\nBir varmış, bir yokmuş, bir köyde üç fakir adam varmış. Çocukları da yokmuş. Bir gün üçü beraber Hızır’ı aramak için yola koyulmuşlar.\n\n&nbsp;-Hızır’ı bulalım, derdimizi anlatalım, bu fakirlikten kurtulalım. Demişler. Günlerce gitmişler, yollarına devam etmişler. Hızır, &nbsp;bulunmaz, &nbsp;ama onların niyeti bulmakmış. Ararken karşılarına bir adam çıkmış. Adama selam verdikten sonra, Hızır’ı aramaya çıktıklarını söylemişler. Adam:\n\n-Ne yapacaksınız Hızır’ı? Demiş.\n\n-Bizim isteklerimiz var, onları isteyeceğiz. Demişler. Adam:\n\n-Ben Hızır’ım. Demiş. Adama inanmamışlar. İçlerinden birisi belki Hızır’dır, biz yine isteklerimizi bildirelim, diyerek bu adama isteklerini söylemişler. Hızır, birinci adama:\n\n-Ne istiyorsun? Diye sormuş:\n\n-Âlim olmak istiyorum. Demiş.\n\n-Âlim olduğunda öğrenciler yetiştirecek misin? Deyince adam, &nbsp;söz vermiş. Hızır da bu adama üç yaprak vermiş.\n\n-Bunları al, sen çok iyi bir âlim olacaksın. Demiş.\n\nİkinci adama, isteklerini sormuş. Adam:\n\n-Ben zenginlik istiyorum. Demiş.\n\n-Zengin olduğunda fakirlere yardım edecek misin, öğrenci okutacak mısın? Deyince adam, söz vermiş. Bunun üzerine Hızır, ona bir lira vermiş.\n\nÜçüncü adama sormuş, sen ne istiyorsun, diye. O da:\n\n&nbsp;-Benim ailem yok, ben bir aile istiyorum. Demiş. Hızır ona:\n\n&nbsp;-Memleketinde terzi bir kadın var. Geçimini terzilik yaparak kazanıyor. Sen de onunla evleneceksin. Demiş.\n\nAdamlar az gitmişler, uz gitmişler memleketlerine dönmüşler. Üç yaprağı alan adam, &nbsp;çok iyi tanınan bir âlim olmuş. O zaman da bu adamın üstüne başka âlim yokmuş. Bir lirayı alan çok zengin olmuş. O zamanın tanınan zenginlerinden olmuş. Aile isteyen ise, &nbsp;o terzi kadınla evlenmiş. Böyle hayatlarını sürdürüp, gidiyorlarmış. Aradan yıllar geçmiş. Hızır, kontrol etmek için bu adamların yaşadıkları yere gelmiş. İlk önce âlim olanın yanına gitmiş. Tanınmamak için de talebe kılığına bürünmüş.\n\n-Ben,&nbsp; ilim öğrenmek istiyorum, bana yardımcı olur musunuz? Demiş. Âlim de:\n\n-Ben sana hocalar tutayım, onlardan al ilimi. Demiş. Talebe:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n-Hayır. Ben senden almak istiyorum. Demiş. Âlim, &nbsp;dayanamamış. Çocuğa:\n\n-Ben üç yaprakla âlim oldum, al şu üç yaprağı sen de âlim olursun. Diye bağırmış. &nbsp;Hızır da o adamdan âlimliği almış. Adamı birden eski, cahil hâline geri döndürmüş.\n\n&nbsp;Zengin olan adamın da yanına bir dilenci kılığında gitmiş. O adamdan da biraz para istemiş. Zengin adam, dilenciye iyi davranmamış, pencereden bir lira fırlatmış. Hızır, adamın bu hareketini görünce, çok sinirlenmiş. Bunun üzerine o adamın evinde o gece yangın çıkmış, bütün her şeyi yanmış kül olmuş, eski fakir haline geri dönmüş.\n\nDaha sonra terzi kadınla evlenen üçüncü adamın yanına gelmiş. Ondan yemek, elbise istemiş. Adam ve karısı, ihtiyar adamla çok ilgilenmişler. Her istediğini yerine getirmişler. Bunun üzerine, Hızır zenginlik ve âlimliği de bu adam ve karısına bırakarak, oradan uzaklaşmış, gitmiş.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "Tavuklar ve Horozlar",
        "text": "Bir gün kendine çok güvenen bir tavuk, diğer tavuk ve horozlara çağrıda bulunur: “Biz yerde kaçanların gökte uçanlardan ne eksiği var, toplanıp bir millet olalım, güç gösterelim.” der. Bütün tavuk ve horozları peşine takıp yürümeye başlar. Kuşlar yeryüzünde bir karaltının peyda olduğunu görüp tedirgin olur. Kuşların lideri o zamanlar Bum adlı baykuşmuş. Şahin Bum’un telaşla karaltıya baktığını görünce huzura girer ve:\n\n— Derdin neyse çare bulayım, yükün neyse kaldırayım, eşikten beşikten yavru aldırayım, der. Bum, şahine:\n\n— Hemen havalan, şu karaltı neyin nesidir öğren, der.\n\nŞahin derhâl sürünün önüne süzülür. Öndeki horoza bir nutuk çekip onu korkutmak ister ama horoz kanat açıp hamle yapar. Şahin saldırıdan kurtulur. Horoza kendisini liderlerine götürmelerini ister. Horoz lider benim der. Az ötede başka bir horozun tavuklara nutuk attığını görür. O da kendisini lider olarak görmektedir. Şahin karşılaştığı her horozun liderlik etmeye çalıştığını görünce efendisi Bum’un yanına döner. Bum’a tavukların millet olmak amacıyla köyleri ve kümesleri terk ettiğini söyler. Bum bütün kuşları toplar ve yerdeki kanatlılara ölüm fermanı verir. Kuşların saldırısıyla horozlar bertaraf olur. Başlarında horoz olmayan tavuklar dağılır, kimi ölür; geri kalanlar da kümeslerine geri döner. O günden beridir tavuklar önder bir horoz bulamadıkları zaman saklanacak delik ararlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "Dan Dan Gabacık",
        "text": "Şimdi, bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim dere tepe düz gittim, döndüm arkama bir baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. Çok eski zamanlarda bi oduncu varmış. Oduncunun bir karısı, bir de kızı varmış. Karısı hasta olmuş ve ölmüş. Bunlar tabii çok fakir bi aileymiş. Kızının adı da Ayşe’ymiş.\n\nGel zaman git zaman oduncu bir kez daha evlenmek istemiş. Bi başka kadınla evlenmiş. Evlendiği kadın da dulmuş. Kendi kızı gibi, aynı yaşlarda kadının da ilk evliliğinden olan bi kızı varmış. O kızın adı da Fatma’ymış.\n\nŞimdi, üvey anneyle kızı adamın kızını hiç sevmezlermiş, evde de istemezlermiş. Kızın varlığı, Ayşe’nin varlığı, onları sıkarmış. Aslında Ayşe de o kadar iyi, merhametli, sevgi dolu, insan canlısı, çok çok iyi kalpli bi kızmış.\n\nOduncunun ikinci karısı tutturmuş bi gece, akşam olunca, kocasına;\n\n-Bu Ayşe fazladan bu evde, işte fazla masrafı var. Bunu götür git, bi yerlerde bırak gel, demiş.\n\nAdam demiş ki;\n\n-Mümkün mü ya, ben kızıma nasıl kıyarım, nasıl bırakır giderim? Böle bi şey olamaz, ben babayım.\n\nŞöyle böyle dediyse de karısını ikna edememiş. Ayşe’yi almış yanına ertesi sabah, erkenden yola çıkmış. Ayşe’yle gitmişler, gitmişler, ormanın iyice derinliklerine dalmışlar.\n\n-Ayşe, sen biraz etraftan çiçek topla, gezin, kuşları seyret. Ben biraz odun keseyim, eşeğime yükliyim, istif edeyim odunları, akşama doğru döneriz köyümüze, demiş kıza.\n\nKızı da;\n\n-Olur, demiş.\n\nGayet mülayim, iyi niyetli bi kızcağızmış. Etrafta çiçek toplarken, baba da hızlanarak ordan yok olmuş. Almış eşeğini, gitmiş, köye dönmüş.\n\nAkşam olmuş. Ayşe bakmış; babası yok. Korkmuş; ama yapabileceği bi şey yok. İyice hava da kararmış, karnı da acıkmış. Gözüne bi ağaç kestirmiş, onun tepesine çıkmış, tırmanmış, oturmuş. Başlamış ağlamaya.\n\n-Dan dan gabacık, beni bırakıp giden babacık.\n\nBöyle kendi kendine söyleniyomuş. Bi yandan da ağlıyomuş. Sonra gözüne uzaklardan bi ışık çarpmış. Bi başka tarafta, yine uzakta, duman tütüyomuş. Şimdi, bi ışığa bakmış, bi dumana bakmış.\n\n-Işık yanan yere mi gitsem, duman tüten yere mi gitsem? demiş.\n\nHem uykusu gelmiş, hem yorulmuş, hem acıkmış, hem susamış, ağacın tepesinde kendini tam anlamıyla da güvende de hissedememiş.\n\n-En iyisi, ben koşarak şu ışık yanan yere gideyim. Orası aydınlık olduğu için ne olduğunu da görürüm, diye düşünmüş.\n\nAğaçtan inmiş, hızla ışık yanan yere gitmiş. Karşısına küçük bi kulübe çıkmış. Kapıyı çalmış, tak tak tak diye. İçerden böle ayak sesleri duymuş. Kapıyı korkunç yaşlı bi kadın açmış; cadılara benzeyen bi kadın, işte böyle korkunç falan, suratsız. Ondan sonra,\n\n-Ne var, ne istiyosun kızım? demiş.\n\nAyşe de;\n\n-Nolur ninecim beni içeri al. Ben yolumu kaybettim, karnım çok aç. Ne istersen yaparım. Bana bu gece için bi yatacak yer, bi lokma da ekmek verirsen çok sevinirim, çok mutlu olurum, diye yalvarmış yaşlı kadına.\n\nKadın da şöyle bi süzmüş Ayşe’yi; iyi bir kız olduğuna inanmış. Kızı içeri almış.\n\n-Seni içeri alırım; ama şartım var: Evimi bi güzel temizliceksin, silip süpürceksin, işlerimi yapcaksın. Ne iş gösterirsem yapcaksın. Hayvanlarıma da bakacaksın; onları yemliyceksin, demiş.\n\nAyşe, zaten iş yapmaya alışkın olduğu için hiç sorun çıkarmadan kabul etmiş. İçeri girmiş, bi bakmış; kadının kulübesi çok pis, bakımsız, berbat bi yermiş. Kadın, ona bi somun kuru, bayat ekmekle biraz su vermiş. Bi de böyle tahtadan sedir göstermiş, yatıcağı pis bi yer. Ayşe yatmadan önce, bir iki lokma bi şey yedikten sonra temizliğe koyulmuş; silmiş süpürmüş ortalığı, yatmış. Kadının hoşuna gitmiş.\n\n-Yarın sabahleyin de erken kalkıp geri kalan işleri yaparsın, demiş.\n\nAyşe;\n\n-Olur ninecim, demiş.\n\nDaima kadına iyi davranmış. Ondan sonra Ayşe yatmış, uyumuş.\n\nSabahleyin yaşlı kadın kaldırmış Ayşe’yi erkenden. Etrafı tekrar bi toparlamış, silmiş süpürmüş. Yaşlı kadın götürmüş, hayvanların olduğu yere. Hayvanları da inek, ne bileyim koyun, keçi, at gibi şeyler değil; kaplumbağa, ondan sonra efendime söyliyim, yırtıcı hayvanlardan, böyle yılan, timsah, acayip hayvanlarmış. Yani evcil değil; yabani hayvanlarmış. Ayşe önce ürkmüş, korkmuş; ama dua ederek, sakinlikle, yaşlı kadının gösterdiği yemleri hayvanlara atmış. Su kaplarını değiştirmiş, işte barınaklarını temizlemiş kendi kendini telkin ederek, korkarak. Neyse, işlerinin hepsini tamamlamış.\n\nBirkaç gün yaşlı kadının yanında kalmış, ne söylediyse yapmış. Kadın bundan çok memnun kalmış. Ayşe’nin babasını özlediğini anlamış; Ayşe hep mahzun duruyomuş çünkü.\n\nDemiş ki;\n\n-Evine mi geri dönmek istiyosun?\n\n-Evet ninecim. Biraz gidip babamı görmek istiyorum, demiş.\n\n-O zaman, sen çok iyi bi kızsın; onun için ben de sana çok iyi davranmak istiyorum. Sana yolu tarif edicem; ama sakın dediğim yoldan başka bi yere aldanıp gitme. Ormanda çok dikkatli git; işte şu ağacın sağından, bu ağacın solundan, şu yoldan bu yoldan gitceksin, diyip orman yolunu tarif etmiş.\n\n-En son, karşına dere yatağı gelcek. Sakın dere yatağı boş diye atlama; çünkü arka arkaya renkli çaylar akıcak, dereler çıkacak. Önce kara su, simsiyah bi dere çıkıcak. Sakın içine girip geçeyim deme. Yeşil akcak, girme; mavi akcak, girme; kırmızı akcak, girme. Ta ki sarı çayı bekle. Sarı su aktığında, dal içine, hemen karşıya geç. Sakın bu dediklerimden başka bi şey yapma, başka bi yola sapma, bu söylediğim sarı çayın dışında başka renkli çaya da girme. Sonra senin için kötü olur. Tamam mı? demiş.\n\n-Tamam, diye Ayşe söz vermiş, kadının elini öpmüş, kendisine iyi davrandığı için kadına teşekkür etmiş ve yola koyulmuş.\n\nYaşlı kadının tarif ettiği yoldan, ağaçların arasından gitmiş. En son, yaşlı kadının dediği dere yatağına gelmiş. Bakmış; böle dağlardan doğru su sesi geliyo.\n\nDemiş ki;\n\n-Çaylar geliyo.\n\nBeklemiş. Önce dediği gibi işte renkli olan siyah, kırmızı, yeşil, mavi, bütün çaylar geçmiş. Sabırla beklemiş Ayşe, sarı çayın gelmesini. Bakmış, sarı çay geliyo; hemen, geçip gitmeden atmış kendini içine, karşıya geçmiş. Geçerken tabii zor geçmiş; biraz üstünde ağırlık hissetmiş. Çıktıktan sonra çaydan bi bakmış; her tarafı böyle altınlarla kaplı. Altın bilezikler, kolyeler, pırlantalar, değerli şeyler, ziynetlerle çıkmış çaydan. Sevinmiş biraz; ama şaşırmış daha çok. Biraz yürüyünce bi bakmış; karşılarında evleri görünmüş. Bu arada eve varmadan, bi kör horozları varmış. Bi yere tünemiş.\n\n-Ayşe kız geliyo ühürü üüü, yetişin, gelin. Ayşe kız geliyo ühürü üüü, diye bağırmaya başlamış.\n\nBu arada, babası da kızını çok özlemiş, çok pişman olmuş, çok da ağlamış.\n\n-Nasıl yaptım, ben kızıma nasıl kıydım, nasıl bırakıp geldim, başına neler geldi? diye adamcağız hasta olmuş, yataklara düşmüş.\n\nHorozun sesini duyunca hepsi fırlamışlar bahçeye. Bi bakmışlar; gerçekten Ayşe geliyo, her yerlerinde altınlar pırıl pırıl böyle. Şaşırmışlar. Ay, üvey annesi artık sevinmiş zengin olduk diye. Kızı da çok kıymetli tutmuş.\n\nAkşam olunca tutturmuş kocasına;\n\n-Ayşe’yi bıraktığın gibi gidip Fatma’yı da bırakcaksın yarın sabah, diye.\n\nOndan sonra, adam da demiş ki;\n\n-Bak, Ayşe’yi bıraktığım için ben çok kötü oldum, hasta oldum, pişman oldum, vicdan azabı duydum, bana iyi gelmiyo. Nolur Fatma’yı götürmiyim. Ayşe’nin getirdikleri bize ölünceye kadar yeter. Yapma, etme, dediyse de kadın iyi niyetli olmadığından dinletememiş. Karısına laf geçirememiş, sözünü geçirememiş. Ondan sonra, mecburen kabul etmiş.\n\nFatma’yı da almış yanına ertesi gün, odun kesmeye gitmiş ormana. Ayşe’yi bıraktığı yerlerde Fatma’ya da demiş;\n\n-Sen hadi çiçek topla.\n\n-Ben çiçek toplamam!\n\nFatma da çok aksi, yaramaz bi kızmış. Yani hiç öle sevilen bi kız değilmiş. Her şeye karşı gelir, itiraz eder, kendi kendisiyle bile barışık değil; devamlı kavga eder, herkesle böle geçimsiz biriymiş.\n\n-Ben şu ağacın dibinde, o kadar yol geldik, yatar uyurum. Sevmezdim ben bu ormanı. Çok kalmayalım, demiş, adamın kafasının etini yemiş.\n\nNeyse, gitmiş bi ağacın dibine yatmış, uyumuş. Adam da ordan yok olmuş, Ayşe’ye yaptığı gibi. Fatma, uyanınca bi bakmış; hava kararmış. Napcağını şaşırmış.\n\n-Babalık, hey babalık nerdesin? demeye başlamış.\n\nÜvey babasını aramış, tabii cevap veren olmamış. Adam gitmiş. Sinirlenmiş bu. Öfkeyle o da çıkmış bi ağacın tepesine, etrafına bakınmış.\n\n-Nasıldı? Ayşe, ışık yanan yere gitmişti sanıyorum, demiş.\n\nIşık yanan yeri görmüş o da, koşarak ışık yanan yere gitmiş. Kapıyı çalmış; ama böle nerdeyse kırcak gibi güçle. Yine yaşlı kadın açmış.\n\n-Ne var, ne istiyosun, sen de kimsin? demiş.\n\n-Çekil bakiyim, demiş, yaşlı kadını itmiş.\n\nOndan sonra, deli gibi girmiş içeri, kadının evine bakmış.\n\n-Burası ne pis yer. Sen ne çirkin, yaşlı bi kadınsın. Çabuk bana yicek getir, demiş.\n\nİşte kendi kafasına göre kadının evinde hareket etmiş. Kadının da tabii hoşuna gitmemiş.\n\n-Burda istediğin gibi kalamazsın. Sana yicek de vermem. Önce hak etmen gerekiyo, demiş yaşlı kadın.\n\nFakat çok bağırmış, edepsizlik etmiş; kadından zorla ekmek almış. Kadın hemen demiş;\n\n-Ertesi gün burdan gidiyosun, evimden. Seni burda istemiyorum, demiş.\n\nOndan sonra, ertesi sabah Fatma kalkmış.\n\n-Hemen bana yicek verceksin, demiş.\n\n-Sana yicek vermeden önce git hayvanlarımı yemle, demiş.\n\nO da demiş;\n\n-Yapmam ben öle şey.\n\n-Ama git, seni göndermeden önce hayvanlarımın bakımını yapcaksın. Ondan sonra ekmeği hak etceksin ve sana yolu tarif etcem, demiş.\n\nFatma zorla razı olmuş; ama hayvanları görünce çıldırmış. Beklediği gibi evcil hayvanlar olmadığını görünce eline bi sopa almış; hepsini çarpmış, vurmuş, kırmış ortalığı. Bakmış yaşlı kadın; baş edemicek;\n\n-Gel buraya, sana yolu tarif edeyim, demiş.\n\nYolu tarif etmiş, yine aynı şekilde. Fakat;\n\n-Önüne çay gelicek; sarı çay gelcek, geçmiceksin; beyaz çay gelcek, geçmiceksin; mavi çay gelcek, geçmiceksin; kırmızı çay gelcek, geçmiceksin; yeşil çay gelcek, geçmiceksin. Siyah çayı bekliyceksin; siyah çay gelince geçiceksin, demiş.\n\nFatma sevinmiş,\n\n-Tamam, demiş, gitmiş.\n\nYolu takip etmiş, dere yatağına o da gelmiş, çayları beklemeye başlamış. Yaşlı kadının söylediği renkli çaylar akmaya başlamış. İlk önce sarı çay akmış. Tabii sarı çayı söylemediği için o, kaçırmış sarı çayı. Diğer çayları beklemiş. Aklında siyah çay olduğu için siyah çayı beklemiş. Siyah çay gelmiş, kendini atmış içine. Bi de bakmış ki; her yerinde yılanlar, çiyanlar, akrepler, solucanlar… Boynunda kocaman bir yılan, boğmaya çalışıyo Fatma’yı. Tabii onlarla koşuşurken, boğuşurken o da evlerini görmüş karşıdan. Horoz, Fatma’yı görmüş bu sefer. Başlamış bağarmaya;\n\n-Fatma kız geliyo ühürü üüü, Fatma kız geliyo ühürü üüü, duyduk duymadık, diye.\n\nHepsi koşmuşlar, bi bakmışlar ki; Fatma perişan halde. Akrepler sokmuş, yılanlar boğmak üzere, zehirlemişler. Öldü ölecek. Annesi deli olmuş görünce. Hemen koşmuş, kızımı kurtarayım diye. Onu da ısırmış yılanlar, akrepler. Kızı da zaten berbat… İkisi birden ölmüşler.\n\nAyşe’yle babası mutlu, bahtiyar ve de zengin bi şekilde ömürlerini sürdürmüşler. Masal da burda bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "Keloğlan ile Fasulye Ağacı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok eskiden bir Keloğlan yaşarmış, bir köyde. Bunun yanında annesi de varmış. Yaşlı kadın, fakirlikten her geçen gün daha da erimiş, bitmiş, tükenmiş. Keloğlan ormana gider, odun keser, eşeğine yükler; onları satabildiğince, para getirebildiğince karınlarını doyururlarmış.\n\nBir gün, yine böyle pazara gitmiş; eşeğine odunları yüklemiş. Annesi de pencerenin önünde bekliyomuş, oğlu pazardan dönsün de bikaç lokma yicek bişi getirsin de yiyelim diye. Keloğlan bi torba fasulyayla geri dönmüş. Annesi sevinmiş oğlunu görünce. Bakmış ki; Keloğlan’ın elinde ne para ne yicek; yalnızca bi torba fasulya. Çok sıkılmış, üzülmüş, hatta biraz da sinirlenmiş oğluna, söylenmiş.\n\n-A benim kel oğlum, keleş oğlum, bu ne böyle? Sen hiç akıllanmıycan mı? Ben bekliyom ekmek getiresin, sen getiriyosun bi torba fasulya. Bunlarla napıcaz? demiş.\n\nKeloğlan da;\n\n-Anne, bildiğin gibi değil; bunlar sihirli fasulyaymış. Pazarda bi adam bunları bana zorla sattı. Bunları alırsam çok zengin olcağmı söyledi, demiş.\n\nAnnesi daha çok sinirlenmiş.\n\n-Sen böyle her şeye kanıyosun; biz daha çok fakir olcaz, daha çok aç kalıcaz. Niye böyle yapıyosun? diye söylenmiş.\n\nEpey bi süre bağırıp çağırmış. Keloğlan’ın elinden fasulyaları almış, pencereden dışarı fırlatmış.\n\nAç olarak o akşam yatmışlar. Keloğlan’ın karnı iyice acıkmış. Uyku uyuyamamış. Kalkmış yatağından,\n\n-Bahçede biraz gezineyim, demiş.\n\nBi de ne görsün; kocaman bi fasulya ağacı. Annesinin attığı fasulyalardan kocaman bir fasulya ağacı oluşmuş. Keloğlan merak etmiş; ağacı başlamış tırmanmaya. Çıkmış, çıkmış, çıkmış; ağacın tepesi yokmuş, görünmüyomuş. Habire çıkıyomuş, habire çıkıyomuş. Sonunda gökyüzüne ulaşmış. Karşısına kocaman bi saray çıkmış. Çok çok büyükmüş. Kapıyı çalmış; cevap veren olmamış. Girmiş, bakmış; eşyaları çok çok büyük, normal eşyaların iki üç katı. Bakınmış, bakınmış; karşısına yaşlı bi kadın çıkmış. Kadın, Keloğlan’ı görünce çok şaşırmış.\n\n-Oğlum, senin burda işin ne, sen kimsin? demiş.\n\nKeloğlan da başından geçenleri anlatmış. Kadın da demiş ki;\n\n-Eyvah! Burası devin sarayı. Dev, biraz sonra geri dönecek. Sen ona yakalanmadan gitsen iyi olacak; fakat sen, o gelmeden geri dönemezsin heralde. Gel sana bir iki lokma bişi veriyim de yemek ye.\n\nKeloğlan, bir iki lokma bişi yemiş.\n\nBu arada, devin altın yumurtlayan tavuğu varmış. Onu görmüş. Kadın demiş ki;\n\n-Sakın o tavuğa dokunma. Dev nerdeyse gelcek, o gelmeden bir an önce karnını doyur ve hemen burdan çek git; değilse seni yer.\n\nKeloğlan biraz korkusuzcaymış; pek aldırmamış.\n\nKarnını doyurmuş. Tavuğu da koltuğunun altına almış.\n\n-Ben, bu tavuğu götürüyorum; zengin olayım bunla, demiş.\n\nKadın da demiş ki;\n\n-Sakın ha, dev seni öldürür.\n\n-Bişi yapamaz, ben kaçarım, demiş.\n\n-Yapma, etme oğlum. Bak, sesi geliyo; güm güm geliyo dev, demiş.\n\nKeloğlan dinlememiş. Tavuğu aldığı gibi koşarak çıkmış saraydan. Ağaca doğru yönelmiş. Tavuk da başlamış bağırmaya;\n\n-Gıt gıdak, gıt gıdak, Keloğlan beni kaçırıyo, çabuk bak, çabuk bak, diye devi çağırmaya başlamış.\n\nKeloğlan ağaca doğru yönelmiş. Aşağı inmeye başlamış. Dev de duymuş sözleri. O da arkasından gelmeye, koşmaya başlamış. Keloğlan son sürat koşmuş, koşmuş. Ağaçtan inmiş, inmiş, inmiş. Tam bahçeye adımını atmış, yukarıya bi bakmış ki; dev de arkasından geliyo; ama o, epey yükseklerdeymiş. Hemen annesine bağırmış;\n\n-Çabuk bi balta getir, anne, demiş.\n\nAnnesi;\n\n-Napcan baltayı? demiş.\n\n-Sana, soru sorma diyorum, çabuk getir, demiş.\n\nBaltayı getirmiş annesi, Keloğlan’a vermiş. Keloğlan başlamış ağacı kesmeye. Güm güm güm ağacı kesmiş. Dev de iyice yükseklerde olduğu için pat diye düşmüş ve ölmüş. Keloğlan da altın yumurtlayan tavuğun sayesinde zengin olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "Yellenen Kadın",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim, bir de döndüm baktım ki arkama bir arpa boyu yol gitmişim. Derken yine eski zamanlarda bir karı koca yaşarmış. Bu karı koca o kadar fakirlermiş, o kadar fakirlermiş ki; akşama kadar midelerine bir lokma ekmek girmez, ta akşam olunca -adamcağız bütün gün çalışıp da kazandığı üç beş kuruşla ne alabilirse, ne getirirse evine- ancak kuru ekmek, soğan. O kadar yoksullarmış ki, ne getirirse onu yiyebilirlermiş. Bir çorba; onu da bulabilirlerse. Buna rağmen, hâllerinden hiç şikâyet etmezler, durumlarına şükrederlermiş. Yine böyle baraka gibi küçücük, kulübe gibi, baraka gibi artık bir evde yaşarlarmış.\n\nBunların tam tersine de, karşılarında saray gibi bir evde de zengin bir karı koca yaşarmış. Bu zengin karı koca, çok kıskanç, cimri, geçimsiz insanlarmış; fakat fakir olanlar da olabildiğine iyi, misafirperver, gözü tok, uysal insanlarmış. Bu fakir karı koca her akşam böyle bir araya oturur, Allah ne verdiyse sofradan da yemek yerlermiş. Zengin komşular da bunları her gün pencerelerinden gözetlerlermiş.\n\nBir gün, adamcağız akşam olunca evine gelmiş, fakir olan adam. Ekmeği koymuşlar sofraya. Kadıncağız da çorba pişirmiş. Karşılıklı oturup yemek yerlerken kadın, birden istemeyerek gazı çıkmış, sofrada. O kadar utanmış, o kadar mahcup olmuş, sıkılmış, üzülmüş, böyle aniden gaz çıkarmasına. Allah’a yalvarmış, yakarmış;\n\n— Yüce Rabbim, n'olur yerler yarılsın da yerin dibine gireyim, demiş.\n\nHem sofrada hem de kocasının karşısında böyle bir durumla karşı karşıya geldiği için, dediğim gibi, çok utanmış, çok üzülmüş, sıkılmış. Allah da onun duasını kabul etmiş; yer yarılmış. Kadın küt diye yerin dibine doğru gitmiş, kaymış gitmiş. Adam şok olmuş, ne yapacağını&nbsp;bilememiş; yer tekrar kapanmış çünkü. Karısını görememiş bir anda. Kadın da yerin dibine girince bir&nbsp;bakmış; önünde merdivenler uzanıyor. Ne yapacağını&nbsp;şaşırmış.\n\n— İneyim bari merdivenlerden aşağı, beni nereye götürecek bir bakayım, demiş.\n\nİnmiş, inmiş, inmiş, epey bir inmiş. Uzunca bir merdivenmiş. Sonda bir aydınlık görmüş, ışık görmüş. Karşısına büyükçe bir ev çıkmış. Kadın şaşırmış. Kapıyı çalmış,\n\n— Kimse yok mu?\n\nKapıyı açan olmamış. Kapıyı kendiliğinden şöyle biraz itmiş. Bakmış; içeride siyah siyah kediler. Kimi yerleri siliyor, kimi pencereleri siliyor, kimi halıları siliyor, kimi şurayı burayı yıkıyor. Kadın şok olmuş, hayret etmiş.\n\n— Bu ne ki böyle?\n\nOndan sonra, çok da iyi niyetli olduğu için;\n\n— Aman kedicikler, siz ne kadar zor iş yapıyorsunuz böyle. Hepiniz şöyle bir kenara çekilin; ben yaparım hepsini, demiş.\n\nKedileri kenara çekmiş. Kediler de şaşırmışlar onu görünce. Kadın kolları sıvamış; halıları silmiş, yerleri yıkamış, silmiş, süpürmüş, pencereleri, camları, kapıları silmiş. Bütün temizlikleri yapmış. Kediler de bir üst katı işaret etmişler kadına. Aynı zamanda teşekkür etmişler kadına.\n\nBir üst kata çıkmış kadın. Bir de ne görsün; orada da sarı sarı kediler. Şaşırmış. Onlar da hiç durmadan hamur yoğuruyorlar, yemek pişiriyorlar, pasta, börek, çörek, çorba, artık mutfak işiyle uğraşıyorlarmış. Kadın çok şaşırmış onları görünce. Kediler de onu görünce şaşırmış.\n\n— Ay kedicikler, siz niye böyle şeylerle uğraşıyorsunuz? Hemen kenara çekilin bakayım, demiş.\n\nKedileri kenara çekmiş. Kendi kolları sıvamış; yemekleri, börekleri, çörekleri, tatlıları, tuzluları, artık ne varsa, hepsini yapmış. Kediler çok sevinmişler, çok mutlu olmuşlar. Sonra, onlar da ona teşekkür etmiş.\n\nKadını bir üst kata çıkarmışlar. Oraya çıkmış kadın. Oraya çıkınca da çok şaşırmış. Orada da bembeyaz, pamuk gibi kediler. Kimi çamaşır yıkıyormuş, kimi ütü yapıyormuş, kimi sökükleri dikiyormuş. Yani o şekilde işlerle meşgullermiş.\n\n— Ay kedicikler, sakın siz yorulmayın. Kenara çekilin; ben hepsini yaparım, demiş.\n\nOnları da kenara çekmiş. Ütüleri yapmış, çamaşırları yıkamış, sökükleri tamir etmiş. Sonra, kedilerin hepsi çok şaşırmışlar, çok sevinmişler. Kendilerinin yapacağı zamandan daha çabuk bir zamanda, kadın hepsinin işini yapıp bitirmiş. Demişler ki;\n\n— Seni kralımıza çıkaralım.\n\nKedilerin başkanının odasına çıkarmışlar kadını. Kadın çıkmış. Kocaman dev bir kedi, kedilerin padişahıymış.\n\n— Gel bakalım, sen niye buradasın? demiş kadına.\n\n— Ah, sormayın başıma gelenleri. Biz eşimle birbirimizi çok severiz; ama çok yoksuluz. Her gün aynı şeyleri yiyoruz; ekmek, soğan, çorba falan, çok fakir olduğumuz için. Bugün, kocam eve geldiğinde, sofraya oturduğumuzda istemeden gaz kaçtı benden, gaz çıkardım. Öyle utandım, öyle üzüldüm, öyle mahcup oldum ki ne yapacağımı&nbsp;şaşırdım. Yer yarılsa da yerin dibine girsem, diye dua ettim Allah’a. Sonra, birden kendimi burada buldum, demiş.\n\nKedilerin padişahı da demiş ki;\n\n— Sen hele dur şurada, bir bekle. Ben, sana ödül vereceğim. Yani biraz bekleyeceksin.\n\n— Yapmayın efendim, ne gerek var? demiş.\n\n— Ama sen, benim halkıma, kedilerime çok yardım ettin. Bu böyle ödülsüz kalmaz; ama biraz bekleyeceksin, demiş.\n\n— Tamam, demiş kadıncağız.\n\nBu arada, kedilerin kralı;\n\n— Bana şu osuruğu çabuk çağırın. Osuruğu bulup getirin, demiş.\n\nKediler gitmişler, osuruğu bulup getirmişler. Ondan sonra, kral da demiş ki;\n\n— Sen, hiç utanmadın mı? Bu kadından böyle paldır küldür çıktın. Kocasına onu mahcup ettin, utandırdın. Niye böyle bir şey&nbsp;yaptın?\n\n— Ah, sormayınız efendimiz, mecbur kaldım. Düğüne gidecektim. Biraz aynanın karşısında fazla oyalandım, fazla süslendim. Bir de baktım ki saate; geç kalmışım, zaman da baya ilerlemiş. Yetişmek için paldır küldür evden çıktım koşarak. Onun için, affedin ne olur, demiş.\n\n— Tamam, bu seferlik affettim, bir daha olmasın. Hadi, sen şimdi evine git, demiş osuruğa, kedilerin kralı.\n\nKadına da demiş ki;\n\n— Şimdi, şu sandığı al.\n\n— İçinde ne var? demiş kadın.\n\n— Sakın evine gitmeden sandığın kapağını açma. Evine varınca sandığın kapağını açarsın, demiş.\n\nKadıncağız da demiş ki;\n\n— Ama ben utanırım. Ben bir şey yapmadım ki. Niye zahmet ediyorsunuz? Yapmayın, etmeyin. Ben severek yardım ettim kedilerinize.\n\n— Olsun bizde hiçbir şey karşılıksız kalmaz, demiş.\n\nKadın, bu arada demiş ki;\n\n— Ben, nasıl gideceğim evime, bilmiyorum.\n\n— Sen onu hiç düşünme. Gözlerini kapat; kedilerim seni evine bırakır. Aç diye bir ses duyduğun zaman açacaksın, aç diye bir ses duymadan gözlerini açma, demiş kedilerin kralı.\n\n— Tamam, demiş kadın.\n\nSonra, kadına demişler;\n\n— Gözünü kapat.\n\nKadın gözünü kapatmış. Bir süre beklemiş, kısa bir süre.\n\n— Gözünü aç, diye bir ses duymuş.\n\nGözünü açmış, bir de bakmış ki kadın; evinde. Kocası böyle ağlıyor. Yanında da, ayağının dibinde de sandık. Kocası ellerini yüzüne kapamış, hüngür hüngür ağlıyor.\n\n— Benim karım nerede? Nasıl birden yok oldu? diye üzüntü içerisindeymiş. Hemen gitmiş, kocasına sarılmış.\n\n— Ben buradayım, demiş.\n\nSonra sandığı göstermiş, başından geçenleri anlatmış. Birlikte sandığı açmışlar. Bir bakmışlar; içinde altınlar, mücevherler, değerli hazineler. Çok mutlu olmuşlar. Hemen altınları bozdurmuşlar, mücevherleri satmışlar; zengin olmuşlar. Büyük bir ev yaptırmışlar. Mutlu mutlu yaşamaya başlamışlar.\n\nBu arada, zengin komşular da bunların birden zengin oluşuna şaşırmışlar. Nasıl olduğunu öğrenmek için zengin adam karısına demiş ki;\n\n— Git, karşı komşu kadına misafirliğe. Nasıl bu hâle geldiklerini öğren.\n\nKadın da zaten bunu bekliyormuş. Hemen koşarak karşı komşuya gitmiş. Kapısını çalmış, demiş;\n\n— Bir kahveni içmeye geldim.\n\nÖbür kadın çok iyi olduğu için, hemen buyur etmiş. Fakirken hiçbir zaman ziyaretine gelmeyen, beğenmeyen kadını buyur etmiş evine. Oturmuşlar, sohbet etmişler. Kadına çay, kahve ikram etmiş. Fesat kadın sormuş;\n\n— Nasıl siz bu duruma geldiniz, çok fakirken?\n\nO da anlatmış başından geçenleri.\n\nSonra, zengin ve fesat olan kadın evine gitmiş. Evine varınca, hemen kocasına anlatmış her şeyi. O da demiş ki;\n\n— Hadi, biz de sofraya oturalım, çorba yap.\n\nÇorba yapmış kadın, sofraya oturmuşlar. Tabii insan istediği zaman gazı gelmeyince zorlamış, zorlamış, zorlamış kendini; pıt diye azıcık gaz çıkarmış. O da aynı şekilde dua etmiş, iyi yürekli kadın gibi. Kendini, birden yerin dibinde, merdivenlerin başında bulmuş. O da başlamış inmeye. Karşısına kedilerin evi çıkmış. Kapıyı açmış, girmiş. Kedileri görünce tiksinmiş. Hepsini, bir sopa bulmuş, dövmüş. Çok zarar vermiş, kedileri yaralamış. Kediler kötü olmuşlar. İkinci kata çıkmış; öbür kedileri, sarı kedileri de dövmüş. Üçüncü kata çıkmış; beyaz kedileri de dövmüş. Kedilerin kralı bunu duyunca çok kızmış.\n\n— Hemen getirin bana şu kadını, demiş.\n\n— Sen ne arıyosun burada? Niye kedilerimi yaraladın, dövdün, mahvettin? demiş.\n\nKadın da, öbür kadın gibi, aynı şeyi söylemiş;\n\n— Ben sofradaydım da böyle böyle oldu.\n\n— Sana inanmıyorum. Çağırın bana şu osuruğu. Bir de onu dinleyeyim, demiş kedilerin kralı.\n\nÇağırmışlar, biraz beklemişler.\n\n— Niye gelmiyor bu osuruk? demiş.\n\n— Geliyor efendimiz, demişler.\n\nBir bakmış; osuruğun her yeri sarmış sarmalanmış, kan revan içinde, koltuk değnekleriyle zor yürüyor.\n\n— Bu ne hal? demiş kedilerin kralı.\n\n— E, sormayın efendimiz. Bu kadın, beni öyle zorladı, öyle zorladı. Evimden çıkmak istemedim de itti, kakdı, yuvarladı, parçaladı beni. Merdivenlerden aşağı düştüm. Bu hâle geldim, demiş.\n\n— Demek öyle, demiş.\n\nKadına demiş ki;\n\n— Sen, şimdi gözlerini kapat.\n\n— E, hani bana ödül yok mu?\n\n— Var, var. Bak, bu sandık; ama evine varmadan açma sandığı, demiş.\n\n— Tamam, demiş, sevinmiş; ona da altınlar, mücevherler, ziynetler gelecek diye.\n\nGözünü kapatmış.\n\n— Aç demeden açma, demişler, ona da aynı şekilde.\n\n—Tamam, demiş.\n\n— Aç! diye bi ses duymuş. Sonra gözlerini açmış. Kocası onu bekliyormuş. Sevinmişler sandıkla geldiği için. Hemen sandığın kapağını açmışlar. Bir de bakmışlar; yılanlar, çiyanlar, fareler, zehirli böcekler. İkisini de zehirli böcekler sokmuş, yılanlar sokmuş. Zehirlenerek ölmüşler.\n\nBu masaldan da anlayacağımız; fazla tamah, iyi bir şey değil.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "Tuz Masalı",
        "text": "Bir tane kral varmış. Kralın üç tane kızı varmış. Kral, kızlarına bir gün bir soru sormuş;\n\n—Kızlarım beni ne kadar seviyorsunuz?\n\nÖlçüyormuş kızlarının sevgisini.\n\nİşte büyük kızı;\n\n—Babacığım, seni dünyalar kadar seviyorum.\n\nÜçüncü kızı;\n\n—Babacığım dünyadaki denizler kadar seviyorum.\n\nKüçük kıza soruyor, diyor ki;\n\n—Yavrum, kızım beni…?\n\nKızı düşünüyor, diyor ki;\n\n—Babacığım, seni ben dünyadaki tuzlar kadar seviyorum, diyor.\n\n—Vay, sen babamıza böyle söyledin.\n\n—Vay, beni tuz kadar sevdin.\n\nKızı atıyor saraydan.\n\n—Almayın, götürün, öldürün, diyor.\n\nKıyamıyolar tabii. Çok seviyorlarmış, çok akıllı bir kızmış. Bu gidiyor, dileniyor her gün; ama sarayın önüne geliyor, babasına bakıyor. İşte başka yere gidiyor.\n\nSaray muhafızlarının bir tanesi;\n\n—Seni öldürecekler, diyor.\n\nGidiyor, bir adamla tanışıyor. Kız çok akıllıymış. Gel zaman git zaman işte adam zengin oluyor. Kızla&nbsp;evleniyor, zengin oluyor. Çocukları oluyor.\n\n—Bir istediğin var mı benden karıcığım?, diyor.\n\n—Benim bir istediğim var. Filan ülkenin kralını yemeğe çağıracağız; ama bir şartım var. Yemekleri ben yapacağım, yemeklere tuz atmayacağım. Sen de hiç seslenmeyeceksin. Kral geldiği vakit ben onun karşısına çıkmayacağım. Dinleyeceğim&nbsp;onu perde arkasından, diyor.\n\n—Tamam, sen ne dersen, diyor.\n\nÇok seviyormuş karısını.\n\nOndan sonra davet ediyorlar. O da sevinerek geliyor. Yemekleri yapıyor, önüne koyuyor şimdi.\n\n—Nasıl, beğendin mi efendimiz?, diyorlar.\n\n—Çok beğendim; ama bir şey&nbsp;soracağım size. Bu yemeklerde bir eksiklik var. Neden bu yemekler tuzsuz?\n\nÖyle der demez kız çıkıyor.\n\n—Sevgili kralım, zamanın birinde, ülkenin birinde bir kral üç kızına sordu, onlar işte denizler kadar, dünyalar kadar… En küçük kızınız da tuz kadar seviyorum dedi diye ölüm fermanı çıkarttınız. Beni öldürmeye yeltendiniz, diyor.\n\nÖyle diyince şöyle bakıyor;\n\n—Sen misin benim kızım?, diyor.\n\n—Evet babacığım, benim, diyor.\n\n—Beni affet yavrum, diyor.\n\n—Tuzun ne kadar kıymetli olduğunu, insanların sevgisinin ölçülemeyeceğini&nbsp;öğrettin bana, diyor.\n\nİşte birleşiyorlar. Torunlarını seviyor, kızını alıyor, öbür ablaları özür diliyor. Mutlu bir hayat yaşıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "Çilli Horoz",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim dere tepe düz gittim, bir de döndüm baktım ki arkama bir arpa boyu yol gitmişim. Derken bir horoz varmış. Bu horozun adı; çilli olduğu için, benekli olduğu için çilli horozmuş. Çilli horoz biraz yaramaz bi horozmuş. Aynı zamanda çok da zekiymiş.\n\nÇöplükte eşinirken ayağına diken batmış. Canı yanan horoz, seksekliyerek, bağırarak, ağlayarak koşuşturmaya başlamış. Karşısına bi kulübe, küçük bi ev çıkmış. Kapıyı çalmış. Kapıyı yaşlıca bi kadın açmış. Demiş ki;\n\n— Niye ağlıyosun çilli horoz?\n\nO da demiş ki:\n\n— Ah nineciğim, vah nineciğim, canım çok yandı; ayağıma diken battı. Yalvarıyorum onu çıkar bana.\n\nKadıncağaz dayanamamış; çilli horozu içeriye almış, oturtturmuş, ayağındaki dikeni cımbızla söküp almış.\n\n— Al bak, canını yakan diken bu, demiş.\n\nHoroz da:\n\n— Nineciğim, bu dikeni iyi sakla; ben bi süre sonra gelip bu dikeni senden alıcam. Sakın bi yere atma, kaybetme, demiş.\n\n— Tamam, tamam, demiş yaşlı kadın.\n\nHoroz gitmiş. Teşekkür etmiş, vedalaşmış, çekip gitmiş. Yaşlı kadın da horozu ciddiye almamış;\n\n— Aman, horoz bu dikeni napcak? Ben, bunu nerde tutcam?\n\nAlmış dikeni, mangalın içine atmış. Mangalda diken yanıp kül olmuş. Bu durumu nine unutmuş.\n\nAradan uzun bi zaman geçmiş. Çilli horoz, kapısını çalmış. Dikeni istemiş.\n\n— Nineciğim, hani bir vakitler sana geldim, ayağımdan dikeni çıkardın ya; o dikeni istiyorum, demiş.\n\nNine de demiş ki:\n\n— Sen deli misin, dikeni saklayıp napacam? Benim işime yaramadığı gibi senin de işine yaramaz. Üstelik senin canını yakan bi dikeni bunca zaman sonra napcan da geri istiyosun?\n\n— Ben anlamam, dikenimi geri ver, demiş horoz.\n\nTutturmuş, kapıda eziyet etmiş:\n\n— İlla dikenimi geri verceksin.\n\nNine sinirlenmiş:\n\n— Ben onu yaktım, attım mangala. Evimde çöp istemem, demiş.\n\n— O zaman ya dikenimi ya mangalı isterim, ya dikenimi ya mangalı isterim, demiş.\n\nNine, horozla baş edememiş:\n\n— Al mangalı, çık git evimden, gözüm görmesin seni, demiş.\n\nMecbur kalmış kadıncağaz, mangalı vermiş.\n\nÇilli horoz mangalı almış, gitmiş, gitmiş, gitmiş. Uzunca bi yol gitmiş, yorulmuş. Bi bakmış; karşıda bi çiftlik görmüş.\n\n-Şu çiftliğe gideyim de biraz misafir olayım. Hem dinleneyim hem karnımı doyurayım, demiş.\n\nÇiftliğin kapısını çalmış. Çiftçi kapıyı açmış, ne istediğini sormuş. Horoz da demiş ki;\n\n— Karnım çok acıktı, çok da yoruldum. Uzunca da bir yol geldim. Biraz beni misafir eder misiniz?\n\nÇiftçi de:\n\n— Peki, geç bakalım, demiş.\n\nÇilli horozun karnını doyurmuşlar. Biraz da misafir etmişler. Horoza çiftliği gezdirmişler.\n\n— İstersen temelli kalabilirsin, demişler.\n\nBizim yaramaz çilli horoz kalır mı?\n\n— Ben burdan gidicem; fakat şu mangal, çok yük oluyo bana. Sizde kalsın bu mangal, sonra gelip alcam, demiş.\n\nÇiftçi de şaşırmış;\n\n— İyi, kalsın bakalım, kalsın bakalım, demiş.\n\nÇilli horoz vedalaşmış, teşekkür etmiş, gitmiş. Çiftçi, bakmış bakmış mangala;\n\n— Ben bunu nerde saklasam? demiş.\n\n,Götürmüş; ineklerin, atların olduğu ahıra koymuş. Eski mangalı beğenmemiş çünkü, çiftçi.\n\n— Ahır, en iyisi. Kimse oraya girip çıkmaz, kimse almaz, demiş, mangalı koymuş, ineklerin ahırına.\n\nİnekler kavga ederlerken bir gün, mangala bi tekme vurmuşlar; mangal uçurumdan aşağı yuvarlanmış, gitmiş, kaybolmuş. Çiftçi de demiş ki;\n\n— Aman, bunca zaman geçti, horoz bunu gelip almadı, kesin unutmuştur.\n\nBöyle demiş, yine aradan biraz zaman geçmiş. Hiç ummadığı bi vakit, çilli horoz kapısına dayanmış.\n\n— Ben geldim, çiftçi. Benim mangalı alıcam, demiş.\n\n— Sen deli misin? Bunca zaman sonra, gelmedin gitmedin. Mangal kalmadı, kayboldu, demiş.\n\n— Nasıl olur? Ben, sana bunu iyi sakla demedim mi?\n\n— E gelip alaydın. Bunca zamandır niye gelmedin ki? İnekler ona bi tekme attılar, mangal yuvarlandı gitti uçurumdan aşağı, demiş.\n\n— Ben anlamam. Ya mangalımı verirsin ya ineğin birini, demiş.\n\n— Sen deli misin çilli horoz? Bir eski püskü mangal karşılığında inek verilir mi?\n\n— Anlamam, dinlemem, diye tutturmuş horoz.\n\nO kadar şamata, o kadar gürültü patırtı, eziyet etmiş ki, illallah dedirtmiş çiftçiye. Bakmış olcak gibi değil; tutmuş, ineğin birini vermiş, başından defetmiş çilli horozu.\n\nÇilli horoz ineği almış, yola koyulmuş. Gitmiş, gitmiş, gitmiş, bi bakmış; bi kalabalık görmüş. Millet eğleniyomuş, çalıyolarmış, oynuyolarmış. Meğersem bi düğün evine gelmiş. Öyle kalabalık, öyle kalabalık bi düğünmüş ki, o da demiş ki:\n\n— Ben de gireyim bu düğün evine de biraz ben de oyniyim, zıplıyim, eğleneyim.\n\nİneğini de böyle bi kenara bağlamış, koymuş bi yere. Neyse, dalmış oyuna. Oynamış, zıplamış, eğlenmiş, yemek yemiş falan. Bu arada, düğün sahipleri de o kadar kalabalık insanlara yemek yetiştiremiyolarmış; başı boş, kimseye ait olmadığını sandıkları ineği görmüşler. Alıp kesmişler, yemeğe ilave etmişler. Çilli horoz da bilmeden bu yemeği, ineğin etinden falan yemiş, yemekten. Düğün sona ermiş. Çilli horoz:\n\n— Gideyim, ineğimi alayım da yola koyulayım, demiş.\n\nBakmış ki; ineğin yerinde yeller esiyo.\n\n— Nerde benim ineğim? diye sormuş.\n\nDüğün sahipleri de demişler ki:\n\n— O inek senin miydi? Biz herkese sorduk, kimseden cevap alamadık.\n\n— Evet, benimdi. Verin ineğimi, demiş.\n\n— Olmaz, veremeyiz. Biz onu kestik, pişirdik, millet yedi, demişler.\n\n— Nasıl siz bana sormadan ineğimi keser, pişirir, yedirirsiniz millete? diye kıyameti koparmış horoz.\n\n— Ya sen de yedin, herkes de yedi. İnek diye bi şey kalmadı ortada. Parasını verelim ya da bi başka inek alıp verelim, git başımızdan, demişler, dinletememişler.\n\nO kadar çok yaygara koparmış ki…\n\n— Ya ineği isterim ya gelini, ya ineği isterim ya gelini, diye tutturmuş.\n\n— Yapma çilli horoz, gelini alıp da napcan? Damat var, vermeyiz, etmeyiz, demişler. Baş edememişler horozla.\n\nAlmış gelini, gitmiş çilli horoz. Masal bu ya; gelini almış, yola koyulmuş, gitmiş, gitmiş, gitmiş. Yine yolda ilerlerken gelinle birlikte, bi çoban görmüş otlakta, koyunlarını otlatan. Hazin hazin de kavalını çalıyomuş. Yaklaşmış çilli horoz çabona, demiş ki:\n\n— Çoban kardeş, şu çaldığın şey nedir?\n\n— Kaval, demiş.\n\n— Bana da öğretir misin?\n\n— Öğretirim; ama bana karşılığında ne vercen? demiş çoban.\n\n— Hiçbi şeyim yok; yalnız şu gelin var. İstiyosan onu vereyim, demiş çilli horoz.\n\nÇobanın çok hoşuna gitmiş,\n\n— Tamam, ver gelini al kavalı, demiş.\n\nAnlaşmışlar; gelini çobana vermiş, kavalı da kendi almış.\n\nTekrar yola koyulmuş, gitmiş, gitmiş, gitmiş. Bi ağaç kütüğü görmüş. Üstüne çıkmış, oturmuş. Kavalı da eline almış, başlamış çalmaya;\n\n— Dütdürü dütdürü dütdürü, dütdürü dütdürü dütdürü diken verdim mangal aldım, mangal verdim inek aldım, inek verdim gelin aldım, gelin verdim kaval aldım, dütdürü dütdürü.\n\nÖyle eğlenmiş, öyle mutlu olmuş ki, sonunda aradığı şeyi bulmuş. Masal da burda bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "Topal Serçe",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın gulu çokmuş. Bir topal serçe varmış. Çöplüklerde gezermiş bu topal serçe.\n\nGezerken ayağına bir diken batmış. Bu dikeni almış gitmiş. Bir adama;\n\n-Bu dikenimi sakla, demiş.\n\nAdam da dikenini almış. Topal serçe gezmeye gitmiş. Ekmek pişiriymiş, tandırı yanmamış. O bi dikeni atınca tandır yanmış; ekmeğe pişmiş. Topal serçe gelmiş;\n\n-Dikenimi ver, demiş.\n\nO da demiş;\n\n-Tandırım yanmadı, attım yandı; olmaz.\n\n-Ekmek ver yerine, demiş, ekmek almış. Ekmeği almış gitmiş.\n\nBir çoban görmüş. Çobana;\n\n-Bana şu ekmeği sakla. Ben gelip senden alacam, demiş, gitmiş.\n\nBir müddet sonra, topal serçe gelmiş.\n\n-Ekmeğmi ver, demiş.\n\n-Acıktım, yidim; olmaz, demiş.\n\n-O zaman bir goyun verceksin, demiş, bir goyunu almış.\n\nGitmiş, bakmış. Bi yerde gasaba gidiyor. Gasaba diyor;\n\n-Bu goyunumu sakla. Ben gelip alacam.\n\nDolaşıyor, geliyor, istiyor. İsteyince –o da düğün yapıyormuş-\n\n-Kestik, yidik, demiş.\n\n-Olmaz; gelini alacam, demiş, gelini almış.\n\nGidiyo; bi yerde davul düdük görüyo. Davul çalıyolarmış. Oraya;\n\n-Şu gelinimi saklayın; sizde kalsın, demiş.\n\nVerirler mi? Bir müddet sonra geliyor,\n\n-Gelini verin.\n\n-Gelinini kaçırdık, diyolar.\n\nOndan sonra, davullan düdüğü aliyir.\n\nBu artık gidiyor, sevinerek;\n\n-Dikeni verdim, ekmek aldım…\n\nBir dilki geliyor karşısına. Dir ki;\n\n-Serçe kardeş, sen bu davulu düdüğü nerden aldın? Bi de gelin almışın.\n\nDiyor kü ne;\n\n-Bak, şu guyu var ya; senin guyruğun daha uzun, oraya salla, sana neler çıkacak.\n\nDikli guyruğunu sallıyor.\n\n-Ama bekliyceksin, diyor.\n\nTabii, guyruk ağarlaştıkça bi şey çıkacak sanıyor. Buz tutuyor; topal serçe gurtariyir. Yiycek dilki.\n\n-Dikeni verdim, ekmek aldım. Dütdürü dütdürü, dombidi dombidi. Ekmeğe verdim, gelin aldım. Dombidi dombidi. Gelini verdim, davul düdük aldım. Dilgiyi gandırdım, diye çala çala gidiyir.\n\nDom dom, düt düt gidiyir. Masal da bitti işte.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "[Tamahkâr Padişah]",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Sözümün önü var, arkası yok, gömleğimin yarısı var yarısı yok. İyilik hoş bir sudur, suyu var tası yoktur. İyi ama susuzluğa sabırsız ne yapsın? Ya bir kuyu kazar ya dolaşır çarşı pazar. Ben de aç karınla gittim kasap pazarına, Allah insanı uğratmasın kötü insanın bühtanına nazarına.\n\nZamanın birinde Fırat kenarında bir memlekette bir balıkçı yaşarmış. Bir gün bu ihtiyar balıkçının vakti saati gelmiş, ölmüş. Bu dünyada gözünün nuru bir oğul kalmış arkasında. Oğlu babasının mesleğini devam ettirmiş.\n\nGecelerden bir gece oğlu bir düş görmüş. Bakar ki gayipten bir ses ona:\n\n&nbsp;— Yarın tutacağın balıklar tılsımlıdır, aman ha ama sen onları satma, demiş.\n\nSabah olmuş, balıkçının oğlu her gün yaptığı gibi balığa gitmiş. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın sadece biri kara biri de yeşil iki tane balık tutmuş. Bunları kovaya koyup evine giderken sokağın başında komşusunu görmüş. Meğer Yahudi olan komşusu da aynı rüyayı görmüş, gaipteki ses ona da komşunun tutacağı balıklar tılsımlıdır, tanesine ne kadar para isterse istesin öde, ona göre, demiş.\n\nYahudi, balıkçının oğlunun gördüğü düşten habersiz balıklara alıcı olmuş. Bizim Yahudi allem etmiş kallem etmiş balıkları bu çocuktan satın almış. Ama çocuk sadece sana kara balığı satarım, demiş. Yeşil balığını alıp eve gelmiş.\n\nYahudi’nin kara balığı Allah’ın günü bir tane sarı Reşat altını kusmaya başlamış. Yahudi altınlara sevinedursun biz gelelim balıkçının oğluna. Oğlan gördüğü düşü çok da ciddiye almamış hatta öbür gün balığa giderken yeşil balığı kovada unutmuş. Fakat akşam eve geldiğinde gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuş. Ev öyle bir temizlenmiş ki bal dök yala. Her şey yerli yerine konmuş. Sanki kırk hizmetçi eve gelmiş de temizlik yapmış gibi. Bu hâl her gün öyle devam etmiş. Oğlan bu işe akıl sır erdiremez olmuş. Kendi kendine:\n\n&nbsp;— Bu iş böyle olmaz, hele bugün saklanayım da bu işleri kimler yapıyor öğreneyim, demiş.\n\nEvin yüklüğüne girip beklemeye başlamış. Bir sigara içimlik vakit geçmiş ki ne görsün... Kovadaki balık çırpınıp ayın on dördü gibi bir kıza dönüşmüş. Öyle bir güzel ki güneşe sen doğma ben doğarım, diyen cinsten. Oğlanın ağzı açık kalmış, ağzının suyu akmış.\n\nAklı başına gelir gelmez kızı elbisesinden tutmuş, kız kaçmaya çalışmış ama oğlan fırsat vermemiş. Hatta tekrar balık olmasın diye elbisesini evin ocağına atıp yakmış. Kız bakmış ki kaçmaya fırsatı kalmadı oğlana:\n\n— Sakın kimseye benden bahsetme, yoksa başına büyük belalar gelir, demiş.\n\nKız o günden sonra evin önünü süpürmeye başlamış, türlü türlü yemekler pişirmeye başlamış. Oğlanı yıkar, giydirir, güle güle işine gönderirmiş. Komşuları oğlandaki değişikliği hemen fark etmiş. Ama ne kadar sorarlarsa sorsunlar oğlan bir şey söylememiş. En çok da Yahudi komşu merak edermiş. Çünkü balıklarda bir tılsım olduğunu o bilmekteymiş.\n\nBir gün dayanamamış, dama çıkmış ve göreceğini görmüş. Oğlanın evinde ayın dördü gibi güzel bir kız görünce hasetten Karaköprü narı gibi kıpkırmızı olmuş. Artık uykuları kaçmış, yerinde duramamış sanki g... kurt kaynamaya başlamış. Bakmış ki böyle olmayacak hemen soluğu padişahın yanında almış. Padişaha:\n\n&nbsp;— Padişahım, balıkçının oğlunun evinde öyle güzel bir kız var ki… Saçları sırma, kaşları keman, yanakları muhammediye gülü, gözleri ceylan gibi. Ancak senin gibi bir padişaha layık bir güzel, bu fukara balıkçının evinde ne gezer, demiş.\n\nBunu duyan padişahın da aklı başından gimiş. Haremindeki onlarca cariyeyi gözü görmez olmuş, balıkçının evindeki kıza tamah etmiş. Hemen veziriyle beraber yanına bir manga asker de alarak doğru balıkçının evinin yolunu tutmuş. Eve varınca kapıyı tekmeleyip evin bahçesine girmiş. Avluda eteğini beline dolamış, avluyu süpüren zühre yıldızı gibi kızı görünce aklı başından gitmiş. Vezirine:\n\n—&nbsp;Bu kızı hemen saraya götürün, demiş.\n\nFakat vezir akıllı adamdır, padişaha:\n\n—&nbsp;Aman padişahım, sen ne edersin, bu kızı böyle götürsek ahali ne der? Milletin hanımını evinden zorla götürdüğün duyulursa âleme rezil olursun, isyan çıkar, demiş.\n\nPadişah vezire hak verip saraya dönmüş. Sonra baş başa verip bir plan kurmaya başlamışlar. Buna göre balıkçıdan yapamayacağı bir şey isteyecekler, o da yapamayınca başını vurdurup kızı alacaklarmış.\n\nBalıkçı eve dönünce kız her şeyi ona anlatmış. Bu sefer balıkçıyı bir tasa almış. Daha kara kara düşünmeye başlamadan evin kapısı çalınmış. Askerler içeri girip balıkçıyı kollarından tutmuşlar. Hemen padişahın huzuruna götürmüşler. Padişah celallenip:\n\n&nbsp;— Ulan densiz, sen benim tebaamdan bir kızı benden habersiz evinde nasıl tutarsın? Söyle bakalım bu kızı nereden getirdin?\n\nOğlan da bakmış kurtuluş yok:\n\n&nbsp;— Kızı bir balığın içinde buldum demiş.\n\nBunun üzerine padişah daha da celallenmiş:\n\n—&nbsp;Ulan sen benimle dalga mı geçiyorsun, hiç balığın içinden kız çıkar mı? Sen ya büyük bir yalancısın ya da hokkabazın tekisin. Doğruyu söyle yoksa kelleni uçururum!\n\nBalıkçının benzi sararmış, ağlamaya başlamış. Padişahın eteğine kapanmış ama fayda yok. Padişah:\n\n—&nbsp;Seni bir şartla affederim. Kaf Dağı’nın arkasında dünya güzeli bir kız var. Ben nice askerler gönderdim onun bir tek saçının telini dahi getiremediler. Bu kızın saçlarının her bir telinde bir çeşit elmas, bir çeşit yakut var. Onun saçından bir örük getireceksin. Getirmezsen boynunu vurdururum. Sana üç gün mühlet, haydi, demiş.\n\nBalıkçının oğlu huzurdan ayrılıp deli gibi sokakları arşınlamaya başlamış. Kız da bu arada dışarı fırlamış, sokaklarda balıkçının oğlunu aramış. Onu bir duvar dibinde görünce:\n\n—&nbsp;Beyim neredesin, niye böyle üzgünsün, meraktan dokuz doğurdum. Padişah ne dedi sana, demiş. Balıkçı:\n\n—&nbsp;Ben üzülmeyeyim de kimler üzülsün, padişah Kaf Dağı’nın arkasındaki kızın saçından bir örük istiyor. Kendi onca asker göndermiş alamamış, benden istiyor. Getiremezsem kellemi cellada verecek, demiş. Kız da:\n\n&nbsp;— Sana dedim, eğer elbisemi yakmasaydın bunu yapmak çocuk oyuncağıydı, demiş. Oğlan kızın eteklerine yapışıp:\n\n&nbsp;— Ocağına düştüm, bana ancak sen yardım edebilirsin, diye yalvarmaya başlamış. Kız:\n\n—&nbsp;Çok çetin olacak ama ceremesini sen çekeceksin. Şimdi kulağını aç, beni iyi dinle. Kızın sarayı bir dağın tepesindedir. Sarayı asker filler bekler. Bahçe kapısında aslanlar, kaplanlar bağlıdır. Bu saray ehli bir hafta yatar bir hafta uyanık olur. Şimdi uyku vakitleri olduğundan kız da uykudadır. Rahatça saraya gir, örüklerin birini kes, arkana bakmadan yürü. Eğer arkana bakarsan tılsım bozulur, o devler etini lime lime eder. Bu sözleri dinleyen balıkçının oğlunu az sonra bir yel alıp götürmüş.\n\nOğlan gözünü açtığında kendini bir dağın üzerinde bulmuş. Karşısında büsbüyük bir saray; kapısında aslanlar, kaplanlar yatmaktaymış. Hemen içeri girip ayaklarının ucuna basa basa sultanın odasına girmiş. Örüklerden birini kesip kuşağının arasına koyduktan sonra tam çıkacakken sultan uyanmış. Sultan bir de ne görsün, örüklerinden biri kesilmiş. Hemen “aslanlarıııım, kaplanlarııım” diye bağırmaya başlamış. Lakin hayvanlar uyanmamışlar.\n\nÇarnaçar kalan sultan balıkçıya:\n\n&nbsp;— Hele dur, şimdiye kadar hiçbir yabancı sarayıma girememişti. Yüzümü bile görmemişti. Sen yatağıma keder gelip, saçımı kestin. Artık ben senin helalinim. Buralarda kalamam artık. Ben de senden geleceğim, bekle sihirli aynamı alıp geleyim, demiş.\n\nBalıkçı hiç arkasına bakmadan kızı dinlemiş, olduğu yere çömelip kızı beklemeye başlamış. Biraz sonra sultan sihirli aynası elinde balıkçının yanına gelmiş, gözlerini yum, demiş. Balıkçı gözlerini yummuş. Yel gibi dağları tepeleri geçmişler. Sultan, balıkçıya aç gözlerini, demiş. Balıkçı gözlerini açtığında kendisini ev kapısının önünde bulmuş. Sokak kapısını açıp içeri girmişler, kendilerini avluda kız karşılamış. Buyur edip içeri almış. Biraz hoş beş etmişler. Balıkçı başından geçenleri anlatmış. Kazasız belasız gelmelerine hepsi sevinmiş.\n\nÖbür gün balıkçı, kızın örüğünü alıp saraya çıkar padişahın önüne bırakmış, sultanı da beraberinde getirdiğini söylememiş. Padişah, balıkçının sağ salim kızın saçlarıyla beraber döndüğünü görünce çok hırslanmış, beti benzi atmış. Yüzü böyle sanki frenk gömleği gibi bembeyaz olmuş. Bir şey de söylememiş ama kanı b... belenmiş.\n\nBalıkçı saraydan ayrılıp evine gelmiş. İki tane dünya güzeliyle beraber yaşamaya başlamış. Gel gör ki Yahudi komşusu bunları izlemeye devam etmiş. Bu sefer avluda iki güzel kızın gezdiğini görünce yine soluğu sarayda, padişahın huzurunda almış. Ona:\n\n&nbsp;— Padişahım, padişahım! Balıkçı seni aldatmış. Kaf Dağı’ndaki sultanı getirmiş evinde saklıyor, sana de söylemiyor, demiş.\n\nPadişah bunu duyunca, zaten bahane aramaktaymış, deliye dönmüş. Hemen askerlerini yollayıp balıkçıyı huzuruna getirtmiş. Ona:\n\n&nbsp;— Ulan balıkçı, sen sultanın saçını bana getirip sultanı kendine mi almışsın? Buna nasıl cesaret edersin? Padişahından gizli iş mi çeviriyorsun? Cellatlar vurun bunun başını, demiş.\n\nBalıkçının ödü kopmuş, dizlerinin bağı çözülmüş, olduğu yere yığılmış. Padişaha:\n\n—&nbsp;Ama padişahım, sen benden yalnız sultanın saçlarını istedin, ben de saçlarını getirdim. Kıyma bana, deyip yalvarmaya başlamış.\n\nVezir araya girip padişahın kulağına:\n\n&nbsp;— Padişahım, sen bunu öldürürsen ahali ne söyler? Zaten Kaf Dağı’na gönderdin diye memlekette herkes “ Padişah balıkçının avradına göz koymuş” diye söyleniyor. En iyisi sen bunu zor bir göreve gönder gitsin daha da gelemesin, demiş.\n\nBu, padişahın kafasına yatmış, ben bu balıkçının oğlundan öyle bir şey isteyeyim ki dünyada bulamasın. O zaman onu cellada veririm, diye düşünmüş. Korkusunda it gibi titreyen balıkçıya, bana üç tane cennet elması getireceksin. Getirmezsen eğer boynunu vurduracağım, demiş.\n\nBalıkçı ne yapacağını kara kara düşünüp saraydan ayrılıp evine gelmiş. Balıkçıyı üzgün gören kızlar, noldu, niye böyle yüzün asık diye sormuşlar. Balıkçı:\n\n—&nbsp;Padişah benden üç tane cennet elması istedi. Ben cennet elmasını nereden bulacağım. Sanki çarşıda satılıyor da, git getir diyor. Ben şimdi hangi hamamın külünü başıma eleyeyim. Gideyim ben beni hendekten mı atayım, ne edeyim, diye söylenmeye başlamış.\n\nSultan kız balıkçıya, merek etme Allah kerimdir, hele gel yat, vakit kırıldı, geç oldu, gün doğmadan neler doğar, diyip, lambayı söndürüp yatmışlar. Sabah ezanında kalkmış, namazlarını kılıp Allah'a şükretmişler. Sultan kız balıkçıya:\n\n&nbsp;— Tasalanma, sana yardım edeceğim, padişahın istediği elmaları getireceğim, bu beladan da kurtulacağız, deyip, kimseye görünmeden sokak kapısından çıkmışlar.\n\nBöyle ova gibi düz bir yere gelmişler. Sultan kız balıkçıya:\n\n—&nbsp;Şimdi kulağını aç beni iyi dinle. Seni Kaf Dağı cennetine yollayacağım. Gözlerini açtığında bahçenin içinde olacaksın. Hemen bir yere saklan. Peri kızları havuza çimmeye gelirler. Asbaplarını çıkarıp havuzun kenarına koyduklarında bir tanesinin asbabını al. Çimmeleri bittiğinde kızlar giyinip giderler, asbabı olmayan orada kaldığında ortaya çıkıp asbabını istiyorsan eğer bana cennetten üç tane elma getir, dersen o da getirir, demiş.\n\nSultan kız balıkçıya tembihlerini yaptıktan sonra gözlerini yum demiş, balıkçı gözlerini yummuş. Sultan kız aynasını çıkarıp bismillah diyip aynayı okşamış, balıkçı bir gözünü açmış ki Kaf Dağı’nın cennet bahçesinde. Bahçenin içinde böyle Halilürrahman büyüklüğünde iki tane havuz var. Biri altından, biri gümüşten… Aynızeliha bahçesi gibi türlü türlü çiçekler, güller var. Balıkçı, sultan kızın dediklerini hatırlayıp çiçeklerin arasına saklanmış. Tam öğle vakti böyle çata çat sıcak olmuş, üç tane zümrüdüanka kuşu gelip gümüş havuzun kenarına konmuşlar. Sonra kuşlar asbaplarını çıkarıp birer huri kızı olmuşlar, havuza girip yüzmeye başlamışlar. Nice sonra gümüş havuzdan çıkıp altın havuza girmişler. O vakit balıkçı asbaplardan bir tanesini aceleyle alıp çiçeklerin arkasına saklanmış.\n\nAltın havuzda durulanan huri kızları asbaplarını giyerek uçup gitmişler. Havuzdan en son çıkan kız asbaplarını bulamayınca telaşlanmış, o vakit balıkçı elinde peri kızının asbaplarıyla saklandığı yerden çıkmış. Huri kızı balıkçıyı görünce havuzun içinde saklanmış. Ona:\n\n—&nbsp;Ey âdemoğlu buraya nasıl girdin, ne istiyorsun, demiş. Balıkçı:\n\n—&nbsp;Bana üç tane cennet elması getirirsen eğer asbaplarını veririm, demiş.\n\nHuri kız bakmış ki başka çaresi yok, elmaları getireceğini söylemiş. Balıkçı huri kızının asbaplarını havuzun kenarına bırakmış, arkasını dönmüş. Kız havuzdan çıkıp giyinmiş, cennete uçup bir hurç elma doldurmuş, cennetteki hurilerle helalleşmiş. Çünkü âdemoğlunu gören huri artık cennette kalamazmış, balıkçının yanına gelmiş. Ona:\n\n&nbsp;— İşte elmaları da kendimi de getirdim. Ben artık senin helalin oldum, kapat gözlerini gidelim, demiş.\n\nBalıkçı gözlerini yummuş, gözlerini açınca kendini sokak kapısının önünde bulmuş. Huri kızını diğer kızlara emanet edip hurçtan da üç tane elma alıp doğru saraya, padişahın huzuruna çıkmış.\n\nPadişah balıkçıyı görünce sıfatının rengi mosmor olmuş. Balıkçı, elmaları padişahın önüne koymuş. Padişah elmaları görünce, tadının güzelliği, kokusu karşısında biraz rahatlamış, hemen bir tanesini kesip yemiş. Bu elmanın içinden iki tene çekirdek çıkmış. Padişah çekirdekleri sininin içine koymuş. Çekirdekler hemen yeniden elma oluvermiş. Çünkü cennetin meyveleri bitmez, gittikçe çoğalırmış. Padişah bunu görünce cennet meyvesi olduğuna inanmış. Balıkçıya:\n\n—&nbsp;Evet, bunlar cennet elması, söyle bakayım şimdi, sen cennete nasıl girdin? İn misin cin misin sen? Bunların hepsini nasıl yapıyorsun, demiş. Balıkçı:\n\n—&nbsp;Allah istediği kuluna Harran ovası dolusunca mal verir, rızık verir, hüner verir. Kişi Allah’ın kendisine verdiğine kanaat etmezse dünya kendisinin olsa gözü doymaz. İnsanoğlu tamahkârdır. Bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister. Gözü doymaz. Gözünü ancak bir avuç toprak doyurur. Bak sen koca padişah olmuşsun. Sarayların, cariyelerin, askerlerin var, büsbüyük padişahsın, lakin gözünü benim gibi gariban bir balıkçının elinde avucunda olanlara dikmişsin, demiş.\n\nBunları duyan padişah morarmış. Sıfatının rengi böyle senin gömleğin gibi kıpkırmızı olmuş. Hırsından titremeye başlamış. Cellatlarına dönüp:\n\n&nbsp;— Tez bunun kafasını vurun, benim huzurumda nasıl böyle konuşur, demiş.\n\nCellatlar, yerlerinden fırlayıp balıkçıyı tuttukları gibi üç arşın yere uzatmışlar. Vezir bakmış ki iş kötü, hemen padişahın yanına gelip:\n\n—&nbsp;Aman padişahım sen ne edersin, ahali balıkçıyı çok seviyor, senin onun avratlarını almak için böyle yaptığını da bilirler. Eğer başını vurdurursan memlekette isyan çıkar. En iyisi sen yine bundan yapamayacağı bir şey iste, yapamaz, sen de kellesini vurursun, demiş.\n\nBu padişahın kafasına yatmış. Bunun üzerine padişah yeniden düşünmeye başlamış. Sonra balıkçıya dönüp:\n\n&nbsp;— Üç gün içinde, bu Fırat suyunun ortasına, dünyada benzeri olmayan bir saray yaparsan yaptın yoksa kelleni cellada veririm, diye bağırmış.\n\nBalıkçıyı kovmuş. Balıkçı mahzun mahzun evine gelmiş, sokak kapısından avluya girince onu huri kızı karşılamış. Niye canın sıkılmış böyle, padişah elmaları beğenmedi mi, demiş. Balıkçı:\n\n&nbsp;— Beğendi beğenmesine de bu sefer de benden üç gün içinde Fırat’ın ortasında bir saray istiyor. Yapamasam boynumu cellada verecek. Ben ne kadar kara bahtlı bir adamım! Nedir benim bu padişahtan çektiğim, deyip dizine vurmaya başlamış.\n\nHuri kızı, sen gam etme, ben hallederim, demiş. Huri kızı sokağa çıkıp alkış çalınca ne kadar huri kızı varsa hepsi toplanmış. Kızların başı:\n\n&nbsp;— Huri kız, emret, hepimiz emrindeyiz, demiş. Huri kız da:\n\n—&nbsp;Her biriniz bir taş alıp Fırat’ın orta yerine yüksekçe bir saray yapacaksınız, demiş.\n\nHer biri bir tarafa dağılmış. Böyle bir soluk geçmiş veya geçmemişti ki bunlar havada tekrar görünmüşler. Ağızlarında getirdikleri taşları Fırat’ın orta yerine bırakmışlar. Bir sigara içimi olmamıştır ki anlatması mümkün değil. Padişahın sarayı bunun yanında kümes kalmış. Huri kız balıkçıya:\n\n&nbsp;— Şimdi git padişahı vezirini bir de Yahudi komşunu saraya davet et, demiş.\n\nBalıkçı yola revan olup saraya, padişahın huzuruna çıkmış, sarayın hazır olduğunu, veziriyle beraber Yahudi’yi de alıp gelmelerini söylemiş. Padişah kulaklarına inanamamış. Bir günde saray nasıl yapılır, demiş. Saray ahalisi de acayip karşılamışlar, kalkıp hep birlikte Fırat’ın kıyısına sarayı görmeye gitmişler. Suyun kenarına gelmişler ki bir de ne görsünler? Dillere destan bir saray kurulmuş. Huri kız, balıkçıya:\n\n&nbsp;— Padişaha söyle gidip sarayın içini gezsin,demiş. Balıkçı padişaha:\n\n—&nbsp;Padişahım sarayın içine bir bakın, beğenmediğiniz bir şey var mı, demiş.\n\nPadişah vezirini bir de Yahudi’yi alıp sarayın içine girmişler. O vakit huri kız alkış çalmış. Semada yine huriler görünüp emret demişler. Huri kız da:\n\n&nbsp;— Herkes getirdiği taşını geri alsın, demiş.\n\nKuşlar göz açıp kapayıncaya kadar taşları alıp havalanmışlar. Padişah, veziri bir de Yahudi Fırat’ın derin sularına gömülmüşler.\n\nBöylece tamahkârlığın, gözü doymazlığın belasını çekmişler. Ahali bu ahmak padişah ve vezirden kurtulduğu için sevinmiş. Balıkçıyı da kendilerine padişah yapmışlar. Balıkçı; balık kız, sultan kız ve huri kızla evlenip kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Fırat ahalisi de huzur içinde yaşamaya başlamış.\n\nDemek ki başkasının elindekine göz koyup kendi elindekine razı olmayanın, şükretmeyenin sonu böyle olurmuş. Yemişler içmişler muratlarına erişmişler. Allah sizleri de muradınıza eriştirsin.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "[Genç Şehzade]",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde zamanın padişahı vezirlerine, yaşlı âlimlere, bilgelere çok değer verirmiş. Onları sarayında ağırlar, çeşitli ikramlarda bulunur, akıl danışır fikir tartışmaları yaparmış. Bunu gören genç şehzade:\n\n&nbsp;—Babam bu yaşlı, geri kafalı adamlarda ne buluyor anlamıyorum. Yaşları gidip nereye varmış, bir ayakları çukurda, gelişen olaylardan bîhaberler. Oysa gençler daha zeki. Daha cesur. Babam bu yaşlıların yerine gençleri etrafında toplamalı, onlara danışmalı devlet işlerini. Gençler her şeyi yaşlılardan daha iyi bilir, diye şikâyetini her yerde dile getirirmiş.\n\nBabası bunu duyup gençliğine verir, gülüp geçermiş. Konuyu annesine açmışsa da annesi babasının daha iyi bileceğini, babasının işlerine karışmaması gerektiğini ona tembihlemişse de genç şehzade bildiğini söylemeye devam etmiş. Padişah da vezirler de artık bu konuşmalardan rahatsız olmaya başlamışlar.\n\nGünlerden bir gün padişah, genç şehzadesine bir ders vermek ister. Adamlarına çok yaşlı ve zayıf bir at bulmalarını, bu atı kimse görmeden çok iyi beslemelerini; bakımını, tımarını eksiksiz yapmalarını söyler. Adamlar hemen istenen atı bulur, ahıra bağlayıp bakımını yaparlar. Padişah ara ara gidip atı kontrol eder, bazı tembihlerde bulunur. Aylar sonra padişah atın istediği gibi olduğunu görünce, şehzadeyi yanına çağırtıp:\n\n&nbsp;—Sen hep bu yaşlı insanları niye etrafıma topluyorum, onlara niye değer veriyorum diye şikâyet ediyorsun. Ne yapmamı istersin, deyince nihayet babasının gerçeği görmeye başladığını, kendisine hak verdiğini düşünerek babasına:\n\n—&nbsp;Babacığım bunlar yaşlı insanlar, kafaları gençler gibi çalışmaz. Bunları etrafından uzaklaştır benim genç yetenekli arkadaşlarım var onlara görev ver, der. Padişah:\n\n&nbsp;—Tamam, der. Ama bu böyle tepeden inme olmaz. Bir yarışma düzenleyelim, sen arkadaşlarını getir, ben de onların karşısına vezirlerimi çıkarayım. Yarışsınlar, vezirler kaybedince benim de onları görevden almak için bir bahanem olmuş olur, der.\n\nŞehzade buna çok sevinir, hemen arkadaşlarına haber salar. Yarışmanın olacağı gün herkes büyük meydana toplanır. Şehzade ve arkadaşları herkesten önce gelip yerlerini alır, heyecanla beklemeye başlarlar. Biraz sonra padişah ve vezirleri gelir. Padişah:\n\n&nbsp;—Ey ahali, genç şehzademiz etrafımdaki vezirlerin artık yaşlandıklarını onların yerine gençleri almam gerektiğini söylüyor. Bu makama kendi arkadaşlarının daha çok yakışacağını söylüyor. Biraz sonra burada yaşlı vezirlerimle gençleri imtihan edeceğiz. Kim kazanırsa vezir olacak, der.\n\nAtı getirmelerini söyler. Beş altı kişinin zorla zapt ettiği atı meydana getiriler. At tay gibi yerinde duramıyor, tozu toprağı bir birine katıyor, toynağından ateş çıkarıyor, görevliler zor zapt ediyordur. Padişah:\n\n&nbsp;—Bu atın yaşını bilen vezir olacaktır. Önce şehzade ve arkadaşları baksın, der.\n\nŞehzade ve arkadaşları atın başına toplanır; ağzına, kulağına, sağına soluna bakarlar. Uzun uzun incelerler, sonunda kararlarını verirler. Şehzade:\n\n—Padişahım bu tay ancak dört beş yaşlarındadır, der.\n\nSıra vezirlere gelir. Vezirlerin en yaşlısı ata yaklaşıp yelelerini, alnını okşar; at sakinleşir. Atın kulağına bir şeyler söyler, sonra da kulağını atın ağına dayar. Başını manalı manalı sallar. Padişaha dönüp:\n\n—&nbsp;Padişahım bu çok yaşlı bir attır, der.\n\nGençler yaşlı vezirin böyle yerinde duramayan bir ata “çok yaşlı” demesine gülerler. Bütün ahali yaşlı vezirlerin gerçekten artık bunadığını, gençlerin çok haklı olduğuna birazdan şahit olacaklar diye için için sevinmeye başlar. Padişah:\n\n&nbsp;—Doğru söyledin. Bu çok yaşlı bir attır. Ancak gördük ki önce atın kulağına bir şey söyledin. Sonra da kulağını onun ağzına götürdün. Biz bundan bir şey anlamadık. Bunun hikmetini bize söyler misin, der. Vezir:\n\n—&nbsp;Padişahım atın kulağına eğilip onun yaşını sordum. Ona dedim ki:\n\n—Ey ruhumun ruhu, gördün mü sen hazreti Nuh’u, dedim. O da bana:\n\n—&nbsp;Aman kardeş duman kardeş etme beni faş,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Ben Âdem babanıza bile taşımışım taş, dedi.\n\nGenç şehzade ve arkadaşları bunu duyunca hatalarını anlarlar, babasının ve vezirlerin elini öpüp özür dilerler. Padişah:\n\n&nbsp;—Oğul tecrübe yaşayarak elde edilir. Gençlik ateştir, tecrübe onu kontrol eden sudur.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "[Kuyruk Acısı]",
        "text": "Çok eski zamanların birinde, bir memleketin uzak bir köyünde bir çoban yaşarmış. Bu çoban, çok bahtsız birisiymiş. Evinde yemeye bir parça ekmek desen yokmuş. Ev yok, avrat yok, uşak yok. Aba tek âsâ tek. Nerede akşam, orada sabah. Ama doğru sözlü, iyi kalpli, merhametli mazbut bir adammış. Kimsenin malında, namusunda gözü yokmuş. Abdestinde namazında biriymiş. Namazını kılar, Kuran’ını okur, Allah’ına şükreder, kimsenin gıybetini etmez, elin etlisine sütlüsüne karışmaz, kendi halında Allah dostu bir herif diye, köylü de onu sever sayarmış. Şimdiye kadar hiçbir hilesine hurdasına rastlanmamış. Bunca sene çobanlık yapmış, bir gün olsun bir davara zarar gelmemiş. Ona davarını emanet edenin gözü arkada kalmazmış. Filan çoban dendi mi akan sular dururmuş. Çoban da işini çok severmiş. Biri kendisine:\n\n—Ne iş yapıyorsun, diye sorsa cevabı şak diye yapıştırırmış:\n\n—Peygamberlerin mesleğini yapıyorum, dermiş.\n\nİşte böyle, peygamber mesleği diye işini çok titizlikle yaparmış. Yaptığı işi böyle mübarek bildiği için davarlara da çok merhametli davranırmış. Onları okşar, sever, tımar eder; onlarla konuşur, dertleşirmiş. Onlara birer hayvan gibi değil de birer insan gibi bakarmış. Sürüsü onun her şeyiymiş.\n\nBu çoban çok da iyi kaval çalıyormuş. Sürüsü gidip başka bir sürüye karışsa çoban, kavalını çalmaya başlasa kendi sürüsü hemen öbür sürüden ayrılıp etrafını sararmış. Yani, sürüyü suya susuz götürüp susuz getirir cinsten bir çobanmış. Yüz tane kaval çalanın içinde bizim çobanın kavalının sesi ayırt edilirmiş. İnsanlar, onun kavalının sesini tanırmış. Davarlar tanır, anam babam, insanlar nasıl tanımasın? Sözü uzatmayalım, işte böyle evliya gibi bir adammış bizim çoban.\n\nAğama söyleyeyim, bu çoban bir gün yine böyle sürüsünü alıp dağlara çıkmış, bir ağacın altına oturup kavalını dertli dertli çalıyormuş. O kadar dertli çalıyormuş ki büsbüyük dağlardan bir çıt çıkmıyormuş. Kuşlar, kurtlar çobanın kavalını dinlermiş. Derken nerden geldiği belli olmayan kara bir yılan, ağzında bir altınla taşların arasından süzülüp gelir, çobanın karşısında böyle benle sen gibi bir mesafede durur, ağzındaki altını yere bırakıp gider birkaç arşın ötede durup kavalı dinlermiş. Çoban yılanın kaval sesine geldiğini tahmin eder hiç istifini bozmaz, kavalını çalmaya davam edermiş. Nice sonra yılan geldiği gibi sessizce ortadan kaybolur. Yılanın gittiğini gören çoban da çalmaya ara verir, kalkıp yılanın bıraktığı bir altını alır, kesesine koyarmış.\n\nÇoban böyle Allah’ın her günü gelip o ağacın altında kavalını dertli dertli çalmaya başlamış. O, kavalını böyle dertli dertli çalmaya başladı mı kara yılan da ağzında bir sarı altınla gelir, altını çobanın dizi dibine bırakır, gider biraz ötede kavalı dinlermiş. Çoban, bu meseleden hiç kimseye söz etmemiş. Dallandırıp budaklandırmamış. Kendiyle Allah’ın arasında kalmış.\n\nBu böyle senelerce davam etmiş, gitmiş. Çobanla yılanın arasında bir ahbaplık oluşmuş. Çoban, kavalını çalmaya başladı mı yılan hemen deliğinden çıkıp, ağzında bir altınla çobanın yanına gelirmiş. Artık öyle eskisi gibi gidip uzakta da dinlemezmiş, çobanın dizi dibinde uzanır, yatarmış.\n\nBu arada çobanın da durumu yavaş yavaş düzelmiş. Hali vakti iyi olmuş. Evlenmiş, yuvasını kurmuş. Senesine kalmadan nur topu gibi Allah bir de ona bir oğul vermiş. Çoban, zengin olmaya olmuş ama çobanlığı da bırakmamış. Köylü ona:\n\n—Bu değirmenin suyu nereden geliyor? BU kadar altını nerden getiriyorsun? Hazine mi buldun? Gömü mü buldun, diye her sorduklarında çoban onlara:\n\n—Mal da Allah’ındır, mülk de... Allah onu kimi murat ederse ona verir, dermiş. Köylü de onun çalıp çırpmak, haram yemek gibi bir ahlakının olmadığını bildikleri için üstüne fazla gitmezlermiş ama bir yandan avradı bir yandan köylüler başının etini yerlermiş:\n\n—Bak artık zengin oldun. Köyde zenginlikte dengin yok. Bırak artık bu çobanlığı. Sabahtan akşama kadar o dağ senin bu bağ benim dolanıp durursun. Bıkmadın mı? Bak artık yaşın da kemale erdi. Gel evinde otur. Çoluk çocuğunun başında ol. Zengin adamsın, çobanlık senin neyine? Tamahkâr olma, deyip dururlarmış. Çoban da onlara:\n\n—Nankörlük mü edeyim yani? Ben bu varlığımın hepsini çobanlık yaparken kazandım. Hem de biliyorsunuz çobanlık peygamber mesleğidir. Ben onu nasıl terk ederim? Vallahi çarpılırım sonra. Hem de size ne yav. Beni davarlarımdan niye ayırmak istiyorsunuz, diyormuş.\n\nDiyormuş demesine ama asıl yılanı düşünüyormuş o:\n\n-Ben çobanlığı bırakırsam kim bu dertli hayvana kaval çalacak? Ben bu kadar altını bir yılanın yüzü suyu hürmetine yığdım. Ekmek bulamazken yılanın altınlarıyla zengin oldum. Şimdi onu nasıl yüzüstü bırakırım? Olmaz, vallahi Allah gözümü kör eder sonra, diye kendi kendine düşünürmüş.\n\nZaman böyle su gibi akıp gitmiş. Çoban iyice ihtiyarlamış. Artık bir yere çıkamaz olmuş. Oğlu da büyük bir delikanlı olmuş. Bir gün çoban oğlunu bir köşeye çekip senelerdir herkesten sakladığı sırrını ona açmış. Yılanla her gün buluştukları yeri ona söylemiş. Kavalını oğluna verip onu dağa yolcu etmiş. Oğlan, dağa varıp babasının tembihlediği gibi ağacın altına oturup kavalını çalmaya başlamış. Yılan kavalın sesini duymuş duymaya ama bakmış ki bu çalma daha önce çalınan kavalın sesine hiç mi hiç benzemiyor. Böyle çok yavan çalıyor. Altını ağzına alıp yuvasından çıkmış, oğlanla böyle on beş yirmi metre kadar ötede altını bırakıp gitmiş epeyce uzak bir yerde dinlemeye başlamış. Bakmış ki bu kaval kendini hiç sarmıyor. Nerde o çobanın çalması nerde bunun çalması. Arada dağlar kadar fark var. Bir lokma dinleyip kalkıp inine gitmiş. Oğlan da kavalını beline sokup altını kesesine koymuş, köyün yolunu tutmuş. Babası onu gözü yolda bekliyormuş. Uzaktan oğlunun geldiğin görene kadar derin bir nefes almış. Oğlan getirip altını babasına vermiş. Böylece artık oğlan gidip yılana kaval çalıyormuş. Oğlan, böyle git gel, git gel usanmaya başlamış. Kendi kendine kafasında:\n\n—Ulan nedir benim bu yılandan çektiğim? Allah’ın her günü bir sürü yol gidip güneşin altında saatlerce yılan efendiyi eğlendiriyorum. Çingene gibi vereceği bir altını bekliyorum. Babamın da hiç aklı yokmuş, gitmiş bir yılanı kendisine dost etmiş. Ula hiç yılandan da dost olur mu? Bu ihtiyarlar da ne kadar geri kafalı oluyor böyle. En iyisi ben bu yılanı öldüreyim, bütün altınlarını bir kereden alayım ki kurtulayım. Yoksa babam beni buraya daha çok yollar. Babam ne kadar da sabırlıymış yav, deyip kafasında plan kurmaya başlamış.\n\nYine her günkü gibi dağa gidip ağacın altına oturmuş, kavalını çıkartmış, çalmaya başlamadan önce yanına büyük bir taş koymuş, sonra da kavalını çalmaya başlamış. Yılan, yine her zamanki gibi ağzında atlınla deliğinden çıkmış, ağzındaki altını oğlandan uzak bir yere bırakmış, gidip ilerde bir yerde dinlemeye başlamış. Oğlan bir taraftan kavalını çalarken bir taraftan da yılanı nasıl da izliyormuş. Yılan biraz dinleyip gitmek için arkasını dönene kadar oğlan arkasındaki taşı yılana fırlatmış. Gözümün nuru taş sen git yılanın kuyruğunu kopar. Yılan, o hırsla bir de can acısı ile dönüp oğlanı sokar. Oğlan olduğu yere yığılır, kalır. Dünden mi ölmüş bugünden mi bilinmez. Yılan kan revan içinde yuvasına gider.\n\nOğlanın babası yine gözü yollarda oğlunu bekler. Vakit geçer, güneş batar, derken gece yarısı olur, gelen giden yok. Çobanın içine bir kuşku düşer. Aklına bin türlü şey gelir. Bir düşüncedir herifi sarar. Ne yapacağını bilmez. Evin içinde bir o yana bir bu yana dönüp durur. Sabahı zor eder. Sözü uzatmayalım, güneş doğar doğmaz ihtiyar adam eşeğine binip dağın yolunu tutar. Yılanla her zaman buluştuğu yere gelir. Gelir gelmesine ama ne görsün. Oğlu ağacın altında beş arşın uzanmış cansız yatıyor. Temmuzun o sıcağında kadana beygiri gibi şişmiş. Yüzünü gözünü karıncalar, sinekler sarmış. Oğlunu öyle görene kadar adamın dizinin bağı çözülmüş. Oraya öyle yığılıp kalmış. Nice sonra kendine gelip yerdeki kavalı alıp çalmaya başlamış. O evlat acısından o yürek ateşinden öyle bir çalmış ki dağ taş inlemiş. Yılan, kavalın sesini hemen tanımış. Ağzında altınla hemen çıkıp gelmiş. Altını bırakıp çobanın dizi dibinde yuvarlak olup dinlemeye başlamış. Çobanın gözü yılanın kuyruğuna ilişmiş. Bakmış ki yılanın kuyruğu yok. O zaman meseleyi anlamış. Ciğeri bir defa daha cız etmiş. Kavalını daha çok dertli dertli çalmaya başlamış. Nice sonra yılan gitmek için hareket etmiş. O anda Allah’ın izniyle dile gelip çobana:\n\n—Çoban kardeş, senelerden beri sen burada böyle kavalını çaldın, ben de seni dinledim. Hiç bir derdimiz olmadı. Ne sen bana kalleşlik düşündün ne ben sana hainlik ettim. Kardeş kardeş yaşayıp gittik. Ama oğlun tamahkârlık etti. Beni öldürmek istedi. Kuyruğumu kopardı. Ben de onu öldürdüm. Senden ricam, artık bir daha buraya gelme. Bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı olduğu müddetçe artık biz dost olamayız, deyip akıp gitmiş. Çoban da oğlunu omzuna atıp köyün yolunu tutmuş.\n\nİşte büyüklerimizin “kuyruk acısı” dedikleri mesele bu. Allah hiç kimseyi böyle tamahkâr etmesin. Allah bizleri hayırsız evlatlardan muhafaza etsin. İşte insan böyle nefsine köle olursa rızkına kani olmasa, başkasının malına tamah ederse bu yılan da olsa hakkını kimseye yedirmez.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "Çerçi",
        "text": "Bir varmış, başka yokmuş. Allahın garip kulu da dolu kulu da ahmak kulu da çokmuş.\n\nAdamın biri, bir yerden bir yere giderken yolda bir çerçiye rastlar. Selam, merhabadan sonra adam Çerçiye sorar:\n\n—&nbsp;Yolun nereye böyle?\n\n—&nbsp;İlerideki köyleri dolaşacağım, diye cevap verir çerçi. Sohbet ederek bir müddet yol alırlar. Adam çerçiye dönerek:\n\n&nbsp;—Bana bir salkım üzüm verirsen sana bir nasihat veririm, der. Çerçi adama bakıp içinden “ Adamın canı üzüm çekti, parası da yok herhalde onun için böyle söylüyordur” diye geçirir ve adama eşeğin üzerindeki sandıktan bir salkım üzüm verir. Adam üzümü alır ve şöyle der:\n\n&nbsp;—Arkadaşlık yaptığın kişinin adını sor. Çerçi içinden kızarak “ Ben de ne söyleyecek dedim!&nbsp;Bunu ben de biliyorum” der. Bir süre daha yol alırlar. Sohbet ederler. Adam bir müddet sonra çerçiye tekrar:\n\n—Bana bir salkım üzüm daha verirsen, sana bir nasihat veririm, der. Çerçi yine içinden “ Ne aç gözlü bir adammış yav, az önce bir salkım yedi doymadı, bir salkım daha istiyor” diye söylenir ve bir salkım üzüm daha verir. Adam, üzümü alınca:\n\n—Bir cemaate gittiğinde yerini tanı, der. Çerçi yine içinden adama kızarak “ Sanki ben çocuğum, nerede oturacağımı bilmiyorum!” der. Yola devam ederler. Epeyce yol alırlar. Adam yine çerçiye dönerek:\n\n—Bana bir salkım üzüm daha verirsen sana bir nasihat daha veririm, der. Çerçi, için için kızar “ Belaya çattık. Ne doymaz bir adammış. İki salkım üzümü yuttu, hala doymadı. Böyle gidersek üzümü bitirecek. Bununla yolumuzu ayırmak lazım.” der ve bir salkım üzüm daha verir. Adam üzümü alınca:\n\n—Senden sorulmayan işe karışma, der. Çerçi, dudağını bükerek “Ben de önemli bir şey söyleyecek sandım. Senden sorulmayan işe karışmaymış.”diye sinirlenir. Derken bir yol ayrımına gelirler. Çerçi, adamdan kurtulmanın yolunu bulmuş olmanın verdiği sevinçle:\n\n—Ben bu yoldan gideceğim, sana uğurlar olsun, diyerek eşeğini çevirir. Adam da diğer yola koyulur. Elli yüz metre gitmeden çerçinin eşeği tökezler ve yükünü düşürür. Çerçi, ne kadar uğraşırsa da ağır yükü yerinden kaldıramaz. Az önce ayrıldığı yol arkadaşını yardıma çağırmak aklına gelir, adamın ismini sormayı akıl etmediğinden:\n\n—Hey arkadaş, diye bağırır. Adamın hiç oralı olmaz. Belki duymamıştır, diyerek daha çok bağırmaya başlar, adam yine dönüp bakmaz. “ Hey! Pişt! Yolcu! İhtiyar! ” Nasıl ederse sesini adama ulaştıramaz. Tekrar yükü kaldırmaya uğraşır. Yine beceremez. Adam bu arada epeyce de uzaklaşmıştır. Çerçi bakar olacağı yok, koşarak adamın peşine düşer. Hem koşar hem bağırır. Adam duymaz. Çerçi çileden çıkar :\n\n—&nbsp;Zehir zıkkım olsun yediğin o kadar üzüm. Boğazına dizilsin. Çıkaramayasın. Doktorlar çıkara!\n\nKızgın güneşin altında kan ter içinde nihayet adama ulaşır, kolundan tutup çeker:\n\n—Yahu adam sen sağır mısın? Ben beni yırtıyorum, bağırıyorum, çağırıyorum bir dönüp Allah için bakmıyorsun. Sesimi duymadın mı?\n\n—Duydum. Ama sen arkadaş, ihtiyar falan diye bağırıyordun. Ben başkalarına bağırdığını sandım.\n\n—Yahu Allah’tan kork, ikimizden başka bir Allah’ın kulu var mı buralarda?\n\n—Yok, ama sen beni adımla çağırmadın ki.\n\n—Hele bunları boş ver. Eşeğim tökezledi, yükünü devirdi, yük de ağır kaldıramadım. Hele bir el at da yükü tekrar yükleyelim, der. Adam döner, yükü eşeğe&nbsp;tekrar yüklerler. Çerçi yine adamın adını sormaz, ayrılırlar. Herkes kendi yoluna gider.\n\nÇerçi, köyleri dolaşır, eşyalarını satar. Akşam olunca da bir köy odasına misafir olur. Odaya girince buyur ederler, oda pek kalabalık değildir, başköşeye, mindere kurulur.\n\nÇerçiden ayrılan adam da işini bitirir, dönüşte akşam olduğu için çerçinin misafir olduğu köyde o da misafir olur. Köyün odasına gider. Buyur ederler. Adam hemen kapıya yakın bir yere oturur. Her ne kadar başköşeye çağırırlarsa da adam yerinin iyi olduğunu söyler ve kalkmaz. Gece ilerledikçe köylüler birer birer odaya gelmeye başlarlar. Her geleni&nbsp;buyur ederler ve gelen başköşeye gider oturur. Her misafir geldikçe çerçi, yavaş yavaş kapıya doğru kaymaya başlar. Derken çerçi kendini kapının arkasında ayakta bulur. Odada oturacak yer kalmamıştır. Adam, çerçiyi gözlemektedir. Gece yarısına doğru ağanın oğlu şehirden döner. Odaya gelir. Herkes ayağa kalkar. Yer verir. Çerçi, iyice kapının arkasına sıkışmış olur. Köylü ağanın oğluna ikram etmek üzere büyükçe bir karpuz getirir. Karpuzu kesmek için bıçak isterler. Çerçi, belki dikkatlerini çekerim de bana yukarıda bir yer verirler, diye düşünerek belinden altın ve gümüş kaplamalı bir hançer çıkarır verir. Ağanın oğlu hançeri görünce çok beğenir. Hançere sahip olmak ister. Bir hançere bakar bir çerçiye bakar:\n\n—Bu hançeri nereden getirdin, der.\n\n—Baba yadigârıdır ağam, der çerçi. Ağanın oğlu bakar ki hançeri öyle ricayla&nbsp;falan alacağı yok, kafasında hemen bir şeytanlık düşünür ve:\n\n—Bu hançer, geçen sene evimiz soyulduğunda çalınan diğer ziynet eşyalarının arasındaydı. Hırsızı ne kadar aradıksa da bulamamıştık, demek kısmet bu güneymiş. Yakalayın bu adamı, hırsız buymuş. Adamlar hemen çerçiyi yakalayıp elini ayağını bağlayarak odanın ortasına uzatırlar. Çerçi neye uğradığını şaşırır. Ağanın oğlu:\n\n—Arkadaşlar gördünüz, bu çerçi hırsız çıktı. Ben derim ki yarın sabah bu herifi köyün meydanında asalım ki âleme ibret olsun. Köylüler ağanın fikrini onaylar, asılmasına karar verirler. Çerçinin yol arkadaşı olan adam oturduğu yerden olanı biteni sessiz sessiz seyreder. Çerçi orta yerde kurbanlık koyun gibi yatmaktadır. Bir ara göz göze gelirler. Çerçi yalvaran gözlerle adama bakar. Ağanın oğlu;\n\n—Geç oldu artık yatalım. Bu herifi bir yere hapsedin sabah erkenden asarız, der. Adam, ağanın oğluna:\n\n—Bu çerçi benim yol arkadaşımdır. Tuz ekmek olduk. İzin verirsen bu gece birlikte kalalım. Yarın ne yaparsanız yapın. Ağanın oğlu:\n\n—Olmaz. Gece konuşursunuz, deyince&nbsp;adam:\n\n—Namus sözü veriyorum ki onunla bir tek kelime bile konuşmayacağım, der. Ağanın oğlu namus sözü alınca aynı odada kalmalarına razı olur. Köylüler evlerine dağılır. Çerçiyle adamı da bir odaya hapsederler. Adam ev sahibine:\n\n—Kusura bakma, acaba evinizde kedi&nbsp;var mı? Gece koynumda kedi olmadan yatamıyorum. O mırıldandıkça benim uykum gelir, der. Ev sahibi gider bir yavru kedi getirir. Adam kediyi koynuna koyup yatağına uzanır. Vakit gece yarısı olunca adam doğrulup çerçiye bakar ki çerçi, horuldayarak uyuyor. Sanki sabah asılacak olan kendisi değildir. Çerçiye bir tekme vurur. Çerçi yatağından fırlar:\n\n—Ne oluyor yahu? Ne var? Niye beni tekmeliyorsun, der. Adam, onunla konuşmayacağına dair söz verdiği için koynundaki kediyi çıkarır:\n\n—Ey kedi! Yarın sabah asılacaksın. Çerçi bunu duyunca lafın&nbsp;kendisine olduğunu anlar ve kulaklarını dikerek dinlemeye başlar.\n\n—Sen ahmak bir kedisin. Yolda sana “Bana bir salkım üzüm ver, sana bir nasihat vereyim.” dedim, sen içinden “Bunun canı üzüm çekmiş, bahane uyduruyor.” diye geçirdin. Sana “Yol arkadaşının adını sor.\"&nbsp;dedim, sen sormadın. Yükün düştü, adımı bilmediğin için&nbsp;arkamdan koşmak zorunda kaldın. Sana “Bir meclise girdiğinde yerini tanı!” dedim. Geldin başköşeye kuruldun. Sonunda kapının arkasında ayakta kaldın. Sana “Senden sorulmayan işe karışma!” dedim. Sen, karpuz kesmeleri için hançerini verdin. Beni dinlemedin. Şimdi de beni dinlemezsen yarın asılacaksın. Keyfin bilir. Seni asmak üzere yarın köy meydanına götürdüklerinde&nbsp;köylülere “Ben bu saate kadar sustum, belki yanlış yaptığınızı söylersiniz diye. Gördüm ki bu hançer gerçekten ağanın oğlununmuş. Benim babam tüccardı. Halep’ten mal getirirken, yolda eşkıyalar tarafından kervanı soyulmuş, babam da öldürülmüştü. Babamın sırtında bu hançer saplıydı. Babamın katilleri bulunamadı. Ben şimdi hangi cemaate, hangi kahveye gitsem bu hançeri çıkarıyorum ki belki sahibi çıkar da bu hançer benim&nbsp;der, ben de babamın katilini bulmuş olurum. Dün akşam da onun için kalabalığın içerisinde çıkardım. Ağanın oğlu bu hançerin kendisinin olduğunu söyledi. Hepiniz buna şahitsiniz. Demek ki babamın katili ağanızın oğluymuş. Ey kedi, benden sana son söz bu. Aklını başına topla!\"&nbsp;der ve adam kediyi pencereden dışarı atar, yorganını başına çekip, uyur. Çerçi, işi anlar, uykusu kaçar, kara kara düşünmeye başlar. Adam uyur, çerçi uyanık sabah olur. Köylüler gelir, Adam çerçiyi onlara teslim eder. Ağanın oğlu:\n\n—Hiç konuşmadınız değil mi, der. Adam:\n\n—Yemin ederim ki dilim diline değmedi, der. Ve çerçiyi alıp köy meydanına götürürler. Adam da köyden çıkar gider.\n\nÇerçiyi, darağacının yanına getirirler, ipi boynuna geçirirler. Çerçi:\n\n—Durun, der. Adamın anlattıklarını bir bir tekrar eder. Köylü şaşırır. Ağanın oğluna bakarlar. Ağanın oğlu bakar iş ciddi. İşler düşündüğü gibi değil. İşin sonunda bir de katil olmak var. Hemen emir verir:\n\n—Çıkarın boynundan ipi!\n\n&nbsp;Çerçinin yanına gelip\n\n&nbsp;—Ben sana şaka yaptım. Bu hançer benim değil. Köylüler beni tanır. Benim öyle soygunla, adam öldürmekle bir işim yok. Biz biraz eğlenelim dedik. Zaten seni de asmayacaktık. Hançerini verip gönderecektik, der.&nbsp;Çerçi bakar ki ağanın oğlu korktu, üstüne gider:\n\n—Olmaz öyle şey. Hançerin senin olduğunu söyledin. Bütün köylü buna şahit. Babamın katilini yıllardır arıyorum. Babamın kanı var, bir sürü malı var. Şimdi buldum. Senden mahkemede, kadının önünde hesaplaşacağız, der. Ağanın oğlunun eli ayağı birbirine dolaşır. Araya adamlar koyar. Çerçiye mal mülk de vereceğini vaat eder, çerçinin bu işten vazgeçmesini ister. Rica minnet çerçi davasından vazgeçer. Kendisine para verirler, eşeğinin üzerine de yükte hafif, pahada ağır eşyalar yüklerler ve çerçiyi köyden uğurlarlar. Çerçi, köyden keyifli bir şekilde ayrılır. Yolda türkü söyleye söyleye giderken arkadaşını&nbsp;bir ağacın altında oturmuş onu beklerken görür. Yanına gelir, selam verir, eşeğin yükünü ağacın altına boşaltır:\n\n—Görüyor musun nasıl kandırdım onları? Hem ölmekten kurtuldum hem de mal mülk sahibi oldum. Bu dünyada ne ahmak insanlar varmış. Dün akşam bir de sen bana\n\nahmaksın diyordun. Adam, yerinden kalkıp yola koyulurken:\n\n—Başkasının ahmaklığıyla eğlenme!&nbsp;Sen kendi ahmaklığına yan, diyerek yola koyulur. Adam tepeye ulaşmıştır ki, ellerinde silahla beş altı kişi çerçinin etrafını sarıp mallarını alarak giderler. Çerçi, Adamın arkasından bağırmaya başlar:\n\n—Hey arkadaş! Hey İhtiyar! Adam tepenin arkasına geçtiğinde çerçi hala bağırır. Adam, acı acı güldü:\n\n—En büyük ahmaklık, insanın kendi ahmaklığının farkında olmayıp&nbsp;başkasını ahmak sanmasıdır, der.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Hakkari",
        "title": "Tilki Katır ve Kurt",
        "text": "TİLKİ, KATIR VE KURT\nBir varmış bir yokmuş. Bir tilki, bir katır, bir de kurt varmış. Bunlar birbirlerini çok sevdikleri için\nbirbirlerine kardeş diye seslenirlermiş. Tilki bir sohbet esnasında arkadaşlarına:\n-Ne kadar kemik varsa tümünü sakladım. Siz acıktığınızda ben mağaraya getiririm demiş. Kurt:\n-Ne zaman gözlerim kızarsa o zaman size bir kurt getiririm,\n\ndemiş. Bu sırada da katır da çayın kenarında otlamaktadır. O kadar çok yemiş ki yemekten yusyuvarlak\nbir hale gelmiş. Tilki kurda demiş ki:\n-Bir fikrim var. Bizim katır çok fazla yiyor. Aklı fikri yemekte, o dereden gelirken biz de karşı tarafta bir\nkayanın arkasına saklanalım. O geldiğinde birden önüne çıkıp onu korkutalım.\nBunlar konuşurken katır bu sözleri duymuş ve gelip mağaraya saklanmış. Kurtla tilki hala kayanın\narkasında bekliyorlarmış. Bakmışlar ki olacak gibi değil en iyisi mağaraya geri dönelim, demişler.\n-Sen hangi taraftan geldin?\n-Karşı tarafta ot bitmişti. Ben de öbür tarafa geçtim. Oradan geldim demiş. Tilki kurda:\n-Sen kaç yaşındasın? Diye sormuş. Kurt:\n-Kore savaşının olduğu yıl doğdum demiş.\nTilki ağlamaya başlamış. Kurt:\n-Küçük kardeş sen niye ağlıyorsun?\n-Kore Savaşı’ndan bahsettin de benim bir oğlum o savaşta öldü demiş. Tilki, katıra:\n-Sen kaç yaşındasın? Demiş. Katır:\n\n-Dedem Mekke’den Medine’ye giderken kaç yaşında olduğumu not etmiş. Ve bunu bir atın nalına\nyazmış. Kurt tilkiye:\n-Sen bizim küçüğümüzsün. Atın nalına sen bak\nTilki gidip bakmış ve:\n-Benim gözlerim görmüyor. Kurt kardeş sen git bak demiş.\nKurt gidip nala bakmış. At da bir tekme atmış ve naldaki çivi kurdun alnına çakılmış. Kurdun gözlerine\nyavaş yavaş kan inmeye başlamış. Kurt:\n-Küçük kardeş, niye gülüyorsun? Diye sormuş. Tilki:\n-İlk defa gözlerin kızardı. Herhalde sen gidip bize koyun getireceksin, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Hakkari",
        "title": "Tilkinin Arkadaşlığı",
        "text": "TİLKİNİN ARKADAŞLIĞI\n\nBir gün tilkiyle ayı arkadaş olmuşlar. Tilki demiş:\n—Ayı kardeş ben sana bir horoz getirirsem sen bana bir ay bakar mısın?\n—Tamam, demiş.\nAyı her gün ormandan bir şeyler alıp geliyor. Hani tilkiye bir ay bakacak ya, bir gün tilkiye diyor:\n—Hani sen horoz getirecektin?\nTilki geziyor geziyor bakıyor bir kümes ama kapalı, bir şey almadan dönüyor. Ayı soruyor, tilki de:\n—Kümes kapalıydı bir şey alamadım, diyor.\nBunlar yola düşüyorlar. Gidiyorlar gidiyorlar bir derenin kenarında oturup dinleniyorlar. Tilki birden\nayının üzerine atlıyor. Bunu tutup sıkıyor. Maksadı ayıyı yemek ama bakıyor ki bir şey olmuyor, diyor:\n—Ya ayı kardeş ben şaka ettim vallah.\n-Böyle şaka mı olur, ben altıma ettim.\nDerken tilki yine bu saf ayıyı kandırıyor. Yine yola devam ediyorlar. Karşılarına bir ağaç çıkıyor. Tilki:\n—Ayı kardeş bu ağaca çıksana ama çıkarken yaş dalları inerken kuru dalları tutacaksın.\n—Tamam, demiş.\nAyı dediğini yapmış, kuru dalları tutup inerken dallar kırılmış. Ayı ağacın altına serilmiş. Tilki hemen\ngelip bunu kafasından yemeye başlamış. Ayı da demiş ki:\n—Yok tilki kardeş bu çıkardığımı yesene.\nTilki de demiş:\n—Ne varsa bu kuru kafanda var. Orda ne var?\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Külden Eşek ",
        "text": "KÜLDEN EŞEK\n\nBir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir köyde bir tane kız varmış. Kızın yedi tane oğlan kardeşi varmış. Kızın oğlan kardeşlerinden haberi yokmuş. Kız on yedi yaşına gelince köyde arkadaşları kardeşin yok diye onunla dalga geçmeye başlamışlar.\n\nBir gün kız ağlayarak annesine gelmiş. Annesi kızının ağlamasına dayanamamış ve her şeyi anlatmaya karar vermiş. Demiş ki:\n\n— Bak kızım! Senin yedi tane oğlan kardeşin var. Onlar uzak bir dağda kulübede yaşıyorlar. Kız bunları duyunca:\n\n— Kardeşlerimin yanına gideceğim, diye annesine yalvarmaya başlamış. Annesi:\n\n— Kardeşlerinin yanına gidebilirsin, ama yolda eşeğe sakın çüş deme. Eğer dersen eşek bozulacaktır, demiş. &nbsp;Bu eşek külden eşekmiş.\n\nKız da eşeğe binmiş, gitmeye koyulmuş. Giderken bir tane mavi boncuk görmüş ve eşeğe:\n\n— Çüş, demiş ve eşek yok olmuş.\n\n&nbsp;Eve dönmüş. Annesinden bir tane daha külden eşek yapmasını istemiş. Annesi bir daha yapmış:\n\n— Ama bir hakkın kaldı, demiş.\n\n&nbsp;Kız tekrar yola koyulmuş. Tıngır mıngır giderken bu sefer bir tane bilezik görmüş. “Çüş” deyince eşek tekrar yok olmuş. Yine kız ağlayarak eve dönmüş. Bu sefer annesi iyice tembihlemiş kıza:\n\n— Sakın çüş deme, demiş.\n\nBir daha külden eşek yapan annesi onu eşeğe bindirip yollamış. Bu sefer hiç çüş demeden kardeşlerinin evine varmış. Avluyu açarak eve girmiş:\n\n— Bak bu evin haline, her yer dağınık, demiş.\n\n&nbsp;Evi temizlemeye başlamış. Her yeri temizlemiş. Akşama bin bir çeşit yemek yapmış. Abilerine sofra hazırlamış. Bu arada kapı gıcırdamış. Hemen kız dolaba saklanmış. Eve gelen kardeşleri ne görsünler? Her yer toplanmış, sofra kurulmuş, bin bir çeşit yemek yapılmış. Oğlan kardeşler şaşırmış ve aralarında söylenmeye başlamışlar:\n\n— Bunları kim yaptı? diyerek evde biri var mı diye aramaya başlamışlar. Ararken en küçük kardeş, kız kardeşini saklandığı yerde bulmuş ve kardeşlerine haber vermiş. Sonra kız kardeşe sormuşlar:\n\n— Sen kimsin? İn misin cin misin? Kız:\n\n— Ben ne inim ne de cinim. Ben sizin kız kardeşinizim, demiş.\n\nTabii ki oğlanların kız kardeşlerinden haberi olmadığından inanmamışlar. Kız, annesinin yazmasını gösterince erkek kardeşleri kıza inanmışlar ve çok sevinmişler. Kız kardeşine\n\n— Artık sen de bizimle yaşayabilirsin, demişler ve onu evde bırakıp dağa oduna gitmişler.\n\n&nbsp;Kız kardeş avluyu temizlerken bir tane üzüm tanesi bulmuş. Evin köpeğini çağırmış:\n\n— Pındili! diyerek. Köpek de gelmeyince üzüm tanesini ağzına atmış. Pındili gelince kıza:\n\n— Beni neden çağırdın? diye sormuş. Kız da:\n\n— Bir tane üzüm tanesi bulmuştum. Çağırdım gelmedin. Ben de ağzıma atıverdim, demiş.\n\nKıza sinirlenen Pındili evin bacasına çıkarak, bacanın içine işemiş ve yanan ateşi söndürmüş. Ateş sönünce kız düşünmeye başlamış. Çünkü akşama yemek yapması gerekiyormuş. Ateş olmayınca yemekleri yapamayacakmış.\n\nKız dışarıya çıkarak ateş aramaya başlamış. Dağ tepe yürüdükten sonra incecik bir duman görmüş. O dumanın olduğu yere varmış. Avlunun içine girmiş. Bir tane fırın varmış. Fırının içinde cadı karısı ve üç gelini varmış. Cadı karısının bir dudağı yeri bir dudağı göğü süpürüyormuş. Kıza sormuşlar:\n\n&nbsp;—Senin burada ne işin var? Şimdi kaynanamız gelirse seni yer, demişler. Kız da:\n\n— Ne olursunuz bana ateş verin. Kardeşlerime yemek yapacağım, demiş.\n\nGelinler kıza ateşi vermişler, yollamışlar. Cadı karısı kalkmış, gelinlerinin yanına gelmiş ve gelir gelmez:\n\n— Eti güzel koktu, demiş. Gelinler cadı karısına:\n\n— Avcunu yala, demişler.\n\nSonra avluya çıkmış ve kızın şalından düşen ipi bulmuş. Yola koyulup kızın evini bulmuş. Kapıyı tıklatmış. Abilerinin tembihi aklına gelmiş kız kapıyı açmamış. Cadı karısı:\n\n— Ben senin teyzenim, aç kapıyı, demiş. Kız da açmamış. Cadı karısı da kapının zembereğinden:\n\n— Elini uzat, yüzük vereceğim, demiş. Kız da parmağını uzatmış. Cadı karısı da parmağını ısırıvermiş. Kız zehirlenmiş, kapının arkasında bayılmış.\n\nCadı karısı gitmiş, kardeşleri gelmiş. Kapıyı çalmışlar, açan olmamış. Telaşa kapılmışlar. Kapıyı açamamışlar. Bacaya gitmişler, bacada duman çok olduğundan inememişler. En küçük kardeşi “yandım” dedikçe:\n\n— İpi sallayın, dermiş.\n\n&nbsp;Sonunda aşağıya inmiş. Kapıyı kardeşlerine açmış. Kızı soğan kokutarak uyandırmışlar. Kıza:\n\n— Bunu sana kim yaptı, diye sormuşlar. Kız kardeş de:\n\n— Bana bunu cadı karısı yaptı, demiş.\n\n&nbsp;Bunlar da yedi kardeş toplanmışlar, cadı karısına gitmişler. Cadı karısına sormuşlar:\n\n— &nbsp;Kırk katır mı istersin, kırk satır mı istersin? demişler. O da:\n\n— Kırk tane katır isterim, demiş.\n\n&nbsp;Cadı karısını tutmuşlar, kırk tane katıra bağlamışlar. Katırların kuyruklarına da birer tane diken kıstırmışlar. Katırlar da taşlara, kayalara çarpa çarpa cadı karısını öldürmüşler. Oğlanlar evlerine dönmüş. Yedi tane kız bulup evlenmişler. Bir tanede damat bulup kız kardeşini onunla evlendirmişler. Annelerini yanlarına getirip mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "Ağbalık",
        "text": "Vakti zamanında bir padişah varmış. Bu padişah ahalisine çok iyi, halden anlayan, merhametli bir adammış. Ahali de onu sever, sözünden çıkmaz, şehirde hiçbir olay çıkarmazlarmış. Hem kendi tebaasından hem de ülke komşularından barış içinde geçinip giderlermiş.\n\nDünya bu, hiçbir zaman baş ağrısız gitmez. Bizim padişahın da bir derdi varmış. Şimdi siz dersiniz ki padişahın da derdi mi olur? Hiç dertsiz baş mı olur? Bizim padişah da iki gözünden âmâ&nbsp;imiş. İnsanın gözleri görmezse padişah olsa neye yarar. Dünya senin olmuş, ışığı olmamış ne yapacaksın? Ne kadar Lokman Hekim varsa memlekette padişahlarının derdine derman olamamışlar. Padişah da onu çok seven ahalisi de buna çok üzülüyorlarmış.\n\nGünlerden bir gün hacca giden bir kafileyle beraber bir derviş gelmiş o memlekete. Derviş o memleketin tebaasından bir eve misafir olmuş. Sohbet ederken söz dönüp dolaşıp padişahın gözlerine gelmiş. Kafilede olan derviş:\n\n— Bu kadar misafirperver olan bu memleketinizin çok sevdikleri padişahına bir iyiliğimiz olsun, onun gözünü Allah’ın izniyle iyi ederiz inşallah, demiş. Bunu duyan ahali çok sevinmiş. Hemen dervişi alıp padişahın huzuruna çıkarmışlar. Derviş, padişahın gözüne bakmış:\n\n—Padişahım derdinizin dermanı kolay, demiş. Bunu duyan padişah çok memnun olmuş. Derviş:\n\n—Denizdeki bir balık sizin&nbsp;derdinin dermanıdır padişahım, demiş. Padişah:\n\n—Buysa çok kolay, hemen adam gönderip bir balık getireyim demiş. Derviş:\n\n—Padişahım bu balık öbür balıklara benzemez. Bu beyaz bir balıktır. Beyazlığı kardan beyazdır. Gözleri Aynızeliha’nın gözleri gibi güzeldir. Sözün özü bu çok güzel bir balıktır. Bu balığı tutup bir havanda dövüp merhem yapacaksınız. Yaptığınız bu merhemle bir parça alıp gözlerinize sürün, gözleriniz hemen açılacaktır der. Padişah\n\n—Ne dilersen dile benden derviş, demiş. Bir de bakmışlar ki derviş bir parça ekmek olup kaybolmuş. Padişah, bu adamın derviş olmayıp Hızır Aleyhisselam olduğunu anlamış, vezirlerine:\n\n—Şehzademi çağırın demiş. Padişah oğluna:\n\n—Oğlum, denizde hiçbir balığa benzemeyen bir balık varmış. Bu balığı tutup havanda döver, bundan yapılan merhemden gözlerime sürersem derhal görecekmişim. Fermanımdır bu balığı tutsunlar, tutanlara hediyeler vereceğimi ahalime tellallar duyursun. Bunu duyan şehzade:\n\n—Başım gözüm üstüne baba, hemen gidiyorum, demiş. Şehzade memleketin dört bir tarafına tellallar göndermiş. Dervişin söylediğini herkese söylemişler. Haberi alan ahali çok sevinmiş. Padişahlarının gözü açılacak diye bayram yapmışlar. Hem padişahlarının gözü açılacak diye hem de balığı tutana bahşiş verilecek diye herkes işe koyulmuş. Denizleri efın tefın* etmişler. Gece gündüz denizden çıkmamışlar, ama bir türlü aradıkları balığı tutamamışlar. Bu duruma çok üzülmüşler. Çok sevdikleri padişahlarının gözleri açılmayacak diye oturup ağıt yakmışlar. Bunu duyan padişah:\n\n—Allah büyüktür. Allah’ın dediği olur. Allah bize Hızır Aleyhisselamı yolladığı gibi balığı da gönderir elbet, demiş.\n\nHerkes tam umudunu kesmişken, bir sabah ihtiyar bir balıkçı, “bismillah” deyip ehlinin rızkını kazanmak için ağını deryaya atıp bir süre sonra çekmiş. Bir de ne görsün, tuttuğu balıkların arasında peynir gibi beyaz bir balık görmüş. Bu balık öyle güzel bir balıkmış ki güzelliği ihtiyar balıkçının aklını başından almış. Balıkçı hemen gidip şehzadeyi bulup müjdeyi vermiş. Şehzade balığı görünce gözleri büllıh büllıh* açılmış. Ağzı açıkta kalmış şörıgı*akmış. Nasıl akmasın ki balığın bir rengi var ayın on beşi gibi parıl parıl parlıyor. Gözleri aynı güneş gibi. Şehzade, balığın bulunduğuna sevinsin mi üzülsün mü bilememiş. Bu güzel hayvanı nasıl havanda döveceğim diye kara kara düşünmeye başlamış. Sonunda kararını vermiş. “ Babam bu yaşına kadar görmedi de ne oldu, bu saatten sonra görse ne olacak, görmese ne olacak. Yazık değil mi bu güzel hayvana!” deyip götürmüş balığı denize bırakmış. Balık suya bırakılınca sevinerek başını sudan çıkarıp şehzadeye gülmüş, sonrada denizin serin sularına atlayıp gözden kaybolmuş. Padişah, oğlu balığı getirecek diye sabırsızlıkla bekliyorken oğlunun eli boş döndüğünü duyunca gazaba gelip:\n\n— Demek balık benden kıymetli haa, bundan sonra görsem ne olacakmış haa! Defol karşımdan, senin gibi evlâdım yok artık deyip huzurundan bunu sürmüş. Buna çok üzülen şehzade, yanına bir hizmetli, biraz de altın alıp saraydan ayrılmış, gurbet ellerine düşmüş. Bir müddet yol almış, dağları tepeleri aşmışlar. Böyle Edene*gibi sulak bir yere gelmişler. Bir soluk oturup dinlenmişler. Şehzade dinlenirken hizmetli de sofrayı sermiş, yemeği hazırlamış. Şehzade sofraya oturmuş, âdeti olduğu üzere hizmetliyi de sofraya çağırmış:\n\n—Sen de gel, demiş. Hizmetli de dünden hazırmış gibi hemen sofraya çökmüş. Şehzade içinden kızmış “Bir buyurunun üç eyvallahı vardır, böyle hizmetli mi olur!” demiş kendi kendine. Şehzade böyle herkese buyur eder ama kimsenin de sofraya oturmasını istemezmiş. Hizmetlisi bir türlü bunu anlayamamış, sonunda hizmetlisinin haftalığını verip onu işten çıkarmış. Yola yalnız başına revan olmuş. Geçtiği köylerde, şehirlerde kendi kendine bir hizmetli de arıyormuş, ama gönlüne göre bir tane bulamamış. Böyle bir köyden çıkıp bir sigara içimi kadar gitmişti ki arkasından biri kaça kaça gelmiş:\n\n—Duydum ki kendi kendine bir hizmetçi arıyormuşsun ben yanında çalışmak isterim, demiş. Şehzade adama bakmış böyle Kız Mıço* gibi uzun boylu, yakışıklı bir adam. Çalışkan, efendi birine benziyor. Dili de şeker gibi tatlı biri. Hizmetli olarak almış yanına. “Senin adın ne?” demiş şehzade. Adam “Adım Ağbalık (beyaz balık) ağam” demiş.\n\n&nbsp;\n\nMeğerse Ağbalık şehzadenin babasının gözleri için yakaladıkları, sonrada kıyamayıp denize bıraktığı sihirli balıkmış. Şehzadenin kendisine yaptığı iyiliği unutmamış, kendisinin yüzünden saraydan sürüldüğünü anlayınca soluğu şehzadenin yanında almış. Ama kendi kendisini de şehzadeye tanıtmamış haa! Beraber yola revan olmuşlar. Gide gide bir hana varmışlar. Ağbalık hemen şehzadesine sofrayı hazırlayıp buyur etmiş. Şehzade, Ağbalık’a “Sende gel!” demiş. Ağbalık “Sen ye canına şifa olsun!” demiş. Şehzade içinden “İşte tam aradığım hizmetli!” demiş. Yemeklerini yedikten sonra şehzade yatağına uzanıp yatmış. Ağbalık yatmamış. Gece kırıldıktan sonra Ağbalık sesler duymağa başlamış. Meğerse bu han cinlerin sarayı imiş. Buraya gelen garipleri sevmiyorlarmış. Gece gelip öldürüyorlarmış. Ağbalık takadan* sokağa bakmış, bir de ne görsün, böyle koca bir meydan cinlerle perilerle dolmuş. Ağbalık hemen okunu yayını alıp okunun ucuna bir parça çapıt sarmış, çapıdı gazyağına batırıp yakmış. Cinlerin olduğu meydana doğru atmış okunu. Cinler ateşi görünce erenk perenk*olmuşlar. Ok gidip cinlerin başı olan büyük cine isabet etmiş. Cin o dakika ölmüş, kara bir bez parçası olmuş. Neyse ağama söyleyeyim, sabah olmuş şehzade uykusundan uyanmış, gece olanlardan habersiz toplanıp yola koyulmuşlar.\n\n&nbsp;\n\nAz gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler, arkalarına dönüp bakmışlar bir arpa boyu yol gitmişler. Vara vara büyük bir şehre varmışlar. Bakmışlar ki millet bir yere toplanmış, tellallar bağırıyor “Güveyi olmak isteyen var mı? Güveyi olmak isteyen var mı?” diye. Şehzade ile Ağbalık birbirlerine bakmışlar, “Bu ne la, bunlar güveyleri böyle mi seçiyorlar? Bu ne garip bir âdettir? Ağbalık, hemen kalabalıktaki adamlardan birinin omzundan tutup “Kardeş bu tellal ne diyor?” diye sormuş. Adam “Siz garipsiniz herhalde?” demiş. Ağ balık “He” demiş. Adam “Bizim vezirin çok hoş, çok güzel bir kızı var. Aya güne doğma, ben doğarım diyen bir güzel. Evlilik çağı gelmiş geçiyor. Kaç keredir evleniyor, güveyiler sabaha çıkmıyorlar. Bütün güveyler ölüyor. Onun için bekârlar da korkuyor evlenmeye” demiş. Ağbalık meseleyi anlayınca hemen tellala “Biz güveyi olmak istiyoruz” demiş. Şehzade şaşırmış, daha bir şey demesine fırsat vermeden kollarına girip bunları doğru vezirin sarayına aparmışlar*. Şehzadeyi hamama koyup yurlar, yıkarlar; giydirip kuşatırlar, yatsı namazından sonra nikâhını kıyıp gerdeğe koymuşlar. Bunlar gerdeğe girmiş.\n\nAğbalık hemen okunu yayını alıp kapının önünde nöbet tutmuş. Gece kırılıp gelin güveyi uykuya dalınca Ağbalık kapının anahtar deliğinden içeri bakmış. Meramı, güveylerin ölümüne sebep olan şeyin ne olduğunu öğrenmekmiş. Ağbalık daha böyle içeriyi izlerken birden bir bakar ki gelin hanımın ağzından kara bir yılan çıkıyor. İşi hemen anlamış. “Demek güveyileri bu yılan öldürüyormuş” deyip hemen yayına bir ok yerleştirip fırlatmış. Yılan daha şehzadeye ulaşmadan ölmüş. Hemen parmaklarının üzerine basa basa içeri girip yılanın ölüsünü alıp çıkarken, yılanlın kuyruğu şehzadenin burnuna değmiş. Şehzade gözlerini açıp Ağbalığı başucunda görünce\n\n—Neydi o burnuma değen soğuk şey, demiş. Ağbalık\n\n—Bir şey yok şehzadem pısık* içeri girmişti, onu çıkardım, demiş. Şehzade tekrar uykuya dalmış. Ağbalık tekrar içeriyi gözlemeye başlamış. Bir ara Ağbalık da uykuya dalar gibi olmuş ama sanki kırk kişi onu dürtmüş. Bir de bakmış ki bir yılan daha gelinin ağzından çıkmış neredeyse şehzadeyi sokacak. Yayına ok yerleştirecek zaman yokmuş. Belinden bıçağını çekip fırlatmış. Bıçak yılanın başını gövdesinden ayırmış. Hemen içeri süzülüp yılanın leşini yavaşça tutup çekmiş. Eksiklik olacak ya, yine yılanın kuyruğu şehzadenin burnuna değmiş, yine uykudan kalkmış. Şehzade Ağbalık’ı görüp “Ne oldu yine!” demiş. Ağbalık da “ Ağam burası eski bir saray, sıçanlar pısıkler dolaşıyor. Sen rahatına bak, ben onları çıkarırım odadan” demiş. Neyse sakızı uzatmayalım, sabah olmuş, memlekette ne kadar insan varsa vezirin sarayının önüne toplanmışlar, “Acaba ne oldu?” diye merak ediyorlarmış. Bir taraftan da cenaze hazırlığı yapılıyormuş. Sarayın takasında şehzadeyi görünce çok şaşırmışlar, bir taraftan de seviniyorlarmış.\n\nNeyse ağama söyleyeyim bunlar gelini de alıp tekrar yola revan olmuşlar. Epeyce gittikten sonra Fırat gibi bir suyun başına gelmişler. “Oturup bir soluk dinlenelim” demişler. Ağbalıx şehzadeye dönüp:\n\n—Ağam şimdiye kadar ses çıkarmadım, bakıyorum senin de umurunda değil. Böyle olmaz, bu gelin ikimizin hakkı demiş. Şehzade önce şaşırmış, sonra kızmış:\n\n—Sen ne diyorsun. Bu benim nâmehremimdir. Densiz densiz konuşma demiş. Ağbalık “Ben anlamam. Bu ikimizindir” deyip gelinin beline sarılmış. Şehzade daha yerinden kalkmadan Ağbalık gelini tuttuğu gibi baş aşağı edip un çuvalı gibi silkelemeye başlamış. Gelin korkusundan ne yapacağını şaşırmış, haho çağırmak* için ağzını açınca ağzından bir yığın yılan yavrusu dökülmüş. Gelin de şehzade de olup bitenlere çok şaşırmışlar. Ağbalık:\n\n—Ağam kusura bakma, bunu gelin gafilken yapmam lazımdı diye böyle yaptım. Gerdek gecesi beni odanızda gördüğün vakit gelin bacımın ağzından çıkan yılanları görüp öldürmüştüm. Ahali “gerdek gecesi bütün güveyiler ölüyor” deyince şüphelenmiştim, onun için gece odanızı gözledim, yılanları görüp öldürdüm. Bunların yavrusu da vardır gelin bacımızın karnında diye düşündüm. Yoksa avradında gözüm yoktur. Dünya ahiret anam bacımdır. Sen benim hayatımı kurtarmıştın, ben sana nasıl hainlik yaparım deyip kendi kendisini şehzadeye tanıtmış. Şehzade kalkıp Ağbalık’ı kucaklamış “Bundan sonra sen benim dünya ahiret kardeşimsin” demiş. Ağbalık:\n\n— Haydi şehzadem baban seni bekliyor memleketinize gidin demiş. Şahzede:\n\n—Ben artık oraya dönemem. Babamın gözleri görmüyorken nasıl dönerim, demiş. Ağbalık:\n\n— O kolay şehzadem. Kapatın gözlerinizi, demiş. Gözlerini kapatmışlar. Açın demiş, açmışlar. Kendilerini deniz kenarında bulmuşlar. Ağbalık:\n\n—Şehzadem benim işim buraya kadar. Al bu balık pullarını babanın gözüne sür. İnşallah açılacaktır. Hakkını helal et deyip kendisini denize atmış. Suya düşünce tekrar beyaz bir balık olmuş. Şehzade avradıyla beraber babasının sarayına gelip balık pulunu “bismillah” diyerek babasını gözüne sürmüş. O dakika babasının gözleri görür olmuş. Padişah gelinine oğluna sarılmış, şehzade başından geçenleri bir bir babasına anlatmış. Böylece baba oğluna yeniden kavuşmuş.\n\n&nbsp;\n\nYemişler içmişler muratlarına ermişler.\n\nAllah da sizin de muradınızı etsin.\n\nBiz bu masalı niye anlattık şimdi?\n\nİnsan ne yaparsa bir gün yoluna çıkar. İyilik yapan iyilik bulur. Kötülük yapan da kötülük bulur. Yapılan iyilik ne vakit başın dara düşse Hızır Aleyhisselam gibi yetişip elinden tutar. Hızır dedikleri insanın iyiliğidir. Ne vakit sıkıntıya düşersen yaptığın iyiliği Allah önüne çıkarır. Büyüklerimiz Allah’ın bu yardımına Hızır demiş. Peygamberimiz Aleyhisselam “Yarım hurmadan da olsa iyilik yapın” demiş. Onun için yine büyüklerimiz “ İyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir” demişler. Siz siz olun iyilikten yüz çevirmeyin…\n\n&nbsp;\n\n\n*&nbsp;efın tefın: Altını üstüne getirmek.\n\n*&nbsp;büllıh Büllıh: Pörtlemek, gözleri yuvalarından oynamak.\n\n*&nbsp;şörıg:Salya.\n\n*edene: Şanlıurfa’da büyük bir pınarı olan ve içinden dere geçen bir köy.\n\n*&nbsp;kız mıço: İnce sesli ve kibar konuşan.\n\n*&nbsp;taka:Pencere.\n\n*&nbsp;erenk peren: Bölük pörçük.\n\n*&nbsp;aparmak: Götürmek.\n\n*&nbsp;pısık: Kedi.\n\n[10]&nbsp;Haho çağırmak: İmdat eylemek\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "[Yılan Doğuran Kadın]",
        "text": "Yaşadığı yörede yollar üzerine hanlar ve çeşmeler yapmakla meşhur bir bey varmış. Bu bey bazen tebdil-i kıyafetle yaptırdığı hanlara gider, insanları ziyaret edermiş.\n\nBir gün yine bir handa insanları izlerken içeriye nurani yüzlü yaşlı biri girer. Giyimi, güzel konuşması ve tavırları beyi etkiler ve bey onu sarayına davet eder. Sarayda yaşlı misafirin dikkatini beyin asık suratı çeker. Beye “Sizin meyveniz yok mu beyim?” der. Bey hüzünlenir çünkü misafiri çocuğu olup olmadığını sormaktadır. Bey de hangi hekime gitse bir çare bulamadığını anlatır. Bunun üzerine misafiri Bey’e:\n\n-Konağının bulunduğu ulu dağın arkasında bir pınar vardır. O pınara gidip su içecek, yıkanıp geleceksiniz. Fakat pınara varana kadar eşinle beraber olmayacaksın. Bunu yaparsan Mevla sana bir çocuk verir inşallah, der.\n\nBey, eşiyle yola çıkıp dağları aşar. Yolculuk umulandan uzun sürer, pınar bir türlü görünmez. Yola çıktıklarından beri günler geçmesine rağmen bir türlü pınara ulaşamazlar. Bir gün bey ve eşi, dinlenmek için çekildikleri bir mağarada şeytan burunlarına üfler ve beraber olurlar. Olan olmuştur artık, belayı çağırmak kolay göndermek zordur ama beyin bundan haberi yoktur. Ertesi gün kısa bir yürüyüşten sonra pınara varırlar. Pınardan su içip yıkanırlar, dönüş yolculuğu gidişe göre çok kısa sürer. Eve dönüp eşinin hamile olduğunu anlayınca beyin keyfi yerine gelir.\n\nAradan dokuz ay geçer ama bir türlü doğum gerçekleşmez. Doğumu gerçekleştiremeyen ebeler tek tek kellesinden olurken şehirde bir tek ebe kalır. Onun de rüyasına handa beyle sohbet eden adam girer ve ona:\n\n-Yarın doğum yaptırmak için askerler seni almaya gelecek. Gebe kadının bacakları arasına bir kova süt koy ve kasıklarına bastır, der.\n\nSabah asker sesiyle uyanan kadın, doğum yaptırmak üzere saraya götürülür. Eğer doğumu yaptıramazsa o da diğer ebeler gibi kellesinden olacaktır. Aklına adamın söyledikleri gelir. Kovayı getirir getirmez kadın doğum yapar. Ama doğurduğu bebek değil kara bir yılandır. Bey şaşırmış şaşırmasına ama yılan da olsa evlat evlattır, diyerek onu odaya hapseder. Doğumu yaptıran hemşirenin de olayı kimseye anlatmasın diye kellesini vurdurur.\n\nYılan günden güne serpilir, yaşı gelince babasına beni evlendir diye haber gönderir. Babası şehirde yaşayan hangi kızı yanına gönderse yılan onu sokup öldürür. Şehirde neredeyse kız kalmaz, kızı olanlar da aynı akıbetten kızlarını korumak için başka diyarlara göç etmeye başlar. Doğumu yaptıran kadının da genç bir kızı vardır. Annesinin ölümünden sonra babası evlenmiş, üvey annesi onu inim inim inletmekteymiş. Beyin oğluna gelin arandığını duyunca kızı onlara teslim etmeye karar verir. Kız ölmeden son kez anamı göreyim diye askerlerden izin isteyip annesinin mezarının gider. Nurani yüzlü adam burada kızın karşısına çıkıp:\n\n- Kızım, git konu komşudan kırk kat elbise bul, üst üste giyin. O yılan sana elbiseni çıkar, dediğinde nazlan ki önce o çıkarsın. Onun üzerinde kırık kat elbise vardır. Önce o çıkaracağı için elbisesi senden önce bitecektir, der.\n\nKız komşulardan, akrabalardan kırk kat elbise bulup askerlerin kolları arasında saraya varır. Yılan kıza elbiseni çıkar, deyince o da önce sen çıkar ki ben çıkarayım der. İnatlaşmalar, kavgalar neticesinde yılan kırk kat elbisesini çıkarınca altından yakışıklı, genç bir delikanlı çıkar. Haberi alan bey yaptıklarına pişman olur.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Lüzumsuz Ağa",
        "text": "Bi varmış bi yohmuş. Alla’an gulu çohmuş. Köyün bi ağası varmış. Bu ağa Rabbım’a dimiş ki:\n\n— Ey Alla’am! Horozun, tavuun, köpeen sözünü noolur ben de işitiyim, dimiş.\n\nAllah da dimiş ki:\n\n— Onları duymah sana yaramaz, gel isteme, dimiş.\n\nAdam,\n\n— Yoh, ille duyacaam da duyacaam, diye istemiş Allah’tan.\n\nNeyse Allah emretmiş. Adam, kedinin, horozun, köpeen dilini gendiliine öörenmiş. Zabah galhmış, balhona çıhmış. Adam balhonda oturakene adamın garısı sufra altını çırpmış. Horoz hemen gopmuş, tıp tıp tıp ekmek gırıntılarını toplamış. Kediynen köpek:\n\n— Biz ne yiyecek?&nbsp;Hep sen topluyon bunları ya,&nbsp;dimiş.\n\nO zamanaça horuz dimiş ki:\n\n— Siz durun, bugün ağanın inee ölecek. Onun kemiklerini sen yin, etini de kedi gardeş sen yin, doyarsıız, dimiş.\n\n(Anaaa!)&nbsp;Herif bunları duymuş. Bahmış ki:\n\n— Benim ineem ölecek, iyisi mi, ben gidiyim bu inek ölmeden bunu satayım, dimiş.\n\nHerif hemen götürmüş inee satmış. Ertesi gün olmuş. Gine herif balhonda oturahana sufra altını çırpmışlar. Kediynen köpek gine horuza:\n\n— Sen napıyon arhadaş? Gine hep sen yiyon bize kalmıyo. Biz aç galdıh, dimişler.\n\nHoruz dimiş ki:\n\n— Siz durun. Bugün ağanın öküzü ölecek. Onu kesecekler siz çoh yiyeceeniz, dimiş.\n\nBunu da duymuş herif, götürmüş öküzü de satmış. Gine ertesi gün balhona çıhmış, oturmuş herif. Sufra altını yine çırpmışlar. Gine horuz gopmuş, tık tık tık toplamış. Köpek aç galmış. Dimiş ki:\n\n— Arhadaş bu böyle olmaz. Hep sen yiyon, ben aç galıyom, dimiş.\n\n— Bugün ağanın atı ölecek, gapıya atacahlar. Sen çoh yiyecen, tıha basa doyacan, dimiş.\n\nNeyse herif bunu da duyuyo, galhıyo atı da satıyo. Atı, öküzü, inee hep satıyo herif. Herif maasus,* irtesi gün gine çıhıyo oturuyor balhona. Gine sufra altını döküyolar. Horuz, tıh tıh tıh gine topluyo galanı gideni. Kediynen köpek aç:\n\n— Arhadaş, yeter gayrı. Her gün her gün sen yiyon. Biz gine aç galdıh, diyolar.\n\nHoruz diyo ki:\n\n— Sen dur köpek gardeş, sabret! Boon* ağa ölecek, et kesecekler, yimek virecekler, gapıya dökecekler. Hepiciini* siz yiyeceeniz. Siz de öyleliine* doyacaanız, diyo.\n\n— Vaah, diyo herif. Demek boon sıra bana geldi, diyo.\n\nAdam ölecaanı duyunca korhuynan çatlayıp ölüyo. Dutuyollar et kesiyollar, yimek pişiriyollar, öteyi beriyi hep gapıya yığıyollar. Köpek de doyuyo, kedi de doyuyo. Cenab-ı Allah diyo ki:\n\n— Ben sana dimedim mi? Sen onları işitme, işitme ki bu sana yaramaz. (Yaramadı da bah. Adam gayleynen* evini, malını mülkünü hep sattı. Sonunda gendi de çatlayıp öldü. Yani neyimiş, Alla’an işine takdirine garışılmaz imiş. Bu masal da burda bitmiiş. Allah adamın yardımcısı olsun.)\n\n&nbsp;\n\n\n* maasus:&nbsp;Gerçek gibi söylenen yalan ya da yapılan eylem.\n\n* boon: Bugün\n\n* hepicii: Hepsi\n\n* öyleliinen: Öylece, böylece\n\n* gayle: 1. Rıza, razı, 2. Sıkıntı, gam, keder.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Vefalı Kız",
        "text": "VEFALI KIZ\n\nBi gız varmış. Bu gızın da bi üvey anası varmış. Üvey ana öyle bu gıza eziyet edermiş. Gız bu eziyetlerden bıhmış:\n\n— Alla’am sen gurtar beni, demiş.\n\nBirden bi fırtına çıhmış, gızı almıış bi daan başına goymuş. Gız bi o yannı bahmıış, bi bu yannı bahmış bi de ne görsün? İncili bi çadır. Gız çadıra dooru varmış. İçine girmiş, bahsa ki çadırın içinde bi beyoolu yatıyo. Beyoolunun başucunda balmumu ayakucunda da yağmumu yanıyomuş. Ortada bir sofra kuruluymuş. Gız önce sofradaki yemeklerden bi parça yemiş, soona varmış beyoolunu öpmüş. Soona da karyolanın altına sahlanmış. Beyoolu uyanınca yemeenin yendiini görmüş, hemen dadısını çaarmış:\n\n— Benim yemeemi kim yedi? dimiş.\n\nOrdakiler de,\n\n— Valla biz yemedik, diye yemin etmişler.\n\n— Siz yemediyseniz kim yedi? Buraya is gelmez, cis gelmez. Yılan karnını sürmez, dimiş.\n\nNeyse gız yemekleri iki üç gün böyle yemeye devam itmiş. Gayri beyoolu dayanamamış:\n\n— Gidin şu garşı daadan gar getirin, başucuma asın. O damladıhça ben uyanırım, böyleliine bu işi kimin yaptığını anlarız, dimiş.\n\nAdamları daadan garı getirmişler. Oolanın başucuna asmışlar. Gar damladıhça beyoolu uyanırmış. Gız gene karyolanın altından çıhmış. Tam beyoolunu öpeceeken oolan uyanmış. Gızın bileenden dutmuş:\n\n— İs misin, cis misin? dimiş.\n\nGız da,\n\n— Ne isim, ne de cisim. Seni beni yaratan bi Alla’an guluyum, dimiş.\n\nBaşından geçenleri bir bir oolana anlatmış. Bunlar arhadaş olmuşlar yalınız beyoolu memleketinde nişanlıyımış. Buraya tebdil-i havaya* gelmiş. Bi kaç gün soona, babasından ooluna bi telgraf gelmiş. Telgrafta babası dimiş ki:\n\n— Ooul, gel gayri.* Düün hazırlıhlarını bitirdik. Sen geli gelmez de düüne başlayacaz. Seni bekliyoz, dimiş.\n\n&nbsp;Oolan ohuyunca çoh üzülmüş. Gızı bırahsa gözü arhada galacak. Çünkü kızı hem sevmiş hem de ona acımış. Gitmese olmaz çünkü atasının sözüne karşı gelemezmiş. Beyoolu ertesi zabah erkende gahmış. Bahçede gülünen nergis toplamış. Soona bundan bi demet yapmış. Usuulca* gızın başucuna gomuş, yanındakilerle yola çıhmış. Gız uyanınca bi de bahmış ki ne beyoolu vaar, ne de dadılar var. Yalınız başucunda bir gülünen nergis demeti var. Gız hemen mani yahmış:\n\n— Uyudum nittim\n\nBen sana yittim\n\nGülünen nergis\n\nYârimi nittin*\n\nBu maniyi söyleye söyleye, aalaya aalaya yollara düşmüş. Gız gideken bi çoban görmüş. Çobana dimiş ki:\n\n— Şoo ilerde görünen incili çadır ve içindekilerin hepisi senin ossun. Yalınız şu elbiseni bana ver, dimiş.\n\nÇoban razı olmuş. Gız gıyafetlerini değiştirmiş, kel oolan gılıına girip yola devam etmiş. Yolda ırastladığı yolculara,\n\n— Burda bir kervan geçti mi, gördünüz mü? diye sormuş.\n\nOnlar da,\n\n— Biraz ilerde gidiyodu. Gıvrak gidersen ırastlarsın, dimişler.\n\nGız da goşa goşa gitmiş. Sonunda onlara yetişmiş. Beyoolu bu kel oolanı görünce,\n\n— Abdal,* yolda ne gördün? dimiş.\n\nGız da dimiş ki:\n\n— Ay gördüm, gün gürdüm, yıldız okudum\n\nİncili çadır gurulu gördüm\n\nAl gömlek dürülü gördüm\n\nAltın şamdan yanar gördüm\n\nGümüş şamdan döner gördüm\n\nİçinde bir gız, ay der ağlar gördüm dimiş. \n\nBeyoolu,\n\n— Niçin bu gızı ay der ağlar gördün? diye sorunca, gız maniyi tekrar itmiş:\n\n— Uyudum nittim\n\nBen bana yittim\n\nGülünen nergis\n\nYârimi nittin\n\nBeyoolu bu manileri duyunca,\n\n— Aah abdalım, vaah abdalım! Hâlimden bilen abdalım, diye diye durmadan gıza bu manileri tekrar ittiriyomuş. \n\n[Abdalın sevdii gız olduunu bilmiyo ya.] Böyle böylee memleketlerine varmışlar. Düün başlamış. Beyoolu, abdalını hiç yanından ayırmıyomuş. Anasıylan babası, abdalı yanında taşımaması için naadar* zorlasalar da mümkünatı yoh, oolan onları dinlemiyomuş. Gırh gün gırh gece düün yapmışlar. Düğünün gırhıncı günü bu kel oolan gılıına giren gız, giyinmiş guşanmış has bahçeye gitmiş. Gendini saçından aaca asmış. Beyoolu tam gelinin odasına gideken, aklına abdal gelmiş. Hemen o yana bahmış bu yana bahmış ama onu bulamamış. Bir de bahmış ki has bahçenin gapısı açık. Hemen goşmuş oraya. Bahsa ki bi dene gız gendini asmış. Yanına varsa ki sevdii gız. Gızın ipek gibi saçları daalmış, gül yüzü solmuş. Beyoolu’nun dünyası başına yıhılmış, yazı gışa dönmüş. Aacın tepesinde de iki guş duruyomuş. Bu iki guş gendi aralarında konuşuyomuş:\n\n— Bu kız daaa ölmemiş, baygın. Eğer bizim ganadımızda dökülen tüyleri alıp yahsalar, kıza koklatsalar gız ayılır, diyolarmış.\n\nBeyoğlu az çoh guş dilinden anlarımış. Bu sözleri işitince sevingecinden havalara uçmuş. Hemen guşların tüylerini yahmış, gızın burnuna tütütmüş. Gız ayılmış. Gızın boynuna sarılmış,\n\n— Niçin benim sevgilim olduğunu bildirmedin? Gendini de beni de çoh üzdün, dimiş.\n\nGızı elinden duttuu gibi anasının yanına götürmüş:\n\n— İşte benim abdalım bu. Biz birbirimizi çoh seviyoz. Bana alacağın kız dünya ahret kardeşim olsun, dimiş.\n\nBunun üzerine gelini evine yollamışlar. Sonra da gırh gün gırh gece bunlara düün yapmışlar. Yimişler içmişler muratlarına geçmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tahtına.\n\n&nbsp;\n\n\n* tebdil-i hava: Hava değişikliği\n\n* gayrı / gayri: Artık, bundan sonra\n\n* usulca: Yavaşça\n\n* nittin: (Sen) Ne yaptın\n\n* abdal: 1. Çingene, 2. Avâre, 3. Bir Türkmen aşiretin adı, 4. Dilenci kılıklı, üstü başı perişan kimse, 5. Tasavvufta manevi üst bir rütbe\n\n* naadar: Ne kadar\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Bey Böyrek",
        "text": "BEY BÖYREK\n\nEvvel zaman içinde, galbur saman içinde. Develer tellaliken pireler berberiken ben annemin beşiğini tıngıır mıngır sallariken bi avrat, bi de herifi varmış. Bunların çoçuhları olmazmış. Bunlar,\n\n— Gidip Allah’ı bulacaaz, Allah’tan çoçuh isteyecez, diye garar vermişler.\n\nAllah, ne verdiyse hazırlamışlar. Yumurta haşlamışlaar, ondan bundan goymuşlar, yola düşmüşler. Gitmişleer gitmişleer, az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. İki gün iki gece yol gitmişler. Bu gadınla adam acıhmış. Gocası dimiş ki:\n\n— Hanım, bişeyler hazırla da şurda yiyelim. Git git nereye gadar? dimiş.\n\nGarısı azıhlarını* açmış. Allah ne verdiyse hazırlamış. Adam dimiş ki garısına:\n\n— Hanım, bi bah baalım. Gelen giden var mı? Varısa, Allah rızası için o da otursun bizimle yisin, dimiş.\n\nGadın:\n\n— Tamam bey, dimiş gitmiş bahmış.\n\nGeri gelmiş dimiş ki:\n\n— Bey, taaa nerelerden bi adam geliyo ya, anca biz yimeemizi mimeemizi yirik, o onda soona gelir, dimiş.\n\nBunlar oturmuşlar, yumurtanın birini soymuşlar. İkincisini soyakene adam çıhmış gelmiş, başlarına dikilmiş. Adam garısına dimiş ki:\n\n— Hanım, hani taa uzahta diyodun? Nası geldi bu adam buraya?\n\n— Ne bilim bey, dimiş gadın. \n\n[İşte bu gelen de Hızırmış amma bunlar bilememişler.] Adam bunlara dimiş ki: \n\n— Sizin derdiniz ney? Nereye gidiyonuz, ne istiyonuz?\n\nOnlar da dimişler:\n\n— Bizim çocuumuz olmuyo, atımız da itimiz de gunnamıyo.* Böyle böylee biz Alla’a gidiyoh. Çocuh isteyecek, dimişler. \n\nHızır dimiş ki:\n\n— Size üç tane elma virecaam. Bunun bi tanesini eve gidince hanımın yisin, birini atına vir, birini de itin yisin. Allah size bi oolan verecek. Atınızın da bi beygiri olacah. İtiniz de gunnayacah. Oolunuzla atınıza ben varana gadar da isim vurmayın.* Ben gendim vuracaam, dimiş.\n\nBunlar eve varmışlar. Hızır’ın didii gibi elmanın birini gadın, birini at, birini de gapıdaa it yimiş. Aradan zaman geçmiş, gadın hamile galmış. At da it de gunnamış. Dokuz ay soona bunların bi oolu olmuş. Amma buna isim goymamışlar. [Hızır öyle söylemiş ya.] Herkez buna, adsız oolan diye hitap ediyomuş. İşte adsız oolan geldi, adsız oolan gitti, diyolarmış. Birgün zabah vaatı gapıları çalmış. Gapıyı açmışlar, bahsalar ki o bekledikleri adam. [Hızır yani] Hemen içeri buyretmişler. Adam dimiş ki:\n\n— Atınızın adı Bengiboz, itinizin adı Alaminik, oolunuzun adı Bağ Böğrek olsun, dimiş.\n\n— Aman dur ha, otur ha! Yimek yi, dimişler.\n\n— Yoh, gidiyom dimiş adam, gitmiş.\n\nAradan aylar, yıllar geçmiş. Oolan yedi yaşına deemiş. Bağ Böğrek’in bi de bacısı olmuş. Adam dışarılara çalışmaya gitmiş. Adam çalışmaya gittii zaman gadın da başkasına dadanmış.* Orda bi gavur varmış. Gadın bu gavura dadanmış. Oolana gıza, işe güce bahmaz olmuş. Oolan eve gelirmiş, baharmış ki ev bark her taraf palapusul.* Ne iş güç yapılmış, ne de yimek.\n\n— Anne, bu ne hâl? dirmiş oolan.\n\nAnası da,\n\n— İşte şöyle oldu da, böyle oldu da, diye geçiştirirmiş.\n\nNeyse oolan anasına hesap sorduuna öbür adam huzursuz olmuş:\n\n— Bu oolan bize dirlik vermeyecek. En iyisi biz bunu öldürek, dimiş gadına.\n\n— Manyah mısın sen? Ben bunu ne hallerle buldum, dimiş gadın.\n\n— Ya bu oolanı öldürürsün ya da biz seninle bir araya gelemek, dimiş adam.\n\n— Nöörecek,* nası edicek? dimiş gadın.\n\n— Bunun yemeene zehir gatalım, dimiş adam.\n\nBu arada Bağ Böyrek büyümüş, on dört on beş yaşına deemiş. Çoh güzel, civan gibi bi delikanli olmuş. Oolanı da Ak Gavak diye bi gızla nişanlamışlar. Bir gün oolan okuldan eve gelince annesi başlamış:\n\n— Aaman oolum! Gel otur şöyle. Ben sana yimek yaptıım, çay yaptıım. Gel otur da yi, dimiş.\n\n— Tamam ana, sen burda dur da, ben bi Begniboz’un yanına varıyım. Yemini veriyim de geliyim, dimiş.\n\nBegnibozun yanına varmış. Tabii at yimaa zehir gonduunu bilmiş. Hemen Bağ Böyrek’e dimiş ki:\n\n— Hıh hıh Bağ Böyrek\n\nDurmuyo ganıyo yürek\n\nAnan yimaani zehirledi\n\nYidirse öldürse gerek, dimiş.\n\n— Sen ne diyon Bengiboz? Gurban oluyum, dimiş.\n\n— Ne dimesi var mı, Böyree’im? İnanmazsan ananın yimeeni önce Alabötçü’nün önüne at, soona gendin yi, dimiş.\n\n— Öyle mi?\n\n— Öyle.\n\nSoona oolan, yimeği önce Alabötçü’ye deel de Alaminik’e atmış. Yavrularının aç galmasını istememiş. Köpek yir yimez olduğu yere gıvrılmış.* Soona oolan gitmiş, selenin altından ekmek çekmiş, onu yimiş. Anası hemen,\n\n— Aman oolum nereye gidiyon? Yimeeni yi, çayını iç, dimiş.\n\n— Yoh annem, ben gidiyom dimiiş.o\n\nOolan evden gitmiş. Neyse adam eve gelmiş:\n\n— Noldu? dimiş gadına.\n\n— Böyle böyle oldu, dimiş gadın da.\n\n— Tamaam. Ööleyse asbaplarını* zehirleyelim, dimiş.\n\nAnası asbapları zehirlemiş. Oolan eve gelmiş. Anası gene başlamış:\n\n— Aman oolum! Gurban oluyum üstünü deeş. Bah gözel gözel yıhadım, şunları giy, dimiş.\n\nOolan,\n\n— Ana, ben önce Bengiboz’un yanına varıyım. Yimeeni veriyim. Onda soona gelir, banyo yapar, üstümü deeşirim, dimiş. Gene Bengiboz başlamış:\n\n— Hıh hıh Bağ Böyrek\n\nDurmuyo ganıyo yürek\n\nAnan asbabını zehirledi\n\nGiydirse öldürse gerek, dimiş.\n\n— Aman ne diyon Bengiboz? Gurban oluyum, dimiş oolan.\n\n— Gurban olması var mı, böyle böyle. Anan seni zehirleyecek. İnanmazsan o asbapları, önce orta diree giydir. Soona gendin giy, dimiş.\n\nBağ Böyrek, asbapları orta diree giydirmiş. Evin ortasında da bi direk varmış. Orta direk asbapları giyişin çatır çatır yanmış. Soona gene bu oolan, selenin* altında bi ekmek çekmiiş, çıhmış gitmiş evden. Neyse adam eve gelmiş:\n\n— Noldu? dimiş gadına.\n\n— Böyle böyle oldu, dimiş gadın da.\n\n— Böyle olacah gibi deel, iyisi mi aaşam bu atı öldürek. [At haber viriyo, yanına gidiyo ya.] Başga kim söölicek bunları oolana, dimiş adam.\n\nAt bu gonuşulanları da duymuş. Oolan yine ohuldan eve gelmiş. Atının yanına varmış. Atı dimiş ki:\n\n— Bağ Böyrek, bizim hâlımız hâl deel. Anan seni de beni de öldürecek, dimiş.\n\n— Nöriim, gurban oluyum sana, dimiş oolan.\n\n— Benim ayahlarıma altından nal yaptır. Sırtıma iki haabe dolusu ekmeenen su doldur, vur sırtıma. Allah nereye gösderirse oraya gideriz. Tamam mı? dimiş at.\n\n— Tamam da nişanlım noolacah? dimiş.\n\n— Allah büyük bi gareline gomuştur,* dimiş.\n\nÖyle diyişin,*\n\n— Tamam, dimiş oolan.\n\nBunlar yola düşmüşler. Gitmişleer gitmişler bahmışlar ki gidecek gibi deel. Binee bine, atın her tarafı yara olmuş. At perişaan. Neyse az daa gitmişler, bi çayıra varmışlar. At dimiş ki:\n\n— Bağ Böyrek gayri beni buraya baala. Sırtımdan da iki tane gıl çek. Sen bu gılı ne zaman biribirine sürersen, dünya dünyada olsa ben gelir seni bulurum, dimiş.\n\n— Tamam, dimiş oolan.\n\nAtı oraya bırahmış, gendi yalın ayah* yollara düşmüş. Gidee gide gavur memleketine gelmiş. Gavurlar, memleketlerine gelen Türkleri dutup, zindana atarlarmış. Bi tane gezen Türk youumuş orda. Bağ Böyrek’i görmüşler, Türk olduunu bilmişler. Bunu dutup golunda zindana atmışlar. Bu, zindanda tam yedi yıl geçirmiş. Bağ Böğrek’in babasının gözleri kör olmuş. Annesinin dizlerine ingi inmiş.* Bacısı öyle ortada mecnun olmuş. Zindanda yatanları da arada bi baaçaya,* hava aldırmaya çıhartırlarmış. Bi gün Böğrek, baaçaya çıhtıında kervan gelmiş. Baaçanın yanına gonmuş. Kervan başına,\n\n— Durun hele durun, nereye gidiyonuz, kimin nesisiniz? dimiş.\n\nKervan da abdalların kervanıymış:\n\n— Bağ Böyrek diye bi yiit varıdı. Nişanlısı Ak Gavak’ı kel vezire vermişler. Adam da çoh zenginimiş. Biz onun düününü çalmaya gidiyok, dimişler.\n\nAdamın birine yalvarmış:\n\n— Gulun gurbanın oluyum, sana bi kese altın veriyim de elbisenle sazını bana vir, dimiş.\n\nAdam gabul itmiş. Bağ Böyrek’in baaçaya çıhtıı bi gün, gavur padişaanın gızı bunu görmüş. Oolana aşşıh olmuş. Çok güzelmiş Bağ Böyrek. Bi bahan bi daa baharmış:\n\n— Bağ Böyrek ben seni çoh seviyom. Nolur benimle evlen, dimiş.\n\nOolan da,\n\n— Senle ancah beni burdan çıhartırsan evlenirim, durum böyle böyle diye başından geçenleri anlatmış. Nişanlımı aldıhtan soona sana söz veriyom, seni de gelir alırım, dimiş.\n\nGız gabul itmiş. Neyse aaşam olmuş, bu gız saçının beliini* birbirine ulayıp* zindana sallamış:\n\n— Bağ Böyrek saçımdan dut da seni çıharayım, dimiş.\n\nBağ Böyrek’i zindandan çıhartmış. Bağ Böyrek hemen atının verdii iki gılı birbirine sürtmüş. At, üstündeki eyeriynen gopup gelmiş. Yedi yıldır atın eyeri üstünde durduu için atın beli yara olmuş. Böyrek atına binince at duttuu gibi oolanı yere çalmış:\n\n— Alla’an zalimi. Yedi yıl oldu beni goyuralı.* Eyerimi galdır da şu yarama bah, dimiş.\n\nGavur padişaanın gızı da, Bay Böyre’e mendil işleyip vermişmiş. Hemen oolan o mendili atının ganayan yerine bastırmış. Neysem oolanla atı, saz çala çala memleketine geliyollarmış. Gelee gele, çeşmenin başına gelmişler. Oolanın bacısı da çeşmede su dolduruyomuş. Yanında da Bengiboz’un kardeşiynen köpekleri Alabötçü varımış. Bağ Böyrek’i görünce kohusundan tanımışlar. Alabötçü paçasının arasından geçiyomuş. Ordan oraya, ordan oraya gidiyomuş. At da kişneyip duruyomuş. Gız köpee daş atmış. Daş atınca Bağ Böyrek,\n\n— Bacım ne istiyon köpekten de daş atıyon? dimiş.\n\n— Vay gardaşıım! Gardaşımın nişanlısını iller alıyo, bu da burda cirit atıyo,* seviniyo. Nasıl gızmam? dimiş.\n\nÖöle diyince, Bağ Böyrek sazı eline almış, başlamış. Dimişkine:\n\n— Atma bacım atma, köpee taşı\n\nGan ahıtır oldu gözümün yaşı\n\nAtınan it kadar da mı yoosun\n\nBengiboz da Gamertay’ın kardaşı, dimiş.\n\n— Aman, gurban oluyum. Ne diyon sen? dimiş.\n\nBunlar sarmaş dolaş olmuşlar. Hemen Ak Gavak’ı sormuş Bağ Böyrek:\n\n— Düün başladı, aaşama da gınası yahılacah, dimiş bacısı.\n\n— Benin o düüne gitmem lazım, dimiş.\n\n— Aman Aabey, sen ne diyon? Heç erkek gider de gızın arasında saz çalar mı? dimiş.\n\nO sırada da bi tane kel gız geçiyomuş ordan. Hemen gopmuş oolan,\n\n— Durala dur! Sana şu hadar para. Şu yüssüü eline al. Ak Gavak’ın avcuna gısdır, dimiş. Ben gapıda bekliycem, o yüssüü görünce benim ölmediimi anlar, dimiş.\n\nGız gabul itmiş. Bunlar yola çıhmışlaar, düün evine varmışlar. Gızın gınası yahılacaamış. Kel gız, gıza dooru yahlaşmaya başlamış. Ak Gavak da elinde zehirinen bekliyomuş. Kel gızı görenler,\n\n— Kel gız buraya gelmesin, diye çıırışmışlar amma kel gız galabalıın içinde Ak Gavak’ın yanına varmış.\n\nYüssüü gıza eletmiş.* Gız yüssüü görüşün,\n\n— Bunun saabı nirde? dimiş.\n\nBağ Böyrek’de gapıda bahıyomuş. O zamanaça hemen sazı çalmaya başlamış:\n\n— Gelin mi oldun iki gözüm durnası, soldu mu ellerinin gınası? dimiş.\n\nÖyle diyince, gız bunu sesinde bilmiş. Gız hemen Bağ Böyrek’e goşmuş. Bunlar Bengiboz’a binmişler. Eve varmışlar. Durum böyle böyle diye Bağ Böörek olanı biteni anasına, bacısına, gıza anlatmış. Anası yaptıhlarından çoh pişmanmış. Oolu gittikten soona gavur padişaandan ayrılmış. Annesinin ağlamaktan gözleri kör olmuş. Böyrek anasını affetmiş ve gözlerini açmak için ayak değmemiş yere gidip toprak getirmiş. Annesinin ağlamaktan kör olan gözleri açılmış. Bağ Böyrek, Ak Gavak gızına gırh gün gırh gece düün yapmış. Kel vezir de almış gendini kümese gapatmış. Kel veziri de kümesten çıhartmış. Ona da bacısını virmiş. Bağ Böyrek gitmiş, gavur gızını da almış getirmiş. Yalınız bizim Türkler gavurlarla evlenmezmiş o zaman. Gavur gızına,\n\n— Müslüman ol, seninle evleneyim, dimiş.\n\nGız gabul itmemiş. Anasına dadanan gavur padişaa gelmiş gıza talip olmuş. Gız da şipsevdiyimiş. Padişaa göönü kaymış* hemen. Oolan da buraya bi daha gelmemeleri şartıyla gızı ona virmiş. Herkes muradına irmiş…\n\n&nbsp;\n\n\n* azıh / azık: Yolculuk için hazırlanan yemek, erzak\n\n* gunlamak / gunnamak: 1. Kedi, köpek vb. hayvanları doğurmak, 2. Mec. Piç doğurmak\n\n* isim vurmak: Ad vermek\n\n* dadanmak: 1. Sürekli aynı şeyi yapmak, 2. Bir kişinin kötülüğü için sürekli uğraşmak\n\n* palapusul: Çok dağınık ve özentisiz hâl\n\n* nööreceek: Ne yapacağız\n\n* olduğu yere gıvrılmak: Bulunduğu yerde ölmek, bulunduğu yere uzanıp yatmak\n\n* asbap: Elbise, kıyafet\n\n* sele: 1. Kulpsuz, yayvan, çamaşır sepeti, 2. Ekmek sepeti, 3. Kaşık konan küçük sepet\n\n* gareline goymak: İşleri, sıkıntıları yoluna ya da düzene koymak\n\n* öyle diyişin: Öyle dediği zaman\n\n* yalın ayah: Çıplak ayak\n\n* ingi inmek: Bir çeşit felç olma durumu\n\n* baaça: Bahçe\n\n* belik: Saç örgüsü\n\n* ulamak: Birleştirmek\n\n* goyurmak: 1. Serbest bırakmak, 2. İzin vermek\n\n* cirit atmak: Serbestçe gezip dolaşmak\n\n* eletmek: İletmek, göndermek, götürmek\n\n* göönü kaymak: Sevmek, birine gönül vermek\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "İhtiyar Adam ile Üç Oğlu",
        "text": "Evel zaman içinde kalbur saman içinde, bir kişi varmış. Bu kişinin de üç oğlu varmış. Adam ihtiyarladıktan sonra oğlunun birisini çağırmış. İlk önce malları paylaştırmış yani, malları ne varsa, malları paylaştırmış. Şimdi, adamın çalışma durumu galmayınca oğlanın birisini çağırmış en büyük olanı.\n\nDemiş ki:\n\n̶&nbsp; Oğlum benim bir şeyim yok, kudretim kalmadı. Bana bakın.\n\nOğlu:\n\n̶&nbsp; Hayır, olmaz demiş.\n\nÇekmiş gitmiş. O, ortancı oğlunu çağırıyo. Diyo ki:\n\n̶&nbsp; Oğlum ben bu duruma düştüm, çalışamaz hale geldim, bana bakın, demiş.\n\nOğlu:\n\n̶&nbsp; Olmaz, demiş. Ben bakamam sana, demiş.\n\nUfak oğlanı çağırıyo.\n\nAynı şekilde o da ben sana bakamam abim gil baksınlar filan diyo. O da basıp gidiyo. Şimdi, adamcık ne yapsın? Bu durumda ne yapacak, adam bi plan düşünüyo. Diyo ki ben bunlara bi plan yapayım. Şindi birisine bir gürlen hazırlıyo. Gürlen, yani en eveli zamanda altın ve yahut da para gonup gömü yapılan bir gürlen buluyo. Bir de boynuz buluyo. Yani geçi boynuzu ve yahut da öküz boynuzu buluyo içine koyuyor. İçine de yazıyor.\n\nŞindi, oğlanı çağırıyor, büyük oğlana diyor ki:\n\n̶&nbsp; Ben zamanında çalıştığımda size vermediğim bi küp, bi gürlen altın var, öbür ki gardaşların duymasın. Onu sen, bene bakarsan, onu sen al, diyo.\n\nOrtanca oğlunu çağırıyo:\n\n̶&nbsp; Oğlum ben size bölüştürdüğüm mallardan bi gürlen altın yaptıydım size onu vermedim. Ben ölünce onu sen al diyo.\n\nO da aynı şekilde iki eline sarılıyo. Böle alttan geliyo. Napsın adam? Güççük oğlanı çağırıyo:\n\n̶&nbsp; Ona da aynı şekilde bi gürlen altın, tabi üş beş kilo, altı kilo, yedi kilo var, diyo.\n\nO da iki ele sarılıyo. Buna bakıyorlar. Hemen babası vefat ediyo bir gün. Tabi büyük oğlan geliyo. O altını tarif ettiği yere, ortanca oğlan geliyo, küçük oğlan geliyo. Hepsi de orda.\n\n̶ Yav sen niye geldin?\n\n̶&nbsp; E babam bana böle böle, dedi.\n\nÖbür kişi de:\n\n̶&nbsp; E babam bene de söyledi.\n\nÖbür kişi de söylüyor:\n\n̶&nbsp; Lan bana da söyledi.\n\nAllah Allah nedir bu hikmet ya? Hemen bakıyorlar, gazıyorlar. Hakkaten bir gürlen çıkarıyorlar, alıyollar ellerine, sokuyorlar ellerine bi dene boynuz, içinde de bi tane kâğıt.\n\n“Ölmeden eveli mal bağışlayanın bu guyunun bilmem neresine gitsin” yazıyormuş. Çocuklar o an hatalarını anlamış ve pişman olmuşlar. İşte bu kadar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bayburt",
        "title": "Padişahın Üç Oğlu",
        "text": "&nbsp;\n\n[PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın günü çokmuş. Çok söylemesi, çok günahmış. Bir memleketin padişahının üç oğlu varmış. Bu üç kardeş bir gün cami yaptırmaya karar vermişler.\n\nPadişahın oğulları bir olup camiyi yaptırmışlar. Cami muhteşem olmuş. Görenlerin gözü kamaşırmış. Cemaat camide birikmiş. Cemaat namaza durunca bir ses gelmiş:\n\n— İyi cami, has cami de bir şeyi noksan caminin.\n\nKüçük oğlan namazı kılıp seğirtmiş*. Bakmış, kimse yok ortada. Ses var, sesin sahibi yok. Bir gün böyle, beş gün böyle. Bir gün, küçük oğlan:\n\n— Biz bu yola baş koyduk, camiyi en güzel şekilde yaptık. Bu adamı yakalayayım, neyi noksanmış ona sorayım, demiş.\n\nKüçük oğlan, bir direğin ardına sinmiş. Cemaat namaza durunca adam yine gelip de:\n\n— İyi cami, has cami de bir şeyi noksan cami, deyince küçük oğlan arkadan sarılmış, adamı yakalamış. Sormuş:\n\n— Neyi eksikmiş bu caminin?\n\n— Bak, sen tamamlayamazsın onu, demiş adam. Küçük oğlan da demiş ki:\n\n— Sen söyle. Biz üç kardeşiz. Bu yola başımızı koyduk. Yaparız neyse? Bu cevabın üzerine adam eksiği söylemiş:\n\n— Minarede bülbülü noksan, demiş ve devam etmiş:\n\n— Falan yerde, bir dev ile kırk tane kız var. Dünya güzeli de orada, kızlar onun başını bekliyorlar. Oraya git, bülbülü bulursun.\n\nKüçük oğlan olanları ağabeylerine söylemiş. Onlar da kabul etmişler. Sonra hazırlıklarını yapıp yola çıkmışlar.\n\nYola çıkmışlar, birlikte az gitmiş, uz gitmişler. Üç yolun ayrımına gelmişler. Büyük oğlan gideceği yolu seçmiş. Ortanca oğlan da bir yol seçmiş. Küçüğün Allah’a özü doğru ya, öbür yoldan da o gitmiş.\n\nKüçük oğlan gitmiş, gitmiş, gitmiş. Bir süre sonra susamış, hem de:\n\n— Şuralarda bir su olsa da abdest alıp namazımı kılsam, demiş. O zamana kadar yani bu aklından geçer geçmez ufak tefek bir adam peyda olmuş orada.\n\n— Oğlum gürzümü al yere vur, su kaynayacak, çıkacak, demiş. Gürzü vermiş oğlana. Oğlan gürzü kaldırıp yere vurunca gerçekten de su kaynamış. Su içmişler, abdest alıp namaz kılmışlar. Sonra da ekmek, yemek yemişler. Adam, oğlana gideceği yeri tarif etmiş:\n\n— Bak, sana göstereyim. Gideceğin yer şu ılgım sılgım** göl ile dağın başında. Ama bak, sana diyeyim, bülbül çırpınırsa dev uyanır. Eğer dev uyanırsa seni de yer, onları da yer, kuşu da yer.\n\nAdam oğlanın yolunu da kısaltmış, bir at vermiş altına ve sonra oradan gitmiş. Oğlan da atına binmiş, yola düşmüş. Devin olduğu yere varmış ki, bülbül kapıda dikiliyor. Güzel güzel ötmekte. Oğlan anlamış aradığının bu bülbül olduğunu.\n\nAtı ırmağın kıyısına bağlamış. Bülbülü tutmak için seğirtmiş, bülbül geriye sıçramış. Bir daha seğirtmiş, bülbül yine geriye sıçramış. Üçüncü sıçrayışında bülbülü yakalamış. Getirip bunu atın terkisine bağlamış. Sonra içeriye girmiş. Ufak tefek adam bülbül çırpınırsa devin uyanacağını söylemişti, ama Allah’ın hikmeti işte, dev uyanmamış o zaman. Bu arada kızlar da uyanmamış. Hepsi uyuyorlarmış. Oğlan, dünya güzelini bulmuş. Onu sevmiş, öpmüş, ısırmış. Ama kız bu yapılanları hiç duymamış.\n\nBir süre sonra oğlan çıkıp gitmiş. Biraz sonra da dünya güzeli uyanmış.\n\n— Burada insanoğlu kokuyor. Herhâlde bir insanoğlu gelmiş buraya. Pencereden dışarı bakmış ki ırmağın kıyısında bir at ile bir adam var. Hazırlık yapmışlar, yola çıkacaklar. Dünya güzeli:\n\n—Ey insanoğlu! Sen buraya nasıl geldin? Canına nasıl kıydın da geldin, demiş. Oğlan:\n\n— Geldim işte. Bülbülü almam lazımdı. Geldim seni de gördüm. Gel, buradan birlikte gidelim, demiş. Dünya güzeli gitmek istememiş:\n\n— Yok, ben gidemem. Sana güvenemem. İnsanoğlu çiğ süt emmiş. Oğlan:\n\n— Gel, gidelim. Bak, yanına geldim ama sana bir şey yapmadım. Uyandırmaya çalıştım. İnanmazsan gövdene bak, deyince, kız gövdesine bakmış ki her tarafı diş izi. Oğlanın güvenilir olduğunu anlamış, dünya güzeli.\n\n—Tamam, demiş. Kız “Tamam” deyince, oğlan geri gelmiş, devi bulmuş, ana kılıç ile bir kez vurmuş. Dev ölmüş. Kaç kız varsa kurtarmış. Dünya güzelini &nbsp;&nbsp;yanına alıp yola düşmüş.\n\nOğlan ile dünya güzeli bir hana gelmiş. Oğlan bakmış ki kardeşlerinden biri hancı, biri de kahveci. Görünce:\n\n— Siz benim kardeşlerimsiniz. Tanımadınız mı? &nbsp;Onlar da:\n\n— Bizim kardeşimiz mardeşimiz yok! Sen nereden bizim kardeşimiz oluyorsun. Tanımışlar aslında ama utandıklarından tanışlık vermiyorlarmış. Küçük oğlan, ağabeylerine:\n\n— Gelin, gidelim. Biz bu canı bu uğura koymadık mı? Siz benim kardeşlerimsiniz, demiş. Zor güç ikna etmiş, ağabeylerini.\n\nBeraber yola çıkmışlar. Gelmişler, gelmişler, bakmışlar ki bir ip yumağı yuvalanmış yola. İpi sara sara bir tepenin başına çıkmışlar. Tepede bir kuyu varmış. Kuyuda da bir dünya güzeli. Bunun başını da bir dev bekliyormuş. Büyük kardeş demiş ki:\n\n— Beni sallayın, aşağı ineyim. Devi öldüreyim, onu kurtarayım. Onu ipe bağlayıp aşağı sallamışlar. Biraz inince:\n\n— Yandım, yandım, diye bağırmış, çağırmış. Hemen onu yukarı çekmişler. Dayanamamış zorluğa. Ondan sonra ortanca kardeş:\n\n— Beni sallayın, aşağı ineyim. Devi öldüreyim, dünya güzelini kurtarayım, demiş. Biraz aşağı inince büyüğü gibi o da bağırıp çağırmış. Dayanamamış. Onu da yukarı çekmişler. Küçük oğlana sıra gelmiş:\n\n— Beni sallayın. Bakın, ben “Yandım!” falan derim. Ben dedikçe siz beni aşağıya indirin. Duymazdan gelin sesimi, demiş.\n\nKüçük oğlanı kuyudan aşağıya sallamışlar. “Yandım yandım!” diye bağırdıkça daha aşağıya bırakmışlar. Küçük oğlan aşağıya, mağaranın dibine inince devi bulmuş. Gürzü ile vurduğu gibi devi öldürmüş. Dünya güzeli ile yukarı çıkmışlar. Tam kızı yukarıdakilere vereceği sırada, kız demiş ki:\n\n— İnsanoğlu sen evvel çık. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, seni buradan çıkartmazlar. Oğlan:\n\n— Yok, olur mu hiç? Onlar benim kardeşim. Beni çıkartmazlar mı hiç? Kardeşin kardeşe emniyeti olmaz mı? Dünya güzeli:\n\n— Sen benim ile inatlaşırsın, çıkmazsın zaten. Bari dediğimi yap, şu saçımdan saç al. Bu saçı, saça sürünce biri kara, biri beyaz, iki koç gelir. Kara koça binme! Karanlık dünyaya gidersin. Beyaz koça bin.\n\nKızı yukarı çekmişler. Oğlan tam çıkacağı sırada onu, güp, diye bırakmışlar deliğe. Kıza da:\n\n— &nbsp;İp kırıldı, yapılacak bir şey yok. Zaten düşünce ölmüştür, demişler.\n\nOğlan bir durmuş, iki durmuş. Kızın dedikleri gelmiş aklına. Saçı saça sürmüş. İki koç gelmiş. Çare yok, koçlara güvenecekmiş. Beyaz koça bineyim derken, karaya binmiş. Koç, bunu götürüp kuşların içine atmış. Oğlan, kuşlara nasıl kurtulacağını sormuş. Kuşlar demiş ki:\n\n— Seni öbür dünyaya bir tek bizim padişahımız olan kuş çıkartır, başka kimse çıkartamaz. Kuşlar gidip padişahlarına söylemişler. Padişah:\n\n— İhtiyarladım. Hiç vaktim de yok ama onu çıkarayım. Yalnız yanına bol su, bol et alsın, demiş.\n\nKuşların padişahı oğlanı almış, yukarı çıkartmış. Tam öbür dünyaya geçecekken kuş: “Gaaak gaaak gaaak!” ötmeye başlamış. Et istiyormuş. Oğlan hemen baldırından biraz et kesmiş, kuşun ağzına vermiş. Kuş, eti yemiş. Oğlanı getirip dünyaya bırakmış. Ama oğlan hemen saraya gitmemiş.\n\n—Kardeşlerim benim ardımdan kırk tane yalan uydurmuşlardır. ‘Biz gittik de o gelmedi. Sağda solda azap durdu***. Orada burada azaplık yaptı. Falan yerde şunu etmiş, bunu etmiş, deyip kandırmışlardır babamı, demiş kendi kendine ve gitmiş bir yerde azaplık yapmaya başlamış. Kimse tanımasın diye de kafasına bir kuzu karnı geçirmiş. Keloğlan olmuş.\n\nBu arada öbür kardeşler, bülbülü ve kızları alıp saraya gelmişler. Padişah, dünya güzelinin düğününü yapacakmış. Düğün başlamış. Çalgılar çalınıyormuş. Ama dünya güzeli yaslı.\n\n— Bülbül şakımazsa evlenmem, demiş padişaha da. Bunun üzerine padişah, bülbülü kim şakıtırsa kızı ona vereceğini, halka duyurmuş. Bunu duyunca bütün bir memleket toplanmış. Hepsi bülbülü öttürüp kızı almayı istiyormuş. Keloğlan da gitmiş. Bülbül, keloğlanı görünce üç defa şakımış. Orada bulunanlar:\n\n— Bülbül beni gördü de öttü. Ben öttürdüm kuşu, demişler. Keloğlan da:\n\n— Asıl beni gördü, öttü, deyince, ortalık karışmış.\n\n—Seni görünce ne diye ötsün? Senin kel başına mı öttü, diye diye sopalamışlar bu keloğlanı.\n\nKeloğlan eve dönmüş. Ertesi gün sabah uyanmış, yanında azap durduğu adama:\n\n— Ağa, sen beni yalnız götür. Ben o bülbülü öttüreceğim. Ağa da:\n\n— Senin kel başına mı ötecek bre akılsız? Bir memleket birikiyor da ötmüyor, deyip, sabır çekmiş. Keloğlan da demiş ki:\n\n— Olsun! Kel başıma mel başıma… Sen beni yalnız götür, gerisine karışma.\n\nOraya gitmişler. Bülbül keloğlanı görünce şakımaya başlamış. Kuş ötünce keloğlan kafasına geçirdiği karnı kaldırıp atmış. Padişah oğlunu tanımış. Kuşun tanıdığını görünce, öbür çocukların yalan söylediğini de anlamış. Oğlan da başlarından geçenleri anlatmış. Padişah:\n\n— Atları çekin, ikisini de gözüm görmesin, sürgün edildiniz! Onlar benim evladım değil, demiş. Ama küçük oğlan ağabeylerine acımış:\n\n— Yok, baba onları sürgün etme. Birini hancı yolla. Birini de kahveci yolla.\n\nDünya güzeli oğlanın geldiğini duyunca, aman bağlar bahçeler, dünya şenelmiş. Kırk gün, kırk gece düğün olmuş. Yemiş, içmiş muratlarına geçmişler.\n\nAzap durmak: Bir köy zenginin yanında, az miktarda para karşılığında uşaklık yapmak. Azaplar evin tüm işleri ile uğraşırlar.\n\n*seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak\n\n**ılgım sılgım: Belirli belirsiz\n\n***azap durmak: Çiftlik uşağı olarak çalışmak\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ŞAH İSMAİL İLE GÜLLÜZAR",
        "text": "&nbsp;\n\n[ŞAH İSMAİL İLE GÜLLÜZAR]\n\n&nbsp;\n\nBir padişah varmış. Bu padişahın çocuğu olmuyormuş. Bir de veziri varmış yanında. Vezirinin de çocuğu olmuyormuş. Bir gün yolda bir bilgin adam, padişahın karşısına çıkmış. Ona bir elma vermiş:\n\n—Bunun yarısı sende kalsın, yarısını da vezirine ver. Karılarınız bunları yesin. Kabuklarını da atma; atına ver, demiş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş, atın çok muazzam bir tayı olmuş. Padişahın da bir oğlu olmuş, adını Şah İsmail koymuşlar. Vezirin de bir kızı olmuş.\n\nŞah İsmail’in babası tahsile, eğitime çok önem veren birisi imiş, oğlunu büyürken hiç dışarı çıkartmamış. Olur ya çarşıda, pazarda gördüğü adamlara meyleder de bu işi bırakır. Padişah olmak istemez, memleket ortada kalır, diye korkarmış. Neticede Şah İsmail’in tahsilini evde verdiriyormuş, babası. Çocuk doğmadan önce bilge adam, padişaha özellikle tembih etmişmiş:\n\n— Oğlanın yemeğine kemik koymayasınız!\n\nPadişah da adamlarına tembih etmiş. Çocuk ergen olana kadar yemeklerin içinde hiç kemik getirmemişler. Bu konuya dikkat etmişler. Bir gün yemeğin içinde kemik denk gelmiş. Hocası:\n\n— Yeter adam sen de, bu kadar kemik ayıklama olmaz. Ne olacaksa olsun artık. Buradan giderse gitsin, demiş.\n\nYemeğin içindeki kemiği almamışlar. Öylece Şah İsmail’in önüne gitmiş yemek. Kemik, Şah İsmail’in kaşığına gelmiş. Kemiği atmış, ders gördüğü yerin camını kırmış. Cam kırılınca dışarıda adamların ve güneşin var olduğunu öğrenmiş. Dışarı çıkmak istemiş. Babası da bir oğlu olduğu için artık serbest bırakmak zorunda kalmış. Şah İsmail artık dışarıda serbestçe geziyormuş.\n\nŞah İsmail, bir gün ava gitmiş. Gittiği yerde daha önceden çadırlar kuruluymuş. Orada Güllüzar adındaki güzeli görmüş. Görür görmez bunlar birbirlerine âşık olmuşlar. Sözleşmişler. Bunlar birbirlerine âşık olunca kızın ailesi, Şah İsmail avlanırken çadırları söküp kızlarını kaçırmışlar. Güllüzar giderken, Şah İsmail’e, nereye gittiklerini haber verdiği bir mektup yazmış. Bir taşın altına bırakmış. Şah İsmail mektubu aramış, taşın altında bulmuş.\n\nOndan sonra Güllüzar’ın peşine düşmüş. Güllüzar’a varmadan Arab-ı Zengi adında savaşçı bir kadın ile karşı karşıya gelmiş. Arab-ı Zengi, yedi yolun ortasında çadır kurmuş. Oradan gelip geçenler ile harp edermiş. Arab-ı Zengi’nin “Beni yenen kim olursa onunla evleneceğim, diye sözü varmış kendi kendine. Şah İsmail, Arab-ı Zengi ile çarpışmış ve onu yenmiş. Bunun üzerine Arab-ı Zengi, Şah İsmail ile evlenmek istemiş. Şah İsmail:\n\n— Benim sevdiğim var. Şimdi onu bulmaya gidiyorum, seninle evlenemem, demiş. &nbsp;Arab-ı Zengi:\n\n— Olsun, benim aradığım senmişsin. Beni yenen ile evleneceğim. Ahdim vardı. Ben de senin ile geleceğim, demiş.\n\nŞah İsmail ile Arab-ı Zengi gide gide bir binaya varmışlar. Bu binanın girişi mirişi belli değilmiş. Güç bela bir yol bulup içeri girmişler. İçeride güzelce bir kız varmış. Bu kızın kardeşleri cenge gitmiş. O da rüyasında ikisinin şehit olduğunu görmüş, oturup ona ağlıyormuş. Şah İsmail:\n\n— Derdin, zorun ne? Sen niye ağlıyorsun, diye sormuş. Kız:\n\n— Niye ağlamayayım? Yedi tane kardeşim vardı. Bunlardan ikisi şehit oldu, öbürleri hâlâ çarpışıyorlar, zor durumdalar, demiş.\n\nŞah İsmail nerede olduklarını sorunca kız yerlerini söylemiş. Şah İsmail çıkıp gitmiş, savaş meydanına yaklaşmış. Oraya varmadan önce, “Gidince selamımı veririm. Kim daha evvel alırsa onlardan yana olurum” diye düşünmüş ve selam vermiş. Kızın kardeşleri selamı daha evvel almışlar. Şah İsmail bunun üzerine onlardan taraf olmuş, çarpışmaya başlamış. Düşmanların hepsinin hakkından gelmişler. Kovalamışlar düşmanı.\n\nCenk bitince, Şah İsmail çıkıp gelmiş. Kızın kardeşleri de dönüp dolaşıp sonunda eve gelmişler.\n\nCenge giderken evde sadece bacıları varken; geldiklerinde görmüşler ki Şah İsmail ile Arab-ı Zengi de var. Oturuyorlar. Kızın kardeşleri gelmiş, Şah İsmail bunlara meseleyi anlatmış. Bunun üzerine kardeşler:\n\n—Biz Allah’ın emri ile bacımızı sana vereceğiz. Öyle uygun gördük, demişler. Şah İsmail:\n\n— Yok, benden kimseye fayda olmaz. Ben daha evvelden beri Güllüzar’ı arıyorum. Oraya, Güllüzar’ın yanına gideceğim, demiş. &nbsp;Kardeşler:\n\n— Olsun, eş olmazsa yoldaş olur. Sen bizim kardeşimizi yine de yanında götür, demişler.\n\nŞah İsmail razı gelmiş sonunda. O ve iki kız yola düşmüşler. En sonunda Güllüzar’ın bulunduğu memlekete varmışlar. Bunlar vardığı zaman o memlekette, davul, zurna çalınıyormuş. Güllüzar, belki Şah İsmail gelir diye, bugünü yarına atıyormuş. Bahaneleri tükenince elinden bir şey gelmemiş, o gün artık düğün oluyormuş.\n\nŞah İsmail ile iki kız, bir dul kadının evine misafir olmak istemişler. Kadın evvela:\n\n— Benim kimsem yok. Misafir ağırlayacak yerim de yok. Sizi eve alamam, demişse de parayı görünce bunları misafir etmiş:\n\n“Oo! Misafirim olun! Yerim de var yataklarım da, demiş. &nbsp;Şah İsmail ile iki kız eve yerleştikten sonra, Şah İsmail:\n\n— Bu düğün nedir, diye sormuş kadına. Dul kadın:\n\n— Güllüzar adında bir kız var. Zorla nişanladılar. Düğün olmuyordu; o, günü güne atıyordu. Ama bugün artık düğünü ediyorlar. Şah İsmail:\n\n— Ben de onu arıyorum. Onun için diyar diyar gezdim yıllarca. Buna bir çare bulmamız lazım. Bunun üzerine kadın:\n\n— Onun kolayı var. Ben biraz kına alırım. Kınayı Güllüzar’a verme bahanesi ile oraya gider, onunla konuşurum, demiş. Uygun bulmuşlar. Sonra da kadın kınayı alıp düğün evine gitmiş. Kadın, kapıdaki nöbetçilere:\n\n— Güllüzar’a kına getirdim, deyip içeri girmiş. İçeride Güllüzar’a:\n\n— Şah İsmail şu anda benim misafirimdir. Şimdi evde, deyince Güllüzar düğünü bırakmış:\n\n— İmkânı yok, ben kimse ile evlenmem. Şah İsmail’e söz verdiydim, deyip kaçmış. Şah İsmail ile birbirlerine kavuşmuşlar.\n\nOndan sonra, Şah İsmail ile üç kız, Şah İsmail’in memleketine gitmek için yola çıkmışlar. Biraz gittikten sonra, bir yerde mola vermişler. Molada Arab-ı Zengi nöbetçi kalmış, diğerleri uyumuş. Uyandıklarında bir de bakmışlar ki her yerde perişan adamlar. Peşlerine düşen adamlar, bunları molada yakalamışlar. Arab-ı Zengi de adamlarla çarpışmış, hepsinin hakkından gelmiş. Neyse, bunları saf dışı bıraktıktan sonra yola devam etmişler. Şah İsmail, babasına haber göndermiş:\n\n— Biz dört nüfus olarak geliyoruz. Babam evi düzene koysun, demiş.\n\nBunlar, dört kişi eve varmışlar. Şah İsmail, padişahın tek oğluymuş. Ama padişah, kızları görünce onlara kötü niyet ile bakmış. Oğlunu bir oyun ile ortadan kaldırmayı düşünmüş. Oğluna, güreş teklif etmiş. Guya bir kaza süsü vererek öldürebilir mi?Baba oğul güreşmişler, güreşmişler. Şah İsmail her seferinde babasını yıkmış. Sonunda padişah, oğluna:\n\n— Sen her zaman beni yenersin. Ben senin babanım. Senin gücünü kuvvetini ne tutar, kim tutar, demiş. Şah İsmail de:\n\n— Yayımın kirişi var. Ancak o tutar kollarımı, demiş. Padişah, oğlunun ellerini, kollarını tutmuş:\n\n— &nbsp;Deneyelim, bakalım, diyerek bağlamış. Şah İsmail, babasının yalanına kanmış. Eli kolu bağlanınca babasına:\n\n— Kollarım kopar; bu kiriş kopmaz, demiş. Öyle deyince, padişah artık ondan zarar gelmeyeceğini düşünmüş. Hikâye bu ya, Şah İsmail’in gözlerini kör ettirmiş, zalim adam. Sonra oğlanı bir çeşmenin başına bırakmışlar.\n\nŞah İsmail, gücü kuvveti kesilmiş, dururken oraya bir kuş gelmiş. Kuş diliyle:\n\n— &nbsp;Keşke, Şah İsmail benim söylediklerimi anlasa. Körlüğünün şifası filanca ottadır, demiş.\n\nŞah İsmail, kuş dilinden anlarmış. Kuş gelip de söyleyince şifalı bitkileri tedarik etmiş, gözlerine sürmüş. Görmeye başlamış. Sonra çeşmenin başından ayrılmış. Memleketine dönmüş. Birisi:\n\n— Bir yerde bir adam var. Ona kendini okut. Babanın senin ile olan meselesini çözer, demiş. Şah İsmail gele gele gelmiş, o adama misafir olmuş. Kendi memleketinin yakınında bir yerde oturuyormuş adam. Şah İsmail, falan oldu, filan oldu anlattıktan sonra:\n\n— Benim başıma işler geldi. Ben evime gidemeyeceğim. Bu işi hallet, demiş. Adam:\n\n— Vallaha, ben sana bir şey yapamam. Yardım edemem şimdi. Bir oğlum var, asker oluyor. Padişahın birileriyle mücadelesi var. Oğlum oraya gidiyor. Şah İsmail:\n\n— Onun kolayı var. Oğlunun yerine ben gideyim savaşa, demiş.\n\nAdam kabul edince, orada hazırlığını görmüş. Gelmiş padişahın ordusuna katılmış. Savaş meydanında bir tarafta padişah ve askerleri, bir tarafta da o üç kız duruyormuş. Padişah, kızlara diş geçirememiş meğerse. Kendilerine göz koyunca kızlar da padişah ile savaşa tutuşmuşlar.\n\nCenk başlamış. Şah İsmail kızlardan tarafa geçmiş. Kızlar kılıçlarıyla vuruşmaya başlamışlar. Arab-ı Zengi çok güçlüymüş ya, padişahı ele geçirmiş, ordusunu da dağıtmış.\n\nŞah İsmail, Güllüzar’ına kavuşmuş, muratlarına ermişler. Mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "TILSIMLI KIRBAÇ",
        "text": "TILSIMLI KAMÇI\n\nBir varmış bir yokmuş bir ülkenin bir padişahı varmış. Çok varlıklı, variyetli bir adammış. Bu padişahın üç oğlu varmış. Padişah, üç oğlunu bir gün yanına çağırmış ve şöyle demiş:\n\n— Ben öldükten sonra her cuma gecesi, yani perşembe akşamı yatsıdan sonra, biriniz gelip kabrimde Kur'an okuyacaksınız. Bir müddet sonra padişah ölmüş. Aradan bir müddet zaman geçtikten sonra padişahın büyük oğlu:\n\n— Eyvah! Babamın vasiyetini unuttuk, der ve bir akşam yatsı namazından sonra elinde mum, koltuğunun altında Kur’an-ı Kerim babasının kabrine doğru yola çıkar. Kabristana geldiğinde bir fırtına çıkar ve mumun ışığını söndürür. Padişahın büyük oğlu:\n\n— Okumadan eve gitsem, yatsam, kimin haberi olacak, diyerek eve gider ve yatar. Diğer hafta sıra ortanca oğlandadır. &nbsp;O da ağabeyi gibi yatsı namazından sonra elinde mum, koltuğunun altında Kur’an-ı Kerim, babasının kabrine doğru yola çıkar. Tam kabristana geldiğinde bir fırtına çıkar ve mumun ışığı söner. Ortanca oğlan da ağabeyi gibi:\n\n— Ben şimdi okumadan eve gitsem, yerime yatsam, kimin haberi olacak, der ve evine gelip yatar. Diğer hafta sıra padişahın en küçük oğluna gelir. Oğlan yatsı namazından sonra elinde mum, koltuğunun altında Kur’an-ı Kerim, babasının kabrine doğru yola çıkar. Kabristana geldiğinde bir fırtına çıkar ve mumun ışığı söner:\n\n— Şimdi ben ne yapayım? Babamın vasiyetini yerine getirmeden olur mu, derken uzakta bir ışık görür. Ben bu ışıktan gideyim de bu ışığı alayım, geleyim, babamın mezarına gideyim. Kuran’ı okuyup babamın vasiyetini yerine getireyim, der. Giderken bir koca karıya rast gelir:\n\n— Ne yapıyorsun hala, diye sorar. Yaşlı kadın:\n\n— Sabah ediyorum, cevabını verir.\n\n— Aman hala! Bugün de sabahı geç et, benim bir işim var, sonra gelirim diyerek koca karıyı bir çukura koyar, üstüne taş kapağı kapatır ve ışığı almaya gider. Işığa doğru gitmekte iken kırk kulplu bir kazan, bu kazanın haşmetli alevi ve kazanın yanında yatan bir dev görür. Besmele çekerek kazanı kaldırır. Kazanın altındaki ateşi alır ve kazanı yerine koyar. Bu sırada topal dev uyanır ve sorar:\n\n— Ya insanoğlu! Sen ins misin, cin misin? Biz kırk kardeş bu kazanı kaldırıp indiremiyoruz. Sen tek başına bu kazanı kaldırıp indirdin. Sen çok güçlüsün, senden bir isteğimiz var. Sen bu isteği yaptın yaptın! Yapamadın, seni parçalarız. Şu surun arkasında bizim düşmanlarımız var. Gidip onların hepsini öldürürsen seni bırakırız, demiş. Padişahın küçük oğlu:\n\n— Ben o suru nasıl aşayım? Bırakın beni gideyim, diye deve yalvarmış. Dev:\n\n—Benim demirciliğim var, ben çivi çakarım, diyerek diğer dev kardeşlerini de uyandırmış. &nbsp;Surun üzerine çivileri çakmışlar ve çocuk çivilerin üzerinden sura tırmanmış. &nbsp;Yalnız tırmanmadan önce insanoğlu, devlere:\n\n— Biz sizler ile şimdi kardeş olduk değil mi, demiş. &nbsp;Devler de:\n\n— Evet, demiş. Çocuk onlara:\n\n— Benim belime keskin bir kılıç verdiniz, düşman üzerine gönderiyorsunuz. Beni yalnız bırakmayın, benim arkamdan siz de sura tırmanın, demiş. İnsanoğlu tırmandıktan sonra arkasından gelen devlerin kafalarını teker teker uçurup kırk tane devi öldürür. Sonra bu surun arkasında ne var diye merak edip surdan aşağıya inmiş.\n\nÇocuk surdan inince çok güzel bir manzarayla karşılaşmış. Karşısına çok güzel bir saray çıkmış. Bir kapısından girip karşısına çıkan çocuk, bir odanın kapısını açar ki bir de ne görsün! Çok güzel bir kız bu odada yatıyor. Aya, sen doğma ben doğayım diyecek kadar güzel bir kız. Altın şamdan başucunda, başucundaki masanın üzerinde de bir şerbet var. Çocuk:\n\n— Bu büyük kardeşimin nasibine, diyerek şerbeti içer ve şamdanların yerlerini değiştirir. İkinci odaya girer ve bir de ne görsün! İlk odadakinden daha güzel bir kız! Bu da ortanca kardeşimin nasibine der ve şerbeti içip şamdanların yerlerini değiştirir. Üçüncü odaya girer ve hepsinden daha güzel bir kız…\n\n— Bu da benim nasibime olsun, deyip şerbeti içer ve şamdanların yerini değiştirir. Daha sonra ışığını alıp ve buradan çıkar. Babasının mezarına doğru yola koyulur. Babasının mezarında Kur’an okur ve daha sonra kocakarıyı kuyudan çıkarır.\n\n—Tamam gayri, sen de sabahı et, der ve gelip yerine yatar. Sabahleyin saraydaki kızlar kalkıp bakarlar ki şerbetleri içilmiş, şamdanların yeri değiştirilmiş. Kız kardeşler bir araya gelmişler ve bu insanoğlu kim acaba diye avluya çıktıklarında kırk tane devin cesedini görmüşler.\n\n—Allah Allah! Bu heybetli insan kim acaba, diye merak etmişler. Aralarında toplantı yapmışlar. Bu üç kızın, üç bacısı daha varmış. Onlar da katılmışlar. O insanoğlunu nasıl bulacaklarını konuşmuşlar. İçlerinden en küçük olanı diğer kızlara demiş ki:\n\n—Biz zengin ve güçlü bir padişahın çocuklarıyız. Yedi yol ortasına bir han yaptıralım, yemek içmek bedava olsun. İnsanlar para yerine başlarından geçen bir hikâyeyi anlatsınlar. Diğer kızlar tarafından bu fikir kabul edilmiş. Kızlar toplanıp gitmişler, her şeyi ile dört dörtlük bir han yaptırmışlar. Bu arada diğer padişahın üç oğlu bir gün ava çıkarlar ve av çok güzel geçer. Üç kardeş, dinlenmek için bir yer aralar. Şöyle yazıya doğru baktıklarında bir ışık görürler. Oraya vardıklarında, hanın sahibi onları güler yüzle karşılar. Bunlar yerler, içerler. Odalarına çıkıp yatarlar. Sabahleyin parayı verip gitmek istedikleri zaman oradaki görevli, bütün bunlar için para değil başlarından geçmiş bir hikâyenin anlatılmasının kâfi olduğunu söyler. Padişahın büyük oğlu:\n\n— Biz padişah çocuğuyuz. Anlatacak bir şeyimiz yok, der. Bu sırada küçük kardeş başından geçenleri bir bir anlatır. Görevli:\n\n— Bizim aradıklarımız sizlersiniz. Büyük bacımızı büyük oğlunuza, ortanca bacımızı ortanca oğlunuza, küçük kızımızı da küçük oğlunuza veriyoruz, derler.\n\nHanı ve hamamı orada bırakıp bu üç oğlanı alıp kendi ülkelerine getirirler. Onlara burada hürmette kusur etmezler, misafir ederler. Daha sonra iki kardeş müsaade isteyerek evlendikleri kızları yanlarına alarak yola koyulurlar. Bir müddet sonra küçük çocuk da evlendiği kızı alarak&nbsp;ağabeyleri gibi, verilen hediyeler ile çeyizleri de alarak yola çıkar. Yolda yeşil, çimenli güzel bir bahçeye çadırlarını kurarlar. Burada dinlenip sabah kalkıp yola öyle devam etmek isterler. Sabah kalktıklarında karşılarına ağzından alev fışkıran bir ejderha çıkar. Oğlan eline kılıcı alır ve ejderhanın üzerine yürür. Ejderha:\n\n— Ben bu ülkenin kralıyım! Bana kılıç işlemez. Dediğimi yaptınız, yaptınız! Yoksa sizi parçalarım, der ve devam eder:&nbsp;\n\n— Sana iki kıl, iki kese de altın vereceğim. Bu iki kılı birbirine sürünce bir Arap at gelecek. Bu ata “Beni Gülistan Sarayı’na götür” diyeceksin. Oradaki bekçiler seni içeri almazlar. Bir kese altını onların önüne saçacaksın. Onlar altınlar ile ilgilenirken sen saraya girecek, büyük odada oturan adamın yanına gidecek ve ona selam vereceksin. O senin selamını almayacak. Üç gün orada bekleyeceksin ve üç günün sonunda adama “Ben üç gündür burada bekliyorum, size selam verdim, selamımı almadınız” diyeceksin. Adam selamını alıp meramını soracak. Sen de: “Gül sana ne etti ki Sinan sana ne ede hikâyesini öğrenmeye geldim” diyeceksin. Adam sana “Hikâyeyi anlatırım ama hikâyenin sonunda kafanı vurdururum” diyecek. Kabul edeceksin. Adam hikâyeye başladıktan sonra hikâye bitince “İki rekât namaz kılayım da beni öyle öldür” diyeceksin. Bu arada karşıda asılı duran kamçıyı alıp kaçacaksın. Adam bekçilere “tutun” diye bağıracak, ikinci kese altını da bekçilerin önüne atacaksın. Onlar altınlar ile ilgilenirken kılları birbirine süreceksin. Arap ata bineceksin ve beni geldiğim yere götür diyeceksin. İşte o zaman senin ve karının canını bağışlarım, der.\n\nKüçük oğlan, çaresi olmayınca ejderhanın dediklerini aynen yapar. Kılları birbirine sürer, Arap ata biner ve “Beni Gülistan Sarayı’na götür” der. At gözlerini “yum der”, oğlan yumar. “Aç” der, açar ve kendini Gülistan Sarayı’nın önünde bulur. Ejderhanın dediklerini yaparak büyük odadaki adama ulaşıp selam verir. Adam selamı almaz. Üç günün sonunda “Gül Sana Ne Etti ki Sinan Sana Ne Ede Hikâyesi”ni anlattırmaya başlar:\n\n— Ben atlara çok düşkündüm, çok güzel atlarım vardı. Ama bütün atlarım bir hafta sonra çatlıyordu. Bir seyis getirttirdim. “Bu ne iş seyis! Bu atlar neden çatlıyor” dedim. Seyis cevap vermedi. Kafanı vurdururum söyleyemezsen dedim. O da “Benim yerime bir gün seyis olun, anlayacaksınız” dedi. Bunun üzerine seyis benim yerime, ben de seyisin yerine geçtim. Gece benim hatun bağırdı. “Seyis! Atları hazırla”. Ben de hazırladım. Atlara bindik. Atlar kan ter içinde kaldı, uzak bir diyara gittik. O diyarda bizi bir adam karşıladı. Hanıma “Nerede kaldın” dedi. Hanım “Hiç sorma, münafığı ancak uyuttum” dedi ve adam ile saraya girdi. Sabah namazı okunmadan “Seyis atları hazırla” diye bağırdı, binip geldik. Atlar kan ter içinde diyara geldik. Seyis ile görevlerimizi birbirimizden devraldık. Ben, o hanım bozuntusunun odasına çıktım. O hanıma “Daha uyanmadın mı? Münafık kocan geldi” dedim. Hemen kalktı, yastığının altından kamçıyı çıkardı, yüzüne vurdu ve “Al bey” dedi. Kamçıyı aldım, bir vurdum! Vurur vurmaz köpek oluverdim. Sarayın memleketin bütün köpekleri peşime düştü. Bacanağımın kasap dükkânına zor attım kendimi. Bacanağıma türlü numaralar çektim. Ayağa kalkıp sarılmaya çalıştım, beni çok sevdi. Konuşmaları tam olarak anlıyordum ama konuşamıyordum. Bacanağım bana çiğ et verdi, yemedim. Pişmiş et verdi, yedim. Beni alıp eve götürdü. Evde baldızıma “Gel şu köpeğe bir bak, ne kadar akıllı, dedi. Baldızım gelir gelmez gözlerime baktı. Sanki hemen bir şeyden şüphelenmişti. “Bu, enişteme benziyor” dedi. Meğer baldızım da tılsımcı imiş. Bana “Eğer enişte sen isen o kamçıyı bana getir, seni eski hâline çevireyim” dedi. Ben hemen saraya gittim, kamçıyı ağzıma aldım ve geldim. Baldızım “Ne isen o ol” dedi ve kamçıyı suratıma vurdu. Hemen eski hâlime geldim. Meğer kamçı, tılsımlı kamçı imiş. Kamçıyı alıp saraya geldim. Benim o hanım bozuntusu hâlâ uyuyordu. “Hanım daha uyanmadın mı?” dedim. Elini yastığın altına götürdü ama kamçı yok! “At olasın” dedim. Hanımın suratına tılsımlı kamçı ile vurdum. Sırtına bindim, saatlerce koşturdum. “Köpek olasın” dedim. Memleketin bütün köpeklerini peşine taktım. Şimdi, işte oradaki kafesin içinde bir kuş olarak seni dinliyor, dedi. &nbsp;Adam konuşmaya devam eder:\n\n— Bu sırrımı kimseye yaymaman için seni öldüreceğim, der. Bunun üzerine küçük oğlan o ejderha ile konuştukları gibi iki rekât namaz kılmak ister. Adamdan izin alır. Bir sağa selam verir, bir sola. Kalkıp tılsımlı kamçıyı aldığı gibi kaçar. Üzerine gelen bekçilere ikinci kese altını saçar. Kılları birbirine sürer. Arap ata gelir, üzerine atlar, ejderhanın yanına gelir. Ejderha:\n\n— Daha size bir şey olmayacak, o elindeki tılsımlı kamçı ile “Eskiden ne isen o ol, de ve bana vur\"&nbsp;demiş. Çocuk:\n\n— Eskiden ne isen o ol, demiş ve tılsımlı kamçı ejderhaya vurmuş. Ejderha hemen bir kadın oluvermiş. Herkes şaşırmış. Kadın meğer ejderha, tılsımlı kamçı sahibi tarafından cezalandırılan kadının kurbanı imiş. Tılsımlı Kamçı sahibi kadın, bu kadını cezalandırarak kocası ile oynaşmak için onu cezalandırmış.&nbsp; &nbsp;Kadın eski hâline geldikten sonra küçük oğlana:\n\n— Beni hayata, eski hâlime sen döndürdün. Bir cariyen olarak beni kabul eder misin? Ölene kadar sizin hizmetinizde çalışmak isterim, demiş.\n\nKüçük oğlan ve karısı uygun karşılarlar ve memleketlerine dönüp hep birlikte mutlu mesut hayatlarına devam ederler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Padişahın Oğlu ve Huri Kızı",
        "text": "[PADİŞAHIN OĞLU VE HURİ KIZI]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Bir ülkenin padişahının üç oğlu varmış. Bu padişahın büyük oğlu bir gün babasına demiş ki:\n\n—Baba beni evlendir, artık zamanım geldi, demiş. Padişah:\n\n— Oğlum, atına bin, az gidersin uz gidersin, dere tepe düz gidersin. Bir göl gelir önüne, o gölün üstünde üç salatalık var. Büyük olanı koparıp getir, sonra gerekeni yaparız, demiş.\n\nBüyük oğlan kalkmış, hazırlığını yapmış, atına binip yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Babasının bahsettiği gölü bulmuş. Hakikaten gölün üzerinde salatalıklar var. Babasının dediği gibi büyük salatalığı koparmış. Geri dönmüş. Üç gün üç gece yol gelecekmiş. Gelirken oğlan susamış, salatalığı ısırmış. Salatalığı ısırınca salatalık:\n\n—Yiğit, su, bana su yetiştir, demiş. Oğlan korkup salatalığı yere atmış, koşarak eve gelmiş. Salatalık elinde yokmuş. Onun evleneceği kız ölmüş. Ortanca oğlu da babasına:\n\n—Beni evlendir, artık zamanım geldi, demiş. Padişah büyük oğluna söylediği gibi:\n\n—Atına bin, az gidersin uz gidersin, dere tepe düz gidersin. Gölün üstünde üç salatalık var. Ortanca salatalığı kopar getir, demiş. Ortanca oğlu da üç gün üç gece yol gitmiş. Gölün üzerinde salatalığı bulmuş. Ortanca olanı koparmış. O da yolda gelirken susamış, salatalığı ucundan ısırmış. Onun da kısmeti ölmüş. Sonra küçük oğlan da evlenmek istemiş. Ona da:\n\n—Git, küçük salatalığı kopar getir ki seni evlendireyim, demiş. O da az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Gölün üstündeki salatalığı bulmuş. Önce salatalığı seyretmiş, sonra koparmış. Gelirken yolda bir çeşme görmüş, atından inmiş salatalığı ısırmış. Salatalık:\n\n—Yiğit su, deyince hemen salatalığı çeşmenin gözüne atmış. O zaman dünya kadar güzel, ay gibi parıl parıl parlayan bir kız çıkmış çeşmeden. Oğlan önce şaşırmış. Sonra kıza:\n\n—Atıma bin ki saraya gidelim, demiş. Kız da:\n\n—Ben böyle gitmem, bana davul zurna getir. Üç gün üç gece düğün yap ki geleyim, demiş. Oğlan:\n\n—Ben seni burada nasıl bırakayım, burası ıssız bir yer, demiş. Kız:\n\n— Ben seni burada, ağacın başına çıkıp beklerim. Sen git davulu zurnayı al da gel, demiş. Oğlan:\n\n—Nasıl çıkacaksın bu kavağın başına, demiş. Kız:\n\n—Eğil kavağım eğil, demiş. Kavak eğilmiş. Kız ağacın üstüne çıkmış:\n\n—Doğrul kavağım doğrul, demiş. Kavak doğrulmuş. Oğlan eve gitmiş, görüp yaşadıklarını babasına anlatmış. Kızın davul zurna ve üç gün düğün istediğini söylemiş.\n\nBu arada kız ağacın üstünde bekler iken bir tane çingene kızı gelmiş, çeşmeye su almaya. Bakmış, çeşmede güzel bir kız sureti. Bakmış Huri Kızı… Kendisine bakmış, bu kadar güzel değil. Sağına soluna bakmış. Bakmış, ağacın üstünde güneş gibi parlak bir huri kız görmüş. Çingene kızı:\n\n—Abla abla! Beni de yukarı çıkar, demiş. Huri kızı:\n\n—Ben seni buraya nasıl çıkarayım, demiş. Çingene kızı da:\n\n—Beni çıkar, ben sana orada yoldaşlık ederim, demiş. Huri kızı kavağı eğmiş. Çingene kızını yanına almış. Kavak tekrar doğrulmuş, çingene kızı huri kızının boynundaki inciyi koparmış. Huri kızı bülbül olup uçup gitmiş. Oğlan davul zurna ile gelmiş, ağaca bakmış ki kız, huri kızına hiç benzemiyor. Şekilsiz bir kız. Şaşırmış. Oğlan, ağaçtaki kıza:\n\n—Hadi, ağaçtan in, demiş. Kız:\n\n—Ben nasıl ineyim, demiş. Oğlan:\n\n—Nasıl çıktıysan öyle in, demiş. Kız inememiş. Oğlan iyice şüphelenmiş. Neyse adamlar, askerler gelmişler, kızı bir hâlli ağaçtan indirmişler. Adam şüphelenmiş ama kızın çingene kızı olduğunu bilmiyormuş:\n\n—Sana ne oldu böyle, demiş. Kız:\n\n—Güneş vurdu, rüzgâr vurdu, karardım, demiş. Bu kızı davul ve zurna ile getirmişler. Padişahın oğlunun karısı olmuş çingene kızı.\n\n&nbsp;&nbsp;Bülbül olup uçan huri kızı bir gün padişahın oğlunun evinin önüne gelmiş. Çingene kızına:\n\n—Çingene kızı! Hatun mu oldun, katır mı oldun, demiş. Çingene kızı da duymazdan gelmiş. O ara hamile imiş. Kocasına demiş ki:\n\n—Ben aş eriyorum. Bana bu bülbülü kes ki yiyeyim. Padişahın oğlu da:\n\n—Hanım ne istersen sana onu getireyim, koyun kurban keseyim, yazıktır bülbüle, demiş. Ama kadın inatla o bülbülü yemek istemiş. Bülbülü yakalamışlar, kapının önünde kesmişler. Bu bülbülün iki damla kanı kapının önüne dökülmüş. Bu kanlardan daha sonra iki tane kavak olmuş. Bu kavağın rüzgâr esince yaprakları çok güzel sallanırmış. Herkes bakakalırmış, fakat çingene kızı oradan geçerken iki kavak ağacı bir araya gelip kadını sıkarmış. Kadın çocuğu doğurduktan sonra kocasına demiş ki:\n\n—Bu kavağı keseceksin, kapıma eşik, bebeğime beşik yapacaksın. Adam kavakların güzel olduğunu, bebeğe başka beşik alacağını söylemiş. Ama kadın inatla o kavak ağaçlarını kestirmiş.\n\nNeyse kavağı kesmişler, kapıya eşik çocuğa beşik yaptırmış. Beşik çocuğu sıkıyormuş, eşiklik de kadını sıkıyormuş. Sonra da o eşiği ve beşiği söktürmüş, yakmak için odun yaptırmış. Köyden yaşlı bir kadın odun istemeye gelmiş. Çingene kızı odunları vermiş. Kavağın kabuklarını odunların üstüne koymuş ama kabuklar düşmüş. Yine koymuş yine düşmüş. Yaşlı kadın da demiş ki:\n\n—Bu kabuklar yanmak istemiyor, kavağın kabuğunu atmış. Yaşlı kadın dışarıya çıkıyormuş, gezmeye gidiyormuş. Eve gelince, evi tertemiz yemekleri hazırlanmış görüyormuş. Yaşlı kadın korkmaya başlamış, olanları komşularına anlatmış. Komşuları:\n\n—Kapının deliğinden izle, ne olduğunu görürsün, demişler. Kadın bir gün anahtar deliğinden izlemiş ki; bir huri içerde parlıyor, yemekleri hazırlıyor, evi temizliyormuş. Hemen içeri girip huri kızın koluna yapışmış:\n\n—Kızım, ins misin cin misin, demiş. Huri kızı da başından geçenleri anlatmış.\n\n&nbsp; Bir gün padişahın oğlu tay dağıtıyormuş. Bu tayları besletiyor daha sonra toplatıyormuş. Huri kızı yaşlı kadına demiş ki:\n\n—Bir tane tay da bana getir, besleyeyim. Yaşlı kadın tayı besleyemeyeceklerini, eğer tay ölürse ödeyemeyeceklerini söylemiş. Huri kızı inatla tayı istemiş, yaşlı kadın gitmiş:\n\n—Bir tane tay da benim kızım istiyor. Kötüsünden bir tane verin de beslesin, demiş. Kıza zayıf bir tay vermişler, kız tayı beslemeye başlamış. Kız:\n\n—Bit otum bit, diyormuş, bir sürü ot tayın önüne yığılıyormuş. Bu tay iyice şişmanlamış. Parıl parıl parlayan bir at olmuş. Bu defa tayların toplanacağı söylenmiş. Padişahın askerleri gelmiş ata:\n\n—Deh atım deh, demişler. Fakat at gitmemiş. Kız atı tembihlediği için at kalkmıyormuş. Askerler, padişaha o atın gelmediği söylemişler. Padişah da:\n\n—Sıska bir at olduğu için gelmemiştir, demiş. Ama askerler atın çok iyi olduğunu söylemişler. Bu defa padişahın oğlu askerler ile birlikte atın yanına gitmiş. Deh deh, demişler at kalkmamış. Kız da bunların yanına gelip:\n\n— Deh atım deh! Sahibinin ne hayrını gördüm ki senin ne hayrını göreyim, demiş. At sıçrayıp kalkmış. Padişahın oğlu şaşırmış. Kızı kavak ağacının üstündeki kıza benzetmiş ve atı alıp gitmişler.\n\n&nbsp;&nbsp;Padişahın oğlu bir gün huri kızını yemeğe çağırmış. Kız:\n\n—Sağ yanımı kırmızı gül ile, sol yanımı beyaz gül ile, ayağımın altını da halı ile döşerse gelirim, demiş. Padişahın oğlu huri kızının dediklerini yapmış. Kız da yemeğe gelmiş. Kız gelince çingene bu kızı tanımış. Yemeği yerken kız masalın hepsini anlatmış. O kadının çingene kızı olduğunu, kendisinin de huri kızı olduğunu söylemiş. Padişahın oğlu, bunları öğrenince çingene kızına:\n\n—Yağlı kurşun mu istersin, yoksa katır mı istersin, diye sormuş. Kız:\n\n—Kurşunu ne yapayım? Katır isterim ki bineyim, babamın evine gideyim, demiş.\n\nKatırın kuyruğuna çingene kızını bağlamışlar, babasının evine göndermişler. Padişahın oğlu ile huri kızı evlenip muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Kızdın mı?",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[KIZDIN MI?]\n\n&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde güzel yurdumuzun Çırmıktı’sında yaşlı bir oduncu yaşarmış. Bu yaşlı oduncu üç oğlu ile küçük bir dağ kulübesinde yaşar, geçimini odunculukla sağlarmış. Gel zaman git zaman yaşlı oduncu hastalanmış. Odun kesmeye gidemediğinden evine yiyecek alamaz olmuş. Evde yiyecek kalmayınca, babasının ateşler içinde yattığını gören büyük oğlan, babasının yanına yaklaşarak:\n\n—Babacığım, evde bir tas çorba yapacak kadar bile yiyecek kalmadı. Bana müsaade et, aşağı köye inip bir iş bulup çalışayım. Sana, kardeşlerime yiyecek; eve öteberi alayım, demiş ve izin istemiş.\n\nYaşlı oduncu oğluna izin verince, oğlan el öpüp helâlleşerek evden ayrılmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş geceleri konaklayarak, gündüzleri yol alarak sonunda köye ulaşmış. Köyün ileri gelenlerine hâlini anlatıp iş istemiş. Köy halkı da köy ağasının ırgat aradığını söyleyerek, ağanın çiftliğini göstermiş ve büyük oğlanı uğurlamışlar.\n\nBüyük oğlan ağanın çiftliğine varınca kapıyı üç defa tıklatmış. Kâhya kapıyı açarak, oğlanı ağanın yanına götürmüş. Ağa ki pala bıyıklı, gür sakallı, iri yarı. Kapı gibi bir adammış. Oğlanın meramını dinledikten sonra:\n\n—Oğlum senin derdini, meramını anladım, benim çiftliğim geniş. İşlere yetişecek bir de ırgata ihtiyacım var. Senin istediğin para ile seni çalıştırırım. Yalnız bunun için dört şartım var. Bunları kabul edersen iş senindir, demiş.\n\nOğlan bu duruma oldukça sevinmiş. Çalışmaya ihtiyacı olduğundan şartlar ne olursa olsun kabul edeceğini düşünmüş. Bu arada ağa şartlarını sıralamış:\n\n—Birinci şartım, sabahları erken kalkıp tarlayı sürmeye giderken kapının önünde duran köpeğimi de tarlaya götürecek, köpeğim nerede durursa orayı süreceksin. İkinci şartım, öğlen yemeklerini kızım getirecek. Yemeğin yoğurt ve ekmek. Ama ekmeği bölmeden, yoğurdun kaymağını delmeden yiyeceksin. Üçüncü şartım, tarladan gelince öküzleri ahıra koyacaksın ama kapıdan değil. Dördüncü şartım ise, hiçbir şeye kızmak yok. Kızanın derisini yüzüp tuz basar, kuyuya atarım, demiş.\n\n&nbsp; Büyük oğlan çaresiz, şartları kabul etmiş ve o gece eve misafir olmuş. Sabah erkenden kalkmış, &nbsp;ağanın dediği gibi öküzleri sabana germiş, köpeği de önüne katarak tarlanın yolunu tutmuş. Tarlaya vardıklarında köpek koşarak tarladaki bir kayanın başına oturmuş. Oğlan bir köpeğe bir kayaya bakmış. Köpeğe “ıh” etmiş, “kış” etmiş, köpek yerinden oynamamış. Uğraşmış vakti öğlen etmiş. Vakit öğlen olunca ağanın kızı elinde tepsi çıkagelmiş. Oğlan bir ekmeğe bir yoğurda bakmış, tam ekmeği bölerken ağanın şartı aklına gelmiş:\n\n—Ben bu yoğurdu delmeden bu ekmeği bölmeden nasıl yerim, diyerek kendi kendine yakınmış ve yemeği yemeden kalkarak, öküzleri önüne katıp evin yolunu tutmuş. Eve vardığında öküzleri sabandan söküp ahıra koyacak iken yine ağanın sözlerini hatırlamış, bir kapıya, bir öküzlere bakıp:\n\n—Bu öküzler kapıdan girmezse nereden girer, diyerek sinirden köpürmüş ve kızgınlıkla ağanın yanına varmış. Ağa oğlanı görünce:\n\n— Gel bakalım delikanlı, bugün ne iş yaptın, anlat hele, demiş. Oğlan:\n\n— Ağa bu nasıl iş? Bugün hiçbir iş yapamadım, üstelik de aç kaldım. Köpeğin gitti, bir taşa oturdu, tarlayı süremedim. Kızın yemek getirdi, şartın yüzünden yemeği yiyemedim. Bunlar yetmezmiş gibi öküzleri kapıdan değil de nereden sokacağım ahıra, bu nasıl iş? Bunlar nasıl şart, demiş. Ağa oğlanı dinleyip:\n\n— Kızdın mı oğlum, diye sormuş. Oğlan daha da öfkelenerek:\n\n— Tabii kızdım, bu nasıl iş, diye çıkışmış.\n\n&nbsp; Oğlanın kızdığını gören ağa, derisini yüzüp, tuza basmış ve kuyuya atmış. Böylece oğlan ölmüş.\n\nBu sırada büyük oğlanın evinde bir telaş başlamış. Ortanca oğlan sabredemeyip babasından izin almış, &nbsp;abisini bulmak için yola çıkmış. Bir süre sonra köye varıp ağabeyinin başına gelenleri öğrenmiş. Ağanın yanına vararak iş istemiş. Ağa da ağabeyine sunduğu şartları kabul ettiği taktirde kendisini işe alacağını söylemiş. Çaresiz olan ortanca oğlan şartları kabul etmiş ve işe başlamış. Ancak çok geçmeden oda ağabeyinin yaşadıklarını yaşayarak öfkelenip sinirlenmiş ve ağabeyi gibi derisi soyulup tuz basılarak ağa tarafından yok edilmiş.\n\nİki ağabeyinden de ses çıkmayan küçük oğlan babası ile helâlleşerek yola çıkmış. Bir süre sonra köyü bulmuş, olup biteni köy halkından öğrenmiş. Ağanın yanına vararak durumunu anlatmış. Ağa da şartlarını söyleyerek küçük oğlanı işe almış.\n\n&nbsp; Sabah olunca oğlan köpeği önüne katarak tarlanın yolunu tutmuş. Köpek yine bir kayanın başına oturmuş. Duruma sinirlenen küçük oğlan yerden aldığı koca bir taşı köpeğin kafasına indirmiş. Köpek çekip gidince oğlan da kafasına göre tarlayı sürmüş. Vakit öğlen olunca ağanın kızı elinde tepsi, yemek getirmiş. Tam yemeği yiyecekken ağanın kızı bakıp:\n\n—Ulan ben bunu nasıl bölmeden, delmeden yiyeyim, diyerek önce kızı dövmüş, sonra da yemeği bildiği gibi yemiş. Akşam hava kararınca eve dönmüş, öküzleri sabandan çözüp ahıra koyacak iken birden ağanın şartını hatırlamış. Kurnazca bir fikir ile öküzleri kesip parça parça ederek pencereden ahırın içine atmış. Bu iş de tamam diyerek ağanın yanına varmış. Ağa:\n\n— Gel bakalım delikanlı, bugün ne iş yaptın, anlat hele, demiş. Küçük oğlan:\n\n— Ağa, senin bir köpeğin vardı ya... Ağa:\n\n— Eeee... Oğlan:\n\n— İşte o yok oldu, demiş. Ağa birden bağırmış:\n\n— Sen benim köpeğimi nasıl öldürürsün, demiş. Küçük oğlan sakin bir tavır ile:\n\n— Ağa senin dediğini yaptım, köpeği tarlaya götürdüm, köpek gitti bir kayanın tepesine oturdu. “Ih” ettim, “kış” ettim, kalkmadı. Bende taşı alıp fırlatınca alıp başını gitti, diye olayı anlatmış. Ağa:\n\n— Bu nasıl iştir, diye bağırınca oğlan ağaya dönerek:\n\n— Kızdın mı ağa, demiş. Şartlarını hatırlayan ağa:\n\n— Kızmak yok, kızmak yok, diyerek sinirlenmemeye çalışmış. O sırada ağanın kızı koşarak çıkagelmiş ve:\n\n— Ağababa, bu oğlan öğlen vakti yemek götürdüğümde beni çok dövdü ve yemeği de yedi, deyince ağa hiddetlenerek:\n\n— Sen benim kızımı nasıl, ne hakla döversin, &nbsp;diye bağırmış. Oğlan:\n\n— Dur ağa! Hele bir dinle, kızın bana yemek getirdi. Yoğurdu delmeden, ekmeği bölmeden ye, dedi. Ben de nasıl böyle yiyeyim, dedim ve dövdüm, diyerek eklemiş:\n\n&nbsp; — Kızdın mı ağa? Ağa sinirlenmemesi gerektiğini bir kez daha hatırlayarak:\n\n— Kızmak yok, kızmak yok, diye cevap vermiş. Oğlan anlatmaya devam etmiş:\n\n— Ağa senin öküzler var ya... Ağa:\n\n— Eeee... Ne olmuş öküzlere? Oğlan:\n\n— Onlar pencereden sığmadı, ben de kesip parça parça içeri attım, demiş. Ağa yine köpürmüş ve:\n\n— Sen nasıl adamsın? Bu nasıl iş, demiş. Durumu fırsat bilen oğlan:\n\n— Kızdın mı ağa, demiş. Ağa bağırıp çağırarak:\n\n— Kızdım tabii, lanet adam, diye karşılık vermiş. Oğlan da ağanın derisini yüzüp tuzu basmış ve kuyuya atmış. Ağa ölünce küçük oğlan ağanın kızı ile evlenip babasını da yanına almış. Çiftlikte mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "Fakir Oduncu",
        "text": "[FAKİR ODUNCU]\n\n&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Uzak bir ülkenin uzak bir köşesinde fakir mi fakir bir oduncu yaşıyormuş. Bu oduncu, ormandan odun toplar, ihtiyacı olanlara satarmış. Bu oduncunun bir eşi, üç tane de çocuğu varmış. Gel zaman git zaman bunlar geçinememeye başlamışlar. Kazandıkları para evin ihtiyaçlarını karşılamıyormuş. Bunun üzerine karı koca kendi aralarında konuşup değerlendirmişler. Oduncu, karısına:\n\n—Hanım, ben çocukları götüreyim, ormanda uygun bir yere bırakayım. Böyle gözümüzün önünde açlıktan öleceklerine belki ormanda başlarının çaresine bakarlar, demiş. Bunun üzerine kadın ağlamış, sızlamış, hiç istememiş. Fakat çaresiz razı olmuş. Oduncu, bir sabah çocuklara:\n\n—Çocuklar, bugün sizi ormana götüreceğim, hep birlikte gidip döneriz, demiş. Evde sıkılan çocuklar bu habere çok sevinmiş. Oduncu düşüncelerini hanımına söylerken, kardeşlerden erkek olan çocuk babasının anlattıklarını baştan sona dinlemişmiş.\n\nBabasının anlattıklarını dinleyen bu çocuk çok akıllıymış. Babalarının kendilerini ormanda bırakacağını duyunca cebine çok sayıda çakıl taşı doldurmuş. Çocuklar, babalarının arkasında ormanda ilerlerken geçtikleri yerlere çakıl taşları bırakmışlar.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, sonunda ormana varmışlar. Çocuklar orada oynarken, oduncu baltasını alıp odun kesmeye gitmiş. Sonra da çocukları orada bırakıp sessizce eve geri dönmüş. Oduncu eve geldiğinde olanlarını karısına anlatmış. İkisi de bu olanlara çok üzülmüş, ağlamış sızlamışlar ve o gece hiçbir şey yemeden yatmışlar.\n\nGeçelim diğer tarafa: Ormanda gece olmuş ve çocuklar babalarını aramaya başlamışlar. Babasının annesine anlattıklarını duyan erkek çocuk, cebine çakıl taşları doldurmuş ve yol boyu bunları geçtikleri yerlere bırakmıştı. Sabah olunca da çocuklar bu taşları takip ede ede evlerini bulmuşlar. Kapıyı çalmışlar kapıyı anneleri açmış ve çocuklarını görünce çok sevinmiş, “yavrularım!” diye çocuklarına sarılmış.\n\nOduncu ve karısı bir iki gün daha çocuklarla birlikte bir lokma ekmek ile karınlarını doyurmaya çalışmışlar. Ama bakmışlar ki dayanılacak gibi değil. Sonunda oduncu karısına:\n\n—Hanım, ben çocukların böyle sefalet içinde günden güne erimelerine dayanamıyorum. Ben çocukları tekrar ormana götüreceğim, demiş.\n\nKadıncağızın elinden gelecek bir şey olmadığı için mecburen kocasının bu teklifini tekrar kabul etmiş. Erkek çocuk çok zekiymiş ve babasının onları tekrar ormana götüreceğini biliyormuş ama bu sefer cebine koyacak çakıl taşları bulamamış ve o da ekmek kırıntıları koymuş. Yolda ormana doğru giderken çakıl taşlarının yerine yola ekmek atmış ama kuşlar bu ekmekleri onların peşinden yemişler. Akşam olmuş oduncu yine çocukları ormanda bırakmış, kaçıp eve gelmiş. Yine ağlamışlar sızlamışlar ve o gece hiçbir şey yemeden yatmışlar. Çocuklar yine babalarına seslenmişler. Bakmışlar ki babaları gitmiş. Erkek çocuk yine:\n\n—Yolu biliyorum, peşimden gelin, demiş kardeşlerine. Fakat bakmışlar ki ekmek kırıntıları ortada yok. Ormanın içinde ilerlerken kocaman bir sarayın önüne gelmişler. Bu saray, bir devin eviymiş. Çocuklar kapıyı çalmışlar. Kapıyı devin kızı açmış. Dev çok zalim ve kötü birisiymiş, fakat kızı bir o kadar sevecen ve iyi yürekliymiş. Devin kızı, çocukları görünce korkmuş ve çocuklara:\n\n—Bakın çocuklar, babam evde yabancı insan kokusu alırsa ve evde yabancı bir insan olduğunu anlarsa, hiç acımaz sizi hemen yer, demiş. Fakat yine de çocukları içeri almış. Onların karınlarını doyuruyormuş. Çocuklar sonra dev gelmeden oradan ayrılıyorlarmış. Bir iki gün böyle devam etmişler. Ama dev her gün eve geldiğinde:\n\n—Bu evde insanoğlu kokusunu alıyorum, diyormuş. Dev böyle dedikçe kızı inkâr ediyormuş. Bir gün artık soğuklar gelmiş ve kar yağmaya başlamış. Çocuklar gelmiş ve devin kapısını çalmışlar. Kıza yalvarmaya başlamışlar:\n\n—Ne olur bizi içeri al. Dışarıda çok üşümüşler. Kız da onların bu yalvarışlarına daha fazla dayanamamış ve:\n\n—Tamam, gelin ama babam sizin kokunuzu alırsa ne yapar ne eder sizi yer, demiş. Çocuklarsa çaresizlikten:\n\n—Olsun, biz razıyız, demişler. Dev, eve gelmiş ve kapıdan içeri girer girmez demiş ki:\n\n—Bu evde insanoğlu kokusu var, diye bağırmış. Sonra &nbsp;kızına sormuş. Kızı önce inkâr etmiş ama babasının ısrarlarına dayanamamış ve itiraf etmiş:\n\n—Evet baba, üç çocuk geldi. Dışarıda kalmışlar, ben de karınlarını doyurdum ve onları sakladım, demiş ve sonra da çocukları sakladığı yerden çıkarmış. Dev bakmış ki çocukların üçü de zayıf ve cılız. Dev bir oturuşta kırk sofra yemek yiyen bir devmiş. Bu çocukları şimdi yese doymazmış. Kızına dönüp:\n\n—Sen bunları besle, yedir, içir. Biraz kilo alsınlar. Yoksa bunlar benim dişimin kovuğuna bile yetmez, demiş. Devin kızı, deve hiç benzemiyormuş. Dev ne kadar kötü yürekliyse, kızı da o kadar iyi yürekliymiş. Babasına karşı gelemezmiş, ondan çok korkarmış. Mecbur çocukları beslemeye başlamış. Bu çocukları öyle bir besliyormuş ki her gün pastalar, börekler, çöreklerle çocukları yedirip içiriyormuş. Çocuklar şişmanlamaya başlamış ve gürbüzleşmişler. Dev:\n\n—Tamam, artık iyice şişmanladınız. Ağzıma layık oldunuz. Önce şu iki kızı yerim, sonra şu erkek olanı yerim, demiş. Erkek çocuğu bir düşünce almış. Nasıl olsa da buradan kurtulsak, diye. Çünkü devin kızı sürekli bunları besliyormuş, çocuklarda yedikçe şişmanlıyorlarmış. Bu da devin hoşuna gidiyormuş. Dev artık çocukları yemenin zamanının geldiğini düşünmüş. Çocukların yanına gelerek:\n\n—Önce şu kızları yerim, sonra da şu erkek çocuğu yerim, demiş. Bu arada çocuk kafasından plan yapmış ve deve demiş ki:\n\n—Dev, önce onları yersen miden ağrır. Sen önce beni ye, sonra onları ye. Ama beni fırında öyle bir kızart ki, çıtır çıtır olayım. Sen de beni daha iştahlı yersin. Bu fikir devin aklına yatmış. Kızına fırını yakmasını söylemiş. Fırın öyle büyük bir fırınmış ki, kocamanmış. Sonra çocuk, fırın yanar iken fırının önüne yağ dökmüş ki devin ayağı kaysın. Devin kızı, devin isteklerini yapıyormuş ama artık o da canından bezmiş ve istemeye istemeye yapıyormuş. Dev, tam erkek çocuğu fırına atacağı sırada çocuk fırının içine bakmış ve:\n\n—Dev, şuraya bir bak. Sanki fırının içi iyi ısınmamış. İyice kor olmamış gibi, demiş. Dev tam eğilip fırının içine baktığı sırada, devin kızı ile birlikte devi fırının içine itip düşürmüşler ve devden kurtulmuşlar.\n\nDev orada yanıp ölmüş. Çocuklar devin kızı ile birlikte yiyip içiyorlarmış. Devin evinde kapalı bir oda varmış. Yemek yedikten sonra erkek çocuk, devin kızına bu odada ne olduğunu sormuş. Devin kızı da bu odanın gizli olduğunu ve bu odaya sadece babasının girdiği söylemiş.\n\nNeyse gidip odanın anahtarını bulmuşlar. &nbsp;Sonra odanın anahtarını bulup kapıyı açmışlar ki içerisi altınlar, zümrütler ve incilerle dolu. Çocuklar çok sevinmiş çünkü buradan biraz altın götürürlerse babalarının bir daha onları ormana götürmeyeceğini düşünmüşler.\n\nDevin kızı, birkaç ata biraz altın ve mücevher yükleyerek onları evlerine göndermiş. Ormanın içinde ararken ararken evlerini bulmuşlar. Kapıyı çalmışlar. Anne ve babası çocuklarını gördüklerine çok sevinmişler. Bunlar bir anda zengin olmuş ve mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "Tilki ile Ağa",
        "text": "&nbsp;\n\n[TİLKİ İLE TALOS AĞA]\n\n&nbsp;Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, annem düştü beşikten, ben hopladım eşikten, babam kaptı maşayı, dolandırdı dört bir köşeyi, az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, gide gide gittik ki değirmenci bir Talos Ağa varmış. Bu Talos Ağa kendi hâlinde fakir bir insanmış, bir değirmen işletiyormuş. Değirmeninde de yardımcısı, sucusu varmış. Önceden değirmenler su ile çalışırmış, su olamazsa taş taşı yermiş. Bu değirmenci bir gün böyle beş gün böyle çalışırken su birden kesilmiş. Talos Ağa yardımcısına:\n\n—Su kesildi, diye bağırmış. Yardımcısı gidip suya baktığında suyun içine bir tilkinin düştüğünü görmüş. Yardımcısı, Talos Ağa’ya:\n\n—Değirmenin oluğuna bir tilki düşmüş, demiş. Talos Ağa:\n\n—Ula git o tilkiyi buraya getir, demiş. Yardımcısı gidip tilkiyi çıkarmış, değirmenin içine getirmiş. Tilkiyi kurulamışlar, temizlemişler, ona iyice bakmışlar ve beslemişler. Tilki bir hafta sonra iyileşmiş. İyileştikten sonra Tilki:\n\n—Ey arkadaşlar! Bana müsaade, ben artık size yük olmayayım, gideyim, demiş. Talos Ağa:\n\n—Ey tilki kardeş! Gitmeye git de senin gidecek yerin var mı? Nereye gideceksin? Ne yiyip ne içeceksin, demiş. Tilki:\n\n—Ben nerde akşam orda sabah dolanıp dururum, demiş. Talos Ağa:\n\n—Ya tilki kardeş! Sana bir teklifim var ama kabul eder misin? Bizim ile burada kalırsın, biz ne yersek onu yersin, orada bir kenarda yatarsın, koca değirmen, sanki sığmıyor musun, demiş. Tilki:\n\n—Olur mu olur, tamam, demiş. Tilki kardeş de bunlar ile gelene bakıyor, gidene bakıyor, değirmende dolanıp duruyormuş. Bir gün böyle beş gün böyle bakıyor ki Talos Ağa’nın ne çoluğu var ne çocuğu var; ne geleni var ne de gideni varmış. Tilki:\n\n—Talos Ağam, sana ben bir şey soracağım, yalnız benim kusuruma kalma. Ya senin çoluğun çocuğun yok mudur, demiş. Talos Ağa:\n\n— Nerdee! Ben evlenmedim, bekârım. Bana kim kız verir bu hâlimle, demiş. Tilki:\n\n—Yav olur mu böyle iş! Ben sana padişahın kızını alırım, demiş. Talos Ağa:\n\n—Yapma tilki kardeş, padişah hiç kızını bana verir mi, demiş. Tilki:\n\n—Vallaha alırım sana, demiş ve oradan çıkıp koşa koşa gidip padişahın elçi taşına oturmuş. Padişah kafasını uzatıp bakmış ki elçi taşında bir tilki oturuyor:\n\n—Lan vezir, git bak hele bu tilki niye gelmiş, demiş. Vezir gelmiş:\n\n—Selamünaleyküm\n\n—Aleykümselâm tilki kardeş, hayırdır derdin nedir, demiş. Tilki:\n\n—Padişahım sağ olsun, benim onun ile görüşmem lazım, demiş. Vezir gelip:\n\n—Padişahım sağ olsun, tilki gelip sizin ile görüşmek istiyor, demiş. Padişah:\n\n—Çağır gelsin, demiş. Vezir gidip çağırmış, tilki gelmiş:\n\n—Selamünaleyküm.\n\n—Aleykümselâm. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kızınız Sultan Hanım’ı oğlumuz Talos Ağa’ya istiyorum, demiş. Padişah:\n\n—Ya tilki kardeş, ne oluyor? Talos Ağa da kim oluyor, demiş. Tilki:\n\n—Talos Ağa çok varlıklı, çok zengin, çok beyefendi bir insan, demiş. Padişah:\n\n—O zaman tilki kardeş, Topas Ağa’yı al gel, kızımız Talos Ağa’ya, Talos Ağa da kızımız Sultan Hanım’a baksın. Allah yazdıysa ne diyeyim, demiş.\n\nTilki koşarak değirmene gelmiş. Değirmene gidelim ki Talos Ağa öyle bir ağa ki; yamalıklı pantolon, yamalıklı elbise, üstü başı un içinde, saç sakal büyümüş. Tilki hemen onu tıraş ettirmiş, hamama götürmüş, hamamını yaptırmış. Ona yedek bir elbise ayarlamış, onu giydirmiş. Padişahın yanına götürmeye karar vermiş. Yolda bir derenin kenarından geçerken Talos Ağa’ya:\n\n—Ben bu dereden atlayıp geçeceğim, sen geçerken yalandan çamura düş, üstün başın batsın. Sana sıfırdan bir elbise getirteyim, demiş. Giderken Mehmet Bey çamura düşmüş, üstü başı çamur olmuş. Bu arada tilki koşa koşa padişahın elçi taşına gitmiş. Padişah:\n\n—Sesleyin bakayım şu tilkiyi, diyormuş. Tilki gelmiş. Padişah:\n\n—Tilki kardeş, Talos Ağa nerede, demiş. Tilki:\n\n—Padişahım sağ olsun, dereden geçerken ayağı kaymış, çamura düşmüş. Üstü başı pis diye gelmeye utandı, demiş. Padişah hemen vezirlere:\n\n—Tez gidin! Onu hamama götürün, temiz elbiseler giydirin, demiş. Bunu tekrar hamam götürmüşler, tıraş ettirmişler, elbise giydirmişler. Talos Ağa, gerçekten Talos Ağa olmuş. Topas Ağa’yı alıp padişahın tahtına götürmüşler. Talos Ağa, sarayı görünce şaşırmış. Kötü un değirmenini aklına getirmiş. Bu arada:\n\n—Yahu tilki kardeş, akşam yemeği geliyor. Ben onların arasında ne yapacağım, demiş. Tilki de:\n\n—Yemek sırasında ben kuyruğumu vurup lambayı deviririm. Sen de bu sırada karnını doyurursun, demiş. Akşam olmuş, sofralar kurulmuş. Herkes:\n\n— Ye enişte! Ye enişte, derken Talos Ağa utanmış, yemeğini yiyememiş. Bu sırada tilki, kuyruğunu vurmuş, lambayı devirmiş. Karanlıkta Talos Ağa, kendi önündeki yemeği yemek yerine mutfağa gitmiş ve fasülye kazanının içine düşmüş.\n\n— Yahu bu neyin nesiydi, demişler ışıkları yakmışlar bir de bakmışlar ki Talos Ağa kazanın içinde! Derken Talos Ağa’yı çıkarmışlar, götürüp banyo yaptırmışlar, elbiselerine değiştirmişler. Orada kız oğlanı, oğlan da kızı beğenmiş. Derken kırk gün kırk gece düğün kurulmuş. Düğün bittikten sonra askerler, leşkerler, atlılar ve saray ahalisi eşliğinde yola çıkmışlar. Tilki bunlardan önce yola koyulmuş, yolun üzerindeki yoz çobanına:\n\n—Hele çoban kardeş, al şu altınlar senin olsun. Arkadan gelen düğün alayı bu sürü kimin diye sorarsa, bu sürü Talos Ağanın diyeceksin, demiş. Çoban:\n\n—Tamam, tilki kardeş, demiş. Tilki davar çobanına tembih etmiş, sığır çobanına tembih etmiş. Arkadan gelen düğün alayının önünde bulunan padişah, sürülerin yanına gelmiş ve bu sürülerin kime ait olduğunu sormuş. Bütün çobanlar, sürülerin Talos Ağa’ya ait olduğunu söylemişler. Padişah ulan bu bizim damat ne kadar zenginmiş! diye gururlanarak koltuklarının altı şişmiş. Bu arada tilki, şehrin göbeğinde bir saray görmüş ve hemen sarayı boşalttırmış. Sarayı döşettirmiş, getirip Sultan Hanım’ı oraya indirmişler. Orada kır gün kırk gece toy düğün kurmuşlar. Herkes bu düğün bittikten sonra çekilip gitmiş. Sultan Hanım, Talos Ağa ve tilki kardeş kalmışlar. Değirmene gitmişler, değirmenden eve gelmişler. Çay içerken tilki demiş ki:\n\n—Ya Talos Ağa, sana ben bir şey soracağım. Talos Ağa:\n\n—Sor tilki kardeş, demiş.\n\n—Yav ben ölürsem benim ölümü ne yaparsın, demiş. Talos Ağa:\n\n—Senin ölünü var ya, aha o köşeye altından bir şamdan yaptırır, onun içine de seni koyar, gelir gider bakarım, demiş. Tilki:\n\n—Vay Allah senden razı olsun, demiş. Derken Talos Ağa’nın iki tane oğlu olmuş. Tilki demiş ki:\n\n—Bugün ben bir yalandan öleyim. Bakayım, bu adam ne yapacak, demiş. Tilki yalandan kapının önünde ölmüş. Talos Ağa gelip tilkiye ayağıyla bir vurmuş, bakmış ki hiçbir hareket yok.\n\n—Lan oğlum, atın şu pis soykayı çöplüğe, buralarda pis pis kokmasın, demiş. Karısının yanında yiğitlik ediyormuş. Tilkiyi sürükleyerek götürüp çöpe atmışlar. Talos Ağa daha içeri girmeden tilki içeri girmiş ve köşeye oturmuş ve:\n\n—Hımm, demiş. Talos Ağa, senin bana verdiğin söz bu muydu, demiş. Şimdi Sultan Hanım’a bütün gerçekleri anlatırım, o da senin değirmenci olduğunu öğrenir, demiş. Talos Ağa:\n\n—Yapma tilki kardeş, etme, demiş. Tilki:\n\n—Neyse! Bunları da böyle geçelim, demiş. Aradan bir müddet geçtikten sonra, tilki gerçekten ölmüş. Talos Ağa da bu yine yalandan öldü diye altın şamdan yaptırmış ve tilkiyi içerisine koymuş. Bir müddet sonra tilki içeride kokmaya başlamış. Daha sonra tilkiyi çöpe atmışlar. Hikâye de burada bitmiş.\n\n*soyka: İşe yaramaz.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "İki Öksüz Çocuk",
        "text": "[İKİ ÖKSÜZ ÇOCUK]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde iki öksüz çocuk varmış. Biri kız, biri de oğlan imiş. Bunların babaları gel zaman git zaman gezmiş ve en sonunda evlenmiş. Çocuklara bir analık getirmiş. Bu analık çocukların altına her gün su dökmeye başlamış. Sonra da kocasına:\n\n—Çocukların her gün altlarını ıslatıyor, diyerek adamı kandırıyormuş. Sabah kalktıklarında çocuklar altını ıslatıyor, diyerek çocukları dövüyormuş. Çocukların her gün ağlaşmasından adam iyice bıkmış. Bu sebeple bir gün hanımına:\n\n—Hanım! Ben bu çocukları götüreyim, bir dağa azıtayım*, demiş. Adam eline bir kabak almış, analık da çocuklara azık olsun diye külden ekmek yapmış. Çocukları evvelki kağnılardan bir kağnıya bindirmiş. Çocukları alıp dağa götürmüş. Dağa varınca adam çocuklarına:\n\n—Yavrum, siz gidip oynayın, kozak toplayın. Ben burada odun keseyim. Akşam olunca da eve gidelim, demiş. Çocuklar oyuna daldığında adam çocukları bırakıp gitmiş. Gitmeden evvel yanında getirdiği kabağı bir ağacın başına takmış. Yel değdikçe kabak oduna çarpıyor, tak tak sesler çıkarıyormuş. Çocuklarsa:\n\n—Babamız odun kesiyor. Bu ses onun sesi. Biz burada oynayalım, diye dağda oynayarak gezmişler. Akşam üzeri ses gelen yere gelmişler ancak babalarını bulamamışlar. Oradan oraya babalarını aramışlar ama bulamamışlar. Bunun üzerine çocuklar:\n\n—Tık tık tıpacığım, bizi aldatan babacığım, neredesin, diyerek ağlamaya başlamışlar. Çocuklar günlerce gezmişler. En sonunda tepenin başına çıkınca bakmışlar ki ilerde bir yerde it ürüyor, diğer yerde ise tütün tütüyor. Kendi kendilerine:\n\n—Acaba hangisine gitsek iyi olur, diye sormuşlar. Erkek çocuk kız çocuğundan biraz büyük olduğu için kardeşine:\n\n—Bacım! Şu tütün tüten yere gidelim. Köpek havlayan yerde köpek bizi ısırır, demiş.\n\nÇocuklar tütün tüten yere varmışlar, ancak bakmışlar ki kimsecikler yok. Orada durup biraz beklemişler. Birkaç gün orada yatıp kalkmışlar. Orada analıklarının yaptığı kül ekmekten yemişler. Ekmek külden olduğu için ekmeği yiyince susamışlar ve su aramaya başlamışlar. Bir su bulmuşlar. Kız çocuğu, ağabeyine:\n\n—Kardeşim bu geyiklerin sidiği, bunu içme, demiş. Ancak oğlan:\n\n—Bacım! Çok susadım, diyerek sudan içmiş. İçer içmez oğlan çocuğu bir geyiğe dönüşmüş. Geyik olan oğlan çocuğu kızın yanından gidince kız ağlaya ağlaya yakın bir köydeki çeşmenin başına varmış. Çeşme başında otururken yanına iki tane Çingene kızı gelmiş. Kız, çingenelerden korkmuş:\n\n—Allah’ım, bunlardan nasıl kurtulurum, diyerek ağlamaya başlamış. Birden çeşmenin başındaki kavak ağacını görmüş. Ağaca:\n\n—Eğil, eğil de ben de üzerine bineyim, sonra yukarıya doğrul, demiş. Hak tarafından ağaç eğilmiş, kız ağacın başına çıkmış. Kız orada dururken geyik olan oğlan, kızı her gece gelip kontrol eder, her gelişinde kıza bir şeyler getirirmiş. Kız bu getirilenler ile ve hakkın yardımıyla orada yaşarmış.\n\nO dönemde ağaların atları gelirler ve o çeşmeden su içerlermiş. Bir gün yine atlar su içerken ağanın oğlu suya gölgesi düşen kızı görmüş ve atları her sulayışında o ağaca bakmaya başlamış. Kızın gölgesi suya düştüğü için atlar suyu içmiyorlarmış. Bunun üzerine ağanın oğlu ağacı kesmeye karar vermiş. Ağacı her gün kesermiş ama tam bitirmek üzereyken gün batarmış ve ağanın oğlu evine dönermiş. Akşam olunca geyik olan oğlan gelir, kesilen ağacı yalar ve yeniden büyütürmüş. Bir gün bir çingene kızı bu çeşmenin başına gelmiş ve ağaçtaki kıza:\n\n—Sen yalvar ağaç eğilsin, ben de bineyim, ikimiz beraber duralım, demiş. Kız tek başına kalmaktan sıkıldığı için yalvarmış. Ağaç eğilince çingene kızı da ağaca binmiş ve ikisi beraber yukarı çıkmışlar.\n\nAğanın oğlu bir gün sonra gelmiş, yine gelip ağacı kesmeye başlamış. Tam bir iğnelik yer kalınca güneş batmış. Akşam olunca geyik olan kardeşi yine ağacı yalamaya gelmiş ancak; diğer çingene kızını görünce ağacı yalamadan oradan gitmiş. Ağanın oğlu sabah gelip ağacı hemen kesmiş. Güzel kız suya düşmüş ama çingene kızı orada kalmış. Ağanın oğlu çingene kızını indirince:\n\n—Sen böyle değildin, gölgen suya düştüğünde çok güzeldin. Şimdi ise kararmışsın. Ne oldu sana, demiş. Çingene kızı ağanın oğlunu kandırmak için şu şekilde cevap vermiş:\n\n—Ah ağam ah! Yel esti karardım, gün değdi sarardım ve böyle oldum ancak; eve girince yine eski hâlime gelirim, demiş. Ağanın oğlu bu çingene kızı alıp evine getirmiş ve kırk gün kırk gece düğün yapmış. Diğer kız suyun içinde kalmış. Bu sudan bir çınar ağacı yetişmiş. Çingen kızı bu çınar ağacının suya düşen kız olduğunu anlamış. Çingene kız hamile kalmış. Hamile iken ağanın oğluna:\n\n—Gidip o çınar ağacını kesip bana getireceksin, demiş. Ağanın oğlu çınar ağacını kesip getirmiş. Çingen kızı bu ağacı kapıya eşik ve bebeğe beşik yaptırmış. Ağacın artıklarını da yakıp küllerini çöpe atmış. O çöplüğün yanından yaşlı bir kadın geçiyormuş. Geçerken o çöpten bir iğne bulmuş bu iğneyi almış, evinin duvarına koymuş. O iğne kız oluvermiş.\n\nKadın evden çıkıp dışarı gider, akşam olunca da eve gelirmiş. Eve gelince bir de bakarmış ki ev tertemiz olmuş. Kadın buna çok şaşırmış ve sebebini anlayamamış. Sonra:\n\n—En iyisi ben bu evi bekleyeyim ve bu evi kimin temizlediğini anlayayım, demiş. Yaşlı kadın evden çıkmış gibi yapıp kapıyı kapatınca bu kız ortaya çıkmış. Dünya güzeli bir kızmış. Kadın bunu yakalayıp:\n\n—İns misin cin misin? Nesin sen, demiş. Kız:\n\n—Ne insim ne de cin, bir Allah’ın kuluyum, demiş. Kız başına gelenleri bu kadına anlatmış. Kadın kızdan beraber kalmalarını istemiş. O dönemde ağanın kırk atı varmış. Bu atlar çok zayıflamış. Bu sebeple ağa atları beslemeleri için millete dağıtmaya başlamış. Yaşlı kadın ağanın yanına gidip atlardan birini de kendisine vermesini istemiş. Ağa:\n\n—Nine sen çok yaşlısın, bu ata senin kimin bakacak, diye sormuş. Yaşlı kadın kendisinin bakacağını söyleyince zayıf bir tay da ona vermişler. Bu kız kadının getirdiği tayı beslemiş. Kızın elini yüzünü yıkadığı yerde gür bir çayırlık çıkmış. Bu tay o otları yayılmış. Bu arada geyik olan kardeşi bu çeşmeden gelip gidip su içe içe tekrar insan olmuş, o da nenenin yanına yerleşmiş.\n\nBahar gelince ağanın oğlu atları geri toplamaya başlamış. Kimi yerden atın derisini kimi yerden kemiğini almış. Sonra yaşlı kadından da atı almaya gelmiş. Atı besleyen kız ata daha öncesinden:\n\n—Ben gelmeden sakın kalkma, dediği için ağanın oğlu geldiğinde at yerinden kalkmamış. Ağanın oğlu uğraşmış ancak atı bir türlü kaldıramamış. Bunun üzerine yaşlı kadına:\n\n—Ata ne söylüyorsan söyle de kalksın, demiş. Yaşlı kadın bu atı kızının beslediğini ve ancak onun kaldırabileceğini söylemiş. Ağanın oğlu yaşlı kadına:\n\n—Seslen de gelsin, deyince kız içeri girmiş. Kız ata:\n\n—Höstt… Sahibinden ne hayır gördüm ki senden göreyim. Beni kapıya eşik etti, bebeğe beşik etti, deyince at kalkmış. Ağanın oğlu bakmış ki kavak ağacın başındaki kız bu. Gelip bu yaşlı kadından bu kızı istemiş ve almış. Kıza kırk gün kırk gece düğün yapmış. Bu arada çingen kızını da yalan konuştuğu için cezalandırmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n*azıtmak: Uzaklaştırıp yolunu yitirtmek.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bayburt",
        "title": "Üvey Kız",
        "text": "[ÜVEY KIZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde yaşayan bir aile varmış. Adamcağızın ilk hanımı ölmüş ve daha sonra ikinci bir hanım ile evlenmiş. Evlendiği hanımın da yanında kendi kızı varmış. Bir adamın kızı bir de gelen hanımın kendi kızı. Ama nedense bir türlü üvey anne, adamın kızını istememiş.\n\n—Ben bunu istemiyorum, götür ormana bırak, demiş. Babası:\n\n—Olur mu hanım? Etme, tutma, o bizim de evladımız. Ben kendi öz kızımı nasıl ormana bırakayım, demiş. Yalvarmış yakarmış ama kadın bir türlü ikna olmamış. Adam evimin düzeni kaçmasın diye mecburiyetten kızını almış bir gün:\n\n—Kızım gel, seninle ormana gidelim, odun keselim, demiş. Kız:\n\n—Tamam, babacım, demiş. Kızı almış, ormana gitmişler. Kızına demiş ki:\n\n—Sen burada yat kızım, ben işim bitinceye kadar odunları keserim, iş bittiği zaman gelir, seni alır giderim, demiş. O da:\n\n—Tamam, baba, demiş. Adamcağız o çocuğu oraya yatırmış, kendisi gitmiş, odunlarını kesmiş, evine dönmüş. Çocuk az uyumuş. Uyanmış ki kimse yok:\n\n—Baba, baba, diye seslenmeye başlamış. Bir yerden ses geliyormuş:\n\n— Armutlu deredeyim, Armutlu deredeyim, diye. Kız sesin geldiği yöne doğru gitmiş. Gitmiş, gitmiş bakmış ki orada bir ayı var. Ayı kızı görünce demiş ki:\n\n— Ayağıma diken battı, bu dikenimi çıkarır mısın? Kız da:\n\n— Tamam, çıkarırım, demiş. Kız eğilmiş ayağındaki dikeni çıkarmış ayının. Ayı da bunu yanına almış:\n\n— Gel seninle bir dere kenarına gidelim, demiş. Dere kenarına gitmişler. Ayı demiş ki:\n\n— Ben biraz burada yatayım. Bu derenin içinden bir siyah su akacak bir de beyaz su. Siyah su akınca beni çağırma, beyaz su akınca beni çağır. Kız da:\n\n—Tamam, demiş. Ayı biraz uyumuş. Kız beklemiş, sağına bakmış soluna bakmış. Oralar orman, dere kenarında vakit geçirmiş. Gülmüş, oynamış, söylemiş. Sonra bir bakmış ki kara su geçiyor! Ayıyı çağırmamış, beyaz su geçince hemen ayıyı çağırmış. Ayı:\n\n— Ne oldu, demiş. Kız:\n\n— Beyaz su geçiyor çabuk uyan, beni çağır dedin ya, demiş. Ayı:\n\n— Tamam, demiş. Kalkmış, kızın kollarından tutmuş, beyaz suya batırmış, çıkarmış, batırmış çıkarmış, batırmış çıkarmış. Her tarafı altın gümüş olmuş kızın. Ondan sonra:\n\n— Gel seni köyüne götüreyim, demiş. Ayı çocuğu götürmüş, köye bırakmış. Kızı gören evin horozu:\n\n— Üürü üüü, ürüüü üüü! Altın kızınız geldi, altın kızınız geldi, demiş. Kadın inanmamış:\n\n—Git şuradan yalancı, ben kızı ormana bıraktırdım, demiş. Horoz bir daha:\n\n—Üürü üüü, üüü üüüü! Altın gümüş kızınız geldi, altın gümüş kızınız geldi, demiş. Çıkmış bakmışlar ki gerçekten de kız altın gümüş, her tarafından altın gümüş akıyor. Kadın hemen heveslenmiş, bunu içeri almış, tabii altın gümüş oldu ya! Bu sefer tutturmuş beyine:\n\n—İlle bizim bu kızı da götürüp şeye bırakacaksın, ormana, demiş. Adam:\n\n—Hanım olur mu? Olmaz, demiş. Kadın:\n\n—Yok, götürüp bırakacaksın, demiş. O da:\n\n—Tamam, demiş. Almış götürmüş bu sefer de o kızı.\n\n—Kızım sen burada uyu, ben odun keseceğim. İşim bitince seni alırım, demiş. Kız:\n\n—Tamam, baba, demiş. Kızı oraya uyutmuş adam yine dönmüş gelmiş. Kız az uyumuş uyanmış:\n\n—Baba, baba, diye seslenmiş. Yine aynı dereden bir ses gelmiş:\n\n— Armutlu deredeyim, Armutlu deredeyim, diye. Kız o sesin geldiği yöne gitmiş. Gitmiş ki orada bir ayı var, yatıyor. Ayı demiş ki:\n\n— Ayağıma diken battı, çıkarır mısın? Kız da:\n\n— Bana ne, ben senin ayağındaki dikeni çıkarmam, demiş. Ayı da:\n\n—Tamam o zaman, gel senin ile dere kenarına gidelim, demiş. Dere kenarına gelmişler. Ayı:\n\n—Ben burada biraz uyuyacağım, bu dereden bir beyaz su akacak, bir kara su akacak. Kara su akınca beni çağır, demiş. Kız:\n\n—Tamam, demiş. Ayı uykuya dalmış, kız biraz etrafında oyalanmış, sağa sola bakmış. Sonra bakmış ki beyaz su akıyor, çağırmamış. Bir de bakmış ki kara su, kapkara su akıyor, hemen çağırmış ayıyı:\n\n—Çabuk ayı uyan, kara su akıyor, öyle demiştin, demiş.\n\n—Tamam, demiş kalkmış ayı. Kızın kollarından tutmuş, kara suya batırmış çıkarmış, batırmış çıkarmış. Kızın eli yüzü hep çamur içinde kalmış. Çok çirkinleşmiş, yüzü bakılmaz bir hâle gelmiş. Ayı:\n\n—Hadi gel seni köyünüze götüreyim, demiş. Kızı götürmüş köye, öbür kızı bıraktığı yere bırakmış. Evin horozu yine başlamış:\n\n—Üürü üüü, ürüü üüü! Çamurlu kızınız geldi, çamurlu kızınız geldi. Kadın sesi duymuş kızmış horoza:\n\n—Ne çamurlu kızı, benim kızım altınlı olup gelecek, altınlı incili kız olacak, diye. Horoz bir daha bağırmış:\n\n—Üürüü üüü, ürüü üüü! Çamurlu kız geldi, çamurlu kız geldi, diye. Bir çıkmış bakmışlar ki gerçekten de kızın her tarafı çamur içinde, yüzü çok çirkinleşmiş. Ondan sonra neyse kızı içeri almışlar.\n\n&nbsp;Kadın sormuş öbür ilk bıraktırdığı üvey kızına:\n\n—Kızım, sen niye bu hâle geldin, demiş. Kız başından geçeni anlatmış:\n\n—Ayının ayağına diken batmıştı, “Çıkar.” dedi ben de çıkardım. Beni aldı dere kenarına götürdü, “Ben biraz uyuyacağım, bu dereden bir kara su akacak bir beyaz su. Kara su akınca beni çağırma, beyaz su akınca beni çağır”, dedi. Ben de öyle yaptım. O beyaz suya beni batırdı çıkardı, batırdı çıkardı böyle bu hâle geldim, demiş. Kendi kızına sormuş:\n\n— Sen ne yaptın, demiş. Kız da:\n\n—Ben, ayının yanına gittim. Ayı, “Ben buradayım.” dedi; seslendi, sesini duydum. “Ayağıma diken battı çıkarır mısın?” dedi. Ben de “Senin dikeninden bana ne, ben çıkarmam.” dedim. O da beni aldı o dere kenarına götürdü. “Gel seninle dere kenarına gidelim.” dedi. Gittik. “Ben biraz uyuyacağım, bu dereden bir kara su akacak, bir beyaz su. Beyaz su akınca beni çağırma, kara su akınca beni çağır.” dedi. Ben de kara su akınca çağırdım, beyaz suda çağırmadım. Beni kollarımdan tuttu, kara suya batırdı çıkardı, batırdı çıkardı, ben de bu hâle geldim.\n\nKadın anlamış ki iyilik yapan iyilik bulur, kötülük yapan kötülük bulur! Kendi yaptığının yanlış olduğunu anlamış, pişman olmuş. Üvey kızını da artık kabullenmiş, ona da iyi davranmaya başlamış. Kendi kızına da iyi davranması için nasihatlerde bulunmuş, iyi olmasını istemiş.\n\nBöylece huzurlu, mutlu bir yuvayı sürdürüp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Balık Bilmez ise Halik Bilir",
        "text": "[BALIK BİLMEZ İSE HALİK BİLİR]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Eski bir Türk ülkesi varmış. Bu ülkenin komşusu olduğu bir de komşu ülke varmış. Bu Türk ülkesinin padişahı gözleri görmeyen yaşlı bir adammış. Ancak padişah hiddetli mi hiddetli, gazaba gelince kimseye acımayan gaddar bir adammış. Bu yaşlı padişah gözlerinin görmemesine çok üzülürmüş.\n\nGözleri görmeyen padişah bir gün sarayda gezintiye çıkmış. Sarayda gezerken iki askerin kendi arasındaki konuşmasına kulak misafiri olmuş. Askerlerden biri, diğerine anlatıyormuş:\n\n—Ben padişahın gözlerinin nasıl düzeleceğini biliyorum; ancak gazabından korktuğum için ona söyleyemiyorum, demiş. Padişah hemen tahtına kurulmuş ve bunu söyleyen askeri huzura çağırtmış. Askere:\n\n—Anlat bakalım, benim gözlerim nasıl düzelir, diye sormuş. Asker de başlamış anlatmaya:\n\n—Padişahım, senin gözlerinin açılmasının sırrı bir balıktadır. Bu balık senede yalnız bir defa su üzerine çıkar. Balığın su yüzüne çıkmasına kırk gün var. O balığı yakalayıp kanını gözlerinize sürerseniz gözleriniz düzelecektir, demiş.\n\nPadişahın oğlu ülkenin ordularının komutanıymış. Padişah hemen oğlunu çağırtmış ve olan biteni oğluna anlatıp ondan balığı yakalamasını istemiş. Komutan da babasının gözlerinin iyileşmesini sağlayacak balığı yakalamak için deniz kıyısına adım başına asker dizdirmiş. Aradan zaman geçmiş, askerler beklemekten sıkılıp komutanlarına:\n\n— Bu balığın çıkacağı yok, otuz dokuz gündür buradayız. Ama denizde bir kıpırtı yok, deyip durumlarından şikâyetçi olmuşlar. Komutan da:\n\n—Zaten balığın çıkacağı yok, babam da çocuk gibi masallara inanıyor. Balık bu gece yarısına kadar çıkmazsa buradan dağılabilirsiniz, demiş. Otuz dokuzuncu günü kırkıncı güne bağlayan gece yarısında su hareketlenmeye başlamış ve balık su yüzeyine çıkmış. Askerler gidip padişaha ve komutanlarına haber vermişler. Komutan hemen deniz kıyısına gelmiş, bakmış ki bir balık su yüzeyinde yüzüyor ama böyle bir balığın dünyada eşi benzeri yok. Komutan balığın güzelliğine hayran kalmış ve onu seyretmeye başlamış. Balığa kıyamamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş.\n\nBu sırada padişah sarayında sabırsızlıkla bekliyormuş. Oğlu saraya girince hemen yanına çağırtmış ve balığı sormuş. Oğlu olup biteni anlatmış ve balığın güzelliğine hayran kaldığını bu yüzden onu yakalamadığını söylemiş. Padişah bunları duyunca çok sinirlenmiş ve cellâtları çağırmış:\n\n—Alın, bu artık benim oğlum değil, hemen onu öldürün, demiş. Cellâtlar padişaha:\n\n—Padişahımız, siz ne kadar ona kızsanız da o sizin oğlunuzdur. Eğer biz onu sizin yanınızda öldürürsek siz dayanamazsınız, bizi öldürtürsünüz, demişler. Padişah da onlara uzak yerde öldürmeleri için emir vermiş. Cellâtlar komutanı kolundan tutup ıssız bir dağ başına getirmişler. Komutan, onlara:\n\n—Bakın siz beni öldürürseniz bir şey kazanamayacaksınız. Gelin beni öldürmeyin, şuradan bir hayvan avlayalım onu öldürelim. Kanını da benim gömleğime sürelim. Siz o gömleği babama götürün. Oğlunu öldürdük, deyin. Ben de bir daha bu ülkede göze görünmem, çeker giderim, demiş.\n\nCellâtlar komutanı çok severlermiş. Bu sözleri duyunca, teklifini hemen kabul etmişler. Bir yaban hayvanı avlayıp kanını komutanın gömleğine sürmüşler. Komutanla helalleşip saraya geri dönmüşler.\n\nKomutan az gidip düz gidip komşu ülkenin sınırına kadar gelmiş. Son kez topraklarımı göreyim diye arkasına bakmış. Bir de ne görsün ki dev gibi bir Arap, yalın kılıç atının üzerinde, kendine doğru geliyor. Arap, komutana selam verip yoluna devam etmiş. Komutan, Arap'ın arkasından bağırmış:\n\n—Hey! İns misin cin misin? Bu topraklarda ne gezersin, demiş. Arap atını geri sürmüş ve komutanın yanına gelmiş. Arap attan inince komutan onun heybetinden korkmuş. Arap tekrar selam verip komutanın yanına oturmuş. Komutan başından geçenleri anlatmış. Sıra Arap'a gelmiş:\n\n—Ben ülkesini terk eden biriyim. Kendi ülkemde beni öldürecekler. Bu yüzden komşu ülkeye gidiyorum, demiş. Komutan da ona birlikte yola devam etme teklifinde bulunmuş. Arap teklifi kabul etmiş, ama bir şart sürmüş:\n\n—Can bulursak cana, mal bulursak mala ortağız, tamam mı, demiş. Komutan da onun teklifini kabul etmiş ve beraber yola koyulmuşlar.\n\nKomşu ülkede uzun bir yolculuktan sonra varıp bir handa konaklamaya başlamışlar. Sabah olunca bir tellal sesi duymuşlar:\n\n—Padişahın kızı evlenmek için uygun koca bekliyor. Padişahın kızı evlenmek için uygun koca bekliyor! Bu sesi duyan Arap, komutana dönüp:\n\n—Sen git, bu kızı al, bu kızı bana vermezler. Sen, eli yüzü düzgün adamsın, daha uygunsun, demiş. İkisi birlikte gidip padişahın kızını komutana istemişler. Komşu ülkenin padişahı durumu değerlendirmiş, kızına da sormuş. Kızı komutana vermeyi kabul etmiş. Neyse düğün dernekten sonra kızı alıp çıkmışlar. Bir ev tutup kızı o eve götürmüşler. Komutan, Arap'a dönüp:\n\n—Hadi sen bu akşamlık git. Biz kız ile bu evde yalnız kalalım, demiş. Arap bu sözleri duyunca sinirlenmiş, kılıcını çekip komutana yönelmiş:\n\n—Biz senin ile yola çıkarken nasıl sözleşmiştik? Can bulursak cana, mal bulursak mala ortak olacaktık. Şimdi sözünden ne demeye dönüyorsun? Senin kelleni burada uçururum, demiş. Komutan:\n\n—Ya hu nasıl olur? Bu nasıl bir iştir? Bu kadın artık benim eşim, böyle şey olur mu, dese de nafile. Arap söz dinlememiş ve daha hiddetli şekilde karşı çıkmış. En sonunda komutan çaresiz kabul etmek zorunda kalmış ve kız ile Arap'ın yalnız kalmasını kabul etmiş.\n\nKız ile Arap odaya girmişler, komutan onları beklemeye başlamış. Meğerki komşu ülkenin padişahının kızı sihirliymiş, bundan önce kendisi ile evlenen yedi kişiyi öldürmüş. Ne zaman evlenip gerdeğe girecek olsa kızın içinden büyük bir kara yılan çıkarmış ve damadı öldürürmüş. İlk önce Arap içeri girdiği için kızın ağzından çıkan yılan ile o karşılaşmış. Kızın ağzından çıkan yılanın başını kılıcı ile kesmiş ve yere düşen yılanın başını alıp cebine koymuş. Hemen odadan çıkıp komutanın yanına gelmiş. Kız ile yalnız kalmadıklarını, şaka için böyle yaptığını söylemiş.\n\nKomutan kızın yanına gelmiş, yalnız kalmışlar, dünya evine girmişler. Aradan zaman geçmiş, komutanın hayatını kurtaran iki cellât komutana mektup göndermişler.\n\nMektup komutana ulaşmış. Mektupta padişahın öldüğü, kendisinin padişah olduğu yazıyormuş. Komutan mektubu okur okumaz, mutlu haberi ilk önce Arap’a sonra da komşu ülkenin padişahına vermiş. Her ikisi de çok sevinmişler. Komşu ülkenin padişahı, damadının bir padişah olduğunu anlayınca çok sevinmiş ve bir sürü hediye verip onları Türk ülkesine kendisi uğurlamış.\n\nKomutan, Arap ve kız, Türk sınırına geldikleri zaman Arap, komutana dönüp:\n\n—Dur bakalım. Burada başladı, burada biter. Mala da cana da ortağız demiştik. Şimdi burada malları paylaşalım ve yolumuzu ayıralım, demiş. Komutan teklifi kabul etmiş ve komşu ülkenin padişahının verdiği hediyeleri ikiye bölüp yarısını Arap’a vermiş. Arap bu seferde kıza doğru yönelip kılıcını vurmak için havaya kaldırmış. Komutan onu durdurunca, komutana:\n\n—Mal bulursak mala, can bulursak cana ortağız demiştik. Şimdi bu kız bulduğumuz candır onu da ikiye böleceğiz, demiş.\n\nKılıcı kıza tam vuracak iken kız öksürmüş ve ağzının içinden kafası kesilmiş yılan dışarı çıkmış. Arap cebinden yılanın kesik başını çıkarmış ve durumu komutana anlatmış.\n\nKomutan duyduklarına inanamamış. Arap atına binmiş ve helallik istemiş, sonra komutana dönüp:\n\n—Unutma ki “balık bilmez ise Halik bilir” derler. Ben o denizde öldürmediğin balığım, demiş ve gözden kaybolup gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Rize",
        "title": "Anne Keçi ve Yedi Yavrusu",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde bir anne keçi ve yedi tane yavrusu varmış. Anne keçi günlerden bir gün yavrularına yemek bulmak için ormana gitmiş. Ormana gitmeden önce de çocuklarına sıkı sıkı tembihlemiş:\n\n—Bakın yavrularım, biliyorsunuz peşimizde kötü bir kurt var. Hileleriyle sizi kandırıp yiyebilir. Sakın benim sesimi duymadan kapıyı kimseye açmayın. Ayrıca benim ayaklarım beyaz, kurdun ayakları siyahtır,\n\ndiyerek kapıyı sıkıca kapatmalarını söylemiş ve kulübelerinden dışarı çıkmış. Aradan biraz zaman geçtikten sonra kurt gelip kapıyı çalmış:\n\n—Yavrularım açın, anneniz geldi, demiş.\n\nKeçi yavruları da:\n\n— Senin sesin annemizin sesine benzemiyor, bizim annemizin sesi yumuşaktır, demiş.\n\nBunun üzerine kurt gitmiş bir bakkaldan tebeşir alıp yemiş ve sesini inceltmiş, tekrar kapıyı çalmış:\n\n—Yavrularım ben geldim, anneniz geldi, size güzel yiyecekler getirdim, demiş.\n\nYavru keçiler inanacak gibi olmuş. Bir tanesi tam kapıyı açacakken öbür kardeşi onu uyarmış,\n\n— Bize ayağını gösterir misin, bizim annemizin ayakları beyaz, demiş.\n\nO da göstermiş, bakmış ki siyah.\n\n—Aaa demiş, sen bizim annemiz değilsin, annemizin tüyleri beyaz, senin ayakların siyah demiş, o yüzden kapıyı kurda açmamışlar. Bunun üzerine kurt bir değirmene gitmiş, oradan biraz un almış. Unları ayağına serpmiş ve tekrardan kapıyı çalmış:\n\n—Yavrularım ben geldim, anneniz geldi, demiş ve bu sefer ayağını da göstermiş. Ayağını beyaz gören keçi yavruları da kapıyı açmışlar. Kapının açıldığını gören kurt, bir anda keçi yavrularına saldırmış. Keçilerden birisi dolabın içine girmiş, bir tanesi yatağın altına kaçmış. Bir tanesi tülün arkasına gitmiş. Bir tanesi mutfağa saklanmış. Bir tanesi saatin içine girmiş. Kurt bunların hepsini bulmuş ve yutmuş. Yalnızca saatin içine gireni bulamamış. Anne keçi de bir müddet sonra gelmiş, kapının açık olduğunu ve evin dağınık olduğunu görünce şaşırmış:\n\n—Yavrularım, yavrularım, diye bağırmış. Sadece saatin içindeki yavrusunun sesini duymuş ve onu almış. Küçük yavru keçi annesine olanları anlatmış, annesiyle beraber dışarı çıkmışlar, bakmışlar ileride bir ağacın altında kurt, karnı şişkin bir şekilde uyuya kalmış. Sonra anne keçi, evden makas ve iğne almış. Yavrularını kurdun karnından çıkarmış ve kurdun karnına taşları doldurmuş, karnını iğneyle dikmiş. Kurt, o kadar derin uyuyormuş ki olan bitenden haberi olmamış. Bir müddet sonra uyanmış, su içmek için suyun kenarına gitmiş. Karnındaki taşlar ağır olduğu için suya düşmüş ve boğulmuş. Anne keçi de yavrularıyla beraber kurdun suya düştüğünü görmüş. O günden sonra mutlu ve huzurlu yaşamışlar.\n\nÖzet\n\nAnne keçi, yemek bulmak için ormana gitmeden önce yavrularına kimseye kapıyı açmamalarına dair sıkıca tembihte bulunur. Ardından kurt, yavru keçilere onların annesi kılığında gelerek kapıyı açmalarını söyler. İlk önce açmak istemeyen keçi yavruları daha sonra gelenin anneleri olduğuna inanarak kapıyı açarlar. Bunun üzerine kurt, kapı açılır açılmaz yavruları yakalayarak hepsini yutar, yalnızca saatin içine saklanan keçi yavrusu kurtulur. keçi eve gelip durumu görünce saatin içine saklanan yavru keçi durumu annesine anlatır ve birlikte dışarı çıkarlar. Kurdun bir ağacın altında uyuduğunu gören anne keçi, makas ve iğne alarak kurdun karnını kesip içindeki yavrularını kurtarır ve kurdun karnını taş doldurarak diker. Uyanan&nbsp;kurt, su içmek için dere kenarına gidince karnındaki taşların ağırlığıyla dereye düşüp boğulur. Bunun üzerine anne keçi ve yavruları da mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "AYAĞINA DİKEN BATAN HOROZ",
        "text": "&nbsp;\n\nBi horoz varmış. Horozun ayağına diken gaçmış. O dikeni çıkartmak için gedir, nenenin yanına varıy.\n\nNene ekmek bişirip duruymuş:\n\n̶ Nene demiş, benim ayama diken gaştı. Bu dikeni çıkarabilir misin?\n\n̶ Çıkarırım oğlum, demiş.\n\nDikeni çıkarmış nenem, atmış dikeni.\n\nKarga demiş:\n\n̶ Nenem hani benim dikenim?\n\nNene:\n\n̶ Attım, demiş.\n\nKarga:\n\n̶ Ya dikenimi verirsin ya ekmeni alıp gaçarım, demiş.\n\nNenenin ekmenin birini alıp gaşmış. Bi gediyo, bi çobanın yanına variyi. Çobanın yanına varıydın goyunu sağmış, südünü öle içellermiş.\n\nKarga demiş:\n\n̶ E siz bunu niye böle içisiniz? Ekmek gırın öle için, demiş.\n\nÇobanlar:\n\n̶ Ekmemiz yok bizim, demişler.\n\nKarga:\n\n̶ E bende var ekmek. Gıralım, yiyelim, demiş.\n\nGırmışlar, yemişler orda.\n\nKarga demiş:\n\n̶ E hani ekmeğim?\n\n̶ Ekmeği yedik ya, demiş çoban.\n\nBu sefer:\n\n̶ Yo ekmeğimi bulun ya da goyununuzu alıp giderim, demiş.\n\nGoyunu alıp gidiyi karga. Bi düğüne variyi. Düğüne vardığında bi bakiyi, köpek kesip duruylar. Köpeği kesiyler, millete yediriylermiş.\n\nKarga demiş:\n\n̶ Siz burda köpek niye kesiysiniz? Goyun kesin, demiş.\n\nDüğün sahibi:\n\n̶ Goyun yok, demiş.\n\nKarga:\n\n̶ Goyun ben de var, demiş.\n\nKesirler, yiyirler.\n\nKarga demiş:\n\n̶ Hani benim goyunum?\n\nDüğün sahibi:\n\n̶ Goyunu kestik, yedik ya hep beraber, demiş.\n\nKarga:\n\n̶ Ya goyunumu bulun ya gelininizi alıp gaçarım, demiş.\n\nGelini alıp bi gediyi dağın başına, dağın daşına bi çıkıyı. Dağın başında horoz bi atiyi gelini. Gelin sizlere ömür.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Antalya",
        "title": "Dev ve Yedi Çocuk",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde ülkenin birinde yedi tane erkek çocuğu olan bir aile yaşarmış. Günlerden bir gün bu çocuklar ormanda oyun oynarken oyuna dalıp yollarını kaybetmişler evin yolunu ararken iyice ormanın derinliklerinde kaybolan bu yedi çocuk ne yapacaklarını bilmez bir şekilde ormanda dolaşıyorlarmış. Böyle etrafta dolaşırken karşılarına ışık yanan bir kulübe çıkmış o kulübede de çocuk yiyen bir dev yaşarmış. Bu devin de yedi oğlu varmış. Çocuklar kulübenin kapısını çalıp deve yollarını kaybettiklerini ve yatacak yerlerinin olmadığını söylemişler. Devde bunlara iyi davranıp yardım edebileceğini sabah olunca onları evlerine götürebileceğini söylemiş. Çocuklarda buna inanarak içeri girmişler ama devin niyeti gece uyudukları zaman çocukları yemekmiş. Bu yedi kardeşten en küçüğü devin niyetini anlamış ağabeylerine de durumu anlatmış. Dev gece olunca çocuklara yatacakları yeri göstermiş kendi çocuklarını da ayrı bir yere yatırmış. Çocuklar dev yokken devin çocuklarını kendi yerlerine yatırıp kendileri de onların yataklarına gidip yatmışlar. Her şeyden habersiz olan dev gece yarısı gelip kendi çocuklarını bir güzel yer sonra da gider yatar ve uyur. Çocuklar dev uyuduktan sonra kalkıp pencereden kaçarlar böylece kurtulurlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Antalya",
        "title": "Yılan ile Tilki",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir tilki ile bir yılan varmış. Yılan ile tilki arkadaş olmuşlar ve ikisi bir yolculuğa çıkmışlar dağlar tepeler aştıktan sonra bir dere kenarına gelmişler, yılan tilkiye ben bu dereden geçemem sudan korkarım demiş, tilki de sen benim arkadaşımsın benim sırtıma bin ben seni karşıya geçiririm demiş.&nbsp; Yılan tilkinin sırtına binmiş ve tilki yüzmeye başlamış tam derenin ortasına geldiklerinde yılan tilkinin boynuna dolanmaya başlamış niyeti onu sokup öldürmekmiş. Tilki yılanın kendisini öldüreceğini anlamış ve yılana belli ki sen beni öldürmeye karar verdin ama o kadar yıllık arkadaşlığımız var önce boynunu uzat ben seni boynunun altından bir öpeyim sen beni öyle öldür demiş. Yılan tilkinin söylediklerine inanmış ve boynunu uzatmış, tilki de hemen yılanın boynunu ısırıp koparmış ve dereden çıkmış. Yılanın ölüsünü yere dümdüz uzatmış ve demiş ki benim arkadaşım yılan gibi eğri büğrü değil işte böyle dümdüz olmalı\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Antalya",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "Zamanın birinde bir ayı ile bir tilki varmış, bunlar arkadaş olmuşlar, birlikte vakit geçiriyorlarmış. Günler böyle geçerken bizim ayı ile tilki birlikte soğan ekmeye karar vermişler. Tabii tilki kurnaz ya ayıya sormuş:\n\n—&nbsp;&nbsp;Dibini mi istersin yapraklarını mı?\n\nAyı:\n\n—&nbsp;Toprağın altındakini ne yapayım, yapraklarını isterim, demiş.\n\nSoğanı ekmiş yetiştirmişler, tilki soğanın dibini toplamış gitmiş, ayıya hiçbir şey kalmamış. Ayı intikamını almak için tilkiye buğday ekmeyi teklif etmiş, tilki,&nbsp;yine sormuş:\n\n— Dibini&nbsp;mi istersin yapraklarını mı? Ayı bu sefer akıllılık edecek ya:\n\n—&nbsp;Dibini isterim, demiş.\n\nYine tilki karlı çıkmış ve buğdayları toplayıp gitmiş. Yine de ayı ile tilkinin arkadaşlığı devam etmiş. Bir gün iki arkadaş kovanlardan bal çalmaya karar vermişler, balları çalıp bir yere saklamışlar. Balı sakladıkları yere giden yol ayının evinin önünden geçiyormuş. Birkaç gün sonra ayı tilkiyi evinin önünden geçerken görmüş ve nereye gittiğini sormuş. Tilki de:\n\n—&nbsp;Teyzemin kızının bir çocuğu oldu, onun adını koymaya gidiyorum,&nbsp;demiş. Tilki dönerken ayı, yine sormuş:\n\n—&nbsp;Çocuğun adını ne koydun? Tilki:\n\n—&nbsp;Başladı, koydum, demiş. Yine birkaç gün sonra ayı tilkiyi yine evinin önünden geçerken görmüş ve:\n\n—&nbsp;Nereye gidiyorsun,&nbsp;diye sormuş. Tilki bu defa da:\n\n—&nbsp;Amcamın kızının bir çocuğu oldu onun adını koymaya gidiyorum, demiş. Birkaç saat sonra tilki dönerken ayı yine sormuş:\n\n—&nbsp;Çocuğun adını ne koydun? Tilki:\n\n—&nbsp;Yarıladı, koydum, demiş. Yine aradan birkaç gün geçmiş, tilki yine yola çıkmış ayı ile karşılaşmış. Ayı yine nereye gittiğini sormuş. Tilki bu defa da:\n\n—&nbsp;Dayımın kızının bir çocuğu oldu, onun adını koymaya gidiyorum, demiş.\n\nDönerken yine ayı ile karşılaşmış. Ayı, sormuş:\n\n—&nbsp;Çocuğun adını ne koydun? Tilki de:\n\n—&nbsp;Bitti yaladı yudu*&nbsp;koydum, demiş.\n\nÜç gün sonra ayının canı bal çekmiş, bal yemeye gittiğinde bir de ne görsün, bal bitmiş. Ayı sinirle tilkiye koşmuş beni kandırdığın yeter artık buna bir son verelim, demiş. İkisi dövüşmeye karar vermişler. Tilki uzun bir çatırık**&nbsp;ve kısa bir odun bulmuş. Ayıya, sormuş:\n\n—&nbsp;Uzun çatırığı mı istersin yoksa kısa odunu mu istersin?\n\nAyı yine akıllılık ettiğini düşünüp uzun çatırığı almış. Ayı uzun çatırıkla tilkiye vurmaya çalışırken tilki kısa odunla ayıyı bir güzel döver ve ayıyı öldürür. Bu masal da böylece biter. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* Yu-: yıkamak.\n\n**Çatırık: 2 metrelik 3 çubuğun birbirine bağlanması ile yapılan yağ çıkarmaya yarayan alet.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Adıyaman",
        "title": "Ceylan Olan Çocuk ile Kız Kardeşi",
        "text": "[CEYLAN OLAN ÇOCUK İLE KIZ KARDEŞİ]\n\n&nbsp;Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde küçük bir köyde üç çocuklu bir aile yaşarmış. Bir gün bu ailenin şirin hanımı ölmüş ve evin reisi de yeni bir kadın ile evlenmiş. Bu yeni kadın, adamın çocuklarını evde istememiş. Yeni eşi ile çocukları arasında bir seçim yapmak zorunda kalan adamcağız, yeni eşini seçmiş ve çocuklarından vazgeçmiş.\n\n&nbsp;Yeni eşinin sözünü dinleyen adam, üç çocuğunu bir bahane ile evden çıkarmış. Çocukları ile yola çıkan adam, yanına çocukları için azık ve bir de balta almış. Ormana geldiklerinde adam çocuklarını bir ağacın altına bırakmış ve:\n\n— Siz burada oynayın, ben de şu ileride odun kıracağım. Daha sonra işim bittiğinde ben sizi almaya gelirim, demiş ve oradan uzaklaşmış.\n\nÇocuklar akşama kadar oynamış, ama babaları gelmemiş. Havanın kararması ile korkmaya başlayan çocuklar, baltanın çıkardığı sesi takip ederek babalarına ulaşmaya karar vermişler. Sese doğru giden çocuklar, sesin kaynağının balta değil de babalarının bir ağaç dalına bağlamış olduğu su kabağın olduğunu anlamışlar. Meğer ağaçta asılı olan su kabağı, rüzgârda sallandıkça balta gibi ses çıkarıyormuş. Terk edildiklerini anlayan çocuklar:\n\n— Tak tak tabacığım, bizi azıtlayan* babacığım, demişler ve ağlamaya başlamışlar. Sonra da çaresiz yollara düşmüşler.\n\n&nbsp;Gece vakti nereye gideceklerini bilemeyen çocuklar, bir tepede durmuşlar ve azıklarındaki ekmeği tepeden aşağıya doğru yuvarlamışlar. Ekmek hangi evin bacasına düşerse, oraya gitmeye karar vermişler.\n\nEkmekleri gitmiş ve dev kadının bacasına düşmüş. Onlar da dev kadının evine misafir olmuşlar. Üç sahipsiz çocuğu gören dev kadın, onları memnuniyetle misafir etmiş. Geceyi evinde geçirebileceklerini söylemiş. Zaten gidecek yerleri olmayan çocuklar, bunu duyunca çok sevinmişler.\n\nGecenin ilerleyen saatlerinde, en küçük kardeş olan minik kız, ablasına bir şeyin kendisini ısırdığını söylemiş. Bunu duyan dev kadın:\n\n— Benim evimde karınca var, onlardır, demiş. Sabah olduğunda, dev kadının küçük kız kardeşlerini yemiş olduğunu anlayan çocuklar, hemencecik oradan kaçmışlar.\n\nYolda giderken, erkek olan kardeş çok susamış. Yolları üzerinde yedi tane çeşme varmış ama yedisi de tılsımlıymış. Bu çeşmelerden su içen insanlar: kedi, ceylan, yılan gibi hayvanlara dönüşürmüş. Susuzluğa dayanamayan oğlan ceylan yapan çeşmeden su içmiş ve oracıkta bir ceylana dönüşüvermiş. Yollarına devam ederken bir çeşme bulmuşlar. Çeşmenin yanı başında da bir ağaç varmış. Kız ağaca çıkmış ve hiç inmemiş, ceylan da çeşmenin başında devamlı ona gözcülük etmiş.\n\nO civarda bir bey, beyin de yakışıklı bir oğlu varmış. Bir gün çeşmeye gelen bey oğlu, kızı görmüş ve ona oracıkta âşık olmuş. Kıza ne demişse ağaçtan inmesini sağlayamamış. Bey de adamlarını göndermiş ve ağacı keserek kızı öyle indirmelerini söylemiş. Ağacın gövdesi öyle kalın, yapısı öyle sertmiş ki bir türlü karanlık basmadan kesememişler. Karanlık basıp da onlar evlerine gidince ceylan ortaya çıkmış, ağacın gövdesini diliyle yalamış ve eskisinden de sağlam bir hâle getirmiş.\n\nBu durum günlerce böyle devam etmiş. Bunun işe yaramadığını anlayan bey oğlu başka bir yol bulmuş. Yaşlı annesine, çeşme başında kör taklidi yapmasını söylemiş. Kadın da çeşme başına gitmiş ve körmüş gibi davranmış. Bakracını bilinçli olarak çeşmenin altına değil de ileriye bırakmış.\n\nYaşlı kadına yardım etmek isteyen kız, ağaçtan inivermiş. Orada saklanan bey oğlu, kız iner inmez onu yakalamış ve bırakmamış. Bey oğlu ve kız evlenmişler.\n\nCeylan kardeşini de yanına alan kız mutlu bir hayat yaşıyormuş. Öte yandan da evin hizmetçisi olan Arap Kızı, bey oğluna aşıkmış ve içinde bitmek bilmez bir kin varmış. Arap Kızı ve gelin hanım deniz kenarına gitmişler bir gün. Arap Kızı gelin hanımı denize itmiş ve onun yerine geçmiş.\n\n&nbsp;Gelin hanım suya düşünce onu koca bir balık yutuvermiş. Ceylan da her gün gelir ve denizin kenarında ağlarmış. Bu durum bey oğlunun dikkatini çekmiş.\n\nSırrının açığa çıkmasından korkan hizmetçi kız, ceylan eti yemek istediğini, ceylanı kesmelerini söylemiş. Ceylanın son dileği deniz kenarına gitmekmiş. Onun bu isteğini kabul etmişler ama sebebini de merak etmişler. Gizlice ceylanı izlemeye karar vermişler. Ceylan, deniz kenarına gitmiş ve:\n\n&nbsp;Bana bıçak bileniyor,\n\n&nbsp;Boğazıma dayanıyor, \n\n&nbsp;Arap Kızı canımı istiyor, \n\n&nbsp;Çık da gel bacım çık da gel” demiş.\n\nBu sözlere karşılık denizden de bir cevap gelmiş:\n\n&nbsp;Arap Kızı itmeseydi, \n\n&nbsp;Koca balık yutmasaydı, \n\n&nbsp;Hasan’ımla Hüseyin’im olmasaydı, \n\n&nbsp;Gelirdim kardeş gelirdim.\n\n&nbsp;Konuşmalara şahit olan herkes gerçeği anlamış ve bir şekilde kızı ve iki bebeği oradan çıkarmışlar. Meğer denize düşerken kız ikiz bebeğe hamileymiş. Bey oğlu hemen Arap Kızı’nı cezalandırmış. Onu kırk katıra bağlamış. Diğer yandan ceylan de tılsımın etkisi geçince normale dönmüş. O da beyin kızı ile evlenmiş.\n\nSonsuza kadar mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n*azıtlamak: Yolunu kaybettirmek\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "Küçük Çocuk ve Yılkı Atları",
        "text": "KÜÇÜK ÇOCUK VE YILKI ATLARI\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken develer tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken babam düştü beşikten, alnını yardı eşikten. Çıktım tavan arasına, buldum içi su dolu kırık bir testi, kulağımı dayadım, içinde rüzgârlar esti. Buldum eski bir sandık. Anahtarı nerede? Kulağıma fısıldadı melekler, anahtarı karşıki derede. Eyvah dedim koptu bir fırtına. Koşup bindim karıncanın sırtına. Karıncanın sırtında bulutlara kadar çıktım. Ay dedeyle top oynadım, acıktım. Dere gibi hoşaflar içtim, dağlar gibi pilav yedim, doymadım. Ambar ambar dolaşıp yediklerimi saymadım. Düştüm iğne deliğine, bilmem nasıl çıkalım; size bir masalım var çocuklar, kulak verin bakalım.\n\nBir zamanlar Kaf Dağı’nın eteklerinde küçük bir köyde yaşlı bir kadınla küçük oğlu yaşarmış. Ana oğul, küçücük evlerinde çok zengin bir hayatları olmasa da kendilerini çok ama çok mutlu sayarmış. Çünkü onlar için en büyük servet, sevgiymiş. Onlar, tarlalarında yetiştirdikleri sebze ve meyveleri satarak geçinmeye çalışırlar, kimseye muhtaç olmadan bir hayat sürerlermiş. Küçük çocuk annesini hiç üzmez, onun bir dediğini ikiletmez, annesine saygı ve hürmette asla kusur etmezmiş. Günün birinde yaşlı kadın çok hastalanmış, yerinden kalkamaz duruma gelerek yataklara düşmüş. Küçük çocuk annesinin bu hâline çok üzülüyor ancak elinden hiçbir şey gelmiyormuş.\n\nYaşlı kadın yatağında gün gün eriyormuş. Küçük çocuk annesinin başında sabahlara kadar bekliyor, yaşlı gözlerle onu izliyormuş. Bir yandan dua ediyor, bir yandan kara kara düşünüyormuş. Yine böyle bir günde, annesinin durumuna üzülüp başını pencere camına dayayıp sessizce ağladığı bir anda pencerenin pervazına kanatları gümüş gibi parlayan bir güvercin konmuş. Güvercin sessizce ağlayan çocuğu seyretmiş. Çocuğun gözlerinden boncuk boncuk yaşlar indikçe güvercin çok duygulanmış. Gagasıyla pencere camına vurarak çocuğa seslenmiş:\n\n–Küçük çocuk, ben her sabah senin pencere kenarına bıraktığın ekmek kırıntılarıyla karnını doyuran bir güvercinim. Senin sayende yavru kuşlarıma da ekmek kırıntıları götürdüm. Şimdi anlat bana, neden bu kadar üzgünsün?\n\nKüçük çocuk ilk başta şaşırmış ve yutkunarak güvercine cevap vermiş. Annesini çok sevdiğini, onu kaybetmekten çok korktuğunu, onsuz bir yaşam düşünemediğini yaşlı gözlerle anlatmış. Gümüş kanatlı güvercin bir süre düşünmüş ve gümüş kanatlarının arasından bir tüy kopararak küçük çocuğa vermiş:\n\n–Bu tüy parçasını sakın kaybetme, zor durumda kalmadığın sürece de kullanma. Bu tüy parçasıyla kapalı kapıları açacak, kanatlanıp uçacaksın. Yaşlı annenin sağlığına kavuşmasını istiyorsan Kaf Dağı’nın ardına gideceksin. Damlaları göl etmeden, ateşleri kül etmeden gelme sakın. Gözlerde yaşı silmeden, ağlayan gözler gülmeden gelme sakın.\n\nKüçük çocuk güvercinin söylediklerini duyar duymaz yola çıkmaya karar vermiş. Annesiyle vedalaşmış, yanına yol azığı olarak birkaç parça ekmek alarak yola çıkmış. Tek dileği, Kaf Dağı’nın ardına gitmek ve güvercinin söylediği şeyleri yerine getirmekmiş. Bir yandan da düşünüyormuş:\n\n–Damlaları göl etmeden, ateşleri kül etmeden gelme sakın. Gözlerde yaşı silmeden, ağlayan gözler gülmeden gelme sakın.\n\nGüvercin bunları söylerken ne demek istemişti? Çocuk bunu çok merak ediyor; damlaları göle, ateşleri küle nasıl dönüştüreceğini düşünmeden edemiyordu.\n\nKüçük çocuk az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek altı ayla bir güzde bir arpa boyu yol gitmiş. Dağları tepeleri aşmaktan yorgun düşen küçük çocuk, bir ırmağın kenarına kadar gelmiş. Irmak o kadar hızlı akıyormuş ki ırmağın karşı tarafına ne yürüyerek ne de yüzerek geçebilirmiş. Irmağa adımını attığı anda köpüren suların kendisini alıp götüreceğini biliyormuş. Kendi kendine:\n\n–Artık yolun sonuna geldim, karşıya geçemeyeceğim, gümüş kanatlı güvercinin söylediklerini yapamayacağım, annemin derdine derman olamayacağım, diye söylenmiş.\n\nBir yandan da hüngür hüngür ağlıyormuş. Aklına o anda gümüş kanatlı güvercinin verdiği tüy tanesi gelmiş. Tüyü cebinden çıkarmış ve ırmağın suyuna değdirdiği anda elindeki tüy bir asma köprüye dönüşüvermiş. Küçük çocuk sevinçle ve şaşkınlıkla ırmağın karşı tarafına geçmiş, yürümeye devam etmiş.\n\nBir süre yürüdükten sonra küçük çocuk acıktığını hissetmiş. Bir kayanın üzerine oturarak azık çıkınını açmış ve bir parça ekmeği eline almış. Ekmeği tam ağzına atacağı anda yanı başında cılız bir ses duymuş. Başını yan tarafa çevirdiğinde bir deri bir kemik kalmış küçük bir köpek yavrusuyla göz göze gelmiş. Küçük köpek çocuğa, “Ekmeğini benimle paylaşır mısın?” dercesine masum ve üzgün gözlerle bakıyormuş. Çocuk köpeğin bu hâlinden çok etkilenmiş ve elindeki ekmeğin yarısını bölüp yavru köpeğe atmış. Yavru köpek bir parça ekmekle doymamış olacak ki yine çocuğun elindeki ekmeğe bakıyormuş. O kadar sevimli, o kadar masummuş ki küçük çocuk elinde kalan son ekmeği de kendisinin aç kalacağını bile bile yavru köpeğe vermiş. Yavru köpek karnını doyurmanın sevinciyle ve küçük çocuğun iyi kalpli biri olduğu bilinciyle çocuğun dizlerinin dibine kadar sokulmuş. Gitme dercesine küçük çocuğun ellerini yalıyor, sevimli hareketlerle kuyruğunu bir o yana bir bu yana sallıyormuş.\n\nKüçük çocuk bir süre dinlendikten sonra Kaf Dağı’nın ardına varabilmek ümidiyle ayağa kalkmış. O anda yavru köpek de ayaklanmış. Küçük çocuk nereye gitse, yavru köpek de onu takip ediyor, bir türlü çocuğun peşini bırakmıyormuş. Çocuk yürüdükçe köpek çocuğu takip etmiş, çocuk koştukça yavru köpek de arkasından koşmuş. Yani yavru köpek çocuğun peşini hiç bırakmamış.\n\nÖnde küçük çocuk, arkada yavru köpek yürümeye devam etmişler. Bir süre sonra küçük çocuğun karşısına kocaman bir kurt çıkmış. Kurt bir hamlede küçük çocuğu yutabilecek kadar büyükmüş. Boyundan büyük bir kurdu gören küçük çocuk korkudan ağlamaya başlamış. Aç kurt çocuğun ağlamasına aldırmayıp ona doğru koşmaya başlamış. Amacı, çocuğu bir çırpıda yutuvermekmiş. Aç kurt ağzını kocaman açıp çocuğa saldıracağı anda yavru köpek bir çırpıda kurdun önüne geçmiş. Küçük sivri dişlerini kurda göstermiş. Yavru köpek kurdun karşısında o kadar cesur duruyormuş ki kurt bir an şaşırmış ve duraksamış. Yavru köpek öyle bir ses çıkarıyormuş ki kocaman bir aslandan bile gür çıkıyormuş sesi. Aç kurt, küçük köpeğin bu kararlı ve net duruşu karşısında çocuğa dokunamamış ve biraz sonra gözden kaybolmuş. Küçük çocuk sevimli köpeğin bu cesaretine hayran kalmış. Böylece beraber yürümeye devam etmişler.\n\nAz gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, bir bahar bir güz gitmişler. Yol boyunca çayır çimen biçmişler. Kimi zaman bulutların üstünden, kimi zaman gökkuşağının altından geçmişler. Nihayetinde yolların ötesinde bir dağın eteklerine varmışlar. O kadar susamışlar o kadar susamışlar ki her ikisinin de dudakları adeta susuzluktan çatlamış. Etrafta ne bir ırmak ne de bir çeşme varmış. Hava çok sıcak olduğu için ikisi de susuzluktan çok yorgun düşmüş. Küçük çocuk umutsuzluğa düşüp bundan sonra yol alamayacağını düşünürken sevimli köpek kulağını toprağa doğru dayamış, derinlerden gelen bir sesi duymaya çalışıyormuş. Daha sonra sevimli köpek ani bir hareketle ön ayakları ile yeri kazmaya başlamış, bir süre kazdıktan sonra toprağın altından billur gibi bir su kaynağı ortaya çıkmış. Tertemiz ve buz gibi akan su, çocuğu ve sevimli köpeği çok mutlu etmiş. Her ikisi de avuç avuç su içerek susuzluklarını gidermiş.\n\nKüçük çocuk ve sevimli köpek susuzluklarını giderdikten sonra yollarına devam etmişler. Karşılarına minik, minik olduğu kadar da yemyeşil ağaçlarla dolu bir çiftlik çıkmış. Çiftliğin ortasındaki küçük kulübe her ikisinin de dikkatini çekmiş. Çekingen adımlarla kulübeye ulaşıp kapısını çalmışlar. İçeriden cılız bir ses, kapının açık olduğunu ve içeriye girmelerini söylemiş. Küçük çocuk kapıyı açtığı zaman kar beyaz sakalları göğsüne kadar uzanan bir dedeyle göz göze gelmiş. Dede yattığı yerden kalkamayacak kadar hastaymış. Titreyen dudaklarıyla ve yine o cılız ses tonuyla:\n\n–Hoş geldin çocuk, demiş.\n\nKüçük çocuk, nefesi hırıltıyla çıkan bu nur yüzlü dedenin hasta olduğunu daha görür görmez anlamış. Dede boğuk boğuk öksürüyormuş. Yerinden kalkamayacak kadar bitkin olan dede, elleriyle masanın üzerinde duran testiyi işaret ederek bir bardak su istemiş. Küçük çocuk, dedeyi hafif doğrultarak özenle suyunu içirmiş. Gözlerinden mutluluk gözyaşı damlayan dede:\n\n–Ne vakittir çocuklarımı bekliyorum, gelmiyorlar. Açım, susuzum, kimse beni düşünmüyor artık, diyerek sitemini dile getirmiş.\n\nKüçük çocuk şaşkınlığını gizleyememiş:\n\n–Bir insan nasıl babasını unutur, nasıl bir yudum su vermeyi kendine çok görür, diye düşünmüş.\n\nDedeye en çok hangi yemeği sevdiğini sormuş. Dede titreyen sesiyle mercimek çorbasını çok özlediğini söylemiş. Çocuk, hiç üşenmeden pişirdiği çorbayı kendi elleriyle dedeye içirmiş. Kulübenin içerisine yayılan mis gibi çorba kokusu dedenin yüzüne renk getirmiş. Açlık ve susuzluktan dermanını yitiren dede, sıcak çorbanın ve ilginin karşısında kendine gelmiş ve toparlanmış. Ayrıca çok sevinmiş ve duygulanmış. Küçük çocuğu yanı başına çağırarak:\n\n–İyilik çiftliğinde iyilik dedenin kapısını çalman ve ona tertemiz duygularla yemek pişirmen karşılıksız kalmayacak, demiş.\n\nKüçük çocuk her zamanki gibi bu iyiliği herhangi bir karşılık beklemeden yaptığını dile getirmiş. Nur yüzlü dedeye bu yola neden çıktığını anlatmış. Nur yüzlü dede sessiz bir şekilde çocuğu dinledikten sonra uzun beyaz sakalını sıvazlayarak şöyle demiş:\n\n–Sen benim kapımı çaldın çocuk, ellerinle pişirdiğin çorbayı içirdin bana. Ağlayan gözlerimi sen güldürdün. Dilerim annen de sağlığına kavuşur.\n\nKüçük çocuk yaşlı adamla vedalaşıp ayrılacağı anda karşı dağların eteğinden gelen ağlama sesini duymuş. Çocuk merakla yaşlı adama sormuş:\n\n–Bu ağlama sesleri de ne?\n\nYaşlı adam karşı dağların eteklerinde yılkı atlarının bulunduğunu, bu sıcak yaz günlerinde atların susuz olduğunu, bu yüzden ağladıklarını söylemiş. Küçük çocuk bu durumdan öyle etkilenmiş ki bu konuya duyarsız kalamamış. Yoldaşı olan küçük köpeği yaşlı adama emanet ederek yılkı atlarının yanına gitmiş. Yüzlerce yılkı atını bitkin ve susuz bir biçimde görünce çok üzülmüş. Yılkı atları güneşin altında susuzluktan ölmek üzereymiş. Çocuğun aklına sevimli köpeğin ön ayakları ile kazdığı o su kaynağı gelmiş. Uzun bir süre koşarak su kaynağının başına gelmiş. Gömleğini suya batırmış ve yine koşa koşa yılkı atlarının bulunduğu dağın eteklerine gelmiş. Sonra da gömleğini kaya oyuklarına sıkarak gömleğindeki suyu boşaltmış. Küçük çocuk günlerce su kaynağı ile yılkı atlarının bulunduğu alan arasında gidip gelerek gömleği ile su taşımış. Kırk gün kırk gece boyunca hiç üşenmeden bu işi yapmış. Elleri kan revan içinde kalmış, avuçları şişmiş, kolları çok ağrımış. Ama yine de pes etmemiş. Kırkıncı günün sonunda atların bulunduğu alanda çocuğun taşıdığı suyla küçük, şirin bir gölet oluşmuş. Yılkı atları kana kana bu sudan içmişler ve hepsi deli taylar gibi neşe içerisinde dörtnala koşmaya, kişnemeye ve şaha kalkmaya başlamışlar. Yılkı atlarının lideri olan at, altın gibi yelelerini savurarak küçük çocuğun yanına gelmiş:\n\n–Ey insanoğlu, sen bizim ateşimizi küle çevirdin. Damlaları göle çevirdin. Susuzluğumuzu giderdin. Gözlerimizin yaşını sildin. Yıllarca emek verdiğimiz insanlar bizi buralara terk etti. İnsanlara küs olduğumuz bir zamanda geldin. Dile bizden ne dilersen, demiş.\n\nKüçük çocuk yaşlı gözlerle annesinin durumunu anlatmış. Yılkı atları bu duruma çok üzülmüşler. Kendi aralarında konuşmuşlar ve bulundukları dağın dört bir tarafına dağılarak dağların eteklerinden kekikler, dağ çiçekleri, envai çeşit bitki toplayıp gelmişler. Küçük çocuğa bu bitkileri nasıl kullanması gerektiğini anlatmışlar. Yılkı atlarının lideri, küçük çocuğu sırtına alıp altın gibi parlayan yelelerini savura savura evine kadar da götürmüş.\n\nKüçük çocuk annesine kendi elleriyle dağ kekiklerinden bir çay yapmış. Dağ çiçeklerinin kokusu küçük çocuğun evinin içini kaplamış. Yaşlı kadın içmiş olduğu kekik çayı ve envai dağ çiçeğinin büyüleyici kokusuyla kendine gelmiş, yatağından kalkmış ve eskisinden daha dinç olmuş. O günden sonra her ikisi de huzur dolu, sağlıklı ve mutlu günler görmüşler; birbirlerine daha da çok bağlanarak yaşamışlar.\n\nGökten üç elma düşmüş. Birisi bu masalı dinleyenin başına, birisi karşılıksız iyilik yapanların başına, birisi de yılkı atlarının başına...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "İKİZ KARDEŞLER",
        "text": "İKİZ KARDEŞLER\n\nEvvel evvel iken deve tellal iken, minareyi kucağımıza alıp kaval diye çalar iken, keçi berber iken eşek hamal iken, yetmiş karavana pilav pişirdik, yedik içtik doymadık. Bir varmış bir yokmuş, evveli bizden çokmuş.\n\nKöyün birinde iki kardeş yaşarmış. Biri sarrafmış, çok da gözü açıkmış. Diğeri fakirmiş, pek de safmış. Saf olan, her gün ormandan odun kesip satar, onunla geçinirmiş. Sarrafın hiç çocuğu yokmuş. Fakir kardeşinse ikiz oğlu varmış.\n\nFakir kardeş bir gün yine ormana odun kesmeye gitmiş. O sırada ağacın dalına bir kuş konmuş. Kuş uçup giderken kanadından bir tüy düşmüş yere. Oğlan hemen koşup bu tüyü almış. Kuşun tüyü altındanmış. Fakir oğlan, tüyü götürüp sarraf kardeşine göstermiş. Kardeşi uyanık tabii:\n\n–Eğer bu kuşu yakalayıp getirirsen sana çok para veririm, seni zengin ederim, demiş.\n\nBu kuşu her kim yakalayıp yerse, her sabah başucunda iki tane altın olurmuş. Sarraf olan bunu bildiği için kardeşine kuşu yakalamasını söylemiş.\n\nFakir kardeş, kuşu yakalamak için hemen ormana gitmiş. Üç gün beklemiş, beş gün beklemiş, yedinci gün kuş yine gelip ağacın dalına konmuş. Oğlan da elindeki ağı atıp kuşu yakalamış ve doğruca sarraf olan kardeşinin yanına gelmiş. Dedim ya sarraf olan pek uyanıkmış diye, saf kardeşinin eline üç beş kuruş para verip kuşu almış. Sonra da kendi kendine demiş ki:\n\n–Şimdi bu kuşu kesip yersen her sabah başucumda iki tane altın olacak.\n\nSarraf olan kardeş sevine sevine hemen evine gitmiş, kuşu hanımına vermiş:\n\n–Hanım, sen bunu güzelce kızart. Ben akşamleyin yerim.\n\n–Tamam herif, kızartırım.\n\nAdam kuşu karısına bırakıp sarraf dükkânına gitmiş. Karısı da hemen kuşu kesmiş, temizlemiş, kızartıp hazır etmiş. O sırada, fakir olan kardeşin ikiz çocukları kadının ziyaretine gelmişler. Kadın sofrayı kurarken çocuklar o arada kuşun ciğeriyle yüreğini yiyivermişler. Kadın durumu fark etmiş:\n\n–Ne yapıyorsunuz yaramazlar?\n\n–Yenge, şu kızarmış etten birer parça yedik.\n\n–Vay yaramazlar vay!\n\nKadın bakmış ki kuşun ciğeriyle yüreği ortada yok. Kocasının kızmasından çekindiği için hemen koşup bir horoz kesmiş, onun ciğeriyle yüreğini kuşun eti gibi masaya koymuş. İkiz kardeşler evlerine gitmiş, kadının sarraf kocası da biraz sonra gelmiş:\n\n–Ne yaptın hanım, hazır ettin mi eti?\n\n–Hazırladım bey, dediğin gibi kuşu kızarttım.\n\n–İyi, getir bakalım.\n\nAdam önüne konan eti güzelce yemiş. Ama ciğerle yüreğin horoza ait olduğunu bilmemiş.\n\nSabah olmuş, adam uyanıp heyecanla başucuna bakmış. Ama orada altın falan yokmuş. Hayal kırıklığı içinde dükkânına gitmiş. Biraz sonra fakir olan kardeşi dükkâna gelmiş:\n\n–Abi, bizim çocukların başucunda iki tane altın buldum. Şunları bozuver.\n\nSarraf olan durumu anlamış:\n\n–Demek ki etin en iyi yerini bu çocuklar yedi, demiş içinden.\n\nSonra da kıskançlık duygusuna kapılarak kardeşine demiş ki:\n\n–Vallahi kardeşim, senin çocuklar lanetlenmiş. Bunları ormana götürüp azıtmazsan başına çok büyük uğursuzluklar gelir.\n\n–Abi çocuklar atılır mı hiç?\n\n–Vallahi sen bilirsin, atmazsam evine uğursuzluk girecek!\n\n–O zaman ben bunları götürüp ormana bırakıyım.\n\nFakir kardeş, ikiz çocuklarını alıp bir bahaneyle ormana götürmüş. Ormanın ortasında karanlık bir yere gelince:\n\n–Siz burada oturun, ben sizi almaya geleceğim, demiş.\n\nSonra da hızla oradan uzaklaşmış. Çocuklar beklemiş beklemiş gelen giden yok. Hava iyice kararmış. Ama ne yapacaklarını bilemedikleri için oradan ayrılmamışlar. Geceyi kayanın kovuğunda geçirmişler. Sabah olmuş, yine başuçlarında birer tane altın bulmuşlar. Altınları hemen ceplerine koymuşlar. Biraz sonra çocukların karnı acıkmış. Ama yiyecek bir şeyleri yokmuş. Derken ileride iki tane avcı belirmiş. Avcılar kendi aralarında sözleşmişler:\n\n–Can bulursak benim, mal bulursak senin, demişler birbirlerine.\n\nAvcılar çocukların yanına gelince bakmışlar ki kayanın kovuğunda iki delikanlı var. “Can bulursak benim.” diyen avcının hiç çocuğu yokmuş. Bunları evlat edinip evine götürmüş.\n\nAradan yıllar yıllar geçmiş, tabii çocuklar da büyüyüp on altı-on yedi yaşına gelmişler. Adam avcılık yapıp çocuklara ve karısına bakıyormuş. Çocuklar da her sabah başuçlarında buldukları altınları adama veriyorlarmış. Adam altınları biriktirip ev arsa almış, zamanla zenginleşmiş. Adam bir gün çocuklara demiş ki:\n\n–Oğullarım ben sizi evereyim artık.\n\n–Yok amca, sağ ol. Sen bizi büyüttün, biz artık gidip anamızı babamızı bulacağız. Bize müsaade et.\n\n–Oğlum gelin gitmeyin, birbirimize çok alıştık. Bizden bir kötülük gördünüz mü?\n\n–Görmedik.\n\n–Eh o zaman nereye gidiyorsunuz? Biz sizin ananız babanız olalım.\n\nÇocuklar şimdilik kalmayı kabul etmişler.\n\nAradan biraz daha zaman geçmiş. Adam, çocukları da ava alıştırmış. Bir gün iki çocuğa birer silah vermiş ve demiş ki:\n\n–Artık tek başınıza ava gidebilirsiniz. Ama önünüze çıkan av boynunu büküp “Aman avcı vurma beni! Ben iki yavru getiririm sana.” derse sakın onu vurmayın, diye öğüt vermiş.\n\nİki kardeş ertesi gün birlikte ava çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler, bir dağın başına varmışlar. Önlerine bir tavşan atlamış. Hemen silahlarını tavşana doğrultmuşlar. Tavşan boynunu büküp:\n\n–Aman avcı vurma beni! Ben iki yavru getiririm sana, demiş.\n\nOğlanlar hemen silahlarını indirmişler. Tavşan, iki tane yavru tavşan getirip gözden kaybolmuş.\n\nİki kardeş yollarına devam etmişler. Bu kez önlerine bir tilki çıkmış. Tilki de boynunu büküp:\n\n–Aman avcı vurma beni! Ben iki yavru getiririm sana, demiş.\n\nOğlanlar yine silahlarını indirmişler. Tilki de iki tilki yavrusu getirip vermiş. Kardeşlerin elinde dört tane yavru olmuş. Kardeşler:\n\n–Biz bunları ne yapacağız? Heybemizde bize yetecek kadar ekmek var, bunlar ne yiyecek?\n\nNeyse yollarına devam etmişler. Derken karşılarına sırasıyla kurt, ayı, aslan, yılan çıkmış. Hepsi de boynunu büküp af dilemiş, ikişer yavru getirerek canlarını kurtarmış. Böylece iki kardeşin ardında on iki tane yavru olmuş. Kardeşler önde, yavrular arkada saatlerce yol almışlar. Sonunda bir yol ayrımına gelmişler. Yol, sağa ve sola doğru uzayıp gidiyormuş. Kardeşler demiş ki:\n\n–Burada ayrılalım.\n\nAltı yavruyu biri almış, altı yavruyu diğeri almış. Ayrılmadan önce de oradaki çınar ağacına bir hançer saplamışlar:\n\n–Kimin başı selamete çıkarsa, diğerini sakın unutmasın. İşi yolunda gitmeyen buraya gelsin, işareti görüp diğer yoldan yürüsün. Böylece yeniden kavuşalım, diye sözleşmişler.\n\nSonra biri sağdan, diğeri soldan yürümeye devam etmiş. Oğlanın biri gide gide gide bir köye varmış. Bunun adı Mehmet’miş. Köyü kara bayraklarla süslemişler, yas tutuyorlarmış. Mehmet bir hana varmış:\n\n–Selamün aleyküm hancı dayı.\n\n–Aleyküm selam.\n\n–Hancı dayı, köye niye böyle kara bayraklar asıldı?\n\n–Vallahi oğlum, şuradaki dağın tepesinden köyümüze su geliyor. Orada da bir tane yedi başlı dev var. Ona her sene bir kız veriyoruz, dev kızı yiyene kadar kaplara su dolduruyoruz.\n\n–Hancı dayı, sen şu hayvanların da benim de karnımızı doyur. Ben de o devi öldüreyim.\n\nHancı, bizim Mehmet’e kırk gün hanında bedava bakmış, yedirmiş içirmiş. Kırkıncı günün sonunda oğlan yavru hayvanları da yanına alıp deve bakmak için dağa gitmiş.\n\nO gün de dev, padişahın kızını yiyecekmiş. O yüzden padişah günler öncesinden köyü kara bayraklarla süsletmiş, yas tuttuğunu göstermek istemiş. Padişah mabeyincisini ve kızını yanına alıp dağın tepesine gelmiş, devi beklemeye başlamış. O sırada Mehmet de yanlarına ulaşmış. Padişaha ve mabeyincisine demiş ki:\n\n–Siz kızı burada bırakıp gidin. Ben devi haklarım.\n\nPadişah ve mabeyinci bunu kabul edip oradan uzaklaşmışlar. Ama mabeyinci, padişahın kızını çok sevdiği için biraz sonra geri gelip bir kenara saklanmış ve olup biteni izlemek istemiş.\n\nBu arada, yedi başlı devin kocaman bir su bardağı varmış. Her kim o koca bardaktaki suyu tek yudumda içerse dev kadar güçlü olurmuş. Oğlan bunu bildiği için hemen devin evine koşup o bardaktaki suyu tek yudumda içmiş, sonra da kızın yanına gelip devi beklemeye başlamış. Biraz sonra yedi başlı dev cangır cungur cangır cungur yürüyerek kızla Mehmet’in yanına gelmiş. Bir kişiyi beklerken karşısında iki kişiyi görmek devi mutlu etmiş:\n\n–Ooo bana bugün çifte nasip geldi, demiş.\n\nDev sevinedursun oğlan kızın arkasına sakladığı kılıcı çekip deve bir vurmuş, en büyük kafasını uçuruvermiş. Dev yere düşmüş. Devin bir huyu varmış. Bir kere vurunca kan kaybından ölür, bir daha vurursan hemen dirilirmiş. Dev, oğlana seslenmiş:\n\n–Yiğitsen bir daha vur!\n\nOğlan devin huyunu bildiği için ikinci darbeyi vurmamış:\n\n–Ben anamdan bir sefer doğdum, iki sefer doğmadım. Sana bir daha vurmam, demiş.\n\nDev, biraz sonra kan kaybından inleye inleye ölmüş. Olan biteni bir kenardan sessizce izleyen padişahın mabeyincisi:\n\n–Bak şimdi oğlan devi öldürdü, kız buna kalacak, diye söylenmiş kendi kendine.\n\nOğlan padişahın kızına seslenmiş:\n\n–Sultanım, mendil var mı yanında?\n\n–Var tabii.\n\nOğlan mendili almış, devin yedi başındaki yedi dili kesip mendile sarmış. Kız da bir elini devin kanına basmış, parmaklarını oğlanın omzuna değdirip devin kanıyla oğlanın omzuna bir nişan bırakmış. Akşam olmuş. Oğlan ile kız kayanın kovuğunda uyuyacaklarmış. Oğlan tavşana demiş ki:\n\n–Biz uyurken nöbet bekle.\n\nOğlan ile kız uyumuşlar. Tavşan da pek yorgunmuş, o da tilkiye demiş ki:\n\n–Ben uyuyacağım, sen nöbet bekle.\n\nTilki kurda, kurt ayıya, ayı aslana, aslan da yılana aynı şeyi söylemiş. Derken hepsi de uykuya dalmış.\n\nBir kenarda saklanan mabeyinci bunu fırsat bilmiş. Gelip Mehmet’in başını kesmiş, kızı yanına alıp saraya doğru yola çıkmış. Mabeyinci köye girince ahali:\n\n–Mabeyinci devi öldürdü, mabeyinci devi öldürdü, mabeyinci devi öldürdü, diye bağırarak ortalığı ayağa kaldırmış.\n\nAhali ne bilsin devi kimin öldürdüğünü. Köydeki yas havası, şenliğe dönüşmüş. Kız da korkusundan babasına gerçeği söyleyememiş.\n\nAradan birkaç saat geçmiş. Hayvanlar bir bir uyanmışlar. Bir de bakmışlar ki oğlanın başı kesilmiş, kız da ortada yok. Hepsi birbirini suçlamış. En sonunda tavşan demiş ki:\n\n–Filan yerde hayat otu var, onu getirip Mehmet’i yeniden diriltebiliriz.\n\n–İyi o zaman, sen hepimizden hızlısın. Bir koşu otu al da gel.\n\nTavşan bütün gücüyle koşup hayat otunu getirmiş. Oğlanın kafasına hayat otundan sürmüşler, sonra kafayı gövdeye yapıştırmışlar, Mehmet hemen uyanıvermiş. Uyandıktan sonra da hayvanlarına bağırmış:\n\n–Ben size ne dedim? Nöbet bekleyeceksiniz demedim mi?\n\nOğlan hayvanların hepsine bir güzel kızmış. Ama sonra siniri geçmiş, sarılıp barışmışlar. Sabah erkenden yola çıkıp köye gelmişler. Oğlan yine hancının yanına gitmiş. Hancı demiş ki:\n\n–Mabeyinci devi öldürmüş. Padişahın kızıyla evleniyor.\n\n–Devi kim öldürmüş dedin?\n\n–Mabeyinci öldürmüş.\n\nMehmet hemen tavşanı yanına çağırmış:\n\n–Saraya git, sultana sağ olduğumu söyle. Sonra da ondan devin yedi kulağını al gel, demiş.\n\nTavşan hemen saraya gizlice girmiş, padişahın kızını bulup ona durumu anlatmış. Kız bu habere pek sevinmiş. Hemen gidip mabeyincinin odasından devin kulaklarını almış, tavşana verip oğlana göndermiş.\n\nOğlan devin kesik kulaklarını alıp saraya gelmiş hemen. Padişahın yanına gidip sormuş:\n\n–Padişahım devi kim öldürdü?\n\n–Mabeyinci öldürmüş.\n\n–Hayır, devi o öldürmedi.\n\n–Ya kim öldürdü?\n\n–Ben öldürdüm.\n\nPadişah şahitlik yapması için kızını çağırtmış:\n\n–Kızım sen söyle, devi kim öldürdü?\n\n–Baba devi Mehmet öldürdü.\n\nMehmet hemen cebindeki mendili çıkarmış:\n\n–Padişahım devi ben öldürdüm. Bu mendilde de devin yedi başındaki yedi dil var. Dilleri sardığım mendil de kızınızın mendili.\n\nMabeyinci, canını kurtarmak için Mehmet’i yalancılıkla suçlamış. Bu sefer de kız söze girmiş:\n\n–Baba, dev ölünce beş parmağımı kanına basıp Mehmet’in omzuna değdirerek nişan olsun diye iz bırakmıştım.\n\nPadişah oğlanın omzuna bakmış ki kızının beş parmağının izi var. Hemen emir verip mabeyinciyi astırmış. Mehmet’le kızına da kırk gün kırk gece düğün yaparak evlendirmiş. Hatta bir de onlara saray yapıp içine yerleştirmiş. Mehmet’in hayvanları da sarayda yaşıyor, gönüllerince yiyip içiyorlarmış.\n\nAradan günler geçmiş. Bir gün Mehmet ava çıkmak istemiş. Padişah onu dostça uyarmış:\n\n–Bak şurada karanlık bir orman var, sakın oraya avlanmaya gitme. Oraya giren bir daha çıkamıyor, demiş.\n\nNeyse, oğlan hayvanlarını da yanına alıp avlanmaya gitmiş. Dayanamayıp merakından o karanlık ormana girmiş. Gitmişler gitmişler gitmişler ışık tamamen kaybolmuş. Göz gözü görmez olmuş. Oğlan hemen bir ateş yakmış. Bu esnada uzaktan bir cadı kadının sesi gelmiş:\n\n–Üşüyorum, donuyorum, bana bir yardım edin, diye bağırıyormuş.\n\nOğlan da ona seslenmiş:\n\n–Üşüyorsan&nbsp;gel şu ateşin başına otur!\n\n–Hayır, gelemem. Hayvanların var, ben onlardan korkuyorum. Onlar beni parçalar.\n\n–Hayvanlar uslu, gel, bir şey yapmazlar.\n\n–Şu sopayı al, hayvanlarına tek tek dokun. Ben o zaman geleyim.\n\nMehmet sopayı almış, hayvanlarına tek tek dokunmuş. Hepsi de bir anda taş kesilmiş. Cadı kadın hemen saklandığı yerden çıkmış, koşup oğlanın yanına gelmiş. Ne olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın bakınan oğlanın elinden sopayı alıp ona da dokunmuş. Oğlan da taş kesilivermiş. Bunlar burada duradursun, biz gelelim öbür oğlana.\n\nÖbürünün adı Ahmet’miş. Mehmet’ten ayrıldıktan sonra nereleri nereleri gezmişse bir türlü iş bulamamış. Sonra gelip çınar ağacına sapladıkları hançere bakmış, hançer hâlâ yerindeymiş. Hançere dikkatlice bakınca kardeşi Mehmet’in gittiği tarafının paslandığını görmüş:\n\n–Demek ki kardeşim Mehmet’in başında bir dert var, demiş.\n\nHemen o yola girmiş, kardeşini aramaya başlamış. Giderken giderken giderken Mehmet’in köyüne gelmiş. Ahmet ile Mehmet ikiz olduğu için, herkes Ahmet’i kardeşi Mehmet sanmış:\n\n–Aman Mehmet beyimiz geldi, aman Mehmet beyimiz geldi, demişler.\n\nAhmet’in yanında da aynı hayvanlardan var ya, kimse gerçeği anlamamış. Hemen Ahmet’i alıp padişahın sarayına götürmüşler. Padişah sormuş:\n\n–Oğlum Mehmet, günlerdir nerelerdeydin?\n\nAhmet hiçbir şey anlamamış. Kardeşi Mehmet’in padişaha damat olduğundan da haberi yok tabii. Neyse Ahmet şaşkınlıktan kimseye bir şey dememiş. Akşam olmuş, kızla Ahmet aynı odaya girmiş. Ahmet kıza sormuş:\n\n–Bu köyde neler oldu? Hele bana bir anlat bakalım.\n\nKız şaşırmış. Ne diyeceğini bilememiş. Yine de olup biteni bir bir anlatmış. Oğlanın devi öldürdüğünü, padişaha damat olduğunu, birkaç gün önce de ormana ava gittiğini söylemiş. Ahmet kızı dinleyince durumu anlamış:\n\n–Demek ki kardeşim Mehmet, devi öldürmüş. Sonra da padişahın kızıyla evlenmiş. Belli ki ava gittiği ormanda başına bir iş geldi, demiş içinden.\n\nAhmet, padişahın kızıyla arasına bir kılıç koyup yatağa öyle girmiş. Kız buna bir anlam verememiş:\n\n–Niye böyle yaptın, aramıza ayrı gayrı mı girdi, demiş kız.\n\n–Sen bilmezsin, onu ben bilirim, demiş oğlan.\n\nNeyse sabah olmuş, Ahmet padişahın yanına gelmiş:\n\n–Ben ava gideceğim, demiş.\n\nPadişah, Mehmet sandığı oğlanı yine uyarmış:\n\n–Bak sana bir daha söylüyorum, şurada karanlık bir orman var, sakın oraya avlanmaya gitme. Oraya giren bir daha çıkamıyor, demiş.\n\nAhmet şimdi kardeşinin nerede olduğunu tam olarak anlamış. Hemen hayvanlarını yanına alıp karanlık ormana doğru yola çıkmış. Gitmişler gitmişler gitmişler yine ışık tamamen kaybolmuş. Ahmet hemen bir ateş yakmış. O sırada uzaktan cadı kadının sesi yine duyulmuş:\n\n–Üşüyorum, donuyorum, bana bir yardım edin.\n\n–Üşüyorsan&nbsp;gel şu ateşin başına otur!\n\n–Hayır, gelemem. Hayvanların var, ben onlardan korkuyorum. Onlar beni parçalar.\n\n–Hayvanlar uslu, gel, bir şey yapmazlar.\n\n–Şu sopayı al, hayvanlarına tek tek dokun. Ben o zaman geleyim.\n\n–Ben sopa falan almam!\n\nO sırada hayvanlar sinirlenmiş, koşup cadı kadını yakalayıp yaka paça Ahmet’in yanına getirmişler. Ahmet sormuş:\n\n–Sen benim kardeşime ne yaptın?\n\nCadı bakmış ki kurtulamayacak, çaresiz her şeyi anlatmış. Sonra da:\n\n–Şu sopayı al da şuradaki taşlara dokun, demiş.\n\nAhmet sopayla taşlara dokununca kardeşi Mehmet de, diğer hayvanlar da canlanıvermişler. Hepsi birbirleriyle kucaklaşmış, hasret gidermiş. Sonra da o sopayla cadıya dokunup onu oracıkta taş etmişler.\n\nArdından iki kardeş konuşup birbirlerine başlarından geçenleri anlatmışlar. Mehmet’in aklına bir şey daha gelmiş. Hemen Ahmet’e sormuş:\n\n–Sen buraya gelmeden önce köye uğradın mı?\n\n–Evet uğradım. Herkes beni sen sandı. Beni alıp saraya götürdüler. Geceyi orada geçirdim.\n\nMehmet bu sözü duyunca küplere binmiş:\n\n–Demek geceyi sarayda geçirdin. Demek gece benim karımın yanında uyudun ha!\n\nAhmet, aralarına kılıç koyup uyuduklarını anlatamamış bile. Mehmet kılıcını çekip Ahmet’in kafasını uçuruvermiş. Bütün hayvanlar donup kalmış. Sonra Ahmet’in hayvanları, o gece sarayda yaşananları Mehmet’e anlatmışlar:\n\n–Dün gece Ahmet senin yatağında uyudu, ama karınla arasına bir kılıç koymuştu, demişler.\n\nBunu duyan Mehmet pişman olmuş. Kardeşine sarılıp ağlama başlamış. O sırada tavşan yine lafa girmiş:\n\n–Ben hemen gidip hayat otunu getireyim, Ahmet’i geri canlandıralım, demiş.\n\nTavşan gitmiş, hayat otunu bulup getirmiş. Otu hemen oğlanın kafasına sürmüşler, sonra kafayı gövdeye yapıştırmışlar, Ahmet hemen uyanıvermiş. İki kardeş yeniden sarılıp ağlaşmışlar. Bir daha ayrılmamak üzere de yemin etmişler. Sonra hep beraber köye doğru yola çıkmışlar. Tilki kurnaz ya hani, demiş ki:\n\n–Biriniz köye bir taraftan girin, biriniz diğer taraftan girin. Bakalım ahali ne yapacak.\n\nTilkinin sözünü tutmuşlar. Ahmet’i gören de, Mehmet’i gören de aynı şeyi söylüyormuş:\n\n–Padişahın damadı geldi, padişahın damadı geldi!\n\nİki kardeş köy meydanında buluşmuşlar. Birbirine tıpatıp benzeyen iki tane damat varmış ortada. Köylü buna bir anlam verememiş. Hemen padişaha haber salmışlar. Padişah kızını alıp gelmiş. Sonra da kızına sormuş:\n\n–Sultan kızım, hangisi senin kocan?\n\n–Vallahi ben de bilemedim baba.\n\nSonunda Mehmet söze girmiş:\n\n–Padişahım, ben sizin damadınızım. Bu da kardeşim Ahmet.\n\nSonra başlarından geçenleri padişaha bir bir anlatmışlar. Padişah çocukların hayat hikâyelerini dinleyince çok duygulanmış, hemen emir verip ikizlerin ana babalarını buldurmuş. Sonra onları da sarayına getirtmiş. Mehmet zaten padişahın damadıydı. Ahmet’e de vezirin kızını almışlar. Böylece hep birlikte mutlu bir hayat sürmüşler. Hâlâ o köyde yaşıyorlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "KORKUSUZ AHMET",
        "text": "KORKUSUZ AHMET\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir oğlan ile kız kardeşi varmış. Bunların anaları da, babaları da yokmuş. Oğlanın adı Ahmet, kızın adı Ayşe’ymiş.\n\nBir gün oğlan, kıza demiş ki:\n\n–Kardeşim, git bana dışarıdan bir tas su getir.\n\n–Ben korkarım abi, bu saatte dışarı gitmem.\n\nNeyse oğlan kendi gidip suyunu almış. Tam odaya girdiği sırada, kapının ardına saklanan kız kardeşi bağırmış:\n\n–Pöh!\n\n–Bu neydi şimdi?\n\n–Eee seni korkutmaya çalıştım.\n\n–Bu mu korkutmak? Bunun nesinden korkuyum ben?\n\nO gece oğlan düşünmüş taşınmış, kendisini korkutabilecek insanların olduğu bir yere gitmeye karar vermiş. Sabah olmuş, kararını kız kardeşine de söylemiş. Kız kardeşi:\n\n–Aman abi, benim kimsem yok. Burada yalnız başıma ne yaparım?\n\n–Hayır, ben gideceğim. Beni korkutacak insanların olduğu bir yere gideceğim. Buralarda mutlu değilim artık.\n\nAhmet evden çıkmış gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, sonunda uzak bir memlekete varmış. Buranın da bir padişahı varmış elbet. Oğlan bir kahveye misafir olmuş. Bakmış ki ahali başına bir siyah bez parçası bağlamış. Dayanamayıp sormuş:\n\n–Bu başınızdaki siyah bezler de nedir?\n\n–Biz yaslıyız oğul.\n\n–Hayırdır, derdiniz nedir?\n\n–Padişahımızın sarayına akşam giden sabah ölü çıkıyor. Sebebini kimse anlayamadı. Biz de ölenler için yas tutuyoruz.\n\n–Bu sefer de saraya ben gitmek istesem izin verirler mi?\n\n–Oğlum, sen güzel bir çocuksun, yazık olur sana. Oraya giren sağ çıkmıyor.\n\n–Hayır, ben sarayınıza gideceğim. Benim hiçbir şeyden korkum yok. Ölümden bile korkmam.\n\nNeyse oğlanı saraya götürmüşler. Oğlan, sarayda bir odaya çekilip beklemeye başlamış. Az durmuş uz durmuş, masanın başında otururken otururken bir tıkırtı duymuş. Derken sesler iyice artmış. Ahmet hemen yerinden kalkıp sesin geldiği tarafa bakmış. Bir de ne görsün? Bir tabut orta yere düşüvermiş. Daha öncekiler sesleri duyup üstüne de bu tabutu görünce korkudan ölürlermiş. Ahmet tabuttan hiç korkmamış. Gidip kapağını açmış. Bakmış ki bir kızın cenazesi balık gibi uzanmış tabutta yatıyor. Sonra kızın parmağındaki yüzüğü fark etmiş:\n\n–Kız ölmüş, ama parmağındaki yüzüğünü çıkarmayı unutmuşlar, demiş içinden.\n\nSonra oğlan, kızın parmağındaki yüzüğü çıkarıp kendi parmağına takmış. Bir anda odadaki gürültü kesilivermiş. Yüzüğün tılsımı buymuş.\n\nSabah olmuş, imam efendi elinde kefenle odaya girmiş. Bu odaya giren sabaha ölü çıkıyor ya hani, imam efendi de oğlanı yıkayıp kefenleyecekmiş. Bir de bakmış ki oğlan yaşıyor. İmam efendi sormuş:\n\n–Sen yaşıyor musun?\n\n–Evet, ölmedim.\n\n–Nasıl hayatta kaldın?\n\n–Ben hiçbir şeyden korkmam. Dün gece de buranın tılsımını bozdum. Artık buraya giren ölmeyecek.\n\n–Aman oğlum, sen gözü açık birine benziyorsun. Gitme, bu şehirde yaşa hep.\n\n–Hayır, ben korkuyu aramaya gidiyorum.\n\n–Oğlum bu odaya diri giren ölü çıkıyordu, buradan bile korkmadın. Daha neyden korkacaksın ki?\n\n–Olsun, ben korkuyu aramaya gidiyorum.\n\nAhmet oradan çıkıp başka bir memlekete varmış. Buranın ahalisi de pek dertliymiş. Oğlan yine bir kahvede otururken konuşulanlara kulak misafiri olmuş:\n\n–Benim anam hamama gitti, gelmedi.\n\n–Benim hanım hamama gitti, gelmedi.\n\n–Benim kız hamama gitti, gelmedi.\n\nOğlan bunları dinledikten sonra demiş ki:\n\n–Ey ahali, müsaadeniz olursa ben şu hamamınıza bir gireyim.\n\n–Oğlum, sen daha gençsin. Oraya giren çıkamıyor.\n\n–Ben buralara korkuyu aramaya geldim zaten. Hamamdan mı korkacağım?\n\n–Eee ölümden de korkmuyor musun?\n\n–Hayır, niye korkayım?\n\n–İyi, gel öyleyse.\n\nAhmet’i hamama götürmüşler. Oğlan içeri girip bakmış ki, içeridekiler hep taş kesilip kalmış. Az durmuş uz durmuş, akşam olup karanlık bastırmış. Biraz sonra göbek taşının üstüne bir körpe çocuk gelmiş, ban ban ağlamaya başlamış. Oğlan kendi kendine:\n\n–Bu körpe çocuk burada ne arıyor, demiş.\n\nO sırada şıkır şıkır şıkır takunya sesleri duyulmaya başlamış. Oğlan bakmış ki kefenli bir kız sallanarak geliyor. Dikkatlice bakınca kızın kolundaki kocaman altın bilezik gözüne ilişmiş. Kız yaklaşmaya başlamış. Oğlan da kıza seslenmiş:\n\n–Gelin kız, çabuk gel, çocuğun ağlıyor.\n\nBunu der demez oğlan dizine kadar taş kesilmiş.\n\nOğlan bakmış kız hâlâ yavaş yavaş geliyor, bir daha seslenmiş:\n\n–Gelin kız, çabuk gel, çocuğun ağlıyor.\n\nAhmet bu sefer de göğsüne kadar taş kesilmiş. Oğlan bakmış ki olacak gibi değil, iyice taş kesilmeden bir çare bulmak istemiş. Kefen giymiş kız biraz daha yaklaşınca kızın koluna sarılıvermiş. O sırada kızın kolundaki kocaman altın bilezik yere düşmüş. Bilezik kızın kolundan düşer düşmez hamamda ne kadar taş kesilmiş insan varsa canlanmaya başlamış. Ahmet dışarı çıkıp ahaliye seslenmiş:\n\n–Gelin bakalım; analarınızı, hanımlarınızı, kızlarınızı içeriden alın.\n\nAhali korkuyu yenip hamama doluşmuş, herkes kaybettiği yakınına sarılıp hasret gidermiş. Sonra oğlana sormuşlar:\n\n–Bu işi nasıl başardın?\n\n–Ben hiçbir şeyden korkmam. Bugün buranın tılsımını bozdum. Artık buraya giren kaybolmayacak, geri çıkacak.\n\n–Yav bu hamamı sana verelim, senin olsun. İstediğin kızla da everelim seni. Buraya yerleş.\n\n–Hayır, ben korkuyu aramaya gidiyorum. Hadi kalın sağlıcakla.\n\nAhmet o memleketten de çıkmış, az gitmiş uz gitmiş deniz kenarına ulaşmış. Bakmış ki adamın biri bir sürü koyun getirmiş bağırıyormuş:\n\n–Alın anam babam, koyunları kesin! Para pul istemiyorum.\n\nKoyunu alan kesmiş, alan kesmiş, derken adamın hiç koyunu kalmamış. Daha sonra adam, deniz kenarında hazır bekleyen gemiye binmiş. Ahmet de yeni yerler görmek için o gemiye atlamış hemen. Koyunları dağıtan adam, bu geminin sahibiymiş. Gemileri sürekli denizin ortasında battığından adam da hayır dua almak için her gün koyun dağıtıyormuş. Gemi yine tam denizin ortasına gelmiş, bir anda sağa sola yalpalamaya başlamış. Bakmışlar ki bir denizkızı gemiyi yakalamış, devirmeye çalışıyor. Millet panik yapmış. Ahmet hemen koşup denizkızını itmek istemiş. O sırada denizkızının boynundaki gerdanlık kopup suya düşmüş. Gerdanlık düşer düşmez gemi düzelmiş, sallanma bitmiş. Ahmet gemidekilere demiş ki:\n\n–Bunun tılsımı boynundaki gerdanlıktaydı. Gerdanlığını koparıp tılsımını bozdum. Artık hiçbir gemiyi batıramaz.\n\nGemidekiler Ahmet’e ricacı olmuşlar:\n\n–Aman oğlan, sen pek yiğit birine benziyorsun. Gitme, yanımızda kal. Bu gemiyi sana verelim, bizi sen taşı bundan sonra.\n\n–Olmaz! Ben korkuyu aramaya gidiyorum.\n\nAhmet gemiden inince az gitmiş uz gitmiş, sonunda bir grup haramiyle karşılaşmış. Haramiler oğlana sormuş:\n\n–Oğlum niye geldin buraya?\n\n–Korkuyu aramaya geldim.\n\n–Korkuyu aramaya mı geldin? Bizi görenler korkudan ölürler, sen bunu bilmez misin? Ne cesaretle geldin bizim yanımıza?\n\n–Ben sizden korkmuyorum ki.\n\n–Peki, o zaman şurada bizim kabristanımız var. Oraya git, bir un helvası pişir. Un helvasının kokusunu alan ölülerimiz kabirlerinden çıkıp yanına gelirler hemen. Bakalım onlardan da korkmayacak mısın?\n\n–Korkmam tabii. Verin kazanı, verin kepçeyi, verin unu, verin yağı, verin şekeri.\n\nAhmet malzemeleri almış, kabristana varmış. Hemen orta yerde bir ateş yakıp un helvası pişirmeye başlamış. Kabirlerde yatan ne kadar insan varsa kalkıp yürümeye başlamış bir anda. Hepsi de doğruca Ahmet’in yanına gelmiş. Oğlan kendi kendine demiş ki:\n\n–Bunlar helva yemeye mi geliyor, adam yemeye mi, belli değil. Dirisi beni yiyemedi ki ölüsü yesin.\n\nOğlan almış kepçeyi eline, yanına kim geldiyse kafasına yapıştırıvermiş. Kabirden çıkan cenazeler bir bir kaçışmaya başlamış. Ahmet cenazelerden korkacağına, cenazeler Ahmet’ten korkmuş. Hepsi de geldiği gibi kabrine geri dönmüş.\n\nOğlan işi bitince haramilerin yanına geri gelmiş. Haramiler oğlanı sağ salim karşılarında görünce şaşırmışlar:\n\n–Sen ne korkusuz adammışsın. Biz sana altınlar, inciler verelim, burada kal.\n\n–Hayır, ben korkuyu aramak için gideceğim. Allah’a ısmarladık.\n\nOğlan giderken giderken kocaman bahçesi olan bir saraya varmış. Buranın bahçesinde türlü türlü meyveler yetişirmiş. Oğlan kendi kendine demiş ki:\n\n–Bu bahçede uyuyup sabahı edeyim. Beni korkutacak bir şey bulamadım. Yakında evime gidiyim, bacım daha fazla yalnız kalmasın.\n\nOğlan bahçedeki bir ağacın altına oturmuş, kız kardeşine durumunu anlatan bir mektup yazmış. Mektubun sonuna da bir dörtlük eklemiş:\n\nAteşim var külüm yok\n\nBülbül olsam dilim yok\n\nAyşe bacım geliyom\n\nHiç ölümden korkum yok\n\nOğlanın mektup yazmak için altına oturduğu ağaç, bir elma ağacıymış. Oğlan elmalardan birini yemek istemiş. Tam elmaya uzandığı anda, elma dile gelip konuşmuş:\n\n–Yeme beni, yerim seni!\n\nOğlan hemen elini geri çekmiş. Bu sefer nar ağacının yanına varmış. Tam narı koparacağı sırada nar dile gelip konuşmuş:\n\n–Kopartma beni, koparırım seni!\n\nOğlan pek şaşırmış bu işe:\n\n–Bunlarda bir hikmet olsa gerek, demiş kendi kendine.\n\nSonra da bahçeden çıkıp doğruca saraya girmiş. Bakmış ki içeride bir sofra kurulmuş. Sofrada üç çorba, üç kaşık, üç dilim ekmek varmış. Karnı acıkan oğlan hemen sofranın başına oturmuş. O sırada sofradan bir ses yükselmiş:\n\n–Yeme beni, yerim seni!\n\nOğlan sofrayı bırakıp ikinci kata çıkmış. Orada üç sürahi dolusu şerbet ile üç bardak görmüş. Tam şerbeti bardağa koyup içecekmiş ki bir ses duymuş:\n\n–İçme beni, içerim seni!\n\nOğlan şerbetlere de dokunmamış. Tekrar sofranın bulunduğu alt kata inmiş. O sırada açık olan pencereden içeriye bir güvercin girmiş, gelip sofranın başına oturmuş. Güvercin bir silkinip kanat çırpmış, güzel bir kıza dönüşüvermiş. Derken bir tane daha, bir tane daha güvercin gelmiş. Onlar da silkinip kanat çırpmış ve güzeller güzeli birer kız olmuşlar. Böylece sofrada üç tane güzel kız oluvermiş. Sonra da aralarında konuşmaya başlamışlar:\n\n–Ben bir sarayı zapt etmiştim. Üstüme bir kefen giyip tabuta giriyor, kendimi pat diye tabutla ortalık yere atıyordum. Beni gören bütün adamlar korkudan çatlayıp ölüyordu. Sonra bir gün bir yiğit geldi, benden hiç korkmadı. Hatta parmağımdaki yüzüğü çıkarıp tılsımımı bozdu.\n\n–Ben bir hamamı zapt etmiştim. Göbek taşına ağlayan bir çocuğu koydum, kendim bir kefen giydim. Sonra da hamama gelen herkesi taşa çevirdim. Ama bir gün bir yiğit geldi, benden de ağlayan çocuktan da hiç korkmadı. Hatta kolumdaki altın bileziği çıkarıp tılsımımı bozdu.\n\n–Ben denizi zapt etmiştim. Denizden geçen gemileri tutup yere çalardım. Gemi oracıkta dağılıp giderdi, insanlar da denize yaklaşmaya korkardı. Sonra bir gün bir yiğit geldi, benden hiç korkmadı. Hatta boynumdaki gerdanlığı koparıp tılsımımı bozdu.\n\nAhmet, bunların hepsini saklandığı yüklüğün ardından duymuş. Sonra da meydana çıkıp demiş ki:\n\n–Hepinizin tılsımını bozan bendim. Senin parmağındaki yüzüğünü, senin kolundaki bileziğini ben çıkardım. Senin de boynundaki gerdanlığı ben suya düşürdüm. Çünkü ben bu dünyada hiçbir şeyden korkmam.\n\nÜç kız da oğlanı görünce tanımışlar. Oğlana demişler ki:\n\n–Ay oğlan, sen bizim oyunumuzu bozdum. Biz artık kimseye kötülük yapmayacağız. Ya bizi öldür, ya da memleketine götür.\n\n–Eee ben sizin üçünüzü de götürüp ne yapacağım?\n\n–Üçümüz de emrine amadeyiz. Artık sen ne istersen onu yap.\n\n–Eee olur o zaman. Haydi, düşün yola.\n\nBizim Ahmet üç kızla birlikte az gitmiş uz gitmiş, sonunda bacısının yanına gelmiş. Bacısı bakmış ki abisiyle üç tane dünya güzeli kız gelmiş. Abi kardeş sarılıp hasret gidermişler. Sonra oğlan üç kıza demiş ki:\n\n–Ben birinizle evleneceğim. Diğer ikinizi de çok yakın iki arkadaşıma nikâhlayacağım. Şimdi beni hanginiz korkutursa onunla evleneceğim.\n\nİlk gün saraydan gelen kız uğraşmış, oğlanı korkutamamış. İkinci gün hamamdan gelen kız uğraşmış, o da oğlanı korkutamamış. Üçüncü gün denizdeki kıza sıra gelmiş. Kız kendi kendine demiş ki:\n\n–Oğlanın önüne bir tencere koyayım, içine de bir tane serçe koyayım. Gel sana çorba pişirdim, derim. Oğlan tencerenin kapağını açınca serçe uçuverir, oğlan da korkar.\n\nKız hemen planını uygulamış. Çorba pişirdiğini söyleyip oğlanı sofraya çağırmış. Sonra oğlana demiş ki:\n\n–Haydi Ahmet, buyur yemeğe başla. Çorban soğumasın. Benim ellerim kirlendi, tencereden çorbayı sen dolduruver tabağına.\n\nAslında oğlan, denizden gelen kızı pek beğenmiş, ona âşık olmuş. Kızın bir plan yaptığını da anlamış. Ama diğer kızlara ayıp olmasın diye böyle bir sınav yapmak istemiş. Tencerenin kapağını açıp serçenin fırladığını görünce mahsustan korkmuş gibi yapmış. Hatta inandırıcı olsun diye ayılıp bayılmış. Böylece sınavı, denizden gelen kız kazanmış.\n\nSonra, denizden gelen kızla Ahmet’e kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Diğer iki kızı da Ahmet’in arkadaşları nikâhlamış. Bu masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tahtına.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "ÇOCUĞUN RÜYASI",
        "text": "ÇOCUĞUN RÜYASI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bir medresede hocanın biri talebelerini okuturken demiş ki:\n\n— Oğlum, bir rüya görürseniz sakın onu “Allah hayırlara getirsin.” demedikten sonra kimseye anlatmayın.\n\nAradan hayli bir zaman geçmiş, çocuğun biri bir rüya görmüş. Sabahleyin anasının yanına varmış hemen:\n\n— Anaa, ben bu gece bir rüya gördüm!\n\n— Anlat bakalım oğlum, ne gördün?\n\n— Anlatmam.\n\n— Anlatsana oğlum!\n\n— Yok, anlatmam.\n\nAnası sinirlenmiş, bunu bir güzel dövmüş. Çocuk ağlayarak babasının yanına varmış. Babası demiş ki:\n\n— Niye ağlıyorsun oğlum?\n\n— Baba ben bu gece bir rüya gördüm. Anam rüyanı anlat dedi anlatmadım, anlat dedi anlatmadım, o da beni dövdü.\n\n— O zaman bana anlat oğlum.\n\n— Yok, sana da anlatmam.\n\n— Niye?\n\n— Anlatmayacağım işte.\n\n— Sen bizimle alay mı ediyorsun?\n\nBabası da sinirlenip çocuğa iki tokat atmış. Çocuk daha çok ağlayarak mektebe kadar gitmiş. Hocası oğlana sormuş:\n\n— Niye ağlıyorsun oğlum?\n\n— Hocam, bu gece bir rüya gördüm. Anam rüyanı anlat dedi anlatmadım, babam rüyanı anlat dedi anlatmadım. İkisi de beni dövdüler. Ondan ağlıyorum.\n\n— Rüyanı bana anlatabilirsin oğlum.\n\n— Yok, sana da anlatmayacağım.\n\nBu söz üzerine hocası da oğlanı bir güzel dövmüş.\n\nOğlan bakmış ki olacak gibi değil, memleketinden firar etmiş. Giderken giderken bir kervana denk gelmiş. Kervancı sormuş:\n\n— Niye ağlıyorsun oğlum?\n\n— Dün gece bir rüya gördüm. Anam rüyanı anlat dedi anlatmadım, babam rüyanı anlat dedi anlatmadım, hocam rüyanı anlat dedi anlatmadım. Onlar da kızıp beni dövdüler. Ondan ağlıyorum.\n\n— Gel oğlum bana anlat rüyanı.\n\n— Yok, sana da anlatmam.\n\n— Oğlum sen bizimle eğleniyor musun?\n\nKervancı da kızıp oğlana iki tokat atmış. Sonra da yoluna devam etmiş. Bir süre sonra kervancının canı sıkılmış:\n\n— Bu oğlanın gördüğü rüyadan bana ne fayda var? Anlatmadı diye boşuna dövdüm çocuğu. Gideyim de helalleşeyim.\n\nKervancı dönüp çocuğun yanına geri gelmiş. Oğlan hâlâ bir taşın üstünde oturup ağlamaktaymış. Kervancı oğlana demiş ki:\n\n— Oğlum hakkını helal et, ben seni haksız yere dövdüm.\n\n— Yok, helal etmem!\n\n— Niye?\n\n— Eğer beni kervanına alıp gittiğin yere götürürsen, o zaman hakkımı sana helal ederim.\n\n— Eee öyleyse bin şu ata.\n\nKervancı oğlanı da kervanına alıp yoluna devam etmiş. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir memlekete varmışlar. Kervancı çocuğu şehrin ortasına bırakıp kendi yoluna gitmiş. Oğlan bir köşede oturup dururken bir tellalın sesini duymuş. Tellal bağırıyormuş:\n\n— Padişahımızın kızları seyrana çıkacak. Herkes evine girsin, dışarıda kimse kalmasın!\n\nBizim oğlan meraktan minarenin alemine çıkıp saklanmış. Biraz sonra padişah kızlarını da yanına alıp bahçesine gitmek üzere dışarı çıkmış. Yürürken kızların biri minareye saklanan oğlanı fark etmiş:\n\n— Babaa!\n\n— Ne oldu kızım?\n\n— Senin sözünü dinlemiyorlar. Minarenin aleminde bir oğlan var.\n\nPadişah bakmış ki kız doğru söylüyor. Hemen askerlerini göndermiş:\n\n— Tez gidip yakalayın şunu! Sonra da zindana atın, demiş.\n\nAskerler oğlanı yakalayıp zindana atmışlar.\n\nAradan günler geçmiş. Oğlanın zindana atılması padişahın küçük kızının içine dert olmuş:\n\n— Bu memleketin çocuğuna benzemiyordu. Elin garibini zindana attırdık. Aç mı, susuz mu acaba? Ben şu oğlana biraz yemek götüreyim, demiş kendi kendine.\n\nKüçük kız o günden sonra kendi ne yerse bir tabak da oğlana götürmeye başlamış. Oğlan da sevine sevine yemekleri yiyormuş.\n\nAydan ay geçmiş, yıldan yıl geçmiş, kâfirin biri bu memlekete savaş açmaya karar vermiş. Haber gönderip demiş ki:\n\n— Memleketinize üç tane at salıyorum. Tay hangisi, tayın anası hangisi, tayın ninesi hangisi? Bunu bilen olursa savaşmayacağım, yoksa bu memleketi yerle bir edeceğim.\n\nHem atlar hem de kâfir padişahın mesajı, bizim padişaha ulaşmış. Padişah hemen memleketindeki bütün seyisleri toplamış. Seyisler bir türlü işin içinden çıkamamışlar:\n\n— Tay olan şu!\n\n— Yok yok, tay olan bu!\n\n— Bence anası şu!\n\n— Yanılıyorsun, bence şu!\n\nSeyisler kendi aralarında kavgaya tutuşmuşlar, hepsi de kendisinin haklı olduğunu söylüyormuş. Padişah ne yapacağını bilememiş.\n\nBu arada akşam olmuş, padişahın küçük kızı yine bizim oğlana yemek getirmiş. Oğlan, kızın yüzünün asık olduğunu görünce sormuş:\n\n— Bugün canın niye sıkkın senin?\n\n— Hiç sorma, böyle böyle oldu. Eğer babam bu üç attan tay hangisi, tayın anası hangisi, tayın ninesi hangisi bulamazsa savaşa gireceğiz.\n\n— Ondan kolay ne var? Üçünü de ayrı ayrı ahırlara bağlayın. Sabahleyin üçünü birden dışarı çıkarın. İlk kişneyen en büyük, son kişneyen en küçüktür.\n\nKız hemen babasının yanına varmış:\n\n— Baba, benim aklıma bir şey geldi.\n\n— Aman çabuk söyle küçük kızım, zaten sen çok akıllısın.\n\n— Atların üçünü de ayrı ayrı ahırlara bağlayalım. Sabahleyin üçünü birden dışarı çıkaralım. İlk kişneyen en büyük, son kişneyen en küçüktür. Üzerlerine işaret koyarız.\n\n— Tamam kızım hemen yapalım.\n\nKüçük kızın dediğini yapmışlar. Ahırdan çıkınca ilk kişneyeni en büyük, ikinci kişneyeni ortanca, üçüncü kişneyeni ise en küçük olarak işaretleyip kâfir padişaha göndermişler.\n\nKâfir padişah ertesi gün elçisini göndermiş:\n\n— Tamam bildiniz, sizinle savaşmayacağım, demiş.\n\nAradan birkaç yıl daha geçmiş. Kâfirin yeminine güven olur mu hiç? Kâfir padişah yine haber göndermiş:\n\n— Gökte kaç yıldız var? Bana bütün yıldızların mevcudunu söyleyin. Bunu bilen olursa savaşmayacağım, yoksa bu memleketi yerle bir edeceğim.\n\nPadişah hemen memleketindeki bütün müneccimleri çağırtmış. Ama hiçbiri gökteki yıldızları sayamamış.\n\nAkşam olmuş, padişahın küçük kızı yine bizim oğlana yemek getirmiş. Oğlan, kızın dertli olduğunu anlamış hemen:\n\n— Canın niye sıkkın senin?\n\n— Hiç sorma, böyle böyle oldu. Eğer gökte kaç yıldız olduğunu bilemezsek savaşa gireceğiz.\n\n— Ondan kolay ne var? Eğer baban beni zindandan çıkarırsa gökteki yıldızların toplamını ona söylerim.\n\nKız hemen babasının yanına gelmiş:\n\n— Babaa!\n\n— Söyle akıllı kızım.\n\n— Minareye saklanıp bize baktığı için bir oğlanı zindana attırmıştın ya hani, o oğlan “Beni zindandan çıkarırsanız gökteki yıldızları sayabilirim.” diyormuş.\n\n— Aman kızım ne duruyoruz, hemen çıkarsınlar oğlanı.\n\nPadişah askerlerine emir vermiş, hemen oğlanı zindandan çıkarıp huzura getirmişler. Padişah sormuş:\n\n— Eee oğlum, gökteki yıldızların hepsini nasıl sayacaksın?\n\n— Padişahım bir tellal çıkarın, memlekette ne kadar eşek varsa saraya getirsinler. İçlerinden birini seçeceğim.\n\nPadişah hemen bir tellal çıkartıp kararı halka ilan etmiş. Memlekette ne kadar eşek varsa toplayıp saraya getirmişler. Oğlan içlerinden en tüylü olanını seçmiş. Sonra da padişaha:\n\n— Ben şimdi kâfir padişahın yanına gidiyorum. Sen ona haber sal, “Benim en akıllı elçim geliyor, sana yıldızların sayısını söyleyecek.” deyiver. Gerisini bana bırak.\n\nOğlan eşeğe binip kâfir padişahın memleketine doğru yola çıkmış. Bizim padişahın gönderdiği ulak atla gittiği için, oğlandan önce kâfir padişaha ulaşıp haberi iletmiş. Kâfir padişah da memleketin girişinden sarayına kadar halı döşetmiş, bizim padişahın gönderdiği en akıllı elçiyi beklemeye başlamış.\n\nOğlan az gitmiş uz gitmiş kâfir padişahın memleketine ulaşmış. Sonra da saraya kadar döşenen halının üstünde eşeğiyle ilerlemiş. Onu görenler gülüşmeye başlamışlar:\n\n— Şu eşeğin sırtındaki adama bak! Şimdi bu adam, bizim düşmanımızın en akıllı elçisi mi? Altındaki eşek, bundan daha akıllı görünüyor, demişler.\n\nOğlan sonunda kâfir padişahın sarayına ulaşmış. Kâfir padişah sormuş:\n\n— Sen, padişahının en akıllı elçisi misin?\n\n— Evet, öyleyim.\n\n— Peki, gökte kaç yıldız olduğunu bana söyleyebilecek misin?\n\n— Söyleyeceğim elbet. Ama benim de sana bir sorum var. Eğer sorumu bilirsen sana gökte kaç yıldız olduğunu söylerim.\n\n— Sor bakalım.\n\n— Beni buraya kadar getiren eşeğin üzerinde kaç tüy var? Sen tüylerin sayısını söyle, ben de sana hemen gökteki yıldızların sayısını söyleyeyim.\n\n— Yav, bu eşeğin üstündeki tüy sayılır mı hiç?\n\n— Peki, Allah’ın gökteki yıldızı sayılır mı hiç?\n\n— Aferin oğlum, beni alt ettin. Küçük kızımı sana veriyim, damadım ol.\n\nOğlan bu teklifi kabul etmiş. Kâfir padişahın kızını da yanına alıp yola düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, sonunda bizim padişahın sarayına dönmüş. Artık savaş olmayacağının müjdesini vermiş, herkes pek sevinmiş. Padişah demiş ki:\n\n— Madem kâfir padişah sana küçük kızını verdi, ben de sana küçük kızımı vereyim, akraba olalım.\n\nOğlan bunu da kabul etmiş, hemen toy kurulmuş. İki padişahın kızıyla oğlanın düğünü kırk gün kırk gece sürmüş. Düğün bitince oğlanı iki kızla aynı odaya koymuşlar. Oğlan demiş ki:\n\n— Ben bir abdest alıyım. Biriniz suyumu dökün, biriniz havlumu tutun.\n\nOğlan abdest aldıktan sonra demiş ki:\n\n— Ben bir rüya gördüydüm.\n\nKızların ikisi birden:\n\n— Allah hayırlara getirsin, demişler.\n\nOğlan da rüyasını anlatmış onlara:\n\n— Rüyamda sağ omzumdan güneş, sol omzumdan ay doğduydu.\n\nOğlan böyle deyince kâfir padişahın kızı demiş ki:\n\n— Demek ki o rüyada sağ omzundan doğan güneş benmişim, sol omzundan doğan ay ise sizin padişahın kızıymış. Baksana kız ayın on dördü gibi parlıyor, benden çok daha güzel. Allah ikinizi mesut etsin.\n\nKâfir padişahın kızı böyle deyip aradan çekilmiş. Oğlanla bizim padişahın küçük kızı mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "TUZ İLE İMTİHAN",
        "text": "TUZ İLE İMTİHAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, deve tellal iken aslan berber iken, ben anamın karnında tıngır mıngır oynar iken ülkenin birinde bir padişah ve üç kızı yaşarmış. Kızların üçü de güzeller güzeliymiş, anaları yokmuş.\n\nPadişah bir gün büyük kızını yanına çağırıp demiş ki:\n\n–Kızım, beni ne kadar seviyorsun?\n\n–Babacım, seni dünyadaki bütün yağlardan, ballardan daha çok seviyorum.\n\n–Tamam kızım sen git.\n\nPadişah, ortanca kızını yanına çağırmış:\n\n–Kızım, beni ne kadar seviyorsun?\n\n–Babacım, seni dünyadaki bütün yağlardan, ballardan daha çok seviyorum.\n\n–Tamam kızım sen de git.\n\nPadişah bu sefer en küçük kızını yanına çağırmış:\n\n–Kızım, beni ne kadar seviyorsun?\n\n–Babacım, seni tuz kadar seviyorum.\n\n–Vay, demek sen beni hiç sevmiyorsun öyle mi?\n\nPadişah küçük kızının cevabına çok hiddetlenmiş. Hemen askerlerine emir vermiş:\n\n–Alın götürün bunu, elini kolunu bağlayıp bir dağın tepesine atın, demiş.\n\nAskerler padişahın emrini yerine getirmişler, küçük kızı götürüp bir dağın tepesine atmışlar.\n\nOradan geçen bir çoban bakmış ki eli ayağı bağlı bir kız, ağacın dibinde durmaktadır. Çoban hemen kızın elini ayağını çözmüş, sonra da kıza sormuş:\n\n–Sen kimin neyisin?\n\n–Ben padişahın kızıyım. Babama böyle böyle dedim, o da beni buraya attırdı.\n\n–Ben garip bir çobanım, anamla yaşıyorum. Gel seni bizim eve götürüyüm, seninle evlenelim.\n\n–Olur, ama ileride çocuklarımız olursa isimlerini ben koyacağım. Yoksa seninle evlenmem.\n\n–Tamam olur, çocuklara senin istediğin ismi veririz.\n\nÇoban kızı alıp köyüne getirmiş. Anasına demiş ki:\n\n–Ana, her zaman sana bir tavşan vurup getirirdim, bugünse bir kız getirdim. İznin olursa biz evleneceğiz.\n\nKız başından geçenleri çobanın anasına da anlatmış. Anası evlenmelerine onay vermiş. Hemen toy kurulmuş, iki gencin düğünleri yapılmış. Çoban her gün koyunları otlatmaya gidermiş, kız da evde kaynanasına yardım edermiş. Aradan bir zaman geçmiş, kız hamile kalmış. Günü saati gelince kız bir oğlan çocuğu doğurmuş. Aradan birkaç yıl daha geçmiş, kız bir oğlan çocuğu daha doğurmuş. Derken birkaç yıl sonra bir oğlan daha doğurmuş. Tam üç tane oğlu olmuş. Çocukların ismini kız koyacaktı ya hani. Kız ilkinin adını “Ne İdik”, ikincinin adını “Ne Olduk”, üçüncünün adını ise “Ne Olacağız” koymuş.\n\nAradan seneler geçmiş. Kızın padişah olan babası, kızını saraydan kovduğu için pişmanlık duymaya başlamış. Bir gün atına binip şehir şehir, köy köy dolaşarak kızını aramaya başlamış. Derken padişahın yolu bir gün kızının bulunduğu köye düşmüş. Padişahın geldiği duyulunca herkes onu evine davet etmiş. Kızı da padişahı eve davet etmek istemiş. Çoban gidip padişahla konuşmuş:\n\n–Padişahım bu gece bizim fakirhanemizde ağırlayalım sizi.\n\n–Olur, gidelim bakalım.\n\nKız babasını görür görmez tanımış, ama padişah kızını tanıyamamış.\n\nNeyse kız bir sürü yemek hazırlamış, ama içlerine hiç tuz koymamış. Padişah oturup yemekleri yemiş, içlerinde tuz olmadığı dikkatini çekmiş hemen. Sonunda dayanamayıp evin gelinine sormuş:\n\n–Kızım çok güzel yemekler yapmışsın, ama hiçbirine tuz koymamışsın. Niye koymadın?\n\n–Padişahım, benim başıma neler neler geldi, bir bilseniz. Babama seni tuz kadar seviyorum, dedim. Babam da beni dağın tepesine attı. Yağ, bal olmadan da yemek yenir, ama tuz olmadan yemediğin tadı olmaz.\n\nPadişah bu cevabı duyunca her şeyi anlamış:\n\n–Sen benim kızımsın, beni affet, demiş.\n\nBaba kız kucaklaşıp ağlaşmışlar, hasret gidermişler. Sonra hepsi toplanıp saraya gitmişler. Çoban da, anası da artık o fakir hayattan kurtulmuş. Padişahın emriyle sarayda kız ile çobanın yeniden kırk gün kırk gece düğünü yapılmış. Yemişler, içmişler, muratlarına geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "İKİ KIZ KARDEŞİN OYUNU",
        "text": "İKİ KIZ KARDEŞİN OYUNU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde iki kız kardeş yaşarmış. Bunlar hiç evlenmemişler. Yaşları da hayli ilerlemiş, altmışa dayanmış. İki bacı bir gün evde otururken akıllarına bir oyun gelmiş. Büyük bacı demiş ki:\n\n–Ben anne olayım, sen kızım ol. Biraz eğlenelim.\n\nBüyük bacı anne olmuş, küçük bacı ise onun kızı gibi giyinmiş. Beraber bahçeye çıkıp gül toplamaya başlamışlar. O sırada küçük bacının parmağına diken batmış. Küçük bacı, on sekizlik genç kız taklidi yaparak bağırmış:\n\n–Ay parmağıma diken battı anne. Kanayacak şimdi.\n\nO sırada bahçe duvarının yanından beyin oğlu geçiyormuş. Oğlan bu sesi duymuş. Kendi kendine demiş ki:\n\n–Bu kızın ne güzel bir sesi var. Kim bilir kendi de ne kadar güzeldir.\n\nOğlan hemen eve gidip babasına demiş ki:\n\n–Baba, falancanın evinin önünden geçiyordum, içeriden bir kız sesi duydum. Yüzünü görmedim, ama kızın sesine vuruldum. Onu bana isteyelim.\n\n–Tamam, olur oğlum.\n\nBirkaç gün sonra bey ve ailesi, iki bacının evine dünür gelmişler. Bey demiş ki:\n\n–Geçenlerde bizim oğlan sizin bahçe duvarının ardından kızınızın sesini duymuş, yüzünü görmeden kıza vurulmuş. Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınızı oğluma istiyorum.\n\nBacılar durumu anlamış, ama oyunu hiç bozmamışlar. Büyük bacı demiş ki:\n\n–Kızımı size veririm, ama gerdek gecesine kadar yüzünü açmayacaksınız. Yoksa uğursuzluk olur.\n\nErkek tarafı bunu kabul etmiş. Hemen toy kurulmuş, davullar çalmış. Sonunda gelinle damat gerdek odasına girmiş. Oğlan yüz görümlüğü takmak için gelinin duvağını açmış, bir de bakmış ki karşısında bir tane kocakarı duruyor. Tabii oğlan sinirlenmiş:\n\n–Siz beni kandırdınız, diye bağırıp kadını pencereden aşağıya atmış.\n\nKüçük bacı aşağıdaki havuzun içine düşmüş. Havuzda da bir kurbağa varmış. Kadın kurbağanın üstüne düşünce, kurbağanın yıllardır geçmeyen yarası iyileşivermiş. Kurbağa, küçük bacıya demiş ki:\n\n–Dile benden ne dilersin.\n\n–Dünyalar güzeli bir kız olmayı dilerim.\n\nKurbağa bir sihir yapmış, yaşlı kadın gencecik güzeller güzeli bir kıza dönüşüvermiş. Bundan kimseye bahsetmemesini sıkı sıkı tembih ettikten sonra, kurbağa oradan ayrılmış.\n\nBu arada beyin oğlu vicdan yapmış:\n\n–Yav ben bu kocakarıyı aşağıya attım. Ne oldu bir bakıyım, ölmese bari, demiş.\n\nOğlan aşağıya inip bir bakış ki havuzun yanında gelinlikli güzeller güzeli bir kız duruyor. Hemen onu almış, odaya götürmüş. Oğlan ile küçük bacı aile olmuşlar.\n\nAradan biraz zaman geçmiş, büyük bacı kardeşini merak etmiş:\n\n–Bizim kocakarıya ne oldu acaba? Gideyim de bir bakayım, demiş.\n\nBüyük bacı hemen beyin evine gelmiş. Bir de ne görsün? Bacısı dünyalar güzeli bir kız oluvermiş:\n\n–Yav bacım, sen ne yaptın da böyle oldun? Hele bana da söyle, ben de güzelleşeyim.\n\n–Yok, söylemem!\n\n–Yav bacım söyle hele. Hiç mi hatırım yok?\n\n–Ben geçenlerde et almak için bir kasaba gittiydim. Kasap benim derimi bir yüzdü, dışımdaki kötü deri gitti. İçimden böyle güzeller güzeli bir kız çıktı.\n\nKüçük bacı kurbağaya söz verdi ya hani, o yüzden yalan söylemiş. Büyük bacı da bu yalana inanmış. Doğruca bir kasaba gitmiş:\n\n–Oğlum hele benim derimi bir yüzüver.\n\n–Ana git başımdan, olmaz. Ölür gidersin.\n\n–Yok yok oğlum, sen derimi yüz. Güzelleşeceğim ben.\n\n–Yav ana git başımdan!\n\n–Oğlum sen derimi yüz, gerisine karışma.\n\nKasabın canına tak demiş, kadını yere yatırıp yüzmeye başlamış. Tabii kadın kan kaybından oracıkta ölmüş. Öteki kız kardeşi mutlu mesut yaşamış, büyük bacı ise akılsızlığının cezasını çekmiş. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "ÜÇ LİMON KIZ",
        "text": "ÜÇ LİMON KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, ülkenin birinde bir oğlan yaşarmış. Bu oğlan, padişahın biricik oğluymuş. Bir gün bağ bahçe gezerken bir bahçeden üç tane limon koparmış. Limonları görünce ağzı sulanmış:\n\n–Şunlardan birini keseyim de suyunu içeyim, demiş.\n\nLimonların birini kesmiş. İçinden bir tane kız çıkmış:\n\n–Su, su, su, deyip ölmüş kız.\n\nOğlan bu duruma pek şaşırmış, hemen birini daha kesmiş. Ondan da bir tane kız çıkmış:\n\n–Su, su, su, deyip ölmüş kız.\n\nOğlan ne yapacağını bilememiş:\n\n–Bari üçüncü limonu bir su kenarında keseyim, demiş.\n\nYürümüş yürümüş, bir derenin kenarına varmış. Orada son limonu da kesmiş. İçinden yine bir tane kız çıkmış:\n\n–Su, su, su, demiş kız.\n\nOğlan, kızı derenin içine atıvermiş. Kız bir anda güzeller güzeli bir prensese dönüşüvermiş. Oğlana demiş ki:\n\n–Sen benim hayatımı kurtardın. Dile benden ne dilersen.\n\n–Saraya gelip benimle evlenmeni dilerim.\n\nKız bunu kabul etmiş, oğlanla beraber saraya gelmiş. Yakında düğünleri yapılacakmış.\n\nBizim kız, bir gün pınara su doldurmaya gitmiş. Hem su dolduracak hem de padişahın oğluyla orada buluşacaklarmış. Suyu doldurduktan sonra, oğlanı beklerken pınar başındaki büyük kavağa seslenmiş:\n\n–Eğil kavağım eğil!\n\nKavak eğilmiş, kız üzerine oturmuş. Sonra yine kavağa seslenmiş:\n\n–Doğrul kavağım doğrul!\n\nKavak yeniden doğrulmuş, kız kavağın üzerinde oturup padişahın oğlunu beklemeye başlamış. O sırada pınara saraydaki hizmetçi kızlardan biri gelmiş. Aslında bu kızın da padişahın oğlunda gönlü varmış. O yüzden de bizim kıza gizliden gizliye düşmanmış. Hizmetçi kız, pınara doğru eğilip suyu doldururken kavaktaki kızın suya vuran şavkını görmüş. Ama onu kendi şavkı sanmış:\n\n–Ben bu kadar güzel miyim, demiş kendi kendine.\n\nKavaktaki kız seslenmiş:\n\n–O gördüğün benim şavkım, demiş.\n\nHizmetçi kız bakmış ki dalda güzel bir kız var. Dikkatlice bakınca onun padişahın oğluyla evlenecek olan kız olduğunu anlamış. Zaten ona gizli bir düşmanlık beslediği için kendi kendine söylenmiş:\n\n–Ne yapsam da bu kızı ortadan kaldırsam acaba, demiş.\n\nSonra da yukarıya doğru bağırmış:\n\n–Sen nasıl çıktın oraya? Ben de yanına gelmek isterim.\n\nDaldaki kız kavağa seslenmiş:\n\n–Eğil kavağım eğil!\n\nKavak eğilmiş, hizmetçi kız da kavağa oturmuş. Sonra kız yine seslenmiş:\n\n–Doğrul kavağım doğrul!\n\nKavak tekrar doğrulmuş, iki kız kavağın tepesinde konuşmaya başlamışlar. Bizim kız boş bulunup demiş ki:\n\n–Benim saçımda bir tane beyaz tel var, onu biri koparırsa ak güvercine dönüşürüm.\n\nHizmetçi kız, zaten bu kızın bir açığını aramaktadır. Bunu duyunca pek bir sevinmiş:\n\n–Ne güzel saçların var. İstersen bana yaklaş da saçlarını güzelce bir öreyim, demiş.\n\nBizim kız, hizmetçiye doğru kafasını uzatmış. O da bir anda kızın saçındaki beyaz teli koparıvermiş. Kız, ak bir güvercine dönüşüp uçmuş, gitmiş. Hizmetçi bunu görünce pek bir sevinmiş:\n\n–İyi oldu, bu kızdan kurtuldum, demiş.\n\nBiraz sonra padişahın oğlu kavağın yanına gelmiş. Hizmetçi kız da hemen aşağıya inip oğlanın koluna girmiş. Oğlan şaşırmış:\n\n–Sen benim sevdiğim kız mısın?\n\n–Evet.\n\n–Eee nasıl böyle karardı?\n\n–Seni bekleye bekleye güneşin altında karardım.\n\nOğlan buna inanmış, kızı alıp saraya götürmüş. Birkaç gün sonra da düğünleri yapılmış. Hizmetçi kız ile padişahın oğlu karı koca olmuşlar.\n\nAradan birkaç hafta geçmiş. Ak güvercine dönüşen kız, her gün gelip sarayın bahçesindeki ağaca konarmış. Hizmetçi kız, güvercini görünce durumu anlamış. Hemen kocasına demiş ki:\n\n–Şu güvercini burada istemiyorum, beni rahatsız ediyor. Onu tutup keselim.\n\nOğlan hemen güvercini yakalamış, kesip öldürmüş. O sırada güvercinin bir damla kanı bahçeye damlamış, damladığı yerde de bir gül ağacı bitivermiş. Öyle bir gül imiş ki oğlan yanından geçerken gülleri burcu burcu kokarmış, ama hizmetçi kız yanından geçerken kocaman kocaman dikenleri çıkarmış. Hizmetçi kız bu durumdan şüphelenmiş. Kocasına demiş ki:\n\n–Bu gülü keselim, dikenleri elime batıyor.\n\nOğlan bu sefer de gülü kesmiş, parçalarını ocakta yakmış. Ama gül ağacının bir parçası yere düşmüş, parçanın aynı kapak gibi bir şekli varmış. Uşaklar etrafı süpürürken o parçayı da alıp dışarı atmışlar. Oradan bir kadın geçiyormuş, kapağa benzer parçayı görünce almış, evine götürmüş. Sonra da onu testiye kapak yapmış. Meğer o parçada bizim kız yaşayıp duruyormuş hâlâ. Kadın işe gidince, kız hemen insana dönüşüyormuş. Evi silip süpürüyor, yemeği yapıyor, sonra tekrar o testinin ağzına kapak oluyormuş. Kadınsa eve gelince gördüklerine hiçbir anlam veremiyormuş.\n\nEv sahibi kadın, bir gün evi gözlemeye karar vermiş. Evden çıkıyor gibi yapıp bir köşeye saklanmış. Kız da onun gittiğini sanıp hemen insan kılığına bürünmüş, işleri bitirmiş. Tam yeniden kapak olacakmış ki kadın, kızı kolundan yakalamış:\n\n–İn misin, cin misin? Çabuk söyle bana.\n\n–Ne inim, ne cinim. Seni beni yaratan Allah’ın kuluyum.\n\nSonra kız, başından geçenleri kadına bir bir anlatmış. O günden sonra da kadınla yaşamaya başlamış. Artık kapak kılığına girmesine de gerek kalmamış.\n\nGünlerden bir gün padişahın oğlu hastalanmış. Hiçbir hekim derdine deva olamamış. Bizim kız, oğlanın hastalandığını duyunca ona her zaman yaptığı özel çorbayı yapmış, kadınla saraya göndermiş. Oğlan çorbayı içince hemen iyileşivermiş. Padişahın oğlu, kendi kendine demiş ki:\n\n–Bu çorbanın tadı çok tanıdık. Senelerdir bunu bana pişiren olmamıştı. Şu kadını bir takip edeyim. Kimin nesidir, öğreneyim.\n\nPadişahın oğlu, kadını evine kadar takip etmiş. Kadın içeri girince oğlan da kapıyı çalmış. İçeriden sevdiği kız çıkmış. Oğlan onu karşısında görünce ne yapacağını bilememiş. Kız, oğlanı içeri buyur etmiş, başından geçenleri ona bir bir anlatmış.\n\nPadişahın oğlu hemen kızı ve ona sahip çıkan kadını yanına alıp saraya dönmüş. Kendisine oyun eden hizmetçi kıza sormuş:\n\n–Kırk katır mı istersin, kırk satır mı istersin?\n\n–Kırk satırı ne yapayım. Bana bir katır ver de babamın evine gideyim.\n\nHizmetçi kız saraydan kovulmuş. Padişahın oğlu, sevdiği kızla evlenmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Şimdi mutlu mesut yaşıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Kütahya",
        "title": "Padişahın Oğlu",
        "text": "[PADİŞAHIN OĞLU]\n\nBi vamış, bi yokmuş. Padişahın bidene oğlu vamış. Ecinli perili, bu oğlanı zabdetmiş. Gitmiş çocuk, gide gide bi çamın altına vamış. Ee, biden de garının bi gızı vamış. Garı yatmış yumuş. Sığır damda gapalı galmış. Gız eline alıvemiş sığırları. İlkin çıkan sığır da gorunun arkasına vamış. Gız eline çomak almış, sığırları salma*&nbsp;gitmiş. Guş gelmiş dırnaklanla almış gızın başından örtmesini. Gız:\n\n— Örtmemi ve, örtmemi ve, demiş. Guşun peşine dakılmış. Guş da gızı çamın altına götümüş. Gız, vasa baksa kin guş orda oğlan olmuş. Guş oraya varıncık ecinli perili, goyuvemiş. Gızla oğlan orda evlilik yapmışla. Çocukları olcekmiş. Çocuklan doğma vakti gelmiş. Dağda duradura gızın üstündeki elbiseleri yırtılmış. Oğlan gıza:\n\n— Ben seni buvamgilin gapısına gada götüren, sen peşimden gel, demiş. Oğlan, gıza:\n— Gapıyı çal, onna seni misafir alırla, demiş. Gız çalmış gapıyı. Padişahgil gapıyı açmışla, gızı içeri goymuşla.\nGuş hergün bacaya gelip, derki:\n— A yarim a yârim!\nGız der ki:\n—E yârim!\nGuş:\n— Doğdu mu balim?\nGız:\n—Doğmadı yârim. Guş gitmiş iki üç gün durmuş. Bi daha gelmiş. Guş demiş ki:\n\n— A yârim!\nGız:\n— E yârim!\nGuş:\n— Doğdu mu balim?\nGız:\n—Doğdu yârim.\nGuş:\n—Kåtib beyin oğlu diye sordula mı barim?\nGız:\n—Sormadıla yârim.\nPadişah’ın garısı da bizim dilenci birisinlen gonuşuyo diye gızı garşısına almış. Padişahın garısı der ki:\n—Gız gızım, sen bi de gonuşuyon birisinlen, demiş. Gız da der ki:\n—Tabi, siz sormadınız ben demedim, demiş. Sizin oğlunuz vamış, Katip Bey. Ecinli perli zabdetmiş. Ben sığır salma gidince, gabdı örtmemi,demiş. Aldı, gitdi beni, bi çamın dibine, demiş. Gız padişahın garısına demiş ki:\n—Siz bi araba çıra bidene hoca alıp gideceniz, demiş. Padişahgil de almışla götümüşle bi araba çırayla hocayı, oğlanı gurtarmışla. Padişahgil gıza:\n—Vah bizim oğumuz vamış. Biz sayirci*&nbsp;sandıydık seni demişle. Gıza bidene de hizmetci dutup yanlana almışla.Masal burda bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n*salma: Hayvan otlatmak\n\n*sayir: Dilenci\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "Kurtlu Kız",
        "text": "KURTLU KIZ\n\nBir varmış bir yokmuş. Köyün birinde baba, ana ve kızı yaşarmış. Kız günün birinde rahatsızlanmış, vücudunun her yerinden yaralar çıkmış. Zamanla evin içini pis bir koku almış, hatta kızın yattığı yatak bile kurtlanmaya başlamış. Anasıyla babası, eve gelen misafirlerden utanır olmuş.\n\nBir gün kızın anası demiş ki:\n\n— Allah’ım biz bu kızı ne yapsak, ne etsek?\n\nKızın babası da demiş ki:\n\n— Bir testiye su doldur. Yanına biraz ekmek koy. Bir de helva pişir, tasa bas. Ben bunu götürüyüm, ormana bırakıp geliyim.\n\nAdam ertesi gün kapının önüne bir at arabası getirmiş. Kızı arabaya bindirmiş, yanına da azık bohçasını koyup yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda ormana gelmişler, bir ağacın dibine oturmuşlar. Adam kızına demiş ki:\n\n— Kızım sen burada otur, ben biraz odun keseceğim. Odunları arabaya doldurunca gelir seni buradan alırım.\n\nAdam ilerideki ağacın birine bir kuru kabak bağlamış. Rüzgâr estikçe kuru kabak ağaca çarpmakta ve tak tak tak diye ses çıkarmaktaymış. Kız da bu sesleri duydukça babası ileride odun kesiyor sanıyormuş.\n\nKız beklemiş beklemiş, gelen giden yok. Akşam olmuş, yine babası gelmemiş. Hemen yerinden kalkıp tak tak tak diye ses gelen ağacın yanına gelmiş. Bir de bakmış ki ağaçta bir kuru kabak sallanıp duruyor, ama babası ortada yok:\n\n— Vay babacığım vay, beni bırakıp giden babacığım vay, diye ağlamaya başlamış.\n\nBiraz sonra kızın karnı acıkmış. Hemen bohçasını açıp ekmeğinden, helvasından yemiş, suyundan kana kana içmiş. Sonra da bir ağacın altında uykuya dalmış.\n\nBir gün öyle, iki gün böyle derken azığı iyice azalmış. Ama temiz hava kıza pek iyi gelmiş. Yaraları geçmiş, saçındaki yağlar kaybolmuş. Bir de azığı bitmek üzere olmasa, keyfi yerindeymiş aslında.\n\nBirkaç gün sonra kızın yattığı ağacın yanına bir davar sürüsü gelmiş. Koyunlar kızı görünce ürkmüşler, sağa sola dağılmışlar. Çoban bu duruma çok şaşırmış:\n\n— Allah Allah, koyunlar niye ürktüler? Dur şu ağacın oraya bir bakıyım, demiş.\n\nÇoban gelip ağacın altına bakmış ki orada nur topu gibi güzeller güzeli bir kız yatıyor. Kızın yaraları falan geçti ya hani, güzelliği ortaya çıkmış tabii. Çoban kıza sormuş:\n\n— Sen burada ne arıyorsun? İn misin cin misin?\n\n— Ne inim, ne cinim. Seni beni yaratan Allah’ın bir kuluyum. Ben çok kötü hastalandım, vücudum yara yara oldu. Babam da beni getirip bu ormana bıraktı. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.\n\n— İstersen seni bizim köye götürüyüm. Bir yaşlı anam var köyde, bizimle yaşarsın.\n\n— Olur.\n\nÇoban hemen davarları toplamış, kızı da yanına alıp köye gelmiş. Evin bahçesinden içeri girer girmez anasına seslenmiş:\n\n— Anaa, bak sana misafir getirdim!\n\n— Aman hay oğlum, ne yapacağım ben misafiri? Bizim yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz yok!\n\n— Olsun ana, yarım ekmeğin varsa yarısını sen ye, yarısını buna ver. Otursun garip. Ormanda buldum, gidecek yeri yok.\n\nÇobanın anası kızı eve kabul etmiş. Bir gün iki gün derken kız eve alışmış, çobanın anası da kızı sevmeye başlamış. Sonunda konu komşu laf etmesin diye kadın, oğluyla kızı evlendirmiş. Artık kız, çobanın eşi olmuş. Bir sene kadar sonra da ilk evladını doğurmuş. Çocuğunun adını, “N’oldum” koymuş. Kocası bir şey dememiş. Aradan bir-iki sene geçmiş, bir çocuk daha doğurmuş. Onun adını da “N’olacağım” koymuş. Kocası yine sesini çıkarmamış. Aradan hayli zaman geçmiş, çocuklar büyümüş. Bazen davar gütmeye bile gidiyorlar, babalarına yardım ederek günlerini geçiriyorlarmış.\n\nBu arada kızın babası, yıllar sonra vicdana gelmiş. Karısına demiş ki:\n\n— Hanım, şu kızı bir dolaşıp geliyim. Kurt mu yedi, köpek mi yedi, ne oldu? Bir bakıyım, demiş.\n\nKızın babası ormana gelmiş, seneler önce kızını bıraktığı yere bakmış. Ama kızından hiçbir iz yokmuş. Kızın yerinde yeller esiyormuş. Sonra kendi kendine düşünmüş:\n\n— Bu kız tek başına nereye gidebilir ki? Şurada bir köy var, belki oraya gitmiştir. Köylülere bir sorayım.\n\nKızın babası köye gelmiş, az ileride duran davarların yanına yaklaşmış. Sürüyü güden çocuklar birbirlerine N’oldum, N’olacağım diye hitap ediyorlarmış. Bunu duyan adam, bir an kızını aramayı unutup çocukların yanına gelmiş:\n\n— Sizin adınızı kim koydu çocuklar? Ananız babanız kim?\n\n— Babamız çoban. Biz de ona yardım ediyoruz. Ama adımızı babamız değil, anamız koymuş.\n\n— Haydi, beni sizin eve götürün.\n\nÇocuklar adamı almışlar, evlerine götürmüşler. Bu adamın dedeleri olduğunu bilmiyorlar tabii. Adam kapıdan içeri girerken kız babasını hemen tanımış, ama adam kızını tanıyamamış. İçeride kızın kocası da varmış. Adam oturup çobanla sohbet etmiş, kız da onlara hizmet etmiş. Sofra sermiş, çay ikram etmiş falan. Sonra adam sohbet açmak için çobana sormuş:\n\n— Hanımın pek maharetli birine benziyor. Onu nerede görüp beğendin?\n\n— Vallahi hanımımı bir gün ormanda tesadüfen buldum. Babası onu ormana terk etmişti. Getirip evime hanım yaptım.\n\n— Aman deme, bu benim kızım. Onu hasta diye ormana bırakan bendim. Çok pişman oldum, onu aramaya geldim.\n\nKız anasına da babasına da hâlâ kırgın olduğu için gidip de babasının elini öpmemiş. Babası durumu fark edip iyice üzülmüş:\n\n— Kızım bizi affet. Arada bir ziyaretimize gel.\n\n— Siz beni vaktiyle bir köpek yavrusu gibi ormana attınız. Daha da sizin evinize gelmem. Benim evim burası.\n\nAdam yerinden kalkmış, üzgün üzgün evine dönmüş. Kızı ise iki çocuğu, kocası ve kayınvalidesiyle mutlu mesut yaşamış. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "ÇEBİÇ KIZ",
        "text": "ÇEBİÇ KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde bir gelin yaşarmış. Bu gelinin hiç çocuğu olmuyormuş. Bir gün yolda yürürken bir oğlak görmüş. Bunun üzerine Allah’a yalvarmış:\n\n–Allah’ım, şu oğlak gibi bir çocuğum olsa ona bile razıyım, demiş.\n\nAllah, gelinin duasını kabul etmiş, gelin hamile kalmış. Sonra da bir oğlak çocuk doğurmuş. Dışı aynı oğlak gibiymiş, ama içinde güzel bir kız çocuğu varmış. Adını Çebiç koymuşlar.\n\nAradan hayli zaman geçmiş, Çebiç büyümeye başlamış. Anası önüne bir tekne koymuş, Çebiç her gün oradan yem yiyormuş. O yemini yerken anası da evin işlerini görüyormuş. Çebiç kız da anasına yardım etmeyi çok istiyormuş, ama anası her defasında onu yanından kovuyormuş:\n\n–Git şuraya otur, sen ekmek yapamazsın!\n\n–Git şuraya otur, sen ev süpüremezsin!\n\n–Git şuraya otur, sen çamaşır yıkayamazsın!\n\nAnası böyle bağırdıkça Çebiç kız pek üzülürmüş, ama anasına bir şey diyemezmiş.\n\nAradan hayli bir zaman daha geçmiş, Çebiç iyice büyümüş. Yalnız başına kaldığı bazı anlarda sırtındaki oğlak postunu çıkardığı olurmuş. O zaman ortaya dünyalar güzeli bir kız çıkarmış. Ama onu kimse daha postsuz görmemiş.\n\nBir gün anası derenin kenarına çamaşır yıkamaya gelmiş. Çebiç de onun yanında bekliyormuş. Anası çamaşır yıkayadursun Çebiç derenin başka bir köşesine gitmiş, üzerindeki postu çıkarıp derede yıkanmaya başlamış. Beyin oğlu da orada avlanıyormuş. Suyun içindeki kızı görünce gözlerini ondan alamamış. Biraz sonra kız sudan çıkmış, üzerine postunu giyinip anasının yanına varmış. Oğlan da uzaktan kızı takip etmiş. Üzerine oğlak postu giymesine bir anlam veremese de kızın güzelliğinden büyülenmiş bir kere.\n\nAkşam olmuş, oğlan eve gelince hemen anasının yanına koşmuş:\n\n–Anaa, falanca komşumuzun kızını bana ister misiniz?\n\n–Git oğlum, delirdin mi sen? Onun kızı falan yok, oğlaktan bir yavrusu var.\n\n–Yok, ana ben gördüm. Çok güzel bir kızı var.\n\n–İyi, o zaman yarın hamamda bir görelim kızı.\n\nÇebiç’in bir köpeği varmış. Bu köpek Çebiç’e âşıkmış. Oğlanla anasının konuşmasını dinlemiş, hemen kızın yanına koşmuş. Köpek, kıza demiş ki:\n\n–Yarın hamama gideceksiniz. Sen hiç soyunma, sadece bir tek düğmeni aç, sonra geri ilikle.\n\nKöpek, kız soyununca güzelliğinin ortaya çıkmasından korkuyormuş.\n\nErtesi gün Çebiç köpeğinin dediğini yapmış, böylece oğlanın anası kızın güzelliğini görememiş. Sonra kadın evine gelince:\n\n–Oğlum, bu kız bildiğin oğlak. Tüylü bir şey. Bundan vazgeç.\n\n–Yok ana, ölürüm de vazgeçmem!\n\n–O zaman bu oğlak kız yarın biraz gül toplasın da maharetini görüyüm.\n\nKöpek bunları dinlemiş, hemen koşup kıza yine yalan bilgi vermiş:\n\n–Yarın gül toplamaya gideceksin. Bir tane topla, başka güle dokunma, demiş.\n\nErtesi gün oğlanın anası Çebiç’i gül toplarken izlemiş. Bakmış ki oğlak kız hiç çalışmıyor. Eve gelince oğluna demiş ki:\n\n–Oğlum bu oğlak kız hiçbir iş yapmıyor. Bunun elinden bir şey gelmez, bu sevdadan vazgeç.\n\n–Yok ana, ölürüm de vazgeçmem!\n\nOğlanın anası bakmış ki olacak gibi değil, kocasına durumu anlatmış. Oğlanın babası da Çebiç’i gelin almak istememiş. Bunun üzerine oğlan, mahsustan hastalanıp yataklara düşmüş. Sonra da ana babasına demiş ki:\n\n–Memleketin bütün kızlarını çağırın. Hangisinin yaptığı çorba beni iyileştirirse onunla evlenirim.\n\nOğlan, Çebiç gelene kadar beklemiş, diğer kızların çorbalarını beğenmemiş. Sonra Çebiç gelmiş, bir çorba kaynatmış. Oğlan çorbayı içer içmez ayağa kalkmış. Oğlanın ana babası söz verdikleri gibi dünür gidip kızı almışlar. Kız evlendikten sonra oğlana her şeyi anlatmış, sırtındaki postunu çıkarıp güzeller güzeli yüzünü oğlana göstermiş. İki sevdalı mutlu mesut yaşamaya başlamışlar.\n\nÇebiç kız gerçeği kaynanasına söylemediği için, kaynanası onu hep hor görüyormuş:\n\n–Senin elinden bir iş gelmez, diyormuş.\n\nBir gün ekmek yaparken kız un çuvalını devirince ona oklavayla vurmuş. Başka bir gün çamaşır yıkarlarken kız kazanı devirdi diye ona bu sefer de tokaçla vurmuş. Derken günler böyle geçip gitmiş.\n\nBir gün köyde bir düğün olmuş. Kaynanası kınaya gitmiş, ama bizim Çebiç’i götürmemiş. Çebiç de kaynanası gidince üzerindeki postu çıkarmış, süslenip kınaya gitmiş, kaynanasının yanına oturmuş. Kaynanası bakmış ki güzeller güzeli bir kız gelmiş, yanına oturmuş. Kıza sormuş:\n\n–Kızım sen hangi mahallede oturuyorsun?\n\n–Oklavayiyen mahallesinde!\n\nKaynanası bir şey anlamamış. Biraz sonra yine sormuş:\n\n–Kızım sen hangi mahallede oturuyorsun?\n\n–Tokaçyiyen mahallesinde!\n\nKadın yine bir şey anlamamış. Biraz sonra Çebiç kalkıp eve doğru yürümeye başlamış. Kaynanası da onun kim olduğunu öğrenmek için peşinden gitmiş. Bakmış ki kız kendi evlerine giriyor. O da hemen eve girmiş. Çebiç üzerine oğlak postunu giyemeden kızı yakalamış, her şeyi anlamış:\n\n–A kuzum, ben senin böyle güzel bir kız olduğunu bilemedim. Beni affet, demiş.\n\nÇebiç ile kaynanası sarılıp barışmışlar. O günden sonra ailecek mutlu mesut yaşamışlar. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "Tuz Kadar Sevgi",
        "text": "TUZ KADAR SEVGİ\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde, ülkenin birinde bir padişah ile üç oğlu yaşarmış. Padişah bir gün oğullarını huzuruna çağırıp demiş ki:\n\n–Oğullarım, beni ne kadar seviyorsunuz?\n\nBüyük oğlu demiş ki:\n\n–Seni dünyadaki bütün altınlardan daha çok seviyorum babacığım.\n\nPadişah bu cevaptan çok keyif almış. Büyük oğluna bir kese altın vermiş.\n\nOrtanca oğlu demiş ki:\n\n–Seni dünyadaki bütün ballardan, böreklerden daha çok seviyorum babacığım.\n\nPadişah bu sözden de çok keyif almış. Bu oğluna da bir kese altın vermiş.\n\nDerken sıra en küçük oğluna gelmiş:\n\n–Seni tuz kadar seviyorum babacığım, demiş.\n\nBu sözü duyunca padişah hiddetlenmiş:\n\n–Vay sen beni nasıl tuz kadar seversin? Hiç mi sevmiyorsun beni, diye bağırmış.\n\nSonra da cellatlara emir vermiş:\n\n–Çabuk bunu götürün, ıssız bir dağ başında kellesini vurun, kanlı gömleğini bana getirin, demiş.\n\nNeyse iki cellat şehzadeyi almış, ıssız bir dağ başına götürmüş. Ama şehzadeyi çok sevdikleri için ona kıyamamışlar. Cellatlar demiş ki:\n\n–Şuradan bir tavşan vuralım, kanını gömleğine sürelim, padişaha götürelim.\n\nCellatlar dedikleri gibi yapmışlar. Padişah da oğlunun kanlı gömleğini görünce onun öldüğüne inanmış.\n\nNeyse bizim şehzade bir ata binmiş, altı ay bir güz yol gidip bir şehre varmış. İlk evin kapısını çalmış. İçeriden bir nine çıkmış. Oğlan demiş ki:\n\n–Nineciğim, beni evlatlık alır mısın? Benim kimim kimsem yok.\n\nNine de yalnız bir kadınmış, onun bu teklifini hemen kabul etmiş. Oğlanın karnını doyurup yatağına yatırmış. Sabah olmuş, bizim şehzade pencereden dışarıyı izliyormuş. Halkın kalabalık halde bir yere gittiğini görmüş. Hemen nineye sormuş:\n\n–Nereye gidiyor bu halk?\n\n–Geçenlerde padişahımız öldü, bugün yeni padişah seçimi var. Halk seçim yerine gidiyor, demiş.\n\n–Biz de gidip onları seyredelim mi?\n\n–Eh olur, ama içlerine fazla karışmayalım. Bir kenardan bakalım.\n\nNeyse seçim meydanına varmışlar. Bu memleketin bir âdeti varmış. Bir talih kuşunu havaya salarlarmış, talih kuşu kimin başına konarsa onu padişah yaparlarmış. Kuşu salmışlar, kuş havada uçmuş uçmuş, gelip bizim şehzadenin başına konmuş. Bakmışlar ki kuş yabancı birinin başına kondu:\n\n–Biz bunu kabul etmeyiz, demişler.\n\nSeçimi ertesi gün yeniden yapmaya karar vermişler.\n\nErtesi gün bizim şehzade seçim alanına gitmemiş, mezarlığın yanındaki bir taşın üstünde oturuyormuş. Halk yine talih kuşunu havaya salmış, kuş meydandaki kimsenin başına konmamış. Mezarlığa kadar gidip taşın üstünde oturan şehzadenin kafasına konmuş yine. Halk bakmış ki kuş yine aynı oğlanın başına kondu:\n\n–Biz bunu kabul etmeyiz. Yarın bir seçim daha yapalım, demişler.\n\nErtesi gün halk yine seçim meydanında toplanmış. Kuşu havaya salıp kimin başına konacağını beklemeye başlamışlar. Kuş uçmuş uçmuş, evinin bahçesinde oturan şehzadenin başına konmuş yine.\n\nHalk bu sefer durumu kabul etmek zorunda kalmış:\n\n–Kuşu üçtür saldık, aynı oğlanın başına kondu. Bunda da bir hayır var demek ki. Biz bunu padişah yapalım.\n\nNeyse bizim şehzadeyi ülkeye padişah yapmışlar. Oğlan da padişah olarak çok güzel işler yapmış, halka kendini sevdirmiş.\n\nAradan hayli zaman geçmiş; bizim genç şehzade orta yaşlı, sakallı bir padişaha dönüşmüş. Bir gün komşu ülkenin padişahını, yani babasını yemeğe davet etmiş. Babası bu teklifi kabul edip oğlanın ülkesine gelmiş. Oğul babasını hemen tanımış, ama baba oğlunu tanıyamamış. Neyse hoş beş etmişler, tanışmışlar falan.\n\nMisafirler gelmeden önce bizim oğlan aşçıbaşına emir vermiş:\n\n–Hiçbir yemeğe tuz atılmayacak, demiş.\n\nAkşam olmuş, yemeğe oturmuşlar. O akşam tuzsuz yemekleri yemişler. Ertesi akşam yine tuzsuz yemek yemişler. Babası dayanamayıp sormuş:\n\n–Sizin burada tuz yok mu?\n\n–Var elbet. Ama sen tuzu sevmiyorsun diye yemeklere tuz koydurmadım.\n\nOğlan böyle dedikten sonra dayanamayıp kendini tanıtmış:\n\n–Vaktiyle “Seni tuz kadar seviyorum!” dediğim için beni cellatlara verip öldürtmek istemiştin. Ben senin oğlunum, demiş.\n\nBabası hatasını anlamış, oğluna sarılıp af dilemiş. Oğlu da babasının elini öpüp onunla barışmış. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "ÜVEY ANA",
        "text": "ÜVEY ANA\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir köyde ana, baba ve kızı yaşarmış. Bir gün kadın ölmüş, adam da başka biriyle evlenmiş. Evlendiği kadının bir de kendi kızı varmış. Böylece kız, babası, üvey ana ve üvey kardeş birlikte yaşamaya başlamışlar. Ama üvey ana kendi kızını pek sevmekte, adamın kızını ise hor görmekteymiş.\n\nÜvey ana, bir gün iki kızı da yanına çağırmış. Kendi kızına bir ak yün, üvey kızına bir kara yün verip demiş ki:\n\n–Kimin yünü pırıl pırıl parlarsa o yarın evde kalacak, diğeri babasıyla dağa odun kesmeye gidecek.\n\nKızlar hemen dere kenarına gelmişler. Üvey ananın kızı ak yünü yıkadıkça yünler pırıl pırıl parlamış. Diğer kız ise akşama kadar uğraşmış, ama kapkara yün nasıl parlasın?\n\nAkşam olmuş, eve dönmüşler. Üvey ana bakmış ki ak yün parlıyor, kara yün zift gibi duruyor. Üvey ana, üvey kızına demiş ki:\n\n–Sen yarın erken kalkıp babanla dağa odun kesmeye gideceksin!\n\nAslında üvey ananın niyeti başkaymış. Kadın, üvey kızından kurtulmak istiyormuş. Önceleri kocası karşı çıksa da, artık o da durumu kabullenmiş. Kızı dağa odun kesme bahanesiyle götürüp orada bırakacaklarmış.\n\nErtesi sabah baba ile kızı erkenden yola çıkmışlar. Giderken giderken çok uzak bir dağın başına gelmişler. Adam mahsustan odun kesmeye başlamış. Bir taraftan da kızı görmeden odun taşıyacakları eşeğin ipini çözmüş, eşek de kaçıp gitmiş. Baba, kızına demiş ki:\n\n–Kızım, bizim eşek ipinden kurtulup kaçmış. Haydi şunu bul da getir.\n\nKız hemen eşeği aramak için babasının yanından ayrılmış. Adam da bunu fırsat bilip hemen oradan kaçmış, evine gelmiş. Kızı gittiğini anlamasın diye de bir ağacın dalına kuru kabak asmış. Rüzgâr vurdukça kabak tak tak tak diye ses çıkardığı için, kız babasının gittiğini anlayamamış.\n\nSonunda kız eşeği yakalayıp geri gelmiş, ama babasını hiçbir yerde bulamamış.\n\nAkşam olmuş, hava kararmak üzereymiş. Ormanda yalnız başına kalan kız, ağlamaya başlamış:\n\n–Tak tak eden kabakçık, beni kandıran babacık; tak tak eden kabakçık, beni kandıran babacık!\n\nO sırada oradan bir avcı geçmekteymiş. Kızın ağladığını görünce yanına gelmiş ve kıza demiş ki:\n\n–Seni evime götürüyüm, evlen benimle.\n\nKız mecburen bunu kabul etmiş, beraber adamın evine gitmişler. Adam kıza güzel elbiseler almış, giydirip kuşatmış. Bir iki gün içinde de düğün kurulmuş. Tam düğünün son gecesi bizim kız üzerindeki takılarla beraber evden kaçmış. Düğün telaşında gelinin kaçtığı hemen fark edilmemiş.\n\nKız giderken giderken ileride ışık yanan bir ev görmüş, oraya sığınmaya karar vermiş. Burası cadı kadının eviymiş. Kız gidip kapıyı çalmış, cadı hemen onu içeri buyur etmiş. Cadı kadın kızın karnını doyurmuş, yatağını hazırlamış. Kız yatağına yatmış, ama yabancı bir evde hemen uyuyamamış. Aradan bir saat kadar geçmiş. Evin hanımının da hâlâ yatmadığını görünce kız sormuş:\n\n–Ebe sen niye yatmıyorsun?\n\n–Benim biraz işim var kuzum, sen yat.\n\nCadı kadın gıcır gıcır bıçak biliyormuş. Kızı kesecek ya hani. Gıcırtıları duyar da kız uyuyabilir mi hiç? Kızın gözüne bir türlü uyku girmemiş. Biraz sonra kadına yine sormuş kız:\n\n–Ebe sen niye yatmıyorsun?\n\n–Dedemden kalma bulaşıkları yıkayacağım kuzum, sen yat.\n\nKız iyice şüphelenmiş. Bakmış olacak gibi değil, yavaşça yerinden kalkıp yine düğün elbiselerini giymiş, evden kaçmış. İleride bir ulu kavak ağacı varmış, kavağa seslenmiş kız:\n\n–Eğil kavağım eğil de ben çıkayım!\n\nKavak eğilmiş, kız üzerine çıkmış. Sonra yine seslenmiş:\n\n–Doğrul kavağım doğrul!\n\nKavak geri doğrulmuş, kız taa yukarıya kadar çıkmış.\n\nCadı kadın kızın kaçtığını fark edince hemen dışarı fırlamış. Çok geçmeden de kavağın üstünde olduğunu görmüş. Ama oraya bir türlü çıkamamış. Sonunda dayanamayıp kıza sormuş:\n\n–Kuzum, sen nasıl çıktın oraya?\n\n–Beline bir ip bağla, ipin ucunu da bana fırlat. Ben seni yukarı çekerim.\n\nCadı ipin ucunu beline bağlamış, bir ucunu da kıza fırlatmış. Kız hemen ipi yakalamış ve cadıyı yukarıya doğru çekmeye başlamış. Cadı tam ağacın dalına uzanacağı sırada kız ipi birden bırakıvermiş, cadı yere düşüp ölmüş.\n\nKız hemen kavağa seslenmiş:\n\n–Eğil kavağım eğil!\n\nKavak ağacı yeniden eğilmiş, kız aşağı inip oradan uzaklaşmış. Giderken giderken Allah tarafından kendi köyünü bulmuş. Üzerinde hâlâ düğün kıyafetleri var tabii. Bahçelerinde bir horoz varmış. Horoz, kızı görünce bağırmaya başlamış:\n\n–Üürü üüü, allı pullu ablam geliyor!\n\nÜvey ana sesi duyunca horoza kızmış:\n\n–Git şuradan meret, sen başkasını görmüşsündür!\n\nHoroz tekrar bağırmış:\n\n–Üürü üüü, allı pullu ablam geliyor!\n\nBu sefer evdekiler dayanamayıp dışarı çıkmışlar. Bir de bakmışlar ki gerçekten de kız geliyor. Hem de allı pullu gelin kıyafeti giymiş.\n\nKızın babası, zaten kızını dağ başına bıraktığı için çok pişmanmış. Hemen koşup kızını kucaklamış. Sonra da üvey anayla kızını evden kovmuş. Baba kız yeniden mutlu mesut yaşamaya başlamışlar. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "Mındılımıstık",
        "text": "MINDILIMISTIK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir köyde üç kardeş yaşarmış. Bunların anaları babaları yokmuş. Birinin adı Mındılımıstık, birinin adı Ayşecik, birinin adı da Fatmacık’mış. Bir gün üç kardeş odun toplamaya gitmişler. Ama köylerinden o kadar uzaklaşmışlar ki dönüş yolunu bulamamışlar. Yürürken yürürken karşılarına iki köy çıkmış. Birinde duman tütermiş, birinde köpek ürürmüş. Demişler ki:\n\n–Köpek üren yere gidersek köpek bizi yer. En iyisi duman tüten yere gidelim, belki karnımızı doyururuz.\n\nDuman tüten köye varmışlar, bir kapıyı çalmışlar. Meğer burası cadı karısının eviymiş. Cadı, kapıyı açıp da karşısında üç çocuk görünce pek sevinmiş:\n\n–Aman kuzum, gelin gelin kapıda kalmayın, demiş.\n\nCadı hemen çocukların karnını doyurmuş, gönüllerini hoş etmiş. Sonra çocuklara yataklarını hazırlamış:\n\n–Haydi kuzularım, artık uykunuz gelmiştir, yerinize yatın, demiş.\n\nÇocuklar hemen yataklarına girmişler, cadı da onların iyice uyumasını beklemiş. Çocukları yiyecek ya hani, bir an evvel uyumalarını istiyormuş. Cadı dayanamayıp seslenmiş:\n\n–Kuzularım uyudunuz mu?\n\nAyşecik ile Fatmacık ses vermemiş. Ama Mındılımıstık cadıya seslenmiş:\n\n–Ben daha uyumadım.\n\n–Sen hangisisin?\n\n–Ben Mındılımıstık.\n\n–Sen niye uyumadın kuzum?\n\n–Ebe, anam bana her gece bir çuval fıstık getirirdi, onu yer öyle uyurdum.\n\nCadı karısı kilere gidip bir çuval fıstık getirmiş. Mındılımıstık fıstığı yiyip yatağına geri yatmış. Cadı karısı biraz sonra yine seslenmiş:\n\n–Kuzularım, hanginiz uyuyor, hanginiz uyanık?\n\nMındılımıstık seslenmiş:\n\n–Yine ben uyanığım ebe, kardeşlerim uyuyor.\n\n–Sen niye uyumadın kuzum?\n\n–Ebe, anam bana her gece bostan yedirirdi, onu yer öyle uyurdum.\n\nCadı karısı yine kilere gitmiş, kocaman bir bostan getirip kesmiş. Mındılımıstık da bostanı afiyetle yemiş, yerine yatmış. Cadı karısı biraz sonra yine seslenmiş:\n\n–Kuzularım, hanginiz uyuyor, hanginiz uyanık?\n\nMındılımıstık seslenmiş:\n\n–Yine ben uyanığım ebe, kardeşlerim uyuyor.\n\n–Sen niye uyumadın kuzum?\n\n–Ebe, anam bana her gece dereden bir kalbur su getirirdi, onu içer öyle uyurdum.\n\nCadı karısı, eline kalburu alıp doğruca dereye gitmiş. Ama kalbura koyduğu su aşağıya akıp gidiyormuş. Kalburda su durur mu hiç? Cadı karısı bakmış ki olacak gibi değil, kendi kendine söylenmiş:\n\n–Bu çocuk benimle eğleniyor herhalde. En iyisi mi gidip bunları bir güzel yiyeyim.\n\nCadı karısı su getirmeye gidince, Mındılımıstık kardeşlerini uyandırmış ve onlara demiş ki:\n\n–Ev sahibi, cadı gibi bir şey. Bize kötülük yapacak. Hadi hemen buradan kaçalım.\n\nÇocuklar evden kaçmadan önce cadının ne kadar tenceresi, kedisi, köpeği varsa hepsini tutup çuvala koymuşlar. O çuvalları da kendi yataklarına yatırmışlar.\n\nÇocuklar evden kaçtıktan sonra cadı karısı dereden dönmüş, öfkeyle çocukların yattığı odaya girmiş. Onların yatağa koydukları çuvalları insan zannetmiş. Hemen eline bir sopa alıp çuvallara vurmaya başlamış. Bir taraftan da söyleniyormuş:\n\n–İşte böyle benim tencerelerim gibi tıngırdarsınız! İşte böyle benim kedim gibi miyavlarsınız! İşte böyle benim köpeğim gibi bağırırsınız!\n\nBiraz sonra sesler kesilmiş. Cadı karısı yorganı kaldırıp çuvalların ağzını açınca kırılan tencerelerini, ölen kedi köpeklerini görmüş. Cadının hiddeti iyice artmış. Hemen çocukların peşine düşmüş.\n\nÜç kardeş cadının yetişeceğini anlayıp derenin kenarındaki bir ulu kavağın tepesine çıkmışlar. Cadı karısı bunları görmüş, ama bir türlü ağaca tırmanamamış. Bakmış olacak gibi değil, çocuklara seslenmiş:\n\n–Kuzularım, oraya nasıl çıktınız?\n\n–Ebe yatak yatak üstüne koyduk da çıktık.\n\nCadı hemen evine gidip ne kadar yatak varsa getirmiş, üst üste dizmiş. Sonra da yatakların üzerine tırmanmaya başlamış. Ama yataklar yumuşak olduğu için kavağa yetişemeden dengesini kaybedip dereye düşmüş. Cadı karısı oracıkta boğulup ölmüş.\n\nCadının öldüğünü gören çocuklar kavaktan aşağıya inip yeniden cadının evine gitmişler. Yükte hafif pahada ağır neyi varsa yanlarına alıp yola düşmüşler. Giderken giderken kendi köylerine varmışlar. Üç kardeş o günden sonra cadının mallarıyla rahat bir hayat sürmüş. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "İYİLİĞİN MÜKÂFATI",
        "text": "İYİLİĞİN MÜKÂFATI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, köyün birinde bir adamla kızı yaşarmış. Adamın karısı öldüğü için bir süre sonra başka bir kadınla evlenmiş. Yeni evlendiği kadının iki tane de kızı varmış.\n\nGünler günleri kovalamış, zamanla kadının niyeti ortaya çıkmaya başlamış. Kadın üvey kızından kurtulmak istiyormuş. Hatta bir gün kocasına demiş ki:\n\n–Bu kızını evde görmek istemiyorum!\n\n–Yahu hanım, sen böyle diyorsun da, ben kızımı nereye götüreyim.\n\n–Vallahi ben bilmem, nereye götürürsen götür. Ama onu artık burada görmek istemiyorum. Yoksa ben giderim.\n\nAdam karısının dırdırına dayanamayıp bir gün kızını bir dağ başına bırakıp gelmiş. Kız orada beklemiş beklemiş, ama babası geri gelmemiş. Mecburen ormanda kendi başına yaşamaya başlamış. Ormandaki hayvanlara iyilik yaptığı için, onlar da kıza yiyecek getiriyormuş. Bir gün kaplumbağa ters dönmüş, kız hemen onu düzeltip ölmekten kurtarmış. Başka bir gün rüzgârda kuşların yuvası daldan aşağıya düşmüş, kız hemen yuvayı yerine koymuş. Diğer bir gün karınca yuvasını sel basacakken kız yuvanın önüne set yapıp karıncaları kurtarmış. Böyle böyle zaman akıp gitmiş.\n\nGünlerden bir gün iyilik yaptığı hayvanlar, bu kızı alıp nehrin arka tarafına götürmüşler. Orada bir mağara varmış. Mağarada da iki tane su akarmış. Suyun biri simsiyah zift gibiymiş, diğeri ise sapsarı altın gibiymiş. Hayvanlar kızı sarı akan suyun içine sokmuşlar. Kız bir anda kirinden pisinden kurtulup pırıl pırıl parlamaya başlamış. Adeta bir prenses gibi olmuş. Sonra aynı hayvanlar, kızın aile hasreti son bulsun diye onu evine kadar getirmişler. Babası kızı görünce pek bir sevinmiş:\n\n–Kaç gündür pişmanlıktan uyuyamıyordum. İyi ki geri geldin kızım, demiş.\n\nBaba kız sarılıp hasret gidermişler. Ama üvey ana, evden kovduğu üvey kızının güzeller güzeli bir kız olarak döndüğünü görünce onu yine kıskanmış:\n\n–Hele anlat, nasıl bu hale geldin, demiş kıza.\n\nKız da başından geçenleri bir bir anlatmış. Üvey ana, kızın güzelliğini o kadar kıskanmış ki kendi kızlarının da onun kadar güzel olmasını istemiş. Hemen iki kızını da üvey kızının dediği yere göndermiş:\n\n–Siz de bunun yaptıklarını yapın, dünya güzelleri olarak geri dönün, demiş.\n\nÜvey ananın iki kızı yola düşmüş, az gitmiş uz gitmiş o ormana ulaşmış. Ama diğer kızın yaptığı hiçbir iyiliği yapmamışlar. Kaplumbağa yolunda giderken hayvanı ters çevirmişler. Rüzgârda kuşların yuvası daldan aşağıya düşünce yuvayı iyice bozmuşlar. Karınca yuvasını değnekle iyice eşeleyip dağıtmışlar. Ormandaki hayvanlar bu kızlara çok sinirlenmiş. Onları alıp nehrin arka tarafındaki mağaraya götürmüşler. Ama bunları altın gibi akan suya değil, zift gibi akan suya sokmuşlar. Kızlar kapkara olup çıkmışlar. Nehirde ne kadar yıkansalar da bir türlü karaları çıkmamış. Mecburen bu halde eve dönmüşler.\n\nAnaları, kızları bu halde görünce üvey kızını suçlamış yine:\n\n–Sen benim kızlarımı kandırdın, seni burada görmek istemiyorum, demiş.\n\nBunu duyan adam artık dayanamamış, kadınla iki kızını evden kovmuş. O günden sonra baba kız mutlu mesut yaşamışlar. Herkes ettiğini bulmuş, bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Karaman",
        "title": "Elma Bahçesindeki Dev",
        "text": "ELMA BAHÇESİNDEKİ DEV\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde, ülkenin birinde bir adam ile üç oğlu yaşarmış. Bu adamın kocaman bir elma bahçesi varmış, geçimini elma satarak sağlarmış. Ama her sene elmalar olduğunda bir dev gelip elmaların yarısını yermiş. Sonunda adam dayanamayıp oğullarına demiş ki:\n\n—&nbsp;Oğullarım, bu devi artık yakalayıp öldürmemiz lazım. Yoksa her sene rızkımızın yarısını yiyip bitiriyor. Sırayla nöbet bekleyin, devin bahçeye geldiğini gören onu öldürsün.\n\nBüyük oğlu demiş ki:\n\n— Baba bu gece ben bekleyeyim, devi yakalayıp öldüreyim.\n\nGece olmuş, oğlan bahçede devi beklemeye başlamış. Çok geçmeden de dev bahçeye gelmiş. Ama oğlan devin heybetini görünce korkusundan bir şey yapamamış. Dev bir ağacın bütün elmalarını yiyip gitmiş.\n\nErtesi gün ortanca oğlan demiş ki:\n\n— Baba bu gece de ben bekleyeyim, devi yakalayıp kılıcımla öldüreyim.\n\nGece olmuş, oğlan devi beklemeye başlamış. Beklerken beklerken bir köşede uyuyakalmış. Dev yine gelmiş, başka bir ağacın bütün elmalarını yiyip gitmiş.\n\nErtesi gün sıra en küçük oğlana gelmiş:\n\n— Baba bu gece de ben bekleyeyim, devi öldürüp hepimizi bu dertten kurtarayım.\n\nYine gece olmuş, küçük oğlan ok ve yayı elinde devi beklemeye başlamış. Çok geçmeden dev bütün heybetiyle görünmüş. Oğlan devin bahçeye girdiğini görünce bir ok atmış, devi kolundan yaralamış. Canı yanan dev kaçmaya başlamış. Oğlan hemen eve gelip babasına ve kardeşlerine haber vermiş:\n\n— Kalkın kalkın, devi yaraladım. Gidip yakalayalım.&nbsp;\n\nHep beraber bahçeye gelmişler. Bakmışlar ki yerde devin kan izleri var. Babaları demiş ki:\n\n— Oğullarım, bu izleri takip edip devi bulun ve öldürün.\n\nÜç kardeş, kan izlerini takip ederek hayli bir zaman yürümüşler. İzler bir kuyunun başına varınca bitmiş. Büyük oğlan demiş ki:\n\n— Şu ipi belime bağlayım, siz de beni aşağıya sarkıtın.\n\nDediğini yapmışlar. Büyük oğlan kuyunun içine doğru azıcık inince bağırmaya başlamış:\n\n— Yandım anam! Beni hemen yukarı çekin!\n\nBüyük oğlanı yukarı çekmişler. Ortanca oğlan demiş ki:\n\n— Bu sefer de ben ineyim.\n\nHemen onu belinden iple bağlayıp kuyuya sarkıtmışlar. Biraz sonra o da bağırmaya başlamış:\n\n— Yandım anam! Beni hemen yukarı çekin!\n\nKardeşleri hemen ortanca oğlanı da yukarıya çekmişler. Sıra küçük oğlana gelmiş. Küçük oğlan demiş ki:\n\n— Yandım desem de beni kuyuya sarkıtmaya devam edin.\n\nİpi bu sefer küçük oğlanın beline bağlamışlar, yavaş yavaş kuyuya sarkıtmaya başlamışlar. Biraz sonra küçük oğlan da:\n\n— Yandım anam, diye bağırmış.\n\nAma kardeşleri onu kuyuya indirmeye devam etmişler. Derken küçük oğlan kuyunun dibine inmiş. Bakmış ki burada iki tane oda var. Odalardan birine girmiş, karşısına üç tane güzel kız çıkmış. Kızlar demişler ki:\n\n— Ey yiğit, sen buraya niçin geldin? Burada bir dev var, biraz önce yaralı halde geldi. Seni görmesin, öldürür vallahi.\n\n— Onu ben yaraladım. Şimdi de yarım kalan işimi bitirmeye geldim. Dev nerede?\n\n— Yandaki odada.\n\nOğlan hemen yan odaya gitmiş, zaten kan kaybından yorgun düşen devi bir darbede öldürüvermiş. Sonra kızları da yanına alıp kuyunun ağzına gelmiş. Kardeşlerine bağırmış:\n\n— Devi öldürdüm. Burada üç tane de güzel kız buldum. Önce onları yukarı çekin. Şu gelen büyük kız, büyük abim için.\n\nOğlan, büyük kızı belinden ipe bağlamış, abileri de onu yukarı çekmişler. Sonra küçük oğlan yine bağırmış:\n\n— Şu gelen ortanca kız, ortanca abim için.\n\nOğlan hemen ortanca kızı belinden ipe bağlamış, abileri onu da yukarı çekmişler. Sıra küçük kıza gelmiş. Küçük kız, oğlana demiş ki:\n\n— Yiğit, sen benden önce çık. Ben ablalarımdan daha güzelim. Kardeşlerin beni görünce, seni kıskanıp burada bırakabilirler.\n\n— Yok yok, benim kardeşlerim öyle şey yapmaz.\n\n— Yiğit, sen yine de şu iki saç telimi al. Ben çıkınca kardeşlerin seni burada bırakırsa, bu saç tellerimi birbirine sürt. Bir kara koyun ile bir ak koyun gelir. Sakın kara koyuna binme, o seni yerin yedi kat dibine götürür. Ak koyuna binmeye bak, o seni yeryüzüne çıkarır.\n\nKüçük oğlan, küçük kızı da belinden ipe bağlamış:\n\n— Şu gelen küçük kız da benim için.\n\nAbileri hemen küçük kızı da yukarı çekmişler. Bakmışlar ki bu kız hepsinden güzel:\n\n— Küçük kardeşimiz bize oyun etti. Çirkin kızları bize verip güzel kızı kendine aldı, demişler.\n\nSonra da ipin ucunu kuyudan aşağıya fırlatıp küçük kardeşlerini orada bırakmışlar ve eve dönmüşler. Babalarına ise küçük kardeşlerinin öldüğünü söylemişler.\n\nKüçük oğlan, ipin aşağıya düştüğünü görünce abilerinin maksadını anlamış. Ne yapacağını düşünürken aklına kızın verdiği saç telleri gelmiş. Hemen telleri birbirine sürtmüş, gerçekten de bir ak koyun, bir de kara koyun çıkıp gelmiş. Sonra koyunlar aralarında kavga etmeye başlamışlar. Oğlan ak koyuna bineceğim derken, o karışıklıkta kara koyuna binivermiş. Kara koyun da oğlanı alıp yerin yedi kat dibine götürmüş. Orada gizli bir ülke varmış. Oğlan etrafta gezinirken bir ev görmüş, gidip kapıyı çalmış. İçeriden yaşlı bir nine çıkmış:\n\n—&nbsp;Sen kimsin oğlum?\n\n— Ben Tanrı misafiriyim nine, beni evine alır mısın?\n\nNine oğlanı eve almış, oğlan da başından geçenleri nineye bir bir anlatmış. O sırada dışarıdan bir kalabalık geçiyormuş. Oğlan sormuş:\n\n— Nine bu adamlar nereye gidiyor?\n\n— Oğlum buralarda bir dev var, suyun başını mesken tuttu. Her seferinde bir insanı kurban veriyoruz, dev o insanı yiyene kadar su alıyoruz. Yarın da padişahın kızı deve kurban verilecek. Ahali onun yasını tutuyor.\n\n— Ben o devi öldürürüm nine, sen merak etme.\n\nErtesi gün padişahın kızıyla birlikte bizim oğlan da devin yanına gitmiş. Dev ikisini birden karşısında görünce pek sevinmiş:\n\n—&nbsp;Nasibim iyiye katlandı, demiş.\n\nO sırada oğlan, arkasına sakladığı oku çıkarıp devi başından vurmuş. Dev oracıkta ölüvermiş. Padişahın kızı, elini devin kanına bulayıp oğlanın omzuna basmış, böylece oğlanın omzunda bir nişan olmuş.\n\nPadişahın kızı hemen saraya dönmüş, babasının yanına varmış. Padişah sormuş:\n\n—&nbsp;Kızım sen nasıl kurtuldun?\n\n—&nbsp;Bir delikanlı gelip devi öldürdü, beni de kurtardı. Onun kim olduğunu bilmiyorum, ama devin kanıyla omzuna bir nişan koydum.\n\nPadişah hemen bir tellal çıkarmış, köydeki bütün gençleri huzuruna çağırmış. Sonra da tek tek hepsinin omuzlarına bakmış. Derken bizim oğlanın omzundaki kan lekesini görmüş, onu tanımış. Padişah, oğlana demiş ki:\n\n— Dile benden ne dilersen.\n\n—&nbsp;Canının sağlını dilerim padişahım.\n\nOğlan saraydan ayrılmış, bir ağacın altında gölgelenmeye çekilmiş. O sırada bir hışırtı duymuş. Bakmış ki çift başlı bir yılan ağaca tırmanıp kartalın yavrularını yiyecekmiş. Anaları yanlarında olmadığı için yavruları koruyacak kimse de yokmuş. Oğlan yine okunu eline almış, bir atışta yılanı öldürmüş. Oğlan yılanı öldürdüm diye sevinirken kartal ötelerden çıkıp gelmiş. Oğlanı elinde okla görünce yavrularını öldürecek zannetmiş, oğlanın üstüne hücum etmiş. Yavrular dile gelip bağırmışlar:\n\n—&nbsp;Anaa anaa, o bizi yılandan kurtardı.\n\nKartal yerde yılanın ölüsünü görünce yavrularına inanmış. Oğlana demiş ki:\n\n—&nbsp;Dile benden ne dilersen.\n\n—&nbsp;Ne dileyeyim, canının sağlığını dilerim.\n\n—&nbsp;Yok yok olmaz, sen benim evlatlarımı kurtardın. Benden bir şey iste.\n\n—&nbsp;Beni yeryüzüne çıkarabilir misin?\n\n—&nbsp;Çıkarırım, ama bir şartım var. Bana kırk batman et, kırk batman su getir. Ben de seni yukarı çıkarayım.\n\n—&nbsp;Tamam, olur.\n\nOğlan, hemen padişahın yanına gelmiş:\n\n—&nbsp;Padişahım, sen bana ne dilersen dile dediydin, hatırladın mı? Bana kırk batman et, kırk batman su lazım.\n\n—&nbsp;Tamam yiğit, istediğin bunlar olsun. Hepsini hazır bil.\n\nOğlan biraz sonra kırk batman et ile kırk batman suyu alıp kartalın yanına varmış. Kartal demiş ki:\n\n—&nbsp;Bir kanadıma eti, diğer kanadıma suyu koy, sen de ortaya otur. Cak dediğimde et vereceksin, cuk dediğimde su vereceksin.\n\nOğlanla kartal yola çıkmışlar. Cak cuk, cak cuk, cak cuk derken yeryüzüne çıkmışlar. Oğlan kartala veda edip hemen evine doğru yola çıkmış. O gün de küçük kız ile abilerinden birinin düğünü varmış. Küçük kız, iş uzasın diye damada demiş ki:\n\n—&nbsp;Bana bir çift ceviz kabuğundan, bir çift de altından ayakkabı yaptır. Yoksa senin karın olmam!\n\nDüğün devam ededursun, damat gelinin dediği ayakkabıları yapacak kunduracıyı aramaya çıkmış. Ama hiç kimse bunu yapamamış.\n\nKüçük oğlanın daha düğünden haberi yokmuş, biraz para kazanıyım diye bir ayakkabıcıya çırak girmiş. O gün de abisinin gelin için yaptırmak istediği ayakkabılardan haberi olmuş. Ustasına demiş ki:\n\n—&nbsp;Ustam müsaade et, ben bu ayakkabıları yapayım.\n\n—&nbsp;Oğlum nasıl yapacaksın? Bu imkânsız bir şey!\n\n—Sen şimdi eve git, sabaha hazır ederim usta.\n\nUsta evine gitmiş, oğlan tek başına kalınca küçük kızın verdiği kılları cebinden çıkartıp birbirine sürtmüş, sonra da dileğini söylemiş. Bakmış ki önünde bir çift ceviz kabuğundan, bir çift de altından ayakkabı belirivermiş.\n\nErtesi gün oğlan, ayakkabılarla düğün evine gitmiş. Aradan hayli zaman geçtiği için oğlanı kimse tanıyamamış. Zaten öldü diye biliyorlar ya. Oğlan ayakkabıları geline vermiş. Gelin, sihir olmadan bu ayakkabıları dünyada kimsenin yapamayacağını bildiği için, gelenin küçük oğlan olduğunu anlamış.\n\nKüçük oğlan gelinin yanından çıkıp babasıyla abilerinin yanına varmış. Babasına başına gelenleri bir bir anlatmış. Babası, onu kuyuda bırakan diğer kardeşlere pek kızmış ve onları evden kovmuş. Bu sefer davullar küçük oğlan ile küçük kız için çalınmaya başlamış. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Bremen Mızıkacıları/Dört Hayvan",
        "text": "Bi varmış bi yokmuş. Mızıkacılar varmış bi. Bi eşşek varmış. Eşşek yaşlanmış, terk edilmiş. Giderkene yolda köpek ile karşılaşmış:\n\n̶&nbsp; Köpek demiş, ne var? nö yok?\n\nKöpek gardeş:\n\n̶&nbsp; Ben terk edildim sahibim tarafından. İş görmez hale geldim. Beni terk ettiler, demiş.\n\nHadi, beraber yola düşiyler. Giderkene bi kediye rastlıyolar.\n\n̶&nbsp; Ne var kedi gardeş? demişler.\n\nKedi:\n\n̶&nbsp; Ee ben avcılık yapamaz oldum. Sahibim tarafından terk edildim, demiş.\n\n̶&nbsp; Hadi sen de gel bizimle, demişler.\n\nGiderken bunlar, bi üçü beraber, bir horoza rastlıyolar.\n\nHoroza:\n\n̶&nbsp; Ne var horoz kardeş? deyiler.\n\nHoroz deyi:\n\n̶&nbsp; &nbsp;Ben sahibim tarafından terk edildim, deyi. Yaşlandım, deyi. İş görmez hale geldim, deyi.\n\n̶&nbsp; E gidelim hadi dördümüz beraber, deyiller.\n\nBunlar gediyler bi yola çıkıylar, varıylar. Gide gide bi eve varıyler bunlar. Eve bi giriyler. Eve girdiklerinde bunlar, herkes evden gaşmış, kimse yokmuş. Ne varsa yemişler, işmişler bunlar. Ordan sahibi bi geliyi, Allah Allah hiş bi şe yok. Bi bakıy, bi şe ışıldıyo.\n\nEv sahibi:\n\n̶&nbsp; Bu ne acaba ışıldayan? deyi.\n\nBi sigara basıy ışığa. O ışık kedinin gözüymüş. Bunlar saklandıkları yerden bi çıkar, vur dekme, vur dekme ev sahiblerine. Ev sahibini çıkarmışlar bunlar. Mızıkacılar o evin sahibi olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Tın Tın Kabacık",
        "text": "TIN &nbsp;TIN KABACIK\n\nEveli iki öksüz çocuk varımış. Biri Fatma, biri Yusuf. Fatmacık ve Yusufcuk olarak geçiymiş. Bunların bi üvey anası varmış. Üvey anası gabullenememiş çocukları.\n\nBubaları:\n\n—Hadi çocuklar bu gün sizinle dağa oduna gidelim, demiş.\n\nOduna gidiyler bi gabak aliyler ellerine bi ağacın dalına gabağı asiyler.\n\nBubaları:\n\n—Bu gabağı tıngırdatın ben gelcem, demiş.\n\nGidiyi bubası bi da dönmeyi. Çocuklar gabağı tıngıra tıngırtmış.\n\nÇocuklar:\n\n—Tın tın gabacım beni aldıtan bubacım. Tın tın gabacım beni aldıtan bubacım,&nbsp;diye diye ağlamışlar.\n\nAğlarlarmış. Ondan sora, bağrışa, çağrışa varıyler. Ondan sora, bi goca garının yanına variyler. Yaşlı bi nenenin yanına. Neneye bi bakiyler bi kesteneden çocuğu varmış. Kesteneden çocuğu, nine suya sokuyomuş. Kesteneden yani böcek. Bunu suya sokup duruymuş.\n\nOrdan nene:\n\n—Gelin gelin çocuklarım, demiş.\n\nÇocukları getiriyi. Nene bi yere gitmiş. Nene gittiğinde bunlar çocuğu suya sokacak olmuşlar. Çocuğu suya sokacakları zaman nene durdurmuş. Bunları kesip yiyecemiş nene. Nene suyu gaynatmış. Nene bi yere gittinde suyu bi dökiler nenenin çocuğunun üstüne. Nenenin çocuğunu yakmışlar. Bi gaçiyler, nene arkasında, onlar önde. Ordan bi yere ta variyler. Eveli onlara bi nenenin biri bi ayna, bi darak, bi de sabun veriy.\n\nHindi* onlara yardım eden nene:\n\n—Başınız sıkıştı mı bunları atın, demiş.\n\nOrdan bunlar çayın ortasında sabunu suya atıylar. Nene bunların arkasından gaçıymış. Sabun taş olmuş ve taşa basarak suyu geçmişler.\n\nNene demiş:\n\n—Nerden geçtiniz siz ora?\n\nÇocuklar:\n\n—Bu daşa bastık da geçdik, demişler.\n\nNene sabuna bi basiyi, su götürmüş neneyi. Bi bakmışlar çocuklar gine nene geliy.Bu sefer darağı atmışlar, bi orman olmuş. Gine geçiyler çocuklar.\n\nNene demiş:\n\n—Nasıl geçdiniz?\n\nÇocuklar:\n\n—Çatallarla basa basa geçdik, deyiler.\n\nGine geçiyler, bi de aynayı atıyler, bi değirmen olmuş. Değirmene variyler ora.\n\nNene demiş:\n\n—E siz nasıl geçtiniz?\n\nÇocuklar:\n\nDeğirmenin boğazını yaladık da geçi verdik, demişler.\n\nGoca garı bi yalamış orda dilini düşürüvermiş. Masal da burda bitmiş.\n\n\n*hindi: Şimdi\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Şah Mehemed",
        "text": "MASAL NO:4\n\nŞAH MEHEMET\n\nZemanında bir padişah varmış. Bu padişahın da bir tek bir kızı varmış dünya yüzünde. Kimselere denişmez, kız çok kıymatlı. Bir gün-oralıkta da düyürcü kürsüsüne gelir otururlarmış-bir keriye demişler ki:\n\n-Bu kızı bize Allah’ın emrinden iste.\n\nGelor keri düyürcü kürsüsünün üstüne oturor. Padişah dor kine:\n\nBu keri ne dor?\n\nÜç gün gelor keri. İşte düyürcü kürsüsüne oturor. O zaman oğlanı moğlanı sormazlarmış. Dor ki:\n\n-40 deve yükü altın isteyin. Bir altından sini, altın arpa, altın buğda, içinde altın bir tavık kekerek gelici. Eynen sarayımın karşısında sarayım kimi bir saray isterim. Bunu yaparsa veririm, yapmazsa vermem.\n\nKeri geldiyinden keriye sölorlar. Keri gidor oğlana sölor.\n\n-Peki ani başım üstüne,\n\ndor.&nbsp; 40 deve yükü yerine 800 deve yükü altın salar. Altın sininin içinde tavıklar, horozlar gider, kekerek. Hazine dolar. Sebehten padişah her gün kağar güneşe doğru dururmuş.\n\n-Aman gözüme noldu, gözüme noldu?\n\nGözü kamaşor padişahın. Bakor kine bir ev yapılmış, gennin evini neylemeli. Ondan bin kat güzel. Altınlardan yapılmış. Gümüşlerden yapılmış bir saray.\n\n-Bu kimin?\n\ndemişler.\n\n-İşte oğlan, kızımıza yaptırdı.\n\n-Eh,\n\nkağorlar kızı gelin hemamına götürollar. Bakollar ki hemamda böyük bir yılan, evran, nere getse yılan karşısına çıkor.\n\n-Aman ben bundan korkorum,\n\ndor kız.\n\n-Kızım, herifin bu, kocan bu,\n\ndollar. Akşam olor, gelin eve gelor. Yılan karyolanın üstüne yator. Neyse aradan birkaç gün geçor,yılan bir babayiğit olor. Kıza dor kine\n\n-Bak benim bele olduğumu heç kimseye sölemicin. Aramızda kalıcı bu,\n\ndor.\n\n-Aramızda kalmazsa beni yitirin,\n\ndor.\n\n-E,\n\ndor kız da. Padişahın bir koşusu varmış, o koşuya herkeş gidollar. En önde bu oğlan atın üstünde gidor. Herkeş bu oğlana bakor. Kıza dollar:\n\n-Seni baban şele bir babayiğide vermedi, bir yılana verdi. Bu yılandan sen ne anlıyıcın?\n\nNeyse kızın hırtlağına keder çıkor. Üç gün sonra:\n\n-İşte bu benim kocam,\n\ndor. Bele dedi mi hemen oğlan gelor dor kine:\n\n-Bizim şeyimiz bitti. Senin gözün berk değilmiş. Ben artık senden vazgeçorum. Demir çarık delinece demir çöyen eyilenece, başında kuşlar yuva kurana keder beni bulaman,\n\ndor.\n\n-Aha Alasmarladık,\n\ndor. Hepsini koyor gidor. Ne keder ağlor, ne keder yalvarorsa kızcağız, oğlan dor kine:\n\n-Yoook,bitti artık,\n\ndor. Koyup gidor Bir gün, beş gün kız dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ya ben bulurum yârımı\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ya terk ederim diyârımı\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben giderim kocamın arkası sıra.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kızım etme eyleme,\n\nbir demirden çarık yaptıror. Bir demirden çöyen yaptıror. Eline alor, başına bir erkek asbabı, geyinor asbabını çekor. Az gidor, uz gidor, seneler boyu gidor bu kız. Heç demir çarık delinir mi? Seneler geçor. Bir gün bir suyun başına geçor. Yiyecek de yok. Yolda gördüğü otlardan şundan bundan yiyor, oturor. Gelor suyun başına oturor. Ağlamaya başlor.\n\n-Benim ne yazım, ne kederim varmış. Keşke ben onu söylemesem ne vardı.\n\ndeyi. Bakor kine ayağını çeviror, bakor kine çarığı delinmiş.\n\n-Eyvah dor, artık gezecek helım da kalmadı. Ayağıma tikenler bator. Çöyene bakor ki(deyneğe) deynek de eğilmiş. Elini başına ator ki başında güverçinler yuva yapmış. Cücük çıkartmışlar. Oturor, ağladığı yerde bakor kine biri gelor.\n\n-Aman sen geldin mi?\n\ndor.\n\n-Geldim,\n\ndor. Herifimiş. Genni karşılor. Dor kine:\n\n-Şindi seni anam gilin yanına eletsem anam seni bir çeynem sakkız eder.\n\n-Ya nedim?\n\ndor.\n\n-Anamın her memesi bir omzunda, sağ memesi sol omzunda; sol memesi sağ omzunda atmış oturor. Giden,\n\ndor,\n\n-Den kine sağ memesine yapışak, sol memesine yapışak derken ağzına bir çeynem sakkızı ver, otur elini öp,\n\ndor. Neyse gelor, kız bakor ki her memesi bir omzunda oturor. Bir o memesinden emor, bir o memesinden emor, ağzına sakkızı veror, kerinin elini öpor, oturor.\n\n-Eee,\n\ndor,\n\n-Bu bizim Şah Mehemed’in düzeni,\n\ndor.\n\n-Sağ mememden emmesedin, sol mememden emmesedin, ağzıma sakkızı vermesedin, ben seni şimdi bir çeynem sakkız ederdim,\n\ndor.\n\n-Bu kim oğlum?\n\ndor.\n\n-Neblim,\n\ndor,\n\n-Tanrı misafiri,\n\ndor. Anasına söyleyemor. Neyse oğlanın davılı kurulmuş, deyzası kızını alıcılar. Düyün dernek kurulmuş. Oğlan dor kine:\n\n-Ben bunu almam,\n\nGenler dor kine:\n\n-Deyzan kızını mehekkak alıcın.\n\nDüyün olucu. Buna dollar ki:\n\n-Yeri get de falan dağın arkasında bacım var, bacımdan genni çalıp genni söyleyeni al gel.\n\nKağor gidor, yavrım ne yol bilor ne iz bilor. Genni çalıp genni söyleyeni alıp getirici. Oturor ağlor.\n\n-Niye ağlon?\n\ndor.\n\n-Anan bene dedi kine get genni çalıp genni söyleyeni al getir dedi bene.&nbsp; Elime de bir mektup verdiler.\n\ndor. Mektubu oğlan açıp bakor ki\n\n-Öğlen gelirse öğlen yi, ikindinde gelirse ikindinde yi. Akşam gelirse akşam yi genni bacım. Koma genni ha. Genni gözümüze göstertme.\n\nOğlan mektubu yırtor ator. Yazor ki:\n\n-Öğlen gelirse öğlen bırakın, ikindin gelirse ikindin bırakın, akşam gelirse akşam bırakın,\n\ndor. Kıza da dor kine\n\n-Aha şu dağın arkasına çıkan,\n\ndor,\n\n-Giden aşşağıya enen bakan kine,\n\ndor,\n\n-Bir tikenli yer. Bir kan deresi akor, Aman peh kurbanlar olam, ne güzel akor, bal kimi eyni deyi otur başına,\n\ndor.\n\n-Aman nasıl rengi var, nasıl güzelliği var,\n\nde. O sene bir yol verir. Ordan geçen giden. Bakan ki bir irin deresi akor. Ona da den kine:\n\n-Aman ne keder güzel, babam evinin yağı kimi, babam evinin balı kimi, deyi onu da sev,\n\ndor.\n\n-O da sene bir yol verir. Bakan kine bir böyük tarla, tarlanın içine girilecek hal yok, tikenler dolu. Ayaklarına batar, seni öldürür o tikenler,\n\ndor. De kine:\n\n-Uy kurbanlar olam, ne güzel yaratmış sizi yaradan Allah, gül kimi babam evinin gülü kimi deyi al bir tene başına dak, sene yol verir. Oralıktan geçen giden, bakan kine bir at bir tene de köpek var. Köpeğin önünde ot, bir kucak ot, atın öyünde de bir şakka et.&nbsp; Hemen de kine dor,\n\n-Uy, bunlar yinir mi?\n\nitin önünden otları al, atın öyüne ko; atın öyündaki eti itin öyüne ko.\n\n-Kurbanım heyvan size de,\n\ndor. Ordan gelin bakan kine deyzam evde.\n\n-Deyzaaa!\n\nde.\n\n-Anamın seye selamı var. Genni çalıp genni söyleyeni Şah Mehemed’i everorlar onu istorlar.\n\n-E&nbsp; der,\n\ndor. Aha seye bir mektup, mektubu alır der kine\n\ndor,\n\n-İçeriye girim de okuyum, sen burakta bekle.\n\nGenni dişini bileylemeye giror. Sen bak kine bir tazar var, tazarın üstüne evvelden küp korduk, o tazarın üstünde bir kutu var. Hemen kucakla al kaç. Ne kedek çağırırsa ne kedek bağırırsa bırakma,\n\ndor.\n\n-Heç sene karışamaz.\n\ndor.\n\n-Kaç al buraya getir,\n\ndor. Gelor aynı bakor kine bal deresi akor, yağ deresi akor. Bunların hepsine\n\n-Aman kurban olam ne keder güzelsin, babam evinin yağı kimi, babam evinin balı kimi.\n\nOnlar genne yol veror. Tikenli yere gelor.\n\n-Aman ne güzel tikenli güller, ne güzel,\n\ndor, başına dakor, göğsüne dakor. Gelor bakor kine atın öyünde et; itin öyünde ot. Onu ona, onu ona çeviror. Eve gelor,\n\n-Deyzaaa!\n\ndor:\n\n-Ne kurban,\n\ndor.\n\n-Aha sene anamın selamı var, seye mektup yolladı, genni çalıp genni söyleyeni vermelimiş,\n\n-Gel kurbanım deyzam, hele bekle girim okuyum, sen şurakta bekle.\n\n-Bekliyim deyza zatı ben de yoruldum,\n\ndor. Kağor bakor kine içeriye hemen giror, eşşikten geçor, kutuyu alıp kaçor. Keri bunu göror, arkasına ulaşamor, dor kine:\n\n-Öyüne bir şey çekildi sanki kerinin. Çağıror kine ata\n\n-Tut!\n\ndor,\n\n-Sen benim öyüme eti kodun.\n\ndor,\n\n-Köpeeek, onu tut ta kevirtme ha!\n\ndor.\n\n-Heyyaaa!\n\ndor,\n\n-Sen benim öyüme otu kodun, Ben ot yir miyim?\n\ndor.\n\n-Bu bene et kodu.\n\ndor.&nbsp; Kız oralığı geçor. Ordan geçer bakar kine işte yağ deresi, bal deresi, onlara der kine:\n\n-Tutun yağ deresi tuuut!\n\n-Yoook, tutamam. Sen günde kaç sefer yüzüme tüküron,\n\n-Aman kan deresi tuut!\n\n-Yoook, tutamam.\n\ndor. Oralıktan kaçar kız evine gelir oturur.\n\n-Bu genni çalıp genni söyleyen neymiş, hele bakım?\n\ndor. Bir düymesine basor, herhal o zaman televizyon varmış.&nbsp; Biz bilmorduk, açar bakar kine kimi çalor kimi söylor, kimi oynor.\n\n-Peh ne güzel.\n\nŞindi bunu geri kapadıcı, kapadamor. Ağlamaya başlor. Oğlan gelor.\n\n-N’oldu?\n\n-Aha ben şunun şurasını dürtüklerken şunlar içinden çıktılar. Ben bunları tutup geri içine koyamorum,\n\ndor. Hemen oğlan düymeyi bükor, kızın eline veror.&nbsp;\n\n-Yeri al get,\n\ndor.\n\n-Aha ani,\n\ndor.\n\n-Bee,\n\ndor.\n\n-Kele niye seni bırakmış?\n\ndor.\n\n-Neblim, verdiler.\n\ndor. Düyün olor, gelin gelor, güveyi içeriye giror. Kıza dor kine:\n\n-Şindi bunlar seni bir çeynem sakkız eder, etini pölüşemezler,\n\ndor.\n\n-Ben bunu bilabar dıkarım,\n\ndor.\n\n-Yoook, dıkaman.\n\ndollar.\n\n-Gelinden güveyinin arasında bunun ne işi var?\n\n-Dıkmorsanız ben de giderim,\n\ndor. Neyse gidor oğlan Kız uyuduktan sonra buna dor ki:\n\n-Kak, kaçak.\n\nHerkes uyuyup uykuya daldığından kaçıp gidollar. Çok yol alollar. Bir yerde ağacın altında oturollar. Bir de bakollar ki\n\n-Amaan!\n\ndor kız\n\n-Bir böyük kırmızı bulut gelor Şah Mehemed,\n\ndor.\n\n-Aboo, o deyzam,\n\ndor.\n\n-Gelinin anası,\n\ndor.\n\n-Şindi gelirse bizi öldürür,\n\ndor. Kağor bir kestel yapor genni de üstüne bir tas olor oturor.\n\n-Aha burda bir çeşme varmış, şuraktan bir su içim de geri gidim,\n\ndor. Eline tası alor, tas şıp deyi içine düşor. Elini tasa ator.\n\n-Eh, başını bağrını yisin suyun,\n\ndor.\n\n-Yallah,\n\ndor, koyup gidor.&nbsp;\n\n-Bee, yolda ne gördün?\n\ndollar.\n\n-Yolda çeşme vardı. Bir de tas üstünde, neye elimi attımsa olmadı.\n\n-Biri kız, biri de oğlandı,\n\ndor.\n\n-Niye sen şey etmedin\n\ndor öteki.&nbsp; Kağor öteki deyzası bir beyaz bulut olor.\n\n-Aboo!\n\ndor.\n\n-Bir beyaz bulut gelor Mehemed,\n\ndor.\n\n-Nedek,\n\ndor. Kağor kızı bir bahça edor, genni de bir bahçacı olor. Enor.\n\n-Bahçacı, bahçacı!\n\ndor.\n\n-Şurdan bir kızdan bir oğan geçti mi?\n\ndor.\n\n-Amaan,\n\ndor,\n\n-Tametesler olmadı, bibere bu sene kurt girdi, su yoktur.\n\ndor. Ben şaşırdım nedeceğimi. Ne iston anam ne iston?\n\ndor.\n\n-Bir kızdan bir oğlan buraktan geçti mi?\n\ndor.\n\n-Vallahi bu sene heç berşi kazanamadım. Gene de ne istorsan verim sene,\n\ndor.\n\n-Yeri&nbsp; le’net sene de balcanına da tametesine de.\n\ndor.\n\n-Hele ne gördün?\n\ndollar.&nbsp;\n\n-Bir bahçacıdan bir bahça, ne kedek dedimse\n\ndor,\n\n-Dediler ki berşi kazanamadım, gene de ne istorsan verim sene.\n\ndediler.\n\n-Verin ben gidicim,\n\ndor anası. Bir kara bulut olor, bir kara bulut olor, artık kömür kimi. Bunlar da gene bir yerde oturollar.&nbsp; Dor kine:\n\n-Aboo, Şah Mehemet, bir kara bulut gelor kine nasıl?\n\n-O anam işte heç bizi affetmez,\n\ndor.\n\nNedek? Kağor oğlan bir ağaç olor. Kızı bir ağaç edor, oğlan da bir yılan olor üstüne dolanor. Keri gelor oralığa giror.\n\n-Eee! Şah Mehemed!\n\ndor.\n\n-Bunu sene koymam,\n\ndor.&nbsp; O zaman ağacın yapraklarını keri alor alor koparor keri, koparor ator.\n\n-Ani ani,\n\ndor.\n\n-Bak ben senin bir tek oğlunum,\n\ndor.\n\n-Gel ya beni öldür ya da ikimizi de öldür,\n\ndor.\n\n-Ani eğil de şu dilinden billakma öpüm, sonra ne edorsan et,\n\ndor. Keri dilini çıkarığından keri, hemen dilini sokor. Keri oralıkta sizlere ömür. Keri ölor. Bunlar da kağor gelollar. Gele gele gene eyni memlekete gelollar. 40 gün 40 gece düğün dernek olor. Oğlandan kız evlenor işte. Yidik içtik hocaya gettik.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Oduncu ile Padişah",
        "text": "Bir oduncu varmış. Bu, oduncu adamcağız her gün oduna gider. Genç, babayiğit amma, evlenecek durumu yok. Kakmış bir gün oduna vururken paltayı vurmuş, içinden bir güzel kız çıkmış. Artı saçları belinin ortasında ayın 14’ü kimi parlor.\n\n— Ben sene çıktım oduncu.\n\ndemiş. Oduncu eve almış gelmiş bunu. Nikehlerini kıymışlar, evlenmişler, seneler geçmiş. Bir gün padişahtan vezir geçerken kapının önünden geçerken bakor ki bir kadın damda asbap seror. Vezire dor kine\n\n— Abooo, ben bu kadına eşşığ* oldum, bunu bene nedersen edicin alıcın, dor.\n\n— Padişahım! dor, senin padişahlığına yakışır mı birinin avradını elinden alıp da koynuna koma olur mu? dor.\n\n— Genden berşiler* iste,\n\n— Ya vermezse?\n\n— Genni öldürüp avradını alırık.\n\nNeyse dor kine:\n\n— Ne isteyek? dor.\n\n— Bir gül isteyek, dor.\n\n— Zemherinin gününde. Herkes koklasın, 40 tabur eskerim koklasın, gene de gazel olmasın.\n\nÇağırırlar oduncuyu. Oduncu gelir, ben berşi etmedim., der.\n\n— Bir gül getiricin, zemherinin gününde. Hepimiz kokluyucuk, gene gazel olmucu.\n\nEve gelor dor kine:\n\n— Bunu nerden bulak eksik? dor.\n\n— Aha bele bele, dor.\n\n— Of herif! dor,\n\n— O döyyüs bene eşşığ oldu, dor.\n\n— Beni senin elinden alırlar.\n\n— Heç korkma, dor.\n\n— Benim çıkarttığım ağaca get, paltayı vur, bacım gelir. Bahçadan sene bir deste gül kopartsın versin, dor.\n\n— Eh, adam gelor, gene eyni ağaca bir tene paltadan vurduğundan\n\n— Hoşgeldin enişte! deyi bir kadın çıkor.\n\n— Gel içeri gir, dor,\n\n— Yok! dor,\n\n— İşte bacın bele bele, dor.\n\nBir deste örnek örnek gül koparıp eline veror. Tam dediklerinden. Bir tene koklor elinde on tene olor, bir tene yaprağı dökülmor.\n\n— Olmadı buna bir çare bul, dor. Dor kine:\n\n— Bir salkım üzüm getirsin. Şu zemherinin gününde. Biz yiyicik, ahali yiyici, 40 tabur esker yiyici, gene de bitmici.\n\nAdamı çağırollar. Gelin dor ki:\n\nBacımgil bu sene bağ ekmişlerdi, gene get oraya, bacım üzüm istedi, de, dor. Neyse üzümü de veror. 40 tabur esker yiyor, genni yiyor, gene de üzüm bitmor.\n\n— Bunu nedersen edicin bene bir yol bulucun, dor ki:\n\n— Yeni doğan bir çocuk olucu, sözümüze söz verici.\n\nYeni doğan çocuk laf bilir mi?\n\n— Bunu istiyek genden. Gene gelor padişah, oduncuyu çağırollar. Gelor adam. Bize bir uşak vericin, sözümüze söz verici.\n\ndorlar. Oğlan gelor eve\n\n— Aha bele bele*...dor. Avradı da:\n\n— Bundan kolay ne var? Ben geldiğimde bacım aş yerordu, dor.\n\n— Herhalda şindik doğurdu, dor.\n\n— Hele yeri bak get, dor. Gelor adam gene ağaca bir tene vurduğundan bu sefer kadın gece kalor çıkmada. Duror beklor, neçe sona*\n\n— Aman enişte, dor.\n\n— Senden yüzüm kara. Elini öper bir oğlum oldu, dor.\n\n— Ver, onu deyzası* istor, dor. Hemen genni kundağa saror, sonra gene çapıda saror.\n\n— Yeri götür, dor. Götüror, daha göbeği üstünde, yeni kesilmiş. Alor deyzası uşağı öpor,\n\n— Aman, dor, bizi kurtar, dor.\n\n— Sen kaygısız ol deyza, dor uşak. Getiror padişahın yanına.\n\n— Otuttur hele şura, dollar. Uşağın her iki geçesine yastığı koyollar. Bakollar ki daha göbeği üstünde, yeni kesilmiş. Oturor,\n\n— Padişahım, dor.\n\n— Siz söyleyin ben mi dinliyim, ben söyleyim, siz mi dinliyiciniz? dor.\n\n— Nasıl uşakmış? Sen söyle biz dinliyek, dollar.\n\n— Ben memede uşaktım, babam eletti beni, küspeci düyenine* koydu. Ustam küncüyü yudu, serdi. Bene de oğlum, şu küncüyü bekle, dedi. Kaktım beklorum, öteden bir serçe geldi. Küncüden bir tene aldı kaçtı. Ben bunun arkasından kaçtım. Bir ağacın üstünde serçeyi tuttum, hırtlağını çektim. Serçeyi bıraktım, küncüyü aldım, ustamın yanına geldim. Aha usta geldim, dedim. Yeri oğlum, o da senin olsun, dedi. Ustam bene o küncüyü verdi, dedi uşak.\n\n— Küncüyü getirdim, döydüm. Bir geçeye şireyi* aktı, bir geçeye yağı aktı. Bir geçede küspesi kaldı. Eğer eniştemi sıkıntıya korsan, genleri üzersen, bir şeyler söylersen bir yanına demiş, şiriyini* akıdırım, bir geçeye küspeni yığarım. Bir geçeye de tehneni* akıdırım, demiş.\n\n— Karışma, demiş.\n\n— E al da get, demişler. Uşağı kucağına almış getmişler. O günden sonra da padişah bir daha bunlara karışmamış.\n\n*eşşığ: Aşık\n\n*berşi: Bir şey\n\n*bele bele: Böyle böyle\n\n*neçe sona: Nice sonra, çok sonra\n\n*deyzası: Teyzesi\n\n*küspeci düyeni:&nbsp; Küspeci dükkanı\n\n*şireyi: Şırası\n\n*şiriyini: Şıranı\n\n*tehne: Tahin\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Padişahla Cölhe",
        "text": "Zamanla bir padişah varmış. Padişah her gece kağar bahçaya bakar, vezire dermiş ki:\n\n— Hele bizi bir dinleyen var mı, dinlemeyen var mı?\n\n— Bu gece çıralar yanmasın, derse heçbir evde çıralar yanmazmış.\n\n— Şu iş olmucu,&nbsp;olmazmış.\n\n— Hele bizi dinleyen var mı?\n\nHerkes çırasını söndürmüş evde oturor. Kakmışlar dışarda gezollar. Bir yağmır, yerden mi göyden&nbsp; mi? Şemsiye felan almamışlar. Sovuk bir gece. Gelmişler bakmışlar ki bir dükkanda bir ışşık var.\n\n— Aha,&nbsp;demişler,\n\n— Burda bir ışşık var.&nbsp; Adam cölhemiş,\n\n— Tık tık tık,&nbsp;şal dokor, çarşaf dokor. Kapıyı çalmışlar.\n\n— Hele aç baba aç, demiş.\n\n— Kapıyı açım, bir kehve bişirsem içer misiniz?\n\n— Kehven senin olsun.\n\n— Çay bişirsem içer misiniz?&nbsp;\n\n— Kehven çayın senin olsun. Hele kapıyı aç içeri girek.Yağmırdan donduk demişler.&nbsp; Adam gelmiş,kapıyı açmış, genleri içeriye almış, padişah demiş kine:\n\n— Baba baba ikiden nasılsın?&nbsp;\n\n— Üçden eyiyim,&nbsp;demiş.\n\n— Er geleydin, er geleydin.\n\n— Er geldim amma el aldı,&nbsp;demiş. Birez oturmuşlar, kağıp gidiciler artı.&nbsp; Zeman geçmiş, demiş:\n\n— Sene bir kaz göndersem yolabilin mii?\n\n&nbsp;— Ooo! Pek alasını bilirim,&nbsp;demiş. Kakmış gelmişler, sebeh olmuş. Padişah demiş:\n\n&nbsp;— Vezir,\n\n&nbsp;— Buyur padişahım,\n\n— Akşam vahtı gettiğimiz yere ben genne ne dedim, genni bene ne dedi,&nbsp;demiş.\n\n— Sen dedin ki:\n\n— Er geleydin, er geleydin.\n\n&nbsp;— Er geldim amma el aldı.\n\n— İkiden nasılsın,&nbsp;dedin.\n\n— Üçten eyiyim,&nbsp;dedi.\n\n— Sene bir kaz göndersem yolabilin mi,&nbsp;dedi.&nbsp;O da:\n\n— Pek alasını bilirim, dedi.&nbsp;Kağor dor kine:\n\n— Bunun manasını bene anlayıp gelicin,&nbsp;dor.\n\n— Söyledim, amma, bunun da bir manası var,&nbsp;dor.\n\n— Bunu bene anlayıp gelicin,&nbsp;dor. Gelor adam, vezir dor kine:\n\n— Nedon, eline sağlık?\n\n— Hoş geldin kurban dede, gel otur, dor.\n\n— Akşamki geleni tanıdın mı,&nbsp;dor.\n\n— Mısafır Tanrı mısafırı, kim gelirse gelir, dor.\n\n— Hoş geldi, sefa geldi. Aha sen de geldin. Hoş geldin sefa geldin.\n\n— O adam padişahtı.\n\n— Kim olursa olsun oğlum,&nbsp;dor.\n\n— Padişah sen ne dedi, sen ona ne dedin?\n\n— Ko şura 100 altın, dor.\n\n— Aman, dor,\n\n— Ne deycin ki 100 altın verim.\n\n— İster ko, ister koma.\n\n— Eh, 100 altını koyor,\n\n— Söyle, dor.\n\n— Yok, sebehe, dor, iki gün gelor gidor, dor kine:\n\n— Ne dedi padişah sene?\n\n— 100 altın daha ko, dor.\n\n— 100 altın daha ko, dor. 100 altın daha koyor. O gün de beklor. Devlisi gün de gelor, dor kine:\n\n— Ne dedi?\n\n— Ko şura 100 altın daha.\n\n100 altın daha koyor. Olor 300 altın. Padişah içeri girdi dedi kine:\n\n— Er geleydin er geleydin,\n\nYani er evleneydin de bir oğlun olaydı. Sene yardım ederdi, diye söyledi, dor.\n\n— Ben de dedim kine:\n\n— Er geldim amma(er evlendim amma) kız evladım oldu, onu da el aldı, ele getti, dedim, dor.\n\n— Ya ikiden nasılsın, dedi.\n\n— Yani iki ayağından eve gidip gelebilon mu, dedi bene, dor.\n\n— Ben de gene dedim kine, dor:\n\n— Elime deyneyi alırsam üçden eyiyim, dedim, deynekten yerorum, dedim, dor.\n\n— Ya dedi, sene kaz göndersem yolabilin mi?\n\n— Bene yüreyi acıdı. Baktı ki perişanım, helım yok, seni bene gönderdi. Günde 100 altınını aldım. Aha 300 altın, seni yoldum, sen de kazsın.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "​​​​​​​Pamuk Prenses",
        "text": "&nbsp;\n\nPAMUK PRENSES\n\nZamanında bir kız varmış, bir anası, bir babası. Bu kızcağız bir gün bunların da bir geçileri varmış, bu kız geçileri, oğlakları, kuzuları dolanırmış bu kızcağız. Anası südünü yidirir, yoğurdunu yidirirmiş. Günlerden bir gün kadın ölür, kız anasız kalır. Adam netsin beçere? Kağor evlenor. Busefer bu, kızı gözüne zıd edor anası. Genni de gelor üç tene kız doğuror. Üç kızdan sonra bunu meydana ator. İster şu işi tut, ister şu işi yap. O zaman çıkrık eyirirlerdi. Bir batman pammığı verirmiş.\n\n-İlle bunun hepsini böyün eyiricin.\n\nKız ağlaya ağlaya, anası genni eve koymaz, bir mağaraya ener, geçilerden koyunlardan bilabar. Geçi der kine:\n\n-Gel bacım,\n\nder.\n\n&nbsp;-Ben yiyim sen de arkamdan sar.\n\nPammığı yir, arkasından iplik olur. Sarar getirir, sarar getirir, üç kilo, beş kilo, analık genne ne verirse hem geçi yiyor hem de iplik eyiror. Bir gün iki gün anaları ölor. Eni konu analığın eli altında kalor. Bunlar düyüne gidiciler. Bakor kine avrat geçi her gün şeyi yiyor.&nbsp; Arkasından da ipliği saror.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -E, ben bu geçiyi kor muyum?\n\ndor.&nbsp; Kağor geçiyi boğazlator.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Amaan, bu beni boğazladıcı amma bu etim genlere zehir olur,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Heç yiyemezler,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen etimi kavır, çevir, ko. Karnımı boşalt, bağırsaklarımı, neyim varsa genlerin atacaklarını her hepsini al, çıkına çıkınla, getir bu mağaraya ko,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bir yere gettikleri zaman hemen geyin kuşan get,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ne geyinicim?&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen nedicin, karışma,&nbsp;dor.\n\nBunlar geçiyi boğazlollar, bir sokum alollar etinden, zehir. Genleri boyor, yimollar. Bu kız kağor genni kavıror, kebap edor, şeylere dolduror, hepsini oturup yiyor. Hem kavıror hem yiyor. Neyse bu, ötesini berisini de gömdü. Gömdükten sonra, bunlar bir düyün varmış, düyüne gidiciler. Düyüne kağor gidollar, sen de dollar kıza bir tas bulgur ahtaror, bir tas mercimek ahtaror. Dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bunu bunun içinden seçicin ayırıcın,&nbsp;dor. Nasıl ayırsın?&nbsp; Onu tek tek mehsim hem ağlor, hem ayıror. Biri dor kine bir ses gelor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bunu niye ayıron yavrım?&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kak!&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bunu bir geçeye at, bir tas ondan bir tas şundan ko, get.&nbsp; Sen de düyüne get,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben ne geycim, ne geyinicim?&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Taman geçi sene eyle dediydi,&nbsp;dor.\n\nGeçinin gömdüyü yere gelor bakor kine bir kürk manto, deri, içindeki karın birez berşiler olmuş,&nbsp; artı heç gözler görmedik. O bağarsıklar, kollarına bilezik olor, boynuna setler olmuş. Setleri dakar, bilezikleri dakar, bu kız geyinir kuşanır.&nbsp; Bir çente altın elinde gelir. Düyüne girer. Girer girmez gençler ayağa kağar, dülbeki çalanlar bunu karşılamaya gidellermiş. Bir pençe altın ator hemen zillidefin içine.\n\n-Ooof!\n\nBunu alır baş köşeye kollar. Bunlar oturollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bizim kıza benzor amma bizim kız nerden bulucu?\n\ndollar. Bunun öyüne yimekleri koyollar, güzel yimeklerin içinde. Sinileri koyollar, gemikler içinde. Gemiyi atar atmaz kızın gözüne deyor. Bu kızın bir gözüne deyor. Gözü birden bire kör olor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Keza oldu anam keza oldu.\n\nBu kağor hemen eve gelor. Bunlar ağlıyı sızlıyı eve gelollar. Bakollar ki kız evde oturor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman noldu bacım noldu?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Nolucu, bir münafık oruspu geldi, aha bele bele etti.\n\nAğlollar oturollar. Neyse bir gün günlerin birinde dollar kine padişah oğlu bir şey edormuş.&nbsp; Kağor bu kız kağor gidor arkaları sıra bu kız da geyinor kuşanor gidor. Gidor oralıkta padişah oğlu kimseleri görmor. Şu (Pamuk prensesin bazarı-onun gibi-) bu kızı göror, bundan enor,&nbsp; bundan kağor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen kimin kızısın?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben buralı deyilim. Benim babam bir bezirgandı. Ben burdan ele geçordum. Aman babamın şindik vahtı geldi,\n\n&nbsp;deyi kız kağor eve koyup geleceyi zaman ayakkabısı yola düşor. Oğlan ayakkabısını bulor, alor gelor. Kapı kapı gezdirollar. Bu kızınkine, ötekininkine sokollar, bu ayakkabı girmor. Bunların evine gelor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Başka kız var mı?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yok!&nbsp;dollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yok, ne kızı, üç tene kızım var. Neyse bu da çıkor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Taman burakta da varmış,\n\ndolar. Bunun ayaklarına dakollar kine kilit kimi gelor. Padişah oğlu bunu alor, koyor gidor. Onlar da ele yaşor gidollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Boyacı ile Keloğlan",
        "text": "&nbsp; &nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vaktiyle bir memlekette bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan’ın anası hangi dükkana çırak koyorsa bir türlü baş edemorlar. Sonra kağor bunu bir memlekette bir boyacının yanına koyor. Keloğlan’ın ustası kağor Keloğlan’a bir yumak ip veror. Buna 10 para da veror. dor&nbsp; ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bak Keloğlan şu yumağı götürüp boyacıya boyattırıcın fakat bu 10 parayı geri getiricin.\n\ndor. Keloğlan gidor boyacıya adam boyor, çıkarıp veror Keloğlan’a. Keloğlan dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Eyi boyanmamış.\n\nAdam bir daha boyor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gene olmamış.\n\nBir daha boyor gene boyor. Boyacı dor ki;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben senin maksadını bilorum. Bu 10 parayı geri iston. Ben 10 parayı geri vermem, şunu ben akşama keder boyarım.\n\nAkşama keder boyaya batırıp batırıp çıkaror. Gene dor ki Keloğlan:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Olmamış.\n\nBu, bir ay devam edor. Boyacı da eynatlaşor.\n\n-10 parayı vermem, bunu boyarım. Bu boyacı nihayet tiksinor elinden heste düşor. Düyeni kitlor. Evde yatağa düşor heste olor. Şimdi bu Keloğlan ne yapor? Hemen kağor bir beyaz elbise geyor gelor. Bu boyacının kapısının öyünde\n\n-Doktorum, hastalara bakarım, şunu ederim, bunu ederim.\n\ndeyerekten,\n\n-Hemen gel,\n\ndollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Şurda hestemiz var, şuna bir bak.\n\nKeloğlan içeri giror, başucuna gelor dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bak heste oldun. Sen şu on parayı ver, bu dekke seni kurtarım.\n\ndor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben gene bu 10 parayı vermem.\n\nKağor Keloğlan buna billakma bayıltıcı bir şey koklador, adam bayılor. Dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu ölmüş.\n\nKağollar bunu defnetmeye. O zaman haşhaşlar varmış. Ölüleri haşhaşlara yani geniş bir yere atarlarmış. Kağorlar bu boyacıyı o haşhaşa atollar.Gelor Keloğlan boyacının yanına akşam gelip yator. Keloğlan bunu uyaror, dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bak sen heste oldun öldün, 40 senelik ölülere karıştın. Şu 10 paramı ver,\n\ndor. Boyacı dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben 100’er senelik ölülere de karışsam gene bu 10 paranı vermem.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Nolucu?\n\nEyle konuşurken akşamlığın böyük bir kervan basmışlar, o kervandan bir çuval dolusu altın gasp etmişler. dollar ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bunu nerde pölüşek, nerde pölüşek?\n\nBütün bu Kırk Heremiler gelollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gelin şu ölülerin yattığı haşhaşta pölüşek.\n\nKeloğlan’dan boyacının yattığı yere gelollar. Kağollar birer altın ikişer altın, beşer altın, neyse pölüşollar, pölüşollar. İki kişiye bir altın kalor Kırk Heremilerden. O dor kine ben alırım, öbürü dor kine ben alırım. Kırk Hereminin başkanı dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Şurda yeni yatan bir ölü var. Bunu kim bir kılıçta ikiye pölerse o altını o alsın.\n\nKırk Heremi kağor kılıcı çekor, Keloğlan’ı şindi pölmek isteyip de kılıncını kaldırdığı kimi Keloğlan:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Dur, ne bok dökon?\n\nDediyi kimi Kırk Heremilerin 40’ı birden kaçollar, gidollar.&nbsp; Keloğlan kağor bir çuval altın var,&nbsp; boyacıyı da kaldıror.&nbsp; Kağollar bunu pölüşollar. Keloğlan dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bak sene yarım torba altın, şu 10 paramı ver.\n\nBoyacı dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Şu çuvalın hepsini versen o 10 paranı vermem.\n\nO zamana keder biz heberi kimden alak? Kırk Heremilerden. 40 Heremiler dollar kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Biz bu keder gasp ettik. Bu keder şey getirdik, bu keder gözü açığık, biz ölünün hoop, demesinden kaçtık. Birisini gönderek hele,\n\ndollar,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu ölü netti, noldu?\n\nAdamın birisi gelor Kırk Heremilerin. Başını uzador. Bakor haşhaş içinde ne var deyi. Bunlar da münakaşa edollar,\n\n-10 paramı ver,\n\n-Vermem,\n\ndeyerekten. Hemen kağor bakor ki boyacı bir baş, bir fes, hemen Kırk Hereminin başından fesi kapor, Keloğlan’a dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha 10 paranın yerine bir fes. Kırk Hereminin fesi.\n\nKırk Heremi gelor başkanlarının yanına.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Noldu?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -O keder ölü kakmış, o keder ölü kakmış kinem,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bir çuval altından ölünün bir tenesine 10 para düşmemiş, benim fesimi verdiler ona,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; dor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Keloğlan ile Su Kızı",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Deve tellallık ederken, eşşek hemballık ederken, o yalon bu yalan fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? Ben anamın beşşiğini tıngır mıngır sallar iken bir varmış bir yokmuş, zamanında bir Keloğlan varmış.&nbsp; Keloğlan’ın saçı yokmuş. Keloğlan birgün beş kuruşluk pakla almış, yimek bişirmeye getmiş. Bir suyun kenarında yirken paklanın biri suya düşmüş. O da son lokmasımış. Düşerken o ağlamaya başlamış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Paklacığım, son lokmacığım,\n\ndemiş. Bir kız çıkmış sudan.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Niye ağlon?\n\ndemiş Keloğlan’a.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Paklam düştü, onun uçun ağlorum.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yerine sene bir eşşek verim de bin get,\n\ndemiş. Kakmış genne suyun içinden bir eşşek çıkmış, eşşeyi eve getirmiş. Geldiyi yerde gelmiş kapıyı döymüş. Anası:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kim o?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aç, ben geldim,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu ne oğlum, bu eşşek nerden geldi?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Valla, paklam suya düştü, ağladım, bir kız çıktı sudan, bu eşşeyi verdi bene demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kapıyı aç içeri girek,\n\ndemiş. Kapıyı açmış keri içeri dıkarken “çuu” falan deyi deynekten vurmuş. Eşşekten bu sefer dışkı yerine altın dökülmüş. İçeri dıktığı kimi\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman oğlum, mıkeyek ol bu eşşeye,\n\ndemiş. Birgün kakmış Keloğlan hemama getmiş. Şimdi motorlardan gidolor, teksilerden gidilor. O zamanlar eşşekten giderlermiş hemama. Eşşeyi bağlamış hemamın öyüne. Başka insanlar gelmiş eşşeyin yanına. Evvel yıkanıp gelen adamın birisi eşşeyi öne yitmiş Keloğlan’ın eşşeyini. Genni eşşeyini öye çekmiş. “Çu” deyi yittiyi kimi adam, bakmış ki eşşeyin fışkı yerinden altın dökülor. Keloğlan’ın olduğunu da bilmor. Hemen genni eşşeyinden deyiştiror. Eve gelmiş Keloğlan.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kapıyı aç ani!\n\naçmış.&nbsp; Neyse eşşeye “çu” dor,&nbsp; fışkı dökülmüş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Eyvah çaldırdık eşşeyi!\n\ndor. Kakmış beş kuruşluk pakla almış getmiş suyun kenarına. Gene yirken bir tenesi suya düşmüş. Suya düştükten sonra gene ağlamaya başlamış Keloğlan. Gene o kız çıkmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Niye ağlon?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Paklacığım, son lokmacığım, suya düştü o da.\n\ndemiş. Çirçir evvelden vardı. Pammık koyup kolunu çevirirdik. Şimdi tabi fabrikalar var. Tutmuş genne çirçir vermiş. Eve getiror, bir gözüne çiyit koyor, öbüründen altın çıkor. Pammığı öte yüze çıkor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman ani ha, bunu vermicin kimseye. Ben eşşeyi deyiştim.\n\nKomşular duymuş bunu.&nbsp; Kakmışlar bir gün komşunun biri gelmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Deyza acı şu çirçiri ver de bizim pammığı çekim gelim.\n\ndemiş. Çiyidi komuş çekmiş, altın çıkor. Hemen getirmişler bir çirçir almışlar. Keloğlan’ın evine gelmişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha çirçirin,\n\ndemişler. Bu sefer Keloğlan gelor çekirdek çıkor çirçirden. Gene getmiş ağlamış, 5 kuruşluk pakla almış ağlamış. Kız kovmuş genni.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Muradına Nail Olmayan Dilber",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş, çok demesi günahmış. Bir kadının iki tene kızı varmış. Bu kadın kakmış&nbsp;iki tene kızı varmış. Bu kadın kakmış birini külhancıya* vermiş. Birini padişaha vermiş. Bu padişah zengin, külhancı fıkaramış. Zaman geçmiş külhancının avradı yüklü olmuş.&nbsp; Demiş kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Evde berşi*yok doğuracak, ne yiycik ne içicik?\n\nAş yeror* eksikceğiz*. Kağor bir gün göynü eşkili yehni istemiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kağım bacımgile gidim de bene bir eşkili yehni bişirsin,\n\ndemiş. Kakmış eksikcağız bacısıgile getmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Göynüm bir eşkili yehni istor,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gel bacım,\n\ndemiş. Kakmış bunlar eşkili yehniyi yimiş yimişler. Ne’ne* sini tavlamışlar, küftelerini yuvarlamışlar, akşamüstü olmuş, yimekler konucu. Tak tak kapı döyülmüş.\n\n— Kim o?\n\n— Beni bacın gönderdi. Enişten seni istormuş.\n\n— Be’ nedici beni enişten?\n\n— Neblim bacı, çağıror,\n\ndemiş. Eksikceğiz kakmış getmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kele herif, niye beni çağırdın?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben çağırıp mağırmadım eksik,\n\ndemiş. O gece yatmış eksik gözünün yaşı akarak. Aradan bir hefte geçmiş. Göynü bir yoğurtlu küfte istemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kağım şu bacıma gidim de bene bir yoğurtlu küfte etsin.\n\ndemiş. Kakmış gelmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kele bacım, göynüm bir yoğurtlu küfte istor,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Acık bene bir kaşşık bişir,\n\ndemiş. Kakmış bişirmişler, etmişler, ne’nesini öfelemişler, tam yimek yiyici “tak tak” kapı çalınmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Beni bacanağın gönderdi.&nbsp; Be’ aman geçen seferki kimi oldu. Aha eniştem istor seni,\n\ndemiş. Kakmış gözünün yaşı akarak eve gelmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Niye istedin beni?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben isteyip mistemedim, bacın yalan söylor.\n\ndemiş. Nese, gelmişler yatmışlar, sebeh olmuş. Kakmışlar Allah’ın rızk ettiğini yimişler, içmişler, gelor gidor bu eksiğin ancısı tutor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Herif,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ağrım tuttu.\n\nEbe parası yok.&nbsp; Anca bir ekmek alıp yiyollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Şu hemamcıdan hemamın enehterini iste de gidim ben hemamda doğurum.\n\nGelmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Acı şu enehteri ver de benim hanım içerde doğurucu.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eh, peki,\n\ndemiş. Enehteri almış hemamcıdan getirmiş, hanıma vermiş. Kadın içeri tek başına girmiş. Eksik doğurucu. İçerden iki tene adam üç tene kadın çıktı. Geldiler bunu aktardılar, çevirdiler, doğurttular. Bir kız, arı sili.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kele aman bacım, ne güzel!\n\ndemişler. Geydirmişler, kuşatmışlar, kucağına vermişler. Biri demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ağladıkça inci mercan saçılsın. Güldükçe yanağında gül bitsin. Yürüdükçe çayır çimen bitsin.\n\nBiri de demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Çimdikçe altın olsun.\n\nBunlar gözden def olmuşlar. Hemen eksikcağız uşağı bağrına basmış. Sebeh olmuş. Herif çakır çakır kapıyı açmış. Gelmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Al herif,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Çimdir,\n\nHemen çimdirmiş. Altınlar donmuş. Toplamış torbaya koymuşlar. Hemen :\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Herif, bunu sat getir. Parasına öteberi alak.\n\ndemiş. Hemen herif kuyumcuya eletmiş bunu satmış. Gelirken yiyecek, geyecek almış. Çocuğa bezler almış. Getirmişler, çocuğu güzelce belemişler. Kağor hemen herife:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bir güzel ev al,\n\ndemiş. Hemen güzel bir ev almışlar. Oraya daşınmışlar. Amma bu sefer bacısı bunları duyor kuduror.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben gider sorarım bacıma,\n\ndemiş. Gelmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kele bacım size nerden bunca servet,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Birden bire bele nasıl yüze çıkdınız?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aha,\n\ndemiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Niye saklıyım, aha bele bele oldu.\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Duvar yarıldı üç tene kadın çıktı, her biri berşi* söyledi. Çimdikçe altın çıkor, götüror satoruk.\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Getiror harcoruk.\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ondan zengin olduk.\n\ndemiş. Hemen getmiş eve bunları anlatmış.&nbsp; 9 ay 9 gün derken avrat yüklü olmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Karşı hemamdan enehteri al gel de gidip ben de hemamda doğurum.\n\ndemiş. Getmiş hemamcıdan enehteri almış. Getmiş, bunlar da avradı hemen hemama komuş, kapının öyünde de padişah oğlu durmuş. İçerden duvar yarılmış, üç tene adam çıkmış. Gelmişler bu bir kız doğurmuş. Yumuşlar arıtmışlar, bunun kucağına vermişler. Biri demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ağladıkça daşlar saçılsın.\n\nBiri de:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Yeridikçe arkasından tiken bitsin.\n\nÖbürü de:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Alnında bir eşşek kuyruğu bitsin,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kestikçe uzasın,\n\ndemiş. Kakmışlar iki çocuk da böyümüş. Külhancının kızı ta gide gide Çin padişahının oğluna dayanmış. Günlerde geç, heketlerde er, padişah oğlu:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — İlle gider ben bu kızı alırım,\n\ndemiş. Dolanı dolanı bunlar burağı bulmuşlar. Gelmiş kızı istemişler. Almışlar vermişler, aradan aylar geçmiş. Bu kız gelin gidici.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kele bacım ben gidemem, eyip,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Acı sen get, birkaç gün de otur gel.\n\ndemiş. İşte bunlar muafalara binmişler. Bacısı genni hep bilabar getmişler. Yarı yola geldiyinden:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bacı birez dolma ettim, al yi,\n\ndemiş. İki tene yimiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kele deyza ne kedek duzlu yapmışsın,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Acı su ver bir damla su.\n\ndemiş.&nbsp; Sonra iki tene daha dolma yimiş. Üçüncüyü de yimiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Acı su ver.\n\ndemiş. O da :\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Su ne gezer?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gözünü bene verirsen sene su veririm.\n\ndemiş. Kız bakmış ki ölücü. İki gözünü deyzasının eline komuş. Bir tas su içmiş. Bakmış ki bir nehir. Hemen nehire yitmiş kızı, asbaplarını almış. Birkaç tenesini genni kızına geydirmiş. Süslemiş püslemiş genni* oturmuşlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Yallah!\n\ndemişler. Hemen padişah bunları karşılamış. Güzelcesine gelini yokarı çıkartmışlar. Padişah oğlu da çıkmış yokarı. Kız ağladığından gözünden ataşlar çıkmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aboo!\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben bunun yüzüne bakamam.\n\nHemen aşşağı enmiş, anasına demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Alıp geldiyiniz gelin bu mu?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — He,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Dünya ürbeti.\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aman oğlum, senin gözünde eyle, bu kız dünya güzeli.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hayır ben bunun yanına getmem de bene hanım olmaz da.\n\ndemiş.&nbsp; Nese aradan aylar geçmiş, seneler geçmiş, oturollar bereber. Gelelim kör kıza. Bu mehsim gide gide bir erığa dayanmış. Bahçacı gelmiş kine bir kız oturor, dünya güzeli. Hemen bunu kaldırmış, eve getirmiş. Bunu yumuşlar, arıtmışlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aman kızım, noldu sene?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Heç, nehire düştüm, gözüm görmedi deyi.\n\nHemen bunu çimdirmişler, bakmışlar kine altın doldu.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aman kızım,\n\ndemişler. Hemen altınları bir kuyumcuya götürüp satmışlar. Kız evde oturor. Aradan seneler geçmiş. Anasından öteki kız padişahın yanında oturollar. Padişahın oğlunu beklollar. Padişahın oğlu çıkmor. Nese bir gün kıtlık olmuş, kimselerin elnde artık yiyecek kalmamış. Padişahın hazinesinde atlara yiyecek kalmamış. Demiş kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Atları dağıdım da herkes beslesin,\n\ndemiş. Bahçacıya kız demiş kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Baba get bir tene de sen al gel.\n\ndemiş. Bahçacı getmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bir tene de bize ver padişahım.\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Sen nasıl besliycin?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bir kızım var evde o besliyci.\n\ndemiş. Getmiş kine iki dizi kırılmış bir at yator ahırda. Neyse bunu sürüyü sürüyü alıp eve getirmişler. Alıp getirdikleri kimi hemen kız bunun başını sığamış güzelcesine. Hemen yerimiş. Arkasından çayır çimen bitmiş. At yimiş genni dolanmış, at yimiş genni dolanmış. Bir yaz bunun arkası sıra dolanmış. Kış da geçmiş. Yaz da geldiyinden bahar gelmiş. Padişah:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Şu atları bir toplıyak.\n\ndemiş. Atları toplamışlar, ala güzelcesine.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Baba!\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gülüm de yanağımda güller bitsin, bu gülleri “Göz deymesi için eyi gelir.” deyi çığır, sat,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Belki,\n\ndemiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gözümü bulun da biz de onu yerine koruk.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ha ha,\n\ndemiş kız. Gül açmış, bekkeden kesmiş, halbıra komuşlar. Bahçacının eline vermişler. Padişahın köşkünün altında:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gül var, gül var!\n\ndeyi satmış. Eyilmiş anası demiş kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Neçiye saton?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gözden satorum anam.\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ee, gözü nerden bulak babam?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hanı taman teyzenin kızının gözü vardı nettin onu?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Çentemde duror.\n\ndemiş. Hemen çıkartmışlar bir çift gözü:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ala babam.\n\ndemişler. Halbırdan gülleri komuş, gözü alıp yallah olmuş bahçacı. Hemen getmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aha kızım.\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Peki baba, getir ver.\n\ndemiş kız. Kız bahçada ağacın altına getmiş, yatmış, bir küççük kuş gelmiş başı ucuna.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kele bacım şu kız ne etti de deyzasına bu bele oldu?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Sağ gözünü sağ gözüne; sol gözünü sol gözüne ko.\n\nElinde gözü duror.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Biz kaktığımızdan bir yaprak düşer, bu yaprağı gözüne sıkıp kosa biiznillah şifa bulur. Amma bu kız dilimizden anlamaz ki!\n\nBu kız bunu anlamış. Hemen yaprağı almış sağ gözü sağ göze sol gözü sol göze komuş.\n\n— Bismillahirrahmanirrahim\n\ndemiş sığamış yaprakları üstüne komuş. Üç dekke sonra gözünü aça ki ne aça! Her pancar kimi göz şele olmuş bu sefer. Güzelliğinin üstüne bir güzellik daha katılmış. Kakmış atını yularından tutmuş,yeri ha yeri. Çimenler çıkor efil efil*, at yiyor. Gelormuş gidormuş bahar gelmiş. Padişah:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Herkeşin atını topluycum ben,\n\ndemiş. Dellallar çığırmış. Herkeş atını toplamış, saymışlar bir tene eksik.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bir tene de bahçacıya verdikti padişahım,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hele noldu, öldü mü kaldı mı?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ölücüdü zatan.\n\ndemişler. Getmişler bahçacının kapısını döymüşler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Yok,\n\ndemiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ölmedi, beslendi. Aha biz besloruk,\n\ndemiş. Getmişler padişaha bele demişler. Kız ata demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eyer seni almıya geldikleri vakıt padişah oğlu gelmeden kağıp gidersen elimden yidiğin gözüne dizine dura.\n\ndemiş. At başını sallamış. Gelmiş demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aha atı çıkarın.\n\nAt yator. Kılbeçten vurmuşlar,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kak,\n\ndemişler, imkanı yok kakmor. Padişah:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Niye kakmor?\n\ndemiş. Padişah oğlu gelip ahıra bakmış kine her tüyünden bir yağ damlor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kak heyvan,\n\ndemiş. Ne keder demişse kakmamış. Padişahın oğlu:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bunu kim besledi?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hele gelsin o kaldırsın, belki kağar,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kızım padişahın oğlu geldi seni çağıror, gelip atı kaldırmealımışsın.\n\ndemiş. Hemen gelmiş, güzelcesine geyinmiş, saçlarına süsler komuş, artık pırıl pırıl. Ordan salınıp geldiyinden kız depikden bir tene ata vurmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kak,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Sehebinden ne heyir gördüm ki senden görüm?\n\ndemiş. Heyvan hemen silkinip ayağa kakmış. Padişah bundan bir hesse kapmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bu ney?\n\ndemiş. Alıp atı getirmişler. Oğlan bunu anasına sölemiş. Anası da:\n\n— &nbsp;Hele bahçacıyı çığır da sor, ney bunun ma’nası?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hemen gelsin bahçacı,\n\ndemiş. Bahçacı gelmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kızın bele bele dedi, hele bunun manası ney? Beni bu kızın yanına bir daha götür.\n\ndemiş. Kakmış padişah oğlundan bahçacı doru kızın yanına gelmişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ne bu mana, söle bakım bene?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Sen beni aldın, geldin, istedin, benim başıma ne iş geldi, daha sen teyzemin kızından oturon.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Daha da yanına çıkmadım,\n\ndemiş padişah oğlu.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ya onlar bele bele yaptılar.\n\ndemiş. Padişah oğlu hemen elinden tutmuş, erabıya bindirmiş genni. Anasının yanına eletmiş. Padişah oğlu kızın deyzasına demiş kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Çamış katıra mı razısın?\n\ndemiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Keskin kılınca mı?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Keskin kılıç sevdiyinin başına.\n\ndemiş anası.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Biz çamış katıra binip de estiri estiri memleketimize gidemor muyuk?\n\ndemiş. Kakmış bunların ikisini birden bir ata bindirmiş. Kuyruğuna atın teneke kırığı, cam kırığı, birez atın ürkeceyi şeyleri bağlamış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bunları götürün.\n\ndemiş. Şu dağ senin bu dağ benim, at ikisini birden yüz bin parça etmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bunlar da 40 gün 40 gece düyün etmişler, yiyip içmişler.&nbsp; Ekbili cemi gençlere.\n\n&nbsp;\n\n* külhancı: hamamlarda kül döken kişi\n\n* berşi: bir şey\n\n* aş yeror: aş erme\n\n* eksikceğiz: kızcağız\n\n* ne’ne: nane\n\n* berşi: bir şey\n\n* genni: kendisini\n\n* efil efil: yeşil yeşil, gür bir şekilde\n\n* Ekbili: darısı\n\n* kakmış: kalkmış\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Nuşirevan Tahtı",
        "text": "&nbsp;\n\nZamanla bir Nuşirevan padişahı varmış. Padişah da çok zalımmış. Herkeşe karşı zalımlık eder, zulumuğ eder, işte gözünün gördüyünü falan yerde altın var, filan yerde altın var, deyenin elinden onu alırmış. Çok zalımmış. Birgün vezire demişler ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu padişah niye bele zalımlığ edor? Ne zaman daha bizim omuzumuzdan enici?\n\nGennin korkusundan yokarda otururmuş, aşşağıda ip sallı. Karşısına geçip de konuşamazlarmış. Aşşağıdan ipi sallar ne dertleri varsa anlatırlarmış vezire. Bu keder ki zalımmış. Birgün vezirin eklına berşi gelmiş. Demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişah altına çok merekli. Bir küp götürmüş, ceviz ağacının altına gömmüş. Üstüne de belirlik etmiş padişaha demiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişahım hele gel, senden gezek, has bahçayı gezek, dolanak,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gideek.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Şuralıkda bu var, şuralıkda bu var,\n\nağacın altına gelip oturollar. İki kuş gelor. ötollar,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman hüs hele padişahım,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kuş dili de mi bilin?\n\ndor. Dor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bilirim, hüs.\n\nPadişah hüsor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ne dediler bunlar?\n\n(Kuşlar kağıp gettikden sonra)\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişahım,\n\ndor. Ayaklarından bir yaprak düşor altının üstüne.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu ağacın altında altın küpü varmış, bir küp altın varmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ne bilon?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha bele bele dedi.\n\ndor. Eşollar oralıkda mı buralıkda mı, deyi. Adam bilor eşdiyi yeri, gömdüyü yeri. Şurda mı burda mı deyi gömdüyü yeri açor. Bir küp altın.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Peh peh,\n\ndollar, hazineye ahtarorlar. Dor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen ne güzel kuş dili bilormuşsun.\n\nİşte aradan eppeyi geçor. Birgün padişah gene eklına gelor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Vezir, hele senden bir has bahçayı gezek, dolanak,\n\ndor. O da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gezeek, padişahım,\n\ndor. Gene gidollar, gene oturollar. Şunu bunu derken iki tene kuş konor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ne dollar bunlar?\n\nDor bu sefer genni.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Dinliyim padişahım,\n\ndor. Padişah hüsor. O ötor, o ötor. Kuşlar durur mu?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişahım, şu kuşun bir oğlu varmış,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Allah’ın emrinden bene kızını vermen mi?\n\nO da dor kine dor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Allah’ın emrinden dedikten sonra kurban olsun sene,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Eee, ne iston bu kızına kalın?\n\ndor. O da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -İşte 40 tene haraba isterim, 40 tene delik yuva isterim, 10 tene de çöplük yerler isterim,\n\ndor. O zaman:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ooo!\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Madem Nuşirevan Tahtı\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Al mille yüz bin haraba,\n\ndedi, o da,\n\ndor. O zaman :\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben bu keder zalımmıyım vezir?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Valla ben bilmem, aha kuş dedi,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Madem Nuşirevan Tahtı\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Al mille yüz bin haraba\n\nHerkeşin evi haraba kalor. Sen ne keder kötümüşsün. O zaman ondan sonra padişah dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yook, bitti artık,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben adil olucum, ben eyi olucum, herkes bene eyi desin.\n\nO günden sonra padişah eyiliye kerar kılor. Herkesten eyi olor. Çocuklara keder yürek özedor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Balık Bilmezse Halık Bilir",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir hikaye de şöyle dinleyelim. Zemanında bir bezirgan varmış. Tüccar da denilir bezirgan da denilir. Bu adam tüccar imiş. Gidermiş, Şam, Beyrut, şurak burakdan mal götürür, mal toplar, 40 katır yükü varmış. Katırlardan götürürlermiş. Gelirken yolda durur konaklarlarmış. Geceleyin yatarken bekçiler olurmuş, beklerlermiş. Sebeh olur, kağallar, yüklerini yükler gelirlermiş. Memlekette gelmiş bu adam. Kadının da evinde su yokmuş, konşuda varmış. Kuyudan su getirmelimiş. Örtü örtünürlerdi o zaman. Örtülerini geyinmiş getmiş. Bunlar da ufak bir köpeyi varmış. Fino derlermiş. Fino denilirdi eskiden. Bele şindi köpek, denilor, bilmem ne denilor. O da bereber gidermiş. Ufak bir köpekmiş. Gettiyi yerde tesadüfen kadının eteyine pislemiş. Daha doğruşu işek, südük, işemiş. Kadın bunu görmüş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aman örtüm battı, aman! demiş. Suyu getirmiş. Havlıyı almış. O sidiyi silmiş. Sildiyi kimi yerine komuş havlıyı. Kocası da gelmiş ya tüccarlıkdan,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Suyu getir! demiş. Adamcağız da almış yüzünü silmiş. Sildiyi kimi iki gözü de kör olmuş. Adamın gözü kör olmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aman nettik? demiş. Ettiyine pişman olmuş amma ne bilsin avrat kör olacağını? Köpeyin sidiyini gözüne verdiyinden kör olurmuş. Evde kalmış adamcağız, ne tüccarlığa gidebilor ne kervancılık edebilor, netsin kör oldu, oturdu. Fakat bu kervancılık ederken bunun çocuğu yokmuş. Zengin adam. Kervancı, tüccar. Demiş:\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Ya Rabbi, bene bir oğlan çocuğu&nbsp; verirsen her gün bir altın korum cebine, demiş. Adamın çıcuğu olmuş. Bunun cebinde parayı gördükleri kimi alışmış ya çocuklar hemen parasını alırlarmış. Kapının öyüne şu çıkadı da, adı ney mesela Ahmet veya Mustafa, hemen alırlarmış cebinden altını. Birgün gene çocuğun cebine komuş altını babası. Dışarı çıkmış. Bakmış kine birisi balığa gidor. Bu çocuk olduğu uçun.&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Emmi nere gidon?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Balık tutmaya gidorum, demiş.\n\nBalıkçı da bilor cebinde para olduğunu, duyulmuş memlekette, hergün bir altın oyor, deyi. Mesela İskenderun kimi bir deniz kenarına getmiş. Oturmuş balıkçı, balık tutmuş. Çocuk da seyredor. Tutmuş bir tene.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Amca bunu bene sat yav, demiş. Daha ölmemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Satarım oğlum, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Aha cebimde bir altın var, ver bene balığı,\n\ndemiş. Altını almış, balık tutmakdan vazgeçmiş, yeter, bir altın aldı bir balığa. Balık da oynamış daha diri. Tutmuş geri suya bırakmış. İşte zeman olmuş, bu adamın gözü kör olduğu kimi avradı da ölmüş. Ac kalmış. Ac deyilse bile iş bulamor. Şindi kapı döyülmüş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hele çık bak oğlum, demiş. Çıkmış dışarı bakmış ki bir genc adam.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Oğlum, demiş bir genc adam.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Baban var mı evde? demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hele yanına giricim, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Babi, demiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bir genc adam geldi, senin yanına giricimiş, izin verirsen gelicim.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kimmiş o?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Tanımadım, dor çocuk.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gelsin, dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gel, demiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Babam seni istor. demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Selâmünaleyküm, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Amca, benim işim yok, işsiz çocuğuma yanınızda iş var mı ecep? demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Çalışsa ne var!\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben yabancıyım aha ele kaldım. Kalacak yerim de yok. Eyer beni bir azap⃰, bir işçi alırsan eyi olur, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Oğlum gel, tamam evimiz de var, barkımız da var,&nbsp;zatan ben kör oldum, aha sene de bir kardaş. Düşün kağın bilabar, demiş. Almış yanına. Kakmış heyvanlarına eşyalarını yüklemiş. Kervancılığa iki oğlan çıkmışlar. Heleb’i geçmiş, Şam’a ulaşmışlar. Şam’ın orda bir gece bu çocuğa dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kardaşım, sen uyu, ben beklerim heyvanları, eşşekleri. Sen uyu.\n\nÇocuk uyor, gendi de uyumor, beklor. O köpek de yanlarında beraber. Bu uyumor&nbsp; Azap. Bir gelen var. Köpek hevlor, köpek kağor, köpeyin gettiyi yeri tekip edor. Ondan sonra getti bir kayanın dibine kaçtı. Bu da geriden tekip etti. Orda bir evran, bir böyük yılan.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Nedon sen? dor köpeye amma insanların deyil heyvan diliyle. O da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ne yapdın, nerdesin, keyipsin, dor yılan.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben ağamın hevlısına işedim. Ondan da benim ağam yüzünü gözünü sildi. Gözü kör oldu, dedi. Yılana, evrana bele, dedi. Evran da dedi ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Valla ben de Şam Padişahı’nın kızını sokdum, zehirledim, bir top oldu. Doktorlar çare bulamollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eyni benimki de bele.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gözüne heç çere yok, dedi. Yılan köpeye:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Sizin ağanın gözünün eyi olması uçun ne lazım? Güldü o zaman köpek.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Birisi beni bilmeli de benim boğazımı kesmeli, yüreyimi alıp onun gözüne sürerse onun gözleri eyi olur.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ya senin bu bir yumak etdiyin kızın çeresi ney?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Benim de,&nbsp;burda beni bulucu da başımı kesiciler, orta etimden bir parça alıcılar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eee!\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Onu eleticiler, kaynar su, sıcak su ile bunu bir süzgecin içine koyucular. Üstüne sıcak su ahtarıcılar, başına tutucular o et suyunu. O zaman kız olarak o meydana çıkar. Çeresi bu. Burda dağda beni kim bulucu, kim öldürücü de kim su dökücü, bele biri var mı?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Yok, dor köpek. O zaman oğlan bunu duyduğu kimi kılınçtan –köpek bunu gördüyü kimi kaçtı— &nbsp;kesti yılanı, kafasını, kuyruğunu da kesti. Ortasından o bir parça eti aldı. Gemikli memikli aldı, çentesine kodu getirdi. Geldi ki köpek yerine yatmış. Heç seslenmedi. Geldi yattı. Kakdı mı Şam’a gettiler. Şam’da satacaklarını sattılar, eşyalarını hezırladılar. Bu çantayı boynuna&nbsp; dakdı. O yılanın etini boynuna çenteye dakdı. Mehelleye düşdü Şam’ın içinde.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben dokdorum, dertlere devayım, hestelere şifayım, deyi başladı bağırmaya. Gezerken bu padişah dedi ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Hele çağırın şu adamı, yabancıyı, dışardan gelmiş.\n\nÇağırdılar, sonra dediler:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Seni padişah istor.\n\nDedi:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Benim bir kızım var, bele bele oldu. can da var ya gende, fekat konuşma yok. Ağız kapalı, burun kapalı. Ecebe bulabilin mi buna çere?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bakım hele şuna.&nbsp;Ben bulurum buna çere inşallah.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Nasıl?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bulursan daha ne iston?\n\nKakdı:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bir hemam tutun.\n\nGettiler bir hemam tuttular, kimse görmücü. İçeri girdi bir süzgeç istedi. Getirdi bunun üstüne koydu. Suları aldı aldı, tasdan kızın üstüne ahtardı. Ahtardıkça gözleri açılor, kulağı çıkor meydana, kafası çıktı. Göbeyine keder çıkdı. Kadına dedi:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Bunu sen kız çıkana keder ahtarıcın. Ötesi heram beye.\n\ndedi. Ahtardı çıktı. Hemen elbise istediler. Kızı çıkarttılar. Şindi başladı.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben sizi bırakmam, kızımı eyi ettiniz.\n\nKızın babası:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ne isterseniz vericim, dedi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Valla biz berşi* istemezik. Eyer kızı çıkarırsan şu ağanın oğluna kızını verin mi demişti adam, o da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Verim, deyi söz vermişti. Dedi:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben bu kardaşıma bu kızı istorum, dedi. Kız da güzelleşmiş tabi. Verdi. Kızı da geydirdiler, kuşattılar, 40 katır yükü de eşya yüklediler, oğurladılar genni*. Eskerleden geldiler. Eve girdiler bakdılar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ağa geldik,\n\ndedi işçi. Aman sevindiler. Görmor amma. O zaman dedi ki.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Benim işim bitti artık, ben gidicim, dedi. Gözüm görmor amma bu gelini getirdin bize.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — O zaman ben durum burda, dedi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ne istorsan verim sene, dedi ağa.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gidici, emeyi çok, bizi gelin, eşya sehebi etti.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Yalınız şu köpeyi bene verin, dedi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Köpek sene kurban olsun, köpek nemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Yok, ben başka berşi istemorum. Köpeyi verin.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Peki, dor oğla. Yolcu edor. Genni gidor. Oğlan da evine döndü. Köpeyi orda boğazladı. Yüreyini çıkarttı. Aldı geldi. Kapıyı döydü.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Kim o?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben geldim,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Gel oğlum, geri mi geldin? Yanımızda kalıcın mı inşallah?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Yok baba, ben şeye berşi sölemeye geldim.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ney?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Şu dizime yat acı,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Heyir işallah, aha yatım, ne var?\n\nDizine yatırdı, yüreyi çıkartı. Gözüne çaldı köpeyin yüreyini. İki gözü birden açılmasın mı!\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Amman gözüm gördü, gözümü de eyi ettin, kal burda.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Duramam,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Şu kardaşım benden bilabar gelsin.\n\nGelor gidolar, denizin kenarına keder geldiler. Oğlan dedi:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;— Et bir eyilik at suya\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;— Balık bilmezse Hâlık bilir.\n\nO balık, taman oynadı, suya bırakdı ya o, insanoğlu olor. Cenâb— ı Allah ona bu eyilikleri yaptıror. O balıkçımış bu adam. Köpeyin dilinden ne anlıyıcıdı? Gendi heyvan olduğu uçun heyvanların dilini bilmiş. Kızı eyi etti. Köpeyi de boğazladı. Adamın da gözünü eyi etti. Lıp etti, balık oldu suya atladı.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Abooo!\n\ndedi oğlan, heyret etti.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Ben küççükken bir altını balıkçıya vermiştim. Onu da suya bırakmıştı.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Et bir eyilik at denize\n\ndemiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Balık bilmezse Hâlık bilir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hâlık, Cenâb- ı Allah demekdir.\n\n&nbsp;O adamın gözü eyi oldu. &nbsp;Bu hekeya da tamam oldu. &nbsp;\n\n&nbsp;\n\n----------------------------------------------------------------------\n\n*azap: Köle.\n\n*berşi: Bir şey.\n\n*genni: Kendisi / kendisini.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Müneccimbaşı",
        "text": "&nbsp;\n\nZamanında bir eski ayakkabıcı varmış. Temir edermiş ayakkabıları. Dükkanı varmış. Birgün hanımı para istor. Veror, hemama gidici. Bu kadıncağız hemama gidor. Eskiden leyen varmış, su kollarmış içine. Herkes o leyenden akan sudan su doldururlarmış. Leyenini hemama komuş, heymeler gelmiş.\n\n-Kaldır şunu burdan,\n\ndemişler. Eski ayakkabıcının avradına:\n\n-Bura koma leyenini,\n\ndollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Niye?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşının hanımı gelici burağa oturucu.\n\nLeyeni alor kadıncağız şele öteye eletor koyor. Öteki heyme gelor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kaldır bunu burdan.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Niye?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşının kardaşı avradı gelor.\n\nordan kaldıror,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşının deyzası gelici,\n\nNere kosun? Hemamı gezor kadıncağız. Ordan ora derken kadıncağızın canı sıkılor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşı kimmiş,\n\ndor. Neyse yıkanor çıkor bir yerde. Gelor eve kapıyı kitlor. Adamcağız ayakkabı temircisi ya gelor bakor ki kapı kitli.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bizim avrat kapıyı kitlemez amma niye kitli ecep?\n\ndor. Kapıyı döyor bu sefer. Kapıya vuror vuror, pencereden eyilor kadın dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Açsene yoo, kapıyı niye kitlemişsin bele?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Açmıcım,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Niye nettim ki seye?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Valla ben hemam gettim, benim leyenimi şura koma, bura koma, beni deli ettiler. Get müneccimbaşı ol da gel,\n\ndor. Müneccimbaşının ne olduğunu da bilmor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşı da ney?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben bilmem, müneccimbaşı ol da gel,\n\ndor. Herif gelor geri dükkanını açor, dükkanda yator. Sebeh olor gene kapıyı açmor. Üç gün dükkanda yator. O zaman:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Münecimbaşı da neymiş?\n\ndeyi gidor bir memlekete ulaşor, varor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşı geldi, müneccimbaşı geldi,\n\ndeyi çağıror. Bunu padişah duyor. Padişahın da bir yüzzüyü keyibolmuş. Ne keder müneccimbaşı varsa toplamış padişah, gene de yüzzüyü bulamamış. Kimde olduğunu bilmollar, çalmışlar. Bunu çağırollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yeni geldim, müneccimbaşıyım,\n\ndor. Adamcağız da bilmor müneccimbaşının ney olduğunu bilmor. Padişah çağırttıror:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gel bakım,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen müneccimbaşımışsın, dışardan gelmişsin, yabancımışsın,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Evet,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Peki benim bir yüzzüyüm keyiboldu,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bunu bulucun,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bulursan ne istersen vericim, bulamazsan bak başını keserim ha,\n\ndor. Padişahlar belemiş eskiden. Dor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bene bir oda ver,\n\nÇalışor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -İnşallah bulurum,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha sene bir oda. Her gün de sene yimek verirler, ele kaçma yok, kapı üstüne kitli.\n\nNeyse her gün bir yimek gelor, bir tabak. Şindi bunun yüzzüyünü çalan da 40 Heremilermiş. Hırhız yani. 40 tenelermiş bunlar. Bu adamın bir yabancı olduğunu duymuşlar. Padişahın da bir oda verip hepsedip de bunun bunun yüzzüyünü bulmak uçun çalıştığını şehrin hepsi duyor. Şindi bu 40 Heremiler gelmişler. Bir gece enmişler padişahın bahçasına. Gelmişler kapıdan dinlemişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu adam nasıl çalışor? Bizi bulursa nederik? Padişah 40’ımızın da kafasını keser,\n\nfelan, dollar. Bu da tabakları sayormuş, almazlarmış geri boşları. Bir, iki, üç, dört, beş...sayor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -On,\n\ndor. Bunlar kaçor gidor, bu tabağı sayor. Onlar da bellor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha onumuzu buldu.\n\nSonra gene gelollar. Bu gene tabağı sayor, ne keder ömrüm kaldı, deyi sayor o. Ne bilsin onlar da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bizi buldu,\n\ndollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bir, iki, üç, dört, beş, .....yirmi.\n\nBir gece gelollar otuz dokuza çıkor. Kırk Heremiler:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sebehe bizi padişah toplar 40’ımızın da başını keser,\n\ndollar. Bu yüzzüyü çalanlar bele dor. O tabağı saydı otuz dokuz oldu. onlar da dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha bizi buldu.\n\nGeceleyin kapıyı döyollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kim o?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen otuz dokuzumuzu buldun, bir tene kaldı. Biz 40 kişiyik.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yüzzük bizde söleme ha padişaha,\n\nHem genni kafasından korkor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -E, nedek?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yüzzük bizde.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gidin,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bir culluğa yüzzüyü yidirin, onu topal edin, onu yutsun. Onun tüyünü de kesin, o zaman sizi padişaha sölemem,\n\ndor. Bahçaya çıkollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kimde?\n\ndor padişah.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hele padişahım,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu bir heyvanda amma,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hele bir koyun sürüsü geçsin öyümden,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Geçsin,\n\ndor. Koyunlar geçor, bakor. Geçileri develeri varmış padişahın. Hepsi geçor. Tavıklar geçor, çobanları var.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Culluklar geçsin,\n\ndor. Culluklar geçerken\n\n-Bu tüyü hefif kırık olan şu hindiyi getirin bene,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kesin bunu,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kes!\n\ndor padişah.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yarın bakım,\n\nYarollar, karnını boşaldollar. Bakollar ki yüzzük duror. Padişah ele bir sevinor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen nasıl müneccimbaşısın,\n\ndeyi sevinor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Benim müneccimbaşım ol,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Olamam,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişahım yeri birez dolaşak,\n\ndor. Gidollar. O sırada padişah eyilor yerden berşi alor, kimse görmor. Müneccimbaşı da yanında ya.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ney bu müneccimbaşı, bil bakalım?\n\ndor.&nbsp; Müneccimbaşı genne şele dor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Bir sıçra bir dinle\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;İki sıçrar bir çekirge\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Üçüncüsünde de ıçramaz bir çekirge\n\nO genni gennine sölor. Çekirge bir sıçrar iki sıçrar, üçüncüsünde sıçrayamaz, deyi. Padişahın elindeki de çekirgemiş. Padişah daha beter ısrar edor genne\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yanımda kal,\n\ndeyi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kalmam padişahım,\n\ndor. Bunu tesadüfen söyledi. Aha sonra genne başka berşi sorarsa netsin? Onun uçun\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kalamam,\n\ndor. Neyse genne hediyeler veror. Evine gelor. kapıyı çalor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kim o?\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aç aç kadın,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşı oldum geldim,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Şu katırlardan yüklere bak,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -0Tamam,\n\ndor. Kapıyı açor, katırlardan yükleri içeri dıkollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Müneccimbaşı oldum,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Neymiş bu müneccimbaşı?\n\ndor avrat.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu seherbazlık kimi berşimiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben de bilmorum.\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -İşte müneccimbaşı olduk,\n\ndor. Bu da bele bitti.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "GÜRO",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zamanında bir kadının çocuğu olmazmış. Kapısında da bir köpek varmış. Adı da “Güro”muş. Güro da anlayışlı bir köpekmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Güro, Güro!\n\nYüzüne bakmış köpeyin.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Allah bene bir kız verirse seye veririm genni,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Mmmm!\n\nEtmiş Güro. Doğura doğura kadın, bir kız doğurmuş. Bu Güro ondan vazgeçmor. Salıncağını sallor, beşiyini sallor. Yanında yöresinde kuyruğunu sallayıp gezmiş. Çocuğu avıdor. 15-16 yaşamış artı kız. Genne düyürcüler gelor. Güro:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Mmmm!\n\nedor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Güro noldu sene?\n\nGüro avradın eteyine yapışır.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hee! Sene vericidim bu kızı,\n\nder. Güro’nun eline kızı verir gideller. Kız baktı ki kıza saldırdı, kız korktu mehsimcağız.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Güro aği, ben tuvalete giricim, sen beni beklen mi?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Mmmm!\n\netti, ağaca bağladı Güro’yu kaçamayacak keder. Genni gennini de aşşağıya attı. Getti, getti, getti, baktı kine bir derenin içinde amma çok uzaklara getti. Bir derenin içinde bir kapı. Kapıyı açtı. Arkasına bir direk dayadı. İçeriye girdi baktı kine halbırdan kuş vurmuş getirmişler, dünya pislik, berbat, herşe çoğ amma, temizlik yok. Oraları tertiplemiş, oraları süpürmüş güzel, süpürmüş yıkamış. O kuşların alayını yolmuş. Bakmış ki pirinç var, pirinci içine doldurmuş onları bişirmiş bir kazan. Ala güzel bakmış zeytinyağı, herşe çok. Billakma zeyt komuş kavırmış, çevirmiş, meydana koymuş. Un çok, ekmek filan yok, kakmış bir leyen hamır yoğurmuş, ekmeyi tandırda bişirmiş. Meydana koymuş. Bir iki tene genni yimiş. Genni dolaba saklanmış. Kapıyı açan içeri girmiş, kapıyı açan içeri girmiş. 7 tenelermiş. Dünyalar mis kimi. Yimeye bakmışlar, daha güzel kokor.\n\n-Aman eline sağlık, bunu kim etti ecep?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sensin amma, eyer erkeksen çık 8 kardaş olak, eyer kızsan 7 kardaş bir bacı olak. Sen dünya ehret bizim bacımız ol,\n\nKız o zaman çıkmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha bele bele, benim bir düşmanım var,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Öldürük onu,\n\ndemişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen heç korkma.\n\nBunlar yiyecek, içecek getirollar, bu bişiror, kurtaror, bilabar yiyollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman,\n\ndor kız,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Korkorum ben kardaşım,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Heç korkma bacım, onu gördüyümüz yerde öldürük.\n\nOnlar koyup gettiyinden kız bir halbır un getiror. Hamır yoğurmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hımmm!\n\ndeyi dırmalor, kapının üstünden atlıyıcı.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman Güro, aği, yolu şaşırdım ben. Aman sen nerdesin? Hoş geldin.\n\nKız karşılor genni amma, ödü kopor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hımmm,\n\nedip oturor. Oturor karşısına:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman kele sen acsın,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hele şunları yi.\n\nAtor kuşları öyüne. Çatır çatır yiyor. Kız:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kağım ekmek bişirim aği,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Senden yirik,\n\ndor. Ekmeyi açmış, tandıra da odunları sokmuş, tandır yanor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hele Güro, ağarmış mı hele şu tandıra bak,\n\ndemiş. Güro iki elini tandırın öyüne komuş, kız iki ayağından tutmuş genni hemen içine depmiş. Güro çatır çatır tandırın içinde yanmış. Dişinin biri yere düşmüş Güro’nun. Kız ekmeyi bişirim derken dişi ayağına bator, kan gide gide kız oralıkda ölor. Kardaşları gelor, buna bakollar kine her şey meydanda, ekmek yanmış, ağlollar, bakollar ki bacıları yok olmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Nedek biz bunu, nasıl yıkıyak?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -E, kağak bunu eşşeyin üstüne koyak.\n\nKızı eşşeyin üstüne koyup dağın başına sürmüşler. Nese padişahın oğlundan vezirin oğlu da geçollarmış. Bakmışlar ki bir karaltı. Berşi var amma,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Malsa senin, cansa benim,\n\ndemiş. Gelor bakollar kine bir eşşek, eşşeyin üstünde bir ölü yator, amma çok güzel bir kız. Eve getirollar bunu yıkollar, hocayı bulollar, yıkadığı yerde bakor kine ayağının altında bir diş. Dişi çekdiyinden bir köpüklü kan akor. Ondan sonra kız seyirmeye başlor, ölmemiş. Öldürmeyen Allah öldürmez. Kız hepşiror ayağa kağor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman noldu kızım sene, aman noldu?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Neblim, aha bele bele oldu.\n\ndor. Birkaç gün oturduktan sonra padişahın oğlu dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bunu ille bene alın,\n\ndor. Kağor 40 gün 40 gece düyün edor. Bu kızı alollar. Bunun üç tene kızı olor kızın. Uşaklar dor kine(Aşşık gülle oynallar)\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Dayınızı görürseniz aha dayınız var, onu bene getirin ne var?\n\ndor. Sağı solu dünyayı arollar, bulamolar. Çok uzağa gelmiş bir gün günlerin birinde çeşmeden su içdikleri yerde 7 kardaş avdan gelollar, uşaklar oynor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Kon eşşığım kon\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Yedi yedi yeğenin\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Çamo kadının bebeyi.\n\nO zaman dollar kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen Çamo Kadın’ın çocuğu musun?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -He,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gel sizi anama eletim, anam da sizi istor,\n\ndor uşaklar. Uşaklar getirollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman kardaşım siz misiniz?\n\nBoyun boyuna sarılollar oralıkda birbirlerine. Kağor padişah genleri everor. Her birine birer avrat alor. Oturollar, güzel yaşollar, itin elinden kurtulollar.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "TÜCCARLA PADİŞAH",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zemanında bir işadamı denizci varmış ticaret eden. Bir yerde bir padişah var. O da bizim padişahın arkadaşı, demişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ondan bir mektup ayırsan daha eyi satan,\n\ndemişler. Gidor adam:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişahım,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben felan yere gidicim. O da senin arkadaşınmış. Bene bir mektup verebilin mi?\n\nAdamcağız bir mektup yazor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Arkadaşım, bunu karşılarsan memnun olurum,\n\nalıp gidor. Orıya yetişor, oraya yetişdikden sonra padişahın yanına gidor, orda karşılor. Bu adamın malını bahalıya sator, genni ucuzlarından alor. Eppeyi genni ağırlor. Padişahın mektubunun karşılığında bir mektup yazor yollor. Gelor adam geri oh, çok memnun geldi. Aradan seneler geçor, yıllar geçor. Gene padişahtan bir mektup alor. Padişahın yanına gene koyup gidor. Orda gene eyi karşılanor. Gene gelor, gene aradan seneler geçor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişahım,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben oraya gene gidorum,\n\ndor. O zaman o padişah da dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen oralığa gidorsan bene bir köle al gel.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Peki,\n\ndor. Gidor mektubu veror, yüklerini alor, ucuz alor, bahalı sator, doldurup tam geleceyi zaman,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Padişahım,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hele gel, sen de bizim gemilere uğra, gemilerimizi gez, hele beyenicin mi?\n\nPadişah adamcağız kağor gelor, gemiye binor. Gemiye bindikten sonra, gemicilere dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hereket edin.\n\nAlor gelor, o padişahı bu padişaha getiror, dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha ben sene bir köle getirdim.\n\nPadişah oralıkda yeddi sene kölelik edor arkadaşı olan padişah. Yeddi seneden sonra bu padişah bundan çok memnun olor. Herşesi tamam. Azat edor artı genni. Adam koyup gidor. Gene gidor memleketine. Genni karşılollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Nerededin padişahım aman?\n\ndollar. Dor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bir ecil işim vardı, ona gettim. Kusuruma bakmayın. O memlekette eyni padişahlık edor. Bu gemicinin gene yolu oraya düşor. Dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hele gidim bakım şu padişaha, bu nasıl, eyi mi? Bu da öteki kimi beni karşılar mı?\n\nGidor bakor kine eyni padişah orda. Bunu gördüyünden yüzü kızaror, utanor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gel utanma,\n\ndor. Gene eyni genni karşılor, ezzetlor, hörmetlor, evine getiror. Annesine dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Anne,\n\nBir helle, böyük kazan su kızdıror. Kaynor su. Üzerine bir seccade ator.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Anne kak gel, gel şunun üstünde namazını kıl,\n\ndor. Anası kağor gelor, onun üstünde namazını kılor, enor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kardaşım,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bak benim anam bu, ben bunun südünü emmişim. Ben kötülük yapamam,\n\ndor. Gelor adam utandığından eve gelor. anasına dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Anam senin ne şeyin varsa bene söylüycün,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yook,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Benim berşim yok.\n\nŞele bele derken\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Heç ben bilmem,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Şimdiden soyna seni öldürücü deyilim, asıcı kesici deyilim. Söle nettinse.\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Amaan,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -benim herifim çok zengindi,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Malının mülkünün tükeneceyi yokdu,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kaktım bir gün o adamın da uşağı olmordu,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -kapıda bir zenci Arap vardı,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -seni ondan aldım oğlum,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Eh!\n\nBildi ki anasının eyle şey olduğunu gelir utancından bir daha o zeneeti de bıraktı. İşte yidik içtik hocaya gettik.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Yedi Kız Yedi Oğlan",
        "text": "Zemanla iki kardaş varmış. Her birinin, birinin 7 kızı, birinin 7 oğlu varmış. 7 kızı&nbsp;olanın devamlı öteki başına kağarmış. Nereye getse:\n\n— Senin sebeh* yeddi kızın var, başına iş getirirler, yüklü olur, şele olur, bele olur.\n\nAdamcağızı yeritmez*. Günlerin birinde küççük kız demiş ki:\n\n— Baba gennin böyük oğlundan ben, bir de küççüğüm kazanca gidek, ne kazanıcık görek.\n\nBunların ikisi böyük kız, böyük oğlan, bir de küççük kız.\n\n— Eee! Senin kız ne iş yapabilir? Benim oğlan kazanır gelir.\n\nAdamın beli oğlu olanın berk. Gidollar bunlar bakollar ki çok uzaklara gidollar. Yol ayrılor. Biri sola gidor, biri sağa gidor.\n\n— Emmioğlu gel, her birimiz bir yola gidek. Nasıl bilek geçtiğimizi?\n\nAha birer yüzzük koyollar daşın altına.\n\n— Hangimiz gelmedikse bu yola gelek, birbirimizi bulak.\n\n— Oldu,\n\ndollar. Yüzzükleri bir böyük daşın altına koyollar. Biri sağa gidor, biri sola. Kız gidor bakor ki bir bahçacı çalışor orda. Duror bunların yanında.\n\n— Yardım etmek isten mi?\n\nBunlar:\n\n— Gel yanımızda azzap durun* mu?\n\n— Dururum,\n\ndor. Oğlan kılığında. Arkasında peçe, ayağında şalvarı gidor. Bir gün, beş gün, on gün. Orda çalışor, günlüyünü alor. Seneler geçor. Dor kine:\n\n— Artı ben memleketime gidicim.\n\nOğlanın babası da dor ki:\n\n— Adın ne?\n\n— Ali,\n\n— Alinin gözü kız gözü, kolu bilezik yeri, barmağı kınalı yüzzük yeri, ben Ali’yi bilorum. Ali, kız.\n\ndor.\n\n— Yoğ oğlum, yoğ, Ali nerden kız?\n\nNese, inci, altına gidollar. İnci dağları varmış orda. Kızdan birbirlerinden güreşollar. Güreştikleri yerde oğlan kaldıror yere çalor. Yere çalor, dişinden bir diş düşor. Oğlan getiror bir inci dakor kızın dişine. Artı zeman gelor aylığını, yıllığını verollar,bir torba da genne inci verollar. Bir de at verollar. Kız ata binip gelor. gelor bakor ki daha yüzzükler yerinde duror.\n\n— Amaan,\n\ndor,\n\n— Şu emmimoğlu gelmemiş, hele gidim bakım nerde kaldı?\n\ndor. Emmisioğluna gidor, gidor, gidor, bakor kine:\n\n— Ay kiş, ay kiş*\n\nEmmisioğlu ne yayor? Kurbağı, tusbağı.\n\n— Amman emmioğlu, nedon?\n\ndor.\n\n— Nedim?\n\n— Daha bitmedi mi yıllığın?\n\n— Yeri gidek.\n\n— Gidek.\n\nAğaya gelollar, ağa dor kine:\n\n— Benim yıllığımı ver de artı ben gidicim.\n\ndor.\n\n— Yeri oğlum,\n\ndor,\n\n— Yaydığının yarısını al get,\n\ndor. Yarısını gelor, kurbağı, tusbağı öyüne kator, deynekten\n\n— Ay kiş, ay kiş\n\ndeyi deyi getiror. Gelor bakor ki babasıgil beklor.\n\n— Aha geldi benim oğlum, atın üstünde gelor. senin kızın yerde gelor.\n\n— Neblim,\n\ndor kızın babası.&nbsp; Gelor bakor kine gennin oğlu kurbağı, tusbağı getiror, kız artı dünyanın parasını, eşyaları, incileri getiror. Seneler geçor, adamın omzundan birez enor. Oralıkdaki azzap durduğu yerdeki oğlan dor kine:\n\n— İlle baba, ben gidip Ali’yi bulucum.\n\n— Yeri oğlum get,\n\ndor.\n\n— İnci mercan satarım, inci mercan satarım.\n\nTorbasına koyor getiror köy köy, memleket memleket. O kız da\n\n— Kele aman,\n\ndor.\n\n— Bu çalıştığım yerde vardı inci, mercan. Hele çıkım pencereden bakım.\n\nBakar kine oğlan\n\n— Amman sen kızmışsın. Ben seni niye bilmedim? Ben de bildim senin kız olduğunu.\n\nGidor babasıgile söylor. Babası kızı davıldan, düyünden alor. Alıp gidollar. Oğlanın babası da yüzünün karasından kalor. Bu da bele bitti.\n\n&nbsp;\n\n-------------------------------------------------------------\n\n*sebeh: İlerideki bir zamanda\n\n*yeritmez: Yürütmez\n\n*azzap dur-: Köle olarak çalışmak\n\n*ay kiş: Hayvanlara söylenen dur kalk, sözleri\n\n*yeri: Yürü, haydi\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Bir tek nazlı bir kız varmış. Anası babasının anında çok kıymetlimiş. Her gün yolda bir kuş ona şeyle dermiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kırk gün ölü başı bekliycin, kırk gün hızmetçilik edicin.\n\nKız üzülürmüş. Anasına anladırmış. Anası da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yeri kızım seni başka memlekete eletek,\n\ndemiş. Nere getse kuş bunu sölormuş. Günün birinde kızın anası babası ölmüş. Kız yalınız kalmış kız yalınız giderken bakor kine bir bahça. Bahçada bir adam yator. Ölü mü diri mi bilmor. Eline bir peşkir alıp sinekleri kişlor. Kırk gün sonra bir de bakor ki kapıdan bir kervan geçor. Canı sıkılmış kervancıya:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yanınızda bir hızmetçi kız yok mu, bene verin,&nbsp;dor. Onlar da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Var,&nbsp;dollar. Kara, çirkin birini verollar. O da parasını veror.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; -Kırk gündür uyku uyumadım, ne var sen şunun sineyini kişle, ben de birez uyuyum,&nbsp;dor. Oğlan:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hapşuuu!&nbsp;deyi uyanor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kırk gündür sen mi beklordun?&nbsp;dor. O da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -He,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben beklordum,&nbsp;dor. Oğlan alor kızı bahçaları gezdiror. Kız uyandığında bakor ki kızdan oğlan gezollar. Heç seslenmor. Kara kız dayman dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kırk gündür seni ben bekledim.\n\nBu kız da “Ben bekledim.” deyemor. Oğlan:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Düyün kurulsun,&nbsp;dor. Kara kızla evlenor. Seneler geçor oğlan:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben hacca gidicim,&nbsp;dor. Hanımına:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sene ne getirim?&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bene cıncık getir, boncuk getir, zubun getir,&nbsp;dor. Kıza\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ne getirim?&nbsp;deyi soror. Kız da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bene bir sabır daşından bir kelemtıraş getir ağa.&nbsp;Eyer getirmezsen yoluna bir kara duman çöke, katırların kan işeye.&nbsp;Bene getir bunu,&nbsp;dor. Adam, hanımının dediklerini alor, bunu unudor. Yola çıkor. Tam geleceyi zaman yoluna bir kara duman çökor. Katırlar bütün kan işor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman!&nbsp;dor.&nbsp;Ben evdeki hızmetçinin dediklerini unuttum,&nbsp;dor. Adam geri dönüp gelor. sabır daşını aror.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Falan adamda var amma o da her adama vermez,&nbsp;dollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bene bir sabır daşından bir kelemtıraş ver,&nbsp;dor. O da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen bunu ne yapıcın?&nbsp;dor. Ağa da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bizim evde bir hızmetçi var, o istedi,&nbsp;dor. Adam da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kadıncağız ne keder de darda kalmış ki senden bunu istemiş,&nbsp;dor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; -Bunu sen genne ver, kapıdan da dinle. Bu genni gennini öldürücü,&nbsp;dor. Alıp gelor, yolları açılor. Gelor memleketine. Hanımına getirdiyi elbiseleri veror. Hızmetçi:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Benimkini de getirdin mi ağam?&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Getirdim,&nbsp;dor ağa. Daşdan çakıyı ona veror. Kız evine giror ağlamaya başlor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben zamanla anamla babamın bir tek kızıdım. Nereye getsem herkes hetırımı sayardı. Çok ekıllıdım,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Her gün bir kuş gelip “Kırk gün ölü başı bekliycin, sonra hızmetçilik edicin.”&nbsp; deyi bene söyledi. Buraya geldim, kırk gün ölü başı bekledim. Sen mi sabır ben mi sabır, sabır daşı?&nbsp;dor. Sabır daşı da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen sabır,&nbsp;dor. Sabır daşı şişmeye başlor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -İşte şele oldu sabır daşı, birgün kapının öyünden kervan geçordu. Sen mi sabır ben mi sabır, sabır daşı?&nbsp;dor. Sabır daşı şişor. Sonra da aldım onu yanıma koydum, birez yattım sonra kakdım ki adam kakmış. Ondan enip ondan kağor. Benim kimse yüzüme bakmor. Dalım kolum yok. Ben mi sabır sen mi sabır sabır daşı?&nbsp;dor. Sabır daşı da :\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen sabır,&nbsp;dor. Güm deyi patlor. Patladığı zaman :\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sabır daşı bile patladı benim çektiklerime,&nbsp;dor. Kalemtıraşı eline alor gennini öldüreceyi zaman hemen heci içeriye giror.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sen midin benim başımda bekleyen?&nbsp;dor. Kızı elinden tutup evi gezdiror. Oğlan:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Çamış katırın kuyruğuna mı razısın, yoksa keskin pıçağa mı razısın?&nbsp;dor. Kız da:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Keskin pıçak çok sevdiyinin boynuna uğrasın,&nbsp;dor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Çamış katıra binip de estiri esiri getmem mi?&nbsp;dor. Çamış katırın kuyruğuna onu bağlollar. Çamış katırı da onu sağa sola çarpıp parçalor. Bu kızcağıza da kırk gün kırk gece düyün olor, heciden evlenor. Ondan sonra çok mutlu yaşollar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "İKİ ARKADAŞ",
        "text": "&nbsp;&nbsp; İki samimi arkadaş varmış. Bunlar memlekette yoksulluktan bezmişler.\n\n— Yeri arkadaş, şu memleketi terk edek, İstanbul’a gidek. Orda belkim bize bir iş buluruk, işimiz eyi olur, geçinip giderik,\n\ndemişler.\n\n&nbsp;— Ya maraz kapısı İstanbul, ya meres kapısı.\n\nNeyse bunlar yola çıkmışlar. Doğru getmişler İstanbul’a. Bir gün, iki gün, üç gün, daha iş bulamamışlar. Ceplerindeki para da suyunu çekmiş. Paraları kalmamış. Netsinler? Arkadaşının biri demiş, eklına bir fikir gelmiş:\n\n&nbsp;Kardaşım, paramız kalmadı. Biz dilenemezik. Ac da kalamazık.\n\n— Eee!\n\n— Nedek ya?\n\n— Sen şurda yalan yere öl. Ben de başında durum, “ Heyir sehebinden.” deyi para topluyum. O parayı helbet Allah kerim,\n\ndemiş. Neyse getirmiş camının içine arkadaşını ölü kimi sermiş yere. Üstüne de örtü örtmüş beyaz bir örtüden. Demiş:\n\n— Allah yoluna, ölümüz yerde kaldı. Kaldıracak paramız yok. Heyir sehepleri gelmiş üç-beş kuruş atmış getmiş. Ölen olmuş, ikindin olmuş. Gene bunlar dilenollar. Bu, müezzinin dikketini çekmiş. Gelmiş:\n\n— Yoo akşam oldu, bissürü para topladınız, şu niye kaldırmadınız ölüyü?\n\ndemiş.\n\n— Daha ne beklon burda?\n\ndemiş.\n\n&nbsp;— Heee, heç ferkına varmadık,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;— Böyün akşam oldu, inşallah yarine kaldırırık,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;— Acak şu ölüyü höcrene koyak, böyce höcrende yatsın,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;— Olur,\n\ndemiş müezzin.\n\n&nbsp;— Bunu yıkarık, kefinlerik, ölen namazına da kaldırık.\n\ndemiş. Nese getirmişler höcreye komuş arkadaşını, müezzin de kapıyı kitlemiş, getmiş evine. Kakmış yalan yere ölmüştü. Acından gevremiş* meazallah.\n\n&nbsp;— Lan aman nedim nedim?\n\ndemiş. Sağa sola bakmış höcrenin içinde. Müezzinin avradı da kehke* komuş müezzin yisin deyi. Müezzin de onu höcrede unutmuş. Adam:\n\n&nbsp;— Aha bulduk,\n\ndeyi o kehkeleri yimiş. Üç- dört tene kalmış. Müezzin sebehleyin gelmiş, kapıyı açmış,\n\n— Nedor ecep?\n\ndeyi,\n\n— Hele şu kehkeyi* alım evel,\n\ndemiş. Bakmış kehke yok.\n\n&nbsp;— Kim aldı bunu?\n\ndemiş. Şüpelenmiş. Ölünün üstünü açmış, ağzını koklamış.\n\n— Bunu sen aldın gevvat*,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;— Beye yutturaman, bunu aldın amma bunu çıkardırım ben,\n\ndemiş. Neyse arkadaşı da gelmiş.\n\n&nbsp;— Suyu kızdırım aha,\n\ndemiş.\n\n— Suyu kaynadım da ahtardığımız kimi sıcak suyu bu uyanır, ben de paramı alırım,\n\ndemiş. Tam gelmiş,\n\n&nbsp;— Lan aman netmişsin? Bu keder su kaynadılır mı?\n\ndemiş. Katmış, ılık sudan yumuşlar, kefinlemişler. Doğru mezarlığa. Bu arkadaşı dormuş kine usullanadak:\n\n&nbsp;&nbsp;— Korkma ben seni kurtarım,\n\nNeyse götürmüşler bunu mezarlığa.\n\n— Akşam ezanına bunu gömerik,\n\ndemişler. Akşam ezanına ölüyü defnetmişler. Cemeet dağılmış. Yalnız bu meezzin:\n\n&nbsp;— Şu daşın arkasına saklanırım, bu uyanık, ölmedi,\n\ndemiş. Genni de arkadaşının yanında beklemeye başlamış. O sırada hemen toprağı eşmiş arkadaşı. O sırada da Kırk Heremiler eyi vurgun yapmışlar. Böyük, altın dolu bir yer soymuşlar. Gelmişler, ordan geçollarmış. Bu, birdenbire:\n\n&nbsp;— Nefesim kesildi, daha beni mezardan çıkarmon mu,\n\ndeyi kakdığı kimi Kırk Heremiler’in ödü kopmuş.\n\n&nbsp;— Aboo! Ölü dirildi,\n\nölüden korkarmış onlar da. Altını, maltını, çaldıkları eşyaları bırakmış kaçmışlar. Bunlar da zatan eppeyi altın da kaldı, parayı pölüşürken müezzin çıkmış:\n\n&nbsp;— Zatan şüpelendimdi sizden,\n\ndemiş.\n\n— Bunu paylaşıcım ben sizden,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Gelelim Kırk Heremiler’e. Bunlar getmişler:\n\n&nbsp;— Lan kardaşım, niye kaçdık biz? Soygun yapdık, para aldık, niye kaçdık biz? Noldu ki hele bir tenemiz gidek bakak şu mezarlığın arkasından hele,\n\ndemiş. Gözü açık olana:\n\n— Hele get anla,\n\ndemiş. Gelelim bunlara, ölü seheplerine. Bunlar birbirlerine girmişler.\n\n&nbsp;— Şu senin, bu benim,\n\nderken müezzin demiş:\n\n&nbsp;— Beye az verdiniz. Siz çoğ aldınız. Bu gelen adam da bunu duyormuş. Duvarın arkasındamış. Ölü sehebi:\n\n&nbsp;— Al ne iston? Al seye bir küleh,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;— Aha bu da senin.\n\nMüezzin külehi kapmış. O adam:\n\n— Aboo!\n\ndemiş. Kaçmış getmiş. Durumu arkadaşlarına anlatmış.\n\n&nbsp;— Lan arkadaşlar,\n\ndemiş,\n\n— Paradan puldan vazgeçek.\n\n— Niye yav?\n\n— Lan arkadaşım, bütün mezardaki ölüler kakmış, bunlar paylaşamollar, meres pölüşollar, benim külehimi de arada aldılar,\n\ndemiş.\n\n&nbsp;— Nederse etsinler,\n\ndemiş. Bunlar da İstanbul’da zengin olmuşlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n--------------------------------------------------------------\n\nkehke: simit\n\ngevremiş: siyahlaşmış\n\ngevvat: seni yaramaz, hain\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Gül Ananın Kızı",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;Bir kadının bir kızı varmış. Ayağı topal, eli çolak. Mehsimcağız, örbet⃰ bir kız. Yirmi- yirmi beş yaşamış kapıyı çalan yok. Kim nedici mehsimi? Anası birgün çarşıya getmiş bakmış kine bir tüccar gelmiş. Görsen artık bir başından alor, bir başından sator. Kiminin parasını alor, kimini borca alor. Adam dünyayı kazandı. Bu keri⃰ şele⃰ duror. Bu adam dor kine keriye:\n\n— Anam, sen sebehden belli ne berşi⃰ aldın, ne verdin, ne sattın, sen ne bene bakon? dor.\n\n— Amaan oğlum, dor.\n\n— Sene ilayık bir kızım var. Eynen senin kimi. Tuttuğunu kimse tutamaz. İşlediyi işi kimse işleyemez, dor. Amma yapdığı işleri öyor oğlana.\n\n— Eynen seye ilayığ oğlum, dor.\n\n— E, deyza, bene ilayıksa ben de bekarım, getir beye ver, dor.\n\n— Verim oğlum, dor.\n\n— &nbsp;Birez elbisem var, onları yıkasın, ondan sonra gel bak, dor. Kağor elbiselerini koyor. Beyaz, pantorlar, gömlekler hepsi kar kimi beyaz. Keri gelor Sekke Mustafa’ya dor ki:\n\n— Acı Mustafa, bizim eve iki— üç teneke su elet⃰. Dört teneke su elet, dor. Eletor, kapıyı çalor.\n\n— Bacı, suyu getirdim, dor.\n\n— Ne suyu? dor.\n\n— Anan çamaşır yıkıyıcımış, su istedi, dor.\n\n— Ahtar da get şu ekinliye, dor. Hevızlı mevızlı⃰ bir ekinlikleri varmış. Felhen⃰in üstüne ahtaror Sekke Mustafa.\n\n— Daha getiri mi? dor.\n\n— Getir, dor.\n\n— Dört teneke daha getir,dor. Kipkirmizi felhenler çıkor, getiror. Elinden basor ekinliye. Çıkaror:\n\n— Şaaak!\n\nKerpiç duvarın üstüne seror. Avrat gelor bakor ki amaaan, felhenlere⃰ belenmiş.\n\n— Allah gözünü dizini ala, nettin? dor.\n\n— Başını bağrını yisin sehebisinin, dor.\n\n— Bunu ne getirdin başıma,dor. Bu keriye bele sayor. Keri gidor su kızdıror. Kaynador, yuyor, arıdor, ne kedek uğraşsa bunun arınacağı yok. hipolor⃰, koyor, ağardor. konşuda da bir gelin varmış. geline de dor:\n\n— Amaaan, ütüle acı şunları, dor.\n\nGelin ütülor:\n\n— Al aha oğlum, dor.\n\n— Güle güle gey, kızım yıkadı, dor.\n\n— E, eline sağlık deyza, dor.\n\n— Hezırla kızını heftıya gelip götürücüm, dor.\n\n— Amaaan, oğlum, dor.\n\n— Benim kızım erkek yüzü görmemiş, dor.\n\n— Çok utangaç, çok terbiyeli, dor.\n\n— Aman genni korkutma, aman genni ürkütme. Ne zaman beni çağırırsa o zaman giderim, dor adam.\n\nHerifin bir de kapıcısı varmış adamcağız. Bu bir eve kağor, adam gidor. İşine gidor. Aydan gidellermiş. Evde herşe çok. Şindi bu eksikceğez netsin? Neyse o kapıdaki adamın buna yüreyi acor. Buna yiyecek edor getiror.\n\n— Aman, bunu bu adam nasıl aldı ya Rabbi ya Resulallah? dor.\n\n— Nerden başına bela etmiş?\n\nKağor avrat:\n\n— Mıstooo! Gel şunu getir.\n\n— Mıstooo! Gel şunu et.\n\nBu başka berşi bilmor. Topal, sürünü sürünü gidor.\n\n— Amaan, dor, kağım billakma et döyüm, dor. Gelor tuvalet daşının üstünde,&nbsp;\"nerek temiz, nerek temiz?\"\n\nTuvalete getiror. Küfteliyi⃰ koyor. Şarp şurp deyi vurduğu yerde içine düşor. Ayağını kaldırıp delikden alacağı yerde başı da gidor, kolu da gidor. Karşıda da bir peri padişahının kızı varmış. Seneler boyu hestemiş. Ağzını açıp da ne güler, ne söyler, ne de konuşurmuş. Bunun bele yapdığını gördüyü kimi gülor ordan. İçerisinde de artı boğazında mı artı bir yerinde mi bir hestelik varmış. O deşilmiş. Kız rehet etmiş.\n\n— Amaan, anadan doğma kimi olmuş. Bunun da kırk tene bacısı varmış. Hepsi gelmişler. Peri padişahının kızı:\n\n— Amaan, demiş.\n\n— Aman bacım noldu sene bele eyi oldun?\n\nDemiş ki:\n\n— Beni karşıdaki eyi etti.\n\n— Nasıl oldu?\n\n— Buna ne verorsanız verin benden yanı, demiş. Biri demiş ki:\n\n— Ellerimin güzelliyi gennin olsun.\n\nElleri düzelmiş. Öteki demiş:\n\n— Şu yeşil gözlerim gennin olsun.\n\nÖteki demiş:\n\n— Burnum gennin olsun.\n\nBiri de demiş ki:\n\n— Eklımın durumu gennin olsun.\n\nKız deyişmiş. Kıymon ki yüzüne bakmaya.\n\n— Amaan, demiş,\n\n— Buralar ne pislik? demiş. Yokarıya da çıkmış, bir köme altın, bir köme gümüş bele yığılmış.\n\n— Allah ekıl vere, bunları nile bele komuşlar?\n\nAlayını birbirine karıştıror. Kızcağız da güldüyünden eyi olor.\n\n— Amaan, dor,\n\n— Bunu kim bele etmiş? dor. Hepsini temizlor, pırıl pırıl.&nbsp; Adam gelor bakor kine heç inanılacak berşi deyil. İçeriye giror.\n\n— Fatma bacı nerdesin? dor.\n\n— Ne var beyefendi? Buyrun.\n\n— Ne yimek yapan?\n\n— Şunu yaparım, bunu yaparım, her türlü yimek elimden gelor.\n\netler, yimekler herşe çok. Akşam olor, dor ki:\n\n— Böyün seni hanım istedi, dor. O adam da ne keder eyi bir adammış ki “Bunu niye aldın, geldin?” deyi söylemor. Kapıcı demor ki bu deliyi niye aldın? Adam eve gelor bakor ki kerinin dediyinden yüz kat beter eyi, daha güzel. İçeriye giror adam hemen hocayı çağıror. Nikehlerini kıydıror. O gece gelin olor eksikcağız. Darısı herkesin başına olsun. O, avrat oldu oturdu. Herif dedi ki:\n\n— Eksik, ben anayın memleketine gidorum. Ananı getirim.\n\n— Gül anamı getirirsen daha eyi olur. anamın kimsesi yok.\n\nAnası da yanına geldi bakdı ki Fatma getmiş, bir başka Fatma gelmiş. Anası da orda oturor. Senesine kalmor bir oğlan doğuror, bir kız doğuror. Güzel yaşollar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n---------------------------------------------\n\n*örbet: çok çirkin\n\n*keri: yaşlı nine\n\n*şele: şöyle\n\n*berşi: bir şey\n\n*sekke: su taşıyan, su satan\n\n*elet: götür\n\n*hevızlı mevızlı: havuzlu mavuzlu\n\n*felhen: bir tür kırmızı toprak\n\n*hipolor: çamaşır suyu ile temizliyor\n\n*küfteliyi: kırmızı yağsız eti\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "KEDİLER PADİŞAHININ HEDİYESİ",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bir kardaş fıkara, bir kardaş da çok zenginmiş. Seneden seneye bunlar kurban bayramı gelirse bir ciyeri, böyreyi kebap eder yillermiş. Gene kurban bayramı gelmiş. Zengin kardaş unutmuş bu sefer. Beklemişler, beklemişler. Gelen giden yok. Billakma çıbık mıbık hezırlamışlar belki kardaşım gelir de kebap mebap ederik, deyi. İkindinden sonra çoluk çocuk sır sır sızlor. Evvelden bele dağıdırlar mıdı anam? Kimse kimseye berşi vermezdi. İkindinden sonra hızmetçinin eline vermişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Yeri elet şunu da kebap edip yisinler.\n\nHemen eksik oturmuş, ciyeri doğrarken herifinin yanında kafıllanadak avrat yellenmiş. Yellendiyinden\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Amaan,&nbsp;demiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Bunu herifim duyacağına yer yarıladı, yerin içine giredim.\n\nUtanmış eksik, çok üzülmüş. O sırada yer yarılmış yerin içine girmiş eksik. Kimi tahtanın üstünde, kimi ataş kayor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aman anamız nere getti?\n\nUşaklar ağlamış, herif ağlamış. Kalmış, ciyer de kalmış. Avrat da komuş getmiş. Avrat bir yere enmiş, bir karanlık yer. Bakmış ki sıçanlar ev silkelor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Amaan, kurbanım sizi veren Allah’a, ne güzel de yakışor ev silkelemek,&nbsp; demiş. Kuyruklarını sallamışlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aman ne şirin söylon, demişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Gel, şura get,&nbsp;demişler. Şurdan enmiş bakmış ki kediler ha babam ha ev yuyollar, hevış yuyollar, çamaşır yıkollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Amaan, kurbanım veren Allah’a, ne güzel iş yakışor elinize,&nbsp;Aman size yardım edim,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Meeev,&nbsp;demişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Şora get.&nbsp;Şora getmiş bakmış kine bir böyük kedi. Karyolalar kuş tüyü yataklar kurulmuş, bu yator. Bunu gördüyünden\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Mır mır mır mır,&nbsp;sölemiş. Bunun altına bir kürsü komuşlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Maşallah, sübhanallah, Allah&nbsp;ü Teala Hazretleri neler yaratmış,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Kurbanım verene,&nbsp;demiş. Oturmuş eksik. Buna öteberi vermişler. Yimeyi göynü istor mu kine,&nbsp;uşaklarını düşünor, ağlor. Lisana gelmiş kedi.&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Noldu anam,&nbsp; demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aman Allah ü Teala Hazretlerine herşe ayan, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Vallh istemeyerek aha bele bele oldu,&nbsp;demiş. Çağırmış:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Bu zornan mı yellendi, yoksa keza mı oldu,&nbsp;deyi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Kezadan çıktı,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Eh,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Yeri anam, çoluğun çocuğun şindi ağlollar, sızlollar, yeri evine get,&nbsp;demiş. Önüne katmışlar, bir eline de çuval vermişler, boş çuval. Çuvalı almış hevış yarılmış, hevıştan çıktığı yerde demişler ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Bunu bir güzel yerde ahtar.\n\nBellor ki eksik, içinde berşi yok, bellor. Ne bilsin? Evinin içine girmiş. Çuval dolmuş zırhazırh altın dolu. Artı içeriye ahtarmışlar. Bir koyun almış kesmişler. Evde kebap etmişler. Uşak devşek yimişler. Evleri yıktırmış yaptırmışlar. Biri demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Kele eltingil ev yaptırorlar. Bu para nerelikden bunlara gelmiş?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Kele aman nettin? Siz ekmeyi bulamordunuz. Nerden bu evleri yaptırorsunuz?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aman anam, aha bele bele oldu,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Eh,&nbsp;demiş. Hemen herife demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Tez bir ciyer al gel,&nbsp;demiş zengin avrat.&nbsp; Herif getmiş bir ciyer almış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Eksik, ciyeri nedicin?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; İstorum,&nbsp;demiş. Ciyer gelmiş, kebabı ederken avrat sıkınmış, sıkınmış, zordan yellenmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aman herifin yanında bunu edeceyime yerler yarıla da yerlere giredim,&nbsp;demiş. Hemen şakırranadak yerler yarılmış. Aşşağı enmiş. Bakmış kine sıçanlar ev silkelor fareler.&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Kıran gire içinize, dünyayı pislorsunuz.\n\nKimini depelemiş, kimini yitmiş. Ordan ele getmiş bakmış kine kediler ha babam ha ev yıkollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aboo,&nbsp;Kıran gire içinize,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Dünyaya tüyleri saçılmış.&nbsp;Ona bir depik çekmiş, ona bir depik çekmiş. Nese, ordan içeriye girmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Mır mır mır mır,&nbsp;etmiş. Ordan içeriye girmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Bi’ dert tuta seni, şişe dona kalasan. Oralıkta ne işin var, karyolanın üstünde? Kakmış yator.&nbsp;Pissiye bir depik vurmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Otur,&nbsp;demişler,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Otur.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Nettin de geldin sen bura?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aha bele bele,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Çoluk çocuk seni beklor, kak anam,&nbsp;eline bir torba vermişler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Bunu güzel şele çimentolu, deliksiz deşiksiz yere ahtar,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Eee,&nbsp;demiş. Yokarıya çıkmış, sürüyü sürüyü çıkartmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Aman,&nbsp;demiş,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; —&nbsp; Şunu güzel bir eve dıkadık.\n\nEvler, her yer çingo kimi, her şey güzel. Çoluğu çocuğu, herkes başına toplanmışlar. Eve ahtarmışlar altın ahtarıcık deyi. Haşşanadak ahtardığından kimi yılan, kimi ekrep. Bunların herbiri yapışmış, davıl kimi etmiş genleri. Kele aman bu da bele. Onlar oralıkda ölor, bunların malı da onlara kalor. Güzel güzel yaşollar. Yidik içdik hocaya gettik.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "TEKENİN SAHİBİ",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Zemanında Kurban Bayramı gelor, ne uşağa asbap edecek para var, ne davar kesecek bir yiyeceyi var, uşak da çok, kimisinin gömleyi yok, kimisinin miltanı yok. Kağollar bunlar, adamcağızın bir tek geçisi varmış, geçiyi alollar bayrama yakın. Birkaç gün kalmış bayrama. Neyse, bakor ki bir kassap. Kassabın öyünden geçtiyi yerde dor ki kassap:\n\n— Aği, bunu neçiye⃰* verin?\n\ndor.\n\n— Amaan!\n\ndor.\n\n— Karnım doysun yeter, bir kebap yidir, ondan sonra sene kurban olsun bu teke,\n\ndor. İçeriye giror. Bu adam kağor kebabı edor veror.\n\n— Yiye yiye üç şiş yiyici, beş şiş yiyici, ben bu tekeyi alırım,\n\ndor. Ne üçü ne beşi, bir koyunun eti, şakkanın* biri gelor biri gidor. Şakkanın ötekine de yanaşor. Onu da kebap edor, bu adama veror. Adam:\n\n— Doydun mu?\n\ndor.\n\n— Valla daha doymadım amma, doydun, dorsan doydum,\n\ndor.\n\n— Kak kak,\n\ndor.\n\n— Tekeni de al get, sen de get,\n\ndor. Kağor tekeyi alor gene öyüne kator. Gelor bakor kine bir künefeci dükkanı.\n\n— Ağo, onu saton mu tekeyi?\n\ndor.\n\n— Bayram ortalık,\n\ndor.\n\n— Hee,\n\n— Ne iston?\n\ndor.\n\n— Karnım doyusuna bir künefe yidir yeter,\n\ndor.\n\n— Kurban ossun* sene teke,\n\ndor.\n\n— Yise yise ne yiyici? Bir kilo künefe yisin en fazla bir kilo künefe yisin bilemedin,\n\ndor. Siniyi öyüne yitor herif. İsmariç⃰* çokmuş o gece de. 5- 10 sini şele duror. Sininin birini öyüne çekmiş, onu yalamış, ötekini çekmiş yalamış. 10- 12 sini yidi.\n\n— Nedon?\n\ndemiş.\n\n— Taman künefe yiyorum.\n\n— Aman al get, teke senin olsun.\n\nO da kovmuş genni. Ortalık akşam, memlekette genni kim alır? Genni, koyun, yolu tutmuş, gelmiş bakmış kine köyde bir çeşmenin yanında su dolduror herkes. Dor ki:\n\n— Buralıkda muhtar yok mu? Kehya yok mu? Ben böyce onlara mısafır kalıcım.\n\nAvradın biri dor:\n\n— Gel, ben Kahya’nın avradıyım,\n\ndor.\n\n— Gel yanımda otur,\n\ndor.\n\n— Gel,\n\ndor,\n\n— Gel bizde mısafır ol,\n\ndor.\n\nDor kine:\n\n— Benim tekem var ha!\n\n— Teken de ossun, nolucu?\n\ndor. Avrat genni alor:\n\n— Pır pır pır,\n\ndor.\n\nDerece çıkor. Merdiven çıkor. Yokarda tabakası varmış. Tabakaya çıkor. Tekiyi de yanına oturtturor, döşeyin en ucuna.\n\n— Be*\n\ndor avrat.\n\n— Acak*,\n\ndor,\n\n— Bene bir heket söyle,\n\ndor.\n\n— Ne hekedi söylüyüm seye?\n\ndor. Şele derken, bele* derken avrat genne* birez yiyecek getiror. Birez geyecek getiror. Birez kavın karpız kesor.\n\n— Eyer uykun geldise yat, aha döşeyin,\n\ndor.\n\n— Aha herif geldi.\n\n— Keeeez! Ben böyün, Kehya’nın kapısı açık olmaz mı? Sen niye kapıyı basırdın?\n\ndeyi&nbsp; bir bağlık, bir kıyamat,\n\n— Aman herifim geldi, nettik?\n\ndor.\n\n— Seni görürse şindik öldürür.\n\ndor.\n\n— Nedim?\n\ndor.\n\n— Kağ içeriye gir,\n\ndor. Herif giror bakor kine tooo! Kassab içerde, künefeci içerde, avradın dostumuş. Genni giror, bir tene daha. Dor kine:\n\n— Ey arkadaşlar!\n\ndor.\n\n— Ne gezorsunuz burda?\n\ndollar ki:\n\n— Senin kimi biz de geldik.\n\nHerif dor kine:\n\n— Bu döşek kime serilmiş?\n\n— Amaaan herif,\n\ndor.\n\n— Heç kimseye serilmemiş.\n\nHerif içine giror yatağın. Bunlar başlor vır vır vır konuşmaya başlollar.\n\n— İçerden ne sesi gelor?\n\ndor.\n\n— Amaaan herif, taman buralık benim babam evim. Sene dayman demem mi “Burda ziyarat var.” derim.\n\ndor.\n\n— Valla ben ziyaratı miyaratı dinlemem,\n\ndor herif.\n\n— Ben kağıp bakıcım,\n\ndor. Bunlara dor kine:\n\n— Hele şu cebinizdekileri çıkarın. Yoksa ben sizi bu adamın eline veririm,\n\ndor.\n\n— Yoksa kurtarım,\n\ndor. O da dor ki:\n\n— Aha benim cebimde 100 kağıt var.\n\nÖbürü dor ki:\n\n— Aha 100 kağıt var,\n\nceblerini sıyıror. Bu dor ki:\n\n— Valla arkadaşlar, benim ehtiyacım asbaba var.\n\n— Hele şu asbaplarınızı da çıkarın.\n\nAdamlar asbaplarını da çıkarorlar. Herif kağor Kehya bir kelle⃰* kapıyı açor. Bu da kağor tekenin üstüne binor, boynundan da poşusunu çıkaror tekenin ağzına veror. Teke:\n\n— Veee!\n\ndediyinden o zaman adam korkor oraya yıkılor bayılor. O herif yıkıldımı:\n\n— Kaçın,\n\ndor.\n\n— Yoook, durun,\n\ndor.\n\n— Ne kaçması?\n\nAvrada dor kine:\n\n— Hele şu boynundakileri ver.\n\nAvradın boynunda 10 altın, üç beşli, kolunda bilezik, kulağında küpe.\n\n— Sıyır,\n\ndollar.\n\n— Yoksa herifini uyarır sene gösterim,\n\ndor. Altınları sıyıror eline veror. Onları pölüşollar*,\n\n— Yeri* arkadaşlar, işiniz rast gelsin,\n\ndor. Genni⃰ de koyup gidor. Herif uyanor.\n\n— Aman noldu eksik?\n\n— Evi sıyırdı gettiler*.⃰\n\nBu da evine gelor, uşağına devşeyine* kağor bayramlık alor. Tekeyi de bayrama kesor. Teke genne bunları kazandıror. Aha bu da bele. Yidik içdik hoşa geçdik.\n\n&nbsp;\n\n---------------------------------------------------------------------\n\n*neçiye: kaça\n\n*şakka: kesilmiş koyun etinin ortadan ikiye kesilmiş bütün parçası, yarısı\n\n*şele: şöyle\n\n*ismariç: sipariş\n\n*bir kelle: bir kere\n\n*be: Allah Allah, şaşırma\n\n*bele: böyle\n\n*ossun: olsun\n\n*genne: kendisine\n\n*acak: lütfen\n\n*sıyırdı gettiler: soyup kaçtılar\n\n*yeri: haydi yürü\n\n*uşağına devşeyine: çoluk çocuğuna\n\n*pölüşollar: paylaşıyorlar\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Üç Öğüt",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zemanında adamın biri kağor kazanca gidor. Üç arkadaşlar. Gidollar, gidollar, az gidor, dere depe düz gidor, altı ay gündüz gidor. Bir memlekette çalışor kazanor, bir sene geçor. Sene geçdikden sonra kağor oralıkda üç tene nar verollar. Üç narı alor, gene bir sene çalışor. Üç yüz lera. Senesi&nbsp; yüz leraya üç sene çalışor. Onu da alor. Gelor, geldiyi yerde osanor, artı evine gelici. Yolda adamın biri dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben henek satarım,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Neçiye?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Her biri yüz altına,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ecep alı mı, almıyı mı?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Alım.\n\nYüz altın veror, dor ki.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Üstüne olmadığın işe karışma,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Zatı ben bunu bilirdim,\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gene alıcın mı?\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ecebe alı mı almıyı mı?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Neçiye?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yüz altına.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Dibi görünmedik kuyuya enme.\n\nEh, bir tene daha söylor. Alor nese gelor. Gele gele bir kuyunun başına gelor. dollar kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bu kuyunun içine,\n\ndollar, herkesin davarı duror. Dilleri bir karış sallanmış. İp yok berşi yok. Dibi görünmedik kuyu. Su var amma, çekecek adam yok.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bunu kim ener çıkarırsa 500 altına ensin. Şu davarları sulasın.\n\nO yüz veror, öteki yüz veror. Altınları alor. Biri gidormuş ecele. O ecele gidenden altınları gönderor. Gelor bu eksikcağız,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aha,\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Kocan sene şunu gönderdi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman,\n\ndor kadıncağız.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben bunu kessem yidirsem uşağıma, satım da yerine üç-beş kuruşa öteberi alak.\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yoook!\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ani bize kes.\n\nÖteki dor ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ani bize kes.\n\nKesor ki sada cevher daşı düzülmüş nar tenelerinin yerine. Bir tenesini götüror sator. Artı tükenmez para. Avrat, herif gelmeden evini yaptıror, suvardor, temizlor. Katlar, dayreler herşe çok. Yiyip içip oturollar. Biz gelelim herife. Herif enor kuyuya. Kuyudan suyu veror veror veror. Herkes suyunu suladıkdan sonra çıkıcı. Çıkdığı yerde bakor kine bir adam oturor. Bir dizinde kurbağı, bir dizinde de bir dünya güzeli. Dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gel hele arkadaş gel,\n\ndor. Gelor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben sene bir soru sorucum, eyer bildinse bildin, bilemedinse aha şu adamlar kimi kellen uçar,\n\ndor. Kelleler kule olmuş. Bir kule yapmış. Üstte bir tek tene eksik. Dor:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Şu mu güzel, yoksa şu mu güzel? Kurbağı mı güzel yoksa şu dünya güzeli mi?\n\nDüşünor dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sağındaki dünya güzeli, güzel. Ona güzel demenin ne şeyi var? Kurbağı da kurbağı. Ona ne deyim? Çirkin, bir kötü kurbağı. O zaman dor kine:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Gönül kimi severse arkadaş, güzel odur.\n\ndor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ooo!\n\ndor,\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Bildin, bildin, bildin.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Verilsin bu adama.\n\nKağollar oralıkta genne eppeyi birşeyler veror. Altınlar yüzzükler verollar. Geri çıkarollar genni hoppanadak yerin yüzüne. Adam kağor evine gelor. yolda geldiyi yerde bakor kine bir köy. Bir kedi verollar genne. Köye giror. Yanında kediyi gezdiror. Bir sene çalıştı o kediyi almak uçun. Gelollar, akşam olor. Sufrayı koyollar, herkes eline bir böyük deynek alor. Sufranın başında durollar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman ecep bu bizi mi döyücü, yimek yidirmici mi?\n\nSufrayı kor komaz her böyük cardın yimeyin başına çökollar. O vuror, o vuror. Hemen bu adamın yanındaki kedi bunların hepsini temizlor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Aman bunu bize satman mı?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Yook, niye satım? Bunun uçun ben bir sene çalıştım.\n\nDollar buna:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Sene ayda para salak.\n\nAylık bağlollar buna. Her ay para yollollar bu kedinin yüzünden. Kedi herkesin evini temizor. Kağor evine gelor. evinde güzel yaşor. Ömür boyu mutlu olor. Yidik içdik hoşa geçdi.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Tembel Memiş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Çok eski zamanlarda bir ihtiyar nene varmış. Bunun bir oğlu varmış. Tembel Memişmiş adı. Bi gün evde, bu hiç&nbsp;gidip çalışmazmış.\n\nBi gün anası deyi:\n\n—Oğlum get bi şey al, gel, deyi.\n\nOğlu:\n\n—Para yok, deyi.\n\nAnası:\n\n—E para yoksa götür şu ineğimizi sat, deyi.\n\nBi inek veri. Götürü pazara. Pazarda öte inek, beri inek. İneğe müşteri bulamıyı.\n\nBi tane yaşlı adam geli:\n\n—Oğlum azacık fasülye var bende. Fasülye verim, ineği ver bana. deyi.\n\nTembel Memiş:\n\n—Tamam, deyi.\n\nFasülye alıp geliyi.\n\nAnası sormuş:\n\n—Ne aldın oğlum?\n\nTembel Memiş:\n\n—Şu kadar fasulyeye ineği verdim, deyi.\n\nAnası demiş:\n\n—Napcam ben bunu?\n\nTembel Memiş:\n\n—Eski zamanlarda göktelen olur, deyi.\n\nAnası alıp pencereden dışarı serptiriveri fasülyeyi. Ertesi sabah oluyo, kalkılar, bi bakılar fasülye göğün gatına yetişmiş. Merdiven halinde göğün gatına çıkmış. E Cenab Allah’ın işi bu tabi. Fasülye ağaç olarak çıkmış yani. Undan sora, bu ağaçtan dırmaniye. Ordan göğün gatına çıkıyo. Orda giderke giderke, bunun garnı acıkmış. Bi ev varıyı. Eve vardığında, bu ev devinmiş. Ordaki gökyüzünde yaşıyo. Bi ihtiyar nene çıkıyı.\n\nTembel Memiş:\n\n—Nene diyi, ben acıktım, diyi. Ben yemek yicem, deyi.\n\nDev:\n\n—Yok oğlum, dev gelirse seni yer, deyi.\n\nTembel Memiş:\n\n—Yemez, diyi.\n\nDev:\n\n—Yer, deyi.\n\nNese, goca garının bacağının arasından içeri giriyi. Nenecik garnını doyuruyo bunun. Dev, öteden geliyi. Dev gelesiye, bu şaşırıyo ne yapacağını. Devin çaydanlığı varmış. Çaydanlığın içine gatıyı. Tabi dev büyük heralde. Böle bir iki güzü denk gelirmiş içine gazanların. Çaydanlık büyük. Çaydanlığın içine gatıyı.\n\nDev geliyi:\n\n—Bura âdem eti koktu. İnsan var onu yiyecem, deyi.\n\nDev Anası:\n\n—Yok oğlum, deyi.\n\nDevin anasıymış o zaten hani. Dev inanmaz, araştırı, maraştırı. Bi şe bulamayı. Çaydanlıkta o yatarmış.\n\nDev:\n\n—Ben çay içicem, deyi.\n\nDev Anası:\n\n—İç de oğlum, deyi. Yeni çay demleyeyim ben sana, deyi.\n\nAdamı alıp gediyo dışarı, kenara dökiyi. Çaydanlığın içinden siliyi. Ordan sora, tabi dev, çay içip yatıyı.\n\nYattığında anasına:\n\n—Benim altın topumu getirin, deyi.\n\nOynayıp da uyuyo. Tembel Memiş o altın topu dev uyurken alıp gaçmış. Aşşa inip anasına veriyi. Altın topu yeryüzüne indiri. Ondan sora, tekrar dırmanıyı gökyüzüne. Anasının yanına gene varıyı. Dev tabi getmiş gine. Nene gatmak istemeyi gine geçiyi nenenin bacanın arasından içeri.\n\nDev yine geliy:\n\n—Yine adam eti koktu, deyi.\n\nGine her yeri araştırmış, bulamamış. Tembel Memiş, kapının arkasına saklanmış. Dev yemeğini yedikten sora, çayını içiyi. Uyuyo gine.\n\nUyumadan anasına:\n\n—Benim bir altın yumurtlayan tavuğumu getirin, diyi.\n\nGetiriler.\n\nDev:\n\n—Yumurtla tavuğum altın, deyi.\n\nYumurtlarmış. Tembel Memiş gapının arasından bakıyı. Göriyi. Eyi, ondan sora, dev uyuyo. Bu, ondan sora tavuğu almış. Tavuğu kaptığı gibi anasının yanına indiriyi. Gene, tekrar dırmaniyi devin yanına. Gine nene gatmamak isteyi. Ne gadar gatmamak istese de geçiyi içeri. Saklamış yine bunu ninecik.\n\nBu sefer dev yine geliyi:\n\n—Âdem eti koktu, deyi. Ben öteyi beriyi bakayım, deyi.\n\nNese arayı. Bi türlü bulamayı. Nese, yemeğini yeyi. Gine yatmış.\n\nDev:\n\n—Benim sazımı getirin, deyi.\n\nDev hani sazı çalarmış kendi. Dev sazını şe ediyo. Eğlencesini yapıyo. Dev sazını kenara goyup uyuyo. Tembel Memiş devin uyuduğu yerden sazı alıyı, tam gapıdan çıkacakken eli sazın teline bi deyiyi. Tıngırt deyi sazı.\n\nDev:\n\n—Hop, deyi.\n\nBi kalkıyı dev. Memiş, fasülye ağacından aşağı atıyı kendini. Arkasından dev geçiyi merdivene. Bu da iniyi arkasından. İyi ondan evveli gebermemiş. Fasülye ağacına bi balta vuruyo. Fasülye ağacı yıkılıyo. Dev bununla beraber düşmüş, ölmüş. Ondan sora bunlar zengin oluyo o Tembel Memiş’in ailesi. Ondan sora, şimdi köylüler bunlar naslı zengin oldular diye takip etmişler.\n\nBi bakıyolar:\n\n—Yumurtla tavuğum, deyi.\n\nAlttan yumurtluyo tavuk.\n\nYumurtla, demiş.\n\nTavuk altın yumurtlamış. Ondan dolayı zengin olduklarını köylüler fark ediler. Ondan sora, tavuğu çalıyolar. Bu da burda bitiyi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Gangan kuşu",
        "text": "Gangan Kuşu\n\nBir varmış, bir yokmuş... Allah’ın kulu çokmuş. Bir padişahın bir bahçesi varmış. Dev gelip bu bahçeyi yermiş. Babası oğullarını çağırmış, meseleyi anlatmış. Büyük oğlan babasına “Ben beklerim.” demiş. Büyük oğlan bahçeye gitmiş, başlamış beklemeye. Dev tozu dumana katarak gelirken büyük oğlan kaçmış. Ortanca oğlan “Ben gideyim baba.” diyor. Ortanca oğlan beklerken de yine dev tozu dumana katarak geliyor. Ortanca oğlan da kaçıyor. Küçük oğlan “Bir de ben gideyim baba.” diyor. Küçük oğlan dumanın pusun içinde yatıyor. Devi topuğundan yaralıyor. Bu oğlan devin kanını sürerek gidiyor. Giderek miderek dev bir kuyuya iniyor. Oğlan da peşinden iniyor, oraya varıyor. Devi geberdiyor. İçeri girince üç tane kız görüyor. Bu kızları alıyor, diyor ki: “Sen büyük kardaşımın, sen ortanca kardaşımın, sen de benim hakkımsın.”\n\nKüçük kız oğlana der ki:\n\n-Önce sen çık yiğit. Seni burada koyarlar. Kardaşlarına güven olmaz.\n\n-Yok ya. Kardaşlarım bana yanlış yapar mı?\n\nÖyle böyle derken, oğlan kızı da çıkarıyor. Kendi kuyuda kalakalıyor. Bu oğlan orda kalıyor. Bunlar kızları alıp koyup gidiyorlar köye. Kız önceden oğlana diyor ki: “Bir kıl vereyim sana, eğer ki sen burada kalırsan kılı birbirine sürdün mü bir ak koç ile bir kara koç gelir. Ak koça binersen aydınlık dünyaya çıkarsın, kara koça binersen karanlık dünyaya gidersin. Yedi kat yerin dibine gidersin.”\n\nOğlan kızın verdiği tüyleri hatırlıyor. Oğlan tüyleri birbirine sürüyor. Tokuşarak mokuşarak bir ak koç ile bir kara koç geliyor. Ak koça bineyim derken kara koça biniveriyor. Yedi kat yerin altına koyup gidiyor oğlan. Oraya varıyor. Bir ağacın gölgesine yatıp uyuyor. Orada da bir yılan günlük Gangan Kuşu’nun yavrularını yermiş. Bakmış ki oğlan kuşun yavrusunun ötüşüne. Yılan ağaca tırmanıp giderken kılıcı bir vuruyor, yılanı geberdiyor. Başının altına yastık yapıp yatıyor. Ondan sonra kuş geliyor. “Aman yavrularımı öldüren bu avcıymış.” diye oğlana bir çarpıyor. Kuş yavruları dile geliyor. “Ana ana, bırak onu.” diyorlar. Yılanı gösteriyorlar gayri. Kuş oğlanın üstüne çırpınırken oğlan uyanıveriyor.\n\nNeyse... Her zaman orda bir dev varmış. Adam yermiş. O gün de padişahın kızındaymış sıra. Bunu oğlan duyuyor. Kızın yanına varıyor. Kıza “Sen arkama geç.” diyor. Kılıcı devin boynuna bir vuruyor devin boynu kopuyor. Dev oğlana diyor ki:\n\n-Yiğitsen bir daha vur.\n\n-Ben anamdan bir kez doğdum.\n\nDev ölüyor gayri. Orda da kız elini devin kanına basıyor, oğlanın sırtına yapıştırıyor. Kız babasının yanına varıyor. Babası kıza soruyor:\n\n-Kızım buraya niye geldin?\n\n-Dava böyle böyle...\n\nKız başından geçenleri babasına anlatıyor. Padişah bir tellal çığırtıyor. “Herkes padişahın sarayının altından adam kalmayıp geçecek.” diye tellal çığırıyor. Herkes sarayın altından geçiyor. Padişah kızına soruyor:\n\n-Kızım devi öldüren oğlan bunların içinde var mı?\n\n-Yok baba.\n\nPadişah vezirini çağırıyor. Vezirine soruyor:\n\n-Memlekette kim kaldı?\n\n-Ana karının evinde bir misafir var. O kaldı padişahım.\n\n-Yav onu bana çağır.\n\nAdamlar yolluyorlar. Oğlanı çağırıyorlar. Kız oğlanı görünce “Hah baba işte bak sırtında devin kanı duruyor.” diyor. Oğlan konağa çıkıyor. Padişahın yanına varıyor. Padişah oğlana soruyor:\n\n-Dile dilediğini.\n\n-Sağlığınızı dilerim padişahım.\n\n-Dile dilediğini oğlum.\n\n-Sağlığınızı dilerim padişahım. Gayri bana kırk tuluk su, kırk tuluk et.\n\n-Oysa dileğin kolay.\n\nPadişah develeri kesiyor. Kırk tuluk et, kırk tuluk su veriyor. Oğlan Gangan Kuşu’nun yanına varıyor. Kuş diyor: “Bana “ıh” dedikçe et, “lık” dedikçe su ver. Seni aydınlık dünyaya çıkaracağım.”\n\nKuşun sırtına kırk tuluk et ile kırk tuluk suyu yüklüyorlar. Oğlan da sırtına biniyor. Yola çıkıyorlar. Oğlan, kuş “ıh” dedikçe et, “lık” dedikçe su veriyor. O geldiği kuyunun yanına varınca et bitiyor. Kuş “ıh” diyor et yok. Oğlan bacağından bir parça et kesiyor, kuşun ağzına veriyor. Kuş davayı çakıyor. Eti dilinin altında saklıyor. Bunun adam eti olduğunu biliyor. Dışarı çıktıktan sonra kuş oğlana der ki:\n\n-Kalk bir yürü bakayım yav. Allah’a ısmarladık deyip çekelim de gidelim.\n\n-Ben giderim, sen git yav.\n\n-Hıı... Seni keratacı seni. Dizinden kestiğin eti bana verdin. Et yok deseydin şuradan şuraya çıkaramaz mıydım?\n\nKuş dilinin altından eti çıkarıyor. Oğlanın dizine yapıştırıyor, yalayıveriyor. Oğlanın bacağı iyi oluyor.\n\nOndan sonra bu oğlan geliyor, bir terziye çırak duruyor. Padişahın kızının düğünü varmış. Padişahın kızı: “Benim kırk gün yasım var, bana kim altın tepsinin üstünde iki tane tavşan oynatır.” diye etrafa haber salar. Oğlan, terziye “Ben yaparım.” diyor. Oğlan, padişahın yanına varıyor. Oynatarak moynatarak padişahın uğruna* iletiyor. Padişahın kızı “Tamam bir dileğim kabul oldu. Bir de sındı* değmedik bir urba* dikilecek.” diyor. “Kim diker, kim diker.” diye araştırıyorlar.\n\nOğlan, terziye “Ben yaparım.” diyor. Onu da yapıyor. Kız diyor ki: “Bir de at oynatın da düğünü tutayım.” Padişah etrafa haber salıyor. Bir de at oynatıyorlar. Bu oğlan şeyden çıkıyor. Bir kır atı giydiriyor, kuşatıyor. Atını sürüyor, varıyor. “Varıyorum Ahmet Ağa.” diyor. Büyük kardaşını bir çıtlatıyor, geberdiyor. Bir de ortancaya vuruyor. Onu da geberdiyor. Ondan sonra padişah “Lan yabancı gelip de benim oğullarımı burada nasıl öldürür? Getirin onu şöyle keseceğim, böyle keseceğim.” diyor. Oğlanı padişahın yanına götürüyorlar. Veziri soruyor:\n\n-Padişahım söyletip de mi assınlar, söyletmeden mi assınlar?\n\n-Söyledin de asın.\n\nOğlan anlatmaya başlar. “Çağırın kızları.” diyor. Kızları çağırıyorlar. Oğlan kızlara diyor ki:\n\n-Sizi kuyudan çıkaran kim?\n\n-Sensin.\n\n-Kardaşlarım bana ne yaptı?\n\n-Kuyuda bıraktı.\n\nPadişah durumu anlar. Padişah “O zaman gebersinler, pisi pisine.” der. Padişah bunlara yedi gece yedi gündüz düğün tutar.\n\nYiyip içip muradına göçerler.\n\n*uğruna: Huzuruna\n\n*sındı: Makas\n\n*urba: Elbise&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "ÜÇ KIZ KARDEŞ",
        "text": "Bi dani herif variymiş. Garisi herifun elmiş. Almiş bi gari. Adamın üç dane üvey evladi variymiş. Gari gelmiş ama demiş ki\n\n— Ben sizlan duramam.\n\nAdama demiş ki\n\n— Habu sebileri yitirecesun.\n\nAdam demiş\n\n— Bu sebiler yiter mi?\n\nGari duzli bi gayana etmiş, çocukları yedurmiş. Baba da almiş gitmiş deri dağa, dağda orman kıray aksi. Tabi gizlar susanmiş. Demişler baba biz susanduk. Boba demiş ki kızlara \"Habu daşi yuvarlayım da, bu daş nerde dururse ordan su çıkacak içersunuz.\" Daşi yuvarlamış. Daş taa dağdan denuzun gıyına inmiş nerdeysa. Daşun peşune gitmiş gızlar. Gitmişler ama ne su da ne bişe. Çikmişler bobanun yanine. Bakmişler ki, boba gaçmiş.\n\nGizlar acikmişler, demişler ki küci yiyelum. Ajdan öliruk. Sonreden abdest almaya karar vermişler. Hangimuz geri galirse oni yiyelum demişler. Apdes etmişler, gene güçik geri galmiş. Gücik demiş, ben haburayi eşeyim bakayım bir şey bulurmiyim. Eşelemiş, bu dani fundik bulmiş. Almiş vermiş oni büyüne. Ortanca demiş ki\n\n— O&nbsp;yedi fundu abad oldi.\n\nBi de eşelemiş buulmiş bi da funduk, vermiş oni ondan ufane. Guçik ajliktan öli. Eşelemiş yine, bu sefer ekmek çikmiş. Ekmek yemiş doymişler. Bakmişler ki, altınde merdiven var. Böyükler korkmiş demişler bu div evine benzi, div yer, bizi inmeyelum. Kurçik demiş:\n\n— İnelum da bakalum. İnmişler divun evine. Bakmişler div geli, nedelum demişler. Kuçi demiş divun anbarına kilitlenelum.\n\nÜçi de kilitmenmiş anbara. Div gice gelup yataymiş. Küçi bi gügüm su edup divin götüne dökimiş, dev işesun diye. Bu dev da altuna işeduni sanup dimiş ki kendi kendine: “Bi da eyle seni yakarum.”\n\nDiv etimiş bir yal gazani sıcak su, götini azar azar sokaymiş gazana. Küçik gız hemen gitmiş da divi diverlemiş gazana. Divi yakmişl. Ev galmiş dara, rahat etmişler.\n\nOra bi dani köpek gelimiş. Köpek padişan uşanun köpeymiş. Padişahun oğli gelmiş köpeği alma. Artuk bilmi ki da divun evune bular başka yerden gelmiş. Büyik giz demiş, olursan beni verurum sak öpeni, olmasan beni vermem sak öpeni. Padişahun oğlu demiş, sen nesun, neluksun, niye alayum seni. Demiş:\n\n-Beni alursan öyle bir pilav ederum sa, oyle bi pilav ederum ki, bir askeriye yer doyar da kakar. Almiş oni, gitmiş, ona duzli mi duzli bir pilav etmiş.\n\n&nbsp;Köpek bi da gaçmiş ora. Padişun oğli yine gitmiş köpeni alma. Ortanca giz demiş:\n\n-Benu alursan verurum san köpeni almazsan vermem sak öpeni.\n\nPadişun oğlu demiş,\n\n— Sen nesun, neluksun, niye alayim seni.\n\nKız demiş:\n\n— Sana öyle bi hali dokurum oyle bi hali dokurum ki bör askeriyeyi oturur da galdurur.\n\nAlmiş gitmiş oni. Haliyi dokimiş, haliyi hep çivelemiş, oturanun götüne bataymiş.\n\nKöpek yine gitmiş ora. Padişan oğli yine gitmiş oni alma. Kuçik kız demiş:\n\n— Beni al demiş, sa altun dişli gizlan, altun perçemli uşak ederum, ekiz ederum.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Almiş gitmiş oni. Galmiş uşa, doum edecemiş. Padişan oğline demişler ki giz gardeşleri tamam sen git, doğumde adamlar durmaz evde. Ama demiş padişan ogli ba dedi ki beni bırakma. Olsun biz buradayuk sen git demişler oni göndermişler. Altun dişli gizlan altun perçemli uşak etmiş gari. Bu içizleri giz gardeşler goyle bi kutiye, gidile atayle bir dereye.Garinun yanine da goyle bi dani kedi yavrusiylan köpek yavrusi. Gari de sanay ki ben bunlari etdum. Gerif geli göri ki, kedi köpek yavrusi. Di ki garilara siz beni iyi margaraluğa aldunuz. Goyin bunu kapunun arkasina, adini de nalet goyin, gelen giden tükirsun ona, gelen giden tükirsun one. Goyler oni oreye. Gelen giden tükiri ona, gelen giden tükiri one.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bi gocagarunun de varmiş bir sürü geçisi. Geçiler gidiler geliler ama bomboş, süt yok imiş olarda. Demiş çobana ben bulara masraf edirum, sa ayluk verirum ama bular sağılmayler. Demiş ana ben sa bişey diyim da oni eyle. Bu geçiler gidiler bi derenun içine da, bi sandun yanuna da durup durup geliler ordan.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allah’un işi işte gizlan uşa emzirimişler orda\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kocagari gidi bakay ki boyumişler. Bulari almiş, bulari etmiş evlat kendine.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Padişan oğli dimiş&nbsp;garilarina ki,\n\n— Bi uşaklan bi giz gördum, dünya da malum olmasa da olar benum olsa. Yeşli bi gocagarilan geziyle demiş.\n\nGocagari almiş olara söyler güller topi oynati oleri demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Garilar dimiş padişan oğline ki sen olari bi gice misafir eyle, yiyelum içirelum oleri. Tabi garilar anlamişler ki bular bunin oğllari. Avliyecekler ya çocuklari o yüzden gelsun dimişler. Demiş olari yollamazlar ki, çok sevi olari goca gari. Yollar yollar demiş garilar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulari çatturmiş. Gocagari da buları yollamiş ama köpek vermiş olara.\n\n— Size ne verurlarsa bu köpen onine goyin o yerse siz da yin yemezsa yemayin demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gitmişler, demiş olara adam ki\n\n— Habu nalete tükirun, olar da tükirmişler ama içerleri acimiş. Tabi bilmiler, anneleri ya o yüzden içerleri sızlamiş. Bulara ne vermişlersa once köpen onine goymişler. O yemeyince, darda yememiş. Çocuklar yemeyince adam uzulmiş. Demiş geldiler bize hiçbişe yemediler. Gari demiş yemedi yemedi. Avliyamamiş olari.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu sefer uşaklar demiş ninelerine ki, nine o adami bize davet edelum. Tabi babalari ya gan çekmiş sevmişler oni bilmeseler da nine demiş,\n\n— Padişahun oğli bize gelur mi? Gelur gelur demiş uşaklar.\n\n&nbsp;Etmişler arpa ekmanlan arpa çorbasi. Oğul da gelmiş. Anlamişler ki bu uşaklar bu adamundur.&nbsp; Demişler sen o padişan oğlunun cebune altun goşun bi danisini goy. Bi danisi yitti mi altun gaşun hep gırarlar birbirlerini. Sen birini goy adamun cebine. Uşak atmiş altun gaşu adamun cebine. Bakmişki altun gaşuklar birbirini gıray. Demişler askerlere ki bularin gaşuklari birbirini gıray, bulardan kim aldi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Askerler aramişler taramişler yok. Gitmişler padişahın oğlina, aramişler oni bakmişler altun gaşik onda. Paşian oğlu demiş\n\n— Ben nasıl hirsiz oldum. Demiş oğli ki,\n\n— Nasıl mı hirsiz oldun, bir kadın hiç köpek kedi yavurusundan oğul eder mi? demiş:\n\n— Ne disun? demiş:\n\n— Ben senun oğlunum, bu da senun gizun.\n\nOy demiş adam ne disun. O garilari dövmiş dövmiş da olari birakmiş. Almiş uşaklarini o kapunun arkasindaki gariyi da almiş. Kırk bir sabunla yıkamiş. Garisiya yıkamiş paklamiş oni.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[İki Kardeş]",
        "text": "Şindi*, eskiden bir gız gardeş, bir oğlan gardeş varmış. Bunlar bir gün dağa gezmiye gitmiş. Şindi bunlar eveli duymuş ki, geyik izinden içersen geyik olursun. Bunlar hindi*, giderke yolda oğlan susamış.\n\nOğlan:\n\n—Ben bu geyik izinden su içcem, demiş.\n\nGız gardeşi:\n\n—İçme gardeşim, demiş.\n\nOğlan:\n\n—Yok deyi, ben içcem, demiş.\n\nOrda suyu içmiş, geyik olmuş. Yalnız galmış gız.\n\nGız gardeşi demiş:\n\n—Ne yapcaz şindi gardaşım?\n\nOğlan:\n\n—Seni, ben boynuzlarımla çiğdem gazıp yediriyim, deyi.\n\nGıza bu sefer çiğdem gazıyı yediriyi. Şe ediyi çeşmenin başına varıyı. Bi çeşmenin başına varıyı. Gız ordan bakıyı bi selvi var. Goca bi selvi ağacı. U selvinin başına çıkmış. Şindi, orda bi zengin ağanın oğlu varmış. Bu sefer, zengin oğlan hayvan sulamaya geliy çeşmeye. Hayvanı çeşmeye yanaştırmış. Hayvan yanaşmazmış çeşmiye. Uğraimış ama yanaştıramamış hayvanı. Bi bakıyo o ağacın başında dünya güzeli bi gız.\n\nZengin oğlan:\n\n—E in aşağı senle gezelim, deyi.\n\nGız deyi:\n\n—İnanmam, deyi.\n\nGeyik Gardeşi:\n\n—İnanma, demiş. İnme, demiş.\n\nYani başlamış ağacı sallamış gatiyen indirememişler.\n\n—Nasıl indircez bunu?\n\n—Selviyi yıkalım selviyi keselim, demişler.\n\nEveli kesim motoru yok. Baltayla kesmişler. Sabaha karşı tam yıkacaklarında yıkılmazmış ağaç. Bunu ertesi gün yıkalım derlermiş, gelirlermiş gine ağaç bütünleşirmiş. Geyik gelir yalarmış. Ağaç bütünleşirmiş. Bi köy uğraşıyoru bunu kesemeyeru. Bu böle olmayacak bi tane nene varmış.\n\nNeneye deyiller:\n\n—Bunu indirebilir miyiz nene?\n\nNene geliyi bi ocak yakıyo. Sacı ters goymuş. Bacaklarını yukarı goymuş.\n\nGız:\n\n—Nene dermiş, öle olmaz. Şöle olcak, dermiş.\n\nNene ters çeviriymiş. Gene olmazmış.\n\nNene:\n\n—Olmayı gızım, dermiş. Yapamıyorum, dermiş.\n\nNene, şimdi gızı eyce kandırmış yapamaycak deye. Gızı iniyi. Sacayağını* çeviriyi. Tam çıkacağında gızı yakalayi. Nene salmamış. Undan sora, gızla oğlan evleniyi. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar.\n\n\n*şindi: Şİmdi\n\n*sacayağı:&nbsp;zerine tencere, tava vb. koymaya yarayan, ateş üzerine oturtulan, üç ayaklı çember veya üçgen biçiminde demir destek\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "[HURİ HANIM]",
        "text": "&nbsp;\n\n[HURİ HANIM]\n\nBi Hacı Gasım Ağa varımış. O Hacı Gasım Ağa Hicaz’a gitmek istemiş. Bunna Hicaz’a gidiyala. Anası, oğlu, bubası üçü. Bi de gızları varımış. Kızı bıragıyala. Kız da hocasında ohuyomuş. Hocasına deyala:\n\n— Biz Hicaz’a gidiyoz, gızın emaneti senin, deyala hocaya.\n\nOna gidiyala. Bu hoca gıza aşıh oluya. Ohuttuu gıza. Cozu garı varımış, cozu garı. Hoca, cozu garıya deya:\n\n— Filan gızı, deya, şeye gotürve, deya, hamama.\n\nHamama eletiye.* Kapıdan içeri guye* Huri Hanım’ı. Hoca, sen deya, cozuya annesi Hicaz’a gitti gızı beki bulusun. Gelin hamamı yapıyoz demişle. Öyle gelin hamamı mı olu, deya.\n\n— Cozu garı&nbsp;ben, deya, seni utancak olduğunuçün, deya, beri yanda gurnanın başında otusun, deya, gottüm* a gızım, deya.\n\n— Tamam, deya.\n\nO sırada hoca giriye gapıdan. Cazu garı çıhıya dışarı.\n\nHoca, gıza, deya:\n\n— Seni yıhayin, deya.\n\nHuri Hanım,\n\n— Hayır, deya. Adam, deya, garıyı mı yıhar? Garı, deya, adamı mı yıhar? Seni ben yıhayın, deya hocaya.\n\nÖle deyincek boyuluya* hoca.\n\nHuri Hanım, hocayı, tutuya gurnanın başına, başını köpükleye, köpükleye, köpükleye. Yüzünü filan, gözlerini filan… Görmez oluya hoca. Hemen usulca gurnanın başındaki tası alıya, öte bi yere bırahıya. Ordan pılını pırçığnı* aldığıynen doğru eve gaçıya. Ordan gurtulmuş. Efendime söyleyin araya hoca gızı:\n\n— Yörü git kafirin gızı, bana deg* ettin deya.\n\nOrda ara yerde eline geçiye tas. Tası buluya. Bi gat kafasını, gözünü yıhaya. Çıhıya hamamdan, varıya evine. Alıya eline böle bi divit bi galem.\n\n— Hacı Gasım Ağa, deya, bana, deya, teslüm ettünüz gız, deya, orta yere çıhtı ya çıhacak, deya. Ben ona guç yetüremedim, deya.\n\nDaaan yarı yola vamışlarmış (beygirnen gidiyolamış o vahıt Hicaz’a). Oğlana deya:\n\n— Oğlum nedelim? Sen, deya, bu gız orta yere çıhınca bu orosbu olu, sen bunu git, deya, yarı yola gelince, deya, bindü ata keste gel, deya. Hacı Gasım Ağa’nın kızı bu gece şordaymış, zabah şurdaymış derle. Biz ondan gurtulalım, deya.\n\n—Tamam, deya.\n\nAtı dönüya geri. Geliya eve.\n\n— Gardaşım, deya, bubam, deya, sana selam söyledi. Biz neye hacı etmedük gızımızı, deya. (Filan yere gelince kes, bana da şeyini gotü, deya ya numunesini. Oraya gelince):\n\n— Gardaşım, deya, böyle böyle, deya. Bubam seni kes dedi bana. Sen böyle böyle etmişsin hocaynan.\n\nHuri Hanım:\n\n— Etmedim gardaşım, dese de.\n\n— Ben seni, deya, neyle* kesin, deya. Şu barmağnı, deya, cizelim, deya. Miltanı* da çıkart, deya. Onu, deya, buleylim şeye, deya, kana, deya. Varı, deya, atıvörün önüne, deya.\n\n(Tamam.) Parmağnı çiziye, gan akıya.\n\n— Gardaş bağladı beni / Kesdi barmağımı / Dinmiyor ganı / Dağlarda galdım ağların, deya.\n\nÖyle deyince Hızır Aleyhisselam geliye yanına:\n\n— Sağa, deya, iki elik* geyik teslim ediyon, deya. Daraldığın zaman, deya, bunnarı sağar yirsin, deya.\n\n— Oldu, deya.\n\nOrada oluk varmış. Orda onun başında onnarı sağıye. Bi çama çıhıya. Altında oluh. Aşağhu* oluğa buluya gızın. Bu Beyoğlu da orlara ava giderimiş. Şöyle bahıya beygir, su içeceg emme o şavkını gorunce beygir geri oturuya.\n\n— Niye geri oturuyon, deya. Şöyle bahıya ki gozellerden gozel bi gız çamın doruğunda o da oturuya. İn gız aşşa, deya.\n\n— İnmen, deya.\n\n— İn aşa.\n\n— İnmen.\n\n— İn aşa.\n\n— İnmen.\n\nOrda biri odun kesermiş baltaynan.\n\n— Baltacı buraya gel, deya. Geliya.\n\n— Kes şu çamı, deya. Kesiya.\n\nBi yanını kesince o elik geyik geliye. Orayı yalayveriye, yetişiye* ora. Bi yannına geçiye, bi yanı da öyle. Bu gız yoharda daralıye. Hızır Aleyhisselamı yine diriliye, geliya.\n\n— İn aşşa gız, deya Hızır Aleyhisselam.\n\nİniya. İndüriye aşa. (Orda ona nikâh mı edivedi neyletdiyse)\n\nBeyoğlu’na:\n\n— Bunu, deya, al da git, deya. Hanım edersin evinde, deya.\n\nBu egidiya* koye. Varınca anasına deya:\n\n— Dağdan bi gız buldum, deya.\n\nDağ Gızı. Anası, koylüle, Dağ Gızı, Dağ Gızı ad tahmışla. Hüri Hanım adı. Bunun iki dene uşağı olmuş ama hiç konuşmazmış.\n\nAnası oğluna:\n\n— Sen, deya, ava gideyon deye, git, deya. Ben de, deya, gomşuya gideyon deye gidiyin, deya. Sen, deya, yohoru bi yere çık. Bunu sesle* bakalım, deya oğluna.\n\n—Anne, deya, ben, deya, ava gidiyon emi. Evin emaneti senin, deya.\n\n— Ey oğlum, deya. Az sona goca garı da:\n\n— A gızım, deya, evin emaneti senin, deya. Ben, deya, gomşuya gidiyon, deya.\n\nYine söyleniye, Huri Hanım:\n\n— Nenni yavrularım nenni / Babanız ava gitdi / Evi bana emanet etti / Nenni yavrularım nenniii / Nineniz gomşuya gitti / Sizi bağa emanet ettiii, deya.\n\nHemen o yahındaymış Beyoğlu, çıhıya geliye.\n\n— Bu, deya, ses sende yoğ idi, deya. Calay* değilsin bi şey değilsin sen, deya. Neye, deya, söylemeyosun,* deya.\n\n—Neye söyleyin, deya. Ben, deya, bi Hacı Kasım Ağa’nın gızıyken, deya, Dağ Gızı deye bana ad dakdudunuz, deya. Dağ Gızı, Dağ Gızı… Onun için deya, gene söylemen, deya.\n\n—Beki nedelim, neyle söyleesin?\n\n— Neyle söylerin, deya. Beni, deya, anama, babama, Hacı Gasım Ağa’ya yollarsan, deya, o vahıt söylerin, deya.\n\n(Evvelsi gocasıynan gayın pederine gitmek ayıbımış) hızmatçısına Araba, deya:\n\n— Lan şunu, deya, bırah da&nbsp;gel anasına bubasına, deya.\n\nAta bindüriye, gidiyala. Deee biraz gitdükten sona akşam oluya. Çatılları guruyala Arab’ınan. O gız, çocuhlarıynan çadırda yatıye o da beriyanhı çadırda atın yanında yatıya. Yatıyala. Deee biraz geçdükten sona Arap, niyeti bozuya. Gapının çadırını açıya:\n\n— Huri Hanım, deya, bana yakin olmalıdır, deya.\n\n— Hayır olaman, deya.\n\n— Küçüg oğlanı geserin, deya.\n\n— Kes, deya.\n\nGidiye dışarıda kesiye. İçeri varıya bi daa:\n\n— Bana, deya, yakın olmalı, deya.\n\n— Olaman.\n\n— Büyüğ oğlanı da keserin, deya.\n\n— Onu da kes, deya.\n\nNamusunu teslim etmeye. Gidiya.\n\n—Hadi, deya, seni de keseyin, deya, çıh çadırdan.\n\n— Bah ben, deya, şuraya giderin, deya, ebdes alırun iki rekkat namaz gıların ondan sona beni kesersin, deya.\n\n— Tamam, deya. Ordan ıprığı* alıya.\n\n— Hele deya, gaçıvörüsün, deya. Seni deya, belinden, deya, urganınan bağlayın, deya.\n\n— Bağla, deya.\n\nUrganınan belinden bağlaya. O orda çadırda yata kosun. Ordan iki dere öte aşıya*. Abdest almaya giden şey. Iprığın sapına da urganı bağlayveriye.\n\n— Nereye gittin ya gelivesene, diye asılınca tangur tungur çadırın gapısından aşa giriya. Bah yürü git kafirin gızı bana dek ettin, deya. Neyse, deya, gayri zabah olsun, deya, ben burda yatin, deya.\n\nGayrı orda yatıya. Ordan gayboluya gidiya bu gız. Zabağleyin oluya. Bi çobana ras geliya kız.\n\n— Çoban gardaş, deya, bıçaan va mı, deya.\n\n— Bıçah va.\n\n— Şu saşlarımı, deya, dibinden, deya, kesive, deya. Dibinden çoban saçlarını kesiveriye. Şu eynimin,* deya, buz gibi elbisesi, deya, senin olsun. Eynini de, deya, bana soyuve, deya.\n\nOnnarı da giyindi. Efendime söylin bu Hacı Gasım Ağa’nın gızı oluya bi çoban. Sonra geliyo uşahların üstünü örtiya. Çadırın önünde o ölen&nbsp;çocukların üstünde iki boynu eğri yeşil çiçek çıkmışmış. Ordan, gidiya geliya Hacı Kasım Ağa’nın koyune. Seneler geçdükten sona. Ordan hocaya filan, deya:\n\n— Bana, deya, bi çobanım bah yer arıyom ben, deya, Hüri Hanım.\n\n— Ha, deyala, şurda Hacı Kasım Ağa’nın guzel bi gazı va. O çoban arıyodu. Seni ona, deya, dutuverelim, deya.\n\nOrda gaz guduye bu. Orda gaz guduye. O gaz gutmekte olsun.\n\nBeyoğlu, bunu,&nbsp;Huri Hanım’ı&nbsp;araya. Hacı Gasım Ağa Huri Hanım’ı&nbsp;araya. Hüri Hanım’ın dayısı da askerdeymiş. Askerden izne gelmiş oraya. Askerden izne gelmiş hep söyliyala:\n\n— Hüri Hanım, diye birini gördünüz mü, deyi. Kimse bilmeye çoban, eğni başı kötü.\n\n—Ya, deyala, şu Hacı Kasım Ağa’nın kaz çobanı varıdı. Şuna da söylesek, deyala.\n\n— O ne duyacak, deya, gazın içinde, deya.\n\n— Onda bit filan vadı, deya. Bana sarar, deyala.\n\n— Şuraya otutturuveririz, deyala.\n\nHüri Hanım’ı oraya otutturuyala. Hüri Hanım:\n\n— Orda&nbsp;iki deyiş deya söylerin emme, deya, söylerin emme ben, deya, paraynan sölerin, deya.\n\n— Ya sen paraynan söle, yolunuz* bize onu söyleyve de paraynan olsun. Huri Hanım, orda deya. Başlaya. Dayısına (dayısı askerden gelmiş):\n\n— Bağla dayım bağla Arabı bağla / Bağla dayım bağla cozuyu bağla, deya.\n\nArap atların tımarı geç kaldı, deya.\n\n— Yooo, dur.\n\nSoona cozuyu deyince:\n\n— Dur.\n\nCozu:\n\n— Filancenin gelini, deya, doğum yapaceydi, deya, ona gidiyom ben.\n\nOnu da salıvemeyala.\n\n—Sen gaç zamandu nerde gezersin, deya, bubası Huri Hanım’a.\n\n— Sen gaç zamandı Hüri’yi sezersin. Hüri, burda yanında şindi sezersin, deya.\n\nEfendime söylin bu aanaya* gızı olduğnu. Hemen ordan galduruyala, egidiyala hamama. Yıkayala. Eğnini diğüştirüyala oluya bi Hüri Hanım.\n\n&nbsp;\n\n\n* eletmek: İletmek, götürmek.\n\n* guymak: Koymak.\n\n* gotümek: Getirmek.\n\n* boyulmak: Bayılmak. Çok sevinmek, çok hoşlanmak.\n\n* pılı pırçı: Pılı pırtı. Bütün eşyalar.\n\n* deg: Dek. Hile, düzen.\n\n* neyle: Nasıl.\n\n* miltan: Mintan. Gömlek.\n\n* elik: Karaca.\n\n* Aşağhu: Aşağıya doğru\n\n* yetişmek: Tamamlanmak.\n\n* egitmek: Götürmek.\n\n* seslemek: Dinlemek.\n\n* calay: Dilsiz.\n\n* söylemek: Konuşmak.\n\n* ıprık: İbrik. Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap.\n\n* aşmak: Geçmek.\n\n* eyin/eğin: Üst baş, elbise, giyecek.\n\n* yolunuz: Yalnız.\n\n* aanamak/ağnamak: anlamak.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "VEZİRİN GIZİYLAN HOCA EFENDİ",
        "text": "Esgi zamanlarda camilerde uşak okuturmiş. Bu uşaklari okutan bi hoca variymiş. Günlerden bi gün caminin öninden vezirın gızi geçiyken hoca bu gızi görı ve hemen aşık olu, ama aşık olduvuni kimseye diyemez. Bi zaman sora vezirın gıziın elim haberi galır, hoca çok üzülır, gızi mezarinda görmeden elduvune inanmaz. İki talebesilan bi gece mezari açarler, mezar açılduğu zaman gıza can gelır, gız önce hocayi sorgu melevu sanar, sora hoca buna her şeyi anlatır ve evlenırler. Hoca bigaç gün evden çıkmaz, talebelerida herkese hocanın memleketine gittuvuni söylerler, aradan zaman geçer hoca ortaya çıkar, herkes hocanın memleketinde evlenduvuni sanneder, heryer kabali olduğu için hiç kimse hocanın garisini göremez. Zaman zamandan sora hocalan vezirın gızinın bi gızlari olur. Bu gız büyüyünce vezirın kabisinde oynamaya gider. Vezirın garisi bu gızi ölen gızina benzetır, uni çok sever, una hediyeler alırmiş. Bi gün vezirın garisi bu ufak gızi annesi ve bubasilan evide davet eder. Yemekler yenup, gaveler içuldukten sora vezirın gızi daaa&nbsp; dayanamaz ve gerçeğu annesine anlatur. Peçesini indurur ve bubasida gerçeğu anlar, vezir ve garisi çok sevinurler, vezir bunnari tekrar evlendurur. Mutli mesut yaşarler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "Nur Gız",
        "text": "Bi adamın bi gizi variymiş. Bu gız anasi eldukden sora üvey anasilan anlaşamaz Ali başini gider. Epiy gittukden sora bi köye varır. Bu köyde da büyük bi dev variymiş. Bu gız bu devun evine gider. Devun üç gızıylan garşilaşur. Ulanlara her şişi anlatur. Gızlarda bu durumi deve anlatur devda bu gızin evde galmasina izun verur. Bu gızın analuğunun da bi gızı veriymiş.\n\nBu gız hep dişariya çıkar aya;\n\n-\"Sen mi güzelsun, ben mi güzelum.\" dermiş.\n\nAy da buna&nbsp;devun evindeki nur gızın güzel olduğuni soylarmiş.&nbsp;Gız olayi annesine anlatur. Annesi da bu gızi eldurmek uçun incuk boncuk hazirlar. Gider köye varur ve bu incuk boncuklari gızın buğazina tökerek gızi eldirir. Dev gızın elduğuni duyunca çok üzülür. Gızi gömemez. Oni bi gavrana koyar. Gız gavranın itsinde geziyken paşidah bunu rastlar. Oni gömdümek uçun alır. Evine göturur. Cenaze yıkanıyken bi uşak gelini gızın buğazına sokarak bocuklari cıgarır ve gız yeniden canlanır.&nbsp; Padişahun uğluda bu gızlan evlenur. Analuğu gızın elmeduğuni anlar ve uni tekrar eldirmek uçun yola düşer yolda padişahun uğli buna rastlar ve uni eldurur. Garinun gani akduğu yerde bi süğut ağaci biter. Nur gız bu ağaçtan rahatsız olur ve ağacı kesdirerek beşuk ve kabi yapdırır. Nur gız bunlardan da rahatsız olunca padişahun uğli beşuğu da kabiyi da yakar. Küllerinden bir cuvaldız çıkar. Bu cuvaldızi da başga bir gariya vererek rahatlarler. Unlarda mutli mutli yaşarler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "Gurt ilen Goyun",
        "text": "&nbsp;\n\nGURT İLEN GOYUN\n\nBı varıymış bı yokuymiş. Bi anne goyun ve bi kötü galpli gurt variymiş. Bu anne goyunun güzel mi güzel beş yavrisi&nbsp; variymiş. Kötü galpli gurdun gözü bu anne goyunun yavrilarindaymiş. Her gün anne goyun yavrilarina tenbık edermiş ki kötü galpli gurda kabiy açmayın diye. Anne goyun otlamaya ormana gidince gurt goyunun kabisina galır kabiy çalar ve anne goyunun taklidini yapar. Kabiyı çalar ve anne goyun gibi yavrilara mee avzumdan ot geldi mee mememden süt geldi demiş. Yavrular da una:\n\n—&nbsp;&nbsp;Annemsan ayağuni camın önüne uzat, demiş. Gurt ayağuni camın önüne goyamadi. Cüngi ayağuni goyarsa yavrilar onun anneleri olmaduğuni anliycakler. Gurt değurmeni gidi. Gendini una buladi ve bi avucda tebeşir tozi yedi. Goyunun evine geldi. Ve bağurdi:\n\n—&nbsp;Mee ağzumdan ot geldi mememden süt geldi, dedi. Yavrilar gurda:\n\n—&nbsp;Ayağuni camın önüne goy, dedi. Ayağu unli olduğu uçun yavrilar uni taniyamadi. Tebeşir yeduğu uçun gurdun sesi anne goyuna bendezi yavrilar una gabiyi açdi. Kötü galpli gurt dört yavriyi yedi. En kücug gızi saklandi. Anne goyun gelıda kabiy açuk görünce feryat eddi:\n\n— Yavrilarım nerde, diya bağurdi. Kücüg yavri:\n\n—&nbsp;Ben buradayim, dedi. Anne goyun:\n\n—&nbsp;Gardeşlerin nerde ?&nbsp;diye sordi.\n\n— Kötü galpli gurt yedi, diye cevap verdi.\n\nAnne goyun eline bi makas bi yuğne aldi. Gurdi aramaya gidi. Gurdi bi kuyinin başında uyurken buldi. Anne goyun kötü galpli gurdun garnini kesti. Yavrilarini alıp gurdun garnina düş doldudi ve gurdun garnini tikdi. Gurd uyandi ayağa kakduğu zaman garni ağur geldi guyuya düşti eldi. Anne goyun ve yavrilari mutli mesut yaşadi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Oduncunun Kızları",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken. Bir oduncu yaşarmış ormanda. Bu oduncunun da üç tane gızı varmış. Bir gün oduncu ormana odun kesmeye gideriken, hanımına söylemiş:\n\n—Hanım, en büyük gıza söyle, öğlen yemeğini getirsin. Ben yola buğday taneleri dökeceğim, o buğday tanelerini takip ederek beni bulsun, yemeğimi getirsin demiş.\n\nHavadaki uçan kuşlar, ormandaki canlılar buğday tanelerini yemişler. En büyük kız yolunu şaşırır, akşam olur korkar. Bir bakar ki ormanın içinde bir ışık:\n\n—Herhalde der burada insanlar yaşıyor.\n\nGirer bakar. Bir kulübenin içerisinde aksakallı dede, bir horoz, bir tavuk, bir de al inek. Aksakallı dedeye durumu izah eder. Aksakallı dede de,\n\n—Burada kalabilirsin der.\n\nAksakallı dede kızdan bir çorba yapmasını ister. En büyük kız çorbayı yapar. Dede ile oturur çorbayı içerler. Ondan sonra da aksakallı dedeye uyumak istediğini söyler. O sırada horoz, tavuk ve inek,\n\n—Sen bizim karnımızı doyurmadın, nerede kalırsan kal derler.\n\nBunun üzerine aksakallı dede,\n\n—Yukarı kata çık, yatağı döşeği düzenle beni bekle. Önce ben sonra sen yatacaksın.\n\nKız yukarı çıkar yatağı düzenler, hemen uyur. Buna kızan aksakallı dede en büyük kızı mahsene kapatır.\n\nAradan zaman geçer. Ormancı hanımına söyler:\n\n—Kız gelmedi mi? diye sorar.\n\n—Herhalde der kız yolu kaybetti, yolunu şaşırdı der karısı. Sabaha merak etme döner.\n\nSabah olur, büyük kız dönmez. Sabah olunca ormancı ormana yine odun kesmeye gidecektir. Hanımına söyler:\n\n—Ortanca kıza söyle yemeğimi o getirsin der.\n\n—Yola mercimek taneleri dökeceğim, onu takip ederek beni bulsun ve yemeğimi getirsin der.\n\nKuşlar, kurtlar yine mercimek tanelerini yerler. Ortanca kız yolunu kaybeder. Yine akşam olur korkuya kapılır. Ablası gibi aksakallı dedenin olduğu kulübeye gelir. O da büyük ablasının yaptığını yapar. Aksakallı dede onu da mahsene kapatır.\n\nAradan bir vakit geçer. Ormancı yine sorar. Ortanca kız gelmemiştir. Hanımına söyler:\n\n—Hanım öğle yemeğini en küçük kız getirsin der. Yola nohut taneleri dökeceğim onu bulsun.\n\nNeyse en küçük kız yemeği alır. Bakar ki yolda nohut taneleri yok. Yolu kaybeder. Annesini, babasını düşünür. Babası ne haldedir, annesi ne haldedir? Bir bakar ki ormanda bir ışık. Aksakallı dedenin kulübesi. Gider durumu izah eder. Aksakallı dede,\n\n—Kalabilirsin der.\n\nAksakallı dede çorba yapmasını ister. Gider küçük kız çorba yapar ama oturup yemez. Gider tavuğa, horoza yem, ineğe de mis kokulu otlar getirir. Ondan sonra bunların içmesi için bir de su getirir.\n\nBunlar yedikten sonra aksakallı dededen artan yemeği küçük kız yer. Daha sonra aksakallı dedeye uyuması gerektiğini söyler. Aksakallı dede ise,\n\n—Yukarı çık, yatağı topla beni bekle der.\n\nEn küçük kız yatağı toplar aksakallı dedeyi bekler. Aksakallı dede de kız da yatar duasını eder. Gece yarısı olur, bir gürültü patırtı. Evin damı uçacak gibi olur. Her taraf sallanmaktadır. Fakat kız biraz kulak verdikten sonra tekrar uyur. Sabah olur bakar, yanlış yerde uyuduğunu zanneder. Sanki sarayın içinde. Her taraf atlas*, her taraf çok güzel döşenmiştir. Bunun üzerine kalkar bakar, üç tane uşak gelir. Kız da,\n\n—Ben aksakallı dedeye kahvaltı hazırlayacağım der.\n\nEve bakar ki aksakallı dede evde yok. O kadar yakışıklı bir prens. Prens uyanır en küçük kıza durumu anlatır. Zamanın da cadı, prensi bir hatasından dolayı bu hale getirmiş. Prensin kurtulabilmesi için sadece kendisine değil, hayvanlara da bakılması gerektiğini söylemiş. Böylece prensle en küçük kız evlenir. Ablaları da bir kömürcünün yanında çalıştırılmak üzere yollanır. Annesini de babasını da düğüne davet ederler. Böylece masalımız da mutlu bir sonla biter. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* atlas: Sık dokunmuş, parlak yüzü ipek, diğer yüzü pamuk olan bir tür kumaş\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir köyde Keloğlan ile annesi yaşarmış. Bir gün Keloğlan annesinden helallik isteyip yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Ne ise bir köye varmış akşamüzeri. Bir bakar ki bir çalının yanında bir adamın koynundan bir şey çıkarıp onu toprağa gömdüğünü görür. Neyse adam gittikten sonra varır adamın gömdüğü yere bakar. Bir de ne görsün, bir çuval altın. Neyse anlar ki bu altın çalıntı. Aklına bir fikir düşer, gider köy odasına bütün ağaları toplar. Ağalara kendisinin bir falcı olduğunu söyler. Neyse,\n\n—Ben her şeyi bilirim diyerek yitikleri bulurum, çalıntıları bulurum der.\n\nSabah olur, köyde bir çuval altının çalındığı söylentisi ortaya çıkar. Keloğlan da bunu bilmektedir ya. Neyse bir tane adam gelir:\n\n—Bir çuval altınım kayboldu.\n\nKeloğlan der:\n\n—Bana bir tas su getirin.\n\nSu getirirler. Suya bakar mırıldanır:\n\n—Şurda çalıntı altın gömülü der.\n\nAltının sahibi gider. Bir görsün, aynı Keloğlanın dediği yerde bir çuval altın. Keloğlan ün yapar, şöhret yapar. Neyse başka köylere duyulur namı. Neyse başka bir köyden adamın biri gelir, eşeğinin kaybolduğu söyler. Keloğlan adamı başından savmak için,\n\n—Senin eşeğin ne gökte ne de yerde der.\n\nAdam gider eşeğini aramaya. Bir de bakar ki köprü üzerindeki tahtada bulur. Ondan sonra bunu da anlatır.\n\nBöylelikle Keloğlan’ın ünü padişaha kadar duyulur. Padişahın da kırk yıldır çözemediği bir sırrı vardır. Babası ona bir kılıç emanet etmiştir. Bu emanetin sırrını çözmesini ister. Fakat padişah kime sorduysa, hangi falcıya, hangi büyücüye baktırdıysa bir türlü çözdürememiş hepsinin kellesini vurdurmuştur. Keloğlan kel kafasının gitmesinden korkar. Neyse zorla götürürler. Padişah zorla çağırır. Keloğlan, büyücü falcı olmadığını anlatmaya çalışır fakat padişah dinlemez. Keloğlan padişahtan zaman kazanmak için,\n\n—Padişahım der, bana kırk gün izin veriniz.\n\nPadişah, Keloğlan’ı zindana atar. Her türlü isteğini de yanına koyar. Önüne de kılıcı koyar. Neyse Keloğlan düşünür, taşınır, düşünür, taşınır, kırk gün olur bulamaz:\n\n—Sen ne kılıçsın, ne gümüşsün, ne altınsın der.\n\nKılıcı duvara vurur. Kılıcı kavradığı yerden kırılır. Birde ne görsün, kavradığı yerden bir büklüm kâğıt çıkar. Neyse okuması yazması da yoktur bizim keltoş oğlanın. Bunu padişaha götürürler. Bu kâğıt içerisinde de babası oğluna,\n\n—Oğlum senin rahat yaşaman için, şuraya yüklü bir hazine koydum. Eğer padişah olamazsan bu altınla ömür boyu rahat edersin.\n\nPadişah bundan sonra Keloğlan’a sorar:\n\n—Keloğlan dile benden ne dilersen! diye.\n\nKeloğlan da kızını ister. Biraz da hazineden pay. Padişah biraz naz maz etse de sözünden dönmez. Keloğlan’a kızını verir. Hazineden de büyük bir pay. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Üvey Anne",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir köyde bir çiftin iki çocuğu varımış. Bunlar mutlu bir hayat yaşarken adamın karısı vefat etmiş. Neyse adam bir zaman idare etmiş ama işler hep aksamış. İki tane çocuğa, tarlaya hem de başka işlere bakamazmış. Komşularının da söylemesiyle köyde olan bir kadını tavsiye etmişler. Kadının da zaten hanımı ölmeden önce adamda gözü varmış. Neyse adamla evlenmiş.\n\nBir süre her şey güzel gitmiş. Adamın yanında kadın çocukları çok severmiş. Onları kendi evlatları gibi gözetirmiş. Saçlarını okşarmış. Adam gittikten sonra da bunlara her türlü işkenceyi yaparmış. Bunlara dayak atarmış. Her türlü işi gösterirmiş. Kendisi ayaklarını uzatır akşama kadar pencereden bakarmış. Pencereden bakarken her zaman pencereye bir kuş konarmış. Nedir bu kuş diye hiç dikkatini çekmezmiş.\n\nNeyse adamın bir gün amcasının oğlu gelmiş. Amcasının oğlu da yakışıklı mı yakışıklıymış. Fakat o kadar namusluymuş ki hiç kimseye yan gözle bakmazmış. Bu yüzden de evlenmemiş. Bu adama babasından yüklü miktarda da miras kalmıştır. Zengindir de. Bu kadın, bu adama göz koymuş. Ona yaranmak için her türlü kötülüğü yaparmış ama adam yine de dönüp bakmazmış.\n\nBir gün bu adam amcasının oğluna söylemeye karar vermiş ama söyleyemezmiş. Gücüne gider böyle bir şey söylemek. Bir gün çekip gitmiş. Kadın çocuklara aynı işkenceleri yapmış. Çocuklardan biri dokuz yaşında, diğeri de dört yaşındaymış. Kadın, oğlanı köyün en uzak yerine odun toplamaya gönderirmiş, evde odun olduğu hâlde. Küçük kız da abisinin arkasından gidermiş. O sırada dereden geçerken küçük kızın bacağı sakatlanmış. Neyse çocuk, bacısını sırtında taşıyarak eve getirmiş. Kötü kadın aynı işkenceleri yapmaya devam etmiş.\n\nBir gün işte bu kadın, küçük kıza yemek yapmasını söylemiş. Daha ufak çocuk ne bilsin yemek yapmayı. Eline iki yumurta almış, tandıra koymuş pişirmek için. Kardeşi dayanamamış:\n\n— Bırak kardeşim ben pişireyim, demiş.\n\nKız da,\n\n— Yok, ben pişiririm, demiş.\n\nBunlar çekiştirip dururken yumurta devrilmiş, tava ters dönmüş. Üvey anneleri gelse, bu çocukları öldürecekmiş. O kadar korkmuşlar ki birbirlerine sarılıp, ağlamışlar. Bir tane de pencerede güvercin. Kadın girmiş bakmış ki içerde iki tane güvercin. Anlamış bunların güvercin olduklarını. Arkasından koşmuş, kafayı yemiş. Koşmuş, güvercinler kaçmış, koşmuş, güvercinler kaçmış. En sonunda bir dereye düşüp ölmüş gitmiş. Çocuklar da babasıyla mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Kralın Berberi",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir kral yaşarmış. Bu kralın bi de berberi varımış. Üç aya bir gelir bu kralı tıraş iderimiş. Neyse zaman gelmiş. Bu kralın berberi ölmüş. Vezirlerine dimiş ki:\n\n—Bana yeni bir berber bulun dimiş.\n\nVezirler bir berber getirmiş. Berber gelse baksa ki kralın başı kelmiş. Kral da berbere tembih itmiş:\n\n—Böyle böyle benim kel olduğumu kimseye söylemeyeceksin dimiş.\n\n—Söylersen senin kelleni uçurrum dimiş.\n\nBerber de,\n\n—Tamam kralım dimiş.\n\nKralı tıraş ider gibi yapmış, ondan sonra gitmiş.\n\nBerber artık dayanamamış, garnı* şişmeye başlamış. Söylese kral öldürecek, söylemese garnı şişecek. Bu gezekene* gezekene boş bir kuyu bulmuş. Kuyuya başlamış:\n\n—Kralın başı kel, kralın başı kel diye bağırmaya.\n\nBundan sonra rahatlamış. Bu arada bir çoban sürü sulamaya gelmiş. Su çekekene* bi baksa ki kuyu da bir gamış bitmiş. Gamışı alır, gaval yapar. Öttürdükçe gavaldan, Kralın başı kel diye ses çıkar.\n\nBu durum, ta krala gadar* duyulur. Vezirlerini salar berberi getirtir kral. Berbere söyler:\n\n—Ben sana tembih itmedim mi, benim kel olduğumu söyleme diye. Nereye söyledin?\n\n—Böyle böyle boş bir guyu* buldum, ona söyledim.\n\nVezirlerine der ki:\n\n—Götürün o zaman berberi boş bir guyuya atın der.\n\n&nbsp;\n\n\n* garnı: Karnı\n\n* gezeken: Gezerken\n\n* çekeken: Çekerken\n\n* gadar: Kadar\n\n* guyu: Kuyu\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "FATMA BACI",
        "text": "Bir varımış bir yoğumuş. Allah’ın gulu pek çoğumuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, sinek berberiken. Bir ananın gızı galmış. Ana mefat* itmiş. Babanen gız galmış.\n\nZaman geçmiş, aradan aylar geçmiş. Baba bir gün evlenmiş, bi garı getirmiş. Baba sığır güder durumuş, sığır güderimiş. Aradan aylar geçmiş yıllar geçmiş, gız büyümüş. Bi de analığın gızı olmuş. Olmuşlar iki gız. Babasıynan öğsüz gız künde sığıra giderimiş. Bi de bunun sarı ineği varımış. Ne azzık* goyarımış ne de ekmek viririmiş. Gız da bu sarı ineğin arkasından giderimiş. Her gün böle sürüp gitmiş. Gız büyünce babası gitmemiş, gız gendi giderimiş. Analık azzık su gomazımış. Gız ore* varırımış. İnek gelirimiş suyun başına öğlen satinde. Gız iyice inekden emer yayılır, sona yayılıma giderimiş. Böle böle aylar olmuş, yıllar olmuş.\n\nGız büyümüş, güzelleşmiş. Analık da,\n\n—Ben buna ekmek gomirim, su gomirim. Bu gız nasıl oldu böle dimiş.\n\nBir gün gendi de gitmiş analığın gızınnan beraber. Amma gendi gızına çeşit çeşit azzık ekmek gomuş. Öğsüz gız gene sarı inekden emmiş, öbür gız da görmüş. Anasına gelmiş böle böle dimiş. Gadın herife ille sarı ineği kesecen dimiş. Herif de,\n\n—Avrat gıyamadan inek kesilir mi? dimiş.\n\n—Yok, ille de sen ineği kesecen.\n\nAradan gün geçmiş, ay geçmiş. Herif avradın zorlamasıynan ineği kesmiş. Gız da ağlarımış, kesilmesine çok üzülmüş. Bunnar gaynatmışlar, etini yimişler, kemiğini yimişler. Gız da birtecik yimemiş. Bunnarın attıkları kemikleri toplamış. Bunnar aylarca idare itmiş. Daha sona da et bitmiş. Et bitince gız toplamış kemikler havuta* gömülemiş.\n\nAradan zaman geçmiş, bunnar goca goca gız olmuşlar. Düğüne gideceklerimiş. Analık gızını hazırlamış:\n\n—Haydi, düğüne gidelim dimiş.\n\nGiydirmiş guşatmış, bu gızı da götürmemiş. Bu galmış evde. Analık gitmiş düğüne. Varsa akıra*, havutu açsa ki bi gat güzel elbise olmuş sırtına, pırıl pırıl yanir. Ayana ayakkabı olmuş. Giyinmiş guşanmış varmış düğüne. Analık ne bissin*,\n\n—Aman penses gelir, aman prenses gelir.\n\nNe gadar düğünde daliganlılar varısa gızı karşılamışlar. Onnar dağılmadan evvel bu düğünden çıkmış. O günü de yağmur yaş varımış. Eve gelekene ayandan ayakkabının biri düşmüş, çıkmış orda galmış. Prens de,\n\n—Bu prenses de nire gidir? diye çıkmış ayakkabıyı bulmuş.\n\nAradan aylar geçmiş, yıllar geçmiş.\n\n—İlle ben bu gızı bulacam. Hangi ayana olursa bu ayakkabı onu alacam dimiş.\n\nAramışlar maramışlar. Cariyelerine emir virmiş:\n\n—Bulun diye.\n\nAreken mareken dimişler ki:\n\n—Filan adamın iki gızı, sığır güdenin.\n\n—İlle gidin bu ayakkabı hangısının ayana olursa onu alacam dimiş.\n\nAnalık bu gızı saklamış, gendi gızına giydirecek ya. Bu gızı tandıra goymuş. Analık gızın ayanı yonmuş monmuş, ayakkabı gendi gızının ayana olmamış. Ertesi günü gene böle.\n\n—İlle öbür gızı görecik.\n\nAnalık,\n\n—Gız yok dimiş.\n\nSaklamış tandıra.\n\n—Üüüüürük Fatma Bacım tandırda. İki elleri küllede* dimiş.\n\nPrensin cariyeleri dimiş ki:\n\n—Horoz bize bişi anlatır dimişler.\n\nVarsalar ki tandıra baksalar ki gız tandırda. Tandırdan gızı çıkartmışlar. Gıza giydirmişler. Edik* gızın ayana olmuş. Zaten gendinin. Ordan çıkartmışlar gıza giydirmişler. Gız prensinen evlenmiş, mutlu da bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* mefat: Vefat\n\n* azzık: Azık\n\n* ore: Oraya\n\n* havut: Deve semeri\n\n* akır: Ahır\n\n* bissin: Bilsin\n\n* külle: Tandırdaki ateşin yanmasını sağlayan hava deliği\n\n* edik: Patik\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "FATMA BACI 2",
        "text": "Bi avradın bi oğlu, bi de gızı varımış. Bi de gocası varımış. Avrat hastelenmiş, toktura* götürmüşler:\n\n—Bu ölür dimişler.\n\nEve gelince avrat ölmüş. Ölünce bi zaman olmuş, herif evlenmiş. Evlenince gadın,\n\n—Bunnar burda durmecek dimiş. Dağda inek gütsün dimiş.\n\nİki üç gün gitmişler inek gütmüşler. Oğlan,\n\n—Bacım bek susadım dimiş bi su içim.\n\n—Gardaşım geyik izinden içersen geyik olun, inek izinden içersen inek olun dimiş. Neydecik, gel inek izinden iç balım* dimiş.\n\nİnek izinden içince inek olmuş. Gız ineği bağlamış eline almış. Orda oturmuş. Bir memeden yağ akmış, bir memeden bal akmış. Oğlan da,\n\n—Bacım sen benim mememi em.\n\nGız bi memeyi emmiş balımış, bi memeyi emmiş yağımış. Gız pırıl pırıl pırılamış. Eve varmış. Avrat,\n\n—Bu tavlanir, benim gız aşamaca iş görir dimiş. Böğün bunnar dursun da yarın benim gız gitsin dimiş.\n\nHerif,\n\n—İyi gitsin avrad dimiş.\n\nGitmiş. Azzık gomuş, su gomuş, inek dutulmamış ona. İnek gitmiş gız gitmiş, inek gitmiş gız gitmiş. Gız eve gelince:\n\n—Anam ben garandım*, inek bana dutulmadı dimiş. Ben gitmem bi dahe bu ineğe dimiş.\n\nAvrad da,\n\n—Ölese her gün bu gız götürsün gelsin.\n\nAvrat hastelenmiş yalandan. Seni garandırdı* inek ya. Ondan sona doktura gidin dimiş. Doktura varmış. Doktur dimiş ki:\n\n—Evde inen var kes onun etinden iyi olun dimiş.\n\nDoktur da muane* itmiş:\n\n—Memmet gel dimiş.\n\nMemmet gelmiş. Doktur,\n\n—Evde inen var kes, gadın hasteliğinden iyi olur dimiş.\n\nOndan sona kesmiş. Oğlan da,\n\n—Bacım bunnar beni kesme kesecek ya. Kemimi kümümü topla dimiş havutuma* bas. Sana asbab* olurum, altın olurum, ayakkabı olurum dimiş. Havutuma bas sen dimiş. Sana et olurum, onlara dert olurum dimiş.\n\nOndan sonem kemini kümünü ala gapıya atmışlar. Gız da toplamış havuta basmış. Onden sonem bi düğün olurumuş. Bağ oğlunun düğünü olurumuş. Giymiş guşanmış gız pırıl pırıl, çeşme suya gitmiş. Bağ oğlu da at sulame gelmiş. Bağ oğlundan evvel gız desti dolmuş. Ayakkabının biri suya düşmüş. Düşünce at kişnemiş, içmezimiş:\n\n—Allah’ım her günkü içen at niye içmir.\n\nBükülmüş, bakmışımış bi ayakkabı. Ayakkabı da pırıl pırıl pırılir. Atı durdurmuş inmiş. Ayakkabi çıkarmış. Eve varmış.\n\n—Durun hele durun dimiş. Benim düğün duradursun. Ben, şu ayakkabı kime olursa onu alacam dimiş.\n\nDurdurmuşlar düğünü. Gapı gapı ayakkabının sahibini aramışlar. Horoz çıkmış gapıya:\n\n—Gıgııık gık. Fatma Bacım tandırda, iki elleri küllede*.\n\nFatma bacısı tandırda ya. Çıkartsın ona ossun diye. Avrad da,\n\n—Kişe başcazını yiyesice dirimiş.\n\nHoroz bi dahe çıkmış, böle ötmüş:\n\n—Gıgııık gık. Fatma Bacım tandırda, iki elleri küllede dimiş.\n\nGoca köye varmışlar, kimse olmamış. Avrad da gendi gızının ayanı keserinen yonmuş da olmamış. Ondan sona külleden tandırdan gızı çıkarmışlar. Gız yınmuş* arınmış. Havutu deşmiş bi asbab çıkmış. Pırıl pırıl ayakkabı ayana olmuş. Oğlan da,\n\n—Hah dimiş, ben bunu alırım dimiş.\n\nÇevirmişler düğünü buna. Ondan sona Fatme çevirmişler. Avrad, Fatmeyi tandırın içine atmış. Gendi gızına çevirmeye çalışmış. Ondan sonem iki maymun gelir. Oğlanın elinden dutup:\n\n—Gel diller*.\n\nGız gene giyinir guşanır. Düğün oldu gınası yanir. Gelin olacak zabanan gelip gızı götürecekler. Avrat gızı dala çıkarıp dala bağlir. Gendi gızını giydirir guşadir. Şordan* gelenler,\n\n—Bağ oğlu aldığın gız şumudi* diye tükürirler.\n\nOğlan da,\n\n—Bu değilidi ya bu olsun dimiş.\n\nGene bu gızı savuşturir, bu gızı indirir, alir. Onlar erişir, yetişir. Siz de erişin yetişin.\n\n&nbsp;\n\n\n* toktur: Doktor\n\n* balım: Bakalım\n\n* garandım: Yoruldum\n\n* garandırdı: Yordu\n\n* muane: Muayene\n\n* havut: Deve semeri\n\n* asbab: Çamaşır, elbise\n\n* külle: Tandırdaki ateşin yanmasını sağlayan hava deliği\n\n* yınmuş: Yıkanmış\n\n* diller: Derler\n\n* şordan: Şuradan\n\n* şumudi: Şu muydu\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Yeşil Ördek",
        "text": "Bir varımış bir yoğumuş. Bundan dimek hiç yoğumuş. Bir avradın hiç çocuğu olmazımış. Bu da asbab* yume* gitmiş çeşme. Kipriler gımıl gımıl gımıldaşırımış.\n\n— Allah’ım bana bi çocuk vir de şu kipri gibi olsun, dimiş.\n\nGel olmuş git olmuş, gadın aşyermiş*. Ondan sona doğurmuş. Doğursa ki kipri. Amma içi dünya gözeli gızımış dışı kiprimiş sırrı.\n\n— Allah’ım senden dilek diledimidi kipri mi virdin, dimiş. Bi akıllı virsedin de ineklerimi gütsedi, dimiş.\n\nKipri de,\n\n— Ana, ben güderim, dimiş.\n\n— Git, dimiş. İnek sıçıp da altında mı galacan, dimiş.\n\n— Yo, ben güderim, dimiş.\n\nBir köyünde bostan tarlası varımış. Ore* inekler ho keç ho keç. Zar sırrını çıkardır. Sırrı içinden çıkardır gideken. Eletir sürerimiş. Bekçi görünce:\n\n— Bekçi bekçi kafan yere ağilsin, gıçların göğe ağilsin.\n\nBekçinin kafası yere ağilirimiş, gıçları göğe. İkindinece inekler eve gelenece yayılırımış. Köylü dimiş ki:\n\n— Biz bekçi dutunca bostanı bozacik, irilecik.\n\nVarsalar ki tevek* de galmamış. Yimiş içmiş sığır. Oğlan da,\n\n— Bi de gidim de ben bakım, dimiş. Bu neyimiş böle.\n\nOğlanın da babası yoğumuş. Bir anasınnan bacısı varımış. Varsa ki bostan yok.\n\n— Dur, dimiş. Bi de ben beklem, dimiş.\n\nYaymış gız eve gelekene:\n\n— Bağin oğlu bağin oğlu kafan yere ağilsin, gıçların göğe ağilsin.\n\nOğlanın gafası yere ağilmiş, gıçları göğe ağilmiş. Gız, sığırı sürmüş geleken, oğlan neden sona kakmış.\n\n— Bunun içinde dünyada sırrı gız. Kiprinin içinde gız, dimiş. Ana filanca köyde gız varımış. Ben onu alacam. Amma kiprimiş ya kipri olsun, dimiş.\n\nAnası da,\n\n— Sen delirdin mi, kipriyi biz napacik, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— Tâ* da oturacak, dimiş.\n\n— Tâ da oturanı napacan, dimiş.\n\n— İlle de o olacak, dimiş oğlan.\n\nVarsalar ki kipri tâ da halburun* içinde durir.\n\n— Allah’ın emri düğür* geldik, dimiş.\n\nGarı yazzık* napsın. Oğlan ille alacan dimiş. Gızın anası da,\n\n— İş bilmez güç bilmez, halburun içinde otirir. Ha sığır güdir gelir ne bilim ne şekil güdir, dimiş.\n\nOğlan almış gitmiş. Halburun içinde gelin götürmüşler. Bundan sona gerde girmişler. Oğlan gapi kitlerimiş. Gız dimiş sırrını oğlana.\n\n— Amma dimiş beğin oğlu sırrımı anan bacın duyarsa, köylü duyarsa sana ben bir gün yar olmam giderim, dimiş. Anan da duymecek kimse de duymecek.\n\nOndan sona bir gün, iki gün, üç gün bir hafta olmuş. Garı akır* atarımış, kürek küreklerimiş. Kipri de akıra varmış. Kipri,\n\n— Ana vir de akırı ben küreklem, dimiş.\n\nGadın da,\n\n— Get dimiş bokun altında galıp da oğlana bana kipri mi ödettirecen, dimiş.\n\nKürenen vurmuş. Gız da küsmüş gızıl gızıl halburuna varmış yatmış. Ondan sona bir hafta durmuş garı aş bişirir.\n\n— Çömçe* vir de aşı ben garıştırim, dimiş.\n\nGır gavurun garısı,\n\n— Garıştıracak mı garıştırmecek mi bi vir balım*.\n\nÇömçenen vurmuş çömçe ikiye ayrılmış. Gadın da,\n\n— Tandıra düşüp de bana kipri ödettirecek dağilsin, dimiş.\n\nGız gene küsmüş gitmiş. Anası,\n\n— Oğlana biz hamama gidecik, dimiş. Garın ossa* onu da götürürdük, dimiş. Garın yok, bişiyin yok, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— Siz gidin ana, benim garıma bakman, dimiş.\n\nGitmişler bunnar*. Bu da giyinmiş, guşanmış, varmış. Hemi gaynanasını, hemi görümcesini sabunleken, keseleken yumuş* arıtmış, erbişim* itmiş. Garı sormuş,\n\n— Gızım sen kimin gelinisin?\n\n— Götüme çömçe vuranın gelinim, dimiş.\n\nGarı bilmemiş. Eve gelmiş,\n\n— Aman oğlum hamama gözel bi gelin geldi. Bakmalara gıyaman, dimiş.\n\nOğlan bilir ya,\n\n— Nasıl bilmedin de kipri aldın sen. Beni de yudu, bacını da yudu. Keseleken keseleken kirimizi çıkardı, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— İyi ana, daha ne istin yuduysa, dimiş.\n\nYatmışlar. Üç gün sona düğüne gidecekler. Gız giyinmiş, guşanmış pırıl pırıl olmuş at pırılir, gız pırılir. Varmış bi oynamış, bi türkü çağırmış Yolcim yolundan koyman beni diye.\n\nMilletin ağzı açık galmış. Gene bu avrat varmış.\n\n— Kimin gelinisin? dimiş.\n\n— Götüme kürek vuranın, dimiş.\n\nOrdan da onnardan evvel gelmiş. Soyunur, soykalanır halbura girerimiş. Gadın,\n\n— Aman oğlum, ötünkü* hamama gelen gelin, böğün de düğüne geldi, dimiş. Oynenler de bakacik diye oynamadılar. Davulçu, köçekçi tüm geline bakacik diye şitmediler, dimiş.\n\nAvrat gene sırrına girmiş. Ondan sona susamış oğlanın bacısı. Gadın da,\n\n— Kak, dimiş. Abin goynunda avradımı var da utanin, dimiş.\n\nAçsa ki gız bulanmış. Ayıkınca anasına çağırmış. Garı,\n\n— Aman tâya gop, dimiş.\n\nGafa yini* tapıllamış*. Varsa ki kiprinin gabı. Bacısı,\n\n— Ana, düğünde gördüğümüz, hamamda gördüğümüz abimin goynunda yatir.\n\nGarı,\n\n— Aman tâya, dimiş.\n\nOndan sona kiprinin tüyünü yakmışlar. Yakakan gızın burnuna tütünü gitmiş. Gız da,\n\n— İnsanoğlu, insanoğlu anan sırrımı yaktı, dimiş. Ben sana yar olmam. Yeşil ördek olaydım, gölümüze gonaydım, gelip geçen yolcudan, yarimi soraydım, dimiş.\n\nFır dimiş, uçmuş gitmiş. Oğlan da,\n\n— Ağ ördek olaydım, göllerimize gonaydım, gelip geçen yolcudan, yarimi soraydım, dimiş.\n\nO da uçmuş. Anenen gız galmış. Bunnar yedi seneden sona birbirlerini bulmuşlar. Oğlan bulduğu köyde yedi gün düğün itmiş. Onlar ermiş muradına, sen de er. Biz de çıktık kerevete.\n\n&nbsp;\n\n\n* asbab: Çamaşır, elbise\n\n* yume: Yıkamaya\n\n* aşyerme: Aşerme\n\n* ore: Oraya\n\n* tevek: Asma, kavun, karpuz, kabak gibi bitkilerin sürgünü\n\n* tâ: Raf\n\n* halbur: Kalbur\n\n* düğür: Dünür\n\n* yazzık: Yazık\n\n* akır: Ahır\n\n* çömçe: Kepçe\n\n* balım: Bakalım\n\n* ossa: Olsa\n\n* bunnar: Bunlar\n\n* yumuş: Yıkamış\n\n* erbişim: İbrişim\n\n* ötünkü: Öbür günkü\n\n* yini: Yeni\n\n* tapıllamış: Toparlamış\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Açıl Sufram Açıl",
        "text": "Bir varımış bir yoğumuş. Bunu dimek hiç yoğumuş. Bi avradınan bi herif varımış. Herif sığır güderimiş. Avrad da ekmek deşiririmiş*. Her gün gelirimiş eve. Bişme* bişiririmiş. Gız görer dutar, yılan gavına* girer, masanın altına girerimiş. Her gün gelmiş böle. Avrat gidince gız çıkarımış. Yılan gavından çıkarımış dünya güzeli bi gız. Görerimiş, dutarımış:\n\n—Açıl sufram açıl.\n\nSofra açılır, yemek saçılırımış. Avrat giri giderimiş. Yir içer gece, zabanan giri giderimiş. Öle bi sene gitmiş. Gadın gomşulara çağırmış.\n\n—Ben neydim. Öle görir dutir, silir süpürir dimiş. Bişme de bişirip goyup gidir dimiş. Kim ise bilemedim dimiş.\n\nOrdan biri,\n\n—Ölese dize* sen masanın altına gir de gözle dimiş. Kimise o gene gelir. Bişirir indirir gider dimiş.\n\nBundan sonem yılan gavından gavlamış çıkmış gız. Pırıl pırıl bi gız.\n\n—Açıl sufram açıl dimiş yemek saçılmış.\n\nGiri gidecek zamanı avrad golundan asılmış:\n\n—İn misin, cin misin dimiş.\n\n—İnim de cinim de senin de gızınım dimiş.\n\n—Aman gızım gitme ölese dimiş.\n\nOndan sonem gitmemiş. Gitmence görmüşler, dutmuşlar onun gızı olmuş. Gene yarıntesi* görmüş dutmuş.\n\n—Açıl sufram açıl dimiş.\n\nEkmekler saçılmış, aneyinen gız yimiş. Yılan gavına girmemiş gayrı. Gitmiş, aşama herif gelmiş.\n\n—Bu ne avrad dimiş.\n\n—Bu bizim gızımız. Dünya güzeli gız dimiş. Görerimiş dutarımış açıl sufram açıl dirimiş. İder iyler sona da yılan gavına girer dirimiş.\n\n—Aman gızım gitme dimiş.\n\n—Babam senin gızınım. Şu da anam dimiş.\n\nGörmüş dutmuş. Avrad ekmek deşirme gitmemiş. Herif gitmiş sığıra. Gözel gelince ekmek yirimiş. Bir gün böle, on gün böle. Herif gızın yüzünden zengin olmuş.\n\n—Babam gel sen de sığıra gitme dimiş. Allah bize virdi, yiyelim dimiş.\n\n—Gitmem gızım canıma minnet. Dağları çıkamirim dimiş. Yoruldum gayrı dimiş.\n\nOğlu var mı yok mu orasını getiremedim.\n\n&nbsp;\n\n\n* deşirmek: Toplamak\n\n* bişme: Yemek\n\n* gav: Kabul\n\n* dize: Teyze\n\n* yarıntesi: Sonraki gün\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Hacı",
        "text": "Bir varımış bir yoğumuş. Bunu dimek hiç yoğumuş. Bi adamınan garı varımış. Köyün birinde yaşallarımış*. Çok fakirimiş. Adam çok merak iderimiş:\n\n—Allah’ım ben de Hecaz’a gitsem, Hecaz’a gitsem dirimiş.\n\nHerkes gidir diye çok isterimiş. Akşam zabah namaz gılarımış. Yatar kakar Hecaz’a gider gelirimiş. Adam üryasında* her gün Hecaz’a giderimiş. Ondan sona bu davar gütmüş, sığır gütmüş para biriktirmiş. Garısı,\n\n—Herif, bunnan Hecaz’a gidilir mi? dimiş.\n\n—Olsun avrad, her gün bana hecaz görikir dimiş. Her gün üryamda varıp gidip, Mekke yüzümü sürürim dimiş.\n\n—Hadi hayırlısı ya herif, sen hecaza gidemen dimiş. Zamanında sen çok hırsızlık ittin dimiş. Tavuk cücük* çaldın dimiş. Onun bunun gelinine gızına baktın dimiş. Olmaz dimiş.\n\n—Avrad, cahillik de ittimidi Allah beni gusura gomaz. Her gün üryamda hecaz göririm.\n\n—Yok, olmaz herif. Sen zamanında elin ırzınnan, namusunnan oynadın. Horoz gomadın, girmedik dam bırakmadın.\n\nNeyse yazlı gışlı davar gütmüş hecaza gitmek için. Avradı da,\n\n—Böle mi herif olur. Hiç yanımda durmin dimiş.\n\n—Avrad, ben hecaza gidecem dimiş.\n\nGidecen, gidemecen. Neyse gel olmuş git olmuş bi kimseler gelmiş. Davarlar yayılırımış, adam da dineğinen* yeri deşerimiş.\n\n—Selamünaleyküm.\n\n—Aleykümselam.\n\n—Hayrola gardaş?\n\n—Hayır, gardaş dimiş.\n\n—Niye böle yeri didin dimiş.\n\n—Her gün üryamda gardaş hecaza gidirim gelirim.\n\n—Allah dileğini gabul iylesin dimiş kimseler.\n\n—Param yetmir. Şu gadar param eksik dimiş.\n\nBu kimseler, adam görmir ya, bi deste para bırakmış. Bu adam Allah’ın yolunda yuvarlanır, hecazı istir dimiş. O adam, kimseler de Peygamberimizmiş (s.a.v.). Destenen* para bırakmış. Üstüne de biraz toprak yitmiş. Adam didikle didikle ore* oymuş. Oyakana* para çıkmış. Adam destenen parayı alır gelir:\n\n—Avrad avrad gördün nü hecaza gidemen didinidi. Bak yeri deşeken Cenab-ı Allah yere bi deste para goydu.\n\n—İyi, herif.\n\nNeyse bi hafta geçmiş. Hecaz günü gelir hecaza gidir. Garısını da götürir. İkisi birlikte gidiller geliller hacı oliller. Adam da genç. Daha 20-25 yaşlarında. Hemi herif hemi avrad.\n\nHecazdan geldikten sona avradın bi çocuğu olir. Dünyalar güzeli, nur topu gimi oğlan. Fakir amma hecaza gitti. O çocuk büyür, güzel bir deliganlı olir. Bi de fakir sığır güdenin gızı var. Suya gelir. Öle oğlan daş atir. Gız dönir, ırbiğinda* suyu oğlanın üstüne dökir:\n\n—Niye bana daş atin?\n\nO da,\n\n—Gız sana yanığım dir.\n\n—Ne zaman gördün de bana yanıksın dir.\n\nNeyse oğlan bi daha daş atir.\n\n—Sen niye bana daş atin dir.\n\n—Ben sana yanığım gız dir. Ben seni alacam.\n\nNeyse gız da buna vurulir ya. İkisi birbirlerine vurulirler. Gız,\n\n—Senin baban ne iş yapar?\n\n—Benim babam fakir. Zamanında davar gütmüş. Sonunda da Allah onu hecaza göndermiş. Anamda babamda hecaza gittiler. Şimdi de Allah’a şükür halimiz vaktimiz yerinde. Gendi gendimize gavrulup geçinip gidirik.\n\nOğlan,\n\n—Senin baban ne iş yapar?\n\n—Benim babam da sığır güdir. Ben de sığır güdenin gızım.\n\n—Olsun, ben sığır güdenin gızı olsan alacam.\n\nGelir anasıgile babasıgile. Babası da,\n\n—Oğlum sen kimi istersen alırım dir.\n\n—İstersen ekmek deşirenin gızı olsun.\n\nGidiller bu gızı istiller. Adam dir:\n\n—Zamanında ben de fakiridim. Hecaza gitmenen zengin olunmaz ya. Gızını bizim oğlana vir. Düğün idelim, mürvetlerini görelim.\n\nVirirler. Onlar yidi gün yidi gece düğün idiller. Onlar erir muradına, biz çıkirik kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* yaşallarımış: Yaşarlarmış\n\n* ürya: Rüya\n\n* cücük: Civciv\n\n* dinek: Değnek\n\n* destenen: Desteyle\n\n* ore. Orayı\n\n* oyakana: Oyarken\n\n* ırbik: İbrik\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Kimsesiz Kız",
        "text": "Bir varımış bir yoğumuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Cinler cirit atarken eski hamam içinde. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken. Bir gadınnan kocası yaşarımış. Adam odun keserimiş, fakirlerimiş. Gadın da gündeliğe giderimiş. Onun bunun penceresini, sekmenini silerimiş. Neyse bunların da eski kulübesi varımış. Eski mi eski tek gözlü. Bi de fakir mi fakir, amansız çaresiz bi gız. Ne anası ne babası ne de kimsesi varımış.\n\n— Allah’ım ben nire sığınacam dimiş. Akşam oldu, garanlık çöktü diye ağlamış. Gece galırsam, kurtlara guşlara yem olurum dimiş.\n\nNeyse ki baksa ki eski bir yerde, eski bir kulübe:\n\n— Allah’ım, dimiş, şure sığınim dimiş.\n\nNeyse gelse ki içeri fırı fışkı*. Tencere bomboş. Gadın iççik* bişirece indirece varımış. Onu güzelce bişirmiş. Evi sarayın köşkü yaptırmış. Temizlemiş, silmiş süpürmüş. Gadının da kötü garyolası varımış. Yorulmuş, uzanmış altına girmiş. Adam odun kesmeden gadın da gündelikten gelmiş. Gelseler ki:\n\n— Oh kim ittise iyi itmiş dimiş.\n\nGonşuları* ittiler sanmışlar. Yimişler içmişler. Gadın:\n\n— Herif, böle ii olir dimiş. Ben de yorulirim, sen de yorulin dimiş.\n\nAdam hem odun keserimiş hem de çekerimiş. Yarın gene gelmişler. Evde ne varsa bişirmiş indirmiş. Silmiş süpürmüş. Destileri doldurmuş. Çeşmeden gelmiş. Gadın:\n\n— Allah Allah herif, bu hayra alamet değil.\n\nGitmiş gonşusuna sormuş:\n\n— Bizim evi sen mi süpürin?\n\nGonşusu:\n\n— Valla ben gendi işimi de göremirim dimiş.\n\n— Ya dimiş bizim evi iki gündür silip süpürir. Ne varsa bişirir indirir.\n\n— Sen gündelikçiye gitme de izle dimiş.\n\nGadın gapının arkasına durmuş. Esnerek* çıkmış fakir bir gız, güzelcede. Neyse avrad izlemiş. Gız da silmiş süpürmüş. Tencere yeme goymuş. Tam garyolanın altına girerken gadın elinden dutmuş:\n\n— İn misin, cin misin?\n\n— İnim de cinim de. Seni yeri yaradan Allah’ın guluyum.\n\nGız böle böle dimiş:\n\n—Anam yok babam yok. Bi akşam garanlığa galdım. Bi de baktım uzaktan sizin kulübe gördüm. Kulübeyi görünce sığınım didim dimiş. Böle böle geldim. Evini sildim süpürdüm dimiş.\n\nGadın:\n\n— İyi o zaman sen de bizim bi gızımız olun dimiş. Hemi bize can yoldaşı hemi de arkadaş olun dimiş.\n\nBişirmişler indirmişler. Onlar mutlu mesut olmuşlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* fırı fışkı: Pis, pasaklı.\n\n* iççik: Biraz.\n\n* gonşu: Komşu.\n\n* esnerek: Esneyerek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Fakir Adam",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Vaktiyle köyün birinde fakir bir adam yaşarımış. Bi de yaşadığı yerin padişahı varımış. Padişah tüm ülkeye haber salmış:\n\n—Ülkede yaşayan fakir erkekleri evlendirecem demiş.\n\nPadişah çok cömert, iyi kalpli biriymiş. Ülkenin tüm fakir erkeklerini evlendirmek, onları mutlu etmek istemiş. Bizim fakir köylü de padişahın bu emrini duymuş. Duymuş duymasına da evlensem nasıl geçinirim diye gara gara düşünmeye başlamış. Kendince bir karar almış. Padişahın yanına gitmemiş.\n\nPadişah,\n\n—Eğer gelmeyen olursa kellesini vurdurrum kararını almış.\n\nAma bizim fakir köylü bundan habersizmiş. Fakir adam bir gün rüyasında zengin olduğunu görmüş. Çil çil altınlar, elmaslar, mücevherlerinin olduğunu görmüş. Sabah erkenden kalkmış. Rüyasını köyde oturan cadı karıya yorumlatmış. Kadın demiş ki:\n\n—Bu iyi alamet değil, sen padişahın kararına karşı çıktın. Padişah, bunu duyarsa kelleni vurdurur demiş.\n\nBizim yarım akıllı köylü, gararından dolayı iyice pişmanlık duymaya başlamış. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken aklına bir fikir gelmiş. Bizim yarım akıllı üstünü başını değiştirip dilenci kılığına girmiş. Sarayın önüne oturmuş dilenmeye başlamış. Amacı sarayın durumunu öğrenmekmiş. Bakmış çok da para kazanıyormuş sarayın önünden hiç ayrılmamış.\n\nPadişahın bir kızı varmış. Padişahın amacı kızını evlendirmekmiş. Bir gün padişahın kızı sarayın avlusunda çıkmış dolaşırken fakir adam kızı görmüş. Âşık olmuş padişahın kızına. Padişahın kızı da bizim fakir dilenciyi görmüş. O da ona âşık olmuş. Padişaha durumunu söylememiş. Yoksa kellesinin gideceğinden korkmuş. Padişahın kızı bizim fakir köylünün aşkından yataklara düşmüş, dili tutulmuş. Ülkenin en iyi doktorları, falcıları, büyücülerini getirmiş. Kızın derdine çare olamamış. Bir gün muhafızlardan ikisi konuşurken bizim dilenci olanı biteni duymuş. Üstünü başını değiştirip saraya müneccim olarak girmiş. Gız gözlerini açıp oğlanı görünce ağzı dili çözülmüş. Padişah bu duruma çok sevinmiş. Bizim fakir köylüye kızını vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz de çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Aslanın Yavruları",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir ormanda aslan yaşarımış. Bu aslan gün gelmiş dünyalar güzeli iki yavru dünyaya getirmiş. Yavrularını hiç gözünün önünden ayırmazımış. Öper sever gözünün önüne bırakır, hiç aralaştırmazımış. *\n\nZaman gelmiş yavrular acıkmaya başlamış. Çünkü aslan bişi yemezimiş. Südü azalmış. İster istemez avlanmaya gitmiş. O arada iki tane avcı aslanın gözelim yavrularını görmüş. Bunların güzelcene derisini yüzmüşler. Yavrularının ölüsünü atmışlar, derisini almışlar gitmişler. Aslan da avlanmış sevine sevine yavrularıma süt verecem diye gelmiş evine. Bir de ne görsün iki tane dünyalar güzeli yavrusunun leşiyle garşılaşmış. O arada bi kükremiş ki bütün orman inlemiş. Gomşusu çakal koşarak gelmiş:\n\n— Hayrola aslan gardeş, bu gızgınlığın niye, diye.\n\nÇakala demiş ki:\n\n— Baksana gomşu, demiş. Benim dünyalar güzeli iki tane yavrumun avcılar postunu yüzmüş, leşini atmış, demiş.\n\nO arada aslana çakal demiş ki:\n\n— Aslan gardeş, demiş. Senin iki tane yavrun avcılar tarafından vurulduğunda sen bu kadar üzüldün de sen her gün bir annenin canını yaktın. Ondan haberin var mı, demiş.\n\nAslan elini yüzüne vermiş bi düşünmüş.\n\n— Sen de haklısın çakal gardeş, demiş. Bundan sonra tövbe idecem. Bi daha da milletin canını yakmecem, dimiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* aralaştırmaz: Uzaklaştırmaz\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Değirmencinin Kızları",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir değirmenci varımış. Değirmencinin hiç çocuğu olmazımış. Her gün Allah’a dua edellerimiş. Allah, değirmencinin duasını kabul etmiş. Bunlara üç gız birden vermiş. Değirmenci ile karısı çok mutlu olmuşlar. Üç gız da birbirinden güzelmiş ama en küçüğünün yüzü ayın on dördü gibiymiş. Kıza bakan dönüp bir daha bakarımış. O gadar güzelmiş.\n\nÜlkenin de bir padişahı varımış. Bu padişahın da bir oğlu varımış. Padişah oğlunu evermek isterimiş. Oğlu bir türlü kimseyi beğenmezimiş. Oğlan, sevdiği kızı aramak için derviş kılığına girmiş. Az gitmiş uz gitmiş. Neyse lafı uzatmayalım, değirmencinin oraya gelmiş. Üç kızı da görmüş. Kızlar un taşıyomuş. Derviş kılığında padişahın oğlu en büyük kızdan su istemiş. Kız su vermek şöyle dursun ya elinin tersiyle oğlanı öte itmiş. Kafasına elindeki kovayı boşaltmış:\n\n— Git burdan pis, demiş.\n\nOğlan bu sefer ortancılı kızdan istemiş. O kız da bağırmış, çağırmış su vermemiş. Oğlan:\n\n— Güzel kız, bana bir bardak su getir, demiş.\n\nGüzel olduğu kadar merhametli küçük kız, bir desti su getirmiş. Delikanlının üzerinin ununu çırpmış. Evde ne varsa ekmek, tuz oğlana getirmiş. Derviş kılığındaki oğlan, kızın güzelliğine olduğu kadar ahlakına da vurulmuş. Kıza,\n\n—Allah gönlünde ne varsa onu versin, demiş.\n\nSonra doğru yoluna gitmiş.\n\nSonra gelince babasına istediği kızı buluğunu söylemiş. Babası sormuş:\n\n— Kimin kızı?\n\n— Değirmencinin kızını buldum, demiş.\n\nBabası da değirmenciye:\n\n— Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kızını istiyorum, demiş.\n\nDeğirmenci de kızını vermiş. Hemi de çok mutlu olmuşlar. Ama diğer iki kardeş kıskançlıktan kendilerini yemiş bitirmişler. Sabah kardeşleri yola çıkacağı için erken yatmış. Bu iki kötü kardeş hainlik düşünmüşler. Gece kardeşlerini kucaklayıp, ormana bırakmışlar. Sabah olmuş. Padişah, kızı almak için adam göndermiş. Değirmenci ile karısı ağlamaktan içleri dışlarına çıkmış. İki kötü kız kardeş de yalandan gözyaşı dökmüşler. Durumu anlatmışlar, öldü demişler. Padişahın adamlarına olanları anlatmışlar. Padişahın oğlu yemeden içmeden kesilmiş. Ağzını pıçak açmıyormuş.\n\nGelelim biz kendi güzel huyu güzel kızımıza. Ormanda tek başına ağlamış, bağırmış, çağırmış. Ama sesini kimseye duyuramamış. Bu sırada yaşayan dev kızı görmüş. Onu yemek için evine götürmüş. Ama güzel kız durmadan ağlıyormuş. Dev dayanamamış, kıza sormuş. Kız her şeyi anlatmış. Ama buraya nasıl geldiğini bilemediğini söylemiş. Dev kıza acımış. Padişahın oğlunu bulmak için saraya gitmiş. Durumu padişahın oğluna anlatmış. Bacılarının kötülük yaptığını anlamış ama kız onları affetmiş. Padişahın oğlu ile güzel huylu kızımız evlenmiş. Dev de bundan sonra insan eti yememeye karar vermiş. Kızla oğlan mutlu mesut yaşamışlar. Burada masalımız bitti. Darısı tüm sevenlerin başına.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Sığır Güdenin Gızı",
        "text": "Bir varımış bir yoğumuş. Bunu dimek hiç yoğumuş. Köyün birinde bir sığır güdennen gızı yaşarımış. Köyde de bir sürü gızlar varımış. Hepsi toplanırlar, düğüne giderler. Düğünde oynarlar, gülerler. Sığır güdenin gızını oynatmazlar.\n\n—Senin baban fakir, sığır güdir diye.\n\nÖbür zengin gızlarını oynadırlar. Gız eve gelir, iki gözü iki çeşme. Babası gelir ne yemek var, ne çay var.\n\n—Ne bu gızım Hacca?* dir.\n\nGızın adı da Hacca. Babasına anlatır:\n\n—Komşularımızın kızınnan düğüne gittik beni oynatmadılar. Senin baban fakir, sığır güdenin gızısın diye.\n\nBabasınnnan yemek yaparlar. O yemeği yiyemezler, gözyaşlarını tutamazlar.\n\n—Gızım bi gün Allah bize de güler dir.\n\nNeyse bunlar yatarlar uyurlar. Yarıntesi* köyün birinde yine bir düğün olur. Köyün zengin gızları düğüne Hacca’yı da çağırırlar. Hacca,\n\n—Ben gitmeyecem, gidince benimle alay yapirsiz dir.\n\nNeyse yalvarırlar, bunuda da götürürler.\n\n—Bunda seni oynatacik derler.\n\nDüğüne gittikleri yerde de Hacce’ye bir türkü söyletirler. Hacce türküyü söylerken bir yanda da köyün delikanlıları vardır. Düğüne padişahın oğlu da gelir. Türküyü söyleyen Hacce’nin sesine vurulur.\n\n—Durun beyler bir yerden güzel ses gelir, bu güzel türküyü söyleyen kimdir? dir.\n\nDelikanlılar da,\n\n—Boşver ağam, türküyü söyleyen, sığır güdenin gızıdır dirler.\n\n—Olsun, bakalım. Arkadaşı çağırın da bir de burda söylesin dir.\n\nHacce gelir hem oynar, hem söyler. Hacce’yi gören padişahın oğlu âşık olur. Dünyalar güzeli gızlar var ama padişahın oğlu Hacce’ye âşık olur. O vurur.\n\n—Çekil ben oynayacam, o vurur çekil ben oynayacam diye birbirini iterler.\n\nHacce’yi de iterler.\n\n—Durun siz, türküyü o gız çağırsın dir padişahın oğlu.\n\nO dir padişahın oğluna:\n\n—Ağam benim sesim güzel, ağam benim sesim güzel.\n\n—Yok o gız çağıracak dir.\n\nO gıza vuruldu ya. Hacce de padişahın oğluna vurulur ama padişahın oğlu beni almaz diye düşünür. Düğün biter, Hacce evine keyifli bir şekilde gider. Padişahın oğlunu gördü, o da onun sesini beğendi diye mutlu olur. Eve varır, babasına türlü türlü yemekler yapar. Babası gelince ayaklarını çıkarır, güzelce yıkar. Babası da,\n\n—Haccem sendeki bu keyf ne? diye sorar.\n\nBabası gendi gendine,\n\n—Allah Allah bu gızdaki keramet ne? diye sorar.\n\nYatarlar. Hacce de,\n\n—Allah’ım bir yerde düğün olsa da yine gitsem de padişahın oğlunu görsem dir.\n\nHacce yatınca bir rüya görür. Rüyasında padişahın oğlunnan evlenir, takılar takılır. Kendini beyaz gelinlik içinde görür. Sabah kalkınca babası,\n\n—Haccem hayırdır, nedir bu sevincin? diye sorar.\n\n—Baba böyle böyle rüya gördüm dir.\n\nBeyaz gelinlik aydınlık dimekmiş. Babası rüyayı yorar*:\n\n—Gızım sen kimsin, padişahın oğlu kim. Sen bir sığır güdenin gızısın dir.\n\n—İşte baba ben bir rüya gördüm dir.\n\nBabası da,\n\n—Hayır diyelim hayır olsun gızım dir.\n\nBabası gene davarların yanına gider. Hacce evde galır. Neyse bu padişahın oğlu atla bu köye gene gelir. Hacce görecek ya. Hacce destilerini eline alır, düşer çeşmenin yoluna. Padişahın oğlunu gören gızlar da hep çeşmenin başına gelir:\n\n—Sana mı galdı Hacca, biz dururken padişahın oğlunun yanında durmak sana mı düşer?\n\nGızlar,\n\n—Benim babam zengin dir. Benim babam zengin beni alır padişahın oğlu dirler.\n\nHacca destini doldurur gözü de padişahın oğlundadır. Padişahın oğlu ona bakar o ona bakar.\n\nPadişahın oğlu her hafta gızın köyüne gelir. Hiç gelmen padişahın oğlu durmadan o köye gelmeye başlar. Padişah babasına gider:\n\n—Baba dir, filanca köyde sığır güdenin gızı var. Adı Hacca. Ben Hacca’ya âşık oldum baba dir.\n\n—Nirde gördün bu Hacca’yı? diye babası sorar.\n\n—Düğünlerde gördüm, çeşme başında gördüm, yol üstünde gördüm vuruldum.\n\n—Hayır, oğlum ben sana kendi dengimde, hükümdarın gızını alacam dir.\n\n—Hayır, baba dünyalar güzeli de olsa, ben Hacce’yi alacam dir.\n\nBabası da,\n\n—Ben seni evlatlıktan reddittim oğlum dir.\n\nOğlan küsir, halasının yanına gidir. Padişah evde yalnız, bi de hizmetçisi var. Daralir, hizmetçiye sinirlenir.\n\n—Padişahım sinirlenme, padişahım sinirlenme diye hizmetçisi padişahı teselli yapir.\n\n—Git şu oğlanı halasının yanından getir diye hizmetçisine bağırir.\n\nHizmetçisi oğlanın halasının köyüne gider. Oğlana,\n\n—Herhal padişahım sana o gızı alacak dir.\n\nNeyse bunlar düşir yola babasının yanına.\n\n—Hadi bakalım oğul, istediğin gızı alalım gidelim bakalım dir.\n\nAz giderler uz giderler, Hacce’nin köyüne gelirler. Gelse ki Haccegilin kötü bi kilimi vardır. Padişah böle her yeri süzer. Padişah gendi gendine,\n\n—Allah Allah, Allah Allah diye söylenir.\n\n—Hayrola ağam dir, Hacce’nin babası.\n\n—Hiç dir.\n\nYani küçümsediğini söylemez padişah.\n\nHacce soğuk bir ayran getirir. Padişah içmez, yani büyüklenir, küçümser gızı. Oğlan da,\n\n—Oh Haccem çok güzel olmuş ayranın dir.\n\nPadişah da oğluna ters ters bakar.\n\n—Allah’ın emri, Peygamberin gavliyle gızın Hacce’yi oğluma istiyorum dir.\n\nSığır güden de,\n\n—Haşa ağam biz kim size gelin virmek kim.\n\n—Olur mu dir benim oğlan senin gızı görmüş âşık olmuş vir gitsin dir.\n\n—Ağam gız benden yannı sizin dir.\n\nNeyse takıları takirler, 40 gün 40 gece düğün yaparlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* hacca: Hatice\n\n* yarıntesi: Sonraki gün\n\n* yorar: Yorumlar\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "YEDİ CÜCELER",
        "text": "Bi varımış bi yoğumuş. Evvel zaman içinde galbur zaman içinde. Develer tellalikene, pireler berberikene. Ben anamın beşşiğini tıngır mıngır sallarikene. Bir babaynan iki çocuk bi de anne varımış, bi aile. Neyse çocuklar büyümüş biraz. Büyünce bu anne ölmüş, mefat* itmiş. Ölünce gitmiş üstüne bi guma getirmiş. Evlenmiş adam. Evlenince bu durakana murakana bu babadan bi gız dünyaya gelmiş. Dünyaya gelince, o gızın ismi de Fatme’miş*. Ömer’inen Fatma. Ne gadar güzelimiş, dünyalar güzelimiş.\n\nÜvey anne bir gün gızın başını darekene* böle sert sert vururumuş. Bir gün oğlan büyümüş yemek istemiş. Yemek istince oğlana nasıl vurdise oğlan da ölmüş. Oğlan ölünce bi guş olmuş. Guş olunca uçmuş. Gız da gardeşim gurtuldu diye sevinmiş. Oğlan da,\n\n—Bacım, keşke sen de ölsen de seni de gurtarsak dimiş.\n\nBu gız gelişmiş, büyümüş, çiğdem gibi olmuş. Gıza herkes vurulurumuş. Herkes severimiş. Deliganlılar annelerini, babalarını düğür* salarlarımış bu gıza. Avrat tandırın altına goyar, üstüne sacı gapatırımış. Düğürcüler görmesin de benim gızı alsın diye. Dünya güzelimiş gız. Bi tarafa gidekene elini yüzünü garalarımış, guralarımış. Gendi gızını gösteririmiş. Biraz daha büyümüş gız, analığı gızı çekemez hale gelmiş. Benim gızım çirkin bu gız güzel diye. Benim gızım evde galdı diye. Gadın gocasına dimiş ki:\n\n—Sen bunu al, Kafı Küfü Dağı’nın ardına at gel.\n\nBabası da götürür gızı bi tarle bırakır. Tarle bırakınca zabanan çifçiler gelir. Bi çoban gızı bulur evine götürür. Bu çobanın da yedi tene çocuğu varımış, oğlan çocuğu. Çocuklar da cücemiş boy boy. Ondan sona gızı bure getirir, gızı giydirir guşatırlar. Onlar sever, bu gız dünya güzeli olur.\n\nBöle geçip gidekene bi düğün olur. Bu gız düğüne gider. Götürüller. Götürünce gızı, orda bi deliganlı gıza vurulur.\n\n—İlle bu gızı bana alın dir.\n\nAllah tarafından bi kimseler gelir, gızı götürür, gız gaybolur. Bi de gelseler ki o gız yok. Oğlan ille de bu gızı alacak diye dutturur.\n\nBi vakitten sona oğlan hastalanır, ölüm derecesine düşer. Gızı bulamazlar. Padişah,\n\n—Dünyanın en güzel gızını bulacam, oğlum dir.\n\nGüzel güzel gızları getirirler. İmkânı yok oğlan gara sevdaya dutulmuş. İlle bu gız. Bu gız da bi dağda. Bi çobanın elinde haberleri yok oğlanın vurulduğundan. Gız gopakana* ayakkabısı galır. Bi ayakkabısının teki. Bu ayakkabısının tekini de ona göre yaptırır. İki adamı ayakkabı elinde gezdirir. Oğlan,\n\n—Bu ayakkabı kime olursa, o gız benim sevgilim.\n\nDünya âlemini gezdiriller. Variller o analığın evine. Analık, gızının ayanı yiter gene olmaz gızının ayana. Bu padişahın oğlu ya alacak.\n\nOndan sona sölem.\n\n—Gide gide tarla takın nire varsa gız bulunacak! dir oğlan.\n\nTürkiye’de dünyada neyse. Köy köy çeşme çeşme dolanakan gızı çeşmenin başında bulullar. Vardı evin babası davar sulir, o da çeşmede su dolir. Adam,\n\n—Gızım şu ayakkabi bi ayağana dener misin?\n\nGız ayana dener gıza olur. Gıza variller, düğürcü olullar. Evin sahibinden aliller gızı. Ondan sona gavuşiller oğlannan.\n\n&nbsp;\n\n\n* mefat: Vefat\n\n* Fatme: Fatma\n\n* darekene: Tararken\n\n* düğür: Dünür\n\n* kopakana: Kaçarken\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Bir Çift Güvercin",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varımış bir yoğumuş. Köyün birinde bir adamla kadın yaşarımış. Adamın da çok arazisi varımış. Kadınla yaşarlar giderlerimiş. Ekeller* biçellerimiş.* Mahallenin de herkesin de ikişer üçer çocuğu varımış. Gadın,\n\n—Allah’ım benim de şöyle çocuğum olsa dirimiş.*\n\nSeneler geçmiş, aylar geçmiş garının* çocuğu olmazımış. Garı da tabi ki üzülürümüş.\n\nKendi götürürmüş. Neyse bir gün çeşmeğe suya gitmiş. Çeşmenin başında da kirpiler varımış.\n\n—Allah’ım olsa da şu kipri gibi olsa, dimiş. Babasının azzığını* daşıyacak gadar olsa yeter dimiş. Olsun da kipri gibi olsun dimiş.\n\nNeyse, bu avrat bir ay geçmiş, iki ay geçmiş hamile galmış:\n\n—Herif ben aşyeririm* dimiş.\n\n—İyi avrat benim azzığımı daşır* dimiş.\n\nKeflenmişler, dokuz ay olmuş avrat doğum yapmış. Doğura doğura doğursa ki bi kipri. Adam,\n\n—Allah Allah avrat kipri mi doğurdun, dimiş.\n\n—Herif böle böle* çeşmeğe suya gittimidi, çeşmenin başında kipriler dururumuş, Allah’ım olsa da kipri gibi olsa didimidi dimiş. Zâr Allah’a büyük mü söyledim, olsun herif dimiş. Senin azzığını, suyunu daşır dimiş.\n\nÇocuk büyümüş. Anası ekmek yapmış. Bu, babasına götürmeye başlamış:\n\n—Baba, tarlanın hangi tarafından varim dimiş.\n\n—Gızım şu gulağından gel dimiş.\n\nGız da ekmeği çıkarıp o gulağından yimiş. Neyse, iççik* durmuş murmuş, bi dahe çağırmış babasına:\n\n—Baba tarlanın hangi gulağından varim dimiş.\n\n—Öbür köşesinden gel dimiş.\n\nBu sefer de ekmeğin o gulağını yimiş. İççik durmuş murmuş garşıdan bir bekçi görmüş. Güzeller güzeli bir deliganlı. Köy halkı bostana bekçi dutar. Sonra gız bekçiye,\n\n—Bekçi bekçi gafan yere eğilsin, gıçların göğe eğilsin dimiş.\n\nOrdan da bir gavun almış yimiş. Giri* babasına çağırmaya başlamış:\n\n—Baba, tarlanın hangi gulağından varim dimiş.\n\n—Öbür köşesinden gel dimiş.\n\nO köşesini de yimiş. Gala gala babasuna ekmeğin ortası galmış. Kulgulusunu* alır, azzığını alır, babasının yanına varır. Ekmeğin kalan ortasını beraberce yerler. Yidikten sona, bu yola düşer. Evine gelekene giri bekçiye rastlar. Bekçiye,\n\n—Bekçi bekçi gafan yere eğilsin, gıçların göğe eğilsin dir.\n\nGavunu oturur, yir. Üç dört tanede eve getirir:\n\n—Allah Allah dimiş, bekçi huylanmış. Bu kipri nasıl gonuşir dimiş. Eve varmış. Yarıntesi* bekçi ben bunu izleyim dimiş.\n\nUyanık olduğu zaman gıçları göğe eğilmezimiş. Uyumcalığa vurmuş. Giri bu kipri babasına azzık götürekene,*\n\n—Bekçi bekçi gafan yere eğilsin, gıçların göğe eğilsin.\n\ndiyince, bekçi aynı yatmış ama bekçi bu sefer ayık. Neyse bu gız sırından çıkar, bu arada oğlan gızın bileğinden dutar:\n\n—İn misin cin misin dir.\n\nGız da,\n\n—Ne inim ne cinim. Seni yaratan Allah’ın kuluyum, dir.\n\nBekçi gıza vurulur,* gız da bekçiye vurulur. Gel olur, git olur. Bekçinin de bir anası, bir bacısı var. Anasına dir ki:\n\n—Filanca yerde bir kipri var. Onu bana al dir.\n\n—Git oğlum, şaşırdın mı kipri alınır mı? dir anası.\n\n—Ben alacam ana dir.\n\nÇünkü kiprinin dünyalar güzeli gız olduğunu, oğlan bilir. Anasınnan bacısı bilmir.* Bunlar, yollara düşerler:\n\n—Allah’ın emri, Peygamberin gavliyle gızıza düğür geldik.\n\n—Allah Allah dir, kiprinin anasıyla babası. Bizim virilecek gızımız yok, dir. Kipri nasıl gelin alaciz:\n\n—Olsun halbura* goyar götürrük dir.\n\nNeyse kipriyi halbura goyup, yollara düşiller. Bu kipri gören gonşular,*\n\n—Amav oğlun da kipri mi aldın, oğluna da kipri mi aldın? diyiller.\n\nNeyse bunlar zifaf gecesine girerler. Oğlanın bacısıynan anası bir damda, kipriynen oğlan da bir damda yatiller. Kipri soyunir, soykalanir* dünyalar güzeli gız olir. Sırrını da pencereye goyir. Oğlana dir ki:\n\n—İnsanoğlu insanoğlu, sırrımı anana dirsen ben sana yâr olmam dir.\n\nOğlan da,\n\n—Tamam dir.\n\nBu arada oğlanın bacısı susar. Anası da,\n\n—Git abinin goynunda kipriden mi utanacan, abinin odasında şişede var.\n\nGapıyı açınca görümcesi, gızın şavkı düşir:\n\n—Ana, abimin goynunda dünyalar güzeli gız yatır dir.\n\nAnası da,\n\n—Git kele* halburun içinde kipri getirdik, ne dünyalar güzeli dir.\n\nAnası gapıyı açınca gızın şavkı düşer:\n\n—Goş koş tada* sırrını getir dir.\n\nSırrını yakınca tütünü gızın burnuna gider. Gız da,\n\n—İnsanoğlu insanoğlu anan sırrımı yaktı. Ben sana dimedim mi, sırrımı söylersen ben sana yâr olmam diye.\n\nGız bi çift güvercin olur fırr uçar gider. Oğlan bunu köy köy kasaba kasaba arar, bulamaz. Oğlan deli divane olur gızın yoluna:\n\n—Bi çift güvercin olaydım\n\nGelip geçen yolcudan\n\nYarimi soraydım dir.\n\nFırr uçar gızın memleketine varır. Bu gızı bulur. 40 gün 40 gece düğün ider. Çocukları olur. Onlar erer muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* ekeller: Ekerler\n\n* biçeller: Biçerler\n\n* dir: Der\n\n* garı: Karı\n\n* azzık: Azık\n\n* aşyerme: Aşerme\n\n* daşır: Taşır\n\n* böle böle: Böyle böyle\n\n* iççik: Biraz\n\n* giri: Geri\n\n* kulgulu: Bir çeşit testi\n\n* yarıntesi: Ertesi\n\n* götürekene: Götürürken\n\n* vurulur: Aşık olur\n\n* bilmir: Bilmiyor\n\n* halbur: Kalbur\n\n* gonşu: Komşu\n\n* soykalanir: Soyunuyor\n\n* kele: Hele\n\n* ta: Raf\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "40 DEV İLE 40 CÜCE",
        "text": "Bir varımış bir yoğumuş. Bir devinen kırk tene cüce varımış. Kırk cüceler ufaklar. Bu cüceleri, babaları bakamam diye tarle* eletir,* gor. Bu arada da döyü gızlarınnan iş görürmüş. Döyü de insan eti yirimiş. Gızlarınnan iş göreken bunnar varır, yemeklerini yirlerimiş. Her bir sapın altına da biri girerimiş. Hepsi de ufak ufakmış. Bir gün de gelmiş, pilavını yimişler. Dev de,\n\n—Eğer cüceler ben sizi yimessem ne olim, dimiş.\n\nBunnarı bir gün nasıl yakaladise evine götürür, dev. Eyice bir gazan su gaynadır. Bunnarı atacak içine yiyecek. Devin de kırk tene gızı varımış. Bu cücelerin içinde biri çok akillimiş. Bunnarın hepsini bi dama goymuş. Kırk kırk daha ne olur seksen tene çocuk. Cücelerin güççü,* devin çocuklarının şapkasını alır gendi gardaşlarına giydirir. Gece garanlıkta dev varır, bunnarı hışır hışır keser. Kırk tanesini de keser. Bi de baksa ki cüce gardeşlerini alır pencereden gaçar. Gurtulur onun elinden. Kestiği de gendi çocukları. Dev,\n\n—Eğer cüceler gırk gızı yidiz, goca goyunu da yidiz sizden sormassam.\n\nDüşer bunnarın peşine dev. Köy köy şehir şehir arar. Gene varsa ki tarlada bunnarı bulur. Bu devin de bi gocası var. Giderimiş, o da av yaparımış. Dev,\n\n—Gadın sen bi su gaynat. Ben ava gidirim, dimiş.\n\nDevin getirdiklerini kırk gün evde yillerimiş. Getirdiği cüceleri kırk gün beslemiş, şişmanlatacaklar ya. Gırkıncı gün bunnar bıcı bıcı et olur. Dev,\n\n—Oğlum su gaynattım, gel bi bak, dir.\n\nCüce de,\n\n—Yok ebe sen ipti bi bak, dir, deve. Ondan sona ben bakım, dir.\n\nNasıl dev bakarsa arkasından yiteller. Gazanın içine düşer dev, bişer. Bişince bunun göğüslerini keser, dev de gidekene,\n\n—Sen bişirdin çocukları gapının önüne as. Ben aç gelirim. Gelince yirim, dir.\n\nDev gelse ki garısının göğsünün biri bu yanda asılı öbürü de bi yanda asılı. Gelince bi o yandan yir, bir burdan yir. Benim gadın hanımım diye içeri girse ki dev gazan da bişir. Gene döyü gurtulur. Bu çok tahlikeli bir devimiş, bilin mi? Millet çarşı yabana çıkamazımış bunun yüzünden. Hep yirimiş gördükleri insanları. Padişah dir ki:\n\n—Ağırlığınca altın goyirim, kim o devi bulursa dir.\n\nDevin gocası galır, gocası da tahlikeli. Cücenin biri barnak galdırır:\n\n—Padişahım ben getirecem, dir. Bana altın virirsen ben getirecem.\n\n—Nasıl?\n\n—Sen arabe üç tene sandık yap. Bi de at arabası vir, dir.\n\n—Haydi olsun cüce, dir.\n\nBunu yapanın boyu da bir metremiş. Çok da cesurumuş. Üç tene sandık yaptırır. Bi büyük, bi güççük, bi de en büyük sandık. Ordan geçir bu. Bunun garısı yok ya, devin garısı öldü ya.\n\n—Avrat satlık, avrat satlık.\n\n—Aman eylede ben avrat alacam, dir.\n\nGoca dev gimi gimi sandık yaptırmış.\n\n—Şu sandığa oturursan kötü avrat, şu orta sandığa oturursan azıcık iyi avrat, şu sandığa oturursan dev amca en gral avrat.\n\n—İyi.\n\nDev de yerleşir sandığa, avrat virecek ya. Onu gandırır. Nasıl yerleşirse sandığın gapağını örter, sandık kitlenir dev içinde.\n\n—Eğer cüce, gırk gızı yidin, gara goyunu yidin, avradı da yidin senden sormassam daha içinde sandığın.\n\n—Dev satlık, dev satlık.\n\nYabandan gelir, devi getirir, padişaha teslim ider. Gendi de dala çıkar. Padişah buna ağırlığınca altın virir. Devi getirmek ne dimek.\n\n—Nasıl getirdin.\n\n—Aman padişahım, şöle yaptım, böle yaptım bunu gandırdım.\n\nDev nasıl gılıcınan sandıktan nasıl çıkarsa, dev nasıl gurtulursa bir ordi gırar, yaralamış. İçinde bakmış, gene cüce bulamamış.\n\n—Bir ordi yidim gene seni bulamadım.\n\n—Ben burdem, dimiş daldan.\n\n—Cüce bana ordan bir elma at.\n\n—Önce sen bana bi daş at da. Ben de sana bi elma atım.\n\nO eğilince gafasına vurunca daşınan devi öldürmüş. Padişahtan ne isterse bacılarını gardaşlarını gurtarmış. Babasını anasını gurtarmış. Multimilyarlık zengin olmuş bu aklınnan zengin olmuş cüce. Padişahın gızını da almış cüce.\n\n&nbsp;\n\n\n* tarle: Tarlaya\n\n* eletir: İletir\n\n* güççük: Küçük\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Bir Vuruşta Kırk Kişi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler tellal, develer berber iken bir yörede yaşayan gençlerin evlenebilmesi için onların maharetlerinin olması gerekiyormuş. O yörenin padişahına maharetlerini gösterdikten sonra padişah onları evlendiriyormuş; fakat gencin biri hiç mahareti olmadığı için evlenemiyormuş. Düşünmüş, taşınmış gittikçe de yaşlanıyormuş. Derken bakmış, sinekler pekmezin üzerine doluşmuş. Pekmezin tasını çevirmiş, çevirdikten sonra da saymış. 40 tane sinek ölmüş. Kılıcını almış, götürmüş demirciye, kılıcının üstüne \"bir vuruşta 40 kişiyi öldüren yiğit\" yazdırmış. Gençlerin toplandığı yere varmış. Yatmış, başının üzerine de kılıcı dikmiş. Gelen okumuş, bir vuruşta 40 kişiyi öldüren yiğit, giden okumuş. Hemen padişaha bildirmişler:\n\n— Aman padişahım, filan tepede yatan genç var bir vuruşta 40 kişiyi öldürüyormuş.\n\nPadişah,\n\n—Hemen çağırın, demiş.\n\nHemen çağırmışlar. Padişah sormuş:\n\n—Sen bir vuruşta 40 kişiyi öldürdün mü?\n\nDelikanlı,\n\n—Öldürdüm padişahım, demiş.\n\nPadişah yine,\n\n—Öldürdün mü,&nbsp;&nbsp;diye sormuş.\n\nDelikanlı da,\n\n—Yine öldürürüm, padişahım, demiş.\n\nPadişah da,\n\n—Tamam, sana inandım, demiş.\n\nPadişah, kızını o gence vermiş. 40 gün 40 gece düğün yapmış. Onları mutluluğa erdirmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "BORAZANLI ALİ",
        "text": "Bir varımış, bir yokumuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Köyün birinde bir Borazanlı Ali varımış. Bu Ali’nin de iki tane çocuğu bir de karısı varımış. Gül gibi yaşallarımış. Seneler geçmiş, aylar geçmiş, bu çocuklar büyümüş, üniversite çağına gelmişler; ama Borazanlı Ali’nin hiç hâli vakti yerinde değilmiş:\n\n—Okutamam yavrum, ben size inek aliyim, dimiş.\n\nNeyse oğluna bir inek almış. Bir gızı bir oğlu varımış. Köyün birinden bir inek almış.\n\nSeneler, aylar geçmiş, Borazanlı Ali’nin garısı kötü bir hastalığa yakalanmış. Borazanlı Ali bunu götürmez olmuş: Çünkü götüremez parası yoğumuş, çok fakirimiş. Çocuğuna havasladı diye bir inek almış. Onu da inek güderek, davar güderek almış. Okutamadı ya, gönlünü itmek için almış. Seneler, aylarca garısı bu hastalığa yakalanmış, götüremez olmuş. Neyse köyün birine çoban durmuş Borazanlı Ali. Hakkını alınca, garısını doktura götürmüş. Götürünce doktur dimiş:\n\n—Gardaşım bunun hastalığı ilerlemiş, dimiş. Garın göğüs ganseri olmuş dimiş.\n\nBorazanlı Ali sormuş:\n\n—Doktur bey çaresi yok mu? diye.\n\nDoktur da,\n\n—Çaresi yok, eve götürüp her istediğini yapacan dimiş. Bu zamana gadar geçmiş bu hastalık dimiş.\n\nBorazanlı Ali, kör pişman düşmüş yollara, ağlayarak; ama garısına bildirmemiş. Her gün evde gizli gizli ağlarımış.\n\n—Ben napim bu çocukları garıma bişi olursa! diye ağlarımış.\n\nBilir ya garısının öleceğini. Ondan sonra günler geçmiş, aylar geçmiş, yıllar geçmiş, Borazanlı Ali’nin garısı ölmüş. Bu iki evladınnan beraber yaşamış, iki yıl evlenmemiş.\n\n—Çocuklarıma analık* getirmem diye.\n\nNeyse iki sene sonra iki yannı taraftan,\n\n—Nasıl yanlız yaşacan dimişler. Çocuklarına bir ana getir dimişler.\n\nGonu gomşu birkimişler, Borazanlı Ali’yi evermişler.* Neyse aldığı avrat da çok afadımış. Çocuklara olmadık ireği idermiş. Gızın saçını yolar, oğlanın kafasını yararımış. Oğlanı oduna, gızı suya salarımış.* Gızın gücü yetmezimiş, oğlandan güççümüş. Suyu götüremezimiş, goca goca bidonlarımış. Oğlan neyse sırtında odunnan gelekene:\n\n—Dur bacım odunu eletim de suyu da götürüm dimiş.\n\nDayanamamış, odunu goşarak eletir* analığına.\n\nAnalığı,\n\n—Niye az getirdin? diye odunnan dövmüş.\n\nOğlanın burnu ganlar içinde, bacısına garşı gitmiş. Destisini götürecek, bacısı güççük ya. Almış destisini halleşmişler.* Gız da entarisinnen gardeşinin burunun ganını silmiş. Analığının döğdüğünü* dimir, gardeşi aciyecek diye,\n\n—Düştüm, dir.\n\n—Yok gardeşim annem vurdu diye sorir.\n\nOğlan da,\n\n—Yok gardeşim düştüm dir; ama gız inanmir.\n\nBayada aklı erir, inanmir, öle de pek ufak değil. Bunlar desti getirir. Anası desti devirir:\n\n—Niye geç galdınız? diye.\n\nÇocuklara dayak atir. Borazanlı Ali çoban olduğu köyden gendi köyüne izine gelir. Aman bu gadın Borazanlı Ali gelince çocuklara iyi davranır. Babası gelince iyi görünmek için öpüp sevir. Borazanlı Ali de gadına,\n\n—Allah razı olsun evlatlarıma iyi bakın, dir.\n\nBorazanlı Ali de keyfinnen iki gün üç gün galıp sona da çoban olduğu köye gidir. Borazanlı Ali gidince aynı eziyeti çocuklara yapmaya devam idir.\n\nGünlerde bir gün Borazanlı Ali eve habersiz gelir. Pencereden baksa ki oğlannan gızı döyür. Bu gadının arkasına tineke, içine de iki eşşek boku,\n\n—Hadi yallah, dir.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* analık: Üvey anne\n\n* evermek: Evlendirmek\n\n* salarımış: Gönderirmiş\n\n* eletir: İletir\n\n* halleşmiş: Taşımış\n\n* döğdüğü: Vurduğu\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Edi ile Büdü",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellal iken sinek berber ikene, ben babamın beşşiğini tıngır mıngır sallekene,* bir varımış bir yoğumuş. Bir anenen baba varımış, gızlarını gelin itmişler. Bunlar gelin olmuşlar: Edi’nen Büdü.\n\nBunnar* bi gün, gızlarına gezme gitmişler.\n\n—Edi,&nbsp;dimiş.\n\n—O da ne din Büdü,&nbsp;dimiş.\n\n—Haydi gızımıza gezme gidelim, dimiş.\n\nAnneyinen baba hazırlanmışlar, bişiler* almışlar. Çocuklarına yağlık* bürgü,* gezme gitmişler. Gezme gidekene* gidekene, yaz günü gitmişler. Tarla, yaz günü olduğu için şak şak* olmuş. Garı dimiş ki:\n\n—Edi, dimiş.\n\n—O da ne din Büdü, dimiş.\n\n—Hele tarla şak şak olmuş. Gidelim de gızımıza goydumuz yayı tarle* dökelim, dimiş. Tarlanın yarıklarına gızımıza götürdümüz yayı sürelim, dimiş.\n\nBahar geçmiş, yaz geçmiş, ireli doğru varmışlar, güz gelmiş. Güz gelmiş gelip gidekene, dal sallanırımış eğilir eğilir kakarımış.*\n\n—Edi, dimiş\n\n—O da ne din Büdü, dimiş.\n\n—Hele dimiş, dal üşümüş, soğuk gelmiş.\n\nEğilip eğilip kakır diye başında bürgüyü çıkartmışlar. Gızlarına goydukları hediyeyi dala sermişler.\n\nİreli doğru varsalar ki, kış geçmiş, bahar gelmiş. Leylek, bir ayağını kaldırıp bir ayağını indiririmiş. Torunlarına bir edik* almışlarımış.\n\n—Edi, dimiş.\n\n—O da ne din Büdü, dimiş.\n\n—Hele dimiş, leylek aya üşümüş, ayanın* birini indirip, birini galdırir dimiş.\n\nEletmişler leylenin ayağına ediği giydirmişler. Aradan zaman geçmiş, bir sene geçmiş gızlarının yanına varmışlar. Gızlar hoş beş, ana baba nirden* geldin, nasıl oldun. Aneyinen baba akşam olmuş yatmışlar, gızlarının yanında.\n\n—Edi, dimiş.\n\n—O da ne din Büdü, dimiş.\n\n—Gızlarımızın gazları* bitlenmiş. Kak da şu çeşmeden su getirelim, dimiş. Gızımızın gazlarını yıkelim* dimiş.\n\nGitmişler, gazlarını yıkame, suyu getirmişler gaynatmışlar. Gazları batırmışlar, çıkarmışlar. Ördeği gazı batırmışlar çıkartmışlar. Hepsi de ölmüş, sermişler.\n\n—Edi, dimiş.\n\n—O da ne din Büdü, dimiş.\n\n—Hele bak bitten gurtuldu gızımızın gazları, dimiş. Ne güzel uyir dimişler.\n\nErtesi akşam olmuş.\n\n—Edi, dimiş.\n\n—O da ne din Büdü, dimiş.\n\n—Hele dimiş, develer sakız çiğnir dimiş.\n\nKakmışlar deve öldürmüşler. Bunun ağzından sakızı almışlar.\n\nGız zabah gelse ki:\n\n—Ana baba ne yaptız?\n\n—Gızım sakız aldık.\n\nAradan iki gün geçmiş, ertesi akşam olmuş. Gız anasınnan babasını gatran damına yatırmış.\n\n—Edi, dimiş.\n\n—O da ne din Büdü?\n\n—Kak hele, dimiş.\n\nGızın bir teneke gatranını sırtlarına dökmüşler, yata yapmışlar, sarılmışlar. Zabah olsa ki bunlar birbirine yapışmış. Gız gelmiş, dışarı geç bi zaman olmuş.\n\n—Ana aç gapi.\n\n—Gızım baban goyurmir.\n\n—Baba aç gapi.\n\n—Gızım anan goyurmir.\n\nO gün akşama gadar uğraşmışlar. Kakıp gapi açamamışlar. Gız gitmiş gapi gırdırmış, çıkartmış. Anenen babayı yıkamış. Ertesi gün annesinnen babasını hayvana bindirmiş, eşşe, yolcu itmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* salleken: Sallarken\n\n* bunnar: Bunlar\n\n* bişi: Bir şey\n\n* yağlık: Bir çeşit örtü\n\n* bürgü: Bir çeşit başörtü\n\n* gideken: Giderken\n\n* şak şak ol-: Açılmış\n\n* tarle: Tarlaya\n\n* kakar: Kalkar\n\n* edik: Patik\n\n* ayanı: Ayağını\n\n* nirde: Nerde\n\n* gaz: Kaz\n\n* yıkelim: Yıkayalım\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Edi ile Büdü ",
        "text": "Bir varımış, bir yoğumuş. Bunu dimek pek çoğumuş. Bi Edi varmış, bi de Büdü varmış. Bi de dünya güzeli kızları varımış. Kızlarını yaylağa gelin itmişler. Üç ay geçmiş, dört ay geçmiş, beş ay geçmiş, altı ay geçmiş, bir sene geçmiş kızları gelmemiş.\n\nEdi dimiş:\n\n—Nedin Büdü dimiş, gızımıza gezmeğe gidelim dimiş.\n\n—Ne alalım, dimişler. Çocuğuna çorap alalım, dimişler.\n\n—Gızımıza gazak alalım, kömbe* çekelim,yağ alalım gidelim dimişler.\n\nHazırlamışlar, yola goyulmuşlar. Hazırladıklarını eşşeğe yüklemişler. Yörümüşler,* yörümüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yollar şak şak olmuş.*\n\n—Edi dimiş, o da nedin Büdü dimiş. Yollar şak şak olmuş, yağı yola sürelim dimiş.\n\nYağı, yola dökmüşler, sürmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yolda kargalar, güverçinler, guşlar uçarımış.\n\n—Edi dimiş.\n\n— O da nedin Büdü dimiş. Bunlar acından* ölmüş. Kömbe dökelim yisinler.\n\nKömbe de onlara dökmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Baksalar ki bir leylek, ayağı gıpgırmızı olmuş.\n\n—Edi dimiş.\n\n—O da nedin Büdü dimiş.\n\nÇorabı da leyleğe giydirmişler. Ayağı üşümesin dimişler. Hazırladıkları tükenmiş, gızının evine varmışlar. Hoş beş itmişler. Gızları bunların elini öpmüşler. Bunlar da gızının halini hatırını sormuşlar. Bomboş varmışlar. Neyse akşam olmuş. Gızının soysuz* da bi gaynanası varımış. Bunları gaz damına yatırmış. Gazlar durmadan gaşınırmış.\n\n—Edi dimiş.\n\n—O da nedin Büdü dimiş. Bu gazlar neye gaşınir.* Bir su ılıdalım, sırtlarını yıkayelim.\n\nGazannan* bir su ılıtmışlar. Gazı sokmuşlar, çekmişler.\n\n—Edi dimiş.\n\n—Gördün mü Büdü nasıl ırahatlaştılar,* sessiz uyirler.\n\nHalbuki tümü ölmüş. Çırakmanda* da bir katran varımış. Katranı da yaarnılarına çalmışlar, uyumuşlar. Sabah olmuş. Gızları varsa ki, bunlar çekilirler çekilirler birbirlerinden ayrılamazlarımış.\n\n—Aman anne baba noldu? Bu gazları ne ittiz.\n\n—Gızım yıkadık, güzel su ılıttık, ne güzel uyilller.\n\nBaksa ki gazların hepsi ölmüş.\n\nGız,\n\n—Kalkın anam babam ben sizi yolcu idim.\n\nGız, anasıynan babasının haybesinin bir böğrüne altın, bir böğrüne de yiyecek goymuş, bunları yolcu itmiş. Haydin güle güle dimiş.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, evlerine gelmişler. Evlerine gelince,\n\n—Edi dimiş.\n\n—O da nedin Büdü dimiş. Gomşudan bir ölçek* getir de altını ölçelim dimiş.\n\nGomşu da ölçeğin altına gatran yapıştırmış. Bunlar ne idecek diye, gurnaz bir gomşuları varımış. Haybeden altını dökmüşler, ölçeğe bi tene altın yapışmış. Giri* gomşuya ölçeği eletmişler. Gomşu,\n\n—Aman Hacı, gızının köyünden altın getirmişler.\n\nHükümet, jandarma, muhtar eve varmışlar:\n\n—Böle böle* gızım hediye virdi, demiş.\n\nMahkemeye gitmişler. Bişi* olmadan eve gelmişler. Goşa goşa yaşamışlar. Biz çıktık kerevete, siz de çıkın kerevete. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik.\n\n&nbsp;\n\n\n* kömbe: Bir çeşit ekmek\n\n* yörümüş: Yürümüş\n\n* şak şak ol-: Açılmış\n\n* acından: Açlıktan\n\n* soysuz: Sinirli\n\n* gaşınir: Kaşınıyor\n\n* gazan: Kazan\n\n* ırahat: Rahat\n\n* çırakman: Raf\n\n* ölçek: Bir tür tartı aleti\n\n* giri: Geri\n\n* böle böle: Böyle böyle\n\n* bişi: Bir şey\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Kader Yazıcı",
        "text": "Bir varımış, bir yoğumuş. Bunu dimek hiç yoğumuş. Bi kimseler denizin kinarında* yazı yazarımış. Yazmış atmış, yazmış atmış. Bi herif gelmiş sormuş:\n\n—Benim gızımı kime yazdın.\n\n—Senin gızını dağda yörük var, onun oğluna yazdım dimiş.\n\n—Benim gızım daha duvacak, büyecek dimiş. Ben bunu gabul itmem dimiş.\n\n—İtmessen yazdım attım, bu yazı dimiş, gader.\n\nYazdım attım diyince herif, beğ oğlunu beklemiş. Beğ oğlunun dağda garısı doğurunca, o oğlanı alacak ya. Bekledi bekledi yörüğün garısı doğurunca ore* gitti. Ata bindi. Yedi gün yedi gece beğ oğlunu aradı. Arancek vardı misafir oldu:\n\n—Arkadaş böğün* avradın sancısı var, sennen ilgilenemedim gusura bakma, didi.\n\n—Ossun canım, sen git ben yalınız oturrum didi.\n\nYidirdi, içirdi onu otutturdu. Gitti avrat oğlan doğurdu. Belediler yatırdılar. Ondan sonem* o herife yer yaptılar. Herif de garısının yanına yattı. Çocuğu da belediler yatırdılar. Ondan sonem gece yarısı herif uyanir, sobele alır gider. Zabanan uyansalar ki bebek yok alıp gitmiş. Bi çalının dibine goymuş çocuğu. Sığır güden evliya varmış, çocuğu almış. Sığırı almış orda eve gelmiş. Avrat sancı çekerimiş. Avradın altına avrat görmeden goymuş.\n\n—Avrad dimiş, bi gızımız oldu bi de oğlumuz.\n\n—İyi herif büyüdürük dimiş.\n\nOğlanın adını Bulduk goymuşlar. Ondan sonem büyümüş çocuk gocaman olmuş. 11 yaşında ne olmuş. Gene ore bi misafir gelmiş. Aynı o herif. Adam da Bulduk getir Bulduk götür dirimiş. Herif,\n\n—Niye Bulduk dirsiz? dimiş.\n\n—Avrad sancı çekirdi, bi Allah bilir bi de ben bilirim. Avradın altına godum, avrad bi oğlumuz bi de gızımız oldu didim, dimiş. Çalının dibinde buldum geldim, dimiş.\n\nAdam da,\n\n—Bu benim azdırdığım çocuk, dimiş. Oğlan ne gadar para idirse, bi ağırlınca altın, bi ağırlınca para. Ne kadar altın idirse bu çocuğu bana sat.\n\n—Satmam matmam dimiş ya, herif fukarayımış.\n\nAlmış altını parayı, oğlanı virmiş ona. Gitmiş gızınan arke almış, ikisini bi ata bindirmiş. Gendi de bi ata binmiş. Gitmişler, yidi gün yidi gece o yörükleri aramışlar. Yörükler gocamış herif de gocamış avrad da.\n\n—Ben hata itmissim, dimiş. Denizin kinarında bi yazı yazdılarıdı, dimiş, sordum böle böle. Benim gızım onu beklemez didim, dimiş. Ondan sona günah işledim, affeyle dimiş. Şu gelinin şu oğlun.\n\nGocamışımış, tam hizmet idilecek zamanimiş. Gomuş gelmiş ore. Gelini oğlanı gomuş gelmiş, çaldıdı ya.\n\n—Misafir aldığımız herif, gördün mü çocuğumuzu aldı gaçtı.\n\nOnlar erişmiş yetişmiş. Siz de erişin yetişin.\n\n&nbsp;\n\n\n* kinar: Kenar\n\n* ore: Oraya\n\n* böğün: Bu gün\n\n* sonem: Sonra\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Takdir-i İlahi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın gızı varımış, oğlu olmazımış. Geziye çıkmış, bir köye varmış.\n\n— Köye varınca acaba kime hısta* oluruk? dir padişah.\n\nYanında da veziri var. Vezir de:\n\n— Varırsak sığır güdenin evine varırık, dir. Padişahınan vezir sığır güdenin evine varirler. Varınca dir ki:\n\n—Selamun aleyküm, aleyküm selam.\n\nSığır güdenin avradının da üzeri yüklimiş. Padişahın avradının da üzeri yüklimiş. Böğün* yarın doğum yapacaklarımış. Şimdi oturmuşlar. Sığır güden çabalarımış, hanımı sancı çekir ya. Padişah da:\n\n— Oğlum ne çabalin dimiş. Yavan bulur yavan yirik, suğan bulur suğan yirik, dimiş.\n\n— Ah padişahım keşke öyle olsa dimiş, hanımım sancı çekir.\n\nPadişah da:\n\n—Tamam öyle olsun dimiş. Padişahın yanında veziri dışarı çıkmış. Dışarı çıksa ki ağ sakallı bir Hızır. Hızır dimiş ki:\n\n—Padişahın gızını sığır güdenin oğluna yazirim, dimiş gitmiş.\n\nVezir içeri girmiş dimiş ki:\n\n—Padişahım, ah sakallı bir Hızır geldi, padişahın gızını sığır güdenin oğluna yazdım, didi gitti.\n\nPadişah da:\n\n— Eh nasıl idecik ya bu işi? dir. Ben bunu bozarım, dir padişah. Ağırlınca altın virip, oğlan çocuğunu aldıktan sona:\n\n— Götürüp atarım gurtulurum dir. Sığır güdennen avradı çağiriller.\n\nPadişah:\n\n— Benim hiç oğlan çocuğum yok, dir. Bu çocuğu bana satan mı, dir. Ben padişahım.\n\nDanişiller, ağırlığınca 5 kilo altın virir padişah. Çocuğu aldıkdan sonra değirmenin ardına atir, geçip gidiller.\n\nAz gideller uz gideller, baksalar ki arkalarından bir atlı gelir. Atlı gelince çocuğun sesini duyar, alır götürür. O atlı da köyün ağası zenginimiş. Çocuğu götürir okutir. 18 yaşına girir çıbık gibi deliganlı olir.\n\nAradan zaman geçtikten sona padişah o köye geziye varir. Vardıktan sona vezir dir ki, çocok hürmet idir ya:\n\n— Şu çocuk varya dir vezir. Bizim ganala attığımız çocuk, dir.\n\n—Yok olmaz dir padişah, o öldü gitti, dir.\n\nPadişah vezire:\n\n— Oğlanın kökenini ara, dir.\n\nAraştırir, anlir ki böle böle. Ağa da ben okuttum şöle şöle yaptım, dir.\n\nPadişah:\n\n— Sen ağasın nasıl olsa gapında çalışanın bulunur dir. Benim hiç çocuğum yok, bu çocuğu bana vir, sana ağırlınca altın virim, dir.\n\nÇocuk seksen kilo gelir. Padişah seksen kilo altını virdikten sona çocuğu alir, çocuğu öldürtdürecek ya.\n\nAltını virdikten sona bi mektup yazıp, çocuğa virir. Mektubu saraya götürmesini istir. Çocuk, padişahın sarayına vardıktan sona bahçanın içinde binek daşının yanına uyir. Yokardan gız görür. Gız aşşaya inir, gelse ki bi oğlan. Mektubu oğlanın elinden aldıktan sona, yukarı çıkir, gız mektubu okir. Allah yazdı ya. Mektubu yırtır, yerine yeniden möhürlü mektup yazir. Mektuba:\n\n— Ben varana gadar bunların düğünün idilmesini isterim, diye yazir. 40 gün 40 gece düğünü idirler. Daha sona da bi çocukları olir.\n\nAradan bir sene geçtikten sona, padişah saraya gelir. Eniştesinnen gızı da, padişaha garşı variller. Halktan biri de:\n\n— Padişahı görin ni, gızı evlenmiş bi de çocukları olmuş, dir.\n\nPadişah:\n\n—Eyvah dir, takdirde yazılan tedbirinen bozulmaz.\n\n&nbsp;\n\n\n* hısta: Misafir.\n\n* böğün: Bugün.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Üç Gız",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkenin birinde bir padişah yaşarımış. Padişahın da üç tane gızı varımış. Padişah bu gızlarını yanına çağırmış:\n\n— Gızlarım beni ne gadar sevirsiz, dimiş.\n\nEn büyük gızı,\n\n— Baba seni gucak dolusu sevirim, dimiş.\n\nOrtanca gız,\n\n— Dünyalar gadar.\n\nEn küçük gız da,\n\n— Duz gadar sevirim, dimiş.\n\nBu duz gadar sevirim&nbsp;diyen gızı&nbsp;mahsene gapattırmış.\n\nAradan yıllar geçmiş, bu gızın üçü de evlenmiş. Babalarını tek tek eve davet itmişler. En büyük gızına gitmiş, goç, goyun kesmiş, hazırlamış. Ortanca gıza gitmiş, o da diğer gız gibi hazırlamış. Sıra en küçük mahsene gapattığı gıza gelmiş, duz gadar sevirim diyen gıza. Gız ablalarından daha güzel yemekler hazırlamış; ama duzsuz hazırlamış. Padişah kaşığı alır, yemeklerden birer birer tadar. Tattıkdan sonra,\n\n— Hani gızım bunun duzu, dir.\n\nGız da,\n\n— Ya baba duzsuz yemek yenir mi, dir. Sen beni duz kadar sevirim didiğim için mahsene gapattın, dir.\n\nPadişah bunu affeder. Gızlarının çocoklarını evlendirir. En küçük gızının çocuğunu davulunan, zurnayınan gelin ider. 40 gün 40 gece torunlarına düğün yapar. Duz kadar sevirim diyen gızının değerini anlar, daha çok sever. Onlar erer muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "ÜÇ KARDEŞ",
        "text": "Üç gardaş varımış, ikisi evli birisi bekarımış. Bekar olan eve gelmiş, usanmış ya. Çanta almış, kör guyunun ardına gitmiş, Hızır’ı bulmuş. Ortancılı gelmiş:\n\n— Ahmet nireye gitti?\n\n— Hızır’ı bulmaya.\n\nO da yörümüş,* o da varmış. Ahmet ilen Memmed nirde o da Hızır’ı diyince, üçüncü gardaş da oraya varmış. Kör guyunun arkasında Hızır’ı bulmuşlar. İlk varana Hızır sormuş:\n\n— Sen ne istin? diye.\n\n— O da yarı köpekli bi sürü istirim, dimiş.\n\nHızır da hemen yarı köpekli bir sürü virmiş. Hızır sürüyü virince o gitmiş, ortanca gelmiş. Yani sıra Ahmet’e gelmiş. Hızır,\n\n— Sen ne istin? dimiş.\n\n— O da aygır, at istirim, dimiş.\n\nO da almış gitmiş. Sıra güççük oğlana gelmiş. Hızır ona da,\n\n— Sen ne istin? diye sormuş.\n\n— Helal süt, temiz galp bi de yuva gurmak için gız istirim, dimiş.\n\nHızır şöle bi düşünmüş. Düşününce demiş ki:\n\n— Filan yerde bir padişah var. Onun oğlu filan gızla nişannılı. Git oraya var, padişah belki gızı sana virir.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş padişahın sarayına varmış. Hoşbeşten sonra, dimiş ki:\n\n— Sen oğlunu bir gıza nişanlamışsın. İmtihan varısa ben fakirim dimiş. İmtihanı gazanırsam o gızı bana vir, dimiş.\n\nPadişah da:\n\n— Hay hay oğlum, dimiş.\n\nOğlan imtihanı gazanmış, kırk gün kırk gece düğün itmişler.\n\nAradan zaman geçmiş. Hızır, sürü virdiği oğlanın yanına gitmiş. Gideken de üstünü değiştirmiş. Oğlanı denecek ya.\n\n— Selamun aleyküm, aleyküm selam. Şo sürünün içinden ala goyunu vir, dimiş.\n\nOğlan da,\n\n— Ne yapacan? diye sormuş.\n\nHızır da,\n\n— Gafam cılbak* da onu örtecem, dimiş.\n\n— Postunu alacam geri yannı senin olsun, dimiş.\n\nOğlan sinirlenmiş, goyunu Hızır’a virmemiş. Sonra Hızır gaybolmuş. Hızır gaybolunca oğlanın davarı da gaybolmuş.\n\nAradan zaman geçmiş. Hızır at, aygır virdiği oğlanın yanına gitmiş.\n\n— Selamun aleyküm, aleyküm selam.\n\nSürünün içinden bir at gösterir:\n\n— Şo atı bana vir. Uzak yoldan geldim, yoruldum.\n\nOğlan:\n\n— Höd, dir.\n\nOğlan böyle diyince at sürüsü gaybolur. Sona da Hızır gaybolur. Oğlan da eyvah dir ya iş işten geçer gayrı.\n\nAz gider, uz gider güççük oğlanın evine varır, gapısını çalar. Hızır’ın eli yüzü yara içinde tanınmecek şekilde. Gapi tekrar çalir. Gözel, peştamallı* bir gız çıkar.\n\n—Evladım gocan var mı? dir.\n\nGız da,\n\n— Yok ava gitti şimdi gelir, dir.\n\n— Beni misafir alın mı? dir.\n\nHay hay alırım diyerek Hızır’ı bir odaya otutturir. Ondan sona da oğlan avdan gelir. Oğlana:\n\n— Bi derviş baba var onu misafir aldım, dir.\n\nOğlan da:\n\n— İyi yapmışsın, dir. Üç dene keklik vurdum, onu bişir yiyelim, dir.\n\nGirir içeri elini öptükten sona hoşbeş idiller. Otururken oğlan sorir:\n\n— Hocam bu vaziyet ne, diye sorir. Bu vaziyet ne nerden gelip nire gidin? dir.\n\n— Filan yeren geldim, filan yere gidirim, dimiş. Sizlerde altı&nbsp;aylık günü geçmedik oğlan çocuğu varımış. Ben hastayım derdimin devası onun garnında didi dokturlar, ben de onun için geldim.\n\nOğlan da:\n\n— Tamam, dir. Hemen hazırlanir, bi de avradına danışir.\n\nO da:\n\n— Hay hay, dir, gencik bizim bi daha çocuğumuz olur. Çocuğumuzu virelim Derviş Baba gurtulsun, dir garısı.\n\nGidiller çocuğu kestikten sonra ileğenle* Derviş Baba’nın önüne goyallar. Goyduktan sonra Hızır gece yarısı duasını ider, çocuğu götürür giri yanlarına goyar, çıkıp gider. Gittikten sonra hemen, oğlannan avrat dizlerine dizlerine vurir.\n\n—Eyvah giden Hızır’ıdı onu gaçırdık, diye üzililler.\n\nOnlar erir muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n* yörümüş: Yürümüş.\n\n* cılbak: Çıplak.\n\n* peştamal: Bir tür elbise.\n\n* ileğen: Leğen.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Yedi Gardaş ",
        "text": "Bir varımış, bir yoğumuş. Allah’ın gulu pek çoğumuş. Bir adamın yedi oğlu varımış, hiç gızı yokumuş. Gadın hamilemiş. Gardaşları dimişler ki:\n\n—Ana baba biz dağın ardına göçüp dirik. Eğer gız olursa beyaz bayrak dik, oğlan olursa gırımızı bayrak dik. Biz bacımızın olduğunu bilirik dimişler.\n\nBu çocuklar pıli pırti toplamışlar. Bir büyücü getirmişler, bi külden eşşek yaptırmışlar. Bu külden eşşe eşyalarını yüklemişler gitmişler. Gitmişler, gidekene* gidekene dağın ardına varmışlar. Dağın ardına varınca eşşekten indirmişler kül dağılmış. Bunlar da eşyasını indirmiş, bure yerleşmişler. Bunlar yerleşe dursun yedi gardaş. Anaları bu yandan hamilemiş, doğum yapmış. Anaları doğum yapınca dimiş ki anaları:\n\n—Beyaz dikme. Aksilik ya, gadının biri de gırmızı bayrak dikmiş.\n\nOğlanlar da,\n\n—Eyvah anamın gene oğlu oldu, dimiş sekiz gardaş olduk dimişler.\n\nYaşantılarını onnar orda sürdürmüşler, bunnar* da burda sürdürmüşler.\n\nGız büyümüş okul çağına gelmiş. Okul arkadaşlarınnan aralarında bir tartışma çıkmış:\n\n—O dimiş ben ossurmadım, o dimiş ben ossurmadım. O dimiş bacım ölsün, o dimiş bacım ölsün. Ordan gızın biri dimiş ki:\n\n—Niye bacın ölir, yedi tane gardaşın var dimiş:\n\n—Sen yalan sölin dimiş.\n\nGız ağlerek eve gelmiş. Anasına dimiş ki:\n\n—Ana benim yedi tane gardaşım varımış, dimiş. Sen benden niye sakladın, dimiş. Sen bana niye dimedin diye bağırmış, çağırmış.\n\nGız ille gidecem gardaşların yanna. Anası da,\n\n—İyi gızım git dimiş, garar virmişler.\n\nGidekene gidekene Kafı Küfü Dağ’ın ardına varsa ki bi beyaz sarayın gapısına varmış. Gardaşları ava giderimiş, av getirillerimiş her gün. Her gün yedi gardaş yedi av vurullarımış. Bu gelmiş sarayın gapısına gapı açmış içeri girmiş. İçeri girdikten sona avlarını bişirmiş, yemeklerini yapmış, gız saklanmış. Gardaşları bi gün sekiz av vurmuşlar:\n\n—Allah Allah dimişler, hayırdır. Bugün sekiz vurduk misafir gelecek herhal* dimişler.\n\nEve gelmişler, ore* bure bakmışlar yemek hazırlanmış, araştırmış sormuşlar. Kimseyi bulamamışlar. Bunlar demiş ki:\n\n—Biz bu yemekleri yimelim zehirlidir diller.\n\nBirisi dimiş ki:\n\n—Boce atalım, boca zehirlenmesse biz de yiyelim dimişler.\n\nBoce atmışlar, yimiş bi ziyan olmamış. O günü yemeklerini yimişler. Bir gün böle,* iki gün böle. Aradan aylar geçmiş bu durum her gün devam etmiş. Gardaşları dimiş ki:\n\n—Biz galalım beklelim dimişler. Bizim bu evi temizleyen, hazırlayan kim diye beklemişler.\n\nBir gün evde biri galmış, yatmış uyumuş. Yatmış uyumuş gız da kakmış işleri görmüş. Ondan sona giri* çekilmiş. Her gün yedise de galmış, birisi de bulamamış. En güççük* gardaşları dimiş ki:\n\n—Ben güççük barmamı keserim uyumam dimiş.\n\nBarmanı kesmiş, o gün uyumamış. Dolanakana dolanakana akşam olmuş. Oğlan uyumuş, uyuyunca da acinan uyumuş. Gız çıkmış, yemeklerini yapmış. Saklanakana oğlan yakalamış. Dimiş ki:\n\n—İs misin cis misin?\n\n—İsim de cisim de, sizi yaradan Allah’ın gulim de, dimiş. Sizin de bacınızım dimiş.\n\n—Nasıl olur bizim bacımız yok.\n\nNeyse akşam olmuş, öbür gardaşları da gelmiş. Öyle zaman sürüp gidir. Gardaşlerı getirir, bacıları da bişirip indirip yir. Yataklarını galdırir. Her gün yatan altından üzüm denesi* çıkir. Bocu* da bunnan doyir, idare olir. Son gün gız boci aramış çağırmış gelmemiş. Bocu gelmeyince, o bi dene üzümü almış ağzına atmış. Ağzına atmış, bocu gelmiş:\n\n—Hani benim üzüm denem.\n\nÇıkmış damın başına ataşı söndürmüş. Ataşı sönüdürünce gız kararmış morarmış akşam olmuş. Yemek yapacak gardaşları gelecek. Gitmiş bi gomşuya varmış. Gomşudan ateş alacak. Orda sayılı çıngı* varmış. Gız da yarım dene çıngı almış. Ordan da bir avuç hedik* almış. Bu hedik dökülmüş gelmiş, eline de ipek yumağı varımış, o da sağılmış gelmiş. Dev bakmış, baksa çıngı yarım. Çıkmış gapıya bi o yanna bakmış, bi bu yanna bakmış. O ipeğin ucunu sorakana sorakana sarayın gapısınaca gelmiş. Sarayın gapısına gelince,\n\n—Aç Eşem, Fatmam ben geldim. Anan saldı, baban saldı.\n\nAkşama gadar uğraşmış gız gapıyı açmamış. Açmeyince de dişini çekmiş, gapının merdivenlerine çakmış. Ordan gomuş gitmiş gız devin gittine garar virince dışarı çıkmış dışarı çıksa ki, ayana kitlenmiş devin dişi harpadan.* Gız ore bayılmış. Akşam gadar uyumuş. Akşam olmuş, gardaşları gelmiş. Gardaşları gelse ki o yanna bakmış, bu yanna bakmış, bacıları dünden ölü. Bacılarını da gömme gıyamammışlar. Garar virmişler:\n\n—Çölde yayılan bi deve var, gidelim deve getirelim. Bacımızı devenin sandığına goyalım dimişler.\n\nGitmişler çölde yayılan deve almışlar gelmişler. Bacılarını sandığın içine goymuşlar:\n\n—Çöh dimiş deve gitmiş, gene yayılme.\n\nİki deliganlı gelirimiş öbür taraftan. Deliganlılardan biri dimiş:\n\n—Devenin terkinde malsa senin, cansa benim dimiş.\n\nGelmişler baksalar ki bir gız yatir, devenin sandığında. O yanna bakmış, bu yanna bakmış. Baksa ki gızın ayağında bir diş var. Nasıl çektise gız oturumun üstüne gelmiş. Deliganlı gızı almış götürmüş. Gardaşları da bacımız öldü diyerek devam ittirmişler. Oğlan da Allah’ın emrinen gızı almış. Bu gızı alınca, gardaşları gelir gelir geçerimiş. Gız bilirimiş. Öte yandan da doğum yapmış, çoluğu çocuğu olmuş. İki tane çocuğu varımış. Gardaşları geçerimiş, bu çocuklar aşşık oynarımış. Birisi dimiş ki:\n\n—Çik aşşığım çik\n\nYedi gardaşın yeğniyim\n\nAğ devenin ağnıyım.\n\nErtesi günü gardaşları geçekene,\n\n—Çik aşşığım çik\n\nYedi gardaşın yeğniyim\n\nAğ devenin ağnıyım.\n\nGüççük dayıları duymuş:\n\n— Durala bi abi şu çocuk bişi* dir. Dönmüşler bi de atale* aşşığını dimişler:\n\n—Çik aşşığım çik\n\nYedi gardaşın yeğniyim\n\nAğ devenin ağnıyım.\n\n—Anan var mı? diye sormuşlar.\n\nOğlan da,\n\n—Var dimiş. Anam şorda dimiş.\n\nVarsalar ki anası başından geçenleri anlatmış. Gardaşları varmışlar, devi ordan göçürmüşler.\n\n&nbsp;\n\n\n* gidekene: Giderken\n\n* bunnar: Bunlar\n\n* herhal: Herhalde\n\n* ore: Oraya\n\n* böle: Böyle\n\n* giri: Geri\n\n* güççük: Küçük\n\n* dene: Tane\n\n* bocu: Köpek\n\n* çıngı: Kıvılcım\n\n* hedik: Haşlanmış buğday\n\n* harpadan: Birden\n\n* bişi: Bir şey\n\n* atale: Atsana\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Yedi Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, yedi kardeşin bir kızkardeşleri varmış. Bunlar beraberce ormanda yaşıyorlarmış. Bu yedi kardeş her gün ava gider. Giderken de kızkardeşlerine iyice tembih yaparlarımış:\n\n—Sakın kapıyı kimseye açma diye.\n\nKızkardeşleri de onlar gidince, evin işini görür, çamaşırlarını yıkar, yemeklerini hazırlar, kardeşlerini pencerede beklermiş. Kapıyı kimseye açmazmış. Kardeşleri de yaptıkları avı, bazen getiriyorlar evde yiyorlar, bazen de pazara götürüp satıyorlarmış. Geçimlerini bu şekilde temin ediyorlarmış.\n\nBir gün ormanda yaşayan dev, kızı pencerede görmüş. Kızın çok güzel olduğunu görünce, kıza kapıyı açtırıp konuşmak istemiş. Kapıya gelmiş, kapıyı vurmuş. Kız,\n\n—Buyur kimsin? demiş.\n\n—Ben sana kardeşlerinden haber getirdim, kapıyı açta anlatayım demiş. O da,\n\n—Kapıyı açmam demiş.\n\n—Açmazsan, parmağını uzat da kardeşlerinin gönderdiği yüzüğü takayım demiş.\n\nKız kapının kolundan parmağını uzatmış. Parmağını uzatınca, dev nasıl yüzüğü taktıysa kız oraya bayılmış. Kardeşleri gelmişler, kapıyı vurmuşlar vurmuşlar kapı açılmamış. Kapıyı kırmışlar, bir de bakmış ki, kız ölü. Aslında ölmemiş, bayılmışımış ama bunlar öldü zannetmişler. Marimen* devin, kızın parmağına taktığı yüzük zehirliymiş. Neyse bunlar kız kardeşlerini toprağa vermeye kıyamamışlar. Yedi kardeşin bir kız bacıları olduğu için:\n\n—Bunu ne yapalım, ne yapalım? demişler.\n\nGüzelce tahtadan bir tabut yapmışlar. Tabutun içini naylonla örtmüşler, su girmeyecek şekilde denize bırakmışlar. Kız yüze yüze gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Epey bir yol almış. Giderken kayıkçının biri bunu görmüş. Çekmiş kıyıya çıkartmış salı. Açsa baksa ki içinde dünyalar güzeli bir kız:\n\n—Allah Allah kız yaşıyor fakat konuşmuyor.\n\nBir de sağa sola döndürürken parmağındaki yüzüğü çıkartmış. Kız uyanmış. Kıza soruyor:\n\n—Sen in misin, cin misin?\n\n—Ne inim ne cinim. Seni yaratan Allah’ın kuluyum der.\n\nBu adam memleketin ağasının oğluymuş. Kızınan bunlar, birbiriyle anlaşmışlar, sevmişler. Babasına anlatmışlar. Ağa bunlara 40 gün 40 gece düğün yapmış. Aradan zaman geçmiş. 6-7 sene geçtikten sonra bir gün derenin kenarında, kardeşleri hem geziyorlar hem de bacılarına acıyorlarmış. Bir de çocuklar oynuyorlarmış. Bir gün çocuğun bitanesi aşık oynuyormuş. Aşığı atınca,\n\n—Çik aşığım çik\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ağ devenin ağnıyım\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yedi kardeşin yeğniyim diyormuş.\n\nYedi kardeş birbirine sormuş:\n\n—Bu çocuk birşey söylüyor, ne diyor soralım bakalım demişler.\n\nMarimen daha öncesi kardeşlerini görmüş; fakat utandığından kardeşlerine sahip çıkamamış. Çocuğuna öğretmiş. O yedi kişi geçerken böyle böyle de demiş:\n\n—Çik aşığım çik\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ağ devenin ağnıyım\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yedi kardeşin yeğniyim.\n\nDurmuşlar, çocuğu çağırıp sormuşlar:\n\n—Yeğenim sen kimin oğlusun.\n\n—Falan adamın oğluyum.\n\nAnnenin adı ne şu, babanın adı ne şu:\n\n—Peki oğlum sen bize evinizi gösterebilir misin?\n\nÇocuk,\n\n—Tamam amca demiş.\n\nGötürmüş çocuk yedi kardeşin yedisini de evlerine. Varsalar ki bacıları, öldü sandıkları bacıları. Onlar sarılmışlar, birbirine, sevinçten ağlamışlar, gülmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* marimen: Meğerse\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Yusuf Aleyhisselam",
        "text": "Yusuf Aleyhisselamın Bünyamin isminde bir gardaşı var, ferikten olma. İbdiki* avraddan da dokuz tane var. Babaları Yakup Aleyhisselam. Yakup Aleyhisselam hepsini çok sevir amma Yusuf’u daha çok sevir.\n\nAradan zaman geçtikten sona, babalarının sevgisini çekemedikleri için, Yusuf’u alıp götürdüler. Ava gidirik diyerek gandırdılar, razı olmadı ya gene götürdüler. Götürdükten sona guyuya attılar. Gartal buldular, ganlı göyneğini* babalarına götürdüler. Çalının arkasına gizlendiler. Öteden bi kervan geldi. Kervancılar guyuya helke* salladılar, Yusuf Aleyhisselam çıktı. Bu arada gardaşları gizlendikleri yerden çıktılar, gardaşlarını kervancı sattılar. Sattıktan sona babalarına geldiler. Babalarına:\n\n—Yusuf’u gurt aldı didiler.\n\nHalbise* babaları hiç inanmadı:\n\n— Yusuf’un gokusu gelir, Yusuf’un gokusu gelir diye içi sızladı.\n\nKervancılar Yusuf’u alıp Mısır’a götürdüler. Orda Yusuf’u köle olarak sattılar. Züleyha isminde bir gadın bunu satın aldı. Satın alınca götürdü. Yusuf da dönya* gözelimiş. Züleyha olan gadın vuruldu ona âşık oldu. Züleyha da generalın garısı. O vuruldu amma, Yusuf yanaşmadı hiç, meyil virmedi. Yusuf yanaşmayınca, Züleyha buna garamet itti*, zindana attırdı. Götürdüler attılar. Yusuf orda da namazını gıldı. Padişah bir ürüya* gördü. Ürüyasını Yusuf yorumladı:\n\n—Yidi* sene gıtlık olacak, küççük balık büyük balığı, büyük balık da küççük balığı yiyecek, didiler.\n\nNe gadar tahminci varsa, hiçbiri bilemedi, Yusuf Aleyhisselam bildi. Zindan da Yusuf Aleyhisselamdan başka yatan bi adam daha varımış. O adam zindandan çıkınca, padişahın yanına gitti:\n\n— Padişahım didi. Yusuf isminde biri var, hapiste yatir. Bilirse o bilir tahmini didi.\n\nAdamlarını zindana göndertti padişah, Yusuf çıkmadı:\n\n— Benim garametim affolunursa ben çıkarım didi.\n\nZüleyha:\n\n—Ben affittim didi. Ben garamet ittidim didi.\n\nYusuf’u hapisten çıkardılar. Çıkardıktan sona* beş tane gadının eline pıçak* virdiler. Ellerine de birer elme* virdi. Yusuf’un içeri girmesinnen beraber, elmayı soyarken ellerini kestiler.\n\nPadişah, Yusuf’a:\n\n— Ben bir rüya gördüm didi.\n\nYusuf’a rüyasını anlattı. Yusuf:\n\n—Padişahım yidi sene gıtlık olacak, ne gadar tahıl varısa ambarları dolduracan didi.\n\nYusuf’un didiğini ittiler. Gerçekten de yidi sene gıtlık oldu.\n\nAradan bir vakit geçtikden sona Yakup Aleyhisselamın çocukları duydular oreye* geldiler, Mısır’a. Gıtlık oldu ya tahıl almaya geldiler. Yakup oğlanlarına birer akçe virdi, dokuz tene deve virdi. Bu arada Bünyamin de yanında. Yusuf ambarbaşı oldu. Bunların tahılını virdi, paralarını almadı. Üç sefer gittiler geldiler, Yusuf para almadı. Yakup Aleyhisselam da didi ki:\n\n—Siz bunları çalıp gelirsiz, didi.\n\n—Hayır, didiler. Küçük gardaşımız Bünyamin’i istedi dirler.\n\nYakup Aleyhissselam da:\n\n—Bunu da götürüp gartala yidireceniz, dir.\n\n—Yok, yidirmecik* diyip götürdüler.\n\nOnu da aldılar geldiler. Gelince Yusuf Aleyhisselam bunları misafir itti. Misafir idince Bünyamin yalınız galdı. Yusuf yanına girdi. Bünyamin içeri girdiğinde ağlirdi*. Yusuf da niye ağladığını sordu:\n\n—Babamın gözleri görmediği için ona ağlirim, didi.\n\nO zamana gadar tanıştılar. Yusuf tanıdı da bildirmedi. Neyse zabah oldu zahralarını* doldurup develere, yola çıktılar. Bünyamin’in devesine altın tası goydu Yusuf. Hırsızlık yaptı diye alıgoyacak ya. Arama yaptılar, yapınca da onun devesinden çıktı altın tas. Gardaşları da:\n\n—Çekemediklerinden çalmıştır o doğrudur, dirler.\n\nYusuf Aleyhisselam:\n\n— Çocuğun gılına bile tokanmayacam didi. Babasını alın buraya getirin, didi.\n\nHiçbir şey yapmadan giderken, Yusuf göyneğini virdi. Babasının gözü kör ya açılsın diye.\n\nAz gittiler uz gittiler. Göyneği babaları gözüne sürünce açıldı. Yidiler içtiler. Yusuf’unan babası gavuştu. Yusuf evlendi daha sona da Mısır’a sultan oldu.\n\n&nbsp;\n\n\n* ibdiki: Önceki.\n\n* göynek: Gömlek.\n\n* helke: Kova.\n\n* halbise: Hâlbuki.\n\n* dönya: Dünya.\n\n* garamet itti: İftira attı.\n\n* ürüya: Rüya.\n\n* yidi: Yedi.\n\n* sona: Sonra\n\n* pıçak: Bıçak\n\n* elme: Elma\n\n* oreye: Oraya\n\n* yidirmecik: Yedirmeyeceğiz\n\n* ağlirdi: Ağlıyordu\n\n* zahra: Tahıl, ürün\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "Fatmacık",
        "text": "FATMACIK MASALI\n\nBir varmış bir yokmuş, pireler berber iken develer tellal iken, ben annemin beşiğini şıngır mıngır sallar iken, bir annenin bir babanın Fatmacık adında yedi yaşında bir kızı varmış annesi ölmüş yedi yaşındayken. Öldükten sonra da babası üvey anne getirmiş. Üvey anneninde aynı Fatmacık yaşında bir kızı varmış. Onun adı da Fatmaymış. Biraz büyüdükçe üvey annede bir kıskançlık oluşmuş. Babasından habersiz ben bu kızı demiş evden çıkaracağım gitsin demiş. Kızın elinden tutmuş bir gece çıkarmış kızı gece karannıkta. Kız ağlaya ağlaya giderkene bir bacası tüten ev, bir köpek uluyan ev, bir de ışığı yanan ev görmüş. Fatmacık ışığı yanan eve varmış. Kapıyı yaşlı bir nine açmış. Bu nine Fatmacığın elinden tutmuş;\n\n- “ gel kızım ben seni bir yere götüreceğim amma korkma hem de bir yerden geçeceğiz hiç topuklarını yere basmayacaksın ayaklarının ucunda yürüyeceksin” demiş o da tamam demiş. Her yerde iğne varmış ayaklarının ucunda gidecekleri yere gitmişler karannıkta “amma hiç demiş bağırmayacaksın” demiş.\n\n- “tamam bağırmam” demiş.\n\nAmma o kadar korkmuş o kadar amma hiç bağırmamış sabah aydınlanmış gün doğmuş sapsarı bir altın renginde su akarmış nine Fatmacığa git kızım suyun altına yun demiş kız çeşmenin başına varmış yunmuş sapsarı altın gibi olmuş ondan sonra kuşlar bile altın Fatma altın Fatma derimiş nene elinden tutmuş bunu babasının evine götürmüş götürüncek bunu üvey anne yine kıskanmış “ben kendi kızımı da götüreyin, benim kızım da böyle&nbsp; olsun gelsin” demiş annesi kızının da elinden tutar çıkarır dışarıya kız ağlaya ağlaya gitmiş gitmiş gitmiş is tüten eve mi gitsem köpek uluyan yere mi gitsem ışığı yana eve mi gitsem demiş o da ışığı yanan eve gitmiş o da varır, nene kapıyı açar nene;\n\n- gel kızım demiş kızı almış, yedirmiş içirmiş demiş ki;\n\n- gel kızım sennen bi yere gidicez ondan sonra gittiğimiz yerde hiç korkma demiş hiç bağırma &nbsp;demiş.\n\n- tamam demiş topuklarını yere değdirme parmaklarıyın ucunda yürüyeceksin demiş. parnaklarının ucunda yürürken yoruldukça topuğunu yere değdirmiş inne ayağına gitmiş hep bağırmış karannığa doğru yaşlı nineyle yürüyüp gitmişler nene;\n\n- bağırma sus demiş ama inne gittiçe kızın canı yanmış, bağırmış ondan sonra sabah aydınlık olmuş ama çeşmeden bu sefer kapkara bir su akıyormuş nene;\n\n- gideceksin o suyun altında yunacaksın demiş kız;\n\n- ben gitmem derimiş nene yok gideceksin diyorumuş zorunan nene kızı suyun altına almış varmış gapgara olmuş gara Fatma olmuş kuşlar bile “gara Fatma geldi” diye dile gelmiş herkes görüyormuş “a gapgara gız” diye &nbsp;neyse yaşlı nine bu gızı anasının evine almış varmış bu gızlar on dört on beş yaşlarına gelince isteyicileri dünürcüleri çoğalmış daha doğrusu altın Fatmanın isteyicisi çoğalmış ondan sonra bunu üvey anne gene gısganmaya başlamış bu gızın dünürçüsü var da benim gızımın niye yok diye babasından altın Fatmayı istemeye gelmişler. Babası da altın Fatmayı vermiş. Gısgançlık ya baştan beri bir gısgançlık gitmiş. Altın Fatmanın düğün günü gelmiş gınasını bile yakmışlar. Altın Fatmanın amma gelgelelim gelin çıkacak zaman altın Fatmanın elini ayağını bağlamış ağzını da bağlamış tandıra gapatmış. &nbsp;Tandırında ağzını örtmüş altın Fatma hiç gıpırdayamıyor bağıramıyormuş. Kendi gızını çıkarmış ortayazıya gendi gızını gelin etmeye garar vermiş. Ondan sonra\n\n-altın Fatma nerde diye sorsalarda\n\n-gitti bu gız var benim gızımı alın demiş.\n\n-ya olur mu öyle şey deseler de derimiş gitmiş demiş. Ondan sonra guşlar gelmiş demiş ki;\n\n- altın Fatmacık tandırda elleri kendirde\n\n-Allah Allah dimişler bu guş ne söyler böyle dimişler niye böyle dir anlasalar ki altın fatmanın tandırda gapalı olduğunu gitseler varsalar ki altın Fatma tandırda elleri kendirde elleri ağzı bağlı ordan çıkarmışlar. Gelin almış gitmişler onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Tilki Topal Dev ve Bitli Değirmenci",
        "text": "&nbsp;\n\n[TİLKİ, TOPAL DEV VE BİTLİ DEĞİRMENCİ]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, bir Tilki ve Topal Dev varmış. Bunlar kendi hâlinde yaşayan iki garipmiş. Uzak ve küçük bir ülkede yaşarlarmış. Daima beraber gezer, beraber dolaşırlarmış. Aynı evde yaşarlarmış, evleri küçük köhne bir kulübe imiş. Yemek, ekmek &nbsp;ve suları ya olurmuş ya olmazmış.\n\nGünlerden bir gün bunlar ormanda kazma kürek çalışırken bir küp altın bulmuşlar. Başlangıçta ikisi de bu altınları eşit pay edeceklermiş. Lakin bu Topal Dev, altınların hepsine göz dikmiş. Tilkiyi ortak etmek istemiyormuş.\n\nAkşam olmuş, yatıp uyumuşlar. Sonra Topal Dev hemen kalkmış, bakmış ki Tilki uyuyor. Hemen sessizce altınları alıp kaçmış.\n\nBu zavallı Tilki kalkmış ki Topal Dev yok, çok kızmış, çok üzülmüş. Ama elinden bir şey gelmezmiş. İyice perişan olmuş, günlerce aç kalmış, susuz kalmış. Artık odun toplayıp satmakla da karnı doymaz olmuş. Ülkeyi dolaşıp iş aramaya koyulmuş, dolaşmış, dolaşmış... Ama hiçbir yerde kendinin karnını doyuracak bir iş bulamamış. Derken ücra bir yerde, bir köyün yakınında bir değirmen görmüş. Burada un, bulgur öğütülürmüş. Değirmene girmiş, sormuş.\n\n— Ben günlerce dolaşıp iş aradım ama bulamadım. Aç kaldım, susuz kaldım. Burada bana Allah rızası için bir iş var mı, demiş.\n\nBu değirmenin sahibi de Bitli Değirmenci adında iyi kalpli bir adammış. Tilkiye yemek vermiş, su içirmiş, onu ağırlamış. Ve hâline acımış.\n\n— Aslında burada benim karnım bile zor doyuyor, ama sen iyi birine benziyorsun, iyi kötü çalışır, idare ederiz, demiş.\n\nTilki çok sevinmiş ve Bitli Değirmenci’ye dua etmiş. Tilki, Bitli Değirmenci’nin yanında çalışmaya başlamış ve çok iyi anlaşıyormuş onunla. İkisi de birbirleriyle çok iyi arkadaş olmuşlar, birbirlerine çok güvenmişler.\n\nBitli Değirmenci, tilkiden çok memnun kalmış ve onunla her bir şeyini paylaşmış.\n\n— Yav tilki! Sen çok iyi bir adammışsın, keşke daha önce tanışsaymışız, demiş.\n\nO da çok mutlu olup, hürmetler etmiş, çok şaşırmış. Neleri varsa birbirleriyle paylaşmışlar. Ama işleri pek iyi değilmiş. Her gün kıt kanaat idare ediyorlarmış, kuru ekmek yiyorlarmış.\n\nYine bir gün konuşurken Bitli Değirmenci demiş ki:\n\n— Tilki ağa, buraya yakın bir ülke var. O ülkenin padişahının bir kızı var. Güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, nur yüzlü huri, peri sanki. Hep onun hayalini kuruyorum, demiş. &nbsp;Tilki de:\n\n— Niye hayalini kuruyorsun Bitli Değirmenci? İstersen bu hayalin gerçek olur, demiş. &nbsp;Bitli Değirmenci:\n\n— Aman Tilki sen ne diyorsun, nasıl gerçek olacak? O bir padişah kızı, beni ne yapsın, ben bir Bitli Değirmenci’yim, ben değil onu almak, sarayın yakınına bile yaklaşamam. Sokmazlar, demiş. Tilki de:\n\n&nbsp;— Sen ne yapacaksın, sen gerçekten padişahın istiyor musun, demiş. &nbsp;O da:\n\n— İstemez miyim, elbette her şeyden çok istiyorum, demiş. &nbsp;Tilki çok sevdiği arkadaşına:\n\n— İstediğin yakında gerçek olacak, demiş. &nbsp;Bitli Değirmenci yine gülmüş:\n\n— Eğlenme benimle tilki kardeş, olur mu böyle şey, demiş.\n\nTilki çok kurnazmış ve aklına iyi bir fikir, bir çapanlık gelmiş. “Ben sana bu kızı avrat yaparım, ama benim dediğim her şeye uyacaksın.” diye şart koşmuş. Tabi ki Bitli de kabul etmiş.\n\nBunlar düşmüşler yola. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sonunda o ülkeye varmışlar. Kendilerini, diğer ülkenin padişahının oğlu ve yeğeni olarak tanıtacaklarmış. Bitli Değirmenci demiş ki:\n\n— Ya tilki, bize inanırlar mı? Sonra kellelerimizden de olmayalım? &nbsp;&nbsp;Tilki:\n\n— Sen bana bırak, sesini çıkarma. Ben inandırırım, sen bana güven, demiş.\n\n&nbsp;Orada durmuşlar. Tilkinin elbiselerini çıkarmış, ırmağa atmış, yüzüne falan çamur sürmüş. Bitli:\n\n— Yahu tilki ne yapıyorsun delirdin mi, demiş. O da:\n\n— Yoksa kim inanır senin padişah oğlu olduğuna. Sonra sen burada bekle, ben padişahın sarayına gidiyorum, hemen geleceğim. Sen şu sabunu al, bir güzel yıkan ırmakta, demiş.\n\nSonra tutmuş sarayın yolunu. Saraya varınca feryat, figan bağırmış. Askerler yanına gelmiş.\n\n— Ne oldu, niye bağırıyorsun, ne bu hâl, demişler. O da:\n\n— Ben komşu ülkeden geliyorum, padişahın oğlu buraya geliyordu, bir yığın hediye ve sandıklar dolusu altınlar vardı; ama yolda haydutlar kervanımıza saldırdılar, her şeyimiz çaldılar, şehzademe de zarar verdiler. Oysa o padişahımızı ziyarete geliyordu, demiş.\n\nHemen padişaha haber vermişler. O da, hemen adamlarını göndermiş, Bitli Değirmenci’nin yanına. Tilki:\n\n— &nbsp;Lakin padişahım, şehzademin elbiselerini de parçaladılar, demiş. Padişah da en güzel giysilerden vermiş, göndermiş. Bitli’nin yanına gelmişler. Onu hemen alıp konağa getirmişler.\n\nPadişah onları ağırlamış, hürmet etmiş, yemişler, içmişler. Sonra kurnaz tilki durumu iyice anlatmış.\n\n— Bizim padişahımız başka bir ülkeye davetli olduğu için gelemedi, demiş. &nbsp;Ve devam etmiş:\n\n— Padişahım, biz sayın şehzademe, değerli kızınızı Allah’ın emri ile istemeye geliyorduk, ama başımıza bunlar geldi, demiş. Padişah çok sevinmiş.\n\n— Şeref duydum. Ama bir gün sizin ülkenizin sarayına gelip görmek isterim, bir babayım oraları bir göreyim, hatta şimdi hep beraber gidelim, demiş.\n\nBu bizim Bitli ve tilkiyi bir korku almış. Lakin tilki hemen bir kurnazlık düşünüp:\n\n— Padişahım! Tabii gideriz, şeref duyarız, ama biz önden gidip hazırlıkları yapalım, size bir ağırlama olsun diye, demiş. Padişah da:\n\n— Haklısınız, demiş. Bunlar atlarla düşmüşler yola ikisi. Bitli:\n\n— Tilki ne yapacağız şimdi? Oyunumuz ortaya çıkacak, demiş. &nbsp;Tilki düşünmüş.\n\n— Topal Dev zengin olup altınları kaçınca kendine öyle bir konak yaptırmış ki dillere destan. Topal Dev’in konağına biz yerleşeceğiz, demiş.\n\nYine bir planı varmış. Topal Devin yanına bir telaşla varmış. Ona seslenmiş:\n\n— Hey Topal Dev! Çabuk kaç, padişah senin hazinesini bulup kaçtığını öğrenmiş, çok kızmış, askerler geliyor, seni kesecekler, demiş. &nbsp;Topal Dev korku içinde:\n\n— Aman Tilki ben ettim, sen etme, kurtar beni, demiş. &nbsp;O da:\n\n— Sen benim ne de olsa eski arkadaşımsın, sana yardım edeceğim, demiş ve devam etmiş. &nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n— Şu karşıda orman var, sen git, onun içine saklan, demiş.\n\nTopal hemen gidip ormanın içine girmiş. Tilki o gidince kurtları onun arkasına göndermiş. Baş başa eğlenin, demiş. Sonra Topal Dev’in konağına yerleşmişler. Ve padişahı davet etmişler. Padişah gelmiş, oraları gezmiş. Çok beğenmiş.\n\n— Bu konak benimkinden bile güzelmiş, demiş.\n\nPadişah onlara yanında altınlar, mücevherler hediye etmiş. Kırk gün kırk gece düğün ile Bitli Değirmenci, padişahın kızı ile evlenmiş. Biraz zaman sonra Tilki hastalanmış.\n\n— Padişahın kızı, bu bizimle niye kalıyor, atalım dışarı, gitsin, demiş.\n\nBitli istemeyerek de olsa kabul etmiş ve atmışlar dışarıya. Tilki çok perişan olmuş, üzülmüş, çok içerlemiş. Kalkıp her şeyi prensese anlatmış. Tabii padişahın kızı daha durur mu? Çıkmış, babasının sarayına dönecek. Bitli başlamış tilkiye yalvarmaya:\n\n— Ne olur Tilki Ağa etme, tutma. Git, durdur bir şeyler yap. Bir daha böyle yapmayacağım, demiş.\n\nTilki, emin olunca hemen koşmuş, prensese yolda yakalamış. Demiş ki:\n\n— Ben o sinirle iftira ettim. Öyle bir şey yok, biz küçükken evcilik oynardık, onun lakabı Bitli Değirmenci idi ondan dedim, demiş.\n\nPrensesi tekrar ikna etmiş, geri getirmiş. Bitli de arkadaşına bir daha böyle nankörlük yapmamış, her şey tekrar yoluna girmiş.\n\nVe birlikte koca konakta mutlu, huzurlu, bereket ve bolluk içinde hayat sürmeye devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Kör Padişahın Oğlu",
        "text": "&nbsp;\n\n[KÖR PADİŞAHIN OĞLU]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın gözleri körmüş. Padişahın üç oğlu varmış. Bir gün oğullarını karşısına alıp konuşmuş. &nbsp;Demiş ki:\n\n— Ey oğullarım! Sizden ölmeden bir şey isteyeceğim. Size kırk gün süre veriyorum. Bu süre içinde gözüme dermanı bulamazsanız, yoksa hepinizi mirasımdan mahrum ederim. Eğer dermanı bulur, gözlerim açılırsa, mirasım hepinize helal olsun, oğullarım.\n\nVe sonra üç kardeş yola çıkmışlar. Bir kuyunun başında durup azıklarını yemişler. Ve kardeşlerin en büyüğü:\n\n— Hepimiz bir yola ayrılalım, küçük kardeşim sen bu yoldan, ortanca sen şu yoldan, ben de öteki yoldan gideyim. Kırk gün sonra bu kuyunun başında buluşalım, demiş.\n\nAyrı yollara ayrılmışlar. En küçük oğlan bir ihtiyara rastlamış.\n\n— Amcacığım, ben falanca ülkenin padişahının oğluyum, babamın gözleri kör, gözüne derman arıyorum, demiş. &nbsp;O da:\n\n— Oğlum ben bilmem. Şuradaki dağın ardında altmış yaşında bir ihtiyar var, git ona sor, demiş. Oğlan dağın ardındaki ihtiyara gitmiş.\n\n— Benim babamın gözleri kör, gözüne derman arıyorum, demiş. O da:\n\n— Ben bilmem oğlum. Karşı dağın ardında seksen yaşında bir ihtiyar var, git ona sor, demiş.\n\nPadişahın oğlu bu sefer de o ihtiyara gitmiş ve babasının gözüne derman istemiş. &nbsp;O da demiş ki:\n\n— Oğlum şu dağın ardında bir ev var, o evin bahçesinde türlü türlü çiçekler var, o çiçeklerin her biri bir derde dermandır ve hangi derde dermansa derman olduğu şeyi söyler. Sen oradan göze dermanım diyen çiçeği al ve sakın eve girme, demiş. Oğlan da:\n\n— Tamam girmem, demiş, söz vermiş ve yola koyulmuş.\n\nKısa bir yolculuktan sonra eve varmış. Oradan “Göze dermanım!” diyen çiçeği almış. Ama kendini eve girmemekten alıkoyamamış.\n\n— Kim ne bilecek eve girdiğimi, diyerek eve girmiş.\n\nEvin bir odasının kapısını açmış, bir sofra kuruluymuş, bir orduya yetecek kadar yemek yemiş. Sonra bir odaya daha girmiş, bakmış ki bir güzel kız uyuyor. O kıza oracıkta âşık olmuş. Bir odayı daha açmış bakmış ki, zincire vurulmuş koskoca bir karakuş var. Tam odasının kapısını örtecekmiş ki. O karakuş demiş ki:\n\n— Ey insanoğlu! Ne olur beni çöz de gideyim, demiş.\n\nYalvarmış, yakarmış. O da dayanamayıp kuşu çözmüş. O kuş öbür odada uyuyan kıza aşıkmış. Bu kızın da kırk tane ağabeyi varmış. Bu karakuşu meğer onlar zincire vurmuşlar. Çünkü kızı alıp kaçırıyormuş. O kadar öldürmeye çalışmışlar ama hiç hayır etmiyormuş, ölmüyormuş. Kuş da çözülür çözülmez öbür odadaki yatan kızı alıp gitmiş. Ve padişahın oğlu “Vay yandıma!” düşmüş. Ve evden çıkarak hemen kaçmış. İhtiyarın yanına geri dönmüş. İhtiyar:\n\n— Çiçeği aldın mı, diye sormuş.\n\n— Aldım, demiş.\n\n— Eve girdin mi oğlum, demiş. &nbsp;\n\n— Girmedim, demiş ve oradan uzaklaşmış.\n\nKüçük oğlan ağabeyleri ile buluşacağı kuyun başına gitmiş. Ondan sonra ağabeyleri babalarının gözüne derman bulamamışlar. Sadece küçük oğlan bulmuş. Ağabeyleri cin fikirlilik edip babamızın gözüne o girecek, diye onu kuyuya atmışlar. Derman olacak çiçeği alıp sarayın yolunu tutmuşlar.\n\nÖbür tarafta da kaçırılan kızın kırk tane ağabeyi eve gelmişler, bakmışlar ki kız yok. Yemekler yenmiş, kuş da yok. Dışarı bahçeye çıkmışlar. Göze dermanım diyen çiçek yok. Onlar kimin evlerine geldiğini bulmak için yola çıkmışlar.\n\nOradaki dede, padişahın oğlunun aldığını söylemiş. Padişahın kuyuya atılan oğlu oradan geçen bir kervan, kurtarmış. Onlara başından geçeni anlatmış ve sarayın yolunu tutmuş.&nbsp; Gitmiş babasına:\n\n— Dermanı bulamadım, üzüldüm o yüzden geç geldim, demiş.\n\nVe ağabeylerini ele vermemiş. O sırada saraya kızın ağabeylerinden birisi geliyor diyor ki:\n\n— Bizim babamızın gözleri kör, oğulların dermanı nerden buldu, demişler. Padişah da:\n\n— Ben bilmem büyük oğullarım buldu, demiş.\n\nVe onları çağırmış. Onlar nerden bilecekler, kendileri bulmadılar ki. Onlar da olanı biteni anlatmak zorunda kalmışlar.\n\nOlanları öğrenen padişah büyük oğullarını saraydan kovalıyor.&nbsp; &nbsp;Küçük oğlunu da o derman arıyorum diyen kişi ile gönderiyor.\n\nKüçük oğlan gidiyor ama şehrin dışına çıkınca otuz dokuz tane tüfekli adamın onu beklediğini görüyor. &nbsp;Onlar karakuşun kaçırdığı kızın ağabeyleriymiş. Eve kimin girdiğini öğrenmek için bu oyunu oynamışlar. Sonra bu oğlanın dağdaki eve götürüyorlar.\n\n— Bu yemeklerden sen mi yedin, diyorlar.\n\n— Evet ben yedim, diyor.\n\n— Karakuşu sen mi çözdün, diye soruyorlar. &nbsp;O da:\n\n&nbsp;— Evet ben çözdüm, diyor.\n\n— Burada yatan bacımız ne oldu, diyorlar.\n\n— Karakuş kaçırdı, diyor. &nbsp;Sonra diyorlar ki:\n\n— Sana kırk gün süre ya bacımızı bulursun ya da seni öldürürüz, diyorlar.\n\nOğlan da ‘Ben ne yapacağım, nereden bulacağım.’ diye düşünerek yola çıkıyor. Bayağı bir gittikten sonra kara kara düşünerek yola devam ediyor. Bir süre gittikten sonra iki tane dövüşen adam görüyor ve diyor ki:\n\n— Niye kavga ediyorsunuz? Derdiniz nedir? &nbsp;Onlar da:\n\n— &nbsp;Biz kardeşiz, bizim babamız öldü. Miras olarak bu kamçı ile yamçı* kaldı. Onu paylaşamıyoruz, demişler. Oğlan:\n\n— Bunların özelliği nedir de bunun için kavga ediyorsunuz, demiş.\n\n— Bu yamçı ile kamçıyla birbirine vurunca bir Arap Zengi çıkıyor ve:\n\n&nbsp;— Dile benden ne dilersen, her istediğini yapıyor, diyorlar. O da tam benim ihtiyacıma göre, deyip en uzağa bir taş atıyor ve diyor ki:\n\n— O taşı hanginiz önce getirirse ona bu yamçı ile &nbsp;kamçıyı vereceğim, diyor. &nbsp;Onlar da kabul ediyorlar ve taşı almak için koşmaya başlıyorlar.\n\nO sırada oğlan yamçı ile kamçıyı birbirine vuruyor bir Arap Zengi çıkıyor:\n\n— Dile benden ne dilersen, diyor. &nbsp;O da:\n\n— Hemen beni buradan götür, diyor.\n\nArap Zengi onu oradan alıp uzaklaşıyor. Diğer kavga edenler oyuna geldiklerini anlıyorlar ve diyorlar ki:\n\n— Bak ne sana kaldı, ne bana kaldı. Gel barışalım, deyip barışıyorlar.\n\nArap Zengi oğlanı bir dağa götürüyor. Oğlan başından ne geçtiyse Arap’a anlatıyor.\n\n— Bu kara kuşu bulmamız lazım, yoksa beni öldürecekler, diyor. &nbsp;Arap Zengi de:\n\n— Bin sırtıma, o iş kolay, diyor. Karakuşun yaşadığı yere götürüyor. Arap Zengi oğlana diyor ki:\n\n— Git, kıza sor. Kara kuşun canı neredeymiş?\n\nÇünkü bu karakuş hiçbir şekilde ölmüyormuş. Zincire vuruyorlarmış, kurşunluyorlarmış, asıyorlarmış, kesiyorlarmış ölmüyor. Oğlan gidip kıza demiş ki:\n\n— Seni götürmezsem ağabeylerim beni öldürecekler. Karakuşa sor, canı neredeymiş.\n\nAkşam olmuş, karakuş eve gelmiş. &nbsp;Kız demiş ki:\n\n— Ey sevdiğim! Senin canın nerde? Ağabeylerim o kadar uğraştılar öldüremediler. Artık ben seninim, kimseye söylemem, kaçamam, bana söyle. O da diyor ki:\n\n— Benim canım süpürgenin sapında.\n\nKız ertesi gün oğlana demiş, o da Arap Zengi’ye demiş. Arap Zengi de:\n\n— Yalan. Tekrar sorsun, demiş. Öbür gün kız tekrar sormuş. &nbsp;O da demiş ki:\n\n— Filanca yerde bir ırmak var, o ırmağın bir kenarında bir sandık var. Sandığın içinde de avuç içine sığacak kadar kara bir böcek var. O böceği sıkıp öldürdüğün zaman ben de ölürüm. Benim canım böcektedir, demiş.\n\nKız oğlana söylemiş, oğlan da Arap Zengi’ye demiş. Arap Zengi de:\n\n— Doğrudur, bin sırtıma, demiş ve ırmağın kenarına gitmişler.\n\nSandığı bulmuşlar, oğlana içinden böceği eline almış, tam sıkıp öldüreceği zaman nerde var, nerde yok, karakuş oraya gelmiş:\n\n— Ey insanoğlu! Bırak onu, demiş.\n\nO da o sırada böceği sıkmış öldürmüş. Karakuş da oracıkta ölmüş. Sonra bu oğlan kızı almış, karakuşun ölüsünü de almış, kızın ağabeylerinin yanına gitmiş. O gün de tam kırkıncı günmüş. Oğlanı arayıp öldürmek için silahlanıp evden çıkıyorlarmış ki padişahın oğlu eve gelmiş. Kapıda karşılaşmışlar. Onlar hayrete düşmüşler:\n\n— Biz bu karakuşu astık, kestik, kurşunladık, zincire vurduk ölmedi. Sen nasıl öldürdün, demişler. Oğlan da:\n\n— Oraları sormayın, demiş. Sonra bu ağabeyler toplanmış konuşmuşlar. İçlerinden biri demiş ki:\n\n— Bu, çok yiğit bir çocuk. Bacımızı biz bu oğlana verelim, demiş. &nbsp;Öbür ağabeyleri demişler ki:\n\n— Bacımıza ne yaptı, ne yapmadı biz bunu öldürelim. &nbsp;Bir kardeşi de demiş ki:\n\n— Biz önce bacımıza soralım, o isterse evlendirelim. &nbsp;Bacılarına sormuşlar, onun da gönlü varmış:\n\n— Evlenirim, demiş.\n\nOnlar da bunları evlendirmişler. O dağdaki evde bir süre yaşamışlar. Biraz zaman geçtikten sonra oğlan demiş ki:\n\n— Benim padişahlığım var. Biz gidip biraz da sarayda yaşayalım, demiş karısına. &nbsp;O da:\n\n— Ağabeylerime soralım, demiş.\n\nAğabeylerine sormuşlar, onlar da izin vermişler. Sonra oğlan ile kız yamçı ile kamçıyı birbirine vurmuşlar, yine Arap Zengi gelmiş, bunları sırtına almış, saraya götürmüş.\n\nBu ağabeyleri de tekrar yola düşmüşler peşlerinden. Bu ins miydi, cin miydi, bacımızı nasıl bir anda saraya götürdü diye saraya gitmişler. Oğlana demişler:\n\n— Nedir elindeki, bacımızı nasıl getirdin bir anda? &nbsp;Oğlan da yamçı ile kamçının marifetlerini anlatmış. &nbsp;Onlar da:\n\n— Yamçı ile kamçıyı bize ver, demişler. &nbsp;O da vermiş.\n\nSonra bir ömür boyu sarayda yemişler, içmişler, muratlarına geçmişler.\n\n*yamçı: Bir yüzü uzun tüylü, kalın yünden dokunarak yapılmış yağmurluk.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "KÖTÜ KADIN VE İYİ KADINLAR",
        "text": "[KÖTÜ KADIN VE İYİ KADINLAR]\n\nBir zamanlar bir padişah, gece hiç kimse evinde ışık yakmayacak, diye emir vermiş. Tellallar bunu ülkeye bildirmiş.\n\nPadişahın adamları bir gece bir evin ışığının yanık olduğunu görmüşler. Tellallar o evin penceresinden içeriyi izlemeye başlamışlar. İçeride genç ve güzel bir kadın, bir köle ve genç bir adam varmış. Bu adam genç kadının kocasıymış. Genç kadın ile köle birbirlerini seviyorlarmış. Kadın, köleye:\n\n— Kocamı öldür, seninle evlenelim, demiş. Köle:\n\n— Ben öldüremem ama sen öldürürsen evleniriz, demiş.\n\nKadın kocasını asarak öldürmüş ve köleyle evlenmiş. Sabah olmuş, tellallar durumu padişaha anlatmışlar. Padişah hu duruma çok öfkelenmiş. &nbsp;İkisini de huzuruna getirtmiş. &nbsp;Köleye:\n\n— Sen öldürmediğin için suçsuzsun ama bu ülkeyi terk edeceksin, demiş.\n\nKöle ülkeyi terk etmiş. Padişah kadını hapse attırmış. Daha sonra “annesi olan annesini, bacısı olan bacısını, karısı olan da karısını hapse atsın” diye emir vermiş.\n\nBirkaç kişi padişahtan korkusuna karısını, annesini ve&nbsp;bacısını getirip teslim etmiş, hapse attırmış. Tabii bu duruma karşı çıkanlar da olmuş.\n\n— Böyle iş olur mu? Onları hapse atınca bize kim bakar, demişler.\n\nÜlkede yaşlı ve&nbsp;sözü dinlenir Mahmut Emmi adlı bir eşkıya varmış. O padişahı bir halli ikna eder diye halk toplanıp Mahmut Emmi’nin yanına gidip durumu anlatmış.\n\n— Mahmut Emmi bizi bu durumdan ancak sen kurtarırsın, demişler.\n\n&nbsp;Mahmut Emmi biraz kem küm etmiş ama sonunda padişah ile konuşmayı kabul etmiş. Padişahın yanına gitmiş. Padişah onu çok iyi karşılamış. Mahmut Emmi, padişaha:\n\n— Bak oğlum, sen gençsin. Ben yaşlıyım, diyerek söze başlamış. &nbsp;Mahmut Emmi padişaha anlatmaya devam etmiş:\n\n— Eski zamanda bir padişah varmış. Bir de yaşlı bir adam varmış. Yaşlı adam otuz dokuz arkadaşıyla konuşmuş, bir akşam bir yerde toplanacaklar, padişahın hazinesini soyacaklarmış.&nbsp; &nbsp;\n\nAkşam olmuş toplanmışlar. Yaşlı adam saymış otuz dokuz kişi, ama kendisiyle beraber kırk kişi olmaları gerekiyormuş. Gelmeyen kişiye gidip bakmışlar, adam ölmüş. Yaşlı adam arkadaşlarına:\n\n— Bugün arkadaşımızı defnedelim, yarın toplanırız, demiş.\n\nİkinci gün toplanmışlar, yaşlı adam saymış otuz sekiz, üçüncü gün otuz yedi, dördüncü gün otuz altı, derken bütün arkadaşları ölmüş. Yaşlı adam tek kalmış. Yaşlı adam:\n\n— Bütün arkadaşlarım öldü, herhâlde sıra bende, demiş.\n\nEvine gitmiş, akşam yemeğini yemiş, pijamalarını giyip yatağına yatmış. Derken kapı çalmış. Yaşlı adam kapıya doğru giderken karısı:\n\n— Dur önce elbiselerini giy, demiş. Adam:\n\n— Ya ne olacak, kapıya bakıp geleceğim, dediyse de karısı dinlememiş.\n\n&nbsp;Neyse yaşlı adam giyinmiş, kapıya doğru giderken karısı yine durdurmuş, silah ve kılıcını vermiş. Yaşlı adam:\n\n— Ya hatun! Savaşa mı gidiyorum, diye dalga geçmiş.\n\nKılıcını da kuşandıktan sonra karısı ahırdaki atı getirip kocasını oturtmuş ve:\n\n— Hadi şimdi git, Allah işini rast getirsin, demiş.\n\nAdam çıkmış. Kapıda kılıcını kuşanmış, yüzü sarılı at üstünde bir genç yiğit varmış. Yiğit:\n\n— Hadi gidelim, demiş.\n\nYaşlı adam ile yola koyulmuşlar. Derken bayağı bir yol gitmişler ve bir mağaranın önünde durmuşlar. Genç yiğit, yaşlı adama atını bırakmış ve:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n— Eğer sabaha kadar buradan çıkmazsam bu at senin olsun, demiş ve mağaraya girmiş.\n\nYaşlı adam bunu fırsat bilip hemen oradan uzaklaşmış. Yolda giderken ‘Ben eve gittiğimde karım bana ‘nereye gittin, beraber gittiğin kimdi?’ diye soracak. Ben de korktum ve kaçtım mı diyeceğim, diye düşünmüş. Ve bunu gururuna yediremeyerek tekrar mağaraya dönmüş. İçeri girmiş, genç yiğit bir köle ile savaşıyormuş. Genç yiğit, ona:\n\n— Bu köleyi yakala, demiş.\n\nYaşlı adam da köleyi yakalayıp bağlamış. Bunun üzerine genç yiğit mağarayı aramış ve çok çok yaşlı olan sesi bile zor çıkan bir adamı alıp getirmiş. Genç yiğit, yaşlı adama gerçek yüzünü göstermiş. Genç yiğit aslında çok güzel bir kızmış. Yaşlı adama:\n\n— Bu yaşlı benim babam. Öldürdüğün köle on yıl önce babamı kaçırdı, ben on yıldır babamı kurtarmak için bu köleyle savaşıyorum. Sizden yardım istemeye gelmiştim. Otuz dokuz arkadaşını da ben öldürdüm. Ben babamı kurtarmak için yardıma gittiğim kapılarda karşıma hep pijamalarla, uyduruk adamlar çıktı. Ben de sinirlenip hepsini öldürdüm. Senin kapını çaldığımda sen adam gibi giyinmiş, kılıcını kuşanmış, atının üzerinde çıktın ve beni köleden kurtarıp babama kavuşmamı sağladın. Ben babamı kurtaran adama teşekkür ederim, demiş.\n\nMahmut Emmi şimdi padişaha sormuş:\n\n— Bak padişahım! Bir yanda babası için on yıl savaşan bir kız, diğer yanda da kocasını dışarı tedbirli çıkaran, onu ölmekten kurtaran. Allah işini rast getirsin, diye uğurlayan bir kadın. Bunların hangisi hapse atılır, demiş. Padişah:\n\n— İkisi de hapse atılamaz, demiş. &nbsp;Yaşlı adam:\n\n— Sen olsaydın ne yapardın, demiş. &nbsp;Padişah:\n\n— Hapse getirmezdim, demiş. &nbsp;Yaşlı adam:\n\n— O zaman şu kâğıdı imzala, demiş. Padişah da imzalamış. Bunun üzerine Mahmut Emmi, padişaha:\n\n— İşte o zamandaki hazinesi soyulacak padişah sendin, kırk arkadaşı ile soyacak adam da benim, demiş. Padişah:\n\n— Mahmut Emmi, beni kandırdın, demiş. &nbsp;Mahmut Emmi de:\n\n— Başka türlü seni bu emirden vazgeçiremezdim, demiş.\n\nBöylece ülkedeki kadınlar hapse atılmaktan kurtulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "AYŞECİK VE ÖLÜ BAŞI",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ayşecik ve Ölü Başı\n\n&nbsp;\n\nBir varmış bir yomuş, bir ġadınla bir adamın uzun yıllar çocuğu olmamış. Nedenkiri bir gızları olmuş. Adını Ayşecik goymuşlar. Ayşecik okula gitmeye başlamış bir guş her gün o okula giderken;\n\n- Cik cik ayşecik, diye ötüyorumuş. Alla Alla gız buna içerlerimiş. Her gün öterimiş. Alla Alla niye öter niye öter diye düşünürümüş. Gız okula gider ya annesi banyosunu yaptırmış;\n\n- Hay ġızım sen günden güne zayıflıyon niye demiş,\n\n- Anne bir guş var ben okula giderken her gün cik cik ayşecik cik cik ayşecik diye ötüyor demiş,\n\n- Gızım sormadın mı neden cik cik ayşecik diyon bana demiş;\n\n- Yo demedim demiş.\n\n- İyi o zaman bir daha öterse sor bakalım demiş.\n\n&nbsp;Neyse gine okula giderkene guş çıkmış karşına cik cik ayşecik diye ötmeye başlamış. Bu sefer ayşecik sormuş;\n\n- Ne den hay guşcuk ne diye cik cik ayşecik diye öten demiş, guş;\n\n- Sen yedi yıl ölü başı bekleyeceksin demiş ayşecik ağlayarak annesine gitmiş,\n\n- Anne guş bağa sen yedi yıl ölü başı bekleyeceksin dedi demiş, gadın da gocasına söylemiş adam ;\n\n- Gızımız ölü başı beklemeyecek demiş göçü topladıynan ailesini de almış ordan ayrılmışlar. Az gitmişler uz gitmişler dere depe düz gitmişler yorulmuş acıgmış susamışlar. Demir gapısı olan bir evin önünde durmuşlar. Her yeri demirdenimiş bu yerin. Gocman bir binaymış onnon sonra herkes girip çıkıyorumuş. İhtiyaçlarını görüyorlarımış. Bunlar da su içmek için girmişler. Onnon sonra girmişler çıkmışlar, herkes çıkmış ayşecik su içerkene demir kapı kapanmış. Gız orda galmış. Gız da sekiz on yaşlarında gücük… Onnon sonra allahım o gadar kesmeye uğraşmışlar o gadar demiri açmaya uğraşmışlar, gızı annesiynen babası gurtaramamış. &nbsp;Annesiynen babası ağlaya ağlaya gızı orda bırakıp gitmişler.\n\n- Demekki guş bizim gızımıza böyle söyledi bizim gızımız burada galacak, demişler. Gız orda tek başına galmış. Bina da o gadar çok o gadar çok odalıymış ki gezmiş. O gapıyı açmış bakmış, o gapıya girmiş o gapıdan çıkmış, bu gapıya girmiş o gapıya varsa ki\n\n- Sen buradan git demişler.\n\nHer taraf mezar doluymuş. O gapıya varırmış o gapıdan govarlarımış, bu gapıya giderimiş bu gapıdan çevirirlerimiş neyse.. Bir gapıyı açsa girse ki orda bir mezar varımış. Ayşecik bunun başında bekleyeceksin diye yazıyorumuş mezarın başında. Ayşecik bu mezarın başında bekleyeceksin bir mendil varımış mendili de sallayıp duracaksın yazılıymış. Ayşecik yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi saat o mezarın başında uyumadan mendil sallamış. O mezardaki adama sinek gelmesin bişey gonmasın diye o mezardaki adama mendil sallamış. Yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi saat soŋra o gabirdeki çocuk galkmış çıkmış, genç bir delianlı olarak bu gız da genç bir gız olmuş. Onnan ikisi evlenmişler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Macide",
        "text": "MACİDE\n\nBir varmış, bir yohmuş, evvel zaman içinde, halbur saman içinde, cinner cırıt oynarken eski hamam içinde, memleketin birinde bir adam varmış. Adam gariynan gıziynen geçinir gidermiş.\n\nAdamın garisi bir gün gider paşanın gızının cehezini görür, heveslenir gelir gocasını döger, gapiya atar.\n\n-Get Macide’ye paşanın gızının yorğanından getirecehsen! der, adam çıhar gider. Düşünür daşınır, yolda iki adama rastlar, gonuşurlar, adam:\n\n-Gardaş siz nesiz? diye soranda bunlar da:\n\n-Biz hırhızığ anbu eve yeneceğiz, derler. Bu da:\n\n-Beni de yanıza alın der.\n\n-Peki derler.\n\nAdamlar derler ki:\n\n-Aşşağı yenilende ağır ne bulursan oni yuhari ver, biz oni alır seni yuhari çekeriz. Razi olur, getirir Macide’nin babasini ipnen bacadan aşşağı yendiriler. Adam aşşağı yener, o tarafa bu tarafa bahar, ağır heç bi şey bulamaz gider tandır başında bir havan görür. Ağır bir havan, içinde de gehve var, dögülmemiş.\n\n-Eh bunnari yuhari verirsem içinde gehve var, gehveyi dögim de havani yuhari verim, der. Gehveyi pat küt dögim derken hırhızlar gaçar, ev sahapları uyanır.\n\n-Bu ne olir? diye gelirler. Adam:\n\n-Aman ben Macide’nin babasiyem. Anasi paşanın gızının yorğanından istedi, ben de hırhızlarnan arhadaş oldum, bene dediler ki aşşağıda ağır ne bulursan ver. Ben de geldim havanı aldım. Onu yuharı vereceğem, içinde gehve var. Dedim gehveyi dökim de havani ele yuhari verim, siz uyandız, der.\n\nEv sahaplari getirir buna birez ur ufak verirler.\n\n-Bu işi bir daha yapma, der bırahırlar. Eve gider garisi gızar:\n\n-Yoh, paşanın gızının yorğanından olacahdı. Ben bunları istemem, der adamı gapiya atar. Get paşanın gızının yorganından getirecahsan, der.\n\nAdam gene gahar gelir arkadaşlarını bulur. Derler ki:\n\n-Bele etme, ağır eşya bulursan onu getir. Havan mavan getirme. Adamı başka evin bacasından aşşağı indirirler, bu sefer de gider ki tandır başında ağır heste bir hızmetçiyi yatir. Senelerden ölmemiş. Düşünür:\n\n-Eh ben bundan daha ağır ne bulim, der getirir hızmetçiyi ipe bağlar, bacaya yukarı verim derken heste bağırır, gıjgırır[1], hırhızlar bunun insan olduğunu annar bırahırlar, heste düşer ölür. Ev sahabı da bunun sesine uyanır, bahar ki evin içinde bir adam durir.\n\n-Neyin nesisen nesen? diye sorarlar. Bu da der ki:\n\n-Aman ben Macide’nin babası, anasi paşanın gızının yorğanından istedi. Ben de geldim, hırhızlarnan arhadaş oldum. Onnar da bene ağır ne bulursan ver dediler. Bundan ağır bir şey bulamadım, verdim, onnar da atdi gettiler.\n\nEv sahapları gahar hizmetçinin cehezinin hepsini neyi var, neyi yok verirler:\n\n-Bir daha bele iş etme! der evine yollarlar.\n\nAdam bunnari eve götürür, garisi gene:\n\n-Yoh ben paşanın gızının yorğanından isterem, der adamı döger kapıya atar. Adam gider gene arhadaşlarını bulur.\n\n-Biz sene bele havan, hızmetçi getir demedih, derler. Ağır eşya ne bulursan oni getir.\n\nBu sefer de getirir oni paşanın gonağının bacasından aşşağı indirirler. Adam içeri gelir ki paşanın üstünde bir yorgan, yatir. Yorğan ele güzel ki ele ki simlernen altınnarnan işlenmiş. Sevunur ki:\n\n-Eh yorgani buldum. Paşanın üstünden yorgani alır, acır.\n\n-Ey! der ben yorgani aldım bu uyhuda üşür. Duvarda da keveli[2] var, oni alım da üstüne örtim. Alır keveli paşanın üstüne örter, paşa uyanır galhar.\n\n-Sen nesen, neyin nesisen? diye sorar. Adam:\n\n-Aman ben Macide’nin babasıyam. Anasi Macide’ye get paşanın yorğanından getir dedi. Ben de geldim senin üstünde yorgani buldum. Ey yorğani alıp gideceğem sen üşüyecahsan, bari keveli üstüne örtim derken sen uyandın, der. Paşa inanır.\n\nGahar yorgani gatlar verirler.\n\n-Bir daha bu işi yapma, derler. Hırhızlar çıhar giderler. Adam da verdihleri yorğani birez de ur ufağı garısına getirir. Hanımi da adamı daha gapıya atmaz, yer içer muratlarına geçerler, siz de yiyin için muradınıza geçin.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Feryat eder.\n\n[2] Deri, kürk.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Tilki",
        "text": "TİLKİ\n\nBir varmış, bir yohmuş. Bir yerde bir ehdiyar neneynen bir ineği varmış. İneğini sağmış goymuş evin üzüne. Tilki gelmiş südüni yemiş. Nene üzülmüş ki:\n\n-Ecebe buni kim yedi? diye. Bir gün satırı almış eline, gapının arhasına girmiş, behlemiş. Bahmış ki tilki geldi gine eve girdi. Hemen satırı vurur, tilkinin guyruğunu goparır. Tilki:\n\n-Nene nene guyruğumi ver bizim köye gidende demesinner bene gumri guduz guyruhsuz, der. Nene de:\n\n-Get bene süt getir, demiş.\n\nTilki gelmiş ineğe yalvarmış:\n\n-İnek inek bene süt ver, götürim neneye verim, nene bene guyruğumi versin, bizim köye gidende demesinner bene gumri guduz guyruhsuz. İnek demiş ki:\n\n-Get bene ot getir.\n\nTilki getmiş çayırdan ot istemiş. Demiş ki:\n\n-Çayır çayır bene ot ver, götürim ineğe verim. İnek bene süt versin, südi neneye verim, nene bene guyruğumi versin, bizim köye gidende demesinler bene gumri guduz guyruhsuz. Çayır demiş ki:\n\n-Get bene su getir.\n\nTilki gelmiş çeşmeye:\n\n-Çeşme çeşme demiş, bene su ver, suyi götürim çayıra verim, çayır bene ot versin, otu ineğe verim, inek bene süt versin, südü neneye verim, nene guyruğumi versin, bizim köye gedende demesinner bene gumri guduz guyruhsuz.\n\nÇeşme demiş ki:\n\n-Get gızları sesle getir benim başımda oynasınnar.\n\nTilki getmiş gızları seslemiş:\n\n-Gızlar gızlar gelin çeşmenin başında oynayın, çeşme bene su versin, suyi çayıra verim, çayır bene ot versin, otu ineğe verim, inek bene süt versin, südi neneye verim, nene bene guyruğumi versin, bizim köye gidende demesinner bene gumri guduz guyruhsuz.\n\nGızlar demişler ki:\n\n-Get bize inci boncuh getir, boynumuza tahah geleh çeşmenin başında oyniyah.\n\nTilki gelmiş çerçiye:\n\n-Çerçi çerçi bene incih boncuh ver, götürim gızlara verim, gızlar tahsın çeşmenin başında oynasınnar, çeşme bene su versin, suyi çayıra verim, çayır bene ot versin, oti ineğe verim, inek bene süt versin, südi neneye verim, nene benim guyruğumi versin, bizim köye gidende demesinner ki gumri guduz guyruhsuz, der. Çerçi de der ki:\n\n-Get bene yumurta getir.\n\nTilki tavuğa gelmiş:\n\n-Tavuh tavuh bene yumurta ver, götürim çerçiye verim, çerçi bene inci boncuh versin, götürim gızlara verim, gızlar gelsin çeşmenin başında oynasınnar, çeşme bene su versin, suyi çayıra verim, çayır bene ot versin, otu ineğe verim, inek bene süt versin, südi neneye verim, nene bene guyruğumi versin, bizim köye gidende demesinner bene gumri guduz guyruhsuz, demiş. Tavuh da demiş ki:\n\n-Get bene harmandan yem getir.\n\nTilki harmana gitmiş:\n\n-Harman harman bene yem ver, götürim tavuğa verim, tavuh bene yumurta versin, götürim çerçiye verim, çerçi bene inci boncuh versin, götürim gızlara verim, gızlar çeşmenin başında oynasınnar, çeşme bene su versin, götürim çayıra verim, çayır bene ot versin, götürim ineğe verim, inek bene süt versin, südi götürim neneye verim, nene bene guyruğumu bene versin, bizim köye gidende demesinner bene gumri guduz guyruhsuz.\n\nHarman getirir yem verir. Tilki götürür yemi tavuğa verir, tavuh yumurtalar, yumurtayı götürür çerçiye verir, çerçi ona inci boncuh verir, gızlar tahar çeşmenin başında oynarlar, çeşme su verir, suyi çayıra verir, ot olur biçilir, otu ineğe verir, inek süt verir, südi neneye verir, nene de tilkinin guyruğunu inciler boncuhlar tilkiye bağlar.\n\nTilki gaçarken yolda gurda rastlar. Gurd sorar:\n\n-Ooo tilki gardaş guyruğun nerde ele inciledin boncuhladın?\n\nTilki gorhar gorhusunnan der ki:\n\n-Götürdüm suya sarhıddım bele oldi. Gurd der ki:\n\n-Gel ben de guyruğumi suya sarhıdacam ama sen de başımda dur. Gurd guyruğuni suya salar, gış da, epeyce durur. Seslenir:\n\n-Tilki gardaş dutti mi? Tilki de gorhusundan:\n\n-He dutti he dutacak, der birez oyalar. Tilki annar ki guyruh dondi.\n\n-He dutti, der gurd guyruğuni çeker, guyruh gopar, tilki de gaçar gider. Gurd da zencire bağli bir köpeh gibi acı acı ulumaya başlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş\n\nEvvel zaman içinde\n\nKalbur saman içinde\n\nDeveler tellal iken\n\nPireler berber iken\n\nBen anamın beşiğini\n\nTıngır mıngır sallarken\n\nBirden geldi babam\n\nAldı eline maşayı\n\nBen kaçtım o kovaladı\n\nBen kaçtım o kovaladı\n\nAz gittik uz gittik\n\nDere tepe düz gittik\n\nAltı ay bir güz gittik\n\nBir de baktık ki\n\nBir arpa boyu yol almışız\n\nSabır Taşı\n\nÜlkenin birinde bir ananın bir babanın bir kızları varmış. Bu kız her gün çeşmeye su getirmeye gidermiş. Gün olmuş zaman olmuş çeşmenin başına bir kuş gelmeye başlamış. Bu kuş kızı görünce şöyle demeye başlamış:\n\n- Ey kızcağız kızcağız, der uçar gidermiş. Bir gün olmuş iki gün olmuş günler haftaları haftalar ayları kovalamış kuş gelip kıza her gün aynı şeyleri söyler olmuş. Günlerden bir gün kız gelmiş annesine söylemiş; annesi kızına şöyle demiş:\n\n- Kızım kuş gelip bunu söyleyince şöyle de: ‘Murazın ne kuşcağız’, demiş\n\nKız su doldurmak için tekrar çeşmeye gitmiş ve kuş hemen gelmiş, kuş demiş:\n\n- Hey kızcağız. Kız hemen sormuş:\n\n- Murazın ne kuşcağız? Kuş hemen cevap vermiş:\n\n- Kırk gün, kırk gece ölü başı bekleyeceksin, demiş ve uçup gitmiş. Kız evine gidip olanı biteni annesine anlatmış. Annesi bunu duyar duymaz varını yoğunu alıp toplayıp gitmiş. Bir ülkeye varırlar. Bu ülkede konaklarlar.\n\nKız bir gün dışarıda gezinmeye çıkar. Bir konağa rastlar, bu konağın etrafında oynarken bir kapı açılır, kız bu kapıdan içeri girer ve kapı kapanır. Kız bu arada bir yiğitle karşılaşır, bu yiğidin her tarafında iğne batırılıdır. Kız otuz gün bu iğneleri gece gündüz demeden çıkarır. Otuz dokuzuncu gün pencereden dışarı bakarken dışarıda beyin kervanlarının geçtiğini görür. Kervancıya seslenir:\n\n- Hey kervancı bana bir can şenliği ver.\n\nKervancı kıza bir kız verir. Genç kız diğer kıza der:\n\n- Otuz dokuz gündür geceli gündüzlü iğne çıkarırım kalan iğneleri sen çıkarda ben biraz uyuyayım.\n\nKız uyumaya başlar, diğer kız iğneyi çıkarır ve yiğit ayılır. Yiğit hemen sorar:\n\n- Beni sen mi kurtardın. Kız:\n\n- Ben kurtardım seni, der.\n\nYiğit bunu duyunca kızla evlenmek ister, düğün hazırlığına başlanır. Genç diğer kıza sorar:\n\n- Sen ne istersin? Kız cevap verir:\n\n- Bana bir sabır taşı ve bıçak alır mısın?\n\nYiğit sabır taşı ve bıçağı alır. Satıcı şöyle der:\n\n- Bunu kime alıyorsun? Yiğit genç bir kıza aldığını söyler. Satıcı:\n\n- Dikkat et, bu kız kendini helak edecek.\n\nYiğit taşı ve bıçağı kıza verir. Kız yalnız kalınca sabır taşını eline alır ve şöyle der:\n\n- Ey sabrım sabrım taşı, sen bu çektiklerime dayanır mıydın?\n\nTaş ikiye ayrılır. Kız bıçağı çalacakken yiğit gelir ve kurtarır. Kendisini kurtaranın bu kız olduğunu anlar, kırk gün kırk gece düğün yapar.\n\nGökten üç elma düştü; biri anlatana, biri bana, biri de muradı olanlara.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Karga ",
        "text": "KARGA\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde bir karga varmış. Karganın ayağına diken batmış. Ağlamış, bağırmış, çağırmış. Oradan bir teyze geçiyormuş, ne var diye bakmış.\n\nKarga:\n\n-Ayağıma diken battı, demiş.\n\nTeyze de ayağındaki dikeni çıkarmış. Karga, teyzeye:\n\n-Al bu dikenim sende galsın. Ben gidem çarşıya, gelem, demiş.\n\nTeyze de dikeni mangalın içine atmış. Diken yanmış. Karga gelmiş:\n\n-Dikenimi ver, demiş. Teyze:\n\n-Mangalın içine attım, yandı, demiş. Karga:\n\n-Ya dikenimi verirsin, ya da mangalı verirsin, demiş.\n\nTeyze de mangalı vermiş. Karga, başka bir teyzeye götürmüş mangalı. Ona da:\n\n-Mangalım sende galsın. Ben gidem işimi halledem, gelem, demiş.\n\nTeyze de mangalı ahırda bırahmış. İnek mangalı gırmış. Karga gelmiş:\n\n-Teyze mangalımı ver, demiş.\n\n-Ahırda bırahtım, inek gırdı, demiş.\n\n-Ya mangalımı verirsin, ya da ineği verirsin.\n\nTeyze de ineği vermiş. Götürmüş bu defa da başga bi teyzeye:\n\n-İneğim sende galsın. Ben gidip gelecem, demiş.\n\nTeyze de düğün yapimiş. İneği kesip yemişler. Karga gelmiş:\n\n-İneğimi ver, demiş. Teyze:\n\n-Düğün yaptık. İneği kesip etini yedik,&nbsp; demiş. Karga:\n\n-Ya ineğimi verirsin ya da gelini verirsin, demiş.\n\nTeyze gelini vermiş. Karga gitmiş gitmiş, tarlada bir çoban görmüş:\n\n-Çoban kardeş, çoban kardeş! Gel sana bu gelini vereyim ama elindeki kavalı bana ver, demiş.\n\nÇoban elindeki kavalı vermiş. Karga kavalı almış bir ağacın üstüne çıkmış:\n\n-Dikeni verdim, mangalı aldım. Mangalı verdim, ineği aldım. İneği verdim, gelini aldım. Gelini verdim, kavalı aldım. Düt, düt, düt.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "fatmacık ile yusufcuk",
        "text": "Fatmacık ile Yusufcuk\n\n&nbsp;\n\nBir anneynen bir babanın çocuymuş.&nbsp;Ondan sonr Yusufcuynan Fatmacığın annesi ölmüş. Yusufcukla Fatmacığın&nbsp;&nbsp;anneleri öldükten sonra babaları evlenmiş. Üvey anne:\n\n-&nbsp;ben &nbsp;bunları istemiyom evimde,&nbsp;ne yap ne et bunları gönder evimden gitsin dimiş.Babası dimiş ki:\n\n-ya&nbsp;hanım olur mu,bunlar benim çocuğum,&nbsp;anneleri yok, ben onlara bakmak zorundayın.\n\n- yo&nbsp;istemiyorun dimiş.\n\nOndan sonra baba yüreği&nbsp;&nbsp;ya -ana yüreği&nbsp;bi ayrı&nbsp;baba yüreği bi ayrı-\n\n- Kızım,&nbsp;ipini&nbsp;çuvalını&nbsp;al,&nbsp;\n\nYusufcuğun&nbsp;cebinde de küçücük bi&nbsp;bıçak varımış.&nbsp;Ondan sonra bunlar kabak&nbsp;̬ almışlar,&nbsp;&nbsp; çıkmışlar ormana.&nbsp;\n\n- Odun keselim gelelim, demişler. Odun kesmeye gitmişler. Odun keserkene &nbsp;keserkene&nbsp;Fatmacığın&nbsp;uykusu gelmiş .&nbsp;\n\n-Baba ben uyukladım, demiş. Babanın maksadı odun kesmek değil&nbsp;çocukları ormanda bırakıp&nbsp;gitmek.&nbsp;Çocukların uykusu gelene kadar ormanda odun kesiyor. Baba&nbsp;çocukları oyalamak peşindeymiş ya:\n\n- Haydi kızım git&nbsp;&nbsp;de hararın içine yat&nbsp;demiş..\n\nHarar da &nbsp;o kadar büyükmüş ki belki beş kişi sığacak şekilde büyükmüş.&nbsp;Fatmacık da gitmiş hararın içine yatmış.Ondan sonra&nbsp;da Yusufcuğun uykusu gelmiş.\n\n- Baba benim de uykum geldi demiş\n\n-Oğlum git sen de yat hararın içine kardeşinin&nbsp;yanına demiş.Bunlar yatmış,kabağı ağaca bağlamış.Kabak tak tak ettikçe&nbsp;&nbsp;babam odun keser sansınlar dіye düşünsünler demiş. Kabak ağaca rüzgardan çapıyormuş ya çocuklar da babam odun keser zannedip uyuyorlarımış.&nbsp;Bunların yattığı&nbsp;hararın ağzını bağlamış babası.Ondan sonra gitmiş.&nbsp;neyse&nbsp;çocuklar bi uyansa kalksalar ki ''babā' baba''&nbsp; dіye&nbsp;ünlüyollarımış amma ses yok.&nbsp;Tak tak tak ses varımış amma babadan ses yok.Uğraşmışlar Yusufcuğun&nbsp;cebinde kötü bir bıçak varımış&nbsp;onunan hararı kesmişler. Ondan sonra&nbsp;birisi çıkmış kabak da ağaçta ötüyor&nbsp; ya öbürü de çıkmış\n\n- Tak tak kabacık bizi aldatan babacık, tak tak kabacık&nbsp;bizi aldatan babacık, dіye&nbsp;bunu ormanda demişler&nbsp; bunlar az gitmişler uz gitmişler dere depe düz gitmişler ondan sonra&nbsp;bunlar giderken giderken Yusufcuk&nbsp;demiş ki:\n\n- Fatmacık o kadar susadım o kadar susadım ki\n\nİnekler varımış ineğin idrarını Yusufcuğa içirmiş.&nbsp;Kendisi dayanmış amma Yusufcuk&nbsp;dayanamamış susuzluğa. Yusufcuk&nbsp;inek&nbsp;olmuş\n\n- mööö&nbsp;mööö\n\nTutmuş Yusufcuk&nbsp;sarı bir inek olmuş\n\n- Yusufcuk&nbsp;Kardaşım yuuu,&nbsp;dermiş inek\n\n- möööö&nbsp;derimiş\n\n- git inek ben sana demem Yusufcuk&nbsp;kardaşım yuuu&nbsp;derimiş inek\n\n- mööö&nbsp;derimiş,&nbsp;Yusufcuk&nbsp;yanında ineKk&nbsp;olmuş kız ona inanamamış\n\n-git inek ben kardeşimi arıyorum derimiş.&nbsp;Fatmacık&nbsp;beline ip&nbsp;takmışımış ya o duruyorumuş. Onu çıkarmış ineğin buynuzlarına o ipi bağlamış .O&nbsp;sarı Yusufcuk&nbsp;ineğii almış&nbsp;babasının yanına gitmiş\n\n-tak tak kabaacık bizi aldatan babaacık dіye varır babasının yanına.\n\n-&nbsp;baba sen bizi niye ormana koydun da bizi harara dıkdında yalınız koydun demiş\n\n- Kızım &nbsp;napayın üvey anneniz öyle istedi demiş Fatmacıktan başka Yusufcuk ineğiin yanına kimse varamazımış.&nbsp;ağlarımış ağlarımış ineğin yanına gelirimiş. Kardeşinin inek&nbsp;olduğunu annamış ya &nbsp;varırmış yanına ağlarımış ağlarımış gelirimiş.Ondan sonra&nbsp;bir gün gelmiş günler geçmiş&nbsp;üvey anne demiş ki:\n\n-&nbsp;Benim canım bu sarı ineğin etini istiyor demiş, babası :\n\n- Gız avrat olur mu, o Yusufcuk&nbsp;&nbsp;ben ona nası kıyayın da keseyim derimiş&nbsp;\n\n- yo&nbsp;sen onu kesecen ben onun etini yiyecen derimiş.&nbsp;Keserdin kesmezdin keserdin kesmezdin Ftamacık o&nbsp;kadar uğraşmış o kadar uğraşmış ki Yusufcuğu kesmeye karar vermişler.&nbsp;\n\n-Yusufcuk&nbsp; bıçaklar seni kesmesin demiş, babası Yusufcuğu&nbsp;yatırmış ağlamış ağlamış &nbsp;kız&nbsp;babası Yusufcuğu&nbsp;kesmiş\n\n- Kesildin de yüzülme Yusufcuk&nbsp;demiş,&nbsp;kesmişler yüzmüşler\n\n- İnşallah seni kol but&nbsp;edemesinler demiş&nbsp;kol but&nbsp;da etmişler &nbsp;kız bi yandan duva&nbsp;ediyormuş bi&nbsp;yandan da babası parçalıyorumuş.&nbsp;Kazanları kurmuşlar,&nbsp;kazanlarda pişireceklerimiş ya\n\n- İnşallah&nbsp;Yusufcuk&nbsp;kazanlara sığma demiş,kazanlara da sığmış\n\n-Kazanlara sığarsan da pişme inşallah demiş.&nbsp;Kazana da koyup&nbsp;pişirmişler Ondan sonra\n\n- İnşallah&nbsp;boğazlarından geçme yusufcuk&nbsp;demiş,&nbsp;boğazlarından da geçmiş yemişler.\n\n- Boğazlarında geçtin de hani şey kıçlarından da çıkma demiş, geriye çıkma gebersinler demiş yani&nbsp;o kadar Yusufcuk&nbsp;için ağlamış yani.&nbsp;O&nbsp;da çıkmış,&nbsp;yemişler içmişler kemikleri kalmış Yusufcuğun.&nbsp;Fatmacık&nbsp;götürmüş Yusufcuğun kemiklerini &nbsp;toprağa&nbsp;gömmüş ekmiş yani. Hani kardeşi ya&nbsp;kemiklerini gömmüş Yusufcuğun.&nbsp;&nbsp;Bir&nbsp; kaç gün sonra gitse de varsa ki Allahım rengarenk&nbsp;dünya&nbsp;güzeli çiçekler olmuş.Allah Fatmacık&nbsp;hem ağlamış hem o çiçekleri toplamış, Yusufcuğun çiçekleri yusufcuğun çiçekleri dіye.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bitlis",
        "title": "Zili ve Zenbili",
        "text": "Bir zamanlar bir keçi varmış. Keçinin iki tane yavrusu varmış. Yavrularının birisinin adı Zili diğeri ise Zenbili imiş. Yavrularu açıkmış. Yavrularını ağılda bırakıp yemek bulmak için dağa çıkmış. Çimen yemiş. Çok süt toplamış, eve gelmiş. Yavrularını yanına çağırmış ama yavrularu yokmuş.\n\n- \"Zili, Zenbili nerdesiniz? Gelin anneniz geldi. Size süt getirdi.\"\n\nFakat yavrular hiçbir yerde yoktur. Bir kaç tane hayvana yavrularının nerede olduğunu sorar. Onlarda:\n\n-\"Senin yavrularını kurt yedi.\"\n\nKeçi gidip kurdu bulur ve kurda:\n\n-\"Sen nasıl olur da benim yavrularımı yersin.\" der. Kurt ise yemediğine dair yeminler eder.\n\nBunun üzerine orada beliren yılan, keçiye der ki:\n\n-\"Kurdun dişlerini çekin, Eğer yemişse ortaya çıkar.\" Keçi yavrularını bulmak için kurdun dişlerini çeker.\n\nKurdun dişlerinin sivri olduğu görülünce onun yavruları yediği anlaşılır. Hemen orada kurdun karnı yarılır ve yavrular çıkarılır. Bu&nbsp;olaydan sonra keçi ve yavruları mutlu mesut yaşamaya devam eder.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Aç Kurt",
        "text": "Orda ne var dediler, bir köy kurmuş keçiler, kurt köye muhtar olmuş, elini veren kolunu almış, diken verenin gülünü almış, damla verenin selini almış, kovan kovan balını almış. Bir kurtmuş ki sormayın, talkını vermiş ele, salkımı almış ele. İlk lokmayı aşırmış, ikincisinde çomar karşısına dikilmiş, kapanmış mı kapılar, kapıyı bırakıp sapı yutmuş, balı bırakmış hapı yutmuş. Uzak köyün birinde yaşlı bir kurt yaşarmış.\n\nBu yaşlı kurt eski günleri düşünürmüş hep. Eskiden çok güçlüymüş acıktığında kimseye ihtiyaç duymadan avını yapar karnını doyururmuş. Şimdilerde çok yaşlanmış, lappuşlaşmış iyice hömbükleşmiş avını yakalayamıyor günlerce aç kalıyormuş.\n\nÜzüntü içinde yürürken bir an da cıvık bir çamura basmış, kaymış yere kepmiş. Bunu gören ceylan gülmüş kurdun haline. Ne yapsın çaresiz kurt, yardım istemiş ceylandan.\n\n- Ceylan kardeş çok açım ne olur bana yardım et karnımı doyurayım.\n\n- Sana yardım etmem, sen benim yıllar önce kardeşimi yedin.\n\nÜzülerek yoluna devam etmiş kurt. Ne yapacağını bilmiyormuş biraz daha aç kalırsa bayılacakmış. Uzaklarda bir geyik görmüş. Genç geyiği yakalayamayacağını bildiğinden ondan da yardım istemeye karar vermiş.\n\n- Merhaba geyik kardeş. Çok açım günlerdir bir şey yemedim bana yiyecek bulmam da yardım eder misin?\n\n- Sana neden yardım edeyim? Yıllardır sizin korkunuzdan rahatça karnımızı doyuramadık biz. Şimdi senin karnını doyurmana yardım edemem.\n\nKurt zamanında yaptığı kötülerin karşılığını şimdi alıyormuş. Hatasını fark etmiş etmesine ama çok geçmiş artık. Bir kenara düşmüş ve çaresizce beklemeye başlamış. O sırada yanına sıplık gibi bir aslan yaklaşmış ve sormuş:\n\n- Kefalet ola kurt kardeş neyin var, nedir bu halin?\n\n- Ah sorma. Çok açım bir lokma yemek bulamadım.\n\n- Benim yanıma niye gelmedin, yıllarca benimle avını paylaştın sen. Şimdi sıra bende demiş aslan.\n\nKurt o zaman anlamış iyiliklerin sonucunu iyilikle kötülüklerin sonucunu kötülükle alacağını. Kalan ömründe herkese iyiliği yardımı öğütlemiş.\n\nGökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara olsun.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Dansır Ağa",
        "text": "Zaman o zaman idi. Bit bineğim, pire yedeğim idi. Darı topuzum, çavdar kalkanım idi. Bir tüfeğim var idi. Ayran ile doldurur, şerbet ile ateşlerdim. Çıkardım dağlar başına. Bre, bre! Der gezerdim. Yetmiş karga ayağa kalkardı. Ağa geliyor diye.\n\nKaf Dağı’nın ardında Dansır Ağa adında bir adam yaşarmış\n\nVakti zamanında görünüşte babayiğit cengâver bir adammış. Üzerinden kılıcını hiç eksik etmezmiş. Kılıcının üzerinde ‘Dansır Ağa bir vurmaya altmış bir vurmaya yetmiş nice canlar helak etmiş.’ Yazıyormuş.\n\nDansır Ağanın bir gece tuvalet ihtiyacı hasıl olmuş fakat gece dışarı çıkmaya korkmuş ve avradına demiş ki:\n\n“Avrat kalk tuvalete gidelim.” Demiş.\n\nYalvar yakar karısını uyandırmış, dışarı çıkmışlar. (O zamanlar böyle tuvaletler yok tabi bahçeler kullanılıyor) Tuvaletini yaparken Dansır Ağa bir yandan da söyleniyormuş,\n\n“Bu hava da tam hırsızlık yapma havası. Avrat gel komşunun horozunu çalalım, avrat gel diğerinin koyununu çalalım.” Der der dururmuş.\n\nAvradı sinirlenmiş, çekmiş eve gitmiş kapıyı kilitlemiş. Dansır Ağa gelmiş yalvarmış yakarmış ama ne yaptıysa karısı kapıyı açmamış derken Dansır Ağa üzgün bir şekilde dışarıda yatmaya karar vermiş.\n\nDansır Ağanın karısı haklıymış ama. Hiç hırsızlık yapılır mı, başkasının malı çalınır mı? Hiç doğru bir hareket değilmiş bu. İzni olmadan kimsenin malına dokunmaması almaması gerektiğini öğrenmeliymiş Dansır Ağa.\n\nDansır Ağa dışarıda uyurken yanına kocaman bir dev kadın gelmiş. Dansır Ağa’nın kılıcının üzerindeki yazıyı görmüş.\n\n“ Bizim düşmanlarımız çoktur, bizi kurtarsa kurtarsa bu delikanlı kurtarır.” Demiş ve Dansır Ağa’yı kucaklamış zorla götürmeye başlamış. Tam bu sırada Dansır Ağa uyanmış. Ne yaptı ne ettiyse de kurtulamamış devin elinden.\n\nDev, Dansır Ağayı evine getirip bir odasına kapatmış be şöyle demiş:\n\n“Dansır Ağa ben sana kızımı vereceğim, sen de bizi düşmanlarımızdan kurtar.”\n\nDansı Ağa bu durumu kabul etmemiş. Tabi devler çok sinirlenmişler bu duruma. Dansır Ağa’yı öldürmeye karar vermişler. Karar vermişler vermesine ama bir yandan da korkuyorlarmış, Dansır Ağa cengâver bir savaşçı olduğu için.\n\nEn iyisi hile ile öldürelim demişler. Hemen bir plan yapmışlar.\n\nUyurken üzerine kızgın su dökelim yansın ölsün diye düşünmüşler. Ağaya şekkum cukkum bir yatak sermişler puharanın yanına. Puharanın bacasından boşaltalım suyu yansın ölsün demişler. Tabi bizim Dansır Ağa duymuş devlerin bu planını.\n\nDevler çekilince yatağını başka yere taşımış. Devler suyu döktükten sonra tekrar eski yerine çekmiş yatağını. Sabah devler bakmışlar ki Dansır Ağa yaşıyor, şaşırmışlar.\n\n“Dansır Ağa akşam ne oldu?”\n\n“Akşam çok sıcak oldu terledim biraz” demiş Dansır Ağa.\n\nDevler iyice şaşırmışlar. Yeni bir plan yapalım uyurken üzerine büyük bir loğ atalım demişler.\n\nDansır Ağa bunu da duymuş yine gece yatağın yerini değiştirmiş. Sabah devler gelip bakmışlar ki ağa sapasağlam. İyice korkmaya başlamışlar.\n\nBu ölümsüz bir adam biraz daha tutarsak bizi yok eder demişler. Ağanın yanına varmışlar. Affet ağam hata ettik, seni alıkoyduk demişler.\n\nDansır Ağaya kendilerini affettirebilmek için yüklü hediyeler ihsanlar vermişler ve salmışlar. Ağa dönmüş evine. Olan biten her şeyi karısına anlatmış. Devlerin verdiği hediyelerle altınlarla da bugüne kadar kimden ne çaldıysa fazlasıyla iade etmiş af dilemiş Dansır Ağa. Civarın en sevilen en güvenilen adamı olmuş bir an da. Gökten üç elma düşmüş, biri sizin, biri benim, biri de Dansır Ağanın olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Dürüstlüğün Karşılığı",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer top oynarken eski hamam içinde horozlar tellal iken pireler hamal iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ülkenin birinde çok zeki bir padişah yaşarmış.\n\nAdaletli, doğruluktan yana, halkı tarafından çok sevilen bir padişahmış. Bu padişahın bir de kendi gibi akıllı, adaletli, dünyalar güzeli bir kızı varmış.\n\nPadişah kızını evlendirmeye karar vermiş ama kızını ailesine yakışır düzgün biriyle evlendirmek istiyormuş.\n\nBir gün kızını yanına çağırmış.\n\n— Güzel kızım artık evlilik yaşın geldi. Evlenmek istediğin sevdiğin biri var mı,&nbsp;diye sormuş.\n\n— Sen kimi uygun görürsen babacığım, diye cevap vermiş kızı.\n\nAslında gönlünde biri varmış güzel kızın ama söylemeye çekinmiş babasına. Babam en doğrusunu bilir eğer doğru kişiyse zaten sevdiğim kişiyi seçer babam ama eğer doğru kişi o değilse babam hemen anlar diye düşünmüş ve beklemeye başlamış.\n\nPadişah dört bir yana haber salmış. Kendine güvenen gençleri çağırtmış. Hepsini bir sınava tabi tutacağını söylemiş.\n\nÜlkenin dört bir yanından yüzlerce genç gelmiş.\n\nPadişah ilk gelene sormuş:\n\n— Söyle bakalım marifetlerin nelerdir?\n\nGenç çocuk başlamış anlatmaya:\n\n— Çok güçlüyüm padişahım. Yörede benden daha güçlü hiç kimse yok. En ağır şeyleri kaldırabilirim. Bütün düşmanları devirebilirim, demiş.\n\nPadişah teşekkür etmiş genç çocuğa ve sıradakini çağırtmış.\n\n— Söyle bakalım, marifetlerin nelerdir?\n\n— Ben çok hızlı koşarım padişahım. Dakikalar içerisinde çok uzak mesafelere gidebilirim, demiş.\n\nTeşekkür etmiş padişah genç adama ve çağırtmış sıradakini.\n\n— Söyle bakalım, marifetlerin nelerdir?\n\n— Ben çok zenginim padişahım. Kızınızı çok rahat yaşatırım. Buradaki rahatlığını aratmam kızınıza, demiş.\n\nSıradaki gelmiş çok iyi kılıç kullanırım savaşırım demiş, sıradaki gelmiş çok zekiyim demiş ve böyle böyle yüzlerce genç anlatmış kendini padişaha.\n\nBu kadar mı bunların marifeti diye düşünüp hayal kırıklığına uğramış padişah.\n\nÖyle ya padişah kızına yaraşır kimseyi bulamamış ve en son kalan genci de çağırtmış yanına.\n\n— Söyle bakalım, marifetlerin nelerdir? diye sormuş.\n\nZavallı genç, yoksul bir ailenin çocuğuymuş. Padişahın kızını çok seviyormuş ama padişahın kendisini seçmeyeceğini böyle yoksul birine kızını vermek istemeyeceğini biliyormuş ama yine de şansını denemek istemiş.\n\n— Padişahım sizi görünce çok çalkandım. Dilim tutuldu ama yine de anlatayım. Padişahım, ben yoksul bir ailenin çocuğuyum. Malım mülküm yoktur. Marifetlerimi söyleyeyim ama öyle çok marifetli de değilim. Bana doğru söz söylemeyi öğretti ailem. Her koşulda dürüst ol doğruluktan şaşma diye tembihledi. Çevremdeki herkes beni doğruluğumla tanır. Bir de sevdiklerimin kıymetini bilmeyi saygıda kusur etmemeyi, onları üzmemeyi, kalp kırmamayı… Bilmeden kırarsam da gönül almayı öğrettiler. “Yüreğin sevilsin evlat bileğin değil.” derdi hep babam. Şimdi anam da babam da rahmetli olmuştur. Onlardan bana bir küçük ev, beş tavuk, iki de koyun kalmıştır. Geçimimi bu hayvanlardan sağlarım, demiş.\n\nPadişah sormuş:\n\n— Kızım için evini istesem verir misin?\n\n— Canımı isterseniz veririm padişahım ama atamın emanetini veremem diye cevap vermiş genç adam.\n\nGencin bu sözleri çok etkilemiş padişahı. Böyle düzgün yetiştirilmiş biri daha önce hiç gelmemiş. Diğer gelenlerin peşine adam salmış padişah hepsini takip ettirtmiş. Güçlü olanı dövüştürmüş, hızlı olanı koşturmuş ama hiçbirinin doğruyu söylemediğini, hepsinin abartarak kendini anlattığını anlamış padişah. Bu gencin ise söylediklerinin hepsi bire bir doğruymuş.\n\nGitmiş kızının yanına olanları bir bir anlatmış. Daha babasının sözleri bitmeden ağlamaya başlamış genç kız. Padişah kızı için yanlış birini seçtiğini düşünüp üzülerek:\n\n— Ne oldu kızım neden ağlarsın?\n\n— Babacığım o bahsettiğin genci ben çok seviyorum ama sana diyemedim ailemize uygun görmezsin diye demeye çekindim. Bir de sen en doğru seçimi yaparsın diye bir kez de senin değerlendirmeni istedim. Görüyorum ki sen de sevmişsin onu. Çok mutlu etti bu durum beni. Mutluluktan ağlarım, demiş.\n\nPadişah kızının da oğlanda gönlü olduğunu duyunca çok sevinmiş.\n\nÇağırtmış genç adamı sarayına. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Gökten üç elma düşmüş. Biri sizin, biri benim, biri de doğruluktan yana olan gencin, padişahın ve kızının olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Celile ve Diyap",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel bir nehrin yanında kurulu, güzel bir belde varmış. Bu güzel yerde büyük bir aşiretin reisi olan gururlu bir adam yaşarmış. Bu beldeye günlerin birinde büyük bir hükümdar gelmiş. Bu güzel beldedeki herkes hükümdarı karşılamış, elini öpmüş, birisi hariç. O kim mi dersiniz? Tabii ki de aşiretin reisi gururlu adam…\n\nSultan bu olaya çok sinirlenmiş. Hemen adamlarını çağırtmış:\n\n— Şu adamın evine beni götürün! demiş.\n\nAdamları, onu gururlu adamın evine götürmüşler. Sultan eve girmiş adama bakmış ve şöyle demiş:\n\n— Bütün âlem geldi benim elimi öptü. Sen niçin asilik edersin?’’\n\nGururlu adam şöyle demiş:\n\n— Sen bu beldeye sonradan geldin. Bize sordun mu ben buraya gelmek isterim diye.\n\nO vakit sultan sinirlenmiş tam elini kaldırmış adama şamarı yapıştıracakken gözü adamın güzeller güzeli kızı Celile’ye ilişmiş. O an neye uğradığını şaşırmış, eli ayağı donuvermiş. Elini indirip evden çekip gitmiş. Artık Celile’den başka bir şey düşünemez olmuş. Birkaç gün geçmeden saltanatına güvenerek gururlu adamın evine dünürcü göndermiş.\n\nGururlu adam, bu kez donmuş kalmış nasıl olur da güzeller güzeli kızını bu kibirli adama verirdi. Üstelik kızı, kardeşinin oğlu Diyap’a sırılsıklam âşıkmış. Kendisi de kızını kardeşinin oğluna vermek istiyormuş.\n\nNe yapmışsa sözünü sultana dinletememiş. Sultan, Celile’yi almış kırk gün kırk gece düğün yapmış. Ama bu sırada Celile, Diyap’tan ayrılmamak için oyununu yapmış. Çeyizi atlara koşulmuş sallana sallana giderken duraklamış, Sultan’a:\n\n— Ey Zamanın Sultanı ben kaşmerimi* evde unuttum, o olmadan ben gidemem, beni kim eğlendirir? O yabancı ellerde canım sıkılır, demiş.\n\nSultan, kaşmerin Diyap olduğundan habersiz;\n\n— Tamam canım… Ondan kolayı ne? Götürürüz kaşmerini beraber, demiş.\n\nAdamlarına emir vermiş. Adamlar yarı yoldan dönüp kaşmeri getirmeye gitmişler.\n\nDiyap, bu sırada yırtık esvaplar giyip bir de kamışa binmiş. Kaşmerlik yapa yapa Celile’nin çeyizine yetişmiş.\n\nBeraber Sultan’ın ülkesini varmışlar. El ayak çekilmiş. Sultan ile Celile odalarına çekilmişler. Sultan tam Celile’nin yüzünü açacakken Celile:\n\n— Ey Zamanın Sultanı, şu kaşmeri çağıralım da bizi biraz eğlendirsin, demiş.\n\nSultan:\n\n— Tamam, gelsin bakalım, bizi eğlendirsin de görelim, demiş.\n\nDiyap, kamışıyla gelmiş. Atlayıp, zıplayıp bunları eğlendirmeye çalışmış. Celile içi kan ağlayarak bir amcası oğluna, bir Sultan’a bakmış.\n\n— Ey Zamanın Sultanı, şu kaşmere bir asker kıyafeti giydir de bizi kılıçla oynayarak eğlendirsin, demiş.\n\nSultan:\n\n— Tamam, getirin bakalım bir asker kıyafeti de giydirin şu kaşmere, bizi biraz da öyle eğlendirsin, demiş.\n\nDiyap, kılıcı kuşanmış oynaya oynaya Sultan’ın burnunun dibine kadar gelmiş ve kılıcı boynuna dayamış:\n\n— Ben, kaşmer değilim, Gururlu Adam’ın yeğeniyim, zorbalıkla bir yere varamazsın, deyip her şeyi itiraf etmiş.\n\nSultan, ağlayarak yalvarmış:\n\n— Sana Dünya’nın yapılışından yıkılışına kadar her şeyi anlatırım yeter ki beni bırak, demiş’\n\nDiyap, bu sırra Allah’tan başka kimsenin eremeyeceğini söyleyerek onu, saltanatını ve hükümranlığını almak şartıyla bağışlamış.\n\nSevdiği kızı almış Sultan olarak güzel nehrin etrafındaki güzel beldeye geri dönmüş.\n\nGüzel beldede kırk gün kırk gece düğün olmuş. Gökten üç elma düşmüş. Biri sizin, biri benim, biri de zorbalığı yenen Celile ile Diyap’ın olmuş.\n\n&nbsp;\n\n*kaşmer: Seçkin kişileri eğlendirmekle görevli olan kişi.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Zir",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel bir ülkede yaşayan, hükümranlığı zorbalardan alan kuvvetli bir Padişah varmış. Bu padişahın adı Diyap’mış. Diyap’ın bir de güzeller güzeli bir karısı varmış. İsmi, Celile imiş. Diyap, karısı Celile ve kardeşi Zir ile birlikte büyük bir sarayda yaşarmış.\n\nCelile başlarda Zir’i çok severmiş. Mutlu mesut yaşayıp giderlermiş. Bir gün, Celile Raml’e* baktırmış. Raml de Zir ’in kendisinin bütün ailesini öldürdüğünü görmüş. O günden sonra Zir ’den kurtulmaya çalışmış. Kocasına sürekli Zir’in deli olduğundan bahsedip onu kardeşinin gözünden düşürmeye çalışmış.\n\nBir gün hasta numarası yapmış. Eve kendi anlaştığı hekim kadını çağırmış. Hekim kadın Diyap’a, karısının çok hasta olduğunu ancak Zir’in aslanlar deresine gidip oradaki aslanların sütünü getirirse ve karısına içirirse iyileşeceğini söylemiş.\n\nHekim kadın gittikten sonra Celile, kocasına inleyip yalvarmaya başlamış:\n\n— Kardeşin zaten yarım akıllı götür de bana aslan sütünü getirsin, getirirse ben iyileşirim getiremezse de ondan kurtuluruz, demiş.\n\nDiyap, Celile’ye uyup kardeşiyle yola düşmüş. Kendisi ata binmiş onu yaya bırakmış. Zir ‘in ayağında ayakkabısı bile yokmuş. Aslanlar deresine giderken Zir’in ayağına yerdeki dikenler batmış ayakları kan içinde kalmış. Bunu gören Diyap, kardeşine acımış ve ayakkabısını vermiş. Ayakkabıyı giyen Zir, dikenlerin üstüne basa basa yürümeye başlamış. Abisine doğru bakmış ve şöyle demiş.\n\n— Ayakkabısı olan ata binmiş gibidir.\n\nBunu duyan Diyap içinden:\n\n— Vallahi benim kardeşim böyle konuştuğuna göre akıllıdır, demiş.\n\nBuna rağmen Celile’nin dediklerine yenik düşmüş. Aslanlar deresine yetişmişler. Aslanları gören Zir, onlara saldırarak bütün aslanlara güç yettirmiş. Sonuncusunun da sütünü sağıp canını almış. Abisi gördüklerine inanamamış. Dönüş yolunda atını da kardeşine vermiş. Ülkelerine dönmüşler.\n\nCelile’nin elinden artık bir şey gelmemiş çaresizce Zir ‘in büyümesini beklemiş.\n\nGünler su olup tükenmiş. Zir büyümüş. Büyüdükçe Celile’nin ona yaptıklarını hatırlamış ona ve ailesine karşı kinlenmiş. Ülkede büyük bir fitne çıkmış. Zir Celile’nin ailesinden kimi görse öldürmüş. Hatta Celile’nin abisiyle evli olan kız kardeşinin oğlunu bile öldürmüş. Bu arada Celile’nin akrabaları da Diyap’ı öldürmüş. Zir, bu olaydan sonra daha da kinlenmiş, her gün Celile’nin akrabalarından öldürüp abisinin mezarına gelip:\n\n— Yeter mi abi? diye sormuş. Bunu gören Celile’nin akrabaları bir plan yapmışlar.\n\nDiyap’ın mezarını kazıp içine bir adam yerleştirmişler onu da iyice tembih etmişler:\n\n— Zir sana yeter mi diye sorunca yeter de! demişler.\n\nZir, mezarın başına gelmiş\n\n— Yeter mi abi? diye sormuş. Mezarın içindeki adam:\n\n— Yeter kardeşim, diye seslenmiş. Bunu duyan Zir, adamlarına seslenmiş:\n\n— Abim ölmemiş! Açın şu mezarı da çıkarın onu.\n\nAdamlar mezarı açmışlar. Diyap’ın yerine başka bir adamı gören Zir, daha çok öfkelenmiş. Adam ağlayarak yalvarmış:\n\n— Ne olur beni öldürme! Beni Celile’nin akrabaları kandırdı, demiş. Zir onlara daha çok sinirlenmiş. Her gün erkeklerini öldürmeye başlamış. Onlar da bu sırada boş durmamışlar. Zir’e afyon içirip onu o haldeyken kılıçlamışlar en son:\n\n— Tamam, bu kadar yeter, şimdi bunu oğlunu öldürdüğü kız kardeşine götürelim de canını o alsın, demişler.\n\nZir’i kız kardeşine vermişler. Zir kanlar içinde sonunu beklerken kız kardeşi ona acımış. Bir sandık getirmiş sandığın içini ziftlemiş. Ziftin üstüne de pamuk koyup Zir’i içine kapatmış. Güzel nehrin kenarına gitmiş. Sandığı nehre bırakmış. Nehir bir fırtınayla hoyratlaşmış. Zir&nbsp;ulaştığı en uzak memlekete kadar götürmüş. Sandık nehirde çırpınırken uzak memleketli iki adam sandığı görmüş. Adamlar, sandık için kavgaya tutuşmuşlar, sandığı paylaşamamışlar. Adamlardan biri, diğerine:\n\n— Dur! Kavga etmeye gerek yok. Sandığı Hükümdara götürelim. O bize içinden ne çıkarsa paylaştırsın, demiş.\n\nİki adam, sandığı kaptığı gibi hükümdarın yanına gitmiş. Hükümdar sandığı açtırmış. İçinden çıkanı görünce şaşırmış. Ama her şeye rağmen İçindeki yaralı adama acımış. Yaralarını iyileştirmiş. Zir kendine gelince de ona sormuş:\n\n— Kimsin sen, hangi ülkeden geldin?\n\nZir, yanıt vermiş:\n\n— Ben kimsesizim.&nbsp;Nerden geldiğimi de hatırlamam, sadece seyis olduğumu bilirim.\n\nHükümdar, Zir’e inanmış. Onu sarayının seyisliğine getirmiş. Aradan yıllar geçmiş. Hükümdarın ülkesinde savaş çıkmış. Cenk kızışmış. Zir, seyis olduğu için savaşa katılamamış ama cenk saati her geldiğinde uzaktan izleyip, kendi yanında savaşmış. Kendi kendine o kadar savaşmış ki artık topukları kanamış. Bunu hükümdarın kızı görmüş. Kız, babasına olanı biteni anlatmış. Hükümdar, Zir’i yanına çağırmış ve tekrar sormuş:\n\n— Kimsin sen?\n\nZir bu kez doğruyu söylemiş:\n\n— Ben, nehir kenarındaki güzel ülkenin hükümdarı Zir’im, demiş.\n\nHükümdar, Zir’in ismini önceden de duyduğu için gözleri ışıldamış. Ondan, savaşta kendisine yardım etmesini istemiş. Zir kabul etmiş. Savaşı hükümdara kazandırmış. Artık adı tüm âlemde duyulmuş. Yaptıklarından pişman olmuş. Kendi ülkesine dönmüş. Celile’nin akrabaları onu görünce saklanmışlar ama o herkesi yanına çağırmış. Barış davulları kırk gün kırk gece çalınmış. Gökten üç elma düşmüş. Biri size, biri bana, biri de artık kendini barışa adayan Zir’e.\n\n*raml: Büyü, su, fal\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Yoksul Adam",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Amanoslar’ın eteğinde güzel bir köy varmış. Bu köyde fakir mi fakir bir adam yaşarmış. Köylüler bu adamı hep hakir görürlermiş. Ona çift ektirmezler, hayvan besletmezlermiş. O, hiçbir mal varlığı olmadan sadece köyün ineklerini yayıp, nahırını güdermiş. Gün içinde yiyecek bir parça ekmek bulsa mutlu olurmuş. Köylüler ona, Ebkekir*&nbsp;derlermiş. Bu, adamın zoruna gidermiş.\n\nBir gün, canına tak etmiş. Pılını pırtını toplayıp köyü terk edip uzak diyarlara gitmiş. Çalışmış, çabalamış, Allah da yardım etmiş. Eli para tutmuş. Zengin olup çıkmış.\n\nSonra tekrar köyüne dönmüş. Köylüler onu görünce çok şaşırmışlar. Bir ilgi bir övgüdür almış başını gitmiş.\n\nAdam, her şeyin farkındaymış. Onlara şöyle demiş:\n\n— Beni hor görüyordunuz. Para ah bu para! Deliyi akıllı eder. Önce Ebkekirdim, Şimdi Hacı Bekkar oldum.\n\nBu lafın üstüne köylüler çok utanmışlar ve ne olursa olsun insanları küçümsememeyi öğrenmişler.\n\n* Ebkekir: Pasif insan.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Gülşen",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok… Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle… İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlam uğratmasın iftiraya nazara…\n\nBir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan! Kendisi akça pakça, eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe! Kırk gündür kaynatırım kaynamaz. Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk; kırkımız kırk ateş yaktık!… Kırk gündür kaynatırım kaynamaz. Baktım ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne kaynattık ne kaynattık… De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı!..\n\nGayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana! Kanadını kaldırıp uçan uçana! Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı. Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı, sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle! Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu sabırtaşı! Verilecek kuluna vermiş, bize de versin Yaradan; haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi…\n\nPimpirikli mi pimpirikli bir kadın varmış. Bu kadının Gülşen diye bir kızı olmuş bu kadın Gülşen’i herkesten saklar kimseciklere dokundurtmazmış. Kızı evden dışarı çıkmaz, bahçeye çıkınca bile birisi onu görecek diye korkarmış. Her ay başı bu kadın komşu köyün pazarına gidip bahçeden çıkardıkları mahsulleri satarmış. Pazara gittiği bir gün yolda çok çok esmer, iri yarı, kıllı, pis kokulu, sert bakışlı bir canavarla karşılaşır. Kadın çok korkar canavara ‘nereye gidiyorsun.’ Diye sorar. Canavar ‘karşıdaki köye gidiyorum.’ Der. Kadın çok korkar, ne yapacağını şaşırır ve ona ‘sakın benim evime geçme, bir tane garip saf bir kızım var. Evde tek başına çok korkar onu kendimden bile sakınırım lütfen bize geçme.’ Der. Canavar da ‘tamam söz senin evine geçmeyeceğim. Senin evin nerede bana tarif et de sana geçmeyeyim.’ Kadın çok sevinir, o an ki sevinçle evinin adresini verir. Canavar direkt kadının evine doğru koşar. Evi bulur. Kapıyı çalar. Gülşen kapıyı açar. Çok korkar ‘sen kimsin, burada ne işin var, çabuk git yoksa bağırırım.’ Der. Canavar da ‘korkma, güzel kız. Beni annen sana göz kulak olayım diye gönderdi, benim nazlı kızımı bir tek sen korursun dedi.’ Der. Gülşen rahatlar, ‘öyle mi, buyurun o zaman benim anam beni her zaman düşünür sağ olsun.’ Der. Canavar içerir girer girmez kapıyı kilitler. Gülşen’e işkence eder, ona yemek yaptırır. Canavar karnını doyurduktan sonra sıkılır ve Gülşen’e ‘kalk oyna.’ Der. Gülşen kalkar oynamaya. Oynarken yüksek sesle şarkı söyler. ‘benim güzel marangoz komşum, gel gör şu halimi, yoksa bu canavar beni yer bitirir.’ Diye söyleyip durmuş. Marangoz komşusu sesini duymuş hemen baltayı alıp geçmiş eve bakmış Canavar ve Gülşen. Hemen Canavara saldırmış onu öldürüp kesmiş ve etini canavarın eşiyle çocuklarına göndermiş. Canavarın eşi çok sinirlenmiş eşinin intikamını almak için bohça hazırlamış ve köy köy dolaşmaya başlamış. Her gitti köyde sormuş ‘buraya bir canavar gelmiş onu da öldürmüşler, bu hikayeyi bana anlatırsanız size bohçamdan çok güzel şeyler veririm.’ Demiş. Her köyde bunu söylemiş en son Gülşen’in köyüne gelmiş. Gülşen tandırda ekmek yaparken Gülşen’in yanına gelmiş ve sormuş: ‘buraya bir canavar gelmiş ve ölmüş haberin var mı?’ diye. Gülşen heyecanlanmış ‘evet bana geldi, zorla dans ettirdi beni sonra marangoz komşum geldi onu öldürdü.’ Canavarın eşi çok şaşırmış sonunda kocasını öldürenleri buldu o an ki sinirle Gülşen’i tandırın içine atıp onu yakmış. Gülşen’in annesi görür ve çığlık atar. Canavarın eşi kaçarken marangoz komşuları canavarın eşini yakalar. Onu Gülşen’in annesine getirir gözü yaşlı kadın ne yapacağını şaşırır. Ona der ki: ‘siz benim yavruma acımadınız, ona eziyet ettiniz yetmedi öldürdünüz. Ben senin yavrularına acıyorum. Var git yavrularının yanına onlara analık et ben yavrusuz kaldım, onlar anasız kalmasın ama Allah şahidimdir ki seni bir daha buralarda görürsem gözünün yaşına bakmam kendi ellerimle alırım canını.’ Canavarın eşi büyük bir sevinçle ‘Allah razı olsun senden gidiyorum bir daha da gelmeyeceğim söz.’ Der. Canavarın eşi kendi yoluna gider. Bizim ana da kahrından iki hafta sonra ölür.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Fakir Adamın Kaderindeki Tepsi",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Uzun zaman içinde kalbur zaman içinde iki kardeş varmış. Biri fakir diğeri ise zengin imiş. Zengin merhametsiz, gözünü para bürümüş, fakir olan kendi halinde, dağa gidip her zaman odun kesip sırtında getirirmiş. Odunları satar evine ekmek getirirmiş. Bir gün dağda susamış. bir kuyu görmüş su içmiş sonra çok kısık bir ses duymuş:\n\n— Kimsin demiş. Bir ses:\n\n— Ben senin kaderinim, demiş.\n\nFakir:\n\n— Mademki kaderimsin şimdiye kadar neredeydin? Kalkta bana bir şeyler ver, çocuklarıma götürüyüm ben çok fakirim, demiş. Ses:\n\n— Valla ne vereyim sana bende çok eski bir tepsi var sadece, demiş.\n\nFakir adam:\n\n— Ne yapayım bunu bana altın ver, para ver çocuklarıma erzak götürüyüm, demiş. Ses:\n\n— Bu tepsiden başka verecek bir şeyim yok.\n\nFakir adam üzülerek almış satarım düşüncesiyle ceketinin içine yerleştirmiş. Akşam eve gelmiş karısı ona:\n\n— Hani bir şey getirmemişsin demiş. Adam da:\n\n— Moralim bozuk demiş. Arkaya yaslanınca tepsi sırtını acıtmış karısına bugün dağda kaderimi gördüm, demiş. Bunu bana verdi yarın satarım eve bir şeyler alırız demiş ve tepsiyi evin ortasına fırlatmış tepsi dönmeye başlamış birden içinden üç kız çıkmış ve şarkı söyleyip oynamışlar. Oynadıktan sonra her birisi bir tane altın bırakıp kaybolmuşlar. Karısı da çok şaşırıp:\n\n— İyi ki de satmadım demiş.\n\nHer gün bu tepsiyi yere atar bu üç kız oynar şarkı söyler altın bırakıp kaybolurlarmış. Bu kızlardan biri:\n\n— Dile benden ne dilersen demiş.\n\nFakir adam da:\n\n— Bugüne kadar hiç evim yok ev istiyorum demiş.\n\nO küçük ev saraya dönüşüvermiş sabah olunca. Zengin abisi ve eşi sarayı görünce çok şaşırmışlar. Zenginin eşi sarayı görünce:\n\n— Hadi şu zenginlerle tanışalım da neyin nesi olduklarını öğrenelim, demiş.\n\nSaraya haber göndermişler kahve içmeye geleceğiz diye. Fakir adamla eşi misafirleri kabul etmişler. Zengin olanı saraya gelmişler ve fakir kardeşini görünce çok şaşırmış sonra\n\n— Sen fakirdin nasıl bu sarayı yaptırdın odun satarak bu sarayı alamazsın ki, demiş.\n\nFakir olan adam abisine\n\n— İşim iyi gitti ve biriktirdiğim paralarla bu sarayı yaptırdım, demiş.\n\nAbisine gerçekleri söyleyememiş ve söyleseydi abisi kıskanırdı. Eve gitmişler zengin adam ve eşi sonra tartışmaya başlamışlar zenginin karısı:\n\n— Bak kardeşin bizden daha zengin oldu deyip durmuş.\n\nGünler geçti zengin adam eşine:\n\n— Ya hu! git bir bak günden güne bunlar çok zengin oluyor altan altan bak bu zenginliğin kaynağı nereden, demiş.\n\nZenginin eşi her gün saraya gelip dururmuş bir gün fakirin eşi ağzından kaçırmış bütün her şeyi anlatmış. O tepsiden çıkan kızlar sürekli uyarırmış kimseye söylemeyin diye. Zenginin eşi eve gidip her şeyi kocasına anlatmış. Zengin adam çok şaşırmış bunu gidip padişaha anlatmış. Padişaha kardeşinin olduğunu söylememiş\n\n— Bir adamın tepsisi var her gün altın çıkartıyor, demiş.\n\nPadişah fakir adamı çağırmış ve bu tepsiyi getir demiş. Adam eli kolu bağlı getirmek zorunda kalmış sonra padişah fakir adama bu tepsiyi at bakalım nasıl altın çıkartıyorsun demiş. Padişahın yanında bu tepsiyi atmış içinden hiçbir şey çıkmamış. Padişah fakiri şikayet eden zengin adama:\n\n— Bana yalan söylemeye utanmıyor musun? demiş.\n\nZengin adam:\n\n— Padişah bey eşim gözleriyle görmüş, demiş.\n\nPadişah çağırın eşini demiş. Getirmişler ve padişah bunların kellelerini uçurun demiş. Padişah fakir adamı tekrar çağırmış ve\n\n— Fakir iken nasıl biranda zengin oldun? diye sormuş.\n\nPadişaha her şeyi eksiksiz bir şekilde anlatmış. Padişah fakir adama inanıp onu artık sağ kolu yapar ve ona:\n\n— Sen dürüst bir adamsın artık hep benim yanımda kalacaksın, demiş. Böylece fakir olan adam eşiyle birlikte ömür boyu mutlu yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Aslan ile Çiftçi",
        "text": "Bir zamanlar bir tane çiftçi varmış. Çiftçi eski zamanda olduğu gibi tarlasını inekler ve öküzler ile sürüyormuş. Tarlayı sürdüğü sırada birden bir aslan çıkmış karşısına. Aslan:\n\n— Hey çiftçi kardeş senin bu inek ve öküzler den bir tanesini yiyecem. Çiftçi bu duruma itiraz etmiş. Aslana şöyle demiş:\n\n— Ama olmaz, sen beni hazırlıksız yakaladın. Ne silahım ve ne bir şeyim var. Ben seninle mücadele edemem, demiş. Aslan adama demiş ki:\n\n— Tamam. Ben seni burada bekleyelim, sen git evden kılıcını tüfeğini al gel, demiş. Ben seni yenersem senin hayvanlarından bir tanesini yerim ama sen beni yenersen hayvanlarına karışmam, demiş. Adam da:\n\n&nbsp;— Tamam. Ben hayvanlarımı bırakıp eve gideceğim, kılıcımla tüfeğimi alıp geleceğim ama ben sana güvenmiyorum. Ben eve gidersem sen hayvanlarımı yersin. Ben seni bağlayayım ki ben eve gidip gelene kadar sen de hayvanlarımı yemeyesin, demiş. Aslan da çiftçinin dediğini kabul etmiş. Çiftçi aslanın ayaklarını bağlamış ve çiftçi hayvanlarını alıp eve doğru yol almış. Aslan bunu görünce çiftçi ye seslenmiş:\n\n— Sen bana ne dedin ve şimdi ne yapıyorsun, sen bana hainlik ettin. Nasıl beni bu şekilde bırakıp gidiyorsun, demiş. Çiftçi aslana:\n\n— Sen benim hayvanlarımı yersin, demiş. Adam o sırada hayvanlarını alıp tekrar yola koyulmuş. Aslan da sağa sola kıvranarak bir çukurun içine düşmüş. Çukurda da bir tane fare varmış. Fare aslanın ayağındaki ipleri kemirmiş ve o ipleri çıkarmış.&nbsp; Aslan iplerden kurtulduğuna sevinmiş ve fareye teşekkür etmiş. Daha sonra aslan çukurdan çıkarak buralar bana göre değil demiş ve o diyarları terk edip başka bir diyara gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Helva Kız",
        "text": "Zamanın birinde bir tane yaşlı bir adam varmış bir memlekette. Bu adam damda hep bulgur felan serermiş. O bulgurları satarak geçimini sağlıyormuş. Adamın dama serdiği bulgurlara sürekli kuşlar geliyorlarmış. Bu adam daha fazla bu duruma dayanamayıp helvadan bir tane kız yapıp dama bulgurların yanına koymuş. Helvadan kız her gün orada duruyormuş. Tabi bu helvadan kız eriyince adam baştan yapıp dama bulgurların yanına koyuyormuş. Günlerden bir gün padişahı oğlu oradan geçerken damdaki helva kızı görmüş ve çok beğenmiş aşık olmuş. Gitmiş gelmiş hep bu kıza bakmış. Bu helva kızı istiyor bir türlü gidip yaşlı adamdan istemiyormuş. Daha sonra padişahın oğlu yaşlı adamın yanına giderek adamdan bu helva kızı istemiş. Yaşlı adam tabii padişahın oğluna kızım yok diyemiyormuş. Şehzade başının vurdurur diye çok korkuyormuş sormuş. Şehzade gidip yaşlı adamın komşularına sormuş bu adamın bir kızı var mı diye. Komşularda şehzadeye bu yaşlı adamın kızı olmadığını söylemişler. Şehzade ama yukarıda bir kız duruyor demiş. Şehzade tekrar yaşlı adamın yanına giderek amcacığım ben gelip kızını isteyeceğim demiş. Amca demiş ki oğlum kızım şimdi evde yok sonra gel iste demiş. Yaşlı adam o sırada padişahın olduğunu göndermiş. Yaşlı adam padişahın oğlunu göndermiş ama ne yapacağını bilmiyormuş. Yaşlı adam her gece Allah'a yalvarmış. Allah'ım ne olur şehzade bu helva kızdan vazgeçsin demiş. Yaşlı adam tam dua ettiği sırada kapısı çalmış. Yaşlı adam gitmiş kapıya bakmış. Kapıyı açtığında şehzadeyi görmüş yaşlı adam şehzadeye sormuş şehzadem ne oldu demiş. Amca ben kızını istemeye geldim demiş şehzade. Yaşlı adam tam kızım yok diyecekmiş ki arkadan bir ses hoş geldin şehzadem demiş. Tabii yaşlı adam bu duruma çok şaşırmış. Yaşlı adam arkasına dönmüş bakmış ki arkasında kendisinin yaptığı gibi çok güzel bir kız duruyormuş. Allah yaşlı adamın tüm dualarını kabul etmiş. Ve yaşlı adam bu kızı şehzadeye bağışlamış. Şehzade içeriye girmiş kızı istemiş ve 40 gün 40 gece düğün yapmışlar. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Şansını Arayan Adam",
        "text": "Bir zamanlar çok fakir bir adam varmış. Ben gidip şansımı arayacam bulunca dövecem demiş. Yolu tutup yürümeye başlamış. Yolda bir aslan görmüş. Aslan eli karnında yürüyemiyormuş. Aslan:\n\n— Nereye gidiyorsun?\n\nFakir:\n\n— Şansımı aramaya gidiyorum.\n\nAslan:\n\n— Benim de şansımı görürsen sor. Ne zamana kadar elim karnımda kalacak.\n\nBiraz daha ilerlemiş. Bir adam tarlayı sürüyormuş. Tarlayı süren adam:\n\n— Nereye gidiyorsun?\n\nFakir:\n\n— Şansımı aramaya gidiyorum.\n\nTarlayı süren adam:\n\n— Benim de şansımı görürsen sor. Tarladaki buğday ne zaman güzel olacak.\n\nBiraz daha yürümüş. Kıyıda bir tane balık görmüş. Balık:\n\n— Nereye gidiyorsun?\n\nFakir:\n\n— Şansımı aramaya gidiyorum.\n\nBalık:\n\n— Benim de şansımı görürsen ne zaman suya inebileceğimi sor.\n\nAdam yürümeye devam etmiş ve yolda bir sultan görmüş. Sultan:\n\n— Nereye gidiyorsun?\n\nFakir:\n\n— Şansımı aramaya gidiyorum.\n\nSultan:\n\n— Benim de şansımı görürsen askerlerim bana ne zaman itaat edecek diye sor.\n\nAdam yürümeye devam etmiş. Çok güzel bir bahçe görmüş ve geçmiş. Bir adamla karşılaşmış. Bahçedeki adam:\n\n— Ne işin var burada?\n\nFakir:\n\n— Şansımı arıyorum.\n\nBahçedeki adam:\n\n— Ben senin şansınım.\n\nFakir:\n\n— Sen benim şansımsan neden beni zengin yapmıyorsun?\n\nBahçedeki adam:\n\n— Üç tane şansın gelecek.\n\nFakir geri dönmüş. Balık:\n\n— Ne oldu?\n\nFakir:\n\n— Benim üç şansım varmış. Senin de ağzında bir boncuk varmış, , o boncuğu çıkarırsan suya geçebilirsin.\n\nBalık boncuğu çıkarıp adama vermiş ama adam almamış. Yürümeye devam etmiş. Sultanla karşılaşmış. Sultan:\n\n— Ne oldu?\n\nFakir:\n\n— Sen kadınmışsın, askerler kadınlara itaat etmez.\n\nSultan:\n\n— Gel evlenelim, bütün mal mülk ikimizin olsun.\n\nFakir:\n\n— Benim üç şansım var.\n\nDemiş ve yürümeye devam etmiş. Tarlayı süren adamın yanına varmış. Adam:\n\n— Ne oldu?\n\nFakir:\n\n— Senin tarlanda yedi küp altın varmış. Onları çıkarırsan buğday olacak.\n\nTarlayı süren adam:\n\n— Gel benim yerime biraz sür. Ben su içmeye gideceğim.\n\nFakir adam tarlayı sürmeye başlamış. Yedi küp altını bulmuş. Fakir:\n\n— Bak ne çıktı?\n\nTarlayı süren adam:\n\n— Bu küplerin yarısını sen al.\n\nFakir:\n\n— Benim daha üç şansım var.\n\nDemiş ve küplerin yarısını almamış. Sonra aslanla karşılaşmış. Aslan:\n\n— Ne oldu?\n\nFakir:\n\n— Balık bana ağzındaki boncuğu verdi almadım. Sultan da kadın çıktı, benimle evlen tüm dünyaya hükmedelim dedi, kabul etmedim. Tarlayı süren adamda bana yedi küp altının yarısını verdi almadım.\n\nAslan:\n\n— Benim için ne dedi?\n\nFakir:\n\n— Senin için eşek oğlu yediğinde elin karnından çıkacakmış, dedi.\n\nAslan:\n\n— Şimdi sen sana verilen tüm şansları geri çevirdin demek ki sen eşek oğlusun.\n\nDemiş ve adamı tutup yemiş. Eli karnından çıkmış ve ormana doğru yürümeye koyulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Nine ile Balları",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde bir köyde bir nine yaşarmış. Ninenin kocası öldüğünden her işini kendi görürmüş. Bu ninenin arıları varmış. Arılarını besler onlara bakar ve arılardan geçini sağlarmış. Arıları nineye kovan kovan bal verirmiş.\n\nGünlerden bir gün nine yufkasını açmış. Yağını hazırlamış. Kovandan bal alayım da yağla balı katık edip yiyeyim diye düşünmüş. Arıların yanına gitmiş. Bir de ne görsün petek petek ballarının hiçbiri ortada yokmuş. Ağlamış. Dövünmüş. Kim benim gibi yaşlı kadının ballarını yer diye düşünmüş. Aklına bir şey gelmiyormuş. O gün tereyağını ekmeğine sürmüş, yemiş. Vardır bunda da bir hayır demiş. Gece bu olayı düşüne düşüne uykuya dalmış. Bir gün iki gün derken kovandan balı çalınıp durmuş. Nine hayretler içinde kalmış. Artık bu işe bir hal bulmalıymış. Arıların ötesine bir tabure çekmiş ve arıları izlemeye koyulmuş. İkindine doğru hain mi hain bir tilki kovana yanaşmış. Balları afiyetle yemiş. Bunu gören nine:\n\n— Demek balımı bu kurnaz tilki yiyormuş da haberim yokmuş. Kıran tıkılsın senin içine! Ah tilki, vah tilki!&nbsp;diye söylenmiş.\n\nNine akşam evinde kara sakız hazırlamış. Ertesi gün tilkinin gelmesini bekleyedurmuş. Tilki gelmeden evvel kara sakızı koca bir taşa sürmüş. Bunlardan haberi olmayan tilki kovandan balı almış. Taşa oturmuş balı afiyetle yemiş.\n\nTilki kalkacağı sırada: ‘\n\n— Ah!&nbsp;diye inlemiş. Kurnaz tilkinin kuyruğu kara sakıza yapışmış. Nine kuyruğu almış. Allamış pullamış. İncik boncuk takmış. Elinde sallandırmış. Nine tilkiye:\n\n— Kuyruğun bana kaldı mı? Balım da bana kaldı mı? demiş. Tilki ağlasa da sızlasa da nine kuyruğunu vermemiş. Bu masal da burada sona ermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "İnek ile Aslan",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde köylerden birinde varlıklı bir adam yaşarmış. Adamın inekleri, öküzleri, tavukları, eşekleri varmış. Bir gün adamın ineklerinden biri hastalanmış. Köylerinde baytar yokmuş. Baytar öbür köydeymiş. Adam ineğini de alıp baytarın yanına gitmek için yola koyulmuş. Yolda giderlerken ineğin bir bacağı çamura saplanmış. Adam uğraşmış didinmiş fakat inek çok hasta olduğu için onu çukurdan çıkaramamış. Adam ineğini orada bırakmış. Baytarı ineğin yanına getirmek için yoluna devam etmiş. İnek sahibinin gittiğini görür de durur mu ağlamaya bağırmaya başlamış.\n\nİneğin kaldığı yolun yamacında aslan kral yaşarmış. Aslan kral ineğin seslerini duymuş. Daha önce böyle bir ses işitmediğinden ürpermiş ve iki çakalı yanına çağırmış. Onlara sesin nereden geldiğini sormuş. Çakallar sesi işitmediklerini sesin nereden geldiğini bilmediklerini söylemişler. Kötü niyetli olan çakal:\n\n_ Sizin gibi büyük bir kral bir sesten mi korkuyor?&nbsp;diyerek aslanla alay etmiş.\n\nBunu duyan aslan sinirlenmiş ama ne çare! Çakalın söyledikleri doğruymuş. Aslan çakalların yanından ayrılarak sesin geldiği tarafa gitmiş. Yolun ortasında bir inek yatıyormuş. Aslan ineği görür görmez onun cüssesinden korkmuş. Sonra ineğin yardıma ihtiyacı olduğunu anlayarak vicdanına yenilip yanına gitmiş. İneği çamurdan kurtarmış. İneğin hasta olduğunu görerek annesinin yanına götürmüş. Kralın annesi şifacı aslanmış. Ormandaki tüm hastaları iyileştirmiş. İneği de iyileştirmek için mağarasına getirmiş. Şifacı kadın oğluna çıkmasını söylemiş. Aslan dışarıya çıkınca iki çakalla karşılaşmış. Kötü niyetli olan çakal aslana:\n\n&nbsp;_ Senden daha güçlü olan o ineği buraya getirmekle hata ettin. O iyileşince senin yerini alacak kralım,&nbsp;demiş.\n\nAslan kral çakalın sözüne kulak asmamış. Günler günleri kovalamış. İnek iyileşmiş. Aslanla inek dost olmuşlar. Bir gün aslanın karnı acıkmış. İnek ve şifacı aslan ona yemek hazırlamışlar. Şifacı kadın sofrayı hazırlarken inek yemeğe son eklemelerini yapmaktaymış. İki çakal ineğin yemek yaptığını görmüş. Kötü olan çakal iyi çakala:\n\n_ Şimdi gidip krala ineğin ona yaptığı yemeğin zehirli olduğunu söyleyeceğim. Aslan da onu öldürecek ve ben aslanın en yakın arkadaşı olacağım,&nbsp;demiş. İyi çakal:\n\n_ Yalan söylemek kötüdür. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar,&nbsp;diyerek ona nasihat vermiş.\n\nKötü çakal onu dinlemeyerek aslanın yanına gitmiş. Aslana çakala söylediklerini bir bir anlatmış. Aslan duyduklarından çok korkmuş. İçine bir kor ateş düşmüş. İnek yemeği getirince aslan ineğe saldırmış. İneği oracıkta öldürmüş.\n\nİneğin öldüğünü gören şifacı aslan oğluna o yemeği birlikte yaptıklarını, yemekte zehir olmadığını söylemiş. Şifacı aslan oğlunun yaptığı şeyden dolayı kahrolmuş. Aslan kral kötü çakalı öldürmüş. O günden sonra da dostlarına güvenerek hayatını sürdürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Hünerli Delikanlı",
        "text": "&nbsp;\n\nÇok eski zamanlarda bir padişah yaşarmış. Bu padişahın güzeller güzeli bir kızı varmış. Bu kız güzel olduğu kadar zekiymiş. Çok iyi ata biner, ok atarmış. Bir gün padişahın kızı evlenmeye karar vermiş. Babasına evlenmek istediğini söylemiş. Ülkeye haber salmışlar. Bu haber üzerine ülkedeki tüm bekar erkekler saraya gitmiş. Erkeklerin hepsi bu güzeller güzeli kızla evlenmek istiyormuş. Padişah tüm yiğitlerin sahip olduğu şeyleri dinliyormuş. Görücüler çok zenginmiş fakat padişah hepsini birer birer reddediyormuş. Buna anlam veremeyen sultan padişaha sinirleniyormuş. ‘‘Bey! Bey! Görücülerin hepsini reddediyorsun. Gelenlerin kimi tüccar kimi kadı kimi asker… Hepsinin de serveti var. Sen daha ne istiyorsun?’’ diyormuş. Oysa padişah bambaşka bir şey istiyormuş. Parayla saadet olmayacağını bilirmiş. Aylar geçiyormuş. Saraya nice delikanlılar gelmiş. Padişah hepsini geri çevirmiş.\n\nBir gün eski püskü kıyafetlerle saraya bir oğlan gelmiş. Padişahın kızına talip olduğunu söylemiş. Herkes ona şaşkınlıkla bakarken o padişahın huzuruna çıkmış.\n\nPadişah:\n\n— Hoş geldin delikanlı. Demek kızımı istiyorsun? Bana sahip olduğun şeyi de hele bilelim.\n\nOğlan:\n\n— Padişahım benim bir iğnem bir de ipliğim vardır. Ben ancak bunlara sahibim. Kızınıza envai çeşit kıyafetler dikebilirim.\n\nPadişah:\n\n— Yalnız bu kadar? Bize bunu mu vaaz ediyorsun?\n\nOğlan:\n\n— Bir de tahtam ve testerem var. Ben marangozluğu da bilirim. Kızınıza çardak yaparım. Çıkar üzerinde serinleriz.\n\nPadişah: Allah Allah! Daha söyle bakalım nelere sahipsin?\n\nOğlan:\n\n— Benim tuzum ve bıçağım da var. Aynı zamanda iyi bir aşçıyım. Kızınıza lezzetli yemekler yaparım birlikte yeriz.\n\nPadişah sordukça delikanlının yeni bir hüneri otaya çıkıyormuş. Padişahla belli bir münakaşadan sonra sıra gelmiş kararı açıklamaya. Herkes padişahın kararını dört gözle bekliyormuş.\n\nPadişah:\n\n— Sen çok hünerli bir delikanlısın. Kızımı açta açıkta koymazsın. Ekmeğini taştan çıkarır, taşın da suyunu sıkarsın. Kızım senindir.\n\nOğlanla kız kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Düğündeki yemekleri delikanlı pişirmiş. Gelinliğini delikanlı dikmiş. Kıza ahşap bir ev yapmış. O evde ömür boyunca mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Oduncu ile Yılan",
        "text": "Zamanın birinde bir oduncu ormanda odun keserken çalıların arasında bir yılana denk gelmiş. Elindeki baltayı kaldırmış. Tam yılana vuracakken vicdanı sızlamış. Yılanı öldürememiş. Yılan da bu durum karşısında duygulanmış. Dile gelmiş.\n\nYılan:\n\n— Ey insanoğlu! Sen bana kıymadın. Benim canımı bağışladın. Ben de sana bir iyilik yapacağım.\n\nYılan birden oradaki kör bir kuyuya dalmış. Gözden kaybolmuş. Az sonra ağzında bir altınla geri dönmüş. Oduncuya:\n\n‘— Bundan böyle sana her gün bir altın vereceğim.’&nbsp;demiş. Oduncu buna çok sevinmiş. Yılana dua etmiş ve gitmiş. Oduncu aldığı altını bozdurmuş. O gün evinde bir şenlik düzenlemiş. Oduncu bu olayı ne ailesine ne de tanıdıklarına anlatmış. Çevresindekiler oduncunun çok çalıştığını bu yüzden zengin olduğunu düşünmüşler. Oduncu yıllar boyu her gün kör kuyuya gidip yılandan bir altın almış.\n\nOduncu artık yaşlanmış. Kuyunun başına gidecek hali kalmamış. Günler günleri kovalamış. Oduncu kuyuya gidemediği için yoksullaşmaya başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış. Yılanın sırrını ona bir bir anlatmış. Oğlu inanmasa da kuyunun dibine gitmiş. Yılan çocuğu görmüş ancak saklanmış. Ardından dayanamayıp ortaya çıkmış. Çocuğun oduncunun oğlu olduğunu, altınlar için oraya geldiğini anlayınca kuyuya inmiş. Bir altın lira getirmiş. Çocuğa vermiş. Oduncunun oğlu hikayeye inanmadığı için şaşırmış. Ondan sonra kendi kendine bu kuyuda daha çok altın olacağını düşünmüş.\n\nYılanı öldürmek için saldırmış fakat öldürememiş. Yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da kuyruğu kopunca oduncunun oğlunu bacağından sokmuş. Ölümüne sebep olmuş. Akşam olmuş. Oduncu oğlunu beklemiş beklemiş fakat oğlu ortada yokmuş. Meraklanmış. Hasta yatağından sürüne sürüne kuyunun başına gitmiş. Bir de ne görsün. Kuyunun başında oğlunun cansız bedeni ve kuyruğu kopmuş bir halde duran yılanı görmüş. Oduncu olup biteni anlamış. Çok üzülmüş. Oğlunun hatası için yılandan af dilemiş. Ona tekrar dost olmak istediğini söylemiş. Yılan, oduncunun bu teklifine acı acı gülümseyerek:\n\n— Ben de dost kalmayı çok isterim ancak sende bu evlat acısı bende de bu kuyruk acısı oldukça biz artık dost olamayız,&nbsp;demiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Padişah Kızı ile Yedi Kardeş",
        "text": "PADİŞAH KIZI İLE YEDİ KARDEŞ\n\nZaman zaman içinde kalbur saman içinde, deve tellal iken pire nalbant iken zamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişahın da bir kızı varmış. Kızın yanında her zaman bulunan bir hizmetçisi varmış. Kız sarayın dabanında yaşarmış. Bir gün padişahın kızı hizmetçiye; “Ben burada dura dura usandım. Beni balkona çıkar da güneşleneyim.” demiş. Hizmetçiyle kız dışarıya çıkmışlar. Padişahın kızı şöyle balkonda otururken üzerinde bir bit bulmuş. Bu kız biti almış, bir şişeye koymuş. Kız biti beslemiş. Bit zaman geçtikçe kuş gibi bir hâl almış. Kız babasına gitmiş. Babasına demiş ki:\n\n-Baba, benim bir kuşum var. Bunu bilebilir misin?\n\n-Al gel kızım.\n\nKız odasına gitmiş. Kuşu almış, gelmiş. Babası bakmış bakmış, bilememiş. Kız babasına demiş ki:\n\n-Baba bu kuşu kim bilirse ona varacağım.\n\n-Olur kızım.\n\nPadişah davullar, zurnalar çaldırmış. Bütün milleti saraya toplamış, tezgâhı koymuş ortaya... Gelenler bakmış. Hâkimler, hekimler bakmış, bunu bilememişler. Kimi kuş demiş, kimi bilmem ne demiş, hiçbiri bulamamış. Aradan zaman geçtikten sonra ayağı çarıklı, uzun boylu bir adam gelmiş. Adam kapıyı “Tık, tık, tık.” vurmuş. Hizmetçi kapıdaki adama sormuş:\n\n-Ne istiyorsun efendi?\n\n-Padişahın kızının bir kuşu varmış, bunu kim bilirse kızını ona verecekmiş. O yüzden geldim.\n\n-Alimler, zalimler bilmedi ki sen bilesin. Ayağı çarıklı sen mi bileceksin?\n\n-Sana zahmet şu kuşa bir bakayım.\n\nHizmetçi padişaha varmış. Ayağı çarıklı, uzun boylu bir adamın geldiğini söylemiş. Padişah “Gelsin bakalım.” demiş. Adam padişahın huzuruna gelmiş:\n\n-Selamünaleyküm.\n\n-Aleykümselam.\n\nKuşu ortaya koymuşlar. Adam padişaha dönerek demiş ki:\n\n-Bunu bilmeyecek ne var. Bu bir bit.\n\nPadişah kızına demiş ki:\n\n-Bildi mi kızım?\n\n-Bildi baba.\n\n-Alacak mısın bunu?\n\n-Alacağım. Kaderim ne ise çekeceğim.\n\nNeyse... Padişah bunlara altın maltın vermiş. Ata bindirmiş, uğurlamış.\n\nBunlar giderken giderken bir değirmene denk gelmişler. Adam kıza; “Bugün burada yatalım Yarın yolumuza devam ederiz.” demiş. Değirmene girmişler. Değirmene girdikten sonra orada dikili bir taş varmış. Adam taşı kaldırıp kapının ardına koymuş. Kız hayrette kalmış. Sabah olunca taşı değirmenin kapısının ardına koymuş, ava gitmiş. Bir gün böyle, iki gün böyle... Bir gün kız adama demiş ki:\n\n-Sevgilim, senden kaçacak değilim ya! Değirmenin kapısını aç, şu taşı kaldır. Ben de dışarı yüzü göreyim.\n\n“Olur.” deyip taşı kaldırmış, dışarıya koymuş. Adam ava gitmiş. Tabii kız dışarı çıkmış, değirmenin önünde oturmaya başlamış. O esnada babasının güvercinleri gelmiş, değirmenin önüne konmuş. Kız güvercini tutmuş. Kız bir kâğıt yazıp güvercinin ayağına bağlamış. “Babacığım, ben filan tarafta yıkık bir değirmendeyim. Aldığım adam bir karayılan çıktı. Beni bunun elinden kurtar.” diye yazıp güvercinin ayağına bağlamış. Güvercin uçmuş, gitmiş. Güvercin sarayın bahçesinde bir dala konmuş. Vezirin biri “Şu güvercinin ayağında bir şey var. Bakalım nedir?” demiş. Açmışlar bakmışlar ki, padişahın kızından mektup... “Aman babacığım, ben filan tarafta yıkık bir değirmendeyim. Aldığım adam bir karayılan çıktı. Beni bunun elinden kurtar.” diye yazılı. Mektubu okuduktan sonra padişah vezirlerini toplamış. Padişah “Bir asker kuşatalım. Bu asker gitsin kızı alsın.” demiş.\n\nAsker kuşatmışlar. Değirmene göndermişler. Asker değirmene varınca bu adam bir karayılan olup havaya uçmuş. Ağzından burnundan ateş saçmış. Askerin çoğu kırılmış, azı geri dönmüş. Askerler padişaha demişler ki:\n\n-Padişahım, bu yılan havada uçuyor. Ağzından ateş saçıyor. Kırılan kırıldı, biz kaçtık geldik.\n\n-Bir daha değirmeni kuşatın.\n\nAsker değirmeni bir daha kuşatmış. Yılan yine aynısını yapmış.\n\nÜçüncü sefer vezirler padişahın yanına varmışlar ve padişaha demişler ki:\n\n-Padişahım, bu böyle olmaz. Bunun bir çaresine bakalım.\n\n-Eee... Ne yapacağız?\n\n-Bir ülkede yedi kardeş varmış. Alsa alsa bunu yedi kardeş alır.\n\n-Hemen asker kuşatıp gönderin.\n\nAsker kuşatıp yedi kardeşlere göndermişler. Askerler yedi kardeşin muhitine varmışlar. Askerler yedi kardeşin evlerine gitmişler ve onlara hâli anlatmaya başlamışlar:\n\n-Selamünaleyküm.\n\n-Aleykümselam.\n\n-Sizin ününüzü çok duyduk. Padişahımızın bir kızı var. Bir adamla evlendi. Adam yılan çıktı. Kimse kızı alamıyor. ‘Alsa alsa yedi kardeş alır.’ dediler. Bu yüzden buraya geldik.\n\nOturmuşlar, yiyip içtikten sonra yola çıkmışlar. Padişahın yanına gelmişler:\n\n-Selamünaleyküm.\n\n-Aleykümselam.\n\nOturmuşlar, yiyip içtikten sonra padişah yedi kardeşe sormuş:\n\n-Sizin sanatınız nedir?\n\n-Bizim hepimizin ayrı ayrı sanatı var. Birisi; yere vurduğu zaman ateşten bina olur. Dışarıdan geleni yakar, içerdeki yanmaz. Ötekisi; bir avuç toprağın birini mağribe atar, birini maşrıka atar. Üçüncü ve dördüncü; öyle ok atarlar ki, hiç hedefi şaşırmazlar. Beşincisi; yeri dinler, öte yanda ne olursa bilir. Altıncısı; ineğin karnından buzağıyı alır, ineğin haberi olmaz. Yedincisi; bir insanı parmağıyla havaya atar ve tutar.\n\n-Öyleyse haydi yolunuz açık olsun. Selametle...\n\nYedi kardeş değirmeni kuşatmak için yola çıkmışlar. Değirmene yaklaşırken yer dinleyene sormuşlar:\n\n-Yeri bir dinle. Ne duyuyorsun?\n\n-Valla kardaş daha yatmamışlar.\n\nDerken değirmenin kapısına yaklaşmışlar. İneğin karnından buzağıyı alan kardeşe demişler ki; “Haydi git, kızı al.” Oğlan gitmiş, kızı yılandan ayırmış, almış. Kızı aldıktan sonra yola düşmüşler. Biraz gittikten sonra dinleyici kardeşe yine sormuşlar:\n\n-Ey dinleyici kardeş, yeri dinle. Geliyor mu?\n\n-Valla daha yatıyor.\n\nBiraz daha yol gitmişler. Tekrar dinleyici kardeşe sormuşlar:\n\n-Geliyor mu dinleyici kardeş?\n\n-Valla kardaş geliyor.\n\nBir avuç toprak almış, birini mağribe atmış, birini maşrıka atmış. Yılan havada uçarmış. Yılan bir mağribe gitmiş, bir maşrıka gitmiş. Yılan yine gelmiş. Kardeşlerden biri yere yumruğunu vurmuş. Ateşten bir bina olmuş. Yılan ateşten binanın içinden kızı almış, havaya çıkmış. Atıcı kardeş bunu vurmuş. İneğin karnından buzağıyı alan kardeş kızı almış. Saraya varmışlar. Padişahın yanına gitmişler:\n\n-Al padişahım kızın!.\n\nPadişah kızına demiş ki:\n\n-Ya... Kızım er dediğin böyle olur.\n\n-Valla baba, bunlar çok sanatkâr adamlar. Ben bunların hiçbirine değmem.\n\nNeyse... Padişah kızını dinleyici kardeşe vermiş. Yedi kardeş kızı alarak memleketlerine doğru yola çıkmışlar. Epey gittikten sonra memleketlerine varmışlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n\nOnlar ermiş muratlarına, darısı murat çekenlere.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Konuşan Bebek",
        "text": "KONUŞAN BEBEK\n\nBir varmış, bir yokmuş... Bir beyin üç oğlu varmış. Oğlanlar evlenmek için ok atarlarmış. Ok nereye giderse oradaki kızla evlenirlermiş.\n\nBabaları oğullarına “Haydi yavrularım ok atılacak.” demiş. Birinin okuna bir kız çıkmış. Ötekine de bir kız çıkmış. En küçük oğlanın avına da bir akrep çıkmış. Babası der ki:\n\n—Olmadı bir daha at. Aboo... Benim oğlum akrebi mi alacak?\n\nOğlan bir daha atmış. Yine akrep çıkmış. Üçüncüsünde de akrep çıkmış. Babası oğluna demiş ki:\n\n—Olmaz oğlum. Sen bununla evlenemezsin.\n\n—Dur baba! Belki bunda da bir hayır vardır.\n\nOğlan akrebi alıp eve gelmiş. Odaya koymuş. Toy düğün yapılmış. Güveyi getirip kapıdan içeriye tıkmışlar, kapıyı basmışlar. Oğlan baksa ki, doğan aya “Doğma ben doğacağım.” diyor gibi kız parıl parıl parlıyor. Bu kız peri kızıymış. Kız oğlana demiş ki: “Şu babanın bohçası, şu kardeşlerinin bohçası, şu amcanın bohçası...”\n\nOğlan bohçaları anasına iletmiş. Baksalar ki, bir akrep bu kadar bohça göndermiş. Diğer oğlanların karıları hiçbir şey göndermemiş. Anası oğluna demiş:\n\n—Oğlum gelinimizi görmek istiyoruz.\n\n—Tamam ana.\n\nOğlan doğru akrebin yanına gelmiş:\n\n—Karıcığım seni anam babam görmek istiyor.\n\n—Beni gösterme. Başıma düşman çoğaltma. İkimiz birbirimize yeteriz.\n\nKız ne yapmışsa kocasını ikna edememiş. Davet için hazırlık yapmışlar. Oğlanın anası babası davete gelmiş. Baksalar ki, dünya güzeli bir kız. Kızın güzelliği karşısında kadın ne yapacağını şaşırmış. Kadın kocasına demiş ki:\n\n—Bey, bu kız tam sana layık.\n\n—Eee... Ne yapalım?\n\n—Valla bey, oğlundan yerine getiremeyecek şeyler iste. Getirmezse cellat et.\n\nBabası oğlunu yanına çağırtmış:\n\n—Bana bir halı getireceksin. Köy üzerinde oturacak, halının yarısı boş kalacak.\n\nOğlan kara kara düşünüp eve gelmiş. Kocasının düşünceli olduğunu anlayan kız derdini öğrenir:\n\n—Git filan yere. Orada bacım Ayşe’den en küçük halıyı iste. Sana verir.\n\nOğlan karısının tarif ettiği yere gider ve Ayşe’yi çağırır:\n\n—Ablan sizin küçük halıyı istiyor.\n\n—Tamam, biraz bekle getireyim.\n\nOğlan halıyı alıp babasına getirir. Babası köyü halının üzerinde oturtur. Halının yarısı boş kalır. Babası oğluna bir şart daha koşar:\n\n—Bana bir salkım üzüm getireceksin. Herkes yiyecek hiç eksilmeyecek.\n\nOğlan yine kara kara düşünerek eve varmış. Karısı kocasının derdini bildiği için tekrar bacısına yollar:\n\n—Git bacım şimdi üzüm topluyor. Ondan bir salkım iste al, gel.\n\nOğlan karısının tarif ettiği yere gitmiş. Ayşe’yi çağırmış. Ondan bir salkım üzüm istemiş. Üzümü alıp gelmiş. Babasına vermiş. Herkes bu salkımdan yemiş. Yenildikçe yenilenmiş. Babası bir başka istekte bulunmuş:\n\n—Oğlum, bana sakalı iki karış, boyu bir karış konuşan bir bebek getireceksin.\n\nOğlan kara kara düşünerek eve gelmiş. Karısı, kocasının düşünceli hâlinden dertli olduğunu anlar ve bacısına gönderir: “Git bacımın şimdi sancısı başlamıştır. Biraz bekle. Çocuk doğunca al, gel.”\n\nOğlan doğruca karısının tarif ettiği yere gider. Çocuğun doğumunu bekler. Biraz sonra çocuk doğar. Oğlana çocuğu verirler. Oğlan çocuğu alır, gelir. Babasına götürür. Oğlan babasından bütün ahalinin gelmesini ister. Bütün ahali gelir. Oğlanın babası çocuğa der ki:\n\n—Konuş bakalım.\n\nBir halının yarısına oturulup yarısı boş kalır mı? Dizlerine kadar taş kesilesin. Hiçbir salkım üzümü bütün millet yer de üzüm eksilmez mi? Beline kadar taş olasın. Sakalı iki karış, boyu bir karış konuşan bir bebek gördün mü? Her yanın taş kesilsin.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "YILAN ŞAHİN İLE TİLLİ YUSUF",
        "text": "YILAN ŞAHİN İLE TİLLİ YUSUF\n\nBir varmış, bir yokmuş... Allah’ın kulu çokmuş. Bir kadının hiç çocuğu olmazmış. Bir gün; “Allah’ım olsa olsa da bir yılan olsa, ne olsa çayan* olsa bana bir çocuk ver.” diye Allah’a dua etmiş. Bizim evvelden duyduklarımız. Zaman geçmiş, bu kadın hamile kalmış. Günü tamam olunca bu kadın bir yılan doğurmuş.\n\nYılan on beş yaşına girince gıcılayıp* eve girmemeye, anasına babasına ecir*&nbsp;etmeye başlamış. Gitmişler buna bir kadının kızını istemişler. Yılan kızı sokmuş, öldürmüş. Ondan sonra aradan ıcık* da zaman geçince bir daha gıcılamış. Bir kız daha almışlar. Onu da sokup öldürmüş. İstedikleri kızlar zenginlerin kızlarıymış. Anası “Bir de dana çobanının kızını alalım.” demiş. Gayri kimse kızını vermemiş.\n\nDana çobanının kızını istemişler. Çoban kızını vermiş. Dana çobanının kızı ağlarken yanına bir dede -derviş- gelmiş. Kıza sormuş:\n\n-Ne ağlıyorsun kızım sen?\n\n-Beni böyle böyle bir yılana verecekler.\n\n-Yavrum, onun kolayı var. Varınca yedi kat ev yaptır. ‘Bir kat sen soyun Yılan Şahin, bir kat ben soyunayım.’ de ve esbabı* soyun. Bir adım at, eve çık. Anladın mı lafımı?&nbsp;diyerek derviş ortadan kaybolur.\n\nKız kaderine razı olup Yılan Şahin ile evlenmiş. Evlenmeden önce kız şart olarak “Yedi kat ev yaptırın. Yedi kat elbise de bana giydirin ki oğlunuzu alayım.” der.\n\nYedi kat ev ve yedi kat elbise yaptırmışlar. Kız, Yılan Şahin ile evlenmiş. Gerdek gecesi kız Yılan Şahin’e “Bir kat elbiseyi Yılan Şahin bir sen soyun, bir ben soyunayım.” demiş. Amma o adam Hızır imiş. Öyle öyle kızın yanına gelse ki, çırpınıp bir babayiğit olmuş.\n\nEvvelki ölenlerin anaları babaları “Bizim kızlar öldüydü, bu nasıl canlı kalır? Bunu da çıkaralım.” diye bu kızın yanına cazı düşürmüşler. Cazı karısı kızın yanına varmış. Kıza; “Aman yavrum, dışarıda gül var diken var. Burada ne bekleyip duruyorsun. Gel dışarıya gidelim.” demiş. Derken bu kızı aldığıynan bir örene kapatmış. Cazı karısı kapıyı üstüne kilitlemiş. Kız arayıvermiş, çıkacak yer bulamamış. Ondan sonra bu Yılan Şahin dolanıp ağlamaya başlamış. Kızın nereye gittiğini bilen yok.\n\nKız orada dururken cinler ciğir ciğir* gelip oraya dolmuşlar. Tavandan bir şey indirmişler. Cinler ona bir okumuşlar: “Elli edane belli bedane güllü tohane.” diye. Onu okuyunca tavandan indirdikleri şey adam olmuş. Adamın ismi de Yusuf imiş. Tilli Yusuf, cinlerle oynamış, tekrar yerine gitmiş. Cinler Tilli Yusuf’u koymuş, gitmişler. Onlar gidince kız onu indirmiş. Cinlerin okuduğu duayı okuyunca o şey adam olmuş. Kıza demiş ki:\n\n-Sen ne arıyorsun burada? İs misin cis misin?\n\n-Ne isim ne cisim. Seni yaradan Allah’ın kuluyum. Beni böyle böyle bir cazı getirdi. Peki sen nasıl geldin?\n\n-Beni anam beşiğime bırakmış. Cinler çalıp getirmiş. Ben burada böyle kaldım. Anam da babam da bulamadı beni.\n\n-Ne olacak ya?\n\n-Kalk, ben seni savuşturayım*. Oraya varınca babama söyle her yanı usturadan bir ev yaptırsın. Filan yerde evimiz var, oraya git.\n\nKız, Tilli Yusuf’tan hamile kalmış. Kız, Tilli Yusuf’un evine varmış. Tilli Yusuf’un babasının da bir ırgatı varmış. Kapısında kölesi oluyormuş. Köle hemen hanımına varmış:\n\n-Hanımım bir dişirici* geldi.\n\n-Aman hemen alt kata yatırın.\n\nKızı hemen içeri almışlar. Kızın kafasına gülle gibi çaputu koymuşlar, altına bir eski palto atmışlar, gitmişler. Kız yatarken Tilli Yusuf güvercin olmuş pencereye konmuş. Kıza demiş:\n\n-Altında ne var?\n\n-Post var.\n\n-Üstünde ne var?\n\n-Daş var.\n\n-Anama söyle, beni sardığı ipeği çocuğa sarsın. Benim üzerinde yattığım döşeği sersin. Bana da her yanı usturadan bir ev yaptırsın.\n\n-Olur mu?\n\n-Olur.\n\nKöle, bu konuşulanları duyar. Hemen Tilli Yusuf’un anasına babasına duyduklarını anlatmış.\n\nTilli Yusuf’un anası babası kızı almışlar, yerleştirmişler. Sevine sevine bir ev yapmışlar. Oğlan bir gün gelmiş, pencereden içeriye girmiş. Kapıyı içerden bastırmışlar. Arkası tüm güvercinmiş. Gelmişler, usturadan konağın ayağı kopmuş. Oğlan kurtulmuş. Bu hadiseyi kızın eski nişanlısı duymuş. Bu oğlan oraya adam düşürmüş. Yılan Şahin, Tilli Yusuf’la karşılaşmış. Tilli Yusuf’a demiş ki:\n\n-Beni yılanlıktan kurtardı. O benim kadınım.\n\n-Hayır, beni cinlerin elinden kurtardı. Ben onu vermem.\n\nBunlar karşılaşmışlar. Ancak anlaşamamışlar. Bunlar kalkıp şeye gitmişler, hükûmete. Dertlerini hükûmete anlatmışlar. Hükûmet bunların anlaşamayacağını görünce bunlara şöyle demiş:\n\n-İkiniz de soyunun. Bir taşın üstüne oturun. Kızın eline bir tas verin. Hanginizin tepesinden su dökerse o kızı götürsün.\n\nYılın Şahin ile Tilli Yusuf kalkmışlar, gelmişler. İkisi de çullarıylan, esvaplarıylan taşa oturmuşlar. Kız Yılan Şahin’e “Laf da senin Yılan Şahin söz de senin. Burada ciğerim var, geçemeyeceğim. Haydi kaderine say.” diyerek Tilli Yusuf’un tepesinden suyu dökmüş. Yılan Şahin ağlayarak gitmiş. Yılan dediysek gayri yılan değilmiş. Kızla Tilli Yusuf’a kırk gün kırk gece düğün yapılmış.\n\nYemiş içmiş muradına göçmüşler.\n\n*çayan: Yengeç\n\n*ecir: Eziyet\n\n*gıcılamak: Bağırmak\n\n*ıcık: Azıcık\n\n*esbab: Elbise\n\n*ciğir ciğir: Akın akın, öbek öbek\n\n*savuşturmak:&nbsp;Başından atmak, kovmak\n\n*dişirici:&nbsp;Hizmetçi, temizlikçi\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Oduncunun Kızı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler cellat iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken…\n\nBir oduncu adam varmış. Bu oduncu adam, kızı ve karısı ormana uzak bir kulübede mutlu mesut yaşarlarmış. Oduncu adam ve kızı her gün ormana ağaç kesmeye giderlermiş. At arabasının arkasında oturan küçük kız, annesinin kendisinin yemesi için verdiği ekmeği küçük küçük yaparak kuşlara ata ata gidermiş. Ormana vardıklarında babası:\n\n— Kızım sen buralarda oyna ama sakın fazla uzaklaşma yoksa ormanda kaybolursun ve kötü kalpli cadı seni ele geçirir, dermiş. Babası odun keserken kızı da oralarda oyun oynarmış. Akşam olup hava kararmaya başlayınca da evlerine dönerlermiş. Böyle böyle günler haftaları, haftalar ayları aylarda yılları kovalamış ve bir gün oduncunun karısı ölmüş. Küçük kızıyla baş başa kalan oduncu çok çaresizmiş. Ormana gidip odun kesmek zorunda olduğu için evine bakamaz olmuş ve evlenmesinin hem kendisi hem de kızı için daha iyi olacağını düşünmüş ve evlenmiş.\n\nEvlendiği kadın küçük kızı evinde fazlalık olarak görüyormuş. Oduncuya bir gün;\n\n— Bey, ben bu çocuğu istemiyorum götürelim ormana bırakalım, demiş. Oduncu da:\n\n— Peki, madem, demiş.\n\nBu arada küçük kız konuşulanları duymuş.\n\nErtesi gün küçük kız yine at arabasının arkasına oturmuş. Babasıyla her gün ki gibi ufak ufak ekmekler atarak gittiği yolda ağlıyormuş. Ağlayarak attığı ekmeği arabanın peşi sıra gelen kuşlar yiyorlarmış.\n\nKuşlar:\n\n— Ne oldu neden ağlıyorsun, diye sormuş.\n\nKüçük kız üvey annesiyle babasının kendisini ormana bırakıp kaçacaklarını duyduğunu söylemiş.\n\nKuşlarda küçük kıza taş toplayıp getirmişler:\n\n— Al bunları yollara at. Böylelikle onlar seni bıraksalar bile sen taşları takip ederek evine geri dönebilirsin demişler.\n\nKız çok sevinmiş. Arabanın arkasında giderken taşları yola ata ata gitmiş. Ormana varmışlar. Babası her zaman ki gibi;\n\n— &nbsp;Kızım sen buralarda oyna ama sakın fazla uzaklaşma yoksa ormanda kaybolursun ve kötü kalpli cadı seni ele geçirir, demiş.\n\nKüçük kız babam galiba vazgeçti beni bırakmayacak, diye düşünmüş ve oynamaya başlamış. Babası bakmış kızı oyuna dalmış. Ağaca bir kernip asmış. Bu kernip rüzgâr estikçe ağaca çarpıp tak tak ses çıkartıyormuş. Kızı bu sesi duydukça babam odun kesiyor zannedip oynamaya devam etmiş. Bu arada babası çoktan evin yolunu tutmuş.\n\nAkşam olup hava kararınca kız bakmış ki babası yok. Ağlamaya başlamış. Babam beni kötü kalpli cadının olduğu ormanda bırakıp gitti diyerek. Bu sırada aklına kuşların verdiği nasihat gelmiş (yollara atarak geldiği taşlar). Birden ağlamayı bırakmış ve taşları takip ede ede evin yolunu tutmuş. Eve varmış, kapıyı çalmış. Üvey anne kızı görünce şaşırmış:\n\n— Bey, sen benimle alay mı ediyorsun. Beni mi kandırıyorsun, demiş.\n\nOduncu, kızı gerçekten ormanda bıraktığını söyleyip durmuş. Oduncu:\n\n— Kızım seni kaybettim sandım, diye yalan söyleyerek kızın nasıl geldiğini öğrenmek istemiş kız:\n\n— Babacığım ben yollara taş atarak gitmiştim. Taşları takip ederek geldim demiş.\n\nBunu duyan üvey anne kızı dışarı adım attırmıyormuş. Yine taş toplar diye\n\n— Çıkma dışarı kaybolursun, diyormuş. Derken oduncuyu yine kandırmış.\n\n— Sabahtan beraber gidip kızı ormana bırakalım gelelim, demiş. Kız yine duymuş.\n\nSabah olmuş yollara düşmüşler. Kız at arabasının arkasında kuşlara ekmeğini atarken ağlamış, üvey annem beni ormana bırakacak, diye. Kuşlar yine taş getirmiş.\n\n— Bunları yola at. Üvey annenle baban gidince sende taşları takip ederek evine varırsın, demiş.\n\nKız üvey annesiyle babasının gittiğini anlayınca yola koyulmuş. Evine dönmek için ama kötü kalpli cadının tuzağına düşmüş.\n\nKötü kalpli cadı küçük kızı almış evine götürmüş kızı beğenmemiş:\n\n— Iyyy, sen de ne küçüksün, ne kadar cılızsın. Annen sana hiç yemek vermedi mi, demiş.\n\n— Annem öldü, diyerek kız ağlamaya başlamış.\n\n— Baban vermedi mi, demiş.\n\n— Babam da ormana bırakıp kaçtı, demiş.\n\nCadı sevinmiş:\n\n— Güzel, demiş. O zaman arayan soranın yok. Ve onu evine hapsetmiş. Ona güzel güzel yemekler yedirmiş ki kız büyüsün şişsin de kendisi de afiyetle yesin. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalarken kız büyümüş şişmiş.\n\nKötü kalpli cadı onu yemek için hazırlanırken kız:\n\n— Buraya geleli çok zaman oldu, tozlandım, pislendim. Ateşe su koy da önce yıkanayım temizleneyim, demiş.\n\nCadı da:\n\n— Nasılsa sonunda seni yiyeceğim. Bu kadar bekledim. Biraz daha beklerim, demiş. Ateşi yakmış, kazana suyu doldurmuş. Ateşe koymuş, kıza:\n\n— Hadi, temizlen artık, demiş. Kız cadıya:\n\n— Su kaynamış mı mikropların ölmesi gerek. Beni yedikten sonra hastalığa yakalanmanı istemem, demiş. Cadıyı kandırmış. Cadı tam kazanın içine bakarken kız cadıyı suyun içine atıp kapağı kapmış ve cadı ölmüş. Evi ve her şeyi de kıza kalmış. Kız mutlu mesut yaşayıp gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Akıllı Oğlan ile Deli Oğlan",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler cellat iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken köyün birinde iki erkek kardeş, anneleri, babaları bir de yatalak hasta dedeleri yaşarmış. Çok yoksullarmış. Sabahtan anneleri ile babaları tarla ekip biçmeye gider, yiyecek iki lokma ekmek parası kazanırlarmış. Bir sabah yine annesi ve babası, akıllı oğlan ile deli oğlana dedelerini emanet etmişler ve tarlaya çalışmaya gitmişler.\n\nAkıllı oğlan kendisi de çalışmaya gidemiyormuş. Deli kardeşi ve dedesine bakıyormuş. Anne ve babasına yük olduğunu düşünüp kahırlanıyormuş. Bari ev işlerinde anneme yük olmayalım diye deli kardeşine evleri süpürttürüyormuş. Kendisi de siliyormuş. Ev işleri bitince deli oğlana demiş ki:\n\n— Dedemi&nbsp;yıkayalım da babam gelince sevinsin. Az odun var, yetmez. Sen ateşi yakadur ben de odun toplayıp geleyim, demiş.\n\nDeli oğlan sen ateşi yak, kazana suyu doldur, dedeyi de içine oturt. Akıllı oğlan odunları toplamış gelmiş. Bir de ne görsün. Dedesi kazanın içinde. Deli oğlan ateşi tutuşturmuş, başında bekliyormuş.\n\n—Sen ne yapıyorsun,&nbsp;diye koşup gelmiş akıllı oğlan.&nbsp;Dedesini kurtarmış.\n\nAkşam olunca deli oğlan babasına:\n\n— Bugün dedemi yıkadım. Akıllı oğlan bana bağırdı, demiş.&nbsp;Babası da:\n\n— Oğlum sen akıllıydın. Sen de mi delirmeye başladın? Deliyle deli olunur mu,&nbsp;diye bağırınca akıllı oğlan her şeyi anlatmış.\n\n— Eğer yetişmeseydim deli oğlan dedemi haşlayacaktı, demiş. Bunun üzerine anneleriyle babaları konuşmuşlar, düşünmüşler, taşınmışlar ve dedeyi evden göndermeye karar vermişler. Anne:\n\n—&nbsp;Deli de olsa o bizim küçük oğlumuz. Daha çok küçük, belki akıllanır. Senin baban yaşayacağını yaşamış. Şimdi onun için oğlumuzdan vazgeçmem, demiş. Babayla akıllı oğlan dedesini birlikte ormana götürmüş, dedesi yalvarıyormuş:\n\n—&nbsp;Ne olur beni burada bırakmayın. Allah rızası için. Benim suçum günahım yok diye,&nbsp;ağlıyormuş.\n\n— Baba bende böyle olmasını istemezdim ama oğlum seni öldürecekti. Kusura bakma, demiş.\n\nAdamı ağacın altına bırakmış gitmişler.\n\nYolda giderken akıllı oğlan\n\n— Baba sen ilerde yaşlandığında ben de oğlumla birlikte seni buraya mı getireceğim, deyince baba ağlamaya başlamış. Koşarak babasına gitmiş, elini öpmüş, af dilemiş. Akıllı oğlan dedesini geri eve getirmeyi başarmış. Deli oğlan da o günden sonra dedesine bir daha hiç yaklaşmamış. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Üç Arkadaş",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir köyde üç tane arkadaş varmış. Biri topal dana, biri topal keçi, biri de topal horozmuş. Bir gün bunlar gezmeye gitmişler. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler bir ormana ulaşmışlar. Ormanda kayıp olmuşlar. Sonra bir mağara görüp içine girmişler. Ama bir de ne görsünler, içinde ayılar, canavarlar, her türlü hayvanlar ordaymış. Oradaki hayvanlar da topal dana, topal keçi ve topal horozu görünce sevinmişler. Bunları yeriz diye düşünmüşler. Topal horoz gezmeye çıkmadan önce kulağının arkasına kağıt koymuş gerek olursa kullanırım diye düşünmüş. Sonra topal dana, topal keçi ve topal horoz:\n\n— Zaten bizi yiyeceksiniz bizim bir mektubumuz var önce onu okumamıza izin verin ondan sonra bizi yiyin’ demişler.\n\nAyılar, canavarlar ve diğer hayvanlar bunu kabul etmişler. Önce topal dana okumuş okumuş okumuş gece yarısı olmuş. Sonra sıra topal keçiye gelmiş o da okumuş okumuş okumuş yine uzun bir zaman geçmiş. Sonra sıra topal horoza gelmiş. Horoz da okumaya başlamış ve demiş ki:\n\n— Belediyenin emri var, altmış tane ayı, altmış tane canavar, altmış tane aslan ve çakal, çarık kesip derisini toplayacağız. demiş.\n\nBunu duyan bütün hayvanlar ormana doğru kaçmışlar. Topal dana, topal keçi, topal horoz bu sayede kurtulup köylerine dönüp mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kör Adam",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde köyde yaşayan bir karı koca varmış. Adamın gözleri görmüyormuş. Bu yüzden evi geçindirmek için dışarıya hep kadın çıkıyormuş. İş güç aramak ve geçinebilmeleri için. Bir gün kadın yine yetiştirdikleri tavukların yumurtalarını toplamış ve bahçelerindeki alıç ağaçlarında alıçları toplayıp pazara satmaya gitmiş. Ertesi sabah pazara gitmeden önce eşine şöyle söylemiş:\n\n— Ben işe gidiyor sen de evdeki tavuklara bak, hayvanların suyunu, yemini ihmal etme onlara güzelce bak, demiş.\n\nAdam da bakacağını söyleyip karısını evden göndermiş. Adam sonra karım bana iş verdi en iyisi kalkıp yapayım diye düşünüp kalkarak hayvanların yemini ve suyunu vermiş. Sonra aklına bir şey gelmiş. Benim bu tavukların bitlenmesini engellemem lazım demiş. Tabii o zamanda bit ilaçları yokmuş. Adam bir sıcak kazanda su kaynatmış ve ne kadar tavuk varsa hepsini bu kaynayan kazanın içerisine tek tek sokup çıkarmış ve adam böyle yapınca bu tavuklar yanmışlar. Adam kör olduğundan tavukların öldüğünü anlamamış ve onları sözde kurumaları için güneşin altına koymuş. Akşam olunca bu adamın karısı\n\nPazarda sattıklarının mutluluğuyla eve gelmiş bir de bakmış ki tavuklar yanmış vaziyette ve yerde sıra sıra dizilmişler. Kadın çok sinirlenmiş tavuklara ne olduğunu merak edip eşine sormuş:\n\n— Bu tavuklar neden öldü ben sana onlara iyi bak demedim mi, neden onları öldürdün? demiş. Adam da:\n\nSen bana iyi bak demedin mi ben de işte onlara iyi baktım. Bitlenmelerini önledim demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Dev Kız",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş Allah’ın kulu çokmuş, çok demesi günahmış. Bir padişahın üç oğlu varmış. Hiç kızı yokmuş. Padişahın hanımı bir gün Allah’a yalvarmış bir kızım olsun diye. Allah da bu dileğini kabul etmiş. Bir kızları olmuş. Bu kız kazma dişli, kürek başlı bir dev imiş.\n\nKız büyüyünce dev olduğu anlaşılmış. Kızın kardeşlerinin de bir sürü koyunları varmış. Kız her gün koyunlardan birini yemeye başlamış. Kızın kardeşleri sabah koyunları sayarmış, koyunlar eksik çıkarmış.\n\nBir gün beş gün derken büyük oğlan:\n\n— Ben koyunları kimin yediğini izlerim, demiş.\n\nKız, kardeşinin beklediğini görünce o gün gelmemiş. Sonra ortanca kardeş:\n\n—Ben yatar izlerim, demiş.\n\nKız bakmış ki kardeşi orada bekliyor yine gelmemiş. Bu kez küçük kardeş:\n\n-Bugün de ben bekleyeyim, demiş.\n\nKüçük oğlan yukarı, yükseğe bir buz torbası asmış. Buza:\n\n—Kız, koyunun içine girdimiydi alnıma bir damla düş. Sen beni uyandır, demiş.\n\nKız gelmiş, koyunu yemeye başlamış. Koyunu yerken oğlanın alnına tıp diye bir damla düşmüş ve oğlan uyanmış. Koşup kızı yakalamış. Oğlan anasına:\n\n— Ana bak bu kadar koyunu yiyen hep kızın imiş. Ya kızından vazgeçersin kızını öldürürüm, ya da bizden vazgeçersin, demiş.\n\nAnası:\n\n—Yok, kızımdan vazgeçmem. Sizden vazgeçerim kızımdan vazgeçmem, demiş. Çocuklar almış başını gitmiş. Bu kız büyümüş. Ne mal koymuş ne can koymuş. Kız kazma dişli, kürek başlı bir kız olmuş. Bir şey koymamış köyde. Silmiş süpürmüş her tarafı. Anasını da yemiş babasını da yemiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Büyük kardeşi ile ortanca kardeşi de ölmüş. Küçük kardeş yalnız kalmış.\n\nEn küçük kardeş:\n\n—Zamanında köyde benim bir bacım vardı. Bir gidip bakayım, demiş. Oğlan yola çıkmış. Kız, kardeşi yaklaştığı zaman kokusunu almış.\n\nKız:\n\n—Oh... Kardeşim geliyor, kısmetim geliyor, diye sevinmiş.\n\nOğlan yurduna gelmiş ki kimse kalmamış.\n\nKız, kardeşine:\n\n—Aman ağam hoş geldin, demiş.\n\nTam ağzı sulanmış kardeşinin üstüne atlayacakken oradan bir deve gelmiş. Oğlan deveye atlayıp binmiş. Kız deveyi korkutmuş:\n\n— Deve seni de yerim kardeşimi de yerim, demiş. Deve oğlanı sırtından atıp kaçmış. Kız yine tam oğlanın üstüne atılacakken oradan bir katır gelmiş. Oğlan bu kez katıra atlayıp binmiş. Dev kız yine bağırmış:\n\n— Katır seni de yerim kardeşimi de yerim, deyince katır da çocuğu sırtından atmış. Bu kez öteden bir dana gelmiş. Ötürüklü bir danaymış. Dana çocuğun zor durumda olduğunu anlamış:\n\n— Bin üstüme de seni kaçırayım. Arkamdan geleni teperim, önümden geleni kaparım, demiş.\n\nÇocuk:\n\n—Aman dana, deve geldi korkusundan götüremedi attı beni. Katır geldi o da götüremedi de beni, kalmış ki sen mi götüreceksin, demiş. Dana:\n\n—Yok, insanoğlu sen bir kalıp sabun, bir iğne, bir bidon da su al bin üstüme, demiş.\n\nOğlan dananın dediklerini almış, binmiş dananın üstüne. Oğlan giderken kız görmüş.\n\nKız:\n\n—Ötürüklü dana, at üstündekini. Şimdi seni de yerim, onu da yerim, demiş.\n\nHiç aldırmamış ötürüklü dana, bir ötürük sıkmış. Kız yüzünü gözünü silene kadar biraz uzaklaşmış. Neyse biraz ileri varınca kız bir daha:\n\n— At üstündekini. Şimdi seni de yerim, onu da, demiş.\n\nDana bir ötürük daha sıkmış. Biraz daha uzaklaşmış kızdan. Kız yüzünü gözünü silip yine düşmüş peşlerine. Dana insanoğluna:\n\n— Elindeki sabunu at, demiş.\n\nÇocuk sabunu atmış. Kız kaymış. Bir patacı o yana gitmiş, bir patacı bu yana gitmiş. Dana, çocuğa:\n\n— İğneyi at, demiş. Çocuk iğneyi atmış. İğne bir karaçalı olmuş ki haddinden fazla. Kız didine didine onu da geçmiş. Dana, çocuğa:\n\n— Dök suyu, demiş.\n\nÇocuk suyu dökmüş. Su koca bir deniz olmuş. Denizin öte başına çıkmışlar. Çocuk kurtulmuş. Kız, kardeşine yalvarıyormuş:\n\n— Ağam soylusun, boylusun. Karşıya nasıl geçtin,&nbsp;demiş. Çocuk:\n\n—Boynuma bir kanca astım, ağırlık bassın diye. Öyle geçtim. demiş.\n\nNeyse kız didine didine karşıya geçmiş. Kız, kardeşine:\n\n—Şimdi benden kurtulamazsın, demiş.\n\nÇocuk korkusundan hemen kavağın başına çıkmış. Çocuk evvelden de bir kaplanla bir aslan beslermiş köyde. Aslanla kaplan çocuğa önceden:\n\n—İnsanoğlu başın dara düştüğü zaman bir dilli düdük çal, biz oraya yetişiriz, demişler.\n\nBacısı bu arada kavağın kökünü kırt kırt kemirmeye başlamış. Kavağın az bir tutar yeri kalmışken çocuk bir dilli düdük çalmış. Bunu duyan kaplanla aslan yan yana gelmişler. Kızı parça parça etmişler. Dana, çocuğa:\n\n—İnsanoğlu ben seni evereceğim, demiş. Çocuk:\n\n—Dana etme tutma, bu iyiliği böyle unutayım, demiş. Dana, çocuğa:\n\n—Seni everdikten sonra beni kesicin, demiş. Çocuk:\n\n—Benim elim varmaz seni kesmeye, demiş. Dana:\n\n—Yok, kesicin. Ufak kemiklerimi bir köşeye, iri kemiklerimi bir köşeye koy, demiş.\n\nNeyse, çocuk danayı kesmiş. Ufak kemiklerini bir köşeye iri kemiklerini bir köşeye koymuş. Sabahleyin kalkmış bakmış ki ufak kemiklerden bir sürü koyun olmuş. Büyük kemiklerden de sığır olmuş. Bunlar yemişler, içmişler muratlarına ermişler. Allah bizi de muradımıza erdirsin.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Yaşlı Dede",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellal iken, horoz imam iken, manda berber iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken… Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, babam düştü beşikten, alnını yardı eşikten. Köyün birinde yaşlı bir dede ve 3 torunu varmış. Dedenin eşi olmadığı için, onu hayata bağlayan tek şey torunlarıymış. Torunlarının annesi ve babası olmadığı için her gün dağa gidip yiyecek toplarmış. Topladıklarıyla torunlarının karnını doyururmuş. Torunlarını ne kadar sevse de yalnızlık dedeyi sıkıyormuş. Dede torunlarını çok seviyormuş ama dedeyi seven yokmuş. Onun da sevgiye ihtiyacı varmış. Bir gün yine dağa yiyecek aramak için gittiğinde kuvvetli bir yağmura yakalanmış. Yağmurdan korunmak için bir mağaraya sığınmış.\n\nOrada dinlendiği yerde mağaranın içinde bir ses duymuş. Dede meraklanıp mağaranın içini gezmiş. Gezerken bir de ne görsün; kayaların arasında bir göz ona bakıyormuş. Dede tek bir göz görse de bu gözü çok masum ve güzel bulmuş. Dede kayanın arkasındaki şeyin ne olduğunu bilmese de onu kurtarmak istiyormuş. Kayanın arkasındaki şeyin masum olduğunu düşünmüş. Kayaların arasından bakan göz dedeyi görünce tek gözünden de olsa gözyaşları süzülmüş. Dede bu gözyaşını görünce kendini seven birini bulduğunu düşünmüş.\n\nKendisi için ağlayan birinin olduğunu düşünüp çok mutlu olmuş. Halbuki kayanın arkasında görünmeyen şey bir canavarmış. Bu canavar o kadar büyükmüş ki kayanın arkasından sadece tek gözünü görünüyormuş. Dede ne yapsa bir çeşit kayayı oynatamıyormuş. Ardından köye dönmüş sevinç içinde ve olanları bir bir torunlarına anlatmış. Yarın sabah sizleri de götüreceğim siz de onu görün, demiş. Diğer gün dede, torunlarına yemeklerini yedirmiş ve hep beraber dağa çıkmak için yola düşmüşler.\n\nDede kayanın arkasındaki şeyi öyle bir anlatıyormuş ki torunları bir an önce mağaraya varmak istiyorlarmış. Bu süreç içerisinde başlarına ne geleceğini bilmiyorlarmış. Kayanın arkasında ne olduğunu bilmedikleri için dede ve torunlar pişman olacaklarını hiç düşünmüyorlarmış. Dede ve torunları mağaraya geçmişler. Torunlar da gözyaşı döken gözü görünce çok sevinmişler. Kayanın arkasındaki canavar da bir o kadar uyanıkmış. Dededen torunları kayayı hareket ettirmeye çalışmışlar. Onların azmini gördükçe daha çok gözyaşı döküyormuş canavar, ama hiç sesini çıkarmıyormuş.\n\nKayanın köşesi biraz açılınca çok sevinmişler. Dede birinizi diğer tarafa geçireyim de biriniz arkadan ittirin, demiş. Büyük torununu kayanın arkasına geçirmiş. Biraz geçmeden ortanca torununu da kayanın arkasına geçirmiş. Daha sonra sıra üçüncü toruna gelmiş. Üçüncü torun da kayanın arkasına geçmiş, canavar tamamen güçlendikten sonra kayayı tamamen itmiş. Dede bir bakmış ki karşısında kocaman bir canavar var. Canavar dedeyi de bir lokmada yemiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzincan",
        "title": "Çulhacının Çırağı",
        "text": "Çulhacının Çırağı\n\nBir köyde, yakuşuklu bi delükanlı varmış. İstanbul’a geliy ki çalışıp, para kazansın. Geliy ,iş arıy&nbsp; iş arıy, tabi okur yazarluğu da yok, çuhacıda bi iş buluy. Çulhacı bunu işe alıy. Çul dokuy orda. Fakat onun karşısında da bi saray varmış. Bakıy ki Ahmet o sarayın camunda çok güzel bi gız. Gıza aşuk oluy. Fakat kim olduğunu, ne olduğunu bilemiy. Çul dokuy, devamlı da gıza bakiy.\n\nŞu karşuki bey bana gel dese, ben de gelmem desem.\n\nAhmet gızımı sana verecem dese, ben de almam desem. \n\nAhmet bundan hakeder de hakeder, hakeder de hakeder. \n\nÇulu bu dokuyo da dokuy,dokuy da dokuy. Her gün bi çul bitiriy.\n\nBi gün padişah tebdil-i kıyafetlen çıkacakmış. Haberler veriy ki:\n\n&nbsp;̶ &nbsp;Sakın kimse gece ışık yakmasın. Usta diyi ki:\n\n̶ Ahmet bak sakın ha! Padişah tebdil-i kıyafet çıkacakmış, sakın ha ışık neyim yakma. Bize zarar gelir.\n\n̶&nbsp; Yok usta yakmam, diyi.\n\nFakat adamın içi yaniy, nereye yakmiy. Usta gidiy, bu gine ışığı yakıy, gine çulu dokuy. Padişah tabi garşu olduğu içün padişah ordan geçiy, yanındaki yavere diyi ki:\n\n̶&nbsp; Bu kimimiş böyle, diyi.\n\n̶̶ Beni dinlemeyip de ışık yakmış hele git bak diyi. Yaver geliy tabi ki eski bi bina. Adam pencereden bakıy bi güzel, yakuşuklu delikanlı; çul dokuy, hem de türkü söylüy.\n\nŞu karşuki bey bana gel dese, ben de gelmem desem.\n\nAhmet gızımı sana verecem dese, ben de almam desem.\n\nAhmet bundan hakeder de hakeder, hakeder de hakeder. \n\nYaver bunu görünce:\n\n̶ Allahallah bu kim diyi? Gidiy padişaha:\n\n̶&nbsp; Padişahım diyi, bir diyi, yakuşuklu bi delikanlı çul dokuy fakat böyle böyle bi türkü diyi.\n\n̶&nbsp; Allahallah diyi, padişah.\n\nPadişahın merakına geliy. Gelip kapıyı çalıyler. Ahmet ışığı söndürüp yatıy. Fakat padişahlan yaveri biliyollar Ahmet olduğunu.\n\n̶ Ahmet gapıyı aç, gapıyı aç; sana bişey yapmıycaz, diyollar. Ahmet geliy, gapıyı açıy. Bunlar içeri giriyollar. Tabi Ahmet bilmiy padişah olduğunu. Diyi ki padişah:\n\n̶ Sen demin bişey söyliydin, gine onu söylesene. Ahmet utaniy, sıkıliy. . .\n\n̶ Hadi hadi söyle, diyi. Başlıy bu:\n\nŞu karşuki bey bana gel dese ,ben de gelmem desem.\n\nAhmet gızımı sana verecem dese, ben de almam desem.\n\n&nbsp;Ahmet bundan hakeder de hakeder, hakeder de hakeder.\n\nArtık daha o müsafirleri falan da dinlemiy. Ooohh! Kendinden geçiy. Hemen padişah oraya&nbsp; biraz altun goyuy, gidiy. Usta geliy… Usta geliy, diyi ki:\n\n̶ Ulan sen ışuk yaktun mu?\n\n̶ Yok usta, diyi, Yakmadum. Ama altunu göriy usta fakat oğlanın haberi yok. Oğlan tabi altta altun olduğunu bilmiy. Usta altunu alıy. Oohh! Sesi çıkmiy da. Ertesi gün gene geliy padişah. Gene aynı, gene bunun gapıyı çalıyollar. Giriy gene içeri;\n\n̶ Ahmet senin türkün çok hoşuma gitti, diyi. Söyle hadi, diyi. Ahmet gene söylüy. Dövresi* günü hemen adamın biri geliy, Ahmet’e diyi:\n\n̶ Haydi seni saraya götürecem.\n\nUsta:\n\n̶ Oooo diyi, gördün mü, niye gonuştun diyi? O padişahtı, diyi. Seni idam edecek diyi. Tabi oğlan üzüliy, sıkıliy ama mecbur gidiy.\n\nPadişah adamlarına diyi ki:\n\n̶ Götürün bunu yıkan, çok güzel gıyafet giydirin. Böyle doğru dürüst delükanlı az bulunur, diyi. &nbsp;\n\nAdamlar bunu götürüy, yıkıy, giydiriy. Ahmet çok yakuşuklu bi delükanluymış yoksa; meydana çıkıy. Getiriy ona okuma yazma öğretiy, sonra yanında iş veriy, sonra gızını da veriy. Onlar ermiş muradına siz çıkın tahtına.\n\n&nbsp;\n\n* dövresi : ertesi, sonraki\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Evin Küçük Çirkin Kızı",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, sağır Mehmet duyarken, topal İsmet yürürken, bir köyde yaşlı adam ve üç kızı yaşarmış. Yaşlı adamın bir tane pamuk tarlası varmış ve kızlarıyla pamukları toplar, satar, geçimini öyle sağlarlarmış.\n\nYaşlı adamın kızları çok çalışkanmış, iki büyük kızı ay parçası gibi çok güzelmiş fakat küçük kızı çok çirkinmiş. Yaşlı adam, küçük kızını nasıl evlendireceğini düşünür dururmuş ve aklına bir fikir gelmiş. Yaşlı adam kızlarını çalışmaya götürürken birileri görür de kızlarıma göz koyar diye kızlarının yüzlerine kara çalar, onları çirkin göstermek için her şeyi yaparmış.\n\nGünlerden bir gün ihtiyar adam çok hastalanmış, yataktan kalkamaz hâle gelmiş. Bütün işler kızlarına kalmış. Yaşlı adam, kızlarına: &nbsp;\n\n&nbsp;̶&nbsp; Sakın yüzlerinizi kimseye göstermeyin, yoksa size hakkımı helâl etmem, demiş.\n\nKızları bu durumdan ne kadar memnun olmasalar da babalarının sözünden asla çıkmazlarmış. Yine bir gün kızlar tarlada çalışırken çobanın biri bunlara bakar dururmuş. Kızlar o kadar çirkin gözükürmüş ki kimse yüzlerine bakmazmış. Çobanın kendilerine baktığını görünce şaşırmışlar. Çoban, kızları sormuş soruşturmuş ve köylüden evlerini öğrenmiş. İhtiyar adamın evine görücü gitmeye karar vermiş. Bir gün ansızın çalmış kapılarını. İhtiyar adamın büyük kızını kendine istemiş.\n\nİhtiyar adam çobana:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Benim kızlarım çok çirkindir, köyde o kadar güzel kız varken neden benim kızlarımdan birini istersin, demiş.\n\nÇoban:\n\n&nbsp; ̶&nbsp; Ben bir garip çobanım, güzel kız benim neyime, demiş.\n\nYaşlı adam, çobanın, kızının yüzünü görmeden istediğine emin olunca büyük kızını çobana vermiş. Kızın güzelliğini gören çoban, mutluluktan havalara uçmuş. Hemen evlenmiş kızla. Yaşlı adamın kalmış iki kızı.\n\nDerken yine bir gün tarlada çalışırken kızlar çok yorulmuşlar ve ortanca kız pınara su getirmeye gitmiş. Pınarın başında su doldururken uzunca boylu, gözleri şaşı, dişleri sarı, elleri ayakları kocaman bir oğlan belirmiş başında. Kız oradan hemen uzaklaşmış. Aradan üç beş gün geçmiş. İhtiyar adamın kapısı yine çalmış. Bu sefer de uzun boylu, şaşı oğlan gelmiş. O da ortanca kızı kendine istemiş. İhtiyar adam, şaşı oğlana da:\n\n&nbsp;̶&nbsp; &nbsp;Benim kızlarım çirkindir, neyini beğendin de geldin, demiş.\n\nŞaşı oğlan:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Ben kızının dengiyim, hem sen de bu çirkin kızını bana vermezsen, kim verir bana kız, demiş.\n\nYaşlı adam, küçük kızını hatırına getirmiş.\n\n̶&nbsp; Tamam, verdim gitti, demiş.\n\nOrtanca kızını da vermiş şaşı oğlana. Kızın gerçek güzelliğini gören şaşı oğlanın mutluluktan gözlerinin şaşılığı gitmiş ve hiç vakit kaybetmeden kızla evlenmiş.\n\nEvde kala kala yaşlı adamın küçük ve çirkin kızı kalmış. Amma yaşlı adamın kızlarının önce çirkin görünüp sonradan dünyalar güzeli çıktığını bütün köy halkı duymuş.\n\nÇobana ve şaşı oğlana:\n\n&nbsp; ̶&nbsp; Yaşlı adamdan kızları nasıl aldınız, diye sormuşlar.\n\nOnlar da:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Yaşlı adam önce bize kızlarım çirkindir, niye istersiniz, diye sordu. Biz de, sen de kızlarını bize vermezsen kimse vermez dedik. O da razı oldu, kızlarını bize verdi. Sonra evlendik,&nbsp; baktık ki kızlar dünyalar güzeli, bakmaya doyamıyoruz, demişler.\n\nBunu duyan köyün en zenginleri, yaşlı adamın kapısında sıraya girmiş. Yaşlı adamın çirkin kızına gelen görücülerin haddi hesabı yokmuş. Yaşlı adam gelenlerin hepsine de aynı soruyu sorar dururmuş:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Benim kızım çirkindir, niye istersiniz, essahtan almak mı istersiniz, diye.\n\nYaşlı adam düşünmüş taşınmış ama görücülerle baş edememiş. Sonra kendi kendine bu çirkin kıza Allah şans vermiş diye düşünmüş. Görücülerden en zenginine, en güzeline küçük kızını vermiş. Böylece küçük kızın tasasını atmış üstünden. Ama küçük kızı alan ne yaptı sonra bilinmez, çünkü onun çirkinliği bakiymiş.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Rabbim tüm çocuklarımıza çirkin şansı vere.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Hızır Dede'nin Altınları",
        "text": "Bundan yıllar yıllar önce, genç kızların erken yaşlarda&nbsp;gelin olmasının yaygın olduğu zamanlarda, Orta Anadolu’nun bir köyünde doğup büyüyen küçük bir kız varmış. Şehirde zengin bir aileye gelin olarak verilmiş.\n\nKüçük gelin kendinden yaşça çok büyük kocasına zaman geçtikçe alışmış ve onu çok sevmiş.&nbsp; Eşi ve ailesiyle mutlu mesut yaşıyorlarmış. Aile geçimini çiftçilik ve hayvancılıktan sağlıyormuş. Gel zaman git zaman küçük gelin tüm işleri öğrenmiş ve bütün yükü sırtına almış. Ceviz ağacının incecik dallarına çıkar, cevizleri çırpar, tüm hayvanların işlerini yapar, arı gibi çalışırmış. Zaman geçtikçe de yoldan geçen atlıyı atından indirebilecek kadar güçlü kuvvetli cabbar bir gelin olmuş. Geçen zaman içinde biri kız biri erkek iki çocuğu da olmuş.\n\nZaman geçtikçe yaşı ilerlemiş, bizim küçük gelin, iyi huyu ve merhameti sayesinde köyün mangal yürekli büyük anası olmuş artık. Köydeki tüm öksüz yetim kalan çocukları, aç susuz olanı, yolda belde kalanı, muhtaç kim varsa hepsini doyururmuş.\n\nYıllar yılları kovalamış büyük ananın yaşlı kocası ölmüş. Genç yaşta dul kalmış fakat eşinin ailesi ondan o kadar razıymış ki evden göndermek istemiyorlarmış. Bu yüzden onu kayınbiraderi ile evlendirmeye karar vermişler. Büyük ana bu eve gelin geldiğinde daha 3-5 yaşlarında olan bu çocuğu kendi elleriyle besleyip büyütmüş. Ama büyüklerine sevgisinden ve saygısından ses etmemiş, ne dedilerse kaderimdir diyerek kabul etmiş. Büyük ana, işinde gücünde, evinde barkındaymış, yine böylece yaşayıp gidiyormuş. Hiç yılgınlık göstermemiş, of dediğini duyan olmamış. Bu evlilikten de zaman içinde iki oğlu olmuş.\n\nYine bir gün samanlıktaki işleri yaparken yorulup soluklanmak için oturduğu sırada daha önce hiç görmediği aksakallı bir dede yanında belirivermiş. Büyük ana mangal yürekli, cabbar bir gelin olmasına rağmen önce korkmuş. Büyük ananın korktuğunu anlayan dede:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Korkma, benden sana zarar gelmez, ben sana yardım etmeye geldim, demiş.\n\nSamanlıkta kuytuda bir yer göstererek:\n\n&nbsp; ̶&nbsp; Sana buraya her gün bir altın bırakacağım ama bunu sadece sen alacaksın ve hiç kimseye söylemeyeceksin, demiş ve gösterdiği yere bir altın bırakarak ortadan kaybolmuş.\n\nBüyük ana buna çok sevinmiş, her ne kadar zengin bir evin gelini olsa da sabrının karşılığını bu şekilde aldığını düşünerek kendini avutmuş.\n\nÜç gün beş gün derken günler günleri kovalamış. Hızır Dede her gün bir altın bırakmaya devam etmiş. Ne var ki bir gün büyük ana çok ama çok hastalanmış. Kendisinde ayağa kalkıp altını alacak gücü bulamamış. Aklı altında kalmış, eğer almazsam aksakallı Hızır Dede altınları bir daha bırakmaz diye korkmuş. Büyük oğlunu yanına çağırmış ve altının olduğu yeri tarif edip onu samanlığa göndermiş. Samanlıktaki altını alıp kendisine getirmesini istemiş. Oğul samanlığa gidip annesinin dediğini yapmış, altını alıp annesine getirmiş. Büyük ana ertesi gün oğlunu yine samanlığa göndermiş ama altın yokmuş. İşte o anda büyük ananın aklına aksakallı dedenin söyledikleri gelmiş. Büyük anaya altından kimseye söz etmemesini söylemişti ama o oğluna söylemişti. Büyük ananın aklına uzun zamandır biriktirdiği altınlar gelmiş. Zar zor yatağından kalkmış, altınları biriktirdiği yere gitmiş ama altınların yerinde yeller esiyormuş. Elinde tek bir altını bile kalmamış.\n\nKendi kendine çok kızmış. Çenesini tutamadığı için bunların başına geldiğini anlamış. O günden sonra ne altın yüzü görmüş ne de ak sakallı dedeyi görmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "Kefdarküskü ",
        "text": "Bir zamanlar köyün birinde, herkese korku salan Kefdarküskü adında bir canavar varmış. Bu canavar köydeki tüm çocukları kaçırırmış ve giden de geriye dönmezmiş. Bu yüzden köy ahalisi çok korkarmış, çocuklarını ahırlarda, bagalarda* ya da komlarda* saklarlarmış.\n\nKöy ahalisinden bir adamcağızın bir Allah bir oğlu varmış. Ondan başka da hiçbir akrabası yokmuş. Adamcağız korkusundan her gece oğlunu mereğe* götürür, samanların altına yer yapar, orada yatırırmış. Bir gün değil, bir ay değil, bu hep böyle sürüp gidermiş. Bir gün karısı demiş ki:\n\n&nbsp;̶&nbsp; Herif, ben hep oğlumun hasretiyle yaşıyorum, bir gün getirsen de yanımızda kalsa. Bak şimdiye kadar sakladık bir şey olmadı. Bir gecede ne ola ki?\n\nAdamcağız düşünüyor, hem kendi yüreğine söz geçiremiyor hem de karısının ana yüreğine kıyamıyor. Hemen oğlunu alıp getiriyor ve koyunlarında yatırıyorlar. Gecenin bir vakti uyuya kalıyorlar. Sabah bir kalkıyorlar ki çocuk yok. O yana bu yana koşuşturup deli divane gibi her yere bakıyorlar ama oğullarını bulamıyorlar. Konu komşu başlarına toplanıyor, ne olduğunu konuşurlarken komşunun biri diyor ki:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Gece elimde gaz lambası su dökmeye çıkmıştım. Sizin kapının önünden beyaz bir ışığın geçip gittiğini gördüm. Hem de çok rüzgârlı geçti.\n\nAdamcağız:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Eyvah! Kefdarküskü oğlumu aldı götürdü, diyor.\n\nKarı koca dövünüyorlar, yemeden içmeden kesiliyorlar ama ne fayda. Bir hafta üç hafta derken zaman akıp gidiyor. Köy halkı da çok acıyor hâllerine ama elden ne gelir. Başlıyorlar çare aramaya. Gidiyorlar köyün en yaşlısına akıl danışmaya. Köyün yaşlısı düşünüyor taşınıyor, diyor ki:\n\n&nbsp;̶ Zaten köyümüzde üç çocuk kaldı. Bunları alıp köyün ortasında harman yerine koyalım. Etraflarına da ateş yakalım. Kefdarküskü gelince de hep beraber çullanalım üstüne, yakalayalım.\n\nKöy halkı da bu düzeni kabul ediyor. Çocukları harmanın ortasına koyup dağdan getirdikleri odunlarla da etraflarına ateş yakıyorlar. Başlıyorlar ellerinde gaz lâmbaları ve çıralarla beklemeye. Öyle uzun zaman geçiyor ki herkese bir yılgınlık çöküyor. Tam bu sırada her yer bir anda yıldırım gibi aydınlanıyor ve bir bakıyorlar ki çocuklardan ikisi gitmiş, biri kalmış. Herkes telaşla birbirine soruyor:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Bu ne hikmettir, niye çocuklardan ikisini aldı, birini bıraktı?\n\nFakat bir cevap bulamıyorlar. Dönüp çocuğa ne gördüğünü soruyorlar. Çocuktan ses çıkmıyor, cevap vermiyor. Bu sefer de çocuğun annesinden, çocuğun ne gördüğünü öğrenmesini istiyorlar. Kadın çocuğuyla konuşup geliyor. Diyor ki:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Bizim gibi bir insan görmüş ama kim olduğunu bilmiyor.\n\nÇocuktan da bir şey öğrenemeyen ahalinin artık umudu kalmamış. Çocukları giden çiftin de içi cayır cayır yanmaya devam ediyormuş. Kadın her gördüğü çocuğu oğluna benzetip, öpüp kokluyormuş. Böyle böyle yıllar geçip gitmiş.\n\nBir gün köye bir misafir gelmiş. Misafir, köyün girişinden beri herkesle selamlaşa selamlaşa çocuğu kaçırılan ailenin yanına geliyor. Bakıyor yaşlı bir çift oturuyor. Adamcağız elleri koynunda kara kara düşünüyor, kadın da başı ellerinin arasında acı acı ağıtlar yakıyor. İyice sokuluyor yanlarına ve neden bu kadar üzgün olduklarını soruyor.\n\nYaşlı adam:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Sorma be evlat! Bundan yıllar yıllar önce bir Allah bir oğlum vardı. Yıllarca merekte sakladım, zeval gelmesin diye. Ama bir gün hanıma uydum, yanımıza getirdim. O gecenin sabahında da oğlumu yitirdim, diye anlatıyor başlarından geçenleri.\n\nMisafir soruyor:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Peki, ne yaptınız sonra, diye.\n\nYaşlı adam:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Her yeri aradık taradık; sorduk soruşturduk, bir türlü izini bulamadık. Yakalamak için düzen de kurduk ama bir ışıkla geldi, tozu dumana kattı, ortadan kayboldu, yakalayamadık. O çocuklardan ikisini aldı, birini bıraktı, ona da akıl sır erdiremedik. O günlerden sonra doğan çocukları da anaları zincirle bağlar oldu, yitip gitmesinler diye. Sonra da kaybolan çocuklarımız oldu ama ne bizim oğlumuz geriye döndü ne de öbür çocuklar, diyor.\n\nMisafir:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Çok acı bir şey yaşamışsınız, çok üzüldüm ama en çok da sizin hâlinize üzüldüm, diyor.\n\nYaşlı adam soruyor:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Sen kimsin, kimlerdensin?\n\nMisafir:\n\n&nbsp; ̶ &nbsp;Ben de size kim olduğumu, başımdan geçenleri anlatacağım ama cuma namazından sonra köy meydanında toplaşalım, öyle konuşalım, diyor.\n\nKöy ahalisi aralarında bu misafiri konuşuyor, ne diye meydanda toplanmak istedi diye merakla birbirine soruyor. Cuma vakti oluyor, namazdan sonra herkes bir bir geliyor meydana. Misafir başlıyor anlatmaya:\n\n&nbsp; ̶ Bundan yıllar yıllar önce benim de bir anam babam vardı. Ben de onların tek evladıydım. Ben de samanlıkta, merekte çok yattım. Bir gece anamın babamın koynunda, kokularını içime çekerek uyurken birisi kolumdan tuttu, götürdü beni. Çok uzaklara gittik. Bir mağara bize yurt oldu. O mağarada benim gibi çok çocuk vardı. Yıllarca orada yaşadık ama bizi oraya kaçıran canavar bize hiç zulüm etmezdi. Bizi yıllarca besledi, büyüttü. Biraz serpilen herkese o mağaradan kurtulmaları için çeşitli düzenler kurdu, sınadı bizi, oradan kendi çabamızla kurtulmamızı istedi. Ama ne yazık ki bu sınavı geçen sadece ben oldum. Geçemeyenler ya zayi oldu ya da orada kaldı. Ben de anamın babamın kokusu içimde, aylarca bu köyü bulmak için yürüdüm ve kokularından buldum, tanıdım onları.\n\nYıllar önce yitirdikleri evlatlarını bulduklarını anlayan yaşlı adamla kadın, mutluluktan ne yapacaklarını bilememişler. Kalan ömürlerini evlatlarıyla mutlu mesut yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n\n*baga: hayvan yemliği\n\n*kom: ağıl\n\n*merek: samanlık\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "[Gak Gok Masalı]",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Şimdi bir genç çocuğun bir tane elma ağacı varmış. Her sene o elma ağacı tek bi tane elma tutarmış. O elmayı her sene o kadar gözlermiş ama gelir bir şey alır gidermiş. Genç, o elmayı ağacından alamazmış. Bir değil, iki değil, üç değil her sene bu elmayı kaybedermiş. Genç:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben,&nbsp;oldu mu bekleyeceğim dibinde, diyo. Bakim bu elmayı kim alıyo, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Orda günlerce bekliyo, bekliyo. Bir dev geliyo. Allah’ım nefesinden alevler çıkıyor, uğultusundan durulmuyomuş. Yani yanaşmanın mimkini&nbsp;yokmuş. Onun o heybetli şeyine hani bekliyormuş ya elmayı, aldırmayacakmış ya ama yanaşamıyo.&nbsp;Ordan elmayı yine alıyo dev gidiyo. Genç:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben, diyo,&nbsp;bunun peşinden gidicem. Nereye gidiyo, nerde saklanıyo?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Gidiyo. Bir kuyunun başına varıyo dev. Kuyudan aşağı inip gidiyo. O da gidiyo peşinden:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu nereye gidiyo, nerde saklanıyo?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Gidiyo, gidiyo, gidiyo. Altta da onun bi dünyası varmış, kuyunun dibinde. Oraya iniyo.&nbsp;Ev, köy, insanlar her şey varmış orda da. Ama o dev, sade bi su varmış o suyu tıkarmış hiç salmazmış köye. O deve bi şey sunacaklarmış ki, bi kız sunacaklarmış ona; ayda mı olur, haftada mı olur, yılda mı olur? O su, onu yiyeneden&nbsp;akarmış. O köyün halkı, o sudan ne kadar kapabilirse o suyu kullanırmış. Ordan bi eve gidiyo bi yaşlı teyze ona yemek veriyo. Genç:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Teyze, susadım, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bi su getiriyo, böyle kurtlu murtlu kötü bi su getiriyo. Diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Teyze, su yok mu? Diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ah oğlum su yok, diyo. Bizim başımızda bi dev var, diyo. Bize su vermiyor, suyu akıtmıyor, diyo. Biz her sene ona bi kız sunuyoruz, diyo. Onu güzel kefenliyoruz ediyoruz, bi kız sunuyoruz, diyo. Onu yiyeneden bize ne aktı aktı, biz o suyu içiyoruz. Bugün de o suyun günü, diyo. Bugün su akacak, diyo. Genç:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Teyze, diyo, bu sürekli mi böyle?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Böyle, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Şimdi genç,&nbsp;o aralarda da gezip dolaşırmış, gezip dolaşırmış. Ordan şimdi:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — O kızın yanınaden&nbsp;bu sefer ben yatıcam, nasıl bir şeymiş, diyo. Ben bunu görmek istiyorum, diyo. Ordan siz beni yatırın o kızın yanına, diyo. Teyze:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Oğlum olmaz, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Olurdu olmazdı.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Seni de yer, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Yok, diyo ben bi gidicem, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ordan her şeyini hazırlıyo, kızı koydukları yere gelirken devi vuruyo, dev ölüyo orda. Köylü de o suya kavuşuyor, o devden kurtuluyorlar. Şimdi ama dünyaya nasıl çıkacak? Çıkamıyo. Dünyaya çıkacak yol yok, kuyudan indi çünkü. Kuyudan yukarı çıkmanın yolu yok. Ordan şimdi geziya&nbsp;tozuya, geziya tozuya. Her gün gezip tozup geliyor koca karının yanına,&nbsp;ninenin yanına geliyor, tabi her gün. Bir gün böyle bir ağacın gölgesinde yatıyo, uyurken bir kuş sesleri duyuyor. Böyle cırak cırak cırak. Kuşlar öyle bi cırlıyorlarmış ki ama genç,&nbsp;yayıyla gezermiş her gün, yayını bırakmazmış. O kuşların sesine uyanıyo. Bakıyo ki goca yılan ağaca tırmanmış, o kuş yavrularını yemeye gidiyomuş. O kuş kartal mı neymış işte, büyük bi kuşmuş.&nbsp;Her sene o kuş oraya yuva yaparmış, o yılan her sene o yavruları yermiş orda. Yılanı vurduğu gibi yanına, dibine düşüyo. Onun yanına kendi yatıyo yine, hiç umursamıyor. Öldürmüş ya. Kuş yavrularının anası geliyo, görüyo. Orda genç&nbsp;uyuyomuş tabi.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Demek ki&nbsp;benim her sene yavrularımı yiyen sensin, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ona dalarken yavrular bi taa cırak cırak cırak ediyo annelerine. Diyolar ki annelerine hani onlar kendi dilinde:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yanında yatana bak o kurtardı bizi, ona dokunma. Yılanı&nbsp;öldürdü bak, o yiyodu bizi, diyolar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ordan, o uyananadan, yüzüne güneş gelmiş, kartal kanadını onun yüzünü gölge yapmış, onun uyanmasını beklemiş. Uyananadan beklemiş başında. Şimdi uyandı mı iniyo yanına, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — İnsanoğlu, dile benden ne dilersen, diyo. Hiçbir yıl ben bu yavrularımı alamıyodum, diyo. Bu sene sen yavrularımı bana bağışladın. Dile benden ne dilersen, diyo. O da&nbsp; diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Senden bi isteğim var ama hani olumlu mu olur, nasıl olur? Benim bu işim var. Hani yukarı çıkmak istiyorum ama çıkacak bir yer de bulamıyorum, bu kuyudan da çıkamıyorum, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biraz zor ama napalım deniyecem, diyo. Sen, diyo, biraz et biraz su al yanına, hazırla bunu bunu, bu kadar bu kadar hazırla, diyo. Ben seni çıkarıcam, diyo. Sen benden bunu diledin, diyo. Ordan şimdi onları hazırlıyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben, diyo gak dedikçe su ver, gok dedikçe et ver.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Birbirleriyle anlaşma yapıyorlar. Ordan kuyunun ağzınaden çıkıyorlar. Kuyunun&nbsp;ağzına az bi yer kalıyo. Dünyanın yukardaki ışık görünüyo ama et bitiyo. Şimdi gak gak söylüyor, ses çıkarıyo ama et bitiyo. Şimdi:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Napim napim napim, diyo çocuk ayağının baldırını kesiyo, kuşun ağzına veriyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Hani et bitmiş napabilir orda, onu ağzına veriyo, neyse.&nbsp;Az kalmış zaten zor şer kuyunun ağzına çıkıyorlar. Şimdi, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen dön geri. O, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen git ben öyle gidicem. O, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen git ben gidicem.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yok, diyo. Senin gittiğini görücem ben öyle geri dönücem, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ordan topal topal gidiyormuş böyle.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — İnsanoğlu dön bakayım geriye, diyo. Ayağını aç, diyo. Biliyorum ayağını keserek bana et verdiğini, dön geriye, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kuş&nbsp;yutmamış, dilinin altında saklamış eti. Geliyor orasına yapıştırıyor, orası da hemen kaynıyo. Düzeliyo, yürüyo, sağlamcık gidiyo. Ordan o evine dönüyo, o kuyudan tekrar yavrularına dönüyo. Bu masal da burda bitiyo.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Baba Öğüdü",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde geçimini çobanlık yaparak sağlayan bir baba ve üç oğlu varmış. Yıllar geçtikçe genleşip serpilen oğulların yanı sıra güçten düşen baba, bir gün&nbsp; oğullarını yanına çağırır ve der ki:&nbsp;\n\n̶&nbsp; Evlatlarım, benim artık değil hayvanlarımızla ilgilenmeye, ayakta durmaya bile mecalim kalmadı. Buralarda çobanlıktan başka geçiminizi sağlayacak bir iş bulamazsınız. Yalnız size öğüdüm olacak. Bu öğüdümü sakın aklınızdan çıkarmayın. Sakın ama sakın çobanlık yaparken geceyi çeşme başında,&nbsp; dağ başında terkedilmiş ağılda ve mağarada geçirmeyin.&nbsp;\n\nKüçük oğlan merakına yenik düşer ve:&nbsp;\n\n̶&nbsp; Peki neden baba?, diye sorar .&nbsp;\n\nBabası:\n\n̶&nbsp; Oğlum, siz benim dediklerime kulak verin ve oralarda uyumayın, uyumayın, uyumayın!, der.&nbsp;\n\nKüçük oğlan babasının dediklerini dikkate alırken iki ağabeyi babalarının söylediklerini alaya alır ve sırf boşa çıkacağını görmek için ilk gecelerini çeşme başında geçirirler. Gece, kardeşlerinin uyumadığını gören ağabeyleri sorar:&nbsp;\n\n̶&nbsp; Neden uyumuyorsun sen?&nbsp;\n\n̶&nbsp; Uykum yok benim, siz uyuyun.\n\n̶&nbsp; Sen babamın dediklerine mi inandın? Boşver uyu, babam ne dediğini bilmiyor. Çok yoruldun, hadi uyu artık!&nbsp;\n\n̶&nbsp; Hayır ben uyumayacağım ağabey. Siz uyuyun.&nbsp;\n\nKardeşlerinin inadını gören ağabeyleri gülerek uyurlar. Daha sonra küçük kardeş çeşmenin yanında başı ayı başına benzeyen kocaman bir yılan görür ve o anda hemen kılıcını çıkartarak yılanın başını gövdesinden ayırır ve yılanın başını çuvala koyup uyur. Sabah olunca ağabeyleri ile hayvanları otlatırlar. Akşam havanın karardığını gören ağabeyleri uyumak için bu sefer de kardeşlerini dağ başındaki eski ağılda uyumaya zorlarlar. Kardeşlerinin uyumadığını gören ağabeyler, aralarında alay ederek uyurlar. Küçük kardeşin yorgunluktan gözleri tam kapanacağı sırada bir ses duyar ve irkilir. Karşısında ay ışığında gözleri ateş gibi parlayan kocaman bir ayı görür. Tam saldıracak iken ayı ile boğuşur ve başını keserek çuvala, yılanın başının yanına koyar. Sabah hayvanları otlatırken kardeşlerinin yanından ayırmadığı çuvalı gören küçük ağabeyi, kardeşine :&nbsp;\n\n̶ Sen iki gündür sırtında ne taşıyorsun öyle amele gibi, diye sorar.\n\nKardeşi geçiştirir ve:\n\n̶&nbsp; Hiçbir şey, eşyalarım var içinde, taşıyorum öylesine, der ve hayvanları otlatmaya devam ederler. Karanlık çöker ve uyumak için bu sefer de geceyi mağarada geçirmeye giderler.&nbsp;\n\nAğabeyler:&nbsp;\n\n̶ Sen yine mi uyumuyorsun? Yahu! Sen kafayı mı yedin? İki gecedir başımıza hiçbir sey gelmedi, bu gece de bir şey olmayacak, merak etme! Babam saçmaladı anlamıyor musun? Küçük kardeş:\n\n̶&nbsp; Hayır ben uyumayacağım. Lütfen siz uyuyun ağabey, der ve ağabeyleri uyurlar. Küçük kardeş etrafı kolaçan etmek için mağaranın içine doğru ilerlerken karşısında tam tamına yedi başı olan bir ejderha görür ve ateş püsküren ejderhaya rağmen kılıcını çıkarıp ejderhanın başını gövdesinden ayırır ve bir tane başı keserek aynı çuvala koyar. Sabah olur ve üç kardeş artık evlerine yaklaşmışlardır. Ağabeyler kardeşlerine:&nbsp;\n\n̶ Bak bu gece yine bir şey olmadı. Boşuboşuna uyumadın, şu hâline bak, &nbsp;diye dalga geçerek eve gelip babalarına:&nbsp;\n\n̶&nbsp; Bak baba öğüdün boşa çıktı. Hepimiz sağ salim karşındayız. Senin bu saf oğlun da üç gece uyumadı,&nbsp; diye dalga geçerken kardeşleri birden elindeki çuvalı önlerine boşaltır ve olan biten her şeyi bir bir anlatır:&nbsp;\n\n̶ Sizin babama inanmayacağınızı bildiğim için çuvala koyup üç gün sırtımda taşıdım, şimdi her şeyi anladınız mı?\n\nKüçük oğlunun yaptığı doğruyu gören baba:&nbsp;\n\n̶- Kardeşiniz benim öğüdümü dinleyip sizin hayatınızı da kurtarmış. Şimdi baba öğüdü ne kadar önemli anladınız mı, dedikten sonra ağabeyler bin pişman olup hem babalarından hem de kardeşlerinden özür dilerler ve bir daha babalarını dinlemezlik yapmayacaklarına söz verirler.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU",
        "text": "Padişahın Üç Oğlu\n\n&nbsp;\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken eski hamam içinde… İnsanların şimdiki gibi kalabalık olmadığı zamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişah çok adaletliymiş ve ülkesindeki insanların rahat yaşaması için çalışmış. Gel zaman, git zaman bu adam evlenmiş. Birbirinden şekil, davranış ve akıl yönünden farklı üç oğlu olmuş. Ülkenin sınırları içerisinde de bir elma ağacı varmış. Bu elma ağacı çok meyve verirmiş. Meyve zamanı gelince özellikle üç tane meyvesi çok güzel olurmuş. Elmalar olgunlaşınca, bunları, kimsenin bilmediği bir yaratık gelir ve kimsenin haberi olmadan alır gidermiş. Ülke insanları bunun bir dev olduğunu söylerlermiş. Ama nasıl bir şey olduğunu kimse bilmezmiş. Padişah bu durumdan oldukça rahatsız olmuş. Oğullarını yanına toplamış ve büyük oğluna:\n\n­- Oğlum! Durumu hepimiz gibi sen de biliyorsun. Bu yıl bu elmayı sen bekleyeceksin, demiş.\n\nBüyük oğlu babasının bu isteğini kabul etmiş. Eline bir kılıç almış ve bu elma ağacının dibine oturmuş. Zaten elmada kızarma aşamasına gelir gelmez kaybolurmuş. Büyük oğlan burada beklerken bir zaman sonra elma kemale gelmiş. Aniden hava değişmiş. Bir fırtına, bir alâmet, soğuk bir hava ile beraber elma ağacına doğru devin ağızını açarak geldiğini görünce padişahın büyük oğlu kirişi kırmış ve hemen oradan kaçmış. Babasının yanına giderek ona heyecanlı heyecanlı:\n\n- Baba, baba! Ağacın dibinde beklerken bir fırtına, bir alamet geldi. Beni küreledi, attı. Ben korkuma orada duramadım. Elmayı aldı gitti demiş.\n\nO sene o elmalar gitmiş. İkinci sene gelince, padişah bu görevi ortanca oğluna vermiş. Ona:\n\n- Bu sene elmaları sen bekleyeceksin, demiş.\n\nDev, ortanca oğlan elmaları beklerken yine aynı şekilde gelmiş. Olgunlaşmış elmaları almış gitmiş. Dev böyle fırtına ile gelince ortanca oğlan da kaçmış. O da bu işi becerememiş. Babasına gelmiş ve olanları olduğu gibi anlatmış. Çaresiz ümitler bir sonraki seneye kalmış. Bir sene sonra küçük oğlan babasına:\n\n- Bu sene elmaları ben bekleyeceğim. Erkekse gelsin o, bakalım ne yapacak, demiş.\n\nÇocuk ağacın dibine gitmiş ve eline kılıcı almış. Sür Allah’ım bileğüle kılıcı, sür Allah’ım bileğüle kılıcı… Elma kemale erince dev de tekrar gelmiş. Ufak çocuk bu mahluku görmüş, fakat hiç kaçmamış. Çocuk, dev tam elmaya uzanacağı sırada kılıcı şiddetlice vurarak devi yaralamış. Yaralanan dev:\n\n- Ey insanoğlu! Bir kere daha vur, deyince ufak oğlan:\n\n- Ben bir kere doğdum anamdan, daha vurmam, demiş. Devi yaralı olarak bırakıp evine dönmüş. Babasının huzuruna çıkmış ve:\n\n- Baba baba! Ben devi yaraladım, elmayı kurtardım, demiş. Babası nasıl kurtulduğunu sorunca çocuk, alâmet gelince ona kılıcıyla vurduğunu, yaralı devin kan akıta akıta gittiğini belirtmiş. O zaman bu üç kardeş yaralı devin peşine düşmüşler. Kardeşler devin izini takip etmişler. İz nihayet bir kuyuya gelmiş, tıkanmış. Burada büyük oğlan:\n\n- Kuyuya girip ben bunun peşine dalacağım, demiş.\n\nKardeşler sırasıyla girme konusunda birbirleriyle anlaşmaya varmışlar. İlk önce büyük oğlanı zincire bağlamışlar ve makarayla aşağıya sarkıtmaya başlamışlar. Büyük oğlan aşağıya inerken:\n\n- Yandım buydum! Beni çıkarın! diye bağırıp feryat edince onun bu feryadına dayanamamışlar ve onu takır takır kuyudan çıkarmışlar. İkinci olarak ortanca kardeşi salarlar. O da aynı şekilde bağırınca onu da yukarı çıkarmışlar. En ufak eline kılıcı alıp:\n\n- Ben yandım desem de, buydum desem de beni aşağıya salın. Yukarı çıkarmayın, demiş. Bunu da beline ip bağlayıp aşağı sarkıtmaya başlamışlar. Ne kadar feryat etse de önceden tembihli oldukları için çıkarmamışlar. Kuyunun dibine yaklaşmış. Belindeki ipi çözüp tabana atlamış. İçerde yürürken önüne bir kapı çıkmış. Kapı açılınca toprağın altında dünya yüzeyi gibi bir yerle karşılaşmış. Orada ilerlemeye başlamış. İçeride üç kapıya daha rastlamış. Birini açmış güzel bir kız, diğerini açmış güzel bir kız, öbürünü açmış bir güzel kız daha görmüş. Üç tane kız… Üçünün de odaları ayrı ayrı. Yalnız her kapıyı açışta kızlar:\n\n- Ey insanoğlu! Sen nereden geldin? Burada bir dev var. Bizi aldı getirdi buraya. Şimdi seni görünce alır yer, demişler. Genç oğlan :\n\n- Yesin o beni, demiş. Kızların en küçüğüne devin nerede olduğunu sormuş.\n\nKız:\n\n- Falan oda da yatıyor, demiş. Oğlan doğru buraya gelir. Devin yattığı odayı bulur. Kapıyı açınca dev kafasını kaldırıp ona bakar. O kafasını kaldırır kaldırmaz oğlan kılıcını deve iyice vurur. Dev:\n\n- Ey insanoğlu! Bir daha vur, demiş. Bu dev ikinci defa vurmaya canlanır, daha da güçlü olurmuş. Oğlan ikinci hamleyi yapmamış. Dev orada sızıp kalmış. Tekrar kızların yanına dönmüş. Kızların her biri diğerinden daha güzelmiş. Kendi içinden: “büyük kız büyük biraderimin olsun, ortanca kız küçük biraderimin olsun, en küçük kız da benim olsun.” diye geçirmiş. Küçük kız da en güzeli imiş. Kuyunun altı başına gelmiş ve onları sırasıyla yukarı çekmeye başlamış. Oğlan:\n\n- Bu büyük kardeşimin nasibi, diye büyük kızı göndermiş. İkinci defa:\n\n- Bu da küçük kardeşimin nasibi, diye ortanca kızı göndermiş yukarıya.\n\nÜçüncüye geldi mi yukarı gönderip kendisini sonradan gelecekmiş\n\nKüçük kız:\n\n- Gel insanoğlu sen önden çık. Ben senin peşinden çıkayım. Ben bunların hepsinden güzelim. Kardeşlerin “ Bu kendisine güzeli ayırmış.” derler. Benim yüzümden ortalık karışır. Gel sen çık, demiş. O zaman oğlan:\n\n- Yok, benim kardeşlerim bana bunu yapmaz, demiş. Kız ise saçından iki tel koparmış ve:\n\n- Yalnız sen bunları al eline, demiş. Oğlan tereddütsüz alınca kız:\n\n- Beni yukarı çekince kardeşlerin şayet seni yukarı çekmezlerse bu kılları birbirine sür. O zaman ben senin yer yüzüne çıktığını bilirim, anlarım. Bu kılları birbirine sürdüğün zaman yanında bir beyaz koç, bir de siyah koç gelir. Beyaz koça binersen seni yeryüzüne çıkarır. Ben senin çıktığını bilirim. Ama siyah koça binersen yedi kat yerin dibine daha gidersin, demiş. Oğlan bu sözlerden sonra küçük kızı yukarı göndermiş. Kız çıktından sonra oğlan kendisini ipe bağlamış. İpi sallayarak kendisini çekmelerini işaret etmiş. Onu çekerlerken yukarıdakilerden biri bıçağı ipe çaldı mı oğlan geri kuyunun dibine düşmüş. Diğer kardeşler üç kıza alarak arkalarına bakmadan oradan ayrılmışlar. Büyük ve ortanca kardeş küçük kızı alma konusunda anlaşamamışlar. İkisi de onu almak istemişler. Babaları olan padişahın yanına gelmişler. Padişah küçük oğlanı sorunca bir yalan uydurarak onun öldüğünü, kuyudan çıkaramadıklarını söylemişler.\n\nKuyunun içinde kalan küçük oğlanın aklı başına gelmiş. Her şey küçük kızın kendisine dediği gibi olmuş. Oğlan hemen kızın verdiği kılları hatırlamış ve bunları cebinden çıkararak birbirine sürmüş. Anında yanında bir beyaz bir de siyah koç gelmiş. Beyaz koça bineceği yerde dalgınlıkla siyah olana binmiş. Binmesiyle tam yedi kat yerin dibine gitmesi bir olmuş. Geldiği yer yine dünya yüzü gibiymiş. Kapılar açılmış, uzakta bir köy görünmüş. Köye doğru gitmeye başlamış. Akşam olmuş. Köyün kıyısında ufak yollu bir ev görmüş.\n\n- Ben buraya sapıp burada yatayım, demiş. Eve varmış. Orada bir koca karıdan başka kimse yokmuş. Kapıya vurunca içeriden bir se s” kim o?” demiş. Oğlan:\n\n- Beni misafir alır mısın ana? Demiş. Kadın9 misafir alacağını belirterek onu içeri buyur etmiş. Bulunanlardan buna bir yemek vermiş. Adamın canı su istemiş. Kadın oğlana bulanık, kurtlanmış, pislenmiş bir su getirmiş. Suyu gören oğlan:\n\n- Ya anne! Bu su içilir mi, yok mu senin bir temiz suyun? Deyince yaşlı kadın:\n\n- Ahh yavrum ahh! Nerede buluyorsun temiz suyu! Bu su senelik. Biz sulu alıp bir sere içiyoruz, demiş. Oğlan nasıl olduğunu sorunca kadın başlamış anlatmaya:\n\n- Burada bir dev var. Gelir su yatağına kapanır. Kimse bir daha su alamaz. Su almak için herkes sırayla oraya, suyun bayına bir kız götürür. Dev gelir kızı alır gider. Gelene kadar su acık olur. Bu esnada herkes suyunu alır. Dev gelince su kapanır. Kimse bir sene su alamaz, demiş. Oğlan:\n\n- Bu sene sıra kimde, diye sorunca kadın:\n\n- Sıra padişahta. Bu sene de onun kızı gidecek suyun başına, demiş. Ahali toplanıp kızı süslemişler. Onu götürüp suyun başına bırakmışlar. Millet sonunda dönüp gelmiş. Köylü gelince oğlun kılıcını adam akıllı bileyip gidip padişahın kızının yanı başına oturmuş. Kız oğlana, devin kendisini yiyeceğini, onu da yememesi için buradan gitmesini söylemiş. O zaman oğlan:\n\n- Seni yiyen beni de yesin, demiş. Dev fırtınalı bir şekilde gelince oğlan onu yaralamış. Dev kızı almadan kaçıp gitmiş. Kız devin kanıyla kanlanmış parmaklarını oğlanın sırtına vurmuş. Ona işaret yapmış. Koşarak kaçmış, babasının evine gelmiş. Padişah ona:\n\n- Sen niye kaçtın? Şimdi dev köyün adamını kırar geçirir, deyince kız:\n\n- Baba bir genç geldi. Deve bir kılıç vurdu, onu yaraladı. Oradan hemen gitti. Onu tanımıyorum, demiş. Babası tanıyıp tanımayacağını sorunca kız onu tanıyabileceğini söyler. Fakat nasıl olduğunu söylemez. Padişah tellal bağırttırır. Tellal:\n\n- Bugün padişahın kapısının önünden yedisinden yetmişine kadar herkes geçecek. Duyduk duymadık demeyin, diye bağırmış. Padişahın kızını da balkona çıkarmışlar. Bütün millet tek sıra halinde geçmeye başlamış. Yaşlı kadın:\n\n- Yavrum herkes padişahın kapısının önünden geçiyor. Hadi sen de gidip geçiver, demiş. Oğlan buna itiraz etmeden hemen kabul etmiş.\n\nKız yukarıdan gözleye gözleye aşağı bakmış. Kimse değilmiş. Neredeyse sona gelmek üzereymiş. Oğlanın geçtiği esnada sırtındaki kan izinden kız onu tanımış. Başına mendil atmış. Padişah da onu tutup almış. Ona\n\n- Oğlum dile benden dilediğini, demiş. Bunun üzerine oğlan:\n\n- Canın sağlığı padişahım, demiş. Oradan ayrılınca kırlara çıkmış. Gezer, tozar, gelir orada padişahın yemeğini yermiş. Padişah bir gün ona yine aynı dileği hatırlatmış. O yine aynı cevabı vermiş. Üçüncü gün olunca oğlan yine gidip bir ağacın dibine yatmış. O ağaca da her sene bir karga gelir, yuva yaparmış. Yavrularını çıkardığı zaman koca bir yılan gelir, yavrularını yermiş. Oğlan ağacın dibinde yatarken bir sayırtı işitmiş. bakmış ki koca bir yılan sayır sayır ağaca çıkıyor. Kılıcını eline alıp bir vuruşta onu aşağı düşürmüş. Yine uykuya dalmış. Karga gelip ağacın altınd7a oğlanı görünce:\n\n- Ha, demek benim senelerce yavrularımı yiyen düşman bu oğlanmış. Ben bunu zehirleyim, demiş. Karga tam oğlana çökeceği zaman yavruları:\n\n- Ana ana! Ona dokunma. O güneşte kalırsa aç kanatlarını gölge yap, aman ona güneş vurdurma. Senelerce bizim kardeşlerimizi yanında yatan yılan yiyordu. Bizi bu adam kurtardı, demişler. O zamana kadar karga gelmiş, ona göle yapmış. Oğlan uyanınca kargayı görmüş. Karga ona:\n\n- Ey insanoğlu, dile benden dilediğini, demiş. Oğlan “ canın sağlığı.” Deyince karga: “Benim canımın sağlığını bırak. Dile dilediğini” demiş. Oğlan en büyük dileğinin dünya yüzüne çıkmak olduğunu söylemiş. O zaman karga:\n\n- Tamam öyleyse. Sen bana kırk tuluk et, kırk tuluk su hazırla. Ben seni dünya yüzüne çıkaracağım, demiş. Oğlan padişahın evine gidince padişah yine ne istediğini sorar. O bu kez, “Padişahım senden kırk tuluk et, kırt tuluk su istiyorum” demiş. İstediklerini hazırlatıp eline vermiş. Oğlan bunları alıp kargaya gelmiş. Karga bunu sırtına alıp yolculuğu çıkmış. Karga “lok” deyince et vermiş ağzına, “lak” deyince su vermiş. Bir zaman sonra et bitmiş. Yolculuk ise az kalmış. Oğlan kılıcıyla baldırından et kesip kargaya vermiş. Karga etin insan eti olduğunu anlayınca onları yutmamış, gagasında saklamış. Yeryüzüne gelmişler. Oğlanın topalladığını gören karga bunun sebebini sormuş. Oğlan durumu anlatmış. Onun için topalladığını belirtmiş. Karga “Aç bakayım.” Deyince oğlan bacağını açmış. Karga gagasında sakladığı eti oraya yapıştırıp oradan uzaklaşmış.\n\nOğlanın babası olan padişah da iki oğluna düğün yapmak üzereymiş. Kırk gün kırk gece düğünleri olacaktır. Fakat o güzel kız:\n\n- Bana yapılacak entari, fistan, ayakkabı fındık içine sığacak kadar olacak, demiş. İşi zorlaştırıyormuş. Padişah tüm ayakkabıcıları toplamış. Onlara “Falanca zamana kadar bu şekilde ayakkabı olacak. Yaptınız yaptınız, yoksa hepinizi cellatlara veririm.” demiş. Oğlan babasının evine gelirken yolda bir çobanla karşılaşır. Çobana “Elbiselerimize değişelim mi ?” diye sorar. Çoban:\n\n- Dalga geçme. Sen iyi elbiselerini verip de kötülerini alır mısın? demiş. Sonunda çobanın kötü elbiselerini giyerek tanınmaz hale gelir. Keloğlan gibi olur. Ayakkabıcılar da çivi kullanmadan bu ayakkabıyı nasıl yapacaklarının derdine düşmüşler. Oğlan bunlardan birinin yanına gidip:\n\n- Beni yanına çırak alır mısın? diye sormuş. Ayakkabıcı “Bizim derdimiz başka. Sen değilsin derdimiz.” demişler. Oğlan:\n\n- Sizin derdinizin çaresi kolay. Beni siz şuraya atın. Yemeğimi içeceğimi koyun, bir haftada bu istediğiniz çıkmazsa beni kesin cellat olun, demiş. Adamlar çaresiz kabul etmişler. Oğlan kılları birbirine sürünce periler ona istediği şeyi getirmiş. İş tamamlanmış. Padişah sora sora esnafı geziyormuş. Yapana da büyük mükafat verecekmiş. Kızın istediğini bu ayakkabıcı vermiş. Böylece kız, oğlanın dünya yeryüzüne çıktığını anlamış. Tüm ayakkabıcılar da kurtulmuşlar. Padişah bu defa altıncıya gelmiş. Altıncılara altına bir tazının bir tavşanı kovaladığı şekilde resim yapmalarını söylemiş. Onlara da belli bir mühlet vermiş. Oğlan bu defa altıncıların yanına gitmiş. Kendisini çırak olarak almalarını söylemiş. Onlar da “ Oğlum, bizim derdimiz sen değilsin. Padişahın bize söylediği şeyi düşünüyoruz.” demişler. Diğerlerine söylediği gibi kendisini bir hafta misafir ederlerse istedikleri şeyi yapabileceğini söylemiş. “ Yapamazsam beni cellatlara verin.” Demiş. Veriler süre içinde onların istediklerin yerine getirmiş. Haftası gelince padişah altınları almış ve gelini olacak kıza vermiş. O da kabul etmiş.\n\nPadişahın en küçük oğlu daha sonra cirit yerine gelip arkadaşlarıyla yarışa girmiş. Kulları birbirine sürtünce ona özel bir at gelmiş. Yarışma esnasında bir gürz birine, bir de diğer kardeşine vurmuş, onları attan düşürmüş. Bu gencin padişahın ufak oğlu olduğu anlaşılmış, durum kendisine ve padişaha anlatılınca padişah bu genç kız ile ufak oğluna kırk gün, kırk gece düğün yapmış. Bunlar bir ömür boyu mutlu bir hayat sürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "BEY BÖĞREK (ADSIZ OĞLAN)",
        "text": "&nbsp;[BEY BÖĞREK (ADSIZ OĞLAN)]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Vaktin birinde bir padişah varmış. Padişah bir hanım ile evlenmiş. Bu hanımından üç kızı olmuş. Fakat hiç oğlu olmamış. Padişah tekrar evlenmiş. Bu hanımından da oğlu olmamış. Padişah bir gün veziri ile birlikte has bahçede geziyormuş. Aniden yaşlı bir adam gelmiş. Padişah onun mübarek bir zat olduğunu bilmiyormuş. Padişah, bu yaşlı mübarek kişiye:\n\n— Nerden gelip nereye gidersin, diye sormuş. Bu yaşlı, mübarek kişi, padişaha:\n\n— Yolum buraya düştü. Sen, benden ne dilersen dile, demiş. Padişah, bu yaşlı, mübarek kişiye:\n\n— Ben koskoca bir padişahım. Senden ne dileyebilirim, demiş. Veziri, padişaha:\n\n— Padişahım ondan bir oğul dileyin, diye uyarmış. Padişah da böyle deyince bu yaşlı mübarek kişi cebinden bir elma çıkarmış. Padişaha:\n\n— Elmayı akşam olunca soy. Küçük hanımın ile ye. Kabuğunu atına, çekirdeğini de köpeğine ver. Dokuz ay sonra senin bir oğlun, köpeğinin bir yavrusu, atının da bir tayı olur. Ama oğlunun adını ben gelene kadar koyma, demiş. Sonra ortadan kaybolmuş.\n\nPadişah elmayı kuşağına koymuş ama elmanın orda olduğunu unutmuş. Akşam olup kuşağını çözerken elma yuvarlanınca karısı, padişaha:\n\n— Padişahım! Gençliğin aklına mı düştü, demiş. Padişah da olan biteni karısına anlatmış. Altın saplı bıçakla elmayı soymuşlar. Kabuğunu ata, çekirdeğini köpeğe vermişler. Elmayı da kendileri yemiş.\n\nGünler geçmiş, padişahın karısı hamile kalmış. Sonra padişahın bir oğlu, atın bir tayı, köpeğinin de bir yavrusu olmuş.\n\nPadişahın oğlu olmuş ama adını koymamışlar. Oğlan bir yaş, üç yaş derken yedi yaşına gelmiş. Padişah çocuğu okula göndermiş. Okulda çocuğa Adsız Bey, derlermiş. Bir gün çocuk başka bir çocukla kavga etmiş. O çocuk, Adsız Bey’e:\n\n— Sen padişah oğlusun ama daha bir adın bile yok, deyince Adsız Bey “Herkesin adı var benim neden adım yok” diye ağlamış. Padişah da oğluna:\n\n— Ama oğlum senin deden gelip sana ad koyacak, deyince oğlu, babasına:\n\n&nbsp;— Yedi sene oldu. Neden hâlâ gelmedi, demiş. Bu olay üzerine padişah oğluna ad koymaya karar vermiş. Tellallar ile herkese haber göndermiş. Herkes toplanmış. Yenilmiş, içilmiş. Sıra oğlana ad koymaya gelmiş. Kimi Ali, kimi Veli, kimi Hasan, kimi Hüseyin olsun, demiş. Hiçbirine karar verememişler. O anda kapı açılmış. Bu yaşlı mübarek kişi çıkagelmiş. Padişah, bu yaşlı mübarek kişiye olan biteni anlatmış. Zaten o mübarek de toplanılmayan yere gelmezmiş. Oğlanı, bu yaşlı mübarek kişinin yanına getirmişler. Bu yaşlı mübarek kişi de oğlanın sırtını sıvazlayarak:\n\n— Oğlum elini büken olmasın, sırtın yere gelmesin. Senin adın Bey Böğrek, köpeğinin adı Hüdayi, atının adı da Bengüboz olsun, demiş. Padişah, bu yaşlı mübarek kişi için vezirini ambara bir teneke altın almaya göndermiş. Vezir gelene kadar yaşlı mübarek kişi ortadan kaybolmuş. Padişah, oradakilere:\n\n— Bu yaşlı mübarek kişi nerede, demiş. Onlar da padişaha:\n\n— Biz geldiğini görmedik ki gittiğini görelim, demişler. Zaman geçmiş, gün gelmiş padişahın oğlu büyümüş. Evlenme çağına gelmiş. Akkavak isimli bir kız ile nişanlanmış. Nişanlısına Kel Vezir adında bir adam göz koymuş. Bir gün padişahın oğlu Bey Böğrek, bir mecliste otururken:\n\n— Şöyle ok atarım, böyle kılıç keserim, deyince Kel Vezir, Bey Böğrek’e:\n\n— Sen neden böyle övünüyorsun? Oğuzeli padişahında dedenin Horasan kılıcı esir kalmıştı. Madem öyle yiğitsin, git de dedenin kılıcını kurtar, demiş.\n\nVezir böyle deyince Bey Böğrek’in çok zoruna gitmiş. Nişanlısını orada bırakmış. Eve gelmiş. Annesine:\n\n— Ben Oğuzeli padişahına savaş açacağım. Bu vezirin lafının altında kalamam, demiş. Annesi, oğlunu ikna edememiş. Ertesi gün tellal çağırtmış. Askerleri toplatmış. Oğuzeli Devleti’ne savaşa gitmiş. Oğuzeli padişahının ordusu çok kuvvetliymiş. Bey Böğrek hariç tüm askerler ölmüş. Bey Böğrek burada bir müddet dinlenmeye karar vermiş. Bu arada bu Oğuz ellerinde dinleneyim, birkaç saat yatıp uyuyayım diye düşünürken yedi gün uyuyakalmış.\n\nBey Böğrek burada dinleneyim derken yedi gün uyuyakalmış. Padişahın habercisi Bey Böğrek’i uyurken görmüş. Koşup padişaha:\n\n&nbsp;— Bir adam uyuyor. Yanında da atı bekliyor, diye haber vermiş. Padişah, adamlarına:\n\n— O bizim eski düşmanlarımızdandır. Atı salıverin. Adamı alıp getirin, demiş.\n\nAdamlar, Bey Böğrek’i getirmeye gitmişler. Yalnız Bey Böğrek’in atı, adamların Bey Böyrek’i alıp götürmesine izin vermiyormuş. Bu arada atın gemi eyerin kaşında takılıymış. Adamlar, padişahın yanına gidip:\n\n— At, uyuyan adamı vermiyor, demişler. Padişah da onlara:\n\n— O hayvan küheylandır. Küheylanlar kuru sıkıdan korkar. Ona bir kuru sıkı atın. Korkup kaçsın. Uyuyanı da alıp getirin, demiş.\n\nGitmişler, kuru sıkı atmışlar. At kaçıp gitmiş. Atın gemi eyerin kaşına takılı olduğundan ağzının ulaşabildiği su bulduysa içmiş, boyuna kadar uzayan ot bulabildiyse yemiş.\n\nAdamlar, Bey Böğrek’i alıp zindana koymuşlar. Yedi gün geçince Bey Böğrek uyanmış. Bir de bakmış ki zindanda. O padişahın da yedi senede bir bayramı gelirmiş. Zindandaki bütün mahkûmları serbest bırakırmış. Bayramı da o günlerde gelince padişah:\n\n— Bey Böğrek hariç zindandaki bütün mahkûmları serbest bırakın, demiş. Bunun üzerine adamları padişaha:\n\n— Padişahım! Bu adamda saç sakal karışmış, bitlenmiş bir şekilde kaç gündür zindanda yatmaktadır. Onu, surun başına koyalım da hiç olmazsa güneşlensin, demişler.\n\nDiğer mahkûmları serbest bırakmışlar. Bey Böyrek’i surun başına oturtmuşlar. Padişahın da bir kızı varmış. Bey Böğrek buradayken kız pencereden onu görmüş ve âşık olmuş. Bu arada yıllar geçmiş. Bey Böğrek bir kervanın geldiğini görmüş. Kervan başına şöyle demiş:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Oğuzellerinden beri gelirsin,\n\n&nbsp; Kasavet gönlümün gamını alırsın,&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; \n\n&nbsp; Anamdan babamdan kimi bilirsin,\n\n&nbsp; Eğlenin de haber verin hocalar…\n\nKervanın içinden bir ihtiyar da:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Ananı sorarsan gözü tutuldu,\n\n&nbsp; Babanı sorarsan beli büküldü,\n\n&nbsp; Kız kardeşlerin kara giydi, oturdu,\n\n&nbsp; Bir kulundan böyle duydum efendim, demiş.\n\nBey Böğrek annesinin ve babasının sağ olduğunu öğrenince nişanlısını, köpeğini ve atını da sormuş. Cevap veren ihtiyar şöyle demiş:\n\n&nbsp; —Gerildiler, bir araya geldiler,\n\nKimden kime kısmet oldu, dediler,\n\nNişanlını Kel Vezir’e verdiler,\n\nBir kulundan böyle duydum efendim.\n\nBey Böğrek de şöyle demiş:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Gerilsinler, bir araya gelsinler, \n\n&nbsp; Kimden kime kısmet oldu, desinler,\n\n&nbsp; Nişanlımı Baltacıoğlu Kel Vezir’e versinler,\n\n&nbsp; Kaç geceyle kaç gün vade buldular. \n\nİhtiyar cevabında şöyle demiş:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Ne yalan söyleyeyim, kavak dikildi,\n\n&nbsp; Atlar eyerlendi, kalan çekildi,\n\n&nbsp; Üç ayla üç gün vade kılındı,\n\n&nbsp; Geçti üç ay, kaldı üç gün…\n\n&nbsp;\n\nSonra akşam olmuş. Kervan gitmiş. Bey Böğrek’i kırk kapıdan zindana atmışlar. Bu arada padişahın kızı Bey Böğrek ile ihtiyarın konuşmalarını dinlemiş. Gece olup herkes yatınca bir kova zeytinyağı ile bir tası eline almış. Her kapıya bir tas zeytinyağı dökerek Bey Böğrek’in yanına kadar gitmiş:\n\n— Hanginiz dün kervandaki ihtiyara türkü söyleyen yiğitti, diye sormuş. Zindandakilerin hepsi “bendim!” diye cevap vermiş. Bey Böğrek de zindandakilere:\n\n— Hepiniz buradan çıkarsanız, ben çıkamam ama ben çıkarsam hepinizi çıkarırım, demiş. Aslında kız, Bey Böğrek’i tanıyormuş. Bey Böğrek’e:\n\n— Yiğit, ben senin kervan başında bulunan ihtiyarla konuşmalarını dinledim. Senin nişanlı olduğunu öğrendim. Ben seni buradan çıkarsam önce beni mi alırsın yoksa nişanlını mı, diye sormuş. Bey Böğrek de kıza:\n\n— Padişah kızı; beni buradan istersen çıkar, istersen çıkartma. Önce nişanlımı, sonra seni alırım, demiş. Kız, Bey Böğrek’e:\n\n— Sen sözüne mert bir yiğitmişsin. Çok yaşa. Önce seni alırım deseydin inanmazdım. Seni de buradan çıkarmazdım. Madem önce nişanlını, sonra beni alacaksın. Ben de seni buradan çıkarırım, demiş.\n\nKız, Bey Böğrek’i çıkarmış. Ama kale çok büyük olduğu için getirdiği ipleri uç uca bağlamış. Bey Böyrek’i kaleden aşağı indirirken ipin ucu yere yetişmeyince de saçını, ipin ucuna bağlayıp Bey Böğrek’i yere indirmiş. Bey Böğrek inince atına bir türkü söylemiş:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Sabah olup tan yelleri atmadan,\n\n&nbsp; Bütün kuşlar destur alıp ötmeden,\n\n&nbsp; Kâfir padişah sarayına yetmeden,\n\n&nbsp; Yetiş Bengüboz’um yar elden gitmeden,\n\nBu arada Bengüboz yedi senedir yiyip içemediği için sahibinin yanına gidememiş. Bunun üzerine Bey Böğrek şunu söylemiş:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Sabah olup tan yelleri attı,\n\n&nbsp; Bütün kuşlar destur alıp öttü,\n\n&nbsp; Kafir padişah sarayına yetti,\n\n&nbsp; Yetiş Bengüboz’um yar elden gitti,\n\nBunun üzerine Bengüboz perişan bir hâlde gelmiş. Bey Böğrek atına biner binmez Bengüboz onu yere atmış. At dile gelmiş ve:\n\n— Ey Allah’tan korkmaz. Sen benim gemimi eyerin kaşına takmasaydın yedi sene boyunca hem yer, hem içerdim. Yedi sene boyumca ancak boyuma yetişebilen ot bulabildiysem, yedim. Boyumun yetişebildiği su bulduysam içtim. Ben böyle bir hâldeyken benim sırtıma nasıl binersin, demiş. Sonra Bey Böğrek padişahın kızının yedi senedir işleyip ona verdiği çevre (mendil) ile her tarafı yara bere içinde olan atını silmeye başlamış. Hem silmiş hem ağlamış. At, Bey Böğrek’e:\n\n— Yeter artık ağlama. Şu ayağının altından biraz toprak al da sırtıma at ki yaralarım iyi olsun, demiş.\n\nBey Böğrek atın söylediklerini yapınca Bengüboz’un yaraları iyileşmiş. Atının sırtına binen Bey Böğrek doğru memleketine gitmiş. Ama üstü başı dilenci gibi perişan hâldeymiş. Daha önce Bey Böğrek’in bacıları Bengiboz’u suya götürür, suyu bulandırıp ata öyle içirirlermiş. Bu sefer Bengüboz suyun yanına kendiliğinden gidip suyu bulandırmadan içmiş. Köpeği Hüdayi de dilenci kılıklı Bey Böğrek’in yanına gidip onu koklamış. Kokladıktan sonra sevinerek Bengiboz’un ayaklarını yalamaya başlamış. Bacısı çok şaşırmış. Bacısı köpeğe taşı atınca Bey Böğrek şöyle demiş:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Vurma bacı vurma tazıya taşı,\n\n&nbsp; Kan revan oldu gözümün yaşı,\n\n&nbsp; Hudayi da Bengüboz’un kardaşı,\n\n&nbsp; Vurma bacı vurma tazıya taşı …\n\nBunun üzerine bacılarından biri Bey Böğrek’i azarlayarak:\n\n— Sus Keloğlan! Bu gün benim kardeşimin nişanlısı gelin oluyor. Onu başkaları alıyor. Sen bana türkü mü söylüyorsun, demiş. Bu durumu gidip diğer kız kardeşlerine anlatmış.\n\nBüyük kız kardeş bunları söyleyen adamın nerede olduğunu sormuş. Öteki de:\n\n— Şurada sazı elinde oturuyor, demiş. Sonra büyük kız, annesine:\n\n— Aman anne! Kardeşimin neresinde tanıyabileceğim bir nişanı vardı, diye sormuş. Annesi de kızına:\n\n— Kardeşin kıyma dürümünü koynuna koyup yemeyi severdi. Aynı zamanda sol göğsünün altında da siyah bir beni vardı, demiş. Kız kıyma dürümünü hazırlayıp Bey Böğrek’in yanına gitmiş ve ona:\n\n—Aman dilenci kardeş! Benim kardeşim yedi senedir esirdir. Koynuna kıyma koyup yemeyi severdi. Şimdi ben de senin koynuna şu kıymayı koyayım da kardeşimin canı için ye, demiş.\n\nBey Böğrek koynunu açınca kız siyah beni görür görmez Bey Böğrek’i tanımış, boynuna sarılmış. Bey Böğrek de bacısına:\n\n— Sus bacı! Sakın kimseye söyleme, demiş. Bacısına toprağı işaret edip:\n\n— Bu toprağı anamın gözüne at, gözü açılsın. Şu çubuğu da babamın beline vur, beli düzelsin, demiş. Bu arada Kel Vezir ve düğündeki diğer adamlar ok atma yarışı yapmışlar. Bey Böğrek her ok atana:\n\n— Attın teres attın, vurdun teres vurdun, diyormuş. Vezire de bunu söyleyince Kel Vezir:\n\n— Şu dilenciye de bir ok ile yay getirin de ok atabiliyor muymuş bir görelim, demiş. Bir okla yay getirmişler. Ama Bey Böğrek bunları beğenmeyince, vezir:\n\n— Şu bizim Bey Böğrek’in oku ile yayını getirin bakalım, demiş. Bey Böğrek yedi sene içinde paslanmış yayını, kırılmış okunu görünce hem ağlamış hem silmiş, hem ağlamış hem silmiş. Bunun üzerine Oradaki adamlardan biri Bey Böğrek’e:\n\n— Ne oldu dilenci, attın teres attın. Vurdun teres vurdun, diyordun. Bey Böğrek’in oku ile yayını görünce şaşırdın kaldın. Şimdi atsan vuramazsın, büksen kıramazsın, demiş.\n\nBey Böğrek atışların hepsini isabet ettirmiş. Bunun üzerine vezir:\n\n&nbsp;— Bir kese altın getirin, deyince Bey Böğrek:\n\n— Ben altın istemem. Şu düğün evine kadınların yanına gideyim de aş artığı, ekmek kırığı alayım, yiyeyim, demiş. Düğün evine gitmiş bir köşeye oturmuş. Nişanlısı da elinde bir bardak zehir ile ortada dolaşıyormuş. Kel vezirin yanına gideceği zaman onu içip kendini öldürmeyi düşünüyormuş. Bu arada Kel Vezir’in bir karısı daha varmış. Kadın, Bey Böğrek’e:\n\n— Sazın var mı Keloğlan, demiş. O da kadına:\n\n— Sazım da var. Sözüm de var, diyince kadın Bey, Böğrek’e:\n\n— O zaman sen çal, ben üstüme kuma gelse de oynayayım, demiş. Bey Böğrek sazını eline alıp şunu söylemiş:\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; —Ayağına giymiş nalını,\n\n&nbsp; Gelir salını salını,\n\n&nbsp; Kel Vezir’in puşt gelini\n\n&nbsp; Dön oyna gelin, dön oyna\n\nBunu duyan kadın:\n\n— Bana neden böyle dedin, aynısını kumama da söyle, demiş. Bey Böğrek nişanlısı Akkavak’a:\n\n— Kel Vezir’e mi kaldın ancak, deyince kız onun Bey Böğrek olduğunu anlamış ve boynuna sarılmış.\n\nOradakiler Bey Böğrek’in geldiğini anlayınca kaçışmışlar. Kel Vezir de helâya saklanmış. Bey Böğrek, Kel Vezir’in nerde olduğunu sorunca bir çocuk, Kel Vezir’in helâda saklı olduğunu söylemiş. Kel Vezir’i Bey Böğrek’in yanına getirmişler. Bey Böğrek, Kel Vezir’e:\n\n— Ok yarışında şu bizim Bey Böğrek’in oku ile yayını getirin demen seni kurtardı. Düğün ziyan olmasın. Madem&nbsp;düzenlenmiş, bu benim düğünüm olsun, demiş.\n\nKendisi kırk gün kırk gece davul zurna çaldırmış. Akkavak kızını almış. Muradına yetmiş. Anasının gözü açılmış. Babasının beli düzelmiş. Bengüboz’una binmiş, Hudayi’sini de yanına almış. Gidip Oğuzeli padişahının kızını da almış. Yiyip içip muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "SARI İNEK",
        "text": "&nbsp;\n\n[SARI İNEK]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Vaktiyle bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir de kızları varmış. Kızın annesi ölmüş. Kız küçük yaşta öksüz kalmış. Babası, kıza baksın diye başka bir kadın ile evlenmiş.\n\nAradan çok zaman geçmeden adam da ölmüş. Kız büyümüş, serpilmiş çok güzel bir kız olmuş.\n\nAilenin bir de ineği varmış. Üvey anne, bu kızı her gün ineği otlatması için meraya gönderirmiş. Bu kızın eline de bolca yün verir ve bu kızdan yünleri eğirmesini istermiş. Kız, Allah'ın her günü ineği götürür, otlatır, sular akşam olunca eve getirirmiş. Kız, ineği akşam olup da eve getirince bir güzelleşirmiş, bir güzelleşirmiş. Bu durum hep böyle devam edermiş.\n\nÜvey anne bu durumu çekemiyormuş, kızı kıskanıyormuş. Üvey anne:\n\n— Sen ineği otlatmaya gitme, oraya benim kızım gidecek. Sen güzelleşiyorsun, biraz da benim kızım güzelleşsin, dermiş.\n\nSabah olmuş, öksüz kız ineği otlatmaya götürmüş. Üvey annesinin sözünü dinlememiş. Gittiği yerde baca deliğine benzeyen bir delik varmış. Yün eğirdiği iğini*&nbsp;bu baca deliğinden içeri düşürmüş. Deliğin içine bakmış ki içerde bir nene oturuyor. Kız, neneye seslenmiş:\n\n— Kurban olayım, iğimi ver de gideyim, ineğim kaçacak, demiş. Nene, kıza:\n\n— Aşağı gel de kızım, iğini vereyim, demiş.\n\nNene, uzun zamandır insan yüzü görmediğinden kıza çok iyi davranmış. Kızın önüne yemesi için ekmek ve yemek koymuş. O zamanda yokluk varmış. Yemek de ekmek de yavanmış*. Neneye, kız:\n\n— Ekmeğe de yemeğe de kurban olayım, sana da kurban olayım. Çok durdum. İğimi ver de gideyim, yoksa ineğim kaçacak, demiş. Nene, kıza iğini vermiş ve:\n\n— Sana söyleyeceklerim var, beni iyi dinle. Buradan giderken karşına beyaz bir su çıkacak, o suya gir ve yıkan. Biraz daha gidersen orada da siyah bir su göreceksin, onu da kaşına, saçına sür. Biraz daha gidince de kırmızı bir su göreceksin, o sudan da dudaklarına yanaklarına sür, demiş.\n\nKız, nenenin dediklerini teker teker yapmış ve ineği de alıp eve dönmüş. Üvey anne kızı görünce çok şaşırmış. Kız bir günde güzelliğine güzellik katmış. Ertesi gün kıskandığı için üvey anne, kendi kızını inekle beraber göndermiş. Kendi kızı aynı yerde iğini aynı deliğe düşürmüş. Ve neneye gelerek:\n\n— İğimi ver, dermiş. Nene:\n\n— Aşağı gel de vereyim, demiş. Kız aşağı inmiş. Nene bu kıza da ekmek ve yemek getirmiş. Kız:\n\n— Ekmeğini de yemeğini de yemem, iğimi ver, gideceğim, demiş. Neneyi azarlamış. Nenenin kalbi çok kırılmış. Önceki kıza söylediklerini bu kıza da söylemiş. Kız kadının söylediklerini aynen yapmış ve daha da çirkinleşmiş. İneği de alıp eve dönmüş. Kız, annesine olanları bir bir anlatmış. Annesi bu olaya çok kızmış. İnekte bir hile olduğunu düşünmüş. İneğe ne yem ne de su vermiş. Sarı inek kızı beri çekmiş ve:\n\n— Bunlar bana ne yem veriyorlar ne de su. Sen beni besle. Ben etimi sana tatlı edeceğim, onlara acı edeceğim, demiş. Öksüz kız, ineği beslemiş, sulamış.\n\nGün gelmiş sarı ineği kesmişler. İneğin eti öksüz kıza tatlı, ana ile kıza ise acı geliyormuş. Kız sarı ineğin kemiklerini hiç ziyan etmemiş. Bir torbanın içine koyup, sarı ineğin kemiklerini toprağa gömmüş.\n\nZaman geçmiş köyde bir düğün varmış. Bu düğüne bütün köy davetliymiş. Öksüz kızı, üvey annesi kendi kızım çirkin, diye düşünmüş. Üvey kızını düğüne götürmemiş.\n\nÜvey anne kendi kızını da yanına alarak düğüne gitmiş. Üvey kız, kapının ağzında kalmış. Kapının önünde dururken yaşlı bir kadın gelmiş. Yaşlı kadın:\n\n— Ağlama kızım, git sarı ineğin kemiklerini gömdüğün yerden çıkar. Sonra bizim kervana katıl, seni düğüne götürelim, demiş.\n\nKız, sarı ineğin kemiklerini gömdüğü yerden çıkarmış. Sarı ineğin kemiklerine bakmış ki bir üst olmuş, bir baş olmuş, bir ayakkabı olmuş ki hepsi parıl parıl parlıyormuş. Hemen üstü, başı ve ayakkabıyı giymiş. Bir cebine altın tozu doldurmuş, bir cebine de toprak doldurmuş. Kervana karışmış.\n\nBu kervandakiler kızın güzelliğine hayran hayran bakıyorlarmış. Kız düğün yerine varmış. Düğündeki herkes de bu kızın güzelliğine hayran olmuş. Öksüz kız, üvey annesi ve kardeşinin üzerine toprak, diğer misafirlerin üzerine de altın tozunu serpmiş. Eğlenmiş, oynamış. Düğün dağılmadan esrarengiz bir biçimde eve dönmüş. Hemen elbisesini çıkarmış. Yerine koymuş. Korkudan ayakkabısını çıkarmayı unutmuş.\n\nÜvey annesi ve kız kardeşi eve geldiğinde öksüz kıza düğündeki olayları anlatmaya başlamışlar ve:\n\n— Düğün çok güzeldi ve düğüne gelen güzel bir kız bizim üzerimize altın tozu, diğer misafirlerin üzerine ise toprak attı, demişler.\n\nTabii kız olayların nasıl geçtiğini bildiği için anlattıklarına gülüyormuş. Öksüz kız suya gitmiş, ayakkabısının tekini su doldurduğu göle düşürmüş. Ayakkabısı gölün içinde kaybolmuş.\n\nAğanın oğlu günlerden bir gün atları gölün kenarına sulamak için getirmiş. Atlar suyu içmiyormuş. Ağanın oğlu suya eğilip bakmış ki bir ayakkabı, altın gibi parlıyormuş. Ayakkabıyı suyun içinden çıkarmış. Atları sulamış ve:\n\n— Bu ayakkabı kimin ayağına olursa onunla evleneceğim, demiş.\n\nTüm tellallar çıkarılmış. Tüm kızlar saraya dizilmiş ve ayakkabıyı bir bir denemişler. Ama ayakkabı hiçbir kızın ayağına olmuyormuş. Üvey anne olayı ilk duyduğunda bu durumdan şüpheleniyor ve üvey kızını kandırmış. Yağmur yağıyor diye üvey kızı tandırın içerisine koymuş, üzerini de kapatmış. Tandırın üstüne yem ve bir horoz koymuş. Ağanın oğlu ve adamları eve gelmişler, üvey annenin öz kızına ayakkabıyı denetmişler; ama kızın ayağına olmamış. Adamlar:\n\n— Evde başka kız olup olmadığını sormuşlar. Evdekilerden:\n\n— Hayır, cevabını almışlar. Tam dönüp gidecekleri sırada evin horozu dile gelmiş ve kızın yerini söylemiş.\n\nAğanın oğlu ve adamları horozun dediği yere bakmışlar. Kızı bulmuşlar, olduğu yerden çıkarmışlar. Kıza ayakkabıyı denetmişler. Ayakkabının gerçek sahibi o kız olduğundan ayakkabı hiç zorlanmadan kızın ayağına olmuş.\n\nKız ve ağanın oğlu hemen birbirine âşık olmuş. Kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n* iğ: Pamuk, yün vb.nden iplik eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri ve çengelli olan, ağaçtan yapılmış araç, eğirmen, kirmen.\n\n** yavan: Hoşa gitmeyen, tatsız.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "BALIK BİLMESE HALİK BİLİR",
        "text": "&nbsp;[BALIK BİLMESE HALİK BİLİR]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir fakir adam varmış. Bu adam balıkçılıkla geçinirmiş. Bu adamın bir de oğlu varmış. Adam, balığı tutar; oğlu da tuttuğu balığı torbaya koyarmış. Adam bir gün bir büyük bir alabalık tutmuş. Oğlu da balığa kıyamamış. Balığı babasından habersiz suya geri bırakmış. Akşam olmuş evlerine gelmişler. Baba:\n\n— Ben büyük bir alabalık tuttuydum, o balığı ne yaptın, demiş. Oğlu:\n\n— Kıyamadım balığa, balığı suya geri attım, demiş. Babası:\n\n— Ben balıkçılıkla geçiniyorum, demiş. Sinirlenmiş. Oğlunu evden kovalamış. Çocuk da yola çıkmış. Yolda kendi emsalinde birine rastlamış. Emsali selam vermiş ve:\n\n— Nereden geliyorsun, dermiş. Çocuk:\n\n— Babam evden kovaladı, demiş. Emsali:\n\n— Beni de babam evden kovaladı, demiş. Arkadaş olmuşlar. Gurbete gidip beraber çalışmaya karar vermişler. Yalnız her şeyleri ortak olacakmış ve diğeri:\n\n— Ben, çalışırsam seni besleyeceğim; sen&nbsp;çalışırsan beni besleyeceksin, demiş. Böylece birbirlerine söz vermişler. Bir şehre dâhil olmuşlar. Balığı suya atan genç hiç iş bulamamış. Diğer genç de devamlı iş buluyormuş. Balığı suya atan genç bu duruma içten içe üzülüyormuş ve:\n\n— Ben devamlı senin kazancını yiyorum, demiş. Diğer genç:\n\n— Yok arkadaş senin ile anlaşmamız var. Ben, çalışırsam seni besleyeceğim; sen, çalışırsan beni besleyeceksin, demiş.\n\nBu konuşmadan sonra şehirde bir tellal bağırıyormuş:\n\n— Padişahın kızını dili tutuldu. Bu kızı söyletene şu kadar altın, para verilecek ve padişahının kızı ile evlendirilecek. Duyduk duymadık demeyin, diye.\n\nDiğer genç akşam işten eve gelmiş, bu durumu arkadaşına anlatmış. Balığı atan genç:\n\n— Niye söylemedin, ben kızı söyletirim, diyeydin, demiş. Diğer genç:\n\n— Ben bir şey bilmiyorum ki kızı söyleteyim, demiş. Balığı atan genç:\n\n— Yarın, tellal yine bağırırsa bana haber ver, ben kızı konuştururum, demiş. Tellal ertesi gün yine bağırmış. Diğeri gelip arkadaşına haber vermiş.\n\nBalığı atan genç saraya gitmiş. Sarayda meclis kurulmuş padişahın kızı perdenin arkasında duruyormuş. Balığı atan genç söz alıp anlatmaya başlamış:\n\n— Zamanın birinde bir terzi, bir ağaç ustası ve bir imam ormanda gidiyorlarmış. Bir yerde konaklamışlar, sırayla nöbet tutacaklarmış. Biri nöbet tutarken diğerleri uyuyacakmış. İlk nöbeti ağaç ustası tutacakmış ve ağaç ustası nöbeti tutmaya başlamış. Canı sıkılmış. Ağaçtan bir kız yapmış ve yaptığı ağaçtan kızı oraya bırakmış, gitmiş, yerine yatmış. Sıra terziye gelmiş. Terzi bakmış ki ağaç ustası ustalığını göstermiş. Terzi de bu ağaçtan kıza bir elbise dikmiş. O da yerine gitmiş yatmış. Sıra imama gelmiş. İmam da namaz kılmış. Kıza can gelsin diye Cenab-ı Allah'a dua etmiş. Gerçekten kız cana gelmiş. Gülümsemeye başlamış. Diğerleri de uyanmış. Ağaç ustası ile terzi de bu kızın yanına gelmişler. Aralarında bu kız kime düşecek… Demişler ki:\n\n— Usta başlangıcı ben yaptım. Terzi de elbisesini ben diktim, demiş. İmam:\n\n— Başlangıcı sen yaptın, elbisesini de sen diktin de bu cansız bir ağaçtı. Ben Cenab-ı Allah'a dua ettim. Can geldi buna, bu bana düşer, demiş. Balığı atan genç hikâyesini anlatmış ve:\n\n— Ey cemaat! Bu kız kime düşer? Ustaya mı, terziye mi, imama mı düşer, dermiş.\n\nTabi her kafadan bir ses gelmiş:\n\n— Kimi imama, kimi terziye, kimi ustaya düşer, demiş. Hiç kimse karar verememiş. Hiç kimse karar veremeyince kız perdenin arasında dile gelmiş ve:\n\n— Ahmaklar! Kız imama düşer, demiş ve dili tekrar durmuş. Bu olay üç defa tekrarlamış aslında. Diğerleri, Balığı atan genci çekemiyorlarmış yabancı diye. Padişah:\n\n— Tamam bu kız sana oğlum, demiş. Karara varmış. Oğlana kızı ve altınları vermiş.\n\nBalığı atan genç saraydan kızı alarak ayrılmış evine gelmiş. Diğer arkadaşı da işten gelmiş. Evde kızı görünce:\n\n— Tamam, kızı bölüşeceğiz, demiş. Balığı atan genç:\n\n— Kızı nasıl bölüşelim, para değil ki, demiş. Arkadaşı:\n\n— &nbsp;Anlaşmamız böyle değil mi, her şey ortak değil mi, dermiş. Balığı atan genç daha bir şey diyememiş. Arkadaşı kılıcı eline almış ve:\n\n— Kızı ikiye böleceğiz, yarısı sana yarısı bana, demiş. Kız, kılıcı görmüş. Arkadaşı kılıcı salınca kız korkusundan öğürmüş. Kızın ağzından kara bir yılan çıkmış. Kızın zamanında ağzına yılan girmiş. Konuşacağı zaman kızın boğazına dururmuş. Arkadaşı:\n\n— İşte bunun derdi buydu, demiş. Bu kızı kesmekten vazgeçmiş. Kızı da arkadaşına vermiş. Hakkından da vazgeçmiş. Yola düşmüşler, memleketlerine gidiyorlarmış. Bir ırmağın kenarında gelmişler. Arkadaşı:\n\n— Balık bilmezse; Halik bilir. &nbsp;Şimdi bu durumu balık da bildi, Halik de bildi, demiş. Bir alabalık olmuş, kendini ırmağa atmış. Geride kalanlar mutlu mesut bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "BİR GÖZE BİR DEMET GÜL",
        "text": "&nbsp;[BİR GÖZE BİR DEMET GÜL]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç kızı varmış. Bu kızlar, babalarına:\n\n— Bizi ere ver gidelim, diyemiyorlarmış. Bir zaman beklemişler. Bir gün bakıcıları olan kadına:\n\n— Bize git, üç tane karpuz getir. Karpuzların biri yenecek şekilde olsun. Birinin içi hafif geçmiş olsun. Birisi de tam geçmiş olsun, demişler.\n\nKadın gidip üç tane karpuz getirmiş. Kızlar bu karpuzların üstüne bıçak saplamışlar. Bu karpuzları babalarına göndermişler. Padişah, bunun ne demek olduğunu anlamış. Kızlarını yanına çağırmış. Büyük kızına:\n\n— Beni ne kadar seviyorsun, demiş. Büyük kız:\n\n— Yağ kadar seviyorum, demiş. Babası:\n\n— Tamam kızım seni padişahın oğluna verdim gitti, demiş. Ortanca kızına sormuş:\n\n— Kızım sen beni ne kadar seviyorsun, demiş. Ortanca kızı:\n\n— Ben seni bal gibi seviyorum, demiş. Babası:\n\n— Tamam kızım seni de bir padişahın oğluna veriyorum, demiş. Küçük kıza sıra gelmiş. Küçük kıza sormuş. Küçük kız da:\n\n— Tuz kadar seviyorum, demiş. Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, siniri geçmeyen padişah:\n\n— Alın bunu çöplüğe atın, demiş. Kızı alıp çöplüğe atmışlar. Kız çöplükte dururken bir genç gelmiş ve:\n\n— Sen bu güzellikle bu çöplükte ne gezersin, ins misin, cin misin, demiş. Kız:\n\n— Ne insim ne cinim, seni beni yaratan Allah'ın kuluyum, demiş. Genç:\n\n— Senin evin yok mu, demiş. Kız:\n\n— Yok, demiş. Genç:\n\n— Bana gelir misin, dermiş. Kız:\n\n— Gelirim, demiş.\n\nGenç bunu alıp evine götürmüş, evlenmişler. Sahipsiz oldukları için kız, padişahın kızı olduğunu söylememiş. Çocukları olacakmış. Genç, kıza:\n\n— Filan arkadaşımın karısını getireyim sana yardımcı olsun, demiş. Gitmiş arkadaşının hanımını getirmiş. Arkadaşının karısı bu kızın ablasıymış. Ablası kardeşini tanımış. Kız doğum yapmış. Bir oğlan, bir de kız doğurmuş. Bunlar ikizmiş. Ablası bu çocukları kardeşinin altından almış. Yerine iki tane köpek yavrusu koymuş. Kardeş, kardeşi istemezmiş. Ablası kız kardeşinin kocasını çağırmış ve:\n\n— Hanımın iki tane köpek yavrusu doğurdu, demiş. Ablası aldığı bu iki çocuğu bir sandığın içerisine koyup ırmağa atmış.\n\nKocası, karısı iki tane köpek yavrusu doğurdu diye, karısını bir yolun kenarına gömmüş. Gelen giden bu kıza tükürmüş, taş atmış. Kız ölmüş.\n\nSandığın içindeki çocukları ırmağın içinde su götürmüş. Bir köprünün altında kalmışlar. Allah tarafından köprünün altına her gün bir inek gidermiş. Çocuklar sandığın içinden çıkıp ineğin sütünü emerler, sandığın içine geri girerlermiş. Akşam olup da inekler köye gelince sahibi, çobana:\n\n—Sen bizim ineğimizin sütünü sağıyorsun, ineğimizin memesi her gün boş geliyor, demiş. Çoban yemin etmiş. Bu durum hep böyle devam ediyormuş. Çoban bir gün inekleri takip etmiş. İneğin biri köprünün altına girmiş. Köprünün altında iki tane çocuk sandığın içinden çıkmış. İneğin memesinden süt içerken çoban bunları yakalamış ve:\n\n— Siz necisiniz çocuklar, dermiş. Çocukların boyunlarında kâğıt asılıymış. Kâğıtta:\n\n— Filan padişahın kızının çocukları, yazılıymış. Çoban bu çocukları almış, eve gelmiş. Çocuklar çok güzelmiş. Çobanın sandık içinde iki tane çocuk bulduğu haberi her yere yayılmış. Teyzeleri hemen anlamış. Kendisinin attığı çocuklarmış bunlar. Kız çocuğu büyümüş. Kız altın saçlı bir kızmış. Kız gülünce güller açıyormuş, yürüdüğü yerlerde yeşil çimenler büyüyormuş. Ayrıca bu kızın yıkandığı su altın oluyormuş. Kız, çobana:\n\n— Benim saçlarım altın, ben yıkanınca suyu küp içerisine doldurun, altın olur, demiş.\n\nÇoban inanmamış tabi, inanmasa da yapmış bunu. Bakmış ki bir hafta sonra küp, altın dolu olmuş. Çocuk kıymete binmiş.\n\nTeyze kardeşinin kızını bu sefer de çekememiş. Kız gülünce güller açtığını padişahın oğlu duymuş. Dünür gönderip istetmiş. Düğün günü belirlenmiş. Kız artık büyümüş, gelin olup gidiyormuş. Teyzesi yine ortaya çıkmış. Teyzesinin de evlenemeyen kara bir kızı varmış. Bu kız gelin olup giderken teyzesi kızın yanına oturmuş. Teyze bu sefer de kız gelin olup giderken tuzlu ciğer kavurup kıza yedirmiş.\n\nKızın gelin olduğu yere doğru yola çıkmışlar. Tabi teyzesi de yanı sıra gitmiş, kendi kızını da yanına almış. Gelin olan kız, yolda giderlerken teyzesine:\n\n— Bir susadım ki ne olur bana bir su bul, demiş. Teyzesi, kıza:\n\n— Ben suyu nereden buluyum da vereyim sana; ama gözünün tekini verirsen ben o su satan adamdan sana su alırım, demiş. Kız gözünün tekini çıkarmış, vermiş. Çok susuz kalmış. Teyzesi de gözü almış.\n\nTeyzesi bu kızı kötü duruma düşürmek istiyormuş. Bunun yerine kendi kızını götürüp gelin etmek niyetindeymiş.\n\nTeyzesi bir bardak suyu vermiş kıza, içirmiş. Biraz daha gitmişler. Kız, teyzesine:\n\n— Ne olur o kadar yandım ki, ciğerlerim yandı. Bana bir bardak su daha, demiş. Teyzesi, kıza:\n\n— Ben suyu nereden alayım, filan adam filan yerde su satıyor. Diğer gözünü de ver sana bir bardak su alıp getireyim, demiş. Teyzesine, kız:\n\n— Çek o gözümü de al, yeter ki bir bardak su bul bana, demiş. Kızın gözünü teyzesi çekip almış. Bir bardak suyu getirip içirmiş kıza. Biraz daha gitmişler. Teyzesi kızı çekip attan indirmiş. Kızın duvağını ve gelinliğini çıkartmış. Kendi kızına giydirmiş. Kızı bir derenin kenarında bırakmışlar. Kendi kızını ata bindirmiş ve varacakları yere doğru yola çıkmışlar.\n\nGidecekleri yere varmışlar. Akşam olmuş. Padişahın oğlu bakmış ki gördüğü kız bu kız değil ve:\n\n— Sen gülünce güller açılıyordu, yürüyünce çayır çimen saçılıyordu. Hani, dermiş. Devam etmiş ve:\n\n— Senin hiçbir özelliğin yok, demiş. &nbsp;Padişahın oğluna, kız:\n\n— Aman padişahın oğlu, sen ne çok konuşuyorsun. Hiç vakitsiz gül açar mı? Her şeyin bir zamanı var, zamansız gül açmaz, demiş.\n\nPadişahın oğlu bir beklemiş, iki beklemiş ne gül açmış ne çayır çimen saçılmış. Padişahın oğlu yine başlamış ve:\n\n— Hani sen gülünce gül açılıyordu, yürüyünce çayır çimen saçılıyordu. Senin hiçbir şeyin yoktur, demiş. Kara kız:\n\n— Zamansız açılmaz, demiş.\n\nGözleri oyuk kızı bir çoban bulmuş, alıp evine götürmüş. Kız, çobana:\n\n— Gidin, filan sarayın etrafında deyin ki; bir deste gül bir göze, bir deste gül bir göze diye satın, demiş.\n\nÇoban, padişahın oğlunun sarayının etrafına gitmiş. Kızın gözünü geri alacakmış. Etrafa bağırıyormuş:\n\n— Bir deste gül bir göze, bir deste gül bir göze…\n\nPadişahın oğlu kara kızdan gül istemiş ya! Kara kız da mecbur kalıp gülleri alacakmış. Kara kız:\n\n— Aman! Teyzemin kızının gözü vardı. İnşallah atmamışımdır, demiş. Gitmiş gözün tekini bulmuş, getirmiş hizmetçisine:\n\n— Gözü al, şuradan bir deste gül al, demiş ve kendi kendine:\n\n— Padişahın oğlu benden gül istiyordu. İşte sana bir demet gül, diyeyim, demiş. Tabi padişahın oğlu bunu anlamış. Gülleri koklamış ve:\n\n— Hımm! Gül çok güzel kokuyor. Gülleri geldi, bir de kendi gelseydi, demiş. Tabi kara kız, bunu duymuş; ama inanmamış. Aradan zaman geçmiş çoban yine:\n\n— Bir göze bir deste gül, bir göze bir deste gül, diye bağırıyormuş. Kara kıza yine gülleri satmış. Çoban kızın gözlerini getirmiş. Kız gözlerini yerine takmış. Ama kızın gözleri biraz şaşı olmuş.\n\nPadişahın oğlu bu kızın nerede olduğunu öğrenmiş ve:\n\n— Köyde ne kadar insan varsa hepsi benim evime davetlidir. Hepsi gelsin, demiş. Herkes padişahın oğlunun evine gitmiş. Bu çobanın yedi kızı varmış. Bir de bulduğu kız yani sekiz kızı varmış. Bunlar padişahın oğlunun sarayına gitmemiş. Padişahın oğlu:\n\n— Acaba çobanın kızları niye gelmedi, demiş. Ve:\n\n— Gidin, onlar illa benim sarayıma gelsinler, ben herkesin derdini dinleyeceğim, demiş. Adamlar gelip çobana demişler ki:\n\n— Senin kızların padişahın sarayına davetli, niye padişahın oğlunun sarayına gelmiyorsunuz? &nbsp;Bunun üzerine kız:\n\n— Bizim evden padişahın sarayına kadar halı serilirse, ipekler dökülürse biz padişahın oğlunun sarayına gideriz. Yoksa gitmeyiz, demiş. Adamlar gelmiş. Padişahın oğluna:\n\n— Böyle, böyle, demişler. Padişahın oğlu:\n\n— Bunda bir iş var. Serin ayaklarının altına, benim sarayıma kadar döşeyin halıları, ipekleri, gelsinler. Onlar da gelsinler, onlar da davetli, demiş.\n\nTabi kızlar gitmişler. Oraya varmışlar. Her kız başından geçeni anlatıyormuş, padişahın oğlu da dinliyormuş. Kızı bulacakmış ya! Herkes başından geçenleri anlatıyormuş. Sıra asıl kıza gelmiş tabi ve:\n\n— Benim de başımdan çok ilginç bir olay geçti. Benim teyzem zamanında annem doğum yapınca bizi annemin altından almış, yerimize köpek yavrusu koymuş. Annemi taşlatıp öldürmüş. Bizi bir çoban bulup getirmiş. Teyzem aynı oyunu bana da oynadı. Benim de gözlerimi oydu. Kendi kızını benim yerime gelin etti, demiş.\n\nAma bu sefer de teyzesinin kızı padişahın oğlunun karısıymış ya! Kapları şıngır şıngır birbirine vuruyormuş. Konuştuklarını anlamasınlar istiyormuş. Padişahın oğlu:\n\n— Dur, ses yapma, dermiş. Kara kız:\n\n— Aman! Danacının kızları ne kadar kıymetliyse öyle de dinler ki, demiş. Padişahın oğlu:\n\n— Sus ya, sana ne? Dinleyeceğim, sen sus, dermiş. Tabi kız anlatmış kendi başından geçenleri. Padişahın oğlu:\n\n— Tamam, aradığım kız sensin, demek teyzen bu oyunu oynadı, böyle oldu, demiş. Padişahın oğlu gelmiş. Hanımına:\n\n— Keskin kılıca mı razısın, dor atın kuyruğuna mı, dermiş. Karısı:\n\n— Keskin kılıç boynuna uğrasın. Ben dor ata biner köye giderim, demiş. Padişahın oğlu:\n\n— Gel, seni babanın köyüne göndereyim, demiş. Bunu, bir dorat getirmiş ve doratın kuyruğuna bağlamış. Ata da iki kamçı vurmuş. Bu kara kızı alıp götürmüş dorat… &nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\nPadişahın oğlu ile gülünce yanağında güller açan kız kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Mutlu, mesut, beraber bir hayat geçirmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "ÖKSÜZ KIZ",
        "text": "&nbsp;\n\n[ÖKSÜZ KIZ]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir adam varmış. Bu adamın ilk eşinden üç tane kızı varmış. İlk eşi ölmüş. Kızları öksüz kalmış. Adam yeniden evlenmek zorunda kalmış. Bir süre sonra bu adam ölüm yatağına düşmüş.&nbsp; &nbsp;İkinci karısına vasiyet etmiş:\n\n— Benim kapıma ilk kim dünür gelirse büyük kızımı ona vereceksin. İkinci kim gelirse ortanca kızımı ona vereceksin. Sonuncu gelene de üçüncü kızımı vereceksin, demiş. Sonra adam ölmüş.\n\nBu adamın kapısına ilk dünür olarak bir dev gelmiş. Üvey anne, öksüz kızların bir an önce evden gitmesini istermiş.&nbsp; Büyük kızı, deve vermeyi hiç düşünmeden kabul etmiş. Dev:\n\n— Hıh, dermiş. Burnundan bir böcek düşmüş. Düğün yapmışlar. Dev, kızı alıp evine götürmüş. Büyük kız bakmış ki dev, evinde insanları kesmiş. İnsanların kolları, bacakları ve gözleri her yerde asılıymış. Kız bunları görmüş. Ağlamış, ağlamış hiçbir iş yapmamış. Bu devin bir tazısı varmış. Tazı koşmuş, devin yanına gelmiş ve:\n\n— Kötü gelin getirdin, ne yemek yapıyor ne de iş. Baksana, kazanların içi bomboş, demiş. Bu duruma dev sinirlenmiş. Kızın ellerini kollarını bağlamış. Çamlığa getirip kulübeye bırakmış.\n\nAdamın ikinci kızına yine aynı dev gitmiş.\n\n— Hıh, dermiş. Burnundan bir böcek düşmüş. Dev o kızı da almış. Ortanca kıza, dev:\n\n— Ablan hamile de ona yardıma gel. Ekmek filan yap, demiş. Bu kız da dev ile gitmeyi kabul etmiş.\n\nYola çıkmışlar, bir ırmağın kıyısına gelmişler. Irmağın kıyısında bir karınca varmış. Karınca, kıza:\n\n— Bana yardım et. Beni ırmağın karşısına geçir. Sana bir nasihat edeceğim, demiş. Kız:\n\n— Sus! Pis karınca, senin nasihatini ne yapayım. Ben ablamın yanına gidiyorum, eniştemle beraber, demiş. Ve oradan ayrılmışlar, devin evine gelmişler. Ortanca kız:\n\n— Ablam nerede, dermiş. Dev:\n\n— Aha ablan orada, dermiş. Dev:\n\n— Sen de ablan gibi hapsedilmek istemiyorsan dediklerimi yap, demiş ve:\n\n— Yedi tane kazan var. Yedisinde birden et kaynatacaksın. Ben bunları yiyince kırk gün uyurum, demiş.\n\nDev ava çıkmış. Ortanca kız da ablasına bakmış. Ağlamış, ağlamış. Devin dediklerini yapmamış. Dev avdan dönmüş. Tazı, hemen devin yanına koşmuş ve:\n\n— Kötü gelin getirdin, pis gelin getirdin; bana hiç yemek vermiyor, sana hiç yemek vermiyor, demiş. Dev bu ortanca kızı da bağlayıp çamlıktaki kulübeye hapsetmiş. &nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\nDev, adamın üçüncü kızını da almaya gitmiş.\n\n— Hıh, dermiş. Dev bu adamın küçük kızını da almış. Dev, bu en küçük öksüz kıza:\n\n— Büyük ablan çocuğuna bakıyor, diğer ablan da yemek pişiriyor. Seni götüreyim de ablalarına yardım et, demiş. Öksüz kız, dev ile gitmeyi kabul etmiş.\n\nYola çıkmışlar. Irmağın kenarına gelmişler. Karınca orda yine bekliyormuş ve öksüz küçük kıza:\n\n— Beni karşıya geçir, sana nasihatte bulunacağım, demiş. Kız karıncayı karşıya geçirmiş. Karınca konuşmaya başlamış ve:\n\n— Bak kızım! Bu dev senin ablalarını evine götürdü. Orada elini ayağını bağlayıp kulübede hapsetti. Bu dev ne derse yap. Bu dev ava gider. Avdan döndükten sonra yedi kazan yemek yer. Sonra da kırk gün uyur. Bu devin bir tazısı var. Dev uyurken bu tazıyı bağla. Oradan kaç, demiş.\n\nKız devin her dediğini yapıyormuş. Tazı, devin yanına gelmiş ve:\n\n— Hoş gelin getirdin, iyi gelin getirdin, demiş. Devin hoşuna gitmiş. Kıza:\n\n— Sen, hep böyle ol başımın üstünde yerin var, demiş.\n\nDev yine bir gün ava çıkmış. Avdan dönmüş, yedi kazan yemek yemiş, uykuya dalmış. Kız tazıyı bağlamış. Sessizce oradan kaçmış. Öksüz kız kendi evine gelmiş. Kızı, annesi kabul etmemiş ve:\n\n— Sen bizim namusumuza söz getirirsin, demiş, kızı kovalamış. Kız bir yola düşmüş. Bu yolda bir oğlan görmüş. Bu oğlanda padişahın oğluymuş. Bunlar birbirlerini görür görmez âşık olmuşlar. Padişahın oğlu, kıza:\n\n— Benimle evlenir misin, dermiş. Öksüz kız:\n\n— Evet, demiş. Evlenmişler. Küçük kız başından geçenleri padişahın oğluna tek tek anlatmış.\n\nBir gün bu öksüz kız, bakıcısıyla beraber gezintiye çıkmış. Dev bu kızı görmüş. Almış, götürmüş. Padişahın oğlu bu kızı çok sevdiği için kılıcını almış, devin evine gelmiş. Devin uyumasını beklemiş. Dev yemeğini yiyip uyuyunca padişahın oğlu kılıcıyla devin başına vurmuş. Devi öldürmüş. Öksüz kızı ve ablalarını kurtarmış. Sarayına getirmiş. Yemiş içmiş muratlarına ermişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "EMİR YEMEN",
        "text": "[EMİR YEMEN]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, anam eşikteyken, babam beşikteyken, anamı sallarım babam durmaz, babamı sallarım anam durmaz…\n\nVarmış yokmuş, bir kadın varmış. Bir kadının hiç çocuğu olmuyormuş. Bu kadın bir gün yılanları görmüş.\n\n— Keşke şu yılanlar gibi sevişsem de yılan gibi de olsa&nbsp;bir çocuğum olsa, demiş. Yılan kadına bir şey yapmış, kadının yılan gibi çocuğu olmuş.\n\nKadın, doğan yılanı evine getirmiş, leğenin altına koymuş. Yılan büyümüş büyümüş, kocaman olmuş. Bir gün \"Anne beni evlendir.\" diye tutturmuş. Annesi de:\n\n— Oğlum sen bir yılansın, seni kim alacak, dermiş. Dayanamamış, bacısının kızını almış, yılanı evlendirmiş. Yılan, kızı sokup öldürmüş. Sonra diğer bacısının kızını almış, evlendirmiş. Onu da sokmuş, öldürmüş. Yılan yine evlenmek istemiş.\n\n— Teyzemin küçük kızını al, onunla evleneceğim, demiş. Evlenmişler. Kız yılandan korkmamış. Korkmayınca yılan da:\n\n— Sana bir sır vereceğim, ben yılan değilim, demiş. Kız da:\n\n— Adın ne o zaman, demiş.\n\n— Benim adım Emir Yemen’dir.&nbsp; Eğer bu sırrı birine söylersen ben kaybolurum, demiş.\n\nBir gün köyde düğün oluyormuş. Erkekler cirit oynamaya çıkıyormuş. Bir bey ortaya çıkmış. Kızın arkadaşları:\n\n— Keşke şu bey gibi bir kocam olsa, demişler. Kıza:\n\n— Sen neden böyle bir erkek ile evlenmedin de bir yılanla evlendin, demişler. Kız da bir şey söyleyememiş.\n\nYine düğün oluyormuş. Emir Yemen, kıza:\n\n— Düğünde bir siyah atım olacak, bir de arkamda siyah köpeğim olacak. O, işte benim, demiş. Cirit oynanırken kızın arkadaşları bu siyah atlı beyi görünce kıza:\n\n— Sen niye böyle bir bey ile evlenmedin de bir yılanla evlendin, demişler. Kız yine bir şey söyleyememiş.\n\nGünlerden sonra bir gün yine düğün oluyormuş. Emir Yemen, kıza:\n\n— Bu kez beyaz bir atım olacak ve arkamda beyaz bir köpeğim olacak. O benim, demiş. Erkekler cirit oynamaya çıkınca, kızın arkadaşları:\n\n— Sen niye böyle bir bey ile evlenmedin de bir yılanla evlendin, dermişler. Kız da dayanamamış:\n\n— Hey! O benim yiğidim. İsmi de Emir Yemen, demiş. Kız bunu söyleyince oğlan kaybolmuş. Eve gelmiş, leğenin altına saklanmış. Kız da koşmuş, eve gelmiş. Kıza:\n\n— Beni tanıtmayacaktın. Bir demir çarık yaptıracaksın, bir de demir şapka yaptıracaksın; onlar eskiyene kadar beni bulamayacaksın, demiş ve kaybolmuş.\n\nEmir Yemen kaybolunca kız, demir çarık ile demir şapka yaptırmış. Emir Yemen’i aramaya başlamış. Kızın adı Fatma imiş.&nbsp;&nbsp; Fatma, Emir Yemen’i ararken bir yerde altın kale, gümüş kale ve bakır kale görmüş. Altın kaleden bir kız iniyormuş. Fatma, o kıza:\n\n&nbsp; —Altın kaleden inen kız,\n\n&nbsp; Altın ibrikli kız,\n\n&nbsp; Emir Yemen isminde bir yiğit,\n\n&nbsp; Hiç görmedin mi hey kız,&nbsp; demiş. Kız da:\n\n— Ben, Emir Yemen’i görmedim de bilmem de. İleride gümüş kale var. Bir de oraya sor, demiş. Fatma sonra gümüş kaleye gitmiş. Gümüş kaleden bir kız iniyormuş. Fatma, o kıza:\n\n&nbsp; —Gümüş kaleden inen kız\n\n&nbsp; Gümüş ibrikli kız\n\n&nbsp; Emir Yemen isminde bir yiğit\n\n&nbsp; Hiç görmedin mi hey kız, demiş. Kız da:\n\n— Ben, Emir Yemen’i görmedim de bilmem de. İleride bakır kale var. Bir de oraya sor, demiş. Fatma sonra bakır kaleye gitmiş. Bakır kaleden bir kız iniyormuş. Fatma, o kıza:\n\n&nbsp; —Bakır kaleden inen kız,\n\n&nbsp; Bakır ibrikli kız,\n\n&nbsp; Emir Yemen isminde bir yiğit,\n\n&nbsp; Hiç görmedin mi hey kız, demiş.\n\nMeğer Emir Yemen bunların hocasıymış. Kız da geri hocasının yanına gitmiş:\n\n— Seni bir kız arıyor. Benim ibrikten su istedi, vermedim, demiş. Emir Yemen de:\n\n— Nasıl bir kız, dermiş. Kız da:\n\n— Ayağında demir bir çarık, üstü başı eskimiş, yırtılmış. Bir kız, demiş. Emir Yemen ibriğe yüzüğünü atmış:\n\n— Şimdi git, o kıza ibrikten su ver, demiş.\n\nKız ibrikten su verirken Fatma, Emir Yemen’in yüzüğünü görmüş. Tamam, buldum deyip, Emir Yemen’in yanına gitmiş. Meğer orası devler ülkesiymiş. Emir Yemen de devin kızı ile zorla evlenecekmiş. Dev, Fatma’yı yakalamış ve kendi kölesi yapmış. Bir gün dev, Fatma’ya:\n\n— Emir Yemen’in düğünü olacak, bacımdan alıp def getireceksin, demiş. Meğer dev, kıza tuzak kurmuş. Emir Yemen de Fatma’ya yolda giderken yapması gerekenleri anlatmış.\n\nKız yolda giderken karşısına bir Kan Irmağı çıkmış. Fatma o kan ırmağında elini yüzünü yıkamış, suyundan içmiş.\n\n— Ne güzel su, demiş. Sonra karşısına irin ırmağı çıkmış. İrin ırmağının da suyundan içmiş ve:\n\n— Ne güzel su, demiş.\n\nKarşısına dikenlik çıkmış. Çaltının* dikenini koparıp koklamış ve saçına takmış. Yürümeye devam ederken bu kez karşısına at ile bir it çıkmış. İtin önünde ot, atın önünde de et varmış. Otu ata vermiş, eti de ite vermiş.\n\nYoluna devam etmiş. Karşısına bir merdiven çıkmış. Merdiven kırk gündür ters duruyormuş. Fatma merdiveni düzeltmiş ve çıkmış.\n\nDevin bacısının evine gelmiş. Devin bacısı:\n\n— Sen dur, ben def getireyim, demiş. Kızın önüne de yoğurt koymuş. Kız yoğurdu yememiş. Kedi ile fareye vermiş. Kedi ile fare yoğurdu yiyince ölmüş. Kız da merdivenin altındaki defi bulmuş ve kaçmış. Dev, kızın kaçtığını görünce merdivene:\n\n— Tut merdiven, kızı yakala, demiş. Merdiven de:\n\n— Sen beni kırk gündür ters koymuştun, o kız beni düzeltti, demiş ve yakalamamış. Dev bu kez at ile ite kızı yakalayın, demiş. Onlar da:\n\n— O kız, et ile otu değiştirdi ve bize verdi, demişler ve yakalamamışlar. Dev bu kez çaltıya kızı tut, demiş. Çaltı da:\n\n— O beni kokladı, dikenimi aldı, saçına taktı, demiş ve kızı tutmamış. En sonda irin ırmağı ile kan ırmağına kızı tutun, demiş. Ama onlar da:\n\n— O kız bizim suyumuzdan içti, ne güzel su dedi, demişler ve kızı tutmamışlar. Kız böylece kurtulmuş ve defi, Deve getirmiş. Dev de:\n\n— Bu senin işin değil, Emir Yemen’in işi, demiş ve kızı yine zora sokmuş. Kıza:\n\n—Bu günlere düğün olacak. Git, ırmaktan kırk türlü ipek getireceksin, demiş. Kız da Emir Yemen’e gitmiş:\n\n— Beni zora sokuyor, ne yapacağım, dermiş. Emir Yemen de:\n\n— Irmağa yedi kare taş at. Emir Yemen’in selamı var. Bana ipek ver de, demiş. Kız da Emir Yemen’in söylediklerini yapmış ve ipekleri dolamış, deve getirmiş. Dev yine şüphelenmiş. Bu Emir Yemen’in işi, demiş.\n\nBu sefer de kızı zorunlu tutarak bir dağa göndermiş. O dağdan kuş tüyü getireceksin, demiş. Kız da yine Emir Yemen’in yanına gitmiş. Emir Yemen de:\n\n— Ey dağlar, taşlar, uçan kuşlar. Emir Yemen’in düğünü olacak. Bana tüy lazım de, demiş. Kız yine Emir Yemen’in söylediklerini yapınca bütün kuşlar gelip çırpınmış. Yarasa o kadar çok çırpınmış ki hiç tüyü kalmamış. Sonra kız tüyleri toplayıp deve getirmiş. Dev şüphelenmiş ve kızı öldürmeye karar vermiş.\n\nEmir Yemen ile Fatma köylerine kaçmaya karar vermişler. Devler arkalarından geliyormuş. Yolda kız bir bostan olmuş, Emir Yemen de bostancı olmuş. Devler:\n\n— Ey bostancı, Emir Yemen’i gördün mü, dermiş. Bostancı da:\n\n— Yok, Emir Yemen’i görmedim. Gelin, bostan yeni çıktı, bostan yiyin, demiş. Devler:\n\n— Biz Emir Yemen’i arıyoruz, gelemeyiz, demiş. Bostancı da:\n\n— İleride bir çeşme var, ona sorun, demiş. Emir Yemen ile Fatma yine kaçmışlar. Kız bir çeşme olmuş, Emir Yemen de bir tas olmuş. Devler:\n\n— Ey sucu, biz Emir Yemen’i arıyoruz. Gördün mü, dermiş. Sucu da:\n\n— Biz su satıyoruz, Emir Yemen’i bilmeyiz, demiş.\n\nSonra Emir Yemen ile Fatma oradan kaçmışlar. Kız bir çam ağacı olmuş, Emir Yemen de bir yılan. Devler, yılanı görünce onun Emir Yemen olduğunu anlamış:\n\n— Sen Emir Yemen’sin, hemen çözül, demişler. Emir Yemen de:\n\n— Sen küçük dilini açarsan çözülürüm, demiş. Dev, küçük dilini açınca yılan hemen sokmuş, devleri öldürmüş.\n\nSonra da Emir Yemen ile Fatma köylerine gelmişler. Yemiş içmiş, hoş muratlarına ermişler.\n\n*çaltı: Diken, çalı\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Padişah ve Beş Oğlu",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[PADİŞAH VE BEŞ OĞLU]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Ülkenin birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın beş tane oğlu varmış.\n\nBir yerde bir mezar varmış. Bu mezarın başında bir elma ağacı varmış. Bu elma ağacındaki elmayı devden başka kimse alamıyormuş. Padişah, oğullarını toplamış ve:\n\n— Bu elmayı içinizden kim getirirse onu evlendireceğim, demiş. Büyük oğlu mezarın başına gitmiş. Elmayı alamamış. Dev elmayı almış gitmiş. Sırasıyla padişahın diğer oğulları da mezarın başına gitmiş. Elmayı alamamışlar. Sıra padişahın en küçük oğluna gelmiş. Bu küçük oğlu iki gün boyunca uyumuş. Uykusunu almış. Mezarın başına gelmiş. Hiç uyumadan iki gün elmanın kızarmasını beklemiş. Elma kızarmış. Elmayı almış, cebine koymuş. O sırada dev gelmiş ve:\n\n— Ey insanoğlu! Elmayı almışsın, demiş. Padişahın en küçük oğlu dev ile dövüşmüş. Deve kılıcıyla vurmuş, devi yaralamış. Devin kanı akmaya başlamış. Bu devi takip etmiş. Devin bir mağaraya girdiğini görmüş. Sonra padişahın bu oğlu babasına elmayı vermiş. Babası sevinmiş. &nbsp;Padişahın bu küçük oğlu, ağabeylerine:\n\n— Ben devi yaraladım, devi takip ettim. Dev bir mağaraya girdi, devi öldürelim, demiş. Sonra hep beraber mağaranın başına gelmişler. Ellerine uzunca bir ip almışlar. Büyük kardeş:\n\n— Beni mağaraya sallayın, demiş. Mağaraya sallamışlar.\n\n— Yandım, demiş. Daha sonra diğer kardeşini sallamışlar. O da:\n\n— Yandım, demiş. Onu da geri çıkarmışlar. Bir diğer kardeşi mağaranın içerisine sallamışlar:\n\n— Yandım, demiş. Onu da hemen geri çıkarmışlar. Sıra en küçük kardeşe gelmiş. Ve küçük kardeş, ağabeylerine:\n\n— Siz beni yandım dedikçe mağaranın içine sallayın, demiş.\n\n— Yandım, dedikçe mağaranın içine sallamışlar. Küçük kardeş tabana inmiş ki tabanda neler varmış neler? Aklına ne gelirse varmış. Kapının birini açmış bakmış ki dört tane kız. Kızlar:\n\n— İnsanoğlu sen buraya niçin geldin, dermişler. Padişahın küçük oğlu:\n\n— Ben devi aramaya geldim, demiş. Kızlar:\n\n— Dev seni yer, demişler. Padişahın küçük oğlu:\n\n— Yok, yiyemez, demiş.\n\nSonra devin bulunduğu odaya gelmiş. Dev, kılıç ile burnunu karıştırıyormuş. Dev:\n\n— Hey &nbsp;sinek! Burada da mı buldun beni, dermiş. Padişahın küçük oğlu:\n\n— Ey kâfir! Ben sinek değilim, insanoğluyum dile gel, demiş. Kılıcıyla bir tane daha vurmuş ve devi öldürmüş.\n\nSonra kızların yanına gelmiş. Kızları da yanına alarak mağaranın başına gelmiş ve:\n\n— Kardeş! Al şu senin nasibin. Kardeş şu da senin nasibin. Kardeş al bu da senin nasibin, demiş. Ağabeyleri kızları sırasıyla yukarı çekmişler. Aşağıda en güzel kız ile en küçük kardeş kalmış. Kız, oğlana:\n\n— Hadi sende yukarı çık kardeşlerin yoksa seni mağarada bırakacaklar, demiş. Oğlan inanmamış kızı ipe bağlamış. Kız tam yukarı çıkacakken oğlana:\n\n— Şu kılı al. Kıldan kıla sürersen beyaz dünyaya dönersin, demiş. Kızı yukarı çekmişler. Kardeşleri bakmışlar ki kız çok güzel ve:\n\n— Biz kardeşimizi mağara bırakalım, demişler. Sonunda kardeşlerini orada bırakmışlar. Kızları da alıp saraya gelmişler. Babaları bakmış ki kızlar çok güzel. Hele bakmış ki içlerinden bir tanesi hepsinden güzelmiş. Düğün hazırlıklarına başlamışlar.\n\nPadişahın küçük oğlu mağarada duruyormuş. Bunlar düğün hazırlıklarına başlamışlar. Bu oğlan kılı kıla sürmüş. Allah tarafından iki tane koç gelmiş. Biri beyaz koçmuş, biri de siyah. Yanlışlıkla siyah koçun üstüne binmiş. Karanlık dünyaya gelmiş. Dolaşmış bir ağacın altına oturmuş. Uykuya dalmış. Yavru kuşların çığırtısına uyanmış. Bakmış ki büyük bir yılan yavru kuşları yiyecek. Hemen kılıçla vurarak yılanı parça parça etmiş. Yılanın parçalarını kuşlara yedirmiş. Tekrar uykuya dalmış. Büyük bir kuş, pençelerinin arasına büyük bir taş almış, gelmiş. İnsanoğlunun başına bırakmaya... Büyük kuş:\n\n— Ben seksen yaşına geldim. Bir yavru yetiştiremedim. Sen miydin bu yavrularımı öldüren, dermiş. Yavru kuşlar dile gelerek:\n\n— Anne anne, elleme bu insanoğlu bizi kurtardı. Yılan bizi yiyecekti. Kılıçla yılanı kesti kesti bize yedirdi. O, bize kötü hiçbir şey yapmadı, demiş. O zaman büyük kuş, taşı bir yana bırakmış ve:\n\n— İnsanoğlu dile dileğini, demiş. İnsanoğlu:\n\n— Benim dileğim ışık dünya, demiş. Büyük kuş:\n\n— O zaman kırk tane koyun, kırk şişe su getir. Seni ışık dünyaya götüreyim, demiş. İnsanoğlu bunları hemen temin etmiş. Büyük kuş, insanoğlunu sırtına bindirmiş. Işık dünyaya getirmiş. Padişahın en küçük oğlu bakmış ki ağabeyleri düğün kurmuş. Evleniyorlarmış. Kendi seçtiği kıza da düğün kurmuşlar. Kardeşlerinin biri ile seçtiği kızı evlendireceklermiş. Bu küçük kardeş, bir değirmencinin yanına gelmiş ve:\n\n— Şu üstündeki elbiselerini çıkar bana ver. Ben de üstümdeki elbiseleri sana vereyim, demiş. Değirmenci:\n\n— Senin elbisen güzel, benimki ise kötü, demiş. Padişahın küçük oğlu değirmenciden elbiseyi almış. Yola çıkmış. Düğün yerine varmış. Tanınmadan değirmenci kılığı ile saraya girmiş. Bütün ağabeylerini yakalayıp hapse atmış. Bir kendi kalmış bir de babası. Oğlan kavağın tepesine çıkmış. Babasını da hapse atacakmış. Kız:\n\n— Baba baba! Oğlun kavağın tepesinde duruyor. Karanlık dünyadan ışık dünyaya gelmiş, demiş. Babası:\n\n— Öyleyse bu düğünü en küçük oğluma kuralım, demiş. Kız ile padişahın en küçük oğlu evlenmiş. Yemişler, içmişler, muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "İki Arkadaş ve Kurtlar Mağarası",
        "text": "&nbsp;[İKİ ARKADAŞ VE KURTLAR MAĞARASI]\n\nBir varmış, bir yokmuş. İki arkadaş varmış. Bunlar para kazanmak için beraber gurbete gideceklermiş. Yanlarına yemeklerini alıp yola çıkmışlar. Bu iki arkadaştan biri çok cimriymiş.\n\nYolda karınları acıkmış. Cimri olan:\n\n— Önce senin yemeğini yiyelim, sonra benimkini yeriz, demiş. Yemeği yemişler. Sonra gitmişler. Az gitmişler uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Diğeri cimri olan arkadaşına:\n\n— Ben yine acıktım, demiş. Cimri olan:\n\n— Ben sana yemeğimi vermem, demiş. Diğeri:\n\n— Ben sana yemeğimi verdim ama, demiş. Cimri olan:\n\n— Ne yapalım o da senin salaklığın, demiş. Cimri olan yemeğini yemiş. Arkadaşına yedirmemiş. Diğeri bu cimriden ayrılmış. Çok yol gitmiş. Acıkmış, yorulmuş. Bir mağaraya girmiş. Sonra bu mağaraya kurtlar gelmiş. Bu mağara kurtların yeriymiş. Bu kurtların bir çobanı varmış. Oğlan saklanmış. Kurtlara görünmemiş. Sonra kurtlar kendi aralarında konuşmaya başlamış:\n\n— Filanca bir yerde bir padişahın kızı hasta, bu padişahın kızını kim iyileştirirse, padişah hem kızını hem de bütün mal varlığını ona verecekmiş. Eşleşmiş kediyi kesip, bu kedinin kanını kızın vücuduna sürerek kızı iyileştirmeyi bilmiyorlar, demiş. Sonra devam etmişler:\n\n— Bu yerde bir de dev var. Suyun başını tutmuş. Kimseye karşılıksız su vermiyor. Bunlar, devin başına kılıçla vurup devi öldürmeyi bilmiyorlar, demiş. Oğlan bunların hepsini dinlemiş. Düşmüş yola. Bu yere gelmiş. Tellal, bağırıyormuş:\n\n— Padişahın kızını kim iyi ederse; padişah ona kızını ve tüm mal varlığını verecek. Oğlan padişahın sarayına gitmiş ve:\n\n— Ben senin kızını iyileştirebilirim, demiş. Padişah:\n\n— Sen kimsin ki benim kızımı iyileştirebilesin! Nice şifacılar, hekimler iyileştiremedi. Çulsuz! Git başımdan, demiş. Kızın bakıcısı:\n\n— Padişahım belki doğru söylüyordur. Şansını denesin, demiş. Padişah:\n\n— Tamam, şansını denesin, demiş. Oğlan şart koşmuş:\n\n— Odada kızla ben kalacağım, bir de eşli kedi getirilecek, demiş. Padişah önce kabul etmemiş. Sonra kızın bakıcısı padişahı ikna etmiş.\n\nSonra oğlan eşleşmiş kediyi kesmiş. Bunun kanını kızın her yerine sürmüş. Kız önce iyileşmemiş. Bu oğlanı zindana atmışlar. Kız bu olaydan iki saat sonra yeni doğmuş gibi uyanmış. Padişah oğlanı yanına getirtmiş:\n\n— Sen kızımı iyileştirdin. Kızım da mal varlığım da senin olsun, demiş. Oğlan ile kız evlenmişler.\n\nOğlan bir gün bu kurtların mağarasına tekrar gitmeyi ve kurtları dinlemeye karar vermiş. Çıkmış yola, mağaranın olduğu yere gelmiş. Tam o zaman kurtlar mağaradan çıkıyorlarmış. Oğlan bir şey dinleyememiş. Kurtlara görünmeden olduğu yerden uzaklaşmaya çalışmış.\n\nKurtlar bunu fark etmiş, bunun peşine düşmüşler. Oğlan bir ırmağın içine girmiş. Kurtlar, bu ırmağın içine giremiyormuş; çünkü su ayaklarının boyunu geçiyormuş. Oğlan suyun içinde saklanmış. Bu durumdan da kurtarmış kendini.\n\nGeri dönerken dev aklına takılmış. Devin olduğu yere gelmiş. Dev, suyun başında uyuyormuş. Sonra oğlan bir eve misafir olmuş. Ev sahibinden su istemiş. Evin sahibi kadınmış. Kadın, su yerine tereyağını eritmiş. Oğlana getirmiş, vermiş. Oğlan:\n\n— Bu, su mu, dermiş. Kadın:\n\n— Ne yapalım yavrum! Koca dev bize su vermiyor, demiş. Olanları anlatmış, kadın.\n\nOğlan, dev keyif yaparken devin yanına gitmiş. Devin kafasına kılıçla vurmuş. Dev ilkin ölmemiş. Bir daha vurmuş, devi öldürmüş. Herkes bu oğlana devi öldürdüğü için şükran duyuyormuş. Öl, de, ölelim, diyorlarmış. Huzura kavuşmuşlar.\n\nAradan yıllar geçmiş. Cimri olan arkadaşı çıkagelmiş ve:\n\n— Sen bu kadar nasıl zengin oldun, demiş. Oğlan anlatmaya başlamış:\n\n— Senden ayrıldıktan sonra bir mağaraya gittim. Mağaradaki kurtlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar, onları saklandığım yerden dinledim. Sonra padişahın kızını iyileştirdim. Padişah, kızını ve bütün malını bana verdi. Sonra da devi öldürdüm. Şimdi de padişah gibi yaşıyorum, demiş. Cimri olan aklından mağara gitmeyi geçirmiş ve:\n\n— Ben de bu mağaraya gidersem zengin olurum, demiş. Arkadaşından mağaranın yerini öğrenmiş. Mağaraya doğru gitmiş. Mağaranın kapısına gelmiş. Orada titreye titreye duruyormuş.\n\nKurtlar, kendi aralarında yine konuşuyorlarmış:\n\n— Geçenlerde biri bizi dinliyordu. Belki yine bizi dinliyordur. Etrafı arayalım, demişler. Bir de bakmışlar ki biri var. Aynı kişi zannetmişler. Yakalayıp hesabını sormuşlar. Geride kalanlar, yemişler, içmişler muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "ÜÇ SÖZ",
        "text": "&nbsp;\n\n[ÜÇ SÖZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir adam varmış. Bu adam fakirmiş. Bu adamın bir karısı varmış. Bu adam gurbete çalışmaya gitmiş. Adam gurbete giderken karısı hamileymiş.\n\nBu adam gitmiş. Yaklaşık on beş yirmi sene gittiği yerden gelememiş. Adam gittiği yerde çalışmış, çabalamış. O zamanın devrinde ancak üç altın kazanabilmiş. Demiş ki:\n\n— Bu altın bana yeter. On beş yirmi sene geçti. Memleketime döneyim artık, demiş. Memleketine gelirken yolda bir tellal bağırıyor:\n\n— Bir altına bir söz, demiş. Adam merak etmiş:\n\n— Bu söz acaba ne, dermiş. İçinden. Tellala yanaşmış ve:\n\n— Al sana bir altın, söyle bakayım şu sözü, demiş. Tellal:\n\n— Sabret, demiş. Adam:\n\n— Başka, demiş. Tellal:\n\n— Başka söz yok, demiş. Adam pişman olmuş ve:\n\n— Ben kaç senede kazandım bu altını, demiş kendi kendine. Pişman olmuş.\n\nAdam az gitmiş, uz gitmiş. Bir şehre daha varmış. Bu şehirde de yine bir tellal bağırıyormuş:\n\n— Bir altına bir söz! Adam:\n\n— Al sana bir altın söyle şu sözü, demiş. Tellal:\n\n— Dibi görünmeyen suya girme, demiş. Adam:\n\n— Başka var mı, dermiş. Tellal:\n\n— Yok, demiş. Adam, altınına yine acımış. Böylece adamın bir altını kalmış.\n\nAdam yine az gitmiş, uz gitmiş. Bir şehre daha ulaşmış. Bu şehirde de bir tellal bağırıyormuş:\n\n— Bir altına bir söz, Adam:\n\n— Nasıl olsa altınları harcadım. Bir tane kaldı. Bunu da harcayayım, demiş. Altını tellala vermiş. Tellal şu sözü söylemiş:\n\n— Üstüne vazife olmayan sözü söyleme, demiş. Böylece adam bütün altınlarını harcamış.\n\nAdam bir yere daha gelmiş. Bir levhada şu yazı yazıyormuş:\n\n— Buraya gelen, şu adrese uğramadan gitmesin. Üç gün misafir olma hakkı var. Adam sora sora bu yeri bulmuş. Eve misafir olmuş. Evin içine girmiş ki bir kadın memelerinden çırılçıplak çivilenmiş duvarda duruyormuş. Adam üç gün boyunca bu eve misafir olmuş. Adam, ev sahibine dememiş ki:\n\n— Bu kadın ney, neden böyle asılı? Adam, ev sahibine:\n\n&nbsp;— Bana artık müsaade et, benim yerim uzak, çoktandır gurbetteyim, demiş. Ev sahibi:\n\n— Tamam, sana müsaade; yalnız sana bir şey soracağım. Bu kadın burada asılı. Üç gündür buradasın. Hiç mi merak etmedin, demiş. Adam:\n\n— Üstüme vazife olmayan sözü konuşmam, demiş. Verdiği altın aklına gelmiş bu yüzden sormamış. Ev sahibi, adamı evin bodrumuna götürmüş. Bodrumun kapısını açmış ki bütün adam kellesi.Ev sahibi:\n\n— Soranların kellesini kesip buraya attım. Sen de sorsaydın senin kelleni de kesip buraya atacaktım, demiş. Adam helallik alıp yoluna devam etmiş. Yalnız gideceği yere yolun biri uzun dolaşıyormuş. Biri kestirmeden gidiyormuş ama bir ırmak varmış. Irmağın kenarına gelmiş. Irmağın dibi görünmüyormuş. Tam soyunup ırmağa girecekmiş ki verdiği altın karşılığı tellalın söylediği söz aklına gelmiş ve:\n\n— Tellal bana dibi görünmeyen suya girme dedi, demiş aklından ve sudan geri çekilmiş. O arada karşıdan bir atlı geliyormuş. Atla beraber adam suya girince atın üzerinden düşmüş ve kaybolmuş. At yüze yüze bunun yanına gelmiş. Atın üstünde heybeler ve bir tüfek varmış. Heybelere bakmış ki altın doluymuş. Nihayet atın üstüne binmiş. Uzun yoldan dolanıp az gitmiş, uz gitmiş. Kendi kapısına gelmiş bir gece vakti. Bakmış ki karısının kucağında bir delikanlı yatıyormuş. Adam:\n\n— Ben gideli benim karı bir oynaş bulmuş. Ben bu delikanlıyı vurayım, demiş. Sonra verdiği altın aklına gelmiş:\n\n— Biraz sabredeyim, demiş içinden. Pencereye yaklaştığı zaman oğlan:\n\n— Anne benim babam nerede, öldü mü, kaldı mı, diye sormuş. Kadın:\n\n— Bilmiyorum oğlum. Baban evden çıkınca ben sana hamileydim. O gidiş, bu gelmeyiş, demiş. Adam anlamış ki kendi oğlu ve:\n\n— Ben giderken karım hamileydi. Bu benim oğlum, diye söylenmiş. &nbsp;Nihayet kapıyı dövmüş. Sarım, düğüm kucaklaşmışlar, hasret gidermişler ve bundan sonra mutlu mesut bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Küffüdü",
        "text": "&nbsp;\n\n[KÜFFÜDÜ]\n\n&nbsp; Evvel varmış yokmuş bir padişah varmış. Bu padişahın da üç kızı varmış. Padişah bir gün hastalanmış. Kızlarını yanına çağırmış:\n\n— Benim ölmem yakın, bu padişahlığı kimseye vermeyin, siz yönetin, demiş. Zaman geçmiş, padişah ölmüş.\n\n&nbsp; Padişahlık büyük kızdan başlamış. Birinci ay büyük kız, ikinci ay ortanca kız, üçüncü ay da küçük kız idare edecekmiş. Padişahlık kıyafetlerini giyip gelen davalara bakmışlar. Bir gün küçük kız padişahlığı yönetirken, pencerenin kenarına oturmuş. Birileri yola bir ölü uzatmış. Yoldan da bir atlı geçiyormuş. Atlı attan inmiş, ölüyü kenara çekmiş. Köşeden bir adam çıkmış, benim kardeşimi öldürdün, diye atlıya iftira atmış. Bu davayı da padişahın yönetmesi lazımmış.\n\n&nbsp; Adamı, padişahın huzuruna getirmişler. Padişahın huzurunda da:\n\n— Benim kardeşimi öldürdü, kenara çekti, demiş. Padişah da:\n\n— Neden yalan söylüyorsun? Adamı sen öldürdün, yola uzattın, iftira atıyorsun, demiş. Sen cezalısın deyip, adamı götürmüşler. O anda atlı, padişahın gözlerine bakmış. Bu kız olmaya kız, demiş. Padişahın poçundan* istemiş. Padişah da poçundan kesip atlıya vermiş. Atlı gitmiş gitmesine, ama kız atlıya âşık olmuş. Kardeşlerine:\n\n— Artık ben padişahlığı idare edemem, demiş. Yanına iki helke** altın doldurmuş, bir ata binmiş, atlıyı aramaya gitmiş. Oğlan da bu sırada evine varmış, kızın aşkından yatağa düşmüş.\n\n&nbsp; Padişahın kızı bu oğlanı bulacağım diye geze geze yaşlı bir kadının evine misafir olmuş. Kadına:\n\n— Nene, bana bir iş bulsan da çalışsam, demiş. Kadın da:\n\n— Ben şehrin içini gezip soruşturayım, demiş. Kız, padişah kızı; ama oğlanın aşkından her şeye razıymış. Kadın gelmiş:\n\n— Bir karı koca var. Çocukları yok. Onlara bakacaksın, demiş. Kız da onların hizmetini görmeye başlamış. Akşam olmuş. Adam köpek olmuş, kadın da kedi olmuş, sabaha kadar kavga etmişler. Kız bunu görünce şaşırmış. Onların hâline çok üzülmüş. Dışarı çıkmış, bakmış, uzakta bir ışık görmüş. O ışığa kadar gitmiş. Varmış ki yaşlı bir kadın. Kadına:\n\n— Nene ne yapıyorsun, demiş.\n\n— Aman yavrum, burada bir kadın ile bir adam var. Kadın benim oğlumla evlenmedi. Onların bugün son günü, ölecekler, demiş. Meğer kadın, kazan kaynatıyor, büyü yapıyormuş. Kız da hemen anlamış. Bunlar benim hizmet ettiğim adam ile kadın, demiş. Sonra\n\n— Nene bak bakalım bu kazan kaynamış mı, deyip kadını kazana atmış. Meğer bu kadın cadı karısıymış. Ağasıyla ablasının yanına eve gelmiş. Bakmış ki bir köşede biri, öbür köşede diğeri duruyormuş.\n\n— Aman Yarabbi, bize ne oldu böyle? Ne yapıyoruz bu gecenin yarısında, derlermiş. Kız da bütün olanları anlatmış. Aman, el pençe bu kızcağıza çok iyi davranmışlar. Bir ay çalışmış. Bir ay süresi bitince memnuniyetle onların yanından ayrılmış.\n\n&nbsp; Sonra kız, iş bulan kadının yanına tekrar gitmiş. Aman nene, bana tekrar bir iş bul, demiş. Kadın da:\n\n— Tamam, bir dolaşayım, bakalım kızım, demiş. Dolaşırken kırk tane hizmetçi çalışan bir yer bulmuş. Hizmetçilerden biri kaçmış. Kızı oraya götürmüş. Kız bakmış ki bu hizmetçilerin hepsi siyah giyinmiş.\n\n— Bunlarda bir matem var ya, bakalım, demiş. Dayanamayıp oranın sahibine:\n\n— Sizde bir yas var. Her şeyiniz siyah, tavanınıza varana kadar siyah. Sizin mateminiz nedir, dermiş. Kız hizmetçi olmasına rağmen hanımı derdini anlatmış:\n\n— Benim bir oğlum vardı, on sekiz yaşındaydı. İki üç aydır kayıp, aramadığımız yer kalmadı, bulamadık, demiş. Bu kız çok akıllıymış. Hizmetçilerle hep bir arada kalırlarmış. Bir gece hizmetçinin biri kalkmış, gide gide bir yere varmış. Kız da bu kadın, oğlanı kaçırmıştır diye tahmin etmiş. Evin sahibine:\n\n— Oğlanın olduğu yeri buldum, demiş. Evin sahibi de nasıl bulduğunu sormuş. Kız da:\n\n— Bu hizmetçilerden biri gece kalktı, cebinden bir anahtar çıkardı, bir yere gitti, demiş. Kadın bunu nasıl çözeceğini sormuş. Kız da:\n\n— Sen bugün bir emir ver, bütün hizmetçiler bugün hamama gidecek de, demiş.\n\n&nbsp; Sabah olmuş. Kız bakmış ki anahtarı yok, yüzü kırk kat olmuş. Hamama gitmek istemiyormuş. Ama sonra hepsi hamama gidince padişahın kızıyla evin sahibi, hizmetçi kızın gittiği yere gitmişler. İçeriden bir ses geliyormuş: &nbsp;\n\n— Dadı, dadı. Haftada bir kere gelirdin. Şimdi niye geldin, dermiş. Kadın sesi duyunca anlamış:\n\n— Yavrum! Ben dadı değilim, annenim, demiş. Bakmışlar ki oğlanın elleri, ayakları bağlı. Önünde ekmek ufakları… O kadar zayıflamış ki sanki bir deri bir kemik… &nbsp;Hizmetçinin gayesi oğlanla evlenmekmiş. Ama oğlan evlenmek istememiş. Oğlanı da böyle cezalandırmış.\n\n&nbsp; Padişahın kızıyla oğlanın annesi, oğlanın koluna girmiş, getiriyorlarmış. Oğlanın anası, hizmetçiye:\n\n— Kırk katır mı istersin, kırk katır mı, dermiş. Hizmetçi de:\n\n— Ne yapayım ki satırı. Bari bir katır ver de memleketime gideyim, demiş. Ahırdan bir tohur*** katır getirmişler, hizmetçiyi kuyruğuna bağlayıp ormana sürmüşler. Hizmetçi katırın kuyruğuna bağlı bir şekilde ormanda kaybolmuş.\n\n&nbsp; Padişahın kızı burada çalışmış, yine günü bitmiş. Oğlanın anası, oğlunu kurtardı diye fazlaca para da vermiş. Tekrar iş bulan nenenin yanına gelmiş:\n\n— Nene, bana yine bir iş bul, demiş. Nene de:\n\n— Olur yavrum, şöyle bir bakınayım, demiş. Yine böyle kırk kızlar varmış, bunlardan biri eksikmiş. Bu kıza, bu işi bulmuş. Bu kırk kızlar bir köşede oturuyor, ellerindeki mendili sallıyorlarmış. Havada da bir bohça asılıymış. Bu bohçayı “Küffüdü küffüdü” diye yelliyorlarmış.\n\n&nbsp; Padişahın kızı uyanık ya, dayanamamış bir gün:\n\n— Neden bu bohçayı yelliyorsunuz, dermiş. Kızlara:\n\n— Sallamayın, demiş. Başlarının çavuşu da bunu görmüş. Niye sallamıyorsunuz, diye sormuş. Kızlar da:\n\n&nbsp;— Yeni gelen kız sallamayın dedi, biz de o yüzden sallamıyoruz deyince çavuş, kıza bir kırbaç vurmuş. Yine sallamaya başlamışlar. Aradan epey zaman geçmiş. Bir gün kız yine dayanamamış:\n\n— Biz buradayız, bohça havada. Gelin, şunu indirip bakalım, demiş. Bohçayı indirmişler, açmışlar. Bir bohça, iki bohça, üç bohça derken kırk bohça olmuş. Bohçalar iç içinde, o padişahın kızının verdiği poçu da bunların içindeymiş. Kız hemen:\n\n— &nbsp;Nerede bu evin sahibi, diye sormuş. Yatakta yatıyor, demişler. Gelmiş, bakmış ki oğlan kızın aşkından sararmış solmuş. Öylece yatıyormuş.\n\nKız poçuyu almış eline. Oğlan da kızı gözlerinden tanımış. Kız poçuyu göstermiş, birbirlerine kavuşmuşlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Yemiş içmiş, hoş muratlarına ermişler…\n\n*poç: Saç uçları.\n\n**helke: Bakırdan yapılmış bakraç, kova.\n\n***tohur/tokur: Kısa boylu ve şişman.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "[Pamuğu Peri]",
        "text": "[PAMUĞU PERİ]\n\nBir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir adam varmış. Bu adamın üç tane kızı varmış. Bu adamın yaşadığı yerde kızlar ok atarlarmış. Ok nereye düşerse, kimin evinin önüne düşerse onunla evleniyorlarmış. Büyük kızın oku padişahın evinin önüne düşmüş. Ortanca kızın oku da kadının evinin önüne düşmüş. Küçük kız yani Ayşe de okunu atıyor. Boş bir mezarlığa düşüyor. Ayşe ağlıyor. Ama faydası yok. Girip o boş mezarlıkta bekleyecek. Küçük kıza büyük ablaları gülüyorlar.\n\n— Sen ne şanssızsın okun boş mezarlığa düştü, diyorlar. Kız da:\n\n— Ne yapayım, kaderime razıyım, diyor. Gidip boş mezarlıkta oturuyor. Otururken boş bir mezardan bir kapı açılıyor. Odanın birine giriyor. Girdiği odada bulunanlar gergef işlemekte. Kız:\n\n— Ne yapıyorsunuz, diye soruyor. Gergef işleyenler de:\n\n— Pamuğu Peri evlenecek de ona çeyiz işliyoruz, diyorlar.\n\n— Pamuğu Peri de kimmiş, diyor. Gidip yerine oturuyor. Otururken bir peri geliyor. Silkeleniyor. İnsanoğluna dönüşüyor.\n\n— Senin kaderine düşen benim, ben periyim. Adım da Pamuğu Peri. &nbsp;Gündüz başka şekilde gezerim. İnsanoğluna görünmem. Benim bu şekilde olduğumu kimseye söyleme, söylediğinde ben yanarım, diyor.\n\nAylar, yıllar geçiyor. Kız annesini babasını özlüyor. Pamuğu Peri’ye:\n\n— Beni götür de annemi babamı göreyim. Sen kimseye görünme, diyor. Pamuğu Peri de:\n\n— Tamam, diyor. Beraber kızın annesini, babasını görmeye gidiyorlar. Adam peri olduğu için havadan atıyla kızı takip ediyor. Kimseye görünmüyor. Kızın kocasını soruyorlar. O da:\n\n— &nbsp;Bir insanoğlu, diyor. Kardeşleri kıza nispet yapıyorlar. Kıza kocan kim diye ısrar ediyorlar. Kız da dayanamıyor. Gökyüzünde kocasını gösteriyor.\n\nKız, periyi gösterdiği an peri yanmaya başlıyor. Pamuğu Peri yanıyor. Kızın bir leyleği varmış. Leyleğine biniyor, leylek alıp onu Pamuğu Peri’ye götürüyor. Pamuğu Peri:\n\n— İnsanoğlu beni niçin söyledin? Söylediğin an yanarım dedim, diyor. Diğer periler kızı kovuyorlar. Kız da leyleğine binip gidiyor. Kız gidiyor gidiyor bir yere varıyor, yere iniyor. Onların orda bir deli varmış. Bu deliye her gün bir kurban verirlermiş. Bize musallat olmasın diye. O gün de bu kızı boğsun diye deliye vermişler. O deli de büyülüymüş. Kız da temiz kalpli olduğundan içine doğuyor, kıza dokunmuyor. &nbsp;Saıç deviriyor. Sacı devirince büyü bozuluyor. Büyü bozulunca adam:\n\n— Sen kimsin, niçin geldin, diyor. Kız da derdini anlatıyor. Sabah olunca kızı almaya geliyorlar:\n\n— Gidip alalım, deli kızı boğmuştur, diyorlar. Gidiyorlar ki kızla deli sohbet etmekte. Şaşırıyorlar. Kız olanları anlatıyor. Kız tekrar leyleğine biniyor. Leyleğe:\n\n— Beni öyle bir götür öyle bir götür ki Pamuğu Peri’nin kokusu bana gelmesin, diyor. Bu arada kuşların konuşmasını duyuyor. Kuşlar kendi aralarında konuşuyorlar:\n\n— Bu Pamuğu Peri’nin karısı bizim dilimizden anlamaz. Aslında onun ilacı burada, diyorlar. Kuşlar ilacı bırakıp gidiyorlar. Kız gelip ilacı alıyor, ilacı onu doğru yönlendirmeye başlıyor.\n\nMeğer Pamuğu Peri bir padişahın oğluymuş. Kızdan ayrıldıktan sonra gidip babasının sarayında yaşamaya başlamış. Kızın adı da Ayşe ya, erkek kılığına giriyor, kendini Ali diye tanıtıyor, gidip sarayda iş istiyor. Pamuğu Peri’yi görecek ama ona tanınmayacak.\n\n— Beni azap olarak alır mısınız, işim yok filan yerlerden geldim, diyor. Hay hay, deyip bunu işe alıyorlar.\n\nPadişahın oğlu Pamuğu Peri bundan şüpheleniyor. Erkek kılığına giren kız aslında Ayşe. Ama kendini Ali diye tanıtmış. Padişahın oğlu, Ali’yi görünce karısı olduğunu anlamıyor, başka bir kız diye içine doğuyor ve ona âşık oluyor. Babasına gidip:\n\n— Ali’nin aslında kız olduğunu söylüyor, babası da:\n\n— Oğlum hiç olur mu? Kız çocuğunun burada, erkelerin arasında ne işi var. Erkek, çalışmaya gelmiş, diyor. Padişahın oğlu Pamuğu Peri bu sefer annesine gidiyor.\n\n— Anne! &nbsp;Ali bir kız, siz ne derseniz deyin o bir kız, diyor.\n\n— Yok, diyorlar yine onlar. Akıllı bir tanesi:\n\n— Oğlum! Madem öyle düşünüyorsun, bunu bir dağın tepesine götür, senin ile sidik yarıştıralım de, diyor. Ali’nin de yanında bir akıllı köpeği varmış. Bunları duyunca gidip Ali’ye haber veriyor.\n\n— Pamuğu Peri seni dağa götürecek, kız olduğunu anladı. Başının çaresine bak, diyor. Ali de hemen bir kamış alıyor. Yarışta Ali, Pamuğu Peri’yi geçiyor. Pamuğu Peri de:\n\n— Yine yanıldım, diyor. Annesi de o zaman oğlum:\n\n— Ali kız değil işte, diyor. Pamuğu Peri de:\n\n—Yok anne! Ali kız, görmüyor musun, gülünce gülücükler açıyor dudaklarına, inci gibi dişleri var. Annesi de o zaman oğlum evcilik oynar gibi ot yolun. Ali’ye de ki: &nbsp;&nbsp;\n\n— Gel bugün çayırda çimende yatalım, de. Aynı ayarda bir ona yatak yap bir de kendine. Yatağı boşalırsa kızdır, diyor.\n\nBütün bunları Ali’nin köpeği duymuş. Padişahın oğlunun yanında dolaşıyormuş. Lafları dinleyip hemen hanımına söylüyormuş. Neler oluyor yatağı boşalmış, hemen ot yolup yatağını kabartıyor. Padişahın oğlu kalkıyor ki Ali’nin yatağı daha kabarık, kendininki daha fazla boşalmış. Annesine geliyor:\n\n— Anne yine yanıldım, diyor. Padişahın oğlu sonra hazinelerinin yerini göstermeye götürüyor. Hazinede altınlar, inciler dolu. Padişahın oğlu Pamuğu Peri, Ali’ye hazineden bir tane inci hediye ediyor. Ali de alıyor, dişinin yan tarafına tıkıyor. Altı ay böylece doluyor. Kız:\n\n— Artık gidiyim, diyor. Pamuğu Peri giderken atının sırtını çuval çuval altınları mücevherler ve ipeklerle dolduruyor. Ali yani Ayşe köpeğini de yanına almış, yola çıkmış.&nbsp;&nbsp;\n\nPadişahın oğlunun aklı Ali’de yani Ayşe’de kalıyor. Satıcı kılığında Ali’nin memleketine gidiyor.\n\n— Pekmez satırım, diye gidiyor. Pamuğu Peri, Ayşe’yi tanıyor. &nbsp;\n\n— Ben seni bir yerden tanıyorum, diyor. Ayşe önce inkâr ediyor. Sonra birbirilerini affediyorlar ve evleniyorlar tekrar. Mutlu, mesut yaşıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "GEYİK ÇOCUK",
        "text": "[GEYİK ÇOCUK]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir gün bir adamın karısı ölmüş. Bu adamın bir kızıyla bir de oğlu varmış. Adam, başka biriyle evlenmiş, kızıyla oğluna üvey ana getirmiş.\n\nÜvey ana, çocukları istememiş. Adama:\n\n— Bunları at gel, yoksa burada durmam, demiş.\n\nBunun üzerine adam düşünmüş taşınmış, çocuklarını bırakmaya karar vermiş.\n\nAdam, bir gün eline bir kabakla bir tabak almış. Çocuklarını da yanına almış, beraber dağa çıkmışlar. Kağnıyı koşmuşlar, tangıdık dunguduk, dağa götürmüş çocuklarını. Tabak ile kabağı ağaca asmış. Çocuklarına:\n\n— Kuzularım! “Dan dan tan kabağım, tangıdı kabağım, tan kabağım...” Eğer kabak ile tabağın bu sesi durursa, yanıma gelin. Ben ileride odun hazırlayacağım, demiş ve çocuklarının yanından ayrılmış.\n\nKabak tangırdarmış tangırdarmış babaları gelmezmiş. Meğerse adam koyup gitmiş çocuklarını. İki kardeş dağın başında yalnız kalmış. Oğlan:\n\n— Kardeeeş, ben susadım, demiş. Kız:\n\n— Şurada iki pınar var kardeşim. Şu pınardan içersen geyik, dağ geyiği, olursun. Yok, eğer bu pınardan içersen canavar olursun. Sen bundan içme; şundan iç, geyik ol, demiş. Oğlan suyu, kızın dediği pınardan içmiş, geyik olmuş.\n\nGeyik çocuk ile &nbsp;kız, babalarının gelmeyeceğini anladıktan sonra yola düşmüşler. Bir sulu kavağın yanına gelmişler. Geyik çocuk:\n\n— Kardeş, sen bu kavağa çık. Ben de dibinde yatayım, burada yaşayalım, demiş. Kız kavağa çıkmış. Geyik çocuk da yayılıp yayılıp gelmiş, kavağın dibine yatmış. Böylece sürüp gitmiş.\n\nGünlerden bir gün, bir padişah atlarıyla, gübidik kübüdük, kızın çıktığı ağacın yanına gelmiş. Ağacın dibinde bir kuyu görmüş. Kızın şavkı bu kuyudaki suya vuruyormuş. Padişah, beygirleri sulansın diye kuyunun başına getirmek istemiş, ama beygirler yanaşmamış. Padişah, şöyle bir bakmış ki yukarı, kız ay gibi yanıyor, gün gibi parlıyor...\n\n— Güzel, in de gel, demiş padişah. Kız:\n\n— İnmem, benim bir kardeşim var, gelir yanımda yatar. Onu bırakmam, demiş. Gitmemiş. Padişah bir kocakarıya varmış, demiş ki:\n\n— Ben sana şu kadar altın vereceğim. Bu kızı benim için ağaçtan indirir misin? Kocakarı:\n\n— Ooo! İndiririm, demiş ve kızın yanına gitmiş.\n\nYanına bir tencere almış, kızın çıktığı ağacın altına gelmiş. Tencereyi yere yüzüstü koymuş. Üstünden de su dökmüş. Kız bunu görmüş, kocakarıya bağırmış:\n\n— Nineee, ağzını çevir ağzını! Kocakarı da:\n\n— Kuzum, in de gel. Göremiyorum, bilemiyorum, göster, demiş.\n\nKız, hemen inmiş. Padişah da bir yere gizlenmiş bekliyormuş. Kızın indiğini görünce kızı tutmuş. Sarayına götürmüş, kırk gün düğün yapmış.\n\nBu sırada geyik çocuk ağacın yanına gelmiş, bakmış ki kız kardeşi yok. Sonra olanları anlamış, kız kardeşinin yanına gitmiş. Yine ayak ucunda yatmış.\n\nBir zaman sonra kız hamile kalmış. Padişahın bir karısı daha varmış. Kız hamile olunca onu çekememiş. Suya atmış kızı. Kız, balığın ağzına gitmiş. Padişah, kızı sormuş. Kadın da:\n\n— Deli değil mi? Kaçtı, gitti, demiş. Attım suya, dememiş hiç. Ama padişah inanmamış, kızı suya attığını anlamış. Ondan sonra kırk balıkçı getirmiş. Balıkçılar uğraşmışlar, uğraşmışlar; bir de bakmışlar ki suyun içinden koca bir balık çıkmış. Balığın boynu incecikmiş, kızı yutamamış. Gebe kız çıkmış balığın ağzından.\n\nPadişah öteki kadını da yaptıklarından dolayı cezalandırmış. Atın kuyruğuna bir teneke bağlamış, bir de kadını. Ata da bir çubuk vurmuş, at alıp götürmüş kadını. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "ÜÇ TURUNÇ KIZI",
        "text": "Masal Metni\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Tek bir oğlan varmış. Göle taş atarmış. Bir gün kör bir kocakarı bir elinde değnek, bir elinde güğüm suya gitmiş. Oğlan gelmiş, kocakarının değneğine bir vurmuş, elindeki güğüm düşüp kırılmış. Kocakarı oğlana demiş ki:\n\n— Ah oğlum, sarar sol da üç turunç kızlarına muhtaç ol!\n\nOğlan büyümüş, delikanlı olmuş. Hiç kimsenin kızına tenezzül etmemiş. Bu oğlan Beylerbeyi’nin oğluymuş. Beylerbeyi oğlunun bu haline dayanamamış, hocalardan medet ummuş:\n\n— Bizim oğlumuz ne olacak hoca, demiş. Hoca da:\n\n— Bu küçükken bir kocakarının bedduasını almış. Filan köyde üç turunç var. Bu yola gidecek. Giderken yolda bir kapıya denk gelecek. Yatık kapıyı kaldıracak, dikili kapıyı da indirecek. Sonra bir aslan ve bir de koça rastlayacak. Aslanın önünde ot var, koçun önünde de et var. Eti alıp aslana, otu da alıp koça verecek. Biraz ilerde bir kan çeşmesi, bir de irin çeşmesi var. Üç yudum kan çeşmesinden, üç yudum irin çeşmesinden içecek. Ondan sonra yoluna devam etsin, demiş.\n\nAnnesi ve babası eve gelmişler, oğlanın altına bir at vermişler. Bir heybe altın doldurmuşlar, hocanın anlattıklarını da anlatıp oğlanı yollamışlar.\n\nOğlan az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yatık kapıya varmış. Yatık kapıyı dikmiş. Bir bağıran olmuş:\n\n— Tut, yatık kapı tut, demiş. Kapı:\n\n— Niye tutayım, yedi senedir yatıyordum. Her yanlarım ağrımıştı. Kaç aslanım kaç, demiş.\n\nOradan oğlan dikili kapıya gelmiş, dikili kapıyı indirmiş. Yine bir ses gelmiş:\n\n— Tut, dikili kapı tut!\n\nMeğer bağıran devmiş. Kapı:\n\n— Niye tutayım. Yedi senedir dikiliyordum, geldi beni yatırdı. Kaç yiğidim kaç, demiş.\n\nOğlan ata binip kaçmış. Gele gele koça gelmiş. Koç demiş ki:\n\n— Kemik kemire kemire dillerim yara oldu. Önüme ot koy da, kaç yiğidim kaç!\n\nAslana gelmiş. Aslan:\n\n— Ben ot yiyemiyorum, aç kaldım, önüme kemik koy da kaç yiğidim kaç, demiş.\n\nOğlan dediklerini yapmış, oradan da kaçmış. Çeşmeye gelmiş. Üç yudum kan çeşmesinden, üç yudum irin çeşmesinden içmiş. Çeşme seslenmiş:\n\n— Hiç benim suyumdan içen olmamıştı, geldin üçer yudum suyumdan içtin. Kaç yiğidim kaç, demiş.\n\nOğlan varmış ki, üç turunç, dalında sallanıp durur. Ama üçünü de bir kerede koparması gerekmiş. Kendini nasıl attıysa üçünü de koparmış, cebine koymuş. Artık kurtulmuş, dönüyormuş. Atıyla dönerken bir kırın başına gelmiş:\n\n— Şu turunçlardan birini keseyim. Bakalım içinde ne var, demiş.\n\nKesip bakmış ki dünyalar güzeli bir kız... Su istemiş, su yok; ekmek istemiş, ekmek yok, ölmüş. Oğlan az gitmiş, uz gitmiş, birini daha kesmiş. Güzeller güzeli bir kız daha çıkmış. O da su istemiş, su yok; ekmek istemiş, ekmek yok, ölmüş.\n\nSon bir turunç kalmış. Yoluna devam etmiş. Giderken bir çobana rast gelmiş. Çobandan azıcık ekmek almış. Bir pınarın başına gelmiş. Turuncu kesmiş. Yine güzeller güzeli bir kız çıkmış. Ekmek istemiş, vermiş; su istemiş, suyu vermiş. Sonra oğlan, kıza demiş ki:\n\n— Sen burada dur. Ben eve gidip davullar, çalgılar getireyim. Anneme, babama haber vereyim. Seni buradan düğün ile götürelim.\n\nOğlan yola koyulmuş. Kız da Cenab- ı Allah’tan bir dilek dilemiş:\n\n— Allah’ım bana şu pınarın başında bir kavak ver de doruğuna çıkıp oturayım.\n\nAllah o zaman kıza bir kavak vermiş. Kız da çıkıp oturmuş doruğuna. O arada bir Arap kızı gelmiş. Çeşmeye bakmış, yukarıdan kızın şavkı suya vuruyormuş. Ama Arap kızı bunu fark etmemiş. Kendi kendine söylenmiş:\n\n— Amanın bana pek Arapsın, pek karasın, pek çirkinsin, diyorlar. Ben pek güzelim. Bana çirkin diyenler benli olsunlar, demiş. Vurmuş testiyi kırmış. Sonra arkadaşlarının yanına gitmiş. Demiş ki:\n\n— Bana çirkin diyorsunuz, ben bir güzelim bir güzelim, ayna gibiyim.\n\n— Git Arap. Senin neren güzel olsun, sen çirkinsin, demişler arkadaşları.\n\nArap tekrar çeşmeye gelmiş. Yine kızın şavkını görmüş. Sonra başını yukarı kaldırmış. Bir de ne görsün, güzeller güzeli bir kız kavağın doruğunda oturuyormuş. Sormuş:\n\n— Sen oraya nasıl çıktın?\n\n— Çıktım işte, demiş kız. Arap kızı:\n\n— Ben de çıkarım, demiş. &nbsp;O zaman kız saçlarını aşağı salmış. Arap kızı da saçlarına tutunup kızın yanına çıkmış:\n\n— İns misin, cin misin, diye sormuş. Kız:\n\n— Ne insim, ne cinim, seni ver beni yaratan Allah’ın bir kuluyum, demiş. Arap kızı merak ediyormuş kızı:\n\n— Senin saçların bitlenmiştir. Gel bir bakayım, demiş. Bakarken kıza:\n\n— Senin tılsımın nedir, demiş. Kız:\n\n— Benim tılsımım bir iğnedir. Bir iğneyi imiğime* sokuverdin mi ben kuş olur uçuveririm, demiş.\n\nO zaman, Arap kızı bir iğneyi almış kızın imiğine sokmuş. Kız da güvercin olup uçmuş, bir bahçeye konmuş. Bahçe de Beyoğlu’nun bahçesiymiş.\n\nO sırada oğlan kırk askerini, davulcusunu toplamış, kızı götürmeye pınarın başına gelmiş. Bir bakmış ki çirkin mi çirkin biri oturuyor. İn dermiş inmezmiş. Bir de naz yaparmış. Oğlan, kırk tane nacakçı getirmiş, kavağı kestirmiş. Sonra demiş ki:\n\n— Sen böyle değildin. Ne oldu sana? Arap kız:\n\n— Sen gideli şu zaman oldu. Gecenin ayazı, gündüzün sıcağı beni yaktı. Ben de böyle çirkin oldum, demiş.\n\nOğlan Arap kızını almış, evine götürmüş. Kırk gün, kırk gece düğün etmişler. Bir kızı ile bir oğlu olmuş.\n\nGüvercin de bahçeye gelmiş:\n\n— Bahçıvancı, bahçıvancı! Beyoğlu ne yapıyor, diye sormuş. Bahçıvan:\n\n— Ne yapsın! Yatıp yürüyor, kalkıp yürüyor, deyince güvercin:\n\n— Yatsın uyusun, kalksın büyüsün. Arap kızına saldığı dolu dallar kırılsın; benim konduğum dallar kurusun, demiş.\n\nBugünden sonra her gün bir fidan kurumuş. Bahçıvan, Beyoğlu’na gitmiş, olanları anlatmış. Beyoğlu da demiş ki:\n\n— O hangi dala konarsa o dalı ziftle.\n\nBahçıvan, oğlanın dediğini yapmış. Güvercin bahçeye gelmiş yine. Tam uçacağı zaman bir de bakmış ki ayakları dala yapışmış. Bahçıvan kuşu tutup Beyoğlu’na götürmüş. Beyoğlu da altın bir kafese koymuş. Beyoğlu’nun oğlu güvercin ile oynaşıp söyleşirmiş. Arap kızı görünce olanları sezmiş. Beyoğlu’na demiş ki:\n\n— İlla bu kuşu keseceksin. Ben hamileyim, canım et istiyor.\n\nBeyoğlu ne yaptıysa da vazgeçirememiş. Güvercini kesmişler. Arap kızı, eti yemiş, suyunu da pencerenin dibine dökmüş. Suyu döktüğü yerde bir kavak büyümüş. Arap kızı, yine sezip Beyoğlu’na gitmiş:\n\n— Bu kavağı keseceksin. Çocuğuma beşik edeceğim, odama eşik edeceğim, soframa kaşık edeceğim, demiş.\n\nBeyoğlu yine başa çıkamamış. Kavağı da kesmiş.\n\nBu olaylar burada dursun. Memleketin başka bir yerinde bir kocakarı varmış. Bir gün yonca toplamaya gitmiş. Yonca toplarken, Arap kızının turunç kızına batırdığı iğneyi bulmuş. Evine gelmiş, iğneyi de iğneliğine saplamış.\n\nKocakarı dışarı çıkıp da geri gelinceye kadar, kız pişirirmiş, taşırırmış; sonra da geri iğneliğe varır, sokulurmuş. Kocakarı gelirmiş, bir gün böyle iki gün böyle, şaşırırmış:\n\n— Acaba bunları kim yapıyor, diye düşünürmüş. Bir gün, bir yere gizlenmiş, kimin yaptığını görmek için. Yine kız çıkmış, her şeyi yapmış. Tam iğneliğe sokulacağı sırada kocakarı kızı tutmuş:\n\n— Kızım sen ins misin cin misin? Kimsin, demiş. Kız da:\n\n— Ne insim ne cinim! Seni ve beni yaratan Allah’ın bir kuluyum, demiş. O sırada dışarıdan tellalların sesi duyulmuş:\n\n— Beyoğlu’nun atları var, kim isterse alıp bakacak. Kız, kocakarıya:\n\n— Anne, hadi bir tane al, gel, demiş. Kocakarı:\n\n— Kızım biz neyle bakacağız? Damımız yok, yiyeceğimiz yok… Beygire biz bakamayız, demiş. Kız:\n\n— Ben bakarım, deyince kocakarı gitmiş. Bir tane zayıf, ölecek bir at almış, gelmiş. Kız elini yıkadıysa da ot olmuş, yüzünü yıkadıysa da ot olmuş. Çayır olmuş her yer. Bir gün yine tellallar bağırmış:\n\n— Beyoğlu’nun verdiği atlar toplanacak. Sonra da Beyoğlu’na gidip demişler ki:\n\n— Yaşlı bir kadın bir tane kötü at götürdüydü ne yapalım? Beyoğlu:\n\n— Öldüyse ölüsünü, yaşıyorsa dirisini alıp gelin, demiş.\n\nKocakarı damına kimseyi sokmazmış. Beyoğlu’nun hizmetçileri gelmiş. Ama hiçbiri sokulamamış atın yanına. O zaman Beyoğlu kendi gelmiş, atı görmüş:\n\n— Koca ana siz bu atı ne yaptınız? Kim bu hale getirdi, demiş. Kocakarı:\n\n— Benim elimde böyle olur işte, demiş. Kızını söylememiş.\n\nİşin sırrını ne kocakarı çözebilmiş ne de Beyoğlu. Sonra kızına demiş ki:\n\n— Kızım, atın yanına kimse giremiyor. Kız:\n\n— Sen hiç elleme ben gelinceye kadar, demiş. Gelmiş, atın götüne bir şaplak vurmuş. Sonra:\n\n— Höst! Arap ile Türk’ü, şalgam ile turpu, bilmeyenin malı höst, demiş.\n\nBeyoğlu şaşırmış, her şeyi anlamış. Kıza dünür olmuş, kocakarı da vermiş. Sonra Arap kızına gitmiş:\n\n— Kırk katır mı kırk satır mı istersin, diye sormuş. Arap kızı:\n\n— Kırk satır kafana dokunsun. Kırk katırı biner de anamın evine gezmeye giderim, demiş.\n\nArap kızını kırk katıra bindirmişler. Götüne de bir çöğür* bağlamışlar:\n\n— Hadi Allah’a ısmarladık, git, demişler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n*imik: Kafanın üst kısmı, tepe.\n\n*çöğür: Diken.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "RÜYA",
        "text": "&nbsp;[RÜYA]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarmış ahir zaman içinde. Bir anayla babanın bir oğlu varmış. Oğlan okula gidiyormuş.\n\nBu oğlan azıcık büyüyünce bir rüya görmüş. Sabahtan kalkmış, anasına babasına:\n\n— Ben akşam bir rüya gördüm, demiş. Anası da babası da hayır olsun dememişler. Çocuk da hayır olsun demediler diye rüyasını anlatmamış.\n\n— Anlat oğlum, demiş babası. Oğlan:\n\n— Demem, demiş. Anası:\n\n— Anlat oğlum, demiş. Oğlan:\n\n— Demem, demiş. Yine tekrarlamış babası. Hayır olsun, dememiş:\n\n— Anlat oğlum, demiş.\n\n— Demem, demiş oğlan.\n\nSabah olmuş. Okula gitmiş. Hocasına:\n\n— Hocam, ben akşam bir rüya gördüm, demiş. Babam anlat dedi, anlatmadım. Anam anlat dedi, anlatmadım. Benim rüyamı nasıl yoracaksan yor, demiş.\n\nHoca da hayır olsun dememiş. Çocuk rüyasını hocaya da anlatmamış. Hoca çocuğu reddetmiş:\n\n— Git hadi, rüyanı anlatmıyorsun madem… Git nereye gideceksen, demiş. Çocuk eve de gidememiş. Varmış, üç yolun ayrımına oturmuş. Otururken kervancılar gelmiş. Bakmışlar, bir çocuk büzülüp oturmuş. Çocuğa:\n\n— Ne oldu oğlum? Burada ne oturup duruyorsun, demişler. Çocuk cevap vermemiş.\n\n— Anlatsana çocuk, demişler yine kervancılar. Çocuk da:\n\n— Ben bir rüya gördüm. Anama dedim, anam hayır olsun demedi, ben de anlatmadım. Babama dedim, babam hayır olsun demedi. Ona da anlatmadım. Sonra hocam zorladı anlat diye, anlatmadım. Beni bir rüya için buraya attılar, demiş.\n\nBunun üzerine kervancılar çocuğu almışlar, kervanlara bindirip uzak bir diyara götürmüşler. Çocuk çok güzelmiş. Kervancılar onu satmaya karar vermişler.\n\nBir padişah gelmiş, padişahın da çocuğu yokmuş. Onu görünce çok beğenmiş. Almış, sarayına götürmüş. Eşine:\n\n— Ben bu çocuğu aldım, ona iyi bak, demiş. Karısı da:\n\n— Götür, niye getirdin. Götür, ben istemem, demiş.\n\nPadişah, çocuğu alıp dışarı oturtmuş. Almış, getirmiş ya nasıl geri verecek, kime verecek? Nerede bulacak kervanı? Kadın, çocuğu öyle görünce dayanamamış. Çocuğu alıp gelmiş, ayrı odaya koymuş padişaha duyurmadan. Orada çocuğu büyütmüş. Padişahın hiç haberi olmamış. Günler geçmiş, yıllar geçmiş, çocuk on yedi, on sekiz yaşlarında bir delikanlı olmuş.\n\nGünlerden bir gün gâvur padişahından üç tane kılıç gelmiş. Padişaha:\n\n— İyisini alsın, ötekileri geri yollasın, yollamazsa harbim var, demiş. Padişah ne yapacağını bilememiş. Bahçede bir o yana, bir bu yana dolaşıp durmuş. Karısı görmüş:\n\n— Hayrola padişahım, neyi düşünürsün böyle telaşlı, demiş. Padişah olanları karısına anlatmış. Karısı da:\n\n— İyi bakalım, düşünüp durma. Hallederiz, demiş. Sonra oğlanın yanına gitmiş. Olanları ona anlatmış:\n\n— Ne yapalım, diye sormuş. Oğlan:\n\n— Götürsün kılıçların üçünü de suya atsın. İyisi dalar dibine, kötüleri suyun yüzünde kalır. Kötülerini geri yollasın. İyi kılıcı alsın, demiş. Kadın hemen padişahın yanına gelmiş:\n\n— Ben bir akıl düşündüm, deyip oğlanın dediklerini söylemiş.\n\n— Tamam, demiş padişah.\n\nKılıçları suya atmışlar. İyisi dalmış, kötüleri suyun yüzünde kalmış. Onları yollamışlar gâvur padişahına.\n\nAradan biraz daha zaman geçmiş. Bu sefer gâvur padişahından üç tane at gelmiş. Gâvur padişahı:\n\n— Bu atların iyisini alsın, kötülerini geri yollasın. Yoksa harbim var, demiş. Padişah meraklanmış, yine bahçede geziniyormuş. Karısı görmüş:\n\n— Yine niye merakın, demiş. Böyle böyle oldu diye anlatmış karısına. Kadın yine oğluna varmış. Ne yapacaklarını sormuş. Oğlan:\n\n— Üç tane adam bulsun, süvari. Her birini bir ata bindirsin. Üç metre eninde hendek kazdırsın. İyi olanı geçer, iyi olmayan atlar arkada kalır, demiş. Kadın gelmiş, oğlanın dediklerini padişaha anlatmış. Padişah:\n\n— Hay senin aklına, demiş. Çok sevinmiş. Üç metre eninde bir çukur kazdırmış, üç tane süvariyi de üç ata bindirmiş. İyisi atlayıp geçmiş. Ötekiler arkada kalmış. İyisini almış, kötülerini yollamış.\n\nAradan biraz daha zaman geçmiş. Bir kâğıt gelmiş gâvur padişahından. Dermiş ki:\n\n— İneklerinin bağrışından, köpeklerinin uluyuşundan, atlarının kişneyişinden askerlerim huzursuz oluyor. Bunlara ne çare bulacaksan bul. Bulamazsan harbim var.\n\nPadişah okumuş, ne yapacağını bilememiş. Gezinmeye başlamış yine. Karısına anlatmış olanları, karısı da oğlanın yanına gitmiş. Oğlan:\n\n— Beni giydirsin, kuşatsın. Bir de en iyi atına bindirsin. Bir elime en iyi kılıcını, bir elime de bir bayrak versin. Ben, o işi görür gelirim, demiş. Bunun üzerine kadın gitmiş, padişaha demiş ki:\n\n— Padişahım, hani senin yıllar önce getirdiğin, benim istemediğim çocuk var ya… Çıkıp götürdün de götüremedin, kapının önüne koydun. İşte o çocuğu kapıda öyle görünce ben dayanamadım. Onu aldım, büyüttüm. Gel de bir gör.\n\nSonra padişaha, her şeyi çocuğun yaptığını anlatmış. Padişah:\n\n— Amanın bilirim. Hemen getir, demiş. Süvarilerinki gibi giydirmiş, kuşatmış. Atına bindirmiş, eline de bayrak vermiş. Gâvura yollamış. Oğlan gitmiş, onlar da dört gözle oğlanın dönüşünü beklemişler.\n\nOğlan, gâvur padişahının sarayına varmış. Merdivenin koluna atını bağlamış. Hemen karşılamışlar oğlanı. Yukarı çıkartmışlar. Gâvur padişahı, lalasına demiş ki:\n\n— Padişahın atına yem dökün. Oğlan da:\n\n— Benim atım yem yemez, demir yer, demiş. Gâvur padişahı:\n\n— At demir yer mi hiç, deyince oğlan da:\n\n— Yer, yer, demiş. Sonra iki padişah konuşmak için oturmuşlar. Harp olacak mı olmayacak mı? Birbirlerini alt etmeye çalışmışlar. Önce gâvur padişahı:\n\n— Hadi Türk padişahı, bu demirden bana bir yelek kes, demiş. Önüne bir çuval demiri koymuş. Bunun üzerine oğlan da cebinden mermer çıkarmış, gâvur padişahına:\n\n— Sen de o zaman şu mermerden iplik bük, demiş.\n\n— Ondan iplik bükülür mü, deyince gâvur padişahı, oğlan da:\n\n— Eee, bundan yelek kesilir mi, demiş. Birbirlerini alt edemeyeceklerini anlayan iki padişah, anlaşma yapmaya karar vermişler. Onlar konuşurlarken, gâvur padişahının kızı, oğlanın ay gibi parlayan yüzünü görüp âşık olmuş. Oğlan da kızı görünce âşık olmuş. Kız hemen babasıyla konuşmuş:\n\n— Ben bu Türk padişahıyla gideceğim, demiş.\n\nOlur mu, olmaz mı diye düşünürken gâvur padişahı; oğlanın güzelliğine, aklına bakmış, dayanamamış. Kızını vermiş.\n\nTürkler de dört günden beri merakla oğlanın yolunu bekliyorlarmış. “Acaba ölüp de mi gelecek, ölmeden mi gelecek?” diye beklerlermiş. Bir de bakmışlar oğlan, atının arkasında bir kızla geri dönmüş. Karşılamışlar.\n\nOğlanı karşılayanlar arasında, oğlanın kendi memleketinden sevdiği kız da varmış. Gâvur kızıyla oğlanı yan yana görünce kızın morali bozulmuş. Neyse, oğlan iki kızın ortasında, eve çıkmışlar. Oğlan:\n\n— Ben bir ellerimi, ayaklarımı yıkayayım. Bir abdest alayım. Her yakam toz toprak, demiş. Kızlardan biri ibriği tutup abdest suyunu dökmüş; birisi de havluyla başında bekliyormuş. Oğlan kızları böyle görünce birden gülümsemiş. Gâvur kızı:\n\n— Padişahım, beyim niye gülümsediniz, demiş. Bizim kız seslenmemiş. Oğlan:\n\n— Ben bir rüya gördüydüm, deyince, gâvur kızı hemen:\n\n— Hayır olsun padişahım, demiş. Öyle deyince oğlan rüyasını anlatmış:\n\n— Türk kızı sağ yanıma ay gibi doğmuştu, gâvur kızı sol yanıma gün gibi doğmuştu. Benim rüyam buydu, gerçek oldu. İşte ona gülümsedim, demiş.\n\nEl ermiş muradına, biz de çıkalım kaynının kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "İyi Kız ile Kötü Kız",
        "text": "İYİ KIZ İLE KÖTÜ KIZ&nbsp;\n\nBir varmış&nbsp;bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir oduncu ailesi varmış. Oduncunun karısı kar kış çok olduğu için kendi ablasının yanına gidiyor:\n\n—Aman abla, canım abla, çocuklarım kaç gündür aç kaldı. Nolursun bir lokma ekmek ver, diyo.\n\nKardeş:\n\n—Hadi hadi, benim işim var, deyip suratına kapıyı kapatıyo.\n\nKardeşi ekmek vermiyo. Vermeyincek eve geliyo, ağlayarak kocasına anlatıyo.\n\n—Ablama vardım, gittim, yalvardım. Bana kapıyı çevirdi, ekmek vermedi. O anda yer yarılsaydı da içine girseydim gam değildi, diyo.\n\nKadın böyle söylerken yer yarılıyo, kadın yerin içine giriyo. Girse ki orda minik minik kedi yavruları varmış.\n\nBu kadın, kedileri seviyo.\n\n—Aman bunlar ne güzelmiş! Kara kara kediler ne kadar güzelmiş! Boncuk gibiler, diyo.\n\nKedilerin bir tanesi:\n\n—Mırnav, bizden yukarı, diyo.\n\nKadın yukarı çıkıyo. Orda sarı sarı kediler varmış.\n\n—Ey yarabbim! Sarı sarı kediler, gözleri boncuk gibi, diyo.\n\nKadın kendi sevgisinden bunları öpüyo, okşuyo.\n\nKedilerin bir tanesi:\n\n—Mırnav, bizden yukarı, diyo.\n\nKadın bu sefer boz kedilerin içine giriyo.\n\nBoz kediler büyükmüş:\n\n—Aman bunlar tombiş tombiş kedilermiş, ne güzelmiş, diyo.\n\nKedilerin bir tanesi:\n\n—Mırnav, bizden yukarı, diyo.\n\nKadın yukarı çıkıyo. Orda kocaman bir yastığın üzerinde bir beyaz kedi varmış.\n\nKadın:\n\n—Aman bu kedi ne kadar güzelmiş, diyo.\n\nKadın böyle diyincek kediler etrafında toplanıyo. Kediler mırnav mırnav diye konuşuyor. Konuşuncak beyaz kedi diğerine işaret ediyo.\n\n—Buna bir şeyler verin, diyo.\n\nKediler kadına birçok altınlar, mücevherler veriyolar. Kadını tekrar aşşağı indiriyolar.\n\nKadın aşşağı inerken kedilerden onu öpüyo, öbürünü öpüyo, diyo ki:\n\n—Buna bir şeyler verin, diyo.\n\nKediler kadına birçok altınlar, mücevherler veriyolar. Kadını tekrar aşşağı&nbsp;indiriyolar. Kadın tekrar aşşağı inerken kedilerden onu öpüyo, öbürünü öpüyo, diyo ki:\n\n—Tatlı kediler, nasip olursa yine gelirim. Siz de yukarıya gelin de ben de size yemek yapıyım.\n\nYukarı çıkıyolar kapıları örtüyolar. Kadın elindeki torbayı açsa ki içinde bütün mücevherler var. Orda adam altınları götürüyo, bozduruyo. Çocuklarına ekmek alıyo. Diğer fakirlere de veriyolar. Adam günden güne ilerleyip zengin oluyo. Bulundukları yerde kıtlık varmış. Ordakilere bol bol yiyecek dağıtıyolar. Kötü kalpli abla bunların zenginliğini görünce bunlara geliyo.\n\n—Kardeşim nedir bu haliniz? Birden bire parladınız, diyor.\n\n—Sorma abla, sen bana kötülük yaptın amma bak iyilik yapmış oldun. Gine de sana teşekkür borçluyuz.\n\n—Niye, diye soruyo.\n\n—Sen bana ekmek vermedin. Ben kocama bunu anlatırken yer yarılsa da içine girsem dedim. Yer yarıldı, aşşağı indim. Orda bana bir torba verdiler. Torbayı getirdim. Torbanın içindeki altınları harcadım. Daha da harcıyoz, fakirlere veriyoz, diyo.\n\nKötü kalpli abla kardeşinin anlattıklarına şaşırıyo. Eve geliyo.\n\nEve gelince kocasına:\n\n—Kapıları kilitle, diyo.\n\nAdam kapıları kilitliyo. Kötü kalpli abla:\n\n—Ah ah, yer yarılsa da içine girsem, diyo. Kadın aşşağıya yerin dibine giriyo.\n\nAşşağıda bakıyo kedileri görüyo:\n\n—Ay ne pis kediler, kara kara kediler, gidin bana dokunmayın, diyo.\n\nKedilerin bir tanesi:\n\n—Mırnav, bizden yukarı, diyo.\n\nSarı sarı kedilerin içine giriyo, onlara da:\n\n—Bana dokunmayın pis kediler. Çabuk çabuk beni yukarı çıkartın, diyo.\n\nKadın nereye vardıysa ordaki kedilere hep aynı sözleri söylüyo. Bütün kedilere bir kusur buluyo.\n\nKadın, beyaz kediye varıncak:\n\n—Haydi haydi ne verecekseniz verin. Siz pis kokuyorsunuz, diyo.\n\nKadın böyle diyincek beyaz kedi işaret ediyo. Diğer kediler bir torba dolduruyolar. Kadın onu alıp yukarıya çıkıyo.\n\nKadın yukarıya çıkıncak kocası diyo ki:\n\n—Ne yaptın hanım?\n\n—Getirdim getirdim, diyo.\n\nKadın ile kocası torbayı açıyolar bakıyolar ki yılanlar, çiyanlar dolu var.\n\nBu arada iyi kalpli kız kardeş de kocasına diyo ki:\n\n—Ablam beni dinledi gitti. Bir çılgınlık yapmasın. Gidiyim de bakıyım, Ablasının evine varıp baksa ki ablası can veriyo. Canı şurda.\n\n—Aman, niçin bana yalan söyledin? Yılanlara çiyanlara bıraktın, diyo kötü kalpli kardeşi.\n\n—Sana yalan söylemedim abla. Sen onlara sevgi göstermedin. Bana verdikleri kadar sana da verdiler. Sen onları öyle görüyon, diyo.\n\nKötü kalpli abla ölüyo. İyi kalpli kız kardeşi ablasının torbada getirdiği altınları alıyo. Altınlarla Kediler Köşkü diye bir yer yaptırıyo. Orayı, gelen geçen fakirlere aşhane yapıyolar. Masal da burda bitiyo.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Ayağına Diken Batan Karga",
        "text": "AYAĞINA DİKEN BATAN KARGA Kaynak Kişi: Şenay Canlı\n\nBir varmış bir yokmuş, eski zamanlarda bir tane karga varmış. Bu karga çöpte yaşamayı çok severmiş. Bir gün çöpte gezerken ayağına tiken batmış:\n\n—Bu tikeni napyım, demiş.\n\nBir fırıncı görmüş, oraya gitmiş.\n\n—Bu tikeni ayağımdan çıkarır mısın, demiş.\n\n—O da getir çıkartırım, demiş, çıkartmış.\n\nKarga:\n\n—Sen bu tikeni saklıcaksın. Ben iki üç gün sonra gelip bu tikeni alcam, demiş.\n\nFırıncı da:\n\n—Tamam olur, demiş.\n\nKarga uçmuş gitmiş. Karga uçup gittikten sonra fırıncı beklemiş karga gelmemiş. Sonra karga gelmiş:\n\n—Amca tikenimi verir misin, demiş.\n\nO da:\n\n—Fırına attım, yandı, demiş.\n\n—Ya tikenimi ver ya ekmek ver.\n\nYa tikenimi ver ya ekmek ver, diye çok üstelemiş.\n\nKarga üsteledikçe adam sinirlenmiş bi tane ekmek vermek zorunda kalmış. Ekmeği ağzna almış, uçmuş. Uzak bir köye gitmiş. Orada bir tane fakir bir nine varmış.\n\nKarga nineye:\n\n—Nine bu ekmek sizde kalsın. Ben iki üç gün sonra gelip alacam, demiş.\n\n—Peki olur, demiş.\n\nKarga uçmuş, gitmiş yine. Ninenin yanında bir tane torunu kalıyomuş. O da okuldan gelmiş. Ninesine demiş ki:\n\n—Nine çok acıktım.\n\n—Yavrım evde hiçbir şey yok.\n\n—Ama burda ekmek var, onu alıp yiyebilir miyim?\n\nNine de:\n\n—Al yavrum, demiş.\n\nTorun ekmeği yemiş. İki üç gün sonra karga gelmiş.\n\n—Gak gak ben geldim. Ekmeğimi geri ver, demiş.\n\nNine:\n\n—Ekmeği torunum yedi, ekmek yok, demiş.\n\n—Ya torununu vereceksin ya ekmeği.\n\nYa torununu vereceksin ya ekmeği, devamlı böyle üstelemiş.\n\nNine de torununu vermek zorunda kalmış. Karga çocuğu almış, uçarak başka bir köye gitmiş. Orada da çok yağmur yağıyormuş. Sonra orda bir kapı varmış. Karga kapıya vurmuş, ev sahibine:\n\n—Bu çocuk sizde kalabilir mi, demiş.\n\nEv sahibi de:\n\n—Ev çok kalabalık, çocuğu hiç koyacak yerimiz yok. Ahırda yer var. Ahırda kalırsa kalsın.\n\nO da:\n\n—Tamam, demiş.\n\nKarga çocuğu ahıra koymuş, uçup gitmiş. İki üç gün sonra gelmiş yine kapıya vurmuş.\n\n—Çocuğu verir misiniz, demiş.\n\n—Çocuk ahırdaydı inekler basıp öldürmüş, demiş.\n\nÖyle deyince:\n\n—Ya çocuğu vereceksiniz ya ineğ vereceksiniz. Ya çocuğu vereceksiniz ya ineği vereceksiniz, demiş.\n\nKöylü ineğ vermek zorunda kalmış. İneğ almış, uzak bir köye gitmiş. Orda da düğün oluyormuş.\n\nOrdakilere:\n\n—Bu inek sizde kalsın. Ben iki üç gün sonra gelip sizde kalcam, demiş.\n\n—Tamam olur, demişler.\n\nOrda düğün olduğu için ineğ kesip yemek yapmışlar. İneğ yeyip bitirmişler. Sonra karga gelmiş, ineğ istemiş.\n\n—İnek yok, demişler.\n\n—Ya ineğ vereceksiniz ya gelini vereceksiniz.\n\nYa ineğ vereceksiniz ya gelini vereceksiniz, sık sık tekrarlamış.\n\nOnlar da gelini vermek zorunda kalmış. Gelin gittiği için hepsi ağlamış. Karga gelini almış uzak bir dağa çıkmış. Dağda bir çoban varmış, koyun güdüyormuş. Karga koyun güden çobana:\n\n—Ben sana gelini vereyim, sen de bana kavalını ver, demiş.\n\n—Tamam olur, demiş.\n\nÇoban gelini koluna takmış, çoban evine gitmiş. Karga da kavalıylan başlamış:\n\n—Düttürü düt düt\n\nAyağıma tiken battı.\n\nFırıcıya vardım.\n\nDüttürü düt düt\n\nFırıncıdan ekmek aldım.\n\nEkmeği verdim çocuk aldım.\n\nDüttürü düt düt\n\nÇocuğu verdim inek aldım.\n\nİneği verdim gelin aldım.\n\nDüttürü düt düt, demiş ve masal bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Rüya Satın Alan Çoban",
        "text": "Evvel zaman içinde iki köyün çobanları sürülerini alıp köylerinin hududuna kadar otlatır, öğle paydosunda biraz da sohbet ederlermiş. Akşama doğru herkes köyüne gider ve günler böylece birbiri ardına yuvarlanırmış.\n\nBir gün Kara köyün çobanı bir ak rüya görüş ve arkadaşına anlatmış:\n\n— Yahu ben gece rüyamda bir kolumda ayı, bir kolumda yıldızı, göğsümün üstünde de güneşin yattığını gördüm. Ne dersin?\n\n— Aman arkadaş bu rüyayı bana satar mısın?\n\n— Sen deli misin, rüya satılır mı?\n\n— Ne üstüne lazım, bak sürümün içinden beğendiğin üç koçu al ve bu rüyayı bana sat olmaz mı?\n\n— Sattım gitti.\n\n— Beğendiğin koçlar senin olsun, verdim gitti. Demiş.\n\nErtesi gün Akköyün çobanı sürüyü dağıtıp yollara düşmüş. Akşama doğru Diyarbakır surları görünmüş. Yürü baba yürü, tam şehre ulaştığı zaman kapılar kapanmış ve dışarıda kalmış. Gece vakti çıkınını başının altına koyup bekleme taşının üzerinde uykuya dalmış.\n\nDiyarbakır paşasının kızı da o gece vezirin oğlu ile kaçmağa kavilleşmişler. Vezirin oğlu sevincinden içkiyi çokça kaçırıp meyhanede sızmış. Kız surların kapısından çıkınca bekleme taşında uyuyan genci sevgilisi bilip:\n\n— Haydi atlara atlayalım, diye dürtmüş, uyandırmış.\n\nAkköyün Akbahtlı çobanı fırsatı kaçırmayıp kızı alıp kaçmış. Sabahleyin bir deniz kenarına ulaşmışlar. Çoban denize yıkanmaya gitmiş. Batıp çıkarken eline yumurta kadar parlak bir taş gelmiş. Onu da alıp koynuna saklamış.\n\nKız da çobanla kaçtığına pişman olmayıp “Demek kısmetim bu imiş...” diye teselli bulmuş. Az gitmiş, uz gitmişler, bir güzel kente gelmişler. Kız:\n\n— Git bize en güzel bir evi satın al, diye bir avuç altın vermiş. Ev almış, yerleşmişler. Şehrin sultanına bir hediye vermek âdet imiş. Kız bir tabak cevahir doldurmuş, üstünü örtmüş, çobanı sultana göndermiş. Yolda giderken çoban tabağı açmış, imrenmiş. Koynundaki yumurtayı da ortasına koymuş. Meğer bu çok değerli bir elmas imiş. Sultan ile vezir otururken hediyeyi vermiş. Vezir:\n\n— Bunları nereden buldun? Diye sormuş. Çoban da başından geçenleri saf saf anlatmış. Vezir, içinden şu aptal çobanı öldürtüp yerine kendi oğlunu koymayı düşünmüş.\n\n— Bu yumurtanın bir teki daha olacak, çabuk onu da getir yoksa kellen cellat.\n\nÇoban ağlayarak eve dönmüş.\n\nKarısına meseleyi anlatmış. Denize gitmeye karar vermiş. Gitmiş. O yıkandığı yeri bulmuş. Ayağı ile oynarken bir kapı açılmış. İçeri girmiş. Peri padişahının has bahçesinde bir dünya güzeli oturuyor. Ama elleri ayakları bağlı. Hemen bıçağını çıkarıp kurtarmış. Kız “Aman” demiş. “Şimdi dev gelir ikimizi de yer. Fakat onun canı şu sandığın içinde. Orada bir kuş var, onun başını kesersen dev ölür.” Çoban hemen sandığı açmış kuşu kaçırmadan yakalamış. Başını kesmiş. Sihir bozulmuş.\n\nDünya güzelini ve elmasları alıp evlerine gelmişler. Karısına olanları anlatmış. O razı olup iki kuma kucaklaşmışlar. Çoban elmasın tekini kara vezire götürmüş. Vezir:\n\n— Aferin çoban anlat nasıl yaptın?\n\nÇoban anlatmış. Vezir gene bir tuzak kurmuş.\n\n— Padişahımızın annesi çok hasta. Ona filan yerde bir gül var, soldurmadan getirip koklatırsak iyileşecek. Onu da sen yaparsın. Yapamazsan kellen cellad.\n\nÇoban gene ağlayarak eve gelmiş. Dünya güzeli sihir bilirmiş.&nbsp;\n\n— Oraya gitmek için Karıncalar Vadisi’nden geçeceksin. Her karınca at kadar. Fakat korkma, yanına biraz iç yağı al önlerine at, Seni sırtlarına bindirip geçirirler. Sonra Kartal Kayalıkları’na çıkarsın. Oradaki kuşlara da et götür. Seni bindirip yedi deniz üstünden uçururlar. Bir adaya yakın seni denize atarlar. Balıkları unutma, onlara da yosun kurusu götürürsen seni adaya çıkarırlar. Adada kralın sarayı var. Kapısında iki taş var. Biri dilek taşı, diğeri kralın kızını istemeğe gelenlere mahsus. Sen dilek taşına otur. Gülü iste, hemen al gel.\n\nÇoban kızın dediklerini harfiyen yapmış. Fakat yanlışlıkla dilek taşı yerine kız isteme taşına oturmuş.\n\nBabası ile kızı bu yiğit çobanı görmüşler. Kız aşık olmuş. Kralın şartı “Kim kızımın sırtını yere getirirse kızı ona veririm.” İmiş. Mersah kurulmuş. Çoban güreşe çıkmış. Türk gibi kuvvetli olduğunu ispat edip kızın sırtını yere getirmiş. Onu da almış. Gülü de almış. Kara vezirin yanına gelmiş. Kara vezir:\n\n— Oğlum, satın aldığın rüya tamam oldu. Bir koluna ayı, bir koluna yıldızı ve koynuna güneşi yatırdın, helali hoş olsun. Ben de kırk gün kırk gece düğününüzü yapayım da bu hikâye burada bitsin, demiş.\n\nOnlar yemiş içmiş, muradına ermiş, darısı&nbsp;ermeyenlere…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Uçtu Uçtu Kaz Uçtu",
        "text": "Kadıların boğazına düşkün olduğu zamanlarda bir Osmanlı kasabasında geçen olayı eczacı Reşad Bayer şöyle anlattı:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kadının biri her gün mahalle fırınını kontrol eder, koklar, fırıncıya:\n\n— Bu buruk kimin? Bu tepsi böreği kimin? Bu kaytaz kimin, diye sorar ve sonra,\n\n— Bizim eve gönder, diye talimat verirmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fırıncı itiraz edecek olursa:\n\n— Sen ötesine karışma, davacı nasıl olsa bana gelecek, ben icabına bakarım, dermiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mahalleden hiç kimse de kadıdan şikâyetçi olamazmış. Aradan epey zaman geçmiş. Mahalle kabadayısının biri bir gün bir kaz yakalamış. Yolmuş, temizlemiş, fırına vermiş.\n\n— Sakın ha bu kazı kadıya göndermeyesin, diye de tembih etmiş.\n\nÖğle üzeri fırını kontrole gelen kadı kızarmış kazı görünce:\n\n— Bunu bizim eve gönder.\n\n— Aman Kadı Efendi, bu, Belalı Mustafa’nın kazı, gönderemem, size yaramaz.\n\n— Nasıl olur? Sorarsa kaz uçtu, dersin. Ötesine karışma.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kaz Kadı’nın evine kadar uçmuş. Uçmuş ama, Belalı Mustafa da fırın küreğini kaptığı gibi fırıncıyı kovalamağa başlamış. Fırıncı kaçar, o kovalar, derken, kürek yoldan geçen bir Ermeni’nin gözüne çarpmış. Adamın bir gözü kör olmuş. O da belalıyı kovalamağa başlamış. Bir karı koca yoldan gidiyorlarmış. Adam fırıncıya yol vermiş ama bu defa kadını devirip çocuğunu düşürmesine sebep olmuş. Koca da dava etmek üzere kafileye katılmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Derken efendim, bir oduncu gelenlere yol vermek üzere eşeğini bir kenara çekerken kürek eşeğin kuyruğunu koparmış. Adam, kuyruk elinde davacı olarak kafileye katılmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kadı efendi bir güruh insanın mahkemeye doğru geldiklerini pencereden görüp muhzire emretmiş:\n\n— Şunları bir sıraya koy, davayı görelim!\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fırıncı:\n\n— Belalı Mustafa beni öldürmeğe kalktı. Ben de size sığınıyorum.\n\n— Geç şu tarafa.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ermeniye dönerek\n\n— Sen ne istiyorsun?\n\n— Mustafa’nın küreği bir gözümü kör etti, diyetini isterim.\n\n— Şeriat der ki: Bir gayrimüslimin iki gözüne bir göz diyet verilir. Senin istersen öteki gözünü de çıkaralım da Mustafa’nın bir gözünü oyarız, razı mısın?\n\n— Ben davadan vazgeçtim kadı efendi!\n\n— Ya sen ne dilersin?\n\n— Belalının küreği bizim hanımın üç aylık çocuğunu düşürttü.\n\n— Sen karıyı boşa, Mustafa’ya verelim. Üç aylık gebe kalınca öcünü alısın.\n\n— İstemem Kadı Efendi, vazgeçtim.\n\n— Sen elinde ne tutarsın öyle?\n\n— Ben mi Kadı Efendi? Davam yoktur eşeğimin kuyruğunu ben dikerim.\n\n— Yaklaş Mustafa senin davan nedir?\n\n— Fırıncı kazın uçtu diyor, kazımı isterim.\n\n— Katip! Fetva emirini çağırın\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Müftü Efendi huzura alınır. Kadı sorar:\n\n— Kaz nedür?\n\n— Kaz bir kuştur, devletlüm.\n\n— Kuş uçar mı?\n\n— Kuş uçar.\n\n— Öyle ise yaz Katip Efendi: Uçtu uçtu, kaz uçtu!\n\n— Mustafa evladım, başın gözün kurtuldu. Ne dersin bir itirazın var mı?\n\n— Helal olsun derim Kadı Efendi… Uçtu uçtu, kaz uçtu!\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kumdan Kale Köpükten Fistan",
        "text": "Az söyler, öz söyler. “Altından arıdım, gümüşten surudum. Sarardım saman oldum. Kül oldum savruldum.” Diye hikayeye başlayan Güllü Nine ne demek ister bilir misiniz?\n\nZengindim fakir oldum, gençtim ihtiyarladım. Güzeldim çirkin oldum. Kül gibi savruldum. Bir şeyim kalmadı.\n\nGünlerden bir gün halk bilmecesine meraklı bir şehzade ile Lalası tebdili kıyafet yola çıkarlar. Gide gide bir değirmencinin yanına varırlar. Şehzade sorar:\n\n— Nasılsın? Halin vaktin yerinde mi?\n\n— Altıyı altıya çarptım otuz ikiden bir şey kalmadı.\n\n— Evinin damı yandı mı?\n\n— İki defa yandı bir defa tutuştu.\n\nYollarına devam edip bir köye gelirler. Bir evin kapısını çalarlar. Güzel bir kız buyur eder. Şehzade sorar:\n\n— Baban evde mi?\n\n— Sarıyı beyaz etmeğe gitti.\n\n— Annen evde mi?\n\n— Biri iki etmeğe gitti.\n\n— Pişirdiğin ne?\n\n— Başı aşağı, kıçı yukarı, efendim.\n\n— Dile bizden ne dilersen?\n\n— Kumdan kaftan, köpükten fistan, kereden kebab, buzdan şiş.\n\n— Sana bir kaz göndersem yolmasını bilir misin?\n\n— Ustasıyım efendim.\n\nVe saraya dönerler. Şehzade Lalasına sorar:\n\n— Bu konuşmalardan ne anladın?\n\n— Aman efendim bana kırk gün izin verin ancak bunların cevabını öğrenirim.\n\n— Olur, sana istediğin izni verdim.\n\nLala ertesi gün hemen değirmencinin yanına gider. Sorar:\n\n— Dün gelen şehzade idi, onunla ne konuştunuz?\n\n— Hiçbir kötü şey konuşmadık.\n\n— Aman söyle.\n\n— Söylemem.\n\nLala kızın yanına koşar. Şehzade ile ne konuştuğunu sorar. Kız da her cümle için bir kese altın alır ve söyler:\n\n— Değirmenci bütün yıl çalışıp ancak boğazını doyuruyor. İki kzını gelin etmiş, birini nişanlamış. Benimse babam sarraf, annem ebe. Ben de kuru fasulye pişiriyorum. İsteklerim olmayacak şeyler.\n\n— Ya kaz yolmak ne demek?\n\n— O da sensin be adam. Her cümleyi bir kese altınla sana sattım.\n\nBirkaç gün sonra kumdan kaftan köpükten fistanlar hazırlanır. Akıllı kız da saraya gelin gider. Onlar erer muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Dikkat ve Hakikat",
        "text": "Bir gün çölden geçmekte olan bir kervandan bir deve, yükü ve yolcusu ile birlikte kaybolur. Aramalar fayda vermez, sorup soruşturmalar boşa çıkar. Artık ümidi kesip yollarına revan olacakları gün konakladıkları vahaya bir yolcunun geldiğini görürler, sorarlar. Dikkatli yolcu:\n\n— Deveniz dişi miydi? der. Evet, derler.\n\n— Devenin birkaç dişi noksan mıydı?\n\n— Evet.\n\n— Üzerindeki yolcu kadın mıydı?\n\n— Evet.\n\n— Aynı zamanda gebe miydi?\n\n— Evet. Nerede ve ne zaman gördün?\n\n— Hayır, ne böyle bir deve ne de kadını gördüm. Fakat çölde yürürken oturmuş bir deve izi gördüm. Kuyruğu kısa olduğu için iz bırakmamıştı, dişidir dedim. Ot yerken bir kısmını dökmüştü, ağzında noksan dişi olduğuna hükmettim. Karıncalar ve sinekler oraya üşüşüyorlardı, yükün bal ve yağ olduğunu istidlal ettim. Yolcunun kadın olduğu ayaklarının küçük olmasından belli idi. Elini yere koyarak yanlamasına deveye binmesinden de gebe olduğu anlaşılıyordu.\n\n&nbsp;\n\nDinleyenler hayret içinde kalırlar Dikkatin kardaşı olan hakikat ta o esnada gelmekte imiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "[Kadın ile Kedi]",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, fakir bir kocakarı varmış. Bir gün ev süpürürken beş para bulmuş, bununla pekmez almış, rafa koymuş, kedi pekmezi dökmüş, o da kedinin kuyruğunu koparmış.\n\nHikâye bu kadar basit, fakat anlatılışına gelelim; çocukları gülmekten kırar geçirir. Onları, mahkemeye, Kadı'nın önüne çıkarır. Kedi, kocakarıdan dâvacı olur. Kedi:\n\nKadı efendi, ben bu kocakarıdan dâvacıyım, kuyruğumu kopardı.\n\nKadı öfke ile kocakarıya sorar:\n\n— Neden bu zavallı hayvanın kuyruğunu kopardın?\n\nKocakarı:\n\n— Dur anlatayım Kadı Efendi, diye başlar, sonra devam eder:\n\n— Ev süpürdüm Kadı.\n\n— Arıca oldun karı.\n\n— Beş para buldum Kadı.\n\n— Zengin oldun karı.\n\n— Pekmez aldım Kadı.\n\n— Şirin oldun Karı.\n\n— Rafa kodum Kadı.\n\n— Uzun boylu oldun karı.\n\n— Kedi döktü Kadı.\n\n— Kısmetinden çıkmış karı.\n\n— Ben de kedinin kuyruğunu kopardım Kadı.\n\n— Ödeştiniz karı.\n\nKadı hükmünü verir ve dâva da burada biter.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Hatay'da Dilenci Masalları",
        "text": "Günlerden bir gün Altınözü'nden bir ağa yeni yeten oğlunu imtihan için, bir miktar davarı satılığa gönderir.\n\n— Gözünü dört aç oğlum, malı değerine sat, parayı hocaya, hacıya, dilencilere kaptırmadan getir, diye nasihat eder.\n\nÇocuk geç vakte kadar ancak davarı satar, parasını keseye yerleştirir. Handa yatsa çalarlar korkusu ile bir emanetçi arar. Ona bir cami imanını salık verirler. Yatsı namazını kılar, hocaya rica eder:\n\n— Hocam köye dönemedim, şu yüz elli altını sizde emanet dursun.\n\n— Hay hay, der hoca. Hiç saymadan cebine atar.\n\nGenç ertesi sabah camiye gelir, bakar hoca çocuk okutuyor.\n\n— Hoca efendi emanetim, der.\n\n— Ne emaneti bu? Haydi işine...\n\nAman zaman demesi fayda vermez, camiden kovulur Ağlıyarak mahalle aralarında dolaşmağa başlar. Derken bunu bir hanım görür, haline acır.\n\nÇocuk başından geçenleri anlatır.\n\n— Ben şimdi camiye gidiyorum. Sen arkamdan gel, hoca efendiden paranı iste. Hanım beyaz feracesini giyer, eldivenlerini takar hocanın yanına gider:\n\n— Bir müşkülüm var hoca efendi, bin liralık bir vasiyet yapmak istiyorum, kimsem yok. Vasim olur musun?\n\n— Hay hay evladım, derken çocuk içeri girer, emanetini ister.\n\nHoca, hemen cüzdanı çıkartıp çocuğa verir. Hanım da:\n\n— Ben yarın gene gelirim, diyerek oradan ayrılır.\n\nAltınözlü sevincinden ne yapacağını şaşırır, bir avuç gümüş parayı Habib Neccar camisi önünde oturan dilencilere dağıtır.\n\nDilenciler, of derler, bu muhakkak ya deli, ya hırsız. Hemen etrafını çevirirler, camiye sokarlar, döve döve bütün parasını alırlar.\n\nÇocuk gene parasız kalır, köye dönmeye yüzü olmaz.\n\nAkşam olur, eline bir değnek alır, körlerin arasına karışır. Körler yatmağa giderken, onları takip eder. Birinci kör:\n\n— Ben der, paralarımı küpe doldurup toprağa gömerim. İkinci kör:\n\nBen paralarımı şu hırkanın yırtıklarına gömerim. Üçüncü kör:\n\n— Ben paralarımı şu bastonun içine doldururum.\n\nSonra hep birden sorarlar:\n\n— Ya sen yeni gelen, nereye?\n\n— Ben de saklayacak bir yer bulamadığım için sizler kaptırırım, der.\n\nSonra da hepsinin paralarını toplayarak kaçar gider.\n\nKuyunun yazısında köylerden cerden dönen bir hâfızla toslaşır.\n\nOnun da parasını alır ve evine iyi bir ders alarak döner.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Hava Parası",
        "text": "Günlerden bir gün Yahudinin biri Mısır'a gitmiş. Bakmış ki toprak çok bereketli, ortalık sıcak. Canı karpuz istemiş. Yok. Derman için bir tane bulamamış. Sormuş, kimse karpuzu bilmiyor. Hemen kafasını çalıştırmış:\n\n— Ben buraya karpuz ekip satarsam, kısa zamanda zengin olurum. Ve dediğini yapmış. Her bir karpuz olmuş çıkrık kadar. Toplamış, pazara getirmiş. Kimse ne olduğunu bilmez.\n\nReklâm için bir tanesini kesip dağıtmağa başlamış. Sen misin dağıtan. Karınca sürüsü gibi binlerce fellah, karpuzu kapışmışlar. Yahudi:\n\n— Para, para, dedikçe:\n\n— Şimdi seni param parça yaparız, demişler.\n\nZamanın vezirine şikâyete gitmiş, o da karpuzu bilmezmiş.\n\n— Getir bir tane görelim, demiş. Evinde iki tane saklıyormuş, hemen alıp gelmiş. Onu da vezir yemiş. Gene para yok. Bu defa Firavuna çıkmış. Son karpuzu da Firavun yemiş ve beğenmiş.\n\n— Seni, demiş, mezarlık bekçisi yaptım.\n\nBu işin&nbsp;en büyük iltifat olduğunu Yahudi neden sonra öğrenmiş. Gitmiş mezarların otunu temizlemiş, çiçek dikmiş, ağaç dikmiş, etrafını çevirmiş. Hayvanları içeri sokmamış.\n\nYahudi ne bilsin Mısırların ölüye bu kadar düşkün olduklarını. Her ölü öldükçe Yahudinin serveti biraz daha artmağa başlamış. Öyle ki: Mısır'ın en zengin adamı olmuş. Bir gün vezir ölmüş. Firavun onu Başvezir yapmış. Yahudi Başvezir olunca, zengin olduğu için halkın vergisini affetmiş. Firavuna yıllık gelirinin bir misli fazlasını ödediği için Firavun da Yahudinin ellerinde ölmüş.\n\nHalk kendisinden çok çok memnun olduğu için onu Firavun seçmişler. Firavun olur olmaz, bir ferman ile bütün halkın havasını satın almış. Nasıl mı yapmış bu işi? Fellah paraya düşkün, satacak malı yok. Herkesin evinin büyüklüğü, kapı ve pencere adedine göre hava parası ödemiş bu yeni Firavun. Ve ellerinden sağlam senetler almış. Yaz gelmiş, sıcaklar başlamış. Hava Firavunun olduğu için her kim bir pencere açarsa, tahsildar derhal makbuzu çıkarır, vergisini alır yahut halkı havasızlığa mahkûm edermiş. İtiraz edene senedi gösterilir ve cezaya çarptırılırmış. Firavun böylece verdiğinin bin mislisini çıkartmış. İşte \"Hava Parası” tâ o zamandan kalmış.\n\nKarpuzunu yağma eden fellahtan Yahudi öyle bir intikam almış ki sormayın. Halkın parası bitmiş. Hepsi Firavunun esiri olmuş. Firavun gene de öcünü alamazmış.\n\nHer sabah Firavunun askerleri, halkı önüne katar, ellerine birer orak verir, kuru tarlada hava biçerlermiş. Firavun gene bir gün emir vermiş ki:\n\nMemlekette kırk yaşından büyük kimse kalmayacak. Herkes atasını, dedesini kesip başını getirecek.\n\nEmir yerine getirilmiş, lâkin Lokman Hekim'e torunu kıyamamış, onu yeraltında saklamış. Her akşam ona yemek götürür ve dertleşirlermiş. Lokman bir gün torununa:\n\n— Oğlum, hâlâ hava mı ekip biçiyorsun, demiş.\n\n— Evet dede, emre itaat etmeyenin kellesi gidiyor.\n\n— Sen yarın Firavunun karşısına geç, biçtiğin havayı iki eline al savur, sonra tane bulmuş gibi ağzına at, ye, demiş.\n\nTorun dedenin dediğini yapmış. Firavun onu görüp çağırmış.\n\n— Ne yapıyorsun?\n\n— Hiç... Biçtiğim havadan birkaç tane ağzıma attım.\n\n— Sen akıllı bir adama benziyorsun, yarın sabaha kadar bana kırk yalancı bulup getirmezsen kellen cellât.\n\nTorun gene ağlıyarak emri Lokman'a anlatmış. Lokman:\n\n— Korkma, demiş. Yarın kırk saat, al, git. Hiç biri birbirini tutmaz.\n\nFiravun saatlere bakınca kırk yalancı buluşuna hayran olmuş.\n\n— Yarın da bana bir dostunu ve bir düşmanını getirip ispat edeceksin, demiş.\n\nLokman bu defa da kapıdaki köpeği ile karısını huzura çıkarmasını salık vermiş.\n\nErtesi gün meclis kurulmuş. Firavun sormuş:\n\n— Hangisi dost, hangisi düşman?\n\nAdam köpeğine bir taş atmış, sonra yanına çağırmış. Gelmiş elini öpmüş. Kadına bir tokat atar atmaz, kadın ağzını açmış:\n\n— Rezil adam, Lokman'ı sakladığını Firavuna söyliyeyim de gör.\n\nZaten Yahudinin de aradığı Lokman imiş. Böylece dost ile düşman ayırd olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Her Koyun Kendi Bacağından Asılır",
        "text": "Vaktiyle uzak ülkelerin birinde bilge bir padişah varmış. Ülkesinde huzur, mutluluk, esenlik sürüp gidermiş. Ülkenin padişahının gayet sorumsuz, hatta haylaz bir oğlu varmış. Bir gün, babası oğlunu yanına çağırmış ve \"Oğlum gel kendine çekidüzen ver.\" demiş. Oğlansa \"Boşver baba, nasıl olsa herkes kendi yaptığından sorumlu olacak, her koyun kendi bacağından asılacak\" demiş. Padişah oğlunu bir iki defa daha uyarmış ama boşuna, değişen hiç birşey yok. Sonunda bir emir vermiş:\n\nBana bir leş bulun. Her tarafı kurtlansın, kokusu dörtbir yandan duyulsun, demiş. Adamları emri ikileştirmemiş bir eşek leşi bulup getirmişler ve sarayın en güzel gül bahçesinin içine koymuşlar. Padişah ta benden emir gelmeden onu yerinden oynatmayın diye emir vermiş.\n\nOğlan arkadaşlarıyla gezintiden dönüyormuş. Daha saraya girerken pis kokuyu duymuş. Hayret edip kokunun geldiği yeri aramış. Leşi görünce \"Kaldırın bu leşi buradan\" diye emretmiş. Ama kimse emrine uymamış. Adamların hiç birinde hareket görmeyince sebebini sormuş.Babanızın emri var, dokunamayız\" demişler. Oğlan da arkadaşlarını bırakıp doğruca babasının yanına gitmiş ve ona durumu sormuş\n\nPadişah \"Oğlum, her koyun kendi bacağından asılır deyip duruyorsun ya. Bana ne o leşten. O da, kendi bacağından oraya bağlanmış, ben ona karışamam\" demiş. Oğlan; \"onu oraya senin emrinle bağlamışlar” deyince de \"oğlum, sen de benim emrimle bu saraya girip çıkıyorsun” demiş.\n\nAradan epey zaman geçmiş. Oğlan davranışlarını düzeltmiş amma padişahın istediği gibi olmuyormuş. Bir gün tebdili kıyafet edip ülkesini gezmeye çıkmış. Yolu bir çeşmenin yakınına düşmüş. Bakmış ki iki kız biri testiyle diğeri maşrapa ile gözeden tulumlarını dolduruyorlar. Selam vermiş ve maşrapa ile doldurandan su istemiş. Kız \"in o atından ihtiyar, elinle iç. Elin ayağın kırık mı demiş. Adam suyu içmiş. Tam gidecekken testiyi verene \"Allah sana kötü huylu\", diğerine de \"sana da iyi huylu bir adam nasip etsin\" deyivermiş ve atını sürüp gitmiş.\n\nKızlar suyu doldurup eve dönünce durumu analarına anlatmışlar. Testiyi verenin anası ağlamaya başlamış \"A benim iyi kızım sen ne yaptın ki sana bu adam kötü söyledi” demiş. Oraların en bilgili kişisine gidip anlatmışlar, \"bu ne ola ?\" diye sormuşlar. Adam gülüp, \"bunda kötü bir söz yok, doğru söylenmiş\", \"senin kızın iyi yürekli ona kötü biri gerekli kızın onu iyiye ilete\" demiş. Çok geçmeden padişahın adamları gelmişler, iyi yürekli kızı padişahın oğluna istemişler. Kız hemen atılmış ve oğlanın ne iş yaptığım sormuş. Adamlar şaşırmış. Kız \"eğer oğlan hasır örmesini de bilmiyorsa bir daha gelmeyin\" demiş.\n\nDurumu oğlana söylemişler, oğlan merak edip kızı görmek için düşmüş yollara. Yolu bir köye uğramış. Orada -masal bu ya -bir hasırcıya misafir olmuş, hasır yapmasını öğrenmiş ve yola devam etmiş. Bir geçitte oğlanı haramiler esir almışlar. padişaha haber yollamışlar, \"oğlunu istiyorsan şu kadar altını bize yollayın” demişler. Haber hemen bütün ülkede duyulmuş. İyi yürekli kız hemen padişahın yanına gidip \"Efendim, sizin oğlunuzu kaçıranlardan oğlunuzun işlediği hasırı getirmelerini isteyin, ondan sonra ne verecekseniz verin” demiş. Denilen yapılmış. Aradan iki ay geçmiş ve sonunda hasır gelmiş. Kız almış eline hasırı ve padişaha dönüp \"efendim oğlunuz filan dağın filan mağarasında esir edilmiş\" demiş. Padişah, \"kızım nasıl anladın\" diye sormuş.\n\n— Oğlunuz, gerçekten iyi bir sanatçı, yaptığı hasırda yerinin haritasını gizlemiş demiş. Ve yapılan haritayı da padişaha vermiş. Hemen bir ordu yollamışlar ve oğlanı orada elleriyle koymuş gibi bulmuşlar, kurtarıp saraya getirmişler. Oğlan saraya gelince iyi yürekli kızla hemen evlenmiş. Padişahta \"Oğlum, gördün mü akıllı bir gelin senin hayatını kurtardı ve sarayın bahçesindeki leşin yapamadığını inşallah yapar” demiş.\n\nOnlar ermiş muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine.\n\nMasal burada bitti. Gökten üç elma düşmüş, biri okuyana, biri dinleyene, biri de...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kazma Dişli Kürek Başlı Kız",
        "text": "Vaktiyle uzak ülkelerin birinde bir karı koca varmış. Bunlar şehirden uzak bir çiftlikte yaşarlarmış. Çiftlikleri o kadar büyükmüş ki bir ucundan bir ucuna kırk günde gidilmezmiş. Onlar çiftliklerinde mutlu olarak yaşarlarmış. Ama bunların bir tek sıkıntıları varmış. Bunların kırk tane erkek çocukları olduğu halde hiç kız çocukları yokmuş. Kız çocukları yok diye üzülürlermiş. Bir kızları olsun diye her gece Tanrıya yalvarırlarmış. Bir gün \"Tanrım, ne olur bize bir kız evlat ver de isterse dişleri kazma gibi, kafası da kürek gibi olsun\" diye yalvarmışlar. Aradan uzun bir zaman geçmiş, gün dönmüş, kervan varmış zamanı gelmiş çiftçinin karısı hamile kalmış. Karı koca çok sevinmişler. \"İnşallah bu sefer bir kızımız olsun\", demişler.&nbsp;Aylar ayları kovalamış kadının zamanı gelmiş doğura doğura bir kız çocuğu doğurmuş. Doğurmuş doğurmuş ama kızın kıza benzeyen hiç bir yanı yokmuş. Kafası küreği, dişleri kazmayı andırıyormuş. Önce biraz korkmuşlar, sonra da \"Aman bu daha bir çocuk, düzelir” demişler. Hiç aldırış etmemişler. Doğumdan bir kaç gün sonra en büyük ağabeylerinin çok sevdiği atı kaybolmuş. Bütün ahırları, çiftliği, şehri aramışlar taramışlar, yok. Sonra biri daha, biri daha kaybolmuş. Kırkıncı oğlan bakmış ki bu böyle sürüp gidecek \"Ben bunu kimin yaptığını bulacağım, bakalım hırsız kimmiş\" demiş.\n\nErtesi gece ahıra inmiş. Sabahlara kadar beklemiş kimse gelmemiş. İkinci, üçüncü gece de beklemiş, gene gelen giden olmamış. Ertesi gece yine sabahlamayı göze almış beklemeye koyulmuş. Gece yarısından sonra çok uykusu gelmiş. Uyursa bu kadar gece boşuna beklemiş olacakmış. Ne yapsın, ne yapsın diye düşünmüş, düşünmüş tatlı tatlı kaşınmış, en sonunda parmağının ucunu kesip yarasına tuz basmış. Acısından sanki gözlerinden alev çıkmış, uyku muyku kalmamış gözünde. Gecenin bir vakti bir tıkırtı duymuş ve ahırın kapısı yavaş yavaş açılmış, içeri solgun, zayıf, titrek bir ışık hüzmesi süzülmüş. Kapı biraz daha açılınca çocuk bir de ne baksın ki yeni doğan kardeşleri elinde bir mumla içeri girmesin mi. Çok şaşırmış. Onun yürüyebildiğini, hele de ışıkla birlikte buraya kadar nasıl geldiğini merak etmiş. Tam ağzını açıyorken bir de bakmış ki kız doğru ağabeylerinin atının yanına gidip ağzını bir açmış, atın yarısını bir defa da ısırmış. Hemen yemeye başlamış. İkinci bir ısırmayla da atın diğer yarısını yemiş. Yere de bir damla bile kan, kılçık düşürmemiş. Sonra da dönüp kendi odasına gidip yatmış. Ağabeyisinin gözleri hayretten açılmış, korkudan nutku tutulmuş afallamış, şaşırmış kala kalmış.\n\nErtesi sabah doğruca annesinin yanına gidip akşamki gördüklerini tek tek anlatmış. Annesi:\n\n— Aman sen de, o senden sonra oldu da sen onun için çekemiyorsun, demiş. Çocuk yeminler etmiş, yalvarmış kimseyi inandıraramış. Bakmış ki olmuyor \"Ne haliniz varsa görün ben gidiyorum, ne yaparsanız yapın ama gün gelip de size de sıra gelince beni aramayın\" demiş. Ve atını alıp çekip gitmiş. Aradan ne kadar zaman geçtiğini ne siz sorun, ne de ben size yazayım. Günün birinde çocuk evini özlemiş anası, babası, kardeşleri gözünde buram buram tütmeye başlamış. Dayanamamış, çıkmış tekrar evine dönmek için yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş, sonunda çiftliklerinin yakınındaki şehire varmış. Bunu orda kimse tanımazmış. Şehri dolaşmış, gezmiş. Eve gitmeden hediyeler almak istemiş. Bir dükkâna uğramış. Almak istediklerinin listesini vermiş Adam listenin uzunluğuna bakıp \"Ooo, ne kadar şey lazımmış\" demiş. Sormadan da edememiş:\n\n— Bunları ne yapacaksın oğlum?\n\nÇocuk safça:\n\n— Bunları hediye olarak alıyorum, çoktandır ailemin yanına uğramadım demiş.\n\nAdam bu defa:\n\n— Sen kimlerdensin? diye sormuş.\n\nÇocuk kim olduğunu söylemiş. Dükkânın sahibi daha lafını bitirmeye zaman vermeden \"Eyvah, eyvahlar olsun\" deyip kaçmaya başlamış. Çocuk bir şey anlamadan alacağını alıp parayı da tezgaha koyup dışarı çıkmış. Sokakta ne tarafa giderse o taraftaki her şeyin bir bir kapandığını görmüş. Yavaş yavaş şehirden çıkmış ve evine doğru yürümeye başlamış. Eskiden temiz bakımlı olan yolları artık ona o kadar bakımlı gelmiyormuş. \"Yahu benim otuz dokuz tane ağabeyim var hiçbiri buraya bakmadı mı ?\" demiş kendi kendine. Neyse lafı uzatmayalım sonunda eve varmış. Varmış varmasına ama ev bıraktığı eve hiç benzemiyormuş. Her tarafı yıkılmış, bir harabeyi andırıyormuş. İçeri girmiş, annesini babasını aramış. Onları evin bir kısmında gizlenmiş halde bulmuş:\n\n— Anne, baba siz niye saklanıyorsunuz\" diye sormuş.\n\nAnnesi:\n\n— Ah ah oğul senin hakkın varmış kız kardeşin bütün ağabeylerini yedi bugün sıra bize geldi hangimizi yiyeceğini bilmiyoruz, diye cevap vermiş.\n\nBunun üzerine çocuk kendilerine:\n\n— Haydi gelin sizi kaçırayım, demiş.\n\nAma onlar:\n\n— Gece oldu yarın gidelim belki bizi yemek aklına gelmez, demişler.\n\nAkşam yemeğinden sonra yatmaya gitmişler. Çocuk sabaha kadar uyumayıp nöbet beklemeye çalışmış. Ama sabaha karşı çok uykusu gelmiş, bir ara şöyle bir dalıvermiş. Kalktığında annesini ağlıyor bulmuş. Kız kardeşi yine iş etmiş ve babalarını yemiştir. Çocuk hemen anasını kaptığı gibi oradan kaçırmış. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler altı ay bir güz gitmişler bir de bakmışlar ki bir arpa boyu yol gitmişler. Sonunda pınar ve ağaçlarla çevrili yeşilin bin bir tonunun bulunduğu, toprağın üzerinde yeşilden başka bir renginin olmadığı bir yere gelmişler.\n\nYeşil otların içinden birer fıskiye gibi fışkıran saflık simgesi papatyaları, mahzsunluk ve duygusallık timsali gelinciklerin eğik boyunlarını, kuşların en son seçtikleri şarkıları ile cenneti andıran bu yerde güzelliği dillere destan olan ve bir şatoya benzeyen evi de unutmadan söyliyelim. Şato yapı olarak ne kadar güzelse sahibi de o kadar çirkin ve kara kalpli, kapkara yüzlü, içi dışı kötülük olan bir adammış. Uzaktan gelenleri görünce \"Bunların benim bahçemde işleri ne, niye geliyorlar\" diye kendi kendine söylenmiş. Hemen kılıcını kuşanmışı topuzunu almış çocuğun karşısına çıkmış:\n\n— Bre çocuk sen kimsin, benim topraklarımda ne yapıyorsun, demiş. Kılıcını çekip çocuğa konuşma hakkı vermeden üstüne saldırmış. Çocuk da anasını attan indirmiş ve kılıcını çekip kendini savunmaya başlamış. Onlar savaşmışlar, savaşmışlar sonunda oğlan bir gafına getirip arabın başını kesmiş gövdesinden ayırmış. Hava da iyice kararmışmış, çocuk onu bırakmış uykuya yatmış. Çocuğun anası arabı ilk gördüğünde sevmişmiş. Oynatmayıp kalkmış arabın yanına gidip başını yanına koymuş ve bir şeyler sürmüş orada dualar okumuş, adaklar adamış, Arap'a Tanrı'nın da izniyle şöyle bir vurmuş ve beklemeye başlamış. Neden sonra nasıl olduğu bilinmez Arap kalkmış ve kadından helallik dilemiş. Onlar orada evlenmişler.\n\nSabah olmuş, oğlan kalkmış bir de bakmış ki Arap ayakta, anasıyla evlenmiş. Yapacak birşey de yok \"Bari ben de bu güzel yerde mutlu olurum\" demiş. Onlarla birlikte oturmaya başlamış. Arap ve anası bundan rahatsız olmuşlar. \"Şu oğlanı nasıl yapsak da öldürsek\" diye düşünmeye başlamışlar. Sonunda \"Onu filan dağın ardındaki aslanın yanına gönderelim, onun sütünü getirsin-tabii getirebilirse-biz de ondan kurtuluruz\" demişler. Ama nasıl yollayalım diye de düşünmeye başlamışlar. Kadın:\n\n— Ben hasta olayım o nasılsa bana ilaç aramak ister biz de onu göndeririz, demiş ve öyle de yapmışlar. Çocuk da saf saf yola çıkmış. Denilen yere yaklaşmış. Etrafına şöyle bir bakmış ne görsün? Her taraf kemik dolu. Nasıl yapayım da sütü anneme götüreyim diye düşünmeye başlamış. Gece olmuş, el ayak çekilince sessizce aslanlara yaklaşmış. Onları tek tek yenmiş, ana aslanı öldürmüş, derisini yüzmüş, sütü de içine sağmış. Almış gelirken peşine iki tane aslan yavrusu takılmış.\n\nÇocuk onları da almış atının terkisine, doğruca eve dönmüş.\n\nBakmış ki anası kalkmış geziyor, üzülmüş aslanları Öldürdüğüne, yavru aslanlara da daha çok bağlanmış onlara çok iyi bakmış, büyütmüş.\n\nAradan zaman geçmiş, arap gene söylenmeye başlamış. \"Şunu öldürelim atı bize kalsın ondan kurtulalım\" demeye koyulmuş. \"Ama bu sefer öyle bir yere gönderelim ki bir daha hiç gelmesin\". Oturmuşlar, düşünmeye başlamışlar. Nereye nereye derken Arap \"Kaf dağının ardında devler padişahı oturur onun bahçesinde bir armut ağacı var oraya gönderelim ve armut isteyelim” demiş. Olur mu olur. Devler padişahı nasılsa onu sağ bırakmaz diyerek sevinmişler.\n\nÇocuğa yine aynı yalanı söylemişler o da inanmış. Yola çıkmış az gitmiş uz gitmiş karşısına kim çıkarsa Kaf dağını sormuş, günlerce dolaşıp durmuş. Sonunda ak saçlı bir ihtiyarla karşılaşmış, ona da sormuş. İhtiyar:\n\n— Oğlum sen Kaf dağını neden arıyorsun? diye sorunca çocuk başından geçenleri tek tek anlatmış. İhtiyar:\n\n— Oğlum gel sen vazgeç, daha oradan kimse sağ dönmedi demiş.\n\nÇocuk vazgeçmemiş.\n\nAdam:\n\n— Peki oğlum ben sana yolu tarif edeyim, yalnız sen de bana söz ver orayı kimseye anlatmayacaksın demiş\n\nÇocuk kabul etmiş. Yaşlı adam da yolu tarif etmiş ve ayrılmadan önce çocuğa:\n\n— Oğlum sakın ol aslanlarını yolda yalnız bırakma demiş ve çekmiş yoluna gitmiş.\n\nÇocuk tekrar yola düşmüş, sonunda Kaf dağına varmış. Bir ağacın altına yatıp uyumuş. O sırada çocuğun yattığı ağacın arkasında bir mağara varmış. Devlerin de sarayı orada saklıymış. Bir tanesi de nöbet tutuyormuş. Çocuğun geldiğini ve ağacın altında yattığını görünce \"işte bizim yemeğimiz çıktı, gidip diğerlerini de çağırayım” demiş. Mağaraya dalmış. Çocuğun üstüne yemek için yürümüşler. Ama çocuğun aslanları, hangi dev gelirse onu bir güzel yemişler. Aradan zaman geçmiş, çocuk uykudan uyanmış. Bir de etrafına bakmış ki ne baksın her taraf kan deryası, her yer devlerin ölüleri ile dolu. O zaman anlamış ki aslanları onu mutlak bir ölümden kurtarmışlar.\n\nKalkmış bir güzel onlara sarılmış sevmiş. Mağaradan içeri girmiş armutları toplamış, doğru evine dönmüş. Anası oğlunu yine karşısında görünce şaşırmış, düşmüş bayılmış:\n\n— Biz bunu gene öldüremedik, şimdi ne yapalım da öldürelim, demişler. \"Ama bu sefer aslanları bağlıyalım da öyle gönderelim yoksa bunda da başarılı olamayız\" diye düşünmüşler. Aslanları en kalın zincirlerle bağlayıp çocuğu göndermişler. Bu arada eski evlerinden elma almak için kandırmışlar. Çocuk yola çıkmış, eve varmış. Bakmış ki kardeşi kapının önünde oturmuş bekliyor. Hiç korkmadan yanına gitmiş. Kız, kardeşinin geldiğini görünce onu yemek için planlar yapmaya koyulmuş. Hemen kalkmış, onu en iyi şekliyle karşılamış. İçeri çağırmış. Çocuk teşekkür etmiş.\n\nAman kardeşim sen şu sopayı al da tenekeye vur ben şimdi sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Ama sen sakın tenekeye vurmayı bırakma, demiş ve hemen içeri dalmış. Çocuk da tenekeye vurmaya başlamış. Bu sırada tarladan bir fare geçiyormuş. Onun tenekeye vurduğunu görünce:\n\n— Sen niye oraya vuruyorsun demiş.\n\nÇocuk:\n\n— Kardeşim içeride bana yemek hazırlıyor onun için de.\n\nFare:\n\n— Sen deli misin? O kardeşim dediğim kazma dişli kürek başlı kız değil mi demiş.\n\nÇocuk da:\n\n— Evet, diye cevap vermiş. Onun huyudur bu, şimdi muhakkak dişlerini biliyordur. Sen iyisi mi kaç. Ben senin yerine kuyruğumu buraya vururum demiş.\n\nVurmaya da başlamış. Çocuk da hemen elmaları toplayıp atlamış atına kaçmış. Aradan zaman geçmiş. Kız dışarı çıkmış. Bir de bakmış ki farenin biri kuyruğuyla tenekeye vuruyor, kardeşi ortalarda yok. Bre aman ne oluyor demeye kalmadan fare bir deliğe kaçmış. Kız etrafa şöyle bir bakmış, kardeşini ufukta ince bir siluet, gölge gibi görmüş. Hemen bir adım, bir adım daha atmış kardeşine hemen yetişmiş. Tam kardeşini yakalayacakken bir ormana dalmışlar. Çocuk atını bir tarafa atıp ağacın birinin başına çıkmış. Kız kardeşi de onu aramaya koyulmuş. Ağaçları tuttuğu gibi köklerinden koparıp bir tarafa atıyormuş. Çocuk da ağaçtan ağaca kaçmaya başlamış. Öyle bir an gelmiş ki etrafta hiç bir ağaç kalmamış, Çocuk can havliyle \"Aslanlarım!\" diye bağırmış. Aslanları da onu nasılsa duymuşlar, kalın zincirlerini bir çekişte koparıp doğruca çocuğun yardımına koşmuşlar, Tam kız çocuğu yiyecekken aslanlar yetişip kızın üstüne atlayıp kızı parça parça yapmışlar. Çocuk kurtulmuş. Aslanlarını sevmek için tam eğilirken aslanlar dile gelip her şeyi anlatmışlar. Çocuk da doğruca eve gitmiş. Annesiyle Arap’ı bir kılıç darbesiyle ikiye biçmiş, onlardan kurtulmuş. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "Altın Armut",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ALTIN ARMUT MASALI\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Ben deyim şu ağaçtan, siz deyin şu yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu, kuş uçmadı, gümüş uçtu, gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı uçmaz mı demeye kalmadı; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten… Biri kaptı maşayı, biri aldı meşeyi; dolandım durdum dört köşeyi…\n\n&nbsp;&nbsp; Vay ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe; bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi, diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası!.. Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı, bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı!..\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Az gittim uz gittim… Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, altı ayla bir düz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!..\n\n&nbsp;&nbsp; Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına, demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, Zümrüdüanka dedikleri değil mi? Kafdağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele! Yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal!..\n\n&nbsp; Zamanın birinde bir kasabada üç oğluyla yaşlı bir adam yaşarmış. Bu yaşlı adam ve oğullarının çiftliği varmış ve bu çitlikte her sene bir tane altın armut veren bir ağaç bulunuyormuş. Gel zaman git zaman altın armut veren bu ağaca bir ejderha dadanmış. Her sene altın armudun oluşacağı vakitlerde ejderha gelip altın armudu yiyormuş. Bunu fark eden baba:\n\n_&nbsp;Bu böyle olmaz, biz bu ejderhayı bir şekilde öldürmeliyiz,&nbsp;demiş.\n\nDaha sonra oğlanlar sırasıyla ağaca çıkıp ejderhayı öldürmeye karar vermişler. İlk önce büyük oğlan ağaca çıkmış ve ejderhanın gelmesini beklemiş. Ejderha o kadar hızlı ve yüksek sesle geliyormuş ki büyük oğlan korkup eve kaçmış. İlk oğlanın yapamayacağını anlayan baba ortanca oğlunu diğer sene armudun olgunlaşacağı vakit ağaca yollamış. Fakat ortanca oğlan da ejderhanın bu gelişinden korkup eve kaçmış. En son en küçük oğlana sıra gelmiş. Keloğlan olarak adlandırılan bu küçük oğlan babasının isteği üzerine ejderhayla yüzleşmek için ağacın tepesine çıkmış. Sonunda ejderha ağaca doğru yaklaşmaya başlamış ve ejderha ağaca yaklaştıkça Keloğlan ateş etmiş sonunda ejderha yaralanmış. Ejderha öyle hızla uçup gitmiş ki Keloğlan bir türlü ejderhayı bulamamış. Üç kardeş kan izlerini takip ederek ejderhanın peşine düşmüşler. Daha sonra çok derin bir kuyunun başında bu kan izleri bitmiş. Üç kardeş bellerinde ip bağlayarak bu kuyuya inmeye karar vermişler. İlk önce büyük oğlan kuyuya inmek istemiş:\n\n— Ben büyük olduğum için kuyuya ilk önce beni salın, yandım deyince geri çekin, demiş. Bunun üzerine kardeşleri onu kuyuya salmışlar bir müddet sonra büyük oğlan karanlıktan korktuğu için,\n\n— Beni geri çekin!&nbsp;diye bağırmasının üzerine kardeşleri onu geri çekmiş. Sıra ortanca oğlana gelmiş,&nbsp; ortanca oğlan abisinden biraz daha derine inmeyi başarsa da ‘’Yandım!’’ dediği için kardeşleri onu da geri çekmişler. Sıra Keloğlan’a geldiğinde o kardeşlerinin tersine:\n\n— Yandım dedikçe beni derine doğru salın,&nbsp;demiş. Keloğlan sonunda kuyunun dibine varmış. Keloğlan tam üç tane kapı görmüş ve bu üç kapıdan birini seçip açmış. Kapıyı açtığında halı dokuyan bir kızla karşılaşmış. Keloğlan kıza:\n\n— Sen burada ne yapıyorsun? Ejderha seni görürse yer, demiş ve ardından o kapıyı kapatıp diğerini açmış. Bu kapının ardında da bir kızın çorap dokuduğunu gören Keloğlan kıza hemen buradan gitmesini, ejderha onu görürse yiyeceğini söylemiş. Keloğlan üçüncü kapıyı açtığında yine bir kızın yün ile uğraştığını görmüş. Keloğlan aynı şekilde bu kızı da uyarmış eğer ejderha onu görürse yiyeceğini söylemiş. Kız ile konuşmaya başlayan Keloğlan maksadının ejderhayı öldürmek olduğunu söylemiş. Kız Keloğlan’a ejderha geldiğinde eğer gözleri açık ise uyuyor, gözleri kapalı ise uyanık olduğunu anlatmış. Daha sonra Keloğlan kapıyı kapatıp ejderhayı aramaya devam etmiş. Eline balta almış ve yavaş yavaş ejderhanın odasına doğru yürümüş. Tam odaya girecekken ejderhanın gözlerinin açık olduğunu görünce uyuduğunu bildiği için onu öldürmüş. Böylece aile ejderhadan kurtulmuş. Keloğlan kuyudan çıkarken kızları da kurtarmış, büyük ve ortanca oğlanlar kızları iple yukarı çekmişler. Sıra Keloğlan’a geldiğinde tam onu çekerken ipi kesmişler ve Keloğlan’ı orada bırakıp gitmişler. Eve döndüklerinde babalarına Keloğlan’ın ejderha ile savaşırken öldüğünü söylemişler. Keloğlan o kuyunun dibinde kendine çıkış yolu aramış ve gözüne doğru vuran ışığı takip ederek o kuyudan çıkmayı başarmış. Keloğlan bu yolun sonunda kuyudan çıkmış ve takip ettiği bu yol onu bir köye ulaştırmış. Keloğlan bu köyün girişinde bir pınar görmüş, bu pınarın başında da Anka Kuşu duruyormuş. Keloğlan köye girdiğinde padişahın huzuruna çıkmış, padişah ona köyün pınarının başında gördüğü bu Anka Kuşundan bahsetmiş. Anka Kuşu’nun köye bu pınardan su gelmesinin karşılığında bir kız istediğini anlatmış. Eğer bu sorunu çözerse ona yardım edeceğini ve kızını ona vereceğini söylemiş. Keloğlan bu işi çözeceğini söylemiş ve kız kılığına girerek Anka Kuşu’nun yanına gitmiş. Keloğlan Anka Kuşu’nun yanına gittiğinde Anka Kuşu onun bir kız olmadığını anlamış ve başlamış derdini anlatmaya.\n\n&nbsp;&nbsp; Anka Kuşu köylülerin onu aç bıraktığını, bu yüzden köylüleri cezalandırmak için onların suyunu kestiğini ve aslında ona gönderilen kızları yemediğini söylemiş. Keloğlan Anka Kuşu’na ona yardım edeceğini, bunun karşılığında da onu gökyüzüne çıkarmasını ve ailesinin yanına götürmesini istemiş. Anka Kuşu bunu kabul edince köye gidip padişahtan kırk teneke et, kırk teneke su istemiş. Padişah Keloğlan’ın bu isteklerini gerçekleştirmiş ve Keloğlan bu tenekeleri alıp kuşun yanına gitmiş. Tenekeleri Anka Kuşu’nun sağ ve sol kanatlarına yerleştirmiş. Anka Kuşu’nun sırtına binmiş ve gökyüzüne yükselmeye başlamışlar. Anka Kuşu Keloğlan’a:\n\n— Ben gak, deyince et, guk, deyince su ver, demiş. Yol boyunca Keloğlan Anka Kuşu’nun isteklerini yerine getirmiş, tam yeryüzüne inecekken et ve su bitmiş. Anka Kuşu \"Gak!\" Demiş fakat Keloğlan et vermemiş, bu sefer kuş tekrar \"Gak!\" demiş. Bu sefer Keloğlan kendi etinden kesip Anka Kuşu’na vermiş. Anka Kuşu onun insan eti olduğunu anlayınca eti yememiş ve dilinin altında saklamış. Daha et istemeden Keloğlan’ı yeryüzüne indirmiş. Keloğlan yaralı bir şekilde Anka Kuşu’nun kanadından inmiş fakat yaralı olduğu için yürüyemiyormuş. Anka Kuşu Keloğlan’a:\n\n— Sen çok temiz bir insansın, bu yüzden senin etini yemedim,&nbsp;demiş.\n\nKeloğlan’a ona ait olan et parçasını vermiş. Keloğlan ayağından kesip verdiği bu et parçasını ayağına sarmış ve Anka Kuşu’na teşekkür ederek evine doğru yürümüş. Evine girdiğinde abileri çok üzgün ve pişman olduklarını söyleyerek Keloğlan’dan af dilemişler. Keloğlan onları affetmiş. Daha sonra hepsi mutlu mesut yaşamışlar. Altın armut her sene yetişmeye, olgunlaşmaya devam etmiş ve ejderha öldüğü için altınlar aileye kalmış. Artık altın armudun tek sahibi varmış, cesareti, dürüstlüğü ve yardımseverliği Keloğlan’ın babasını çok gururlandırmış ve babası o ağacın yeni sahibinin Keloğlan olduğunu söylemiş. Keloğlan gel zaman git zaman bu armut sayesinde zengin olmuş ve kuyudan çıkardığı o güzeller güzeli kızlardan biriyle evlenmiş. Ve o güzeller güzeli kızla mutlu mesut yaşamlarını sürdürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Küte Kızı",
        "text": "KÜTE KIZI\n\nZamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişah bir bostan ektirmiş. Bu bostanında küteler varmış. Bu küteler öyle büyümüş öyle büyümüş ki bir tanesi sadece bir eşek yükü kadarmış. Görenler hayrete düşermiş.\n\nPadişah bir gün bostanına bakmaya gitmiş. Kütelerin içinde, gözüne diğerlerine göre çok daha büyük bir küte çarpmış. O küteyi alıp atına yüklemiş. Yola koyulmuş. Yolda bir ağaç dibine oturup küteyi kesmiş. Kütenin içinden ayın on dördü gibi güzel bir kız çıkmış. Padişah kızı görür görmez, kıza âşık olmuş.\n\n- Ey küte kızı, gel sen bana var. Benim karım ol.\n\n- Öyle şey olur mu hiç? Önce benim şartımı yerine getirmen lazım.\n\nPadişah kıza şartını sormuş.\n\n- Kırk davulla beraber kırk köyden insanlar toplayarak bir düğün alayı kur. Gel beni al. Ben, sen gelene kadar bu çınar ağacının üzerinde seni bekleyeceğim.\n\nPadişah küte kızının şartını kabul edip, orada küte kızının parmağına bir yüzük takmış.\n\n- Ben gelene kadar beni burada bekle küte kızı, demiş.\n\nArdından atına binip yola koyulmuş. Küte kızı çınar ağacının üzerine çıkmış. Padişahı beklemeye başlamış. Çınar ağacının altında bir göl varmış. Bu göle su içmeye iki çingene gelmiş. Su içmek için göle doğru eğildiklerinde suyun üzerinde çok güzel bir kızın yansıması olduğunu görmüşler. Bu yüzü kendi yüzleri sanıp tartışmaya başlamışlar. Biri demiş:\n\n- Gördün mü benim ne kadar güzel bir yüzüm var. Öteki:\n\n- Hadi oradan! Bu güzel yüz benim yüzümdür, demiş.\n\nKüte kızı bu tartışmaya daha fazla dayanamayıp, onlara doğru seslenmiş.\n\n- Kara kızlar, o yüz sizin değil benim yüzümdür. Kavga etmeyi bırakın!\n\nÇingene kızlar bakmış ki gerçekten bu suda yansıması olan o güzel kız. Bunun üzerine çingene kızlardan biri, küte kızına yalvarmaya başlamış:\n\n- Ne olur güzel kız beni yanına al, beraber arkadaşlık edelim.\n\n- Olmaz seni yanıma alamam ben padişahın nişanlısıyım. Padişah onunla evlenmem için koyduğum şartı yerine getirmeye gitti. Düğün alayıyla gelecek bizim düğünümüz olacak. O gelene kadar ben bu ağaçta onu bekleyeceğim, demiş.\n\nNe dediyse çingene kız oradan gitmemiş.\n\n- Benim hiç arkadaşım yok güzel kız. Ne olur yanına geleyim. Söz padişah gelmeden giderim, demiş.\n\nKüte kızı hem merhametli olduğu için hem de beklemekten biraz sıkıldığı için çingene kızın elinden tutup, yanına almış. Çingene kızla sohbet etmeye başlamışlar. Küte kızı başından geçen olayları anlatıp, laf arasında üzerindeki elbisenin sihirli olduğunu ağzından kaçırmış. Bunu duyan çingene kız aklında planlar kurmaya başlamış. Çingene kız:\n\n- Güzel kız, senin ne kadar güzel bir elbisen var. Ne olur bir kerecik olsun elbiseni giyeyim. Benim hiç güzel bir elbisem olmadı.\n\n- Kara kız, sana elbisemi verirsem ben ne giyerim? Darılma ama olmaz kabul edemem, demiş.\n\nÇingene kız bu, hiç pes eder mi! Başlamış ağlamaya:\n\n- Güzel kız ne olur bir kere giyeyim. Söz bir giyeyim sonra çıkarıp sana geri veririm, demiş.\n\nKüte kızı merhametli, saf inanmış çingene kıza, elbisesinin sihirli olduğunu da unutup çıkarmış elbisesini. Oracıkta bizim güzeller güzeli küte kızı bir boci (yavru köpek) olmuş. Çingene kız, küte kızının elbiselerini giyip, boci olan küte kızını ağaçtan aşağı itmiş.\n\nAradan az zaman zor zaman geçmiş, sonunda padişah gelmiş. Heyecanla ağacın yanına gidip, yukarı doğru kafasını kaldırmış. Bir de ne görsün! O güzeller güzeli küte kızı kara yüzlü, uzun burunlu bir kız olmuş\n\n- Ne oldu sana böyle küte kızı, bu halin ne?\n\n- Ne olsun padişahım seni beklerken güneş yaktı yüzümü kararttı, yoluna bakarken burnum uzadı, saçlarım rüzgârda karıştı, güneşten soldu, çirkinleştim, demiş.\n\nPadişah gönlü istemese de çingene kıza inanmış. El mahkûm deyip çingene kızı ağaçtan indirmiş. Düğün alayıyla beraber yola düşmüşler. Yolda boci olan küte kızı düğün alayının peşine takılıp, padişahın ayakları arasında sürekli dolaşıp, kendini padişaha sevdirmiş. Bociyi çok seven padişah, bociyi de yanına almış. Evine geldiğinde düğün yapıp, çingene kızla evlenmiş.\n\nÇingene kızla yaşamaya başlayan padişah, gün geçtikçe bociyi daha çok sevmiş. Bocinin küte kızı olduğunu bilen çingene kız kıskanmış. Padişaha,\n\n- Bociyi kesip, öldüreceksin, demiş.\n\nPadişah yapmak istememiş. Ne dese de çingene kızı ikna edememiş. Mecbur kalıp bociyi kesmiş. Bocinin kesildiği yerde, bir damla kan kalmış. Bu damla kanın olduğu yerden, bir fidan filizlenmeye başlamış. O fidan büyümüş koca bir çınar ağacı olmuş. Bu ağaç öyle güzel bir ağaçmış ki padişah etrafında pervane olmuş. Bu ağacı çok sevmiş. Her gün kuruyan yapraklarını budayıp, gölgesinde uzanırmış. Çingene kız yine kıskanmış. Bu sırada gebeymiş. Padişaha,\n\n- Bu ağacı kes, demiş.\n\n- Bu ağacın sana ne zararı var? Bak hele ne kadar güzel bir ağaçtır, kesmem, demiş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Çingene kız padişaha oğlan bir çocuk vermiş. Yine ağacın kesilmesini istemiş. Padişah ne dediyse de ikna edememiş çingene kızı. Çingene kız:\n\n- Bu ağacı keseceksin ve oğlana bir beşik yapacaksın, diye tutturmuş.\n\nPadişah daha mecburen razı gelmiş. Ağacı kesmiş. Kestiği ağaçtan da bir beşik yaptırmış. Çingene kız halinden memnun, oğlunu beşiğin içine koymuş. Beşikte parlak bir çivi belirmiş. Bu çivi bebeğe batmış. Canı yanan bebek ağlamaya başlamış. Çingene kız çiviyi fark edince oğlanı beşikten çıkarıp, beşiği ocağa atıp yakmış. Artık küte kızından kurtulduğunu düşünmüş. Evin hizmetçilerinden bir yaşlı kadın varmış. Bu yaşlı kadın her sabah padişahın evine gelip, evi temizliyormuş. Eve gelip temizlik yapmaya başlamış. Ocağın külünü süpürüp toplamış. Tam külü atarken, külün içinden parlak bir çivi “çing” diye bir sesle yaşlı kadının ayaklarının önüne düşmüş. Parlak şeyleri seven yaşlı kadın, çiviyi yerden alıp kuşağının arasına koymuş.\n\nİşini bitirdikten sonra akşam evine gelen yaşlı kadın uyumak için elbisenin kuşağını çözmüş. Kuşağındaki çivi “çing” diye bir sesle ayağının önüne düşmüş. Yaşlı kadın yerden çiviyi alıp pencerenin kenarına koymuş. Yatıp, uyumuş. Sabah olunca kalkmış, padişahın evini temizlemek için evden çıkmış. Yaşlı kadın evden çıkar çıkmaz pencerenin kenarındaki çivi “çing” diye bir ses çıkararak yere düşmüş. Çivi olmuş bizim küte kızı. Küte kızı başlamış yaşlı kadının evini temizlemeye, evi temizlemiş, yemek yapmış, sofra kurmuş. Akşam olunca yine pencere kenarına gitmiş çiviye dönmüş. Yaşlı kadın evine gelmiş. Bir de ne görsün! Evi tertemiz, yemeği yapılmış, sofası kurulmuş.\n\nHayret etmiş ama sonra,\n\n- Bugün günlerden Cuma’dır. Her halde biri hayır olsun diye yaptı, demiş.\n\nSevinip dua etmiş. Yemeğini yemiş yorgun olduğu için hemen yatıp uyumuş. Yaşlı kadın sabah erkenden kalkıp, yine padişahın evini temizlemek için evden çıkmış. O evden çıkınca pencere kenarındaki çivi yine yere düşüp “çing” diye ses çıkarmış. Çivi olmuş bizim küte kızı. Hemen işe koyulmuş. Evi temizlemiş, yemek yapmış, sofrayı kurmuş. Akşam olunca yaşlı kadın gelmeden yine yerine gidip çivi olmuş. Yaşlı kadın evine gelmiş. Bakmış ki evi temizlenmiş, yemeği yapılmış, sofrası kurulmuş.\n\n- Halla halla bu işte bir iş var kesin, demiş.\n\nBu defa biraz daha hayret etse de yine de sevinmiş. Yemeğini yiyip yatıp uyumuş. Sabah yine aynı şeyler olmuş. Yaşlı kadın yine erkenden kalkmış, padişahın evini temizlemeye gitmiş. O gidince küte kızı ortaya çıkıp ev işlerini halledip yemek yapmış. Yaşlı kadın akşam olup da evine gelince evi yine aynı şekilde görünce bu defa evine gelip bunları yapanı bulmaya karar vermiş. Yatıp uyumuş. Sabah olunca bu defa padişahın evine gitmek yerine bir köşeye saklanmış. Biraz beklemiş bakmış ki pencere kenarındaki çivi “çing” diye kendi kendine yere düşmüş. Çivi olmuş güzeller güzeli bir kız. Yaşlı kadın bunu görünce hayretten ağzı açıkta kalmış. Yaşlı kadın, küte kızının arkası dönükken yerinden çıkıp kolundan yakalamış:\n\n- Kimsin sen güzel kız? İn misin, cin misin?\n\n- Kötü bir niyetim yoktur. Sadece sana yardım etmek istemiştim.\n\nArdından başından geçen tüm olayları anlatmış:\n\n- Ben padişahın bostanındaki küteden çıkan bir kızdım. Padişah benim şartımı yerine getirmeye gittiği zaman onu ağaçta beklerken iki çingene kız geldi. Biri beni kandırıp üzerimdeki elbiseyi giydi. Ben bir boci oldum o benim yerime geçip padişahla evlendi. Padişah ben bociyken beni sevdi beni yanına aldı, çingene kız bociyi kestirdi. Bocinin bir damla kanından koca bir çınar ağacı oldum. Çingene kız ağacı kestirdi bir beşik yaptırdı. Beşikte bir çivi oldum. Çingene kız beşiği ocağa atıp yaktı. Sonra sen beni o küllerin içinden kurtarıp aldın” demiş.\n\nHayretle kızı dinleyen yaşlı kadın:\n\n- Eee bundan sonra ne olacak küte kızı?\n\n- Beni yanına al nine. Temizliğini yaparım, yemeğini hazırlarım, sana yoldaşlık yaparım.\n\nYaşlı kadın buna çok sevinmiş. Küte kızının bu isteğini kabul etmiş. Aradan günler geçmiş, yaşlı kadınla küte kızı bir gün oturup konuşurken, küte kızı padişahı sormuş:\n\n- Padişah ne yapıyor nine, durumu nasıl?\n\n- Padişah odur atlarını dağıtıyor. Bu kış için her eve bir at verecek. Her ev bir atı besleyecek.\n\n- Nine ne olur bize de bir at getir. Bir at da biz besleyelim.\n\n- Aman küte kızı, yapma etme. Ben kendi halinde yaşlı bir kadınım. Kendime zor bakıyorum, atı nasıl beslerim? Ekinim yok, samanım yok.\n\n- Nine sen beni dinle. Atı al getir gerisine sen karışma.\n\nYaşlı kadın kalkmış, padişahın yanına gitmiş.\n\n- Padişahım bunca senedir yanınızda çalışırım. Size karşı bir günden bir güne kusurum olmamıştır. Sizden bir isteğim vardır.\n\nPadişah yaşlı kadına isteğini sorunca, yaşlı kadın:\n\n- Padişahım duydum ki bu kış her eve bir at dağıtırsınız. Bir at da bana verin.\n\nPadişah gülmüş:\n\n- İyi hoş dersin de sen ata nasıl bakarsın?\n\nYaşlı kadın isteğinde ısrar edince padişah daha boş çevirmemek için hastalıklı, cılız bir atını yaşlı kadına vermiş. Yaşlı kadın atı alıp evinin yanındaki ahıra bağlamış. Küte kızı ahıra gidip, ahırda abdest almış. Abdest suyunun gittiği yerlerde otlar yeşermiş. At o otları yedikçe iyileşmiş, günden güne kilo almış. Çok güçlü ve çok güzel bir at olmuş. Günler böyle geçerken kış bitmiş, bahar gelmiş. Padişah yaverleriyle beraber, verdiği atları evlerden bir bir toplamaya başlamış. Sıra yaşlı kadının evine gelmiş. Padişah ve yaverleri dışarıda beklerken, küte kızı ahırda atla konuşmuş:\n\n- Dışarı çıktığında yere çök sakın ben gelmeden yerden kalkma, demiş.\n\nYaşlı kadın ahıra gelip, atın yularından tutup dışarı çıkarmış. Atı görenlerin ağzı açıkta kalmış. O hastalıklı cılız at gitmiş, yerine küheylan gibi bir at gelmiş. Atı alıp götürmek istemişler, ama at olduğu yere çökmüş. Ne yapmışlarsa yerden kaldıramamışlar. Padişah kızmış:\n\n- Kim bu atı iyileştirip, beslediyse gelsin yerden kaldırsın bu atı!\n\nYaşlı kadın, küte kızının yanına gidip:\n\n- Küte kızı bu at yerden kalkmıyor. Padişah kim bu atı iyileştirip, beslediyse o gelsin yerden kaldırsın bu atı diyor, demiş.\n\nKüte kızı, yaşlı kadından giymek için kırk çarşaf, yüzünü kapatmak için kırk peçe istemiş. Yaşlı kadın küte kızına istediklerini getirmiş. Küte kızı kırk çarşaf giyip, yüzüne kırk peçe örtmüş. Dışarı çıkıp, atın yanına gelmiş. Ata bir tekme atmış:\n\n- Kalk yerden köpeğin malı!\n\nKoskoca padişahın atına bu laf edilince, padişahın çok zoruna gitmiş:\n\n- Bre hadsiz! Sen kimsin de benim atıma köpeğin malı dersin! Seni mahkemenin huzurunda yargılayacağım.\n\nKüte kızını yanına almış. Yaşlı kadını da şahit olarak yanında götürmüş. Mahkemenin huzuruna çıkmışlar. Yaşlı kadın daha fazla dayanamayıp, olan biten ne varsa anlatmış. Padişah hayret etmiş. İnanmak istememiş. Küte kızına,\n\n- Çıkar üzerindeki çarşafı, peçeyi. Bakalım yaşlı kadın doğruyu mu söyler? , demiş.\n\nKüte kız bir peçesini çıkarmış bir çarşafını. En son çarşafı ve peçeyi çıkarınca, padişah bakmış ki yaşlı kadın doğruyu söyler. Karşısında duran küte kızıdır. Küte kızı başından geçen olayları bir de kendisi padişaha anlatmış. Padişah küte kızını gördüğüne çok sevinse de çingene kıza çok sinirlenmiş. Ceza olarak çingene kızı, küte kızının beslediği ata bağlayıp, memleketten sürmüş. Yaşlı kadını da yanlarına alıp, kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenmişler. Sonunda muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Yaşlı Kadın ile Tombul Tilki ",
        "text": "YAŞLI KADIN (PİRE) İLE TİLKİ (RİVÊ) MASALI\n\nÇok eski zamanlarda güzel bir köyde yaşlı bir nine yaşarmış. Nine her sabah kalkar hayvanlarını sağıp, yabana yollarmış. Günlerden bir gün yaşlı nine yine hayvanları sağmış ve sütünü bir sepetin altına saklamış bunu yaparken uzun kuyruklu, şişman bir tilki nineyi izliyormuş. Ninenin gitmesini fırsat bilip, gidip sütü içmeye koyulmuş. Sütü içerken yaşlı nine tilkiyi görmüş. Hemen gidip baltasını alıp tilkinin kuyruğunu kesivermiş. Tilki ah vah ederken nine kuyruğu almış eline, tilki bağırmış:\n\n- Neden kuyruğumu kestin nine, şimdi nasıl çıkarım dost düşman içine!\n\n- Onu sütümü izinsiz içmeden önce düşünseydin! Git şimdi ortalıkta kuyruksuz gez de herkes seninle alay etsin!\n\n- Ne olur nine vallahi bir daha izinsiz içmem sütünü söz veriyorum.\n\n- Öyle kuru kuru söz vermek olmaz tombul tilki! Git keçiden süt iste, süt getir içtiğin sütün yerine doldur. Ben de kuyruğunu o zaman sana veririm.\n\nŞişman tilki, kuyruğuna düşkün tabi, hemen yola koyulmuş. Yaylada ki keçinin yanına gidip onunla konuşmuş. Tilki, keçiye:\n\n- Keçi kardeş, senden bir isteğim var. Bana biraz süt ver, ben sütü götürüp nineye vereyim, nine de bana kuyruğumu versin. Böylece ele güne rezil olmayayım, demiş.\n\n- Tilki kardeş, sana süt veririm ama benim bir şartım vardır. Ne zamandır taze dalından koparılmış yaprağa hasret kalmıştım, eğer bana gidip taze dalından koparılmış yaprak, getirirsen sana sütümden biraz verebilirim.\n\nTilki mecburen keçinin şartını kabul etmiş ve yola koyulmuş. Bir ağacın yanına gelmiş:\n\n- Ağaç kardeş senden bir isteğim var.\n\n- Söyle bakalım ne istersin benden tilki kardeş.\n\n- Bana taze yaprak ver ağaç kardeş, ben onu keçiye vereyim, keçi bana süt versin, sütü de yaşlı nineye vereyim o da bana kuyruğumu versin, ele güne rezil olmayayım.\n\n- Tilki kardeş, sana yapraklarımdan veririm ama benim bir şartım vardır. Ne zamandır şöyle güzel bir çeşme suyu içmemiştim, eğer bana çeşme suyu getirsen sana yapraklarımdan biraz veririm.\n\nTilki nedense bu duruma şaşırmamış:\n\n- Tamam, ağaç kardeş, şartını kabul ediyorum.\n\nÇeşme bulmak için yola koyulmuş. Derken bir çeşmeye rast gelmiş:\n\n- Çeşme kardeş, senden bir isteğim var. Bana suyundan biraz ver, o suyu alıp ağaca vereyim, ağaç bana yaprak versin, yaprağı alıp keçiye vereyim keçi bana süt versin, sütü alıp nineye götüreyim. O da bana kuyruğumu geri verdin. Ele güne rezil olmayayım, demiş.\n\nÇeşme tilki dinlemiş:\n\n- Tilki kardeş, iyi güzel dersin ama benim de bir şartım vardır. Ne zamandır güzel kızlar başımda toplanıp, şarkı söylemezler, suyumdan alıp içmezler. İsterim ki o güzel kızlar gelsin başımda şarkı söylesinler, suyumdan alıp doyasıya içsinler. Ben de mutlu olayım, senin istediğin suyu vereyim, demiş.\n\nTilkinin artık sabrı taşmak üzereymiş. Vazgeçecek gibi olmuş ama aklına kuyruğu gelmiş. Milletin kendisiyle dalga geçeceği gelmiş. Mecburen çeşmenin şartına da tamam deyip, yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş karşısına bir köy çıkmış. Köyün meydanına gidince bir de bakmış ki, bir birinden güzel kızlar oturmuş, sohbet ediyor. Hemen yanlarına gitmiş:\n\n- Güzel kızlar, can kızlar, benim sizden bir isteğim vardır. Ne olur beni geri çevirmeyin. İsteğimi kabul edin, demiş.\n\nTilkinin üzgün halini gören kızlar, sormuşlar:\n\n- Söyle bakalım tombul tilki, nedir bizden isteğin?\n\n- Çeşme başına gelip şarkılar söyleyip, çeşmeden su alıp için. Çeşme mutlu olsun bana suyundan versin, suyu alıp ağaca götüreyim, ağaç bana yapraklarından versin, yaprakları alıp keçiye vereyim, keçi bana sütünden versin. Sütü de alıp nineye vereyim ki o da bana kuyruğumu versin. Ele güne rezil olmaktan kurtulayım.\n\nKızlar tilkinin durumuna üzülmüş, diğerleri gibi şart koşmamışlar. Tilkiyle beraber çeşme başına gitmişler. Şarkılar söyleyip, çeşmenin suyundan içmişler. Tilkinin keyfi yavaş yavaş yerine gelmeye başlamış.\n\n- Eee çeşme kardeş, benden istediğini ben yaptım. Şimdi sıra sendedir. Bana biraz suyundan ver de ağaca götüreyim, demiş.\n\nÇeşme halinden memnun bir şekilde:\n\n- Tilki kardeş, al istediğin kadar suyumdan, ağaca götür de kuyruğuna kavuş.\n\nTilki, çeşmeden suyu almış, kızlara ve çeşmeye teşekkür edip, oradan ayrılmış. Ağacın yanına gelmiş. Suyu ağaca vermiş. Ağaç, doyasıya çeşme suyundan içmiş.\n\n- Eee ağaç kardeş, benden istediğini ben yaptım. Şimdi sıra sendedir. Bana biraz yapraklarından ver de keçiye götüreyim, demiş.\n\n- Tilki kardeş, al istediğin kadar yapraklarımdan, keçiye götür de kuyruğuna kavuş.\n\nTilki, ağacın yapraklarından biraz alıp, ağaca teşekkür edip oradan ayrılmış. Keçinin yanına gelmiş. Yaprakları keçiye vermiş. Keçi, doyasıya yapraklardan yemiş, karnını doyurmuş:\n\n- Eee keçi kardeş, benden istediğini yaptım. Şimdi sıra sendedir. Bana biraz sütünden ver de nineye götüreyim, demiş.\n\n- Tilki kardeş, al istediğin kadar sütümden, nineye götür de kuyruğuna kavuş.\n\nTilki, keçinin sütünden bir kova alıp, ağaca teşekkür edip oradan ayrılmış. Tilki sevinçle ninenin evinin önüne gelmiş:\n\n- Nine, nine dışarı çık ben geldim!\n\nNine dışarı çıkmış bakmış ki tilkinin elinde bir kova!\n\n- Hayırdır tombul tilki, yoksa bu sütü de başkasından çalıp mı getirdin? , demiş.\n\n- Yok, nine vallahi keçiden istedim, aldım. Hem bir bilsen benden neler neler istediler, demiş.\n\nBaşından geçen her şeyi anlatmış. Tilkinin bu kadar uğraşması ve sabır göstermesi ninenin pek hoşuna gitmiş. Tilkinin dersini aldığını düşünmüş:\n\n- Eee tombul tilki, izinsiz içtiğin sütün bedelini elbet böyle ödeyecektin. Allah vere de tekrar böyle bir şey yapmayasın! Yoksa bu defa kuyruğunu değil, boynunu keserim! , demiş.\n\n- Nine vallahi dersimi aldım, bir daha izinsiz kimsenin sütünü içmem söz veriyorum. Ne olur bana kuyruğumu ver de ele güne rezil olmaktan kurtulayım.\n\nNine, tilkinin sözüne inanmış ve kuyruğunu tilkiye geri vermiş. Tilki, kuyruğunu atmış sırtına, oynaya oynaya ormandaki evinin yolunu tutmuş.\n\nBu masalda tombul tilki, nineden hem muradını hem de dersini almış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Yılan Bey  ",
        "text": "YILAN BEY \n\nZamanın birinde bir ağa varmış. Bu ağanın ne yaparsa yapsın çocuğu olmuyormuş. Karısıyla hep Allaha dua ederlermiş:\n\n“Allah’ım çocuğumuz olsun da nasıl olursa olsun” derlermiş.\n\nBir zaman sonra ağanın karısı hamile kalmış. Tam dokuz ay on gün geçmiş, çocuğun zamanı dolmuş ama çocuk doğmamış. Ağa kendi köyünde, çevre köylerde ne kadar ebe kadın varsa sıra sıra getirtiyormuş. Ebeler ne yaparlarsa yapsınlar çocuğu doğurtamıyorlarmış. Doğurtamayan ebeleri cezalandırıyormuş.\n\nÜvey kızıyla yaşayan bir kadın varmış. Üvey kızını hiç sevmiyormuş. Bu durumu kızından kurtulmak için bir fırsat bilmiş koşa koşa ağanın yanına gitmiş:\n\n- Ağam, benim bir kızım var. Doğurtsa doğurtsa benim kızım doğurtur senin hanımını, demiş.\n\n- Ne duruyorsun getir o zaman kızını gelsin doğurtsun hanımımı.\n\nKadın gelmiş üvey kızına haber vermiş. Kız ağlaya ağlaya ağanın evinin yolunu tutmuş. Biliyormuş ki eğer gitmezse, kaçsa ağa yakalar öldürtür. Gitse kadını doğurtamazsa yine ağa kendisini öldürürmüş. Mecbur kalıp gitmiş. Yolda bir yaşlı kadına rastlamış. Yaşlı kadın kızın ağladığını görünce,\n\n- Niye ağlarsın güzel kız? Seni ağlatan derdini söyle hele belki dermanı bendedir, demiş.\n\n- Nine derdim büyüktür. Sen bana derman olamazsın ama yine ben sana anlatayım.\n\nVe olan biten her şeyi anlatmış. Yaşlı kadın:\n\n- Kızım, ağanın karısının karnındaki bebek değil yılandır. Onlar Allahtan hayırlısını değil sadece çocuk istemişler. Allah da onlara yılandan bir evlat vermiş. Sen ağanın hanımın bacakları arasına bir kâse süt koy. Yılan o sütün kokusunu alıp çıkar, demiş.\n\nBunu der demez bir anda ortadan kaybolmuş. Kız ağanın evine gitmiş. Yaşlı kadının dediğini yapmış. Ağanın hanımının bacakları arasına bir kâse süt sıcak süt koymuş. Sütün kokusunu alan yılan kendi kendine annesinin karnından çıkmış. Bu durum karşısında ağa da karısı da hayret etmişler. Sonra ettikleri dua akıllarına gelmiş.\n\n“Eğer biz Allahtan hayırlısını isteseydik böyle olmazdı. Allah bize yılan bir evlat vererek bizi cezalandırdı” demişler.\n\nÇok pişman olmuşlar ama daha iş işten geçmiş. Ağa bu olayı kimseye anlatmaması için kızı sıkıca tembihleyip evine göndermiş. Ağa da hanımı da,\n\n“Daha yılan da olsa evladımızdır” demişler.\n\nBu durumu kabul etmişler. Ama herkesten sır gibi de saklamışlar. Aradan yıllar geçmiş, gel zaman git zaman o küçük yılan büyümüş, olmuş bize kocaman bir yılan bey. Yılan bey daha evlilik zamanının geldiğini söylemiş babasına:\n\n- Baba beni evlendir, demiş.\n\nAğa kimseye duyurmadan başka bir ağanın kızını almış yılan beye. Ama yılan bey ilk geceden kızı sokup zehirlemiş, öldürmüş. Ağa başka bir ağanın kızıyla evlendirmiş. Onu da ilk geceden yılan bey öldürmüş. Bu defa ağa oğluna, köylünün kızlarını almaya başlamış. Kimi alsa, yılan bey ilk geceden öldürüyormuş. Durumun daha farkına varan köylüler kızlarını saklamaya, köyden kaçırmaya başlamış. Yılan beyi doğurtan kızın üvey anası bunları görünce, hemen kızından kurtulmak için ağanın evine gitmiş:\n\n- Ağam benim kızımın güzelliği üzerine güzellik yoktur. Oğluna benim kızımı al” demiş.\n\nAğa, bu teklifi makul bulmuş.\n\n- Kızını getir o zaman evlendirelim benim oğlanla, demiş.\n\nKız, tabi bu haberi alınca, dünyası yıkılmış. Çünkü ağanın oğlunun kara bir yılan olduğunu biliyormuş. Ağlaya ağlaya, bizim yılan beye gelin gitmiş. Ona geçen defa yol gösteren yaşlı kadın yine karşısına çıkmış. Kız, yaşlı kadını görünce:\n\n- Nine ayağının altını öpeyim bana bir yol göster. Ağanın o yılan oğluyla beni zorla evlendiriyorlar, demiş.\n\n- Güzel kızım, sen hiç korkma. O kara yılan aslında suratı aydan aydınlık çok güzel bir adamdır. Sen ilk gecenizde kırk gömlek üst üste giy. Yılan bey sana soyun diyecek. Sen de ona bir gömlek sen çıkar, bir gölek ben çıkarayım diyeceksin. O her bir gömlek çıkardığında sen de bir gölek çıkaracaksın. Yılan bey en son gömleğini çıkardığında içinden çok güzel bir delikanlı çıkacak. Ama sakın unutma önce o bir gömlek çıkaracak sonra sen çıkaracaksın. Sen eğer ondan önce çıkarırsan, seni de zehirler öldürür.\n\nKız tamam demeye kalmadan bir bakmış ki yaşlı kadın yine ortadan kaybolmuş. Ağanın evine gitmiş. Yılan beyle düğünleri olmuş. Kız odaya çıkmış. Yılan bey meydana çıkıp:\n\n- Çıkar üzerindeki elbiseyi, demiş.\n\n- Önce sen bir gömlek çıkar sonra ben bir gömlek çıkarayım.\n\nYılan bey kabul etmiş. İlk önce kendisi bir gömlek (deri) çıkarmış. Sonra kız bir gömlek çıkarmış. Sırayla bir yılan bir kız gömlek çıkarmış. Böyle böyle son gömleklerine gelmişler. Yılan bey yine:\n\n- Çıkar gömleğini, demiş.\n\n- Olmaz önce sen çıkar.\n\nKırkıncı gömleğini yılan bey çıkarmış. Çıkarır çıkarmaz yaşlı kadının dediği gibi içinden çok güzel, ayın on dördü gibi bir delikanlı çıkmış. Kız hayrete düşmüş. Hayatında bu kadar güzel bir adam görmemiş. Kız da yılan bey de birbirlerine o dakika sevdalanmışlar. O günden sonra mutlu mesut yaşayıp, muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Köse ve Ağa ",
        "text": "KÖSE\n\nZamanın birinde bir ağa varmış. Bu ağanın babası ölmeden önce oğluna bir nasihat vermiş: - Oğlum ne yaparsan yap, yanında köse birini çalıştırma, demiş\n\nAğa:\n\n- Tamam baba nasihatin başım üstünedir, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş, ağanın babası ölmüş. Biraz zaman sonra ağanın bir yardımcıya ihtiyacı olmuş. Bir köye haber salmış:\n\n“Bana yardımcılık yapacak, hizmetimi görecek bir adam lazım” demiş.\n\nHaberi alan bir köse, ağanın yanına gitmiş:\n\n- Selamün aleyküm ağam.\n\n- Aleyküm selam köse kardeş.\n\n- Ağam, duydum ki senin bir yardımcıya ihtiyacın varmış. Ben senin emrinde çalışırım, hizmetini görürüm.\n\n- Kusura bakma köse kardeş, benim babamın vasiyetidir. Yanımda köse adam çalıştırmam, demiş ağa.\n\nKöse ne demişse ağayı ikna edememiş. Kalkmış gitmiş, kılık kıyafetini değiştirip yeniden ağanın yanına gelmiş:\n\n- Selamün aleyküm ağam.\n\n- Aleyküm selam köse kardeş.\n\n- Ağam, bizim köye haber salmışsın, yanına adam almak için ben de duyunca geldim.\n\n- Senden önce senin gibi köse bir adam geldi. Ona da dedim. Babamın vasiyetidir. Ben yanımda köse adam çalıştırmam.\n\n- Ağam, bizim köyde bütün erkekler kösedir. Sen beni yanına al, bir bak ağam. Eğer istemezsen ben köyüme yine dönerim, demiş.\n\nAğa düşünmüş:\n\n- Tamam, seni yanıma alırım ama bir şartım vardır. Ben ne dersem yapacaksın, demiş.\n\n- Ağam, benim de senden bir isteğim vardır. Ne yaparsam yapayım, kızmayacaksın, küsmeyeceksin.\n\nAğa da, köse de birbirlerinin şartını kabul etmişler. Ağa köseyi işe almış. Aradan biraz zaman geçmiş. Sonra ağa:\n\n- Köse, benim bir tazım var. Tazıyı da alıp benim falan yerdeki tarlama gideceksin. Tazı nerede durursa sen öküzle orayı süreceksin, demiş.\n\n- Tamam ağam. Emrin başım üstünedir.\n\nKöse, tazıyı da alıp falan yerdeki tarlaya gitmiş. Tazı nerede durursa köse orayı sürmüş. Derken tazı gitmiş büyük bir taşın üstünde durmuş. Köse biraz beklemiş bakmış ki yok tazı yerinden kalkmıyor. E taşı da süremez. Sinirlenmiş tazıyı orada parça parça edip öldürmüş. Ağanın yanına gitmiş. Ağa:\n\n- Köse ne yaptın tarlayı sürdün mü? , demiş.\n\n\n\tAğam, vallahi tazı nereye gittiyse, peşinden gittim, orayı sürdüm. Senin tazı en son gitti büyük bir taşın üstünde durdu. Baktım taşı süremem, ben de aldım tazıyı öldürdüm.\n\n\nTazısından olan ağa sinirlenmiş. Tam köseye kızacağı sırada aklına verdiği söz gelmiş. Sesini çıkarmamış. Aradan biraz zaman geçmiş. Ağa köseyi yanına çağırmış:\n\n- Köse git bana odun getir. Ama getireceğin odunlar dümdüz olsun, eğri odun istemem” demiş.\n\n- Emrin başım üstünedir ağam.\n\nKöse ormana gitmiş. Hangi dalı kesmek istese dalda eğrilik varmış. Ağanın istediği gibi odun bulamayınca eli boş dönmüş ağanın evine. Ama düşünmüş: “Ağanın yanına eli boş dönmek olmaz” demiş. Bakmış ki kenarda bir yaba. Hemen yabanın sapını çıkarmış, Üç dört parçaya bölüp ağanın önüne getirmiş. Ağa odunlara bakmış. Köseye dönüp:\n\n- Köse, söyle bakalım. Bu kadar düzgün odunu nereden buldun böyle, demiş.\n\n- Ağam, vallahi ormanı alt üst ettim de senin dediğin gibi odun bulamadım. Tam yanına gelecektim düşündüm ağamın yanına eli boş gitmek olmaz. Ben de köşede duran yabanın sapını üç dört parça yapıp getirdim.\n\nAğa yabasından olunca bu defa daha bir sinirlenmiş ama verdiği söz aklına gelince köseye kızmamış. Bakmış ahırdan ineklerin sesi geliyor.\n\n- Köse, git ineklere yem ver. Kafalarını yemin üzerine koy ki sesleri kesilsin, demiş.\n\n- Hemen gidiyorum ağam.\n\nKöse ahıra gitmiş. İneklerin önüne yem koymuş ama inekler dönüp yeme bakmamış bile. Bağırmaya devam etmişler. Köse sinirlenmiş. İneklerin başını tek tek kesip yemin içine koymuş. Ağanın yanına gitmiş. Ağa bakmış ki ineklerin sesi kesildi. Köseye dönüp:\n\n- Köse ne yaptın da ineklerin sesi bu kadar tez kesildi? , demiş.\n\n- Ağam, vallahi yem koydum önlerine dönüp bakmadılar bile bağırmaya deva ettiler. Ben de senin dediğin gibi yaptım aldım ineklerin boğazını kesip, başlarını yemin içine koydum.\n\nAğa bunu duyunca küplere binmiş. Sinirden, üzüntüden yataklara düşmüş. Yine de köseye bir şey dememiş. Biraz zaman geçmiş ağa iyileşip kendine gelmiş. Kızıyla beraber köseye bir üsküre yoğurt göndermiş. Kızı da tembihlemiş. Kız, kösenin yanına gitmiş:\n\n- Köse amca, babam bu üsküre yoğurdu sana gönderdi. Yoğurdu yesin ama kaymağını kırmasın, demiş.\n\nKöse cebinden bıçağını çıkarmış. Üskürenin altını delmiş, yoğurdu yemiş. Üsküreyi kızla beraber geri göndermiş. Ağa bakmış ki kaymağı gerçekten köse delmeden yoğurdu yemiş. Üskürenin altına bakmış ki delik var. Sinirlenmiş ağa yine bu köse geldiği günden beri hep zarar vermiş malına. Sabır çekmiş yine sesini çıkarmamış.\n\nBir gün ağanın kızı bir taşın üzerine çıkmış, ağlamaya başlamış. Ama nasıl ağlamak! Ortalığı birbirine katmış. Ağa köseyi kızının yanına göndermiş.\n\n- Köse git, kızım ağlıyor, kızımı sustur, demiş.\n\nKöse kızın yanına gitmiş. Ne yaptıysa ne dediyse kızı susturamamış. Sinirlenmiş, tutmuş kızın bacaklarından ikiye ayırmış. Kızı öldürmüş, ağanın evine dönmüş. Ağa öğrenince çok ağlamış, köseyi öldürmek istemiş. Ama ne yapsın söz namustur. Elinden bir şey gelmemiş. Koymuş şapkasını önüne düşünmeye başlamış. Karısını yanına çağırmış:\n\n- Hanım, bu köse hep bize bela getirdi. Malımız gitti, hayvanlarımız gitti, kızımız gitti. Bu gidişle sıra canımızdadır. Bu köse canımızı da alır. Ben baba nasihati dinlemedim. Çok pişman oldum. Biz en iyisi bu gece gizlice kaçalım, kurtulalım bu köseden, demiş.\n\nKarısı ağaya hak vermiş. O da kaçmaktan yanaymış. Ağa karısına:\n\n- O zaman sen büyük bir tepsi gömme yap. Bir sofraya sarıp, çuvalın içine koy. Gece gömmemizi de alıp gidelim bu evden, demiş.\n\nAğanın karısı büyük bir tepsi gömme yapmış, sarmış bir sofraya onu da bir çuvalın içine koymuş. Sonra da yatıp uyumuşlar. Köse meğer ağayla, karısı konuşurken onları dinliyormuş. Ağayla karısı uyuyunca, gidip çuvalın ağzını açıp, gömmeyi çıkarmış. Yerine kendisi çuvalın içine girmiş. Gece yarısı olunca ağla karısı kalkmış. Ağa çuvalı sırtlamış. Karısıyla beraber evden gizlice çıkmışlar, yola düşmüşler. Hayli yürümüşler, köse çuvalın içinde sıkışmış. Af buyurun çişi gelmiş. Tabi ağaya, ağam beni burada indir de diyemez. Daha fazla dayanamamış. Çuvalın içinde ihtiyacını görmüş. Ağanın sırtı ıslanmış. Eliyle çuvala dokunmuş, sonra elini ağzına götürmüş:\n\n- Hanım, sen bu gömmeyi hem tuzlu hem de yağlı yapmışsın. Bak hep sırtım ıslandı, demiş.\n\n- Ağam, sen de idare et. Ne yapayım aceleyle yaptım gömmeyi, demek yağıyla tuzunu bu defa fazla kaçırmışım.\n\nAğa daha sesini etmemiş. Yollarına devam etmişler. Derken falan yere varmışlar. Bir köpek sürüsü karşılarına çıkmış. Ağa orada demiş:\n\n- Keşke şimdi köse burada olsaydı. Bu köpeklerin hakkından gelse gelse o gelirdi.\n\nKöse bu lafı duyar duymaz,\n\n- Ağam, indir beni ben buradayım, demiş.\n\nAğa çuvalı indirince köse çuvalın içinden çıkıp, köpeklerin hakkından gelmiş. Ağa karısına dönüp:\n\n- Hanım bu köse çok yaman çıktı. Kaçtık da kendimizi kurtaramadık, demiş.\n\nAğa biraz düşünmüş. Yine kafasında plan yapmış. Gizlice karısının kulağına eğilmiş:\n\n- Biz en iyisi bu gece bir köprünün üstünde yatalım. Sen benimle kösenin arasında uyu. Ben gece kalkıp seni dürtünce, köseye bir tekme vur. Köprüden aşağı yuvarlansın ölsün. Biz de kurtulalım bu beladan, demiş.\n\nAma yine hesaba katmadıkları bir şey olmuş. Köse konuştuklarını yine dinlemiş. Gözü zaten ağanın karısındaymış. Fırsat bu fırsat deyip o da bir plan yapmış. Akşam olmuş, köse, ağa ve karısı bir köprüye varmışlar. Ağanın da hesap ettiği gibi karısı ortaya uzanmış.\n\nAğa bir tarafa, köse de bir tarafa uzanmış. Yatıp uyumuşlar. Köse ağadan evvel uyanıp, ağanın karısını dürtmüş. Karısı kendisini dürtenin ağa olduğunu sanıp, köse sandığı ağaya bir tekme vurmuş. Ağa köprüden aşağı yuvarlanıp ölmüş. Karısı da köseye kalmış.\n\n\n\tnasihati dinlememin bedelini ağa çok ağır ödemiş. Hem malından, hem hayvanlarından, hem kızından hem namusundan hem de canından olmuş.\n\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "[Beyoğlu]",
        "text": "[BEYOĞLU]\n\nBir varımış, bir yoğumuş. Bi Beyoğlu varımış. Bu Beyoğlu’nun yaylası varımış. Orda at otlatırımış. Orda da göçmenle oraya çadır gurmuşla. Beyoğlu oraya varıya geliye. Göçmennerin gızına âşıg olmuş. Efendime söyleyin gızınan annaşmışla. Buran*&nbsp;alurun*&nbsp;filan deyi. Ondan sona bu göçmenlerin anaları bubaları duruya.\n\n— Biz, diyala, bu gızı gaçuralım. Beyoğlu elimizden alacak bunu, diyala.\n\nOrdan gece yarısı bunu gaçurmaya talib oluyala. Gızı bindüriyala ata, ayahlarına ezenginin* altından bukağılıyala* Gız şey ediye hemen,o arada bi yazı yazıye:\n\n— Beyim, yazıyı ne hada*&nbsp;çabuk ohursan* arham sıra, peşim sıra gel, deya.\n\n[Beyoğlu] sabağlin yine varıya, atı oynadıye, bi bahıye yaylada kimse yok, gitmiş.\n\n— Beyim, deya, bu mektüpde sana terif ediyon. Terif etduğum yere doğru gel, beni bulusun, deya.\n\nTamam, ordan bu dönüye koyüne Beyoğlu. Beyoğlu zengin adam. Heybesine altun dolduriye. Ata biniye yine ha bahalım gidiye. Birez gitdükden sora bi çobana ras geliye:\n\n— Çoban gardaş gel buraya, deya.\n\n[Çoban]geliye.\n\n— Burdan, deya, çadırnan felan bi göçmen gitti mi, deya.\n\n— Gitti, deya.\n\n— Onna, deya, sen, deya, bana tarif et.\n\n— Şuraya doğru gitti deyve dedile, deya. Şu yana doğru saptıla, gittile deya. (Tamam.)\n\n—Aç çantanı, deya.\n\nÇantasına altun doldurveriya. Ha baham gidiya gayrı Beyoğlu atınan. Ha baham. O gitmekte olsun. Bi dağa varınca dağda bi tıhırdı oluya. Orda atı yohoru bağlaya. Usul usuliniye.Bahıya ki bi dev garısı. Usul usul usul varıya duymadan. [Dev karısı] memesinin birini bi arkaya atıya, birini bi arkaya atıya. Beyoğlu usul usul varıya. Duymadan arhasından onu emiya, memesini.\n\n— Mememden emdin oğlum oldun. Mememden emmeyen canı yuduverceydim, deya.\n\n— Ana, deya, beni nasıl yutcaksın, deya? Benim daa bi muradım va, deya.\n\n—Ne muradın va oğlum, deya.\n\n— Ben, deya, filan goçmenlerin gızına aşıh oldum. Vemedile bana. Ben onu arayon, deya.\n\n— Heee, onun buğce*&nbsp;duğünü va oğlum, deya. (Tamam.) Nederüz, deya. O düğüne, deya, iki\n\ndane oğlanım va. Onna görüşürün, deya.\n\nOnna [oğlanlar] geliya duğüne.\n\n— Ana, adam eti gokuya. Hani adamla, diyala (Beyoğlun’u).\n\n—Ay oğlum, bi şey yok, deya.\n\n— Boş değilsin ana, deya. Hele sen çıhart.\n\n— Ay oğlum, deya, şu mememden emen neniz olu, deya.\n\n— Gardaşımız olu, deya.\n\n— Bi şey etmez misiniz, deya.\n\n— Etmeyüz, deya.\n\nOrda şey varmış, dolap gibi bi yer, ordan çıharıveriya ikiz gardaşı. Gayrı onla bunu egidiyala*.&nbsp;O gece duğünü varımış [kızın]. Devle iki dene oğlanı oraya varınca duğün ahalisine:\n\n— Bu, deya, bi şeylik bi durgunluk, böyle duğünolu mu? Ses seda yok, deya. Bi gave de mi yapmadınız hiç, deya.\n\n— Yap, la bi gağve, deyala. (Ocağın gağve yedeği olumuş esgüden) yedeyi sürüyo ocağa, gağveyi yapıya. Gağve yapmakta olsun. Duğün ahalisi bayılıya. Bayılduktan sona dev oğlu uşahları geliye.\n\n— Biz onnarı bayılttuk, deyala. Nedelim?\n\nBöyük oğlan deye ki:\n\n— Gızın, deya, elinden yapışıp, deya, seni üç dört saatlik yere eletivemek*&nbsp;benden olsun deya.\n\nÖte yankı de diye ki:\n\n— Filan yerdeki ahırdaki Emir beyin atını çekip de filan yerden seni eletmek de benden olsun, deya.\n\n— Tamam, deyala.\n\nOnna orda bayılagosun, bunna gidiyala orayadan bırahıyala, dönüyala geri. Beyoğlu gidiya gızı tergüzüne[8] atına atıya. Deee biraz gittikten sonra Beyoğlu kıza deya:\n\n— Bizim, deya, yaylanin ışıklarını görüyon mu, deya.\n\n— Hayır, deya, Beyoğlu’na. Ora değil, deya, daa çoh uzah, deya. Sen bilemeyon mu?\n\n—Bilmez miyin, deya, ben yaylamın ışığnı, deya.\n\nGidiyala. Çok biraz gittikten sona yozunun*&nbsp;yüzünde gonak va. Gonakda ışıh yanıye.\n\n— Şurda, deyala, ezcük biz dinelenim. Bura bizim yaylımız filan deyil emme.\n\n— Gel, deya.\n\nGız:\n\n— Oraya girmeyelim, deya, bi belaya dolaşuruz.\n\n— Bi şey olmaz, deya, ecük otururuz, deya.\n\nÇıhıyala, çıhıyala yohoru. Enaaa*,&nbsp;hepsi eşkıyaymış ora. Efendime söyleyin.\n\n— Allah bize vedi, deyala.\n\nO alıyagızı seviye, o alıyagızı şey ediye. Gız gorkuya tabi.\n\nEşkiyalara bahan adam Arab’ımış:\n\n— Şindi, deya, misafir, deya. Buna, deya, dohunman, deya. Biraz sona, deya, bu alışu size, deya. Muhabbet yapvörü, gonuşuvörü, deya.\n\n— Ey nedelim?\n\n— Beyoğlu da aşağda. Kes de gel, deyala [Arap’a].\n\nAşağiniya. Beyoğlu’nu neyle*&nbsp;kesecek? Şu barmağnı çiziye. Miltanına*&nbsp;böle bulaya eletiya, atıya orta yere.\n\n— Yörü git kâfirin gızı, deya, bana dek*&nbsp;ettin, deya Beyoğlu.\n\n[Eşkıyalar, kızla], gayrı sarmaş dolaş oluyala. Gayrı onu oynadıyala, gızı. Bilmem bi şey ediyala, bunna [Beyoğlu] öldü deyi.\n\nNeyleyse Arab kurtarmış bunnarı. [Arap]:\n\n— Beni, deya, bunna uyanınca öldürüle. Beni de egidimüsünüz, deya.\n\nGıznan ikisini, birini önüne alıya, birini arhasına alıya. Hadi bahalım gidiyala. Onna [eşkiyalar] uyuyagosun. Gide gide gide varıyala Beyoğlu’nun koyune. Gırg gun gırg gece duğün ediyala. Onna ermiş muradına, Allah cümlenizi erdüsün.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*ezengi: Üzengi.\n\n*bukağı: Binek hayvanlarının kaçmaması için ayağına geçirilen demir köstek.\n\n*ne hada: Ne kadar.\n\n*ohumak: Okumak.\n\n*buğce: Bu gece\n\n*egitmek/agitmek: Götürmek.\n\n*eletmek: İletmek, götürmek, ulaştırmak.\n\n*tergü: Terki, eyerin arka bölümü.\n\n*yozu: Yazı. Ova, düzlük.\n\n*enâ: Hayret bildiren bir ünlem.\n\n*neyle: Nasıl?\n\n*miltan: Gömlek.\n\n*dek: Düzen, hile, oyun.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; AYI İLE TİLKİ&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bi varımış bi yoğumuş. Ormanın birinde bi dilkiyle bi ayı yaşarımış. Bunlar bi gün arkadaş olmuşlar. dilkinin her zaman getdiği bi yer varımış, Ali Dayının bağı. Dilki bi gün ayıyı da oraya götürmüş. Dilki gurnaz olduğundan üzümleri yer yer, kendini bahçe duvarındaki delikte ölçerimiş. Bi gün ayı ile dilki bağda üzüm yeriken Ali Dayı gelivermiş. Dilki delikten çıkıverip gaçmış. Amma ayının kafasından başka bi yeri deliğe girememiş. Ali Dayı, ayının gıçına vura vura gıpgırmızı etmiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bi kaç gün sonra ayı gene dilkiye rastlamış. Ayıynan dilki döğüşecekleri zaman dilki gurnaz olduğundan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; –Bi kuyuda döğüşelim demiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bi uzun bi de kısa sopa varımış. Dilki hemen:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; –Uzun sopa benim demiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; –Ayı, olmaz uzun sopayı ben alacam demiş.\n\nDilki de kabul etmiş. Kuyuya kuyuya inip sopayla dövüşmeye başlamışlar. Ayının sopası uzun olduğundan duvara vurup hep boşa sallıyormuş. Dilki ise kısa sopayla ayıyı eyice dövmüş, sonra da kaçmış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Gine birkaç gün sonra ayı dilkiyi görmüş. Dilki oturmuş sepet örüyormuş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; –Ayı, sen bana sepet örersen seni dövmem demiş.\n\nDilki bunu kabul etmiş. Dilki sepeti örüp bitirince ayı sepetin içinde kalmış. Dilki ayıyı uçurumdan aşşaya yuvarlamış. Ayı ölmüş, dilki de kurnazlığına devam etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Leylek ile Tilki",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Leylek ile Tilki\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bi varımış bi yoğumuş. Evvel zaman içinde galbur saman içinde develer dellalken pireler berberken anam bıbamın beşşini tıngır mıngır sallarken gurnaz bi dilkiylen bi leylek varımış. Bu gurnaz dilki leyleği yeme planları yapıyorumuş. Düşünmüş düşünmüş.. Leyle akşam yemene çığırmaya garar vermiş. Leylen evine varımış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; –Leylek gardeş bugün bizde akşamlıyalım, demiş.\n\nLeylek de beçere dilkinin tuzak kurduğunu bilmemiş, kabul etmiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dilki evine varmış. Bir yal bişirmiş daşın üstüne dökmüş. Akşam olmuş leylek dilkinin evine varmış, baksa ki dilki yalı taşın üstüne dökmüş. Beçere leylek yemek yeyecem diye ağzını taşa vura vura gırmış. Leylen ağzı uzun, taşın üstünden nasıl yesin. Gel zaman git zaman yemeğe çağırma sırası leyleğe gelmiş. Leylek de tilkiyi yemeğe çağırmış. Bi nohut yeme bişirmiş, börtlen çalısının içine dökmüş. Berci ulasıca dilki yeme yeyecem derken dilni börtlen çalısı parçalamış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sonunda kendini&nbsp; gurnaz belleyen dilki leylen tuzağına düşmüş. Yaptığı gurnazlığın garşılığını bi güzel görmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "Tak Tak Kabacık",
        "text": "[TAK TAK KABACIK]\n\nYıllar önce develer tellal iken pireler berber iken dört kişilik bir aile varmış. Ailenin iki tane evladı varmış, ikisi de oğlan; birinin adı Ömer birinin adı Çömer. Bu vatandaşlar geçimini dağlardan taşlardan odun taşıyarak, odun kesip getirerek, satarak hayatlarını idame ettirmektedirler. Bir gün beraber olup dört kişi dağa oduna giderler. Ancak ailenin reisi ile hanımı arasında bir sürtüşme vardır. Beyefendi ailesini bırakma yolundadır ancak o zamanın hukuku pek bu kadar kuvvetli olmadığı için, hukuku bilmediğinden ancak götürüp dağa bayıra azad edip bırakmak ister. Dolayısıyla bu niyetle dağa oduna gidilir. Oğlanlarla anne bir kenarda otururlar, baba beyefendi gider bir kenarda odun kesmeye başlar. “Tak tuk” nacak, balta sesi, “tak tak tak” devam eder. Bir iki saat geçer, baba dönmez ancak takırtı devam eder. Hanımefendi der ki:\n\n— Çocuklar babanız gelmedi bir gidip bakalım, ben bir gidip bakayım naptı, ne etti? Bu kadar zaman geçti, iki saat oldu, üç saat oldu, niye gelmedi?\n\nHanımefendi varır, bakar, bağırır, beyefendi yok. Bir de bakar ki ağaca su kabağı denilen eski zamanların, imamların ölüleri yıkadığı, su doldurup cenazenin üzerine döktüğü kabağı bağlamış ağaca, kabak rüzgârın etkisiyle vurup durur ağaca ses çıkarır “tak tak tak”. Hanımefendi bağırır:\n\n—Ömercik’le Çömercik’in babası yok yok!\n\nBir oldu yok ses. Tekrarlar, iki oldu ses yok. Tekrarlar, üç oldu yine ses yok. Takırtının yanına varıp bir de baksın ki takırtı kabak. Ağaca bağlanmış olan kabak rüzgârın etkisiyle ses çıkarıyor tak tak. Hanımefendi başlar bağırmaya,\n\n— Ömercik’le Çömercik’in babası yok yok!\n\nOğulları,\n\n— Tak tak eden kabacık, bizi aldatan babacık!\n\n— Babanız yok burada, gelin buraya, der vesaire hanımefendi.\n\nÇocuklarla beraber terk edilmiştir. Beyefendi nereye gittiyse gitmiştir. Hanımefendi çocuklarını alır geri eve döner.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Kene ile Tilki",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş.\n\nBir tilki, keneye:\n\n- Gel senle bacı kardeş olak. Beraber buğday ekek, der. Kene:\n\n- Güzel olur bacım, ekek, der.\n\nEkim zamanında tohumlarını alırlar, tarlaya giderler. Kene tilkiye der:\n\n- Bacım haydi tarlayı sürek. Tilki der:\n\n- Kene kardeş sen tarlayı sür, ben tohum ekem.\n\nKene tarlayı sürer bitirir. Tilkiye der:\n\n- Bacım tohumu ek. Tilki:\n\n- Kene kardeş sen tohumu ek ben toprağını örtem. Kene tohumu da eker:\n\n- Bacım haydi toprağını ört, der. Tilki:\n\n- Kene kardeş sen toprağını ört sulamasını ben yapam.\n\nKene buğdayı da eker. Eve giderler. Sulama vakti gelince kene tilkiye:\n\n- Bacım buğdayı sulamaya git, der. Tilki:\n\n- Kardeş sen sula ben biçem.\n\nKene sulamasını da yapıyor. Hasat vakti gelince kene tilkiye:\n\n- Bacım orak al buğdayları biçmeye gidek, der. Tilki:\n\n- Kardeş sen biç ben toplayam.\n\nKene orağını alır başlar buğdayı biçmeye ve bütün tarlayı biçer ve tilkiye der:\n\n- Bacım ben biçtim sende topla buğdayları. Tilki der:\n\n- Kene kardeş sen topla ben de taşıyam.\n\nKene buğdayları da toplar ve tilkiye der:\n\n- Bacım gel taşı. Tilki:\n\n- Kene kardeş sen taşı patos işini de ben yapam.\n\nKene tüm buğdayları da taşır ve tilkiye der:\n\n- Bacım patosa vur.\n\nTilki der:\n\n- Kardeş sen patosa vur ben pay edem.\n\nKene bütün buğdayı patosa da vurur. Samanı bir tarafta buğdayı bir tarafta toplar. Tilki der:\n\n- Kardeş gel saman ile buğdayımızı pay edek.\n\nKene der:\n\n- Bacım ben çoh yoruldum, uykum var, ben biraz yatam. Sen beni çağır gidek. Yalnız benim uykum ağırdır. Kuyruğunla başıma vur ki uyanabilem. Tilki diyor:\n\n- Tamam, ben seni çağırırım.\n\nBir müddet sonra tilki gider kuyruğunu kenenin başına vurur:\n\n- Kalk gidek kene kardeş. Kene tilkinin kuyruğuna yapışır. Tilki der:\n\n- Kardeş yalnız benim bir şartım var. Kene:\n\n- Şartını söyle şartın ne? Tilki:\n\n- Kardeş şu kayalığın yanından koşmaya başlayacaz. Kim önce buğdayların yanına yetişirse buğdaylar onun olsun, der. Kene kabul eder.\n\nTilki kayalığa doğru gider. Kene tilkinin kuyruğuna yapışmış tabi bundan tilkinin haberi yok. Tilki başlar koşmaya, gelir buğdayların üstünde oturur. Keneye seslenir:\n\n- Kene kardeş kene kardeş neredesin ben önce geldim buğdaylar benim. Kene de:\n\n- Kalk üzerimden ezdin beni pis tilki ben bir saattir buradayım, der.\n\nSözde kene tilkiyi kandıracah ya. Ama kene tilkiyi kovar buğdayı tek başına alır.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Köse ile Köylüler",
        "text": "KÖSE\n\nVarmış, yokmuş…\n\nKöyün birinde gariban bir köse varmış. Bu kösenin karısından başka hiç kimsesi yoktur. Köylüler hep zengindir. Köseninse tek bi tene ineği vardır. Köse köydekileri çok kıskanır ama belli etmez. Bi gün karısına der ki:\n\n- Karı gel biz bu ineği kesek. Köylülere bi yemek verek. Belki utanırlar, alışkanlık olur. Bu kış boyu her gün biri bi hayvan kesse bize de pay verir. Kendimizi bahara atarız.\n\nİneği getirip keserler. Köylüleri çağırırlar güzel bir ziyafet verirler. Köylüler yemeğini yer, gider. Bi gün, iki gün köse bekle ki kimse gele. Kimseden ses seda yoh. Köse köylülerinden tam kıcık alır. Neyse, para yoh, bişe yoh. Köse der bari kestiğim ineğin postunu götürem satam da biraz bişe mişe alam. Karı evde açtır. Köse postu alır şehire doğru yola çıkar. Bi yerde çok yorulur. Oturur ki dinlensin. Postta yanında ya, sinekler başına üşüşür. Köse çaketini çıkarır, sinekleri kovmak için sallar. Sinekler bir bir altın olup yere düşer. Köse gözlerine inanmıyor. Gözleri ceviz kadar oluyor. Neyse, köse altınları toplayıp doğru köye…\n\nKarısına diyor, git ağanın evinden ölçek getir, altınları dartam. Kadın gidiyor, ölçek getiriyor, altınları dartıyorlar. Köse ölçeği geri gönderirken bi tene altını çahtırmadan ölçeğin içine bırahıyor. İçinden de diyor ki, ula siz görürüsünüz. Karı ölçeği geri götürüyor. Ağa bahıyor ki içinde altın var. Karıya soruyor:\n\n- Ula bu nedir, siz bunu nerden bulduz? Karı diyor ki:\n\n- Valla kocam getirdi. Hiç bilmiyorum.\n\nAğa köylülere haber veriyor. Köylüler toplanıyor, doooooğru kösenin yanına… soruyorlar köseye bu neyin nesidir? Köse diyor ki:\n\n- Valla size sofra kurmak için kestiğim hayvanın derisini şehire götürdüm. Bi torba altına sattım.\n\nKöylüler gidiyor. Köse gülüyor. Ehmak köylüler, hepsi gidiyor kimin kaç tene ineği mineği varsa kesiyorlar. Derileri alıp yallah şehire. Tabi şimdi hepsi postları almış pazara gelmiş. Torbaları açmışlar. Pazarda bi koku bi koku, durulmuyor. Pazarcılar bu köylüleri eşşek sudan gelinceye kadar dövüyor. Doğru geri köye… hepsi diyor ki biz bu köseyi öldürecez. Köse haberi almış tabi, gülüyor. Karısına diyor ki:\n\n- Sen hele bana bi tavuk getir.\n\nKöse tavuğu kesiyor. Nefes borusunu karısının gırtlağına bağlıyor. İçine de tavuğun kanını dolduruyor. Karısına diyor ki:\n\n- Bu puştlar geldiğinde biz senle şakacıktan kavga edecez. Ben senin boğazına pıçağı vurduğumda sen kendini yere at. Ölü takliti yap. Ben kaval çalmaya başladığımdaysa kalk ayağa.\n\nNeyse, köylüler geldiği vakit karı koca başlıyor kavga etmeye. Köse bıçağı hanımının boğazına atıyor, kan fışkırmaya başlıyor. Kadın kendini seriyor yere. Köylüler:\n\n- Ula manyak, sen ne yaptın niye hanımını öldürdün, deli misin sen? diyorlar. Köse:\n\n- Sizi ilgilendirmiyor, benim işime karışmayın, diyor.\n\nKavalını getiriyor. Çalmaya başlıyor. Kadın uzandığı yerden kalkıyor. Köylüler şaşırıyor. Allah Allah, bu kaval sihirlidir, deyip köseden kavalı alıyorlar. Köylülerden biri diyor ki:\n\n- Bu köse kurnazdır. Bizi bir daha kandırmasın, gelin önce hayvan keselim hayvanda deneyelim eğer hayvan canlanırsa insanlar da canlanır.\n\nKöylüler hayvanı kesip başlarlar kavalı üflemeye fakat hayvanda hiçbir hareket olmaz. Köylü der:\n\n- Gördünüz mü bu kurnaz köse nerdeyse karılarımızı da bize öldürtecekti.\n\nBütün köy toplanır köseyi öldürmeye giderler. Köse hanımına der, hanım bugün yine gelecekler. Kalkar gider köyün dışından eşek çalıp getirir. Eşeğin kuyruğunun altına iki tane altın yerleştirir. Yola koyulur. Köylüler köseye yetişir. Köse elindeki sobayı eşeğin kuyruğuna vurur ve altınlar yere düşer. Köylüler altınları görür görmez şok olurlar. Bu altınlar nerden geldi diye sorarlar. Köse der:\n\n- Ben eşeğime arpa ve tuz veririm, o da bana altın verir.\n\nKöylüler köseden eşeği alırlar. Köse köylülere der:\n\n- Götürün odaya koyun önüne arpa ve tuz koyun, sakın su vermeyin ve üç gün sonra gidin altınları toplayın.\n\nKöylüler eşeği götürüp odaya koyarlar önüne arpa ve tuz bırakıp üç gün boyunca yanına kimse gitmez. Üç gün sonra giderler, kapı açılmıyor. Köylüler valla diyor eşek odayı altınla doldurmuş kapı açılmıyor. Kapıyı kırarlar bakarlar ki eşek kapının arkasında ölmüş.\n\nKöylüler toplanıp kösenin peşine düşüyorlar. Köseyi yakalayıp torbaya atıyorlar. Epey gittikten sonra çobana denk geliyorlar. Çoban yakmış ateşini kenarında oturuyor. Köylüler çobanın yanına gelip oturuyorlar. Çobana diyorlar:\n\n- Sen bizim torbaya sahip çık, biz biraz uyuyalım. Çoban:\n\n- Tamam, diyor. Sizin torbayı kimse götürmez siz keyfinize bakın.\n\nKöylüler uyuyunca Köse yavaşça çobana diyor:\n\n- Soğuk değil mi, üşümedin mi? Çoban:\n\n- Soğuktur valla üşüdüm. Köse:\n\n- Tamam, sen gel benim yerime. Burası çok sıcak, biraz uyu ben sürüye bakarım.\n\nÇoban torbaya girer, köse torbanın ağzını bağlar, sürüyü alır gider. Köylüler uyanır bakarlar ne sürü var ne de çoban. Torbayı alıp götürüp denize atarlar. Köse birkaç gün dağda hayvanları otlattıktan sonra hayvanları alıp köyüne geri dönüyor. Kendi kendine söyleniyor:\n\n- Onlar benim ineğimi yediler beni bir gün bile misafirliğe çağırmadılar. Ben onlara gösteririm.\n\nKöylüler bakıyor kösenin önünde büyük bir sürü geliyor.\n\n- Yaw köse biz seni suyu attık, sen önüne sürü atıp geldin. Ne yaptın nereden getirdin?\n\n- Beni suya attığınız yerde dünyada ne kadar hayvan varsa orda. Ben ancak bu kadar çıkarabildim.\n\nBütün köylüler suya doğru koşmaya başlıyorlar. Köylülerden biri suya atlar. Boğulacağı esnada köse der:\n\n- Sudaki adam diyor ki, anneme sorun koyun mu çıkarayım keçimi çıkarayım?\n\nBunu da duyan köylüler heralde çoh hayvan var diye suya atlıyorlar. Sadece iki yaşlı kadın kalıyor. Köse kadınların eline balta veriyor ve kadınlara diyor:\n\n- Ben bütün köyü kandırdım, öldürdüm, pişmanım. Siz de beni öldürün. Ortalarına geçiyor ve diyor:\n\n- Ben şimdi deyince ikiniz beraber baltanızı kafama vurun.\n\nŞimdi, deyip kenara kaçıyor. Yaşlı kadınlar baltayı birbirlerine vuruyor. Yaşlı kadınları da denize atıyor. Köse der:\n\n- Beni senelerce hor gördünüz. Aç bıraktınız. Sahip çıkmadınız. Bakın şimdi dünya benim dünyamdır, sizin burda işiniz yok.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "SÜLLÜ YUSUF",
        "text": "SÜLLÜ YUSUF\n\n&nbsp;\n\nBir kadının çocuğu olmazmış. Kadın “Allah’ım bana bir oğlan ver de dev olsun.” demiş. Allah bir oğlan verir, dev olur. Alıp götürürler ahıra korlar, samanın üstüne. Önüne bir saman verirlermiş, bir su verirlermiş. Orada büyüye büyüye koca bir dev olmuş. İçi adammış, dünya güzeli.\n\nPadişahın kızı bir gün kül atmaya çıkıyormuş. Pencereden eğilir ki, etraf aydınlık gibi. “Bu şavk* ne?” der. Oğlanın şavkıymış. Oğlan “İn gel kız.” der. Kız iner gelir. Kıza demiş ki:\n\n-Benim dışım dev, içim adam. Eğer dünür salarsam beni almamazlık yapma.\n\n-Tamam.\n\n-Eğer kimseye dersen, güvercin olurum, uçarım devlerin içine giderim.\n\n“Tamam.” diyerek kız gider. Oğlan da annesine varır. Annesine der ki:\n\n-Anne, padişahın kızına dünür var.\n\n-Oğlum, padişah zengin, biz fakiriz. Yiyecek ekmeğimiz yok. Padişah kızını bize verir mi?\n\n-Verir ana.\n\nKadın kalkar, padişahın huzuruna varır. Fakat padişaha diyemez. Oturur oturur...\n\nPadişah kızına der ki:\n\n-Kızım, azıcık buna sadaka verin de gitsin. Bu fakir bir kadın.\n\n-Baba niye geldi kim bilir? Niye hâlini sormazsınız?\n\nPadişah kadına sorar:\n\n-Niye geldin sen yav?\n\n-Padişahım ne hâlimi söyleyeyim. Kızına dünürlüğe geldim.\n\n-Yahu, oğlun devdir. Sen fakirsin. Benim kıza nasıl dünürlüğe geldin? Koca padişahım ben.\n\nKızı konaktan eğilir, babasına der ki:\n\n-Ver baba. Kaderim benim, dev olsun.\n\n-Tamam. Öyleyse verdim gitti.\n\nKızla oğlana düğün tutarlar. Düğünü tutunca, kız dev ile giriyor çıkıyor, içi oğlan ya.\n\nAnnesi kızına der ki:\n\n-Yürü kızım bir bak gel. Devle ile bacın nö’rüyor*? Nasıl? Ekmek yiyor mu su içiyor mu?\n\nKız varır. Kız akşama kadar oturur, deve bakar. Ekmek yemez, su içmez. Yatsı olur yine kalkmaz. Kız bacısına der ki:\n\n-Artık git bacım.\n\n-Gitmeyeceğim, burda yatacağım.\n\nKız bacısını kanadından*&nbsp;tutup kapıya atıverir. Kız deve “Gitti.” der. Dev aşağı iner, soyunuverir. Ayın on beşi gibi evi bir şavk alıverir. Kız kapının deliğinden bakarmış. “Abaruu! Bu şavk&nbsp;ne ki?” der. Oğlan “Beni gördü.” diyerek ak güvercin olur. Pencereden çıkar gider. Bu kız gider, bağrına vurur, dizine vurur. Bağrına vurur, dizine vurur. Kaynanasının yanına gider. Annesine varır.\n\nAyağına bir demir lalik*&nbsp;giyer. Eline bir demir değnek alır. Çıkar, gider. Yedi sene yol yürür. Şu kadar laliğin ucu kalır. Demir değneğin elinde zerre kadar dayandığı yer kalır. Vara vara varır devlerin memleketine. Devlerin kızı su dolduruyormuş. Devlerin kızına:\n\n-Bacım, altın ibrikli bacım, su ver.\n\n-Gümüş ibrikliden iste.\n\n-Gümüş ibrikli bacım, su ver.\n\n-Maden ibrikliden iste.\n\n-Maden ibrikli bacım bir su ver.\n\n-Kavanoz ibrikliden iste.\n\n-Kavanoz ibrikli bacım, su ver.\n\n-Ağaç ibrikliden iste.\n\n-Ağaç ibrikli bacım, su ver.\n\nMeğer altın ibrikli devlerin padişahının kızıymış. Altın ibrikli kız der ki:\n\n-Süllü Yusuf yârim dururken sana su verir miyim?\n\n-Vermezsen verme.\n\nSüllü Yusuf’u duyunca susuzluğu gider. Kıza döner:\n\n-Nerede Süllü Yusuf?\n\n-Gel göstereyim. Bahçede çalışıyor.\n\nKız, devin kızıyla gider. Süllü Yusuf bahçede altın kazıyormuş. Devin kızı seslenir:\n\n-Süllü Yusuf, şuraya bir insan kahpesi geldi.\n\n-Çağır onu da gelsin.\n\nKız, Süllü Yusuf’un yanına gelir. Süllü Yusuf ile sarılırlar, görüşürler, ağlaşırlar. Süllü Yusuf kıza “Hiç ağlama, kaçarız. Buraya geldin amma...” der. Süllü Yusuf’u dev kendi kızıyla nişanlamış gayri. Dev, kıza der ki:\n\n-Kızıma kuş tüyünden yatak yapacaksın. Yoksa seni yerim.\n\nKız bir ağlar, bir ağlar... O sırada Süllü Yusuf gelir:\n\n-Ne ağlıyorsun?\n\n-Dev kızına kuş tüyünden yatak istiyor. Yoksa beni yiyecek.\n\nYusuf dua çevirir, kız “amin” der. Yusuf dua çevirir, o “amin” der. Her gelen kuş yelek bırakır. Yarasa da gelir çırpınıverir. Yatağı doldurur koyar. Dev kıza der ki:\n\n-Hah! Bundan da kurtuldun insan kahpesi. Kızımın düğünü olacak. Göz yaşı ile kazanları dolduracaksın.\n\nGözyaşıyla kazan dolar mı? Kız ağlar, ağlar, ağlar... Kazanın üstüne eğilir, ağlar. Kazanlar yaşla dolar mı ? O sırada Yusuf gelir:\n\n-Ne ağlıyorsun?\n\n-Dev benden gözyaşıyla kazanları doldurmamı istiyor. Yoksa beni yiyecek.\n\nYusuf dua çevirir. Kız “amin” der. Yusuf dua çevirir, o “amin” der. Bir çeşme yarılıverir. Kazanı doldururlar. Dev gelir kıza der ki:\n\n-Bundan da kurtuldun insan kahpesi. Kızımın düğünü olacak oklava ile bişirgeç var halamgilde. Kendi getiremez, onu alıp geleceksin. Yoksa seni yerim.\n\nKız yine ağlamaya başlar. Süllü Yusuf gelir:\n\n-Ne ağlıyorsun?\n\n-Ne ağlayayım? Beni devin evine salıyor. Bu sefer beni yerler.\n\n-Hiç üzülme, korkma. Buradan geçtin mi atın önünde kemik var, itin önünde yonca var. Yoncayı atın önüne, kemiği itin önüne at. Örtük kapıyı aç, açık kapıyı ört. Sac ile tahta kapının ardında, alıver. Buradan dön. Hiç sağına soluna bakma.\n\nKız yola çıkar. Git gitme misin, git gitme misin? O sırada at ile iti görür. Atın önündeki kemiği itin önüne atar, itin önündeki yoncayı atın önüne atar. Örtük kapıyı açar, açık kapıyı örter. Sac ile tahtayı kapının ardından alıverir, döner. Dev uyanır, kızın peşine düşer. Örtük kapıya der ki:\n\n-Salma kapı.\n\n-Hıncağa* kadar örtük idim açmadın. O açtı, tutmam.\n\nSonra açık kapıya der:\n\n-Salma kapı.\n\n-Hıncağa kadar açık idim, örtmedin. O örttü, tutmam.\n\nDev ata seslenir:\n\n-Salma at.\n\n-Hıncağa kadar önündeki kemiği ite atmadın. O kız attı, tutmam.”\n\n-Salma it.\n\n-Hıncağa kadar önündeki yoncayı ata atmadın. O kız attı, tutmam.\n\nKız kurtulur, çıkar. Devin yanına gelir. Dev, kıza der ki:\n\n-Aldın geldin mi? Bundan da kurtuldun insan kahpesi. Kızımın düğünü olacak seni başlık yerine satacağım.\n\nKız ağlamaya başlar. Ağlar, ağlar, ağlar... Süllü Yusuf gelir:\n\n-Ne ağlıyorsun?\n\n-Beni başlık yerine satacak gayri kurtulamam.\n\n-Çevreyi zıvılla*&nbsp;önüne tutuver, kıvrıl sıçra küllüğe gir. Bunu önüne tut. Tandırı teperken, hamurdan kalktılar mı kıvrıl çık.\n\nKızı satarlar. Çevreyi zıvıllar, kıvrılıp sıçrayarak küllüğe girer. Sıcak işlemez. Tandırı tepip hamurdan kalkarken kıvrılır çıkar. Dev kızı görünce; “Bundan da mı kurtuldun insan kahpesi, gayri sana ölüm yok” der.\n\nDevin kızını gayri gerdeğe tıkarlar. Süllü Yusuf kıza der ki:\n\n-Yat kız perdeyi üstüne çek, namaz kılacağız, namahrem.\n\nKız yorganı kafasına çekince kalkarlar. Yusuf dua çevirir, kız “amin” der. Yusuf dua çevirir, o “amin” der. Duvar yarılıverir. Ak güvercin olur uçar, giderler.\n\nKaç kaçma mısın, kaç kaçma mısın, kaç kaçma mısın? Kız uykudan uyanır. Bakar ki, Yusuf yok. Babasına koşar gelir:\n\n-Baba, Yusuf kaçmış.\n\n-Nasıl kaçmış? Haberin olmadı mı?\n\n-Olmadı.\n\n-Kopun* onu tutun.\n\nKop kopma mısın, kop kopma mısın? Dev asker salar. Askerler yaklaşınca Süllü Yusuf ile kız iki çeşme olurlar. Askerler geri dönerler. Dev sorar:\n\n-Yolda ne gördünüz?\n\n-İki çeşme gördük.\n\n-Kopun onu alıp gelin.\n\nGayri şeylerini -oyunlarını- gördü ya. Kaç kaçma mısın, kaç kaçma mısın, kaç kaçma mısın? İki çalı olurlar. Dev yine sorar:\n\n-Yolda ne gördünüz?\n\n-İki çalı gördük.\n\n-Kopun onu kesin getirin.\n\nAskerler tekrar peşlerine düşerler. Askerler yaklaşırken bunlar şeylerine, köylerine yaklaşırlar. Devin askerleri geri döner. Bunlar köylerine gelir. Yedi gece yedi gündüz düğün tutarlar.\n\nMuratlarına ererler.\n\n&nbsp;\n\n*Nö’rüyor: Ne yapıyorsun.\n\n*Şavk: Işık\n\n*Kanadından: Kolundan\n\n*Lalik: Ayakkabı, çarık\n\n*Hıncağa: Şimdiye kadar\n\n*Zıvılla:&nbsp;Bağlamak, önünde açmak\n\n*Kopun: Koşun\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Mavi Gözlü Kedi ",
        "text": "&nbsp;\n\nMAVİ GÖZLÜ KEDİ\n\nBir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşiğini sallar iken adamın birinin üç tane kızı varmış. Adam ticaretle uğraşırmış. Bir gün adamın yolu ticaret için uzak bir diyara düşmüş. Kızlarını yanına çağırıp isteklerini sormuş. En büyük kızı babasına demiş ki: “Bana öyle bir elbise al ki, omuzlarından tutunca etekleri, eteklerinden tutunca omuzları sallansın.” Ortanca kızı; “Bana da bir pullu eşarp al ki, dünyada eşi benzeri olmasın.” demiş. En küçük kızı ise; “Bana da mavi gözlü bir kedi al.” demiş.\n\nAdam kızlarının isteklerini öğrenip yola koyulmuş. Gittiği yerde ticaretini yaparken küçük kızının isteği olan mavi gözlü kediyi bulmuş. Fakat diğer kızlarının istediklerini bulamamış. Yolda kara kara düşünüp gelirken bir ağacın dibine oturmuş. Uzun bir of çekmiş. O anda karşısına kocaman bir dev çıkmış. Adama sormuş:\n\n-Niye beni çağırdın? Benden ne istiyorsun?\n\n-Ben seni çağırmadım. Kızlarım benden bazı isteklerde bulundular. Onları yerine getiremedim. Bu sıkıntıdan dolayı of çektim.\n\n-Kızlarının istediklerini söyle, ben yerine getiririm.\n\n-Kızlarımın biri pullu eşarp, diğeri ise eteğinden tutunca omuzları, omuzlarından tutunca etekleri sallanan bir elbise istedi.\n\n-Bende kızının istediği pullu eşarp var Büyük kızının isteği ise yılanlar şahında var. Ancak bunu sana bir şartla veririm.\n\n-Şartın nedir? Söyle.\n\n-Ne zaman bulgur kaynatırsanız o zaman gelir kızını alırım.\n\nAdam kızının isteği yerine gelsin diye devin söylediklerini kabul etmiş. Devden pullu eşarbı alarak yılanlar padişahını aramaya koyulmuş. Adam sora sora yılanlar padişahının yerini öğrenmiş. Adam yılanlar padişahına varmış:\n\n-Ey padişahım! Kızım benden bir elbise istedi. O elbiseden sadece sizde varmış. O elbiseyi bana verin.\n\n-Bir şartla elbiseyi sana veririm.\n\n-Nedir şartın?\n\n-Bir yıl sonra gelip kızını alırım. Bu şartı kabul edersen elbiseyi veririm.\n\nAdam, yılanlar padişahının şartını kabul ederek elbiseyi almış. Adam kızlarının isteklerini yerine getirmenin rahatlığıyla evine dönmüş. Kızların hediyelerini vermiş. Kızlar hediyelere çok sevinmişler. Gel zaman git zaman bir yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. Adam dışarıda “takır tukur” sesler duymuş. Büyük kızına demiş ki:\n\n-Kızım dışarıya çık, bir bak, ne var?\n\n-Baba, bir at arabası buraya doğru geliyor. Arabanın üzerinden de beyaz urganlar sarkıyor.\n\nAdam yılanlar padişahının geldiğini anlamış. Yılanlar padişahı kızı alıp gitmiş.\n\nAradan bir müddet zaman geçmiş. Ortanca kız bir gün babasına demiş ki:\n\n-Babacığım, canım bulgur istiyor. Ne zaman bulgur kaynatalım?\n\n-Yarın kaynatırız kızım.\n\nErtesi gün bulguru kaynatmışlar. Dev bulgurun kokusunu alıp gelmiş. Kızı almış gitmiş. Kızı kendine eş olarak götürmüş. Dev, kızın önüne pilav getirip koymuş. Ancak pilavın üzerinde bir el varmış. Kız pilavı yiyip eli çöpe atmış. Sonra dev gelmiş. “El el neredesin?” demiş. El de “Pis bir çöpün içindeyim.” diye seslenmiş. Bunu duyan dev, kızı şişe geçirip tavana asmış. Kız tavana asıla dursun biz haberi büyük kızdan verelim.\n\nYılanlar padişahının götürdüğü kız, her gün kara kara düşünürmüş. Bir gün yine böyle düşünürken karşısında bir pir peyda olmuş. Kıza sormuş:\n\n-Kızım, niye böyle kara kara düşünüyorsun?\n\n-Valla derviş baba, böyle böyle... Yılanların padişahı beni kaçırdı. Buradan kurtulmak istiyorum. Ancak ne yapacağımı bilmiyorum?\n\n-Bak kızım, sana tarak, iğne ve sabun vereceğim. Buradan kaçarsın. Yılanlar arkana düşerse tarağı at. Her yer ağaç olur. Onlar ormanı geçinceye kadar çok yol alırsın. Sonra iğneyi at. Her yer diken, çalı olur. Yılanların vücutlarına batar, ölürler. Daha sonra sabunu at. Her yer sabunlu su olur. Yaraları açılır, ölürler. Sen de kaçar kurtulursun.\n\nKız, dervişten tarak, iğne ve sabunu alarak kaçmış. Yılanlar bunu haber almış. Yılanlar kızın peşine düşmüş. Tam kızı yakalayacakları sırada kız tarağı atmış. Etraf orman olmuş. Kız biraz yol almış. Yılanlar yine yetişmişler. Kız bu defa iğneyi atmış. Her yer diken, çalı olmuş. Kız mesafeyi yine açmış. Yılanlar dikenlikten kurtulup tam kızı yakalayacakları sırada kız sabunu atmış. Her yer sabunlu su olmuş. Yılanların yaraları açılıp ölmüşler. Kız yılanlardan kurtulup evine gelmiş. Eve geldikten sonra dev gelip büyük kızı da götürmüş.\n\nDev kızın önüne yine pilav getirip koymuş. Üzerinde de bir el varmış. Kız pilavı yiyip eli çöpe atmış. Dev gelmiş. “El el neredesin?” demiş. El de “Pis bir çöpün içindeyim.” diye seslenmiş. Dev, bu kızı da şişe geçirip tavana asmış.\n\nDev, bu defa da gidip küçük kızı getirmiş. Kız gelirken yanında mavi gözlü kedisini de getirmiş. Dev kızın önüne pilav getirip koymuş. Üzerinde de el varmış. Kız pilavı yemiş. Eli de doğrayıp kedisine yedirmiş. Dev gelip ele sormuş. “El el neredesin?” demiş. El de “Sıcak bir yerdeyim.” demiş. Dev, kızın bu hareketinden dolayı onu tavana asmamış. Devin kızla günleri güzel geçmeye başlamış. Bir gün dev, kızın dizine yatmış. Kız da devin saçlarını kaşıyormuş. Dev bu hareketten hoşlanıp uyumuş.\n\nKız devin saçlarını karıştırırken bir yumak anahtar bulmuş. Yumakta tam kırk tane anahtar varmış. Merak edip kapıları bir bir açmaya başlamış. Her açtığı oda ağzına kadar altın doluymuş. Otuz dokuzuncu odayı açmış. Sıra kırkıncı odaya gelmiş. Kırkıncı odayı açınca bir de ne görsün, ablaları tavanda şişle asılıymış. Hemen kardeşlerini tavandan indirmiş. Yaralarını sarıp sarmalamış.\n\nBüyük bir kazanın içine yağ doldurup ocağa koymuşlar. Ocağın altını yakmışlar. Yağ kaynamaya başlayınca yağı uyuyan devin üstüne dökmüşler. Dev bağıra bağıra ölmüş.\n\nKızlar devin sarayına sahip olmuşlar. Babalarını da yanlarına getirip mutlu bir hayat sürmüşler.\n\nGökten üç elma düştü, biri masalı anlatana, biri Rahime’ye, biri de dinleyenlerin başına.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Mağrurlanma Padişahım Senden Büyük Allah Var",
        "text": "MAĞRURLANMA PADİŞAHIM SENDEN BÜYÜK ALLAH VAR\n\nBir padişah ile bir vezir varmış. Padişah bir gün vezirine demiş ki:\n\n—Bir tellal çığıralım.&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;\n\n—Ne diye çığıralım?\n\n—Bu köyde hiç ışık ışımayacak diye çığıralım.\n\nTellal bütün ahaliye padişahın buyruğunu duyurmuş. Padişahla vezir sözlerinin tutulup tutulmadığını görmek için tebdili kıyafet gezmeye çıkmışlar. Gezseler ki; bir evde ışık ışıyormuş. Ev sahibine seslenmişler:\n\n—Ev sabı, çabuk dışarı çık. Niye ışığın ışıyor? Bizim sözümüzü tutmadın, bize aksi geldin.\n\n—Ailem doğum yaptı da onun için ışıyor.\n\n—Öyleyse getir bakalım.\n\nAdam içeriye girmiş ve çocuğu alıp getirmiş. Bir bezin arasında sarık bir çocuk, taze bir çocuk... Padişah ve veziri;\n\n—Tamam, diyerek oradan ayrılmışlar. Padişah ile veziri öteye yürüdükten gilli* vezir gülmüş. Padişah vezire sormuş:\n\n—Niye gülüyorsun?\n\n—Demem.\n\nBiraz daha yürüyünce padişah vezirin çok üstüne gitmiş. Hâl böyle olunca veziri söylemiş:\n\n—Bu sığır çobanı büyüyecek, padişahın kızını alacak. Ondan güldüm.\n\n—Ben bu yazıyı bozarım. Benim kızımı bu sığır çobanı nasıl alır?\n\nPadişahın canı sıkılmış. Gezerken mezerken bu aklına soy gitmiş. O çobanın evine varmış. çocuğun karnına bir iki yerden kama sokmuş. “Öldürdüm.” diye geçmiş, gitmiş. Padişah, “Çocuk ölmemiştir.” diye düşünerek tekrar çocuğa bir iki yerden kama sokmuş ve çocuğu götürüp suya atmış. Bu çocuğu su sürükleyip götürmüş. Aşağıda mile gömülmüş.\n\nKöyde bir kadının bir ineği varmış. Kadının ineği sürüden ayrılıp çocuğa süt vermeye gidermiş. Bugün sütsüz, yarın sütsüz... Kadın kendi kendine “Acaba ineği çoban sağıp sütü içiyor mu?” diye düşünerek çobanın ardından gitmiş. Kadın bakmış ki, inek milin üstüne yatmış. Mil ineğin sütünü çekiyor. Yanına varmış. Baksa ki, bir çocuk var. Dünya güzeli gibi parlıyormuş. Çocuğu çıkarıp getirmiş. İneğin sütüyle çocuğu besleyip büyütmüş. Bu sefer oğlan delikanlı olmuş.\n\nBir gün padişah ile vezir yine gezmeye çıkmışlar. Bu köye varmışlar. Demişler ki: “\n\n— Bu köyde nereye misafir olabiliriz? Kim misafir eder padişah ile veziri?\n\n— Filan karı misafir eder,&nbsp;çocuğun anası olan, büyüten kadından için. Oraya varmış, misafir olmuşlar. Delikanlıyı görünce vezir tanımış. Vezir padişaha demiş ki:\n\n—Bu senin suya attığın çocuk.\n\nBu kez padişah bir mektup yazmış. Yedi tane zarfın içine katmış, çocuğa:\n\n— Bunu bizim eve ver gel,&nbsp;demiş. Çocuk mektubu alıp ata binmiş, yola koyulmuş. Padişahın sarayına varmış. Kapıyı vurmuş, fakat kapıyı açan olmamış. Padişahın köleleri yokmuş. Sarayın bahçesinde çok güzel bir havuz varmış. Oğlan, atı havuzun kenarına, ağaca bağlamış. Kendi havuzun kenarına yatmış. Yatınca at kişnemiş. At kişneyince padişahın kızı çıkmış. Kız demiş ki:\n\n—Bu at böyle güzel kişniyor da bu ata binen acaba nasıl ki?\n\nVarsa baksa ki, bir oğlan yatıyormuş havuzun başında. Dünya güzeliymiş.\n\nCebinde bir mektup gözüküyormuş. Mektubu çekmiş okumuş. Mektupta “Bu oğlan gece varırsa gece, gündüz varırsa gündüz derhâl katledin, öldürün.” yazılıymış. Kız hemen mektubu değiştirmiş. Oğlanın koynuna bırakmış. Oradan gelen mektubu almış, saklamış. Kız mektuba “Gece varırsa gece, gündüz varırsa gündüz kızım ile derhâl başgöz edin. Eksiğini gediğini, çeyizini, çemenini temin edin.” yazmış.\n\nOğlan uykudan uyanmış. Mektubu padişahın hizmetçilerine vermiş. Eksiğini gediğini yetirmişler*, her bir şeyini yetirmişler. Kızı gelin etmişler. Padişah üç gün sonra, beş gün sonra gelmiş. Hizmetçilerine sormuş:\n\n—Ne yaptınız?\n\n—Dediğini yaptık padişahım.\n\n—Nasıl yaptınız?\n\n—Sizin mektubunuzda yazılan şeyleri yerine getirdik.\n\nPadişah yapılanlara kızmış, öfkelenmiş ama iş işten geçmiş. Vezir padişaha dönerek demiş ki:\n\n—Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var.\n\n&nbsp;\n\n*gilli: Sonra\n\n*yetirmek: Tamamlamak\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bitlis",
        "title": "Padişahın Kızları",
        "text": "Bir zamanlar bir padişahın güzeller güzeli üç kızı varmış. Padişah kızlarını evlendirmek istemiş ve bulunduğu yerdeki tüm bekar erkekleri saraya getirtmiş. Padişah her bir kızının eline bir elma vererek beğendikleri erkeğin başına fırlatmasını istemiş. Civarda ki tüm erkekler padişahın güzeller güzeli kızlarının önünden geçmiş. Padişahın büyük ve ortanca kızları kendilerine uygun buldukları erkeğin başına elma fırlatıp beğendiklerini söylemiş. Ayrıca bu kızların beğendikleri erkekler fiziksel olarak yakışıklı ve güçlü kimselermiş.Padişahın&nbsp; yalnızca küçük kızının elinde elma kalmış. Padişah bütün erkeklerin getirilip getirilmediğini sormuş. Askerler sadece bir kişinin kaldığını söylemiş. Padişah kalan son kişi getirmesi için askerlerine emir vermiş. O kişi bulunup saraya getirilmiş. Küçük kız bu kişinin başına elmayı fırlatıp onu beğendiğini söylemiş. Padişah, kızının yaptığı bu tercihe karşı çıkmış. Çünkü adam hem zayıf hem de çirkinmiş. Padişah o kadar güçlü ve yakışıklı erkek varken kızının böylesi birini seçmesine anlam verememiş. Kızını kırmamak için onu bu adama vermiş.&nbsp;\n\nPadişahın küçük kızı seçtiği bu adamı daha önceden görüp sevmiş. Damat kel görünür ama kel değilmiş. Başına geçirdiği hayvan derisinden dolayı başı kel gözükürmüş ve bunu sadece küçük kız bilirmiş. Gel zaman git zaman düşmanlar ülkeyi istila etmeye çalışmış.Tabi durumu gören padişah güçlü ve kuvvetli görünen iki damadını düşmanları def etmek için yollamış. Kel görünen damat padişahtan bir kılıç isteyip kendisininde savaşa gönderilmesini istemiş. Ancak padişah ona güvenmeyerek onunla alay etmiş. Ve ona:\n\n\"-Benim kuvvetli ve güçlü iki damadım var iken, güçsüz ve kel olan seni mi göndereceğim?\" demiş. Padişahın güçlü ve kuvvetli görünen iki damadı savaşın olduğu bölgeye gitmiş ve düşmanları görünce korkudan buldukları bir kayanın altına saklanmış. Bu durumu gören küçük damat onların yanına giderek düşmanları def edebileceğini söylemiş. Ama&nbsp; bir isteğinin olacağını söylemiş. İki damat, düşmanları def etmesi karşılığında istedikleri her şeyi yapacaklarını söylemiş. Küçük damat:\n\n-\"Her birinizin kalçasına bir mühür vuracağım.\" demiş. Damatlar hiç düşünmeden adamın isteğini kabul etmiş. Bu olay iki defa tekrarlanınca damatların kalçaların üç tane mühür vurulmuş. Küçük damat eve geldiğinde damatların korkup savaşmadıklarını eşine söylemiş. Tüm düşmanları da kendisinin kovduğunu demiş. Bu olanları gidip babasına söylemesini istemiş. Kız ise babasının buna inanmayacağını dile getirmiş. Küçük damat, kıza işini garantiye aldığını:\n\n\"- Her damadın kalçasında üç adet mühür var. Baban olanları duyar ve mühürleri görürse biz inanır.\" demiş. Küçük kız, babasının huzuruna çıkıp onları anlatmış. Padişah oldukça şaşırmış. Bunun üzerine iki damadını huzuruna çıkarıp kalçalarında mühürleri görmüş. Olanların gerçekliğine inanan padişah, küçük damadın kafasındaki deriyi çıkarıp yakışıklı birine dönüştüğünü görmesiyle tamamen bir şaşkınlığın içerisinde düşmüş. İki damadını huzurundan kovan&nbsp;padişah bütün mal varlığını küçük damadına bırakmış ve bir daha kimse hakkında ön&nbsp; yargılı olmayacağını söylemiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; AYI ileTİLKİ\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vaktin birinde, tilki ayıyla arkadaşlık kurar. \"Yanımda ayı gibi güçlü biri olursa karnım daha çok doyar.\", diye düşünür. Fakat düşündüğü gibi olmaz. Ayı inden çıkmaz, gün boyu uyur. Bırak avlanmayı tilkinin getirdiklerini de yer. Böyle böyle tilki ayıdan bıkıp usanır. Ondan kurtulmak ister. Bir çare düşünür. Bir gün tilki ayıyı bağa götürür. Bağın etrafı çevrilidir. Buldukları bir delikten güçlükle içeri girerler. Tilki üzümü \"Ben çok yerim.\", \"Yok, ben çok yerim.\", diye tartısma çıkarır. Sonunda aralarında anlaşırlar \"Herkes üzüm yiyecek. Kimin üzümler burnundan gelirse iddiayı o kazanacak.\", diye.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üzümleri yemeye başlarlar. Ye bakalım üzümü, ye bakalım üzümü... Ayı, burnundan üzüm çıkarmak için ye bakalım, ye bakalım... İyice şişer, kendini taşıyamaz olur. Tilki kurnazlık yapar. Üzüm yer gibi omçaların altında gezelerken ileriden bağcının geldiğini görür. Tilki burnuna hemen iki üzüm koyar:\n\n— Bak, üzümler benim burnuma kadar geldi. Burnumdan çıkıyor, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Onlar oyalana dursun bağcı üslerine çıkıp gelir. Tilki ile ayı kaçışırlar. Tilki delikten geçiverir. Ama ayı o kadar üzüm yedikten sonra delikte sıkışıp kalır. Ayı kaçamayınca bahçıvandan al sopa, ver sopa... Adam akıllı bir dayak yer. Fakat her nasılsa kurtarır paçayı. Tilki ayıdan kurtulmanın sevinciyle ine geri döner. Bir zaman sonra ayı kan ter içinde ine çıkıp gelir. Tilki bakmış ki, kurtuluş yok. Avlanmaya devam eder. Yine bir gün tilki avlanmaya çıktığında bir kedi görür. Kedi avcı mı avcıymış, yılan bulur yakalarmış, keklik bulur tutarmış. Tilki, bu kediyi inine davet eder. Tilki varıp ayıya da anlatır:\n\n— Bu gün ben bir yaratık gördüm. Ne uçan kurtuluyor elinden ne kaçan, hepsini yakalıyor, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tilki ile ayı inlerinde böyle konuşurken, inin kapısına gelen kedinin sesini tilki duyar:\n\n— İşte o yaratık geldi, saklanalım. Sen şuraya gazele sokul, bende şuraya saklanırım, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kedi içeriye girer bakar ki, kim kimse yok. Bir yere oturup beklemeye başlar. Beklerken beklerken... Ayının kulağına bir sinek konar. Ayı öte sabreder, beri sabreder sonunda kulağını sallayıverir. Gazelin altındaki kıpırtıyı gören kedi üzerine atlar. Bir de ne görsün koca bir ayı. Kedi fırlayıp bir ağaca çıkar. Ayı da korkusundan ardına bakmadan kaçıp gider. Bir daha da korkudan o semte uğrayamaz. Tilki artık kediyi arkadaş tutar. Birlikte yasayıp giderler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bitlis",
        "title": "Devler",
        "text": "Eskiden çok büyük devler yaşarmış. Bu devler Kaf dağından daha büyükmüş. İnsanları yiyerek beslenirlermiş. Her zaman insanların geçtiği yollara gelirlermiş. Bu yollara yakaladıkları insanları, leblebi gibi çiğnemeden yutuyorlarmış. İnsanlar bu devlerin elinden ne yapacağını şaşırmış. Bu zulümlere dayanamayan bir delikanlı, bu devleri öldürmeğe karar vermiş. Bunun için bir plan düşünmüş, taşınmış, en sonunda bir yol bulmuş. Bir gün yine insanların geçtiği yola gelmiş, devleri beklemiş. Devler gelmişler. Bu delikanlının yanında kılıç varmış. Devlerin biri bunu da diğer insanlar gibi diri diri yutmuş. Devin karnında kalan delikanlı, kılıcıyla devin karnını delik deşik etmiş. Sonra devin karnını yarmış, çıkmış. Bütün devleri bu şekilde öldürmüş. Artık devlerin zulmünden kurtulan halk çok sevinmiş ve delikanlıyı kahraman etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bitlis",
        "title": "Tilkinin Kurnazlığı",
        "text": "Ayının biri, ormanda eline geçirdiği bir merkep leşini yiyormuş. O sırada, civardan geçen bir tilki, et kokusunu almış. Sağa koşmuş, sola koşmuş. Manzarayı görmüş. Görmüş ama, gelgelelim ayının yanına sokulma&nbsp;cesaretini kendinde bulamamış. Açlıktan gözleri kararan tilki, bunun bir çaresini aramış. Otların, çalıların arasından ayının duyamayacağı ve göremeyeceği şekilde sofranın yakınına kadar&nbsp;yaklaşarak pusuda beklemiş. Ayının dalgın bulunduğunu anlamış ve aniden fırlayarak ele geçirdiği bir miktar ciğer parçasını kapıp kaçmış. Mağrur ayı bunu gururuna yedirememiş.\n\n- Nasıl olur da&nbsp; on paralık tilki benim önümden et parçasını kaçırır demiş.\n\nDerken ormanda bir kovalamaca başlamış. Tabi tilki bütün kurnazlığını kullanarak, ayının geçemeyeceği en sarp ve dar yerlerden kaçmayı tercih etmiş. Ayı ağaçların arasında koşarken, başını soktuğu iki ağacın arasından vücudunu geçiremiyormuş. Başını geri çekip başka bir yoldan takibe teşebbüs etmişse de, bu sefer başı iki ağacın arasında mengene gibi sıkışıp kalmış, çırpınmaya başlamış.\n\n&nbsp; Arkasındaki gürültünün kesildiğini hisseden tilki, bir aralık dönüp bakınca, planının tam anlamıyla işlediğini görmüş. Derin bir nefes alıp, kaçırdığı parçayı yedikten sonra ayının yanına gelmiş ve güçlü de olsa kendine güvenmemek gerektiğini ve zayıfları hor görmenin kötülüğünü gösterecek bir ders vermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bitlis",
        "title": "Civciv ve Paşanın Oğlu",
        "text": "Bir zamanlar, yaşlı bir kadın varmış. Hiç çocuğu olmuyormuş. Buda bir yumurtanın üzerine oturmuş. Yumurtadan bir civciv çıkmış. Kadın civcivi alıp, hergün bir yerlere gezmeye götürüyormuş. Paşanın oğlu, dağları gezerken civcivi görmüş. Civciv bazı dualar okuyormuş. Ve civcivin derisi soyulmuş, altından güzeller güzeli bir kız çıkmış. Paşanın oğlu bu kıza aşık olmuş. Daha sonra babasına giderek:\n\n\"Ya bu kızı bana alırsınız ya da kendimi öldürürüm.\" demiş. Paşanın oğlu babasını alıp kızı istemeye gitmiş. Kadının civcivi vermeye hiç niyeti yokmuş. Paşa, kadına:\n\n\"- Eğer civcivi bize verirsen sana on misli altın veririz.\" demiş. Kadın, on misli altını duyunca teklifi kabul etmiş. Paşa ve oğlu civcivi alıp eve gelmiş. Çocuğun annesi:\n\n\"- Bu nedir? El aleme şimdi bunu nasıl açıklayacağız. Benim oğlum eve gelin diye bir civciv mi getirmiş.\" diye hayıflanmaya başlamış. Civcivin kaynanası bir gün tandırda ekmek pişirirken onun ekmek kırıntılarını yediğini görmüş. Tandır sopasını eline alan kaynana civcive vurmaya başlamış. Daha sonra düğün olmuş. Herkes düğüne gitmiş. Civcivin kocası tek evde tek kalmış. Civciv dualar okuyarak güzel bir kadına dönüşmüş ama derisini saklamayı unutmuş. Daha sonra civciv düğünde kaynanasının yanına oturmuş. Kaynanası ona:\n\n\"- Sen kimin kızısın?\" demiş. Gelin de ona:\n\n\"-Ben bir ağanın geliniyim.\" demiş. Kaynanası kendi kendine:\n\n\"- Benim oğlum sana kurban olsun.Gelin diye bana bir civciv getirmiş.\" demiş. Düğün bitmiş. Herkes düğün yemeğini yerken, kız çabucak eve gitmiş. Eve girdiğinde yanık kokusu hissetmiş. Odaya girdiğinde postunun yandığını görmüş. Bir de bakmış ki bütün ev halkı orada . Kocasına bakmış. Daha sonra sırrı ortaya çıkınca her şeyi anlatmış. Kocasıyla birliktre mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Güdük Tilki",
        "text": "Güdük Tilki&nbsp;\n\nBi varımış, bi yoğumuş. Evvel zaman içinde ormanın birinde bi guyruksuz dilki varımış. Ormandaki öreki dilkiler bununla alay ederlermiş. Güdük dilkinin buna canı çok sıkılırmış. Aklına bi oyun oynamak gelmiş böylece bi gün dilkilere:\n\n— Benim dedemden kalma bi&nbsp; bağım var, isterseniz sizinle orada üzüm yiyelim demiş.\n\nÖteki dilkiler de kabul etmişler. Bağa varınca güdük dilki, öteki dilkilere birer kök gösterip guyruklarını bir iple köklere bağlamış.Daha sonra:\n\n— Ben defterle galem getireyim de bağları size pay edeyim demiş.\n\nDilkiler üzümleri yemeğe başlamışlar. Güdük dilki yüksek bi depeye çıkmış:\n\n— Bağın sahibi geliyoru! Canını seven kaçsın demiş.\n\nBunu duyan dilkiler kuyruklarını gopardıp ormana kaçmışlar. Ormanda güdük dilkiye sormuşlar:\n\n—Neden bize bu oyunu oynadın demişler. Güdük dilki:\n\n—Güdük demesi var mıydı ha! demiş.\n\nBöylece intikamını öteki dilkilerden almış.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "Oduncu Baba",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde bir Oduncu Baba varmış. Üç tane de kızı varmış. Gel zaman git zaman Oduncu Baba’nın eşi ölmüş. Oduncu Baba da yeniden evlenmiş. Yeni karısı Oduncu Baba’nın kızlarını istemiyormuş. Her gün Oduncu Baba’nın başının etini yiyormuş ‘’Bu kızları al ormanın dibine götür.’’ diye. Oduncu Baba da kızlarına kıyamıyormuş. Karısına direnmiş ancak kadın o kadar çok konuşmuş, o kadar dırdır etmiş ki, sonunda kızlarını ormana götürmeye karar vermiş. Onlara ‘’Yavrularım ben buralardayım, odun keseceğim, siz oynayın. Baltanın sesinin kesildiğini duyunca gelirsiniz.’’ demiş. Oduncu Baba hain bir plan yapmış: Biraz ilerleyip bir ağacın dalına bir kabak asmış. Rüzgar estikçe kabak sallanarak ağaca çarpıyormuş. Bu ses de uzaktan balta sesi gibi duyuluyormuş. Çocuklarını bu şekilde kandırmak istemiş. Çocuklar da beklemiş beklemiş balta sesi hiç kesilmemiş. Gece yarısı olduktan sonra çocuklar korkmaya başlamış ve babalarını aramaya koyulmuşlar. Balta sesinin geldiği yola doğru ilerlemeye başlamışlar. Bir de ne görsünler bir kabak ağacın dalında rüzgar estikçe sallanıyor. Böylece babalarının onları terk ettiğini anlamışlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Eve gittiklerini düşünerek ormanın içinde yol almaya başlamışlar. Bir noktaya geldikten sonra bir taraftan duman geldiğini, bir taraftan da horoz sesi geldiğini fark etmişler. Hangi yöne gideceklerini şaşırmışlar ve düşünmeye başlamışlar. Kızlardan biri ‘’Horoz öten yere gidip ne yapalım canım! Duman çıkan yere gidelim. Belki karnımızı doyururuz.’’ demiş. Kardeşlerine de bu fikir mantıklı gelmiş ve duman çıkan yere doğru gitmeye başlamışlar. Oraya vardıklarında hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaşmışlar. O gördükleri duman bir ahırın dumanıymış. Atların olduğu bir ahır. Atlar ahırda yem yiyorlarmış. Kızlardan biri aşağıya inip atlara bakmak istemiş ve inmiş. Aşağıya indiğinde atların önünde üzüm olduğunu ve onları afiyetle yediklerini görmüş. Kız oradan üzümleri eteğine doldurup yukarıya çıkarmış. Kardeşleriyle birlikte yemişler.\n\n&nbsp;Saat çok geç olduğu için orada kalmaya karar vermişler. Üç gün geçmiş, beş gün geçmiş kızlar hâlâ oradaymış. Her gün bir adamın atları yemlemek için getirdiği üzümlerle karınlarını doyuruyorlarmış. Atların sahibi bir gün atlarını kontrol etmek için çıkagelmiş. At bakıcısına dönerek ‘’Sen bu atlara söylediğim kadar üzüm ve arpa vermiyor musun? Atlar zayıflıktan ölecek! ’’ demiş. At bakıcısı da ‘’ Veriyorum efendim, vermez olur muyum hiç, sizin söylediğiniz kadar veriyorum.’’ demiş. Atların sahibi oradan hızla uzaklaşmış ve birkaç gün sonra yine gelmiş. Atların bu kez daha da zayıfladığını görmüş. Tekrar sormuş bakıcıya ve yine aynı cevabı almış. Daha sonra atların sahibi bu adamı gözlemlemeyi ve ne yaptığını öğrenmek için gizlenmeyi düşünür. Bir de ne görsün, adam yemleri veriyor ancak oradan uzaklaşır uzaklaşmaz bir kız onları eteğine dolduruyormuş. Bunu gören sahip hemen kızı kolundan yakalamış, ‘’İn misin, cin misin’’ demiş. Kız da ‘’ Ne inim ne de cinim, ben de senin gibi bir Allah’ın kuluyum.’’ demiş. Adam da ‘’ Benim atlarımın yemini neden alıyorsun? ’’ diye sormuş. Kız da çok korkmuş ve ‘’ Doğrusunu söylemek gerekirse benim yukarda iki tane bacım var. Babamız bizi ormanın derinliklerine bıraktı gitti. Biz de karnımızı doyurmak için bunları yiyoruz’’ demiş. Adam da ondan kardeşlerini çağırmasını istemiş. Kız koşarak gitmiş kardeşlerini çağırmış. Büyük ablasından hoşlanan adam daha sonra onunla evlenmiş. Dördü birlikte çok mutlu ve güzel bir hayat yaşamışlar. &nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Olmayacak İşler",
        "text": "Eveli bizim aslıyok yaylasında on bin tene arımız vardı. Künde ben bunları gütmiee gederdim, bir gün gışıdı, zahmerinin soogu aaşam arıları eve getirdim, yerlerine goyarkan saydım arının biri yok, ulan arkadaş sayööm sayööm biri nuksan, getdim babama söledim;\n\n— Arının biri yok, dedim.\n\nBabam geldi şööle bir bakdı:\n\n— Topal arı yok, canın ne isder. Get yazıda yabanda canavar parçalar topal arii bul gel, dedi...\n\nHava garannışık yazı-yaban, dağ daş topal ari arööm, bir de baktım ki bizim topal arı bir depenin yörebinde düşük galık, sookda ayaandakı yara eece azık, sırtladım eve getirdim. Babam dediki get 5-6 tene goz (ceviz ) getir ezekde bunun ayandaakı yariee sarak, geddim getirdim yarasını gozunan sardık... Gel zaman get zaman bakdıkki arının ayanda bişe ziliflenmiee başladı, birez zaman geçdi gocaman bir goz aağacı oldu, babam dediki:\n\n— Olmiee oldu bu gozları toplieek.\n\nÜç beş sene topladık bu seferde boyumuz yetmez oldu, yerden topladımız toprak kezzekleri sıkarak gozları dökmiee başladık, bir zaman geçdi, bir gün şu gozun başına çıkiim hele dedim, çıktımki ne göriim; sıkdıımız kezzeklerden goca bir tarla oluk gozun başında. Hemen endim babama sieerddim, dedim bööle böle. Babam dediki:\n\n— O zaman o tarliee garpız ekek.\n\nEkdik. Garpız zamanı geldi bir garpız oldu bir garpız oldu gucak almöö, babam dediki get bir tene yol gelde yieek bakim dadı hele, çıkdım yoldum zornan aşşa endirdim, babamdan çakısını aldım garpıza bir vurdum amma bıçak garpızın içine geddi gayboldu. Babam dediki:\n\n— O çakı bana dedemden hatıra get o çakii bulmadan gelme, canın ne isder.\n\nGirdim garpızın içine çakı aramiee. Girdimki ne göriim, garpızın içinde pazarlar guruluk, bir galabalık bir curcuna, kim kime dum duma aramieenen bir süngüçlük çakii bul bulabilirsen. Üç gün aradım galan umudu kesdim, kenarda duvar dibinde çökük ıhdieer saçı sakalı birbirine garışık bir adam gördüm, getdim selam verdim yanına bende çökdüm.\n\n— Hayır mı yaaan yorgun gimisin ne gezöön buralarda, dedi.\n\n— Emmi durum bööle böle dedim. Çakii aramiee geldim. Emmi;\n\n— Ulan yavrım ben gırk sene evel burda gırk tene deve yitirdim daha bulamadımda sen bir garış çakiimi bulucun dedi amma elindaki bastonanda deh etdi gafama, bastonu yedim amma bir uyandimki tümü düşümde olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Tilki, Domuz ve Ayı",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Tilki, Domuz, Ayı\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Tilki, domuz ve ayı bi aradalarımış, Bunnar arkadaş olmuşlar. Birlikte yola koyulmuşlar. Giderken ağaçlık bi yerde bi ileşe ırast gelmişler. Gurnaz dilki hemen bi plan düşünmüş. Demiş ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Şindi biz bu ileşi yiyeceğiz emme bize ileşi yerken bi bekçi ilazım. Benim bi bekçi arkadaşım var. Elinden ne gaçan gurtulur ne uçan. Ben gedeyim de onu getireyim. Biz bu yemeği yerken o bizi korur.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam demişler.&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Tilki kedinin yanına gitmiş. Demiş ki:&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — &nbsp;Arkadaş bi yerde güzel bi yemek var. Gidelim, seninle beraber yiyelim. Emme kendine&nbsp; sahip çık. Orda cani hayvanlar var.&nbsp;\n\nBöylece gurnaz dilki, kediyi gorkutmuş öteki arkadaşlarına karşı. Sonra gelmiş domuzla ayıya da:&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Arkadaşım gelirken gendinizi goruyun, demiş.\n\nBunun üstüne ayıcağız bi ağacın başına çıkmış.&nbsp; &nbsp;Domuzda bir bi ağacın ardına saklanmış. Gurnaz dilki, kedi gelirken bi çekirge sıçratmış. Kedi gapmış hemen çekirgeyi. Ayıylan domuz bunu görünce gerçekten gorkmuşlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dilki kardeşin dediği gibi bunun elinden ne gaçan gurtulur ne uçan, deyip iyice pusmuşlar.\n\nDomuzun solumasıyla gazel* okarı* uçmuş. Uçunca kedi gazelin uçtuğu yere sıçramış. Sıçrayınca domuz kaçmış. Domuzu gören kedi korkmuş ağaca tırmanmış. Ağaçtaki ayı da kendini yere atmış, ordan gaçmış. Kedi de korkusunsan ağacın başında kalmış.&nbsp; Böylece ileşi yalnız gurnaz dilki yemiş.\n\ngazel*: Ağaç üzerinde kuruya yaprak\n\nokarı*: yukarı\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "Bir Avuç Kan",
        "text": "[BİR AVUÇ KAN]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini sallarken, iki kardeş varmış. Birinin üç kızı, diğerinin de bir oğlu varmış. Bunların bir köy odaları varmış. Köy odalarına giderken oğlanın babası önce gidip oraya oturmuş. Kızların babası gidip selam verince, oğlanın babası:\n\n— Aleykümselam kız babası, demiş. Bu söz üzerine kızın babası üzülmüş ve evine gitmiş. Üzgün durunca, büyük kız niçin üzgün olduğunu sormuş. Babası:\n\n— Ne yapacaksın, yarama merhem mi olacaksın, deyip tekrar köy odasına gitmiş. Köy odasına gidip selam vermiş. Oğlanın babası yine:\n\n—Aleykümselam kız babası, demiş. Adam tekrar üzgün üzgün eve gelmiş. İkinci kız babasına neden üzgün olduğunu sorunca, babası yine aynı cevabı vermiş. Ve adam tekrar köy odasına gidip üzgün bir şekilde tekrar dönmüş. Bu sefer de üçüncü kız babasına niçin üzgün olduğunu sormuş. Babası:\n\n— Git kızım, yarama merhem mi olacaksın, demiş. O da:\n\n— Niye olmayayım, deyince babası, olanları anlatmış. Kız:\n\n— Aman baba, üzülme, demiş. Babası:\n\n—Nasıl üzülmeyeyim kızım, o oğlunu filanca yere çalışmaya gönderiyor, bense gönderemiyorum. Kız:\n\n— Baba sen hiç üzülme, ben giderim çalışmaya, demiş.\n\nSabah olmuş. Oğlanın babası böbürlenerek oğlanı çalışmaya göndermiş. Kız da babasını ikna edip amcasının oğluyla çalışmaya gitmişler.\n\nAz gidip uz gidip bir çatal yola gelmişler. Yolun bir tarafında köpek ürüyor, öbür tarafında da tütün tütüyormuş. Oğlan:\n\n— Ben tütün tüten yere giderim. Orada yaşayanlar vardır, demiş ve oraya gitmiş. Kız da:\n\n— Ben de köpek üren yere giderim, demiş. Geri ne zaman döneceklerini ve ayrıldıkları yerde tekrar buluşacaklarını karara bağlayıp oradan ayrılmışlar.\n\nOğlan gitmiş ki orada bir fakir aile yaşıyormuş. Onların koyunlarına çoban olmuş.\n\nKız ise ayrıldıktan sonra bir erkek elbisesi giymiş ve yoluna devam etmiş. Gide gide bir padişah evine gitmiş. Padişaha filanca yerden iş aramaya geldiğini söylemiş ve kız padişahın oğluyla birlikte çalışmaya gitmiş. Padişahın oğlu yanındakinin kız olduğunu bilmiyormuş. Oğlan çalışırken şüphelenmiş ve annesine çalıştığı kişinin erkek değil de kız olduğunu anlatmış. Annesi inanmamış. Oğlu şüphesinde ısrar edince annesi şöyle demiş:\n\n— Oğlum şüpheleniyorsan eğer, bir demet çiçek al ve yatağının altına koy. Eğer sabaha kadar onları dönerek ezerse oğlan, yok ezmezse kızdır.\n\n&nbsp;Orada bunların bir küçük bacıları varmış. Bacıları ile bu kız dertleşmişler. İhtiyacı olduğundan çalışmaya geldiğini, aslında kız olduğunu, erkek rolü üstlendiğini sırlaşmışlar. Bu küçük bacıları kıza gelip gizlice demiş ki:\n\n&nbsp;— Bacıcığım, yatağının altına çiçek koyacaklar, sen onları sabaha kadar dönerek ezmelisin ki kız olduğunu anlamayalar.\n\n&nbsp;Oğlan çiçeği koymuş. Sabah bir gelip bakmış ki çiçek ezilmiş. Annesi, oğluna yok yere şüphelendiğini söylemiş. Tekrar çalışmaya gitmişler. Akşam döndüklerinde, oğlan tekrar şüphelerini anlatmış annesine. Annesi:\n\n— Oğlum, o zaman bir inci boncuk tepesi ile bir hançer bıçak tepesine götür. Eğer inci boncuğu alırsa kızdır, demiş.\n\nTekrar bacı gelmiş. Kıza durumu anlatmış. İnci boncuğu almaması gerektiğini söylemiş. Sabah olduğunda kız bacının dediğini yapmış. Tekrar eve dönmüşler. Oğlu, annesine durumu anlatmış. Annesi:\n\n— Demedim mi oğlum sana, demiş. Bir zaman sonra, oğlan yine aynı kuşkusunu dile getirmiş annesine. Annesi:\n\n— Demedim mi ben sana? Var git işine, demiş. Tekrar çalışmaya gitmişler. Akşam tekrar eve döndüklerinde oğlan yine aynı kuşkusunu dile getirmiş. Anne bu kez kızmış. Annesi:\n\n— Oğlum, sabahleyin al göle götür, birlikte yıkanın demiş. Tekrar bacı gelip olayları haber vermiş. Bacı:\n\n— Bacıcığım, seni göle götürecekler. Sen sakın soyunma. Ben o zaman atı ürkütürüm, sen atın peşine gidersin. O çıkınca ben tekrar atı ürkütürüm, sen göle girersin, demiş.\n\nErtesi gün göle gitmişler. Kız bacının dediği gibi yapmış. Ondan sonra eve dönmüşler. Annesi ne olduğunu merak etmiş. Oğlu da olanları anlatmış. Annesi de geçiştirmiş.\n\nOğlanın kuşkuları devam etmiş. Olaylar sürekli tekrarlanmış. Aradan uzun zaman geçmiş. Kız ailesini özlediğini söyleyerek izin almış. Padişah izin vermiş ve bir at hazırlattırmış. Orada kıza bir heybe altın, yiyecek ve giyecek vermiş ve yollamış. Kız da hepsiyle vedalaştıktan sonra tepeye doğru çıkarken demiş ki:\n\n—Ali gözü kız gözü \n\nYaktı yandırdır sizi \n\nKız geldim, \n\nkız gidiyorum, demiş.\n\nSözleştikleri zamanda amcasının oğlu ile ayrıldıkları yola gelmişler. Burada karşılaşmışlar. Bakmış ki, amcasının oğlu da çobanlık yapmış. Karşılığında dört kaplumbağa almış ve onları sürerek geliyormuş. Oradan birleşip köylerine dönmüşler.\n\nOğlanın babası oğlunu davul ve zurna ile karşılamak için hazırlık yapmış. Kızın babası da üzgün üzgün bekliyormuş. Tepeden çıkmışlar.\n\nOğlan babası davulları dövdürmüş. Bir gelmişler ki oğlanın elinde dört kaplumbağa var. Kızın da altında at, elinde bir heybe altın, kumaşlar ve yiyecekler var. Oğlanın babası bunu görünce çok mahcup olmuş.\n\nBu arada padişahın oğlu da ben bu kızı bulacağım, diyerek yola koyulmuş. Köye gelmiş. Ancak evin hangisi olduğunu bilmiyormuş. Orada küme küme oturan kızların yanına gelmiş ve:\n\n— Gülüşün kızlar gülüşün, inci boncukları bölüşün, demiş. Kızlar kahkaha ile gülmüşler. Bakmış ki içlerinde inci boncuklu yokmuş. Üçüncü kümedeki kızların yanına gitmiş. Ve yine aynı şeyi söylemiş. Kızlar kahkaha ile gülünce inci boncuklu kızı görmüş. Akşam olunca kızı takip edip evini öğrenmiş. Öğrendikten sonra kendi evine dönmüş ve babasını kızı istetmek üzere yollamış.\n\nPadişah, kızı istemeye gelmiş. Kız padişahı tanımış. Babası da kızını padişaha vermiş.\n\nBabası kızına çeyiz olarak ne istediğini sormuş. Kız bir şey istemediğini söylemiş. Ancak oğlanın bu kızı yakalarsam kanını içeceğim dediğini duymuş:\n\n— Bir tuluk*, bir tabak pekmez ve bir de ipten başka yanıma bir şey istemem, demiş. Düğün günü gelmiş ve kızı davul ve zurna ile götürmüşler. Gelince padişahın karısı sormuş:\n\n— Bir isteğin var mı, demiş. Kız da bir kova su istemiş. Suyu getirmişler. Kapıyı örtmüş. Şerbet yapıp, tuluğa doldurmuş. Bir de boğazına ip geçirmiş ve gelinliği de çıkarıp tuluğa giydirmiş. Kendi de saklanmış. İpin ucunu da eline almış. Oradan oğlan içeri gelmiş:\n\n— Seni; güle yatırdım ezmedin, &nbsp;inci boncuğa saldım almadın, göle götürdüm girmedin, atı ürküttün, demiş. Bu arada kız ipi çekerek tuluğu yani gelinliğin başını sallamış. Yani evet demek istemiş:\n\n—Sen beni kandırdın, senin kanın, katlin bana helaldir, demiş ve bıçağı saplamış. Tuluktaki şerbet yere dökülmüş:\n\n&nbsp;— Yemin ettim, kanını içeceğim, demiş. Bir avuç kan alıp içmiş. Senin kanın bu kadar tatlıysa, canın kim bilir nasıldır, deyip bıçağı kendine çevirmiş. Oradan kız saklandığı yerden çıkıp bileğinden tutmuş.\n\nKız olanları, yaşadıklarını en başından anlatmış. Ondan sonra ikisi de mutlu olmuşlar ve evlenip muratlarına ermişler.\n\n*tuluk: Deriden yapılmış su kabı.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Denizatı ile Mehmet",
        "text": "DENİZ ATI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken bir ülkede üç kardeş yaşarmış. En küçük kardeşin adı Mehmet'miş. Bir gün Mehmet ava çıkmış. Yolu sahile uğramış. Bir de ne görsün… Kanatlı bir at… Böyle bir atı görünce çok şaşırmış. Bu esrarengiz atı yakalamak istemiş. Fakat bir türlü yakalayamamış. Çevreye sorup soruşturmuş. Meğer bu bir denizatı imiş.\n\nErtesi gün yine gelmiş. Yine yakalayamamış. Günlerce bu durum böyle sürüp gitmiş. Bir gün denizatı kıyıya yaklaşınca Mehmet hemen boynuna sarılmış. Bir türlü zapt olmayan at Mehmet'i suya doğru sürüklemiş. Fakat Mehmet atı bir türlü bırakmamış. Mehmet'e acıyan, onun boğulmasına kıyamayan Denizatı kıyıya çıkıvermiş.\n\nMeğer Denizatı’nı kim karaya çıkarırsa o at bir daha ölünceye kadar ona hizmet edermiş. Karaya çıkan Denizatı dile gelip,\n\n̶ Artık ölünceye kadar senin hizmetindeyim, hadi sırtıma bin, demiş.\n\nMehmet ata binip eve dönünce ağabeyleri böyle güzel ve kanatlı bir ata sahip olan kardeşlerini kıskanmışlar. Mehmet'i öldürüp ata sahip olma hevesine kapılmışlar.\n\nMehmet'e,\n\n̶ Yarın atları ovada koşturalım, demişler.\n\nMehmet de kabul etmiş. Bir fırsatını bulup kardeşlerini öldürmeyi planlamalarına rağmen başaramamışlar.\n\nAradan aylar geçmiş. Mehmet’e,\n\n̶ Haydi gidip padişaha misafir olalım, demişler.\n\nMehmet de kabul etmiş ve yola çıkmışlar.Yolda giderken parlayan bir şey görmüşler. Kimin o cismi alacağına karar verememişler.\n\n̶ Kim en önce yaklaşırsa o alsın, demişler.\n\nYarışa başlamışlar. Mehmet'in atı uçtuğu için kardeşlerinden önce o cismi almış. Mehmet'in kendilerine olan üstünlüğü karşısında büsbütün çileden çıkmışlar.\n\nNihayet padişahın sarayının bulunduğu yere gelmişler. Mehmet sarayın karşısındaki fakir bir eve, ağabeyleri de padişaha misafir olmuşlar.\n\nPadişah geceleyin pencereden baktığında bir de ne görsün! Karşıdaki yoksul evde güneşten daha parlak bir ışık gözleri kamaştırıyormuş. Hemen huzurunda bulunan misafirlerle, vezirlere,\n\n̶ Bu ışık nedir, haberiniz var mı? diye sormuş.\n\nMisafirler,\n\n̶ Bizim kardeşimiz o evde misafirdir. Yolda gelirken parlayan bir cisim gördük, elimize aldığımızda bir kuş kanadıydı padişahım. Kardeşimiz Mehmet aldığı için ona kaldı. O ışık tabii ki sizin sarayınıza lâyıktır.\" demişler.\n\nKarşı evden taşan nur gibi parlak ışıktan çok etkilenen padişah emir verip Mehmet'i parlayan tüyü ile saraya getirtmiş.\n\nAğabeyleri Mehmet'e tuzak olsun diye padişaha,\n\n̶ Padişahım, şimdi kardeşimizden bu tüyü alırsınız fakat size layık olan bu tüyün sahibi, kuştur. Emredin de Mehmet o kuşu getirsin, demişler.\n\nMehmet padişahın huzuruna çıkarılmış. İstemeye istemeye tüyü padişaha vermiş. Tüyü alan padişah hemen,\n\n̶ Bana bu tüyün sahibi olan kuşu getireceksin. Yoksa canından olursun, deyivermiş.\n\nKorkudan ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilmeyen Mehmet huzurdan ayrılıp atını yemlemek için ahıra gitmiş. Mehmet'i çok sıkıntılı gören atı dile gelip neye sıkıldığını sormuş. Mehmet de olup biteni bir bir anlatmış.\n\nAt,\n\n̶ Padişaha git. Yüz tane kurbanı falanca çeşmenin başında kestirsin. Bir de ağılındaki en büyük koçu kestirsin, kuşlar da bu hayvanların leşlerine toplanır. Bu kanadın sahibi olan kuşların padişahı da koçun kuyruğuna konar. Onu yakalarsın. Ama çok çabuk yakalaman lâzım yoksa kuşlar seni hemen parçalar. Kuşu yakalar yakalamaz sırtıma binersin, ben de seni kurtarırım.\" demiş.\n\nMehmet tekrar padişahın huzuruna çıkıp ağılının en büyük koçu ile yüz tane kurbanı falanca çeşmenin başında kestirirse kuşu getireceğini söyleyip gitmiş. Padişah hemen o çeşmeye koyunları gönderip kestirmiş. Kuş gelip koçun kuyruğuna konunca, hemen yakalayıp atına atladığı gibi saraya getirmiş.\n\nAğabeyleri Mehmet'in ölmediğini görünce sevinmiş gibi görünüp üzüntülerinden kahrolmuşlar. Bu defa padişaha,\n\n̶ Padişahım, falanca kalede çok güzel bir Peri Kızı var. Tam size layık… Kuşların padişahını getiren Mehmet, onu da getirir, deyip padişahın fikrini çelmişler.\n\nPeri Kızı'nın methini duyan padişah bu defa Mehmet'e Peri Kızı'nı getirmesini emretmişti. Yine şaşkınlıktan ne yapacağını bilmeyen Mehmet atının yanına gitmiş. Olup biteni atına anlatmış.\n\nAt,\n\n̶ Padişaha git; bir sandık altın, bir sandık inci versin; bir de üzerine oturulunca oturanı kapıp içine hapseden yaylı bir sandık yaptırsın. Sandıkları üzerime yükle yola çıkalım, demiş.\n\nPadişah istenenleri hemen yerine getirmiş.\n\nMehmet sandıklan alıp atı ile yola çıkmış. Periler ülkesine geldiklerinde inci satarmış gibi davranmış. Periler başına toplanmışlar. Fiyatlarını sormuşlar. O da,\n\n̶ Prensesiniz gelip bakmazsa satmam, demiş.\n\nPrenses gelince,\n\n̶ Buyurun, şöyle oturun, deyip yaylı sandığı göstermiş.\n\nSandığın üstüne oturan prenses ansızın içine düşüvermiş. Bir anda sandığı atının üzerine koyduğu gibi oradan uzaklaşmış.\n\nPeri Kızı'nı gören padişah güzelliğine hayran kalmış. Peri kızlarının prensesi olan bu güzel kızla evlenmek istemiş. Fakat Peri Kızı bir şart koymuş. Ana Denizatı'nı yakalayıp sütü ile padişahın yıkanması halinde ancak o zaman kendisiyle evlenebileceğini belirtmiş. Bunun üzerine Mehmet'in ağabeyleri Padişah’a,\n\n̶ Kardeşimizin atı Denizatı'dır. Bunu nasıl yakalamışsa Ana Denizatı'nı da yakalayabilir, demişler.\n\nPadişah Mehmet'i huzuruna çağırıp,\n\n̶ Bana Ana Denizatı'nı yakalayıp sütünü getireceksin, diye ferman buyurmuş.\n\nMehmet durumu yine atına anlatmış. At da,\n\n̶ Camız derilerini katranlayıp üzerime sar. Suya gireyim… Ana Denizatı beni parçalamak ister. Parçalayamazsa peşime düşüp kıyıya çıkar. O zaman sen hemen memelerine yapış. Bir damla süt çıkarırsan sonsuza kadar, istediğin kadar sağabilirsin. Yalnız, suyun yüzünde kırmızı köpük görürsen ben ölmüşümdür. Beyaz köpük görürsen, onu getiriyorum demektir, demiş.\n\nSırtına katranlı camız derisini sarıp denize uğurladığı atının peşinden günlerce denize bakmış. Denizi seyretmekten başka hiçbir iş yapmamış. Günün birinde bir de bakmış ki denizin üzerinde beyaz köpükler… Çok sevinmiş. Kıyıya çıkan Ana Denizatı’nın memelerine sarılıvermiş. Sağdığı sütü padişaha götürmüş. Sütü kaynattıran Peri Kızı Padişah 'a,\n\n̶ Sizi ben yıkayacağım, demiş.\n\nKaynar sütü Padişah’ın kafasına aktaran Peri Kızı Padişah’ı öldürmüş. Peri Kızı ve Mehmet kendilerine saldıran kardeşlerini de öldürmek zorunda kalmışlar. Bundan sonra ülkeye Mehmet Padişah olup, Peri Kızı ile kırk gün kırk gece düğünle evlenmiş, mutlu olmuşlar. Onlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Baba Mirası",
        "text": "BABA MİRASI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde fakir ve yaşlı bir adam, üç oğlu ile kerpiçten yapılmış küçük bir köy evinde yaşarmış. Adam ve ailesi geçimlerini de evlerinde besledikleri ihtiyar bir inekten sağlarlarmış.\n\nBir gün adam hastalanmış. Ölüm döşeğinde iken oğullarını etrafına toplamış, onlara,\n\n̶ Evlatlarım, biliyorsunuz biz fakir bir aileyiz. Benim de fazla ömrüm kalmadı. Bugün yarın öleceğim. Size bu ev ve yaşlı bir inekten başka bırakacağım fazla bir mirasım yoktur. Yalnız size bir vasiyetim var. Ben öldükten sonra, ilk üç gece içinde sizin sırayla gelip mezarımı beklemenizi istiyorum. Bunu yaparsanız sizin için hayırlı olur ve bir kısmet elde edersiniz, demiş.\n\nOğulları,\n\n̶ Olur babacığım, sen hiç merak etme. İstediğini yerine getireceğiz, diye söz vermişler.\n\nBirkaç gün sonra adam ölmüş. Çocukları onu gömmüşler. Babalarının vasiyetine göre mezarı ilk gece büyük oğlunun beklemesi gerekiyormuş. Fakat oğlan babasına verdiği sözü unutmuş görünüyormuş. Kardeşlerin en küçüğü onun bu kayıtsız halini görünce üzülmüş ve büyük ağabeyini sözünü tutmaya teşvik etmek için komşu kadınlardan birine malzemesini götürerek börek yaptırmış, kendisi de ineği sağıp sütünden yoğurt yapmış. Yoğurdu ve börekleri bir bohçaya koyup ağabeyine vermiş.\n\nOna,\n\n̶ Haydi Ağam, gece babamızın mezarını beklerken acıktığında yemen için azığını da hazırladım. Babamıza verdiğimiz sözü tutalım. Mezarda kemikleri sızlamasın, demiş.\n\nAğabeyi gitmek istememiş. Kardeşine kızmış,\n\n̶ Hadi be, sende! Bu soğukta bütün gece boyunca cansız bir cesedin nesini bekleyeceğim? Babamız öldü, bırak da mezarında rahatça uyusun. Hem o kendine verdiğimiz sözü tutamadığımızı nereden bilecek? Senin kafana göre hareket edecek olursam, yolumu şaşırırım. Burada sıcak yatağımda yatmak varken, soğukta bir mezarı beklemek senin gibi delilerin işi olur ancak, demiş.\n\nBu sözleri duyan küçük kardeşi, ağabeyine yalvarmış yakarmış. Nihayet onu ikna edebilmiş. Büyük oğlan yiyecekleri de yanına alarak çıkıp gitmiş. Bir islim damına varmış. Yiyeceklerini yiyip karnını doyurduktan sonra orada uyuklamaya başlamış.\n\nKüçük oğlan ağabeyinin babalarının mezarını beklemeye gitmeyeceğini anladığından, ağabeyini yolladıktan sonra kendisi kalkıp mezarın başına gitmiş. Mezarın yanı başında taşlardan küçük bir sığınak yaparak içine girmiş. Beklemeye başlamış.\n\nSabaha doğru gökyüzünden siyah bir bulutun kendisine doğru yaklaşarak indiğini görmüş. Bulut yere ulaşmış, etrafı bir aydınlık kaplamış.\n\nHayretler içinde kalan delikanlı bir de bakmış ki simsiyah bir at karşısında duruyor. Atın üzerinde siyah renkli bir takım erkek elbisesi ve yine siyah renkli bir silah varmış.\n\nGökten uçarak gelen at, dile gelip konuşmaya başlamış,\n\n̶ Ey kısmetim neredesin? Ben geldim. Ortaya çık ki sana nasibini vereyim, demiş.\n\nOğlan ortaya çıkınca at ona,\n\n̶ Benim asıl kısmetim sen değilsin. Ama o hayırsız gelmedi. Onun yerine sen gel; üzerimdeki elbiseleri giyin, silahı kuşan ve üstüme bin, demiş.\n\nDelikanlı, onun bu isteklerini yerine getirmiş. Elbiseleri giyinmiş, silahı kuşanmış ve ata binmiş. At göğe doğru uçmaya başlamış. Göz açıp kapayıncaya kadar göğün öbür ucundaki bir mağaranın önünde durmuş. Binicisini yere indirmiş. Delikanlı bütün bu olaylar karşısında hayretler içindeyken at ona,\n\n̶ Şimdi bir tel yelemden, bir tel de kuyruğumdan olmak üzere iki kıl çek ve bunları iyi sakla. Günün birinde bana ihtiyacın olursa, kılları birbirine vurduğunda nerede olursan ol ben hemen yanında olacağım. Bu olaydan da kimseye bahsetme, demiş.\n\nDelikanlı atın bir yelesinden, bir de kuyruğundan iki kıl çekip almış ve bunları cebine koymuş. Sonra ata binip gözlerini yummuş. Tekrar gözlerini açtığında kendisini babasının mezarının başında bulmuş. Üzerindeki elbiseleri değiştirip tekrar eski elbiselerini giymiş. At da geldiği yöne doğru uçup gitmiş. Biraz sonra güneş doğup sabah olmak üzereymiş. Babasının mezarından ilk gecenin nasibini alan delikanlı evine dönmüş. İneğin yemini suyunu verip sütünü sağdıktan sonra evin temizlik işleri ile uğraşmaya başlamış. O sırada büyük oğlan eve dönüyormuş. Küçük kardeşini görünce, onu hemen azarlamaya başlamış,\n\n̶ Benim aptal kardeşim, sana uyup bu soğuk geceyi dışarıda, mezarın başında beklemekle geçirdim. Çok aç ve uykusuzum. Çabuk bana yiyecek getir ve yatağımı hazırla. Çabuk ol yoksa seni ayağımın altına alırım şimdi! diye bağırmış.\n\nKüçük oğlan suçlu suçlu ağabeyinin isteklerini yerine getirmiş. Daha sonra ineği alıp otlağa götürmüş. Büyük oğlan ise sanki çok iş yapmış gibi kahvaltısını yaptıktan sonra, yatağına yatıp uyumaya başlamış.\n\nAkşamüstü üç kardeş evde bir araya gelmişler. Bu gece de mezarı bekleme sırası ikinci kardeşinmiş. Fakat o da tıpkı büyük ağabeyi gibi bu görevi yerine getirmek istemiyormuş.\n\nİkinci ağabeyinin de ilgisizliğini gören küçük kardeş gidip, gündüz yakaladığı bir kekliği pişirmiş ve ineğin sütünü de sağarak kardeşinin yiyeceğini hazırlayıp, ağabeylerinin yanına dönmüş.\n\nİkinci ağabeyine babalarının mezarına gitme sırasının kendisinde olduğunu hatırlatmış. Fakat gitmemek için bahane arayan ağabeyi,\n\n̶ Hadi be sen de! Kafasız çocuk! Senin yüzünden dün gece büyük ağabeyimiz gidip soğukta tir tir titredi. Sabaha kadar uykusuz kaldı. Onun eline ne geçti ki benimkine ne geçecek? Gitmeyeceğim, diyerek kardeşini azarlamış.\n\nBunun üzerine, küçük oğlan hazırladığı yiyecekleri ona vermiş ve gitmesi için tekrar yalvarmış. Yiyecekleri gören ağabeyinin ağzı sulanmış ve sırf yiyeceklerin hatırı için gitmeyi kabul etmiş.\n\nO da büyük ağabeyi gibi, aynı islim damına gidip yiyeceklerini yedikten sonra uyumuş. Küçük kardeş, ikinci ağabeyinin de mezara gitmeyeceğini bildiğinden; herkes uyuduktan sonra, kalkıp mezarın başında gitmiş. Önceki gece hazırladığı sığınağın içine girerek beklemeye başlamış.\n\nSabaha doğru gökyüzünde kızıl bir bulutun kendisine doğru yaklaşarak indiğini görmüş. Biraz sonra babasının mezarının yanına inen kızıl bir at belirmiş. Atın üzerinde kızıl bir elbise ve kızıl bir silah varmış. Bu at da tıpkı önceki geceki siyah at gibi dile gelip konuşmaya başlamış. Kızıl at da delikanlıdan üzerindeki kıyafetleri giyinmesini ve silahı kuşanıp üstüne binmesini istemiş. Delikanlı onun bütün isteklerini yerine getirmiş Sırtına bindikten sonra at göğe doğru uçmaya başlamış. Siyah atın da gittiği mağaranın önünde durmuş. Delikanlıyı sırtından indirmiş. Yelesinden ve kuyruğundan birer tel koparmasını istemiş. Ona bu kılları saklayıp, kendisine ihtiyacı olduğunda onları birbirine vurması halinde hemen yanında olacağını söylemiş.\n\nDelikanlı kızıl atın kıllarını da alıp cebine koymuş. Tekrar atın sırtına binmiş. At onu, babasının mezarının başında indirmiş, delikanlı, üzerindeki kıyafetleri değiştirmiş. Kızıl elbiselerle silahı tekrar atın üzerine bağlamış. At, geldiği yöne doğru uçup gitmiş.\n\nDelikanlı bu geceden de nasibini almış olarak, seher vakti tekrar evine dönmüş. Hemen günlük işlerine koyulmuş. İneği sağmış, yemini vermiş, evin temizlik işleriyle uğraşırken uzaktan küçük ağabeyinin geldiğini görmüş.\n\nAğabeyi yanına geldiğinde onu tıpkı büyük ağabeyi gibi azarlayıp ondan derhal kahvaltısını ve yatağını hazırlamasını; aç, susuz ve yorgun olduğunu söylemiş. Küçük oğlan ağabeyinin kahvaltısını hazırlayıp yedirmiş. Sonra da onu yatağına yatırmış. Daha sonra ineği alıp otlağa gitmiş. O gün ormanda geyik avlayarak akşamüstü eve dönmüş. Geyiği pişirmiş ve akşam yemeklerini hazırlamış.\n\nYemek yerken ağabeyleri onunla alay etmeye başlamışlar,\n\n̶ Haydi bakalım, bu gece de sıra sende. İki gece biz gidip bekledik. Soğuktan, uykusuzluktan, açlıktan başka elimize geçen bir şey olmadı. Bu gece de sen git. Bu sıkıntıları çek ki biraz aklın başına gelsin, demişler.\n\nKüçük kardeşleri de,\n\n̶ Peki, ağabeylerim, sağ olun. Siz gittiniz, iki gece boyunca babamızın mezarını beklediniz. Bu gece de ben gidip bekleyeceğim elbette. Ne yapalım babamızın vasiyeti böyle. Katlanmak zorundayız, demiş.\n\nGeyiğin etinden bir parça da yanına alarak gitmek istemiş. Fakat kardeşleri aldığı et parçasını ona çok görmüşler, kendilerinin doymadığını, onun götüreceği et parçasını da yemek istediklerini söylemişler. Bunun üzerine delikanlı boynu bükük bir şekilde et parçasını da onlara bırakmış.\n\nEvden dışarı çıktığında bir de bakmış ki yağmur yağıyor. Gündüz avladığı geyiğin postunu sırtına, kafa derisini de başına geçirip mezarlığın yolunu tutmuş. Mezarlığa vardığında, önceden hazırlamış olduğu sığınağın içine girerek beklemeye başlamış.\n\nSabaha doğru, yine gökten beyaz bir bulutun kendisine doğru yaklaşarak geldiğini görmüş. Beyaz bulut gelip mezarın başında dolanıp duruyormuş. Delikanlı,\n\n̶ Ey bulut! Neden aşağıya inmiyorsun? diye sormuş.\n\nBulutun içinden bir ses,\n\n̶ Nasıl ineyim ki? Sen ki benim kısmetimsin, ama bana saygısızlık ettin. Beni beklerken sırtında geyik postu ve başında geyik derisi var. Onları çıkar ki ben aşağıya inebileyim, diye seslenmiş. Delikanlı hemen geyik postunu ve başlığını çıkarmış.\n\nBulut yere indiğinde etraf öyle bir aydınlanmış ki, delikanlının gözleri kamaşmış. Bir de bakmış ki orta yerde bembeyaz küheylan bir at ve sırtında beyaz bir elbise ile bir silah varmış. At ona sırtındaki elbiseleri giyip, silahı kuşanmasını söylemiş. Delikanlı, derhal elbiseleri giyip, silahı kuşanmış.\n\nBizim fakir, zavallı köylü bu elbiseleri giyince uzun boylu, iri yarı, yakışıklı yiğit bir delikanlı olup çıkmış.\n\nAtın sırtına binmiş ve at ona kendisini üç kere havaya fırlatacağını ve eğer üçünde de yere düşmeden tekrar atın sırtına oturabilirse hak ettiği nasibi alacağını söylemiş. Sonra at birinci kez sıçramış, delikanlıyı kırk arşın göğe fırlatmış. Delikanlı gelip atın sırtına oturmuş. Delikanlı üç seferde de yere düşmeden atın sırtına oturabilmiş. Bunun üzerine at, sırtında binicisi olduğu halde kendisinden önceki iki attan daha hızlı bir şekilde gökyüzüne doğru uçmuş ve göğün diğer tarafındaki mağaranın önüne gelip durmuş.\n\nBurada delikanlıyı sırtından indirmiş, siyah ve kızıl atlar gibi kuyruğundan ve yelesinden birer kıl koparmasını, bunları birbirine değdirdiği vakit hemen yanında olacağını söylemiş. Delikanlı da onun yelesinden ve kuyruğundan birer tel kopararak cebine koymuş. Sonra at onu yeniden sırtına alarak mezarın başına getirmiş. Delikanlı, yine elbiselerini değiştirmiş ve ata ait olanları onun sırtına vermiş. At geldiği tarafa doğru tekrar uçup gitmiş.\n\nDelikanlı, güneş doğmadan yine evine varmış. İneği sağmış, yemini vermiş; ağabeylerinin kahvaltısını hazırlayıp evi temizlemiş ve ineği alıp otlağa götürmüş. Akşam tekrar eve döndüğünde iki ağabeyinin de üzüntülü olduğunu görmüş. Onlara dertlerinin ne olduğunu sormuş.\n\nAğabeyleri,\n\n̶ Seni ilgilendirmez. Hem senin aklın böyle şeylere ermez. Sen git, kendi işine bak, diye onu terslemişler.\n\nAğabeylerinin kara kara düşünüp üzüldüklerini ve yemeden içmeden kesildiklerini gören küçük oğlan, onlara dertlerini yeniden ve ısrarla sormuş. Meğer o ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da, üç güzel kızı varmış. Padişah kızlarını evlendirmek istiyormuş. Fakat bir şartı varmış. Kırk arşınlık bir hendek kazdırmış. Hangi üç yiğit atı ile bu hendekten atlarsa, onlara kızlarını verecekmiş. Bu haber bütün ülkeye yayılmış. Duyan her yiğit, atını alıp hendeği aşmaya çalışmış. Ama hiç kimse başaramamış.\n\nBizim fakir köylü kardeşler de padişahın kızlarını isterlermiş. Ama bunu asla başaramayacaklarını düşündükçe de üzülürlermiş.\n\nKüçük kardeşleri onlara,\n\n̶ Canınızı hiç sıkmayın; biz zaten fakir köylüleriz. Padişahın kızları kim, biz kim. Biz onların ayaklarının tozu bile olamayız; vazgeçin bu sevdadan, demiş. Ama dinletememiş.\n\nAğabeyleri günden güne sararıp solmaya başlamışlar. Onların bu hâlleri küçük kardeşlerini oldukça üzüyormuş. Aklına atlar gelmiş.\n\nHemen siyah atın kıllarını cebinden çıkarıp birbirine sürtmüş, bir anda siyah at yanında peyda olmuş, delikanlı onun üzerindeki elbiseleri giyip, silahı kuşanıp ata binmiş ve padişahın sarayına doğru gitmiş. At seyreden herkesi hayretler içinde bırakarak sarayın önündeki hendeği bir sıçrayışta aşıp sarayın kapısının önünde durmuş.\n\nBunu haber alan padişah çok şaşırmış ve duyduğuna inanamamış. Ama çaresiz, verdiği sözü tutup büyük kızını bu yiğide vermek zorunda kalmış. Delikanlı padişahın kızını alıp atına bindirmiş. At gözden kaybolduktan sonra göğe uçarak her zamanki mağaranın önünde durmuş. Delikanlı kızı attan indirip mağaraya koymuş.\n\nErtesi gün, kızıl kılları bir birine vurarak kızıl atı çağırmış. Atın üzerindeki elbiseleri giyip, silahı kuşanmış. Ata binip saraya gitmiş. Hendeği atlamış ve padişahın ikinci kızını da alıp mağaraya götürmüş.\n\nFakat delikanlı akşam, kardeşlerinin her zamankinden daha fazla üzgün olduklarını görmüş ve onlara bunun sebebini sormuş.\n\nOnlar da padişahın iki kızının bilinmeyen kişiler tarafından alınıp götürüldüğünü söylemişler ve bu şanslı kişilerin kendileri olmadığına yanmışlar. Küçük kardeşleri, onların bu yersiz üzüntülerine içten içe gülüyormuş. Fakat yine de onları teselli etmeye çalışmış.\n\nÜçüncü gün, beyaz atın kıllarını birbirine vurarak beyaz atı çağırmış. Üzerindeki beyaz elbiseleri giyinmiş, silahı kuşanmış, ata binip saraya gitmiş. Hendeğin önüne geldiğinde çok kalabalık bir toplulukla karşılaşmış.\n\nHerkes padişahın küçük kızını alacak yiğidi görmek, hatta buna engel olmak istiyormuş. Beyaz atı ve binicisini görünce bu şanslı kişinin o olduğunu anlamışlar. At iki kere hendeğe doğru ilerlemiş ve geri dönmüş. Üçüncüsünde bir atlamış, uçarak tam sarayın kapısının önünde yere inmiş.\n\nPadişah gözyaşları arasında son kızını da vermek zorunda kalmış. Delikanlı küçük kızı da alıp aynı mağaraya götürmüş.\n\nÜç kız kardeş mağarada birbirlerini görünce sevinmişler ve birbirlerine sarılıp öpüşmüşler. Delikanlı üç atı da alıp evlerinin önüne götürmüş. Ağabeylerinin yanına gidip onlara olan bitenin hepsini anlatmış.\n\nAğabeyleri bütün bunlara çok şaşırmış. Önce kardeşlerinin delirdiğini sanıp onu ciddiye almamışlar. Ama dışarıdaki atları görünce yaşananların gerçek olduğunu anlamışlar. Üç kardeş, atların üzerindeki giysileri giyip, silahları kuşanıp, atlara binmişler. Atlar, onları uçurup mağaraya götürmüş. Padişahın kızları, mağaranın kapısında onları bekliyormuş. Kardeşler gelince hep birlikte mağaraya girmişler.\n\nMağaranın içi mücevherlerle doluymuş. Küçük oğlan ağabeylerine,\n\n̶ Sevgili ağabeylerim, sizin kıymetini bilmediğiniz babamızın bize bıraktığı miras işte bunlardır, demiş.\n\nKardeşler sıra ile padişahın kızları ile evlenmişler ve mağaradaki mücevherleri paylaşmışlar. Her biri padişahın sarayının karşısında üç güzel saray yaptırmış.\n\nPadişah damatları arasında en çok küçüğünü severmiş. Çünkü o diğerlerinden daha akıllı imiş. Padişahın küçük kızı da ablalarından daha güzelmiş. Padişah artık yorulduğunu söyleyerek tacını küçük damadına bırakmak istemiş. Fakat iki büyük oğlan küçük kardeşlerini içten içe kıskanırlarmış. Onun sahip olduğu şeyleri kendileri elde etmek isterlermiş. Kıskançlıklarından gidip padişaha kardeşlerini kötülemişler. Fakat beyaz at daha önceden padişahın küçük kızına bütün olacakları haber vermiş.\n\nKız gidip babasına her şeyi anlatmış ve ondan büyük damatlarına inanmamasını istemiş. Padişah küçük kızının sözünü dinlemiş ve tacını tahtını küçük damadına vererek dinlenmeye çekilmiş. Böylece babalarının mirasına konan kardeşler mutlu bir hayat yaşamışlar. Onlar ermiş muradına;biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Köpek",
        "text": "KÖPEK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde, deniz kıyısında bir kasabada yaşayan zengin bir kuyumcu varmış. Bu kuyumcu o kadar zenginmiş ki altınlarını kürekle toplar yığarmış.\n\nKuyumcunun güzel mi güzel; akıllı mı akıllı bir de kızı varmış. Kuyumcunun kızına evlenmek için birçok talip çıkmış. Fakat kız kimseye varmamış.\n\nKuyumcu bir gece bir rüya görmüş. Rüyasında kızını kasabaya gelen ilk gemiden inen kimseye vermesi söylenmiş. O da sabah olur olmaz gemiyi gözlemeye başlamış. Gemi gelmiş ve içinden bir kara köpek inmiş.\n\nKadere ve şansa çok inanan kuyumcu sözünde durmuş ve kızını kara köpeğe vermiş. Kız da:\n\n— Kaderim bu imiş, diyerek kara köpekle gitmeye razı olmuş.\n\nKızı yanına alan kara köpek kasabadan ayrılmış. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler ve sonunda bir saraya varmışlar.\n\nSaray, köpeğin sarayı imiş. Sarayda birkaç gün yiyip içip eğleştikten sonra, kara köpek kıza:\n\n— Ben birkaç günlük bir seyahate çıkacağım. Sen şu anahtarları al, saraydaki odaları dolaşır gezersin, böylece ben gelene kadar vakit geçirirsin, demiş.\n\nKızla vedalaştıktan sonra yola revan olmuş.\n\nKara köpek gittikten sonra kız, elinde bir deste anahtarla oda oda gezmeye başlamış. Bir odayı açmış ki, kuyumcular mücevherat yapıyorlar. Çalışanlara,\n\n— Mücevherleri kim için yapıyorsunuz? diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n— Efendimiz için, diye cevap vermişler.\n\nKız başka bir odayı açmış, orada da terziler elbise dikiyorlarmış. Onlara da aynı soruyu sormuş, onlar da:\n\n— Efendimiz için, demişler.\n\nSonra diğer bir odanın kapısını açmış. İçeride marangozlar çalışıyormuş. Onlar da biraz öncekilerin dediklerinden başka bir şey dememişler.\n\nKız bir kapıyı daha açmış, içerisi ağzına kadar köpek yavruları ile dolu imiş. Köpek yavruları kızı görünce üzerine atlayıp, onu tırmalamaya başlamışlar.\n\nKız da sinirlenerek kaçıp, güçlükle kapıyı kapatmış. Sarayın karanlık bir köşesine çekilip:\n\n\"Kaderim bu kadar kötü mü olacaktı?\" diye için için ağlamaya başlamış.\n\nO sırada seyahatten dönen kara köpek kızın ağladığını işitince yanına gidip:\n\n̶ Niye ağlıyorsun söyle bana. Derdini söylemeyen derman bulamaz? diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Neden üzülüp ağlamayayım? Odanın birini açtığımda köpek yavruları üzerime sıçrayıp beni tırmaladılar. Çok korktum, diye söylenmiş\n\nSonra da:\n\n— Köpek yavrusu ne olacak ki, neye yararlar? diye sormuş.\n\nBu hakaretlere ve küçümsemeye çok içerleyen kara köpek aniden silkinmiş ve uzun boylu, yakışıklı dal gibi bir delikanlı oluvermiş.\n\nKıza:\n\n— Artık seninle evlenemem. Odalarda gördüğün hazırlıklar hep senin için yapılıyordu. Oysa sen kıymetini bilemedin, diyerek göğsünden iki kıl çıkarıp kıza vermiş,\n\n— Al bu kıllar sende kalsın. Başın darda kaldığı zaman bu kılları birbirine sürtersen senin yardımına koşarım. Şimdi yolumuz burada ayrılıyor, diyerek çekip gitmiş.\n\nKız bu duruma çok üzülmüş. Ümitsiz, üzgün ve pişman bir hâlde, nereye gideceğini, ne yapacağını bilemeden köpeğin sarayından çıkmış.\n\nSonra kılık kıyafetini değiştirmiş. Erkek elbiseleri giyip, saçlarını toplayıp kafasına da bir işkembe geçirerek yola devam etmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Geceleri ağaç kovuklarında sabahlamış. Bir gün bir şehre ulaşmış.\n\nKarnı aç olduğu için hemen iş aramaya koyulmuş ve bir fırıncının yanında iş bulmuş. Çalışkanlığı ve efendi tavırları ile fırıncının gözüne girmeyi başarmış.\n\nFırıncı bir gün çırağı olan erkek kılığındaki kızla evine ufak tefek eşya göndermiş. Fırıncının hanımı hafifmeşrep bir yapıya sahipmiş. Çırağa göz koymuş. Çok cilve yapmış fakat çıraktan yüz bulamamış.\n\nFırıncının hanımı yüz bulamayınca da çırağa çok içerlemiş:\n\n— Bu çırağa nasıl bir plan yapayım da bu küstahlığını ona ödeteyim, diye kara kara düşünmeye başlamış.\n\nAkşam kocası eve gelince:\n\n— Senin çırağın bana sarkıntılık yapmaya kalkıştı. Bunun cezasını verirsen ver. Vermezsen ben bu evde bir dakika bile kalmam, diye bağırıp çağırmaya başlamış.\n\nFırıncı bu lafları duyunca hem öfkelenmiş, hem de şaşırmış. Karısına:\n\n— Peki Hanım, fırında bir fırsatına bulup bu ahlaksızlığını ona ödettireceğim. Onu öldüreceğim, bunun zaten başka yolu da yok, diyerek karısını teselli etmiş.\n\nÇırağın bu ahlaksızlığı yaptığına inanan ve çok sinirlenen fırıncı, evden çıkar çıkmaz doğruca fırına gitmiş. Çırağına:\n\n— Fırına odun at; kuvvetli bir ateş yakacağız. Haber geldi; bugün askeriyeye ekmek vereceğiz, demiş.\n\nHiçbir şeyden haberi olmayan kız, fırını kuvvetlice yakmış.\n\nBiraz sonra fırın iyice kızgınlaşmış. Fırını kontrol eden fırıncı, çırağına:\n\n— Sen benim hanımıma sarkıntılık etmişsin, senin cezanı seni fırına atarak vereceğim, diye bağırmış.\n\nÇırak ne kadar yalvarıp, suçsuz olduğunu söylemişse de fırıncıya kendini dinletememiş.\n\nSonunda çaresiz kalarak gidip temizlenmeye başlamış.\n\nBu sırada aklına kara köpeğin verdiği kıllar gelmiş. Hemen cebinden kılları çıkarmış, kılları birbirine sürtünce aniden gecenin karanlığında bir sürü atlı asker peyda olmuş. Askerlerin komutanı fırıncıyı çağırmış ve:\n\n— Söyle bakalım, sen bu genci niçin cezalandırmak istiyorsun? diye hesaba çekince, fırıncı da, durum böyle böyle,diye anlatmış.\n\nAskerlerin komutanı fırıncının çırağını yanına çağırmış. Başındaki işkembeyi tutup çekince kızın sırma gibi gümrah saçları omzuna dökülüvermiş.\n\nFırıncı erkek sandığı çırağının kız olduğunu görünce çok şaşırıp karısının çırağa iftira attığını anlamış. Bu sırada fırıncının hanımı da oralarda bir yere gizlenmiş bütün olan bitenleri seyrediyormuş. Tabi olanları görünce o da çok şaşırmış. Fakat konuşmaları duyamadığından bu kadar kalabalığa da bir anlam verememiş.\n\nKocasının yanına gelerek:\n\n— Bu kalabalık ne oluyor? diye sormuş.\n\nKocası da:\n\n— Çırağın fırında nasıl yanacağını seyre gelmişler. Hele kapağını aç fırının iyi yanmış mı bir bak? demiş.\n\nKadın fırının kapağını açar açmaz, adam arkasından kadını kaldırdığı gibi karısını fırının içine atıvermiş.\n\nKızın imdadına koşan kara köpek, erkek kılığındaki kızla evlenmek üzere olan adammış. Kızı alıp sarayına götürmüş ve onunla evlenmiş. Ömürlerinin sonuna dek mutlu bir şekilde yaşamışlar. Onlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Altın Dede",
        "text": "ALTIN DEDE\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allahın kulu çokmuş. Az söylemesi sevap; çok söylemesi günahmış. Geçmiş zamanlarda, ülkenin birinde kıtlık yaşanıyormuş.\n\nBu ülkede halk kıtlıktan kırılıp, ekmek yapmaya buğday bulamazken komşu ülkenin bereketten zahire ambarları dolup taşıyormuş. Sokaklarından hep altın suları akar, kadınları süslü püslü gezermiş. Fakir ülkenin adamları onları hayretle seyreder, kıskanırlarmış.\n\nFakat bu bolluk, bereket ülkesinde çok kötü yürekli bir kadın otururmuş.\n\nBu kadın çevresindeki bütün insanlarını birbirine düşürürmüş.\n\nFakir ülkede ise nur yüzlü, iyi yürekli bir ihtiyar varmış. Herkes ona Altın Dede dermiş. Gerçekten de yüreği altın gibiymiş.\n\nHerkese iyilik yaparmış. Başı sıkışan onun yanına gider, akıl danışır; paraya ihtiyacı olan onun yanına gider, para istermiş.\n\nO da başından bir tel kopararak ihtiyacı olanlara verir, muhtaçlar da onu eline alır almaz kıl hemen altın oluverirmiş. Daha çok paraya ihtiyacı olana kulağından bir parça koparır verir ve bu kulak parçası tutanın elinde altın külçesi olurmuş. Kopuk kulağın yerine de hemen bir kulak gelirmiş.\n\nBir gün zengin ülkedeki kötü yürekli kadın, kendisi gibi kötü yürekli arkadaşlarını yanına çağırmış. Onlara,\n\n̶ Bu Altın Dede denilen adamın bütün altınları bizim olmalı, demiş.\n\nKadının dört adamı kılık değiştirip hemen Altın Dede'nin ülkesine gitmiş, Altın Dede'nin evini bulup kapısını çalmışlar.\n\nHiçbir şeyden haberi olmayan Altın Dede her zamanki gibi güler yüzü ile onları karşılamış, içeri almış. Gözleri sahte sahte gülen bu kötü yürekli dört kişiyi misafir etmiş.\n\nBiraz sonra içlerinden biri,\n\n̶ Bize para lâzım, demiş.\n\nAltın Dede de ne bilsin, tutmuş başından birtel çekip adama uzatmış.\n\nAdam saç telini eline alır almaz, saç teli altına dönüşmüş.\n\nBu sefer öbür adam,\n\n̶ Ama dedeciğim, benim altına ihtiyacım ondan daha fazla, demiş.\n\nDede de elini kulağına götürüp kulağını kopararak,\n\n̶ Al, demiş.\n\nKulağı eline alır almaz kulak hemen altın külçesine dönüşmüş.\n\nBunun üzerine üçüncü adam,\n\n̶ Benim onlardan daha çok paraya ihtiyacım var, demiş.\n\n̶ Sen bilirsin, diye de yakınmış.\n\nDede de sol bileğini kesip adama uzatmış. Bilek adamın elinde kocaman bir külçe altın hâlini almış.\n\nDördüncü adam da,\n\n̶ Dedeciğim, benim ihtiyacım inanın ki onların hepsinden çok fazla, diye yalvarmış.\n\nDede de,\n\n̶ Peki evladım, deyip, kafasını koparıp adama uzatmış. Kocaman kafa adamın elinde koca bir altın külçesi oluvermiş. Başın yeri de hemen yeni bir başla dolmuş.\n\nKötü niyetli bu dört kişi, aralarında evvelden kararlaştırdıkları gibi hemen topluca Altın Dede'nin başına çuvallarını geçirmişler. Kimi kolunu, kimi boynunu, kimi ayağını koparıp, ihtiyarı oracıkta öldürmüşler.\n\nFakat ellerindekiler bir türlü altın haline dönüşmemiş. Üstelik önceden aldıkları altınlar da birer et parçası kesilivermiş. Adamlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Bu arada korkudan, can havliyle kaçarlarken kapı, yerinden çıkıp onları yakalayıvermiş.\n\nBahçedeki bir ağaç da kökünü söküp, bu dört adama yemem diyene kadar dayak atmış. Dayaktan hepsini bayıltmış.\n\nhaydutlar ihtiyarın yüreğini çıkarmayı düşünemediklerinden ihtiyar tekrar dirilmiş. Eğer yüreğini çıkarsalarmış ihtiyar daha dirilemez ve bütün vücudu altın olurmuş.\n\nEski halini alan ihtiyar, hemen bu dört adamı ayıltmış; yüreklerini çıkarıp atarak yerine temizlenmiş birer yürek takmış. Adamlar yeni yürekleri sayesinde hep iyilik yapan, temiz yürekli insanlar olmuşlar.\n\nBir daha da ülkelerine dönmemişler. Bunları kışkırtan fena yürekli kadın da hırsından çatlayıp ölmüş.\n\nKötüleri kömür eden Allah, iyilere ömür vermiş.\n\nGökten üç elma düşmüş: Biri anlatanın, biri dinleyenlerin diğeri de bütün iyi insanların başına olsun.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Papağan ile Kız",
        "text": "PAPAĞAN İLE KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş; Allah'ın kulu darıdan çokmuş. Çok söylemesi günahmış. Zamanın birinde bir köyde zengin bir adam ve çok güzel bir kızı varmış. Adam kızını çok sevdiğinden, onun her istediğini yerine getirirmiş.\n\nBir gün kızı babasının yanına gelip:\n\n̶ Babacığım evde canım sıkılıyor, bana papağan alır mısın? deyip de ısrar edince babası, pazara gidip bir papağan almış.\n\nPapağan adama:\n\n̶ Ne olur, beni yavrularımdan ayırma, yoksa başınıza çok felaketler getiririm, demiş.\n\nAdam hiç aldırış etmeden papağanı eve getirmiş. Evde altın bir kafese koymuş.\n\nAradan günler geçmiş ve kız babasının yanına gelerek papağanın sıkıldığını söylemiş. Bunun üzerine babası:\n\n̶ Kafesi açıp biraz havalandır, demiş.\n\nKız kafesi açar açmaz papağan, kızı pençelerinin arasına aldığı gibi havalanmış, götürüp ıssız bir tepeye bırakmış.\n\nKız az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş, bir gün bir memlekete ulaşmış. Çaresiz kalan kız çalışıp karnımı doyurayım diye bir camcıya gitmiş. Camcı’ya:\n\n̶ Kimsem yok, açım, ne olur beni işe alın. Ne isterseniz yaparım, diye yalvarmış.\n\nBunun üzerine camcı kızı işe almış ve sabaha kadar, emrettiği bütün işleri bitirmesini söylemiş. Kız gece yarısına kadar verilen bütün işleri bitirmiş; ortalığı temizlemiş; camları yerleştirmiş, sabaha karşı da uyumuş.\n\nKız uyuduktan sonra sabaha karşı papağan gelmiş ve bütün camları kırmış. Sabah olunca dükkâna gelen adam kızı bir güzel dövüp işten kovmuş.\n\nDaha sonra kız bir değirmenciye gitmiş:\n\n̶ Beni işe alın,ne isterseniz yaparım, demiş.\n\nDeğirmenci de:\n\n̶ Bütün işleri yapar, torbaların ağızlarını dikersen seni işe alırım, demiş.\n\nKız bu teklifi kabul etmiş. Gece yarısına kadar bütün işleri bitirip uyumuş.\n\nSabaha karşı değirmene gelen papağan bütün unları döküp gitmiş. Sabah olunca, işine gelen değirmenci ortalığın hâlini görünce çok sinirlenmiş. Hem kızı dövmüş, hem de işten kovmuş.\n\nÇaresiz kalan kız dolaşa dolaşa bir göl kenarına gelmiş. Yüzünü yıkarken kızı gören padişahın oğlu güzelliğine âşık olmuş. Padişaha göl kıyısında gördüğü güzelle evlenmek istediğini babasına söylemiş.\n\nOğlunu çok seven padişah kırk gün kırk gece düğün yapıp bu güzel kızla oğlunu evlendirmiş. Padişahın sarayında kocası ile mutlu bir hayat süren kız, aradan bir zaman geçtikten sonra nur topu gibi bir çocuk doğurmuş.\n\nBir gece papağan gelerek uyuyan çocuğu alıp götürmüş. Uykudaki kadının ağzına da kan sürerek bir eline çatal, diğerine kaşık tutuşturmuş. Karısından önce uyanan padişahın oğlu karısını ağzı kanlı, eli bıçaklı görünce deliye dönmüş. Pencerenin açık olması nedeniyle:\n\n̶ Çocuğu kaçırmışlardır, diye düşünüp çok sevdiği karısından şüphelenmemiş. Ülkeyi didik didik aratmış ama bir türlü çocuğu bulamamış.\n\nPadişah gelininden şüphe edip:\n\n̶ Oğlum bu kadın çocuğunu yemiş olabilir. Çocuğunu yiyen bizi de yer; at gitsin bu kadını, demişse de karısını çok seven oğlan babasının sözüne kulak asmamış.\n\nGel zaman git zaman, ikinci çocukları dünyaya gelmiş. Papağan yine gizlice saraya girip kadın uyurken ağzına kan sürüp bir eline çatal, diğer eline bıçağı tutuşturup çocuğu aldığı gibi uçup gitmiş.\n\nYine aynı olayların olduğunu duyan padişah gelinini zindana attırıp oğlundan ayırmış. Oğlunu da:\n\n̶ Çocuğunu yiyen kadın yarın seni de yer, deyip ikna etmiş.\n\nÇaresiz kalan oğlan çok sevdiği hâlde karısını zindanda bırakıp, ziyaretine bile gitmemiş.\n\nPadişah, senede bir gün halkını sarayının bahçesinde toplar, yemek yedirir, kendi de onlarla yermiş. Bunu bilen papağan da bu ziyafete yemek işlerine bakan, padişahın sofrasını hazırlayan yaşlı bir kadın kılığına girip katılmış.\n\nÜzerine kan dökülmüş ve bir bıçak saplanmış pilav sahanını padişahın önüne koymuş.\n\nÖnündeki kanlı pilavı görünce çok sinirlenen padişah:\n\n̶ Siz delirdiniz mi? Pilavın üzerine kan serpilip de bıçakla yenilir mi? diye köpürünce kadın:\n\n̶ Hiçbir kadın çocuğunu yer mi ki, sen kanlı pilavı bıçakla yiyesin? demiş.\n\nPilav sahanını kaldırıp, üzerine kan dökülmüş bir elma ve bir kaşık getirmiş.\n\nYine çok sinirlenen padişah kadına:\n\n̶ Sen deli misin, elmaya kan sürülüp bıçakla yenilir mi? diye bağırmış.\n\nKadın da:\n\n̶ Hiçbir kadın çocuğunu yer mi ki, sen de kanlı elmayı bıçakla yiyesin? diye karşılık vermiş.\n\nBu sırada hemen yine papağan kılığına bürünüp:\n\n̶ Bütün bu olanları ben yaptım. Çocuklarınız bende, demiş.\n\nBu konuşmalar üzerine padişah hemen oğlunu alıp zindandaki gelininin yanına giderek, gelinini sarayına getirip; özür dileyip kırk gün kırk gece yeniden düğün yapıp tekrar evlendirmiş.\n\nOnlar ermiş muradına; biz de erelim muradımıza.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Üç Kardeş",
        "text": "ÜÇ KARDEŞ\n\nBir varmış, bir yokmuş; Allah'ın kulu çokmuş. Bir zamanlar memleketin birinde bir oduncu, oduncunun da üç oğlu yaşarmış. Oduncu evin geçimini ormandan odun kesip satarak sağlamaya çalışırmış.\n\nBir gün yine ormanda odun keserken, gözü ilerdeki bir ağacın tepesindeki yuvada parıldayan bir cisme takılmış. Hemen ağaca tırmanan oduncu, bakmış ki parlayan şey, bir kuş yumurtası… Yumurtayı alıp hemen evinin yolunu tutmuş.\n\nOduncunun hanımı ile çocukları bu pırıl pırıl parlayan yumurtayı görünce ne yapacaklarını şaşırmışlar. Bunun ne olduğuna da bir türlü karar verememişler. Ne yapacaklarını düşünürlerken, akıllarına komşuları olan kuyumcu gelmiş,\n\n̶ Bunun ne olduğunu bilse bilse kuyumcu bilir, deyip, yumurtayı alıp kuyumcuya götürmüşler.\n\nKuyumcu bu parlayan yumurtayı görünce, hemen altın olduğunu anlamış. Fakat ses çıkarmamış. Oduncuya,\n\n̶ Buna bin lira vereyim, demiş.\n\nOduncu da kuyumcunun kendisiyle alay ettiğini sanarak,\n\n̶ Yahu komşu sen bizimle alay mı ediyorsun? diye sitem etmiş.\n\nKuyumcu da oduncunun parayı azımsadığını sanarak,\n\n̶ On bin vereyim; yüz bin vereyim... diye fiyatı yükseltince oduncu yumurtanın değerini o zaman anlamış. Kuyumcuya,\n\n̶ 'Hadi ver bakalım yüz bini, demiş.\n\nParayı verip altın yumurtayı alan kuyumcu, oduncuya bu yumurtadan daha varsa getirmeleri için sıkı sıkı tembihte bulunmuş.\n\nO günden sonra oduncu günde bir tane altın yumurtayı kuyumcuya satar ve gül gibi geçinir olmuş. Sonunda oduncu altın yumurtlayan kuşu yakalayıp evine getirmiş ve bu şekilde her gün ormana gitmekten kurtulmuş.\n\nZenginlik ve bolluk içinde hayatını sürdüren oduncu bir gün ölmüş. Bu arada kuyumcu altın yumurtlayan kuşu elde etmenin yollarını aramaya başlamış. Gidip falcılara fal baktırmış. Falcılar,\n\n̶ Altın yumurtlayan bir kuşun başını yiyen padişah olur; yüreğini yiyenin her sabah başucunda bir altın yumurta olur; kuyruk kısmını yiyen de çok şanslı olur, demişler.\n\nBütün bunları öğrenen kuyumcu, kuşu ele geçirmek için oduncunun dul karısının etrafından dolanmaya başlamış. Evlenmek vaadiyle kadını kandırmış. Kuyumcu böyle planlar kurarken, oduncunun evindeki hizmetçi bir gece rüyasında kuyumcuyu görmüş. Kuyumcu rüyada kuşla ilgili dileklerini hizmetçiye söylemiş.\n\nNihayet kuyumcu bir gün oduncunun dul karısına,\n\n̶ Bu kuşu kes de bana yedir. Canım öyle kuş eti çekiyor ki... demiş.\n\nKadın da kuyumcuyla evleneceğini düşünerek,\n\n̶ Olur, demiş.\n\nBu karara oduncunun çocukları çok karşı çıkmışlar. Ama analarını ikna edememişler. Evin durumdan haberdar olan hizmetçisi kuşu kesmiş. Kuşun başını büyük oğlana, yüreğini ortancaya, kuyruk kısmını da küçük oğlana yedirmiş. Kalanını da kızartarak kuyumcunun önüne götürmüş. Durumu gören kuyumcu çok gücenmiş ve kuşu bile yemeden evden çıkıp gitmiş.\n\nİlk planı boşa çıkan kuyumcu, ne yapayım, ne edeyim diye düşünmüş ve tekrar fala baktırmaya karar vermiş. Falcıya göre, kuşun başını yiyenin başını, yüreğini yiyenin yüreğini ve kuyruk kısmını yiyenin arkasını da yerse falcının söylediklerinin gerçekleşeceğini öğrenmiş.\n\nBu durum yine oduncunun evindeki hizmetçisinin rüyasına girmiş. Hizmetçi, çocukların başına bir bela gelmesin diye gece olur olmaz çocukların yanına gidip durumu anlatmış. Öldürülmekten korkan çocuklar hemen evi terk edip yola çıkmışlar.\n\nÜç kardeş, az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Nihayet bir gün karşılarına üç yol çıkmış. Aralarında oturup konuşmuşlar. Kısmetlerini ayrı ayrı aramaya karar vermişler. Sonra da parmaklarından çıkardıkları yüzükleri oradaki bir taşın altına saklamışlar.\n\nKim önce dönüp gelirse kendi yüzüğünü alacak ve diğer kardeşlerinden birinin gittiği yola devam edecek, diye de kararlaştırmışlar. Böylece üç kardeş helalleşmişler ve her biri ayrı bir yola gitmiş.\n\nKüçük oğlan günlerce yol yürümüş, bir gün bir çeşmenin başında mola vermiş, dinlenirken yanına bir ihtiyar gelmiş. Biraz sohbetten sonra ihtiyar,\n\n̶ Oğlum, yolculuk nereye? diye sormuş.\n\nOğlan da,\n\n̶ İlk rastlayacağım memleket neresi olursa olsun, orada kalıp kısmetimi arayacağım, demiş.\n\nOğlanın bu sözü üzerine ihtiyar adam,\n\n̶ Oğlum biraz daha yol aldıktan sonra karşına bir mağara çıkacak. Bu mağaraya gir. Bu mağaradan yalnızca en çok hoşuna giden bir tek şey al. Unutup iki eşya alırsan kapı kapanır, dışarı çıkamazsın, diye tembihlemiş.\n\nBöylece ihtiyar adamdan ayrılan küçük oğul yine yola revan olmuş.\n\nBiraz gittikten sonra önüne bir mağara çıkmış. Mağaradan içeri giren oğlan, gezerken çok hoşuna giden bir lamba görmüş. Lambayı hemen alıp cebine koymuş. Sonra yine gezmeye başlamış. Oradan bir külçe de altın alıp cebine koyan oğlan, mağaradan çıkmak için kapıya geldiğinde kapı açılmamış,\n\n̶ Bu kapı niye açılmıyor acaba? diye kendi kendine söylenirken iki şey aldığını hatırlayıp, hemen cebindeki külçe altını bırakıvermiş. Altını bırakır bırakmaz da kapı açılıvermiş. Oğlan da şehre doğru yollanmış.\n\nİlk önce bir hana yerleşmiş. Hava karardığında cebinden lambayı çıkarıp yakınca şaşırmış kalmış. Çünkü lambayı yakar yakmaz odanın içinde kızlar raks etmeye, hizmetçiler mükellef bir sofra hazırlamaya başlamışlar. Oğlan sofraya oturmuş yemiş, içmiş, eğlenmiş ve lambayı söndürerek yatmış.\n\nOğlanın odasından her akşam eğlence sesleri gelmeye başlayınca, bu durum etrafındakilerin dikkatini çekmiş. Odanın anahtar deliğinden gizlice onları seyretmişler. Oğlanın lambasının marifetleri ta saraya, padişahın kızının kulağına kadar gitmiş.\n\nPadişahın kızı bu lambayı o kadar çok merak etmiş ki en sonunda padişah babasına çıkıp,\n\n̶ Baba illa da bana o lambayı alacaksın, diye ağlayıp yalvarmış.\n\nKızının yalvarmalarına dayanamayan padişah, askerlerini oğlanın kaldığı otele göndermiş. Tam o sırada da oğlan odada lambasını yakmış, eğleniyormuş. Askerlerin geldiğini görünce hemen lambayı söndürmüş ve saklamış.\n\nBu sırada odaya giren askerlere,\n\n̶ Ne istiyorsunuz, ne suç işledim ki? diye sormuş.\n\nAskerler de,\n\n̶ Biz senin marifetli lambanı almaya geldik, demişler.\n\nOğlanın sakladığı lambayı bulup alarak doğruca saraya götürüp kıza vermişler.\n\nLamba ile becerilerini halka göstermek isteyen padişahın kızı hemen tellallar çıkartarak,\n\n̶ Padişahın kızının bir hüneri var; pazar günü sarayın bahçesinde halka gösterecek! diye ilan ettirmiş.\n\nOduncunun küçük oğlu durumu bildiği için pazar günü geldiğinde sarayın bahçesine gitmemiş. Canının sıkıntısından ırmak boyunda gezmeye çıkmış. Gezerken bir değirmene rastlamış. Değirmenci ile koyu bir sohbete dalmış. Bu arada halk sarayın bahçesinde toplanmış. Padişahın kızının hünerini görmek için heyecanla bekleşiyorlarmış.\n\nNihayet padişahın kızı elinde lambayla sarayın kapısının önüne çıkmış. Lambayı yakar yakmaz da ortalığı bir karanlık bürümüş. Ellerinde kılıçlar olan Arap savaşçılar halkın arasına bir dalmışlar ki vurduklarını yere seriyorlarmış. Kız bunları görünce lambayı zor söndürmüş. Sarayın bahçesi bir kan gölüne dönmüş.\n\nHalk sinirlenip,\n\n̶ Bu kızın cezasını vereceğiz, diye homurdanmaya başlayınca bu duruma çok üzülen padişah,\n\n̶ Alın kızım sizin olsun. Onun cezasını verin, demiş ve kızını kendi elleriyle halka teslim etmiş. Ahali, kız ile lambayı bir sandığa koyup, sandığı da ırmağa bırakmışlar.\n\nBütün bunlar olurken oduncunun küçük oğlu ile değirmenci ırmak kenarında sohbet ediyorlarmış. Irmağın üstünde yüzen bir sandık görünce değirmenci,\n\nO sandıktaki cansa senin, malsa benim olsun, demiş.\n\nAnlaşmışlar. Oğlan suya atlayıp sandığı kenara çıkarmış. Sandığı açmışlar. İçinden padişahın kızı ile bir lamba çıkmış. Oğlan lambayı değirmenciye verip kızı da kendi yanına alarak oradan ayrılmış.\n\nKızla oğlan hiç zaman kaybetmeden şehrin dışına çıkıp, diğer kardeşlerini bulmak için yola revan olmuşlar.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Nihayet kardeşlerinden ayrıldığı üç yol ağzına gelmişler. Küçük oğlan yüzükleri bıraktıkları taşı kaldırmış ki, yüzüklerin hepsi orada duruyor. Hemen kendi yüzüğünü alarak büyük kardeşin gittiği yola gitmişler. Küçük oğlan, yanında kısmeti olan padişahın kızı ile büyük kardeşin gittiği yola gidedursun.\n\nBiz bakalım ortanca oğlanın kardeşlerinden ayrıldıktan sonra başına neler gelmiş? Ortanca oğlan da kardeşlerinden ayrıldıktan sonra bir ülkeye varmış. Bir ev kiralamış. Her sabah kalktığında da başucunda bir yumurta buluyormuş. Bu yumurtaları satarak gül gibi geçinip gidiyormuş.\n\nBir sabah, oğlan yatağında uyurken dışarıdan gelen sesler üzerine pencereye koşmuş. Bakmış ki bir genci asmaya götürüyorlar. Gidip sormuş; eğer on kese altın verilirse affedilip asılmayacakmış. Bu genç bir gezginler turnesinde çalışıyormuş. Gence acıyan ortanca oğlan altınları verip genci asılmaktan kurtarmış.\n\nGencin arkadaşları oğlana,\n\n̶ Başın darda kalınca muhakkak bizi ara, deyip gitmişler.\n\nBir de o memlekette güzel mi güzel bir kız varmış. O kadar güzelmiş ki karşısına geçip para sayarlar ve paraları bitene kadar seyrederlermiş. Ortanca oğlanda da para çok olduğu için, her gün gider kızın karşısında altın sayar, saatlerce kızın güzelliğini seyredermiş.\n\nGenç ve güzel kız, ortanca oğlanın zenginliğine hayran olmuş ve bir akşam oğlanı evine davet etmiş. Akşam yemişler, içmişler, oğlan içkiden sarhoş olunca ağzını tutamamış ve sırrını kıza söyleyivermiş.\n\nOğlan iyice sızdıktan sonra kız oğlanı kusturup, yüreği yıkamadan yutuvermiş. Oğlan sabahleyin uyandığında altını kendi başucunda değil de kızın başucunda görünce oyuna geldiğini anlamış.\n\nÇaresiz, kalkıp evi terk etmiş. Kara kara düşünürken de aklına canını kurtardığı gençten yardım istemek gelmiş. Onları aramaya başlamış. Nihayet onları bulmuş Derdini anlatarak yardım istemiş. Onlar da,\n\n̶ Sen hiç canını sıkma, biz o yüreği kızdan alır geri sana yuttururuz, demişler.\n\nErtesi gün oğlanı başka bir kılığa sokup, kızın evinin önüne gelip, türlü cambazlıklar, gösteriler yapmaya başlamışlar. Pencereden gösterileri seyreden kız, gösteri ekibini evine davet etmiş. Böylece eğlence akşama kadar sürüp gitmiş.\n\nAkşam olunca da gösteri ekibindekiler kıza,\n\n̶ Yatacak yerimiz yok, izin verirsen bu gece senin evinde konaklayalım, diye rica etmişler. Kız da kabul etmiş.\n\nGece kıza belli etmeden ilaç içirmişler, yüreği kusturup hemen oğlana yutturmuşlar. Ses çıkarmadan da kızın evini terk etmişler. Sabah olunca güzel kız uyanmış, bakmış ki yanında altın yok.\n\nDurumu anlamış fakat elinden bir şey gelmemiş. Bu arada ortanca oğlan da memlekette kalmaktan vazgeçip diğer kardeşlerini bulmak için oradan ayrılmış. Haftalarca yol yürüdükten sonra, kardeşlerinden ayrıldığı üç yol ayırımına varmış. Taşın altında küçük kardeşinin yüzüğünün olmadığını görünce kendi yüzüğünü alıp o da büyük kardeşinin gittiği yola revan olmuş.\n\nGelelim büyük oğlana… O da kuşun başını yediği için padişah olacaktı ya, bakalım gittiği memlekette ne olmuş.\n\nBüyük oğlan da kardeşlerinden ayrıldıktan sonra bir memlekete varmış. Vardığında akşam karanlığı çöküyormuş. Misafir olmak için bir evin kapısını çalan oğlana kapıyı yaşlı bir kadın açmış, onu misafir etmiş. Bir gece bu evde kalan oğlan, ertesi gün kalmak için kendisine yer aradıysa da bulamamış. Mecburen gece sokakta kalıp gezinerek sabahı etmiş.\n\nGece bağıran tellalların sesinden, ertesi gün padişahın seçileceğini ve sabahleyin ilk kim sarayın kapısına varırsa onun padişah olacağını işitmiş. Gece gezinerek sabahı ettiği için herkesten önce sarayın kapısına varmış. Böylece o ülkenin yeni padişahı seçilmiş.\n\nPadişah olur olmaz, hemen sarayın bahçesine bir çeşme yaptırmış. Çeşmenin üzerine de kendi resmini nakşettirmiş.\n\nÇeşmenin başına bir bekçi diktiren oduncunun padişah oğlu, bekçiye,\n\n̶ Eğer buraya gelip su içen birisi, ‘of kardeşim of’ diye derin derin iç çekerse onu alıp hemen huzuruma getirin, diye de sıkı sıkı tembihte bulunmuş.\n\nGelelim büyük kardeşi bulmak için yollara düşmüş olan küçük kardeşe… Bakalım onun başına neler gelmiş?\n\nKüçük kardeş büyüğünün gittiği yolu takip edip bir memlekete varmış. Şehri gezip kardeşini aramış. Bu arada bir hayli yorulmuş olan küçük kardeşle nişanlısı, padişahın kızı sarayın bahçesinde gördükleri çeşmeden su içmek istemişler.\n\nÇeşmeden su içerlerken küçük kardeşin gözü çeşmenin üzerindeki resme takılmış. Bir de ne görsün! Büyük kardeşlerinin resmi değil mi? İç geçirerek,\n\n̶ Of kardeşim of! deyince, bu sözleri işiten bekçi, oğlanı tuttuğu gibi hemen padişahın huzuruna çıkarmış. İki kardeş birbirlerini görünce tanımışlar, kucaklaşmışlar, hasret gidermişler.\n\nYine aradan aylar geçmiş, ortanca oğlan da kardeşlerinin bulunduğu memlekete ulaşmış. Sıcaktan bunalan ortanca oğlan sarayın bahçesindeki çeşmeyi görünce, gidip elini yüzünü yıkamak istemiş. Çeşmede elini yüzünü yıkarken çeşmenin duvarındaki büyük kardeşinin resmini görmüş. İç geçirerek,\n\n̶ Of kardeşim of! Sen buralarda mıydın? demiş.\n\nBu sözleri duyan çeşmenin bekçisi onu da apar topar padişahın huzuruna çıkartmış. Huzura çıkarılan ortanca oğlan büyük kardeşinin padişah olduğunu görünce sevincinden ne yapacağını bilememiş.\n\nÜç kardeş birbirleriyle uzun uzun hasret gidermişler. Üçü bir araya gelmenin sevincini kutlamak için kırk gün kırk gece süren bir eğlence düzenlemişler. Bu arada küçük kardeşlerini de nişanlısı olan kızla evlendirmişler. Yemişler içmişler; muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Kaysı Devi",
        "text": "KAYSI DEVİ\n\nBir varmış, bir yokmuş, zamanın birinde bir köyde bir ana ile oğlu yaşarmış. Çocuk bir gün arkadaşları ile oynarken birini dövmüş. Arkadaşı da ona,\n\n̶ Beni döveceğine, gücün yetiyorsa git de babanı öldüren Kaysı Devi'ni döv, demiş.\n\nÇocuk bunu duyunca doğru evine gitmiş. Annesine babasının nasıl öldüğünü sormuş. Annesi de Kaysı Devi'nin babasını öldürdüğünü anlatmış.\n\nÇocuk,\n\n̶ Anne, babamın hiç bıçağı falan yok muydu? diye sormuş.\n\nAnnesi de,\n\n̶ Babanın eski bir bıçağı vardı, demiş ve bıçağı sakladığı sandıktan çıkarıp oğlana vermiş.\n\nBir gün bu oğlan av tüfeğini yanına alıp iki arkadaşıyla ava gitmiş. Karanlık olunca mağaraya girip yemek yemiş, sohbet etmişler. Bu arada oğlan,\n\n̶ Benim babamı Kaysı Devi öldürmüş. Ben de onun intikamını alacağım; gidip onu öldüreceğim, demiş. Arkadaşları,\n\n̶ Gitme. O, adamı yutar. Evinin kapısı bacası belli değil. Biz biliyoruz. Vazgeç, demişlerse de dinletememişler.\n\nOğlan devi öldürmeye giderken,\n\n̶ Tüfeğimi buraya asıyorum. Eğer ondan kan damlarsa bilin ki ben öldüm. Beni aramaya gelmeyin, diyerek gitmiş.\n\nGitmiş gitmiş bakmış ki uzaktan bir yerden ışık geliyor. O ışığı takip ederek ışığın yandığı yere varmış. Karşısına çok büyük bir konak çıkmış. Konağın etrafını dolaşmış, aramış ama kapısını bulamamış.\n\nO sırada Kaysı Devi'nin karısı onu görmüş ve çok beğenmiş. Pencereye çıkıp,\n\n̶ Hey! Sen kimsin? Çekil git. Kaysı Devi gelirse seni parçalar, demiş.\n\nOğlan da,\n\n̶ Ben onu öldürmeye geldim, demiş.\n\nKadın, ne ile öldüreceğini sorunca da babasının eski bıçağını göstermiş. Kadın kolunu uzatıp,\n\n̶ Önce şunu kes, demiş.\n\nOğlan bıçağı vurur vurmaz bıçak ikiye bölünmüş. Kadın bir merdiven uzatıp oğlanı içeri almış. Kadın,\n\n̶ Kaysı Devi gelirken bütün ev sarsılır. O, gelip kapıya bir tekme atınca kapı bu tarafa, kendi de şu tarafa düşer. Düşünce gaz döküp kibriti çal, demiş.\n\nDev gelip kadının dedikleri olunca, oğlan gazı döküp devi yakmış. Küllerini de Tohma'ya atmış. Sonra da Kaysı Devi'nin karısı ile evlenmiş.\n\nBirlikte yaşamaya başlamışlar. Oğlan her gün ava gidiyormuş. Fakat hiç bir şey avlayamıyormuş. Bu durum bir süre devam etmiş. Kadın sonunda,\n\n̶ Sana saçımdan bir tel vereceğim. Tüfeğine bağlayacaksın ama kesinlikle kaybetmeyeceksin. Kaybedersen başımıza çok işler gelir, demiş.\n\nOğlan saçı tüfeğine bağlayınca her gün bir sürü hayvan avlamaya başlamış. Fakat bir gün tüfeğine kurşun koyarken rüzgâr esmiş ve saç teli uçup gitmiş.\n\nTam o sırada o civardan iki arkadaş geçmekte imiş. Uzakta pırıl pırıl bir şeyin parladığını görmüşler. Biri çok zenginmiş. Ötekine,\n\n̶ Malsa senin, cansa benim olsun, demiş.\n\nGidip bakmışlar ki bir saç teli… Zengin olan, saç telinin nasıl olup da böyle pırıl pırıl parladığını merak ettiği için bir günlüğüne kendisi almış. Eve gidince herkese bunun ne olduğunu sormuş. Kimse ne olduğunu bilememiş.\n\nKöyde yaşayan bir cadı, kadın saçı görür görmez tanımış. Adama,\n\n̶ Bunu bilmeyecek ne var. Bu Kaysı Devi'nin karısının saçı… Bana çok para verirsen onu sana getiririm, demiş.\n\nZengin adam kabul edince cadı kadın kendisine bir küp aldırmış. Küpe binmiş ve Kaysı Devi'nin evinin bahçesine inmiş.\n\nKüpü saklamış. Konağın etrafını dolaşırken Kaysı Devi'nin karısı onu görmüş. Pencereden seslenerek,\n\n̶ Teyzeciğim, burada ne arıyorsun? Buralar ıssız yerlerdir; başına bir şey gelir, git buralardan, diye onu uyarmış.\n\nCadı kadın da,\n\n̶ Kızım yolumu şaşırdım. Çok da yorgunum; gidecek bir yerim yok. Beni içeri al da biraz dinleneyim, diye rica etmiş.\n\nKocası,\n\n̶ Bunu eve almayalım. Başımıza iş açar, diye itiraz etmiş. Ama kadın acıdığı için cazı kadını eve almış. Yandaki odaya da bir yatak serip geceyi orada geçirmesine razı olmuş.\n\nGece evde otururken kadın kocasına,\n\n̶ Bu nasıl evlilik, bana hiçbir sırrını vermiyorsun, demiş.\n\nAdam da,\n\n̶ Benim ne sırrım olabilir. Yalnız bir sırrım var. Kolumun altında bir bıçak durur. O çekilirse ben ölürüm, demiş.\n\nCadı kadın konuşmaları kapıdan dinlemiş. İçeri girip,\n\n̶ Oğlum, sesler duydum. Hasta mısın? Neyin var? diyerek yaklaşmış. Bıçağı çekip ırmağa fırlatmış. Adam cansız düşmüş. Karısı günlerce ağlamış.\n\nCadı Kadın,\n\n̶ Kızım, ağlamakla ele bir şey geçmez. Gel biraz dışarı çıkalım, gezelim, demiş.\n\nDışarı çıkınca onu küpü sakladığı yere götürmüş. Kadını küpe bindirip zengin adamın evinin önüne indirmiş.\n\nOğlanın birlikte ava çıkıp mağaradan ayrıldığı arkadaşları avdan gelince bakmışlar ki oğlanın tüfeğinden üç damla kan damlamış. Anlamışlar ki oğlan öldü… Yine de onu aramaya gitmişler. Kaysı Devi'nin evine vardıklarında bakmışlar ki evin kapısı açık… Arkadaşları yerde yatıyor.\n\nArkadaşlarının ter içinde olduğunu görünce hareket ettirmeye çalışmışlar ve kolunun altındaki deliği görmüşler. Camda da aynı şekilde bir kırık varmış.\n\nBu sırada çok acıktıklarından yanı başlarından akan ırmaktan bir balık tutup yemek istemişler. Tuttukları balığın karnını yarınca içinden küçük bir bıçak çıkmış. Bıçağa bakmışlar; ancak camdaki kırık kadar olduğunu görmüşler. Hemen bıçağı arkadaşlarının kolunun altındaki deliğe sokmuşlar. Bıçak deliğe tam uymuş. Bunun üzerine oğlan da hemen gözlerini açıp dirilmiş.\n\nCanlanıp ayağa kalkan oğlan, evini ve her şeyini iki arkadaşına bırakıp karısını aramaya çıkmış atına binmiş. Yanına da bol miktarda altın almış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Bir de bakmış ki bir konakta düğün var… Konağın yakınındaki bir eve yaklaşıp, kapısını çalmış. Kapıyı açan yaşlı kadına,\n\n̶ Beni bu gece misafir edersen sana bir kese altınveririm, demiş.\n\nKadın da bu teklifi kabul edip onu evine almış.\n\nEvde otururken ihtiyar kadına,\n\n̶ Yandaki konakta düğün var; kim evleniyor acaba? diye sormuş.\n\nKadın da,\n\n̶ Kaysı Devi'nin karısını bir cadı kadın kandırıp getirmiş. Adam çok zengin ama kadının gözü bir şey görmüyor. Kırk gündür ne yemek yemiş; ne de evlenmeye razı olmuş. Adam da düğün kurdurdu. Razı olmasa da illa evlenecek. Kadın ise bir odada kilitli tutuluyor, demiş.\n\nOğlan da,\n\n̶ Teyzeciğim, ben kadına bir bardak süt göndereceğim. Götürebilir misin? diye sormuş.\n\nKadın kabul edince yüzüğünü sütün içine atıp göndermiş. Kadın götürüp sütü vermiş ve\n\n̶ Sevdiğinin başı için iç, deyince kadın sütü içmiş ve yüzüğü görmüş.\n\nAnlamış ki kocası sağ ve çok yakınında bulunuyor... Kadın oradan kaçabilmek için her şeyi yemeğe başlamış.\n\nBir gece adam karısını alıp kaçırırken evdeki cariyelerden ikisi onu görmüşler. Adam onları da kaçırmak zorunda kalmış. Üç kadınla evine dönmüş. İki güzel cariyeyi evdeki iki arkadaşı ile evlendirmiş.\n\nHep birlikte konakta yaşamaya başlamışlar ve mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Yılan Bey",
        "text": "YILAN BEY\n\nBir varmış, bir yokmuş. Az söylemesi sevap, çok söylemesi günahmış. Zamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişahın hiç çocuğu olmamış. Karısını götürmediği hekim kalmamış, hiçbir çare bulamamışlar.\n\nBir gün padişahın karısı cariyeleri ile saray bahçesinde ağaçların arasında dolaşırken, bir ağacın kovuğunda enikleri ile sarmaş dolaş olmuş bir yılan görmüş. O an:\n\n— Ey Rabbim, benim de bir çocuğum olaydı da tek yılan olaydı, diye niyaz etmiş.\n\nAradan bir süre geçince padişahın karısı gebe kalmış. Padişah mutluluktan havalara uçmuş, çok sevinmiş. Fakat aksilik bu ya… Kadına hamileliği boyunca yardım eden ebeler hep ölüyormuş. Memlekette ne kadar ebe varsa her gelen ölmüş.\n\nBu ülkede fukara bir ailenin kızı geçim zorluğundan dolayı bir analığının yanına verilmiş onunla birlikte karın tokluğuna yaşarmış. Analık kralın karısının bütün ebelerinin öldüğünü duyunca kız da ölsün diye padişaha gidip:\n\n— Benim kızım iyi ebelik bilir, onu sarayınıza alın, karınızın doğumuna yardım eder, diye ricada bulunmuş.\n\nPadişah hemen kızı getirmeleri için askerlerine emir vermiş. Bu kötü kalpli analık da kapısına gelen askerlere kızı hemen teslim etmiş.\n\nKız giderken askerlere önce mezarlığa uğramak için yalvarmış. Askerler de:\n\n— Nasıl olsa öbür ebeler gibi bu da ölecek; bari uğrasın zavallıcık... diye düşünüp kabul etmişler.\n\nKız orada bir mezarın üzerine kapanıp hüngür hüngür ağlamış. O anda rüya görür gibi bir hâl olmuş. O garip hâl içinde bir hayal görür. Hayalinde gerçek anası kendisine görünür ve ona:\n\n— Kızım o aslında bir yılan değildir. Korkma. Padişaha varırsın. Bana kocaman bir kazan süt getirin, dersin. Kazana padişahın karısını oturtursun, o vakit yılan sağılmış sütün kokusunu alınca kadının karnından çıkacaktır, demiş.\n\nAskerler kızı alıp saraya götürmüşler. Saraya varınca oradakiler bu zavallı kızın ebelik yapabileceğine inanamamışlar ama çaresiz, padişahın huzuruna çıkarmışlar.\n\nKız, bir kazan süt istemiş. Derhal isteği yerine getirilmiş. Kadını da süt kazanının üzerine oturtunca bir anda yılan sağılıp kazanın içine düşmüş. Kadın kurtulmuş. Davullar zurnalar çalınmış, şenlikler yapılmış. Bu çocuğun adını da Yılan Bey koymuşlar. Kıza da ağırlığınca altın verip saltanat arabası ile evine göndermişler. Analığı kızı görünce:\n\n— Bu pis kız yine geldi, diye üzülmüşse de altınları görünce kızı baş tacı etmiş.\n\nYıllar geçmiş, Yılan Bey bir gün babasına:\n\n— Ben evleneceğim, diye tutturmuş.\n\nPadişah da oğlu Yılan Bey'e ülkesinin en güzel kızını istetip almış. Fakat gerdek gecesi Yılan Bey kızı sokup öldürmüş. Memleketteki hangi güzel kızla evlendirseler sonuç değişmemiş. Yılan Bey hepsini ilk gece öldürmüş. Nerede ise ülkede kız kalmamış.\n\nNe yapacağını şaşıran padişah, yine doğumu yaptıran kızı çağırttırmış. Askerler gidip evinden kızı almışlar. Yine kız yolda anasının mezarına uğramış. Mezara kapanıp ağlamaya başlamış.\n\nYine ağlarken bir rüya görür gibi olmuş. Mezardan gelen annesinin sesi kendisine:\n\n— Padişaha kırk kat elbise diktir. Yılan Bey yanına geldiği vakit kırk kat elbiseyi giy. Yılan Bey'e bir kat ben çıkarayım, bir kat da sen çıkar de. Sonunda o, aslan gibi bir delikanlı oluverir, demiş.\n\nAskerler kızı alıp saraya götürmüş. Kız huzura çıkıp:\n\n— Padişahım bana kırk kat elbise yaptırın, demiş. İsteği hemen yerine getirilmiş.\n\nKız kırk kat elbise ile oğlanın odasına gelmiş. Tam gelini sokacağı zaman kız:\n\n— Bir elbise sen çıkar; bir elbise ben. Bir kat sen soyun; bir kat ben soyunayım, demiş.\n\nNeticede karşılıklı kırk kat soyununca yılan aslan gibi bir delikanlı oluvermiş.&nbsp;Bunu gören padişah çok sevinmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapıp oğlu ile bu kızı evlendirmiş.&nbsp;Aradan bir süre geçtikten sonra hain analık, kızını görmeye gelmiş. Bir de bakmış ki, üvey kızı altın ibriklerle ellerini yıkıyor. Cariyeler etrafında dört dönüyor. Bu durumu çok kıskanmış:\n\n— Nasıl etsem de öz kızımı bunun yerine bu oğlana versem, diye düşünüp bir plan kurmuş. Etrafa:\n\n— Bu kız hastalıklıdır. Bunu kovun, yoksa hastalığı size de geçer, diye yaymış.\n\nKadının kötü niyetini ve meramını anlayan padişah kadını atların kuyruğuna bağlatıp, sürükleterek parçalatmış. Üvey kız da Yılan Bey’le ömrünün sonuna dek mutlu bir hayat sürmüş.\n\nOnlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Akıllı Şehzade",
        "text": "AKILLI ŞEHZADE\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir ülkede bir padişahın üç oğlu yaşarmış. Bu çocuklar bütün gün, akşama kadar yerler içerler eğlenirler, memleket meseleleri ile hiç ilgilenmezlermiş. Bu durum baş veziri üzer, fakat o da korkusundan bu derdini bir türlü padişaha açamazmış.\n\nBir akşam bütün vezirler padişahın huzurunda iken artık canına tak eden baş vezir bütün cesaretini toplayarak,\n\n̶ Padişahım, saltanatın, devletin daim olsun. Yalnız, bizleri düşündüren, senin vefatından sonra idareyi kime bırakacağındır, diye sormuş.\n\nBu sözleri duyan padişah kızmış vezirlerine,\n\n̶ Benim üç oğlum var onlardan biri yerime geçer, diye cevap vermiş.\n\nVezirler utana sıkıla,\n\n̶ Senin oğulların hiçbir işe yaramıyorlar. Oyundan başka bir şey bilmiyorlar, diye görüş bildirmişler.\n\nPadişah düşünceye dalmış. Düşünmüş, düşünmüş… Sonunda vezirlerine hak vererek, oğullarını sıra ile bir imtihandan geçirmek istemiş.\n\nEn büyük oğlunu yanına çağırmış,\n\n̶ Al sana yirmi altın. Yarına kadar bunu iki misline çıkar, demiş.\n\nErtesi sabah oğlu yirmi altını harcamış; eli boş gelmiş. Padişah öfkelenmiş ve oğlunu yanından kovmuş.\n\nOrtanca oğlunu yanına çağırmış. Ona da yirmi altın verip,\n\n̶ Al bu yirmi altını yarına kadar iki misline çıkar, demiş.\n\nOrtanca oğlu da parayı tüketip gelmiş. Çok sinirlenen padişah ortanca oğlunu da yanından kovmuş.\n\nSıra küçük oğluna gelmiş. Küçük Şehzade babasından yirmi altını alıp gitmiş,\n\n̶ Acaba nasıl etsem de parayı çoğaltsam, diye düşünüp dururken, sokakta çocukların, önlerine bir köpeği katıp kovaladıklarını görmüş. Köpeğe acımış. Çocuklara kızarak,\n\n̶ Niye dövüyorsunuz zavallıyı, yazıktır, etmeyin, deyince çocuklar,\n\n̶ Bizi ısırmasaydı, dövmezdik, diye itiraz etmişler.\n\nBunun üzerine Şehzade, çocuklara biraz para verip köpeği satın almış. Köpekle yola devam ederken yine başka çocukların bir yılına eziyet ettiklerini görmüş. Çocuklara kızmış. Geri kalan parasını da onlara verip yılanı da satın alarak yanına almış.\n\nŞehzade, parasının hepsini harcamış, ama yaptığı iyiliklerden dolayı sevine sevine sarayın yolunu tutmuş. Babasının huzuruna varmış.\n\nBabası,\n\n̶ Sen ne getirdin? demiş.\n\nŞehzade de yaptıklarını anlatıp, köpekle yılanı babasının önüne koymuş. Babası hem şaşırmış hem de öfkelenmiş ve\n\n̶ Bunlar ne işe yarar? Akıllanıncaya kadar gözüme gözükme, diye bağırmış.\n\nŞehzade de başını alıp saraydan ve şehirden çıkıp gitmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Derken yüksek bir dağın eteklerine varmış. Ne yapacağını şaşıran şehzade aç, susuz ve perişan kalmış.\n\nYanındaki yılan dile gelip şehzadeye,\n\n̶ Ey insanoğlu, ben yılanlar padişahının oğluyum. Sana yardım etmemi istersen bana söyle. Beni yere bırak. Burada kalırsak kurda kuşa yem oluruz. Sana olan borcumu ödemem için beni takip et. Ben konuş deyinceye kadar da sakın konuşma, der.\n\nŞehzade yılanı yere bırakınca, yerde büyük bir delik açılır. Yılan önde, şehzade arkada delikten içeri girerler. Yolda bir sürü yılan görürler. Hepsi de sevinçle padişahlarına oğlunun geldiğini müjdelerler. Yılanlar padişahı oğlunu muhteşem bir törenle karşılar. Baba ile yavrusu mutluluktan sarmaş dolaş olurlar.\n\nŞehzadenin yılanı, başından geçeni bir bir babasına anlatınca yılanlar padişahı şehzadeye,\n\n̶ Dile benden ne dilersen, der.\n\nŞehzade,\n\n̶ Sağlığını dilerim padişahım. Ama illaki bir şey vermek istiyorsanız, bana yarayacak sihirli bir şey verin, deyince, şehzadeye bir mühür ile bir sini verir.\n\nYılanların padişahı,\n\n̶ Acıktığın zaman siniyi yere koy, ‘açıl sofram açıl’ de. Sofra açılır, karnını doyurursun. Bu mühre gelince de, her ne zaman bunu yalarsan iki Arap çıkagelir, isteğini yerine getirirler.Haydi, yolun açık olsun. Güle güle git, demiş.\n\nHediyeleri alan Şehzade, teşekkür edip herkesle vedalaşarak yola koyulmuş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş… Bir subaşına gelmiş. Karnı da iyice acıkmış. Siniyi yere koymuş,\n\n̶ Açıl sofram açıl! der demez bir sofra açılmış ki dillere destan…\n\nSofrada bir kuş sütü eksikmiş. Delikanlı yemiş içmiş, üzerine rehavet çökmüş ve oracıkta uyuyup kalmış.\n\nO uyuyunca da uzaktan gözetleyen iki kişi sofrayı çalıp kaçmışlar. Padişahın oğlu uyandığında sofranın ortada olmadığını görünce çok üzülmüş.\n\nSofranın çalındığını fark edince aklına yüzük gelmiş. Yüzüğü yalamasıyla birlikte iki Arap çıkagelmiş. El pençe divan durup,\n\n̶ Emriniz, sultanım, demişler.\n\nŞehzade,\n\n̶ Sihirli siniyi geri isterim, demiş.\n\nGöz açıp kapayıncaya kadar sini şehzadenin önüne gelmiş. Şehzade karnını doyurup yola koyulmuş.\n\nGide gide bir şehre varmış. Hanlardan birine inmiş. Şehirde gezerken saray gibi büyük bir konak görmüş. Babası ve kardeşleri aklına gelmiş. Kendi saraylarını düşünüp, uzaktan saraya bakarken pencerelerin birinde kendisine bakan çok güzel bir kız görmüş. Kızı görür görmez ona âşık olmuş. Hana döndüğünde hancıya bu derdini açmış.\n\nHancı,\n\n̶ Oğlum o gördüğün saray gibi konak, bu şehrin en zengin kişisine aittir. Korkarım ki bu isteğini hoş karşılamaz. Gel sen bu sevdadan vazgeç, demiş.\n\nŞehzade hancıya,\n\n̶ Ne olursun, benim için bu kızı gidip babasından iste, diye yalvarmış.\n\nHancı da gencin ısrarlarına dayanamayıp onu kırmayarak, kızı istemeye gitmiş. Gitmiş ama daha durumu kapıdaki muhafızlara söyler söylemez, muhafızlar adamı bir güzel dövüp dışarı atmışlar.\n\nHancı yüzü gözü morarmış bir hâlde hana geri dönünce şehzade beyninden vurulmuşa dönmüş. Hemen sihirli yüzüğü yalayıp Araplardan yardım istemiş.\n\nAraplara,\n\n̶ Tez beni şehzade yapın. Atlar, mücevherler, arabalar, uşaklar isterim, der demez, uzaktan bir toz bulutu kalkmış gelip şehzadenin önüne durmuş.\n\nO güne kadar görülmemiş bir büyüklükte bir kafile ortaya çıkıp bütün şehri şaşkına çevirmiş. Şehzade etrafına avuç avuç para saçarak konağa varmış. Kapıcılar kapıyı ardına kadar açarak onu buyur etmişler.\n\nKonağın sahibi,\n\n̶ Nereden gelip nereye gidersiniz sultanım? diye sorunca.\n\nŞehzade,\n\nBen falan padişahın oğluyum. Kızını seviyorum. Dün hancıyı gönderdim, muhafızlarınız dövüp geri çevirmişler, demiş.\n\nBunları dinleyen padişah razı olup,\n\n̶ Kızımı sana vereceğim. Çeyiz olarak ne istersen söyle, demiş.\n\nSabaha karşı yüzüğünü yalayıp Araplardan konağın karşısına, içinde bulunduğu hanın yerine, karşı konaktan daha görkemli bir saray yapmalarını istemiş.\n\nSabahleyin hanın yerinde hiç görmedikleri büyüklük ve güzellikte bir saray gören halk çok şaşırmış. Hayretler içinde kalmış.\n\nSözünü çiğnemeyen konağın sahibi kızını gence vermiş.\n\nKırk gün, kırk gece düğün yapıp evlenen şehzade, karısını da alıp babasının yanına, kendi sarayına dönmüş.\n\nOnlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Altın Oğlan ile Gül Kız",
        "text": "ALTIN OĞLAN İLE GÜL KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken; çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış.\n\nVaktin birinde bir ülkede üç kız kardeş yaşarmış. Bunların üçü de çok güzelmiş ama en güzelleri en küçük olanı imiş. Bir gün kendi aralarında konuşurlarken büyük kız,\n\n̶ Ben baş vezirin oğlu ile evleneceğim, demiş.\n\nOrtanca kız,\n\n̶ Ben ikinci vezirin oğlu ile evleneceğim, demiş.\n\nKüçük kız da,\n\n̶ Ben padişahın oğlu ile evleneceğim, demiş.\n\nNihayet bir gün bunların dedikleri gerçekleşmiş. Üçü de istedikleri ile evlenmişler.\n\nAradan bir zaman geçtikten sonra üç kız kardeş de hamile kalmışlar. Bunlar yine bir arada konuşurlarken büyük kız ile ortancası,\n\n̶ Bizim erkek çocuğumuz olacak, diye böbürleniyorlarmış.\n\nKüçük kız ise,\n\n̶ Benim bir oğlum, bir de kızım olacak. Oğlumu yıkarken üzerine dökülen sular altın olarak yere düşecek, kızımı yıkarken etrafa güller saçılacak, demiş.\n\nAblaları onun sözleri ile alay etmişler ve bunun asla gerçekleşemeyeceğini söylemişler.\n\nVakti geldiğinde büyük kız doğum yapmış ve bir kız çocuğu olmuş. Ardından, ortanca kız da doğum yapmış. Onun da bir kız çocuğu olmuş. Sıra gelmiş en küçük kardeşe… Ablaları onun dileğinin gerçekleşebileceğini düşünerek kardeşlerini kıskanmaya başlamışlar. Ona,\n\n̶ Sen çık bacada doğum yap. Biz aşağıdan tutarız, demişler. Ablalarına güvenen küçük kardeş bacaya çıkmış ve ilk doğumunu yapmış. Ablaları birde bakmışlar ki, altın saçlı bir erkek çocuk. Meğer çocuk ikizmiş. Ardından küçük kardeşleri ikinci çocuğu da doğurmuş. Bu da etrafına güller, ışıklar saçan bir kız çocuğu imiş.\n\nİki büyük kız kardeş, nur topu gibi bir oğlan ve bir kız doğuran kardeşlerinin çocuklarını saklamışlar ve onların yerine iki köpek yavrusu getirmişler.\n\nGidip padişahın oğluna,\n\n̶ karısının köpek yavruları doğurduğunu, söylemişler.\n\nPadişahın oğlu buna çok kızmış. Karısını bir çuvala koydurup kapısının önüne bağlatmış. Her gelen geçenin ona tükürüp birde sopa vurmasını emretmiş Köpek yavrularını da öldürtmüş.\n\nKötü kalpli iki kız kardeş Altın Oğlan ile Gül Kız'ı bir sepete koyup nehre bırakmışlar. Sepet nehirde akıp gitmiş. Çok uzaklarda ormanlık bir yerde kıyıya yanaşıp, nehirde yüzen ağaç dalları arasına takılmış.\n\nBir çoban her gün sürüsünü getirip bu bölgede su içirirmiş. Çoban, bir gün bakmış ki bir keçi her gün sürüden ayrılıyor, bir süre kaybolduktan sonra tekrar gelip sürüye katılıyor… Çoban bu keçinin ne yaptığını merak edip hiç araştırmamış. Meğer bu keçi yalnız yaşayan çok fakir, yaşlı bir kadının keçisiymiş.\n\nKadın bir gün çobana,\n\n̶ Neden benim keçimi her gün sağıyorsun? Biliyorsun ben çok fakirim ve bir tek keçimden başka hiçbir şeyim yok. Onun da sütünü sen sağıp içmeye utanmıyor musun? demiş.\n\nÇoban, yaşlı kadına keçisinin sütünü almadığına dair yeminler etmiş. Fakat keçisinin her gün nehir kıyısında sürüden ayrılıp bir süre kaybolduğunu, sonra tekrar gelip sürüye katıldığını söylemiş,\n\n̶ İşte ne oluyorsa o zaman oluyor, diye de ilave etmiş.\n\nKadın bunda bir iş olduğunu anlamış. Ertesi gün çoban ile sürüyü takip etmiş. Çoban sürüyü nehre götürdüğünde keçinin sürüden ayrılıp biraz ileride bir yere gittiğini ve orada bir süre durduktan sonra tekrar sürüye katıldığını görmüş.\n\nSürü nehir kıyısından ayrıldıktan sonra kadın keçinin gittiği yere gitmiş, bir de bakmış ki bir sepetin içinde iki güzel çocuk var. Meğer keçi her gün gelip bu çocukları emziriyormuş.\n\nKadın çocukları alıp evine götürmüş. Çok fakir olduğundan bunları nasıl besleyeceğini düşünüyormuş. Ama bu kimsesiz yavruların hâllerine acımış ve onları orda da bırakmak istememiş.\n\nEvde ilk işi çocukları yıkamak olmuş. Erkek çocuğu yıkadığında, onun üzerine dökülen suların altına dönüştüğünü görmüş. Buna çok sevinmiş. Sonra kızı yıkamış. Onun üstüne döktüğü sular da gül olmuş. Kadın çocukları doyurup uyuttuktan sonra altınları alıp kuyumcuda bozdurmuş. Aldığı parayla da evin bütün ihtiyaçlarını karşılamış.\n\nAradan yıllar geçmiş. Kadın zengin olmuş ve çocuklar büyümüş. Fakat bu iki kardeş, sokağa çıkıp komşu çocuklarla oynamak istediklerinde, çocuklar onları aralarına almıyormuş.\n\nOnlara,\n\n̶ Gidin yanımızdan, kimsesiz çocuklar. Sizin ne anneniz var, ne de babanız. Siz nehirde bulunmuşsunuz. Biz sizinle oynamayız, diyorlarmış.\n\nKardeşler buna çok üzülmüşler ve anne bildikleri, kendilerine bakan yaşlı kadına olanları anlatmışlar. Kim olduklarını, nereden geldiklerini öğrenmek istemişler. Yaşlı kadın onlara, o yaramaz çocuklara aldırmamalarını, kendisinin gerçek anneleri olduğunu ,söylemiş. Fakat çocuklar biraz daha büyüdükten sonra, artık bu söylenenlerin doğruluğuna inanmaya başlamışlar. Gerçek analarını bulmak için bütün ısrarlarına rağmen, yaşlı kadınla vedalaşıp oradan ayrılmışlar.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Yolda önlerine bir mağara çıkmış. Bu mağarada yaşamaya başlamışlar. Altın oğlan her gün ormanda avlanır, getirdiklerini kardeşi pişirir ve yaşayıp giderlermiş.\n\nGünün birinde Altın Oğlan yine ava çıkmış. Ormanda gördüğü bir geyiği avlamış. Yaralanan geyik dile gelip ona,\n\n̶ Sen beni nasıl yaralarsın? İnşallah Dilleri Çengi'ye âşık olursun! diye beddua etmiş.\n\nAltın Oğlan bu sözden çok etkilenmiş. Mağaraya dönüp kız kardeşine olanları anlatmış. Dilleri Çengi’yi görmek istediğini söylemiş. Sonra kardeşine kendisini mağarada beklemesini, Dilleri Çengi'yi gördükten sonra tekrar gelip onu alacağını söylemiş. Gül Kız, kardeşine gitmemesi için yalvarmış. Eğer giderse başına türlü belalar gelebileceğini söylemiş. Fakat dinletememiş.\n\nAltın Oğlan, Gül Kız ile vedalaşıp yola çıkmış. Ama nereye gideceğini bilmiyormuş.\n\nYolda giderken bir kuş tüyü görmüş. Bu tüyü alıp yürümeye devam etmiş. Biraz sonra Anka Kuşu ile karşılaşmış. Anka Kuşu o tüyün kendisine ait olduğunu söylemiş ve onu Altın Oğlan'dan istemiş. Altın Oğlan da ancak bir şartla tüyü kendisine verebileceğini söylemiş. Anka Kuşu şartını sorunca, Dilleri Çengi’ye nasıl gidebileceğini söylemesini istemiş. Anka Kuşu ona gideceği yolu göstermiş. Yolda üç engel ile karşılaşacağını, fakat bunlardan asla şikâyet etmemesini, yoksa Dilleri Çengi'ye ulaşamayacağını söylemiş. Altın Oğlan tüyü Anka Kuşu'na vermiş ve yoluna devam etmiş.\n\nÜç gün üç gece yol aldıktan sonra, bıçaklı bir tarlayla karşılaşmış. Dilleri Çengi'ye gidebilmek için bu tarlayı geçmesi gerekiyormuş. Tarlada yürürken bıçaklar Altın Oğlan'ın ayaklarını parçalıyormuş.\n\nAltın Oğlan,\n\n̶ Bu tarla ne kadar da yumuşakmış, demiş ve tarladaki bıçaklar hemen yok olmuş. Tarla yumuşacık oluvermiş.\n\nÖte yandan Dilleri Çengi sarayına doğru bir delikanlının geldiğini görmüş ve bıçaklı tarlaya bu yolcuyu bırakmamasını emretmiş. Ama bıçaklı tarla,\n\n̶ Olmaz! Bu delikanlı bana çok yumuşak bir tarla olduğumu söyledi. Benim gönlümü hoş etti. Geçmesine izin vereceğim, demiş ve Dilleri Çengi’nin emrine itaat etmemiş.\n\nAltın Oğlan tarlayı geçtikten sonra bir nehirle karşılaşmış. Bu nehrin içi kan, irin ve pisliklerle doluymuş. Altın Oğlan bu nehri de geçmek zorundaymış. Nehre dalmış, yüzerken ağzına, burnuna kanlar, irinler ve pislikler doluyormuş.\n\nAltın Oğlan,\n\n̶ Bu nehrin suyu ne kadar tatlıymış, demiş.\n\nO anda nehrin suyu tertemiz ve berrak olmuş.\n\nDilleri Çengi, bu defa da delikanlıyı karşı tarafa geçirmemesi için, nehre emirler yağdırmış. Ama nehir, bu delikanlının, kendi suyuna, tatlı dediğini ve gönlünü hoş ettiğini belirterek, Dilleri Çengi'nin emrine itaat etmemiş.\n\nNehri de geçen delikanlı, bu defa da şiddetli bir fırtına ile karşılaşmış. Bu fırtınada yürümesi imkânsızmış. Rüzgâr, onu yerden yere çarpıyormuş.\n\nAltın Oğlan,\n\n̶ Rüzgâr ne hafif esiyor. Bu hava ne kadar da güzelmiş, demiş.\n\nDerhâl fırtına dinmiş. Etraf güllük gülistanlık olmuş.\n\nÇok öfkelenen Dilleri Çengi, bu defa da havaya emirler vermiş, delikanlıyı bırakmamasını söylemiş.\n\nHava,\n\n̶ Olmaz! O bana güzel olduğumu söyledi ve benim gönlümü hoş etti. Geçmesine izin vereceğim, demiş.\n\nSonunda üç engeli de aşmayı başaran Altın Oğlan, Dilleri Çengi'nin sarayına varmış. Sarayın etrafında dolanırken, Dilleri Çengi pencereyi açmış ve Altın Oğlan'ı görmüş. Altın Oğlan öylesine yakışıklı bir delikanlı imiş ki Dilleri Çengi hemen ona âşık olmuş ve dışarı çıkmış.\n\nAltın Oğlan da Dilleri Çengi'yi görmüş ve onun dillere destan güzelliği karşısında büyülenmiş. Dilleri Çengi ona,\n\n̶ Şimdiye kadar benim uğruma nice yiğit delikanlı, bu engelleri aşamayarak öldü. Ama sen bütün engelleri geçmeyi başardın. Artık benimle evlenebilirsin, demiş.\n\nAltın Oğlan ile Dilleri Çengi evlenmişler.\n\nDaha sonra Altın Oğlan, gidip mağarada bıraktığı kız kardeşini de alıp Dilleri Çengi'nin sarayına getirmiş. Dilleri Çengi, Altın Oğlan ile Güz Kız'ın kim olduklarını biliyormuş. Onlara her şeyi anlatmış. Annelerinin kötü durumunu haber vermiş. Üçü birden Padişah’ın sarayına gitmişler.\n\nO sırada Altın Oğlan ile Gül Kız’ın babaları padişahmış. Babalarına olup bitenin hepsini anlatmışlar. Padişah yaptığına çok pişman olmuş. Hemen karısını içinde bulunduğu sefil durumdan kurtarıp ondan af dilemiş. İyi kalpli kadın kocasını bağışlamış ve çocuklarını bağrına basmış.\n\nDaha sonra padişah bu kötü oyunu düzenleyen iki kız kardeşe ceza vermek istemiş.\n\nBir atı üç gün aç bırakmış; bir ata da üç gün boyunca tuz yedirip hiç su vermemiş. Sonra bu iki kız kardeşin bir bacaklarını aç ata, diğer bacaklarını susuz ata bağlayıp bir tarafa saman, bir tarafa da su koyarak atları serbest bırakmış. Aç at samana, susuz at da suya doğru koşmuş. Atlara bağlı kız kardeşler de bacaklarından ikiye bölünerek ölmüşler. Böylece yaptıkları kötülüklerin cezasını çekmişler. Padişah Altın Oğlan ile Dilleri Çengi için bir saray yaptırıp, kırk gün kırk gece düğün edip onları evlendirmiş. Karısı ile Gül Kızı da sarayına alıp mutlu bir hayat sürmüş.\n\nOnlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri bana, biri size, biri de masal sevenlerin başına olsun.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Cıvıl Cıvıl Sultanım",
        "text": "CIVIL CIVIL SULTANIM\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir evin bir tek kızı varmış. Kız o kadar güzelmiş ki, kızını hiç kimse görmesin, duymasın, işitmesin diye babası, evini ıssız bir dağın başında kurmuş. Kızın ismi Sultan'mış. Sultan bir gün inekleri sağmış, sütü pişirmiş; testileri alıp suyun yolunu tutmuş. Çeşmeye varıp, testileri pınarın önüne koyup; dolmasını beklemiş. Beklerken bir kuş gelip pınarın başına konmuş. Kuş kızın çok güzel olduğunu görünce kıza âşık olmuş.\n\nAllah tarafından dile gelerek,\n\n̶ Cıvıl cıvıl Sultanım, demiş.\n\nKız da,\n\n̶ Ne istersin a canım? diye cevap vermiş.\n\nKuş,\n\n̶ Kırk gün kırk gece ölü başı bekleyip, kırk birinci günü murada eresin, diye temennisini dile getirmiş.\n\nKız başından geçen bu olaydan sonra korka korka evine dönmüş. O günden sonra kendisini üzüntülere boğmuş. Ölçüp biçip, hiç durmadan kara kara düşünür olmuş. Fakat bir türlü derdine çare bulamamış. Annesi bu durumun farkına varıp,\n\n̶ Kızım derdin nedir? diye kızına sormuş.\n\nKız da,\n\n̶ Hiçbir derdim yok, diye cevap vermiş.\n\nBir gün annesi, Sultan suya giderken onu izlemiş. Kuş tekrar gelip Sultan'la konuşurken annesi her şeyi duymuş. Sultan eve geldikten sonra annesi Sultan'a,\n\n̶ O kuş seninle niye konuştu? diye sormuş.\n\nSultan annesine baştan beri olup biten her şeyi anlatmış. Annesi de bu durumu babasına söylemiş. Babası bu durum karşısında tek çözümün bu diyardan göç etmek olduğunu düşünerek karısı ve kızını alıp başka bir memlekete göç etmiş.\n\nÜçü birden az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler bir ormana gelip konaklamışlar. Hava kararınca bir fırtına çıkmış. O sırada babası feneri yakmış fakat fırtına nedeniyle fener sönmüş. Bir çare ararlarken, Sultan karşıda karanlığın içinde yanan bir ışık görmüş. Babası ile birlikte ışığa doğru gitmişler.\n\nIşık bir kulübeden geliyormuş. Yaklaştıklarında kulübenin çok farklı bir kulübe olduğunu görmüşler. Kulübenin her tarafı altınlarla kaplı olup alev alev parlıyormuş. Ayrıca kapının üzerinde de, \"La ilahe illallah;Hak versin Muhammedün Resulullah\" yazıyormuş.\n\nSultan bu yazıyı seslice okuyunca kapı birden kendiliğinden açılıvermiş. Sultan içeri girmiş. Babası da içeriye girmek isteyince kapı kendiliğinden kapanıvermiş.\n\nSultan bağırmış, ağlamış ama nafile… Hiçbir şey yapamamış. Kaderine boyun bükmüş ve babasına,\n\n̶ Baba artık sen git. Bu benim kaderim. Annemi al evimize dön. Benim için burada kalmaktan başka yapacak hiç bir şey yok, demiş.\n\nAdam çaresiz bir şekilde ağlaya sızlaya karısını alıp geri dönmüş. Sultan odaya girdiğinde kendisiyle konuşan kuşun orada olduğunu görünce korkusundan tüyleri diken diken olmuş. Sonra kuş kendisine tekrar aynı sözleri söylemiş. Bunun üzerine Sultan ölü başını beklemeye razı olmuş.\n\nSaatler, günler, aylar gece gündüz uyumadan geçmiş. Ölünün başını tam 39 gün beklemiş. Aynı gün dışarıdan bir kervancı geçtiğini görmüş.\n\nKervancıya,\n\n̶ Ey kervancı nerden gelip nereye gidersin? diye sormuş.\n\nKervancı,\n\n̶ Ben de bıktım bu kervancılıktan, beni de al içeri, demiş.\n\nSultan kervancının yalvarışlarına dayanamayarak onu içeri almış. Tam 39 gün uyumadığı için kervancıya,\n\n̶ Ben çok yorgunum, 39 gündür uyku uyumuyorum; sen biraz otur, ben de biraz uyuyayım, demiş. Kervancı da bunu kabul etmiş.\n\nMeğer kervancı erkek kılığına girip kervancılıkla geçinen bir kadınmış. Sultan uykusuzluktan, yorgunluktan deliksiz bir uykuya dalınca kervancı hemen kızın elbiselerini çıkarıp kendisi giymiş. Çantasından çıkardığı kadın elbiselerini de Sultan'a giydirmiş. Kırk gün dolunca kuş birden çok yakışıklı bir delikanlı oluvermiş. Sultan uyurken kervancı kız oturduğu için, delikanlı kırk gündür bekleyen kızı uyumayan kız sanıp, uyuyan kızın kim olduğunu sormuş.\n\nKervancı kız da,\n\n̶ Bu uyuyan bir kervancı kızıdır, deyip, delikanlıyı kandırmış.\n\nO arada uyanan sultan, kervancı kızın dediklerini duyup hemen,\n\n̶ Ben kervancı kızı değilim. Ben Sultan kızım. 39 gündür uykusuzdum. Kervancı gelince biraz bekle uyuyayım dedim. Bu kadının üzerindeki elbiseler benim elbiselerim, diye söylenmişse de onu inandıramamış.\n\nDelikanlı kervancı kızı ile birlikte yaşamaya başlamış. Sultan da evde bir sığıntı gibi kalmış. Bir gün Delikanlı ile kervancı kız çarşıya alışverişe çıkmışlar.\n\nÇarşıya çıkarken de Sultan'a,\n\n̶ Biz çarşıya çıkacağız; bir isteğin var mı? diye sormuşlar.\n\nSultan da,\n\n̶ Bana bir sabır taşı ve bıçak almazsanız yollarınıza boz dumanlar çöke, diye beddua etmiş.\n\nKendi alacaklarını aldıktan sonra kızın istediği sabır taşı ile bıçağı da alıp dönmüşler. Delikanlı Sultan'a bıçak ve sabır taşını verirken bunları ne yapacağını sormuş. Sultan bir şey söylemeyince meraklanıp Sultan'ı takip etmeye başlamış.\n\nSultan odasına girip taşı yere koyup bıçağı eline alarak,\n\n̶ Babamın ve annemin bir tanesiydim. Nazlıydım. Bir kuş gelip kırk gün ölü başı bekleyeceksin deyinceye kadar neşeli ve mutluydum. Bir belâya uğramayayım diye babam evimizi göçürürken bu eve geldim. 39 gün bekledim, diyerek başından geçenlerin hepsini bir bir sayıp dökmüş.\n\nBıçağı taşa vurunca taş bu sözlere dayanamayıp paramparça olmuş.\n\nDelikanlı kapının ardından söylenenlerin hepsini duymuş. Bu kızın Bülbülken âşık olduğu Sultan'ın kızı olduğunu anlamış ve kervancı kızını kovarak Sultan'la evlenmiş, muradlarına ermişler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Kırk Anahtar",
        "text": "KIRK ANAHTAR\n\nBir varmış, bir yokmuş; Allahın kulu çokmuş. Çok demesi günahmış; peynir ekmek yemesi sevapmış.\n\nZamanın birinde fakir bir aile yaşarmış.\n\nBu ailenin üç oğlu ile bir kız çocukları varmış. Adam çocuklarına bakabilmek için avcılık yaparmış.\n\nBir gün evde yiyecek bittiğinden, adam yine ava çıkmak istemiş. Karısına,\n\n̶ Ben avlanmaya gideceğim. Üç güne kadar dönerim. Eğer dönmezsem leğene su koyun ve oklava ile çarpın. Eğer su kırmızı olursa ben ölmüşümdür. Eğer su aynı kalırsa yaşıyorum demektir, demiş. Sonra da gitmiş.\n\nAradan bir hafta geçtiği hâlde eve dönmemiş. Hemen leğene su koyup çarpmaya başlamışlar ve suda kan belirdiğini görmüşler.\n\nErtesi sabah büyük oğlan,\n\n̶ Babam öldüğüne göre avlanmaya ben gidiyorum, demiş.\n\nAva çıkmış. Bir zaman sonra havada bir kuşun uçtuğunu görmüş ve hemen onu izlemeye başlamış. Sonra ihtiyar bir adamın yaşadığı eve gelmiş. Adam çocuğu içeri almış,\n\n̶ Ben senin babanla çok iyi arkadaştım, demiş ve sedire oturmasını söylemiş.\n\nÇocuk hemen oturmuş ve sedirin altında bulunan katran kazanına düşüp ölmüş.\n\nAnnesi oğlunun gecikmesi üzerine, babasının gidişi sonrasında yapmış olduklarını yeniden yapmış, su kırmızı bir hâl alınca oğlunun da öldüğünü anlamış. Bu sefer ortanca oğlan, annesine,\n\n̶ Ben de ava gidiyorum, demiş ve gitmiş.\n\nİhtiyar adam, babaya ve büyük oğlana yaptıklarını buna da yapmış, ortanca oğlan da ölmüş. Bunun da gecikmesi üzerine annesi leğene su koyup bütün gereken şeyleri yapmış. Yine su kırmızıya boyanınca, bu oğlunun da aynı akıbeti paylaştığını anlamış.\n\nBu sefer ava gitme sırası en küçük oğlana gelmiş. O da tam giderken yanındaki köpek dile gelmiş ve oğlana,\n\n̶ Ben de seninle geleceğim. Ben de seninle geleceğim. Ben ne yaparsam sen de onu yapacaksın, demiş. Sonra beraberce gitmişler.\n\nBu ihtiyar adam kuşunu yine salmış. Bunlar da av zannedip peşine düşmüşler. Kuş bunları adamın evine doğru çekmiş. Adamın evine gelince hızla kaybolmuş.\n\nÖnlerine çıkan adam oğlana,\n\n̶ Senin baban ve iki ağabeyin buradan geçti; onlar benim iyi dostlarımdı, deyip oğlanı içeriye buyur etmiş. Sonra sedire oturmasını söylemiş. Fakat köpek sedire çıkmayıp kapının önüne oturmuş. Çocuk da kapının önüne oturmuş.\n\nAdam,\n\n̶ Oğlum niye kapının önüne oturuyorsun, gel sedire otursana? demiş.\n\nÇocuk da,\n\n̶ Yok, köpeğim buraya oturdu; ben de buraya oturacağım, diye itiraz etmiş.\n\nAdam,\n\n̶ Acıkmışsınızdır; size yemek getireyim, demiş.\n\nMutfağa gitmiş ve yemeğin içine biraz zehir atmış. Sonra yemeği çocuğun önüne koymuş. Köpek yemeği koklamış ve yememiş. Bunu gören çocuk da yememiş. Adam yemeği yemeyişinin sebebini sorunca,\n\n̶ Köpeğim yemedi; ben de yemeyeceğim, diye cevap vermiş.\n\nOğlanı başka türlü öldüremeyeceğini anlayan adam kılıcını çekip çocuğu öldürmeye kalkışmış. Fakat başaramamış. Daha atik davranan oğlan, adamı öldürmüş. Sonra adamın ısrarla oturtmak istediği sedirin altına bakınca babasının ve ağabeylerinin ölülerini görmüş.\n\nBu sırada adamın sakalında kırk tane anahtar asılı olduğunu fark etmiş. Çocuk bütün anahtarları alarak kırk odaya da tek tek bakmış.\n\nHer oda altın,gümüş, kıymetli eşyalar ve yiyeceklerle dolu imiş. Gidip annesi ve kız kardeşini getirmiş, babası ile kardeşlerine bahçede birer mezar yapmış, buradaki altın ve gümüşleri de alıp mutlu, zengin bir hayat yaşamaya başlamışlar. Onlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Pembe Hatun ile Esma Hatun",
        "text": "PEMBE HATUN İLE ESMA HATUN\n\nZamanın birinde, biri Pembe; diğeri Esma adında iki kız kardeş varmış. Çok fakir olan bu kardeşler kıt kanaat geçimlerini sağlayıp, yaşayıp gidiyorlarmış.\n\nBir gün Pembe Hatun,\n\n̶ Bu fakirlik canıma tak etti. Gezip, kendime bir kısmet arayacağım, demiş.\n\nEvi terk edip yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Bir gün bir dağ başında saray yavrusu gibi güzel bir konak görmüş. Hemen eve doğru gitmiş. Kapıyı birkaç defa tıklatmış. Kapı bir kedi tarafından usulca açılmış. Pembe Hatun kapının bir kedi tarafından açıldığını görünce çok şaşırmış. Kapıyı açan kediye,\n\n̶ Senin kapı açan ellerine kurban olayım, demiş.\n\nPembe Hatun'un şaşkınlığı odaya bir göz atınca daha da artmış. Çünkü odanın ortasında içli köfte yapan kediler görmüş. Gülümseyerek onların yanına gitmiş,\n\n̶ Kurban olayım köfte yapan ellerinize, demiş.\n\nBöylece kedilerle dost olmuş. Kedilerin yaptıkları köftelerden Pembe Hatun büyük bir iştahla yemiş.\n\nYatma vakti gelince kediler hemen Pembe Hatun'a güzel bir yatak hazırlamışlar. Pembe Hatun'u bu yatağa yatırmışlar. Pembe Hatun kediler arasında iki gün geçirmiş. Onları öyle sevmiş, onlarla öyle dost olmuş ki hiç yanlarından ayrılmak istememiş. Üçüncü gün büyük bir kedi Pembe Hatun'un yanına gelmiş. Pembe Hatun'a,\n\n̶ Sen bizi bu kadar sevdin diye biz de seni çok sevdik. Dile benden ne dilersen, demiş. Pembe Hatun da,\n\n̶ Ben çok fakirim. Bıktım yoksulluktan, para ve altın diliyorum, demiş.\n\nKedi,\n\n̶ Sana bir kese vereceğim. Bu kesenin üzerine yüzüstü yat. Sabah olunca dileğin yerine gelecektir, demiş.\n\nPembe Hatun kedinin söylediğini yapmış ve sabah olunca kendini altınların içinde bulmuş.\n\nDileği olan Pembe Hatun o gün kedi dostları ile vedalaşmış ve kardeşinin yanına dönmüş. Esma Hatun, kardeşini torba torba altınlarla görünce çok şaşırmış. Kardeşinden olanı biteni kendisine anlatmasını istemiş. Pembe Hatun da başından geçenleri Esma Hatun'a bir solukta anlatmış. Zengin olma hevesi içinde yanıp tutuşan Esma Hatun, Ben de gidip zengin olacağım, diyerek yola çıkmış.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Nihayet Pembe Hatun'un anlattığı konağa varmış. Kapıyı birkaç defa tıklatmış. Kapıyı bir kedi açmış. Esma Hatun karşısında kediyi görünce yüzünü buruşturup içeri dalmış.\n\nOdanın içinde köfte yapan kedileri görünce de,\n\n̶ Pist! diye onları kovalamış. Köftenin başından ayrılmayan kedilere değnekle vurmuş. Kendini beğenmiş bir yüz ifadesiyle,\n\n̶ Siz bu eve kurban olasınız. Evin hanımı yok mu? Ne bu kediler böyle? diye söylenmiş.\n\nİki gün istemeye istemeye para ve altın aşkına kedilerle birlikte konakta kalmış. İkide bir,\n\n̶ Ne pis şeyler! diye söylenip durmuş.\n\nÜçüncü gün, büyük bir kedi Esma Hatun'un yanına gelmiş,\n\n̶ Dile benden ne dilersen... demiş.\n\nEsma Hatun hemen para ve altın istemiş. Kedi bir keseyi Esma Hatun'un eline tutuşturmuş ve kesenin üstüne yüzüstü yatmasını istemiş.\n\nEsma Hatun kedinin dediğini aynen yapmış. Kesenin üzerine yüzüstü yatmış. Sabah olup da gözünü açınca, etrafının yılanlarla dolu olduğunu görmüş. Kediler, Pembe Hatun'a altınları; Esma Hatun'a ise yılanları layık görmüşler. Esma Hatun yılanların arasından canını güçlükle kurtarıp, kendini zor dışarı atmış. Böylece kendini beğenmişliğinin ve hırsının cezasını çekmiş.\n\nGökten üç elma düşmüş; biri masal anlatana, biri dinleyenlere, biri de masal sevenlere olsun.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Avcı",
        "text": "AVCI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde cinler cirit oynarken eski hamam içinde, bir ülkede ihtiyar bir kadının bir tanecik oğlu varmış.\n\nBu oğlan on beş yaşına gelmiş. Bir gün kapının önünde oynarken eşiğin altında parlayan bir alet görmüş. Aleti çıkarınca bir de bakmış ki altın kaplamalı güzel bir tüfek… Alıp hemen annesine götürmüş.\n\nAnnesi de bu altın tüfeğin babasına ait eski bir tüfek olduğunu, babasının ölürken,\n\n̶ Ben avcılıktan çok çektim. Oğlum avla ilgilenmesin, deyip, tüfeği buraya sakladığını ve tüfeği sakladıktan kısa bir süre sonra da öldüğünü söylemiş.\n\nÇocuk bu ya, annesi ne dedi ise zıddını yapmış.\n\nAvcılıkla uğraşmaması için kadın ne kadar dil döktü ise onu ikna edememiş. Oğlan sabahtan kalkıp tüfeği dalına takıp ormana ava çıkmış.\n\nYorulup bir ağacın altında dinlenmek için uzanmış. O sırada hiç görmediği büyüklükte bir kuş, büyük bir gürültü ile gelip ağacın başına konmuş.\n\nKuşu gören oğlan nişan alıp, tüfeğiyle kuşu vurmuş. Kuş o kadar büyükmüş ki yerinden kaldırıp eve götürememiş. Avcılığını annesine ispatlayabilmek için kuştan iki tane tüy koparıp eve dönmek için yola koyulmuş.\n\nBu sırada ülkenin veziri de oradan geçiyormuş. Oğlanın elindeki tüyler çok hoşuna gitmiş. İki tüyü oğlandan zorla alıp padişaha hediye etmiş. O da bunları çok beğenmiş ve bu tüyden bir halı dokunmasını istemiş.\n\nVezir hemen tüyleri aldığı avcıyı bulup padişahın emrini iletmiş. Oğlan da doğruca kuşu vurduğu yere gidip kuşun diğer tüylerini çuvala doldurmuş ve hemen saraya gitmiş. Tüyleri dokumacılara gönderen padişah oğlana da bolca altın ve para vermiş.\n\nHalı dokunup padişaha getirilince çok beğenip, bu eşsiz halının serileceği eşsiz, yeni bir saray yapılmasını istemiş,\n\n̶ Bu saray da mutlaka fildişinden olmalıdır, diye de emir vermiş.\n\nVezir de,\n\n̶ Bu kadar fildişini bize ancak o avcı bulabilir, deyip avcıya gitmiş.\n\nVezir,\n\n̶ Ey avcı, padişahımız senin getirdiğin tüylerle yapılan halıyı çok beğendi. Bu halının serileceği fildişinden bir saray yapılmasını istiyor. Kırk güne kadar bir saray yapmaya yetecek kadar fildişini bulup getiremezsen boynun vurulacaktır, demiş.\n\nAvcı eve gelip kara kara düşünmeye başlamış. Otuz dokuz gün tamam olmuş; fakat avcı bir çare bulamamış. Son gün çaresiz, saraya başını vermek için yola çıkmış. Yolda yorulup bir ağacın altına uzanmış ve uyuyakalmış.\n\nBurada bir rüya görmüş. Rüyasında bir ihtiyar adam kendine,\n\n̶ Bu işi halletmek için saraya gittiğinde padişahtan kırk deve yükü pamuk, kırk deve yükü şarap ve kırk deve yükü cephane ile çok sayıda asker iste, demiş.\n\nAvcı rüyasında gördüklerinin hepsini padişahtan istemiş. Padişah isteklerin hepsini kabul etmiş. Pamuk balyaları ve şarap bidonları develere yüklenmiş ve askerlerle yola koyulmuş.\n\nGünlerce yol gittikten sonra bir dağın eteğinde durmuşlar. Bu dağın eteğinde kocaman bir havuz varmış. Ormanın bütün hayvanları bu havuzdan su içerlermiş. Oğlan askerlerle bu havuzu boşaltmış. Deliklerini pamuklarla tıkamış, sonra develerle yüklü şarabı havuza boşaltmış. Kendileri de orada bulunan bir mağaraya saklanmışlar.\n\nO sırada susayan filler havuza gelmişler. Su zannedip şaraptan içen filler sarhoş olup oldukları yere yıkılıvermişler. Bütün filler bayılıp düşünce askerler saldırıp bütün fillerin dişlerini sökmüşler. Develere yükleyip saraya götürmüşler. Padişah da bunlarla öyle eşsiz güzellikte bir saray yaptırmış ki saray dillere destan olmuş.\n\nBir gün vezir Padişah'a,\n\n̶ Padişahım, saray çok güzel oldu. Yalnız bunun içine bir de sultan lâzım, demiş.\n\nPadişah,\n\n̶ Doğru, deyip bu kızın bulunmasını istemiş.\n\nVezir yine o avcıyı bulup durumu anlatmış. Avcıya,\n\n̶ Ne et, ne yap, o saraya lâyık sultanı bulup getir, diye emretmiş.\n\nAvcı düşünceli düşünceli giderken yorulunca, yine o büyük ağacın dibine yatmış. Rüyasına giren ihtiyar iki tarafı da gösteren bir ayna verip,\n\n̶ Bu aynayı Çin Padişahı uzun zamandır arıyor. Bu ayna için bütün servetini vermeye razı… Bunu Çin padişahına götür; kızı al, demiş.\n\nOğlan iki ay süren çileli bir yolculuktan sonra Çin'e varmış. Çin padişahının huzuruna çıkıp,\n\n̶ Aradığınız aynayı getirdim, demiş.\n\nÇin padişahı da uzun zamandır aradığı aynanın getirildiğini görünce çok sevinmiş. Çin padişahı Avcıya,\n\n̶ Dilebenden ne dilersen, demiş.\n\nAvcı da,\n\n̶ Dünya güzeli kızınızı istiyorum, diye cevap vermiş.\n\nPadişah da bu talebi kabul ederek kızını bu delikanlıya verivermiş.\n\nAvcı, Çin padişahına,\n\n̶ Müsaade ederseniz karımı anama götüreyim de görsün, diye müsaade istemiş.\n\nPadişah da kabul edip avcı ile kızını göndermiş.\n\nYanına dünya güzeli, Çin padişahının kızını alan avcı, doğruca kendi padişahının sarayına gitmiş. Padişaha,\n\n̶ İstediğinizi getirdim, demiş.\n\nPadişah da,\n\n̶ Aferin yiğidim. Seni çok denedim; hep başardın. Bunun için kendi yerime seni padişah yaptım. Getirdiğin kız da senin karındır. Bu muhteşem saray da senin sarayındır. Var hayrını gör. Ülkemi daha mamur et, demiş.\n\nAvcı, Çin padişahının kızı ile kırk gün kırk gece süren bir düğünden sonra evlenmiş; muradına ermiş.Onlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Devlet Kuşu",
        "text": "DEVLET KUŞU\n\nÜlkenin birinde bir zamanlar zengin mi zengin, yakışıklı mı yakışıklı bir Bey yaşıyormuş.\n\nBu Bey'in ülkesinin bir tarafı denize dayanır, bir tarafı otlu, bitek, serin yaylalara uzanırmış; bir başka hududu da yeşil ovalarla ve ormanlarla çevrili imiş.\n\nBey, aynı zamanda ülkenin en güzel kızı olan Has adındaki kızla da evlenerek mutluluğunun da hudutlarını genişletmiş.\n\nBey ile Has Hatun kâh deniz kıyısına iner, kâh ormanlara dalar, kâh yaylara çıkar, halkı ile mutlu bir hayat sürerlermiş. Halk, hastaları ve yoksulları gözeten; adaletli ve hoşgörülü Beylerinden çok memnunmuş.\n\nAllah bu iyi yürekli Bey ve eşine iki tane de erkek evlat vermiş. Bey ve adamları, on yaşına gelen büyük oğluna ok atma, ata binme, denizde ve karada avlanma gibi dersler vermeye başlamışlar.\n\nBu mutlu ve tatlı günler böyle akıp giderken, Bey'in gördüğü bir rüya, ailedeki neşeye gölge düşürmüş.\n\nBey rüyasında yaşlı, uzun ve bembeyaz sakallı, sopasına yaslanan bir Pir’e rastlamış.\n\nRüyasında bu Pir:\n\n— Ey iyi yürekli Bey, halkının sevgilisi olan yiğit. Tanrı sana bir bela verecek; bunu gençlikte mi, yoksa ihtiyarlıkta mı istersin? deyip üç defa tekrarlayarak sormuş.\n\nBey, kan ter içinde uyanmış. Eşine sezdirmeden kalkıp bir köşeye çekilerek, korkudan tüyleri diken diken olmuş bir vaziyette gördüğü rüyayı yorumlamaya çalışmış. Fakat ne kadar düşünürse düşünsün bu rüyaya kendince tatminkâr bir anlam verememiş.\n\nAradan üç gün geçtikten sonra bir gece yaşlı Pir yine rüyasına girerek Tanrı'nın isteğini tekrarlamış. Bey'e:\n\n— İyi düşün, kararını ver. Tekrar geleceğim, demiş.\n\nBey yine korkunç bir sıkıntı ile uyanmış ama bu sefer gözlerine uyku girmez olmuş. Uykusuz geceler birbirini kovaladıkça, gündüzleri de neşesi kaçmış ve saraydan çıkmamaya başlamış. Yemeden içmeden kesilmiş, soranlara derdini açamamış. Günden güne zayıflayıp bir hortlağa dönüşmeye başlamış.\n\nBu durum karısını, çocuklarını ve yakınlarını çok huzursuz etmeye başlamış. Karısı Has Hatun daha fazla dayanamamış. Kocasına:\n\n— Sen yiğitlerin yiğidisin. Yoksulların, düşkünlerin dertlerine koşansın. Sakatlara el kol, hastalara ilâç olursun. Ne olur derdini söyle. Ben senin en yakınınım. İki ciğerpâre oğlunun annesiyim. Saklama derdini benden ne olur… diye ağlayıp yalvarmış.\n\nKarısının sözlerine dayanamayan Bey, rüyasında gördüklerini bir bir anlatmış. Karısı da çok üzülmüş ama telaşa kapılmamış.\n\nHas Hatun:\n\n— Bu konuda salim kafayla oturup, biz bize konuşarak sağlam ve akıllı bir karar verelim, demiş.\n\nOturmuşlar, konuşmuşlar, rüyayı yorumlamaya çalışmışlar, sonunda da kadın:\n\n— Benim iyi yürekli kocam, bir daha rüya görürsen o nur yüzlü Pir'e de ki, mademki Tanrı bize bir belâ verecekmiş, bu belâyı gençlikte versin. Yaşlanınca güçsüz düşeriz; belki kötülüklere göğüs geremeyiz, demiş.\n\nBu teklif Bey'in de kafasına yatmış ve karısının fikrini kabul etmiş. Öyle de karar vermişler. Gel zaman, git zaman, yaşlı Pir tekrar Bey'in rüyasına girmiş. Aynı rüyayı görünce Bey, Pir’e:\n\n— Mademki Tanrı bize bir kötülük verecek, bunu gençlikte versin, demiş.\n\nFakat Pir hiçbir tepki göstermeden sopasına yaslanarak uzaklaşıp gitmiş. Bu de kez Pir’in kayıtsızlığı karşısında telaşa kapılan ve ne olacağını bilemeyen Bey, kafasını dağıtmak için yine halkının arasına girmiş. Düşkünlere, hastalara, yoksullara yardıma koşmuş. Çocuklarla ilgilenmiş, yurdunun yönetim işlerini takip etmiş. Bu işleri her zamanki çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile yürütmeye çalışmış ama her an içinden bir kötülük haberi gelecekmiş gibi ürperir dururmuş.\n\nDerken, Bey'in korku ile beklediği kötü haber gelmiş.\n\nDaha önce dost olan bir hudut komşusu anlaşmayı bozarak ülkesine saldırıp, bir kısım verimli topraklarını işgal etmiş.\n\nBundan güç alan başka bir komşusu da saldırıya geçip bir sınır şehrini işgal etmiş. Bir gece limanda bulunan donanma gemilerinin cayır cayır yandığını ve batırıldıklarını görmüş. Yurdunu işgalden kurtarmak için ordusunun başına geçen Bey, huduttan hududa geçip, savaşmış ama hiçbir savaştan tatminkâr bir galibiyet alamamış.\n\nBir taraftan da doğal afetler sarmış ülkeyi… Şiddetli kasırga ve fırtınalar, ülkede tahıl ve meyve bırakmamış. Sürüler sellere kapılıp derelere, nehirlere, denizlere sürüklenmiş. Şehirler, kasabalar, ormanlar cayır cayır yanmaya başlamış. Halk ne yapacağını bilemez durumda Bey'in sarayının etrafına toplanmış. Derken, Bey'in sarayı da bir zelzele ile alt üst olmuş.\n\nHerkes korku ve telaş içindeyken, açlık ve salgın hastalıklar baş göstermiş. İnsanlar kırılmaya başlamışlar. Yapacak hiçbir şeyi kalmadığını anlayan Bey, bir gece yarısı karısı ve iki oğlu ile kılık değiştirip şehri terk etmiş.\n\nAç, çıplak, yorgun günlerce yol yürüyüp, dağlardan, bellerden aşıp, derelerden, çaylardan geçmişler. Otlarla ve buldukları meyvelerle beslenmişler. Derken önlerin azgın, büyük bir nehir çıkmış.\n\nBey, nehri geçmek için soyunup, büyük oğlunu omzuna alarak suya dalmış ve öbür tarafa geçmiş. Tekrar dönüp dört yaşındaki küçük oğlunu almış omzuna ve dalmış coşkun akan nehre…\n\nTam suyun ortasına geldiğinde büyük oğluna azgın ve kocaman bir kurdun saldırdığını ve kemerinden yakaladığı oğlunu sürükleyerek uzaklaştığını ve oğlunun,\n\n— Babacığım yetiş! Babacığım yetiş! diye acı acı çığlık attığına görmüş.\n\nHeyecandan eli ayağı birbirine karışınca, telaşa kapılıp şiddetli akıntıyla daha derin bir yere düşüp, küçük oğlu da azgın ve köpüklü sularda gözden kaybolmuş. Kendisi de bata çıka suyun akıntısına doğru yüzmeye çalışmış.\n\nOlanları gözyaşları ve canhıraş çığlıklar içinde, saçını başını paralayarak izleyen çaresiz karısı da deliye dönmüş; nehrin kıyısında bir öteye, bir beriye koşuşturmaya başlamış.\n\nCanını güçlükle kurtaran Bey kıyıya çıkıp karısını durdurarak, susturmaya çalışmış,\n\n— Tanrı'nın isteği oluyor. Yapacak hiç bir şeyimiz yoktur. Bütün bu olanları engellemek gücümüzün üstündedir. Bunların hepsi beklediğimiz ve kabullendiğimiz belalardır işte.. diyerek karısını teselli etmeye çalışmış ve elinden tutarak nehri geçmişler.\n\nHer şeyinin yanında iki çocuğunu da kaybeden Bey ile karısı yine bir zaman yürüdüktün sonra güzel bir şehre gelmişler. Yüksek bir yerden şehri seyredip gözyaşları içinde eski mutlu günlerini anmışlar.\n\nGüneş ortalıktan çekilince şehre yaklaşmışlar. İlk rastladıkları evin sahibi, inekleri ve koyunları ahırlarına almaya çalışırken ona yardım etmişler.\n\nEv sahibi de bu yardımdan çok memnun olup, kim olduklarını, nereden geldiklerini sormuş. Karı koca da:\n\n— Garip yolcularız, deyince eve alıp o gece misafir etmiş.\n\nErtesi sabah izin isteyip ayrılırlarken, bu konuk karı kocanın tavır ve davranışlarını beğenen ev sahibi, Bey’e:\n\n— Gideceğiniz bir yer yoksa burada kalabilirsiniz. Çobanımız bizi terk etti gitti. Sürülerimiz ortalıkta sahipsiz kaldı. Gitmeyin, bize çoban olursunuz. Size ev de verir, ihtiyaçlarını da karşılarız, diye teklifte bulunmuş.\n\nSığınacakları güvenli ve sıcak bir yuva bulduklarına sevinen bey hemen kabul etmiş. Sürüyü alıp yaylıma çıkarmış, karısı da verilen evi temizleyip eşyaları yerleştirmiş.\n\nGünler böylece geçip gitmiş. Mahalle halkı bu yeni ve dürüst çobandan çok memnun kalmış. Çünkü bu çoban geleli beri, bereket artar olmuş; hayvanların sütü de fazlalaşmış.\n\nHayvanlar daha iyi beslenir olmuş. Mahalle halkı da çobanın karısının tertip ve düzenini görmeye evine geliyorlarmış. Önceden konak sahibesi olan bu kadının tertibine, düzenine misafirlerini ağırlamasına ve sohbetine hayran kalıyorlarmış.\n\nMahalle halkı çobanla karısının kibar davranışları, temizlik ve görgüleri karşısında kendi aralarında uzun uzun düşünüp konuşmuşlar. Birbirlerine çobanla karısının görmüş geçirmiş insanlar olabileceğini söylemişler.\n\nÇobanla karısı da kimseye bir şey söylemeden keder içinde günlerini geçirmeye çalışıyor, kaybettikleri çocuklarını düşünüp düştükleri durum için birbirlerini teselli ediyorlarmış.\n\nBir gün şehirde davullar çalınmış, tellallar mahalle mahalle dolaşıp:\n\n— Ey ahali... Duyduk duymadık demeyin; memleketimizin Bey'i ölmüştür. Yeniden Bey seçilecektir. Yirmi yaşından yukarı ne kadar erkek varsa yarın meydanda toplanacaktır. Duyduk duymadık demeyin ha! diye bağırmış.\n\nHerkes meydana toplandığında, bir ihtiyar çıkıp açıklama yapmış:\n\n— Seçim şeklimizi biliyorsunuz. Birazdan devlet kuşumuzu uçuracağız. Bu kuş kimin başına konarsa o, yeni beyimiz olacaktır, demiş.\n\nMeydanda toplanan binlerce insan o gün en güzel elbiselerini giyip, silahlarını kuşanıp bekleşmeye başlamışlar. Kimileri yüksek gözükmek için ayaklarının altına bir şeyler koymuş. Nihayet kuş uçurulmuş. İnsanların üzerinde dolanan kuş kimi zaman kalabalığın üzerinde alçalmış, kimi zaman yükselmiş. Fakat bir türlü hiç kimsenin başına konmamış. Nihayet gidip bir tepeye konmuş. Görevliler:\n\n— Bu olmadı. Kuş, bey olacak kişiyi göremedi; yeniden uçuralım, demiş.\n\nÜç kere uçurmalarına rağmen kuş hiç kimsenin başına konmayınca içlerinden güngörmüş, ihtiyar biri:\n\n— Herhalde bu kentte bulunup da meydana gelmeyen biri var. Onu bulun getirin, demiş.\n\nKalabalık gelmeyen kalmadığını söyleyince, içlerinden birisi, bu şehirde olup da toplantıya gelmeyen garip bir çobanı tanıdığını söylemiş. Hemen atlıları gönderip, hiçbir şeyden habersiz çobanı değneği ile getirip halkın ortasına bırakmışlar.\n\nYaşlı adam kuşu tekrar uçurmuş. Kuş kalabalığın hayret dolu bakışları arasında havada geniş bir daire çizerek dolanıp doğruca çobanın başına konuvermiş.\n\nŞehrin ileri gelenleri:\n\n— Olmaz! Bir yanlışlık oldu, demişler.\n\nÇobanın yerini değiştirip kuşu tekrar uçurmuşlar. Üç kere çobanın yeri değiştirilip Devlet Kuşu uçurulmuş ise de, kuş yine gidip çobanın başına konunca ihtiyar adam gelip kuşu almış, çobanın da elinden tutarak orta yere getirmiş. Halka:\n\n— Geleneklerimizde değişme yapılamaz. Çoban da olsa, bu bir insandır. Beylik hakkı bu garibindir. Ey çoban, sen şu andan itibaren bu ülkenin beyi oldun. Ey ahali, beyimiz belli olmuştur; hayırlı olsun, demiş ve dualarla beyliği ilan edilmiş. Bunun üzerine de halk şaşkın bir vaziyette dağılmış.\n\nGörevliler hemen, şaşkınlık içinde ne olduğunu anlayamayan çobanı saltanat arabasına bindirerek saraya götürmüşler. Sonra gidip karısını getirerek saraya yerleştirmişler.\n\nBöylece çoban, tekrar Bey olmuş. Çobanın karısı da Has Hatun olmuş. Bey karısını karşılayarak:\n\n— Gel benim can yoldaşım, sırdaşım; sevgili karım. Beni bir tek sen anladın. Tanrı'nın buyruğuna benimle birlikte zaafa düşmeden sabır gösterdin. Yılmadın, bezginlik duymadın; zayıf düşmedin. Bütün varlığımızı kaybettik. Tüm bunların ötesinde iki tane nur topu gibi yavrumuzu yitirdik. Çoban oldum, aç ve çıplak kaldık, ama beni yalnız bırakmadın. Tanrı Beyliğimizi geri verdi. İçimden bir ses, sanki yavrularımıza da kavuşacağımızı söylüyor. Birlikte her şeye sabrettik, yine de sabredeceğiz, deyip karısını kucaklamış.\n\nKent halkı önce bir çobanın bey olmasını pek iyi karşılamamış. Fakat çobanlık yaptığı mahalledeki komşuları kentin her tarafını gezerek, bunlarda gördükleri inceliği, efendiliği ve insanlığı herkese anlatmışlar. Kentin yaşlıları ve ileri gelenleri de Bey’i kutlamaya gelmişler. Bey de geçmişini ve başlarından geçenleri onlara anlatmış.\n\nBunun üzerine, ülke halkının yeni Bey hakkındaki olumsuz duyguları hızla değişmiş ve yeni beylerini sevip bağırlarına basmışlar. Tebrikler, ziyaretler ve eğlenceler günlerce sürmüş.\n\nŞenlikler ve alaylar düzenlenmiş. Yarışlar yapılmış, güreşler tertip edilmiş. Bey ve karısı yarışları insanlarla birlikte izlemişler.\n\nFakat bunca eğlence ve başlarına konan devlet kuşuna rağmen yüreklerinin derinliklerinde kapanmayan bir yaranın acısı her gün kendini iyiden iyiye hissettiriyormuş.\n\nHer ikisi de sanki öldü sandıkları çocukları bir sabah ansızın geriye döneceklermiş gibi acılara boğulmuş bir umutla ufka bakıp duruyorlarmış. Fakat her geçen gün umutları biraz daha azalıyormuş.\n\nGünün birinde, gönüllerini biraz olsun eğlendirmek için düzenledikleri yarışmalardan birinde, meydana iki cengâver yarışçı gelmiş. Bu iki yiğit, ok atmada birinci gelmişler, ciritte, mızrak atmada ve kılıç kullanmada da rakip tanımıyorlarmış.\n\nBunların birine Kurdoğlu, diğerine de Değirmencioğlu diyorlarmış. Törenlerin son günü başpehlivan belli olacakmış, çam yarması gibi bu iki pehlivan alana çıkmışlar. Kıyasıya bir güreş olmuş. Sonunda Kurdoğlu, Değirmencioğlu'nu yenerek birinci ilân edilmiş.\n\nBey, onları alınlarından öperek birincilik ve ikincilik kemerlerini takmış.\n\nOnlar da önce Bey'in sonra da Has Hatun'un ellerini öpüp gitmek için arkalarını dönünce Has Hatun ansızın:\n\n— Oğlum, oğullarım! diye feryat etmiş.\n\nKalabalığın hayret dolu bakışları arasında ikisinin de sırtlarının ortasındaki siyah beni göstererek:\n\n— İşte oğullarım. Bakın sırtlarında, aynı yerde; aynı büyüklükte siyah benleri var. Tanıdım onları. Tanrım sana şükürler olsun, diyerek gözyaşları içinde yüzlerinden, gözlerinden öpmeye başlamış.\n\nBu sırada iki yaşlı adam kalabalığı güçlükle yararak gelip, Bey'e doğru eğilip selam verdikten sonra birisi:\n\n— Ben bu yiğidi yıllar önce bir kurdun ininde, kurt yavruları ile oynaşırken buldum, kaçırdım. Yanımda büyüttüm ve eğittim, demiş.\n\nÖbür adam da:\n\n— Ben de yıllar önce değirmenimin oluğunda ölmek üzere iken buldum, kendime evlât edindim; besleyip büyüttüm, demiş.\n\nBu iki adamın şahadetiyle durum açıklığa kavuşunca iki kardeş yıllar sonra kavuşmanın sevinci ile kucaklaşıp, anne babalarının ellerini öpmüşler. Bu çocukları bulup yetiştiren her iki kişi de, Bey tarafından ödüllendirilmiş. Mutluluktan adeta sarhoş olan Bey, Tanrı’ya kurbanlar adamış; günlerce süren eğlenceler tertip etmiş. Yeniden bir araya gelen çocukları ve karısı ile ülkesinde mutlu bir hayat sürmüş. Ölene kadar halkına adaletle ve hoşgörüyle muamele etmiş. Muradlarına ermişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Padişahın İmtihanı",
        "text": "PADİŞAHIN İMTİHANI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; zamanın birinde çok uzak diyarlardan birinde bir Padişah varmış.\n\nBir gün canı çok sıkılan bu Padişah eğlence olsun diye vezirine biraz da böbürlenerek,\n\n̶ Benden akıllısı var mı? diye sormuş.\n\nFakat akıllı ve doğru sözlü veziri, başına gelebilecekleri hesaba katmadan,\n\n̶ Dünya büyüktür padişahım, muhakkak vardır, diye cevap vermiş.\n\nBunun üzerine istediği cevabı alamayan padişah,\n\n̶ Benden daha akıllısını biliyorsan, muhakkak nerede olduğunu da bilirsin. O zaman git getir. Beraber bir yarışmaya girelim, diye ferman buyurmuş.\n\n̶ Eğer imtihanda beni geçemezse senin boynunu vururum; eğer kaybedersem seni affederim, deyip ona kırk gün mühlet vermiş.\n\nİçine düştüğü bu zor durumdan bunalan vezir, çaresiz ve düşünceli bir hâlde evine gitmiş. Durumunu soran karısına,\n\n̶ Hanım ben bugün başıma belâ açtım ki sorma, deyince karısı,\n\n̶ Ne belâsı, diye sormuş.\n\nVezir,\n\n̶ Padişah, bu gün bana benden akıllısı var mı? diye sordu, ben de muhakkak vardır deyince öyle ise git bul diye görev verdi, demiş.\n\nDurumun ciddiyetini anlayan akıllı karısı,\n\n̶ Kelleni kurtarmak istiyorsan bir zaman buralarda durma, uzaklaş, diye öğütte bulunmuş.\n\nKarısının öğüdünü tutan vezir de alelacele gece yarısı şehri terk edip gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş; arpa boyu yol gitmiş; birde bakmış ki hava kararmış. İlk vardığı köyde konaklamak istemiş.\n\nKöye girdiğinde bir kapının önünde genç bir delikanlının durduğunu görmüş. Selam vermiş ve delikanlıya,\n\n̶ Baban evde mi? diye sorunca oğlan,\n\n̶ Yok, demiş.\n\nVezir,\n\n̶ Nereye gitti? diye sormuş.\n\nOğlan da,\n\n̶ Yukarı köyde dün, birdenbire kanlı bir çeşme ortaya çıktı; o çeşmeyi kurutmaya gitti, demiş.\n\nBu defa Vezir,\n\n̶ Anan nerde? diye sormuş.\n\nOğlan da,\n\n̶ Öbür taraftaki köye gitti. Köyde bir adam ölmüştü, ailesine başsağlığına gitti, diye cevaplamış.\n\nTam delikanlıyla konuşurlarken, bu arada delikanlının babası gelmiş ve misafirle tanıştıktan sonra alıp yukarı çıkarmış. Sonra karısı gelip yemek hazırlamış.\n\nYemek yedikten sonra Vezir, ev sahibine,\n\n̶ Bu senin oğlan deli mi, akıllı mı? diye sormuş.\n\nBu soru karşısında afallayan babası,\n\n̶ Bir kusurunu mu gördün? deyince Vezir,\n\n̶ Baban nerde? diye sordum, ‘kanlı çeşmeyi kurutmaya gitti’, dedi, Anan nerde? dedim, ‘Yasına borca hal hatır sormaya gitti’ dedi, karısının da borca ağlamaya gittiğini söyledi, demiş.\n\nO zaman ev sahibi,\n\n̶ Oğlum deli falan değildir. Siz söylediklerini yanlış anlamışsınız, demiş, ve durumu şöyle izah etmiş,\n\n̶ Sağ olsunlar burulardaki köylüler bize itibar ederler, saygı duyarlar. Benim gittiğim köyde de bir kan davası vardı; iki tarafı barıştırdım. Yani kanlı çeşmeyi kuruttum. Karım da günün birinde bizden biri ölür, onlar da gelir, bizim hal hatırımızı sorarlar diye borca hâl hatır sormaya gitti. Gelinime gelince altı aylık bir gelindir, onun da çocuğu ölür, onlar da gelip bizim yasta ağlarlar. Bütün bunlar borç gibidir.\n\nBu sözlerden sonra oldukça şaşıran Vezir,\n\n̶ Oğluna göre ben, lal-u ebkem bir hayvan gibiyim. Sözlerinden hiç bir şey anlamadım, demiş, aslında kendisinin kim olduğunu açıklamış.\n\nAdama,\n\n̶ Ben Padişah'ın veziriyim. Padişah bir gün bana benden akıllısı var mı? diye sordu. Ben de, ‘dünya büyüktür; mutlaka vardır’ diye cevap verdiğimde de, ‘öyle ise git bul, benimle imtihan olsun. Eğer olmazsa boynunu vururum’ dedi. Ve bana kırk gün de mühlet verdi, deyip sözünün ardından,\n\n̶ Siz akıllı adamlarsınız; benimle padişahın arasını yapamaz mısınız? diye ricada bulunmuş.\n\nEv sahibi de,\n\n̶ Padişah kendine ne kadar da güveniyormuş? Sen hiç merak etme; gönlünü ferah tut. Ben senin bu derdine bir çözüm bulurum; sen hiç merak etme, diyerek vezirin yüreğine su serpmiş.\n\nSabah olunca sabırsızlıkla bekleyen vezir,\n\n̶ Ağa bana ne diyorsun, ne yapacağız? diye sormuş.\n\nEv sahibi de oğlunu çağırıp ona,\n\n̶ Haydi oğlum, Allah yardımcın olsun. Bu adamla git ve davasını hallet, diye emretmiş.\n\nVezir,\n\n̶ Oğlun bu işe bir çözüm bulabilir mi? diye sorunca adam,\n\n̶ Yapar, yapar. Yapamazsa ben imdadına yetişirim, diyerek veziri rahatlatmış ve\n\n̶ Sen çocuğu al götür, diye ısrar etmiş.\n\nYola çıkarken çocuğun elinde bir çubuk vermiş. Oğlan çubuğu hiç elinden bırakmamış. Zorluklarla dolu uzun bir yolculuk sonunda saraya varınca hiç dinlenmeden, doğruca Padişah'ın huzuruna çıkmışlar.\n\nPadişah Vezir'e alaycı bir ifadeyle,\n\n̶ Ne yaptın, uzun zamandır nerelerdeydin; yoksa korkup kaçtın mı? diye sormuş.\n\nVezir de,\n\n̶ İşte Padişah'ım, size sizden daha akıllı olan bu genci getirdim, demiş.\n\nPadişah vezire,\n\n̶ Madem öyle, önce git bana bir tas su getir, diye emretmiş. Vezir derhâl bir tas su getirip Padişah'a vermiş.\n\nPadişah tası masanın üzerine koymuş ve kalbinden,\n\n̶ Ben deniz gibiyim. Sen benimle uğraşabilir misin? diye geçirmiş.\n\nBu arada çocuğun gözüne hiddetle bakmış. Çocuk çubuğunu getirip tasın üstüne koymuş.\n\nPadişah elini çenesine atmış. Çocuk da karşılık olarak elini başına koymuş. Bunun üzerine Padişah da çocuğu çağırmış ve iki gözünden öpmüş,\n\n̶ Yavrum, Allah seni kem gözlerden, uğursuzdan esirgesin, diyerek cebine bir kese altın bırakmış.\n\n̶ Artık gidebilirsin; memleketine gidince babana selâm söyle, diyerek onu uğurlamış.\n\nBu durum karşısında olanlara bir anlam veremeyen vezir, olduğu yerde donakalmış. Padişah,\n\n̶ Vezirim, ne gidiyorsun ne de oturuyorsun. Neden? diye sorunca Vezir,\n\n̶ Ben bu genci sizinle imtihana girmesi için getirmiştim, diye kekeleyerek cevap vermiş.\n\nPadişah,\n\n̶ Görmedin mi, imtihana girdi, kendisini yenemedim; ödüllendirip yolladım, demiş. Konuşmasına devam ederek,\n\n̶ Baktım ki peşine düşüp devam edersem beni iyice rezil edecek… Yol yakınken döneyim diye düşündüm.\" demiş. Veziri de affettiğini söylemiş.\n\nBu sözlerden hiçbir şey anlamayan Vezir,\n\n̶ Padişahım affınıza sığınıyorum ama hiç bir şey konuşmadınız, deyip hayretini dile getirince Padişah,\n\n̶ Akıllı adam konuşmadan da lâfı anlar. Ben senden su istedim; suyu masaya koydun. İçimden, ‘Ben deniz gibiyim çocuk, sen benimle uğraşamazsın’ diye geçirdim. Çocuk tasın üzerine çubuğu koyunca bu hareketiyle, ‘Ben senin üzerinden köprü bağlar geçerim.’ demek istedi. Elimi çeneme attım. ‘Ne çabuk anladın’ dedi.Çocuk da elini başına koydu. Yani, ‘Çenede akıl yoktur; ne varsa kafadadır.’ demek istedi. Baktım ki gücüm yetmeyecek, daha fazla ısrarcı olmadım.” diye açıklamada bulunmuş.\n\nBöylece dersini alan Padişah, bundan sonra insanlara karşı daha merhametli olmuş. Halka tepeden bakmamış. Ülkesinde uzun yıllar adalet ve sevgiyle hüküm sürmüş. Onlar ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Ali ile Ahmet'in Arkadaşlıkları",
        "text": "ALİ İLE AHMET'İN ARKADAŞLIKLARI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Zamanın birinde Ali ve Ahmet adında iki arkadaş varmış. Bu iki arkadaş çeşitli işlerde çalışıp para kazanabilmek için köylerinden birlikte yola çıkmışlar.\n\nBir süre yol gittikten sonra acıkmışlar. Ali, azığını çıkarıp arkadaşı ile paylaşmış. Yine yollarına devam etmişler. Az gitmişler uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Bir de bakmışlar ki, bir arpa boyu yol gitmişler.&nbsp;Yine acıkmışlar.&nbsp;Bu defa Ali, kendi yemeği bittiği için arkadaşına:\n\n̶ Getir de şu senin azığını yiyelim demiş.&nbsp;Ahmet de:\n\n̶ Benim azığım çok az; sana ekmeğimden veremem, demiş.\n\nAli, arkadaşının bencil biri olduğunu anlamış. Daha fazla birlikte yolculuk yapamayacaklarını anlayan Ali, arkadaşından ayrılmış ve birlerinden farklı yollara gitmişler.\n\nBirkaç gün yürüdükten sonra Ali, yolda yıkık bir değirmene rastlamış. Çok acıktığı için ve hiç yiyeceği kalmadığı için değirmenden un artıklarını toplayıp ekmek yaparak yaktığı ateşin üzerinde közde pişirerek yemiş.&nbsp;Vakit akşam olduğu için de değirmende yatmak zorunda kalmış.&nbsp;Değirmenin bir köşesinde boş çuvallar arasında kıvrılıp yatmış. Gece yarısına doğru bir tilki, biraz sonra bir kurt, daha sonra da bir ayı değirmene gelmiş. Ayı tilkiye dönerek:\n\n̶ Tilki kardeş, sen geçimini nasıl sağlıyorsun? diye sormuş.\n\nTilki:\n\n̶ Bir ağanın kocaman bir tavuk kümesi var; ağanın gözde tavuklarına değmeden diğerlerinden günde bir tane yiyorum. Ağanın hiç haberi bile olmuyor, diye cevap vermiş.\n\nAyı kurda:\n\n̶ Ya sen geçimini nasıl sağlıyorsun? diye sormuş.\n\nKurt da:\n\n̶ Bir ağanın sürüsünde kör bir köpek var. Bir gözü hiç görmüyor. Kör tarafından dolaşarak bir koyun götürüp yiyorum. Çobanın haberi bile olmuyor. Fakat bir kara koyun var, onun yüreğini kör köpeğin gözüne sürerse gözü açılır. İşte ben de geçimimi böyle sağlıyorum, demiş.\n\nBu defa kurt ve tilki ayıya:\n\n̶ Ya sen geçimini nasıl sağlıyorsun? diye sormuşlar.\n\nAyı,\n\n̶ Ben de dağdaki büyük ağaçlarda bulunan arı peteklerini yiyorum. Şu karşıki dağın önünde ulu bir ağaç var, bu ağacın dibinde bir küp altınım gömülü… Gündüzleri de bu küpün üzerine yatıp eğleniyorum, diye cevap vermiş.\n\nHayvanlar kendi aralarında konuşadursun değirmenin bir köşesinde sessizce gizlenip yatan Ali, bu konuşmaların hepsini duymuş.\n\nOnlar dağılıp gittikten sonra da sabaha kadar kendi kendine plânlar kuran Ali, ortalık ışır ışımaz doğruca ağanın kümesine gidip söz edilen tavuklardan ikisini çalmış.&nbsp;Sonra da doğruca kör köpeğin beklediği sürüyü bulup çobana:\n\n̶ Çoban kardeş, senin köpeğin görmüyormuş. Bana bir koyun verirsen köpeğinin gözünü açarım, demiş.\n\nKöpeğinin gözünün açılacağına çok sevinen çoban hemen Ali'ye:\n\n̶ Seç bir koyun, al, demiş.\n\nAli de sürüden kara koyunu ayırıp hemen oracıkta keserek yüreğini köpeğin gözüne sürmüş ve köpek birden görmeye başlamış.\n\nOradan da ayının altınlarının bulunduğu ağacın altına gelmiş. Ayının gizlediği küpü topraktan çıkarıp bir küp altınla arkadaşı Ahmet'ten ayrıldıkları yol ayrımına gelerek buraya bir bina yaptırmış.\n\nAradan epey zaman geçtikten sonra Ahmet çıkagelmiş.\n\nAhmet bunca zaman ancak karnını doyurabilmiş ve hiç kazanç sağlayamadan aç ve sefil bir halde köyüne dönüyormuş.\n\nAli'den ayrıldığı yol kavşağına gelince yeni yapılmış bir konak ve bahçesinde arkadaşını görünce çok şaşırmış.\n\nAli ise, durumuna acıdığı Ahmet’i içeriye buyur etmiş. Ona çok iyi davranmış ve ikramda bulunmuş. Bu durumu, iyi davranışları utanç ve mahcubiyet içinde karşılayan ve çok şaşıran arkadaşı Ahmet'e,\n\n̶ Bana ekmek vermeyip aç bıraktığın bu yol ayrımı bana uğur getirdi. Bundan dolayı buraya bu konağı yaptım, demiş.\n\nBurada kalıp birkaç gün dinlenmesini söyleyerek iyi bir arkadaşlık örneği vermiş.\n\nŞaşkınlığı giderek artan Ahmet:\n\n̶ Arkadaş, sen bu serveti nereden buldun, bu nasıl oldu? diye sorunca, kendi ekmeğini yiyip de ekmeğini esirgeyen Ahmet'e kıskıs gülüp:\n\n̶ Arkadaşım, ben bu serveti yıkık, köhne bir değirmende buldum, deyip olanı biteni anlatmış.\n\nGözünü zenginlik hırsı bürüyen Ahmet de değirmenin yerini sorup doğruca değirmene gitmiş. Bir köşeye saklanmış. Akşam olunca tilki, kurt ve ayı yine aynı şekilde toplanmışlar. Biri köpeğin gözünün açıldığını, artık sürüye yaklaşamadığını, diğeri, ağanın has tavuklarını çalındığını ve artık kümes gözetlendiği için yaklaşamadığını, öbürü de ulu ağacın dibindeki altınların küpü ile birlikte götürüldüğünü anlatıp dertleşmişler.\n\nHepsi de çaresizlikten aç kalıp ölümle burun buruna geldiklerini söylemişler. Yine hepsi de eskisi gibi genç olmadıklarından avlanamadıklarını söyleyip dertleşip durmuşlar.&nbsp;O ara tilki arkadaşlarına:\n\n̶ Arkadaş ne oldu ise bu yıkık değirmende oldu. En son bu değirmende bir araya gelip hepimiz nasıl geçimimizi sağladığımızı anlattık. Herhâlde biri bizi dinledi ki başımıza bu hâller geldi, demiş.\n\nAyı da:\n\n̶ Evet, ne oldu ise bu değirmende oldu. Kalkın şu değirmeni bir arayalım, demiş.\n\nÜçü birden köşe bucak değirmeni aramaya başlamışlar. Bir de bakmışlar ki bir köşeye saklanmış bir insanoğlu… Hepsi birden üzerine saldırıp onu parçalamışlar. Ayı da değirmen taşını kaldırıp üzerine bırakarak taşın altında ezerek öldürmüş.\n\nGünlerce arkadaşını bekleyen Ali, Ahmet dönmeyince gidip aramış. Uzun aramalardan sonra değirmene de bakınca arkadaşının başına gelenleri anlamış,\n\n̶ Ettiği tamahın cezasını çekti, deyip konağında varlık içinde mutlu bir hayat sürmüş.\n\nGökten üç elma düşmüş, biri bana, biri dinleyenlere, biri de bütün masal sevenlere olsun.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Karanlık Efendi",
        "text": "KARANLIK EFENDİ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir memlekette iki kardeş yaşarmış. Kardeşlerden biri çok zenginmiş. Diğeri ise yoksul ama iyi niyetli gariban bir adammış. Bir gün zengin olan kardeş, evlenme çağına gelen oğluna kız aramaya başlamış. Kardeşinin çok güzel bir kızı varmış ama adam tenezzül etmediği için konuyu bile açmamış.\n\nAradığı gelin adayını bulabilmek için arkadaşı olan bir hamamcının yanına giderek ona,\n\n̶ Hamama gelen müşterilerin arasında uzun boylu, sarışın; ela gözlü gelinlik bir kız görürsen bana haber ver, diye ricada bulunmuş.\n\nHayırlı bir işe vesile olmak isteyen hamamcı da arkadaşının bu teklifini kabul etmiş ve o günden sonra hamama gelen kızları alıcı gözle incelemeye başlamış.\n\nGünlerden bir gün, adamın fakir olan kardeşinin kızı hamama gelmiş. Kızı tanımayan hamam sahibi bakmış ki tam tarife uygun çok güzel bir kız.\n\nAraştırmış ve kızın kim olduğunu sonunda öğrenmiş. Bir de bakmış ki arkadaşının kardeşinin kızı değil miymiş? Hemen arkadaşına haber yollayarak olanları anlatmış.\n\nÇaresiz kalan zengin kardeş, istemeye istemeye kardeşinin kızını oğluna istemiş. Teklifi kabul edilince de çok geçmeden nişan olmuş, hediyeler alınmış. Aradan bir süre geçtikten sonra adam artık sokağa çıkamaz olmuş. Çünkü arkadaşları onunla alay ederek,\n\n̶ Sen çok zenginsin. Koskoca bir ağasın. Nasıl olur da fakir bir adamın kızını alırsın? demişler.\n\nBu alaylara çok içerleyen adam, bunun üzerine cariyelerinden birini göndererek, nişanı bozduklarını ve hediyeleri alıp gelmesini söylemiş. Cariye gidip kapıyı çalmış; kız kapıyı açar açmaz da kulağındaki küpeyi çekip almış. Bir şey söylemeden geri dönmüş. Kızın hüngür hüngür ağlaması üzerine babası yanına gelip durumu öğrenmiş. Çok sinirlenen baba yemin ederek,\n\n' ̶ And olsun ki yarın sabah namazına giderken karşıma çıkan ilk adama seni vereceğim, demiş.\n\nErtesi gün sabahleyin camiye giderken yolda acayip kılıklı bir adamla karşılaşmış. Verdiği sözü hatırlayarak adamı durdurmuş ve ona,\n\n̶ Kızımı sana vereceğim, demiş.\n\nAfallayan adama durumu izah etmiş. Adam da bu teklifi sevinerek kabul etmiş. Kızın babasına, O zaman yarın size bir araba gönderir, kızınızı aldırtırım, demiş.\n\nErtesi gün de çok güzel atlarla çekilen şahane bir arabayı eve göndermiş. Ancak ne gelin damadı görmüş; ne da damat gelini görmüş.\n\nMasal bu ya aradan birkaç gün geçtikten sonra düğün dernek yapılmış ve evlenmişler. Fakat bu evlilikte garip giden bir şeyler varmış. Adam akşamları evde hiç ışık yaktırmazmış. Adam gece karanlıkta gelir, hiçbir şey söylemeden ve gün ağarmadan tekrar çıkıp gidermiş. Kız adını sorduğunda ise\n\n̶ Benim adım, ‘Karanlık Efendi’ dermiş.\n\nBir gün zengin olan kardeşin karısı ucuzundan bir elbiselik kumaş alarak kızı düğüne çağırtmış. Çağrı için eve giden cariye, kızın yeni evine gitmiş. Ancak evin güzelliği karşısında şaşırıp kalmış. İçerdeki cariye ve hizmetlileri görünce şaşkınlığı bir kat daha artmış. Kızın huzuruna çıkıp hediyeyi göstererek durumu anlatmış. Kız da çok adi olan kumaşı kadının yanında keserek kapının önüne paspas yapmış.\n\nCariye hemen eve koşup hanımına olanı biteni anlatmış.\n\nGece olmuş, Karanlık Efendi gelmiş. Kız olup biteni kocasına söylemiş. Adam da,\n\n̶ Ben sana yarın bir araba göndereyim. En güzel kıyafetlerini giy. Yanına da üç kese altın al. Birini arabadan inince atarsın ki fakir fukara toplasın. Birini, gelin ile damadın üzerine atarsın, diğerini de çıkarken atarsın, demiş.\n\nKız düğün günü süslenmiş püslenmiş, düğün evine gitmiş. Karanlık Efendi'nin dediği gibi arabadan inerken bir kese altını oradaki fakirlerin üzerine atmış. İçeri girmiş; bir kese altını da gelin ile damadın üzerine atmış. Bu sırada kızın güzelliğini gören damat bayılmış. Kendine geldiğinde yanındaki gelini kovmuş,\n\n̶ Ben eski nişanlımı isterim, diye tutturmuş. Kız hiç aldırış etmeden çıkıp gitmiş. Çıkarken de ortalığa bir kese altın daha serpmiş.\n\nGece olmuş, Karanlık Efendi gelmiş. Kız durumu anlatmış. Zengin adamın oğlu da bu yaşadıklarından sonra,\n\n̶ Benim nişanlımı benden habersiz bir başka adama vermişler, diyerek kadıya başvurmuş.\n\nKadın kocasına,\n\n̶ Amcam çok zengindir. Kadı oğlan lehine karar verirse ben ne yaparım? diye sızlanınca adam karısına,\n\n̶ Sen hiç üzülme; ben hallederim, diyerek, cebinden çıkardığı bir kalemle avucuna bazı şeyler yazmış.\n\nAy ışığında eline ne yazdığını bilmeyen kadın kocasını uğurladıktan sonra, her şeye kolayca çare bulan benim kocam gerçekte kim acaba, neyin nesi? diye düşünüp durmuş.\n\nGel zaman, git zaman mahkeme günü gelmiş. Kadı’nın huzuruna çıkmışlar. Kız da oğlan da derdini anlatmış. Kadı’nın önünde oğlanın yalan konuşmasına sinirlenen kız bağırmaya başlamış. Onu yatıştırmak isteyen Kadı, elini kaldırarak sakinleşmesini söylemiş. O anda kız Kadı’nın elindeki yazıyı görerek karşısında duran genç ve yakışıklı adamın kendi kocası olduğunu anlamış.Kadı adamı idam cezasına çarptırmışsa da kızın ısrarları üzerine cezasını hafifletmiş ve onu sürgüne göndermiş.\n\nKız ve Karanlık Efendi bu olayın olumlu bir şekilde sonuçlanması üzerine çok sevinmişler. Kurbanlar kesmişler, sadakalar dağıtmışlar ve daha mutlu bir hayat yaşamaya başlamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Üç Biber",
        "text": "ÜÇ BİBER\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken;ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir babanın üç kızı varmış. Köyün dışındaki küçük evlerinde mutlu bir hayat sürüyorlarmış.\n\nBir gün babaları kızlarına:\n\n— Ben pazara gidiyorum, bir isteğiniz var mı? diye sormuş.\n\nKüçük kız:\n\n— Baba bana küpe ile kolye al, demiş.\n\nOrtanca kız:\n\n— Baba bana bilezikle yüzük al, demiş.\n\nBüyük kız da:\n\n̶ Baba bana üç biberimi getirmezsen önün katran diken; arkan da yalın kılıç olsun. Yarı yolda kalasın, demiş.\n\nBabaları pazara gitmeden önce kızlarına:\n\n— Evlatlarım ben üç gün içinde dönerim. Bu vakte kadar sakın hiç kimseye kapıyı açmayın, diye sıkı sıkı tembih etmiş.\n\nÇarşıda alışverişini bitiren ve eve dönmek için yola giren baba üçüncü gün yolun yarısına geldiğinde, önü katran, diken; arkası yalın kılıç oluvermiş. Büyük kızın istediği üç tane biberi unuttuğu için eve dönemediğini düşünüp geri dönmüş. Pazardan üç tane biber alıp eve gelmiş.&nbsp;Küçük kızın küpe ve kolyesini, ortanca kızın bilezik ve yüzüğünü vermiş. Büyük kızına da cebinden üç tane biber çıkarıp uzatmış.&nbsp;\n\nBüyük kız:\n\n— Baba, ben senden bunları istemedim ki... Ben senden Üç Biber namıyla bilinen bir genci istemiştim. Onu bana al getir dedim. Ama sen bana üç tane biber getirdin. -demiş-&nbsp;Ben gidip Üç Biber’imi kendim arayıp bulacağım, demiş.\n\nBabası gitmemesi için ne dediyse de kızını bir türlü ikna edememiş. Kız babasını dinlemeyip yola koyulmuş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Nihayet bir köye varmış.&nbsp;Sessizliğe bürünmüş bu köyde herkes karalar bağlamış, yas içindeymiş. Kız merak edip köylülerin birine:\n\n— Ne var, niye hepiniz karalara bürünmüşsünüz? diye sormuş.\n\nAdam da:\n\n— Kızım bizim padişahımızın kızı delirmiş. Sarayda hangi cariye yemek götürdü ise o cariyeyi öldürmüş. Bizim köyümüzden de sarayda iki cariye vardı. Onları da öldürmüş. Saraya cariye dayandıramıyoruz, diye derdini dökmüş.\n\nBu garip olayı kafasına takan kız. Saraya, padişahın yanına gider ve padişahın huzuruna çıkıp:\n\n— Efendim, müsaade ederseniz kızınıza bugün yemeği ben vereceğim, demiş.\n\nAkşam yemeğinde yemek tepsisini alıp kızın odasına götürmüş. Tepsiyi yere koyup, ayağı ile kızın önüne iteleyip merdivene oturarak; yemesini beklemiş. Ansızın odadaki mum sönüvermiş.\n\nKız, pencereden dışarıya baktığında karşıdan garip bir ışık geldiğini; bir şeylerin yandığını fark etmiş. Usul usul ışığa doğru gitmiş. Bir de bakmış ki kocaman kazanlar kurulmuş; altında kocaman ateşler yakılmış, iki ihtiyar kadın da hem ateşe odun atıyor hem de konuşuyorlarmış:\n\n— Kralın kızı biz bu ateşi ne kadar çoğaltırsak o kadar çıldırıp bağırıyor, diyorlarmış.\n\nKonuşmaları dinleyen kız, usulca kazanlara yaklaşıp kaynayan kazanları ateşin üstüne devirerek, ateşi söndürüp kaçmış.&nbsp;Saraya koşarak vardığında kızın:\n\n— Ben deli değilim. Sökün şu zincirleri, diye bağırıp ağladığını duymuş.\n\nHerkes korkudan birbirine bakıyormuş. Kalabalığın arasından sıyrılıp kıza doğru koşmuş. Hemen elindeki ve ayağındaki zincirleri çözüp atmış. Kız kimseye saldırmamış, babasına sarılarak ağlamış.\n\nKızının normale dönmesine çok sevinen Padişah:\n\n— Ne istersen iste; dilediğin her şeyi sana vereceğim, diye kıza istediğini sorunca O da:\n\n— Efendim, ben Üç Biber adında bir genci arıyorum. Onu bana bulup getirtin, başka bir şey dilemem, demiş.\n\nPadişah, bu sözler üzerine adamlarını ülkenin dört bir yanına salıp Üç Biber'i bulup getirmelerini emretmiş.&nbsp;Aramışlar, taramışlar, iğnenin deliğine bakmışlar. Sonunda askerler Üç Biber isimli delikanlıyı bulup huzura getirmişler.&nbsp;Üç Biber, padişahın huzuruna el pençe divan getirilince çok korkmuş:\n\n— Yüce efendim, ben size karşı bir kusur mu işledim? Eğer bir kusurum varsa affedin, diye yalvarmış.\n\nPadişah gülerek:\n\n— Hayır hiçbir kusurun yoktur ama seni görmek isteyen bir kız var… O seni çok seviyor ve de evlenmek istiyor, demiş.\n\nÜç Biber bu işe çok şaşırmış. Kral kızı huzuruna çağırmış ve:\n\n— Kızım senin Üç Biber'in bu mu? diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Evet efendim. Rüyalarıma giren Üç Biber budur, demiş.\n\nBu sözler üzerine şaşkınlığı biraz daha artan Üç Biber, kızı görür görmez güzelliğine âşık olmuş. Padişah bu iki genci evlendirmiş. Üç Biber'e de sarayda iyi bir iş verip rahat bir hayat sürmelerini sağlamış.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Parmak ve Dev",
        "text": "PARMAK VE DEV\n\nBir varmış, bir yokmuş; Allah'ın kulu çokmuş. Ülkenin birinde üç kızıyla birlikte yaşayan yaşlı bir kadın varmış.\n\nBu kızlar anneleri ile birlikte çıkrıkla yün eğirerek geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün büyük kız annesine,\n\n̶ Bir ciğer al da yiyelim, demiş.\n\nAnnesi,\n\n̶ Çarşıya iplikleri satmaya gidince alırım, demiş. Fakat pazara gittiği gün tuz, pamuk, şeker, sabun almış ama ciğer almamış. Kız niye almadığını sorunca, unuttuğunu söylemiş.\n\nYaşlı kadın başka bir gün çarşıya tekrar iplikleri satmaya gidince bir devle karşılaşmış.\n\nDev kadına,\n\n̶ İpliğin kaça? diye sormuş. Kadın,\n\n̶ Kendirin üç, diye cevap vermiş.\n\nDev, kadının üç kızı olduğunu bilirmiş. Kadına,\n\n̶ Bir kese altın verirsem, büyük kızını bana verir misin? diye sormuş.\n\nKadın,\n\n̶ Canına kurban olsun, diyerek büyük kızını deve verdiğini söylemiş.\n\nDüğün dernekten sonra kız gelin olup devin evine gelmiş. Evliliğin ilk günü dev güzel bir sofra hazırlamış. Sofraya da bir insan parmağı koymuş.\n\nHanımına,\n\n̶ Hanım buyur yemek hazır, demiş.\n\nKarısı sofraya oturmuş fakat hiç bir şey yiyememiş. Dev parmağı yemesini emretmiş. Fakat kız bunu yemeyerek hasırın altına koymuş. Deve de parmağı yediğini söylemiş.\n\nDev,\n\n̶ Parmak nerdesin? diye bağırınca parmak dile gelip,\n\n̶ Bir parçam tepsinin altında, diğer parçam hasırın altında, demiş.\n\nBunu duyan dev çok kızmış, kızı götürüp asmış.\n\nDev daha sonra yaşlı kadının evine gidip,\n\n̶ Ortanca kızını ablası çağırıyor. Çamaşır yıkayacak kendisine yardım etmesini istiyor, demiş.\n\nYaşlı kadın izin vermiş fakat çabuk dönmesini de tembihlemiş. Dev, kızı alıp evine götürmüş. Ona da aynı şekilde sofra hazırlamış. Sofraya yine bir insan parmağı koymuş.\n\nKıza,\n\n̶ Gel de afiyetle ye bakalım, demiş.\n\nTabii ki kız bu parmağı yiyememiş. Bir parçasını külün içine, diğer parçasını da ayakkabısının altına saklamış.\n\nDev,\n\n̶ Parmağı yedin mi? diye sorunca kız,\n\n̶ Yedim, diye cevap vermiş.\n\nDev,\n\n̶ Parmak nerdesin? diye bağırmış.\n\nParmak dile gelip,\n\n̶ Bir parçam külün içinde, diğer parçam ayakkabının altında, demiş.\n\nDev bunu duyunca çok kızmış. Kızı alıp ablasını astığı yere götürerek onu da asmış.\n\nAradan birkaç gün geçtikten sonra dev, yine yaşlı kadının evine gitmiş. En küçük kızı istemiş,\n\n̶ Ablaları küçük kardeşlerini çağırıyor. Biraz oturalım diyorlar, demiş.\n\nYaşlı kadın,\n\n̶ Peki ama çabuk gelsinler, diyerek küçük kızı da deve vermiş.\n\nDev diğerlerine yaptığı gibi güzel bir sofra kurmuş. Sofraya yine bir parmak koymuş. Küçük kız da bu parmağı yiyememiş. Parmağı yanında oturan kediye vermiş.\n\nDev,\n\n̶ Parmak nerdesin? diye soru sormuş.\n\nParmak,\n\n̶ Sıcak bir karındayım, diye cevap vermiş.\n\nDev buna çok sevinmiş. Kızın parmağı yediğine inanarak kızı da kendilerinden oldu saymış. Kıza evindeki kırk odanın kapı anahtarlarını vermiş,\n\n̶ Bunlardan otuz sekizini aç; ikisini açma sakın, diye de tembih etmiş. Fakat kız devi dinlememiş.\n\nBütün kapıları açmış .Açtığı odaların birinde yaşlı bir kadın yün eğiriyormuş. Kızı görünce acınaklı bir yüz ifadesiyle kıza,\n\n̶ Vah kızım, sen bu devin elinden nasıl kurtulacaksın? demiş.\n\nKıza çok acımış. Kız bir kapı daha açmış ki içerisi ölülerle doluymuş. Bunların içinde ablalarını da görünce dehşete kapılmış ve ağlamaya başlamış.\n\nSıra devin açma dediği iki kapıya gelmiş. Kız içini kemiren korkunç merakla bunlardan birini açmış ki içeride altın suyu kaynamakta… Diğerini açınca da gümüş suyunun kaynamakta olduğunu görmüş. Parmağının birini altın suyuna, diğerini de gümüş suyuna batırmış. Her iki parmağını da bir bezle bağlamış. Dev avdan gelince kıza,\n\n̶ Eline ne oldu? diye sormuş.\n\nKız,\n\n̶ Bıçak kesti, demiş.\n\nDev bıçağa,\n\n̶ Hanımın parmağını niye kestin? diye sorunca da bıçak,\n\n̶ Ben kesmedim, demiş.\n\nKız bu sefer,\n\n̶ Kapının arasına sıkıştı, demiş.\n\nDev kapıya,\n\n̶ Niye parmağını kıstırdın? diye sormuş.\n\nKapı da,\n\n̶ Ben kıstırmadım, diye cevap vermiş.\n\nDev bu konuşmalardan sonra şüphelenmiş kızın parmağındaki sargıları açmış. Parmakların birinin altın, diğerinin gümüş suyuna batırıldığını görünce kıza,\n\n̶ Güzel olmuş, sana çok yakışmış, diyerek beğendiğini söylemiş.\n\nKız da devin kendisini kardeşleri gibi asmayacağını düşünerek sevinmiş. Fakat yine de bir an önce devden kurtulmak istiyormuş.\n\nAradan biraz zaman geçtikten sonra dev, bu kızla kesin olarak evlenmeye karar verip bir gelinlik getirmiş ve kıza bu gelinliği ve duvağı giymesini, kendisi avdan dönünceye kadar hazır olmasını tembihleyip ava gitmiş.\n\nKız gelinliği bir direğe giydirmiş, üzerine de duvağı örtmüş. Kendisi de bir tuluğun içine girmiş. Yuvarlana yuvarlana devin evinden uzaklaşmış. Yolda giderken dev tuluğu görmüş fakat evde evleneceği kız beklediği için merak edip de hiç aldırmamış.\n\nDev eve gelince kıza bağırmış fakat hiç ses alamamış. Kızı gelin nazı ediyor da konuşmuyor diye düşünüp direği kucaklamış. Fakat direk ortadan ikiye bölünmüş. Direk parçalanınca başına düşen kısımla kafası yarılıp oracıkta ölüvermiş.\n\nMasal bu ya, tuluk içindeki kız yuvarlana yuvarlana bir padişahın sarayına gelmiş. Ne edip edip kendini saraya hizmetçi olarak kabul ettirmiş. Orada çamaşır yıkar, temizlik işlerini görürmüş.\n\nBir gün kız havuzun başında yıkanırken padişahın oğlu onu görmüş. Çok beğenmiş. Fakat hep o eski tuluğu giyermiş.\n\nOğlan annesine,\n\n̶ Bu kız kim? diye sorunca annesi,\n\n̶ Bitli kız oğlum, demiş.\n\nOğlan,\n\n̶ Yarın benim yemeğimi bu kız getirsin, demiş.\n\nAnnesi önce kabul etmemiş fakat sonra oğlunun ısrarlarına dayanamayarak razı olmuş.\n\nErtesi gün yemeği kız götürmüş. Konuşmuşlar, tanışmışlar. Oğlan çok beğendiği kızı alıp önce bir terziye götürüp güzel elbiseler diktirmiş, daha sonra da yalnız yaşayan ihtiyar bir kadının yanına götürmüş.\n\nO kadına bolca para verip,\n\n̶ Bu kıza kendi kızınmış gibi davran, diye sıkı sıkı tembih etmiş,\n\n̶ Ben annemi gönderip bu kızı senden Allah’ın emri ile isteteceğim, demiş.\n\nKadın bu teklifi kabul etmiş. Kız güzel elbiseler giyinip bakımlı bir hâle gelmiş. Aradan bir müddet geçince oğlan annesine,\n\n̶ Bu evdeki kızı bana alacaksın, diye diretmiş.\n\nAnnesi,\n\n̶ Oğlum sana vezirlerin, kızları lâyıktır; bu garibanın evinden hiç kız alınır mı? demişse de oğlan annesini ikna etmiş.\n\nSonunda oğlanın annesi kızın bulunduğu eve gidip ay parçası gibi güzel bir kızla karşılaşınca çok şaşırmış.\n\nKızı isteyip, kırk gün kırk gece süren bir düğünle oğluyla evlendirmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Güdük Ali",
        "text": "GÜDÜK ALİ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Bir zamanlar bir kadınla bir erkek yaşarmış. Bunların hiç çocukları olmazmış. Allah'a her zaman yalvarır,\n\n̶ Olsun da bir küçücük çocuğumuz olsun, diye dua ederlermiş.\n\nUzun zaman sonra duaları kabul olmuş ve bir çocukları doğmuş. Çocuk çok küçükmüş. Anne ve baba hiç olmamasından yine de iyidir diyerek sevinmişler. Adını Ali koymuşlar. Küçük olduğu için de zamanla, lakabı Güdük Ali kalmış. Yıllar geçmiş, Güdük Ali'nin boyu pek büyümemiş ama kısacık boyuna rağmen bağ bahçe işlerinde ailesine yardım eder duruma gelmiş.\n\nBir gün annesi tarlada çalışan kocasına yemek götürmeğe hazırlanıyormuş. Güdük Ali annesine yalvarmış,\n\n̶ Anne ne olur, babama yemeği ben götüreyim, demiş.\n\nAnnesi ne kadar izin vermek istememişse de oğlunun ısrarına dayanamayıp ona izin vermiş.\n\nGüdük Ali'yi atın sağ kulağına oturtmuş, yemekleri de atın eğerine bağlamış. Güdük Ali tarlaya gelince babasına seslenmiş. Babası nerdesin deyince,\n\n̶ Atın sağ kulağındayım, gel beni al, demiş.\n\nBabası Güdük Ali'yi ve yemeği alıp bir ağacın dibine götürmüş. İştahla yemeğini yiyip karnını doyurunca su içmek istemiş fakat su küpünde suyun kalmadığını görünce su getirmeye çeşmeye gitmek istemiş.\n\nGüdük Ali,\n\n̶ Baba sen çok yoruldun, ben sana su getiririm, demiş.\n\nBabası su küpünü ata bağlayıp Güdük Ali’yi yine atın kulağına oturmuş. Güdük Ali atla çeşmeye gelmiş, küpü su ile doldurmak için uğraşırken ağır gelen küp yere düşüp kırılıvermiş. Şimdi küpü kırdığımı babama söylersem bana kızar diyerek korkmuş ve çeşmenin kenarındaki elma ağacına çıkıp, kara kara düşünmeye başlamış. O sırada kocaman bir dev çeşmeye su içmeye gelmiş. Çeşmeye doğru eğilince yerdeki su birikintisinde Güdük Ali'nin yansımasını görmüş. Kafasını yukarı doğru kaldırarak,\n\n̶ Senin adın nedir güzel çocuk? diye sormuş.\n\nGüdük Ali, adının Ali olduğunu söylemiş. Daha sonra da dev,\n\n̶ Ali bana bir elma versene, demiş.\n\nGüdük Ali elmayı deve uzatınca, dev hemen Ali'yi tutup cebine koymuş ve evinin yolunu tutmuş. Evine varınca Güdük Ali'yi yemekmiş muradı.\n\nGüdük Ali'yi cebinden çıkarıp yere bırakmış. Kendi de odun getirmek için dışarı çıkmış. O sırada Güdük Ali duvarda bulunan küçük küçük, merdiven gibi oyuklara tutuna tutuna çıkıp bir oyuğa saklanmış.\n\nDev gelince Güdük Ali'yi aramış, seslenmiş. Bulamayınca Güdük Ali,\n\n̶ Tavandayım, gel de al, diye bağırmış.\n\nDev, küçük çocuğun oraya nasıl çıktığına hayret etmiş. Ne yaptıysa da tavandaki oyuğa ulaşamamış. Güdük Ali'ye oraya nasıl çıktığını sormuş. Fakat Ali gibi oraya çıkabilmesi mümkün değilmiş.\n\nGüdük Ali, bir kurnazlık düşünüp deve, odunları yakıp kor etmesini söylemiş. Dev odunları yakıp oldukça bol kor yapmış Güdük Ali deve, o korların üstüne oturunca aşağıya ineceğini söylemiş.\n\nDev de saf bir dev olduğundan ateşlerin üstüne oturmuş ve oturmasıyla da alev alıp yanmaya başlaması bir olmuş. Kısa zaman sonra da tamamıyla tutuşan dev, oracıkta yanarak ölmüş. Güdük Ali de dev ölünce tavandan inip babasına gidip olanları anlatmış.\n\nBabası at arabasını getirip devin evindeki kıymetli eşyalarını ve altınları alıp evine götürmüş. Varlık içinde mutlu bir hayat sürmüşler.\n\nGökten üç elma düşmüş, üçü de dinleyenlerin başına olsun.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Akıllı ve Deliler",
        "text": "GOGOZİK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir karı koca ile bunların bir oğulları varmış. Günün birinde bu oğullarını evlendirmişler. Bunların bir de inekleri varmış. Bir gün gelinleri ineği sağmağa gitmiş. Beklemişler, beklemişler kadıncağız gelmemiş.\n\nKaynana,\n\n̶ Bu gelin gelmedi, hele gidip bakayım; bu zamana kadar ahırda ne yapıyor? demiş. Kayınpederi de,\n\n̶ Hatun otur biraz bakalım, şimdi gelir, demiş.\n\nBiz gelelim geline: Gelin ineği sağarken bir kabahat yapmış. Bu sırada inek de başını sallamış. Gelin,\n\n̶ Aman inek kabahat yaptığımı sakın kaynanama söyleme. Eğer sır tutar da söylemezsen gelinliğimi getirip sana giydireceğim, demiş.\n\nİnek sırrını tutunca da gelinliği getirip ineğe giydirmiş.\n\nKaynana sonunda sabredememiş,\n\n̶ Gidip bakayım, bu gelin gelmedi, ne oldu acaba? demiş,\n\naşağı inip bakmış ki ne görsün! İnek gelinlik giyinmiş. Gelin de karşısında oturmuş ağlıyor.\n\nKaynana,\n\n̶ Gelin ne oldu? Bu inek gelinlik elbisesini niçin giydi? diye sormuş.\n\nGelin de,\n\n̶ Sus anne, kabahat yaptım. Size söylemesin diye getirip gelinliğimi giydirdim, diye cevap vermiş.\n\nKaynanası da,\n\n̶ Aman yeter ki kayınpederine söylemesin ben de gideyim sandıktan gümüş kemerimi getirip beline bağlayayım, demiş.\n\nHemen gidip sandıktan gümüş kemerini getirip ineğin beline bağlamış.\n\nKayınpeder karısı da gidip gelmeyince meraklanmış.\n\nGidip bakmış ki ineğe gelinlik giydirmişler, beline de gümüş kemer bağlamışlar. Bu durumu gören adam şaşırmış.\n\nKarısına,\n\n̶ Ne oldu böyle? diye sormuş.\n\nKarısı,\n\n̶ Aman sus, gelin kabahat yapmış. Getirip gelinliğini giydirmiş. Ben de gümüş kemerimi bağladım ki sana söylemesin, demiş.\n\nKayınpeder de,\n\n̶ Aman sakın oğluma söylemesin. Ben de gideyim sırmalı ceketimi getirerek giydireyim, demiş.\n\nO da gidip sırmalı ceketini getirerek ineğe giydirmiş.\n\nOğlan beklemiş, beklemiş bakmış ki ne gelen var ne de gidenlerden bir haber.\n\nKendi kendine,\n\n̶ Kalkayım, gideyim. Bakayım ne oldu bunlara, diye düşünmüş.\n\nOğlan gidip bakmış ki ortalık düğün dernek. İnek gelinlik giymiş, gümüş kemeri beline bağlamışlar, üzerine de sırmalı ceketi giydirmişler.\n\nŞaşkına dönen oğlan,\n\n̶ Ne oldu? diye sormuş.\n\nBabası durumu anlatmış. Gelin bir kabahat işlemiş, anneme söylemesin diye gelinliğini giydirmiş. Annen de bana söylemesin diye gümüş kemerini getirip beline bağlamış. Ben de sana söylemesin diye sırmalı ceketimi getirip giydirdim, demiş.\n\nOğlan da sinirlenip,\n\n̶ Ulan bu dünyada ne deli insanlar arasında kaldım. Başımı alayım da akıllı insanların diyarına gideyim, demiş.\n\nAtına atlayıp yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Bir de arkasına bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. En sonunda bir şehre vasıl olmuş.\n\nÇok susamış. Karşısına çıkan ilk kapıyı çalıp su istemiş. O sırada da evde hiç su yokmuş. Adam hemen büyük kızını yolcuya su getirmesi için pınara göndermiş.\n\nKız bakraçları alıp pınara gitmiş. Bakracını çeşmenin önüne koymuş. Su dolarken hayale dalıp gitmiş, kendi kendine,\n\n̶ Şu yolcu beni alsa da, bir çocuğumuz olsa da, adını Gogozik koysak da, salına salına gelip şu duta çıksa da, dut yerken ağaçtan düşüp ölse de, ben anası olarak ağlamaz mıyım? demiş, dizine vura vura basmış figanı. Derken, evdekiler bir beklemiş, iki beklemiş; kız gelmemiş.\n\nAdam bu sefer ortanca kızını göndermiş. Kıza,\n\n̶ Ablan gitti gelmedi, bak ne oldu. Git suyu al da çabuk gel, demiş.\n\nKız gitmiş bakmış ki ablası dizine vurarak figan ediyor,\n\n̶ Hayrola abla ne oldu? diye sormuş.\n\nAblası,\n\n̶ Şu gelen adam beni alsa da, ondan bir oğlum olsa da, adını Gogozik koysak da, salına salına gelse de, şu duta çıksa da, dut yediği yerde duttan düşüp ölse de, sen teyze olsan ağlamaz mısın? deyince kardeşi,\n\n̶ Aman nasıl ağlamam! diyerek feryat figan ağlamaya başlamış.\n\nAdamcağız susuzluktan yanarak suyu bekleyedursun, baba bu defa küçük kızını göndermiş. Kızına,\n\n̶ Kızım koş, ablaların gelmedi. Bu adamcağız susuzluktan öldü. Git şunları al da gel, demiş.\n\nKüçük kız pınarın başına gitmiş ki bir de ne görsün!\n\nAblaları karşı karşıya geçmiş dizlerine vurarak, saçlarını başlarını yolarak ağlıyorlar. Ablalarına,\n\n̶ Hayrola ne oldu? diye sormuş.\n\nAblaları,\n\n̶ Gel hele bacım gel. O gelen misafir beni alsa da, benden bir oğlu olsa da, adını Gogozik koysak da, salını salını gelse de, şu duta çıksa da, dut yediği yerden düşüp ölse de, teyzesi olarak ağlamaz mısın? deyince küçük kız da,\n\n̶ Aman nasıl ağlamam, deyip ağlamaya başlamış.\n\nEvdekiler yine beklemişler, beklemişler. Bakmışlar ki ne gelen var ne de kızlardan bir haber.\n\nBu defa adam kızların annelerine,\n\n̶ Kadıncağız, git hele. Bu kızlar gitti gelmedi. Allah sonunu hayır eyleye. Başlarına bir iş mi geldi? Hemen git şunları al da gel. Bu misafir burada yandı kavruldu, demiş.\n\nKadıncağız doğruca pınara gitmiş. Bakmış ki üç kızı da üç yerden figan ediyorlar. Annelerini görünce sanki ölü evinde imiş gibi daha da figan etmeye başlamışlar.\n\nAnneleri,\n\n̶ Ne oldu böyle sizlere, niye ağlıyorsunuz? diye sorunca büyük kız,\n\n̶ Bu gelen misafir beni alsa da, benden bir oğlu olsa da, adını Gogozik koysak da, salına salına gelse de, şu duta çıksa da, dut yediği yerden düşüp ölse de sen büyük annesi olsan ağlamaz mısın? deyince annesi de,\n\n̶ Aman nasıl ağlamam. Büyük annesi öle!...diyerek figan etmeye başlamış.\n\nBeklemekten canı su kesilen misafir,\n\n̶ Allah Allah, bunda bir hayır vardır. Benim başıma mı çıkacak var, bu nedir; giden gelmiyor. Başımı alıp gideyim bari, demiş.\n\nKızların babası,\n\n̶ Dur bakalım yahu. Bir de ben gideyim, demiş. Adamcağız pınarın başına gelince bakmış ki bir figandır kopuyor. Şaşırıp kalmış, kendi kendine,\n\n̶ Acaba bizim büyük kızın başına bir iş mi geldi de, bunların hepsi oturmuş ağlaşıyor? diye düşünmüş.\n\nTelaşla yanlarına yaklaşmış,\n\n̶ Ne var, hayrola; ne oldu da hepiniz birden ağlaşıyorsunuz? diye sormuş.\n\nBüyük kız,\n\n̶ Aman babacığımız ne ola. O gelen misafir beni alsa da, benden bir oğlu olsa da, adını Gogozik koyacak olsak da, salına salına gelse de, şu dutun başına çıksa da, dut yediği yerde düşüp ölse de, sen dedesi olsan ağlamaz mısın? diye cevap vermiş.\n\nAdam da,\n\n̶ Ah deden ölsün! diyerek onlardan daha fazla figan etmeye başlamış. Adam bir beklemiş, iki beklemiş gelen yok giden yok. Kalkıp pınarın başına kendisi gitmiş.\n\nBir de ne görsün! Bütün aile pınarın başında oturmuş figan ediyor. Şaşırıp kalmış. Adam,\n\n̶ Hayrola, ne oldu size böyle, niye hep birden ağlaşıyorsunuz? diye sormuş.\n\nBüyük kız ortaya atılıp,\n\n̶ Ey adam, sen beni alsan da, benden bir oğlun olsa da, adını Gogozik koysak da, salına salına gelse de, şu dutun başına çıksa da, dut yediği yerde düşüp ölse de sen babası olsan ağlamaz mısın? demiş.\n\nAdam,\n\n̶ Tuh, Allah belanızı versin. Ben akıllı diyarlara göç edeyim derken bir de ne göreyim, benim evdeki deliler buranın akıllılarından daha akıllıymış, demiş.\n\nAtına atlayarak hemen memleketine geri dönmüş. Evine gelip ev halkına,\n\n̶ Bizim delilerimiz elin akıllılarından daha akıllı imiş, demiş.\n\nMemleketine döndükten sonra yemişler, içmişler, mutlu bir hayat sürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Korkak Herif",
        "text": "KORKAK HERİF\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken ülkenin birinde korkak bir adam varmış. Her şeyden korkarmış. Korkusundan neredeyse kapıdan dışarı çıkamazmış. Gece olup da hacet ihtiyacı olduğunda helâya bile avradı götürürmüş.\n\nFakat kadın avradı da olsa bu durumdan bıkmış usanmış. Yine bir gün korkak kocasını helâya götürmüş. Fakat artık canına tak eden avradı adamı helâya götürmekten bıktığı için onu dışarıda bırakıp kapıyı içeriden kilitlemiş.\n\nKorkak herif gece yarısı dışarıda kalmış. Çok korkmuş. Avradına kendisini içeri alması için,\n\n̶ Aman karı, yaman karı; beni it yiyecek, kurt yiyecek, diye yalvarmış ama nafile. Bütün yalvarmalarına rağmen avradı Korkak herifi içeri almamış.\n\nKorkak herif avradına,\n\n̶ Madem beni içeri almıyorsun, bana bir avuç un ile bir yumurta ver de gideyim, diye yalvarmış.\n\nAvradı korkak herife istediğini vermiş. Korkak herif bunları aldıktan sonra yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Bir de bakmış ki uzaktan bir ışık görünüyor. Korkak herif bu ışığa doğru yürümüş. Yaklaştığında bir ateşin başında yedi tane devin oturduğunu görünce çok korkmuş. Gidecek hiçbir yeri olmadığından, çaresiz devlerin yanına varmak zorunda kalmış.\n\nDevler korkak herifi görünce çok sevinmişler. Kendi kendilerine,\n\n̶ Bize iyi bir av geldi, bunu kazana atar; güzelce pişirir yeriz, demişler.\n\nHemen korkak herifi buyur etmişler,\n\n̶ Hoş geldin kardeş, demişler.\n\nDevler korkak herife gözdağı vermek için yerdeki büyük taşları avuçlarının içinde sıkıp, ufalayarak leblebi gibi yapmışlar.\n\nFakat çok kurnaz olan korkak herif, avradından aldığı unu hemen cebinden çıkarıp avucunun içinde öfeleyip üfürmüş. Bunun üzerine devler korkmuşlar, bu nasıl adam, taşı un gibi etti, diye düşünmüşler.\n\nKorkak herif devleri daha da korkutmak için taşı sıkıyormuş gibi yapıp cebindeki yumurtayı sıkıp suyunu çıkarmış. Adamın taşın suyunu sıkarak çıkardığını gören devler hayret içinde kalmışlar. Bir insanoğlu taşın suyunu sıkarak nasıl çıkarır diyerek korkak heriften daha da korkmaya başlamışlar.\n\nDevler daha sonra korkak herife,\n\n̶ Kardeş, bize git de dağdan odun getir, diye ricada bulunmuşlar.\n\nO zamanda da çok uzak olan dağdan odun getirmesi çok zormuş. Herife kocaman bir kendir vermişler. Fakat korkak herif,\n\n̶ Bu kendir ne ki, bana daha büyük bir kendir verin ki dağı sırtlayayım getireyim, diye tekrar onlara meydan okumuş.\n\nKorkak herif böyle deyince devler korkmuşlar,\n\n̶ Aman kardaş, sen gitme biz gider getiririz, demişler.\n\nDevler korkak heriften çok korktukları için onu öldürmeye karar vermişler. Kendi aralarında,\n\n̶ Yatağını damın altına sereriz, geceleyin uyuyunca da oradan başına kaynar su dökeriz ve onu öldürürüz, diye plan kurmuşlar.\n\nPlanlarını aynen uygulayıp da adamın yatağını damın altına seren devler gece olunca başından aşağıya kaynar sular döktüklerinde devler adam ölmüştür diye yaklaşıp yatağın kımıldadığını görünce şaşırmışlar,\n\n̶ Kardaş, kardaş kalk hele! demişler,\n\n̶ Nasıl bu gece rahat yattın mı? diye de sormuşlar.\n\nKorkak Herif,\n\n̶ Yatamadım, çok sıcaktı, terledim, diye cevap vermiş.\n\nDevler bu duruma şaşırmış ve çok korkmuşlar. Aralarında,\n\n̶ Bu nasıl adam, o kadar kaynar su döktük, yine de ölmedi, diye fısıldaşmışlar.\n\nBunun üzerine devler,\n\n̶ Bu sefer yatağını dama serer, onu alttan şişleriz, diye anlaşmışlar. Fakat korkak herif bu konuşmaları duymuş.\n\nGece dama yatağını serdiklerinde hemen loğ taşını yatağın içine koyup, kendisi de bir köşeye saklanmış. Devler, boş yatağı damın altından yedi kere şişleyip bir yandan da&nbsp;kemiği ne kadar da sertmiş, diye söylenmişler.\n\nSabah olunca korkak herifin yatağının yanına gittiklerinde bakmışlar ki yatak yine kımıldıyor. Yanına yaklaşıp,\n\n̶ Kardaş, kardaş kalk hele! diye seslenmişler.\n\nKorkak herif yatağından doğrulunca da,\n\n̶ Nasıl bu gece rahat yattın mı? diye sormuşlar.\n\nKorkak herif hiç istifini bozmadan,\n\n̶ İyi yatamadım, sivrisinekler gece beni çok ısırdı, demiş.\n\nDevler bakmışlar ki bundan kurtuluş yok, en iyisi kendi aramızda babamızın mirası için dövüşüyormuş gibi yapıp buna da biraz altın verip kurtulalım, diye sözleşmişler.\n\nKendi aralarında yalandan dövüşüp, babalarının mirasını bölüşmüşler. Korkak herife de bir torba altın vermişler.\n\nAltını alan korkak herif oradan ayrılıp doğruca kendi evine dönmüş. Karısı altınlarla gelen kocasını çok iyi karşılamış. Kalan günlerinde mutlu bir hayat sürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz de erelim muradımıza.\n\nGökten üç elma düşmüş. Biri bana, biri size, biri de masal sevenlerin başına olsun.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Köyün Çobanı",
        "text": "KÖYÜN ÇOBANI\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde köyün birinde bir çoban varmış. Bu çobanın bir de ihtiyar anası varmış. Çobanın gönlü köyün ağasının hanımına düşmüş, fakat derdini bir türlü kimseye açamazmış.\n\nEn sonunda dayanamayan çoban, bir gün anasına demiş ki:\n\n— Ana, yarın git, ağaya söyle, hanımını bana versin,\n\nAnası da:\n\n— Olmaz, oğlum, filan demişse de söz dinletememiş.\n\nBir çare de bulamayınca gitmiş ağanın evine. Ağanın yanına varan çobanın anası boynunu bükmüş, Ağa’ya demiş:\n\n— Ağa, bizim oğlan senin hanıma âşık, senin hanımı bizim oğlana verir misin?\n\nAğa bu lafa o kadar çok kızmış ki çobanın anasını güzel bir dövmüş, kolunu bacağını kırmış, evine yollamış.\n\nAradan bir iki ay geçmiş, çobanın anasının kolu bacağı iyileşmiş. Anasının iyileştiğini gören çoban, üsteleyerek:\n\n— Ana, ya gidip ağanın hanımını bana istersin ya da ben bu çobanlığı bırakır, başımı alıp buralardan giderim, demiş.\n\nAnası da:\n\n— Oğlum bütün geçimimiz bu çobanlıktan. Sen çobanlığı bırakıp buraları terk edersen bana ne olacak? diyerek ağlamış.\n\nÇoban:\n\n— Ana, hiç ağlama. Sen gidip ağadan isteme, bu sefer de hanıma söyle, o da yok derse bu sevdadan vazgeçeceğim, diyerek anasını razı etmiş.\n\nÇobanın anası mecbur kalmış, ağanın hanımının yanına varmış.\n\nHanıma:\n\n— Benim çoban oğlum seninle evlenmek istiyor, ne diyorsun? diye sormuş.\n\nHanım da demiş ki:\n\n— Tamam, olur. Ben bu akşam bizim ahırın kapısını açık bırakacağım. Oğlun gelsin ki görüşüp anlaşalım, demiş.\n\nÇobanın anası bu sözleri işitir işitmez hemen oğluna haber vermeye koşmuş:\n\n— Oğlum, durum böyle böyle, diyerek anlatmış.\n\nAkşam olunca çoban gidip ağanın ahırına saklanmış. O sırada ağanın hanımı ağaya diyormuş ki:\n\n— Ağam, ağam, sen ahırını gezip bakmaz mısın, malını davarını görmez misin, hâlleri nice diye sormaz mısın?’\n\nAğa hanımının bu lafı üzerine çırayı yakıp ahıra inmiş.\n\nAhırda birden çobanla karşılaşan ağa şaşırmış:\n\n— Çoban, sen benim ahırımda ne yaparsın, neylersin? diye sormuş.\n\nÇoban:\n\n— Ağam, bu akşam köylüler bize misafirliğe gelmişlerdi. Dediler ki senin ahırın ağanın ahırından büyük. Ben de yok öyle şey olur mu, benim ahırım ağanın ahırından büyük olamaz, dedim. Sonunda ölçmeye karar verdik. Ben de geldim ki sizin ahırı ölçtüm, demiş.\n\nAğa, çobanın bu sözlerine hiç kuşkulanmamış. Çırayı havaya kaldırarak:\n\n— Bak, bizim ahırın bir ucu nerde diğer ucu nerde... Hiç sizin ahır bizim ahırdan büyük olur mu? demiş.\n\nÇoban da:\n\n— Tamam ağam, haklısın, ben de köylülere böyle dedim ama söz dinletemedim, diyerek oradan ayrılmış.\n\nBu meselenin üzerinden birkaç gün geçmiş, çoban tekrar anasını ağanın hanımına göndermiş.\n\nAğanın hanımı da:\n\n— Bu gece oğlun bizim misafir odasına gelsin ki görüşüp anlaşalım, diye haber göndermiş.\n\nGece olmuş, ağanın hanımı ağaya:\n\n— Ağam, ağam, sen bugünlerde hiç misafir odasına bakmıyorsun. Git bir gez bakalım, demiş.\n\nAğa çırağı alıp misafir odasına gitmiş, bir de ne görsün! Köyün çobanı misafir odasında oturuyor.\n\nÇoban hazır cevaplıkla:\n\n— Ağam, bizim evde köylülerle oturuyorduk. Dediler ki senin misafir odan ağanın misafir odasından büyük. Ben de yok, öyle şey olur mu, ağamın odasının yanında benim oda kümes gibi kalır, dedim. Fakat inanmadılar. Ben de sizin misafir odasını ölçmeye geldim, demiş.\n\nAğa elindeki çırayı kaldırmış, çobana:\n\n— Çoban, nasıl olur da benim odam senin odandan küçük olur, işte bak, demiş.\n\nÇoban ağasına hak vermiş ve yine evinin yolunu tutmuş.\n\nAradan yine birkaç gün geçmiş. Çoban anasına yalvararak,\n\n— Ana, git ağanın hanımına bir daha söyle, bana kati bir cevap göndersin, demiş.\n\nÇobanın anası kalkıp ağanın hanımının yanına gitmiş. Ağanın hanımı içten içe kocasının durumu fark etmemesine kızmış ve çobanın anasına,\n\n— Oğluna söyle, gece gelsin, benim yatağıma girsin, görüşüp anlaşalım, demiş.\n\nKadına bunları söyleyip onu yolladıktan sonra da akşam yatarken kocasına:\n\n— Ağam, şimdiye kadar hiçbir şeyi gözümde koymadın ama bir tek şey gözümde kaldı. Bu gece sen benim entarimi giy, ben de senin entarini giyeyim, öyle yatalım, demiş.\n\nAğa da karısının bu teklifini kabul etmiş. Uykuları gelen ağa ile hanımı yatmışlar, çırayı da söndürmüşler. Bu arada çoban odalarına girmiş ve el yordamıyla yatağı bulmuş. Ağanın tarafından elini yorganın altına uzatıvermiş. Vücudunda bir elin gezinmesiyle uykudan sıçrayan ağa, çobanın kolunu yakalamış, hiddetle sormuş:\n\n— Yine ne istiyorsun, çoban!’\n\nÇoban hemen toparlanmış:\n\n̶ Ağam, bizim evde komşularla oturuyorduk. Dediler ki ağanın bacağında tek ben var. Ben dedim yok, komşular, ağamın bacağında çift ben var. Biz de bahse girdik, ben bakmaya geldim.\n\nÇobanın bu sözleri üzerine ağa yumuşayarak:\n\n̶ Bak, çoban oğlum, çırayı yak da göstereyim. Bana köyde her zaman çift benli demezler mi? Onlar bunu nasıl bilmezlermiş, bak işte, diyerek benleri gösterivermiş.\n\nÇoban:\n\n— Çift, çift, diyerek oradan uzaklaşıvermiş.\n\nBu olayın üzerinden hayli bir zaman geçmiş geçmemiş ki çoban hâl çareleri aramaya başlamış. Çareyi yaşlı anasını ağanın hanımına yollamakta bulmuş. Anasına:\n\n— Ana, bu defa son, git söyle. Beni alacak mı almayacak mı? Kati bir haber getir, demiş.\n\nÇobanın anası tekrar gidip sormuş.\n\nHanım da:\n\n— Git, oğluna söyle, ben gece evin kapısını açık bırakıp kendisini bekleyeceğim. Gelsin ki konuşalım, anlaşalım, demiş.\n\nYine akşam olmuş. Çoban hanımın yanına gitmek için hazırlanırken, hanım da evdeki bütün ateş yakacak çakmağı, kavı saklamış. Evde hiç ışık yanmadığını gören ağa:\n\n— Hatun, bugün evin ışıkları niye yanmaz olmuş? diye sorunca hanım:\n\n— Ağam, evde ne ateş var ne de çakmak, haydi yatalım.” demiş.\n\nYatmışlar. Çoban bu arada eve girmiş. El yordamıyla hanımın yattığı taraftan yatağa girince hanım bağırmış:\n\n— Ağa, ağa, ayaklarımın arasında bir mahlûk var, çabuk ışık bul, demiş.\n\nEvde ışık olmadığını bilen ağa hemen komşuları Hoca’ya varmış. Ağa evden çıkınca da hanım evin kapılarını kapatmış. Çobanla evde yalnız kalmışlar.\n\nBu arada ağa gidip Hoca’dan ateşi almış, evin kapısına koşar adım gelmiş, ama kapılar kapalıymış.\n\nKapıyı yumruklamış, tekmelemiş ama kimse kapıyı açmamış:\n\n— Ben evi mi şaşırdım yoksa, gidip Hoca’yı getireyim, diye söylene söylene Hoca’nın evine gitmiş. Hoca’ya olanları anlatmış.\n\nHoca da:\n\n— Ağam, zaten hava bulanık, gel sen bu gece bizde kal. Şafak atınca Allah kerimdir, evi bulursun.” demiş. Ağa da Hoca’ya hak vererek orda kalmış.\n\nO gece çoban ağanın evinde sabah tan ağarıncaya kadar kalmış. Tan ağarınca da çekip gitmiş. Bu arada hanım kalkıp, evin kapısını yeniden açık bırakmış. Evin kedisini de yakalayıp, yatağa tekrar girmiş. Biraz sonra eve gelen ağa kapıları açık bulunca şaşırmış ve akşam evi şaşırdığına inanmış.\n\nÇabuk çabuk hanımının yanına varmış. Hanım ağayı görünce:\n\n— Ağam, ateş bulmak için bu kadar dolaşmak mı lazım gelirmiş. Sabaha kadar mahlûku ayaklarımın arasında tuttum, korkumdan gözlerimi bile kırpmadım. Hele şu yorganı arala da bak ne var ?\n\nAğa çakmağı çakıp yorganı kaldırmış ki evlerinin kedisi hanımın ayakları arasında uyuyor. Gülmüş ağa:\n\n— Vallahi hatun ben Hoca’dan ateşi alıp evin kapısına doğru yürüdüm fakat bir türlü bizim evi bulamadım. Yoksa bu kediyi ta ilk akşamdan yakalardım, demiş.\nAğanın hanımı düşünmüş taşınmış bakmış ki ağa çobanın kendi namusuna dolandığından bîhaber.\n\nHanım ne planlar kurduysa da ağa hiçbir şey anlamadı. Bu olayın üzerinden böylece birkaç gün geçtikten sonra, hanım kendi kendine:\n\n̶ Namusuma sahip olamayan adamın karısı olup günde bal börek yiyeceğime, gider köyün çobanının karısı olurum, demiş.\n\nO gece ağaya ağu içirmiş. Ağa ölmüş böylece. Hanım da aradan birkaç ay geçtikten sonra çobanla evlenmiş.\n\nÇobanla anasını da konağa almış. Havadan bu anda üç elma düşmüş, birisi dinleyenlere birisi dinleyip de ders çıkaranlara, birisi de bu masalı söyleyene. Onlar almışlar dersini, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Tekirdağ",
        "title": "Korkak Hasan",
        "text": "KORKAK HASAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Korkak Hasan varmış. Bu Korkak Hasan çok korkarmış. Evden dışarı çıkamıyormuş korkudan. Çok korktuğu için dışarı çıkamıyormuş. Karısı da bütün gün evde durduğu için Hasan'ı dışarı çıkarma planları yapıyormuş. Hasan yalnız kaynanık yımırtayı çok seviyormuş. Karısı Hasan'ı dışarı çıkarmak için bir sürü yımırta kaynatıyor. Yımırtaları arayla evin önüne kadar diziyor. Kaynanık yımırtaları Hasan yeyerek yavaş yavaş, yavaş yavaş dışarı çıkıyor. Dışarı çıkınca karısı kapıyı kapıyor, Hasan'ı içeri almıyor. Diyor, şimdiye kadar çalışmadın, bundan sonra çalışıp evimize para getir, diyor. Hasan az gider, uz gider, dere tepe düz gider. Yolda giderken yaralı bir kuşçağaz görüyor. Kuşun kanadını sarıp karısının yanına verdiği torbanın içine kuş koyuyor. Daha biraz gidiyor, daha biraz gidiyor, dereden karşıya geçeyim derken derede bacağı yaralı bir kurbağa görüyor. Kurbağanın da bacağını sarıp torbanın içine atıyor. Az gidiyor, uz gidiyor, dere tepe düz gidiyor, Hasan bir köye denk geliyor. Köyde bir bakıyor ki kalabalık insanlar var. Bu kalabalık insanlar nabar, diye gidiyor. Bir bakıyor, orada da düğün olmuş, gelini evin içine sokacaklar, gelinin boyu çok uzun olduğu için çapalan, küreklen kapıyı yıkmağa çalışıyorlar. Hasan da geliyor, diyor ki:\n\n—Nabıyosunuz böyle?\n\n—İşte gelinin boyu çok uzun, kapıyı yıkıcaz biraz yukardan da gelin içeri girsin.\n\n—Durun, demiş be, gelini içeri sokarız, demiş.\n\nGelinin ensesine bir tokat urmuş, gelin boynunu aşşağı eğip kapıdan içeri girmiş, eve. Sonra Hasan'a demişler ki:\n\n—Sen çok akıllı birisin, kal bizim köyümüzde, yarışma olcak, sen de yarışmaya katılırsın.\n\nBu köyde de devler yarışması olcakmış, devler yarışçakmış. Hasan da çok akıllı olduğu için bu devlerin yarışına katılmaya karar vermiş. Neyse bir gün, iki gün sonra yarışma başlamış. Devin bir tanesi çıkıyor ilk baştan, koca dev eline taşı alıyor, bir sıkıyor, un gibi yapıyor. Daha sonra dev o yana bu yana kaşınırken koltuk altından bir bit çıkarıyor, baş parmağam kaa. Daha sonra bu dev yerden bir taş alıyor, bir savuruyor, taş gidiyor, gidiyor, gidiyor, bayağa gidiyor, karşı tepenin ucuna konuyor. Sıra Korkak Hasan'a geliyor. Korkak Hasan, karısının yanına koyduğu torbanın içinden peyniri çaktırmadan alıyor, taş diye peyniri bir sıkıyor, suyunu çıkarıyor. İnsanlar da, Hasan taşın suyunu çıkardı, diyorlar. Hasan orada kazanıyor. İkincisinde Hasan kaşınır, kaşınır, kaşınır, yine torbanın içinden kurbağayı bir çıkarıyor, Hasan'dan koca bit çıktı diye, kocaman kurbağa kadar bir bit, insanlar gene Hasan'ı orda da birinci getiriyorlar. Daha sonra, taş atma yarışında, Hasan yine torbadan kuşu çıkarıyor, kuşu bir atıyor havaya, kuş uçuyor, uçuyor, uçuyor, uçuyor, uçuyor, gidiyor, karşı tepenin ardına gidiyor, gözden kayboluyor. \"Ooo\", demişler, \"Hasan ne çok uzağa taş attı, devlerden uzağa attı, birinci geldi yarışmada\", diye galip ilan ediyorlar. Yarışmanın birincisine de bir çuval altın varmış, Hasan bir çuval altını alır, birkaç gün sonra eve döner. Karısına diyor ki, bunca zaman çalışmadığım zamanların hepsini bir kerede getirdim, diyor. Böylece karısı da çok memnun oluyor, Hasan böylelikle de korkaklığını üzerinden atmış oluyor.\n\n&nbsp;\n\n(KK: İsmail Ayaz, Deveci Köyü / Malkara- Tekirdağ, 1966 doğumlu, ilkokul mezunu, işçi emeklisi, aynı yerde yaşar. Büyüklerinden dinlemiş).\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Tekirdağ",
        "title": "Tilki ile Kurt",
        "text": "GÜDÜK AMCA\n\nBir zaman bir adam balık satarmış. Gitmiş bir köve, doldurmuş bir araba balık. Balıkları satmağa gidermiş bir köve. Giderken giderken yolda da bir tilki yatırmış, kapamış gözlerini, bayılmış, baygın baygın yatırmış.\n\n&nbsp;— Aman, demiş, atayım bunu arabaya da alayım bu tilkiyi de demiş, yüzeyim de demiş, derisini satayım, kürk yapayım hanımlara.\n\nAtar arabaya, gider. Aaa, tilki gene bir canlanır arabanın içinde, atmış, atmış, atmış balıkları arabadan yere. Adam hiç bakmamış arkasına. İner aşşağa, bir toplar balıkları, gelir eve. Güzelcene onları dizer evin içine. Hep böyle evin tavanlarına dizer, sıralar böyle. Çıkar gene dışarı, gider, kurdu görür.\n\nKurda, demiş,\n\n— “Hiç gelmesin ya bana oturmağa, gezmeğe” demiş.\n\n— Gelemem be arkadaşım, demiş, çok açım, demiş, içim bayılır, demiş, hiçbir şey bulamadım yemeğe.\n\n— Olsun, demiş be, gel, gel, demiş, bana, demiş.\n\n— Geleyim, demiş.\n\nGelmiş. Oturmuşlar.\n\n— Ama, demiş, hiç yukarı bakma, gözüne çepel kaçar, demiş.\n\n—&nbsp; Aman, demiş, bakmam be. Usulacık bir bakmış böyle kurt balıklara.\n\n— Oh, demiş, ağzının suyu akmış kurdun.\n\n— Nereden be adaşım, demiş, bu balıklar sana, demiş.\n\n— A be demiş, ben, demiş, göle girdim, demiş, gölde tuttum, demiş.\n\n— Aman bana da tutalım be arkadaşım, demiş.\n\n— E tutalım, demiş. Hadi gidelim, tutalım, demiş.\n\nGiderler.\n\n— Ama demiş, ben, demiş, sana, demiş, küpü bağlacam, demiş. Bana gene, demiş, kabağa bağlacam, demiş.\n\nGiderler, küpü bağlar kurdun kuyruğuna, girerler balık tutmağa. Ona (kendisine) gene kabağa bağlar kurnaz tilki. Güldür, güldür, güldür küp dolarmış su.\n\n— A be, dermiş, çok dolar, dermiş, içine. Balıklar girer, balıklar dolar, dermiş.\n\n— A daha biraz derin yerine git. Derin yerine gider, gene küpe güldür, güldür, güldür sular dolarmış.\n\n— A be, dermiş, çok doldu, çok ağar. Doldu, dermiş, doldu, balıklar doldu. Aman, ağar ağar, ağar ağar çıkarmış. Çıkalım, demiş.\n\nÇıkarken çıkarken kurdun kuyruğu, bir kopar kuyruğu… Ooh çıkarlar.\n\n— Ah, demiş, kuyruğum koptu.\n\n— E napayım, demiş, balıklar ağar geldi, kopardı kuyruğunu, demiş.\n\nOndan sonra çıkarlar, giderler bir tepeye. Tepede otururlar bir ağacın altına. Oturduktan sonra ağacın altında, armut gene nasıl böyle süzülürmüş ağaçta… Armut, böyle sapsarı… Oturukan, oturukan, kurdun karnı aç, gene bir bakmış yukarı.\n\n— Ooo, sapsarı armutlar…\n\n— Aman, demiş, bu armutları ben, demiş, sen, demiş tilkiye, koparamasın, demiş. Ben bunları, demiş, bir sallacam, hepsi yere düşçek, demiş. Ben, demiş, ağaçta sallarken sen armutları toplacan, demiş. Ben seni, demiş, bağlayım öteki ağaca, demiş, ben armutları silktikten salcam seni, demiş, toplaciz, demiş.\n\nBağlar onu kuyruğundan, tilkiyi. Sallar, sallar, sallar armutları, toplar kurt armutları, topladıktan sonra giderken\n\n— “Aydi”, demiş, avcular gelir, demiş.\n\nTilki o yanı, bu yanı, o yanı, bu yanı… Bir de onun da kuyruğu kopar.\n\n— Sen, demiş, beni, demiş, küpe bağladın, koparttın ya, demiş, kuyruğumu. Ben de senin kuyruğunu koparttım, demiş.\n\nGiderler, giderler, giderler, bir yere oturular.\n\n— Eee, demiş, sen beni böyle yaptın, ben de seni yaptım, demiş.\n\nOrda olur, biter, gider.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Tekirdağ",
        "title": "Ahmak Gelin",
        "text": "AHMAK GELİN\n\nBir varmış, bir yokmuş, evel zaman içinde bir tane ahmak bir gelin varmış. Bu geline kaynanası bir gün demiş ki:\n\n— Git kızım, demiş, bugün hayvanların altlarını sen temizle. Bugün, demiş, senin işin bu.\n\nGider gelin ahırın içine. İşleri orada yaparken, hayvanların altlarını temizlerken gelinin çişi gelmiş.\n\n— Aaa,&nbsp;burayı&nbsp;hemen&nbsp;oturayım da, demiş;&nbsp;tuvaletimi, çişimi yapayım, demiş. Ama&nbsp;bu&nbsp;ineğen&nbsp;gözlerini bağlayım da beni görmesin, demiş.&nbsp;Yoksa, &nbsp;kocama söyleycek, demiş.&nbsp;Ben burda işendim diye.\n\nOndan sonra bağlamış gözlerini, yapmış orada tuvaletini. Unutmuş bir daha ineğen gözünde bez parçasını. Koyulmuş gene işe. Gelmiş kocası.\n\n— Ne be! Bu ineğen gözleri böyle bağlı, demiş.?\n\n— Aaa, unuttum ben, demiş. Benim burada çok çişim geldi, oturdum, yaptım, demiş.&nbsp;İnek beni görüp de sonra sana söylemesin&nbsp;diye, gözlerini bağladım onun, demiş.\n\n— Ah be seni ahmak seni!&nbsp;Tam, dövmekliksin ama&nbsp;neyse, demiş. Alıcam&nbsp;torbamı elime, köy köy,&nbsp; diyar&nbsp;diyar gezicem, bakıcam, demiş.&nbsp;Eğer senin gibi bir ahmak bir insan varsa iyi, demiş, benimlen yaşaycan. Ama, senin gibi&nbsp;bir ahmak insan bulamazsam seni,&nbsp; ananın, bubanın evine göndercem, demiş.\n\nKızmış, bağarmış ona. Almış adam torbasını eline, dere tepe düz gitmiş, varmış bir köye. Bu köyde toplanmış birkaç tane adam.\n\n—Yav,&nbsp;siz naparsınız burda, demiş?\n\nHa bire zorlanırlarmış, ha bire zorlanırlarmış. Almışlar dananın bir tanesini. Duvarın üstünde de çok güzel otlar çıkmış.\n\n— Yav, demişler, biz buraya danamızı çıkarcaz, biz bunu burda otlatıcaz, bize güzel, verimli süt versin, deye.\n\n— Kaçın bakayım, demiş, bu iş böyle olmaz.\n\n— Eee... Nası yapıcaz? Getirin bir merdiven.\n\nÇıkar adam duvarın üstüne. Ordaki bütün iyi, güzel otları kesmiş, biçmiş, atmış ineğen önüne. İnek başlamış otlamağa.\n\n— Ooo, demişler, sen ne akıllı bir adamsın, sen nerden geldin, sen nası zeki bir insansın, sen bizim köyümüzde yaşa, sen bize hep akıl ver.\n\n—Yook, demiş, ben daha, demiş, köy köy gezicem, sizin gibi, demiş, ahmak insanlar araycam, bulucam.\n\nNeyse çıkar o köyden, dere tepe düz gider, başka bir köye varır. Düğün varmış köyde. Dambır dumbur, davullar, zurnalar çalarlar. Gelini içeri sokçaklar. Alay olmuş, alay bitmiş, gelini içeri sokçaklar. Uğraşırlarmış, uğraşırlarmış, yok, gelini içeri sokamazlar. Gelinin boyu çok uzunmuş, kapının kirişinden daha uzun. Öyle yaparlarmış olmaz, böyle yaparlarmış, olmaz, yok. Gelini içeri bir türlü sokamazlar. Almışlar köyün adamları çapaları, kürekleri.\n\n— Eee...&nbsp;Napçanız, demiş?\n\n— Eee... Kırcaz bu duvarı, yıkıcaz, gelini içeri sokucaz.\n\n— Ah be!&nbsp;Burda da&nbsp;çok ahmak insanlar var, demiş. Durun bakalım, öyle olmaz, demiş.\n\n— Eee... Nası yapıcaz ya? Bize bir akıl ver o zaman.\n\nDemiş geline:\n\n— Eğ bakayım boynunu.\n\nEğer gelin. Vurmuş götüne iki tene tekme. Gelin apar topar, paldır küldür girmiş evi içine.\n\n— Ooo, demişler, yaşşa sen be, a be sen nası akıllı bir adamsın, a be sen nasıl bilirsin öyle her şeyi. Demişler, eyvah, duvarı kırmaktan kurtardın bizi. Sen çok akıllı bir adamsın. Sen bizim köyde yaşa, sen bize hep akıl ver.\n\n— Yook, demiş adam. Olmaz, demiş&nbsp;Ben burda yaşamam. Benim köyüm var.\n\nNeyse ordan da çıkar, doğru gider, dere tepe gene kendi köyüne. Gelmiş evine. Anasına babasına demiş ki:\n\n— Ana, buba.\n\n— He?\n\n— Ben köy köy gezdim, çok ahmak insanlar gördüm. Ondan sonra, demek ki&nbsp;başka yerlerde de var böyle ahmak insanlar, demiş. Bu gelin de, demiş, anasının bubasının evine gitmekten kurtuldu, velhasıl bir ömür boyu o gelinlen beraber o adam o evde yaşamış.\n\nBurda da masal bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n(KK: Selma Ayaz, Malkara/Tekirdağ, 1971 doğumlu, lise mezunu, ev hanımı, aynı yerde yaşar. Büyüklerinden dinlemiş).\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Tekirdağ",
        "title": "Kuzular",
        "text": "KUZULAR\n\nBir varmış, bir yokmuş, iki yavrulan bir annesi varmış. Annesi bırakmış yavrularını, gitmiş dışarı. Gittikten sonra, gelmiş kurt tık tık kapıya, urumuş, urmuş:\n\n—Açın kapıyı, ben geldim, annenizim.\n\n—Ayır, sen annemiz diğilsin bizim, bizim annemizin sesi ince, senin sesin kalın.\n\nGidermiş, dilini yalarmış yalarmış taşa, gene gelirmiş:\n\n—Aç kapıyı, ben geldim, annenizim.\n\n—Ayır, sen annemiz diğilsin, annemizin sesi bizim ince, sen başkasısın.\n\n—Ayır, annenizim.\n\nAçmamışlar gene. Gene gitmiş. Gene dili yalamış, yalamış yalamış… Gene gelmiş. Dili incelenmiş ama, ayır, demiş, sen annemiz diğilsin, gene. Bizim annemizin ayakları, demiş, beyazdı, demiş, senin ayakların, demişler, kara. Gider bu, ayağını unun içine sokar. Gelir ayağını gösteri. Açarlar kapıyı. Alır kuzuları, yer, gider. Gittikten sonra annesi gelir, yok. Ayde, giderler aramağa. Giderler, ararlar, ararlar, bulurlar. Kuzuları kurttan alırlar, eve gelirler. Bu kadar.\n\n(KK: Feruş Ayaz, Deveci Köyü / Malkara- Tekirdağ, 1950 doğumlu, ilkokul mezunu, ev hanımı, aynı yerde yaşar. Büyüklerinden dinlemiş).\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Bana Benzer Masal ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Bir de dönüp baktım ki ne göreyim? Natal –matal martaval, işte size duyulmadık bir masal. Bir varmış bir yokmuş. Bir korkak adamla cesur karısı varmış. Bu adam herkesten ve her şeyden korkarmış. Bu yüzden işe gitmez evde oturup babasından kalan mirası harcarmış. Bir gün bütün paraları bitmiş. Karısı:\n\n—Artık bütün paramız bitti. Kış mevsimi de kapıya dayandı. Evde ne yakacak odunumuz ne de kışlık kıyafetimiz var diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Karısının gözlerinden süzülen yaşlara dayanamayan adam:\n\n—Ben, kötü insanlardan çok korkuyorum. Ya onlar beni kandırırsa! Dışarıda hayvanlar da var, onlar beni ısırabilir. Çok korkuyorum hem de çok. Ama çocuklarımız ve senin için korkularımı yenmem lazım. Çıkacağım bugün dışarı ve size bir şeyler alacağım demiş.\n\nAlacakaranlıkta veda etmiş, güneş yeşil tepelerin ardından uyanmış. Ürkek adımlarla yavaş yavaş şehrin derinliklerine doğru ilerleyen adam korkudan tir tir titriyormuş. Bir yandan hemen eve gitmek istiyor bir yandan da çocuklarını düşünüyormuş. Bu sırada uzaklardan bir ses yükselmiş:\n\n—İmdat! Yardım eden kimse yok mu? İmdat! diye panikle bağıran yaşlı bir teyze kendisine yaklaşan kurdu görmüş. Korkak adam uzaklardan gelen yardım sesini merak etmiş. Yardım etmek istemiş. Oraya doğru giderken birden ayağı kaymış ve yeri saran yaprakların ortasına düşmüş. Üstü başı hem yaprak hem de toz toprak olmuş. Eve doğru yaklaşırken kurt onu vahşi bir hayvan sanmış. Arkasına bakmadan kaçmış. Yaşlı teyze:\n\n—Sen korkusuzca beni kurdun elinden kurtardın sana ne kadar teşekkür etsem azdır. İyiliğinin karşılığı olarak sana bir güğüm armağan etmek istiyorum. Eğer kabul edersen beni çok mutlu edersin. Bu güğüme:\n\n—Güğüm güğüm,\n\nBereketli güğüm.\n\nAltınlarla güldüğüm,\n\nİyilikle övündüğüm dersen bu güğüm altın dolar. Sen de ihtiyaçlarını alırsın, diyerek güğümü uzatmış.\n\nKorkak adam, sevinçle kabul etmiş güğümü. Teşekkür ederek evinin yolunu tutmuş. Az gitmiş uz gitmiş. Bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. Bir dağın eteklerindeki gölgede dinlenmeye karar vermiş. “Çocuklarıma söz verdim, eve gitmeden onlara bir şeyler almalıyım.” diye düşünmüş. Güğüme:\n\n—Güğüm güğüm,\n\nBereketli güğüm.\n\nAltınlarla güldüğüm,\n\nİyilikle övündüğüm dedikten sonra bir de bakmış ki ne görsün. Güğüm altınlarla dolmuş taşmış. Güğümü elinde sıkıca tutan adam korka korka çarşıya doğru yönünü çevirmiş. O giderken altınları gören bir hırsız yanına gelmiş ve güğümü kapıp kaçmış. Karısının ve çocuklarının halini düşünen adam, ağlayarak çaresizce evine gitmiş. Karısına olan biteni anlatmış ve ondan korkup hırsızın peşinden gitmediği için özür dilemiş. Karısı iyice düşünüp kocasına hırsızın nereye gittiğini sormuş:\n\n—Otele doğru gittiğini gördüm diye cevap vermiş adam. Cesur kadın, önce komşusundan güzel giysilerini ödünç istemiş sonra güzel bir ayakkabı bulmuş. Çocuklarını da yanına almış. Otele gitmiş.\n\nOrada güğümü görünce: “Hırsız bu olmalı. Bizim paramızla içki içersin demek! Bak nasıl alıyorum senden güğümü.” diyerek hırsıza doğru yaklaşmış. Hırsız çocukların giysilerinin çok eski olmasına, annelerinin ise yeni kıyafetler giymesine çok şaşırmış. Merak etmiş kadını ve çocukları masasına davet etmiş. Kadına bunun sebebini sormuş. Kadın:\n\n—Önce bir su içeyim anlatırım demiş. Kadın su içerken adam da içki içiyormuş.\n\nİyice sarhoş olan adam, kadına sormuş:\n\n—Senin adın ne?\n\n—Bana benzer.\n\n—Ya bu çocuğun adı ne?\n\n—Benden beter.\n\n—Ya öbür çocuğun adı?\n\n—Nerede oynayayım.\n\nArtık ayağa kalkamayacak kadar sarhoş olan hırsız, uyuyakalmış. Kadın güğümü hırsızdan geri almış ve çocuklarıyla beraber evlerine doğru yola çıkmışlar.\n\nSabah olmuş. Hırsız bir de bakmış ki ne kadınla çocukları ne de altın dolu güğüm var. Hırsız, odasından çıkıp otel görevlisinin yanına gitmiş. Otel görevlisine sormuş:\n\n—Bana benzer nerede?\n\n—Beyefendi, size benzer biri burada yok.\n\n—Benden beter, nerede?\n\n—Sizden beter biri de yok burada.\n\n—Peki ya nerede oynayayım?\n\n—Otel geniş beyefendi, istediğiniz yerde oynayabilirsiniz.\n\nHırsız şurada dursun. Kadın çocuklarıyla beraber evine gelmiş. Ailesini gören adam havalara uçmuş. Sihirli güğüm sayesinde bir ömür boyu sıkıntısız yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "İki Kardeş Masalı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Vakti zamanında iki erkek kardeş varmış. Yüce Allah küçük kardeşe daima kız evlat, ağabeyine de erkek evlat verirmiş. Ağabeyi kendisinin erkek çocuğu olduğu için övünür, böbürlenirmiş. Küçük kardeş hiçbir zaman erkek evladı olmadığı için üzülmemiş. Kızları öyle çalışkan ve akıllıymış ki her zaman onlarla kıvanç duymuş. Baharın neşesiyle kuşların ötüşmeye, ağaçların çiçeklenmeye, kelebeklerin masmavi gökyüzünde süzülmeye başladığı zamanmış. Küçük kardeş ve kızları sabahın erken vaktinde ormana mantar toplamaya gitmişler. Baba:\n\n—Güzel kızlarım, geçen gün çok yağmur yağdı. Şimdi, mantarlar toprağın altındaki yüzünü güneşe dönmüştür. Yaprakların ve küçük otların arasına saklanan mantarları toplamanın tam zamanı. Bakalım en çok mantarı kim toplayacak? demiş ve şakalaşarak ormanın derinliklerine doğru yürümüşler.\n\nBütün köy tek bir mantar tanesi bile bulamıyormuş ama baba ve kızları, o gün o kadar çok mantar toplamışlar ki bu mantarlarla neredeyse bütün köy doymuş. Köylülerden biri:\n\n—Sen çok iyi bir insan ve çok iyi bir babasın. Kızların da tıpkı senin gibi. Keşke benim de kızlarım olsaydı. Sana imreniyorum, diyerek takdir etmiş.\n\n—Bu güzel düşüncelerin için teşekkür ederim arkadaşım. Aslında kız veya erkek evlat diye ayrım yapmanın anlamı yoktur. Önemli olan verilene şükretmek ve onları en güzel şekilde yetiştirmeye çalışmaktır. İyi olan ise erdemli ve çalışkan insanlardır demiş kızların babası.\n\nBütün köy, bu akıllı babayı takdir ederken ağabeyi her zaman onunla “kızların babası” diye alay eder, onu küçümsermiş. Kardeşine kardeşim bile demez “kızların babası” dermiş. Aklı sıra kardeşini küçük düşürürmüş. Bir gün yine kardeşine:\n\n—Kızların babası, ben sana çok üzülüyorum. Bir erkek evladın bile yok, diye alay etmiş. Bunu duyan Gülendam:\n\n—Babacığım, amcam erkek evlat sahibi olmayı marifet sanıyor. Onun oğlu ve ben uzak diyarlara gidelim. Orada ikimiz de çalışalım. Görelim, bakalım. Kim daha zengin olacak, kim ailesine yardım edecek? Bakalım görelim demiş. Baba, bu teklifi ağabeyine sunmuş.\n\nAğabeyi:\n\n—Hahahaha. Senin kızın, benim yiğit oğlumla nasıl yarışacak? Çok üzüleceksiniz ama madem istediniz. Tamam, o zaman demiş, kibirle.\n\nGülendam ve amcasının oğlu konarak, göçerek lale sümbül biçerek sulu yerde peynir ekmek, susuz yerde kavun karpuz yiyerek az gitmiş, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Giderken giderken yolda sevimli, nur yüzlü bir yaşlı amcaya rastlamışlar. Bu amcanın elinde bir beyaz bir siyah yumak varmış. Gülendam:\n\n—Merhaba amcacığım. Siz burada ne yapıyorsunuz? Neden bu yaşlı halinizle kendinizi yoruyorsunuz? Size yardımcı olmamı ister misiniz?\n\n—Merhaba kızım. Teşekkür ederim ama bu işi ben yapmalıyım. Ben gece ve gündüz saatlerini ayarlıyorum. Beyaz ipi sararsam gündüz oluyor. Siyah ipi sararsam gece oluyor demiş.\n\n—Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım. Ağzım açık kaldı. Demek gece ve gündüz böyle oluyor demiş şaşkınlıkla Gülendam.\n\n&nbsp;Amcasının oğlu, burun kıvırarak:\n\n—Baksana artık yaşlılıktan ne dediğini bilmiyor. Daha fazla sizinle vakit kaybedemem. Ben şu yoldan gideceğim. Çok zengin olup seni rezil edeceğim demiş.\n\nO yola sapadursun Gülendam ve yaşlı amca sohbet etmeye başlamışlar bile. Gülendam başından geçenleri enine boyuna anlatmaya başlamış.\n\nYaşlı amca:\n\n—Kızım, iyi bir insan olabilmek hayattaki en zor şeyi başarabilmek demektir. Sen bunu başarmış, iyi bir yüreğin ev sahibi olmuşsun. Elbette, bundan sonraki engelleri de aşacaksın. Şimdi, sana söyleyeceklerim kulağına küpe olsun. Birazdan padişahın adamları gelecek. Kendine güvenen, akıllı erkeklerden padişaha vezir seçecekler. Ancak sarayda sadece erkekler çalışabilir. O yüzden sen de erkek kılığına gir. Sen zaten aklın ve zarafetinle vezir olursun. Sarayda seni ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokma. Başkasının arkasından konuşma. Böylece sarayda sevilir ve saygı görürsün. Amacına ulaşınca izin ister, ailenin yanına dönersin, demiş.\n\nGülendam, yaşlı amcaya tavsiyeleri için teşekkür etmiş. Aceleyle kendine erkek elbiseleri almış. Zekâsı ve görgüsüyle padişahın adamlarının hemen dikkatini çekmiş. Gülendam sarayda çalışabilmek için kendini Ali diye tanıtmış. Padişahın yardımcıları Ali’yi saraya götürmüşler. Saraydaki sınavlardan da geçince vezir olmuş. Yaşlı amcanın dediği gibi kimsenin arkasından konuşmamış. Kendisinin ilgilendirmeyen konularda bilgiçlik taslamamış. Kısa zamanda sarayda herkes onu sever, ona saygı duyar olmuş. Günler böyle geçerken Maçin ülkesinin padişahı bir oklava göndermiş. Demiş ki:\n\n—Ey kuş diyarının padişahı, bu oklavanın hangi ucu ince, hangi ucu kalındır? Eğer akıllı bir padişahsan cevabı bilirsin. Eğer bilemezsen kendini rezil edersin.\n\nPadişah, evirmiş çevirmiş bakmış oklavaya. O yana çevirse aynı, bu yana çevirse aynı. Ölçmüş, tartmış aynı. Ne yaptı ne ettiyse cevabı bulamamış. Aklına Ali gelmiş. Hemen Ali’yi çağırmış:\n\n—Ali, sen benim en akıllı vezirimsin. Şimdi sana bir sorum var. Bu sorunun cevabı benim için çok önemli eğer bilemezsen rezil olacağım. Bu oklavanın hangi ucu daha kalın? Söyle bakalım.\n\nAli düşünmüş taşınmış. Oklavayı alıp bahçeye çıkmış. Oklavayı bahçedeki havuza atmış. Padişah çok sinirlenmiş ama belli etmemiş. Ali bakmış ki kalın ucu daha erken batıyor. İnce ucu suyun yüzüne çıkıyor. Kalkmış, gelmiş padişahın yanına. Padişahım:\n\n—Sol ucu daha incedir. Çünkü suya attığımda gördüm ki suya batmıyor suyun üstünde kalıyor.\n\nPadişah, cevabın bulunmasına çok sevinmiş. Ali’yi tebrik edip Maçin padişahına cevabı göndermiş. Ali’nin zekâsına hayran kalmış. Ali, artık padişahın gözdesi olmuş. Ali ile devlet işlerini görüşür, cirit gibi oyunlar oynarmış. Kuvvet isteyen yarışmaları padişah, dikkat gerektiren yarışmaları Ali kazanırmış.\n\nGünler birbirini kovalarken aylar geçmiş. Ali’nin eve dönme zamanı gelmiş de geçiyormuş bile. Ama Ali bir türlü padişaha eve gitmesi gerektiğini anlatamıyormuş. Çok korkuyormuş. Padişahı yüzüstü bırakacağını düşünüyor, geceleri gözüne uyku girmiyormuş. Kararını vermiş. Bütün cesaretini toplamış. Kapısını çalmış. Padişaha her şeyi anlatmış. Aslında kız olduğunu, adının Ali değil Gülendam olduğunu hepsini tek tek anlatmış. Padişah kaşını kaldırmış:\n\n—Demek aylarca bizi kandırdın. Demek yalan söyledin fakat bunu ailen için yaptın. Seni affediyorum. Evine gidebilirsin. Yanına giderken çuvalla altın, gümüş al. Bahçedeki atlardan da yanına al. Sen benim aylarca en akıllı vezirim oldun. Görevini hakkıyla yaptın. Sen bunu çoktan hak ettin, demiş şefkatle.\n\nGülendam mutluluktan ağlamaya başlamış. Teşekkür ederek evin yolunu tutmuş. O evine giderken amcasının oğlu da eve gitmeye başlamış. Başlamış başlamasına da onun elinde sadece bir çuval varmış. Gülendam sarayda çalışırken o hiçbir iş yapmamış. Konuşan bir kurbağa görmüş aylarca onun peşinden koşmuş. Bu çuvalın içinde de sadece kurbağalar varmış.\n\nBüyük gün gelmiş çatmış. İkisi de evlerine varmışlar. Köylüler onları gördükleri için çok sevinmişler. Koşup sarılmışlar. Gözün aydınlar dökülmüş dillerden. Tüm köy halkı toplanınca önce Gülendam açmış çuvalın ağzını. Sarı sarı altınlar, parlak gümüşler, kar gibi yumuşak ipekler. Ne ararsan varmış. Sıra amcasının oğluna gelmiş, o da açmış çuvalın ağzını. Açar açmaz çuvaldan bir sürü kurbağa çıkmış. İçlerinden bir tanesi:\n\n&nbsp;—Vırak vırak. Lütfen bizi bırak, diyerek zıplamış.\n\nKöylülerin hepsi çığlık atmış. Çok korkmuş. Kurbağalar kaçmış. Amcası rezil olmuş. Utanarak özür dilemiş Gülendam’ın babasından.\n\nDerken padişah, zeki vezirinin sonunu merak etmiş. Gülendam’ı ziyaret etmeye karar vermiş. Almış yanına oğlunu, düşmüş yola. Az gitmiş, uz gitmiş. Gülendam’ın kapısına varmışlar. Gülendam’ın yarışı kazanmasına çok sevinmişler. Padişahın oğlu, Gülendam’ı görür görmez âşık olmuş. Babasına Gülendam’ın marifetlerine hayran kaldığını, Gülendam ile evlenmek istediğini söylemiş. Padişah çok memnun olmuş bu duruma. Gülendam’ı istemişler. Gülendam da kabul edince düğün yapılmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Kız Padişah",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken bir kadının kel bir oğlu varmış. Bu Keloğlan yazın hayvanlarını otlatır, kışın çalışmaz kaval çalar rahatına bakarmış. Annesi Keloğlan’ın kışın tembellik etmesine çok üzülüyormuş. Onunla konuşmak istemiş: Oğlum:\n\n—Gel sana bir masal anlatayım demiş. Ağustos Böceği ile Karınca’nın masalını anlatmış. Eğer zamanında çalışmazsan zor günler kapıyı çaldığında sıkıntıya düşersin. Başkalarının yardımına muhtaç olursun diyerek masalın sonuna gelmiş.\n\nKeloğlan:\n\n—Anneciğim, ben de yazın çalışıp kışın oturuyorum. Ben de şimdi çalışmazsam hayvanlar hastalandığında ya da kötü bir şey olduğunda aç kalırız. Ben ormandan odun toplayıp satmaya karar verdim demiş ve yola çıkmış.\n\nKeloğlan ormana doğru gidedursun, yemyeşil ağaçların altında, berrak bir derenin kenarında, rengârenk evlerin arasında bir kadının güzel mi güzel bir kızı varmış. Bu kızın adı Güldalı’ymış. Bu kızı, o zamana kadar kimse görmemiş çünkü babası onun dışarı çıkmasına izin vermiyormuş. Güldalı, her sabah pencereden dışarı bakarmış. Bir gün penceresine kuş konmuş. Kuş çok üşümüş. Kuşu içeri alıp ısıtmak istemiş. Pencereyi açmış, kolunu uzatmış ama kuş pır diye uçuvermiş.\n\nBu sırada evin aşçısı da bu kızı gözetliyormuş. Aşçı bu kıza çok âşıkmış. Hemen sanki kız yazıyormuş gibi bir mektup yazmış. Kızın babasına mektubu verdikten sonra:\n\n—Biz birbirimiz çok seviyoruz. Ben kızınla evlenmek istiyorum. Kızının kolundaki beni için canımı bile veririm demiş.\n\nKızın babası:\n\n—Kızım, beni dinlemeyip dışarı çıkmış. Bana ihanet etmiş.” diye düşünmüş. Koşmuş kızının odasına. Kızını kolundan tutup sokağa atmış.\n\nBu güzel kız olanlara çok üzülmüş, çok ağlamış. Ne yapacağını bilmeden yürüyormuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Keloğlanın gittiği ormana gelmiş. Orada Keloğlan ile karşılaşmış. Keloğlan bu kızı aslanların elinden kurtarmış. Kız, Keloğlanın cesaretine hayran kalmış. Keloğlan da kızın güzelliğine âşık olmuş. İçinden “ben kelim o çok güzel, ben fakirim o ise zengin. O benimle evlenmez.” diye düşünmüş.\n\nKeloğlan:\n\n—Sen burada yalnız başına kalamazsın. Mademki gidecek yerin yok seni annemin yanına götüreyim demiş.\n\nBu ay yüzlü kız, Keloğlan’a güvenmiş. Keloğlan önde Güldalı arkada Keloğlan’ın evine gitmişler. Keloğlan’ın annesi kapıyı açmış ki kel oğlunun yanında melek yüzlü bir kız varmış. Çok şaşırmış. Bu kızı görür görmez çok sevmiş. Kız yemeğini yedikten sonra başından geçenleri Keloğlan’ın annesine de anlatmış.\n\nKeloğlan’ın annesi:\n\n—Nar tanem, nur tanem, bir tanem. Güzel kızım benim. Gel sen bizim evin kızı ol. Benim oğlum keldir, fakirdir ama yüreği tertemizdir demiş.\n\nKeloğlan hemen karşı çıkmış.\n\n—Bizden yardım isteyen birini, benimle evlenmeye zorlayamam. Hem ben ona layık değilim demiş.\n\n&nbsp;Kız, çok üzülmüş çünkü kız da Keloğlan’ın kalbini, dürüstlüğünü ve iyi niyetini sevmiş. Keloğlan kabul etmeyince hiçbir şey diyememiş.\n\nSabah olmuş kız onlara daha fazla yük olmamak için evden kaçmış. Konarak, göçerek, lale sümbül biçerek bir dağ başına gelmiş. Dağ başından bakınca bir dere görmüş. Derenin içinde kırk tane dev yaşıyormuş.\n\nDevler bu kızı görünce:\n\n—Otuz dokumuzun eşi vardı, birimizin yoktu, o da kendi ayağı ile geldi demişler. Kız devlerden çok korkmuş ama akıllı davranması gerekiyormuş.\n\nDevlerden kurtulmak için:\n\n—Ben de sizin için geldim zaten ama önce sizinle bir şey konuşmak istiyorum. Siz birer devsiniz, çok güçlüsünüz bir şehri bile yakabilirsiniz. Ama siz iyi bir eş olsaydınız eşlerinize erkek elbisesi giydirmezdiniz demiş.\n\nDevlerin en büyüğü demiş ki:\n\n—Doğru söylüyor, hiç kadınlara erkek elbisesi giydirilir mi? Şehre gidin eşlerinize elbise alın. Bizim için de bir gelinlik getirin düğünümüzü hazırlayın.\n\nDevler hep birden şehre elbise almaya gitmişler. Bu güzel kız, diğer kadınlara:\n\n—Siz bu yırtıcı canavarlarla nasıl evlendiniz? diye sormuş.\n\nBirisi:\n\n—Beni bahçede otururken kaçırdılar.\n\nDiğeri:\n\n—Beni çeşmeden su alırken kaçırdılar diye cevap vermiş.\n\nBu güzel kız diğer kızlara:\n\n—Gelin hep beraber buradan kaçalım. Siz benimle gelir misiniz diye sormuş.\n\nKadınlar hep birlikte: “\n\n—Geliriz. diye bağırmışlar. Güldalı ve otuz dokuz kızın hepsi erkek elbisesi giymişler. Her biri bir ata binmiş, kuşların şehrine gelmişler. Burada herkes bir yere toplanmış, bekliyormuş.\n\nGüldalı yaşlı amcaya:\n\n—Siz neden burada toplandınız? diye sormuş.\n\n—Kuşlar şehrinin padişahı vefat etti, şimdi devlet kuşu uçurulacak, kimin başına konarsa o padişah olacak demiş.\n\nKuş uçmuş uçmuş gelmiş, Güldalı’nın başına konmuş.\n\nHalk:\n\n—Bunlar şehrimize yeni geldi üstelik fakirler diye kabul etmemiş.\n\nKuşu yakalamışlar tekrar uçurmuşlar. Yine devlet kuşu Güldalı’nın başına konmuş. Halk yine kabul etmemiş. Üçüncü kez devlet kuşu Güldalı’nın başına konmuş. Halk bu kez kabul etmiş, alkışlamış. Güldalı’nı tebrik etmişler.\n\nGüldalı padişahın yardımcısına:\n\n—Bizi saraya götürün. Otuz dokuz yiğidime otuz dokuz oda verin demiş.\n\nYardımcılar odaları hazırlamaya gitmişler. Güldalı kızlara fısıltıyla:\n\n—Bakın hepimiz kadınız fakat bu insanlar bizi erkek sanıyorlar. Çünkü erkek elbisesi giyiyoruz. Sakın sırrımızı açıklamayın yoksa bizi buradan kovarlar demiş.\n\nGüldalı’na padişah elbisesi giydirmişler. Makamını göstermişler. Güldalı diğer kadınların kimisini vezir, kimisini asker yapmış. Güldalı ve diğer otuz dokuz kız halkın mutlu olması için ellerinden geleni yapmışlar.\n\nGünler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Halk, kız padişahtan çok memnunmuş ama Güldalı babasını çok özlüyormuş. Aklına bir fikir gelmiş. Kızlardan birine kendi resmini yaptırmış. Sonra bu resmi çeşmenin başına astırmış.\n\nAskerlerine:\n\nc—Bu resme bakıp hakaret edeni, üzüleni, ağlayanı bana getirin.” diye emir vermiş. Aşçı, kırk dev ve Keloğlan birbirinden habersiz Güldalı’nı aramaya çıkmışlar.\n\n&nbsp;Aşçı çeşmede Güldalı’nın resmini görünce:\n\n—Ben sana iftira attım. Benim eşim ol istedim ama sen beni bıraktın gittin.” demiş sonra da hakaret etmeye başlamış. Askerler bunu duyunca hemen aşçıyı yakalamışlar. Saraya götürmüşler.\n\nPadişah:\n\n—Bunu zindana atın. Mahkemeye kadar orada beklesin demiş.\n\nAşçıdan sonra çeşmeye kızın babası gelmiş. Kızının resmini görmüş. Çok ağlamış.\n\n—Güzel kızım. Senin suçun yokken evden attım. Aşçıya inandım. Ölmeden önce seni bir kez görsem başka hiçbir şey istemem diye feryat etmiş.\n\nAskerler ağlayan adamı görmüş ve saraya getirmiş. Padişah babasını tanımış ama belli etmemek için:\n\n—Bu adamı, güzel bir odada misafir edin. Saygılı davranın demiş.\n\nÇeşmenin başına büyük bir gürültü ile devler gelmiş. Güldalı’nın resmini görünce devler hakaret etmeye başlamışlar. Askerler kırk devi yakalamış ve şehrin uzağındaki zindana götürmüş. Devlerin arkasından çeşmenin başına Keloğlan gelmiş. Kızın resmini görmüş. Kaval çalmaya başlamış.\n\nAğlayarak:\n\n—Seni gördüğümden beri aklımdan çıkmıyorsun. Ben sana âşık olmuştum sen ise bizi bırakıp kaçtın. demiş.\n\nAskerler Keloğlan’ı da almış saraya götürmüş. Padişah bütün halkı toplamış, mahkeme kurmuş ve bunları teker teker yargılamış.\n\nÖnce aşçıyı çağırıp sormuş:\n\n—Sen bu kızın resmine bakıp neden hakaret ettin?\n\n—Hiç efendim, o kız benden borç para almıştı vermediği için hakaret ettim.\n\n—Doğru söyle. Eğer yalan söylersen cezan artar.” demiş. Aşçı bu kez gerçeği anlatmış. Aşçı artık ömrünün sonuna kadar zindanda kalacakmış. Aşçıdan sonra kızın babasını çağırmışlar.\n\nPadişah:\n\n—Sen bu kızı görünce neden ağladın? diye sormuş.\n\n&nbsp;—O kız, Güldalı’m benim güzel yavrumdu. Nar tanem, nur tanem, bir tanemdi. Kimse ona zarar vermesin istedim. Kızımın dışarıya çıkmasına izin vermedim. Az önceki aşçı yüzünden kızımı evden kovdum. Kızımı çok özlediğim için ağladım demiş.\n\nPadişah:\n\n—Senin haline çok üzüldüm. Sen gel. Benim yanımda otur demiş.\n\nKırk devi çağırmışlar:\n\n—Siz bu kızın resmine bakıp neden hakaret ettiniz?\n\n—Bu kız, bizim eşlerimizi kaçırdı.\n\n—Siz kırk devsiniz. Bir kız sizin elinizden eşlerinizi nasıl kaçırsın?\n\n—Bizi kandırdı, eşlerimizi götürdü.\n\nBu kırk dev, uzun bir sorgudan sonra suçunu itiraf etmiş. Cezaları ise şehrin çok uzağına sürülmek olmuş. &nbsp;Padişah, en son Keloğlan’ı çağırmış:\n\n—Sen neden bu resme bakınca ağladın?\n\n&nbsp;Keloğlan:\n\n—Ben, size önce kaval çalayım sonra cevap vereyim.” demiş. Keloğlan bir saat kaval çalmış. Padişah çok sinirlenmiş.\n\n—Keloğlan’ı hapse atın.” diye emir vermiş askerlerine.\n\n—Padişahım, ben zaten Güldalı’nın aşkı ile kör olmuşum. Dünyam kararmış. Zindanın karanlığı ne ki! demiş. &nbsp;Padişah:\n\n—Sen o kızı görsen tanır mısın?\n\n—Padişahım sizden korkmasam gözleri aynı size benziyordu derdim demiş heyecanla.\n\nGüldalı bu sözü duyunca hemen padişah kavuğunu çıkartmış. Gül kokulu saçları omzuna kadar düşmüş. Halkı onun erkek değil kız olduğunu anlayınca çok şaşırmış.\n\nHerkes şaşkınlıkla birbirine bakarken Güldalı:\n\n—Ey kuş şehrinin halkı, ben devleti bu zamana kadar erkek olarak yönettim. Size erkek olarak kendimi tanıttım ama ben kadınım. Size hep iyi ve adaletli davrandım. Aşçının iftira attığı kız da devlerin eşlerini kurtaran da bendim diyerek babasına sarılmış.\n\nBabasının da izniyle:\n\n—Ben Keloğlan’la evlenemeye karar verdim. Düğün hazırlıklarına başlayın demiş. Keloğlan ile Güldalı evlenmişler. Keloğlan padişah, Güldalı sultan olmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "Devlet Kuşu",
        "text": "&nbsp;\n\n[DEVLET KUŞU]\n\nZamanın birinde çok zengin bir adam yaşarmış. Bu adamın yanına bir gün üç adam gelmiş. Adamlar:\n\n— Sana bir yokluk gelecek. Gençlikte mi gelsin kocalıkta mı, diye sormuşlar. Adam:\n\n— Siz şimdi gidin yarın gelin. Ben hanımım ile konuşayım ona göre size bir cevap vereyim, demiş.\n\nSabah olunca adam hanımına sormuş. Hanım;\n\n— Aman bey! Ne gelecekte genç yaşımızda gelsin, demiş. Üç adam tekrar gelmiş. Adam:\n\n— Tamam. Ne gelecekse gençlikte gelsin, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Bu adamın parası bitmiş, evi yıkılmış neyi var neyi yok tükenmiş. Geriye kala kala üç beş parça eşyası ile bir de eşek kalmış.\n\nAdam hanımını ve iki oğlunu da yanına alarak uzak bir memlekete gitmiş. Bu memlekette çobanlık yapmaya başlamış. Adamın hanımı çok güzelmiş. Adam bir gün çobanlık yapmaya gitmiş. Hanımı ise göl kenarında çamaşır yıkarken bir kervancı gelip konmuş. Kervancı, kadınlara:\n\n— Benim de bir iki kirli eşyam var. Parasıyla kim yıkar, diye sormuş. Kadınlar:\n\n— Şu çobanın hanımına ver. Onların paraya ihtiyacı var, demişler.\n\nKervancı hanımın güzelliğine vurulmuş. Çobanın hanımı çamaşırları yıkamış, bir güzel de katlamış. Çocuklarına çamaşırları kervancıya götürmelerini, parayı da alıp gelmelerini söylemiş. Kervancı çocuklara:\n\n— Siz yolda giderken parayı kaybedersiniz, gidip annenizi çağırın, ona vereyim, demiş.\n\nÇocuklar annelerine kervancının söylediklerini bir bir anlatmışlar. Anneleri kervancının yanına gitmiş. Kervancı kadını bir sandığa kilitlemiş ve düşmüş yollara.\n\nAkşam olunca adam gelmiş ki ne görsün çocuklar evde ağlıyormuş. Adam:\n\n— Hayırdır niye ağlıyorsunuz, anneniz nerede, diye sormuş. Çocuklar:\n\n— Baba, annemizi bir kervancı aldı götürdü, demişler. Adam:\n\n— Başımıza bu da mı gelecekti, demiş. Başlamış ağlamaya.\n\nSabah olunca adam çocuklarını da alıp oradan göçmüş. Adam çocuklarıyla bir ırmak kenarına gelmiş. Adam çocuklardan birini ırmağın karşı tarafına geçirmiş. Dönüp diğer çocuğunu da almış kucağına. Irmağın ortasına gelince ırmağın kenarında duran çocuğunu bir canavar almış. Adam hızlanayım derken boynundaki çocuğunu da ırmağa düşürmüş. Adam çok uğraşsa da iki çocuğunu da kurtaramamış. Koca dünyada tek başına kalmış. Biraz ileride bir köy görmüş. Adam:\n\n— Gideyim de o köyde biraz dinleneyim, demiş.\n\nCanavarın yakaladığı çocuğunun sesini bir çiftçi duymuş. Gitmiş, bakmış ki canavarın ağzında çocuk var. Çiftçi çocuğu canavardan kurtarmış. Çocuğun ailesi çıkmayınca kendi oğlu gibi büyütmüş.\n\nIrmağa düşen çocuğu ise bir değirmenci kurtarmış. O da bu çocuğu kendi evladı gibi büyütmüş. Meğerse çiftçiyle değirmenci aynı köyde yaşıyorlarmış. Ama iki kardeşin de birbirlerinden haberi yokmuş.\n\nAdam köye varıp bir kaz damına çıkmış. Artık adamın hiçbir şeyi kalmamış dünyada:\n\n— Ben de burada öleyim, diye içinden geçirmiş.\n\nMeğerse o köyde bir devlet kuşu yaşarmış. Köy halkı bu kuşu serbest bırakırmış. Bu kuş kimin damına konarsa o kişiyi padişah ilan ederlermiş. O gün de köy halkı devlet kuşunu serbest bırakmışlar.\n\nDevlet kuşu uçmuş ve gelmiş adamın kaldığı kaz damına konmuş. Ahali şaşırmış:\n\n— Bu harap, virane kaz damına bu kuş niye kondu, diye düşünmüşler. Ancak çıkıp da bakmamışlar. Kuşu tekrar uçurtmuşlar. Devlet kuşu uçmuş yine gitmiş, o kaz damına konmuş. Ahali:\n\n— Bunda bir iş var. En iyisi çıkıp da bakalım, demişler.\n\nDemişler ama ne görsünler; damda bir adam yatıyor. Adamın saçı sakalı birbirine karışmış; kirden, kokudan yanına yaklaşılmıyor. Ahali:\n\n— Bunda da bir keramet vardır. Hadi hayırlısı,i diye düşünmüş. Adamı önce temizlemişler sonra da padişahın koltuğuna oturtmuşlar. Bu burada kalsın biz varalım oğlanlara.\n\nÇiftçinin yanında büyüyen çocuk çiftçilikten çok sıkılmış. Kendi kendine:\n\n— Gideyim de padişahın kapısında çalışayım, demiş.\n\n&nbsp;Gitmiş padişahın yanına. Ne padişah tanımış oğlunu ne de oğlu tanımış babasını. Çocuk derdini anlatmış padişaha. Padişah da çocuğu saraya almış. Değirmencinin yanında olan çocuk da:\n\n— Çiftçinin oğlu sarayda rahat rahat yaşıyor. Ben de gider çalışırım, demiş.\n\nPadişah onu da saraya almış. Kervancı dönmüş dolaşmış, o köye gelmiş. Kadını hâlâ sandıktan çıkarmıyormuş. Kervancı varmış, padişahın yanına. Akşam olunca padişah kervancıyı bırakmamış. Padişah:\n\n— Sen bugün burada kal, benim hizmetliler gider, evine göz kulak olurlar, demiş.\n\n&nbsp; Kervancı kabul etmiş. Padişah iki oğlunu kervancının evini korumaları için göndermiş. Akşam olunca iki koruma için kervancının evinde yatak sermişler. Korumalar sohbet etmeye başlamışlar. Küçük kardeş başından ne geçmişse değirmencinin oğluna anlatmış. Büyük kardeş dayanamamış:\n\n&nbsp; — Ben de senin suya düşen kardeşinim, demiş.\n\nBirbirlerine sarılmışlar. Kervancının sandıkta sakladığı kadın konuşmaların hepsini duymuş. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kadın:\n\n&nbsp; — Ben de sizin ananızım, sandıktan çıkartın beni. Size doya doya sarılayım, demiş.\n\n&nbsp; Çocuklar annelerini sandıktan çıkarmışlar. Kadın oğullarından birini bir koluna birini de diğer koluna almış yatmışlar.\n\nKervancı gelmiş ki ne görsün, sandık açılmış, kadının bir kolunda biri diğer kolunda da başka biri yatıyormuş. Kervancı uyandırmadan hemen padişahın yanına varmış. Padişaha gördüklerini anlatmış. Padişah:\n\n&nbsp; — Onları uyandırmadan yanıma getirin, demiş. Varmışlar onları halıya sarıp getirmişler. Padişah sormuş çocuklara:\n\n&nbsp; — Sizin yaptığınız affedilir şeyden değil, demiş. Çocuklardan biri:\n\n&nbsp; — Padişahım bizi dinlemeden mi hüküm vereceksin, demiş. Padişah:\n\n&nbsp; — Tamam. Sizi de dinleyeyim, demiş. Çocukların ikisi de anlatmış başlarından geçenleri. Padişah ağzı açık dinlemiş çocukları. Çocuklar konuşmalarını bitirdikten sonra padişah:\n\n&nbsp; — Ben de sizin babanızım, demiş.\n\n&nbsp; Padişah kervancıyı bir atın arkasına bağlamış ve köy köy gezdirmiş. Padişah, hanımı ve iki oğlu ile mutlu mesut yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "Ekin",
        "text": "&nbsp;\n\n[EKİN]\n\n&nbsp;Bir zamanlar cimri mi cimri, zengin bir ağa varmış. Bu ağa iki kızı ve iki oğluyla yaşarmış.\n\nGünlerden bir gün, bu ağanın yanına fakir bir genç gelmiş. Bu genç dürüst, terbiyeli, çalışkan bir gençmiş. İşe ihtiyacı varmış. Ağadan her ne olursa bir iş istemiş.\n\n&nbsp;Ağa düşünmüş, taşınmış… Sonunda bu gence buğday ekip biçmesi için küçük bir tarla göstermiş. Ama bu tarla buğday ekip biçilecek bir tarla değilmiş. Genç buna razı olmamış. Gitmiş, kendine boş bir arazi bulmuş. Bu arazi ağanın tarlalarına pek yakınmış.\n\n&nbsp;Genç, gece gündüz demeden çalışmış. Tek başına bu araziyi tarla haline getirmiş ve buğday ekmiş.\n\nDerken hasat mevsimi gelmiş. Ağa gidip ekinlere bakmış. Bakmış ki, gencin ekinleri kendisininkinden daha güzel. Altın sarısı başaklar, salkım salkım salınmakta.\n\nGencin ekinini çok beğenen ağa hemen bir hile düşünmeye başlamış. Birkaç gün sonra gencin yanına varıp:\n\n— Ben bir yere kendim için buğday ekmiştim, demiş. Genç:\n\n— Nereye, diye sormaya kalmamış ağa gencin tarlasının bulunduğu yeri söylemiş. Böylece işe akıl sır erdiremeyen genç ile ağa arasında bir dava doğmuş.\n\nGerçekten ağanın niyeti pek kötüymüş. Gençten habersiz gitmiş, ekinin dört bir köşesine çukur kazmış. Bu çukurların içerisine de çocuklarını yerleştirmiş. Daha sonra geri dönmüş. Gencin yanına gidip:\n\n— O tarlaya ekini ben ektim, diye iddia edip duruyorsun! Gel oraya gidip yer anaya soralım, bakalım ekini sen mi ekmişsin ben mi? Genç ağanın bu teklifini kabul edip:\n\n— Niye gitmeyeyim ki yer ana aldatmaz, yalan söylemez, demiş. Kalkmışlar ekili tarlaya gelmişler. Ağa tarlaya sormuş:\n\n— Ey toprak ana, söyle bu ekin kimin? O anda bir ses duyulmuş:\n\n— Ağanın…\n\nGenç şaşırıp kalkmış, aklı başından gitmiş, tarlanın başka bir köşesine varmışlar ağa tekrar sormuş:\n\n— Ey toprak ana, söyle bu ekin kinim? Yine aynı cevap gelmiş:\n\n— Ağanın!\n\nBöylece ekin ağanın olmuş. Bu duruma çok üzülen genç dayanamayıp ağlamış, sonra da çekip gitmiş oradan. Ağa da arkasından ayrılmış. Akşam olmuş, ağa oğullarını beklemeye başlamış. Ama hiçbiri görünmemiş.\n\nMerak etmiş. Hemen tarlaya gitmiş. Ama kimseyi görememiş. Tarlanın köşelerine kazdığı çukurlara seslenmiş ama cevap veren olmamış. Çukurlara iyice yaklaşmış bir de ne görsün! Çukurların dibinde küçücük birer fare varmış. Ağa akıl sır erdirememiş bu işe… Tekrar tekrar çukurları dolaşmış ama nafile, yoklarmış.\n\nAğa sonra oradan ayrılıp eve dönmüş. Derler ki, ne o akşam, ne de daha sonra, ağa oğullarından hiçbir haber alamamış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "Sığırcık ile Üç Bacı",
        "text": "[SIĞIRCIK İLE ÜÇ BACI]\n\n&nbsp;Bir zamanlar üç kızıyla yaşayan, dul bir kadın varmış. Bu kadın kızlarını büyütmek için gece gündüz çalışıp, onca zor işleri yaparmış. Yıllarca çalışıp durmuş. Çocuklarını yiyeceksiz, giyeceksiz bırakmamış.\n\nKızlar büyümüşler, birbiri ardınca boylu poslu, güzel kızlar olmuşlar. Zamanı gelince kendi yuvalarını kurmak istemişler. Birer birer evlenip gitmişler.\n\nKızların üçü de farklı köylere gelin gitmiş. Anneleri kendi köylerinde yalnız başıma kalmış. Kadıncağızın kapısında bir ineğiyle, bir sığık kuşu varmış. Ne zaman içi sıkılsa kadın onlarla konuşurmuş. Özellikle sığırcık kuşu konuşmada ustaymış. Birbirlerinden hiç ayrılmazlarmış. Birlikte yemek yerler, birlikte çay içerlermiş.\n\n&nbsp;Zaman zaman ineğin üzerine konan, onun kurtlarını da temizleyen sığırcık, insan gibi vefalıymış. Bu şekilde birkaç yıl geçmiş. Kadıncağız bir gün hastalanmış, iyice kalkamaz olunca sığırcık kuşuna:\n\n— Benim güzel sığırcığım, kızlarıma git, söyle tez gelip şu halimi görsünler, bilsinler, demiş.\n\nSığırcık gitmiş, önce büyük kızın evine varmış. O sırada büyük kızın elinde iki tane leğen varmış. Büyük bir telaş içinde, kumlara sürterek leğenleri temizlemeye çalışıyormuş. Sığırcık yaklaşmış, bir iki kez öten sığırcık kanatlarını vurarak önce selam vermiş, sonra da:\n\n— Annen çok hasta, yataktan kalkacak hali yok. Sana selamı var. Hemen seni görmek ister. Git anneni gör. Hâlini hatırını sorup geri dön, demiş. Kız:\n\n— Ay hemen giderdim, fakat bu iki leğeni yıkayıp temizlemem gerek, demiş. Onun bu cevabı sığırcığın pek hoşuna gitmemiş. Kıza kızıp:\n\n— Senin için bu iki leğenin yıkanması daha mı önemli? Var, öyleyse ömür boyu bu iki leğenden ayrılma, demiş ve uçup oradan ayrılmış.\n\nSığırcık böyle der demez leğenler bir anda canlanmışlar: Biri kızın önüne, diğeri de sırtına yapışmış. Kız, ne oluyor demeye kalmamış; olduğu yere kapaklanmış. Tıpkı bir kaplumbağa gibi olmuş. Başlamış sürünmeye, derken bir su çukuruna düşmüş.\n\n&nbsp;Ardından sığırcık ortanca kızın yaşadığı yere uçmuş, varıp kızın penceresine konmuş. Kız, kendir tezgâhı kurmuş, durmadan çalışıyor, bez dokuyormuş. Bir iki kez öten sığırcık selam vermiş ve sonra da:\n\n— Annen çok hasta, hemen seni görmek istiyor, git, gör, geri dön, demiş. Kız:\n\n— Ay hemen giderdim, fakat görüyorsun işim pek çok, pazara kadar şu kendiri dokumam gerek, demiş. Sığırcık kıza kızıp:\n\n— Senin için bu daha mı önemli? Var öyleyse ömür boyu başını kaldırmadan kendir doku, tezgâhın arkandan düşmesin, demiş ve gitmiş. Tam o sırada tezgâh canlanmış, dolanıp kızın arkasına yapışmış. Kız örümcek gibi olmuş, dolanıp kendini sağa sola atmaya başlamış.\n\n&nbsp;Oradan ayrılan sığırcık, uçmuş, uçmuş küçük kızın yaşadığı yere varmış. Kızın penceresine konmuş, kız içeride, teknenin başında hızlı hızlı hamur yoğuruyormuş. Sığırcık kanatlarını çırpıp:\n\n— Annen çok hasta yataktan kalkacak hâli… Küçük kız annen çok hasta sözünü duyar duymaz:\n\n— Ay, diye bağırıp yerinden fırlamış. Sığırcığın diğer sözlerini duymamış bile. Hamurlu ellerini yıkamadan anasının köyünün yolunu tutmuş.\n\nKızın bu hareketi sığırcığın çok hoşuna gitmiş. Kız köye doğru koşarken sığırcık da başı üstünde uçup hem de şunları söylemiş:\n\n— Yüzün açık, dilin tatlı, yüreğin pek yumuşakmış. Sağ ol. Annenin kadrini kıymetini bildiğin için senin de kıymetin bilinecek, insanlar sana, çocuklarına, çocuklarının çocuklarına da hürmet gösterecekler.\n\nSığırcığın bu duasının üzerinden az bir zaman geçmiş. Kız gerçekten çok mutlu bir hayat sürmüş. Çocukları olmuş; onlar da annelerine saygı, hürmet göstermişler. Kız hep sevgi ve iyiliklerle dolu bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Oduncu ile Padişah",
        "text": "[ODUNCU İLE PADİŞAH]\n\nVarmış yokmuş bir oduncu varmış. Bu oduncu her gün oduna gidermiş. Odunu eder, eşeğine yükler, Pazara gider satarmış. Yine bir gün ormana gitmiş. Orada bir kaz yuvası görmüş. Kazın yumurtalarını almış, satmış. Bir gün de kazı almış satmaya gidiyormuş. O gün de padişahın oğlunun düğünü varmış.\n\n— İyi bari kazı pahalıya satarım, demiş. Kaz alan, kaz alan diye bağırarak geziyormuş. Padişahın oğlu oradan:\n\n— Gel kaz sahibi, kazı kaça veriyorsun, dermiş. Kaz sahibi de:\n\n— Ağanın eli mi tutulur, dermiş. Orada da bir leblebici varmış. Padişahın oğlu kazı almış, adamın eline de bir avuç leblebi vermiş. Bu oduncunun çok zoruna gitmiş,\n\n— Ben sana yapacağımı bilirim, demiş. &nbsp; Padişahın nişan merasiminde de kazı pişirmişler. Oduncu da bir şekilde saraya girmiş, kaz dolmasını almış. Kapıya da:\n\n— Bunu yapan kaz sahibi, türlü türlü söz sahibi, yaptığım işin en küçüğü bu, daha da büyüğüne bakalım, diye bir yazı yazmış. Evine gelip kazın dolmasını bir güzelce yemiş.\n\n&nbsp; Nişandan sonra artık kına yapacaklarmış. Orada da ihtiyar bir nene varmış. Oduncu, neneye:\n\n— Beni kadın kılığına sok, nişana gidelim, demiş. Padişahın oğlunun nişanlısının yanına gitmiş, oturmuş. Konuşup ahbap olmuşlar. Kız:\n\n— Gel, bu gece bizde kal, demiş. Oduncu da kızla birlikte kalmış. Kız, padişahın oğlunu almak istemiyormuş.\n\n— Sen keşke erkek olsaydın, seni çok sevdim, demiş oduncuya. Oduncu da:\n\n— Bu gece dilekler kabul olurmuş, gel iki rekât namaz kılalım, demiş. Namaz bitince\n\n— Aaa ben erkek olmuşum, deyip kızla birlikte kaçmışlar. Kaçarken de kapıya:\n\n— Bunu yapan kaz sahibi, türlü türlü söz sahibi, yaptığım işin en küçüğü bu, daha büyüğüne bakalım, diye bir yazı yazmış. Sabah olmuş, gelin çıkmamış. Kapıyı açmışlar ki gelin yokmuş. Kapıya da yazı yazılmış. Ama kimsenin aklına gelmemiş. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Padişah tellal çağırtmış:\n\n—Bunu yapan gelir, hazineyi de soyar, demiş. Hazinenin kapısını açık bıraktırmış. Önüne de bir kuyu kazdırmış. Oduncu da bunu duymuş. Kuyuya da komşunun öküzünü atmış, hazineyi çalmış. Yine yazı yazıp gitmiş.\n\n&nbsp; Padişah şaşırmış. Yine tellal çağırtmış:\n\n— Bunu yapan huzuruma gelsin, kızmayacağım, demiş. Oduncu, padişahın huzuruna gitmiş.\n\n— Ben fakir bir oduncuydum. Odunumu satardım. Padişahın oğlunun nişanını duydum. Kaz getirdim, satayım dedim. Ama oğlunuz bir avuç leblebi verdi. İçime battı, demiş. Sonra devam etmiş:\n\n— Kaz dolmasını yiyen benim, kızı da kaçıran benim, hazineyi çalan da benim, demiş. Padişah da oduncuya hak vermiş. Hoş muradına ermişler …\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Üçe Üç",
        "text": "[ÜÇE ÜÇ]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Fakir bir adam varmış. Bu adamcağız yeni evlenmiş. Yeni evlenmiş, ama çalışmaya gitmek zorundaymış. Uzak bir yere gitmiş, on beş yıl çalışmış. Üç altın kazanmış. Artık memleketine dönecekmiş.\n\n&nbsp; Memleketine gelirken bir adama rastlamış. Adamla birlikte yürümüşler, ama adam hiç konuşmuyormuş. On beş yıl çalışan adam:\n\n— Arkadaş konuşsana, demiş. Adam da:\n\n— Ben bir altına konuşurum, demiş. Altının birini adama verip al konuş, demiş. Adam da tek cümle:\n\n— Korkunun ecele hayrı yok, demiş. Aradan biraz zaman geçmiş. Adam yine konuşmuyormuş. Çalışan adam yine:\n\n— Arkadaş konuşsana, demiş. Adam da:\n\n— Ben dedim ya, bir altına konuşurum diye, demiş. Altının birini çıkarıp yine vermiş. Adam da bu kez\n\n— Gönül kimi severse güzel odur, demiş. Geriye bir altını kalmış. Gene devam etmişler, epeyce yol almışlar. Çalışan adam yine konuşmasını istemiş. Adam da:\n\n— Ben bir altına konuşurum, demiş. Cebindeki son altını da çıkarıp vermiş. Adam da:\n\n— Sabırda selamet çoktur, demiş ve ortadan kaybolmuş. Çalışan adamın üç altını da gitmiş. Yalnız kalmış. Gide gide bir yol gitmiş. Kalabalık bir yer görmüş. Adamlar bekleşiyorlarmış. Oraya varmış:\n\n— Ne yapıyorsunuz arkadaşlar, dermiş. Adamlar da:\n\n— Aman ne yapalım. Burada bir kuyu var. Kervanlarımızı sulayacağız. Ama kuyunun içinde bir dev karısı var. Su almamıza izin vermiyor, demişler.\n\n&nbsp;Adam da kendi kendine düşünmüş. Ben parayla akıl aldım:\n\n— Korkunun ecele hayrı yok, demiş. Ben kuyuya inerim deyip kuyuya inmiş. Kuyunun içinde bir köşeye dev oturmuş. Dev, adamı görünce:\n\n— Şu kız mı güzel, şu kurbağa mı, dermiş. Adam da kendi kendine düşünmüş. “Ben parayla akıl aldım. Gönül kimi severse güzel odur, demiş. Dev de:\n\n— Hah, Buraya bu kadar insan geliyor. Kız güzel, kurbağa çirkin diyorlar, demiş. Dev, sonra kuyudan su almalarına izin vermiş. Kervancılar, kervanlarını iyice sulamışlar. Sonra da adama:\n\n— Al şu yüklü kervan senin olsun, demişler. Adam da hiç almam der mi! On beş sene çalışmış, parayla akıl almış. Adam yüklü kervanları almış, memleketine geri dönmüş. Gide gide sabahın ezan vaktine evine varmış. Fakirlikten de evin tahtaları hep çıkmış. Bakmış ki karısı genç bir delikanlıyla yatıyormuş.\n\n— Bu da kim olabilir? Silah alayım da vurayım, demiş. Sonra da:\n\n— Aman sen parayla akıl aldın, sabırda selamet çoktur, demiş. Kapıyı tak tak çalmış. Kadın baksa ki kocası gelmiş. Adam:\n\n— Kim bu, dermiş. Karısı da:\n\n— Sen gittin, ben hamileydim; bu senin oğlun, demiş. Kavuşmuşlar, On beş yıl çalıştıktan sonra bir kervan yükü altını da hak etmişler. Hoş muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "İnsanoğlu",
        "text": "&nbsp;\n\n[İNSANOĞLU]\n\nBir varmış bir yokmuş. Bir adam çift sürmeye gidiyormuş. Giderken bir çalıda akrep görmüş. Akrep yanıyormuş. Adam, çalıya su dökmüş, ateşi sündürmüş; akrep, adamın boynuna dolanmış. Adam korkmuş.\n\n— Akrep etme eyleme, yanıyordun ben seni kurtardım, sen beni sokma, demiş. Akrep:\n\n— Olsun. Ben yine de seni sokacağım, demiş. Adam dayanamamış:\n\n— Gel gidelim birine danışalım, demiş. Ta uzaklarda bir hayvan yayılıyormuş.\n\n— Ey! Hayvan, bu akrep yanıyordu. Ben kurtardım. Şimdi de beni sokacak oluyor, demiş. Hayvan da:\n\n— Ey! İnsanoğlu, biz gençken biniyorlardı, iniyorlardı. Biz kocayınca sırtımıza iki kürek vuruyorlar, deh diyorlar. Akrep, sok da gitsin, demiş.\n\n&nbsp; — Dur etme akrep, eyleme. Bir daha danışalım, demiş. Gide gide gitmişler. Bir inek yayılıyormuş.\n\n— Ey İnek, sana bir danışacağım var. Bu akrep yanıyordu. Ben onu kurtardım, şimdi de seni sokacağım diyor, demiş. İnek de:\n\n— Bir danışacağına iki danış, demiş. Sonra da:\n\n—Ey! İnsanoğlu, biz gençken sağıyorlardı sağıyorlardı, şimdi kocayınca sırtımızın üstüne iki kürek vuruyorlar. Akrep sok da gitsin, demiş.\n\n&nbsp; Gide gide epey yol gitmişler, bir ırmağa varmışlar.\n\n— Akrep sen beni sokma, ırmağa danışalım, demiş.\n\n— Ey ırmak, bu akrep yanıyordu; ben kurtardım. Şimdi de beni sokmak istiyor, demiş. Irmak da:\n\n— Ey! İnsanoğlu, ellerini yüzlerini yıkıyorlar, bir de yüzüme tükürüyorlar. Akrep sok da kaldır, demiş. Gide gide yine epey gitmişler. Bir tilki rast gelmiş. Tilki kaçıyormuş.\n\n— Etme, eyleme bir danışacağımız var, demişler. Tilkiye danışmışlar.\n\n&nbsp; O sırada bir çiftçi, çift sürüyormuş. Onun da bir çuvalı varmış. Tilki, akrebe:\n\n— Bu çuvalı kaçırabilir misin, içinde türlü yiyecekler var, dermiş. Akrep de:\n\n—Elbette, demiş. Akrep çuvalın içine çöreklenmiş, akrebi öldürmüşler. Öldürdükten sonra adam kurtuldu ya, tilkiye:\n\n— Akrebi öldürdün. Benim de iki kazım var. Onu keseyim sana yedireyim, demiş. Tilki de:\n\n— Yok arkadaş, etme eyleme.\n\n— Sen köyün kıyısında dur. Ben kazı hanıma kestiririm, soydururum, pişirtirim, getiririm, demiş.\n\nGelmiş, karısına böyle böyle diye anlatmış. Avrat da:\n\n— Hay deli herif, tilkiye kaz yedirilir mi? Tazıyı uydur. Silahı takın. Tilkiyi vur, demiş. Tilki baksa ki, adam tazıyla silahla geliyormuş. Kaça kaça bir dağa varmış. Fakat köylü ateş etmiş. Küçük kurşunlar kuyruğuna, ayağına, gözünün kenarına isabet etmiş. Tilki bununla paçayı kurtardığına sevinmiş. Tilki:\n\n—Kuyruk değil ya bir tül, ayak değil ya bir gön parçası, göz değil ya bir berber aynası, demiş. Kendisini teselli etmiş. Sonra iyileşmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Azrail ile Oduncu",
        "text": "[AZRAİL İLE ODUNCU]\n\n&nbsp;Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir genç yaşarmış. Bu genç evlenmek için ormanda gece gündüz çalışırmış. Bir gün gene böyle çalışırken bir kızıl atlı gelmiş, atından inmiş oduncuyla selam sabah olmuşlar. İyi de anlaşmışlar sohbetleri koyu olmuş. Sonunda gelen kişi oduncuya:\n\n— Seni çok beğendim, ahretlik kardeş olalım, demiş.\n\nOduncu da kabul etmiş. Bazen oduncu dinlenirken kızıl atlı gelirmiş öteden beriden konuşup, eğlenirlermiş. Sonra herkes işine gidermiş. Bir gün kızıl atlı oduncuya atını emanet etmiş, gitmiş ama giderken:\n\n&nbsp;—Sakın atıma binme, demiş.\n\n&nbsp;O gittiğinde oduncu dayanamamış, meraklanmış ve arkadaşının atına binmiş. O zaman ahretliğin Azrail olduğunu anlamış. Bu sırada arkadaşı geri dönmüş ve atına bindiğini anlamış. Oduncuya şöyle demiş:\n\n&nbsp;—Allah dileğimi duyarsa, senin canını evlendikten üç gün sonra almak isterim.\n\n&nbsp;Demiş, sonra da oradan kaybolup gitmiş. Bir daha da ona hiç görünmemiş.\n\n&nbsp;Oduncu beş altı yıl sonra evlenme parasını toplamış. Düğününü yapmış. Aradan üç gün geçmiş. Azrail hiç aklında değilmiş. Fakat Azrail gelmiş ve bir kenarda oduncuyu kıstırmış:\n\n— Ben canını almaya geldim, demiş oduncu çok korkmuş ve yalvarmaya başlamış bunun üzerine:\n\n—Canına can katacak biri varsa, şimdilik bağışlayabilirim, demiş.\n\n&nbsp;Oduncu bunun üzerine hemen evine koşmuş, annesini bulmuş ve olayları anlatıp:\n\n—Canıma can kat, benim için ömrünün yarısını ver, demiş. Anası buna razı gelmemiş:\n\n— Sen benim yavrumsun, canımsın ama ben de yaşamak isterim, demiş.\n\nOduncu hüsrana uğramış ve hemen babasının yanına gitmiş ona da durumu yalvar yakar anlatmış. Babası oğluna bunu yapamayacağını söylemiş. Mecbur Azrail in yanına gitmiş. Azrail ona:\n\n&nbsp;—Eşinin on yıllık ömrü var, git onun ömrünün yarısını iste, demiş.\n\n&nbsp;Oduncu hemen eşinin yanına gitmiş ve durumu anlatmış. Eşi ağlamaya başlamış ve:\n\n— Kurbanın olayım, bütün ömrüm senin olsun, demiş . Allah’a yardım etmesi için yalvarmaya, dua etmeye başlamış.\n\n&nbsp;Telaşla Azrail’in yanına gelen oduncu hanımının dediklerini anlatmış. Bu sırada hâlâ dua edip yakaran eşinin duaları kabul olmuş ve oduncuyla hanımına Allah’ın rahmetiyle daha beşer değil yüzer sene verilmiş. Ve oduncuyla karısı uzun yıllar mutlu mesut yasamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "[Dev]",
        "text": "[İNSAN YİYEN DEV]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yeni evlenmiş genç, güzel bir kadın varmış. Bu kadın karlı bir kış gününde cam kenarında dikiş yapıyormuş. Aniden eline iğne batmış ve eli kanamış. Bu genç kadın içinden şöyle geçirmiş:\n\n— Allah’ım şu elimdeki kan gibi kırmızı yanaklı ve dışarıda yağan kar gibi beyaz tenli bir kızım olsun.\n\nAradan bir sene geçmiş ve aynı dilediği gibi kırmızı yanaklı, beyaz tenli bir kızı olmuş. Genç kadın isteğine ulaşmış fakat yavrusuna doyamadan ölmüş. Eşi de karısının ölümüne çok üzülmüş, lakin küçük kızına tek başına bakamayacağı için bir başka kadınla evlenmiş.\n\nBu kadın eşinin gözüne girmek için ilk zamanlarda yetim kıza iyi davranmış. Aradan yıllar geçmiş ve bu yetim kız büyümüş ve çok güzel bir kız olmuş. Üvey annesi kızın güzelliğini çekememiş ve ona eziyet etmeye başlamış.\n\n&nbsp;O sırada kasabada bir söylenti dolaşmaya başlamış. Söylentiye göre ormanın içinde insan eti yiyen bir dev yaşıyormuş. Üvey anne de bu söylentileri duymuş. Kötü kadın bu sıralarda zaten kızdan kurtulmayı düşünüyormuş. Bu söylenti de onun ekmeğine yağ çalmış. Kızı ormana nasıl götüreceğinin planını yapmış. Kızı ormana mantar toplamaya götürüp sonra onu ormanın derinliklerine doğru yönlendirip sonra da kendisi oradan kaçacakmış. Bu planı gerçekleştirmek için kızı yanına çağırmış:\n\n— Hadi seninle ormana mantar toplamaya gidelim, demiş.\n\nKız gitmek istememiş fakat üvey annesi çok ısrar edince gitmek zorunda kalmış. Sonunda ormana gitmişler. Kadın kıza daha çok mantar bulması için ormanın derinliklerine gitmesi gerektiğini söylemiş. Bu sırada kızla mesafesini de açmış.\n\nKız gözden kaybolunca kadın evine dönmüş. Kız bir süre sonra üvey annesinin arkasında olmadığını fark edip oradan oraya koşturup kaybolmuş. Biraz daha ilerleyince karşısına kocaman, simsiyah bir ev çıkmış. Korkarak da olsa bu korkunç eve girmiş. İçeride camın kenarında duran bir sandık varmış. Kız bu sandığın içine saklanmış. Bir süre sonra eve dev gelmiş:\n\n— Bu evde insan kokusu var, demiş fakat buna ihtimal olamayacağından inanmamış.\n\nKız sandığın içinde tir tir titriyormuş. Aradan biraz zaman geçmiş ve dev evden çıkmış. Kız bunu fırsat bilip sandıktan çıkmış. Bir bakmış ki camda bir güvercin var.\n\nKız hemen babasına not yazmış ve güvercinin ayağına bağlamış. Güvercine bunu evine götürmesini söylemiş. Evde telaşla bekleyen babası notu alıp kızını kurtarmanın yollarını araştırmaya başlamış. Bir bilgeye danışmış. Bilge:\n\n— Kırk tane atın sırtına sönmemiş kireç bağlayın, bunları devin evine salın. Dev bu atları yiyince ve ardından su içince patlar ve ölür, demiş.\n\n&nbsp;Adam bunları harfiyen uygulamış ve dev ölmüş. Kızını ve bütün kasabayı bu illetten kurtarmış. Kötü karısını da boşamış. Kadın sefil duruma düşmüş. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Adıyaman",
        "title": "Yalancı Falcı",
        "text": "&nbsp;\n\nBir memlekette falcı hocayla karısı yaşarmış. Bunlar çok fakirlermiş. Falcı, karısını karşısına alıp:\n\n— Bu memleketten başka yerlere göçelim, rızkımızı orada arayalım, demiş. Karısı:\n\n— Tamam, demiş, başka memlekete göçmüşler. Kadın o memleketin padişahının sarayına hizmetçi olarak girmiş. Adam da bir dükkân açıp falcılık yapıyormuş.\n\nKarısı bir gün sarayın hamamını temizlerken padişahın hanımının yüzüğünü bulmuş. Yüzüğü alıp kocasına getirmiş.\n\nPadişah, hanımının yüzüğünün yerini söyleyene bir teneke altın vereceğini tellalla duyurmuş. Falcı bu haberi duyunca yüzüğü bir hamurun içine koyup bir hindiye yutturmuş. Sonra falcı, padişaha gidip yüzüğün yerini söylemiş. Padişahın adamları gidip hindiyi bulup kesmişler. Hindinin karnından yüzüğü çıkarmışlar. Padişah bir teneke altını falcıya vermiş.\n\nGünler sonra padişahın hazinesini üç hırsız çalar. Padişah hırsızları arar ama bulamaz, falcıya başvurur. Falcı bu hırsızlıktan haberi olmadığı için padişahtan üç gün izin ister. Falcı kara kara düşünürken hazineyi çalan hırsızlar falcıyı bacadan gözetliyormuş. Birinci günün sonunda falcı:\n\n— Günün biri geçti, der. Hırsızlar bunu, hırsızın biri geçti diye yanlış anlarlar ve korkup telaşa kapılırlar. Gidip falcıya yalvarırlar:\n\n— Ne olur, bizi padişaha söyleme sana altınların yerini söyleriz, derler. Falcı halinden memnun:\n\n— Tamam, der; altınların yerini öğrenir. Falcı, padişaha:\n\n— Hırsızları bulamadım ama altınların yerini kitabımdan öğrendim, der. Gidip altınları bulurlar ve falcıya çokça altın verirler. Falcı, karısına:\n\n— Artık zengin olduk, memlekete gidebiliriz, der ama bunu padişaha nasıl anlatmalıyız ki bize izin versin diye düşünürler. Yine bir plan kurup sarayın altına bomba koyarlar. Padişahın yanına gidip:\n\n— Padişahım bugün kitabıma baktım, saat üçte sarayınız havaya uçacak, der. Padişah hemen başka bir saraya taşınır. Falcının dediği gibi saat üçte saray havaya uçar. Padişah hayatını kurtardığı için falcıya bir sandık altın verir.\n\nFalcı, padişah artık kitabında yazılanlara inanır diye padişahın yanına gider. Padişaha:\n\n— Padişahım, bugün kitabıma baktım. Eğer bu memleketten gitmezsem başıma büyük felaketler geleceğini kitabımda gördüm, demiş. Padişah da:\n\n— Senin bana çok iyiliğin oldu başına kötü bir şey gelmesini istemem, istediğini yap. Fakat şu kitabı merak ettim. Bir de ben görmek isterim, der. Falcı kitabı gösteremeyince padişah bundan şüphelenir. Sorgulatır.\n\nSorgu sırasında falcı yaptığı hileleri anlatır. Padişah da bunu duyunca mahkemeyi kurdurup falcıya ve karısına cezasını verir. Onlar da yaptıkları hilenin cezasını çekerler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "[Keloğlan ile Kara Dudak]",
        "text": "[KELOĞLAN İLE ARAP DUDAK]\n\nBir varmış bir yokmuş, zamanın birinde bir Keloğlan yaşarmış. Küçücük kulübelerinde annesiyle tek başına yaşarmış. O zamana kadar çok mutluymuşlar.\n\nKeloğlan, günün birinde ülkenin padişahının kızını evine giderken alırken görür ve ona âşık olur. Ne yapıp ne ettiyse kızı padişahtan alamaz. Şarkılar söyler, türlü hokkabazlıklar yapar ama padişahın bir türlü gözüne giremez.\n\n&nbsp;Padişahın kızını seven ve padişaha türlü işkenceler çektiren biri daha vardır. Adına Arap Dudak derlermiş. Bu Arap Dudak, Keloğlan’ın kızı sevdiğini öğrenince deliye döner. Keloğlan’ı bulup öldürmek için yola koyulur. Bu arada padişah da:\n\n— Halkına ve kendisine işkenceler eden Arap Dudak’ı kim yakalarsa onu büyük ödüllerle ödüllendireceğim, diye duyuru yaptırır. Bu arada Arap Dudak uzun bir zaman yol aldıktan sonra bir marangozun orada durur.\n\nKeloğlan da bu marangozda çalışmakta ve ekmek parasını çıkarmaktadır. Keloğlan, Arap Dudak’ı görünce onu tanır. Ama kendisinin Keloğlan olduğunu söylemez. O sırada Keloğlan bir tabut yapmaktadır. Arap Dudak yanına gelip ne yaptığını soruyor. Keloğlan da:\n\n— Buralarda bir Keloğlan yaşıyormuş, onu öldürüp bu tabutun içine koyacağım. O yüzden ona bu tabutu kendi ellerimle yapıyorum, der. Bunu duyan Arap Dudak zevkten dört köşe olur. Keloğlan’a:\n\n— Seninle düşmanımız aynı, gel, beraber yapalım şu tabutu da öldürüp koyalım şu yer faresini, der. Beraber tabutu yaparlar. Keloğlan, Arap Dudak’a dönerek:\n\n— Hele sen şu tabutun içine gir de bir bak bakalım, hiç hava giren yer var mı? Orayı da kapatalım ki Keloğlan denilen o herif iyice işkence çeksin, der.\n\nBunu duyan Arap Dudak durur mu? Hemen girer tabutun içine. Nerden hava geliyorsa Keloğlana söyler. O da hemen oraya bir çivi çakar. En sonunda Arap dudağı hiç nefes alamayacak kadar içerde çaresiz kalır.\n\nKeloğlan tabutu alıp yola koyulur. Padişahın huzuruna vardığında Arap Dudak’ı yakaladığını söyler. Bunu duyan padişah önce inanmaz. Keloğlan’dan göstermesini ister. Keloğlan da büyük bir gururla bütün halkın ve padişahın önünde tabutu açar. Arap Dudak’ı baygın hâlde görenler sevinç çığlıkları atarlar. Sonra padişah Arap Dudak’ı hapse attırır.\n\nPadişah ülkede şenlik ilan eder. Daha sonra kızını da Keloğlana verir. Kırk gün kırk gece düğün ederler. Mutlu bir şekilde yaşayıp giderler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Dıbır ile Dev",
        "text": "DIBIR İLE DEV\n\n&nbsp;Vakti zamanında bir Dıbır* varmış. Bu Dıbır gitmiş, bir ağaca çıkmış. Oralarda da bir dev yaşarmış. Dev ağacın dibine gelmiş:\n\n— Dıbır, bana bir elma at, yiyeyim, demiş. Dıbır bir elma atmış. Dev:\n\n— Bu çamura düştü. Bir elma daha at, demiş. Dıbır atmış. Dev bu defa da:\n\n— Bu suya düştü. Bir elma daha at. Dıbır bir elma daha atmış. Dev bu defa da:\n\n—Bu da çöpe düştü. Dıbır eğil de elmayı öyle ver!\n\n&nbsp;Dıbır eğildiği zaman dev onu tutmasıyla sokmuş torbasına. Almış götürmüş. Giderken devin çişi gelmiş. Torbayı bırakıp ihtiyacını görmeye gittiğinde, Dıbır torbadan çıkıp torbanın içini taşla tikenle ne bulduysa doldurmuş devin evine doğru gitmiş.\n\n&nbsp;Gidip devin evinin çatısına çıkmış. Bu sırada olanlardan habersiz dev evine gelmiş. Karısına:\n\n— Hatun ben Dıbır’ı getirdim. Torbanın içinde, fırını yak, pişir. Ben ormana gidiyorum, demiş. Kadın fırını yakmış. Bu sırada Dıbır evin çatısından:\n\n—Ne yapıyorsun nine? Kadın da:\n\n—Fırını yakıyorum, Dıbır’ı pişireceğim. Dıbır da nineye:\n\n—Nine, gel seni şu fırın küreğinin üstüne koyup ısıtayım da beni öyle pişir. Zaten Dıbır benim.\n\n&nbsp;Peki deyip kadın çıkmış küreğin üstüne. Dıbır bunu itmesiyle fırının içine sokmuş. Kadını pişirmiş. Pişen kadını fırından çıkarıp masanın üstüne koymuş. Çıkmış yine evin çatısına. Bir de bu sırada dev gelmiş.\n\n— Ohh! Ne güzel et kokuyor, demiş. Eti yemeye başladığı sırada, Dıbır evin çatısında:\n\n&nbsp;— Önce bir bak bakalım pişen ne! Dev:\n\n— Amanın! Dıbır sen misin oradaki, demiş, dev.\n\n&nbsp;— Oraya nasıl çıktın?\n\n&nbsp;— Kap kap üzerine koyup çıktım, demiş, Dıbır. Dev ne kadar kap kacak varsa koymuş üst üste evin çatısına çıkarken düşmüş bacağını kırmış. Dev Dıbır’a dönüp:\n\n— Dıbır, nasıl çıktın oraya, diye tekrar sormuş. Dıbır:\n\n&nbsp;— Masa masa üstüne koyup çıktım, demiş.\n\n&nbsp;Dev ne kadar masa varsa bu defa da onları toplayıp, üst üste yığıp çıkamaya başlamış. Bu defada düşüp ayağını, bacağını kırmış dev.\n\n&nbsp;Dıbır da evin çatısından inip dev ile karısını gerisinde bırakmış, varmış evine. Daha sonra yemiş, içmiş, yatmış gününü gün etmiş.\n\n*dılbır: Dıbır: tıfıl, küçük çocuk\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "Süpürge ile Oklava İli",
        "text": "[SÜPÜRGE İLE OKLAVA İLİ]\n\n&nbsp;Zamanın birinde bir padişah, bu padişahın da bir oğlu varmış. Padişah ölünce anası sürekli oğlunu evlendirmek istemiş. Oğlan ise bir türlü evlenmezmiş. Oğlan:\n\n— Ana, ben evlenmem, dermiş.\n\n&nbsp;O zamanlar bir de koca karı varmış. Onun da dünyalar güzeli bir kızı varmış. Kızın sihirli bir postu varmış ve hep onu giyermiş. Kazanı koluna takar çeşmeye çamaşır yıkamaya gidermiş. Oraya varınca postunu çıkarıp çamaşırını yıkarmış. Yine öyle bir gün kız postunu çıkardığında padişahın oğlu bu kızı görüp göz koymuş.\n\n&nbsp;Padişahın oğlu bir koca karıya gidip:\n\n&nbsp;— Eğer bu kızın ayağının ölçüsünü alırsan sana ne istersen vereceğim. Koca karı:\n\n— Alırım, alırım, demiş.\n\n&nbsp;Koca karı kara sakızı alıp bir ağaca yapıştırmış. Kız da oradan geçerken bilmeyerek bu sakızlı ağaca basmış. Koca karı kızın ayağının kalıbını alıp oğlana vermiş. Oğlan da buna uygun olarak bir çift terlik yaptırmış. Anasına götürüp:\n\n— Bu terlik kimin ayağına uyarsa o kızı alacağım, bulamazsan başka kızı almam, demiş.\n\n&nbsp;Orayı burayı gezdirmişler ama terlik kimsenin ayağına olmamış. Yalnız bir kızın ayağına tam gelmiş. Kızı alıp eve gelin getirmişler.\n\nGel gör ki kaynana gelini sevememiş. Gelin süpürge süpürecekken kaynana alır, süpürgeyi gelinin başına vururmuş, hamur açacakken de alıp oklavayı başına vururmuş.\n\n&nbsp;Günlerin birinde de bir düğün olmuş. Düğüne önce kaynana gitmiş. Gelin de postunu çıkarıp gitmiş. Kaynanası postunu çıkarınca gelinini tanımamış. Kaynana tanımadığı gelinine:\n\n&nbsp;— Anam, yavrum hangi köydensin sen? Gelin de:\n\n&nbsp;— Anne, oklava ilindenim. Kaynana:\n\n&nbsp;— Anam, babam, yavrum neredensin sen? Gelin:\n\n&nbsp;— Anne, süpürge ilindenim. Ondan sonra akşam olmuş eve dönmüşler. Kaynana:\n\n— Ah! Oğlum, Ah! Gittin de bir sevimsiz kıza gönül verdin, onu aldın. Bugün yanıma dünyalar güzeli bir gelin geldi, onun gibi bir kızı alsaydın öldüğüme vah demezdim ah! ah, demiş.\n\n&nbsp;Oğlan da anasına öfkelenmiş. Daha sonra karısının onu çirkin gösteren sihirli postunu yok etmiş. Böylece gelinin güzelliği ortaya çıkmış. Kaynana da düğünde konuştuğu güzel kızın gelini olduğunu anlamış, çok utanmış. Sonrasında mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Zengin Kardeş ile Yoksul Kardeş",
        "text": "[ZENGİN KARDEŞ İLE YOKSUL KARDEŞ]\n\nBir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde biri zengin biri yoksul olan iki kardeş varmış. Yoksul kardeş zengin kardeşinden para istemiş. Zengin olan:\n\n— Defol, ne yaparsan yap paranı kendin kazan, demiş. Fakir olan:\n\n— Bari gideyim de bir hal çaresine bakayım, demiş.\n\nGiderken çok yorulduğu için dinlenmek istemiş. Biraz sonra kırk tane dev önünden geçmiş. Adam devlerin nereye gittiğini öğrenmek için onları takip etmiş.\n\nBir bakmış ki devler bir taşa “çanga” diye sesleniyor ve taş ikiye yarılıp açılıyor. Sonra devler “çunga” diyerek kapıyı kapatıyorlar. Adam bu olayı görünce beklemeye karar vermiş. Sabah olunca devler kapıyı “çanga” deyip açmış “çunga” deyip kapatmış ve sonra oradan uzaklaşmışlar. Fakir adam:\n\n— Ben de aynı şeyleri söylesem kapı açılıp kapanır mı, diye düşünmüş ve “çanga” demiş. Adamın çanga demesiyle birlikte taş ikiye ayrılıp açılmış.\n\nFakir adam hemen içeriye girmiş sonra “çunga” deyip kapıyı kapatmış ve mağaranın içinde dolaşmaya başlamış. Gördüğü bütün odalarda çeşit çeşit değerli eşyalar varmış. Bir odada yakut, bir odada zümrüt diğer odada altın…\n\nAdamcağız bu değerli eşyalardan alarak ceplerini doldurmuş. Sonra taşın önüne gelmiş “çanga” deyip dışarıya çıkmış sonra da “çunga” deyip taşı kapatmış. Evinin yolunu tutmuş. Bu değerli eşyalar sayesinde zengin olmuş. Tabii kıskanç kardeşi de:\n\n— Nasıl böyle zengin oldun, diye sormuş. Kardeşi her şeyi anlatmış. Bunun üzerine adam “Acaba ben de gitsem mücevherlerden alabilir miyim?” diye düşünmüş. Kardeşi iyice tembihlemiş:\n\n— Çanga ve çunga demeyi unutma, demiş. Adam mağaranın yolunu tutmuş. Mağaraya gelince “çanga” deyip taşı açmış ve içeriye girmiş. “Çunga” deyip taşı kapatmış.\n\nSonra odaları tek tek dolaşmış ve bir sürü mücevheri çuvalına doldurmuş. Gitmek için mağaranın kapısındaki taşa doğru yönelmiş fakat kapıyı açmak için söylenmesi gereken “çanga” sözünü unutmuş.\n\nDevlerin gelmesi yaklaştığında adamı korku sarmış ve mağarada bir yere saklanmış. Bir süre sonra devler büyük bir gürültüyle gelmişler. “Çanga” deyip taşı açmışlar “çunga “deyip kapatmışlar.\n\nİçeriye giren devler mağaradaki insan kokusunu almışlar ve her yeri aramışlar kim var diye. Sonra bu açgözlü adamı bulmuşlar. Adama:\n\n— Senin burada ne işin var, diye sormuşlar.\n\nAdam korkudan titreyerek olan biteni anlatmış. Devler:\n\n— Senin zaten paran var, aç gözlülük yapıp malına mal katmak için buraya gelmişsin. Ama kardeşin kısmetini burada bulmuş, derler ve adamın elinden mallarını alırlar ve cezasını da veriler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "[Kocaman ile Kocakarı]",
        "text": "[KOCAMAN İLE KOCAKARI]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yaşlı bir kar koca yaşarmış. Bu yaşlı karı kocanın bir ineği, bir de öküzleri varmış. Bir gün kadın kocasına:\n\n— Bey gel biz bu öküzü keselim, bende bu öküze bakacak derman kalmadı, demiş. Kocaman da kadına:\n\n— Öküzün butlarından aşağı yağlar akmadığı sürece ben bu öküzü kesmem, demiş.\n\nBir müddet sonra artık kadının canına tak demiş. Biraz tereyağı eritip öküzün butlarından aşağıya dökmüş. Yağ donunca kadın koşa koşa Kocaman'ın yanına gidip:\n\n— Bey bey öküzün butlarından aşağı yağlar akıyor, demiş. Kocaman koşarak ahıra gelmiş ki gerçekten de öküzün butlarından aşağı yağlar akıyor. Hemen öküzü kesmiş. İşkembesini çıkarıp, kadına vermiş:\n\n&nbsp;— Bunu git çeşmenin altında yıka, pişir akşama yeriz, demiş.\n\nKadın çeşmenin altında işkembeyi yıkarken bir doğan gelip işkembeyi alıp ağacın dalına konmuş. Kadın:\n\n— Doğanım, doğanım işkembeyi bana ver, akşama Kocaman beni öldürür, demiş. Doğan:\n\n— Sen bana hiç civciv verdin de mi işkembeyi istiyorsun, demiş. Kadın koşa koşa kuluçkanın yanına gidip:\n\n— Kuluçkam kuluçkam bana bir civciv ver, civcivi doğana vereyim, doğandan işkembeyi alayım, akşama yemek yapmazsam Kocaman beni öldürür, demiş. Kuluçka:\n\n—Sen bana hiç mısır verdin de mi civciv istiyorsun, demiş. Kadın, koşa koşa harmana gidip:\n\n&nbsp;— Harmanım harmanım bana biraz mısır ver de, mısırı kuluçkaya vereyim, kuluçkadan civcivi alayım, civcivi doğana vereyim, doğandan işkembeyi alayım, akşama yemek yapmazsam Kocaman beni öldürür, demiş. Harman:\n\n— Sen bana hiç çubuk vurdun da mı mısır istiyorsun, demiş. Kadın koşa koşa ormana gidip:\n\n— Ormanım ormanım bana bir çubuk ver de, çubuğu harmana vurayım, harmandan mısır alayım, mısırı kuluçkayaya vereyim, kuluçkadan civciv alayım, civcivi doğana vereyim, doğandan işkembeyi alayım, akşama yemek yapmazsam Kocaman beni öldürür, demiş. Orman:\n\n— Sen bana hiç orak vurdun da mı çubuk istiyorsun, demiş. Kadın, koşa koşa demirciye gitmiş:\n\n— Demircim demircim bana bir orak ver de, orağı ormana vereyim, ormandan bir çubuk alayım, çubuğu harmana vurayım, harmandan mısır alayım, mısırı kuluçkaya vereyim, kuluçkadan civciv alayım, civcivi doğana vereyim doğandan işkembeyi alayım, akşama yemek yapamazsam Kocaman beni öldürür, demiş. Demirci:\n\n—Sen bana hiçbir bakraç yoğurt getirdin de mi orak istiyorsun, demiş. Kadın koşa koşa ineğinin yanına gitmiş:\n\n— İneğim ineğim bana biraz süt ver de, sütü yoğurt yapayım, yoğurdu demirciye vereyim, demirciden orak alayım, orağı ormana vurayım, ormandan çubuk alayım, çubuğu harmana vurayım, harmandan mısır alayım, mısırı kuluçkaya vereyim, kuluçkadan civciv alayım, civcivi doğana vereyim, doğandan işkembeyi alayım, akşama yemek yapmazsam Kocaman beni öldürür, demiş. İnek:\n\n— Sen bana hiçbir bağ ot verdin de mi süt istiyorsun, demiş. Kadın koşa koşa kocamanın yaptığı otlardan bir bağ alıp ineğin önüne koymuş. İnekten aldığı sütü pişirip yoğurt yapmış. Yoğurdu demirciye götürmüş. Demirciden orağı alıp ormana gitmiş. Ormanı biraz seyreklemiş. Ormandan çubuğu almış. Harmana gitmiş. Harmanı bir güzel çubukladıktan sonra, harmandan mısırı almış. Mısırı kuluçkaya götürmüş, kuluçkadan civcivi almış. Civcivi doğana götürmüş, doğandan işkembeyi almış. İşkembeyi pişirip akşama yaşlı kocasıyla afiyetle yemişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Korkmaz Ahmet",
        "text": "[KORKMAZ AHMET]\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde adı hiç duyulmamış ülkelerin birinde bir delikanlı ve onun ablası yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde minicik evlerinde güzel günler ve geceler geçirirlermiş. Baba ve anneleri onlar küçükken ölmüşler. O vakitten beri kardeş ağabey beraber kalmışlar. Bunların evlerinin önünde minicik bahçeleri varmış. Bu bahçeyi ekip dikerler, onun sayesinde karınları doyarmış.\n\nBu Ahmet hayatta korku nedir bilmezmiş. Güneşin pırıl pırıl olduğu bir günün gecesinde Ahmet ve kardeşi Ayşe otururken susamışlar. Suyu eve getirmeyi unutan Ayşe korkarak ağabeyine:\n\n— Ben bugün su almayı unuttum, demiş. Ahmet:\n\n— Tamam şimdi git al gel, demiş. Ayşe bunun üzerine:\n\n— Hava karardı bu saatten sora gidemem. Ben korkuyorum, demiş. Ahmet:\n\n— Korku da neyin nesiymiş ben varıp bulacağım bu korkunun ne olduğunu, demiş.\n\nAz gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Bir de karşısına kocaman bir mezarlık çıkmış. Korku nedir bilmeyen Ahmet:\n\n— Gidip şu ölülere sorayım neymiş bu korku diye, demiş.\n\nEline, ölüler kokusuna gelsin diye helva alıp mezarlığa dalmış. Kokuyu alan mevtalar Korkmaz Ahmet’in üstüne doğru gelmeye başlamış. Her gelene bir kere kepçeyle vurmuş, onları yanından uzaklaştırmış. Burada da korkmayan Ahmet yola devam etmiş.\n\nKöylerden geçmiş, bir kasabada tüm insanların giremediği bir hamam varmış. Bu hamama girenden bir daha haber alınamamış. Bunu duyan Ahmet buraya gitmeye karar vermiş. Belki burada korkuyu bulurum diye düşünmüş. Hamama gitmiş, kimsecikler yok. Tam taşa uzanmış, tam arkasında kocaman beyaz entarili birisi ona doğru geliyormuş. Hemen yerden aldığı taşı kafasına setçe vurmuş. Oradan uzaklaşmış. Hâlâ bulamadığı Korkuyu daha da merak eder olmuş.\n\nYeniden yollara koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Yorgunluktan bitap düştüğü sırada tam karşısına kocaman bir saray çıkmış:\n\n— Belki buradakiler bilir Korku neymiş bir de bunlara sorayım, demiş. Saraydan içeri adımını atınca karşısına güzeller güzeli üç kız çıkmış. Bu kızlara da durumu anlatmış. Kızlardan biri:\n\n— Ben sana göstereceğim korku ne diye, demiş. Korkmaz Ahmet’ten birkaç gün mühlet istemiş. Akşam olunca sofralar kurulmuş. Kız tüm yemekleri ağzı kapalı taslara koydurmuş. Korkmaz Ahmet’e de:\n\n— Tüm yemeklerin kapağını sen açacaksın, demiş.\n\nAhmet de tabii mecburen kabul etmiş. İlk önüne koyulan yemeğin kapağını açmış. İçinden kocaman bir kuş pır pır ederek çıkmış. Korkmaz Ahmet birden karşısına çıkan bu kuşun sesinden korkmuş. Korkunun ne olduğunu da böylece anlamış. Korkunun ne olduğunu bulmasına yardım eden bu kızla evlenmiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "ŞAH İSMAİL İLE GÜLİZAR",
        "text": "&nbsp;\n\n[ŞAH İSMAİL İLE GÜLİZAR]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir padişah varmış. Bu padişahın hiç mi hiç oğlu olmazmış. Bu durum padişah ile karısını çok hüzünlendirir, durmadan kederlenirlermiş. Günlerden bir gün bu padişah demiş ki:\n\n— Ben ülkeme bir gezi yapacağım. Bu işin pirini bulacağım. Bu durumu ona danışacağım. Bize bulsa bulsa o çare bulur.\n\nPadişah, atına atlamış. Memlekete bir gezi yapmış. Tabi bu arada tebdil-i kıyafet yapmış ki kimse bunu tanımasın diye. Atla birlikte epey bir yol aldıktan sonra bir yere varmış O yerde konaklamaya karar vermiş. Konakladığı yerde de yemek yemeye başlamış. O sırada bu padişahın yanına ak sakallı bir pîr-i fani gelmiş. Pîr-i fâni selam verip yanına gelmiş. Nerden nereye gidersin diye sormuş. Padişah da durumu anlatmış:\n\n— Böyle böyle, benim hiç oğlum olmuyor. Bu işin pîrini bulup ona soracağım. Bana yardım etse etse ancak o yardım eder diyor.\n\nAk sakallı pir-i fâni ile epey bir hoşbeş etmişler. En son, ayrılacağı vakit ihtiyar, cebinden bir elma çıkartıp bu padişaha vermiş. Demiş ki:\n\n— Bu elmanın kabuğunu soyacaksın. Kabuklarını ata yedireceksin. Elmanın yarısını sen yiyeceksin, yarısını da hanımına yedireceksin.\n\nPadişah, ak sakallı pîr-i fâninin dediği gibi yapmış. Elmanın kabuklarını atına yedirmiş. Elmanın yarısını kendisi yemiş, yarısını da hanımına yedirmiş. Aradan günler aylar geçmiş. Bu padişahın bir oğlu dünyaya gelmiş. Padişah, bu oğlunun doğumu için bütün memlekete kırk gün kırk gece ziyafet vermiş. Herkese yedirmiş, içirmiş, şenlikler düzenlemiş. Oğlunun doğumunu kutlamış. Bu oğlanın adını Şah İsmail koymuşlar.\n\nElmanın kabuğunu verdikleri atın da bir sene sonra bir tayı olmuş. Bu tayın adını da Kamertay koymuşlar. Aradan günler geçmiş, zaman ilerlemiş. Bir yandan tay büyümüş, bir yandan da Şah İsmail büyümüş. Şah İsmail’i babası eğitmiş, büyük ustalardan dersler aldırmış. Şah İsmail de tahtın tek vârisi imiş. Aradan yıllar geçmiş. Şah İsmail iyice büyüyüp serpilmiş. Bunun evlenme çağı gelmiş. Tabi babası demiş ki:\n\n— Oğlum gel seni evlendirelim. Bu tahtın tek varisi sensin.\n\nBabası her ne kadar Şah İsmail’in evlenmesi için çabalasa da Şah İsmail sürekli bunu reddedermiş:\n\n— Evlenmeyeceğim, dermiş.\n\nŞah İsmail de ava çok merak sararmış. Sürekli ava çıkar, uzun süre eve dönmezmiş. Atına biner, ava çıkar, günlerce eve dönmezmiş.\n\nYine bir gün arkadaşlarıyla beraber bir ava çıkmışlar. Atlarla birlikte uzun bir yol aldıktan sonra bir obaya rast gelmişler. Çadırlar kurulmuş, göçmenler orada konaklamış. Şah İsmail, arkadaşları ile beraber oraya varmışlar. Selam verip içeri girmişler. Tabi bunları bir çadıra konuk etmişler. Bunlara yedirmişler, içirmişler. İzzet ve ikramda bulunmuşlar.\n\nAralarında konuşurlarken Şah İsmail’e soruyorlar ki sen necisin, nerelisin. Şah İsmail de:\n\n— Ben padişahım oğluyum, demiş. Orada da Gülizar isminde güzel mi güzel bir kız ekmek pişirirmiş. Tabii Şah İsmail Gülizar’ı görünce buna vurulmuş. Gülizar da Şah İsmail’e vurulmuş. Bunlar birbirlerine âşık olmuşlar. Şah İsmail de toy bir delikanlı o zamanlar. Bunlar orada konuşup anlaşmışlar. Kız demiş ki:\n\n— Biz buradan bir hafta sonra ayrılacağız. Gideceğimiz yerin adını ben yazar, filan taşın altına koyarım. Sen oradan alır nereye gittiğimizi öğrenirsin.\n\nTabii Şah İsmail ile arkadaşları oradan ayrılıp evlerine dönmüşler. Aradan bir hafta geçmiş. Şah İsmail arkadaşları ile birlikte yine aynı tarafa avlanmaya çıkmışlar. Aynı obaya varmışlar ki çadırlar kalkmış. Göçmenler oradan gitmişler. Şah İsmail, Gülizar’ın dediklerini hatırlamış. Gidiyor, dediği taşın altına bakıyor ki bir mektup. O mektupta Yemen’e gittikleri yazılıymış. Beni bulmak istersen ancak Yemen’de bulabilirsin yazılmış, kağıda.\n\nŞah İsmail hemen yanına bir arkadaşını alarak doğru Yemen’in yolunu tutmuş. Yemen’e giderlerken bir yere gelmişler ki kocaman bir sur. O suru aşıp yola devam etmeleri gerekmektedir. Fakat geçmenin hiçbir imkânı yokmuş. Surun yanında da bir kaya dururmuş. Şah İsmail, kayaya kılıçla bir vurmuş, kaya ikiye ayrılmış. Kayanın içinden dünya güzeli bir kız çıkmış. Tabi Şah İsmail şaşırmış. Sormuş ki:\n\n— Sen ins misin, cin misin? Kız demiş ki:\n\n— Ne insim ne cinim. Seni beni yaradan Allah’ın kuluyum.\n\n— Burada ne arıyorsun, diye sormuş Şah İsmail. Kız demiş ki:\n\n— Kardeşlerim benim için savaşa gittiler. Ben de buraya saklandım. Buraya gelirlerse seni de öldürürler. Filan yerde savaşıyorlar.\n\nŞah İsmail ile arkadaşı hemen onların yanına gitmişler. Varmış bakmışlar ki kızın kardeşleri üç kişi ama karşı taraf çok kalabalık. Hemen kızın kardeşlerinin yanında savaşa girmişler. Karşı tarafı bozguna uğratmışlar. Savaş bitince bunlar eve dönmüşler. Aralarında fısıltı ile konuşurlarmış. Şah İsmail demiş ki:\n\n— Fısıltı ev yıkar. Açıkta söyleyin de biz de duyalım. Onlar da demiş ki:\n\n— Bize yardım eden delikanlıya ne hediye edelim diye aramızda konuşuyorduk.\n\nEn sonunda sana kız kardeşimizi vermeyi kararlaştırdık, demişler. Şah İsmail durumu anlatmış:\n\n— Eğer kardeşiniz ikinci ailem olmayı kabul ederse alırım, demiş. Onlar da bunu kabul etmişler. Şah İsmail bu kızı almış. Varmışlar Arap ellerine. Bunlar bir çeşmenin başına varıp yatmışlar. Tabi askerler hemen etraflarını çevirmişler. Bu arada da hemen padişaha haber göndermişler. Padişah:\n\n— Alın buraya gelin, demiş. Bunu Şah İsmail’e demişler. Şah İsmail demiş ki:\n\n— Ben kimsenin ayağına gitmem. Padişahınız benim ayağıma gelsin. Şah İsmail’in bu sözlerini padişaha demişler. Padişah atına atlamış, bunların yanına varıyor. Selam veriyor. Soruyor:\n\n— İns misin, cin misin? Necisin? Şah İsmail de demiş ki:\n\n— Ne insim ne cinim. Seni beni yaratan Allah’ın kuluyum.\n\nArap da çok yiğit ve iyi kılıç kullanan birisiymiş. Bunu hiç kimse yenemezmiş. Fakat yüzünü hiç kimseye göstermezmiş. Bu padişah, Şah İsmail’e demiş ki:\n\n— Eğer beni yenmeyi başarırsan canının bağışlarım.\n\nTabii Şah İsmail atına binmiş. Silahını kuşanmış. Zorlu bir mücadele olmuş. Şah İsmail vurmuş, Arap vurmuş. En son Şah İsmail Arap’ı attan düşürmüş. Attan düşürür düşürmez kılıcı hemen boğazına dayamış. Arap demiş ki:\n\n— Beni şimdiye kadar attan düşürmeyi kimse başaramadı. Ben seninim.\n\nO sırada yüzünü açmış ki padişah güzel mi güzel bir kadınmış. Şah İsmail ona da durumu anlatmış. Eğer üçüncü ailem olmayı kabul edersen seni de alırım demiş. Arap da bunu kabul etmiş. Şah İsmail onu da almış.\n\nBunlar hep beraber Arap ülkesine gitmişler. Yemişler, içmişler, eğlenmişler. Daha sonra bunlar yola düşmüşler. Varmışlar Yemen’e. Yemen’e varınca bir davul sesi duymuşlar. Bu davul sesinin ne olduğunu bize ancak bir kocakarı bildirir demişler. Varmışlar kocakarının yanına:\n\n— Bu davul sesi de nedir, diye sormuşlar. Kocakarı demiş ki:\n\n— Hiç sormayın, bir Gülizar vardır. Dünya güzeli. Onu zorla evlendiriyorlar. Gülizar’ın da gönlü başkasındaymış.\n\nŞah İsmail ile Gülizar ilk karşılaştığında Gülizar, Şah İsmail’e bir yüzük vermişmiş. Şah İsmail bu kocakarıya demiş ki:\n\n— Bu yüzüğü alıp Gülizar’a gösterirsen sana şu kadar altın. Kocakarı kabul etmiş. Varıyor gelinin evine:\n\n— Geri çeklin geri çekilin, kızımı son kez bir daha göreyim, demiş. O sırada Gülizar’a yüzüğü göstermiş. Gülizar hemen anlamış:\n\n— Buraya niye gelmedi, demiş. Kocakarı da durumu anlatmış. Gülizar, yarın kadın kılığında onları al, buraya getir, demiş.\n\nSabah olmuş, Şah İsmail’e kadın elbisesi giydirmişler. Bu şekilde Güzlizar’ın yanına girmeyi başarmışlar. Bunlar orada kaçmaya karar veriyorlar:\n\n— Yarın has bahçede herkes kına telaşındayken sen alır, beni kaçırırsın, diyor.\n\nErtesi gün herkes kına için has bahçede toplanmış. Tabi etraf çok kalabalık ve herkes telaş içindeymiş. Kına ile, çerez ile bunlar uğraşırlarken Şah İsmail ile Arap, Gülizar’ı alıp kaçırmışlar. Epey bir zaman gitmişler. Bir yerde dinlenmek için durmuşlar. Gülizar, yorgunluktan Şah İsmail’in dizinde uykuya dalmış, dinlenmiş.\n\nBunlar yine epey bir yol kat ettikten sonra Arap ülkesine varmışlar. Arap, eşyalarını almış. Ülkeyi vezirlerine emanet etmiş. Varıyorlar üçüncü ailenin yanına. Bu üçüncü kızın da bir kitabı ile küçük bir köpeği varmış. Bunlar sihirliymiş. Şah İsmail:\n\n— Kızla birlikte bu kitabı ve köpeği de verirseniz kardeşinizi alırım, yoksa almam, demiş. Bunlar razı olmuşlar. Dönüp gelmişler kendi ülkelerine.\n\nBunlar sihirli kitaba bakmışlar. Hemen padişahın sarayının karşısına geceleyin bir saray yaptırmışlar. Sabah olup da herkes kalkınca bakmışlar ki sarayın karşısında bir saray.\n\n— Bunu yapsa yapsa Şah İsmail yapar, demişler. Şah İsmail’in yanına tüm komşular hoş geldin etmeye gitmişler. Arap kızını görünce korkuyorlar, peri kızını görünce ürküyorlar, Gülizar’ı görünce bayılıyorlarmış. Şah İsmail’in annesi de gelmiş. Annesine kızları göstermiş Şah İsmail. Şah İsmail’in annesi olan biteni padişaha anlatmış. Bunun üzerine padişah:\n\n— Bir de ben göreyim şunları, demiş. Padişah, Gülizar’ı görünce bayılmış. Tabi bunlara bir tuzak kurmaya çalışmışlar. Bunları saraya yemeğe davet etmiş. Ama yemeklerin hepsine zehir koydurmuş. Tabii Şah İsmail’e peri kızı demiş ki:\n\n— Şu yüzüğü al, tüm yemeklerin üstünden gezdir. Zehirleri kalkar.\n\nŞah İsmail saraya varmış. Tabi yemekleri hazırlanmış, sofralar kurulmuş. Şah İsmail hemen yüzüğü yemeklerin üstünden gezdirmiş. Yiyebildiği kadar yemiş. Padişah bakmış ki hiçbir şey olmuyor. Bunda başarılı olamamış.\n\nİkinci sefer tuzak kurmaya başlamış. Kendi kapısından Şah İsmail’in kapısına kadar kuyu kazdırmış. Kuyunun da üzerini hafif bir şey ile örttürmüş. Güya Şah İsmail’i kuyuya düşürtüp öldürecekmiş. Peri kızı hemen kitaba bakıyor. Diyor ki:\n\n— Böyle böyle baban kuyu kazdırdı. Seni yine davet edecek. Önden köpek gitsin. O nerelere basarsa sen de oralara bas.\n\nTabii babaları yine Şah İsmail’i davet etmiş. Şah İsmail peri kızın dediği gibi önden köpeği göndermiş. O nereye basarsa o da oraya basıyormuş. Varmışlar saraya. Babası şaşırmış. Demiş ki:\n\n— Allah Allah, bu köpeğin sarayda ne işi var yahu? Şah İsmail:\n\n— Köpeği almazsan ben de gelmem, demiş. O zaman kabul etmişler. Babası, Şah İsmail’e demiş ki:\n\n— Bir oyun oynayalım, kim kazanırsa o diğerinin gözünü oyacak.\n\nİkisi de kabul etmişler. Oynamaya başlamışlar. Her seferinde Şah İsmail kazanmasına rağmen babasının gözünün oymuyormuş. Bir seferinde de bilerek yeniliyim, babam gözümü oyacak mı diye düşünmüş. Bir sefer de bilerek yenilmiş. Babası hemen bunun gözlerini oydurmuş. Gözlerini cebine koyup daha sonra da Şah İsmail’i götürüyor bir dağın başına atmışlar.\n\nBu arada peri kızı sihirli kitaba bakmış. Şah İsmail’in durumunu görmüş. Şah İsmail’in yanına da dağda bir kuş gelir gidermiş. Şah İsmail kuş dilinden anlarmış. Bu kuştan, cebinden gözleri çıkartıp takmasını istemiş. Fakat kuş, gözleri yanlış takmış. Sağ gözü sola, sol gözü sağa takmış. Şah İsmail şaşı olmuş. Bu arada da padişah, Gülizar’ı Arap ile peri kızından istiyormuş.\n\nŞah İsmail oradan gelmiş. Memlekete yakın yerde bir çiftçiye rastlamış. Selam vermiş. Çiftçiden tüm durumları öğrenmiş.\n\nO sırada da memlekette savaş oluyormuş. Sırayla herkes savaşa gidermiş. Şah İsmail, çiftçiye:\n\n— Atın var mı, diye sormuş.\n\n— Bir topal atım var, demiş çiftçi de. Hemen o topal atı almış.\n\n— Yarın savaşa gitme sırası bende, demiş çiftçi. Şah İsmail de:\n\n— Sen dur, senin yerine ben giderim, demiş. Şah İsmail ata binip de yola düşünce peri kızının sihirli kitabı kırk yarılmış ki Şah İsmail ata binip de geliyor diye.\n\nBu arada da meydana padişahın bir adamı çıkmış. Şah İsmail ata binip onun karşısına meydana çıkmış. Sağa sola hamle yapmış. Şah İsmail bu adam ile önceden anlaşmışmış. Adam hamle yapıp güya Şah İsmail’i attan düşürmüş. Adam Şah İsmail’in boğazına kılıcı dayamış ve numaradan:\n\n— Padişahım koş, düşmanını kendi ellerinle öldür diye feryat etmiş.\n\nPadişah oraya gelince Şah İsmail ile anlaşmalı olan bu adam, bir kılıçla padişahı öldürmüş. Yerine Şah İsmail geçmiş. Annesini kendisine yardım eden çiftçiye vermiş. O çiftçiye mal mülk de vermiş. Kendisi de peri kızıyla, Arap ile Gülizar ile kırk gün kırk gece eğlence yapmışlar, düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "[Ağlayan Ayva Gülen Nar]",
        "text": "[AĞLAYAN AYVA, GÜLEN NAR]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir padişahın otuz kızı varmış, karısı yeniden hamile kalmış. Padişah karısına demiş ki:\n\n— Eğer bu da kız olursa senin başını vurdururum. Çocuk doğmuş, bakmışlar ki yine kız. Padişaha bir oğlun oldu diye haber etmişler. Kadın bu çocuğu oğlan gibi giydirip oğlan gibi yetiştirmiş. Aradan zaman geçmiş, padişah:\n\n— Bizim oğlan büyüdü, sünnet olma zamanı geldi, demiş. Bu lafı karısı duyunca kara kara düşünmeye başlamış. Kız gelip anasına demiş ki:\n\n— Ana ben babama varır, baba sünnet olmadan önce gezmek istiyorum derim, demiş. Kız dediğini yapmış. Babasına varıp böyle böyle anlatmış. Babası da kabul etmiş.\n\nKız deveye binmiş, az gitmiş, uz gitmiş. Karşısına bir cin çıkmış. Kız, derdini cine anlatmış. Cin, kıza demiş ki:\n\n—Ben sana iki tane kıl vereceğim, eğer başın derde düşerse bu kılları birbirine değdir, ben hemen baş ucunda olurum, demiş.\n\nKız yine yola devam etmiş. Bir ülkeye varmış ki&nbsp;o memlekette yılda bir defa bir canavar ortaya çıkar, önüne çıkanı yermiş. Kız, cinden aldığı iki kılı birbirine değdirmiş. Cin hemen gelmiş. Cine demiş ki:\n\n— Bana öyle bir keskin kılıç yaptır ki&nbsp;bu canavarın bir vuruşta kellesini uçurayım, demiş. Cin hemen bir kılıç bulmuş, gelmiş. Canavar ortaya çıkınca kız bir vuruşta canavarın başını kesmiş.\n\nO memleketin padişahı “Canavarın başını kim uçurduysa yanıma gelsin.” diye haber yollamış. Herkes ben öldürdüm diye padişahın huzuruna varıyormuş. Kız da varınca oradakiler gülüşmüşler:\n\n— Koca canavarı vura vura şu çelimsiz mi vuracak, demişler. Kız, padişaha:\n\n— Devin kulaklarını kestim, işte cebimde, deyip cebinden kulakları çıkartmış. Padişah da kıza:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş. Kız:\n\n— Sağlığını isterim, demiş. Padişah da o zaman:\n\n— Ben sana kızımı vereceğim demiş.\n\nOğlan kabul etmiş. Oğlana devlerin inine varıp devlerin aynasını getirmesini istemiş. Oğlan da iki kılı yine birbirine değdirip cini çağırmış. Cin, oğlana bir uçan at vermiş. Bir de demiş ki:\n\n— İne vardığında bak, eğer devlerin gözü açıksa aynayı al. Eğer devlerin gözü kapalıysa sakın yanlarına varma, demiş. Çünkü devler gözü açıkken görürlermiş ama bir şey yapamazlarmış. Gözü yumukken ise adamı tutması ile yemesi bir olurmuş.\n\nOğlan yola çıkmış, devlerin inine varmış. İçeri girmiş ki devlerin gözü açık. Hemen aynayı kaptığı gibi kıza getirmiş. Kız demiş ki:\n\n— Ben aynayı ne yapayım, tarak olmadıktan sonra. Bana devlerin tarağını da getir, demiş. Oğlan yine gitmiş ki devlerin gözü açık. Taraklarını almış gelmiş. Devler demişler ki:\n\n— Bizim aynamızı aldı, tarağımızı da aldı. Bu eğer oğlansa kız, kız ise oğlan olsun.” demişler. Aslında kız olan bu oğlan, bu sefer sahiden oğlan olmuş.\n\nBu arada kız, padişahın ordusundaki sevdiği oğlana demiş ki:\n\n— En zor şeyleri istedim, hepsini getirdi. Bu oğlandan nasıl kurtulacağız? Oğlan da:\n\n— Sen ondan ağlayan ayva, gülen nar ağacından bir dal koparmasını söyle. Ben askerimle bu ağacın arkasına gizlenirim. O gelince, onu öldürürüm, demiş. Kız, oğlanı yanına çağırmış:\n\n— Senden son bir dileğim var. Bana ağlayan elma ile gülen nar ağacından bir dal koparıp getirirsen sana varacağım, demiş.\n\nOğlan uçan atına binip oradan uzaklaşmış. Bir bakmış ki aşağıda askerler pusu kurmuşlar. Atına demiş ki:\n\n— Sen beni uzak bir yere indir, sonra sen uçmaya devam et. Onları üzerine çek. Ben dalı koparınca seni çağırırım.\n\nAt, oğlanı uzak bir yere bırakıp kendi de askerlerin yakınlarına inmiş. At kişneyince askerler ata doğru sinsi sinsi yaklaşmaya başlamışlar. Bu arada oğlan ağacın dalından tutunca kökünden sökmüş, atına bir ıslık çalmış. At havalanıp oğlanın yanına varmış. Oğlan, ata binip kızın yanına varmış. Padişah, oğlanı yanına çağırıp:\n\n— Artık düğün hazırlıklarına başlayın., demiş. Oğlan da padişaha:\n\n— Benim babam da padişah, söyleyelim o da gelsin, hep beraber düğün yapalım ki iki ülkeyi birleştirelim, demiş. Oğlanın babası da gelmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar, muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": " Keloğlan ve Köse",
        "text": "&nbsp;[KELOĞLAN VE KÖSE]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan’ın bir de babası varmış. İhtiyar adamcağız son günlerini yaşıyormuş. Bir gün oğlunu karşısına alarak:\n\n— Sakın köselerle alışveriş etme! Bu benim sana ilk ve son öğüdüm olsun, demiş.\n\nBirkaç ay sonra adamcağız ölmüş. Babası öldükten sonra evin işlerini idare etme görevi Keloğlan’a düşmüş.\n\nGünlerden birinde Keloğlan on kilo buğdayı hayvana yükleyerek değirmene öğütmeye gitmiş. Köye en yakın olan değirmene varmış. Bakmış ki sahibi köse. Oradan vazgeçerek daha aşağıdakine gitmiş. İkinci değirmenin sahibinin de köse olduğunu görünce başka bir değirmene gitmek için yola koyulmuş.\n\nGitmiş, gitmiş, yol çok uzadığı için daha fazla yorulmak istememiş, geri dönerek kösenin değirmenine gelmiş. Hâlbuki en aşağıdaki değirmenci köse değilmiş.\n\nKeloğlan kösenin değirmeninde buğdayları öğütmeye başlamış. Bu sırada konuşmaya koyulmuşlar. Köse söz arasında Keloğlan’a dönerek:\n\n— Oğulcuğum, benim karnım çok aç. Şu senin unun birazını alıp da ekmek yapalım, olmaz mı?\n\nKeloğlan razı olmuş, köse de unu yoğurmaya başlamış. Köse evvela unun suyunu fazla kaçırmış, un koymuş. Katı olmuş su koymuş, sulu olmuş. Böyle yapa yapa on kilo unu da yoğurmuş. Ekmeğe ateşe koyarak pişirmeye başlamış. Köse, Keloğlan’a:\n\n— Ekmek pişinceye kadar istersen birer masal anlatalım. Kimin masalı güzel olursa, ekmek de onun olsun, demiş.\n\nKeloğlan buna razı olmuş. Önce köse masalını anlatmaya başlamış:\n\n— Vaktiyle bir adam varmış, bu adamın bir karısı, karısının da üç tane hovardası varmış. Adam bir gün sokağa çıkmış, karısı da hovardalarını eve almış...\n\nKöse burada uzun bir nefes aldıktan sonra masalını anlatmaya devam etmiş:\n\n— Adamcağız işini erken bitirip eve dönmüş. Karısı pencereden kocasının geldiğini görünce hovardalarından birini ocağın bacasına, diğerini ambara, üçüncüsünü de ahıra saklamış. Kocasına kapıyı açmış.\n\nAdam köşe başından evi gözetlediği için, hovardaların eve girdiklerini görmüşmüş. Karısından bir değnek isteyerek ocağın çok kurumlu olan bacasını temizleyeceğini söylemiş. Bacaya sopayı sokunca herif pat diye aşağı düşmüş, ölmüş. Gürültüyü duyan ötekiler arkadaşlarını kurtarmak için dışarı çıkmışlar. Bir tanesi eşeğin semerini almış, dama çıkmış. Bacadan semeri atarak adamı öldürmek istemiş. Fakat semerin ipi ayağına takılarak bacadan aşağı kendi de semerle beraber düşmüş, ölmüş. En sona kalan hovardayı da karı koca bir olup öldürmüş. Onlar ermiş muradına....”\n\nKösenin masalı burada bitmiş, sıra Keloğlan’a gelmiş. Masalını anlatmaya başlamış:\n\n— Bir vardı, bir yoktu. Evvel zamanda bizim bir topal peteğimiz vardı. Bu petek bir gün kayboldu. Aradık, taradık bulamadık. Bir horozumuz vardı, horozun sırtına bindik, peteğimizi aramaya gittik. Bir dağın tepesine çıktık. Baktık bizim petekle bir adam çift sürüyor. Hemen yanına giderek: “Bu peteğe sen niçin çift sürdürüyorsun?” diye sorduk. Adam bizi doğru yaklaştı ve: “Bu petek sizindir. Dün benim öküzümü yaraladı. Öküzüm hasta olduğundan onun yerine bunu koştum.” diye cevap verdi. Biz de peteği alarak eve geldik. Fakat horozun sırtı yara olduğundan bunu nasıl iyi edelim diye sorduk soruşturduk. Bize “Hindistan cevizi iyi eder” dediler. Babam yedi sene evvel Hindistan cevizi yemişti. Fakat o sırada sağ olmadığı için düşünmeye başladık. Nihayet on beş kişi babamın mezarına gittik. Tam yedi sene eştik. Mezarı açtıktan sonra bir tane Hindistan cevizi bulabildik. Akşam Hindistan cevizini horozun üzerine sürdük. Sabah olunca ne görsek beğenirsin? Horozun sırtında kocaman bir Hindistan cevizi ağacı çıkmamış mı? Hemen ağacın üzerine çıktık. Cevizleri toplamaya başladık. O sırada gözümüze bir şey ilişti. Ağacın üzerinde kocaman bir buğday tarlası vardı... Bir orak alarak tarlayı biçmeye başladık. O sırada bir tavşan çıktı. Kaçmaya başladı. Hemen orağı alarak tavşanın arkasından koşmaya başladım. Orak buğdayları biçti, halt eyleme köse, kardeşlik peteği Keloğlan’a düştü...” diyerek masalını bitirmiş.\n\nEkmekleri alarak evine gitmiş.\n\nOnlara kömür.... Bizlere ömür...\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Akıllı Şehzade",
        "text": "AKILLI ŞEHZADE\n\nBir varmış bir yokmuş Allah’ın kulu pek çokmuş, çok söylemesi günahmış. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde gökyüzünde bir ülke varmış. Bu ülke de insanlar çok mutlu yaşarlarmış. Bu ülkenin çok akıllı bir padişahı varmış. Bu padişah çok adaletli ve dürüstmüş. Halk padişahı çok severmiş, fakat padişah çok yaşlıymış. Hastalanmış ve günden güne kötüye gidiyormuş. Padişahın üç tane oğlu bir tane de kızı varmış. Çocuklarını yanına çağırıp onlara bir soru sormuş.\n\n— Evlatlarım benim durumum kötü, yakın bir zamanda öleceğim. Size çok güzel bir ülke bırakıyorum, demiş. Çocukları çok üzülmüş. Padişah sözüne devam etmiş.\n\n— Sevgili çocuklarım. Sizlere bir soru soracağım. Dünyadaki en kıymetli hazine nedir? En büyük oğlu:\n\n— Bizim ülkemizdeki altınlar ve elmaslardır, demiş. Ortanca çocuğu ise:\n\n—Ülkemizdeki ağaçlar ve ormanlar, diye cevap vermiş. Kızı ise babacığım en güzel hazine bana bıraktığın ipekli, altınlı kumaşlar, aynalar, elmas taraklar, diye cevap vermiş. En küçük oğlu ise:\n\n— Baba bana uzak ülkelerden getirdiğin öğretmenler, kitaplar en değerli hazinedir. Ben onlar sayesinde ilim öğrendim. Onlarla dünyayı tanıdım, demiş.\n\nPadişah kitap okumayı çok severmiş. Küçük oğlunun verdiği yanıt çok hoşuna gitmiş ve oğlum böyle düşünmen ne kadar güzel, ben de senin gibi düşünüyorum. Benim vasiyetim ben öldükten sonra senin tahta geçmendir, demiş.\n\nBabalarının en küçük kardeşini tahta geçirmek istediğini duyan ağabeyleri kardeşlerini öldürüp ülkeyi beraber yönetelim diye konuşmuşlar. Konuşmalarını duyan kız kardeşleri ise bunu hemen küçük şehzadeye söylemiş:\n\n— Kardeşim buralardan kaç, seni öldürecekler. Çok uzaklara kaç, demiş.\n\nBu sırada padişah ölmüş. Şehzade ise atını alarak saraydan kaçmış. Ağabeyleri onu aramışlar ama şehzade çoktan ülkeden gitmiş.\n\nAz gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş… Sonunda rahat edeceği bir ülkeye ulaşmış. Öyle çok yorulmuş ki artık atın üzerinde duracak hâli kalmamış. Şehre vardığında tepe kenarında ilk evin kapısına vurmuş. Kapıyı yaşlı bir adam açmış. Oğlan şehzade olduğunu söylememiş. Gariban olduğunu, bu memleketin yabancısı olduğunu onu Tanrı misafiri olarak eve almasını istemiş. Zaten ihtiyar ninenin de kimi kimsesi yokmuş. Bir can yoldaşı geldi diye sevinmiş, hatta onu evlatlığa kabul etmiş. İhtiyar nine, şehzadeye yemek hazırlamış. Yemeğini yiyen genç adam, gidip elini, ayağını yıkamış. Atını da yemlemiş. Bu işler bitince ihtiyar ninenin hazırladığı yatakta bir güzel uyumuş.\n\nSabah olduğunda ise dışarıdan sesler geliyormuş, şehzade sormuş:\n\n— Nene, herkes böyle nereye gidiyor? Şenlik düğün filan mı var?\n\n— Düğün değil oğlum, bugün padişahımızı seçecekler. Talih kuşunu uçuracaklar. Bu sefer şehzade:\n\n— Ne olur nene, gidip izleyelim, demiş.\n\nİhtiyar nene evlatlığını kıramamış. Kalkıp giyinerek büyük meydana gitmişler. Herkes toplandıktan sonra talih kuşunu uçurmuşlar. Herkes benim başıma konsun diye bakıyormuş. Kuş dönmüş dolaşmış bizim şehzadenin kafasına konmuş.\n\nHalk kabul etmemiş yabancı diye. Bir kez daha uçurmuşlar. Kuş yine dönüp dolaşıp şehzadeye konmuş. Yine kabul etmemişler:\n\n— Allah’ın hakkı üçtür, demişler. Kuş yine şehzadeye konmuş ve bu sefer itiraz edememişler. Küçük şehzade padişah olmuş. Bir yandan da kardeşlerini merak ediyormuş.\n\nElçilerine haber verip kardeşlerini yemeğe davet etmiş. Çok zengin sofralar hazırlatmış. Kardeşleri geldiğinde önce onu tanıyamamışlar sakal bırakmış, değişmiş. Daha sonra sofraya geçmişler. Yemek yemişler. Şehzade dayanamayıp sormuş:\n\n— Ülkeyi kim yönetiyor şimdi, demiş. Ağabeyleri bir anda:\n\n— Ben, diye cevap vermişler. Sonra büyük ağabeyi:\n\n— Ben yönetiyorum, kardeşim yardım ediyor, demiş. Bunu duyan şehzade ise çok üzülmüş:\n\n— Biz de ülkeyi beraber yönetebilirdik, ama siz beni öldürmek istediniz, demiş. Bunu duyan ağabeyleri şaşırmış. Kardeşleri karşılarında tek başına padişah olarak duruyormuş.\n\nYaptığı hatayı anlayan ağabeyleri şehzadeye sarılmışlar ve özür dilemişler. Üç kardeş yine barış içinde mutlu yaşamışlar. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Ecir Sabır Kutusu",
        "text": "ECİR SABIR KUTUSU\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken sallar iken ip koptu, beşik devrildi. Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndürdüler dört köşeyi. Zor attım kendimi dışarı... Derken düştüm bir masalın içine.\n\nÇok eskilerde bir konak varmış. Bu konakta zengin mi zengin mutlu mu mutlu bir aile yaşarmış. Konakta çok güzel bir kız yaşarmış, bu kız; ay kadar güzel, güneş kadar sıcakmış.\n\nBu güzel kız, her gün konağın avlusuna dolaşmaya çıkarmış. Bir karga ise bu kızı hep rahatsız edermiş. Bir gün karga “cak cak cak, kız başına ne gelecek” diye bağırmış.\n\nKargadan kaçan kız konağın içine girmiş. Fakat karga kızın peşini bırakmıyormuş. Kız dışarı her çıktığında kargada yanına gelip bağırıyormuş. Bundan bıkan kız annesine;\n\n— Anne lütfen bu konaktan gidelim, başka bir yere gidelim, demiş. Annesi bu olayı kocasına anlatmış. Kocası da:\n\n— Tamam, kızım düzelecekse gidelim, demiş ve çok büyük bir konağa gitmişler . Burada fakirlere yemek dağıtılmış. Konakta kırk tane oda varmış. Güzel kız konağın içinde büyük bir kapı görmüş ve bu kapıyı açmış. Tam o sırada karga yine gelmiş ve bağırmış, kanadıyla da kapıyı çarpmış. Ve kız içerde kalmış.\n\nKız kapıyı açmaya çalışmış fakat içerde kalmış. Bağırmış, ağlamış, sesini kimseye duyuramamış.\n\nKız biraz yorulmuş, uykuya dalmış. Sabah olduğunda bir ses duymuş ve evin içine girdiğinde koskocaman bir bey yatıyormuş. Bu bey çok güçlü zengin ve yakışıklıymış.\n\nGenç kız bu beye tam kırk gün bakmış, evini temizlemiş. Bir gün evin balkonuna çıkmış. Aşağıdan Çingeneler geçiyormuş. O sırada bir Çingene kızı görmüş. Balkondan bağırmış ve kızı kendine yardımcı almak için aşağıya bir ip sarkıtmış ve altın vermiş.\n\n&nbsp;Çingene kızını yanına arkadaş olarak almış, onunla sohbet etmiş. Onu güzelce giydirip temizlemiş. Bir gün genç kız, Çingene kızına:\n\n— Birkaç saat balkona hava almaya çıkacağım sen biraz beye bak ben geleceğim, demiş. Biraz sonra bey uykudan uyanmış. İlk bakışta yanında Çingene kızını görmüş. Bana sen mi baktın kırk gün boyunca diye, sormuş. Çingene kızı ise:\n\n— Evet, ben baktım sana, evini temizledim. Sana da baktım, demiş. Bey, Çingene kızına altın bilezikler vermiş, ipek kumaşlar getirmiş.\n\nBiraz sonra güzel kız gelmiş ve beyin uyandığını görmüş. Çingene kızı, beye o kız benim yardımcım, ben aldım, diye yalan söylemiş.\n\nBeye âşık olan güzel kız ise bu duruma çok içlenmiş. Her gün ağlarmış. Bey ise merak etmiş:\n\n— Neden sürekli ağlıyorsun, demiş. Genç kız ise anlatamamış.:\n\n— Ailemi özledim, onlardan çok uzağım, demiş. Bey ise:\n\n— Ben birkaç gün sonra şehre gideceğim, sana ne getiriyim, demiş. Genç kız ise:\n\n— Ecir sabır kutusu getir, demiş. Bey ise o bıçakları neden istediğini anlamamış. Çingene kızına da sormuş:\n\n— Sana ne getiriyim, demiş. Çingene kızı ise altınlar ipekler istemiş. Bey şehre inmiş altınları ipekleri almış. Daha sonra aklına ecir sabır kutusu gelmiş. Bıçakçılar çarşısına girip ecir sabır kutusunu almış. Bıçakçıya sormuş:\n\n— Bu kutu nedir, demiş. Bıçakçı ise:\n\n— Bu kutu; çileleri ve dertleri olanları dinler. Eğer dertleri çok ise patlar, etrafa bıçaklar saçılır, demiş. Bunu duyan bey konağa gitmiş. Çingene kızına aldığı hediyeleri verdikten sonra güzel kızın odasına gitmiş ve kutuyu vermiş. Daha sonra kapının arkasından kızı dinlemiş. Kız başına gelenleri birer birer anlatmış:\n\n— Ben bir bey kızıydım. Bir karga geldi, beni buraya hapsetti. Beyi gördüm, ona âşık oldum, baktım. Sonra aldığım Çingene kızı yalan söyleyip benim yerime geçti, diye ağlamış.\n\nBu sırada kutudan sesler çıkmaya başlamış. Kutu tam patlayacakken bey içeri girmiş ve kızı kurtarmış. Kutu patlayıp bıçaklar etrafa dağılmış.\n\nBey gerçeği anlamış ve sen çok güzel ve iyi bir kızsın, ben seninle evleneceğim. Aileni de bulacağım. Sen yeter ki benimle evlen, demiş.\n\nDaha sonra beyle güzel kız evlenmiş. Ailesi de gelmiş düğününe. Tam kırk gün kırk gece düğün olmuş. Bey ve güzel kız mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Bursa",
        "title": "Ninenin Evi Sazdan Dedenin Evi Tuzdan",
        "text": "[NİNENİN EVİ SAZDAN, DEDENİN EVİ TUZDAN]\n\nBir varmış bir yokmuş, köylerden birinde bir nineyle bir dede varmış. Ninenin evi sazdan, dedenin evi tuzdanmış. Bir gün, nine çorba yaparken evde tuz kalmadığını görmüş. Dededen tuz istemeye gitmiş:\n\n—Dede, acık tuz versene, çorbama koyayım, demiş. Dede:\n\n—Benim tuzum bana zor yetiyor, veremem, demiş. Nine:\n\n— Hadi be dede, demiş, yalvarmış yakarmış ama nafile. Dede tuz vermemiş. Nine, çaresiz, çorbasını tuzsuz içmiş.\n\nBir yağmurlar yağmış, bir yağmurlar yağmış; dedenin evi erimiş. Dede hem evsiz kalmış hem de çok acıkmış. Ninenin kapısını tıklatmış:\n\n— Nine çok üşüdüm. Acık gelivereyim mi, demiş. Nine:\n\n— Olmaz. Sen bana tuz vermedin; ben de seni eve almıyorum, demiş. Dede çok yalvarmış:\n\n— Hadi be nine, demiş. Nine dayanamamış:\n\n— Sen bana tuz vermediydin ama iyi madem hadi gel, demiş.\n\nDede içeri girmiş. Biraz oturmuş, ocağın başında ısınmış. Biraz sonra çok acıktığını fark etmiş:\n\n— Nine, ben çok acıktım. Acık çorbandan versene, demiş. Nine:\n\n— Olmaz. Sen bana tuz vermediydin. Ben de sana çorba vermiyom, demiş. Dede:\n\n— Hadi be nine. Çok acıktım. Öleyim mi açlıktan? Acık ver şu çorbandan, demiş. Nine yine dayanamamış ve:\n\n— Sen bana tuz vermediydin; tuzsuz çorbam var. Al bakam, demiş, dedeye bir tas çorba vermiş. Dede çorbayı da içince uykusu gelmiş. Nine dedeye bir döşek sermiş. Dede de yatmış. Uyuyacak uyumasına ama… Dışarıda yağmur, fırtına… Üşümüş. Bir türlü uyuyamamış. Dede:\n\n— Nine çok üşüdüm. Acık yanına gelivereyim mi, demiş. Nine:\n\n— Sen bana tuz vermediydin. Ha yat bakalım şimdi soğuk döşekte, demiş. Dede yine yalvarmış:\n\n— Hadi be nine. Çok üşüdüm. Acık gelivereyim, demiş. Nine dayanamamış:\n\n— Hadi gel bakam, demiş. Dede, ninenin arkasına sokulmuş, uyumuşlar. Mutlu mesut yaşamışlar. Masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "Leylek ile Tilkinin Dostluğu",
        "text": "[LEYLEK İLE TİLKİNİN DOSTLUĞU]\n\nBir varmış bir yokmuş tilki ile leylek varmış. Bunlar arkadaş olmuşlar ve yiyecekleri kalmadığından bir dağa yiyecek aramaya gitmişler. Tilki:\n\n— Leylek arkadaş aynı yöne gitmeyelim, ayrı yönlere gidip arayalım akşama görüşürüz, demiş leylek de kabul etmiş. Ayrı yönlere dağılarak yiyecek aramaya başlamışlar.\n\nTilki bir dedeye rast gelmiş. Dede iki kasa balık toplamış, at arabasına koymuş, pazara satmaya götürüyormuş. Tilki:\n\n&nbsp;— Bu balıkları bir şekilde almalıyım, diye düşünmüş ve dedeyi kandırmaya karar vermiş. Dede gelmeden geçeceği yola yatarak ölü taklidi yapmış. Dede tilkiyi ölü sanmış ve derisini satarım diye düşünerek balık kasalarının üzerine koymuş.\n\nTilki balıkları yavaş yavaş yola saçmaya başlamış, kasalar boşalınca at arabasından inip saçtığı balıkları toplayarak mağarasına dönmüş. Balıkları tavana asmış, leyleğin görmemesi için. Leylek akşam olunca gelmiş ve:\n\n— Tilki arkadaş ben bir şey bulamadım, demiş. Tilki de:\n\n— Ben de bulamadım leylek arkadaş. Sana bir çorba yapayım da içelim, demiş ve bir tasta çorba yapmış. Leylek içemedeğinden aç kalmış.\n\n— Yarın akşam da bana gel, demiş. Tilki kabul etmiş. Leylek de ona derin bir çömlekte çorba yapmış. Bu sefer de tilki aç kalmış ve leylek demiş ki:\n\n— Tilki arkadaş, ben bir yerde balık gördüm, o balıkları alabiliriz. Tilki de:\n\n— Hemen gidelim arkadaş, demiş. Düşmüşler yola balıkların olduğu yere gelmişler. Leylek:\n\n— Ben balıkların sahibini oyalayacağım, sen balıkları taşı demiş. Tilki de kabul etmiş. Leylek sahibini oylamaya çalışmış, fakat pek başarılı olmamış. Tilki balıkların sonuna gelmişken balıkların sahibi tilkiyi, balıkları taşırken görünce tilkiyi yakalayıp kuyruğunu koparmış. Tilki çok üzülmüş ve utanmış. Leylek:\n\n&nbsp;— Tilki arkadaş sen arkadaşını kandırırsan sonun böyle olur. Beni kandırdın, hem kuyruğundan hem de arkadaşından da oldun, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Değirmenci ile Tilki",
        "text": "[DEĞİRMENCİ İLE TİLKİ]\n\nBilinmeyen zamanlarda bir dağ başında bir değirmenci yaşarmış. Bu değirmencinin on beş yirmi kadar da tavuğu varmış. Bir gün tilkinin biri değirmencinin tavuklarına dadanmış. İlk gün iki tanesini, ikinci gün üç tanesini yemiş. Değirmenci de üçüncü gün tuzak kurup tilkiyi yakalamış. Tam tilkiyi öldürecekken tilki:\n\n— Beni öldürmezsen sana padişahın kızını alırım, demiş.\n\n&nbsp;O zamanın padişahı da kızını zengin biriyle evlendirmenin hevesindeymiş. Oysa bizim değirmencinin üç beş altınından başka parası yokmuş. Değirmenci tilkiyi öldürmemiş. Tilki doğru padişahın huzuruna çıkmış. Padişahtan altın eleğini istemiş ve padişaha:\n\n— Benim zengin bir değirmenci arkadaşım var. Onun altınlarını eleyeceğiz, demiş.\n\nEleği getirdikten bir hafta kadar sonra değirmencinin o üç beş altınını eleğin kenarlarına sıkıştırarak götürmüş.\n\n— Af buyurun padişahım işimiz ancak bitti, deyip eleği bırakmış. Padişah da işin bu kadar uzun sürdüğüne göre bu adam çok zengin diye düşünmüş ve tilkiye değirmenciyle tanışmak istediğini söylemiş.\n\nTilki hemen değirmencinin yanına dönüp onu bir güzel giydirmiş, padişahın huzuruna çıkarmış. Padişah değirmenciyi on gün misafir etmiş. Misafirliği boyunca değirmencinin zenginliğini sorup durmuş.\n\nOnuncu gün değirmenci padişahtan kızını istemiş. Padişah da çok zengin olduğunu düşündüğü değirmenciye kızını vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Düğünden sonra tilki padişaha saraylarının çok uzak olduğunu ve yollarının üzerinde haramilerin olduğunu söyleyip padişahtan bir tabur asker istemiş. Ertesi gün haramilerin sarayına doğru yola koyulmuşlar.\n\nTilki hep kafileden çok uzakta ve önde gidiyormuş. Saraya yaklaşınca dere kenarında eğlenen haramileri görmüş. Hemen yanlarına gidip padişahın bir tabur askerle gelmekte olduğunu ve onları öldüreceğini söylemiş.\n\nBir tabur askerin geldiğini gören haramiler korkmuşlar. Tilki yine bir kurnazlık edip haramilere:\n\n— Siz burada saklanın, diyerek derin bir kör kuyuya sokmuş. Sonra hemen askerlerin yanına koşarak:\n\n— Burada kör bir kuyu var, işe yaramıyor şu taşlarla içini dolduralım da kimse düşmesin, demiş. Bir tabur asker iri iri taşları kuyuya atarak doldurmaya başlamış. Kuyunun dibinde kalan haramiler de taşların altında kalmışlar. Tilki de değirmenci ve padişahın kızını haramilerin sarayına götürmüş. Saraya varınca da askerler padişahın yanına geri dönmüş. Değirmenci de tilkiye:\n\n— Sayende hem zengin oldum hem de padişahın kızını aldım. Ne dilersen dile benden, demiş. Tilki de:\n\n— Ben ölürsem cesedimi bir cam tabutun içine koyup tavana as. Hep beni hatırlarsın, demiş. Değirmenci de:\n\n— Tamam, demiş. Aradan zaman geçtikten sonra tilki bir gün ölü numarası yapmış. Karısı değirmenciye ne yapacaklarını sormuş. Değirmenci de\n\n— Bir çuvala koyup atarız bir yere, demiş. Bunu duyan tilki hemen gözlerini açmış:\n\n— İnsanoğlu değil misiniz? Hemen verdiğiniz sözleri unutuyorsunuz. Zengin olunca geldiğiniz yerleri unutuyorsunuz. Hem benim ne işim olur sarayla altınla, deyip kalkmış:\n\n— Burası bana göre değil. Ben kendi doğama gidiyorum, deyip yanlarından ayrılmış…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "İyiliksever İhtiyar",
        "text": "[İYİLİK SEVER İHTİYAR]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok eski zamanlarda bir ihtiyar yaşarmış. Bu ihtiyar, beyaz sakallı, yüzü nurlu imiş. Lâkin bu adam halk gözünde pek sevilmezmiş. Eve her zaman bir kutu şarap ve kadınlarla gidermiş de o yüzden. Arkasından herkes:\n\n—Bre sarhoş!&nbsp;Bre namussuz! ...&nbsp;&nbsp;diye konuşur dururmuş. Parasını son kuruşa kadar bunlara harcar, kenara bir şey koymazmış. Bir gün hastalanmış, yataklara düşmüş. Karısı:\n\n—Bak kenara bir kuruş bile ayırmadın. Senin cenaze masrafını ben nereden karşılayacağım, diye söylenir dururmuş. İhtiyar da hep:\n\n— Dert etme, benim cenazemin masrafını padişah karşılayacak, der susarmış. Karısı son günlerinde aklını yitirmeye başladığını düşünür ses etmezmiş.\n\n&nbsp;Bir ay sonra ihtiyar evinde son nefesini vermiş. Padişahın da o gece rüyasına Hızır girmiş. Hızır:\n\n— Bugün bir ihtiyar ölecek, onun yakınlarına yardım edeceksin, diye emretmiş. Padişah uykudan uyanınca hemen vezirine, bu rüyasını anlatır ve:\n\n— Bana bugün ölen civardaki birini araştırın, der. O gün ölen sadece bizim ihtiyarmış. Vezir, ihtiyarla ilgili çevreden bilgi toplamış. Fakat duyduklarına inanamamış. Hemen gidip padişaha iletmiş. Padişah da şaşırmış:\n\n— Hızır bana bir şarapçı, bir namussuz adamın cenaze masraflarını mı karşıla, dedi yani. Çok garip, diye düşünmüş.\n\n— Son olarak bir de en yakını olan karısına soralım, diyerek ihtiyarın evinin kapısına gelmiş. İhtiyarla ilgili her ayrıntıyı dinlemiş. Meğer sarhoş bildikleri ihtiyar, parasının bir bölümüyle şarapları satın alıp içindekileri boşaltıyor; diğer bölümüyle ise evine getirdiği kadınlara para verip onları kötü yoldan uzaklaştırıyormuş.\n\nBunları işiten padişah hemen cenaze işleri için muhafızlarını görevlendirmiş. Kendisi de cenazeye bizzat katılıp tabutunu taşımış. Bu büyük zatın arkasından bolca dua etmiş.\n\n&nbsp;O günden sonra bu hikâye dilden dile dolaşmış. Herkes o ihtiyarı örnek almış. Artık ihtiyarın adı, “sarhoş ihtiyar” değil “iyiliksever ihtiyar” olarak anılmış…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "KAPININ KÖLESİ",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[KAPININ KÖLESİ]\n\nBir zamanlar bir ülkede bir padişah yaşarmış. Bir gün padişahın hanımı padişaha, kızını birine vermeyi düşündüğünü söyler. Padişah bunun kim olduğunu sorar. Bunun üzerine hanımı, padişaha:\n\n—Geçen bir dede gelmişti. Senin kızın bir yaşlı zenci adamla evlenecek. Bu nasip, dedi. Ben kızımı kapının kölesine vermeyi düşünüyorum, der. Padişah öfkelenerek:\n\n—Nasıl olur da kapımın kölesi benim kızımı alabilir, der. Sonra bir kâğıt yazar ve zenci köleye verir:\n\n—Git! Burada yazılanın çevirisini getir bana, der. Kâğıtta eski yazıdan bir şeyler yazıyordur. Yani Allah’ın mührünü istemektedir padişah.\n\nKöle saraydan ayrılır ve bir süre yol alır. Sonra ebemkuşağı doğan bir yere varır. Köle oradakilere kâğıdı gösterir. Onlar da yüz bir yaşında olan bir yaşlı hocayı göstererek ondan yardım istemesini söylerler. Köle, hocadan kağıtta yazanı ister. Hoca da Kelime-i Tevhit getirir ve kâğıtta yazılan şeyi verir:\n\n—Biz Allah mührünü Allah’tan başka kimseye veremeyiz. Ama sen al, götür, der.\n\nKöle oradan ayrılıp bir tane çeşmeye varır. Çeşmenin içinde yeşil yeşil taşlar vardır. Köle ellerini daldırıp taşlardan birkaçını alınca taşlar bembeyaz olur. Bir torba taş alır. O sırada Allah mührünü basar ve adam bembeyaz olur.\n\nO sırada devesiyle bir adam gelir. Gelen adam mübarek insanlardan biridir. Köle adamdan ekmek ister. Adam da der ki:\n\n—O taşları bana verirsen ben de sana devemi veririm, der. Köle kabul eder ve deveyi aldığı gibi padişahın çayırına salıverir.\n\nPadişah bakar ki çayırında bir deve otluyor. Padişah derhal adamlarını çağırarak:\n\n— Kimmiş benim çayırımda devesini otlatan? Tez o adamı kellesini alın, der. Adamları gider, ancak silahları ellerinden düşer. Durumu padişaha anlatırlar. Bu sefer padişah gider. Onun da silahı elinden düşer.\n\nPadişah onun büyüklüğünü kabul eder.\n\n—Benim misafirim olur musun, der. Köle de kabul eder. O sırada padişahın karısı gelir. Onun eski köle olduğunu anlar ve gülümser. Padişah ona sofra kurdurur. Yemekte padişah, köleye:\n\n—Bir kızım var, evlenir misin? diye sorar. Köle:\n\n—İki başın da razılığı olursa elbette isterim, der. Bu sırada zaten köleyi tanımış olan kız, babasına:\n\n— Baba tanımadın mı? diye sorar. Babası:\n\n—Hayır, cevabını verince, bunun üzerine kız:\n\n— Baba bu bizim köledir, der.\n\nKöle soyunur, bakarlar ki Allah’ın bastığı mühür duruyordur. Oradan padişah çobanın köle olduğunu anlar.\n\nNasipten kaçılamayacağı anlaşılır. Padişah eski köleye kızını verir. Kırk gün kırk gece düğün yaparlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "Altın Top",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[ALTIN TOP]\n\nZamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişah zengin mi zenginmiş. Hanları sarayları, kısacası her şeyi varmış. Bir tek çocuğu yokmuş. Padişah o kadar varlığa rağmen bir türlü mutlu değilmiş. Bu padişahın da karı koca bir hizmetçisi varmış. Bu karı koca çok fakir olmasına rağmen oldukça mutlularmış.\n\nBir gün padişah bu karı kocanın kapılarının önünden geçerken gülüşme sesleri, mutluluk çığlıkları duymuş. Bundan sonra ne zaman kapılarının yanından geçse bu sesleri hep duymuş. Bir gün yatakta yatarken karısına:\n\n— Hanım! Şu fakir hizmetçiler ekmek versem yerler, vermezsem aç kalırlar. Ben bu kadar zenginlikle bir türlü mutlu olamıyorum da onlar o fakirlikle nasıl mutlu olabiliyorlar? Git, sor, der.\n\nPadişahın karısı hizmetçilerin odasının kapsına gelir. Kapıyı vurur. Kapıyı bayan hizmetçi açar. Padişahın karısı:\n\n—Padişahımız sizin neden bu kadar mutlu olduğunuzu merak ediyor, diye sorar. Bayan hizmetçi ise:\n\n—Padişahımız bizim altın topumuzu hiç görmedi mi? Bizim bir altın topumuz var. Ben kocama atarım, o neşelenir. O bana atar, ben neşelenirim, der.\n\nBunun üzerine padişahın karısı padişahın yanına döner ve hizmetçinin ona söylediklerini padişaha aktarır. Padişah da:\n\n—Nasıl olur ya? Onlar bu fakirlikle nasıl olur da altın top alabilirler? Hadi aldılar diyelim, altın topla mutlu mu olunur, der ve yatar.\n\nErtesi gün çarşıya iner. Bir tane altın top alır ve saraya döner. Topu karısına atar, karısının bir tarafı yarılır. Karsısı padişaha atar bu sefer padişahın bir tarafı yarılır. Bunun üzerine padişah karısına:\n\n—Ben sana attım, sen ağladın; sen bana attın, ben ağladım. Altın topsa işte altın top… Bu işte bir iş var hanım. Zaten ben onların altın top alabileceklerine inanmıyorum. Fakat git, bir daha sor bakalım bu işin aslı neymiş, der.\n\nPadişahın karısı bunun üzerine tekrardan hizmetçinin kapısına gelir. Kapıyı vurur. Kapıyı yine hizmetçi kadın açar. Padişahın karısı hizmetçiye:\n\n—Sizin nasıl bir altın topunuz var? Bugün padişahımız bir altın top aldı. O bana attı, ben ağladım; ben ona attım, o ağladı. Bu işin aslını padişahımız öğrenmek ister, der. Bunun üzerine hizmetçi kadın gülümseyerek:\n\n—Siz altın top deyince bunu mu anladınız? Altın top dediğim işte şu bebeğimizdir. Sadece mal mülkle mi zengin olunurmuş? Bizim tüm servetimiz, dünyalar tatlısı bebeğimizdir. Altın topumuz da budur, der. Bunun üzerine padişahın karısı padişahın yanına döner ve ona:\n\n—Bey! Bey! Şimdiye kadar biz boş yaşamışız. Altın top onların evlatlarıymış. Biz mal mülkle zengin, mutlu olunur sanıyormuşuz. Hâlbuki çocuk evin meyvesi, gülüymüş, der. Bunun üzerine padişah:\n\n—Eyvah! Eyvah! Ben dünyaya boş geldim boş gidiyorum, der.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "GİZEMLİ MİSAFİRHANE",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[GİZEMLİ MİSAFİRHANE]\n\nZamanın birinde bir köyün tek odalı bir misafirhanesi varmış. Orada bir misafir kaldığında ertesi güne köylüler gelip bakarlarmış ki kalan kişi simsiyah kül olmuş ve ölmüş. Ondan bu misafirhanede kimse kalmazmış.\n\n&nbsp;Aradan yıllar geçer. Bir gün bu köye bir Tanrı misafiri gelir. Bu adam misafirhanede kalmak ister. Ancak köylüler buna yanaşmaz. Adam köylülere nedenini sorar. Bunun üzerine köylüler ona:\n\n—Burada devler var. Kim burada kalsa ertesi gün onun cesediyle karşılaşıyoruz. Sakın, burada kalma, derler. Adam ise:\n\n—Ben Allah’ın izniyle burada yatarım, der. Köylüler ise:\n\n— Sen yatarsan bizden günah gitti. Biz buraya misafir almıyorduk, derler.\n\n&nbsp;Adam gece orada yatmaya başlar. Bir süre sonra gümbür gümbür sesler duymaya başlar. Sonra adam döner bakar ki karşısında beş altı metre büyüklüğünde simsiyah acayip şekilli bir dev duruyor. Dev, adama:\n\n— Sana demediler mi? Buradan adam sağ çıkmaz, Adam, deve:\n\n— Söylediler de sana Allah’ın iki ayetini okuyunca seni yıkacağımı söylemediler mi, der. Dev gülerek:\n\n— Hadi o zaman başlayalım, der. Dev hemen adamı tutar boğmaya başlar. Bunun üzerine adam da Ayetel Kürsi’yi okumaya başlar. En sonun da adam:\n\n—Ya Hayyum, ya Kayyum, der. Bunun üzerine Dev, adama:\n\n—Ne olur artık okuma. Sen okumayı bırakırsan ben de senin yedi sülalene dokunmam, diye yalvarır. Bunun üzerine adam, deve:\n\n—Ya kâfir! Değil yedi sülaleme ilişmek, ben bütün Müslümanlara bu âyeti ezberleterek seni ve senin tayfanı yıkacağım, der ve okumaya devam eder. Bunun üzerine dev yıkılır ve simsiyah bir kül oluverir.\n\n&nbsp;Sabahleyin köylüler köy meydanında toplanırlar. Kendi aralarında:\n\n— Bugün bir adam daha gitti. Gidelim bakalım, diye konuşurlar. Gidip misafirhaneye bakarlar ki, adam yatağında oturuyor. Köşeye de bakarlar ki dev kül olup gitmiş. Bunun üzerine köylüler çok şaşırırlar. Hemen adama:\n\n—Bu nasıl olabilir, diye sorarlar. Bunun üzerine adam köylülere:\n\n—Siz hiç Ayetel&nbsp;Kürsi’yi duymadınız mı? Bu ayet bütün kâfirlerin hakkından gelir. Eğer duymadıysanız bunu belleyin ve tüm Müslümanlara da belletin, der.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "Baş Ağrısı, Sıtma ve Azrail",
        "text": "&nbsp;\n\n[BAŞ AĞRISI, SITMA VE AZRAİL]\n\nBir gün baş ağrısı, sıtma ve Azrail arkadaş olmuş gidiyorlarmış. Yolun aşağısında bakmışlar ki bir çoban koyun otlatıyormuş. Azrail, baş ağrısına:\n\n— Acıktık. Git de şu çobandan bir koyun iste de ziyafet yapalım, demiş. Baş ağrısı çobanın yanına gitmiş. Çobandan bir koyun istemiş. Çoban baş ağrısına:\n\n— Sen kim oluyorsun, diye sormuş. Baş ağrısı:\n\n—Ben baş ağrısıyım. Başına girersem seni inim inim inletirim, demiş. Bunun üzerine çoban başına bir azık çıkısını bağlamış ve:\n\n—Haydi bakalım! Şimdi gir nasıl girebiliyorsan, demiş. Baş ağrısı uğraşmış bir türlü girememiş. Çaresiz geri dönmüş. Azrail:\n\n— Ne oldu, demiş. O da olanları anlatmış. Sonra sıtma çobanın yanına gitmiş. Çobandan bir koyun istemiş. Çoban:\n\n—Sen kim oluyorsun, diye sormuş. Sırma:\n\n—Ben sıtmayım. Vücuduna girersem seni tir tir titretirim, demiş. Bunun üzerine çoban hemen yanındaki göle atlamış. Çoban:\n\n—Hadi gir bakalım nasıl girebiliyorsan, demiş. Sıtma uğraşmış bir türlü girememiş. Çaresiz geri dönmüş. Olanları anlatmış.\n\nBunun üzerine Azrail bembeyaz atının üzerinde çobanın yanına varmış. Çobandan bir koyun istemiş. Çoban:\n\n—Sen kim oluyorsun, diye sormuş. Azrail:\n\n— Ben Azrail’im, demiş. Çoban:\n\n—Tamam. Yalnız koyunu sen seç. Ben sana layık koyun bulamam, demiş. Azrail atından inmiş ve çobana:\n\n— Şu atımı tut da ben koyun seçeyim. Sakın atın üzerine binme, demiş ve koyun seçmeye koyulmuş. Adam hemen atın üzerine binmiş. Bir de bakmış ki buğday yığınları var. Kimisi bir avuç, kimisi üç dört tane, kimisi tepe kadar. Bir tanesi de dağ kadarmış. Sora hemen attan inmiş. Azrail elinde bir koyun ile çıkagelmiş. Çobana:\n\n—Ata bindin değil mi, demiş. O da:\n\n—Evet, demiş. Azrail:\n\n—Peki ne gördün, diye sormuş. Çoban:\n\n—Buğday yığınları, demiş. Azrail:\n\n—İşte onlar insanoğlunun kısmeti. Onları yiyip bitirince gideri canını alırım. Üç dört tane buğdayı kalan kişinin canını birazdan gidip alacağım, demiş. Çoban:\n\n— Benimki hangisiydi, diye sormuş. Azrail:\n\n— Şu dağ gibi olandı, demiş. Çoban:\n\n—Kısmetim bitmeden canımı almayacak mısın, diye sormuş. Azrail:\n\n— Hayır, demiş. Çoban:\n\n— O zaman ver bakalım koyunumu, demiş ve koyununu almış. Böylece Azrail de eli boş dönmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Aksaray",
        "title": "Hanım Bizim Kız Acaba Hangisi?",
        "text": "&nbsp;\n\n[HANIM BİZİM KIZ ACABA HANGİSİ?]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir ülkede yaşlı bir hoca yaşarmış. Bu hocanın bir hanımı bir de kızı varmış. Ayrıca hocanın kapısında evini bekleyecek bir iti ile yükünü taşıyacak bir de eşeği varmış.\n\nBir gün hocanın komşularından birisi kızına dünür olmuş ve Allah’ın emri demiş. Hoca da tamam demiş ve kızını adama vermiş. Adam gittikten sonra bir başka komşusu gelmiş ve o da kıza dünür olmuş. Hoca kızını bu komşusuna da vermiş.\n\nArdından hocanın üçüncü bir komşusu daha kızı istemeye gelmiş. Hoca yine aynı şekilde son gelen komşusuna da kızını söz vermiş. Bunu gören hocanın hanımı ise yalnız kaldıklarında dayanamamış ve hocaya:\n\n&nbsp; —Herif sen ne yaptın? Bizim bir kızımız var ama sen üç kişiye evet dedin. Ne yapacağız biz şimdi, diye sormuş. Hoca:\n\n&nbsp; —Allah varken kederim yok. Hanım, dur bakalım hele, demiş. Daha sonra vakit gece epeyce ilerlemiş ve herkes odasına gidip yatmış. Hoca ile hanımı sabah kalktıklarında bir de bakmışlar ki evin içinde aynı yüz, aynı tip, aynı kıyafet, üç tane kız dolaşıyor. İkisi de çok şaşırmış bir vaziyette, neyin ne olduğunu anlayamamış ve gerçek kızlarının hangisi olduğunu bilememişler. İşin ilgi çekici yanı ise aynı gün hocanın kapısındaki iti ile eşeği de kaybolmuş. Meğer o gece it ile eşek ilahi bir güç tarafından hocanın kızının kılığına bürünmüş.\n\nBir müddet sonra da hoca ile hanımı kızların üçünü de gelin ettikten beş on gün sonra, gerçek kızlarının nerede olduğunu anlamak için, hısımlarını teker teker ziyaret etmeye karar vermişler. Önce kızın birine varmışlar. Kız gelen misafirlere bir şeyler hazırlamak için diğer odaya geçince hoca hısımına:\n\n&nbsp; —Hısım! Geçiminiz nasıl? Kızdan memnun musun, hürmeti falan nasıl, diye sormuş. Adam:\n\n&nbsp; —Çok güzel, çok hareketli, çok iyi, çalışkan ama ah bir de insana çemkirmese, demiş. İşin aslını anlayan hoca, yavaşça hanımının kulağına:\n\n&nbsp; —Hanım bizim sarı köpek burada herhalde, demiş. Sonra oradan ayrılıp öbür kızın evine gitmişler. Burada da kız yine misafirler gelince hizmet etmek için diğer odaya geçmiş ve bu sırada hoca:\n\n&nbsp; —Nasıl hısım, kızdan memnun musun, diye sormuş. Adam:\n\n&nbsp; —Memnunum hısım, çok güzel de ah bir de inat olmasa, demiş. Hoca yine hanımının kulağına eğilerek:\n\n&nbsp; —Hanım bizim kara eşek de burada herhalde, diyerek fısıldamış.\n\nBiraz oturduktan sonra müsaade istemişler ve son olarak da diğer kızın evine gitmişler. Tabii biraz sohbet ettikten sonra hoca karşısında çok iyi, çok saygılı, çok terbiyeli bir kız görünce gerçek kızlarının bu kız olduğunu anlamış ve hısımından da kız ile geçimlerinin nasıl olduğunu sormaya gerek görmemiş.\n\nBöylece Hoca ile hanımı sonunda gerçek kızlarının hangisi olduğunu öğrenmişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "AYI, APALAK VE TOPALAK",
        "text": "&nbsp;\n\n[AYI, APALAK VE TOPALAK]\n\nBir varmış, bir yokmuş, bir adamla karısı ve çocukları varmış. Karısı bir gün kocasına:\n\n—Çocukların çamaşırları kirlendi, gidip derede yıkayım, demiş. Kocası da:\n\n—Hava dumanlı, seni ayı götürür, demiş. Karısı, kocasına:\n\n—Olsun, ben gidip yıkayım, temiz giyinsinler, demiş. Karı laftan anlamamış. Kazanı ve çamaşırları almış, derenin yolunu tutmuş. Kazanı kurmuş, ateşi yakmış. Çamaşırları yıkarken ayı gelmiş, kadını almış ve inine götürmüş. Adam karısını gözlemiş gözlemiş, karısı gelmemiş.\n\nMerak etmiş ve dereye gitmiş. Sağ sola bakmış, karısını görememiş, evine dönmüş. Kadın da aynın ininde:\n\n—Ne yapsam ne etsem de kocama haber salsam, diye düşünüyormuş. Aradan bir süre geçmiş ve kadının iki oğlu olmuş. Birisi Apalak birisi de Topalak imiş. Bir gün kadın:\n\n—Allah’ım ne yapsam da kocama burada olduğumu haber etsem, diye düşünürken aklına bir fikir gelmiş. İnden bir yumak atmış, ardından:\n\n— Allah’ım bu yumak kocamın evine ulaşsın, kocam da bu iple benim yerimi bulsun, diye yalvarmış. Yumak varmış damdan kocasının odasına düşmüş. Kocası ipi sara sara ayının inine varmış. Varsa ki karısı ayının inindeymiş. Karısı böyle böyle oldu diye her şeyi kocasına anlatmış. Adam biraz çabaladıysa da ine girememiş. Kadın, kocasına:\n\n—Ayının gelme zamanı geliyor, sen git, seni görmesin, demiş. Ayı gelmiş ve kadına:\n\n—Burada insanoğlu eti kokuyor, senin etini yerim, demiş. Kadın, ayıya:\n\n—Yok, herif Apalak’ım ve Topalak’ım var. İnsanoğlunu alır mıyım buraya, demiş. Ayı yiyecek getirmeye gitmiş. Giderken de inin önüne içeri kimse girmesin diye büyük bir kaya bırakırmış. Ayı gidince adam tekrar inin önene gelmiş ve karası ile konuşmuş. Karısı:\n\n—Sen ses etme ben Apalak’ıma ve Topalak’ıma derim, kapıyı açarlar, demiş. Sonra çocuklarına dönerek:\n\n—Haydi, Apalak’ım ve Topalak’ım kapıyı açın, demiş. Apalak ve Topalak kadına:\n\n—Ya açalım da bizi böylece yalnız bırak git, demiş. Kadın Apalak’ını ve Topalak’ını birer sefer öpmüş ve kapıyı açtırmış. Kadın kocası ile ata binmiş ve eve dönmüş. Ayı gelmiş:\n\n—Apalak’ım ve Topalak’ım anneniz nerede, demiş. Apalak ve Topalak:\n\n—Atlı geldi, götürdü, atlı geldi götürdü, diye tekrarlamışlar. Kadının evdeki çocukları perişan haldeymiş. Kadın çocuklarına hamur yoğurmuş ve ekmek yapmaya gitmiş. Giderken kocasına sıkı sıkıya tembih etmiş:\n\n—Ayı gelirse kılıcını al, bir kere vur, bir daha vurma yoksa ölmez, demiş. Kadın ekmek ederken, ayı damdan sallanmış, kadının yanına gelmiş ve kadına:\n\n—Sen burada şakır şukur ekmek ederken Apalak’ım ile Topalak’ım ağlıyor, demiş. Kadın, kocasına bağırarak:\n\n—Kılıcını al, ayıya bir kere vur, ayı ikinci defa vurmanı söyler. Fakat sen vurma. Bir kere vur, yoksa ölmez, demiş. Adam ayıya kılıcı ile bir kere vurmuş. Ayı:\n\n—Ey insanoğlu bir kere daha vur, demiş. Adam vurmamış, ayı oracıkta ölmüş. Ayıyı götürüp atmışlar ve mutlu mesut hayatlarını sürdürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "YILAN OĞLAN VE ÖKSÜZ KIZ",
        "text": "[YILAN OĞLAN VE ÖKSÜZ KIZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken küçük bir köyle fakir bir aile varmış. Bu ailenin güzel bir kızı varmış. Bu kız bir gün annesini kaybetmiş. Üvey ana gelmiş.\n\nBu üvey ana kızı çok kıskanmış. Ona hep eziyet etmiş. Kız her gün annesinin mezarını ziyaret eder, sıkıntılarını anlatırmış. Günler böyle geçmiş.\n\nKöyün bağlı olduğu bir sultanlık varmış. Bu sultanın yılan bir oğlu doğmuş. Bir büyük kazan süt içinde yaşarmış. Her gün bu sütü içermiş. Gün olmuş yılan oğlan büyümüş, evlilik zamanı gelmiş. Hanlıkta ne kadar kız varsa her birini sultanın oğluyla evlendiriyorlarmış. Sabah olunca gelini yılan sokup öldürüyormuş. Hanlıkta kız kalmamış sultanın oğluyla evlenecek.\n\nKöylere haber salmışlar. Öksüz kızın köyüne de haber gelmiş. Üvey ana:\n\n— Şu kızı verip kurtulayım, demiş. Zorla kızı vermiş. Kız koşarak annesinin mezarının başına gitmiş. Annesine ağlamış, mezar başında uykuya dalmış. Uykusunda annesi demiş ki:\n\n— İp iste, kırk tane kazak ör. Korkma! O sana soyun dediği zaman sen soyun da ben de soyunayım de, demiş. Kız uyanmış bakmış ki annesinin mezarında. İstemeye gelen sultanın adamlarına bir şart koşmuş:\n\n— Bana kırk kazaklık ip alın, bana biraz zaman tanıyın, demiş. Adamlar yünü alıp gelmişler. Kız gizli gizli kazakları örmüş. Gün gelmiş, adamlar gelip kızı götürmüşler. Üvey ana:\n\n— Oh kurtuldum bu kızdan, yarın ölü haberini alırız, demiş.\n\nKıza düğün, yemekler, eğlenceler yapılmış. Akşam gerdeğe girmişler. Kız kırk kazağı üzerine giyinmiş. Yılan sütün içinden çıkmış. İçeri girince:\n\n— Soyun kız, demiş ve üzerine atlamış, iğnesini çıkarmış ama kızı sokamamış. Kız:\n\n— Sen soyun, ben de soyunayım, demiş.\n\nYılan bakmış ki kızı sokamıyor. Bir kat kız soyunmuş, bir kat yılan oğlan soyunmuş. Kırk kat örgü giysi bitmiş. Bir de kız ne görsün, yılan oğlan yakışıklı mı yakışıklı biri olmuş. Uykuya dalmışlar. Kız uyuyamamış, oğlan uyuyunca kalkıp kazanı devirmiş, sütü dökmüş. Yılan oğlan sabah süt kazanına girmesin diye.\n\nHerkes suyu hazırlamış, sabah cenazeyi yıkamak için. Beklemişler, sabah olunca anası babası oğluna bakmaya gelmiş. Kapıyı açıp bakmış. Güzel bir gelin, yakışıklı bir oğlan var. Orada sevinçten dilleri tutulmuş, çok sevinmişler.\n\nAylar geçmiş, yılan oğlan ile öksüz kızın nur topu gibi bir kızları olmuş. Ailece mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Tombul Böcek ile Sağır Süleyman",
        "text": "[TOMBUL BÖCEK İLE SAĞIR SÜLEYMAN]\n\nBir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken küçük bir köyde yaşayan tombul böcek varmış.\n\nBir gün tombul böcek bahçede çalışırken yorulmuş, ceviz ağacının altına uzanıp yatmış. Tam uykuya dalacağı sırada başına bir yaprak düşmüş, birden sıçramış:\n\n— Aman Allah’ım, Allah’tan başıma taş düştü, demiş. Kalkmış ağacın altından başlamış koşmaya… Korku ve talaş içinde söylene söylene yürüyormuş, bir de bakmış ki karşıdan çoban geliyor. Çoban:\n\n— Tombul böcek ne bu telaş, nereye gidiyorsun? Tombul böcek:\n\n— Ah ah, sorma. Tombul tombul tona gidiyorum, altmış iki şana gidiyorum, Allah’tan başıma taş düştü, er aramaya gidiyorum. Çoban:\n\n— Bana gelir misin ? Tombul böcek:\n\n— Ne ile döversin? Çoban:\n\n— Elimdeki sopam ile. Tombul böcek:\n\n— Ben sana varamam da varamam. Canımı çıkartırsın, demiş. Hemen oracıktan uzaklaşmış. Gitmiş gitmiş. Nefes nefese kalmış ki tam o sırada fare ile karşılaşmış. Fare sormuş:\n\n— Bu ne telaş Tombul böcek, nereye gidiyorsun? Tombul böcek:\n\n— Tombul tombul tona gidiyorum, altmış iki şana gidiyorum, Allah’tan başıma taş düştü, er aramaya gidiyorum. Fare:\n\n— Bana gelir misin? Tombul böcek:\n\n— Ne ile döversin? Sağır sultan:\n\n— Kuyruğum ile. Tombul böcek:\n\n— Ben de sana vardım, gittim.\n\nİkisi el ele tutuşmuş, farenin evine doğru yola çıkmışlar. Gitmişler gitmişler, bir değirmenin kuytu köşesindeki farenin evine varmışlar. Mutlu bir yaşam başlamış. Güle oynaya yaşarken, zaman gelmiş evde yiyecek azalmaya başlamış. Sağır sultan:\n\n— Yarenim, tombulum, yiyeceğimiz azaldı, gideyim de yiyecek getireyim değirmenden olur mu? Tombul böcek:\n\n— Olur, sultanım ben de gideyim çamaşırları yıkayayım çeşmede.\n\nFare değirmenin, tombul böcek de elinde çamaşır sepetiyle çeşmenin yolunu tutmuş. Gitmiş gitmiş, çeşmenin önüne gelmiş. O da ne her yer çukur olmuş. Hayvanların ayakları nasıl da çukurlaştırmış. Şuradan atlayayım da çeşmenin yanına varayım derken birden elindeki çamaşır sepeti dengesini bozmuş. Tombul böcek kendini çukurda bulmuş. Başlamış bağırmaya:\n\n— İmdat, imdat! Kimse yok mu?\n\nTam bu sırada bir grup atlı geçiyormuş oradan. Tombul böcek sesini duyurmak için var gücüyle bağırmaya başlamış:\n\n— Atlılar, atlılar, şakırtısı tatlılar, söylen Sağır Süleyman’a, avradın çamura çöktü.\n\nAtlılar şaşkın şaşkın etraflarına bakmışlar, bu ses nereden geliyor diye ama görememişler. Tombul böcek bağırmaya devam etmiş. Atlılar atlarını sulayıp değirmene varmışlar. Değirmenciyle hoşsohbetten sonra birisi demiş ki:\n\n— Ya arkadaş, çeşmenin orada birisi bize:\n\n— Atlılar atlılar, şakırtısı tatlılar, söylen Sağır Süleyman’a, avradın çamura çöktü, diye bağırıyordu. Tam o sırada değirmenden un çalan fare sözü duyunca heyecanla un torbasını bırakıp:\n\n— Bu benim tombulum, demiş. Çeşmenin başına koşmuş, koşmuş, kan ter içinde varmış. Bu sırada tombul böcek bağırmaktan hâlsiz düşmüş, çok beklemiş, çabuk gelmedi diye üzülmüş, ağlamış, çok da kızmış. Bu sırada Sağır Süleyman’ın sesini duymuş.\n\n— Ver elini tombulum. Tombul böcek kızgın kızgın bakmış:\n\n— Ben sana küseneç! Sağır Süleyman:\n\n— Ver elini sultanım. Tombul böcek:\n\n— Ben sana küseneç! Sağır Süleyman kızmaya başlamış:\n\n— Ver elini çekenek! Tombul böcek yine:\n\n— Ben sana küseneç! Sağır Süleyman:\n\n— Ben de seni basanaç da basanaç, demiş. Masalımız da burada bitmiş. Fazla nazın ve inadın sonu böyle olurmuş. Sakın siz böyle olmayın.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Artvin",
        "title": "Nene ile Oğul",
        "text": "[NENE İLE OĞUL]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellâl iken, ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir yerde nene ile oğul yaşarmış. Kullandığımız tuza “hiç” derlermiş. Nene yemek yapacakmış. Bir de bakmış ki tuz bitmiş. Oğluna gidip hiç almasını söylemiş. Oğlu;\n\n—Anne ben unuturum ne alacağımı.\n\n—Hiç, hiç, hiç diye sürekli söyleyerek gidersen unutmazsın oğlum.\n\n&nbsp;Oğul hiç, hiç diye giderken bir cenaze ile karşılaşmış. Cenazeyi götürenlerden biri bunun hiç, hiç demesine darlanmış ve oğlana iyi bir sopa çekmiş. Adam:\n\n—Yanından cenaze giderken hiç, hiç diye söylenilir mi?\n\n—Peki ne diyeyim?\n\n— Allah rahmet etsin, deyiver.\n\nOğul Allah rahmet etsin, diye diye giderken bir köpek ölüsünün bacağına ip bağlayıp sürükleyen adam ile karşılaşmış. Adam, Allah rahmet etsin, diyen çocuğu görünce sinirlenip tokatlamış. Adam:\n\n—Köpeğe Allah rahmet etsin, denir mi hiç!\n\n—Peki ne diyeyim?\n\n— Püf! Ne kötü kokuyor, deyiver.\n\nÇocuk böyle diye diye giderken karşıdan üç tane güzel kokulu, yağlar sürmüş hanımların geldiğini görmüş. Hanımlar çocuğun söylediğini duyunca çok sinirlenmişler. Bunlar da çocuğa vurmuşlar. Oğul:\n\n—Peki ben ne diyeyim o zaman?\n\n— Uf! Ne hoşuma gitti, deyiver.\n\nUf! Ne hoşuma gitti, diye diye giden oğul bir de ne görsün. İki tane cami hocası çekişiyorlar. Çocuğun tekrarladığı sözleri duyan hocalar birbirlerini bırakıp çocuğa sataşmışlar. Ona vurmuşlar. Oğul:\n\n— Eeee! Ben ne diyeyim!\n\n— Etme mollalar, etme softalar, deyiver.\n\n&nbsp;Oğul yine etme mollalar, etme softalar, diye diye yoluna devam etmeye başlamış. İki tane köpeğin koştuğunu görmüş. Tabi söylediklerini tekrar ediyormuş. Bunu duyan, köpekleri boğuşturan adam çocuğa tokat atıp:\n\n—Köpeklere hiç molla denir mi?\n\n—Ne diyeyim?\n\n— Hoşt! Çekme yırtarsın, de.\n\nOğul böyle diye diye giderken bir ayakkabıcı ile karşılaşmış. Ayakkabıcı ayakkabı yapmak için deriyi bir yandan tutuyor, bir yandan da dişleriyle çekiyormuş. Çocuğun hoşt çekme yırtarsın, dediğini duyunca sinirlenmiş bir tane de patlatmış. Çocuk da çok sinirlenmiş:\n\n—Nedir benim bugün çektiğim? Gelen vuruyor, giden vuruyor. Ben ne diyeyim ki? Ayakkabıcı:\n\n—Hiçbir şey deme.\n\nAyakkabıcı “hiç” deyince oğlun aklına hiç alması gerektiği gelmiş. Neneyi daha fazla meraklandırmamak için hemen bakkaldan hiç alıp eve dönmüş. Yemeklerini yapıp yemişler. Mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "KELOĞLAN",
        "text": "[KELOĞLAN]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;Bir varmış bir yokmuş, eski zamanlarda bir Keloğlan varmış. Bir anası, bir de kendisi…. Birlikte yaşayıp giderlermiş. Bunlar çok fakirmiş. Keloğlan çalışmaya gidermiş, fakat hep eli boş gelirmiş. Çalışmaya gidermiş, boş gelirmiş.\n\nEn sonunda anası buna bir torba buğday vermiş. Keloğlan değirmene bunu öğütmeye gidiyor. Geri gelirken birazını eşkıya alıyor elinden, birazını da döküyor. Eve geliyor, anası ona soruyor. Tabii un yok, çuval yok. Anası kovuyor bunu evden.\n\nKeloğlan çamaşırını bohçasına koyuyor, değneğine takıyor ve yola çıkıyor. Kaçıyor evden:\n\n—Bir daha görüşemeyiz, diyor yola doğru giderken. Giderken bir adama çatıyor. Adam da padişahın kızını öğrenmeye gidermiş veyahut padişahı öğrenmeye gidermiş. Beraber gidiyorlar. Yolda azıkları tükeniyor.\n\n&nbsp;Bir tavşan avlıyorlar, kızartıp yiyorlar. Böylece padişahın bölgesine ulaşıyorlar. Orda bir tellal bağırırmış:\n\n— Padişahın kızı hasta, her kim padişahın kızını iyi eder, uyandırırsa kızını ona verecek. Aklı kesen gelsin, diye ilan yapılıyor.\n\nBöylece Keloğlan da gidiyor bu sıraya. Kızı kimse iyi edemiyor. Dünyada ne kadar hacı, hoca, doktor varsa geliyor, iyi edemiyorlar.\n\nYalnız kıza talip olan vezir, yemeğine devamlı uyku ilacı katıp kızı uyutuyor. Yoksa kız hasta falan değil. Uyutuyor. Vezir bir gün bunu bir arkadaşına sır ediyor. Keloğlan da duvarın kenarında imiş, dinlemiş konuşmaları. Bunu dinledikten sonra:\n\n— Ben bunu iyi ederim, diyor kendi kendine. Hocalar sıraya giriyor. Ama kızı iyileştiremiyorlar. En sonunda Keloğlan kalıyor. Keloğlan diyor ki:\n\n—Ben iyi ederim bunu.\n\n— Buyur, diyor padişah. Keloğlan kaval ile kıza “Uyan uyan uyan uyan…” diye bir türkü söylüyor, fakat yine uyandıramıyor. Sonra aklına tarhana çorbası geliyor. Güzelce bir tarhana çorbasını yapıyor. Bu arada Keloğlan tazelemek için getirdikleri uyku ilacını kıza yedirtmiyor. Kendi tarhana çorbasını yedirtiyor. Bu arada kız bir ara uyanıyor. Vezir durumu anlıyor, kızı iyi etti diye Keloğlan’ı hapsediyor.\n\n&nbsp;Hapsederken hizmetlinin bir tanesinin cebinden uyku ilacı şişesi düşüyor. Şu uyku ilacı var ya şişeyi düşürüyorlar. Keloğlan şişeyi alıp cebine atıyor. Cebinde gidiyor zindana. Zindanda, tabii orda kellesi vurulacağını kız duyuyor. Keloğlan kaval çalarmış. Kavalın sesini, kız uyurken dinlediği kavalın sesini işittiği gibi:\n\n—Bu kim? Bu ses nereden geliyor, diyor.\n\n—Keloğlan. Zindana attı baban. Böyle böyle oldu, diyorlar. Anlatıyorlar. Kız kalkıp gidiyor zindana. Görüşüyor:\n\n— Tarhana çorbasını sen mi yaptın?\n\n— Ben yaptım.\n\n—Sen benim aradığım adamsın, senden başkasına varmam. Seni zindandan çıkarttıracağım. Fakat babamın şartları olur. Bunları yapacaksın. Babam sizi huzura çağırır. Kendini savunacaksın.\n\nKeloğlan’ın tek güvendiği bir nokta daha var: Zehir şişesi. Keloğlan’ın elinde. Kız da babasına gösterecek, sonuçta meydana böyle çıkacak.\n\nKız gelip babasına durumu anlatıyor. Keloğlanı çıkartıyorlar. Vezir de huzurda. Padişah bu arada kıza verilen ilaçların şişesini bulmuş ama hangisinin uyku ilacı olduğunu tespit edememiş. Masaya zehirli zehirsiz ilaçtan dört tane şişe, dört de bardak koymuş. Vezire ve ilaç yapanlara soruyor. İlacı nasıl yaptıklarını. Sıradan soruyorlar. Söylemeyenin kellesini katıracak vurduruyor.\n\nKeloğlan’a sıra geldiği gibi Keloğlan iki şişeyi bir bardağı koyuyor, içindekileri birbirine karıştırıyor:\n\n— İşte zehir bu, diyor. Böylece davayı oradan kazanmış oluyor.\n\nVezir itiraz ediyor. Ama nafile. Keloğlan sonunda davayı kazanıyor. Padişahın kızını alıyor, alıp anasının yanına geliyor. Mesut oluyorlar, böyle yaşayıp gidiyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Ak Kız",
        "text": "AK KIZ\n\nBir varmış&nbsp;bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış, az söylemesi sevapmış. Bir annenin, bir babanın tek bir kızları varmış. Bu kızın adı Ak Kız imiş. Bu kız her gün çeşmenin başına su doldurmaya gidermiş. Bir kuş da sürekli o çeşmenin başına gelir:\n\n— Ak Kız sana yazık, vah kız sana yazık, Ak Kız sana yazık, vah kız sana yazık, diye ötermiş. Kızın buna kafası takılmış, annesiyle babasına söylemiş bunu. Onlar da:\n\n— Kızım! Kuşa bir sor bakalım, neden böyle diyormuş, demişler. Kız gitmiş, kuşa sormuş:\n\n— Sen neden sürekli bana öyle diyorsun, demiş\n\n— Kırk gün kırk gece bir ölünün başını bekleyip ayağını gıdıklayacaksın, demiş kuş.\n\nAk Kız ve ailesi bunu duyunca yaşadıkları yeri terk etmeye karar vermişler. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler, varmışlar bir dağ başına. Bu dağın başında bir ev varmış. Evin kapısı demirdenmiş. Annesi itmiş, kapıyı açamamış; babası itmiş, kapıyı açamamış, kız itince kapı açılmış. Kız içeri girer girmez kapı geri kapanmış, kız içeride kalmış. Kız bakıyor ki içeride bir delikanlı ölmüş yatıyor, annesine:\n\n— Anne bu benim kaderimmiş, ölü burada yatıyor, diyor.\n\nKızın annesi ile babası dönüp dolaşıyorlar, ağlaşıp sızlaşıyorlar ama bir türlü alamıyorlar kızı içeriden…\n\nKız her gün abdestini alıyor, namazını kılıyor ölünün ayağını gıdıklıyor. Böyle günlerce aynı şeyi yapıyor. Birkaç gün kala evin önünden çingeneler geçiyor. Ak Kız, çingenelere:\n\n— Şu kızınızı bana verin, size ağırlığınca altın vereyim, diyor.\n\nÇingeneler kızlarından birini veriyorlar, kapı açılıyor çingene içeri giriyor, geri kapı kapanıyor. Otuz dokuz gün bitiyor, kırkıncı gün Ak Kız, çingene kızına:\n\n— Sen bunun ayağını gıdıkla, ben bir suya gidip geleyim, diyor\n\nÇingene kızı ayağını gıdıklarken delikanlı uyanıyor. Hemen çingene kızının kolundan tutuyor:\n\n— İns misin, cin misin, diyor.\n\n— Ne insim ne de&nbsp;cinim, seni beni yaradan Allah’ın kuluyum, diyor. Ben burada kırk gündür senin başını bekliyorum, diyor yalandan. Bunlar konuşurken Ak Kız geliyor, oğlan:\n\n— Bu da kim, diyor. Çingene kızı:\n\n— Bu da benim hizmetçim, diyor.\n\nDelikanlı, çingene kızı ile evleniyor. Ak Kız bu duruma çok üzülüyor. Günlerden bir gün delikanlı ile çingene çarşıya eksik görmeye gidiyorlar. Ak Kız, oğlana:\n\n— Bana da bir sabır taşı ile keskin bir bıçak al, almazsan yoluna boz duman çöke, diyor.\n\nDelikanlı ile çingene kendi ihtiyaçlarını alıyorlar ama Ak Kız’ın dediklerini almıyorlar. Bunlar geri dönerken bakıyorlar yola, boz duman çökmüş. Yol görünmüyor, bunlar da gelemiyor. Oğlan:\n\n— Hizmetçi kız böyle demişti, gideyim de onun dediklerini de alayım bakalım, yolumuz açılır belki, diyor…\n\nDelikanlı sabır taşı ile bıçağı alıyor, kıza veriyor. Kendi kendine:\n\n— Bu ne yapacak acaba taşla, bıçakla. Şuna bir bakayım, diyor. Ak Kız taşı önüne alıyor, bıçağı da eline alıyor:\n\n— Bak sabır taşı! Sen dayanırsan ben de dayanacağım bu işe, diyor. Tek tek olan olayları anlatıyor, taş ortadan ikiye ayrılıyor. Kız da tam bıçağı kendine vuracağı zaman oğlan yetişip kızı tutuyor.\n\n— Madem benim başımı kırkı gün sen bekledin, neden bana söylemedin, diyor.\n\nAk Kızı da alıp çingene kızının yanına geliyor:\n\n— Ben her şeyi öğrendim, bana niye yalan söyledin. Yağlı kurşun mu istersin, kır atla sektire sektire mi gidersin, diyor.\n\n— Kır ata binerim, sektire sektire babam evine giderim, diyor çingene kızı.\n\nDelikanlı çingene kızını kır atın kuyruğuna bağlıyor, kır at bunu alıp götürüyor. Ak Kız ile oğlan da evleniyor, muradına geçiyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Van",
        "title": "Altı Çocuk ile Dev Karısı",
        "text": "[ALTI ÇOCUK İLE DEV KARISI]\n\nBir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde bir fakir aile varmış. Altı tane çocuğu varmış. Bunlar git giden fakirleşmişler. Çocukların karnını doyuramamışlar. Aç kalmışlar. Bunlar gözlerimizin önünde acından ölecekler diye babaları demiş ki:\n\n—Gelin kızlarım, sizin ile dağa gidelim, dağdan odun kıralım, getirelim diyerekten bunları almış götürmüşler.\n\nKızların en büyükleri bayağı akıllıymış. Demiş ki:\n\n— Giderken yanımıza bir torba ekmek ufağı alalım, düze düze gidelim, gelirken de o ekmek parçalarına bakarak gelelim, demiş ve yola çıkmışlar.\n\nGetirmişler, şu dağdan odun etmişler, bu dağdan odun etmişler. Derken babaları bunları kaybediyor, kaçıp köyüne geliyor.\n\nKöye gelince bu altı tane kız dağda kalıyor. Arıyorlar arıyorlar, ekmek ufaklarını bulamıyorlar ki evlerine geri döneler. Ondan sonra dağdan geliyorlar, karanlıkta geliyorlar, diyorlar ki:\n\n—Burada bir tütün tüten yer var, bir ışık yanan yer var. Diyorlar ki:\n\n—Işık yanan yere gidelim. Gidiyorlar ışık yanan yere. Kapıyı vuruyorlar. İçerdeki:\n\n— Kimsiniz? diyor.\n\n—Biz dağda kaldık teyze, kimsemiz yok, dağda kaldık. Bizi bu günlük misafir eder misin, diyorlar. Kadın:\n\n—Hay hay! Ederim, diyor, içeriye alıyor. Bunların karnını doyuruyor, yatırıyor. Büyük ablaları uyumuyor. Gidiyor geliyor kadın diyor ki:\n\n—Kızım niye uyumuyorsun?\n\n—Yok uyuyordum, diyor gene uyumuyor. Annem çay yapardı, diyor. Kadın yapıyor, getiriyor, gene uyumuyor.\n\n— İşte benim annem bana yemek yapardı, çay yapardı, diyor. Kadın yapıyor, getiriyor gene uyumuyor. Korkuyor kızcağız. Oradan da diyor ki:\n\n—Kızım gel seni bir yere götüreyim, diyor. Götürüyor.\n\n—Aha şu fırına eğil de bak, hele yanıyor mu? Yeni yaktım da, diyor. Kız:\n\n— Yok teyze, ben yetişemem bakamam ona. Ben fırına nasıl bakıyım, diyor. O zaman diyor:\n\n— Şu taşı ayağının altına al, yetişirsin, diyor kadın.\n\n—Yok teyze, sen bir bak. Sen baktığın zaman ben de öğrenirim, ben de bakarım sonra, diyor.\n\nKadın fırına uzanır uzanmaz hemen arkasından itene kadar fırının içine düşürüyor. Diyor ki:\n\n—Oh! Kurtulduk, diyor. Hemen bacılarına:\n\n—Hazırlanın kardeşlerim, hemen gidiyoruz, diyor. Oradan bir kuş:\n\n— Beni de alın der gibi, cik cik cik ötüyormuş. Kuşu da alıyorlar yanlarına, gidiyorlar. Ama nere gittiklerini bilmiyorlar. Gidiyorlar dere tepe, dümdüz gidiyorlar. Bir amcaya rastlıyorlar. Amca, kızlara:\n\n—Kızım! Siz buralarda ne geziyorsunuz, dağlarda, diye soruyor.\n\n—Bizim babamız acımızdan öldürüyordu. Açlıktan ölmeyelim diye babam bizi dağlarda bıraktı, gitti. Biz de yolumuzu kaybettik. Bu dağlarda kaldık, diyorlar.\n\nHikâye bu ya, adamın da oğulları varmış. Diyor ki adam:\n\n—Benim altı tane oğlum var, altısını da altınız ile evlendiririm, diyor. Kızlar ilk önce adama güvenemiyorlar ama başka çareleri de olmadığı için kabul ediyorlar. Köye gelince hazırlıklar başlıyor. Bu arada yanlarında getirdikleri kuş, onlara sürekli altın taşıyormuş. Yedi gün yedi gece düğün ediliyor. Muratlarına eriyorlar. Altı kardeşin kaderi de böyle yazılmış oluyor.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "HACELİ ÂŞIK İLE GÜLİZAR",
        "text": "[HACELİ ÂŞIK İLE GÜLİZAR]\n\nBir varmış bir yokmuş, köyün birinde Haceli Âşık ve padişahın kızı olan Gülizar adında çok güzel bir kız yaşarmış. Haceli Âşık ve Gülizar birbirlerini çok seviyorlarmış ama babası, kızını Haceli Âşık’a vermemiş. Kızı için çok başlık parası istediğini ve başlık parasını Haceli Âşık’ın veremeyeceğini düşündüğünü söylemiş.\n\nBunun üzerine Haceli Âşık, başlık parası kazanmaya gitmiş.\n\nTürkmen kızı olan Gülizar ve ailesi, Haceli’nin yokluğunda yaylaya çıkmış. Gülizar’ın yedi tane erkek kardeşi varmış. Haceli Âşık başlık parasını bulmuş, gelmiş. Geldiğini kızın kardeşleri duymuş. Bu haberi alınca çadırlarını yıkıp başka bir yaylaya gitmişler.\n\nGitmeden önce Gülizar iki satır mektup yazmış. Ocak taşının altına koymuş. Biz filan yere gidiyoruz sen gel, beni bul, diye. Gideceği yeri bu şekilde Haceli Âşık’a haber vermek istemiş.\n\nOradan ayrılmışlar. Haceli Âşık kızın yanına varmak üzere yaylaya gitmiş. Yaylaya varınca oradan göçtüklerini görmüş. Orada deli gibi dolanırken ocak taşının yanına varmış. Ocak başında mektubu bulmuş ve şu türküyü söylemiş:\n\n— Sana derim ey ocak taşı,\n\n&nbsp;Gözümden akıttın kan ile yaşı,\n\n&nbsp;Ettiğim işlere olurum pişman, \n\n&nbsp;Gülizar’ım geçtiyse söyle bana, \n\n&nbsp;Güllerde benzemez Gülizar’ıma, demiş.\n\nKızı kaçırmadığına pişman olmuş. Oradan yollara düşmüş, uzun süre yürüdükten sonra bir sarı dağa rastlamış. Orada oturmuş, atına yem bağlamış. Atına yem bağlarken birkaç mısra türkü daha söylemiş:\n\n— Sana da derim ey Hisarkaya,\n\n&nbsp;Cemalin benziyor doğan şu aya,\n\n&nbsp;Ettiğim işlere olurum pişman,\n\n&nbsp;Gülizar’ım geçtiyse söyleyin bana,\n\n&nbsp;Güllerde benzemez Gülizar’ıma, demiş.\n\nOradan da gitmek üzere kalkmış. Giderken bir kayalık meşeliğe varmış. Orada oturmuş. Atına arpa takmış. Bir birkaç mısra de orada söylemiş:\n\n— Sana derim sana ey kara meşin,\n\n&nbsp;Kudretten çekinmiş karadır kaşın\n\n&nbsp;Ettiğim işlere olurum pişman \n\n&nbsp;Gülizar’ım geçtiyse söyle bana\n\n&nbsp;Güllerde benzemez Gülizar’ıma, demiş.\n\nOradan da gitmek üzere kalkmış. Giderken bir köye varmış. O köyde iki çocuğun aşık oynadığını görmüş. Köyde de davul dövülmekteymiş. Orada durup çocuklara bakmış. Çocuklar kendi aralarında konuşuyorlarmış:\n\n— Padişah, Gülizar ile evlenecekmiş, derlermiş.\n\nO zaman Haceli Âşık çok üzülmüş. Çocuklara yalvarmış. Gülizar’a nasıl ulaşacağını sormuş. Onlar söylemek istememişler. Bunun üzerine Haceli Âşık size para veririm demiş. Çocuklar da:\n\n— Bizim dediğimizi padişaha söylemezsen sana söyleriz, demişler.\n\n— Tamam, söylemem, demiş ve çocuklar da Gülizar’ın bulunduğu konağı göstermişler.\n\nOna arka kapıdan girebilirsin, demişler. Oradan da Gülizar’ı bulursun demişler. Gülizar da bir tas zehir hazırlamış ve gerdek gecesine kadar Haceli Âşık gelmezse içerim diye düşünmüş. Haceli Âşık içeri girince padişahın korumaları onu hemen yakalamışlar. Tam o sırada Haceli Âşık:\n\n— Gülizar’ım ben geldim, diye bağırmış. Gülizar korumalara:\n\n— Bırakın gelsin, demiş.\n\nHaceli Âşık hemen varmış, sarılmışlar, oradan da padişaha haber gitmiş. Padişahtan karşılığında haber gecikmemiş. Haceli Âşık:\n\n— Gülizar benim yedi senelik nişanlım, onu kimselere vermem, demiş.\n\nBu arada padişah Gülizar için para değeri koymuş:\n\n— Bu parayı kim verirse Gülizar’ı o alır, demiş. Haceli Âşık’ın parası olduğu için parayı padişahın önüne koymuş.\n\nGülizar zehir dolu tası dökmüş. Haceli Âşık davul tutmuş, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Halka yemekler yedirmiş. Gülizar ile evlenmiş ve gönlünce yaşayarak muradına ermiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "İbibik Kızı ",
        "text": "&nbsp;\n\n[İBİBİK KIZI]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir bey oğlu varmış. Yolda bir yaşlı kadınla karşılaşmış, onun elindeki testileri kırmış. Yaşlı kadın ona:\n\n—İbibik kızına hasret gidesin, demiş.\n\nO da merak edip İbibik kızını aramaya başlamış. Sonra bir ağacın dalında İbibik kızını görmüş ve onu götürmek için at ya da araba almaya gitmiş.\n\nİbibik kızının yanına Karakınak adında bir kız gelmiş. Elinde testi varmış. İbibik kızı, Karakınak kıza demiş ki:\n\n—Benim kafamda bir kıymık var, o çıkarsa ben kuş olurum, buradan uçar giderim. Aman ona dokunma, demiş.\n\nKarakınak kızı, İbibik kızının kafasındaki kıymığı çıkarmış ve yerine geçmiş. Beyoğlu, İbibik kızını evine götürmek için geri gelmiş. Ağacın dalındaki kızı alıp evine götürmüş. Köydeki insanlar, bey oğluna:\n\n— Yedi gün davul, yedi gün düğüne aldığın kız bu mu, demişler.\n\nBir süre sonra bey oğluyla Karakınak kızının bir oğulları olmuş. Bir gün bahçelerine bir kuş gelmiş:\n\n—Oğlu evlendi mi? Karakınak kızı gelin oldu mu, diye söylenip duruyormuş.\n\nKarakınak kızı, bey oğluna, kuşu öldürmesini ve etini yemek istediğini söylemiş.\n\nBey oğlu kuşu öldürünce oraya bir damla kan damlamış ve orada kavak ağacı bitmiş.\n\nKarakınak bu ağacı kesip kapısına eşik, oğluna beşik yapmış.\n\nEşik kendini, beşik de oğlunu sıkıyormuş. Hem eşiği hem de beşiği yakıp kül etmiş. Bir yaşlı kadın gelmiş, eşik ile beşiğin külünü istemiş. Külü alınca içinden kıymık çıkmış.\n\nKıymığı duvara sokmuş. Bu kıymık yaşlı kadın gidince İbibik kızı olmuş. Yaşlı kadın gelince tekrar kıymık oluyormuş. Bir gün yaşlı kadın kızı yakalamış, kıza:\n\n—Benim kızım ol, demiş.\n\nBey oğlu beslemeleri için köylülere at dağıtıyormuş. İbibik kızı yaşlı kadına:\n\n— Sen de at al, demiş.\n\nAta, İbibik kızı bakıyormuş. Kafasından dökülen su çayır oluyormuş, at da onu yiyormuş.\n\nYaz gelmiş, bey oğlu atları geri topluyormuş. Köylüler yaşlı kadının kızında da at olduğunu söylemişler. Bey oğlu atı almaya gitmiş. Atı almış, fakat at durmayınca kızı çağırmışlar.\n\nBey oğlu, İbibik kızından inci mercan dizmesini istemiş. Karakınak gelip bozmuş. İbibik kızı:\n\n—Evimi aldın, erimi aldın, şimdi de işimi bozuyorsun, demiş. Bey oğlu İbibik kızından gerçekleri öğrenmiş.\n\nKarakınak kızı atın arkasına bağlamış ve at sürüklemiş götürmüş. Bey oğlu İbibik kızı ile evlenmiş. Sonsuza kadar mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Perili Kız",
        "text": "&nbsp;\n\nPERİLİ KIZ\n\n&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde iki kardeş varmış. Bunlardan biri hamileymiş.\n\nBu hamile kadın hamamda doğum yaparken periler gelmiş, bu kıza:\n\n— Gülerken yüzünde güller açılsın, ağlarken gözünden inci mercanlar saçılsın, demişler.\n\nBu kız büyümüş, gülerken kızın yüzünden güller açarmış, ağlarken gözünden inci mercanlar saçılmış. Kız çok güzelleşmiş.\n\n&nbsp;Bir gün padişahın oğlu bu kızı görmüş ve âşık olmuş. Annesini gönderip kızı istetmiş. Kızı vermişler. Ata bindirmişler, yola koyulmuşlar. Padişahın yanına doğru yol almaya başlamış.\n\nKızın yanında teyzesi de varmış. Kızın teyzesi çok kötü niyetliymiş. Yolda giderken hile yapmış ve kızın gözlerini kör etmiş. Yüzündeki gülleri almış, atmış. Kendi kızını padişaha götürmüş. Padişahın oğlu kızı görünce çok şaşırmış:\n\n— Benim sevdiğim kız değil bu, demiş. Ama inandıramamış. Çaresiz bu kız ile evlenmeye razı olmuş.\n\nBu perili kızı yolda bir adam bulmuş, yanına almış. Kızın gözlerini tedavi ettirmiş. Kızın yine gülünce yüzünde güller açmış, ağlayınca gözünden inci mercanlar saçılmış. Padişahın oğlu bir haber göndermiş:\n\n— Köyde bir ay sonra bir yarışma var, en iyi atı besleyene bin tane altın, demiş. Kız da bunu duyunca at beslemiş.\n\n&nbsp;Bir ay boyunca ata o kadar iyi bakmış ki at kocaman olmuş. Padişaha götürmüş. Orada padişahın oğlu, kızı görünce tanımış:\n\n&nbsp;— Sen benim sevdiğim kızsın, nerelerdeydin demiş. Kız da teyzesinin ona yaptıklarını anlatmış.\n\nPadişahın oğlu kadını cezalandırmış. Onlar ermişler muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Muş",
        "title": "Kara Böcek ile İnci Diş Sıçan",
        "text": "[KARA BÖCEK İLE İNCİ DİŞ SIÇAN]\n\nBir varmış, bir yokmuş, vakti zamanında bir kara böcük ile kocası inci diş sıçan varmış. Sıçan ile kara böcük dillere destan bir düğünle evlenerek, mutlu bir hayat sürüyorlarmış.\n\nİnci diş sıçan bir sabah uyanmış, karısı kara böcüke:\n\n— İnci dişlim, sırma saçlım köyde bir düğün varmış, ben bugün oraya gidiyorum, bakalım inci dişlerine göre bir şeyler bulabilecek miyim? Sen evimizde beni bekle, demiş.\n\nKara böcük yöresinde güzeller güzeli olarak bilinir, tanınırmış. Günlerden bir bahar günü süslenmiş, püslenmiş, elini eline vurmuş, eteğini beline vurmuş. Bir koluna bir su kabı, öbür koluna da diğer su kabını alıp düşmüş köy çeşmesinin yoluna. Yolda salına salına yürüyor, bir o yana, bir bu yana bakınıyormuş.\n\nKöyün bütün gençleri ağzı açık onu seyrediyorlarmış. Tam çeşmeye yaklaştığında köy çeşmesinin önü taşan, sudan balçık halinde olduğundan bir anda çamura batmış. Debeleniyor, debeleniyor, bir türlü balçıktan çıkamıyor, debelendikçe daha çok batıyormuş.\n\nBu sırada padişahın yakışıklı güzeller güzeli oğlu, arkasında bir sürü atlı ile köye düğüne geliyormuş. Ancak kara böcükü çamurun içinde göremediklerinden süratle geçip düğün evine doğru ilerlerken, derinden bir sesle irkilmişler:\n\n&nbsp;Hey atlılar, atlılar,\n\n&nbsp;Gümbürtüsü tatlılar,\n\n&nbsp;Sıçan beye varasınız,\n\n&nbsp;Ballı kaymak yiyesiniz,\n\n&nbsp;Sarı saçlı sümbül hatun,\n\n&nbsp;Çamura çöktü diyesiniz..\n\nAtlılar durmuşlar, bir o yana bakıyorlar, bir bu yana bakıyorlar, sesin nereden geldiğini bir türlü bulamıyorlarmış. Sonunda:\n\n— Sesirgedik* herhâlde, yolumuza devam edelim, deyip tekrar sürmüşler atlarını düğün evine doğru.\n\nDüğün evine gelmişler, oturmuşlar. Hoş beşten sonra, padişahın oğlu, düğün sahibine dönerek:\n\n— Yahu gelirken çok ilginç bir şey oldu, tam köy çeşmesinin önünde derinden bir ses duyduk. Düğün sahibi merakla:\n\n— Hayırdır beyim, neydi ki o, demiş. Padişahın oğlu, valla bir ses:\n\nHey atlılar atlılar,\n\nGümbürtüsü tatlılar,\n\nSıçan beye varasınız,\n\nBallı kaymak yiyesini,z\n\nSarı saçlı sümbül hatun,\n\nÇamura çöktü diyesiniz ….\n\ndiye bağırıyordu. Ancak baktık, baktık, bir türlü sesin kimden geldiğini bulamadık demiş.\n\nO sırada bizim sıçan bey düğün evinin mutfağında, tam iş üstündeymiş. Bu konuşmayı duyar duymaz:\n\n— Eyvah bu bizim kara böcük, hemen yetişip, onu kurtarmalıyım diyerek, bir duluğuna peynir, bir duluğuna bal doldurup kuyruğunu omuzladığı gibi düşmüş yola.\n\nÇeşmenin önüne gelmiş ki ne görsün, kara böcük çamurun içinde, bir koluyla bir çift gözü dışarıda, debelenip duruyor. Hemen ağzındakileri bir kenara koyup yetişmiş, kara böcükün yanına ve seslenmiş. Sıçan:\n\n— Eliği bağa ver esine. Kara Böcük:\n\n— Giiit, ben saa küstü de Sıçan (2.tekrar):\n\n— Eliği bağa ver esine. Kara Böcük :\n\n— Giiit, ben saa küstü de, Sıçan (3.tekrar) :\n\n— Eliği bağa ver esine. Kara Böcük yine :\n\n— Giiit, ben saa küstü de.\n\nDiye cevap verince, sıçan iyice sinirlenmiş, başlamış kara böcükün üstünde tepinerek:\n\n— Ben de senin canığa pırtı da pırtı da, demiş. Kara böcüğü çamurun içine iyice gömmüş.\n\nSıçan bakmış ki kara böcük çamurun içinde kayboldu gitti, öldü.\n\n— Çelerdi hanım, çelerdi, iki gözleri birden belerdi, diyerek orayı terk etmiş.\n\n*sesirgemek: Ses duyar gibi olmak.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "KÖR OLAN ADAM",
        "text": "[KÖR OLAN ADAM]\n\nİki arkadaş yolda giderlerken acıkmış. İkisinin de yanında öğle yemekleri varmış. Adamlardan biri yemeğini çıkartmış ve ikisi birlikte yemişler. Biraz sonra tekrar açıkmışlar. Yemeğini ikram eden adam, arkadaşına şimdi de sen yemeğini çıkart birlikte yiyelim, demiş. Diğer adam da bu teklifi kabul etmemiş:\n\n—Gözünü çıkartıp verirsen yemeği yiyebiliriz, demiş. Adamcağız da çaresiz bir gözünü çıkartıp veriyor ve yemeklerini yiyorlar.\n\nAz gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, bir süre sonra bu adamcağız tekrar acıkmış ve arkadaşından yemek istemiş. Arkadaşı da:\n\n—Diğer gözünü de çıkartıp verirsen yemek yeriz, demiş. Zavallı adamcağız çaresizce diğer gözünü de vermiş. İki gözü de görmez olunca arkadaşı onu bir ağacın altında bırakıp gitmiş.\n\nGözleri olmadan bir başına ormanda kalan adamcağız hissediyor ki uzaktan cinler gelmekte. Korkusundan yanındaki sakız ağacına tırmanıp oturmuş.\n\nCinler ağaçtaki adamdan habersiz kendi aralarında konuşuyormuş:\n\n—Gözleri görmeyen bir insan bu ağacın yapraklarından koparıp gözlerine sürerse gözleri tekrar görmeye başlar. Filanca yerde bir tepe var, oradaki taşı kaldırırsa oradan çıkan su bir şehre yeter, demişler.\n\nKonuşulanları ağaçtan dinleyen adam hemen bir yaprak koparıp gözlerine sürmüş ve gözleri görmeye başlamış.\n\nBu duruma çok sevinmiş ve geceyi o ağacın tepesinde geçirmiş. Sabah olup etraf aydınlanınca da şehre gitmek üzere yola çıkmış. Şehre varınca, şehir halkına demiş ki:\n\n— Eğer ben bu şehre su getirirsem bana ödül olarak ne verirsiniz? Bu habere çok heyecanlanan halk, eğer bize suyu getirirsen seni padişahımız yaparız, demişler.\n\nBunun üzerine adam cinlerden duyduğu gibi taşı kaldırıp şehre suyu getirmiş ve oraya padişah olmuş.\n\nBir gün tahtında otururken bir de bakmış ki gözünü çıkartıp kendini terk eden vefasız arkadaşı yanına gelmiş. Ona:\n\n—Ben o gözünü çıkarttığın arkadaşınım, demiş. Korkudan ne diyeceğini bilemeyen arkadaşı, bunun nasıl olduğunu sormuş. O da başından geçenleri bir bir anlatmış.\n\nAçgözlü arkadaşı bunları duyunca hemen o ağacın altına gitmiş ve ağaca çıkıp cinlerin gelmesini beklemiş.\n\nMeğer cinler de padişah olan adamcağızın hikayesini duymuşlar ve kendi bilgilerini gizlice dinleyen adamı arıyorlarmış. Tekrar aynı ağacın altına gelmişler. Bir de bakmışlar ki bir adam ağacın tepesinde kendilerini dinliyor.\n\nCinler, adamı yakalayıp bir top hamur etmişler. Adam da böylece cezasını bulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Cömert ile Kısmık",
        "text": "[CÖMERT İLE KISMIK]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Cömert ile bir Kısmık varmış.\n\nBir gün Cömert ile Kısmık yola çıkmış. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, acıkmışlar. Kısmık, Cömert’e:\n\n— Kardeş! Acıktık senin azığını yiyelim, demiş. Beraber Cömert’in azığını yemişler. Yine az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler tekrar acıkmışlar. Cömert, Kısmık’a:\n\n— Yine acıktık, şimdi de senin azığını yiyelim, demiş. Kısmık:\n\n— Yok, ben azığımı sana yedirmem. Sen de bana yedirtmeseydin, demiş. Cömert’i bırakıp gitmiş.\n\nCömert, acından yürüyemez olmuş ve yakında bulunan bir değirmene varmış. Değirmendeki unlardan yiyecek yapıp yemiş. Akşam olmuş, değirmenin bir köşesine yatmış. Gece yarısı olunca, cinler toplanıp gelmiş. Cinlerin başı da topal bir cinmiş. Bu topal cine de Topal Ağa derlermiş. Cinler:\n\n— Topal Ağa gelmedi, diye söylenirken, Topal Ağa gelmiş. Cinler Topal Ağa’ya:\n\n— Neden geç geldin, diye sormuş. Topal Ağa:\n\n— Bir padişahın kızının gözleri kör olmuş. Padişahın sarayının bahçesinde de iki tane gül bitmiş. Bunlardan birisi ak, birisi sarı. O gülleri kızın gözlerine koyduğunda, kızın gözleri açılır. Sarayın yanında da bir kulübe var. Kulübenin yanındaki ağacın dibinde de bir küp altın var, demiş.\n\nBütün bu konuşmaları Cömert duymuş. Sabah olup horoz ötünce cinler dağılmış. Cömert, padişahın yanına gitmiş. Padişaha:\n\n— Padişahım, bir kızınız varmış, gözleri körmüş. Ben onun gözlerini açarım, demiş. Padişah:\n\n— Oğlum eğer kızımın gözlerini açarsan, dile benden ne dilersen, demiş. Cömert:\n\n— Padişahım, sarayınızın yanındaki kulübeyi isterim, demiş. Padişah kabul etmiş. Cömert, gitmiş bahçedeki iki gülü koparmış. Ak gülü padişahın kızının sağ gözüne, sarı gülü sol gözüne koymuş. Padişahın kızının gözleri ayna gibi olmuş. Padişah da kulübeyi Cömert’e vermiş. Cömert kulübenin yanında bulunan ağacın dibindeki bir küp altını çıkartmış ve zengin olmuş.\n\nAradan hayli zaman geçmiş. Cömert, Kısmık ile karşılaşmış. Kısmık çok şaşırmış. Cömert’e:\n\n— Ben seni aç bir halde yolda bırakmıştım, nasıl oldu da böyle zengin oldun, demiş. Cömert de başından geçen her şeyi Kısmık’a anlatmış. Cömert’ten her şeyi öğrenen Kısmık:\n\n— Bende zengin olurum, diyerek Cömert’in gittiği değirmene gitmiş. Değirmenin bir köşesine yatmış. Gece olunca. Cinler toplanıp gelmiş. Cinler:\n\n— Topal Ağa gelmedi, derken Topal Ağa yüzü kırk kat olmuş bir halde gelmiş. Cinler:\n\n— Ne oldu, diye sormuş. Topal Ağa:\n\n— Padişahın kızının gözleri açılmış, kulübenin yanında bulunan ağacın dibindeki altınlar da alınmış. Belli ki bizi bir insanoğlu dinlemiş. Bakın bakalım etrafta bir insanoğlu var mı, demiş.\n\nBakmışlar ki Kısmık orada. Bunun üzerine Kısmık’ı suya atmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Padişahın Kızı ",
        "text": "[PADİŞAHIN KIZI]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde cinler cirit oynuyor eski hamam içinde. Ülkenin birinde bir padişah varmış. Padişahın da bir kızı varmış. Bir gün bu padişah bir tahta kenesini* bir şişe geçirmiş:\n\n— Eğer, kim bunun tahta kenesi olduğunu bilirse kızımı ona vereceğim, demiş. Herkes gelmiş, tahta kenesi olduğunu kimse bilememiş. Günlerden bir gün saraya bir ihtiyar gelmiş. Padişah, ihtiyara da sormuş. İhtiyar:\n\n— Bu tahta kenesi, demiş. Padişah:\n\n— Söz verdim, ihtiyar da olsa kızımı vereceğim, demiş. Padişah kızını bu ihtiyara vermiş. İhtiyar da aslında yedi başlı devmiş. Padişahın sarayına kılık değiştirip ihtiyar kılığında gelmiş.\n\nGel zaman olmuş, kızın devden üç tane çocuğu olmuş. Dev, kızı sınamak için babasının kılığına girip kızın yanına gelmiş. Kıza:\n\n— Kızım! Seni meğer bir deve vermişim. Gel, gidelim, demiş. Kız:\n\n— Yok ben devden memnunum gelmem, demiş. Bu defa dev en yakın arkadaşının kılığına girip kızın yanına gelmiş. Kız, arkadaşına:\n\n— Arkadaşım! Dev kimini ayağından asıp yiyor, kimini saçının telinden asıp yiyor. Şu oda adam kellesiyle dolu. Şu odada da birini saçının telinden asmış, yiyecek. Ama kurtaramadım, demiş.\n\nDev kızın söylediklerini duyunca gözlerinden ateş çıkmış. Bir çırpınmış tekrar deve dönüşmüş. Dev, kıza:\n\n— Sen benim yaptıklarımı nasıl anlatırsın, seni de yiyeceğim, demiş. Kız:\n\n— İki rekât namaz kılayım da beni öyle ye, demiş. Kız namaz kılmaya gidince bir fırsatını bulup kaçmış. Yorgun bir hâlde bir pınarın başında uyuyakalmış.\n\nBir beyin oğlu keçi güdermiş. Keçileri pınara sürmüş. Ama keçiler bir türlü pınardan gelmemiş. Oğlan pınara varmış ki ayın on dördü gibi bir kız pınarın başında uyuyor. Kızı uyandırmış. Kıza:\n\n— İns misin cin misin, demiş. Kız:\n\n— Ne insim ne cinim. Seni yaradan Allah’ın kuluyum, demiş. Oğlan kızı evine götürmüş. Kızla evlenmiş.\n\nGel zaman olmuş, dev kızın yerini öğrenmiş. Dev keçi kılığına girmiş. Keçilerin arasına karışıp kızın evine gelmiş. Kız, keçiyi görünce gözlerinden dev olduğunu anlamış. Çünkü devin gözleri ateş gibi parlıyormuş. Kız her şeyi eşine anlatmış.\n\nDev, oğlanın yanına varmış. Oğlanın canını alıp bir şişenin içine koymuş. Sonra kızın yanına varıp kıza:\n\n— Sen iğnenin deliğine de girsen seni bulurum. Artık seni yeme zamanım geldi, demiş. Kız, yine namaz kılmak istemiş. Namaza durmuş ki tam eğilirken bir melek gelmiş. Melek:\n\n— Namazdan doğrulurken şişeyi devir ve kır. Kocanın canı şişenin içinde, demiş. Kız, doğrulurken şişeyi devirip kırmış. Kocası kalkıp deve bir vurmuş ki dev ortadan ikiye ayrılmış.\n\nKız ile oğlan da yiyip içip muratlarına ermişler.\n\n*kene: Koyun, köpek, at vb. hayvanların veya insanların derisinde asalak olarak yaşayan, bulaşıcı hastalıklara neden olan böceklerin genel adı, sakırga\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "GÜL İLE SİNAN PADİŞAHI",
        "text": "[GÜL İLE SİNAN PADİŞAHI]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde cinler cirit oynuyor eski hamam içinde. Tam da o zamanlar ülkenin birinde üç kardeş yaşarmış.\n\nGünlerden bir gün üç kardeş eşlerini de alıp bir yere gitmiş. Bir dağın yamacına üç çadır kurmuşlar. Yatmış uyumuşlar.\n\nSabah olmuş ki ne göreler!&nbsp;Bir kara yılan, canavar gibi olmuş, küçük oğlanın çadırının yanına gelmiş. Kardeşleri korkmuş, atını alan kaçmış. Çadırda sadece küçük oğlan ile eşi kalmış. Herkes gidince yılan dile gelmiş. Oğlana:\n\n— Gül Sinan’a ne etti, Sinan Gül’e ne etti, diye sormuş. Oğlan:\n\n— Ben Gül’ü de Sinan’ı da bilmem, tanımam, demiş. Yılan, oğlana:\n\n— Ben bu cihanı hep gezdim, senden cesurunu bulamadım. Ben Gül’üm, Sinan da filan memleketin padişahıdır. Sinan padişahını bulup sorduğum soruyu cevap verirsen eşini bırakırım, demiş.\n\nOğlan eşini yılanın elinde bırakmış. Sinan padişahını aramaya gitmiş.\n\nÜlkenin birinde bir padişah varmış. Padişahın da üç tane bacısı varmış. Padişah bacılarının birini devlerin padişahına, birini kurtların kuşların padişahına, birini de canlının cinlinin padişahına vermiş. Oğlan padişaha gelip Sinan padişahının yerini sormuş. Padişah:\n\n— Ben Sinan padişahını bilmem; ama kurtların kuşların padişahı olan eniştemi çağırayım, o bilir, demiş. Padişah eniştesini çağırtmış. Kurtların kuşların padişahı:\n\n— Sinan padişahının yerini bir Zümrütüanka kuşu var, o bilir, demiş. Zümrütüanka kuşu gelmiş. Zümrütüanka kuşuna Sinan padişahının yerini sormuşlar. Zümrütüanka kuşu:\n\n— Bana kırk tuluk su, kırk tuluk et bul… Gak deyince et ver, guk deyince su ver, seni Sinan padişahının sarayına götüreyim, demiş.\n\nOğlan Zümrütüanka kuşuna gak dedikçe et, guk dedikçe su vermiş. Oğlanı, Sinan padişahının sarayına götürmüş.\n\nSinan padişahının surları adam kellesindenmiş. Padişah, oğlana:\n\n— Oğlum gelirken adam kellelerini görmedin mi, nasıl cesaret ettin de sarayıma geldin, demiş. Oğlan, padişaha başından geçen her şeyi anlatmış. Padişah:\n\n— Oğlum o yılan bir zamanlar benim eşimdi. Bir beni öldürmek istedi, sebebini sorunca bana bir değnek vurdu. Üç yıl eşek oldum. Üç yıl sonra sihri bozuldu insan oldum. Bu sefer de ben ona vurdum. Değneği eşime vururken de:\n\n— Yılan olasın da bağrın üzerine sürünesin, dedim. Yılan oldu, dokuz yıldır bağrıyla sürünüyor. İşte Gül bana bundan yaptı, ben de Gül’e bunları yaptım, demiş. Oğlan, yılanın sorduğu sorunun cevabını öğrenmiş.\n\nOğlan, Sinan padişahın sarayından çıkarken Zümrütüanka kuşu gelmiş, oğlanı kanadının üstüne alıp çadırına götürmüş. Yılan oğlanı görünce:\n\n— Öğrendin mi, demiş. Oğlan öğrendiklerini yılana anlatmış. Oğlan anlatınca yılan çırpınıvermiş ki ayın on dördü gibi on beş yaşında bir kız olmuş. Oğlana:\n\n— Sihirim bozuldu, benimle evlen, demiş. Tövbe etmiş. Sonra da kırk gün kırk gece düğün edip muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "İki Kardeş",
        "text": "[İKİ KARDEŞ]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ülkenin birinde iki kardeş varmış.\n\nBir gün iki kardeş bir ev yaptırmışlar. Büyük kardeş, küçük kardeşe:\n\n— Eski evi mi alırsın, yeni evi mi alırsın, demiş. Küçük kardeş:\n\n— Yeni evi alırım, demiş. Akşam olmuş bütün sığırlar eski eve gelmiş. İçlerinden sadece bir tanesi yeni eve gitmiş.\n\nKüçük kardeş, yeni eve gelen sığırı bağlayıp otlatmaya gitmiş. Bir taşın içinden bir kertiş* çıkmış. Küçük kardeş, kertişin kendisine selam verdiğini sanmış. Kertişe:\n\n— Sen bu sığıra mukayyet ol, ben birazdan gelirim, demiş. Kertiş kafasını sallamış. Küçük kardeş gelmiş ki ne görsün, danasını kurtlar yemiş.\n\nKüçük kardeş kertişe çok kızmış. Taşı kırıp kertişi bulmak için balyoz getirmiş. Taşı kırmış. Taşın içinden bir küp altın çıkmış.\n\nBüyük kardeş, küçük kardeşin bir küp altın bulduğundan haberi olmuş. Küçük kardeş, yeni evin kapısını penceresini sökmüş, oradan kaçmış.\n\nKüçük kardeş bir süre gittikten sonra bir çınarın başına çıkmış. Çınarın dibine de bir kervan konmuş. Küçük kardeşin elindeki kapı, pencere yere düşmüş.\n\nKervandakiler gök üstümüze düşüyor sanmışlar. Oradan kaçmışlar. Kervandakilerin neyi var, neyi yoksa küçük kardeşe kalmış.\n\n*kertiş: kertenkele\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Yalancı ile Padişah",
        "text": "&nbsp;\n\n[YALANCI İLE PADİŞAH]\n\nBir varmış, bir yokmuş. İnsanoğlu dağdan taştan, çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellâl iken, eşek berber iken, pire pehlivan iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir ülkede eğlenceyi seven bir padişah varmış.\n\nBu padişah yalancı adamların sözünü dinlemek ve eğlenmek için bir ilan yapmış.\n\n— Kim duyulmamış üç yalan söylerse ben ona istediği mükâfatı vereceğim. Fakat kim duyulmuş yalan söylerse onun kellesini keseceğim, diye ilan etmiş.\n\nYalancılar padişahtan nasıl olsa bir şey koparırız diye toplanıyorlar. On tane, yirmi tane toplanıp gelmişler. O zamanki en ileri gelen yalancılar padişahın huzuruna geliyorlar. Bunların başkanı padişahın huzuruna geçiyor, vezir vüzera da toplanıyor. Padişah:\n\n— Söyle bakalım oğlum bir duyulmamış yalan söyle, diyor.\n\n— Padişahım! Babam çok zengindi. Yumurtayı değirmenin teknelerine koyardık, değirmen döndüğü zaman bir taraftan horoz, bir taraftan ferik* çıkardı. Her taraf tavukla doldu. Padişah, vezir vüzeraya soruyor:\n\n— Bu yalanları daha önce hiç duydunuz mu, diye sormuş. Vezirler:\n\n— Hayır padişahım, hiç duymadık, diyorlar. Yalancı devam ediyor.\n\n— Babam, her taraf tavukla cücük doldu. Mesleği değiştirelim, dedi. Bu defa biz köylerden yün topladık, yünü develer ile getirdik, değirmenin teknelerine koyduk. Değirmen döndüğü zaman bir taraftan halı, bir taraftan kilim çıkıyordu, diyor. Padişah, vezir vüzeraya soruyor:\n\n— Peki bu yalanları daha önce hiç duydunuz mu, diye sormuş. Vezirler:\n\n— Hayır padişahım, hiç duymadık, diyorlar. Yalancı gittikten sonra padişah, vezire vüzeraya diyor ki:\n\n—Bu yalancı beni yenecek. Siz ne söylerse söylesin duyduk deyin, diyor. Toplanıyor bütün vezir vüzera:\n\n— Oğlum gel bakalım bu son yalanı da söyle, diyor padişah.\n\n—Padişahım! Senin baban öyle perişan duruma düşmüştü ki geldi babamgilden iki deve yükü altın götürdü. Baban o borcunu geri ödemeden öldü, diyor. Padişah vezir vüzeraya:\n\n—Bunu daha önce duydunuz mu, diyor. Hepsi:\n\n— Duyduk padişahım, diyorlar. Yalancı o zaman:\n\n— Padişahım o zaman ben o altınları geri istiyorum, demiş. Böylece yalancı kellesi kesilmekten kurtulmuş. Yalancıların hikâyesi de böyle.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "&nbsp;\n\n[SABIR TAŞI]\n\nBir köyde çocukları olmayan bir karı koca yaşarmış. Çocukları olması için her gün dua ederlermiş. Gel zaman git zaman bir kızları olmuş. Kızlarını elden esirgemişler, günden esirgemişler, gözlerinden bile sakınmışlar.\n\nBir gün kadın, bir kedinin kızına bakarak yalandığını görmüş. Hemen kocasına söylemiş:\n\n—Bu kedi bizim tek kızımızı yiyecek, buradan göçelim, demiş. Kızlarını alıp yola koyulmuşlar. Üç gün üç gece yürüdükten sonra havuzlu bir yere gelmişler. Etrafı demir kapılarla çevriliymiş. Karı koca kızlarına havuzdan su getirmesini söylemişler. Kız su almaya gittiğinde kapılar kapanmış, açılmamış. Anne baba kızlarına içerde ne olduğunu sormuşlar. Kız, içerde bir sürü hayvan, altın olduğunu söylemiş. Bir süre beklemişler, kapı açılmamış. Kız:\n\n— Bu bizim kaderimiz, demiş ve içerden altın alıp anne babasına vermiş. Karı koca gitmiş, kızları orada kalmış. Kız, buradaki evi dolaşmış. Evde birinin yattığını görmüş. Çok yakışıklı bir gençmiş. Bu gencin başında yedi sene beklemiş.\n\nKız, bir gün pencereye çıktığında çingenelerin göç ettiğini görmüş. Onların içinde de bir kız görmüş. Kızın annesine altın vermiş ve kızının yanında kalmasını, ona arkadaş olmasını istemiş. Çingeneler gitmişler, kızı orada bırakmışlar. Çingene kızı temizlemiş, paklamış, çok güzel bir kız olmuş. Çingene kızına:\n\n— Sen burada dur, ben namaz kılmaya çıkayım, demiş. Tam o sırada yedi senedir uyuyan genç uyanmış, karşısında çingene kızı görmüş. Genç, kıza kim olduğunu sormuş. Kız:\n\n—Ne insim ne cinim, Allah’ın bir kuluyum. Yedi senedir senin başında bekledim. Yanıma da bir çingene kızı aldım. Çingene kızı evde mi durur, balkonda oturuyor, demiş.\n\nGenç, çingene kızını çağırmasını söylemiş. Kız içeri girmiş. Genç, kıza:\n\n—Sen bu evin hizmetçisi, o da hanımı olacak, demiş. Kız gerçeği söylememiş. Bunun üzerinden aylar geçmiş.\n\nBir gün genç, pazara gidecekmiş. Karısına ne istediğini sormuş. Karısı altın, inci, kumaş gibi şeyler istemiş. Hizmetçi de sabır taşı ile sabır bıçağı istemiş.\n\n— Eğer almazsan yoluna kara bulutlar çöksün, demiş. Genç, pazara gitmiş. Karısının dediklerini almış, hizmetçinin dediklerini almamış. Gelirken yoluna kara bulutlar çökmüş. Genç tekrar dönmüş, sabır taşı ve sabır bıçağı almış. Sabır taşı ile sabır bıçağı aldığı satıcı:\n\n— Bunu vereceğin kişiyi gözetle, demiş. Eve dönmüş. Aldıklarını karısına ve hizmetçiye vermiş. Hizmetçi, kazları ve ördekleri önüne katmış, otlamaya götürmüş. Bir kayanın dibinde oturmuş. Sabır taşına başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine sabır taşı çatlamış. Sabır bıçağını kalbine saplayacağı an genç, elini tutmuş. Kızın sabır taşına anlattıklarının hepsini duymuş. Kızın elinden tutup eve gelmiş. Her şeyi öğrendiğini karısına söylemiş. Karısına, yani çingene kızına:\n\n— Kırk katır mı, kırk satır mı istiyorsun, demiş. Çingene kızı kırk katır istediğini söylemiş. Çingene kızını saçından kırk katıra bağlamış. Katırlar Çingene kızını alıp uzaklara götürmüşler. Kız ile genç de mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Akılsız Köy",
        "text": "&nbsp;\n\nAKILSIZ KÖY\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken vakti zamanında bir köy varmış. Bu köyde yaşayanların hepsi akılsız olduğu için köyün adı “Akılsız Köy”müş.\n\nKöyden biri bir yere gitse “Akılsız köyün akılsız adamı” derlermiş. Köylüler bu söylentilerden bıkmışlar, bir meclis toplamışlar. Bu meclis akılsız köye akıl getirmek için bir kişiyi seçecekmiş. Kimin gönüllü olduğunu sormuşlar. Kendini akıllı ve kahraman zanneden biri ortaya atılmış. Meclis onun eline bir dağarcık vermiş ve akılsız yola koyulmuş.\n\nHerkes akılsız köye akıl gelecek diye sevinmiş. Sevinmenin nasıl olduğunu bilmeyenler kendince ağlamış, kavga etmiş, hayvan kesmiş, şeker yemiş… Türlü türlü işleri seviniyoruz diye yapmışlar.\n\nYola koyulan akılsız az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, cinlerin cirit oynadığı vakit birisine rastlamış. O da bir deliymiş. Akılsıza nereye gittiğini sormuş. Akılsız olup biteni anlatmış:\n\n— Dağarcığa akıl dolduracağım, demiş. Deli:\n\n— Ben bunları önceden biliyordum, dağarcığı bana ver, ben akıllıyım, demiş. Akılsız inanmış, dağarcığı vermiş. Deli dağarcığı üfleyip hava ile doldurmuş, ağzını bağlayıp akılsızın eline vermiş.\n\nAkılsız dağarcığı almış, az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Nihayet köye yaklaşmış. Köye yaklaşınca:\n\n— Aklın birazını kendime ayırayım, köylüye dağıtınca bana kalmaz, demiş ve dağarcığın ağzını açmış. Dağarcıktaki hava uçup gitmiş. Akılsız sağa bakmış, sola bakmış, önünden bir tilkinin köye doğru kaçtığını görünce:\n\n— Akıl kaçıyor, demiş ve tilkinin peşine düşmüş. Akılsızı gören köylüler de peşine takılmışlar. Tilki kaça kaça bir ağacın kovuğuna girmiş. Akılsız da kafasını zorla kovuğa sokmuş. Tilki kovuktan kaçıp gitmiş. Köylüler adamı kovuktan çıkarmak için çekmişler. Çekerken çekerken adamın kafası kopmuş.\n\nOradan geçen bir bilgin neler olduğunu sormuş. Köylüler olan biteni anlatmışlar. Sonra da:\n\n— Yine akılsız kaldık, diye yakınmışlar. Bilgin de:\n\n— Siz akılsız değilsiniz. Eğer akılsız olsaydınız aklın önemli olduğunu düşünüp aramaya çıkmazdınız. Akıl zaten sizde var ama fark edememişsiniz, demiş.\n\nO günden sonra köyün adı ve insanları akılsız diye anılmış. Köy de bilginin adı ile anılmış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Mintik Kız",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[MİNTİK KIZ]\n\n&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi pek günahmış. Bir köyde komşu kızları toplanıp madımak toplamaya gidermiş.\n\nKomşulardan birinin tek kızı varmış. Adı da Mintik Kız imiş. Mintik Kız çok küçükmüş. Ancak kızların arkası sıra gidebilecek yaştaymış. Bir gün, madımağa giden kızları görünce heveslenmiş:\n\n— Anne, ben de gideceğim. Anne, ben de gideceğim, demiş. Annesi:\n\n— Kızım, sen küçüksün. Gidemezsin, dolanamazsın, gelemezsin, demiş. Kız:\n\n— Yok, anne ben de gideceğim, demiş. Mahalleden aynı yaşta üç küçük kız bir olmuşlar. Anneleri azıklarını vermiş, büyük kızların arasına karışıp gitmişler.\n\nO yana, bu yana gitmişler, madımak toplamışlar. Öğlen olmuş. Bir suyun başına varmışlar. Hep beraber, yemeklerini yemişler. Yemekten sonra küçük kızlar uyumuş. Büyük kızlar demişler ki:\n\n— Bunlar uyusun. Biz gidip biraz daha madımak toplayalım. Sonra da gelir, bunları buradan alır, köye döneriz.\n\nKızlar gitmekte olsun, küçük kızlar uyanmışlar. O tepe şu yana, bu tepe şu yana… Kızları aramış, bulamamışlar. O arada büyük kızlar da gelip küçüklere bakmışlar. Onlar da küçükleri bulamamışlar. Birbirlerini bulamayınca, büyük kızlar eve gelmiş; küçük kızlar dağa, dereye düşmüşler.\n\nŞu yan senin, bu yan benim dolaşırlarken gece olmuş. Bir de yağmur başlamış. Kızlar bir ışık görmüşler:\n\n— Şu ışık görünen yere gidelim, misafir olalım. Bize de ekmek verirler, demişler.\n\nIşığa yaklaşmışlar. Bir tepede bir pencere görünüyormuş. Yaklaşınca anlamışlar. Görünen şey büyük bir kapısı olan kocaman bir binaymış. O yana dolanmışlar, bu yana dolanmışlar. Girecek yer bulamamışlar. Evvelden binaların pencereleri, duvarlarda değil; yukarıda, bacanın ortasında olurmuş. Işık görünen pencereye tırmanmışlar. Cama vurmuşlar, üstten aşağı… Devin eviymiş orası. Dev:\n\n— Kim o, demiş. Mintik Kız:\n\n— Ben Mintik Kız’ım. Bunlar da arkadaşlarım. Madımak topluyorduk. Evimizi kaybettik, yolda kaldık, dağda kaldık, demiş. Dev sevinmiş:\n\n— Yolunuza kurban olayım. Sizin ayaklarınızı seveyim, demiş ve sevinerek kapıyı açmış. İçeri almış, bunlara bakmış ki kebaplık çocuklar…Dev bunlara, yedirip içirmiş. Mintik Kız öbürlerine:\n\n— Kızlar uyumayın. Bu, dev… Bize bir şey eder, bizi yer. Bizi öldürür, demiş. Kızlar, korkularından uyumamışlar. Dev bağırmış:\n\n—Kızlar, kim uyuyor? Kim uyanık? Mintik Kız:\n\n— Ben uyanığım, demiş. Dev:\n\n— Kız, sen niye uyumuyorsun, diye sormuş. Mintik Kız:\n\n— Benim anam gece bana makarna keserdi. Onu yerdim taş gibi uyurdum, demiş. Maksadı devi oyalayıp, sabah etmekmiş.\n\nDev kalkıp, bir çuval unla makarna yoğurmuş. Onu kesene kadar da bayağı zaman geçmiş. Kıza yedirip içirmiş, uyusun diye… Uyumalarını bekliyormuş ki çabuk öldürsün… Dev:\n\n— Kim uyuyor? Kim uyanık, diye yine sormuş. Mintik Kız:\n\n— Ben uyanığım, demiş. Dev:\n\n— Kız, Mintik Kız niye uyumuyorsun, demiş. Mintik Kız:\n\n— Anam giderdi, halburla pınardan su getirirdi. Ben de içer, uyurdum, demiş.\n\nDev aklı işte… Gitmiş, kalburu pınarın altına tutmuş. Su akıyormuş, akıyormuş kalbur dolmuyormuş:\n\n— Kız, Mintik Kız bu dolmuyor, demiş. Mintik Kız:\n\n— Toprak al da sıva! Toprakk al da sıva, demiş.\n\nDev sıvamış; ama halbur yine suyu tutmamış. Uğraşırken sabah yaklaşmış. Neyse dev, biraz su getirebilmiş. Kızlar, dev görmeden suyu dökmüşler.\n\nŞafak atmış, sabah olmuş. Devin inek sürüsü, davar sürüsü, at sürüsü varmış. Ondan dolayı da orada koyun postları varmış. Mintik Kız:\n\n— Kızlar, aman bu saatten sonra deve fırsat vermeyelim. Postların içine girelim, kaybolalım, demiş.\n\nÜç kız üç postun içine girip koyun sürüsüne karışmışlar. Dev, davarın içinde kızları aramaya başlamış. Onu kavramış, bunu kavramış… Falan etmiş, filan etmiş… En sonunda bunları bulmuş. Kızları bağlayıp bir çuvala sokmuş. Kendi de odun getirmeye gitmiş:\n\n— Odun getirip fırını yakayım. Bunları iyice kızartırım. Sonra da yerim, demiş.\n\nDev oduna gitmekte olsun… Kızlar çuvaldan çıkmışlar. Yerlerine de devin danalarını koymuşlar. Ondan sonra tavana çıkmış ve bir yere gizlenmişler. Dev odundan gelmiş. Dev bu, bir araba odun getirmiş sırtında. Oraya devirip fırını yakmış. Çuvalı da değirmen taşının üstüne koymuş. Dana bağırmış. Dev:\n\n— Nasılmış! Beni oyalar mısın? Dana gibi bağırttım ya seni, demiş. Mintik Kız yukarıda sabredememiş:\n\n— Hi hi hi, diye gülmüş. Dev:\n\n— Kız, Mintik Kız oraya nasıl çıktın? Ne ettin bana söyle de ben de çıkayım, demiş. Mintik Kız:\n\n— Yatakları hep birbiri üstüne yığdım, çıktım, demiş. Dev bunun üzerine yatakları birbirinin üstüne yığmış. Yalnız dev çıkamamış. Basınca yataklar devriliyormuş. Bir olmuş, iki olmuş… Dev:\n\n— Mintik Kız, ne yaptın da oraya çıktın, diye yine sormuş. Mintik Kız da:\n\n— Ne kadar kap kacak, bardak çanak varsa üst üste yığdım, çıktım, demiş.\n\nDev, onu da yapmış. Bütün kap kacağı, bardağı, çanağı hışır etmiş*. Bir de ayağı bacağı kırılmış. Dev yine sormuş:\n\n— Mintik Kız, doğru söyle. Daha sana bir şey etmeyeceğim. Mintik Kız inanmamış,\n\n— Orada eğiş* var ya, uzun, onu fırına soktum, kızdırdım. Üstüne bastım, çıktım. Dev, eğişi kızgın fırına sokmuş. İyice tunç olunca üstüne basmış. Üstüne basınca yanıp havaya fırlamış, alttan girmiş, üstten çıkmış. Dev canını vermiş.\n\nKızlar aşağı inmişler. Devin eşyalarını atlara yüklemiş, yola düşmüşler. Ama köyde matem varmış. Kızları sabahlara kadar aramışlar, bulamamışlar. Bir de bakmışlar ki Mintik Kızla öbür iki kız, devin evinde ne varsa eşya, at, davar, inek, almışlar, geliyorlar.\n\nKızlar dünyanın malını getirmiş, dev malıyla zengin olmuşlar.\n\nYiyip içip muratlarına geçmişler…\n\n*hışır etmek: Hurdaya çevirmek. Bir şeyi küçük parçalara bölmek, kırmak suretiyle kullanılmaz hâle getirmek.\n\n*eğiş: Yemiş koparırken dalları çekmeye veya kovandan bal almaya yarayan araç.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "TEK KÖSE İLE ÇİFT KÖSE",
        "text": "&nbsp;\n\n[TEK KÖSE İLE ÇİFT KÖSE]\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde …Bir Tek Köse ile Çift Köse varmış. Bunlar ayrı ayrı köylerde kalırlarmış. Tek Köse çok uyanık ve zekiymiş. Tek Köse ile Çift Köse zaman zaman birbirlerini ziyaret ederlermiş.\n\nGünün birinde Tek Köse, Çift Köse’den borç almış. Çift Köse’ye bu borcu üç ay sonra ödeyeceğine söz vermiş. Üç ay sonra Çift Köse Tek Köse’nin yanına gelip almış olduğu borcu ödemesini istemiş. Tek Köse zeki olduğu için parayı vermemeye çalışıyormuş. Çift Köse’ye:\n\n— Biraz fasulyem biraz da ekinim var. Hasatımı yapar yapmaz senin paranı vereceğim, der.\n\nÇift Köse bunu kabul eder. Tek Köse bu borçtan kurtulmak için bir plan hazırlamaya başlar. Çift Köse tekrar parasını istemeye geldiğinde Tek Köse bir köpeğin kafasına yemek kazanını takar, kıçına bir değnek vurur. Köpek değneği yiyince kaçar gider. Bunu gören Çift Köse, Tek Köse’ye hayretle:\n\n— Ya Tek Köse sen ne yapıyorsun? Köpeğin boynuna yemek kazanını taktın, tekmeyi de vurup gönderdin. Nedir bu işin aslı, diye sorar. Sorunca Tek Köse bu köpeğin ırgatlara yemek götürdüğünü söyler. Bunu duyan Çift Köse kulaklarına inanamaz. Aklı biraz az çalıştığı için hemen buna inanır ve Tek Köse’ye der ki:\n\n— Sana verdiğim borç paranın bir miktarını almayayım da sen bu tazıyı bana ver.\n\n&nbsp;Tek Köse başta razı olmamış gibi yapar; ancak sonunda Çift Köse ile anlaşır. Tek Köse’nin elinden tazıyı alır ve evine götürür.\n\nBir gün Çift Köse tarlaya gider. Gitmeden evvel karısına öğle yemeğini bu tazıyla birlikte göndermesini söyler. Karısı köpeğe bakar ki köpek çok güzel görünüyor. Kocasının isteğine uyar. Çift Köse, karısına:\n\n— Azığı bunun beline saracaksın; kafasına kazanı takacaksın. Kıçına tekmeyi vuracaksın. O da bize yemeği getirecek.\n\nKadın aynen Çift Köse’nin dediği gibi yapar ve köpeği gönderir. Köpek bunun burası ne bilir tarlayı ne bilir azık götürmeyi? Köpek yola düşer, Çift Köse’de tarlada azığı beklemektedir. Ne var ki köpek bir türlü yemeği getirmez. Çift Köse akşam vakti olunca aç bir şekilde evine gelir. Eve gelince öğle vakti köpeği neden göndermediğini sorarak karısına bağırıp çağırır. Karısı, aynen dediği gibi yaptığını, köpeğini gönderdiğini; ancak köpeğin götürmediğini söyler. Çift Köse işin aslını anlar. Gel gör ki kadının yediği azar yanına kar kalır. Çift Köse kendi kendine der ki:\n\n— Ulan Tek Köse’nin yaptığı hileye bak, kandırmış beni.\n\n&nbsp;O hırs ile Tek Köse’nin evine varır. Çift Köse oraya varır varmaz Tek Köse kendi hanımına kuvvetlice vurur ve kadını ortaya devirir. Çift Köse bu durumu görünce:\n\n— Ya Tek Köse! Ne yaptın sen? Kadını öldürdün.\n\n&nbsp;Tek Köse bunun üzerine kadının ölmediğini ölse de diriltmenin kolay olduğunu söyler.\n\nÇift Köse şaşırır kalır ve kadının nasıl canlanacağını sorar. Tabii ki Çift Köse, Tek Köse’nin daha önceden karısını tembihlediğini ve kendine vurunca ölü numarası yapmasını söylediğinden haberi yoktur.\n\nTek Köse eline bir düdük alır ve düdüğü öttürmeye başlar. Bir süre sonra kadın yattığı yerden ayağa kalkar. Durumu gören Çift Köse, bu düdüğü kendisine vermesi için Tek Köse’ye yalvarmaya başlar. Tek Köse yine ilk başta kabul etmek istemez. Bu düdüğün çok değerli olduğunu ve veremeyeceğini söyler.\n\nBunun üzerine Çift Köse alacağı borç paranın bir kısmını daha almayacağını buna karşılık olarak da düdüğü istediğini söyler. Durumdan çok memnun olan Tek Köse, düdüğü Çift Köse’ye satar.\n\nÇift Köse, tekrar köydeki evine gelir. İçeri girer girmez karısına şiddetli şekilde vurur ve onu öldürür. Tekrar canlandırmak için düdüğü çalmaya başlar; ancak kadın bir türlü canlanmaz. Çift Köse, Tek Köse’nin yine kendini kandırdığını anlar. Öfkeli bir şekilde Tek Köse’nin bulunduğu köye gelir.\n\nÇift Köse’nin öfkeli şekilde geldiğini gören Tek Köse, yine bir plan düşünmeye başlar. Çift Köse eve girince elindeki tavşanın boynuna yemeği takar bu tavşanın tarlaya azık götürdüğünü ve ne söylenirse yaptığını söyler. Çift Köse hayretle:\n\n— Ya Tek Köse sen ne yapıyorsun? Tavşan tarlaya azık götürür mü hiç?\n\nTek Köse ise bu tavşanı çok iyi eğittiğini, tavşanın bu azığı alıp tarladakilere teslim edeceğini ve geri geleceğini, söyler. Tavşanın boynuna yemeği takar ve bir tekme vurur. Tavşan kaçar gider.\n\nElbette ki tavşan tarlaya gitmez. Tavşan yola çıktıktan bir süre sonra Tek Köse, başka bir tavşanı sanki o tavşanmış gibi çıkarır ve azığı teslim edip geldiğini söyler. Bir taraftan da tavşana:\n\n—Yemeği götürdün mü? Aslanım! diyerek tavşanın sırtını sıvazlar. Bunu gören Çift Köse, Tek Köse’den bu tavşanı kendisine vermesini ister. Tek Köse başta verme taraftarı olmaz bunun üzerine Çift Köse alacağı parayı almayacağını buna karşılık tavşanı ona vermesini Tek Köse’den ister.\n\nTek Köse hem borcundan kurtulmuştur hem de işe yaramaz bir tavşanı satmıştır. Çift Köse tavşanı alır ve evine gider. Tavşanı evin bir köşesine bağlar.\n\nÇift Köse yeniden evlenmiştir. Bir gün tarlaya gitmesi gerekir. Yola çıkmadan evvel karısına tavşanın boynuna yemeği takmasını, sırtına ekmeği sarmasını; tavşanında bunu alıp kendine getireceğini söyler. Karısı başta böyle bir şey olamayacağını söyler, ancak sonra duruma razı olur.\n\nÖğle vakti olunca kadın tavşanın boynuna yemeği takar, sırtına ekmeği sarar. Tavşan yolları aşarak kaybolur. Çift Köse, tarlada azığın gelmesini bekler; ancak azık bir türlü gelmez. Akşam olunca Çift Köse evine gelir. Karısına neden tavşanla azığı göndermediğini sorar. Karısını bir güzel döver sonra kadını yemeğe gönderdiğini, ancak tavşanın yemeği getirmediğini anlar. Hırs ile Tek Köse’nin yanına gider. Tek Köse'yi yakalayıp oracıkta parasının tamamını geri alır.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Zonguldak",
        "title": "Balıkçı Oğlu",
        "text": "&nbsp;\n\n[BALIKÇI OĞLU]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde balıkçılık yapan bir baba ve oğul varmış. Bir gün baba oğul balığa çıkmışlar. Belirli bir zaman sonra bunların oltasına bir büyük balık takılmış. İkisi birden bu balığı çekememişler. Babası oltayı oğlana verip, kendisi adam çağırmaya gitmiş. Oğlan babasını beklemeye başlamış. Bu balık, çırpınmaya başlamış. Oğlan bu balığa acımış. Dayanamayıp, merhamet etmiş. Balığı bırakmış. Eve gitmiş.\n\nOğlanın babası da adam toplamış, denize gidiyormuş. Oğlanla karşılaşmışlar. Oğlan:\n\n—Balığı bıraktım, deyince, balıkçı dayanamamış oğlanı dövmüş. Oğlan eve gelmiş, annesine olanları anlatmış. Artık buralarda duramayacağını, başka yerlere gideceğini söylemiş. Anası ne kadar dil döktüyse de dinletememiş. Annesi, oğluna azık hazırlamış. Oğlana da şu nasihati vermiş:\n\n— Oğlum, arkadaşlarına çok dikkat et. Eğer arkadaşın ekmeğin yumuşak yerini kendine ayırıyor, sert yerini sana veriyorsa onunla arkadaşlık etme. Eğer arkadaşın ekmeğin yumuşak yerini sana verip, sert yerini kendisi yiyorsa onunla arkadaşlık kur, demiş.\n\nOğlan epey bir yol yürümüş. Yolda birine rastlamış. Onunla biraz sohbet etmiş. Herhalde iyi biridir diye içinden düşünmüş. Bir ağacın altına oturup yemek yemeye başlamışlar. Bakmış ki oğlan, adam ekmeğin yumuşak yerini kendisine ayırıyor. Belli etmeden bayatı da oğlana verince, annesinin sözü aklına gelmiş. Sonra Balıkçıoğlu, adamın yanından ayrılmış.\n\nBir müddet daha gidince yeni birine rastlamış. Onunla da konuşup yemeğe oturmuş. O da yumuşak tarafını kendine ayırıyor, bayatı balıkçının oğluna veriyormuş.\n\nYine ayrılmış ve yürümüş. Yine biriyle karşılaşmış. Yemeğe oturmuşlar. Bu adam yumuşağı arkadaşına ayırıyor, bayatı kendisi yiyormuş.\n\nBalıkçı oğlu, annesinin tarif ettiği insanın böyle olduğunu düşünerek bu adam ile arkadaşlık kurmuş. Beraber şehre gidip ortak bir kunduracı dükkanı açmışlar. Günler, böyle kundura dükkanında geçerken bir gün bir tellal:\n\n—Bir saat gözü kapalı, bir saat gözü açık gidebilecek bir yiğit arıyorum, deyince balıkçı oğlu:\n\n—Ben varım, demiş. Tellal bunun gözünü bağlamış. Bir saat atın üstünde yürütmüş. Bir saat de gözü açık gitmiş. Bir kuyuya gelmişler. Tellal:\n\n—Bu kuyuya ineceksin. Yoksa hakkın olan parayı vermem, deyince bizimki kabul etmiş. Kuyuya inmiş. Kuyuya inince bir de bakmış ki, kuyunun içi altın dolu.\n\nTellal, altınları kovaya koymasını istemiş. Balıkçı oğlu kova kova altın doldurmuş. Sonunda artık tellal:\n\n— Altın koyacak yer kalmadı, demiş. Balıkçı oğlu:\n\n— Beni yukarıya çek, demiş. Tellal gülerek seni burada bırakacağım. Buranın yerini tek ben bilmeliyim deyip oradan ayrılmış. Balıkçı oğlu bir müddet daha kuyuda beklemiş. Bakmış ki kuyuda bir akrep dolanıyor. Balıkçı oğlu:\n\n—Bu akrep bu kuyunun içinde yaşayamaz. Kesin burada bir çıkış vardır, demiş.\n\nAkrep bir deliğe girmiş. Balıkçı oğlu, yanındaki bıçakla akrebin girdiği yeri genişletmiş. Bir de bakmış ki karşısında bir tilki. Tilkiyi takip edip epey bir zaman yürümüş. Çıktıklarında insan iskeletleri varmış.\n\nBalıkçı oğlu düşünmüş. Tilki buradaki insanları yemiş olmalı. Beni de yemek isteyecektir. Oradan çıkmış. Araya araya kunduracıyla yaşadığı şehri bulmuş. Olanları kunduracıya anlatmış. Birkaç ay böyle geçince yine aynı tellal:\n\n&nbsp;—Bir saat gözü kapalı, bir saat gözü açık gidebilecek birisini arıyorum, demiş.\n\nBu sefer kunduracı gitmiş. Yine aynı şekilde gitmişler. Kuyuya geldiklerinde tellal:\n\n—Bu kuyuya inmezsen paranı vermem, demiş. Kunduracı:\n\n—Verme. Ben böyle anlaşmadım. Benim anlaşmamda kuyuya inmek yoktu, demiş. Tellala:\n\n—Sen in, demiş. Tellal inmiş. Kova kova altını çıkartmış. Altınları alıp tellalı içerisinde bırakıp ata binmiş. At kendisini tellalın evine götürmüş. Tellalın evine gelmiş, oradaki altınları da almış.\n\nBizim ikili çok zengin olmuşlar. Padişahın konağının karşısına bir konak yaptırmışlar. Balıkçı oğlu padişahın kızını istetmiş. Padişah ne istediyse tamam demişler. Padişah:\n\n— Benim kızım bundan önce yedi sefer evlendi. Damatlar hep ilk gece öldü, demiş. Düğün olup gerdek olmaya geldiğinde, ben senin ortağınım. İlk ben gireceğim, demiş. Balıkçı oğlu:\n\n— Olur mu hiç, o benim karım dediyse de, dinletememiş. Kunduracı elinde bir kılıç içeriye girmiş. Meğer kızın midesinde bir yılan varmış. Ağzından çıkar ve damatları öldürürmüş. Kız da bunu her seferinde saklarmış. Eğer kız söylerse, kızı içeriden sokacakmış. Yine yılan çıkınca, kunduracı yılanı kılıçla öldürmüş. Balıkçı oğlunu çağırmış.\n\nBalıkçı oğlu odaya girdiğinde olanları öğrenmiş. Kunduracının sadık olduğuna bir kere daha inanmış. Zamanla, kunduracıyla servetlerini bölüşmüşler. Memleketlerine döneceklermiş. Kunduracı razı olmuş. Balıkçı oğlunun bir zamanlar balık tuttuğu yerde ayrılacaklarmış. Kunduracı:\n\n— Bizim her şeyimiz ortaktı, bu kız da ortak, demiş. Balıkçı oğlu:\n\n—Etme, tutma demiş. Kunduracı kabul etmemiş. Çaresiz bizim oğlan kabul etmiş. Kızın ellerini ve ayaklarını iki ağaca bağlayıp, kızı germişler. Kunduracı:\n\n— Ya Allah! deyip, kızı keseceği sırada kız korkusundan kusuvermiş. Meğerki yılan midesinde yavrulamış. Kusunca yılan yavruları çıkmış. Kızın tekrar ellerini, ayaklarını çözmüşler. Kunduracı:\n\n—Balıkçı oğluna ben senin salıverdiğin balığım demiş ve şunları söylemiş:\n\n— Sen bir iyilik et, suya at, balık bilmezse Halik bilir.\n\nKunduracı tekrar suya atlamış. Oğlanla kız kendi altınlarını da bırakıp denizde kaybolmuş. O günden sonra padişahın kızı ile balıkçı oğlu arasında hiçbir gizli şey olmamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Zonguldak",
        "title": "AYI VE ÜÇ OĞLAN",
        "text": "AYI VE ÜÇ OĞLAN\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde&nbsp;kalbur saman içinde, zamanın birinde üç oğlu ile birlikte bir çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi geçimini odun keserek, hayvan bakarak, ekin ekerek sağlarmış.\n\n&nbsp;Bir gün çiftçi hastalanmış. Hastalandığı için odunu büyük oğlu yapmaya başlamış. Büyük oğlan ormanda odun keserken ormanda yaşayan ayı sesi duymuş:\n\n&nbsp;— Kim var orada, demiş. Oğlan korkmuş ve baltayı yere fırlatmış. Ayı gelmiş oğlanı alıp inine götürmüş ve oraya bağlamış. Akşam olmuş, oğlan eve gitmeyince ev ahalisi kaygılanmış.\n\nErtesi gün olmuş. Oduna ortanca oğlan gitmiş. Bir yandan da abisinin izini arıyormuş. Odun keserken ayı sesi duymuş ve oraya gelip çocuğa bağırmış:\n\n— Kim var orada, diye. Çocuk:\n\n— Ben varım, demiş. Ayı:\n\n— Odun kesmeyi bırak, demiş. Çocuk bırakmış. Ayı da çocuğu alıp inine abisinin yanına götürüp bağlamış.\n\nAkşam olmuş. Ortanca çocukta eve gelmeyince ev halkı daha da çok telaşlanmış. Babaları iki oğlunun ardından yas tutmaya başlamış. İki yavrucuğunu kaybetmiş.\n\nErtesi gün olmuş. Baba hasta yatağında yatarken küçük oğlan eline baltayı alıp babasına:\n\n— Ben oduna gidiyorum, demiş. Babası oğlunu göndermek istememiş. Artık bir tanecik oğlu kalmış. Onu da kaybetmek istemiyormuş. Ama çocuk babasını teselli etmiş:\n\n— Ben hem odun keser hem de akşama ağabeylerimi bulup sana getiririm, demiş. Yine de babasının gönlü razı olmamış. Çocuk yine de dinlemeyip gitmiş. Giderken cebine yumurta koymuş. Başım sıkışırsa kullanırım diye düşünmüş.\n\nÇocuk ormana gelmiş. Odun kesmeye başlamış. Bir yandan da ağabeylerini arıyormuş. Odun keserken ayı sesi duyup oraya gitmiş. Ayı:\n\n— Kim var orada, demiş. Çocuk:\n\n— Ben varım, demiş. Ayı çocuğa:\n\n— Odun kesmeyi bırak, demiş. Çocuk bırakmamış devam etmiş kesmeye. Ayı başlamış çocuğu korkutmaya. Çocuk:\n\n— Boşuna uğraşma, ayı ben senden korkmuyorum, demiş. Sonra devam etmiş sözlerine.\n\n— Yerden taş almış, ben bu taşı sıksam suyunu çıkarırım, demiş. Ayı inanmamış. Çocuk ayıya çaktırmadan cebinden yumurta çıkarıp onu sıkmış ve yumurta akmış. Ayı taşın suyunu çıkardı zannederek korkmuş.\n\n&nbsp;Çocuk ayıya ağabeylerini sormuş. Ayı da çocuğa ağabeylerinin ininde olduğunu söylemiş. Çocuk ağabeylerini istemiş. Ayı da ağabeylerini getirmiş. Çocuk ağabeylerine sarılmış. Ayı o kadar korkmuş ki inindeki bütün yiyecekleri çocuğa vermiş.\n\nÇocuklar eve dönmüşler. Babaları çok mutlu olmuş. Mutluluktan ağlamaya başlamış.\n\nErtesi gün olmuş. Ayı kapıyı tıklamış, sırtında odun yığını varmış. Ayı:\n\n— Artık odunu size ben getireceğim, demiş. Onlar da ayıya teşekkür etmişler. Bundan sonra mutlu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Nar Tanesi",
        "text": "NAR TANESİ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde, bir delikanlı yaşarmış. Bu delikanlı, bey oğlu imiş ve komşusu olan yaşlı bir kadınla uğraşır dururmuş. Her gün kadın, evinin önünde oturup ip eğirir, çıkrık dikiyormuş. Bu delikanlı oradan geçer ve kadına şaka yaparmış.\n\nBir gün böyle, iki gün böyle, kadın artık sinirlenmiş ve delikanlıyı yanına çağırmış:\n\n— Benim nasihatlerimi dinle, ben senin derdini biliyorum, demiş. Daha sonra delikanlıya anlatmaya başlamış:\n\n— Var git pazara, üç tane nar al. Birini pazarın içinde kes. Diğerini yolda gelirken kes. Birini de çeşmenin başına var, orda kes. Tanelerini de suya saç. O zaman, sudan bir güzel kız çıkacak. O kızla evlen.\n\nDelikanlı, yaşlı kadının söylediklerini dinlemiş ve pazara gitmiş. Üç tane nar almış. Birini pazar yerinde kesmiş. İkinciyi yolda kesmiş. Üçüncüye gelince sıra, onu da çeşme başına varınca kesmiş. Tanelerini de suya saçmış. Yani yaşlı kadının dediklerini bir bir uygulamış.\n\nTam o sırada, dünyalar güzeli bir kız çıkmış sudan. Delikanlı, kızı görünce sevinmiş. Ona işlerinin olduğunu ve kendisini orada beklemesini söylemiş. Sonra kaybolur korkusuyla ağacın tepesine çıkarmış. Delikanlı çekmiş gitmiş. Kız, ağacın başına pırlayıp çıkmış, delikanlıyı beklemeye başlamış.\n\nSudan çıkan kızın başında üç tane ak tel bulunurmuş. Delikanlının başka bir komşusunun da bir kızı varmış. Anası, bu kızı suya göndermiş çeşme başına. Bu kız, zenci gibi çok siyahmış. Suyun başına vardığında suya:\n\n— Suyum, sen mi güzelsin ben mi, diye sormuş. Su da:\n\n— Ne sen güzelsin, ne de ben. Nar tanesi güzel, diye cevap vermiş.\n\nBunun üzerine kara kız, elindeki kovaları yere vurup kırmış. Eve vardığında annesi, kovaları neden kırdığını sormuş. O da cevap vermemiş. Bu olay üç gün aynı şekilde tekrarlanmış. Üçüncü gün, ağacın başından nar tanesi Arap kıza seslenmiş:\n\n— Derdin ne Arap kızı? Her gün gelip kovaları kırıyorsun, demiş.\n\nArap kız da olayları anlatmış. Sonra, nar tanesine ağacın başına nasıl çıktığını sormuş. O da Arap kızına, saçındaki ak tellerden birini uzatıp, onun da yukarı gelmesini istemiş.\n\nBirlikte ağacın başında otururlarken Arap kız, nar tanesinin saçındaki ak telleri sormuş. Sonra birini kopartmış, derken ikinciyi kopartmış. Üçüncüyü kopardığında, nar tanesi kuş olup uçup gitmiş.\n\nTam bu sırada da delikanlı gelmiş. Bir de bakmış ki, bıraktığı dünyalar güzeli nar tanesi simsiyah olmuş. Hemen:\n\n— Nar tanesi, saçlarına ne oldu, diye sormuş. Nar tanesi de:\n\n— Delikanlı, rüzgar beni böyle karattı. Saçlarımı da rüzgar yoldu, demiş.\n\nDelikanlı da inanmış ve kızı ağaçtan indirip eve götürmüş. Annesine ve babasına, evleneceği kızın o kız olduğunu söylemiş. Ama kıza kanı kaynamamış hiç. Hemen evlenmişler. Delikanlı, sevmediği bir kızla evlendiği için çok üzülmüş ve kaçmış, kaybolmuş.\n\nÇıkrıkçı nine, her gün bir komşusuna gidermiş. Giderken de sabah bir kuş cama gelirmiş:\n\n— Nine, nine, canım nine. Arap kız uyuyor mu, diye sorarmış. Nine de uyuyor dediğinde:\n\n— Uyusun, uykusu kan katranla dolsun, dermiş. Bey oğlunu sorunca da:\n\n— Uykusu güller ile dolsun, dermiş.\n\nBir gün böyle, beş gün böyle, sürüp gitmiş. Nine, bunu Bey oğluna söylemiş. O da ağacı kestirmiş. Nine, ağaç kesildikten sonra bir kamga* almış ve koksun diye evine götürmüş. Kamgayı kaşıklığa koymuş ve evden çıkıp gitmiş. Geri döndüğünde bakmış ki evi barkı tertemiz olmuş, tencereler yemekle dolmuş.\n\nNine çok şaşırmış. Ama bir gün böyle, beş gün böyle sürüp gitmiş. Nine olanları kimseye anlatmamış. Ama kendisi de merak etmiş.\n\nBir gün yine evden çıkar gibi yapmış, camın kenarından olup bitenleri izlemek için beklemiş. Tam o sırada, kaşıklıktan ağaç parçası evin ortasına atmış kendini. Hemen o anda servi boylu bir kız olmuş. Etrafı temizlemiş, yemekleri yapmış.\n\nTam işi bitirip kaşıklığa döneceği anda nine camdan elini uzatıp kızın saçlarını yakalamış. Kızın kim olduğunu sormuş. Kız da başından geçenleri bir bir anlatmış.\n\nNine, kızın nardan çıktığını öğrenince delikanlıya söylediği nasihati aklına getirmiş. Bu kızın nar tanesi olduğunu anlamış. Nine, bey oğlunun evine giderek kızın başından geçenleri orada anlatmış.\n\nBey oğlunun karısı Arap kız da, olanları dinleyince, o kızın nar tanesi olduğunu anlamış. Bey oğlunun babası, dört bir yana haber salmış; oğlunun bulunması için.\n\nArayanlar Bey oğlunu bulup getirmişler. Bey oğlu, geldiğinde görmüş ki, evdeki kız kavağın başına çıkardığı nar güzeli. Telaşlanan Arap kız, gerçeği bildiği için her şeyi anlatmış. Bey oğlu, bunu öğrenince çok sinirlenmiş ve Arap kıza:\n\n— Kırk katır mı istersin, kırk satır mı, demiş. Arap kız da:\n\n— Kırk satırı ne yapayım, kırk katır isterim, demiş.\n\nBunun üzerine kırk katırı peş peşe bağlamışlar. En sonuncu katırın kuyruğuna da Arap kızı bağlamışlar ve evine göndermişler. Nar tanesi ile bey oğlu da kırk gün, kırk gece düğün etmişler. Nineyi de yanlarına almışlar. Ölünceye dek mutlu, mesut yaşamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n*kamga: Ağaç parçası.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Leylek Dadı",
        "text": "&nbsp;\n\n[LEYLK DADI]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Vaktiyle bir köyde, bir karı koca yaşarmış. Bu karı kocanın çocukları olmuyormuş. Allah’a yalvarıp, ağlıyorlarmış.\n\nBir gün kadın, rüyasında kendisinin bir kızı olacağını ama kız on dört yaşına geldiğinde, kara bir leyleğin kızını alıp götüreceğini görmüş. Bu kadın, aradan bir yıl geçmeden, kızını doğurmuş. Hayatlarını sürdürmüşler. Ancak on dört yaşına geldiğinde, kızının kara bir leylek tarafından götürüleceğini unutmuşlar.\n\nKız büyümüş. On dört yaşına gelmiş. Kadın dışarı çıkmış ki bir kara leylek balkonda oturuyormuş. Leylek, kızın anasına, kızını götüreceğini söylemiş. Kadın hemen içeri girmiş, kocasına durumu anlatmış. Üçü birlikte dövünüp ağlaşmaya başlamışlar ama nafile. Leylek, aldığı gibi kızı sırtına bindirmiş. Leylek, kıza:\n\n— Bir tanem, gözlerini kapat, seni götüreceğim, demiş. Kız da gözlerini kapatmış. Uçup karanlıklar ülkesine gitmişler. Kız gözlerini açmış ki hiç tanımadığı bir yere gelmişler. Meğerse o kara leylek, perilerin ülkesinin padişahı imiş. Kıza dadılık yapmış. Bu kızı da oğluna gelin götürmüş.\n\nDüğün gününe kadar her gün, kıza ilaç verip uyutuyorlarmış. Bir gün kız, “Bu ilacı bana neden içiriyorlar ki?” diye düşünmüş. İlaçları içer gibi yapıp yakasından aşağı dökmüş. Uykusu olmadığı için odaları dolaşmaya başlamış.\n\nBakmış ki odanın birinde bir delikanlı uyuyormuş. Bu delikanlının elinde bir de anahtar varmış. Kız, usulca yaklaşmış ve anahtarları almış. Anahtarla kapıları açmış ve dışarı çıkmış.\n\nPadişah sabah bakmış ki kız odasında yok. Hemen hizmetçilerine kızı bulmaları için emir vermiş. Kızı bahçenin içinde bulmuşlar. Çünkü kız, hiçbir yeri bilmediği için uzağa gidememiş.\n\nPadişah, kızın bu davranışını beğenmediği için kızı pazara satmaya götürmüş. Padişahın biri, kızı satın almış. Meğerse bu padişahın oğlu delirmiş ve insan eti yermiş. Padişahın zincire vurulmuş oğlunun önüne, her gün bir kızı boyalayıp, kınalayıp atarlarmış. Oğlan da kızları yermiş.\n\nSıra bu kıza gelmiş. Kızı içeri atmışlar. Kız, bakmış ki ağzı köpürmüş, zincire vurulmuş bir deli, kendisini yemek için bekliyormuş. Kız, hemen sıçramış. Kendini camın önüne atmış. Bugünden sonra atılan her kızı, tutup yanına çekmiş. Dört kız olmuşlar. Kız, diğerlerine:\n\n— Siz burada bekleyin ve bundan sonraki kızları kurtarın. Ben bir çözüm yolu bulmak için dışarı çıkacağım, demiş. Çatıdan çıkmış ve bir yola düşmüş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Sonunda bir dere kenarına geldiğinde uykusu gelmiş ve bir ağaç gölgesinde uyumaya başlamış. Uyandığında bakmış ki başucunda bir ihtiyar oturuyormuş. İhtiyar, kıza nereye gittiğini sormuş. Kız da başından geçenleri anlatmış ve bir çözüm yolu aramak için kaçtığını söylemiş.\n\nİhtiyar, kıza ileriye vardığında bir dev göreceğini ve bu devin yanında da bir kazan kaynağını söylemiş. Kazanın içinde bir gömlek varmış ve o gömlek kaynadığı sürece padişahın deli oğlunun daha şiddetli delireceğini söylemiş.\n\nKız yola düşecekken ihtiyar, devin gözlerinin açık olduğu zaman uyuduğunu, kapalı olduğu zaman da uyanık olduğunu, buna dikkat etmesi gerektiğini söylemiş.\n\nKız yola çıkmış, devin olduğu yere varmış. Bakmış ki, devin gözleri açık. Hemen aklına ihtiyarın nasihatini getirmiş ve devin uyuduğunu anlamış. Elindeki sopayla, kazanı, uyuyan devin üzerine devirmiş ve devi öldürmüş. Kazanın içindeki gömleği almış ve geldiği yere doğru gitmeye başlamış.\n\nPadişahın sarayına vardığında, hemen deli oğlanın olduğu yere varmış. Elindeki gömleği, oğlanın sırtına atar atmaz, gömlek oğlanın sırtına geçmiş. Deli oğlan, bir anda akıllanmış. Padişaha varıp oğlunu bu tılsımdan kurtardığını söylemiş.\n\nPadişah da buna çok sevinmiş. Kıza, kendisinden ne dilediğini sormuş. Kız da kendisini satın aldığı leylek dadıya teslim etmesini söylemiş. Padişah, bu isteğini kabul etmiş ve kızı geriye, aldığı yere götürmüş.\n\nKızı alan leylek dadı, kıza olan sinirini yenememiş olacak ki, kızı tekrar pazara satmaya götürmüş. Kızı, yine başka bir padişah satın almış. Bu padişahın da kızının dili ve dişi yokmuş. Ölü gibi, gece gündüz yatıyormuş. Bu kızı satın almasının sebebi de kendi kızına hizmet etmesi içinmiş. Gündüzleri kıza hizmet edermiş. Ama neden yiyip içmediğini merak edip bir gece uyumamış ve kızın yaptıklarını izlemiş.\n\nKız uyur gibi yorganı başına çekip yatmış. Padişahın kızının odasının ortasında bir kapağın olduğunu ve gece bir delikanlının oradan çıktığını görmüş. Bu delikanlı hasta kıza hemen dua okuyormuş ve kızla sabaha kadar eğleniyormuş. Tam sabah olup herkes uyanacakken de kıza tekrar dua okuyup lal ediyormuş ve geldiği yerden girip kaçıyormuş.\n\nKız, bunları gördükten sonra gündüz aynı duayı hasta kıza okumuş, ilaçlarını kırmış atmış. Kız, hasta halinden kurtulmuş.\n\nÇok sevinen bakıcı kız olanları padişaha anlatmış ve kızının ölene dek hastalıktan kurtulması için yerin altından çıkan delikanlıyla kızının evlenmesi gerektiğini söylemiş. Bu padişah da kızının derdine derman olduğu için satın aldığı kıza:\n\n&nbsp;— Dile benden ne dilersen, demiş. Kızın isteği belli. Kendisini, satın aldığı leylek dadıya teslim etmesini söylemiş.\n\nLeylek dadı, kızın kendisine tekrar döndüğünü görünce çok sevinmiş. Kıza, kendisini hep takip ettiğini ama kızın her gittiği yerden yüzünün akıyla döndüğüne çok mutlu olduğunu söylemiş. Daha sonra oğluyla bu kızı nişanlamış. Kırk gün, kırk gece düğün etmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "KILLI DERVİŞ",
        "text": "&nbsp;\n\n[KILLI DERVİŞ]&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Eski zamanda bir köyde, bir ana ile kızı yaşarmış.\n\nBir gün bu kızın göğsünde bir yara çıkmış. Ama bu yara, daha önce emsali görülmemiş bir yara imiş. Yarayı görenler hayret ediyormuş. Yaranın ne olduğunu kimse bilemiyormuş. Bunun üzerine kızın anası, yarayı bilene kızını vereceğini köye duyurmuş. Civarda kızın yarasına bakmayan hekim, âlim kalmamış ama kimse yaranın ne olduğunu bilememiş.\n\nBu olayı duyan Kıllı Derviş, kızı görmek için gitmiş ve bu yaranın ‘bit kanı’ olduğunu söylemiş. Ana, verdiği sözü tutmuş ve kızını Kıllı Derviş’e vermiş.\n\nKıllı Derviş, kızı almış, evine götürmüş. Kıllı Derviş’in çok esrarlı davrandığını gören kız, ürkmüş ama onunla yaşamaya mecburmuş.\n\nKıllı Derviş’in evi, kırk kapılıymış. Kız, bu odalarda ne olduğunu çok merak ediyor ama bir türlü öğrenemiyormuş. Bir gün Kıllı Derviş uyurken, anahtarların şapkasının altında olduğunu gören kız, gizlice anahtarları almış. Kıllı Derviş, bunun farkına varmış ama belli etmemiş, uyuyormuş gibi davranmış.\n\nBütün odaları gören kız, bir odada kanları, diğer odada insan kemiklerini görmüş ve çok korkmuş. Daha sonra geriye anahtarları yerine koymuş. Tam bu sırada Kıllı Derviş uyanmış. Kızın benzinin sarardığını görünce ne olduğunu sormuş. Kız gerçekleri söylemekten kaçınmış:\n\n— Anamı özledim, demiş. Kıllı Derviş:\n\n— Öyleyse ananı çağıralım da gelsin, gör, demiş. Anasını çağırmak yerine Kıllı Derviş, onun kılığına tılsımla girmiş. Kız, ilk başta anasını görünce şaşırmış:\n\n— Ana, gözlerin Kıllı Derviş’in gözlerine ne kadar da benziyor,&nbsp;demiş. Anası ise:\n\n— Yok kızım, sen Kıllı Derviş’in gözlerine alışmışsın. O yüzden sana öyle geliyor, demiş. Buna inanan kız, bütün gördüklerini, anası sandığı Kıllı Derviş’e anlatmış.\n\nArtık kendisinin nasıl biri olduğunu öğrenen Kıllı Derviş, kızı öldürüp yemeye karar vermiş. Kızın temizlenmesi için onu hamama götürmüş. Kıllı Derviş’in kendini de yiyeceğini anlayan kız, ondan kurtulmanın yollarını ararken hamamda Çingenelerin yıkandığını görmüş ve onların birinden yardım istemiş.\n\nÇingene, ona ancak baş Çingenenin yardım edebileceğini, derdini ona anlatmasını söylemiş. Kız, baş Çingeneyi bulmuş ve başından geçenleri bir bir anlatmış. Kızın yaşadıklarına üzülen baş Çingene, ona yardım edeceğini söylemiş.\n\nÇingene alayına katılıp gizlice hamamdan çıkan kız, kaçmış kaybolmuş. Çingene gençlerinden biri ile evlenmiş. Ama hâlâ Kıllı Derviş’ten korktuğu için evlerinin Kıllı Derviş’in ulaşamayacağı bir yerde olmasını istiyormuş. Kocasına söylemiş ve kocası evi denizin ortasına yaptırmış.\n\nBu arada Kıllı Derviş, hamamın kapısında bir beklemiş, kimse yok; iki beklemiş, kimse yok; derken akşam olmuş. Artık beklemekten usanan Kıllı Derviş, hamama girmiş ki ne kız var, ne de Çingeneler. Uzun yıllar kızı aramış ama bulamamış. Bu sürede de kızın bir oğlu, bir kızı olmuş. Kıllı Derviş’i çoktan unutmuş.\n\nBir gün, bu kızın oğlu, sürüyü otlatırken Kıllı Derviş gelmiş ve çocuğa çok merak ettiği denizdeki evi sormuş. Çocuk da anlatmaya başlamış:\n\n— Bir Kıllı Derviş varmış, insan yermiş. Anam, onun elinden kaçmış ve babamla evlenmiş. Çok korktuğu için de babamdan evi denizin ortasına yapmasını istemiş, demiş.\n\nAradığı kızı bulan Kıllı Derviş, çok sevinmiş ve hemen bir tılsımla sürüdeki keçinin içine girmiş.\n\nAkşam olmuş, sürü eve gitmiş. O güne dek sürüye hiç saldırmayan kapıdaki kaplan ve aslan kudurmuş adeta. Evin hanımı, kaplan ve aslanı zor zapt etmiş. İçeri girince, herkes uyuduktan sonra tılsımını bozan Kıllı Derviş, sessizce eve girmiş ve evin beyinin uykusunu, çanak kırılıncaya dek uykusundan uyanmasın diye, yeşil çanağa yazmış. Daha sonra kızı uykusundan uyandırmış.\n\nUykudan uyanan kız, karşısında Kıllı Derviş’i görünce o kadar korkmuş ki, dudağı yarılmış. Bağırmış, çağırmış ama bey uyanmamış. Kıllı Derviş:\n\n— Boşa bağırma, ben onun uykusunu yazdım, demiş.\n\nDaha sonra kızın kendisiyle gelmesini istemiş. Kız, mecburen kabul etmiş. Kapıdaki aslan ve kaplandan geçemeyeceklerini anlayan Kıllı Derviş, evin çocuklarını onların önüne atmış.\n\nKız, çocuklarının parçalandığını görünce içi yanmış. Tam dışarı çıkacakken kız, eşikte duran Kıllı Derviş’i, arkasından aslan ve kaplanın önüne itmiş. Aslan ve kaplan Kıllı Derviş’i hemen parçalamışlar.\n\nKız, Kıllı Derviş’ten sonsuza dek kurtulduğu için çok sevinmiş ama bir yandan da çocuklarına ağlıyormuş. Beyini uyandıramayacağını bildiği halde çok uğraşmış. Çünkü başka çaresi yokmuş. Tam o sırada, gölden bir balık çıkmış ve kadına:\n\n— Hanımım, yeşil çanağı kır, demiş. Yeşil çanağın kırılmasıyla uyanan bey, olan biteni sormuş. Çanak kırılınca çocuklar da eski sağlığına kavuşmuş. Hanımı da olanları bir bir anlatmış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Neydik Ne Olduk Ne Olacağız",
        "text": "&nbsp;\n\n[NEYDİK, NE OLDUK, NE OLACAĞIZ]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, ülkenin birinde bir padişah yaşarmış. Padişah mutlu mesut yaşar iken, bir gün padişahın hanımı vefat etmiş. Padişah belli bir zaman eşinin vefatına üzülmüş ancak bu üzülmenin sonunun olmadığını anladığı için yeniden evlenmeye karar vermiş.\n\nPadişahın vefat eden hanımından bir kızı varmış. Ancak yeni evlenmiş olduğu hanım, bu kızı hiç sevmemiş. Bu kızı bir şekilde evden atmak istiyormuş. Padişah kızını çok sevdiği için hanım, kızı evden göndermek gibi bir teklifte bulunamamış.\n\nPadişahın kızı henüz küçükmüş. Bir gün bu kız uyurken, uyku esnasında ağzından içeriye bir küçük yılan girmiş. Aradan uzun bir zaman geçmiş, padişahın kızı büyümüş. Büyümüş büyümesine ama bu kızın karnı da yavaş yavaş kızla birlikte büyüyormuş. Kız, büyüdükçe kilo aldığını zannediyormuş ancak olay aslında öyle değilmiş. Bu kızın karnına küçükken giren yılan kızla birlikte büyümüş. Üvey annesi kıza bir gün iftira atmış ve padişaha:\n\n— Senin bu kızın başkalarıyla ilişkiye girip hamile kalmış. Onun için de bu kızın karnı her geçen gün biraz daha büyüyor, demiş.\n\nPadişah buna inanmak istemese de elinden gelen bir şey de yokmuş. Çünkü kızının karnı, gerçekten her geçen gün biraz daha büyümekteymiş. Padişah, vezirine emir vererek, kızını ormana geziye çıkarma bahanesi ile çıkarmasını ve kızını orada öldürüp gelmesini söylemiş.\n\n— Gelirken de kızın elbisesinden bir parçayı kızın kanına bulayıp getir, demiş.\n\nVezir, kızı gezdirme bahanesi ile alıp ormana götürmüş. Fakat paddişahın kızı dünyalar güzeli ve bir o kadar da tatlı bir kızmış. Padişahın veziri, kızı öldürmeye kıyamamış ve kıza:\n\n— Aslında ben seni buraya gezintiye çıkmaya değil, öldürmeye getirdim. Ama sultan hanım, siz o kadar masumsunuz ki, ben sizi öldüremem. Onun için elbisenizden bir parça verin bana, ben bir hayvanın kanı ile bulayıp onu babanıza götüreyim. Siz de iyi bakın kendinize, demiş ve kızın yanından ayrılmış.\n\nVezir oradan ayrıldıktan birkaç saat sonra, padişahın kızını bir yolcu bulmuş ve onun kimsesiz olduğunu anlayınca, alıp evine götürmüş. Evinde kendine hizmet etmesini istemiş. Padişahın kızı, o evde kendisi hakkında hiçbir bilgi vermeden yaşamaya başlamış.\n\nBir gün bu güzel padişahın kızı, ocakta süt pişirmeye başlamış. Sütün kokusunu duyan yılan, kızın ağzından çıkarak süt dolu tencerenin içine düşmüş. Kızın karnındaki şişlik inmiş. Kız, bu süt tenceresine düşen yılanı güzelce ilaçlamış ve bir sandığın içerisine yerleştirmiş.\n\nAradan günler geçmiş. Evin oğlu, padişahın kızına âşık olmuş ve babasına bu konuyu açmış:\n\n— Baba, ben evimize almış olduğumuz kıza âşık oldum. İznin olursa onunla evlenmek istiyorum, demiş. Babası bu olayı hoş karşılayarak evlendirmiş bunları.\n\nEv sahibinin oğlu ve padişahın kızı yıllar sonra üç oğlu olmuş. Padişahın kızı, çocuklarının isimlerini sırasıyla: “Neydik, Ne Olduk ve Ne Olacağız” koymuş. Aslında çocuklar bile kendi isimlerinin neden bu şekilde olduklarını merak eder olmuşlar, ama anneleri onlara bile bir açıklama yapmamış.\n\nPadişah ve veziri bir gün ormanda avlanmaya çıkmışlar ama daha sonra bir türlü geldikleri yolu bulmamışlar. Yollarını ararken bir ev görmüşler. Artık hava kararmaya ve akşam olmaya başlamış. Padişah, vezirine:\n\n— Gidip şu evdeki insanlara bu gece evlerinde misafir olarak kalmak istediğimizi söyleyelim. Bizi dışarıda bırakacak değiller ya, demiş.\n\nGidip evin kapısını çalmışlar ve kapıyı açan kişiyi ne padişah tanımış ne de vezir. Ancak kapıyı açan kız yani padişahın kızı, babasını da, onu öldürmeyen veziri de tanımış. Hiçbir ses çıkarmayarak içeri almış. O gece padişah ve vezir evde kalmışlar.\n\nBu arada padişahın yanına, padişahın kızının çocukları gelmiş. Padişah, bunlara isimlerini sormuş ve çocuklar isimlerini sıra ile söylemişler. Padişah isimlerinin neden bu şekilde olduğunu sorunca kız; padişah ve vezirin önüne daha önceden ilaçlayıp da saklamış olduğu yılanı koyarak:\n\n— İşte bu yüzden, demiş. Kız:\n\n— Anlamadan, dinlemeden, babam beni ölüme gönderdi. Ben yapmadığım bir suçtan dolayı ceza çektim. Bu cezamı çekerken de bu çocuklar dünyaya geldi ve isimlerini de bu şekilde koydum, demiş. Padişah vezirine dönerek:\n\n— Benim kızım mı, diye sormuş.\n\n— Evet padişahım, kızınız, diye cevap vermiş vezir.\n\nPadişah, özür dileyip, kızından kendisini affetmesini istemiş ama kızı babasını affetmemiş. Sabah yola çıkıp, saraya giderken padişah, vezirine:\n\n— Neydik, ne olduk, ne olacağız, demiş.\n\n&nbsp;İnsan en sevdiğini dinlemeden yargılamanın cezasını bir ömür boyu çeker.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Aksaray",
        "title": "Kelikçi",
        "text": "&nbsp;\n\n[KELİKÇİ]\n\n&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir köyde gün bulup, gün yiyen, fakir bir kelikçi* varmış.\n\nBu kelikçi, aynı zamanda dindar birisiymiş. Bir gün namaz kılmak için camiye gitmiş. Camide ise, cami hocası ve birkaç zengin oturmuş sohbet ediyorlarmış. İmam, kelikçiyi görünce ona takılmak için:\n\n— Ulan kelikçi! Biz hayırlı yola gidiyoruz, hacca gidiyoruz yani. Sen de gitmek istemez misin, demiş. Kelikçi:\n\n— Hoca Efendi, sizin sayenizde evvel Allah, ben de gider gelirim, cevabını vermiş. Sonra günlerden bir gün hoca, gerçekten de kelikçiye:\n\n— Kelikçi, biz bugün şu saatte yola çıkıyoruz, geliyor musun sen de, diye sormuş. Kelikçi:\n\n— Geliyorum hocam. Ben de sizinle geliyorum, Allah’ın izniyle, demiş.\n\nFakir olduğu için, yola çıkarken yanına sadece ekmek almış ve yaya olarak kafileye katılmış. Kafilenin diğer üyeleri ise zengin oldukları için, atı olan atla, devesi olan deveyle, katırı olan katırla gidiyormuş. Giderken hoca ve yanındakiler, yine kelikçiye takılmaya başlamış ve yol boyunca onunla eğlenmişler.\n\nUzun bir yolculuktan sonra Mekke’ye varmışlar. Orada tavaflarını yapmış, kurbanlarını kesmiş ve diğer işlerini de bitirdikten sonra, günahlarını dökmek üzere Arafat’a çıkmışlar. Arafat’ta da namazlarını kılıp, dualarını ettikten sonra, artık tekrar memleketlerine doğru yola koyulmuşlar.\n\nGeri gelirken, yolu yarı edince de yemek yemek, dinlenmek ve namaz kılmak için mola vermişler. Hoca yine kelikçiye:\n\n— Ulan kelikçi, sen berat aldın mı, diyerek takılmaya başlamış. Kelikçi de:\n\n— Hocam ne beratı ya. Bana berat falan vermediler, ben bilmiyorum, demiş. Hoca:\n\n— Vah ulan kelikçi vah, diyerek üzülür gibi yapmış. Bunun üzerine kelikçi:\n\n— Hocam, o zaman ben gidip beratımı alayım, demiş ve kafileden ayrılarak geri dönmüş. Giderken, arkadan kır atlı bir adam gelmiş ve kelikçiye:\n\n— Evlat, nereye gidiyorsun böyle, diye sormuş. Kelikçi:\n\n— Sorma efendim! Biz hacdan dönüyorduk, orada herkese beratını verip, bana vermemişler. Bizim bir hocamız var, o bana hatırlattı da, geri beratımı almaya gidiyorum, diyerek olanı kısaca anlatmış. Adam:\n\n— Peki, o zaman bin arkama, demiş ve kelikçi ata binince de:\n\n— Yum gözünü, aç gözünü, demiş. Kelikçi, gözünü yumup açmasıyla birden Arafat’ta olduğunu fark etmiş. Adam:\n\n— Git, beratını al neredeyse, demiş.\n\nKelikçi, beratını nasıl bulabileceğini düşünürken bir de bakmış ki, bir sürü süpürgeci, Arafat Dağı’nı süpürüyormuş. Sonra hemen onların yanına varmış ve onlara:\n\n— Siz ne yapıyorsunuz, niye süpürüyorsunuz burayı, diye sormuş. Onlar da:\n\n— Hacılar burada vakfeye durup günahlarını döktüler ya, biz onların günahlarını süpürüyoruz, demişler. Kelikçi:\n\n— Ya herkese berat vermişler burada, ama benimkini vermediler. Nerede veriyorlar bu beratı, bana bir tarif edin, demiş. Oradakilerden biri, bir binayı göstererek:\n\n— İşte şu binada, demiş. Kelikçi, hemen o binaya gidip kapısını çalmış ve içerideki adama:\n\n— Herkesin beratını verdiniz de benimkini niye vermediniz, demiş.\n\nBunun üzerine adam, çekmecesinde duran beratı alıp kelikçiye uzatmış. Kelikçi, kendi beratını görünce çok şaşırmış. Çünkü öyle bir beratı varmış ki, yazıları altın yazılarla yazılmış gibi gözleri kamaştırıyormuş.\n\nSonra hiç vakit kaybetmeden, beratını alıp tekrar memleketine doğru yola koyulmuş. Gelirken yolda yine o kır atlı adam dek gelmiş. Adam, kelikçiyi yanına almış ve “yum gözünü, aç güzünü” demesiyle birlikte onu daha önce konakladıkları yere getirmiş. Kelikçi bakmış ki, diğer kafile üyeleri hâlâ orada çay içip sohbet ediyorlarmış. Kelikçinin geldiğini gören hoca ise hemen onu karşılamış ve Kelikçiye:\n\n— Ulan kelikçi, aldın mı beratını, demiş. Kelikçi de:\n\n— Aldım hocam, evvel Allah, sizin sayenizde aldım. İşte şu, benim beratım, demiş ve elindeki kâğıdı göstermiş.\n\nHoca beratı görünce onun göz kamaştıran güzelliği karşısında neye uğradığını şaşırmış ve içinden de “Vay be, bizim kelikçi, kelikçi değil de hakiki hacıymış meğer” diye geçirmiş. Daha sonra kelikçi:\n\n— Hocam, bu beratım sende kalsın, ben bunu kaybederim. Nereye koyduğumu bilemem, unuturum, demiş.\n\nHoca Efendi hemen beratı alıp koynuna koymuş ve köye varınca da bir sandığa atıp kapağını kilitlemiş. Eskiden de, bazen üç beş kuruş para kazanmak için şehirden pılı pırtı getirip köyde satarmış. Bir gün hoca, pılı pırtı almak için yine şehre gitmiş. Ancak o köye gelinceye kadar kelikçi vefat etmiş. Köye gelince kelikçinin öldüğünü duyan hoca:\n\n— Eyvah! Onun bende beratı vardı, demiş.\n\nHemen eve gidip sandığın kilidini açmış ama kelikçinin beratının içinde olmadığını fark etmiş. Bu durum karşısında iyice meraklanan hoca, sonunda çareyi kelikçinin mezarını açtırmakta bulmuş. Mezar kazılınca bir de bakmış ki, kelikçinin beratı göğsünün üzerinde, yine göz kamaştıran güzelliğiyle duruyormuş.\n\n*kelikçi: Eski ayakkabı alıp satan.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kocaeli",
        "title": "Devin Çocukları",
        "text": "&nbsp;\n\n[DEVİN ÇOCUKLARI]\n\n&nbsp; Uzak diyarlarda var olan bir ülkenin padişahı ve üç oğlu varmış. İsimleri Ahmet, Mehmet ve Muhammet’miş. Bu padişahın vezirinin de üç kızı varmış. Bu kızlar padişahın oğullarıyla evlenmek istiyorlarmış. Vezirin büyük kızı padişaha:\n\n—Beni büyük oğlunla evlendir, sana iki yüz gram yünden çadır dokuyayım. Hem bütün askerlerin barınsın hatta artakalsın, demiş. Vezirin ortanca kızı, padişaha:\n\n—Beni ortanca oğlunla evlendir, sana bir yumurta ile öyle bir yemek yapayım ki bütün halkın doysun, demiş. Vezirin küçük kızı ise:\n\n—Eğer padişahımız beni küçük oğluyla evlendirirse ona altın topu gibi iki torun vereyim, demiş.\n\nGünler aylar birbirini kovalar ve padişah büyük geline iki yüz gram yün gönderir ve çadır örmesini söyler. Büyük kız şaşırır ve isyan eder.\n\nPadişah ortanca gelinine bir tane yumurta gönderir ve yemek pişirmesini, bütün askeriyle yemeğe geleceğini söyler. Gelin bir tane yumurtayla yemek pişiremeyeceğini söyler.\n\nPadişah bu iki gelinine ceza verir. Bu durum devam ederken küçük gelinin doğum yapacağı gün gelir. Ama küçük kızı çekemeyen iki ablası buna oyun oynarlar. Küçük gelin dediği gibi iki tane altın saçlı iki çocuk dünyaya getirir. Fakat kötü niyetli ablaları bu çocukları çalar ve yerine iki tane köpek yavrusu koyarlar. Çocukları da bir sandığa koyup devler ülkesine doğru akan ırmağa bırakırlar. Çocuklar ırmakta ilerleyedursun biz padişaha dönelim.\n\nPadişah küçük gelininin sözünü yerine getirmediğini öğrenince küçük gelinini yedi yolun birleşimine camız postuna sardırıp bıraktırır. Gelen geçenin ona taş atıp tükürmesini emreder.\n\nIrmakta ilerleyen çocuklar devler ülkesine varırlar. Orada bir dev anne baba bunları bulurlar. Bunları yemeyi planlarlar ama küçük oldukları için büyütüp yemeye karar verirler. Çocuklar çok çabuk büyürler. Baba dev bunları yemeyi planlarken anne dev, onlara olanı biteni anlatır ve kaçmalarını söyler.\n\nÇocuklar devler ülkesinden kaçar ve öz anne babasının yaşadığı ülkeye giderler. Çocuklar devce konuştukları için hiç kimse onları anlamaz. Sadece devce bilen birisi anlar. Çocuklar başından geçeni ona anlatır ve o da çocuklara bir ev tutup o ülkenin dilini öğretir. Çocuklar dili öğrenir ve ortama ayak uydurmaya başlarlar. Hatta erkek çocuk ava çıkar ve ava giderken hep öz annesinin bulunduğu yerden geçer. Herkes ona taş atar ama çocuk gül atar. Kadın çocuğu tanır ama çocuk kadını tanımaz.\n\nÇocukların ülkeye geldiğini duyan teyzeleri büyücü bir kadın bulur ve ondan yardım isterler. Büyücüden çocukları uzaklaştırmasını isterler. Büyücü çocukların kaldığı eve gider ve epey dil döktükten sonra çocuğu halk arasında ‘gidergelmez’ diye bilinen bir yere gönderir. Ondan hezeran bülbül kuşlarını ve çıkrığı getirmesini ister.\n\nÇocuk az gider uz gider dere tepe düz gider. Ve dev anne ve babasının yaşadığı devler ülkesine varır. Onlara gidergelmezin nerede olduğunu sorar. Dev babası orayı bilmediğini söyler. Çocuğu, kendisinden altı yüz yaş büyük olan dev abisinin yanına gönderir. Dev oranın nerede olduğunu söyler ve yolu tarif eder. Fakat dikkatli olmasını söyler.\n\nÇocuk uzun bir yolculuktan sonra denilen yere gelir. Bir kayanın başına çıkar. Bu kayanın başında cennet elmalarının bulunduğu ağaç vardır. Dev amcası o elmaları toplamasını ve aşağıda dönen çıkrığa elmaları atarak durdurması gerektiğini söylemişti. Çocuk eğer elmaları çıkrığa isabet ettiremezse yavaş yavaş bir taşa dönüşeceğini biliyordu.\n\nÇocuk ilk elmayı atar fakat isabet ettiremez. İkinciyi de tutturamadığı için vücudunun yarısı taşlaşır. Son attığı üçüncü elma çıkrığa isabet eder ve durdurur. Böylece çocuk eski haline geri döner.\n\nBu sırada peri kızı ortaya çıkar ve çocuğun kendisini hak ettiğini söyler. Oğlan peri kızını da alıp ülkesine döner ve peri kızıyla evlenir.\n\nPeri kızı padişahı yemeğe çağırır ve olanı biteni anlatır. Ve bu iki çocuğun torunu kendisinin ise gelini olduğunu söyler. Padişah küçük gelinin cezasını kaldırır ve herkes birbirine kavuşur. Darısı kavuşamayanların başına.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Çirkin Oğlan ile Peri Kızı",
        "text": "&nbsp;\n\nÇİRKİN OĞLAN İLE PERİ KIZI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde bir çirkin oğlan varmış. Bu oğlan henüz çok küçükken dünya güzeli bir çocukmuş. Ancak çok güzel olan bu çocuk kötü niyetli cadılar&nbsp;yani al karısı hep rahatsız ediyormuş. Üstelik bu çocuğu sadece anne ve babası değil bütün ahali seviyormuş. Ak suratlı, tombul yanaklı bu çocuk, sanki o köye mutluluk ve güzelliklerle beraber gelmiş.\n\nGünlerden bir gün, annesi bu çocuğu uyutmuş ve tarlaya odun getirmeye gitmiş. O güne kadar bu sevimli yavrucağı hiç yalnız bırakmıyorlarmış. İşte o kötü al karıları için bir fırsat doğmuş. Hemen çocuğun beşiğinin başına gelmişler ve o dünya güzeli yavrucağın bütün güzelliğini almışlar. Çirkin bir çocuk yapmışlar. Öyle çirkin olmuş ki yüzüne bakılmaz hâle gelmiş. Annesi ah etmiş. İçine bir sızı düşmüş. Hemen sırtındaki odunları yere çalmış ve öyle koşmuş ki eve sanki üç adımda eve gelmiş. Gelir gelmez çocuğuna bakmış, çocuğunu öyle görünce bir çığlık atmış. Günlerce ağlamış. Babası oğlunu götürüp bir yere terk etmek istemiş. Ama anne yüreği buna müsaade etmemiş.\n\n—Ne kadar çirkin olsa da o Allah’ın bize verdiği oğuldur. Ne olursa olsun başımın tacıdır, demiş.\n\n&nbsp;Saatler günleri, günler ayları, aylar yılları kovalamış. Bu çirkin oğlan büyümüş, köyün çobanı olmuş. Herkes ona çirkin dermiş. Hiç kimse ismini söylemez, çirkin diye çağırırmış. O ise buna çok üzülürmüş. Bu yüzden elinden geldiğince sürülerle zaman geçirir ve hiç toplum içine gelmezmiş.\n\nArtık çirkinin evlenme yaşı da gelmiş. Annesi bunu farkındaymış, ancak hiçbir kız onunla evlenmek istemiyormuş. Aslında onun güzelliği hep duruyor&nbsp;ancak bunu kimse göremiyormuş. Bir kez evlenmiş olsa yüzündeki o çirkinlik gidecek, yine çok yakışıklı bir delikanlı olacakmış. Annesi ne kadar uğraştıysa oğluna bir kız bulamamış. Çirkin oğlanla köylüler de dalga geçmiş, çünkü o her zaman “Ben dünyanın en güzel kızıyla evleneceğim” diyormuş. Onlar ise “Sen önce dünyanın en çirkin kızıyla evlen de güzel kızla sonra evlenirsin” diye dalga geçiyorlarmış.\n\nÇirkin oğlan bu duruma çok üzülüyormuş ama yine de çok mutluymuş. Neden mi? Çünkü her gece rüyasında çok güzel bir kız görüyormuş ve her defasında onunla evleniyormuş. O bu rüyalarla zaman geçiredursun yıllar birbiri ardınca akıp gidiyormuş.\n\nYıllar aktıkça, zaman geçtikçe çirkin oğlan büyümüş, büyümüş, büyümüş… Artık kırk yaşına gelmiş. Kendisi bile o rüyalara inanmaz olmuş. Artık her şey onun için bir hayalden ibaretmiş. Ayrıca çok da mutsuzmuş. Hayattan da hiçbir umudu kalmamış, hiç kimseyle konuşmaz olmuş üstelik annesini de bu zaman içinde kaybetmiş.\n\nYine bir gün çirkin oğlan koyunlarını otlatmak için yaylaya götürüyormuş. Yaylaya geldiğinde henüz güneş doğmamış, gün yeni yeni ağarmaya başlamış, henüz siyah iplik beyaz iplikten ayırt edilemiyormuş. Yaylaya geldiğinde peri tepesi denen bir yer varmış, orada oluklu pınar varmış, suyu öyle soğukmuş ki yaz ortasında buz tutarmış etrafı. İşte oraya geldiğinde bir de bakmış ne görsün... Bütün periler pınarın etrafında düğün kurmuş oynuyorlar. İçlerinden dünya güzeli bir kız gelinlik giymiş oturuyor. Etrafında yetmiş tane peri kızı da hizmet ediyormuş. Biraz yaklaşınca o kızın hayatı boyunca rüyasında gördüğü kız olduğunu fark etmiş. O anda aklı başından gitmiş. Bir hayli zaman sonra aklı başına gelmiş. Bakmış ki güneş batıyor. Oradakilere sormuş:\n\n—Bu düğün kimin, demiş. Onlar da bu senin düğünün. Yıllardır rüyalarında sevdiğin kız artık senindir demişler. O:\n\n—Ama ben çok çirkinim demiş.\n\n—Hayır, sen çirkin değilsin, bu geceden sonra her şey değişecek, demişler. Sonra düğünleri yapılmış. O gece kız insan olmuş, çirkin oğlan ise eski güzelliğine kavuşmuş. Elinden tuttuğu gibi kızı köye indirmiş. Herkes çok şaşırmış, o kişinin çirkin oğlan olduğuna inanmamışlar. Ama o başından geçenleri bir bir anlatmış. Sonra onlar da:\n\n—Demek ki güzellik yüzde değil onu gören gözlerdeymiş, demişler. Sonra o ikisi sonsuza kadar mutlu yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, darısı evlenemeyenlerin başına…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "Vırak Vırak Kadınlar",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[VIRAK VIRAK KADINLAR]\n\n&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Yıllar önce Anadolu’nun bir yerinde bir çoban ve karısı yaşarmış. Adam sığır çobanlığı yaparmış. Bir gün karısı, adamdan yün almasını istemiş:\n\n— Eğirip çorap öreceğim, demiş. Adam inanamamış ve:\n\n— Yarın alayım, demiş. Sabah olmuş adam elinde çuvallarla yün getirmiş. Aradan birkaç gün geçmiş ve kadın bir topak iplik yapmış. Adam, akşam yorgun bir şekilde eve gelmiş. Kadın, kocasından ipi tutmasını ve kendisinin toparlamasını istemiş. Kocası yorgun argın kabul etmiş.\n\nKadın, birkaç gün sonra sıkılmış ve yün eğirmeği bırakmış. Kocası her akşam geldiğinde, aynı ipi tutmasını istemiş. Bir gün adam, karısına:\n\n— Kaç gündür bana ip tutturuyorsun, getir de şu ipleri bende bir göreyim, demiş. Kadın:\n\n— İşte bu kadar demiş. Adam çılgına dönmüş. Kadına:\n\n—Yarına kadar bu yünler eğrilmezse seni evden atarım, demiş. Kadın; sabah olunca yünleri yıkamaya havuza gitmiş. Orada kurbağalar, vırak vırak diye ses çıkarıyorlarmış. Kadın:\n\n— Vırak vırak kadınlar, şu yünlerimi yıkayıverin, akşam ben almaya gelirim, demiş. Bırakmış ve eve gelmiş.\n\nAkşam yünleri almak için gelmiş. Bakmış ki yünler yok. Hemen eve gelmiş, küreği kaptığı gibi havuza gelmiş ve havuzu yıkmaya başlamış. Havuzun duvarının altından altın bir sini çıkmış. Kadın, siniyi aldığı gibi eve gitmiş, akşam kocası gelmiş. Evden ayrı bir ışık vuruyormuş dışarıya. Eve girmiş ki ne görsün altın bir sini. Karısına sormuş:\n\n—Hanım bu ne, nereden buldun, demiş. Kadın da:\n\n— Vırak vırak kadınlar yünleri kaybetmiş, ben de onların yemek yediği siniyi alıp geldim, demiş.\n\nAdam çok sevinmiş sabah sığır otlatmaya gitmiş. Gitmeden önce de siniyi kimseye vermemesi için tembih etmiş. Kocası gittikten sonra, sokağa çerçi gelmiş. Kadın düşünmüş:\n\n—Sofra bir tane duracağına şunu vereyim de üç dört tane tabak alayım, demiş. Altın siniyi çerçiye götürmüş ve bunun yerine kendisine birkaç tane tabak vermesini istemiş. Altın siniyi gören çerçi, arabasındaki bütün tabakları kadına vermiş. Kadın, bütün tabakları raflara dizmiş.\n\n&nbsp;Kadının, kocası akşam gelmiş. Bakmış ki altın sini yok. Her taraf tabak. Kadına:\n\n—Altın siniye ne oldu, diye sormuş. Kadın:\n\n—Altın sininin yerine çerçiden bu tabakları aldım, demiş. Adam yine çılgına dönmüş. Bu sefer evden kadını kovmuş. Kadın, dışarıda kalırken yanına bir tane altın yüklü deve gelmiş. Kadın bu deveyi almış ve eve gelmiş. Kapıyı çalmış, kocası açmamış. Birkaç kere daha çalmış, kocası çıkmış. Bakmış ki ne görsün; altın yüklü deve ile karısı. Hemen içeriye almış. Kadına:\n\n—Bugün çok dolu yağacak, sen bu kazana gir, ben başında beklerim, demiş. Kadın da hemen girmiş. Adam kazanın üstüne bir sini koymuş, üzerine de buğday atmış. Birkaç tane civciv koymuş. Bu civcivler yemi yedikçe tık tık diye sesler geliyormuş. Kadın da dolu yağıyor sanıyormuş.\n\nAdam hemen altınları almış. Duvarı yıkmış, altınları da içine koyup duvarı yeniden örmüş. Sonra da kadını kazandan çıkarmış. Dışarda da tellallar gezmeye başlamış:\n\n— Beyin altın yüklü devesi kayboldu, bulan getirsin, diyorlarmış. Kadın hemen dışarı çıkmış:\n\n—Ben buldum, kocama verdim, ne yaptı bilmiyorum, demiş. Askerlerden biri adamı almış. Adamı beyin huzuruna götürürken, adam karısına kapıyı örtüp gelmesini söylemiş. Kadın bunu kapıyı sök de gel anlamış. Kadın kapıyı sökmüş, sırtına almış gelmiş. Adama altınları nereye koyduğunu sormuşlar. Adam:\n\n—Beyim öyle bir şey yok, benim karım kafadan sakattır inanmayın, demiş.\n\n—Ben kapıyı ört de gel dedim, kapıyı sök de gel, anlamış, demiş.\n\n—İsterseniz dışarıda kapı sırtında bekliyor, bakın, demiş. Bey dışarı çıkmış bakmış ki gerçekten öyle. Sonra adamın suçsuzluğuna karar vermişler, salmışlar.\n\n&nbsp;Adamla karısı da zengin olmuşlar. Mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Zonguldak",
        "title": "ÜÇ KARDEŞLER",
        "text": "&nbsp;\n\n[ÜÇ KARDEŞLER]\n\n&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, üç kardeş varmış. Bunların anne ve babası yokmuş. Bunlar bostan ekerlermiş ve tüm yiyeceklerini bu bostandan temin ederlermiş. Her yıl bu bostanı gelip bir dev yermiş.\n\nBir gün kardeşler karar almışlar. Devin ininin ağzını büyük bir kaya parçasıyla kapatmışlar. Ancak dev yine gelip bostandaki ekili olan ürünleri yemiş. Üç kardeş bir araya gelip demişler ki:\n\n&nbsp;—Biz bu devi öldürelim. Yoksa bize aman vermez. Büyük kardeş demiş ki:\n\n— Ben öldüremem. Ortanca kardeş de demiş ki:\n\n— Ben de öldüremem. Küçük kardeş:\n\n— Ben öldürürüm, demiş. Küçük kardeşi ipe bağlayıp ine salmışlar. Küçük kardeş inince devin kaçırdığı iki kadınla karşılaşmış. Kadınlar küçük kardeşe:\n\n—Dev seni öldürür, buraya niçin indin, demişler. Küçük kardeş:\n\n—Ben devi öldürmeye geldim, bana devi gösterin, demiş. Kadın devin yerini gösterir ve der ki:\n\n—Sakın iki kere vurma, iki kere vurursan dev dirilip seni vurur. Küçük kardeş odaya girer ve uyuyan deve kılıcıyla bir kere vurur. Dev der ki:\n\n—İnsanoğlu bir kere daha vur, der.\n\n—Ben anamdan bir kere doğdum, der. Dev ölür. Küçük kardeş kadınları alarak inin ağzına gelir. Kardeşlerine bağırır:\n\n—Burada iki kadın var onları da alalım mı, der. Onlarda tamam deyip ipi sallarlar kadının biri çıkar. Diğer ip sallanınca kadın:\n\n—Sen çık ben öyle çıkayım, der. Küçük kardeş de:\n\n—Sen çık, kardeşlerim beni çıkartır, der. Sonra kadın küçük kardeşe dönerek der ki:\n\n—Kardeşlerin seni çıkarmazsa şu iki saçı birbirine vur. Bir siyah, bir de beyaz koç gelir. Siyah koça binersen karanlık dünyaya, beyaz koça binersen ışık dünyaya gidersin.\n\n&nbsp;Sonra kadın kendini bağlayarak yukarı çıkar. Gerçekten de kardeşleri kadın çıkınca taşı kapatırlar. Küçük kardeş bir süre bekledikten sonra çaresiz kalınca iki saçı birbirine vurur. Bir siyah bir de beyaz koç gelir. Beyaz koça bineyim derken yanlışlıkla siyah koça binmiş. Koç bunu karanlık dünyaya götürmüş.\n\nKüçük kardeş dönüp dolaşırken kuş civcivlerine karşı gelir. Küçük kardeş, ayıyı kuş civcivlerini yerken görmüş. Birden anneleri gelir. Küçük kardeşi öldüreceği zaman yavrular, annelerine:\n\n— Bu insanoğlu bizi kurtardı, der. Kuş insanoğluna:\n\n— Dile benden ne dilersen, der. İnsanoğlu da başından geçenleri anlatıyor:\n\n— Beni ışık dünyaya götür, demiş. Kuş kabul etmiş:\n\n— Yalnız bir şartım var, demiş. Ben gâh dedikçe et, kıh dedikçe su getireceksin, demiş. İnsanoğlu kabul etmiş ve yola koyulmuşlar.\n\nKuş insanoğluna gâh dedikçe et kıh dedikçe su getirmiş. Işık dünyaya yaklaşınca kuş, gâh der ama daha et kalmadığı için insanoğlu bacağından kesip verir. Kuş eti dilinin altında saklar. İnsanoğlunu ışık dünyaya bırakır:\n\n— Haydi git, der. İnsanoğlu, kuşa:\n\n— Sen git ben giderim der. Kuş insanoğlunun yürüyemediğini görünce dilinin altındaki eti çıkarıp ayağına yapıştırır. İnsanoğlu biraz yürüdükten sonra bir çeşmenin başına varır. Burada bir kızın ağladığını görür. Kıza niçin ağladığını sorar. Kız da:\n\n— Bu çeşmenin başında bir dev var. Bir kız yer, bir gün su verir. Oğlan kıza der ki:\n\n— Devin karşısına çık, bütün kızları yedin, bir ben kaldım. Beni de ye kurtulayım. Kız, devin karşısına çıkıp bunları söyler. Dev, kızı yiyeceği zaman oğlan kılıcıyla devi öldürür. Kız kandan alarak oğlanın anlına sürer, sonra suyunu doldurup evine gider. Herkes olayı merak eder, kızın başına gelip olayları anlattırır.\n\n&nbsp;Kızın babası, halkın ileri gelenlerinden birisidir. Kızın babası herkese haber göndererek bütün halkın meydandan geçmesini ister. Ertesi gün bütün halk meydandan geçer. Oğlan da bu kalabalık ne imiş diye o tarafa gider. Herkes geçip gittikten sonra oğlan oradan geçer. Kız gelip oğlanın koluna yapışarak:\n\n— İşte bu delikanlıydı beni kurtaran, der. Kızın babası bu delikanlıya yüksek değer de mal mülk bağışlar. Kırk gün gece gündüz düğün yaptırarak kızı ile evlendirir. Daha sonra kendisine devin ininde bırakan kardeşleri bu delikanlıya muhtaç olurlar. Onlara dersini verir, ancak sonra bu delikanlı onları affeder. Mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürürler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bayburt",
        "title": "YEDİ BAŞLI EJDERHA",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[YEDİ BAŞLI EJDERHA]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde dört kardeş yaşarmış. Bunların anası, babası yokmuş. Durumları çok kötüymüş. İki erkek kardeş iş buluruz umuduyla yola çıkmışlar. Az gitmiş, uz gitmişler; bir yol ayrımına gelmişler. Büyük kardeş:\n\n— Sen bu yana git, ben de bu yana gideyim, demiş. Sonra cebinden bir bıçak çıkarıp yol ayrımına saplamış ve demiş ki:\n\n—Eğer senden taraf paslanırsa umudumu keserim, eğer benden taraf paslanırsa sen umudunu kes, sonra vedalaşmışlar.\n\nBüyük kardeş, yanındaki köpeğiyle yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, yolda bir tavşana rastlamış. Hemen onu vurmuş, köpeğinin ve kendi karnını bir güzel doyurmuş. Yola devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, yine bir tavşana rastlamış. Vurmak için hazırlanırken bakmış ki tavşan ona, “beni vurma”, der gibi bakıyormuş.\n\nAdam, tavşana acımış, onu da yanına almış, yoluna devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş; yolda bir tilkiye rastlamış, vurmuş. Yola devam etmiş. Yine giderken bir tilkiye daha rastlamış. Bakmış ki bu tilki de tavşan gibi “beni vurma!” der gibi bakıyormuş. Onu da vurmayıp yanına almış. Yola devam etmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Bu sefer bir kurtla karşılaşmış. Onu hemen oracıkta vurmuş. Yola devam ederken yine bir kurtla karşılaşmış; fakat bu kurt da “beni vurma!” der gibi bakıyormuş. Onu da vurmayıp yanına almış.\n\n&nbsp;Yine az gitmiş, uz gitmiş. Bu sefer bir aslanla karşılaşmış. Onu hemen oracıkta vurmuş. Yola devam ederken yine bir aslanla karşılaşmış; fakat bu kurt da “beni vurma!” der gibi bakıyormuş. Onu da vurmayıp yanına almış.\n\nBir köye varmış. Bu köyün bir tepesinde konaklamaya karar vermiş. Köyü izlemeye başlamış. Bakmış ki bu köyde bir mağara var. Bu mağaraya bir adam yanında her gün farklı bir kızla giriyor, yalnız çıkıyormuş. Merak etmiş, köye inmiş. Olan biteni adama sormuş. Demiş ki:\n\n—Burada yedi başlı bir ejderha var. Her gün bir kızı istiyor ve yiyor. Artık bu ülkede bir padişahın kızı kaldı. Onu da yarın götüreceğim. Adam olanlar karşısında şaşkına döner.\n\n—Padişahın kızını ben götüreceğim, der. Köylü kabul eder. Adam yanına tavşanı, köpeği, tilkiyi, kurdu ve aslanı alır. Silahlarını kuşanır. Sabah padişahın kızını da yanına alır. Mağaraya gider. Ejderhaya saldırır. Hayvanlar da ejderhanın başlarına saldırır. Adam ejderhanın ana başını öldürünce ejderha oraya yığılır. Yedi başlı ejderhanın yedi dilini de yanına alıp kaldığı tepeye çıkar. Aslana der ki:\n\n—Sen nöbet tut. Sabah padişahın yanına gideceğiz. Aslan çok yorgun olduğu için kurda:\n\n—Sen nöbet tut, der. Kurt tilkiye, tilki köpeğe, köpek tavşana nöbet verir. Tavşan da çok yorgun olduğu için orada uyuyakalır.\n\nKöylü bunların uyuduğunu görünce padişahın kızını yanına alır. Adamın başını gövdesinden ayırır, kaçar. Padişaha gidip ejderhayı öldürdüğünü, kızını kurtardığını söyler. Padişahın kızı dili çözülüp de köylünün yalan söylediğini söyleyemez. Padişah kızını köylüye verir. Kırk gün kırk gece düğüne başlarlar.\n\nGel gelelim diğer tarafa. Tavşan uyanır ki adam ölmüş, kız ortada yok. Tavşan köpeği, köpek tilkiyi, tilki kurdu, kurt aslanı uyandırır. Hayvanlar adamı öyle görünce ağlaşırlar. Köpek bir otun olduğunu, o otun ölüyü dirilttiğini söyler. Fakat bu otun çok uzakta olduğunu söyler.\n\nAslan köpeği bu otu bulmak için görevlendirir. Köpek az gider, uz gider, otu alır gelir. Kesik başı yerine koyup otu koklatırlar. Adam uyanır. Burada ne olduğunu sorar; fakat hayvanlar hiçbir şeyden haberleri olmadığını söylerler.\n\nKöye inerler. Padişahın kızının düğünü olduğunu öğrenir ve olanı biteni anlarlar. Adam hemen padişahın yanına gider. Ejderhayı onun öldürdüğünü, köylünün yalan söylediğini söyler. Padişah inanmaz.\n\nKız adamı görünce olanları anlatır. Ejderhayı onun öldürdüğünü fakat onlar dinlenirken köylünün adamı öldürdüğünü söyler. Padişah yine inanmaz. Kanıt ister.\n\nKız yanında getirdiği ejderha dillerini gösterir, adam da cebindeki dilleri gösterir. Padişah bunu görünce köylünün yalan söylediğini anlar. Köylüyü atların arkasına bağlatır, dağa sürer. Padişah kızını adama verir. Kırk gün kırk gece düğün yaparlar.\n\nAdam kardeşini merak eder. Yola düşer. Az gider, uz gider; yol ayrımına gelir. Bıçağın kardeşinin tarafının paslandığını görür, çok üzülür, çok ağlar. Padişahın kızıyla güzel bir yaşam sürer.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Artvin",
        "title": "Garip Oğlan ile Dev",
        "text": "[GARİP OĞLAN İLE DEV]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde Garip isminde bir adam varmış. Garip denmesinin sebebi de bir koca anası ile yalnız başına yaşamasıymış. Babası henüz kendisi doğmadan ölmüş. Yokluk, sefalet henüz o doğmadan başlamış. Bütün bu yoklukların sebebi ise bir dev imiş. Her yıl köye gelir, köylülerin az çok olan mahsullerini zorla alıp gidermiş. Artık herkesin canına tak etmiş. Ama ellerinden de bir şey gelmiyormuş.\n\nGarip doğduktan henüz kırk gün sonra sefalet öyle artmış, öyle artmış ki annesinin sütü kesilmiş. Zavallı kadın oğlunun öleceğini düşünüyormuş. Bu düşünce ile oğluna süt bulabilmek umudu ile dışarı çıkmış ve nereye gideceğini bilmeden öylece yürüyormuş. Kendi kendine: “Ah keşke oğlum biraz daha büyük olsa idi. O zaman bir parça ekmek yer de ölmekten kurtulurdu” diye düşünürmüş.\n\n&nbsp;Bu düşüncelerle ilerlerken evden çok uzaklaştığını düşünmüş. Üzgün bir şekilde ağlaya ağlaya tutmuş evin yolunu. Bir taraftan da dua ediyormuş Allah’a. “Allah’ım yavrumu bana bağışla” diye. Bu hal üzerine eve dönen kadın bir bakmış ki ne görsün. Çocuk kalkmış, yürüyor, konuşuyor, evdeki yiyeceklerden yiyebiliyormuş. İnanamamış gördüklerine ve kadıncağız çok sevinmiş. Allah’ a şükretmiş biricik yavrusu kurtulduğu için.\n\nGel gelelim çocuk çok çabuk büyümüş ve gelişmiş. Henüz beş yaşında iken on yaşında gösteriyormuş. Yaşıtları ile oynamıyor, büyükler gibi konuşuyormuş. Çok akıllı ve çok güçlüymüş. Ayılarla boğuşuyor, kendinden büyükler ile güreşiyormuş. Bu garip çocuğun bir tek isteği varmış. O da kendisi gibi garip olan anasına son yıllarında mutlu bir hayat sunmakmış.\n\nHenüz on yedi yaşında iken bu duyguları iyice kabarmış. Bu düşünceler ile her yıl köye gelip bütün hasatlarını alan devi öldürüp, tekrar kendilerinden aldıklarını elinden alacakmış. Anası ne kadar yalvardı ise de vazgeçirememiş. Herkes ile helalleşip çıkmış yola.\n\nBu çocuk az gitmiş, uz gitmiş günler günleri kovalamış ve sonunda mağaraya ulaşmış. Bir de baksın ne görmüş. Mağarada güzeller güzeli bir kız oturuyor, hem de bağlı. Kız sürekli ağlıyormuş.\n\nOnu bu halde gören Garip acımış. Gencin küçük yüreğinde aşkın acısı dolaşmaya başlamış ve bu ateş, bütün damarlarını yakar olmuş. Garip:\n\n—Neden ağlıyorsun güzel kız? Kız:\n\n—Nasıl ağlamam. Tam bir yıldır burada tutsağım. Garip:\n\n—Sen ağlayıp da o güzel gözlerine yazık etme. Bulunur her şeyin bir çaresi güzel kız. Kız:\n\n—Kaç kendini kurtar, dev birazdan gelir. Garip:\n\n—Ne kaçması, onu öldürmeye geldim.\n\nKızı oradan kurtarmış ve bir plan yapmışlar. Kız mağaranın önünde beklemeye başlamış. Akşam üzeri dev dönmüş. Bir de bakmış ki kızı kapının önünde, onu görünce çok şaşırmış.\n\n—Sen nasıl kurtuldun, demiş. Öyle demeye kalmamış kız içeriye kaçmış. Dev de tam arkasından gidecekmiş ki, Garip mağaranın üstünden kocaman bir taş yuvarlamış. Ve dev oracıkta ölmüş. Üç adam boyundaki bu insan azmanı öyle bir çığlık atmış ki sesi gökyüzüne çıkmış. Garip oğlan kızı alıp hemen gidecekmiş ki güzel kız:\n\n—Benim gibi başka tutsaklar da var, demiş. Tekrar mağaraya girmişler. Epeyce ilerlemişler. Bir kapıya gelmişler. Kapıyı açmışlar ki bir de ne görsünler, kırk kız, kırk da erkek tutsakmış. Kırk deve, kırk katır, kırk eşek varmış. Ayrıca bu hayvanlara yüklenecek kadar da hazine varmış. Yedi çeşit de hayvan sürüsü varmış.\n\nBütün hazineyi ve tutsakları kurtardıktan sonra hayvanlara yüklemişler. Bütün hepsi Garip oğlana kul, köle oluyorlarmış. Bu hal içinde tutmuşlar köyün yolunu.\n\nGel gelelim köye. Artık herkes umudunu kaybetmiş garip oğlandan. Zavallı anası hastalanıp yataklara düşmüş.\n\nGünler sonra köye ulaşmışlar. Anasının elini öpüp, hayır duasını almış. Kırk oğlanla kırk kızı birbirleri ile evlendirmiş. Kırk deve, kırk katır, kırk eşek dolusu hazineyi köylülerle kırk çifte dağıtmış. Kendisi de o güzel kızla evlenip kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Boy boy çocukları olmuş. Sönmek üzere olan o garip ocak tekrar tütmeye başlamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Artvin",
        "title": "[Balıkçı ile Peri Kızı]",
        "text": "[BALIKÇI İLE PERİ KIZI]\n\nEski zamanlarda bir köyde fakir bir balıkçı varmış. Bu balıkçının kimi kimsesi yokmuş. Her gün gölde balık tutar, oranın ağasına bu balıkları satarmış. Bir gün yine balık tutmaya göle gitmiş. Ağını göle atmış, çekmiş ama çıkartamamış. Çok ağırmış, zorla çıkarmış. Bakmış ki kocaman bir balık. Çok şaşırmış ama bunu eve kadar taşıyamazmış. Düşünmüş ve sonra oranın ağasına gitmiş. Bir at ve bir araba istemiş, almış götürmüş. Balığı arabaya koymuş eve götürmüş ama çok yorulmuş:\n\n—Dinleneyim de öyle keseyim, demiş. Uyumuş, bir uyanmış ki evi tertemiz olmuş, yemeği pişmiş, sofrası kurulmuş. Balıkçı bunu görünce şaşırmış, mana verememiş. Sonra düşünmüş:\n\n— Bu balıkta bir iş var, demiş. Sonra evden gider gibi çıkmış, saklanıp balığı izlemiş. Bir de ne görsün, balığın ağzından bir kız çıkmış. Balıkçı hemen koşmuş kızı tutmuş.\n\n—Sen ins misin? Cin misin? Kimsin sen? demiş. Kız da:\n\n—Ben peri kızıyım. Senin kısmetinim. Senin için gönderildim, demiş. Bunu duyan balıkçı çok sevinmiş. Bir müddet mutlu mesut yaşamışlar. Bu kız çok kısmetli ve bereketliymiş. Onun için rahat içinde yaşıyorlarmış. Sonra köylüler bu durumu merak etmişler. Bunun sırrı ne demişler. Bu ağanın kulağına gitmiş. Ağa:\n\n—Siz bu balıkçıyı gece gündüz takip edeceksiniz. Bunun sırrını öğreneceksiniz, demiş. Köylü takip etmiş ve kızı görmüşler. Her şeyi kızın yaptığını öğrenmişler ve ağaya:\n\n—Ağam, onun evinde öyle bir kız var ki, yürüdüğü yerde çayır çimen biçiliyor. Güldükçe inci mercan saçılıyor. Her şeyi bu yosma kız yapıyor. O kadar güzel ki doğan ay, ya doğmuş, doğacak, demişler.\n\nBunu üzerine ağa balıkçıyı çağırmış. Bu kız neyin nesi diye sormuş. Balıkçı da böyle böyle gölden çıktı demiş. Ağa inanmamış ve:\n\n—Bana öyle bir yemek getir ki benim bir alay askerim doysun, daha da artsın. Yoksa getiremezsen o kızı bana vereceksin, demiş. Balıkçı da:\n\n—O benim kısmetim, ailem. Onu nasıl sana veririm, demiş. Balıkçı çaresiz eve gitmiş. Kız:\n\n— Ne oldu, diye sormuş. Balıkçı olayı anlatmış ve:\n\n—Ben nereden bulurum o kadar yemeği, demiş. Kız da:\n\n—Beni bulduğun yere git, orada üç defa, kızınızın koyun sağdığı küçük bakracı getireceksiniz, diye bağır. Orada sana yemeği getirecekler, demiş.\n\nBunun üzerine balıkçı göle gitmiş, üç kere bağırmış. Bir bakmış gölün kenarına bir kazan gelmiş ki dağ gibi. İçi dolu yemek. Kimse taşıyamamış. Balıkçı gidip ağaya haber vermiş.\n\nGidip kazanı taşımış getirmişler. Ağanın bir alayı on gün yemiş yine de bitirememiş. Bunun üzerine ağa şaşırmış. Sonra yine demiş ki:\n\n—Sen bana öyle bir koğuş yaptıracaksın ki, bir alayım yatacak, yine de boş kalacak. Yoksa o kızı bana getir, demiş. Sonra balıkçı yine çaresiz eve gitmiş ve olan bitene kız anlatmış.\n\n—Ben böyle bir koğuşu nereden bulacağım, demiş. Kız da:\n\n—Yine beni bulduğun yere git, gözlerini kapat, üç kere kızınız sizden büyük bir askeri koğuş istiyor diye bağır, demiş.\n\nBalıkçı kızı dediğini yapmış, göle gidip üç kere bağırmış, gözlerini bir açmış ki kocaman bir tabur. Hemen gidip ağaya haber vermiş. Ağa gözlerine inanamamış. Sonra kız ağaya gidip:\n\n—Bizimle uğraşma, ben ona Allah tarafından kısmet olarak gönderildim, demiş. Ağa da bunun üzerine onlarla uğraşmaktan vazgeçmiş. Onlar da bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Çankırı",
        "title": "[Keloğlan ile Cin]",
        "text": "[KELOĞLAN İLE CİN]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan’ın da bir anası varmış. Kıt kanaat yaşarlarmış. Bir gün Keloğlan’a anası, para vermiş:\n\n&nbsp;—Git, istediğini al, demiş. Keloğlan da ne alacağına&nbsp;bir türlü karar veremiyormuş.\n\n— Üzüm alsam çekirdeği var yiyemem, elma alsam soymadan yiyemem, demiş. Sonunda karar vermiş:\n\n— En iyisi leblebi alayım, demiş. Leblebiyi almış, yolda yemeye başlamış. Yiyerek giderken bir kuyuya elindeki leblebiyi düşürmüş.\n\n— Kuyu, leblebimi ver, diye bağırmaya başlamış. Kuyudan bir cin çıkmış. Keloğlan’a:\n\n— Ey insan! Beni neden rahatsız ediyorsun, demiş. Keloğlan:\n\n— Leblebim kuyuna düştü, leblebimi ver, deyince cin:\n\n— Ben sana onun yerine bir sofra bezi vereyim, demiş. Keloğlan:\n\n— Ben sofra bezini ne yapayım? Leblebimi ver, demiş. Cin:\n\n—Bu senin bildiğin sofra bezlerinden değil, değil. ‘Açıl sofram açıl!’ deyince önüne yemekler serilir, demiş. Keloğlan da kabul etmiş. Sofra bezini alıp evine götürmüş. Anasına olanları anlatmış. Anası da mutlu olmuş:\n\n— Açıl sofram açıl, demişler. Güzel bir sofra önlerine açılmış, yemişler.\n\nBir gün Keloğlan, padişaha gidip yemeğe davet etmiş. Padişah onu kırmak istememiş, vezirini alıp Keloğlan’ın evine gitmiş. Bakmış ki ne yemek pişirecek bir ocak var, ne tabak, kaşık var. Vezirinin kulağına eğilerek demiş ki:\n\n—Bu Keloğlan neyine güvendi de beni yemeğe davet etti? Ardından Keloğlan sofra bezini padişahın önüne getirir:\n\n— Açıl sofram açıl, der. Yemekler padişahın önüne serilir. Padişah ve vezir bu olay karşısında çok şaşırır. Yemekleri afiyetle yer, giderler.\n\nVezirin gözü bu sofra bezindedir. Bir adam tutar, sofra bezini çaldırır. Yerine benzer bir sofra bezi koyar. Keloğlan, o gün acıktığında sofra bezini alır. Açılmayınca sofra bezine bakar ki kendi sofra bezi değil. Sofra bezini çaldırdığını anlar. Kuyuya gelir:\n\n— Kuyu! Leblebimi ver, diye bağırır. Kuyudan cin çıkar. Keloğlan olanları anlatır. Cin:\n\n— Sana leblebi yerine bir eşek vereyim, der. Keloğlan:\n\n— Ben eşeği ne yapayım, deyince cin:\n\n— Bu senin bildiğin eşeklerden değil, yap eşeğim yap deyince altın çıkarır, der. Keloğlan kabul eder. Eşeği alır, eve gider. Anasına olanları anlatır. Anası da sevinir. Zamanla bunlar zenginleşmeye başlar.\n\nKomşusunun biri bu durumdan şüphelenir. Keloğlan’ı takip eder. Eşeği görünce şaşırır. Eşeği çalar, yerine başka eşek koyar. Zamanla Keloğlan eşeğinin çalındığını anlar. Kuyuya gider:\n\n— Kuyu leblebimi ver, diye bağırır. Kuyudan cin çıkar, ne olduğunu sorar. Keloğlan olanları anlatır ve leblebisini ister. Cin:\n\n— Ben sana leblebi yerine değnek vereyim, der. Keloğlan:\n\n— Değneği ne yapayım, deyince cin:\n\n— Bu senin bildiğin değneklerden değil. Vur deyince dövmeye başlar, böylece eşeğini ve sofra bezini çalanı bulabilirsin, der.\n\nKeloğlan kabul eder. Değneği alır, önce kahvehaneye gider. Şüphelendiği komşuya sorar:\n\n— Eşeğimi sen mi aldın? O da:\n\n— Yok ben çalmadım, der. Keloğlan:\n\n— Vur sopam vur, der; sopa adamı dövmeye başlar. Adam dayanamayıp çaldığını itiraf eder. Eşeği getirip Keloğlan’a verir.\n\nKeloğlan daha sonra saraya gider. Vezire sofra bezini çalıp çalmadığını sorar. Vezir:\n\n— Çalmadım, deyince Keloğlan:\n\n— Vur sopam vur, der. Sopa veziri dövmeye başlar. Vezir dayanamayıp çaldığını söyler. Sofra bezini Keloğlan’a verir.\n\nKeloğlan sofra bezini, eşeğini, anasını alır. Köyünden ayrılır, başka bir yere yerleşir. Mutlu, mesut bir yaşam sürer.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Güzeller Güzeli",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[GÜZELLER GÜZELİ]\n\nBir varmış, bir yokmuş; vakti zamanında padişahın birinin yedi sene çocuğu olmamış. Yedi sene sonunda çok güzel bir kızı olmuş. Padişah bu kızını gözünden sakınırmış. Nere gitse kızın yanına korumalarını, cariyelerini gönderirmiş. Kızın artık aklı erince:\n\n—Baba neden böyle yapıyorsun, her yere korumaları, cariyeleri gönderiyorsun, demiş. Babası da:\n\n—Kızım ben gözüme inanmam. Ondan böyle yapıyorum, demiş. Günün birinde kız, cariyelerine:\n\n—Çardağın altına yatak serin, orda yatacağım, demiş. Padişaha haber vermişler. Padişah:\n\n—Tamam, kuş tüyünden bir yatak hazırlayın, demiş. Kız uyurken ağzı açık uyurmuş. Bu sırada yılan kızın ağzından içeri girmiş. Gün geçtikçe kızın karnı büyümüş. Herkes şaşırmış. Kızın hamile olduğunu sanmış. Babası çok kızmış ve vezirine emir vermiş:\n\n—Ben bu utançla yaşayamam, kendi elimle de kızımı öldüremem. Sen bunu götür, bir yerde öldür, kanlı gömleğini de getir, demiş. Vezir kızı almış. Bir dağın eteğine nehrin yatağına getirmiş.\n\n—Siz dinlenin ben etrafa bakayım, demiş. Kız suyun kenarında otururken vezir kılıcını çekmiş. Tam vuracakken kız arkasını dönmüş:\n\n—Beni öldürecek misin, demiş. Vezir de:\n\n—Sultanım kusura bakmayın. Babanız utancından yaşayamayacağını söyledi. Bana böyle bir emir verdi. Ama ben yapmayacağım, demiş.\n\n—Siz gömleğinizi verin, ben onu kana bulayıp götürürüm, demiş. Vezir bir geyik vurup kızın gömleğini onun kanına bulamış, padişaha götürmüş. Padişah ve karısı çok üzülmüş. Karısının ağlamaktan gözleri kör olmuş.\n\nDaha sonra kız aç susuz gezinirken bir Arap’a rastlamış. Arap kıza âşık olmuş. Eve getirmiş. Gün geçtikçe kızın karnı daha da büyümüş. Oğlan anasına babasına:\n\n—Ben bu kızla evleneceğim çocuğun da babası olacağım, demiş. Evlenmişler ve günün birinde kızın midesi bulanmış. Kaynanası kıza çiğ süt vermiş. Epey süt içtikten sonra:\n\n—Boğazıma bir şey oluyor, boğazıma bir şey oluyor, diyerek kusmaya başlamış. Kusarken yılan sıyrılıp gitmiş. Yılan iki metre olmuş. Kızın karnı beline yapışmış. Eski hâline dönmüş. Kırk gün kırk gece bayram yapmışlar. Aradan epey zaman geçmiş bir oğulları olmuş. Arap:\n\n—Güzeller güzelim adını ne koyalım, diye sormuş. Kız ise\n\n—Neydim olsun, demiş. Biraz daha zaman geçmiş yine bir oğlu olmuş. Arap:\n\n—Adını ne koyalım, demiş. Kız da:\n\n—Ne oldum, olsun, demiş. Aradan biraz daha zaman geçmiş ve üçüncü oğlan olmuş. Ona da, Ne olacağım, koymuşlar. Oğlanlar büyümüş bu arada padişah görevi bırakmış. Karısını cariyelerini ve korumalarını alıp dağın eteğinde evine gelmiş. Evin bahçesinde kiraz ağaçları varmış. Oğlanlar bu ağaçlardan kiraz yemişler. Korumalar durumu padişaha iletmiş. Padişah:\n\n—Yakalayın bana getirin, demiş. Bu üç oğlanı yakalayıp getirmişler. Padişah çocuklara:\n\n—Niye yaptınız, demiş. Oğlanlar da:\n\n—Açtık, gönlümüz kiraz çekti. Ondan yedik, demişler.\n\n—Adınız ne, demiş padişah. Onlar da:\n\n—Neydim, Ne oldum, Ne olacağım, demişler. Padişah:\n\n—Ananız, babanız kim, demiş.\n\n—Anamız güzeller güzeli, babamız Arap, demişler. Çağırın da karınlarını doyursunlar demiş. Çocuklar haber vermişler. Güzeller güzeli, Arap’a:\n\n—Bunda bir hayır var, gel gidelim, demiş. Gitmişler. Kız hemen tanımış anasını babasını. Padişah bu çocukların adlarını neden böyle koydunuz, demiş. Kız başlamış anlatmaya…\n\n—İşte böyle padişahım, ben sizin kızınızım. Bu çocuklar benim kaderim: neydim, ne oldum, ne olacağım, demiş.\n\nKız anasına sarılıp ağlarken gözyaşlarından anasının gözleri açılmış. Tüm aile mutlu mesut yaşayıp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Açgözlü Fikirsiz Adam",
        "text": "[AÇGÖZLÜ FİKİRSİZ ADAM]\n\nÇok eski zamanlarda bağlık bahçelik bir ülkede, bir adam yaşarmış. Bu adam çalışır, çabalar karnı ekmeğe doymazmış. Bunun nedenini araştırmış, ülkedeki insanlar da:\n\n—Bunu sana ancak bir bilge anlatabilir, demişler. Adam düşmüş yollara. Memleketi terk eylemiş, yolda giderken bir çiftçi görmüş. Selamlaştıktan sonra çiftçi:\n\n—Ne arıyorsun, demiş. Adam da:\n\n—Sorumun cevabını bilecek bilgeyi arıyorum, demiş. Çiftçi:\n\n—Bilgeyi bulursan benim iki elma ağacım var, çiçek açıyor, meyve vermiyor. Bunun sebebini de sorar mısın, demiş. Adam da kabul etmiş.\n\nBiraz ekmek alıyor ve yoluna devam ediyor. Bu memleketi de terk ediyor ve oradan uzunca bir yol alıyor. Başka bir memlekete rast gelmiş ve bir adama rastlamış. Bu adama da sıkıntısını anlamış ve orada karnını doyurmuş. Biraz sohbet ettikten sonra adam:\n\n—Eğer o bilgeyi bulursan, ben bu ülkenin padişahıyım ama bu ülkenin halkı beni dinlemiyor, bunun sebebini de sorar mısın, demiş. Adam bunu da kabul etmiş. Biraz da buradan erzak alıp yola devam etmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş ve bir ormana rastlamış. Ormanda bir ayı görmüş. Ayı başını taştan taşa çalıyormuş. Adama sormuş:\n\n—Nereye gidiyorsun? Buralarda seni hiç görmedim, kimsin, demiş. Adam da sıkıntısını anlatmış. Ayı:\n\n—Eğer bilgeyi bulursan; ben kafamı neden taşlara vuruyorum, bunu da sorar mısın, demiş. Adam ayıyı da kabul etmiş.\n\nAylarca yol çekmiş, gittiği yerlerde karnını doyurmuş ama en sonunda aradığı bilgeyi bulmuş. Yanına yaklaşıp selam vermiş. Selamı kabul edilince, bilgenin yanına oturup sıkıntısını anlatmaya başlamış. Adam en sonunda:\n\n—Benim karnım doymayacaksa, ben çalışmayayım, demiş. Bilge:\n\n—Senin kafana iki devlet kuşu konacak, bunları değerlendirirsen işin iş, yoksa başına çok kötü şeyler gelecek, demiş. Adam sonra çiftçinin sorusunu soruyor. Bilge:\n\n—O iki elma arasında bir küp altın var, yaz gelince altın ısınıyor ve ağacın çiçekleri dökülüyor. O altınları çıkarırsa elmalar meyve verir, demiş. Adam bu sefer de padişahın sorusunu soruyor. Bilge:\n\n—O padişah erkek değil, erkek kılığında bir kız. Bu yüzden halkı onun sözünü dinlemiyor, demiş. Adam en sonunda ayının sorusunu soruyor. Bilge:\n\n—O ayı eğer aklı olup da fikri olmayan birinin beynini yerse iyileşir, demiş.\n\nAdam oradan ayrılmış. Çiftçinin yanına gelmiş ve sorusunu cevaplamış. Çiftçi çok sevinmiş. Burada kal, altınları paylaşalım, benim kızımla da evlen, demiş. Adam:\n\n—Yok benim başıma devlet kuşu konacak, deyip tekrar yollara düşmüş. Padişahın yanına gelmiş:\n\n—Sorunun cevabını buldum, sen bir kızmışsın, bu yüzden halkın seni dinelmiyor, demiş. Kız:\n\n—Sen benim sırrıma mazhar oldun gel benimle evlen, istediğin gibi yaşa ama kız olduğumu kimseye söyleme, demiş. Adam:\n\n—Yok benim başıma devlet kuşu konacak, demiş ve bu teklifi de kabul etmemiş.\n\nAyının yanına gelmiş. Adam başından geçen tüm olayları ayıya anlatmış.\n\n—Senin çaren de aklı olup fikri olmayan bir adamın beynini yersen iyi olursun, demiş. Ayı:\n\n— Senden daha iyi aklı olup fikri olmayan birini bulamam demiş ve adama saldırmış. Hemen oracıkta adamı yemiş. Adam önüne çıkan iki fırsatı da değerlendirmeyi bilmemiş ve açgözlü olmanın cezasını çekmiş. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Dibi Görünmeyen Kuyu",
        "text": "DİBİ GÖRÜNMEYEN KUYU\n\nBir gün üç kardeş dolaşırken bir mağarada, dibi görünmeyen bir kuyu görmüşler. Daha sonra eve dönmüşler. Bu kuyu kardeşlerden küçüğün aklına takılmış, merak etmiş kuyunun başına gitmiş. Eğilip bakarken kuyuya düşmüş. Orada üç güzel kız görmüş. Şaşıran genç, onlara:\n\n—Siz ins misiniz cin misiniz, burada ne arıyorsunuz?, diye sormuş. Kızlar da:\n\n—Biz ne insiz ne de cin. Senin gibi bir âdemiz. İçeride üç başlı bir dev var. Bizi kaçırdı getirdi. Altı gün uyuyacak, sonra kalkıp bizi yiyecek, demişler.\n\nGenç de çaresiz beklemeye koyulmuş. Kardeşlerini merak eden iki ağabey, kardeşlerini aramaya çıkmışlar, bulamamışlar. Sonunda mağara akıllarına gelmiş ve ortanca olanı iple kuyuya sallanmış. Bakmış ki kardeşinin yanında üç de güzel kız var. Şaşırmış, olan biteni anlatmışlar, devi göstermişler.\n\nOrtanca kardeş etrafına bakmış ve orada kocaman bir kılıç görmüş. Sonra:\n\n—Ben bu kılıç ile devi öldürürüm, demiş. Kızlardan biri:\n\n— Benim büyüklerimden duyduğuma göre devin bir kafasını kestikten sonra fırsat vermeden ikinci ve üçüncü kafasını da kesmek lazımmış. Yoksa dev hemen uyanırmış, demiş.\n\nBunun üzerine ortanca kardeş kılıcı almış, önce devin birinci kafasını, sora hemen ikinci kafasını kesmiş. Tam üçüncü kafasını kesecekken dev kılıca vurmuş, kılıç düşmüş. Hemen koşan genç kılıcı almış ve devin üçüncü kafasını da kesmiş. Bunun üzerine dev ölmüş.\n\nKüçük kardeş hemen ortanca kardeşini ve kızları da alıp kuyunun dibine gelmiş. Önce ağabeyini ipe bağlamış, o çıkmış. Sonra kızlardan birini bağlamış, o da çıkmış. Arkasından bağırmış:\n\n—Ağabey, bu kız senin kısmetin. Sonra diğerini bağlamış ipe ve bağırmış:\n\n—Ortanca ağabey! Bu da senin kısmetin. Sonra da üçüncü kızı bağlamış ve bağırmış:\n\n—Bu da benim kısmetim, demiş. Sonra kendini de bağlamış ve kardeşleri kendi kendilerine demişler ki:\n\n—Bu devi öldürdü, bizi kurtardı. Bu çıkarsa bize üstünlük sağlar. Daha sonra hırsa kapılmışlar ve ipi keserek oradan uzaklaşmışlar. Küçük kardeşin kısmeti olan kız çok ağlamış ama dinlememişler. Ancak bu kız mağaradan çıkarken küçük kardeşe:\n\n—Eğer burada kalırsan, seni çıkarmazlar ise al sana iki tane saç teli. Bunları birbirine sürt, o zaman iki tane koyun gelir. Biri siyah, biri beyaz. Sakın ola ki siyah olana binme. Beyaz olana binersen o zaman çıkarsın, demiş.\n\nMağarada yalnız kalan gencin aklına saç telleri gelmiş. Hemen ikisini birbirine sürtmüş, koyunlar gelmiş. Genç karanlıkta fark edemeyip siyah olana binmiş ve koyun onu yerin yedi kat dibine indirmiş.\n\nOraya gidince genç görmüş ki kocaman bir şehir, ama karanlık. Biraz dolaşmış sonra bir şenlik görmüş. Hemen yanaşmış, düğün yeri gibiymiş ama insanlar ağlıyorlarmış. Sormuş:\n\n— Neden ağlıyorsunuz, diye. İçlerinden biri:\n\n—Burada kocaman bir dev var, bu her ay birimizin kızını yiyor. Vermezsek onun zulmünden kurtulamıyoruz. Her ay birimizin kızını kınalıyoruz, düğün eder gibi gönderiyoruz. Dev onu yer ve bize de dokunmaz, demiş. Genç onlara:\n\n—-Beni de oraya götürürseniz ben de o devi öldürürüm, demiş. Hemen götürmüşler ve genç diğer devi öldürdüğü kılıç ile bu devi de öldürmüş. Bunun sonucunda halk gence minnettar kalmış ve:\n\n—Dile bizden ne dilersen, demişler. Genç de:\n\n—Sizden hiçbir şey istemem. Sadece beni ışık dünyaya götürecek bir yol söyleyin, demiş. Bunun üzerine oradaki halk şaşırmış. Kendi aralarında konuşmuşlar ve içlerinden biri gelip gence:\n\n—Bize biraz fırsat ver konuşalım, bunun yollarını arayalım. Bulunca gelir sana söyleriz, demiş.\n\nGenç biraz dolaşmış ve bir ağacın altına uzanıp beklemeye koyulmuş. Biraz sonra bir kuş bağırtısı duymuş. Sese doğru biraz yaklaşmış ve ne görsün ki, büyük bir ejderha ağacın üstündeki büyük kuşa ve onun yavrularına doğru ilerliyor. Bir taraftan da korkan çaresiz kuş ve yavruları bağırıyor. Bunun üzerine genç, devleri öldürdüğü kılıcı çıkartıp hemen ejderhayı öldürmüş. Sonra anne kuş sevinmiş ve gence:\n\n—Benim ve yavrularımın hayatını kurtardın. Dile benden ne dilersen, demiş. Genç de:\n\n—Bana ışık dünyaya kavuşmanın bir yolunu söyle, demiş. Kuş da:\n\n—Eyvah! Birkaç kere ışık dünyaya gitmiştim ama şimdi yaşlandım, gücüm yok. Yalnız sen bana üç tane davar gövdesi, iki tulum su getir ve burada hazır ol. Seni bütün gücüm ile ışık dünyaya çıkartmaya çalışırım, demiş.\n\nBunu duyunca sevinen genç, hemen aramaya koyulmuş ve kuşun istediklerini bulmuş getirmiş. Kuş hemen gelmiş, eti bir yanına, suyu bir yanına almış, genci de üstüne bindirmiş. Tam yola çıkacaklarken gence:\n\n—Bak insanoğlu, seni çıkartacağım ama sen ağzıma “gag” deyince et, “gıg” deyince su vereceksin, demiş.\n\nSonra yola çıkmışlar. Genç, kuşa “gag” deyince et, “gıg” deyince su vermiş ama artık et bitmiş. Kuş “gag” demiş et yok, yine “gag” demiş et yok.\n\nHemen genç kılıcı ile bacağından et kesmiş ve kuşa vermiş. Bunu anlayan kuş eti yememiş, dilinin altına saklamış. Bir zaman sonra ışık dünyaya gelmişler. Kuş insanoğlunu indirmiş. Bakmış ki genç topallıyor. Hemen seslenmiş:\n\n—Dur insanoğlu, senin etini yemedim, demiş. Hemen eti ağzından çıkarmış ve elini gencin bacağına sürmüş. Genç hemen iyileşmiş, kuşa teşekkür etmiş ve kuş geri dönmüş.\n\nGenç hemen evine gitmiş, gitmiş ki kardeşleri de yaptıklarına pişman olmuşlar. Kız da onu beklemiş. Sonra genç kardeşlerini affetmiş, kızla da evlenmiş. Mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Karabük",
        "title": "Yedi Başlı Dev",
        "text": "[YEDİ BAŞLI DEV]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellâl iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken zamanın birinde bir ülkede bir padişah ve padişahın üç oğlu yaşarmış. Bunların saraydan uzakta geniş bir bahçeleri varmış. Her gün sabah kalktıklarında bu bahçeye zarar verildiğini görürlermiş, fakat neyin bu bahçeye zarar verdiğini bilemezlermiş.\n\nPadişah bir gün oğullarını huzuruna çağırmış.\n\n—Evlatlarım bu böyle olmaz. Bu işe bir çözüm bulmak gerekir. Bundan sonra her gece biriniz nöbet tutacaksınız. Bahçeye zarar vereni bulup öldüreceksiniz, demiş.\n\nO gün padişahın büyük oğlu nöbet tutmuş. Gece olmuş, gecenin ilerleyen saatlerinde bir patırtı ile bir yaratığın bahçeye girdiğini görünce korkmuş. Koşarak saraya girip odasına yatmaya gitmiş.\n\nSabah olunca padişah büyük oğlunu huzuruna çağırmış. Gece bir şey görüp görmediğini sormuş. Çocuk sabaha kadar nöbet tuttuğunu fakat bahçeye kimin zarar verdiğini görmediğini söyleyip babasının huzurundan ayrılmış.\n\nİkinci gün ortanca oğlan nöbet tutmuş. Yine gecenin ilerleyen saatlerinde bir gürültü duymuş. Korkup saraya gitmiş. Sabah padişah ortanca oğlunu huzuruna çağırmış. Gece ne olduğunu sormuş. Ortanca oğlan sabaha kadar nöbet tuttuğunu fakat bir şey görmediğini söyleyip babasının huzurundan ayrılmış.\n\nÜçüncü gün padişahın küçük oğlu nöbet tutmuş. Gecenin ilerleyen saatlerinde gürültü ile gelen bir yaratık görmüş. Pusuya yatmış. Yaratığın yaklaştığını görüp öldürmüş. Bunun yedi başlı bir dev olduğunu anlamış. Bu devin kulaklarını kesip padişaha göstermek için yanına almış.\n\nSabah padişah oğlunu huzuruna çağırmış. Gece ne olduğunu sormuş. Küçük oğlan, gece yedi başlı bir devin bahçeye girdiğini, pusuya yatıp devi öldürdüğünü söylemiş. Yanında getirdiği kulakları padişaha göstermiş.\n\nPadişah bunu duyunca çok sevinmiş, küçük oğlunu ödüllendirmiş. Kardeşleri küçük oğlanı kıskanmış. Ormanda gezme bahanesiyle kardeşlerini götürüp bir kuyuya atmışlar. Bu çocuk bu kuyuda üç kapı görmüş; kapılardan biri altın, biri demir, biri tahta imiş. Çocuk hangisine gireceğine bir türlü karar verememiş. En sonunda tahta kapıyı açmış, burada halı dokuyan kızlar varmış. Kızlar:\n\n—İnsanoğlu sen buraya nasıl geldin? Burada yedi başlı dev yaşar, Odası da şu altın kapılı odadır, seni burada görürse öldürür, demişler.\n\nKüçük oğlan başından geçenleri kızlara anlatmış. Buradan kurtulmak için yardım istemiş. Kızlardan biri saçından iki tel vermiş.\n\n—Bu saçları birbirine sürt. Karşına iki koç çıkacak. Biri kara, biri beyaz. Sen beyaz olana bin, o seni yedi kat yukarı çıkaracak. Eğer kara koça binersen yedi kat yerin altına inersin, demiş.\n\nBu sırada dev uyanmış. Oğlan kızların yanından ayrılmış. Saç tellerini birbirine sürtmüş. Karşısına biri kara biri ak iki koç çıkmış. O, korkudan yanlışlıkla kara koça binmiş. Yedi kat yerin aşağısına inmiş.\n\nİndiği yerde bir ağaç kovuğunda yavru kuşlar görmüş. Bu yavru kuşları yemek için yaklaşan bir yılan görmüş. Yılanı öldürmüş. Sonra o ağacın altında uyuyakalmış. O sırada anne kuş çıkagelmiş. Bu insanoğlunun yavrularına bir şey yapmasından korkup ağzına koca bir taş almış. O taşı tam oğlanın başına atacakken yavru kuşlar onun kendi hayatlarını kurtardığını söylemişler. Bu sırada küçük oğlan uyanmış. Karşısında bir iri kuşu görünce şaşırmış. Bu kuş:\n\n—Sen benim yavrularımın hayatını kurtarmışsın, dile benden ne dilersen, demiş. Çocuk yeryüzüne çıkmak istediğini söylemiş. Kuş onu yeryüzüne çıkaracağını; fakat et ve su gerektiğini, “hık” deyince et, “vık” deyince su vermesini söylemiş.\n\nOğlan eti ve suyu hazırlamış. Kuşun sırtına binmiş. Yola koyulmuşlar. Kuş “hık” dedikçe et, “vık” dedikçe su vermiş. Fakat son kata geldiklerinde et bitmiş. Oğlan kuşa etin bittiğini fark ettirmeden ökçesinden bir parça et kesmiş. Kuş “hık” deyince o eti vermiş. Fakat kuş, bu etin insanoğlu eti olduğunu anlayıp yememiş; fakat çocuğa bir şey söylememiş.\n\nSonunda yeryüzüne çıkmışlar. Çocuk kuşa gitmesini söylemiş. Kuş ise:\n\n—Önce sen git, demiş. Çocuk kabul etmiş, topallayarak yürümeye başlamış. Kuş, neden topalladığını sormuş. Çocuk da son katta etin bittiğini o yüzden ökçesinden bir parça kestiğini söylemiş. Kuş da ağzında beklettiği eti çıkarmış. Bu etin insanoğlu eti olduğunu anladığını, yemediğini söylemiş. Sonra eti çocuğun ökçesine yerleştirmiş. Birdenbire çocuğun ökçesi iyileşmiş.\n\nÇocuk ayağa kalkmış, kuşa teşekkür etmiş. Kuşun yanından uzaklaşmış. Kuş da yuvasına gitmiş, masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Billur Köşk",
        "text": "[BİLLUR KÖŞK]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde cinler cirit oynuyor eski hamam içinde. Tam işte o zamanlarda bir adam varmış. Bu adamın oğlu olmazmış. Üç tane kızı varmış. Adam eşine:\n\n— Oğlan doğuramazsan seni boşarım, demiş. Gel zaman olmuş eşi hamile kalmış. Kız mı olacak, oğlan mı olacak derken bir kızı daha olmuş. Evvel zamanda da çocuğu babasına göstermezlermiş. Adama:\n\n— Oğlun oldu, demişler. Adam çok sevinmiş.\n\nAradan seneler geçmiş ve çocuk yedi yaşına gelmiş. Artık çocuğa sünnet düğünü yapacaklarmış. Kadın ağlamaya başlamış:\n\n— Ne yapacağım, çocuğun oğlan olmadığını kocam anlayacak, demiş. Kadın söylenerek ahıra inmiş ve bir bakmış ki ahırdaki at dillenmiş. At, kadına:\n\n— Neden ağlıyorsun, diye sormuş. Kadın, ata her şeyi anlatmış. At:\n\n— Hiç ağlama, beni eyerle, çocuğu da giyindir, kuşandır, demiş. Çocuğu giyindirip kuşandırıp babasının karşısına çıkarmışlar. Çocuk babasına:\n\n— Baba ben ata binip bir tur atayım, ondan sonra beni sünnet ettirin, demiş. Çocuk ata binmiş, üç tur atmış, dördüncü tura gelince ata bir kırbaç vurmuş ve at toz olup gözlerden kaybolmuş.\n\nAradan yedi yıl geçmiş. Çocuk atla gidiyormuş, bakmış ki üç kardeş kavga ediyor. Sebebi de babalarından düşen mirası paylaşamamalarıymış. Çünkü miras dört, kardeş üçmüş. Çocuk bir yere üç ok atmış, okları getirenlere üç avuç altın vermiş. Mirası da kardeşlerin aralarında paylaştırmış.\n\nYine yola düşmüşler ki karşılarına bir ağaç çıkmış. Ağacın bir tarafı ağlıyor, bir tarafı gülüyormuş. Orda olan yaşlı bir kadına:\n\n— Teyze, neden bu ağacın bir tarafı ağlıyor, bir tarafı gülüyor, diye sormuş. Yaşlı kadın da:\n\n— Oğlum burada bir dev var, her sene buradan bir kızı alıp yer. Dev, köye de su vermez; ancak deve kız verince öyle köye su verir. Şimdi de padişah kızını veriyor. Onun için ağacın bir tarafı ağlıyor, bir tarafı gülüyor, demiş.\n\nBunu öğrenen çocuk, bir sihir yapmış. Görünmez olup padişahın sarayına varmış. Bir odaya girmiş. Anahtar deliğinden padişahın kızının odasına bakmış. Pencereden bir güvercin girmiş, altın sininin altında yakışıklı bir oğlan olmuş. Kızla kucaklaşmışlar. Fakat kızın morali bozukmuş. Oğlan:\n\n— Neden moralin bozuk, demiş. Kız:\n\n— Beni deve verecekler, karşılığında da dev köye su verecek, demiş. Çocuk, bütün bunları anahtar deliğinden görmüş.\n\nGün olmuş dev, padişahın kızını almaya gelmiş. Çocuk, deve vurunca devi ortadan ikiye ayırmış. Padişah çocuğu yanına çağırtıp:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş. Çocuk:\n\n— Kızını dilerim padişahım, demiş. Padişah:\n\n— Kızımı sana verdim, demiş.\n\nYine çocuk padişahın kızının odasına bakıyormuş. Pencereden bir güvercin girmiş, altın sininin altında yakışıklı bir oğlan olmuş. Yine sevgilisini üzgün görmüş. Sebebini sormuş. Kız:\n\n— Şimdi de beni devi öldüren ağlana verecek babam, demiş. Oğlan:\n\n— Hiç üzülme, filan yerde bir ağaç var. Ağacın bir tarafı ağlar, bir tarafı güler. O oğlan, o ağacı getirsin. O ağacı getiren kızsa oğlan olur. Oğlansa kız olur, demiş. Çocuk tabii sevinmiş:\n\n— Ben zaten kızım, oğlan olacağım, demiş.\n\nÇocuk görünmez olup bir çula binmiş, ağacın yanına varmış. Bir sihir daha yapmış, ağaç da görünmez olmuş. Ağacı söküp padişaha getirmiş. Kızken de oğlan olmuş. Padişahın kızını da alıp babasının evine gelmiş.\n\nOğlan, babasına başından geçen her şeyi anlatmış. Kız ile kırk gün, kırk gece düğün etmişler. Yiyip içip muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Batman",
        "title": "İĞCİ BABA",
        "text": "[İĞCİ BABA]\n\nBir varmış bir yokmuş memleketin birinde iğ* satan bir adam yaşarmış. Bu adam halk arasında İğci Baba olarak bilinirmiş. İğci* Baba kapı kapı, memleket memleket dolaşarak iğlerinin satarmış.\n\nİğci Baba’nın iğleri herkesçe beğenilirmiş. O, iğlerini satarken bir kız görmüş. Bu kıza da bir iğ satmış. İğci Baba, kıza:\n\n— Evimde daha iyileri var. Şimdi gidiyorum, gelirken seni de alır evime götürürüm, demiş kıza.\n\nKız bunu kabul etmiş. İğci Baba iğlerini satıp gelirken kızı da alıp evine getirmiş. Kıza bir sofra hazırlamış. Kızın yemeğinin içine bir parmak kesip bırakmış. Kız, yemeğindeki parmağı görünce tahtanın altına atmış. İğci Baba:\n\n— Parmağım parmağım, neredesin, deyince parmak tahtanın altındayım demiş. Bunun üzerine İğci Baba kızın kellesini keserek evine bırakmış.\n\nİğci Baba yine iğlerini satarken başka bir kız görmüş. Bu kızı da:\n\n— Evde daha güzel iğlerim var, diyerek evine getirmiş.\n\nKız gelirken hiç yanından ayırmadığı kedisini de beraberinde getirmiş. İğci Baba bu kıza da bir sofra kurmuş. Yemeğinin içine kesili parmağı bırakmış. Kız yemeğin içindeki parmağı görünce parmağı alarak kedisine vermiş. İğci Baba:\n\n— Parmağım parmağım, neredesin deyince parmak:\n\n— Bir sıcak karnın içindeyim demiş. İğci Baba parmağı kızın yediğini zannetmiş. İğci Baba kızla evlenmiş. Kız, evde gezerken üç tane kilitli kapı görmüş. İçerisinde ne olduğunu çok merak etmiş. Bir akşam sezdirmeden İğci Babadan bu kapıların anahtarlarını almış.\n\nSabah olunca İğci Baba her zamanki gibi iğlerini satmaya gitmiş. Kız, İğci Baba gittikten sonra kapıları açmaya gelmiş. Kapının birini açmış ki ne görsün binlerce altın. Diğer kapıyı açmış burada da her türlü eşya var. En son kapıyı açtığında ise birbiri üstüne yığılı cesetler duruyormuş.\n\nEvde bir sürü ceset olduğunu tüm halka anlatmış. İğci Baba eve geldiğinde halk tarafından linç edilmiş. Altınlar da kıza kalmış. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *iğ: Pamuk, yün vb.nden iplik eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri ve çengelli olan, ağaçtan yapılmış araç, eğirmen, kirmen.\n\n*iğci: İğ kullanan, yapan veya satan kimse.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Tavuk ile Tokmak",
        "text": "[TOKMAK]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellâl iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir köyde bir karı koca yaşarmış. Bunların çocuğu olmuyormuş. Beklemişler, tedavi olmuşlar, yıllar sonra bir çocuğu olmuş. Bunlar köyde bir gün tarlaya giderlermiş. Bir çeşmenin başına gelmişler. Orada yoruldukları için of of demişler. Çeşmenin başında bir adam çıkmış:\n\n— Beni niye çağırdınız, demiş. Onlar da:\n\n— Biz seni çağırmadık, demişler. O da:\n\n— Siz “of “ demediniz mi? Onlar da:\n\n— Hayır, biz yorulduğumuz için “of”, dedik, demişler. Adam da:\n\n— Her neyse siz şimdi çocuğunuzu bana verin, ben de sizi zengin yapayım, demiş. Onlar da:\n\n— Hayır, olmaz, demişler. Fakat biraz sonra düşünmeye başlamışlar. Durumları da iyi değilmiş ve sonunda çaresiz kabul etmişler. Ofof da bunlara bir tavuk vermiş:\n\n— Tavuğa, yumurtala tavuğum, deseniz o da size altın yumurtlar, demiş. Karıyla koca birbirine bakıp:\n\n— Hiç tavuk altın yumurtlar mı demiş. Fakat tavuğu alıp eve gelmişler. Karısı:\n\n— Bey bir bakalım acaba bu tavuk altın yumurtluyor mu, demiş. Kocası da tavuğa:\n\n— Yumurtla tavuğum, demiş. Tavuk da bir sürü altın yumurtlamış. Karı ve koca hayret etmişler. Kadın bir gün tavuğu alıp hamama gitmiş. Hamamcıya:\n\n— Hamamcı, kesinlikle tavuğuma yumurtlama deme, demiş. Hamamcı da:\n\n— Niye söyleyeyim ki, demiş. Kadın içeri gitmiş. Hamamcı şüphelenmiş ve tavuğa:\n\n— Yumurtla tavuğum, demiş. Tavuk altın yumurtlamış. Sonra tavuğu alıp yerine başka bir tavuk koymuş. Sonra kadın eve gitmiş ve tavuğunun değiştiğinin farkına varmış. Karı koca beraber tekrar çeşmenin önüne gelmişler ve Ofot’u çağırmışlar.\n\nOfof bu sefer onlara bir tokmak vermiş ve kesinlikle:\n\n— Tokmağım kudur, demeyin, demiş. Bunlar yolda:\n\n— Tokmağım kudur, demişler. Tokmak ikisine de vurmaya başlamış. Kadın tokmağı alıp hamamcının yanına gelmiş. Hamamcıya:\n\n— Kesinlikle tokmağıma kudur deme, demiş. Hamamcı da şüphelenmiş ve tokmağa:\n\n— Kudur, demiş. Tokmak hamamcıya vurmaya başlamış. Hamamcı tövbe edip tavuğu geri vermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "ŞAHMERAN İLE FAKİR ODUNCU",
        "text": "[ŞAHMERAN İLE FAKİR ODUNCU]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok konuşması günahmış. Bir oduncu varmış. Bu oduncu bir kadının bir oğluymuş. Oduncu bir gün ormana odun kesmeye gitmiş.\n\nGiderken yağmur yağmaya başlamış. Yağmur durana kadar bir kayanın arkasına gizlenmiş. Kayanın dibinde biraz durduktan sonra kaya yavaş yavaş açılıp merdiven olmuş.\n\nOduncu bu merdivenden yavaş yavaş aşağıya inmiş. Merdivenin sonunda da büyük bir ev varmış. Evin içine girmiş. Evin odalarını geziyormuş. Bir odada bal kuyusu dolu, diğer odada yılanlar varmış. Adı Şahmeran imış. Yani yılanların şahıymış. Şahmeran yılanlarına:\n\n— Bu gelen misafire dokunmayın, demiş.\n\nYılanlar oduncuya beş, altı ay hizmet etmişler. Aradan bir sene geçmiş. Oduncu bu yerin altından sıkılmış, yeryüzüne çıkmak istiyormuş. Oduncu annesini özlemiş. Bu isteklerini Şahmeran’a demiş. Şahmeran, oduncuya:\n\n— Eğer ben seni dışarı çıkarırsam ben yaşamam. Beni görenin sırtı yılanların sırtı gibi olur, bu yüzden seni buradan çıkaramam, demiş.\n\nOduncu hiç sesini çıkarmamış. Şahmeran konuşmalarında haklıymış. Bu konuşmadan sonra üç, dört ay geçmiş. Oduncunun artık dayanacak gücü kalmamış. Yeryüzüne çıkmak istiyormuş. Şahmerana çıkarmasını yine dile getirmiş. Şahmeran da:\n\n— Cuma namazını kılayım da seni çıkartayım, demiş. Şahmeran namazını kılmış, oduncunun yanına gelmiş. Yılanlarına:\n\n— Bunu girdiği yerden geri çıkartın, demiş.\n\nYılanlar bu oduncuyu almışlar, girdiği kayadan geri çıkartmışlar. Oduncu evine gitmiş ki annesi ölmüş. O zamanlarda da padişah hastalanmış. Bütün hekimler toplanmışlar, padişahın hastalığının çaresini bulamıyorlarmış. Uzun süre düşünmüşler. Demişler ki padişah nasıl iyi olur? Hep beraber:\n\n— Eğer padişah şahmeranın etini yerse iyi olur, demişler. Şahmeranı kim bilir diye birbirlerine sormuşlar:\n\n— Şahmeranı görenin sırtı yılanınki gibi olur, demişler. Ülkede herkesi saraya çağırmışlar:\n\n— Herkesi soyup gövdesine bakacağız, demişler. Ülkede herkes gelmiş, oduncu saraya gitmemiş, çünkü biliyormuş eğer giderse şahmeranı bulup öldüreceklerini. Herkese bakmışlar. Kimsenin sırtı yılan derisi gibi değilmiş. Birkaç gün sonra fark etmişler oduncunun saraya gelmediğini.\n\nOduncuyu bulup saraya getirmişler, soymuşlar. Oduncunun sırtı yılan derisi gibiymiş. Oduncuya:\n\n— Eğer şahmeranı alıp getirmezsen seni öldürürüz, demişler. Oduncu ormana gitmiş. O kayanın dibine oturmuş. Kaya yine açılmış. Şahmeranın yanına inmiş. Derdini anlatmış. Şahmeran:\n\n— Ben sana demedim mi, demiş. Oduncu:\n\n— Beni çıkarma buradan sen yaşa, demiş. Şahmeran yılanlarına dönerek:\n\n— Yeryüzünde insanoğluna bir şey yapmayın, demiş.\n\nŞahmeran ile oduncu kayanın dibinden çıkmışlar. Saraya doğru yol almışlar. Şahmeran yolda, oduncuya:\n\n— Şimdi oraya gideriz, beni üçe bölerler. Kafamı oradakiler, ortayı padişah, kuyruğunu da sana verirler. Sen sakın kuyruğumu yeme, kuyruğum zehirlidir. Onlar görmeden kapları değiştir, kafamı sen ye, demiş.\n\nŞahmeran ile oduncu saraya gitmişler. Şahmeranın dediği gibi vücudunu üçe bölmüşler. Kazanlarda kaynatmışlar. Oduncu onlar görmeden kapları değiştirmiş. Padişah ortayı, oduncu kafayı, diğerleri de kuyruğu yemişler.\n\nPadişah şahmeranın etini yiyince hastalığından kurtulmuş. Padişah oduncuya altınlar verip ülkenin veziri yapmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Kahramanmaraş",
        "title": "Ana Baba Küstürmek",
        "text": "[&nbsp;ANA BABA KÜSTÜRMEK\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, keçiler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı ile bir koca varmış. İkisinin ailesi bunları yalnız bırakmıyor, durmadan rahatsız ediyorlarmış. Karı ile koca artık bıkmışlar. Evde hiç tek kalamıyorlarmış. Adam demiş ki:\n\n— Biz bir koç alalım, kesip yiyelim, demiş. Kadın:\n\n— İkimizin de ailesi geliyor, yiyemeyiz, demiş. Adam:\n\n— Biz onları küstürelim, bir daha da bize gelmezler, demiş. Kadın:\n\n— Nasıl küstüreceğiz bey, demiş. Adam:\n\n— Onlardan çok büyük miras isteyelim. O zaman küserler, demiş.\n\nSabah olmuş. Beraber kalkmışlar. Adam, babasına:\n\n— Baba ben evinizi, bahçenizi, her şeyinizi istiyorum. Hepsini bana verin, demiş. Babası da:\n\n— Sen aklını mı kaçırdın, biz nerede yaşarız, demiş. O zaman adam:\n\n— Baba! O zaman ne siz benim evime gelin ne de biz size gelelim, demiş. Adam ailesini küstürmüş. Sıra karısına gelmiş. Babasından ayrıldıktan sonra karısının yanına gelmiş. Adam:\n\n— Ben küstürdüm sıra sende, demiş. Kadın da kocası gibi yapmış. Ailesinden her şeyini istemiş. Ailesi de vermeyince küsmüş, eve gelmiş. Artık evlerine kimse gelmiyormuş. Kimse rahatsız etmiyormuş. Adam pazardan koç alıp kestirmiş, karısına:\n\n— Hanım sen bu koçu pişir, ben kahveye gidiyorum. Pişince haber ver, beraber yiyelim, demiş.\n\nKadın kelleyi kazana koymuş. Bakmış evde su yok. Su getirmek için çeşmeye gitmiş. Evin çevresinde de bir dilenci varmış. Kadın evden gidince dilenci kazandaki kelleyi alıp bir yere saklanmış. Kadın eve gelmiş ki kazanda kelle yok, kaybolmuş. Kelle kaybolunca kadın kazanın içine et parçası koymuş. Getirdiği su bu etlere yetmemiş.\n\nKadın yine çeşmeye gitmiş. Dilenci, kadının gittiğini görünce eve yine girmiş, kazandaki etleri heybesinin içine koymuş. Evden çıkarken de adamın asılı duran tespihini de alıp çıkmış. Kadın eve gelmiş. Arkasından da dilenci gelmiş.\n\n— Bacım. Senin kocan beni gönderdi, bu tespihi de sana verdi. Evdeki etlerin hepsini istiyor, demiş. Kadın da kocası istiyor diye evdeki etlerin hepsini dilenciye veriyor. Kocası kahveden eve gelmiş. Karısına:\n\n— Hanım yemek hazır mı, demiş. Kadın da:\n\n— Sen etin hepsini istemişsin tartmak için. Ben de hepsini vermiş, demiş. Kadın ile kocası şaşkına dönmüşler. Kadın etler gitti diye ağlar, sızlar. Adam:\n\n— Hanım hiç mi kalmadı, der.\n\n— Ciğeri kaldı bey, der. Hanımına:\n\n— Ciğeri kavur da annemize babamıza karşı kokuta kokuta yiyelim, demiş.\n\nKadın ciğeri pişirmiş. Karı koca ciğeri alıp dama çıkmışlar. Merdivenden çıkarken adam:\n\n— Hanım senin eteğin yırtılmış, der. Kadın eteğine bakarken elindeki ciğeri yere düşürmüş. Koçtan hiçbir şey yiyememişler. Adam:\n\n— Hanım koçu yiyeceğiz diye anamızı babamızı küstürdüğümüz yanımıza kar kaldı, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "İki Bacı",
        "text": "&nbsp;\n\n[İKİ BACI]\n\n&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Köylerden birinde iki bacı yaşarmış. İkisi de çok güzelmiş.\n\nBunlara bir gün görücü gelmiş. Birini çok zengin bir yere vermişler birini de çok fakir bir yere vermişler. İkisinin de düğünleri olmuş ve gitmişler.\n\nBir gün fakir yerdeki zengin yere giden ablasını ziyarete gitmiş. Zengin olan bacı kardeşinin bacısını geldiğini görünce bulgur pilavını etek altına saklamış. Bu da diğerinin çok zoruna gitmiş.\n\nBir süre sonra zengin yerdeki fakir olanı ziyarete geliyor. Fakir olan:\n\n—Gel bacı gel. Kara gün kararıp kalmaz, gelin bunalıp ölmez, bulgur pilavı da etek altına girmez. Gel seninle pirinç pilavı yiyelim, demiş.\n\nOturup yemişler, içmişler. Aradan zaman geçer ikisi de hamile olurlar. Orada hamamda doğum yaptırıyorlarmış. Fakir olanın sancısı gelince ebeler:\n\n— Gelelim mi, diyorlarmış. O da:\n\n— Gelin canlarım gelin, diyormuş. Doğum yaptırmışlar ve bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Ebeler:\n\n—Yürüdükçe ortalığı çayır çimen bürüsün, ağladıkça inci mercan bürüsün, yıkandığı sular altın olsun, güldükçe güller açsın, demişler.\n\nGüzeller güzeli bir kız olmuş. Zengin olan:\n\n—Bacımın kızı çok güzel oldu. Ben de hamamda doğum yapacağım, demiş. Onu da almış hamama götürmüşler. Ebeler:\n\n—Gelelim mi, diye sorunca o:\n\n—Cehennemin dibine gelin, gelirseniz gelin, demiş. Onun da bir kızı dünyaya gelmiş. Ebeler:\n\n—Yürüdükçe dikenler bürüsün, ağladıkça irinler aksın, güldükçe çok kötü şeyler olsun, demişler.\n\nBu kız da onların dediği gibi biri olup çıkmış. İkisi de büyüyüp gelinlik çağa gelmişler. Bu ülkenin padişahının oğlu bu güzel kızı istemiş. Nişanlanmışlar ve düğün hazırlıkları başlamış. Zengin olan teyze bu kızı çok kıskanıyor. Düğün için yola çıkmadan önce bu teyze kıza tuzlu çörek yediriyor. Kızı ata bindiriyorlar.\n\nTeyze ve kızı da gelinin yanında gidiyor. Yolda iken gelin teyzesinden su istiyor. O da:\n\n—Bir gözünü verirsen sana su veririm, diyor. Kız da gözünü veriyor.\n\nBiraz ilerledikten sonra kıza yine su istiyor. Teyze de kızın öbür gözünü istiyor. Kız bir süre sonra yine su istiyor. Teyze de gelin alayına:\n\n—Siz gidin, biz arkadan geleceğiz, diyor. Teyze gidiyor, kızı çalılıkların arasına götürüyor ve gelinliği çıkartıp kendi kızına giydiriyor. Kendi kızını ata bindiriyor. Gelini orda bırakıyor. Güzel kız ağlıyor ve bulunduğu yeri inci mercan kaplıyor. Yoldan geçen bir çoban inci mercanları görüyor. İnci mercanları karıştırınca kızı görüyor. Kızı evine getiriyor. Çobanın da bir kuşu varmış. Kuş:\n\n—Kanadımı kızın yüzüne sür, kızın gözleri açılacak, diyor. Kanadı kızın yüzüne sürdüklerinde kızın gözleri eski haline dönüyor.\n\nBir gün padişahın oğlu atlarını köye getirmiş ve cılız atı çoban almış. Bir süre geçtikten sonra at o kadar güzelleşiyor ki tüm atlar onun yanında cılız kalıyormuş. Kız ata:\n\n— Ben oraya gelmeden sakın kalkma, demiş. Padişahın oğlu da:\n\n—Bunu kim besledi gelsin, demiş. Kız gelince at kalkmış. Padişah kızı görünce hemen onu tanıyor. Evine gidiyor ve karısına:\n\n—Sen benim karım değilsin, benim nişanlıma ne yaptınız, diyor.\n\nKız da annesinin yaptıklarını anlatıyor. Kadını evden gönderiyor. Gidiyor padişahın oğlu, çobandan kızı istiyor. Kırk gün kırk gece düğün yapıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Şehzade",
        "text": "ŞEHZADE\n\n&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş; eski zamanlarda uzak diyarlarda bir padişah yaşarmış. Padişahın çocuğu olmadığı için çok üzülürmüş. Bir gün rüyasında erkek bir evladının olacağını ama çocuk doğduktan sonra kendisinin kısa bir süre sonra öleceğini görmüş.\n\nAyrıca dağlarda geçimini süpürge otu toplayarak sağladığı için Süpürge Hoca diye anılan fakir biri yaşarmış. Padişahın oğlu dünyaya geldikten kısa bir süre sonra padişah ölmüş. Süpürge Hoca’nın da kızları olmuş.\n\n&nbsp;Uzun yıllar sonra padişahın oğlu büyümüş ve Süpürge Hoca’nın kızlarının bulunduğu yere avlanmak için gitmiş.\n\nSüpürge Hoca’nın kızları çok güzelmiş. Şehzade kızları görünce birine âşık olmuş ve hemen annesine gelip durumu anlatmış. Annesi o kızları oğluna yakıştıramadığı için karşı çıkış ama oğlunu ikna edememiş.\n\n&nbsp;Kadın gitmiş, kimin nesidir diye araştırmış ve Süpürge Hoca’nın kızları olduğunu öğrenmiş. Evlerine gitmiş, kapıyı çalmış, açan olmamış. İkinci gün yine aynı kimse yokmuş. Üçüncü gün gittiğinde kapıyı bir kız açmış. Ona:\n\n— Üç gündür geliyorum yoksunuz, demiş. Kız da:\n\n— Kapının kulağı yok da o yüzden duymadık, demiş. Bunun üzerine gelip oğluna kızmış:\n\n— Benimle dalga geçtiler, kapının kulağı yok diyorlar. Hiç kapının kulağı olur mu, demiş.\n\nOğlu demek ki onların köpeği yok demiş. Padişahın oğlu tekrar annesini göndermiş. Kadın yine gitmiş ve kızlara:\n\n— Sizin anneniz yok mu, diye sormuş. Bunun üzerine kızlar:\n\n— Annemiz var. Biri iki etmeye gitti, demişler. Kadın yine sinirlenmiş eve gelip oğluna verdikleri cevabı söylemiş. Oğlu annesine:\n\n— Bunda ne var. Anneleri ebeliğe gitmiş, demiş. Derken kadın kızların annesini bulmuş ve içlerinden oğlunun istediği kıza talip olmuş.\n\nKızın annesi kızını şehzadeye vermiş. Düğüne birkaç gün kala şehzade kızla birlikte olmuş, düğün günü geldiğinde şehzadenin annesi oğluna o kızı yakıştıramadığı için onu hile ile saraya çağırmış. Ardından kızın öldüğü dedikodusunu yaymış. Böylece oğlunun evlenmesine engel olmuş.\n\nŞehzade kızın öldüğüne inanmış ve yemez içmez olmuş. Annesi sürekli oğluna evlenmesi için kız bulurken şehzade asla evlenmeyeceğini söylermiş. Bu arada dağdaki kızın bir oğlu olmuş.\n\n&nbsp;Yedi yıl sonra şehzade evlenmeye karar vermiş. Dağdaki Süpürge Hoca’nın kızı şehzadenin evleneceğini duyunca oğlunu düğün günü saraya getirmiş. Kız, oğluna;\n\n&nbsp;\n\nYâ çimbala çimbala\n\nDep babamın atını\n\nBey babam buyurdu \n\nBiz de seyre geldik, demesini söylemiş.\n\nÇocuk düğün yerine gitmiş, ancak halayıklar kovmuş. Bunu üzerine çocuk bağırarak annesinin dediklerini söylemiş.\n\nBu arada padişah çocuğu duymuş ve düğünü durdurup onu yanına çağırmış. Bakmış ki kendisinin mendili ve kösteği çocukta. Hemen olup biteni anlamış. Şehzade annesinin oyununa geldiğini, sevdiği kızın yaşadığını ve bir oğlunun olduğunu öğrenmiş.\n\nŞehzade sevdiği kızla evlenmiş, kırk gün kırk gece düğün yapmış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Keçinin Yedi Yavrusu ve Kurt ",
        "text": "KEÇİNİN YEDİ YAVRUSU VE KURT\n\nBir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir kulübede yaşarlarmış. Anne keçi her gün sabah­leyin erkenden kalkar dağdan ot toplamak için çıkar, gidermiş. Yavruları da annesinin kulübe­sinin içinde beklermiş. Kapıyı kitler, içerde oynarlarmış. Anne keçi evden çıkarken yavrula­rını hep tembihlermiş:\n\n— Aman yavrularım sakın ola kapıyı kimseye açmayasınız, ne olur ne ol­maz diye. Onlar da annelerinin sözünü tutar, kapıyı kimseye açmazlarmış:\n\n— Ben gelirsem, size ben geldim yavrularım. Sırtımda ot, mememde süt getirdim, derim. O zaman kapıyı açarsınız dermiş. Onlar da:\n\n— Olur, derlermiş. Yavrular annelerinin sözünü dinler. Öylece yaşayıp giderlermiş.\n\nOyun oynarken bir gün anne keçi kulübeden ayrılmış. Dağa ot toplamaya git­miş, yine. Orada gizlice bir kurt anneyi izlemiş. Anne gider gitmez, kulübenin kapısına yaklaşmış. Annenin tabii uzaklaştığını gördü ya:\n\n— Açın yavrularım ben geldim, diye kapıya tah tah vur­muş. Yavrular korkmuşlar:\n\n— Hayır sen annemiz değilsin. Biz sana kapıyı açamayız, demişler. Onun üzerine kurt oradan ayrılmış gitmiş. Akşam olunca anneleri gelmiş. Aynı sözü söyle­miş. Yavrularım açın ben geldim diye. Onlar da kapıyı açmışlar. Olanı annelerine anlatmışlar. Anneleri durumu anlamış, demiş ki:\n\n— Çok iyi yapmışsınız yavrularım. Sakın açmayasınız, demiş. Bir gün sonra yine anne koymuş, gitmiş. Yalnız o gün kurt akşamleyin anneyi izlemiş, kapıya geldiğini annenin açın yavrularım sırtımda ot getirdim, mememde süt getirdim dediğini duymuş. O gün anne gitti ya gene gelmiş kapıya:\n\n— Açın yavrularım! Mememde süt getirdim. Sırtımda ot getirdim, ben geldim, demiş.\n\n— Yoooh. Sen annemiz değilsin, biz sana kapıyı açamayız diye bağırmışlar. Kurt yine koymuş, gitmiş. Akşam olmuş, anneleri gelmiş. Gelen kimse tabii onun kurt olduğunu söylememişler de:\n\n— Yine birisi geldi, senin sözlerini söyledi. Biz gene kapıyı açmadık demişler.\n\n—Aferin yavrularım. Hele ki açmamışsınız. Ben bu sefer geldiğimde ayağımı uzatırım kapının arasından. O zaman bilirsiniz ki, ben geldim. Kapıyı açarsınız, demiş. Bunlar da:\n\n— Olur, demişler.\n\nNeyse anne gene gitmiş otlan toplamaya. Kurtta bir yer­den annenin gittiğini fark edince çıkmış, gelmiş. Yine demiş:\n\n— Yavrularım! Açın ben gel­dim.\n\n—Yoooh! Annemiz değilsin.\n\n—Niye, anneniz olsa nasıl. Ayağını annemiz uzatırdı, de­mişler kapının arasından.\n\nKurt hemen ayağının birisini kapının arasından içeri girdirmiş. İncelemiş, bakmışlar:\n\n— Yoooh! Bu annemizin ayağı değil. Annemizin ayağı beyazdı, demişler. Bunun üzerine kurt hemen oradan ayağını çekmiş. Doğru değirmene gitmiş. Çuvalın içine ayaklarını batırmış, una iyice bezemiş. Tekrar gelmiş, kapıya vurmuş:\n\n— Ben geldim yavrula­rım, demiş. Ayağımı kapıdan uzatıyorum, demiş. Kapıdan ayağını uzatmış. Onlar da bakmışlar ki beyaz, anneleri sanmışlar. Kapıyı açmışlar. Kapıyı açar açmaz kurt birer birer yavruları tüm tüm yutmuş. Bir tanesi saklanmış. Onu bulamamış. O da öyle korkmuş ki hiç sesini çıkarmamış.\n\nKurdun karnı doydu ya, gitmiş dereden bir de güzel su içmiş. Kulübenin yakınında oraya yatmış, uyumuş. Neyse akşam olmuş. Anne gelmiş. Bir bakmış ki kulübenin kapısı açık. Öyle bir korkmuş ki içeriye dalmış:\n\n— Yavrularım neredesiniz, diye bağırmış. Hiç ses yok. O korkan, saklanan yavaşça çıkmış:\n\n— Anne ben buradayım, demiş. Hep üzülerek anlat­mış:\n\n— Kardeşlerimi kurt yedi. Bir ben kaldım, demiş. Anne deliye dönmüş, içerden bıçağı kapmış doğru derenin kenarına gitmiş. Gitmiş ki derenin kenarında kurt horul horul uyuyor. Hemen hart hart karnını kesmiş. Yavrularını hep çıkartmış. Hepsi sağ çıkmışlar, oynaşmaya başlamışlar. Tabii böyle şeyde (kurdun karnında) kaldıkları için nasıl ezilmişler imiş. Anneleri de kendilerini kurtardı diye sevinmişler. Anneleri demiş ki:\n\n— Toplayın taşları getirin, bakayım demiş. Taşları toplamış, getirmişler. Kurdun karnına doldurmuşlar. Onu da bir güzel dikmiş. Bunlar evlerine doğru yol alırken kurt uyanmış. Kalkmış ki, yürüye. Pat oraya düşmüş ve orada ölmüş. Çocuklar da bir daha annelerine söz vermişler, hiç kimseye aldanmayacaklarına kapıyı açmayacaklarına. Ondan sonra mutlu hayatlarını sürdürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Aydın",
        "title": "Neyidim Noldum Nolacağım? ",
        "text": "&nbsp;\n\n[NEYİDİM, NOLDUM, NOLACAĞIM]\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, şehrin birinde ünü adaletiyle her tarafa yayılmış bir padişah varmış. Padişahın da güzelliği dillere destan bir kızı varmış.\n\n&nbsp;Padişah kızının saraydan dışarı çıkmasına izin vermezmiş. Bir gün çok sıkılan padişahın kızı babasından izin almayı başarmış. Padişah, vezirine:\n\n—Benim çok işim var, kızım sana emanet, sen gezdirip akşam olmadan getir, demiş.\n\nVezir ve kız saraydan çıkmış, ormana doğru ilerlemişler. Vezir çok kötü niyetli birisiymiş. Aklı padişahın kızı ile evlenip zengin olmaktaymış. Ormanda padişahın kızını kendi ile evlenmeye zorlamış, padişahın kızı evlenmeyi kabul etmeyince çok sinirlenmiş. Padişahın kızı vezirden kendini zor kurtarmış. Vezir saraya döndüğünde padişaha:\n\n—Kızınızın niyeti dışarıda gezmek değil, sevdiğiyle kaçmakmış, demiş. Padişaha yalan söylemiş.\n\nPadişahın kızı ise ormanda koşarken bir çobana rastlamış. Çoban çok iyi niyetli biriymiş. Onu evine götürmüş, karnını doyurmuş, onunla çok iyi ilgilenmiş. Sabah olduğunda ise çoban kıza şimdi nereye gideceksin diye sormuş. Kız:\n\n—Ben sahipsiz biriyim, kabul edersen seninle evleneyim, sana da yoldaş olurum, demiş.\n\nÇoban duyduklarına çok sevinmiş. Kısa zamanda evlenmişler, üç erkek çocukları olmuş. Anneleri büyük oğlunun adını “Neyidim”, ortancanınkini “Noldum”, küçüğünkini “Nolacağım” koymuş. Çoban, eşinin neden bu isimleri çocuklarına verdiğine bir anlam verememiş.\n\nAradan uzun seneler geçmiş. Padişah ve veziri halkın durumunu öğrenmek için ev gezilerine çıkmış. Yolda çobana rastlamış, tanışmışlar ama çoban padişahın, sultanın ne demek olduğunu bilmiyormuş. Padişaha:\n\n—Sultan dayı siz Tanrı misafirisiniz, yemek yedirmeden sizi bırakmam, diyerek ısrar etmiş ve eve götürmüş onları. Padişah eve geldiğinde kızını tanıyamamış. Çobanın eşi güzel bir sofra hazırlamış. Çoban sofra hazır olunca sırasıyla çocuklarını:\n\n— “Neyidim”, “Noldum”, “Nolacağım” diyerek çağırmış. Padişah bu isimleri duyunca çobana:\n\n—Bu isimleri neden çocuklarınıza verdiniz, diye sormuş. Çoban:\n\n—Eşim bu isimleri verdi çocuklara, ben de hiç merak edip sormadım, eşim neden bu isimleri verdi kendine sorun, demiş.\n\nPadişah çobanın karısına, neden bu isimleri çocuklarına verdiğini sormuş. Çobanın karısı:\n\n—Eğer odadan eşim ile vezir çıkarsa söylerim, demiş. Çoban ve vezir odadan çıkmış, kız da başından geçenleri bir bir padişaha anlatmış:\n\n— Geçmişte ne idim, şimdi ne oldum, sonra ne olacağım; bunun için bu isimleri çocuklarıma verdim, demiş.\n\nPadişah olanlara bir yandan üzülmüş bir yandan da sevinmiş. Üç akıllı torunu bir de çok iyi niyetli, temiz huylu damadı olmuş.\n\nPadişah dışarıdan çobanla veziri çağırmış, çobanın sopasını vezirine vererek onu huzurundan kovmuş. Çobanı baş veziri yapmış. Hepsi beraber saraya dönmüş, mutlu ve huzurlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Batman",
        "title": "Hayırlı Rüya",
        "text": "[HAYIRLI RÜYA]\n\nVaktiyle bir oğlan Kur’an kursunda okuyormuş. Hocaları demiş ki çocuğa:\n\n&nbsp;— Rüya görürsen “hayrola” demezlerse rüyanı anlatma, demiş. Bu çocuk da bir gece rüya görmüş. Babasına demiş, “Eee!” demişler. Ona anlatmamış. Anasına söylemiş, “Eee” demiş. Yani hiç “hayrola” dememişler. Oradan başkalarına sormuş, amcalarına, dayılarına hep aynı demişler. En son babası buna kızıp bağırmış. O da evden kaçmış.\n\nBu çocuk da gitmiş gitmiş başka memlekete. Gitmiş bir yere, orda terzi yanına çırak olmuş. Ne olmuşsa o zaman olmuş işte. Bu çocuğa demişler ki:\n\n&nbsp;—Gel seni evlendirelim.\n\n&nbsp;—Birisi varsa evlenirim, demiş.\n\n&nbsp;Ondan sonra neyse falanca gelin var, diye düşünüp oğlana diyorlar. Oğlan da kabul ediyor. Alıyorlar, ondan sonra evleniyorlar. Oğlanla iyice konuşuyor, ama yemek pişiriyor, oğlanla yemiyor. Bir böyle, beş böyle bununla yemiyor yemeği. Hocalar toplanıyor. Hoca oğlana:\n\n&nbsp;—Aldığın hanımdan memnun musun? Diyor ki:\n\n&nbsp;—Aldığımdan beri benimle yemek yemiyor.\n\n—O zaman onu gece gözle, diyorlar.\n\nGece yatıyorlar, oğlan hiç uyumuyor. Gecenin bir yarısı kalkıyor kız, aldığı kispet* giriyor, bu çıkıyor evden. Bu oğlan da arkasından gidiyor. O gidiyor ama şeytan kılığında gidiyor gidiyor, mezarlıklara gidiyor. Oğlan da arkadan gidiyor. Bekçi soruyor:\n\n&nbsp;—Nereye nereye?\n\n&nbsp;—Şu kispetliyi takip ediyorum.\n\n—Onu ne takip ediyorsun, geceleri mezarlığa gelip ölülerin ciğerini yiyip gidiyor.\n\n—Ah öyle mi, deyip bu oğlan eve gidiyor.\n\n&nbsp;Uyku uyumuyor. Oradan kız geliyor, kispetini çıkartıyor. Yatıyor bunun yanına, ama nasıl soğuk. Buz gibi, aralarına bir yastık koyuyorlar. Sabahtan yine kalkıp bir yemek pişiriyor bu karısı, kocası:\n\n&nbsp;—Gel yemeğimizi yiyelim.\n\n—Yok ben yemeyeceğim, diyor.\n\n—Niye?\n\n—Ben yemiyorum, diyor.\n\n—Ben yemediğini biliyorum, diyor oğlan. Kadın beş parmağını oğlana uzatıyor ve parmaklarını. Bu çocuk bırakıyor:\n\n—Ben gideceğim, diyor.\n\n&nbsp;Sudan gidince arkasından gelemeyeceğini biliyor. Sudan gidiyor. Çocuk da akşam vakti çıkıyor.\n\nBu çocuk sonra memlekete denizden yüze yüze gidiyor. Karısı orda kalıyor, ona yetişemiyor. Gidiyor başka yere geliyor, orda da bir yere çırak oluyor. Yine orda duruyor. Birkaç gün gün sonra oradakiler onu çok seviyor ve evlendirmek istiyor. Müezzinlik yapıyor, camilere gidiyor oğlan:\n\n&nbsp;—Bir hayırlısını alın bana, diyor.\n\n—Falancanın kızı var, onu alalım, diyorlar.\n\n&nbsp;Gidiyorlar, alıyor kızı oradan, iyice mutlu oluyorlar. Neyse iki tane çocuğu oluyor biri kız, biri oğlan. Kucağına alıp oturtunca çocukları da evleri de güneşliymiş. Karısına diyormuş ki:\n\n&nbsp;—Ben bir rüya gördüydüm zamanında.\n\n—Hayrola efendim?\n\n&nbsp;—Böyle böyle bir yerde kucağımın birine ay, birine güneş doğduydu. Ben bunu söyleyecektim. Hiç “hayrola” demediler. Ben kaçtım, geldim. Şimdi sen bana hayırlı hanım oldun ya, çok şükür Allah’ıma, deyip dua ediyor.\n\n*Kispet: Yağlı güreşte pehlivanların giydikleri, belden baldıra kadar uzanan, dar paçalı meşin pantolon.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Batman",
        "title": "Gülünce Yüzünde Güller Açılan Kız",
        "text": "[GÜLÜNCE YÜZÜNDE GÜLLER AÇILAN KIZ]\n\n&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten … Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı, derken zamanın birinde bir hamamcıyla karısı varmış. Bunlar çok fakirlermiş. Kadın da hamileymiş. Kış gelmiş, çatmış. Kadının zengin bir bacısı varmış. Ona gitmiş:\n\n— Geleyim de sizin burada doğurayım. Bizim evde odun yok, çıra yok… Bu soğukta evde doğum yapamam, demiş. Zengin bacı, ablasını evine kabul etmemiş:\n\n— Git nerede doğurursan doğur. Eve almam, demiş. Bir zaman sonra kadın sancılanmış. Hamamcı:\n\n— Gel karı. Hamamda doğum yap. Hamam sıcak… Ne olacak, demiş.\n\nKarısını hamama götürmüş. Kadın bebeğini doğurmuş. Üç tane melek ad vermek için bebeğin yanına gelmiş. Meleklerden biri:\n\n— Güldükçe güller açılsın yüzünde, demiş. Biri:\n\n— Yürüdükçe ardında çayır çimen bitsin, demiş. Biri de:\n\n—Yıkandığın sular altın olsun, demiş. Sonra gitmişler.\n\nHamamda bebek yıkandıkça yere altınlar dökülmüş. Hamamcıyla karısı zengin olmuşlar. Gel zaman, git zaman… Zengin bacı da hamile kalmış. Ablasının hamamda doğurup zengin olduğunu öğrendiğinden, demiş ki ablasına:\n\n— Abla hamamda doğurmak iyi olurmuş. Ben de gideyim sizin hamamda doğum yapayım. Olur mu? Kadının da gönlü alçakmış:\n\n— Git, doğur. Ne olacak bacı? Hamamı yiyecek değilsin ya, demiş. Zengin bacı da hamamda doğum yapmış. Yine üç melek gelmiş bebeğin yanına. Biri:\n\n— Güldükçe yüzünden boynuzlar çıksın, demiş. Biri:\n\n— Yürüdükçe ayağının altından çakır diken bitsin, demiş. Biri de:\n\n— Yıkandığın sular pislik olsun, demiş. Zengin kadının kızı yıkandıkça sular pislik olmuş. Kızın kendisi de çirkin olmuş.\n\nBu kızlar büyümüşler. Padişahın oğlu yüzünde güller açılan kızı duymuş. Bu kıza dünürcü göndermiş. Hamamcı, kızını vermiş. Bir zaman sonra gelini almaya gelmişler. Düğüncüler yola çıkarken teyzesi:\n\n— Gelinin yanında gideyim ben de, demiş. Çirkin kızını da yanına almış, arabaya binmiş. Yolda giderken teyze, akşamdan hazırladığı, tuzlu çörekleri kıza yedirmiş. Biraz gidince kız susamış. Susamış ama nasıl susamış… Dayanamaz olmuş. Teyzesinden su istemiş. Teyze:\n\n— Dayan kızım, su içme! Burada bir tas su, bir göz… Bir tas su isteyelim de gözlerini mi verelim, demiş yalancıktan. Kız sabretmiş. Biraz daha gitmişler. Ama susuzluğu gittikçe artmış:\n\n— Yok! Yandı içerim. Gözlerimi veririm. Su istiyorum, demiş.\n\nTeyzesi, kızın gözlerini almış. Sakladığı yerden çıkarmış suyu, yeğenine vermiş. Gidecekleri yere yaklaşmışlar. Düğüncüler hoplayıp zıplıyorlarmış. Teyzesi, kıza:\n\n\n\tŞöyle biraz gidelim, demiş.\n\n\nKızı götürmüş. Biraz uzaklaşınca bunu bir kayalığın deliğine itelemiş. Kız, gözleri görmediğinden orada kalmış. Teyze, düğüncülere yetişmiş. Kendi kızını donatmış, padişahın oğluna götürmüş. Padişah’ın oğlu:\n\n— Bana böyle demedilerdi. Kız çok güzel olacaktı. Ama neyse… Demek ki nasip buymuş, demiş. Çirkin kıza düğün yapmış.\n\nÖte tarafta bir adam kil eşerken yüzünde güller açan kızı görmüş. Ona:\n\n— Sen ne arıyorsun burada? Nesin, ins misin, cins misin? Necisin, diye sormuş. Kız:\n\n— İnsim de cinsim de… Seni yaratan Allah’ın kuluyum ben, demiş. Başından geçenleri bir bir anlatmış. Kilci, kızı almış eve getirmiş. Olanları karısına anlatmış.\n\n— Hayrına kızı bir yıka karı. Sevaptır, demiş. Kilci, kil eşmeye gidince kilcinin karısı, kızı yıkamış. Başından akıttığı sular, leğene döküldükçe altın olmuş. Kilci ile karısı da zengin olmuşlar.\n\nO sene kış ağır geçmiş. Padişah atları besiye dağıtıyormuş. Kızın da evde oturmaktan canı sıkılıyormuş. Atların dağıtıldığını duyunca kilciye:\n\n— Bana da bir tane at getir, demiş. Kilci:\n\n— Sen ne yapacaksın atı? Nasıl bakacaksın, dediyse de, kız:\n\n— Ben beslerim onu, sen getir, demiş. Kilci gitmiş, padişahtan at istemiş. Padişah:\n\n— Hepsini dağıttık. Elimizde bir uyuz at kaldı, demiş. Kilci geri gelmiş:\n\n— At getirmedim. Bir uyuz at kalmış. Onu da ne yapacaksın? Besleyemezsin, demiş. Kız:\n\n— Sen getir. Uyuz olsun, ben ona bakarım, demiş. Kilci gitmiş, uyuz atı getirmiş.\n\nKız aşağı iniyormuş. Yürüdüğü yerde çimenler büyüyormuş. At, peşinden gidiyormuş. O dolanıyormuş, at peşi sıra yayılıyormuş. Kıza iyice alışmış at. Bu arada, padişahın oğlu, bir gün çirkin kızdan gül istemiş:\n\n— Hani gülünce senin yüzünde gül bitiyordu ya… Gülü görelim, demiş. Çirkin kızın yüzünde güller açılmadığı için kız gülü verememiş. Padişahın oğlunu geçiştirmiş. Mevsimi de değilmiş gülün… Yüzünde güller açılan kız bunu duymuş. Yüzünde açılan güllerden kilciye verip göndermiş sarayın yakınlarına. Kilci:\n\n— Göze gül satarım! Göze gül satarım, diye bağırmış. Kızın teyzesi, kızını kurtarmak için kilciden hemen gülleri almış. Gözleri de vermiş. Çirkin kız, padişahın oğluna vermiş gülleri. Gülünce yüzünde açtığını söylemiş…\n\nKilci gözleri getirip kızın gözüne takmış. Yalnız sağ gözü soluna, sol gözü sağına takıldığından şaşı olmuş kız.\n\nBahar gelmiş. Kızın beslediği at, iyice semirmiş. Padişahın atları besiden toplanıyormuş. Padişahın adamları kızın atını almaya da gelmişler. At ahırdan çıkmıyormuş. Kız adım atarsa atıyormuş, yoksa yerinden kımıldamıyormuş. Adamları, padişaha:\n\n— Filan yere verdiğimiz atı getiremiyoruz. Bir kız beslemiş. O olmadan kımıldamıyor at, demişler. Padişah:\n\n— Kız ile beraber getirin atı, demiş. Atla beraber kızı da götürmüşler.\n\nKız başından geçenleri, teyzesinin yaptıklarını anlatmış padişaha. Padişah:\n\n— Tavladan iki at çekin. Kızını birinin kuyruğuna, anasını birinin kuyruğuna bağlayın, gönderin, diye emir vermiş.\n\nKızı oğluna almış. Kırk gün, kırk gece düğün yapmış onlara. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler…\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kocaeli",
        "title": "DEV İLE KIZ",
        "text": "&nbsp;\n\n[DEV İLE KIZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Adamın birinin üç kızı varmış. Adam bir gün şehre gidecekmiş. Kızlarına:\n\n— Kızlar şehre gidiyorum. Ne istiyorsunuz, demiş. Biri, üstüne elbiselik ısmarlamış. Biri, başına örtü ısmarlamış. Küçük kız:\n\n— Ben alıç istiyorum. Eğer alıcımı getirmezsen yoluna tozlu dumanlar çöke! Gelemeyesin köye, demiş.\n\nAdam gelmiş şehre. Elbiseliği almış, örtüyü almış, işini görmüş. Geri dönerken yolda küçük kızının ısmarladığı alıcı almayı unuttuğunu fark etmiş. Şehirden de epeyce uzaklaşmış imiş...\n\n— Görüyor musun, kızın alıcını unuttum, demiş kendi kendine. Yoluna da tozlu duman çöküyormuş. Orada bir alıç ağacı görmüş. Ağacı silkelemeye çıkmış. O arada dev gelmiş:\n\n— Şimdi seni yiyeyim mi? Sen niye benim ağacımı silkeledin? Bu ağaç benimdi, demiş. Adam korkusundan titreyerek:\n\n— Ne yapayım? Üç kızım var. Böyle böyle oldu. Alıcı unutunca yoluma tozlu duman çöktü. Yolu bulup da köye gidemiyorum. Bu ağacı gördüm. Alıcı alayım ki yolum açılsın da gideyim köye, demiş. Dev:\n\n— Kızını bana verirsen seni yemem. Yoksa yerim seni, deyince adam da:\n\n— İyi ya veririm! Ne yapayım? Ne zaman gelirsin, demiş. Dev:\n\n— Siz ne zaman ayran çorbası pişirirseniz ben, o zaman gelirim, demiş. Adam alıcı almış. Tozlu duman yoldan çekilmiş.\n\nEve gelmiş. İki kızını çağırmış. Ismarladıklarını vermiş ellerine güzelce. Küçük kızına hiçbir şey söylememiş, alıcını da kaldırmış önüne atmış. Kız buna üzülmüş. Oturup ağlamış:\n\n— Babam niye ablalarımın ısmarladıklarını güzel güzel verdi de benimkini sinirle attı, demiş anasına. Anası kızına teselli vermiş. Sonra kocasına dönmüş:\n\n— Niye böyle yaptın adamcağız? O kız ne yaptı ki onun eşyasını kızarak önüne attın, demiş. Adam:\n\n— Niye atmayayım? Böyle böyle oldu… Dev kızı istedi ben de verdim. Yoksa beni yiyecekti, demiş. Evde kızılca kıyamet kopmuş. Bağrışmışlar, ağlaşmışlar. Ana:\n\n— Dev ne zaman gelecek, diye sormuş. Adam:\n\n— Siz ayran çorbası pişirdiğinizde ben gelirim, dedi, demiş.\n\nBunlar bir zaman ayran çorbası pişirmemişler. Bir gün, zaman geçince unutmuştur diye pişirmişler. Dev çıkıp gelmiş. Kapıyı bacayı tıkamışlar, kilitlemişler. Dev kapıda bağırmış, çağırmış. Ama bunlar açmamışlar. O yana bu yana derken dev, bacaya çıkıp camı kırmış, başını içeri uzatmış:\n\n— Niçin kapıyı açmıyorsunuz? Hepinizi yiyeyim mi şimdi, demiş.\n\n—Sağırız, duymadık, demişler. Dev:\n\n— Hepiniz mi sağırsınız, demiş.\n\n— Hepimiz sağırız. İşitmedik ondan açmadık, demişler. Başka bahaneler de uydurmuşlar.\n\nSonra devi içeri almışlar. Yedirip içirmişler. Sabahtan kızlarını yola hazırlamışlar, devin yanına katıp yolcu etmişler.\n\nDev ile kız gitmişler gitmişler, devin evine yaklaşmışlar. Devin üç tane eniği* varmış. Enikler yolda bunları karşılamış. Dev enikleri kucaklamış, sevmiş. Birini bir omzuna koymuş, birini öbür omzuna. Ötekini de başına koymuş:\n\n— Sev bunları! Yoksa yerim seni, demiş kıza da. Kız korkusundan sevmiş enikleri.\n\nEve varmışlar. Evin kırk odası varmış. Bu kırk odada, kimi canlı kimi ölü, kırk insanoğlu kilitliymiş. Anahtarları da devin sakalında asılıymış. Durmuşlar, oturmuşlar. Birkaç zaman sonra dev, kıza:\n\n— Karım değil misin? Gel, sakalımı bitle, demiş. Kız, devin sakalını bitlerken anahtarları görmüş:\n\n— Ne güzelmiş bu anahtarlar. Bana versene, demiş. Dev:\n\n— Yok, demiş vermemiş. Kız:\n\n— Karın değil miyim? Versen ne olur? Ben senin dediğini yapıyorum da, demiş.\n\nDev anahtarları vermemiş. Ama kız, sakalını bitlerken devin uykusu gelmiş. Uyumuş. Kız, hemen anahtarları devin sakalından çözmüş, almış.\n\nDev, bir gün nereye gitmişse gitmiş. Kız hemen odaların kapılarını açmaya başlamış. Yalnız devin enikleri eteğinden asılmış, bırakmamışlar kızı. Kız, dönmüş, bir kazan su kaynatmış. Enikleri kaynar suya sokmuş sokmuş çıkarmış. Tandırın yanına dizmiş. Enikler ölmüş.\n\nSonra kız gitmiş, odaların hepsini açmış. Diriler çıkmış, ölüler kalmış. En son odada bir adam varmış. Bu adam, hemen bir kavak kesmiş. Kavağın içini oymuş, kızı da içine bindirip ırmağa göndermiş. Irmağın akıntısı, kızla kavağı götürmüş. Bu kavak, bir adaya takılmış, yeşermiş. Kız oraya yerleşmiş.\n\nBir kadının keçisi varmış. Çoban da bu keçiyi otlatırmış. Keçi, bu kavağa dadanmış. Onun yeni yeşeren yapraklarını yermiş. Kız da oradan uzanıp keçinin sütünü emermiş. Keçi süt vermez olunca kadın, çobana demiş ki:\n\n— Benim keçim her gün sağılmış geliyor. Çoban:\n\n— Irmağın kenarında bir kavak var. Bu keçi, o kavağın yanına gidince memeleri boşalmış geliyor. Ben o kavağı keseceğim, demiş.\n\nKavağı kesmeye gitmiş. Bakmış ki kavağın içinde bir kız, ay gibi parlıyor. Kız:\n\n— Ben emiyorum sütü. Beni babamın köyüne bırakırsan bu kavağı kes. Yoksa kesme, demiş. Çoban, kızı almış, eve getirmiş. Kadın, kızı görünce tanımış:\n\n— Bu kız, benim bacımın kızı ya, demiş.\n\nKızı, babası evine kavuşturmuşlar. Yemiş, içmiş muratlarına geçmişler.\n\n*enik: Memeli hayvanların yavrusu\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kocaeli",
        "title": "Azrail İle Delikanlı",
        "text": "&nbsp;\n\n[AZRAİL İLE DELİKANLI]\n\nBir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulları çokmuş. Çok konuşması gayet günahmış. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir köyde bir delikanlı yaşarmış. Delikanlının bir gün köyün pınarının başında oturuyormuş. Azrail at ile yanına yaklaşmış. Ama delikanlı bunun Azrail olduğunu bilmiyormuş.\n\nAzrail, delikanlıya selam vermiş ve ilerideki köye gideceğini söylemiş. Delikanlı:\n\n— Ben de o köye gidiyorum, beraber gideriz, demiş. Daha sonra Azrail atından inip pınardan su içmiş ve yola koyulmuşlar. Birlikte toplam yedi adım gelmişler. Köye vardıklarında delikanlı Azrail’e nereye misafir olacağını sormuş. Azrail ise:\n\n— Ben hiçbir yere misafir olmayacağım. Sen şu atı tut. Ben karşıdaki eve gidip hemen geleceğim, demiş. Bu arada delikanlıya:\n\n— Ben yokken sakın ata binme, demiş. Azrail eve girince delikanlı merak edip ata binmiş. Ata bindiğinde dünyanın bir tava şeklinde olduğunu ve eyere takılı olduğunu görmüş. Bunun üzerine hemen atın üstünden inmiş. Bu arada Azrail evden çıkmış ve delikanlının yanına gelmiş. Delikanlıya ata binip binmediğini sormuş.\n\nDelikanlı inkar etmiş, ama Azrail ona inanmamış. Bunun üzerine delikanlı bindiğini ve ne gördüğünü söylemiş. Daha sonra Azrail’e kim olduğunu sormuş. Azrail de kim olduğunu açıklamış. Bunu üzerine delikanlı:\n\n— Dur öyleyse. Bana ne zaman öleceğimi söyle, öyle git, demiş. Azrail ise delikanlıya evlendiği gece öleceğini söylemiş ve ortadan kaybolmuş.\n\nAradan günler, aylar, yıllar geçmiş fakat delikanlı evlenmemiş. Annesi, babası, arkadaşları delikanlıya evlenmesi için ısrar etmişler. Fakat delikanlı evlendiği gece öleceği için evlenmek istemiyormuş.\n\nAradan zaman geçtikten sonra ısrarlara dayanamayıp artık ne olacaksa olsun deyip evlenmiş. Düğün dernek kurulmuş ve delikanlı evlenmiş. Ancak düğün gecesi gelinin yanına yaklaşmamış. Bunun üzerine kız:\n\n— Niçin yanıma gelmiyorsun, diye sormuş. Delikanlı ise başına gelenleri karısına anlatmış. Olup biteni duyan kız:\n\n— Hele sen yanıma gel. Azrail gelirse ben onunla konuşurum, demiş. Delikanlı kızın yanına yaklaşınca kapı çalınmış ve Azrail gelmiş ve:\n\n— Ey emanet sahibi! Emaneti almaya geldim, demiş. Bunun üzerine delikanlı:\n\n— Bak gördün mü? Azrail canımı almaya geldi, demiş. Kız:\n\n— Ya Azrail gardaş! Benden Allah aşkı için niyaz eyle, biz bununla evlendik. Bizi muradımıza nail etmeyecek mi? Benden Allah aşkı ziyan eyle de canımızı alacaksan yine al, demiş. Azrail Allah’ın yanına giderek:\n\n— Ya Allah! İki genç muradına erecekmiş, kızın sana niyazı var, selamı var, bizi muradımıza nail eylesin, bir için suyla yedi adım yolun hatırı yok mu, diyor demiş. Allah bunun üzerine:\n\n— Git o kullarıma söyle onlara seksener sene, seksener gün, seksener saat ömür veriyorum, muratlarına nail olsunlar, demiş. Böylece iki genç mutlu ve mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "KİRAZOĞLU İLE ALİ",
        "text": "[KİRAZOĞLU İLE ALİ]\n\n&nbsp;\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellal iken; pireler berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Bir adamın üç tane kızı varmış. Ülkenin padişahı bir gün:\n\n— Kirazoğlu diye bir adam var. Onun parmağındaki yüzüğü kim getirirse dünyalığını vereceğim, diye tellal bağırtmış. Adam demiş ki:\n\n— Herkesin oğlu var. Benim yok ki gidip getirsin de bu fakirlikten biz de kurtulalım. Büyük kız hemen:\n\n— Ben giderim, demiş. Hazırlanmış. O gitmeden babası gidip köprünün altına saklanmış. Kız gelince:\n\n— Peeh, diyip kızı korkutmuş. Kız geriye dönmüş. Ondan sonra ortanca kız:\n\n— Ben giderim, demiş. Adam yine köprünün altına saklanmış. Ona da:\n\n— Peeeh, demiş. Korkmuş kız. O da geri gelmiş. Bu sefer küçük kız:\n\n— Ben giderim, demiş. Adam köprünün altına saklanıp:\n\n— Peeh! Püüh, dediyse de kız korkmamış. Atlamış ata, gitmiş. Gitmiş, gitmiş, gitmiş… Kirazoğlu’nun yaşadığı ülkeye yaklaşmış. Orada bir ihtiyara rastlamış. İhtiyar:\n\n— Nereye yolcusun? Necisin, demiş. Kız:\n\n— Ben Kirazoğlu’nun ülkesine gideceğim demiş. Adam:\n\n— Anaam! Ona kuş kanadı ve yılan göbeği ile gitmezsen nasıl gideceksin, demiş.\n\n— Ben gideceğim, demiş kız.\n\nAzmetmiş, gitmiş. Erkek kılığına girip Kirazoğlu’nun evine azap durmuş. Adını da Ali koymuş. Orada Kirazoğlu’nun anasıyla beraber mal görmüş*, ahır süpürmüşler… Her işi görürlermiş. Kirazoğlu’nun anası bir gün:\n\n—Ali yüzü, kız gözü\n\nYaktı, yandırdı bizi\n\nKolu bilezik yeri,\n\nParmağı yüzük yeri\n\nAli, kız, demiş oğluna.\n\nOğlan:\n\n— Ana, Ali kız olur mu, yok, demiş. Anası:\n\n— La oğlum, kız bu, demiş. Oğlan:\n\n— O zaman bir halbur gül getirip yatağının altına serelim. Üstüne yatar da solarsa o kızdır, demiş. Ali’nin bir köpeği varmış. Hemen gidip söylemiş Ali’ye:\n\n—Bu gece yatağının altına gül dökecekler. Sakın girip yatma! Kız yatmamış. Sabah gidip yatağı kaldırmışlar. Gül olduğu gibi duruyormuş. Anası bir gün yine:\n\n—Ali yüzü, kız gözü\n\nYaktı, yandırdı bizi\n\nKolu bilezik yeri,\n\nParmağı yüzük yeri\n\nBu Ali, kız, demiş. Kirazoğlu:\n\n— Ne yapalım ya ana, demiş.\n\n— Oğul, karının canı çifttir. Bir gün sütü koyayım ocağa. Süpürgeyi de veriyim önüne. O, ot süpürgesi bağlarken süt kaynasın taşsın. Dayanamaz bakar, demiş anası. Yine köpek gelip haber vermiş:\n\n— Aman ha! Seni deneyecekler. Sütü ocağa koyup taşıracaklar. Süt taşıyor diye kalkıp ocağa bakmayasın!\n\nOndan sonra sütü ocağa koymuşlar. Ali de orada süpürgeyle uğraşıyormuş. Süt köpürüp taşıyormuş. Ali arada bir kafasını çevirip bakıyormuş. Aslında canı gidiyormuş ama hiç oralı olmuyormuş. Süpürgesini bağlıyormuş. Kirazoğlu’nun anası gelmiş:\n\n— Oğlum, süt taşmış. Niye bakmadın demiş. Ali:\n\n— Amaan, ana sen de! Benim sütle işim ne? O karı işi, demiş. Kirazoğlu:\n\n—Bak ana gördün mü? O da olmadı. Ali kız değil, demiş. Bir zaman sonra Kirazoğlu’nun anası yine:\n\n—Ali yüzü, kız gözü\n\nYaktı, yandırdı bizi\n\nKolu bilezik yeri,\n\nParmağı yüzük yeri\n\nAli, kız, demiş. Oğlan:\n\n— Nasıl anlayacağız ana, demiş.\n\n— Oğul, ondan kolay ne var? Ali’yi hamama götür. Anlarsın, demiş anası. Kirazoğlu:\n\n— Ana tamam, sözünü tutacağım. Gidip hamamı tutacağım. Ali ile yıkanacağız. O zaman ortaya çıkar neyse, demiş. Gitmiş, hamamı tutmuş. İçeride kimse kalmamış. Kirazoğlu demiş ki:\n\n—Sen misafirsin. Evvel soyun da yıkan! Ali de demiş ki:\n\n— Yok, ağam. Sen yıkanmadan ben nasıl yıkanayım? Hele seni bir soyundurup suya sokayım. Üstünü başını katlayıp yerine asayım. Ondan sonra da gelir, ben yıkanırım.\n\nKirazoğlu kanmış. Elbiselerle yüzüğünü Ali’ye vermiş. Ali kapıyı üstünden kilitlemiş, bir name yazmış:\n\n—Yaz geldim yaz giderim\n\nGüz geldim güz giderim\n\nKiraz gözün kör olsun\n\nKız geldim kız giderim\n\nYüzüğü de almış, gitmiş. Kaç günde geldiyse gelmiş babasının evine. Kirazoğlu bakmış ki Ali gerçekten kız. Nameyi okuduktan sonra atına binip sürmüş. Kızın atının izini sürüp eve yetişmiş çabukça. Kız ocağın başında ablasının dizine yatmış:\n\n— Bacı, Kirazoğlu’nun sesi kulaklarımdan gitmiyor, demiş. O ara Kirazoğlu gelmiş. Ablası:\n\n— Kız, bir misafir geldi. Başını kaldır da bir bak hele, demiş. Başını kaldırınca görmüş ki Kirazoğlu arkasından gelmiş.\n\nKirazoğlu, onların dünyalığını vermiş. Yüzüğün padişaha verilmesine gerek kalmamış. Yüzük ile kızı alıp gitmiş. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler.\n\n*mal görmek: Büyük baş hayvanları sulama ve yemleme; ahırı temizleme; hayvanların rahatça yatması için altlarına kuru gübre serme; gerektiğinde kaşağılama gibi uğraşları yapmak.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "YAMERT İLE CÖMERT",
        "text": "[YAMERT İLE CÖMERT]\n\nBir varmış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemek günahmış az söylemek ise sevapmış.\n\nİki kardeş ve bir anneleri varmış. Öksüz kalmışlar. Bunlar biraz yetişince:\n\n— Anne biz çalışmaya gidelim işe gücümüz yetiyor artık, demişler.\n\nAnneleri de bu iki azık koymuş. Birine ayrı yemek birine ayrı yemek koymuş. Oğlanın birinin adı Yamert birinin adı Cömert imiş. Bir zaman iki kardeş yol almışlar. Acıktıkları zaman bir yol ayrımına gelmişler. Kardeşin biri:\n\n— Kardeş şurada biraz yemek yiyelim, demiş. Yamert, Cömert’e:\n\n&nbsp;— Önce senin azığını yiyelim sonra da benim azığımı yeriz, demiş.\n\nCömert’in azığını yemiş bitirmişler Yamert’in azığı kalmış. Bir müddet gittikten sonra yine acıkmışlar. Cömert, kardeşine:\n\n&nbsp;— Kardeş acıktık şimdide senin azığını yiyelim, demiş. Yamert ise:\n\n— Yedirmeseydin, ben sana azığımı yedirmem, demiş.\n\n— Öyleyse şeytanından bul, bana Allah yol gösterir, demiş ve Cömert ayrı bir yola düşmüş. Bir müddet gittikten sonra dağın başında bir ağıl görmüş:\n\n— Yoruldum, şuraya biraz yatayım, dinleneyim, demiş. Oraya varmış ve yüksekte bir yere yatmış. O gün de kurtlar hep o ağılda toplanırmış. Gelen kurt gelmiş. Gelen kurt gelmiş, ama Cömert çok korkmuş. Yukarıda olduğu için kurtlar onu hiç fark etmemişler. Kurtlar bir tanesi demiş ki:\n\n— Hadi gelin bugün başımıza gelen fıkraları anlatalım, demiş. Bu arada topal kurt da gelmiş kapının arkasına yatmış. Topal kurt demiş ki:\n\n—Bu insanoğlunun hiç aklı yok. Falan yerde bir dağarcık dolusu altın var. Orda sıçan oynuyor, içine çekiyor. Oradan altınları almayı bilmiyorlar. Başka bir kurt da demiş ki:\n\n—Bir köyde hiç su yoktur. Dev geliyor, pınarı gözüne yatıyor, her sene bir kızı yiyor. O devi öldürüp de suyu akıtmayı bilmiyorlar. Bir kurt da demiş ki:\n\n—Padişahın kızı hastadır. Ölme derecesinde yatıyor, çok perişan. Kara kediyi kesip de kanını kızın vücuduna çalıp diriltmesini bilen yoktur.\n\nCömert ise bunları dinlemiş ve uykuya yatmış. Sabah olmuş. Çekilen kurt gitmiş. Çekilen kurt gitmiş. Onlar biraz uzaklaştıktan sonra cömert de kalkıp gitmiş. Onların tarif ettiği yere varınca bir dağarcık lirayı görüyor. Altınları oradan alıyor. Onların tarif ettikleri köye varıyor. Bir gelinin oturduğu bir eve yaklaşıyor ve geline:\n\n— Bacı, bana bir su versene, demiş. Gelin evin içinde dolanıyor, çevriniyor, evde hiç su bulamıyor. Cömert niye su vermiyorsun diye sorunca gelin cevap veriyor:\n\n— Suyun gözünde bir dev yatıyor. Senede bir gün su dolduruyoruz. Şimdi de devin günü yaklaştı. Bizlerden bir kız yiyecek ki bu sayede kırk gün uykuya dalıyor, biz de suyumuzu dolduruyoruz. Bir sene yetecek şekilde. Şimdi de gün yaklaştı, bu yüzden suyumuz bitti, diyor. Cömert:\n\n— Ben devi öldürürsem bana ne verirsiniz, diye soruyor. Gelin:\n\n— Evin anahtarı dahil her şeyi sana bağışlarız. Diğerlerinin de ne vereceğini bilmiyorum diyor.\n\nO gün de yenme sırası bir padişahın kızında imiş. Cömert kılıcını yanına alıyor. Kızı da donatıp düzeltiyorlar. Dev kızı yiyecek ki kırk gün kırk gece uykuya yatacak. Dev:\n\n— Oh ne güzel, bu sefer nasibim çift çıkıyor, diyor. Cömert kız ile birlikte yanına varıyor.\n\nCömert devin yanına gelince kılıcı devin alnına vuruyor ve ortadan ikiye bölüyor. Millet, oğlana:\n\n— Ne dilersen dile, diyorlar. Oğlan:\n\n— Sağlığınızı dilerim, diyor. O köyden hiçbir şey almadan çekip gidiyor. Kızı hasta olan padişahın köyüne geçiyor. Köye varıyor ve ahaliye:\n\n— Bir hastanız varmış. Bir de ona ben bakayım diyor. Kızın da anası:\n\n— O kadar doktor geldi, onlar bilemedi de bu dilenci mi bilecek, diyor. Babası içerden konuşulanları duyuyor. Karısına:\n\n— Hanım, herkesin bir bildiği vardır, çağır yanıma gelsin, diyor. Cömert geliyor ve bir kara kedi istiyor:\n\n— Bir kız, bir Allah, bir de ben kalacağım, diyor.\n\n—Tamam, diyor padişah. Annesinin gönlü olmuyor; ama padişah karısını dinlemiyor. Ayrıca padişahın kızını kim iyi ederse padişah kızını ona verecektir.\n\nCömert, kediyi kesiyor ve kanını kızın vücuduna sürüyor. Kız uykudan uyanıyor. Herkes odaya doluyor. Padişah:\n\n&nbsp;— Ben Allah’ın huzurunda vaat ettim kızımı sana vereceğim, diyor.\n\nCömert bu duruma memnun oluyor, çünkü fakirlikten canı yanmıştır. Kendi binasının yanıma damadıyla kızı için bir bina daha yapıyor.\n\nOnlar orda yiyip içedursunlar, gel haberi nerden verelim. Yamert’den. Cömert evlendi gayri. O da kardeşine haksızlık yaptığı için dolaşa dolaşa fakir düşüyor. Üzerindeki bir ipliği çeksen kırk yamalığı dökülüyor. Oraya toplaya toplaya dilenmeye geliyor. Kardeşini tanıyor:\n\n— Kardeş sen nasıl bu hale geldin, diye soruyor.\n\n— Senden ayrılınca falan yerde bir ağıla rastladım. Senede bir kurtlar toplanırmış oraya. Onlar birbirleriyle konuştu. Bende onları dinledim. Sonra altını aldım. Devi öldürdüm, padişahın kızını iyileştirdim. Bu hale geldim, diyor. Yamert:\n\n— Ben de gitsem böyle olur muyum acaba, diyor. Cömert de:\n\n— Olursun inşallah, diyor.\n\nYamert, ayrıldıkları yolun yerinden tarifine göre geliyor ve ağıla giriyor. Bir direğin kenarına yaslanıyor. Gelen kurt geliyor. Gelen kurt geliyor. Topal kurt da topallaya topallayarak geliyor. Kapının arkasına yatıyor. Bir tanesi:\n\n— Haydi başımıza gelenleri yine anlatalım, diyor. Biri de diyor ki:\n\n— Geçenki toplantımızda burada bir insanoğlu varmış. Bizim söylediklerimizi bütün dinlemiş ve zengin olmuş, diyor. Bir tanesi de:\n\n— O zaman gelin bir arayalım, diyor.\n\nBakıyorlar ki direğin dibinde bir adam kısılmış duruyor. Hemen kurtlar başına birikip onu yiyorlar. Hoş muradına geçiyorlar. Haksızlığın sonu da harap oluyor. Hikâyede burada bitiyor.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Üç Yumurta",
        "text": "[ÜÇ YUMURTA]\n\n&nbsp;\n\nVarmış yokmuş, bir padişah varmış. Bu padişahın oğlu olmazmış. Padişah:\n\n— Allah’ım sen bana bir oğul ver, şu çeşmeden kırk gün yağ ile bal akıtacağım, demiş.\n\nOğlu olmuş padişahın. Bir gün bir koca nene su almaya giderken padişahın oğlu koca nenenin testisinin kapağını kırmış. O gün nene:\n\n— Üç yumurtanın hışmından gidesin oğlum, demiş.\n\nPadişahın oğlu, üç arkadaşıyla gezerken bir çobana rast gelmişler. Çobana üç yumurtayı sormuşlar. Çoban da:\n\n— Şu üç tepenin başındadır. Yalnız bulunca kırmayın. “Gak” der su, “gık” der ekmek veremezsiniz kuş olur, uçar, giderler, demiş.\n\nYola koyulmuşlar iki tepenin başında buldukları iki yumurtayı kırmışlar. Yumurtalardan güzeller güzeli kızlar çıkıp “ga” deyip su, “gı” deyip ekmek bulamayınca kuş olup uçmuş gitmişler. En son padişahın oğlu yumurtayı alıp çeşmenin başında kırmış. Ekmeğini, suyunu da verince kız kalıvermiş.\n\nPadişahın oğlu kıza kendisini burada beklemesini söylemiş ve babasını, annesini getirmeye gitmiş. Bu sırada padişahın beslemesi atları sulamaya gelmiş. Atlar kavağın tepesindeki güzel kızın şavkından ürkünce besleme onu görmüş. Kıza kim olduğunu sorunca kız:\n\n— Padişahın oğlu benimle evlenecek. Şimdi de anasını babasını getirmeye gitti. Ben de onu bekliyorum, demiş. Besleme bir kurnazlık düşünerek:\n\n— Beni de onlar gönderdi, senin saçlarını yapacağım, deyince kız:\n\n— Eğil kavağım eğil, demiş. Kavak eğilmiş,\n\n— Doğrul kavağım doğrul, demiş, kavak doğrulmuş. Güzel kız, beslemeye:\n\n— Boynumda bir tüy var. Sakın onu çekmeyesin, kuş olur uçar, giderim, demiş.\n\nBesleme tüyü çekmiş ve kız kuş olup uçmuş gitmiş. Aradan biraz zaman geçince padişahın oğlu anasıyla, babasıyla gelmiş. Oğullarının güzel dedikleri çirkin beslemeyi görünce anne ve babası çok şaşırmış. Padişahın oğlu neden böyle olduğunu sorunca besleme:\n\n— Gün vurdu ağardım, güneş vurdu karardım, diyerek padişahın oğlunu kandırmış.\n\nDavullu zurnalı kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Günlerden bir gün padişahın oğlunun bahçesine bir kuş musallat olmuş. Kuş her gelişinde:\n\n— Padişahın oğlu uyuyor mu, diye sorar. Uyuyor dediklerinde ise:\n\n— Uyusun uyusun, konduğum dallar kurusun, der uçarmış ve o dallar kururmuş. Besleme bu durumu fark etmiş ve kuşun güzel kız olduğunu anlamış. Dallara yapıştırıcı döktürüp kuşu yakalatmış. Padişahın oğluna:\n\n— Bu kuşu kesip kanını hiçbir yere damlatmayacaksın, demiş.\n\nPadişahın oğlu yok dese de karısının inadını kıramamış, kuşu kesmiş. Kuşun bir damla kanı eşiğin dibine damlamış. Kanın damladığı yerden bir servi kavak büyümüş. Bu sefer de:\n\n— Bu kavak kesilecek, hiçbir parçası da hiç kimseye verilmeyecek, demiş.\n\nPadişahın oğlu yapmak istemese de ağacı kestirmiş. Oradan geçen koca nene:\n\n— Oğlum, padişahın oğlu testimin kapağını kırdı, bir kapaklık verin, demiş.\n\nTestiye kapak yaptıran nene evine gitmiş. Koca nene dolaşır gelir ki; evi temizlenmiş, bulaşıkları yıkanmış… Bu durumu merak eden nene bir gün pencereden ne olduğuna bakmış. Kız testiden çıkarken nene yakalamış. Kız neneye durumu anlatmış. Tellallar:\n\n— Padişahın oğlunun atları dağıtılacak, herkes bahara kadar bir atı besleyecek, demişler. Bunu duyan kız, koca neneyi göndermiş:\n\n— Sen de bir at al da gel, demiş. Koca neneye de en uyuz, en zayıf atı vermişler. Güzel kız abdest aldığı suyu bahçeye serpmiş. Su serptiği yerler yeşermiş ve atı beslemiş. O uyuz at olmuş küheylan. Atlar toplanırken bu at gitmek istememiş. O sırada güzel kız ata vurmuş:\n\n— Sahibinden ne gördüm ki, senden ne göreyim, demiş.\n\nPadişahın oğlu bu durumdan şüphelenmiş, tellal bağırttırıp ülkenin bütün kızlarını bulgur seçmeleri için saraya çağırtmış. Kızlar bulgur seçerlerken birbirlerine dertlerini anlatmaya başlamışlar. Israr edince güzel kız da başından geçenleri bir bir anlatmış Padişahın oğlu bunları duyunca karısının yanına gitmiş:\n\n— Kırk katırla mı gidersin, kırk satırla mı, diye sormuş. Besleme:\n\n— Kırk katırla eştire eştire* giderim, demiş. Padişahın oğlu katırın bir ayağına bir teneke, öteki ayağına da beslemeyi bağlamış, katırı sürmüş.\n\nDaha sonra kırk gün kırk gece düğün kurulmuş ve padişahın oğlu güzel kızla evlenmiş.\n\nOnlar yemiş, içmiş, yerin dibine geçmiş, siz de yiyin için muradınıza geçin.\n\n*eştirmek: Koşturmak\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Batman",
        "title": "İyiliğe Güzellik",
        "text": "[İYİLİĞE GÜZELLİK\n\nBir varmış, bir yokmuş, pire tellal iken, deve berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir adam varmış. Bu adamın mutlu bir evliliği varmış. Bir süre sonra karısı ölmüş. Daha sonra kadının biri adamın oğluna:\n\n— Babana söyle, beni nikâhına alsın, demiş.\n\nAdam daha sonra kadınla tanışır, onu nikahına alır. Adam çobanlık yapıyormuş. Güzel de bir kızı varmış. Aynı şekilde kadının da kızı varmış. Bir zaman kadın adamın kızına iyi davranmış ama sonra adam:\n\n— Artık sen çobanlık yapmaktan vazgeç, kızın çobanlık yapsın, demiş. Adam da:\n\n— Ben, kız çocuğunu çöllere göndermem, der. Fakat bir türlü kadını ikna edemez ve onu göndermek zorunda kalır. Kız bir gün koyunları sürmek için hazırlanır. Üvey annesi bir torba da pamuk verir.\n\n— Bunu da iplik yapacaksın, der. Sürünün içinde bir de inek varmış, adı da kırmızı inekmiş; sürüyü koruyormuş. Kız başlıyor pamuğu eğirmeye. Pamuğu eğirdikten sonra rüzgâr alıp götürür. Kız pamuğu aramaya çıkar. Sonra yolun kenarında oturan bir kadın görür. Kadına:\n\n— Buradan hiç yün yumağı geçti mi diye sorar. Kadın:\n\n— Gel, başımdaki bitleri seç, sonra yünün yerini göstereceğim, der. Kız kadının başındaki bitleri ayıklarken yan tarafta bir tabak susam görür. Bitleri ayıklarken arada susamı da ağzına atarak:\n\n— Tadı ne güzelmiş deyince, kadın:\n\n— Yeter kızım, der. Sonra ona:\n\n— Git falan yerde otur, başını yere koy, karayel estiği zaman başını yere koy, kıbleden esen rüzgâr estiği zaman başını kaldır, der. Kız kadının dediğini yapar. Öyle yaptığı zaman alnında güneş, çenesinde de ay çıkar. Kız kendini öyle görünce korkar. Yüzünü çamura bular. Sonra hazırlanır, hayvanlarını toplayıp eve doğru yola koyuluyor. Kız eve geldiği zaman üvey annesi kızın yorgunluğuna bakmadan kızı dövüp:\n\n— Bu yüzünün hali nedir diye sorar. Üvey anne bakar ki kızın yüzünde güneş ve ay var. Kıza sorar:\n\n— Bu yüzündekiler nedir nasıl oldu diye...\n\nKız başından geçenleri anlatır. Kadının o gece uykusu gelmemiş, sürekli düşünmüş. Bu defa kadın, kendi öz kızını gönderir. Kızına yemek hazırlar, ona yardım eder, çöle kadar hayvanları götürür.\n\nKız hayvanlara sahip çıkmaz. Kız başlar pamuğu eğirmeye. Onun pamuğu da rüzgâr tarafından götürülür. Kız, aynı o kadını görür. Kadın ona da diğer kıza söylediğini söyler. Ama kızın midesi bulanır. Kadına tekme atar ve bir tarafa itekler. Kadın bu hareketi üzerine ona da rüzgâr hikâyesini anlatır, fakat ona tam tersini yapmasını söyler.\n\n— Karayel estiği zaman başını kaldır, kıbleden esen rüzgâr estiği zaman da başını yere koy, der. Böyle yapınca bakar ki çenesinden ve alnından et fazlalıkları çıkmış. Utancından yüzünü örter ve eve doğru yola koyulur. Annesi heyecanla başından ve yüzünden örtüsünü çekmiş ve:\n\n— İnşallah senin yüzünde diğer kızın ki gibi güzel olmuştur, demiş. Sonra kız ağlamaya ve başından geçenleri anlatmaya başlamış. Bütün suçu sürüyü korumakla görevli kırmızı ineğe atmış. Annesi, kocasına:\n\n— Bu ineği keseceksin, der ama adam kesmek istemez. En sonunda adam karısıyla baş edemez ve ineği keserler. Kırmız inek dile gelir ve güzel kızı yanına çağırır:\n\n— Beni kesecekler, etimi kavurma yapacaklar; sana lezzetli et olacağım ama onlara zehir. Bir kemiğimi atma, derimin içinde sakla, sana lazım olacak!\n\nİnek kesilir. Eti kıza dediği gibi lezzetli gelir, diğerlerine de zehir gibi. Etin böyle acı olduğunu görünce eti atmaya karara verirler. Kız:\n\n— Atmayın, ben yerim, der. Kız eti yedikçe güzelleşip kilo alır.\n\nO zamanın padişahının düğünü olur. Kadın ve kızı da düğüne gideceklerdir, fakat üvey kız gelmesin diye direğe bağlarlar.\n\nOnlar gittikten sonra kız bir çaresini bulup bağlarını çözer ve aklına ineğin derisinin içine sakladığı kemik gelir. Oraya gidip bakar ki kemik altın, ayakkabı, kıyafet gibi şeylere dönüşmüş. Kız bunları giyip kuşanıp düğüne gider. Düğün bitiminde evine gelir, fakat padişahın oğlu onu çok beğenir ve nereye gittiğini merak eder. Hizmetçilere onu bulmaları için emir verir. Kız annesi ve üvey kardeşinden önce eve varır, eski kıyafetlerini giyer ve kendini direğe bağlar. Hizmetkâr onu takip eder ve evini öğrenir.\n\nKızın güzelliği ve yüzünün aydınlığı bir gün ışığı kadarmış. Onu alıp padişahın oğluna götürürler.\n\nOğlan çarşıya gidip çeyizinin alınması için yine emir verir. Fakat kız:\n\n— Benim çeyizim hazır, der ve onları ineğin derisinin içinde sakladığı kemiğin olduğu mağaraya götürür. Orada görürler ki ineğin derisinin içi altınla dolu. O altınları alıp eve götürürler ve evlenip mutlu mesut olurlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "PADİŞAHIN ÜÇ GELİNİ",
        "text": "[PADİŞAHIN ÜÇ GELİNİ]\n\nBir varmış, bir yokmuş; bir padişah varmış. Bu padişah bir gün tellal bağırttırmış ki hiçbir yerde ışık yanmayacak diye. Sonra padişah bu kurala uyuluyor mu diye adamlarını, evleri kontrol etmek için göndermiş. Adamlar gezinirken bir tepede bir evin ışığının yandığını görmüşler. Hemen apar topar padişaha haber vermişler. Padişah da o evde neler olup bittiğini öğrenmek için adamlarını oraya göndermiş.\n\nAdamlar gelip kapıdan olup biteni dinlemişler. O evde üç tane öksüz kız kardeş yaşarmış. Kilim dokurlarmış. Üçü kendi aralarında konuşuyorlarmış. Padişahın üç oğlu varmış. Kızlardan en büyüğü:\n\n— Padişah beni en büyük oğluna alsa bir kilim dokurum ki bir tabur asker oturur da daha da yer bile artar. Ortanca kız kardeş:\n\n— Padişah beni ortanca oğluna alsa bir pilav pişiririm ki bir tabur asker yerde yine de artar, demiş. Küçük kız da:\n\n— Padişah beni en küçük oğluna alsa bir altın perçemli kızla bir altın perçemli erkek doğururum, demiş.\n\nAdamlar duyduklarını padişaha anlatmışlar. Padişah da düşünür, taşınır bu kızları oğullarına almaya karar verir ve onları evlendirir. Aradan zaman geçince padişah büyük gelinine:\n\n— Hadi bakalım, şu kilimi dokuda görelim, demiş. O da:\n\n— Aman padişah, öyle kilim dokunur mu o lafta kaldı, demiş. Padişah bu sefer ikinci gelinine sormuş:\n\n— Hadi gelin şu pilavı pişir de görelim, demiş. İkinci gelin de aynı cevabı vermiş. Üçüncü gelin zaten hamileymiş aynen söz verdiği gibi.\n\nDoğum zamanı gelmiş. Büyük ablaları onu kıskandıklarından doğumu onlar yaptırmışlar. Gelinin dediği gibi altın perçemli bir kızla altın perçemli bir oğlan doğurmuş. Bunu gören ablaları çocukları bir sandığa koyup nehre atmışlar. Padişaha da işte küçük gelinin iki tane köpek yavrusu doğurdu demişler. Kıskandıkları için çocuklar yerine köpekleri gösterirmişler. Padişah da şehrin en işlek yerine kadını ve köpek yavrularını oturtmuş.\n\n— Bakın ey ahali, bu kadın köpek doğurdu, gelen geçen yüzüne tükürsün, demiş.\n\nBu arada ırmağa atılan bebekleri iki oduncu bulmuş. Bir oduncu:\n\n— Sandıktan mal çıkarsa benim! Diğer oduncu da:\n\n— Cansa benim, demiş. Çünkü hiç çocuğu olmuyormuş. Sandığı açtığında çocukları gören oduncu çok sevinmiş ve çocukları alıp evine götürmüş. Çocukları büyütmüş. Oduncu ile karısı ölmüş.\n\nOnlar ölünce bütün yük erkek çocuğun üstüne kalmış. Bir gün avlanmaya çıkmış. Bu arada padişah da adamları ile birlikte avlanmaya çıkmış. Padişah çocuğu görmüş ve görür görmez kanı kaynamış. Birkaç kere gördükten sonra padişah onu saraya yemeğe çağırmış. Çocuk:\n\n— Benim bir kız kardeşim var, demiş ve başından geçenleri anlatmış. Çünkü oduncu ona olan biteni anlatmış. Padişah da:\n\n— Olsun onu da getir, demiş. Çocuk yolda dalgın dalgın giderken karşına yaşlı bir adam çıkmış. Yaşlı adam neden dalgın olduğunu sormuş. O da padişahla olan bütün konuşmalarını anlatmış, beni neden çağırıyor diye.\n\nYaşlı adam çocuğa bir at vermiş ve bir de yol göstermiş:\n\n— Ama oradan çıkana kadar arkana bakma. Arkanı dönersen seni cinler boğar, öldürür. Ama bakmazsan dünya güzeli bir huri atının arkasına biner, demiş.\n\nÇocuk arkasına bakmadan gitmiş. Sonra atının arkasına bir huri binmiş ve eve gitmişler. Çocuk her şeyi huri kıza anlatmış. O da:\n\n— Merak etme, her şey güzel olacak, demiş. Öbür taraftan padişah her şeyi gelinlerine anlatmış. Onlara:\n\n— Yarın için yemeğe çağırdım, çok güzel yemekler yapın, demiş. Gelinler bunu duyunca çocukların kendilerinin ırmağa bıraktığı çocuklar olduğu anlamışlar.\n\n— Biz ne yapalım da onları öldürelim, diye düşünmüşler ve yemeklere zehir atmaya karar vermişler. Nihayet o gün gelmiş erkek çocuk, kız çocuk ve huri sarayın yolunu tutmuşlar. Huri, çocuklara meydandan geçerken:\n\n— Orada bir kadın ve yanında köpek yavruları var, ona gelen geçen tükürüyor. Siz sakın tükürmeyin, çünkü o sizin annenizdir, demiş. Çocuklar oradan geçerken kadın çocukların kendi yavruları olduğunu anlamış. Sonra arkalarından:\n\n— Yavrum, yavrum, diye bağırmış. Sonra çocuklar saraya varmışlar sofralar açılmış, yemekler konmuş ve sofraya oturmuşlar. Huri kız her şeyi bildiği için:\n\n— Önce şu kediye verelim de sonra biz yiyelim, demiş. Kedi yemeği yer yemez ölmüş. Padişah şaşırmış.\n\nHuri kız her şeyi anlatmış. Padişah gelinleri konuşturmuş. Onlar da her şeyi itiraf etmişler.\n\nPadişah onları kırk katırın kuyruğuna bağlatmış, parça parça ettirmiş. Sonra öbür gelini getirmişler. Bir güzel yıkamışlar. Padişah, huriyle torununu evlendirmiş. Çok mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "Meraklı Kız ve Kurt",
        "text": "&nbsp;\n\n[MERAKLI KIZ VE KURT]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Annesi ve babasıyla birlikte çok uzaklarda yaşayan meraklı bir kız varmış. Bu kız bir gün arkadaşlarıyla oyun oynarken arkadaşları kardeşlerinden söz etmişler. Bunun üzerine meraklı kız oyunu bırakıp hiç kardeşinin olmamasına üzüle üzüle eve gitmiş. Annesine:\n\n—Anne benim neden kardeşim yok, diye sormuş. Annesi kızın çok üzüldüğünü görünce gerçeği anlatmaya karar vermiş.\n\n—Aslında senin çok uzaklarda, yedi dağın arkasında yaşayan yedi erkek kardeşin var, demiş. Kız hemen annesine:\n\n—Ben onların yanına gitmek istiyorum. Oraya nasıl giderim, diye sormuş. Annesi de:\n\n—Kızım gidip toprak getir, sana bir eşek yapayım. Ona binip git ama eşeğini hiçbir zaman durdurma, durduğunda eşek yıkılır ve sen yolda kalırsın, demiş.\n\nBunun üzerine kız annesine toprak getirmiş. Annesi ona topraktan eşek yapmış. Kız eşeğe binip yola koyulmuş. Epey gittikten sonra yolda parlak bir kâğıt görüp merak etmiş ve eşeğini durdurmuş. Eşeğini durdurduğu anda eşek yıkılmış. Annesinin dediklerini hatırlamış. Hemen eve dönüp annesine olanları anlatmış. Annesi kızına tekrar bir eşek yapmış. Kızını bu kez daha sıkı tembih etmiş.\n\nKız eşeğine binip bu defa annesinin sözünü dinleyip eşeğini hiç durdurmadan ağabeylerinin evine varmış. Kız içeri girmiş ama evde kimse yokmuş. Çünkü ağabeyleri avcılıkla geçinirmiş, bu yüzden her gün ava giderlermiş.\n\nKız, ev çok kirli olduğu için evi temizleyip düzenlemiş. Ağabeylerine yemek yapmış. Akşam olunca da ağabeylerinden korktuğu için saklanmış. Ağabeyleri geldiklerinde ise temizlenmiş evi, yapılmış yemekleri görünce şaşırmışlar. Kimin bu evi bu hale getirdiğini merak etmişler. İçlerinden birinin elini kesip onun uyanık kalmasını sağlayarak evi temizleyen kişiyi görebileceklerine karar vermişler. Bunun üzerine en küçük kardeşlerinin parmağını kesip üzerine tuz serpmişler. O da bu acıyla uyanık kalıp beklemiş. Kız geç saatte ortaya çıkmış. Bekleyen kardeşi onu görmüş ve yakalamış. Ağabeylerine haber vermiş. Kız:\n\n—Bana bir şey yapmayın, ben sizin kardeşinizim, diye ağlayıp sızlamış. Ağabeyleri de:\n\n—Sen bizim kardeşimizsen neden saklandın? diye sormuşlar. Kız:\n\n—Sizden çekindiğim, korktuğum için saklandım, demiş. Daha sonra kardeşler birbirlerini bulduklarına çok sevinmişler ve hep birlikte yaşamaya başlamışlar. Ağabeyleri her çıktıklarında kıza:\n\n—Kapıyı kimseye açma. Buralarda bir kurt var, seni kandırıp yer. Parmağını uzat da yüzük takayım der, sen sakın kurdun dediklerini yapma. Ne olursa olsun kapıyı açma, şeklinde tembihlerlermiş.\n\nKurt ise her gün ağabeylerin evden çıkmasını bekliyor ve her gün gelip kızı kandırmaya çalışıyormuş.\n\nKurt, kızın ağabeyleri gittikten sonra kapıyı çalmış ama kız açmamış. Kurt kızı başka isimler, başka sesler kullanarak kandırmaya çalışmış. Kız ise ağabeylerinin sözünü hatırlayıp kapıyı açmamış. Kurt:\n\n—O zaman parmağını uzat da yüzük takayım, demiş ama kız yine hayır demiş. Kurt her gün bu şekilde gelip gitmiş. Kız bir gün çok merak ettiği için parmağını uzatmış. Kurt kızın parmağını emmiş. Bu günlerce devam etmiş. Kurt kızın parmağından kızın kanını içtiği için kız gün geçtikçe zayıflıyormuş. Kızın bu durumunu gören ağabeyleri kıza:\n\n—Sen niye zayıflıyorsun? Yoksa anneni babanı mı özledin? diye sormuşlar. Eğer öyleyse seni geri götürelim, demişler. Kız:\n\n—Yok beni geri götürmeyin, annemi babamı özlemedim, demiş. Ağabeyleri niye zayıfladığını tekrar sorunca kız olanları anlatmış. Ağabeyleri de sonraki gün kurda bir tuzak kurup kurdu yakalamışlar. Sonra da mutlu yaşamlarına devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kocaeli",
        "title": "Fesleğenci Kız",
        "text": "&nbsp;\n\n[FESLEĞENCİ KIZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ülkenin birinde fesleğenci bir kız varmış. Bu ülkenin padişahının da bir oğlu varmış.\n\nPadişahın oğlu bir gün bu fesleğenci kızı camdan görmüş. Ertesi gün yine camdan bakınca kızın fesleğenlerle uğraştığını, neredeyse gününün tamamını fesleğenlerle uğraşarak geçirdiğini görmüş. Yanına gelip ona:\n\n— Fesleğenci kızı, fesleğenci kızı! Gece gündüz fesleğenlerle ilgilenirsin, fesleğenin yaprağı kaç, demiş.\n\n— Dünyanın hâkiminin oğlu! Gece gündüz okuyup yazarsın, gökteki yıldız kaç? Gökteki yıldız sayılır mı ki fesleğenin yaprağı sayılsın, demiş.\n\nPadişahın oğlunun daha öncesinden fesleğenci kıza duyduğu sevgi onun bu sözlerinden sonra daha da artmış. Ona fena halde âşık olmuş. Kız da ona karşı boş değilmiş.\n\nÇocuk durumu babasına açmış. Koskoca bir ülkenin padişahı olan babası fesleğenci kıza âşık olmasına çok kızmış. Onların evlenmemesi için elinden gelen her şeyi yapmış. Fakat yine de padişahın oğlu orada gizlice fesleğenci kız ile evlenmiş. Yeraltında gizli bir yer yaptırmış. Fesleğenci kız ile buluşuyormuş. Babası oğlunun fesleğenci kız ile evlendiğini ve yeraltında bir yerde gizlice görüştüğünü görmüş.\n\nOğlunun, kendi sözünü dinlemeyip fesleğenci kız ile evlenmesi padişahı iyice sinirlendirmiş. Oğluna askerlerinin başında sefere gitmesi gerektiğini söylemiş. Padişahın oğlu da ülkenin iyiliği için askerlerin komutanı olarak savaşa gitmiş.\n\nPadişahın oğlu sefere gidince elbette padişah da boş durmamış. Oğlu ile fesleğenci kızın arasını açmak için elinden geleni yapmış. Fesleğenci kız hakkında dedikodu çıkartarak halkı ona karşı kışkırtmış. Bu dedikodulardan ötürü kız sokağa çıkamaz olmuş. Yeraltındaki yerinden çıkamamış. Bu arada çocuğu olmuş, çocuğu tek başına doğurmuş ve ona tek başına bakmış.\n\nAradan birkaç yıl geçmiş. Padişahın oğlu seferden geldiğinde fesleğenci kız hakkında anlatılanları duymuş ve doğruca onun yanına gitmiş. Fesleğenci kız hakkında söylenenlerin dedikodu olduğunu söylemiş ama padişahın oğlu kendini anlatılanlara o kadar kaptırmış ki fesleğenci kıza inanmak gelmemiş içinden. Onu öldürmemiş, onun ülkeyi terk edip başka bir ülkeye gitmesini istemiş.\n\nKız çaresiz oğlunu da alıp ülkeyi terk etmiş. Bu duruma en çok padişah sevinmiş. Oğlunu kendi istediği bir kızla evlendirmiş. Başından beri oğlunun bu kızla evlenmesini istiyormuş, nihayet o da kız da amaçlarına ulaşmış.\n\nPadişahın oğluyla evlenen kız iyi biri değilmiş. Amacı padişahı öldürüp ülke yönetimine ortak olmakmış. Saraya yerleştiği ilk günden beri padişahın sağlığını bozmak için çalışmalara başlamış. Padişahın yemeğine her gün azar azar zehir katıyormuş.\n\nBir gün padişahın oğlu onu mutfakta yemeklere zehir koyduğunu görmüş. Bunu babasına söylemiş: fakat babası böyle bir şeyin olabileceğine pek ihtimal vermemiş. Kendi gözleriyle durumu görmek için ertesi gün mutfağın kapısının önünde beklemeye başlamış. Kız mutfağa gelmiş, koynundan çıkardığı şişedeki zehrin tamamını padişahın yemeğine boşaltmış.\n\nDaha sonra kendi elleriyle padişaha yemeğini götürmüş. Durumdan haberi olan padişah, kızın getirdiği yemeği yememiş, ona zorla yedirtmiş. Kız yemekten bir kaşık aldıktan sonra ölmüş.\n\nPadişah kendisine güvenip de oğluyla evlendirdiği kızın böyle bir şey yaptığını görünce fesleğenci kıza iftiralar attığı için kendini suçlu hissetmiş. Oğluna gerçekleri anlatmış.\n\nFesleğenci kız hakkında anlatılanların yalan olduğunu, fesleğenci kız hakkında söylenenleri kendisinin uydurduğunu söylemiş.\n\nBunları duyan padişahın oğlu çok sevinmiş. Padişah kendisine gelin olmayı fesleğenci kızın hak ettiğini söylemiş. Gelininden özür dileyip hakkını helal ettirmek istiyormuş. Bu padişahın son isteğiymiş. Padişahın oğlu da babasının son isteğini yerine getirmek için askerleriyle birlikte fesleğenci kızı aramaya koyulmuş ve nihayet fesleğenci kızı ve çocuğunu küçük bir kulübede bulmuş. Fesleğenci kızdan özür dilemiş. Hakkını helal etmesini istemiş. Fesleğenci Kız kin tutmayan birisiymiş. Padişaha da kocasına da hakkını helal etmiş.\n\nGelininin helalliğini alan baba, mutlu bir şekilde hayata gözlerini yummuş. Bundan sonra ülkeyi fesleğenci kız ile oğlu ortak yönetmişler. Uzun yıllar o ülkede herkes mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kocaeli",
        "title": "Şamilim Şamdan",
        "text": "[ŞAMİLİM ŞAMDAN]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Padişah bir rüya görmüş. Rüyasında bir kaya, mağara gibi bir yere büyük kızını çağırmışlar. Padişah büyük kızına söylemiş. Kız gitmiş, orada beklemiş beklemiş, hiç kimse gelmemiş; hiçbir şey yokmuş. Geri gelmiş:\n\n— Ben hiçbir şey görmedim, demiş. Bu sefer de padişahın rüyasında ortanca kızını çağırmışlar. Ortanca kız da gitmiş beklemiş beklemiş, orada da bir şey yokmuş.\n\nBu defa küçüğü çağırmışlar padişahın rüyasında. Padişah küçük kızına söylemiş. Küçük gitmiş, orada durmuş ve demiş ki:\n\n— Aman, ne gelirse benim başıma gelecek. İki bacımın ikisi de gitti. Yatağını matağını alıp oraya gitmiş, yerleşmiş.\n\nKız orada sağı solu ararken tararken küçük bir kapı bulmuş. O kapıyı açıp girmiş. Orada bir babayiğit Kur’an okuyor. O, Kur’an okurken kız neyse babasının evine geri gelmiş:\n\n— Aman bacım mağarada nasıl yerler, yurtlar var. Yedim içtim, babamı görmeye geldim. Hâlbuki yalan söylüyormuş. Neyse o zamana kadar mağaraya geri gelmiş. Ailesi kıza haber salmış:\n\n— Biz seni görmeye geleceğiz. Kız da:\n\n— Gelin, demiş. O zaman küçük kapıyı açmış, o Kur’an okuyan delikanlıya demiş ki:\n\n— Şamilim Şamdan, bak anam gelecekmiş, babam gelecekmiş. Ne diyorsun. O da:\n\n— Gelsinler. Aha kırk anahtar. Bu kırk anahtarı al, odaları aç. Kiminde yiyecek, kiminde giyecek, kiminde zenginlik… Her şey var. Kırk tane de cariye var. Buyur hanımefendi, diye seni karşılarlar. Bu kırk tavuktan, kırk horozdan, kırk çulluktan geri kalan olmasın. Hepsini kesip yiyin, demiş.\n\nKız kırk anahtarı eline almış. Açmış, açmış, açmış. Her yeri açmış. Kiminde yiyecek, kiminde giyecek, kiminde zenginlik, altın her şey var. Birini açmış tavuk, birini açmış çulluk, birini açmış horoz, birini açmış kırk tane cariye…\n\n— Buyur hanımefendi, diye karşılamışlar kızı. O da:\n\n— Kırk horoz keseceğiz, kırk tavuk keseceğiz, kırk da çulluk keseceğiz annemlere.\n\nOnlar kesiyorlarmış. O arada bir tazı gelmiş. Horozun birini alıp kaçmış. Tazı kaçmış, kız kovalamış, tazı kaçmış, kız kovalamış. Irmaklar, tozlu yol olmuş kıza. Geçmiş oraya varmış ki bir bahçe, bahçede bir çocuk oynuyormuş. Bir de güzel bir peri kızı. Gördüğü oğlan ile yatıyorlarmış karyolada. Çocuğun da üstü başı pis olmuş. Kız:\n\n— Aboo! Gözleri kör ola, bu çocuğu hiç söylememişlerdi. Bu çocuğu buraya atmışlar da üstü başı batmış, pis olmuş.\n\nKalkmış çocuğu havuzda yıkamış. Yatan kız, onları seyrediyormuş. Adamın haberi yokmuş.\n\n— Gözleri kör ola! Seni de buraya atmışlar, demiş. Çocuğun üstünü yıkamış, başını yıkamış, kurulamış, giydirmiş. Çocuğa:\n\n— Haydi, Allah’a ısmarladık, deyip gitmiş. Peri padişahın kızı onlara bakıyormuş. Demiş ki oğlana:\n\n— Kalk kalk kalk! Bana bir hürmet ettiysen, ona yüz edeceksin. Sen benim ana bir baba bir kardeşimsin. Bir daha yanıma gelme! Git hürmetini ona yap.\n\nMeğer burada aynı karyolada yatan kız ile oğlan kardeş imiş.\n\nHoroz, bunların karyolasının altında imiş. Kız, horozu alıp geri gelmiş. Horozu eline almış, gelmiş.\n\nNeyse kızın anası gelmiş, babası gelmiş, bacıları gelmiş, oturuyorlarmış. Hizmetçiler hizmet ediyormuş. Kız, hizmetçi kızlardan birine:\n\n— Anamın, babamın, bacılarımın yanında beni çağırın. Hatunum, ağam seni çağırıyor, deyin. Hizmetçi gelmiş:\n\n— Hatunum, ağam seni çağırıyor… Hâlbuki hiçbir şekilde ağa mağa yokmuş. Kız:\n\n— Aman onun da nazı bitmez. Bileziğimi de kırdı, demiş. Hâlbuki yalan söylüyormuş. Üç defa daha böyle çağırmışlar:\n\n&nbsp;— Aman onun nazı da bitmez. Yüzüğümü de kırdı, demiş kız. Anasıyla büyük bacısı:\n\n— Eniştemiz gelsin de biz de görelim. Aslında enişte menişte yokmuş. Yani küçük kız ile Kur’an okuyan adam sadece karşılıklı üç beş söz etmişler. Başka bir ortaklıkları yokmuş.\n\nNeyse o yanı bu yanı dolanırken yine küçük kapıyı bulmuş. Oraya varıp Kur’an okuyan, biraz önce de bir karyolada bir kız ile yatan adamı tekrar bulmuş. Demiş ki:\n\n— Şamilim Şamdan. Anam geldi, babam geldi, bacılarım geldi. Seni görmek istiyorlar. Geleceksen gel, gelmeyeceksen ben onlarla gideyim.\n\nNeyse oğlan gelmiş. Gelmiş ki bir ay, bir güneş… Kayınbabasının elini öpmüş, kızlarla tokalaşmış. Kızlar çatır çatır çatlamışlar:\n\n— Bu güzel oğlan buna nasip oldu, demişler. Kızın babası:\n\n— Anasından kız doğduysa kız, oğlan doğduysa oğlan, demiş. Kızı alıp evine geri getirmiş. Kırk gün toy düğün etmişler. Oğlan kızı almış. Kızlar da çatır çatır çatlamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Padişahın Kızı ile Çoban ",
        "text": "PADİŞAHIN KIZI İLE ÇOBAN\n\nGünün birinde bir padişah varmış. Bu padişahın da bir kızı varmış. Padişah kızını Allah’ın emri ile kocaya vermiş. Kız kocasına götürülürken devenin sırtındayken&nbsp;rüzgâr kızı uçurup Cebeli Dağı’nın sırtına bırakmış. Rüzgâr alıp götürünce padişahın kızı kendi kendine:\n\n— Beni kurtlar, kuşlar yemesin, deyip, ağacın başına çıkmış. Orada o geceyi sabah etmiş.\n\nSabah olunca, bir bakmış yok, iki bakmış yok, gelen yok, giden yok. Oraya on beş yirmi günde bir çoban uğrarmış. Çoban gelince kız:\n\n&nbsp;— Kardeş, ne olur azığından üç tek bana da ver de yiyeyim. Çoban da vermiş. On beş yirmi gün sonra çoban yine gelmiş. Padişahın kızı ona:\n\n&nbsp;— Çoban arkadaş, senden bir isteğim var. Çoban:\n\n&nbsp;— Söyle bacım. Kız:\n\n&nbsp;— Beni köyüne götürür müsün? Çoban:\n\n&nbsp;— Yok hanımım yok, ben seni köyümüze götüremem. Kız:\n\n&nbsp;— Çok ekmeğini yedim, hakkın bana geçti, senden bir ricam daha var. Çoban:\n\n&nbsp;— Söyle hanımım, söyle. Kız:\n\n&nbsp;— Allah’ın emriyle, peygamberin kavliyle, beni kendine eş edinir misin? Çoban:\n\n&nbsp;— Yok hanımım, yok. Ben seni alamam. Kız:\n\n&nbsp;— Çoban arkadaş, dinle beni, bir isteğim daha olacak. Çoban:\n\n&nbsp;— Buyur hanımım, buyur. Kız:\n\n&nbsp;— Çoban kardeş, sen aç ben de aç, sen tok ben de tok, sen susuz ben de susuz, sen uykusuz ben de uykusuz, Allah’ın emri ile beni kendine eş edin. Böyle der demez, çoban yumuşamaya başlamış, kabul etmiş. Kız:\n\n&nbsp;— Çoban arkadaş, yumuşadın ama benim de bir şartım var. Çoban:\n\n&nbsp;— Söyle, şartın ne imiş? Kız:\n\n&nbsp;— Evlenirsek ve çocuğumuz olursa çocukların ismine sen karışmayacaksın, isimlerini ben koyacağım. Çoban:\n\n&nbsp;— Tamam. Akşam olsun sığırları toplayayım seni köye götürüp nikâh kıyayım.\n\n&nbsp;Akşam olunca köye gitmişler. Nikahları kıyılmış. Çoban yine çobanlık etmeye devam etmiş. Yıllar sonra çoban çobanlık yaparken yanına atlı bir dede gelmiş. Dede:\n\n&nbsp;— Evladım, beni Tanrı misafiri eder misin? Çoban:\n\n&nbsp;— Akşam olsun, sığırı toplayıp seni de götürüp Tanrı misafiri ederim.\n\nAkşam olunca çoban dedeyi de alıp evinde misafir eder. Karısı çocuklardan bir şeyler isterken şöyle seslenir:\n\n— Ne İdim, şunu getir. Ne Oldum, bunu getir. Ne Olacağım, bunu getir.\n\n&nbsp;Kız ile çobanın üç oğlu olmuş. Kız çocuklarına “Ne idim, Ne oldum, Ne olacağım, isimlerini koymuş.\n\n&nbsp;Neyse çocuklar yiyecekleri getirmişler. Dedeyi yedirip&nbsp;içirip yatırmışlar. Sabah olmuş, dede uyanmış. Gideceği zaman çobana sormuş:\n\n&nbsp;— Evladım ben bu çocukların isimlerinden hiçbir şey anlamadım. Ne idim, Ne oldum, Ne olacağım… Bunlar nasıl isimler, bunu bana anlatır mısın?\n\n&nbsp;Kız, bu sırada dedeyi tanımış. Dede, aslında kızın padişah olan babasıymış. Ama padişah kızını tanımamış. Çoban, dedeye:\n\n&nbsp;— Bu isimleri ben koymadım, karım koydu, gel bir ona soralım. Dede de kıza:\n\n&nbsp;— Evladım, bu isimler ne biçim isimler, bunu bana bir anlatır mısın? Bunu duyan kız, dedenin boynuna sarılmış:\n\n— Ben bir padişah kızıydım, bir de şimdi bak; Ne idim? Ne oldum? Ne olacağım?” demiş.\n\n&nbsp;Dede de bunları duyunca, kızını tanıyıp ona sarılmış. Onlar ermiş muradına Allah bizi de erdirsin muradımıza.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Kurt ile Tilki",
        "text": "[KURT İLE TİLKİ]&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde ormanın birinde, birbirlerine arkadaş bir aptal kurt ile bir kurnaz tilki yaşarmış. Bunlar hayatlarını hep birlikte geçirirler, birlikte avlanırlarmış.\n\nBir gün bu ikisi köyün birinden bir yağ tuluğu çalmışlar. Tam tuluğun içindeki yağı yiyecekleri sırada tilkinin aklına kurnazlık düşmüş ve yağı kurt ile birlikte yememek için kafasınca bir oyun hazırlamış. Tilki, kurda dönüp:\n\n— Bak kurt kardeş, şimdi yaz içindeyiz. Yiyeceği bol bol bulabiliyoruz. Ancak bu böyle gitmez, kış bastırınca bu kadar yiyecek bulamayız. Kış için hazırlık yapmamız gerek, gel biz bu yağı şimdi yemeyelim, kış için saklayalım, demiş.\n\nKurt tilkinin sözüne inanmış ve teklifini kabul etmiş. Beraber gidip çaldıkları tuluğu bir kumluğa gömmüşler.\n\nİki arkadaş ormanda gezerlerken tilkinin karnı acıkmış ve aklına kurtla birlikte kumluğa gömdükleri yağ tuluğu gelmiş. Kurda dönüp:\n\n— Bugün büyük kardeşimin bir yavrusu oldu, onun yanına gideceğim, demiş.\n\nKurt da ona inanmış, tilki gidip doğruca kumlukta gömülü olan tuluğu çıkarıp birazını yemiş. Ormana tekrar kurdun yanına gelince kurt, tilkiye:\n\n— Kardeşinin yavrusunun ismini ne koydunuz, diye sormuş. Tilki de ona:\n\n— Belleme, demiş. Yine bir gün tilkinin karnı acıkmış ve kurda dönüp:\n\n— Bugün ortanca kardeşimin yavrusu doğdu, onun yanına gideceğim, demiş.\n\n&nbsp;Tilki gidip yine tuluğu çıkarmış, bu sefer tuluğun içindeki yağların yarısını yemiş. Ormana tekrar geri döndüğünde kurt:\n\n— Kardeşimin yavrusunun ismine ne koydunuz, diye sormuş. Tilki bu sefer:\n\n— Belleme, cevabını vermiş. Aradan gün geçmiş tilki yine acıkmış, kurda dönüp:\n\n— Bugün küçük kardeşimin yavrusu doğdu, onu ziyarete gideceğim, demiş.\n\n&nbsp;Ve doğruca gidip tuluğun içindeki yağın tamamını yemiş. Ormana dönüşünde kurt yine sormuş:\n\n— Kardeşinin yavrusunun ismine ne koydunuz? Tilki cevap olarak bu sefer:\n\n&nbsp;— Dipleme, demiş.\n\nOrmanda ay ayı, gün günü kovalamış ve nihayet kış gelmiş. Bu sefer yiyecek bulmak zorlaşmış ve çok aç olan kurdun aklına kumluğa gömdükleri yağ tuluğu gelmiş. Tilkiye dönüp:\n\n— Hadi gidelim şu gömdüğümüz yağ tuluğunu çıkarıp karnımızı doyuralım, demiş.\n\nTilki teklifi kabul etmiş ama hiçbir şey olmamış gibi davranıyormuş. Birlikte yağ tuluğunu gömdükleri kumluğa gitmişler, kurt kazmış kazmış yağ tuluğu ortada yok. Hemen tilkiye dönüp:\n\n— Yağı sen mi yedin, diye sormuş.\n\nTilki inkâr etmiş; ama kurdun laftan anlayacağı yok. Hemen o da suçu kurdun üstüne atmış. Kurt ve tilki başlamışlar kavga etmeye. Tilki bakmış kurtuluş yok, kurda dönüp:\n\n— Bu iş böyle çözülmez. Gel seninle güneşe doğru yatalım, yağı kim yediyse o çıkaracaktır, demiş.\n\nKurt kendinden emim bir şekilde teklifi kabul etmiş. Birlikte gidip güneş gören bir yere uzanmışlar. Zavallı kurt güneşin etkisiyle hemen gevşeyip uyumuş.\n\nKurt uyurken tilki yediği yağları güneşin etkisiyle çıkarmış. Hemen kendi çıkardıklarını kurdun altına atmış ve uykuya dalmış. Aradan zaman geçmiş ikisi birlikte uyanmışlar ve bakmışlar ki çıkarılan yağ kurdun altında duruyor. Tilki:\n\n— Bak gördün mü kim çıkarmış, demiş. Zavallı kurt da:\n\n—Tamam tilki kardeş, tuluğun içindeki yağı ben yemişim. Hatırlayamadım herhâlde. Fakat ağzının kenarından akan yağ ile ağzından çıkınca yağı bana getirirken araya damlattığın yağlar benim işim değil, demiş. Tilki kurnazlığı ile bu işten de sıyrılmasını düşünmüş bir an fakat, kurt her şeyin yine de farkındaymış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Kesik Baş",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş, bir gün bir kız ormanda gezintiye çıkmış. Ağaçların arasında bir saray görmüş, merak etmiş girmiş içeriye, sonra kapılar kapanmaya başlamış. Kız korkmuş, kapıları açmaya çalışmış, açamamış. Umudu kesilince sarayın içinde gezmeye başlamış, sarayda kimsecikler yokmuş.\n\nSarayın kırk odası varmış. Merak edip odaların kapılarını açmaya başlamış. İlk açtığı odada elmaslar, ikinci açtığı odada altınlar, sonrakinde mücevherler varmış. Bütün odalar değerli eşyalarla doluymuş.\n\nKırkıncı odanın kapısını açmakta zorlanmış. Orada da değerli eşyalar göreceğini düşünürken odada bir sandık görmüş ve sandığı açmış. Sandıktan kesik bir baş çıkmış, ama yüzü hiç bozulmamış. Bir delikanlının kafasıymış bu!\n\nBiraz yüzüne kan bulaşmış, saçları durmaktan keçeleşmiş. Bizim kız bunu temizlemiş, saçlarını taramış ve güzelce bir beze sardıktan sonra tekrar sandığa koymuş. Kırk gün boyunca her gün yıkayıp saçlarını taramış ve yerine koymuş.\n\nGünlerden bir gün bizim kızın canı sıkılmış. Pencereden dışarıyı seyre dalar, yoldan geçen göçmen kıza seslenir, sarayda yalnız olduğunu ve canının sıkıldığını söyler, aşağı ip sallandırıp kızı yukarı çeker.\n\nGöçmen kız meraklı gözlerle etrafı süzerken bizim kız, ona, kırkıncı odaya girmemesini söylemiş.\n\nGöçmen kız odaları tek tek açıp bakmış ve ceplerine altınlardan elmaslardan doldurmuş. Kırkıncı odayı da açmış. Bir de ne görsün yakışıklı bir şehzade karşısında duruyormuş. İçinden kızın bu odaya bunun için girmesine izin vermediğini düşünmüş. Şehzade saçını tarayanın kim olduğunu sormuş, o da:\n\n— Bendim sizi temizleyen, demiş ve şehzade göçmen kıza âşık olmuş.\n\nBizim kız her şeyi içine atmış, bir türlü söyleyememiş şehzadeye.\n\nGöçmen kızla şehzade evlenmişler. Kız, buna çok üzülmüş ama şehzadeyi çok sevdiği için saraydan da ayrılmıyormuş.\n\nGöçmen kız ile padişahın oğluna hizmet ediyormuş. Gel zaman git zaman şehzade bir gün komşu ülkeye gidecekmiş. Göçmen kıza bir şeyler isteyip istemediğini sormuş o da:\n\n— Mücevher istiyorum, demiş. Bizim kıza sormuş. O da:\n\n— Sabır taşı istiyorum, demiş.\n\nŞehzade yola çıkmış, aylar sonra saraya geri gelmiş. Karısına mücevher, bizim kıza da sabır taşı almış.\n\nBizim kız, her gün şehzadeye olan aşkını sabır taşına anlatıp ağlarmış. Bir gün şehzade kızın odasının önünden geçerken ağladığını ve sabır taşına kendisine olan aşkını ve göçmen kızın şehzadeyi nasıl elinden aldığını anlattığını duymuş ve o sırada da sabır taşının çatladığını görmüş.\n\nKıza sarılıp onu sevdiğini söylemiş. Çingene kızın yanına gitmişler. Şehzade, göçmen kıza:\n\n— Kırk katır mı istersin kırk satır mı istersin diye sormuş. Göçmen kız da:\n\n— Kırk satırı ne yapayım, kırk katır isterim, demiş. Göçmen kızı bacaklarından kırk katıra bağlayıp ormana sürmüşler. Diğer kız ile şehzade de kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "DİLEĞİ KABUL OLAN KIZ",
        "text": "[DİLEĞİ KABUL OLAN KIZ]\n\nAdamın kızı olmuş. Doğum sırasında da hanımı ölmüş. Hanımı ölünce adam demiş ki ben artık evlenmem. Evlenmemiş, evlenmemiş ondan sonra millet toplanmış:\n\n— İlla evleneceksin. Niye evlenmiyorsun, demişler. O da:\n\n— Bu hanımın ayakkabısı. Bu kimin ayağına olursa ben onu alırım, demiş. Artık bunu yaşlılar toplanmışlar, gezdirmişler bu ayakkabıyı köy köy kasaba kasaba. O zaman kimsenin ayağına ayakkabısı olmamış. Eve getirmişler. Kızı demiş ki:\n\n— Baba bunu bana ver, ben giyineyim, annemizden hatıra kalsın. Nasıl olsa kimsenin ayağına da olmadı. Kız ayakkabıyı giyince baba:\n\n— Tamam, ben kızımı alıyım, demiş.\n\nGitmiş, komşulara söylemiş. Köylüye falan gelin, düğün hazırlığını yapın. Ben kızımı alacam falan. Ondan sonra bunlar telaşlı telaşlı usta getirmişler. Ev, oda falan yapacaklar. Kızı bir gün soruyor:\n\n— Siz böyle telaşlı iş yapıyorsunuz. Bu neyin nesi?\n\n— Senin babanı evlendireceğiz, demişler.\n\n— Kimle? Kadın kim, demiş.\n\n— Ayakkabı senin ayağına oldu. Ondan sonra bu kız da ben nasıl babamı alırım diye ağlamış, figan etmiş öyle böyle. Ondan sonra ustalara gitmiş, yalvarmış:\n\n&nbsp;— Dinle. Bana bir tahta tabut gibi yapın. Beni içine koyun. Böyle bir damın içine eskiden sivik* derlermiş. Beni siviğin başına koyun. Orda ben Allah’a yalvaracağım. İnşallah, Allah dileğimi kabul eder, demiş.\n\nOnu götürmüşler, sivigin başına koymuşlar. Kız yalvarmış Allah’a. Ya Rabbim! Bir yel gele de beni dere kenarına ata. Ondan sonra bir sel de gele, beni alıp götüre. Babam beni görmeye ve benle evlenmeye. Yoksa babam kararlı, benle evlenecek.\n\nUstalar öyle yapmış, oraya koymuşlar. Kızın dileği kabul olmuş. Yel gelmiş, götürmüş. Sel de gelmiş, bunu almış, uzaklara götürmüş.\n\nBir gün padişahın oğlu ava gitmiş. Arkadaşlarını toplamış ava gitmiş. Gitmişler ki orda derenin içinde bir şey oynuyor, ama şimdi anlam veremiyorlar. Hani tabutun içinde ya, tabut oynuyor böyle. Anlam verememişler. Adam demiş ki:\n\n— Gideceğiz, buna bakacağız, demiş. Mal ise sizin demiş, cansa benim. Yani benim annem yalnız. Benim sarayımı temizleyemiyor. Hizmetçiye ihtiyacım var, demiş.\n\nGidip bakmışlar ki bir kız işte. Kızı tanımıyorlar. Tabut aynı elbise gibi olmuş. Getiriyorlar eve. Anası eve getirilmesine izin vermemiş. Tahta parçaları dökülmüş. Annesi:\n\n— Bunu eve getirmeyin. Ben bunu ne yapacağım, demiş. Oğlan da ısrar etmiş.\n\n— İşte evde hizmetçi olarak çalışacak, demiş.\n\nBu hizmetçi olarak çalışırmış. Fakat kız tabutu çıkarınca üstünden, tabut gibi tahtayı dünya güzeli bir kız olurmuş.\n\nOndan sonra bir gün bir düğün olmuş, herkes düğüne gitmiş. Bu demiş ki kendi kendine:\n\n— Ben üstümdeki tahta parçalarını çıkarayım, ben de düğüne gideyim. Gitmiş düğünde, herkes oynamış. Padişahın oğlu falan gitmiş, bu da peşinden gitmiş. Gitmiş, bir halaya girmiş, oynamış oynamış. Ama çok güzelmiş. Padişahın oğlu tanıyamamış kızı. Fakat bu kıza vurulmuş:\n\n— Ya Rabbim! Ben bunu nasıl edeyim de bu kızı alayım, demiş. Kendi yüzüğünü parmağından çıkarıp götürmüş, gizlice kızın saçına bağlıymış. Gelmiş akşam eve:\n\n— Bir kız gördüm dünya güzeli. Gidip bana isteyeceksiniz, demiş.\n\n— Nerde bulalım, nasıl edelim?\n\n—Valla, ben gidip bu sefer köy köy gezeceğim. Ben nasıl olsa yüzüğümü bağladım ki belli ola, demiş.\n\nBir gün gidip aramış. İki gün gidip aramış, tabii bulamış. Ertesi gün yine oğlan, annesine:\n\n—Anne bana hamur işi yap. Ben uzaklara gideceğim. Kız demiş ki:\n\n— Ben de senin ile hamur işi yapayım, sana yardım edeyim, demiş.\n\nAnnesi yine bırakmamış, izin vermemiş. Yalvarmış ne olur hamur işi yapayım, demiş. Hamur işi yapınca yüzüğünü çıkarıp hamur işinin içine koyacak ki padişahın oğlu yiyince ağzına gele. Kızın yanında hizmetçi olduğunu bilmiyor ya.\n\nGitmişler. İşte hamur işi yapınca bunlar uzaklara gitmiş, gezmişler. O arada yemek yemişler bir yerde. Yemek yiyince aniden, nasıl hani, o böreği padişahın oğlu yemiş. Yiyince bu yüzüğü ağzına gelmiş aniden. Yüzüğü ağzına düşünce durumu anlamış.\n\n— Hadi geri gidelim. Çabuk tekrar saraya dönelim, demiş.\n\n— Ne oldu?\n\n— Yok hadi saraya geri dönelim, demiş. Eve gelmiş kıza,\n\n— Üzerindeki tahtaları çıkaracaksın, demiş. Hani tabutun tahta parçaları pardösü gibi olmuş ya. Kıza:\n\n— Bunu çıkaracaksın. Kız:\n\n— Yok çıkarmam. Padişahın oğlu:\n\n— Çıkaracaksın. Kız:\n\n— Çıkarırsam ben çıplağım. Padişahın oğlu:\n\n— Ne olursa olsun. Ben annemi de evden çıkaracağım. Sen bunu çıkaracaksın üstünden. Onu çıkarınca böyle hani dünya güzeli derler ya aniden böyle her taraf aydınlanmış gibi.\n\nMillet toplanmış padişahın sarayı yanıyor diye. Hepsine:\n\n— Yok bir şey yok, demiş, adamlarını geri göndermiş. Ondan sonra da annesine demiş ki:\n\n— Ben bu kızı alacağım. Annesi yine izin vermemiş:\n\n— Sen padişahın oğlusun. Ben öyle dere kenarında bulunmuş kızları senle evlendirmem falan, demiş.\n\n— Üstündeki tahtayı çıkarsın ki sen göresin.\n\nOnu çıkarınca kız gerçekten bir dünya güzeli oluyormuş. Ondan sonra padişahın oğlu bir düğün yapmış. Düğün kırk gün kırk gece sürmüş. İşte burada mutlu sona ermişler.\n\n*sivik: Damların, yüksek duvarların kıyıları.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Padişahın Oğlunun Rüyası",
        "text": "[PADİŞAHIN OĞLUNUN RÜYASI]\n\nEvvelce zamanlarda padişahın birinin üç oğlu varmış. Bu üç oğlan evlenme çağındaymış. Babaları bir gün oğullarına uykuya yatmalarını ve rüya görmelerini istemiş. Onlara rüyalarında gördükleri kızları alacağını söylemiş.\n\nSabah olunca babaları rüyalarında ne gördüklerini sormuş. Büyük oğlu kuzey kavminden bir kızı gördüğünü, ortanca oğlan doğu kavminden bir kızı gördüğünü söylemiş. Küçük oğlan ise:\n\n&nbsp;— Annem elime su döktü, babam yağlık* tuttu, demiş. Babası sinirlenip oğluna bağırmış:\n\n— Ben koskoca padişahım, hiç sana mendil mi tutarım, annen sana su mu döker, demiş.\n\n&nbsp;Çünkü o zamanlarda hürmet ve saygı için eve gelen misafire evin küçük kızı su döker, küçük oğlu da havlu tutarmış. Küçük oğlunu saraydan kovmuş.\n\nPadişahın küçük oğlu tılsımlı küheylanına binerek saraydan gidiyor. Gide gide bir su kenarına geliyor. Bir de bakıyor ki iki kavim birbiriyle savaşıyor. Denizci ve karacı kavimlermiş savaşanlar. Uzunca süre kimin haklı olduğunu anlamak için savaşan kavimleri izlemiş.\n\nKaradakilerin haksız olduğuna kanaat getirdikten sonra tılsımlı atının beline büyük bir halat bağlamış. Halatın diğer ucunu da büyükçe bir ağaca bağlamış. Atıyla ağacı kökünden söktükten sonra atını karadakilerin üzerine sürmüş. Atının ardına bağladığı ağaçla koca orduyu yere sermiş. Deniz kavmindekiler bunu gördükten sonra:\n\n— Bu atlı adam bizim padişahımız olsun, demişler. Padişahın küçük oğlunu atıyla birlikte adalarına götürmüşler.\n\nBu iki kavmin savaşmalarının gayesi büyülü bir saraydaki dünyalar güzeli bir kızmış. Hiç kimse sarayın büyüsünü bozup kıza ulaşamıyormuş. Bu büyülü saraya girmek isteyene yıldırım çarpar, oracıkta ölürmüş. Bu şekilde koca orduyu yenen adam bu sarayın tılsımını da bozar diyerek padişahın küçük oğluna bunu söylemişler.\n\nPadişahın oğlu tılsımlı atıyla birlikte saraya varmış. At sarayın önünde kişnedikten sonra sarayın büyüsü bozulmuş. Padişahın oğluna yıldırım çarpmamış. Büyü bozulduktan sonra saraya giren oğlan kızı görüp âşık olmuş. Kızla evlenmişler, kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Denizciler de padişahın oğluna:\n\n— Sen bundan böyle bizim padişahımızsın, demişler. Aradan uzunca zaman geçtikten sonra oğlan bir gün rüyasında babasının savaştığını ve kaybettiğini görmüş. Uyandıktan hemen sonra atına binip babasının sarayına doğru yola koyulmuş. Gerçekten de babası savaşta mağlup olmak üzereymiş. Yine atının arkasına ip bağlayıp iki ağacı kökünden söktükten sonra atını babasının düşmanlarının üzerine sürmüş. Babasını mağlup olmaktan kurtarmış. Babası kurtulduktan sonra:\n\n— Kim bu delikanlı? Bu yiğit kim, diye merak etmiş. Oğlunu tanıyamamış. Derhal bu yiğidin misafir edilmesini, padişah gibi hürmet edilmesini söylemiş. Padişahın diğer oğulları ve kızları:\n\n— Bu yiğide su döken, mendil tutan biz olacağız, demişler. Padişahın karısı suyu kendisinin dökeceğini, padişahın kendisi de mendili kendisinin tutacağını söylemiş.\n\nYemek yendikten sonra padişahın karısı oğluna su dökmüş, babası da mendil tutmuş. Oğlu söz arasında babasına:\n\n— Sen zamanın en büyük padişahıydın. Nasıl oldu da bu hâllere düştün, demiş. Babası:\n\n— Ben yıllar önce gördüğü bir rüyadan dolayı küçük oğlumu saraydan kovdum. Çok cengâverdi, atını sürdü mü düşmanı yerle bir ederdi. Meğer beni ayakta tutan oymuş. O gittikten sonra bu hâllere düştüm, demiş.\n\n— Peki niye kovdun? Ne görmüş rüyasında, diye sormuş oğlu.\n\n— Rüyasında annesini mendil tutarken, beni de su dökerken görmüş. Ben koskoca padişahım, sana mendil mi tutarım diye kovdum, demiş. Oğlan da babasına:\n\n— Döktün işte. Ben senin oğlunum. Rüyamda senin yenilmek üzere olduğunu gördüm. Geldim sizi kurtardım. Sen de benim yıllar önce gördüğüm rüyamı gerçekleştirdin, demiş. Padişah da:\n\n— İnsan zamanın en büyük padişahı da olsa büyük konuşmamalı, demiş.\n\n*yağlık: Mendil, havlı.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Akıllı Şehzade",
        "text": "[AKILLI ŞEHZADE]\n\n&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde pireler berber iken, develer tellal iken ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir padişah varmış. Bu padişahın bir anadan bir babadan kırk tane oğlu varmış.\n\nŞehzadelerin evlenme yaşları gelince şehzadeler tutturmuşlar, biz gibi bir anadan bir babadan kırk kızla evlenmek isteriz diye. Padişah her tarafı aratmış ama bir anadan bir babadan olma otuz dokuz kız bulabilmiş:\n\n— Biri de farklı olsun, demiş dinletememiş. Şehzadeler biz kendimiz arayalım kısmetimizi diye yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler bir kuyu başında konaklamışlar. En küçükleri:\n\n— Burada konaklamayalım, hadi konakladık bari nöbetleşe uyuyalım, dediyse de ağabeylerine söz dinletememiş. Herkes uyuyunca en küçükleri kalkmış, en küçük parmağına ufak bir kesik atıp içine tuz dökmüş, acıyla uyuyakalmadan nöbet tutmuş.\n\nTam gece yarısı bir gürültü kopmuş. Ağabeyleri sarhoş olduğundan uyanmamışlar, fakat nöbet bekleyen en küçükleri hemen kılıcını eline alıp gürültünün geldiği yere gitmiş. Bakmış yedi başlı bir ejderha. Kılıcını kaldırmış ve ejderhaya saldırmış. Tek vuruşta altı kafasını koparmış bir kafası kalmış. Tek kafa dile gelip:\n\n&nbsp;— Yiğitsen bir daha vur, demiş. Şehzade de:\n\n&nbsp;— Ben anamdan bir kere doğdum, bir daha vurmam, deyince ejderhanın sağlam kafası düşüp kuyunun içine yuvarlanmış. Şehzade kafanın peşinden kuyuya girmiş ki ne görsün, gümüşten bir saray. Sarayın içinde de çeşit çeşit değerli taş. Kuyudan çıkıp ağabeylerinin yanında uyumuş. Sabah olunca ağabeyleri:\n\n— Akşam nöbet tutalım dedin. Bak hiçbir şey olmadı, deyip yollarına devam etmişler. Akşam vakti bir başka kuyunun başında konaklıyorlar. En küçük şehzade yine uyumamış. Bu defa öldürdüğü ejderhanın kardeşi gelmiş. Şehzade yine tek seferde altı kafa uçurup bir kafa kalmış. Kalan kafayı uçurmayı reddedince kafa düşüp kuyuya yuvarlanmış.\n\nŞehzade kuyuya girince bu sefer altın bir sarayla karşılaşıyor. Bu sarayda bir anadan bir babadan otuz dokuz kız var. Kızlarla konuşuyor. Kızlar aslında kırk kardeş olduklarını, en güzelleri olan en küçüklerini ejderhanın kardeşinin götürdüğünü söylüyorlar.\n\nŞehzade kardeşlerini bulacağına dair söz verip kızları ağabeyleri ile nişanlayıp kuyudan çıkıyor ve uyuyor. Sabah tekrar yola koyuluyorlar. Akşama bir başka kuyu başına vardıklarında bir ejderha onları bekliyor. Kardeşlerini kimin öldürdüğünü sorunca en küçük şehzade öne çıkıyor. Küçük kardeşleri ağabeylerine altın sarayla otuz dokuz kızı ve gümüş sarayı anlatıp onları geri yolluyor.\n\nKüçük kardeş, ejderha ile baş başa kalınca ejderha şehzadeden rüzgâr atını ona getirmesi karşılığında canını bağışlayacağını söylüyor. Şehzade kırkıncı kızı bulmak için kabul ediyor. Her yıl denizden çıkan aygırı yakalayıp gem vurabilirse canını bağışlayacak. O at rüzgârdan hızlı olduğu için rüzgâr atı olarak anılıyor. Şehzade atı yakalıyor. At, şehzadeye:\n\n&nbsp;— Sen beni ejderhaya versen de yine de seni öldürecek. Çünkü hem kardeşlerinin öcünü almak hem de kırkıncı kızla evlenmek istiyor. Ejderha yakalayamaz diye beni yakalama görevini kız verdi. Eğer beni ejderhaya vermeden kızı yakalayabilirsen ve ikiniz de üstümdeyken ejderhanın altı kafasını koparabilirsin ve kurtuluruz, diyor.\n\nŞehzade atın üstünde ejderhanın karşısına geliyor. Kırkıncı kızı bir kez görmek karşılığında atı vereceğini söylüyor. Ejderha başta kabul etmiyor ama atın üzerindeki şehzadeyi de bir türlü yakalayamıyor. Kızı uzaktan göstermeye karar veriyor.\n\nŞehzade kızı görünce hemen atı kıza sürüp kızı yakaladığı gibi kılıcını çekiyor, ejderhanın altı kafasını uçuruyor. Ejderhanın yedinci kafası da kuyudan içeri giriyor. Ama artık gözünü açıp bakamıyor kuyuda. Öylece uyuyor.\n\nKızla şehzade kuyuya girip bakıyor. Her ağaçta meyve yerine değerli taş sallanıyor.\n\nAt; şehzadeyle kıza, her ağaçtan birer dal koparmalarını ve bu dalları yan yana beraber dikmelerini söylüyor. Şehzadeyle kız atın dediklerini yapıp ata biniyorlar. Şehzadenin memleketine gidiyorlar. Bakıyorlar düğün denek kurulmuş, kızın ailesi de gelmiş kardeşleriyle birlikte evleniyorlar. Padişaha olan biten her şeyi anlatıyorlar.\n\nPadişah ölünce yerine küçük oğlu geçip ağabeylerini de hoşnut ederek ülkeyi yönetiyor.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri küçük şehzadeye, biri anlatana, biri de dinleyene.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Karabük",
        "title": "Altın Kız ile Kara Kız",
        "text": "&nbsp;\n\n[ALTIN KIZ İLE KARA KIZ]\n\n&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir adam, karısı ve bir kızı yaşarmış. Adamın karısı ölünce, adam yeniden evlenmiş. Adamın bu kadından da bir kızı olmuş. Kadın üvey kızını hiç sevmiyormuş ve evin bütün işlerini ona yaptırıyormuş. Bir gün adama:\n\n&nbsp;— Kızını götürüp ormana atacaksın, demiş. Babası çaresiz kızını ormana bırakmış ve ona:\n\n&nbsp;— Kızım, sen beni burada bekle. Ben odun toplayıp geleceğim, demiş. Kız akşama kadar babasını beklemiş ama adam gelmemiş. Kız iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış. Ağlarken uzakta bir ışık olduğunu fark etmiş. Sevinçle koşarak ışığın olduğu tarafa doğru gitmiş. Oraya vardığında küçük bir kulübe görmüş. Kapıyı çalmış, içerden yaşlı bir kadın çıkmış. Kız kadını görünce çok korkmuş. Bunu gören kadın onu hemen içeri almış. Bu kız çok iyi kalpli bir kızmış. Kadın onu eve alınca, içeri girer girmez bütün işlerini yapmaya başlamış. Sabah olmuş kadın, kıza:\n\n&nbsp;— Ben tarlaya gidiyorum, ineklerime iyi bak, demiş. Akşam döndüğünde ineklerin yanına gitmiş ve onlara sormuş:\n\n&nbsp;— Bu ablanız size iyi baktı mı, demiş. İnekler cevap vermiş:\n\n&nbsp;— Bu ablamız çok iyi, bize çok güzel baktı. Onu çok sevdik, demişler. Bunu duyan kadın kızın yanına gitmiş. Ona:\n\n&nbsp;— Kalk kızım, seninle bir yere gideceğiz, demiş. Ve kızı alıp bir dere kenarına götürmüş. Kıza:\n\n&nbsp;— Sen otur, benim uykum var, dizine yatacağım. Bu dereden bir simsiyah, bir bembeyaz, bir de altın gibi sarı bir su gelir. Altın gibi olan su gelince beni uyandır, demiş. Kadın uyumuş. Biraz sonra suyun geldiğini gören kız heyecanla:\n\n&nbsp;— Nine, nine uyan! Altın gibi su geliyor, demiş. Kadın uyanmış ve kızı bu suya batırmış. Sudan çıkan kız, altın gibi olmuş. Sonra bu kızı alıp babasının evine götürmüş.\n\nKızı gören üvey annesi ve kardeşi bunun nasıl olduğunu kıza anlattırmışlar. Üvey anne kendi kızının da böyle altın gibi olmasını istiyormuş ve adama onu da ormana götürüp bırakmasını söylemiş.\n\nBu kız da aynı kardeşi gibi o kulübeyi bulmuş. Yaşlı kadın onu da içeri almış. Ancak bu kız çok tembelmiş, kadına hiç yardım etmiyormuş. Yaşlı kadın ona da ineklere bakmasını söylemiş. Akşam geldiğinde ineklere yine sormuş ama bu kez inekler şikâyet etmişler:\n\n&nbsp;— Öbür ablamız çok iyiydi, bu ablamız çok kötü. Bize hiç bakmadı, demişler. Kadın bunu duyunca hemen kızın yanına gitmiş, onu da alıp dere kenarına götürmüş. Ama ona:\n\n&nbsp;— Sen otur, benim uykum var, dizine yatacağım. Dereden simsiyah su gelince beni uyandır, demiş. Kız altın olacağını düşünerek sevinçle bekliyormuş. O sırada su gelmiş:\n\n&nbsp;— Nine nine uyan, simsiyah su geliyor, demiş. Kadın uyanmış ve kızı bu suya batırmış. Sudan çıkan kız simsiyah olmuş. Sonra bu kızı da evine bırakmış. Kız, altın gibi olduğunu sanarak seviniyormuş. Anne bu olaya çok üzülmüş.\n\n&nbsp;Bir gün altın kızı istemeye gelmişler. Ama anne kendi kızını altın kızın yerine onlara vermiş. Kızı ata bindirmişler. O sırada bir horoz:\n\n&nbsp;— Altın kız evde, kara kız ata bindi gidiyor, diye ötmeye başlamış. Kimse horoza inanmamış ve onu taşlamaya başlamışlar.\n\nOğlan kızı eve götürünce bir de ne görsün o gerçekten kara kızmış. Kızı alıp hemen annesine götürmüş ve altın kızı geri istemiş. Böylece altın kız yaptığı iyiliklerin ve iyi kalpliliğinin mükâfatını her yerde almış ve bir ömür boyu mutlu yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "İĞCİ BABA",
        "text": "İĞCİ BABA\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde&nbsp;kalbur saman içinde, pireler berber&nbsp;develer tellal iken, ben ve anam beşikte, babam eşikte iken eski zamanlarda, bir evde üç kız kardeş oturuyormuş. Bir gün üç kız kardeş pencerenin önünde otururlarken, sokakta arkasına zembil* yüklenmiş bir ihtiyarın avaz avaz:\n\n— İğciii! Pamuk satarım, iğ satarım, diye bağırdığını işitmişler. Kızlar vakit geçirmek için böyle bir şey arıyorlarmış. Hemen sokak kapısına inerek ihtiyar iğciyi çağırmışlar. Kızlar:\n\n&nbsp;— Baba, güzel iğin var mı, deyince, ihtiyar zembilini yere koyarak:\n\n&nbsp;— İşte kızlarım, bunlar var, demiş. Kızlar, iğleri çevirip ellemişler lakin beğenmemişler ve ihtiyara:\n\n&nbsp;— Baba, bunların daha iyisi yok mu, diye sormuşlar. İhtiyar da zembilini arkasına atıp:\n\n&nbsp;— Var ama burada değil, evde. İsterseniz beraber gidelim. Size daha güzellerini veririm, diye cevap vermiş. Bunun üzerine büyük kız, kardeşlerine dönüp:\n\n&nbsp;— Ben bu ihtiyarla gider, iğleri alır gelirim, demiş. Büyük kız, ihtiyarla beraber yola çıkmış. Hayli yürüdükten sonra bir dağa, oradan biraz ilerleyerek büyük bir mağaranın önüne gelmişler. Kız mağaraya girince bir bakmış ki her yer insan ölüsü ile dolu. Kız korkmuş, aklı başından gitmiş fakat sesini çıkarmadan ihtiyarla beraber odaya inmiş ve orada kalmış. Akşam olunca ihtiyar:\n\n&nbsp;— Haydi kızım, şu duvardaki etleri al, pişir de yiyelim, demiş. Kız ister istemez ilk gördüğü ölünün etini almış, pişirmiş, ihtiyarın önüne koymuş. İhtiyar yemeye başlamış. Kıza dönüp yemeğe el sürmediğini görünce:\n\n&nbsp;— Kız, niye yemiyorsun, demiş. Kız da:\n\n&nbsp;— Affedersiniz, ben et sevmem, demiş. İhtiyar da:\n\n&nbsp;— Ya ne yersin? Parmağı mı yer misin, diye sormuş. Kız, ihtiyarın parmağını kesmez zannıyla:\n\n— Yerim, deyince ihtiyar parmağını kesip kızın önündeki tabağa koymuş. Kız şaşırmış, korkmuş, parmağı almış; yer gibi yaparak sofranın altına atmış. İhtiyar:\n\n&nbsp;— Parmağı yedin mi, diye sorunca kız:\n\n&nbsp;— Yedim, demiş. İhtiyar:\n\n&nbsp;— Yemedinse seni öldüreyim mi, demiş. İhtiyar, bunun üzerine, etrafa bakınarak:\n\n&nbsp;— Parmağım neredesin, diye bağırmış. Parmak sofranın altından seslenmiş. İhtiyar yerinden kalkmış, kızı kesip duvara asmış. Ertesi gün hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi iki kız kardeşin evine gitmiş ve:\n\n&nbsp;— Ablanızı yolda bir şehzade görüp aldı. Gelin sizi de götürüp zengin kocaya vereyim, olmaz mı, demiş. Kızlar buna inanmışlar. Ortanca kız giyinerek ihtiyarla beraber mağaraya gitmiş. Her yerde insan ölüsünü, hele ablasının ölüsünü görünce, aklı başından gitmiş. Geldiğine bin kere pişman olmuş. Akşam olunca ister istemez ihtiyarla beraber aynı sofraya oturmuş.\n\n&nbsp;İhtiyar ortanca kızdan da insan eti pişirmesini istemiş. Kız yemeyince parmağını kesip vermiş. Kız parmağı da yememiş. Ölen ablası gibi yaparak, usulcacık mağaranın kapısından dışarı atmış. İhtiyar yine:\n\n&nbsp;— Parmağım neredesin, diye sormuş. Parmak:\n\n&nbsp;— Bahçede çöplerin içindeyim, cevabını verince, bu kızı da keserek duvara asmış.\n\nİhtiyar ertesi gün, tekrar küçük kızın olduğu eve gitmiş, onu da:\n\n— Seni de zengine vereceğim, diyerek kandırıp mağaraya getirmiş. Fakat küçük kız, çok sevdiği ve yanından hiç ayırmadığı samur kedisini de yanında getirmiş.\n\nKız, mağaraya girip ablalarını o hâlde görünce intikam almayı aklına koymuş. Akşam olunca ihtiyarla yemeğe oturmuşlar. Kız insan etini yememiş. İhtiyar parmağını kesip vermiş. Kız da parmağı alıp sofranın altında duran samur kedisine atmış, kedi parmağı yemiş. İhtiyar yine:\n\n&nbsp;— Parmağım neredesin, diye sormuş. Parmak da:\n\n&nbsp;— Sıcacık bir karındayım, deyince ihtiyar, kızı kucaklayıp:\n\n&nbsp;— Aferin kızım, sen benim parmağımı yedin, başka yere atmadın! Hoşuma gittin, demiş. O günden sonra kızı kendine evlat edinmiş ihtiyar ve ona insan eti yerine kuzu eti yedirmiş. Günün birinde ihtiyar, kıza kırk tane anahtar vererek:\n\n&nbsp;— Kızım, al şu anahtarları, içindeki kırk odayı aç, her tarafını istediğin gibi gez, fakat sakın kırk birinci odayı açayım deme, diyerek çıkıp gitmiş. Kız da anahtarlarla kırk odayı gezmiş. Odaların içinde birçok inci, mücevher, altın ve gümüş takımları, elmaslar varmış.\n\nKız bunlara hayretle bakarken kırk birinci oda gelmiş aklına. Kırk birinci odayı açtığında saçlarından tavana asılmış, yakışıklı bir delikanlı varmış. Kız delikanlıyı görünce şaşırmış ve sonunda konuşarak:\n\n&nbsp;— İns misin cin misin, sormuş. Delikanlı da:\n\n&nbsp;— Ben de senin gibi insanım, demiş. Kız bunu duyduktan sonra delikanlıyı asıldığı yerden kurtarmış. Kız ve delikanlı ihtiyardan intikamını almak için plan yapmışlar.\n\nAkşam olup ihtiyar mağaraya geldiğinde yemek yedikten sonra ihtiyar fenalaşmış çünkü kız delikanlının yüzüğündeki zehiri yemeğin içine koymuş. İhtiyar orada ölmüş. Delikanlıyla kız mağarada bulunan mücevherleri alıp mağarayı ateşe verip yola düşmüşler. Sonra da ülkeyi terk etmişler. Başka bir ülkede yeni bir hayat kurmuşlar.\n\nGökten üç elma düşmüş biri bana, biri anlatana, biri sana. Bu elmayı yemeyen kişi iğci babanın parmağını yesin.\n\n*zembil: Hasırdan örülmüş saplı torba.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Karga ",
        "text": "[KARGA]\n\n&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir garip kuşçu varmış. Geçimini kapan kurup kuş avlayarak sağlarmış.\n\nBir gün kuşçu ölmüş. Oğlu kapanı alıp evin geçimini sağlamaya gitmiş. Bir ağacın dalına kapanı kurmuş, saklanıp beklemiş. Bir karga yakalamış. Karga dile gelmiş ve:\n\n&nbsp;— Eğer beni bırakırsan sana çok güzel kuşlar gönderirim. Sende bu kuşları padişaha çok paralara satarsın, demiş. Oğlan, bu nasıl bir karga? Bırakayım, gitsin, diye düşünmüş ve kargayı salmış. Tekrar saklanmış, biraz sonra sesi de kendi de güze bir bülbül yakalamış. Karga, oğlanın yanına gelip:\n\n&nbsp;— Hadi çabuk bu bülbülü padişaha götür, demiş. Bülbüle hayran kalan padişah gence bir kese altın vermiş. Padişahın sürekli bülbülü dinlemesini kıskanan veziri, padişaha:\n\n&nbsp;— Hünkârım bu bülbül çok güzel ama ona saf altından bir kafes yaraşır, dilerseniz bülbülü getiren delikanlı bize bu kafesi de bulup getirsin, demiş.\n\nPadişah genci çağırmış, istediğini söylemiş. Kırk gün de mühlet vermiş. Genç ağlayarak eve giderken karga omzuna konmuş ve kafesi nerede bulacağını söylemiş. Genç kafesi padişaha getirince itibarı artmış. Vezir buna çok kızmış. Bir süre sonra padişaha:\n\n— Hünkârım bülbüle altın kafes çok yakıştı, ama fil dişinden saray daha güzel olmaz mı, diye sormuş. Padişah o kadar çok fildişini nasıl bulacaklarını sorunca da gencin bulabileceğini söylemiş.\n\nPadişah genci çağırmış, istediği şeyi söylemiş ve kırk gün süre vermiş. Genç ağlayarak giderken karga tekrar omzuna konmuş ve derdini sormuş. Genç olan biteni kargaya anlatınca karga, tasalanmamasını, padişahtan kırk deve yükü şarap ve kırk yiğit isteyerek yarın sabah şehrin kapısında kendini beklemesini söylemiş.\n\nGenç tüm hazırlıkları yapıp kargayı beklemiş. Karga yol göstermiş. Gide gide boş yalakların olduğu kurak bir yere gelmişler. Filler alışkanlıktan her akşam bu kurak yere su içmeye gelir, sonra da suyun olduğu yere giderlermiş.\n\nŞarapları yalaklara döküp saklanmışlar. Filler gelip su bulduk sevinciyle tüm şarabı içip sarhoş olmuşlar. Oldukları yere yıkılınca askerler fillerin dişlerini söküp rüzgârla yarışarak memleketlerine dönmüşler. Genç ödüllendirilmiş. Vezir kıskançlıktan kudurmuş.\n\nPadişah fildişinden sarayın hemen yapılmasını emretmiş. Saray yapılmış, bülbül içine konmuş ama bülbül ötmeyi kesmiş. Padişah bülbül bir türlü ötmeyince çok üzülmüş. Vezir:\n\n&nbsp;— Hünkârım söyleyelim bülbülü getiren gence, sahibini de getirsin. Ondan ötmüyor herhâlde, demiş. Gence emir verilmiş. Ağlayarak evine dönerken karga gelmiş derdini sormuş. Genç anlatınca:\n\n&nbsp;— Git padişahtan bir gemi iste, ama gemide hem hamam hem de en güzel çiçeklerle bezeli bir bahçe olacak. Ayrıca geminin tayfaları kırk güzel kız olacak, demiş.\n\nGenç padişaha gidip karganın söylediklerini istemiş. Padişah en kısa zamanda hazırlatmış, genci de gemiye kaptan yapmış, yollamış. Karga gene yol göstermiş.\n\nBir adaya gelmişler. Karga gence kıyıya gelen kızları görünce en büyük kayığa atlatıp yanlarına gitmesini, en güzelini gemiye getirip önce bahçeyi sonra hamamı gezdirmesini, kız hamama girince de gemiyi hemen harekete geçirmesini söylemiş.\n\nGenç, karganın söylediklerini aynen yapmış. Kız hamama girince de gemiyi harekete geçirtmiş. Kız hamamdan çıkıp ülkesinden ayrıldıklarını görünce ağlamaya başlamış. Genç kıza ağlamamasını söyleyip gittikleri ülkenin güzelliklerini anlatmış.\n\nPadişah gençle kızı karşılamış. Kızın gelmesiyle bülbül ötmeye başlamış. Hem kızın güzelliğine vurulan hem de bülbülün ötmesine sevinen padişah kızla evlenmek istemiş. Kız kabul edince kırk gün kırk gece düğünle evlenmişler. Gence de bir vezirlik vermişler.\n\nPadişahla kız mutlu mesut yaşarken kız birden hastalanmış. İlacının memleketinde olduğunu söyleyince genci hemen gemiye bindirip kızın memleketine yollamışlar. Karga, gencin yanına gelip kanadından iki tüy vermiş. Kızın sarayının kapısında bekleyen aslanların burunlarına tüyleri vurmasını, içerideki cariyelere sultanlarının hasta olduğunu, ilacını istediğini söylemesi gerektiğini anlatmış.\n\nGenç karganın söylediklerini yapıp ilacı almış. Memleketinde genci saraya götürmek için bir araba bekliyormuş. Genç arabaya omzunda kargayla binmiş. Sarayda hemen padişahın huzuruna çıkıp ilacı vermiş. Sultana ilacı içirmişler, hemen iyileşmiş ama gencin omzundaki kargayı görünce vezir:\n\n— Hey gidi yüzsüz seni. Demek sendin beni yerimden, yurdumdan eden, demiş.\n\n&nbsp;— Ama bak ben burada mutluyum, hilelerin işe yaramadı. Bu gence hiç mi acımadın da bu kadar acı çektirdin, demiş. Padişah ne oldu, niye kargayla konuşuyorsun, diye sorunca vezir anlatmış:\n\n&nbsp;— Padişahım bu karga benim cariyemdi, beni kızdırdı, ben de onu karga kılığına soktum. Şimdi affediyorum, demiş. Bunun üzerine karga çok güzel bir kıza dönüşmüş. Vezir, padişaha:\n\n&nbsp;— Padişahım gel biz bu kızla genci evlendirelim, sen de genci evlatlığa kabul et, demiş. Padişah bunu kabul etmiş düğün dernek kurulmuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri karga kızla gence, biri anlatana, biri de dinleyene.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "GÖKBONCUK",
        "text": "&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken bir köyde çok fakir bir adam yaşarmış. Bu adam köy köy gezer, zengin ağaların hizmetkârlığını yaparmış.\n\n&nbsp;Yine bir zaman bir köye gitmiş. Köyün ağasına hizmetkâr durmuş. Ama ağanın şartı varmış. Kim ona küserse onun sırtından bir davulluk deri yüzecekmiş. Adam bu şartı kabul etmiş. Ağa adama çok zor işler buyuruyormuş. Adam sabretmiş, dişini sıkmış, hiçbir zaman küstüm dememiş. Ama artık adamın takati kalmamış. En sonunda dayanamamış:\n\n&nbsp;— Ben artık bu işi yapamayacağım, küstüm size ağam, demiş.\n\n&nbsp;Ağa adamın sırtından bir davulluk deriyi yüzmüş, adamı da işten atmış. Adam kendi köyüne, ailesinin yanına dönmüş.\n\n&nbsp;Adamın köyde Gökboncuk adında bir oğlu varmış. Babasının vaziyetini görünce:\n\n&nbsp;— Baba sana bu eziyeti kim yaptı, diye hiddetlenmiş.\n\nBabası her şeyi olduğu gibi anlatmış. Gökboncuk babasına yapılanları sindirememiş ve:\n\n&nbsp;—Kim bu ağa denen adam? O adamın derisini yüzüp sana yapıştıracağım, demiş.\n\nBabası ne kadar yapma, etme, gitme demişse de babasını saymamış ve yola düşmüş. O köye gitmiş ve ağaya hizmetkâr olmuş. Ağa, Gökboncuk ile da aynı pazarlığı yapmış. Gökboncuk her şeyi kabul etmiş ve işe koyulmuş. Ağanın emirleri arka arkaya gelmeye başlamış.\n\n— Sabahtan tavuklara yem verilecek, demiş. Gökboncuk sabah olunca kümese gitmiş, bütün tavukları kesmiş, telef etmiş ve ağaya götürmüş. Gökboncuk, ağaya:\n\n— Ağam küstün mü, diye sormuş. Ağa&nbsp;da:\n\n&nbsp;— Yok oğlum, niye küseyim, demiş.\n\n&nbsp;Akşam olmuş, ağa Gökboncuk’u öküzlere saman vermeye göndermiş. Bu sefer de Gökboncuk, öküzlerin kafasını kesmiş, ağaya götürmüş. Ağa öküzlerin kafasının kesildiğini görmüş. Gökboncuk, ağaya:\n\n&nbsp;— Ağam küstün mü, diye sormuş. Ağa da:\n\n&nbsp;— Yok oğlum, niye küseyim, demiş ve gitmiş. Gece olmuş ve yatmışlar. Ağa, karısına:\n\n&nbsp;— Biz bu Gökboncuk’tan kurtulamayacağız, başımıza bela oldu, demiş. Düşünmeye başlamış. Bir süre sonra aklına bir fikir gelmiş:\n\n&nbsp;— Hatun sen bir sürü çörek pişir, bu gece mutlaka kaçmalıyız, yolda azık olur bize, demiş.\n\nKadın çörekleri pişirmiş ve bir çuvala doldurmuş. Gökboncuk ağayla, karısının kaçacağını anlamış ve çuvalın içindeki çörekleri boşaltmış ve kendisi içine girmiş.\n\n&nbsp;Sabah olunca ağa çuvalı sırtına aldığı gibi, karısıyla kaçmışlar. Böylece bir süre yol gitmişler. Gökboncuk çuvalın içinde iyice sıkılmış, bunalmış ve tuvaleti gelmiş. Artık dayanamaz vaziyetteymiş ve çuvalın içine işemiş. Ağanın sırtından aşağıya doğru da akmaya başlamış. Ağa olanlardan huylanmış ve eliyle sırtını yoklamış. Eline bir yaşlık gelmiş ve anlamak için elini yalamış.\n\n&nbsp;— Ulan karı, çöreği iyi yapmışın amma biraz tuzlu olmuş, demiş.\n\n&nbsp;Öylece bir vakit daha gitmişler. Gide gide bir deniz kenarına varmışlar. Orda yemek yemeye durmuşlar. Ağa:\n\n&nbsp;— Hatun aç şu çuvalı da karnımızı doyuralım, demiş. Kadın çuvalı açmış, birde bakmış ki Gökboncuk çuvalın içinde duruyor. Çok şaşırmışlar, ne yapacaklarını bilememişler. Gökboncuk çuvalın içinden çıkmış. Ağaya:\n\n&nbsp;— Ağam küstün mü, demiş.\n\n&nbsp;— Yok oğlum niye küseyim ki, demiş.\n\nO geceyi orada geçirmişler. Herkes yatmış. Gökboncuk yine bir şeyler olacağını fark etmiş ve uyumamış. Ağa, karısına:\n\n&nbsp;— Hatun Gökboncuk’u denize atmalıyız yoksa başımıza bela olacak, demiş.\n\n&nbsp;Gökboncuk konuşmaları duymuş. Gece onlar uyuyunca kalkmış ve kadını kendi yerine doğru çekmiş ve ağanın yanına yatmış. Ağayı dürtmeye başlamış.\n\n&nbsp;— Herif herif kalk gayri, kalk da Gökboncuk’u denize atalım, demiş. Ağa hemen kalkmış, Gökboncuk sandığı karısını biri bir taraftan, biri bir taraftan tutmuş ve denize atmışlar.\n\n&nbsp;Sabah olunca ağa bir bakmış ki karısı yerinde yokmuş. Gökboncuk ise hâlâ hayattaymış. Şaşırmış kalmış. Gökboncuk’a sormuş:\n\n&nbsp;— Oğlum ablan nerde, demiş. Gökboncuk:\n\n&nbsp;— Ağam gece denize attık ya. Hatırlamıyor musun, demiş.\n\nAdam olanlara çok üzülmüş, donup kalmış. Gökboncuk adamı böyle görünce:\n\n— Ne oldu ağam küstün mü, demiş. Ağa:\n\n— Bu sefer küstüm, demiş.\n\nGökboncuk bunu fırsat bilmiş ve ağanın sırtından bir davulluk deriyi yüzmüş. Hemen götürmüş ve babasının sırtına yapıştırmış. Babası yeniden sağlığına kavuşmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Alınları Ay Yıldızlı Oğlan ve Kız",
        "text": "[ALINLARI AY YILDIZLI OĞLAN VE KIZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş… Ülkelerin birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç oğlu varmış. Günlerden bir gün padişah bu üç oğluna kız aramak için ülkedeki herkesin ışıklarını yakmaması için haber vermiş. Akşam olunca padişah, veziri ve askerleriyle kız aramaya çıkmışlar. Bakmışlar ki her evin ışığı kapalı sadece bir evinki açıkmış. O evdekilerde ışık gözükmesin diye kalın perdeler takmışlar ancak ışık dışarı yansımış.\n\nBunu gören padişah ve askerleri hemen o eve gitmiş ve içeride konuşulanları dinlemişler. O evde üç fakir kız yaşıyormuş ve dokumacılık yapmak için ışığı açmışlar. Büyük kız kardeş:\n\n— Padişah beni büyük oğluna alsa, ona büyük bir çadır dokurum. Bütün ordusunu alır, yarısı da artar, demiş. Ortanca kız kardeş:\n\n— Padişah beni ortanca oğluna alsa, ona sofra dokurum. Bütün ordusunu alır, yarısı da artar, demiş. Küçük kız kardeş:\n\n— Padişah beni küçük oğluna alsa alınları ay yıldızlı bir kız bir de oğlan doğururum, demiş. Bunun üzerine padişah bu üç kız kardeşi oğullarına alır.\n\n&nbsp;Gel zaman git zaman… Padişah bakmış gelinlerinden hiç ses çıkmıyor. Padişah büyük oğluna demiş ki:\n\n— Karının bana verdiği bir vaadi vardı, yerine getirsin, demiş. Büyük oğlu karısına söyleyince karısı:\n\n— Ben koskoca padişahın geliniyim, padişahın şerefine yakışır mı bu yaptığı, demiş. Padişah bunu duyunca susmuş.\n\nPadişah ortanca gelininden de vaadini gerçekleştirmesini istemiş. Ortanca gelin de büyük gelinin dediklerini söylemiş. Padişah yine susmak zorunda kalmış.\n\nKüçük gelin hamileymiş. Padişah gelininin doğurmasını bekliyormuş. İki büyük kız kardeş eğer küçük kız kardeşleri dediğini yaparsa biz ne yapacağız diye korkmuşlar.\n\n&nbsp;Gel zaman git zaman… Küçük gelin sancılanmış dediği gibi alınları ay yıldızlı bir kız ile bir oğlan doğurmuş. Bunu öğrenen iki büyük kız kardeş hemen iki köpek yavrusu bulup bebekleri çalmışlar, yerlerine iki köpek yavrusunu bırakmışlar. Bebekleri de ormana bırakmışlar. Küçük gelin uyanınca iki büyük kız kardeş:\n\n— Bu iki köpek yavrusunu sen doğurdun diye inandırmış. Padişah bu iki yavruyu görünce bu kadar da olmaz deyip bu küçük gelini kuyuya atmış. Bir de oradan gelen geçen herkesin bu küçük geline tükürmesi için emir vermiş. Oradan gelen geçen herkes ona tükürmüş.\n\n&nbsp;Gel zaman, git zaman… Ormanda bırakılan iki kardeşi geyik bulmuş ve onları emzirip büyütmüş. Bir gün padişah askerleriyle birlikte ormana gitmiş ve bu kız ve oğlanla karşılaşmış. Bunlar padişaha yemek hazırlamışlar. Bu durumu iki büyük kız kardeş duymuş ve telaşlanıp o kızı ve oğlanı zehirlemeye kalkışmışlar ama başaramamışlar.\n\nBu sırada erkek kardeş bir gün ormanda atla gezerken bir dev ve yanında gezen bir kız görmüş. Oğlan, kıza âşık olmuş, kızın onunla birlikte gitmesi için hamamda banyo yaparken tarağının alınması gerekiyormuş.\n\nKız hamamda banyo yaparken oğlan, devin gözünün açık olmasını beklemiş çünkü devin gözü açıkken uyurmuş. Oğlan, devin gözünü açmasıyla hemen hamama girmiş ve kızın tarağını almış. Bunu gören kız oğlanla birlikte ormana gitmiş ve evlenmişler.\n\nBu kız o kadar bilgiliymiş ki bütün sihirleri insanların iyilik veya kötülük düşündüklerini biliyormuş. Bu kız, erkek ve kız kardeşin başına gelenleri öğrenmiş.\n\n&nbsp;Bir gün padişah bu iki kardeşi yemeğe davet etmiş. Bunu fırsat bilen iki büyük kız kardeş, bütün yemeklere zehir koymuş. Bunu bilen oğlanın karısı iki kardeşini uyarmış ve kıza içinde panzehir saklı bir yüzük takmış.\n\nİki kardeş yemeğe gitmişler, gelen her yemeğin içine kız yüzükteki panzehiri dökerek yemeklerdeki zehri almış. Sonra oğlanın karısı ve kız kardeşi etrafı dolaşmaya çıkmışlar. Bunlar kuyunun içindeki kadını görmüşler, oradakiler bu kadına tükürmelerini söylemiş. Bunlar da:\n\n— Neden tükürelim ki, demişler. Onlar da:\n\n— Bu kadın bir kız, bir oğlan doğuracağı yere iki köpek doğurdu, demişler. Kızlar da:\n\n— Ne biliyorsun köpek doğurduğunu, demişler. Onlar da:\n\n— Biz gördük, gösterdiler, demişler. Kızlar bunun üzerine padişahı ve askerleri yemeğe çağırmışlar. Oğlanın karısı çadır ve sofra dokumuş. Padişah ve bütün askerleri yemeğe geliyor, ancak çadırın yarısı boş kalıyor. Çadırın yarısını bile askerler dolduramıyor. Bunlar sofrayı donatmışlar, sofra askerlerin tamamını alıyor, sofranın yarısı boş kalıyor. Sofrada altın tabak, kaşık ve çatal konmuş.\n\nBu üç kişi tabakları, çatalları, kaşıkları sayacaklarını söylüyorlar. O esnada padişahın cebine biri altın kaşık ve çatal koyuyorlar. Kız saydığında bir kaşık bir çatal eksik olduğunu söylüyor. Kız, Padişaha:\n\n— Bütün ordunu arayacağım, diyor. Padişah da çekinmeden:\n\n— Arayabilirsin, diyor ve bütün askerleri arıyor fakat bulamıyor. Son olarak padişahın cebine bakıyor ve bir adet altın kaşık ile bir adet çatal buluyor. Padişah utancından kıpkırmızı oluyor. Padişah:\n\n— Ama nasıl oluyor, ben almadım onları, diyor. İki kardeş:\n\n— Peki o kadının nasıl iki köpek doğurduğuna inandın, demişler. Padişah:\n\n— Ama bana iki köpek yavrusunu gösterdiler, diyor. Onlar da:\n\n— Sana yalan söylemişler. Köpek yavrusu doğurmadı, alınları ay yıldızlı bir kız ve oğlan doğurdu. Onlar da biziz deyip başlarından geçenleri anlatıyorlar:\n\n— İki büyük kız kardeş sizi kandırıp yemeklerin hepsine zehir koydular. Biz zehri bir yüzüğün içindeki panzehir ile aldık, diyorlar. Padişah hemen iki büyük kız kardeşi çağırtıyor ve soruyor onlara:\n\n— Kırk satır mı, kırk katır mı istersiniz diye. İki kardeş:\n\n— Katır olsun, bari de gezelim, demişler. İki kardeş kırk katırın arkasına bağlanıyor. Katırlar bunları sürükleye sürükleye alıp bir taraflara götürüyorlar.\n\nDerhal annelerini kuyudan çıkarıp kucaklıyorlar. Bundan sonra mutlu bir hayat yaşıyorlar. Orada masal, burada sağlık...\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "Bumbum",
        "text": "[BUMBUM]\n\nBir varmış, bir yokmuş, çok eski günlerde bir delikanlı varmış, ağzını açtığında sanki gök gürlermiş. Öylesine yüksek sesle konuşurmuş ki damları titretirmiş. Bu yüzden ona “Bumbum’’ adını vermişler. Fakat o köyde herkes onun gibi yüksek sesle konuştuğu için onun bu kusurunu kimse yüzüne vurmuyormuş. Köy diğer köylerden çok uzakta yamacın dibinde imiş. O köyden hiç yabancı geçmiyormuş.\n\nKöy çorakmış, az şey yetişiyormuş. Bumbum her gün aç kalıyormuş. Günün birinde daha fazla kazanmak üzere şansını denemek istemiş. Bu nedenle de yollara düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Altı ay bir güz gitmiş. Kocaman bir ovaya gelmiş. Orada tarlada hasat yapan köylüler ile karşılaşmış. Onlar bir araya toplanıp yemek yiyorlarmış. Bumbum onlara seslenmiş:\n\n— Kardeşler bu ülkenin adı ne?\n\nSesi öylesine gürültülü çıkmış ki köylüler gök gürlüyor sanmışlar. Yemekleri öylece bırakıp ekinleri korumak için telaşa kapılmışlar. Bumbum durmadan aynı soruyu soruyormuş. Fakat köylüler konuşacak zaman bulamıyorlarmış. Bumbum’un sesini gök gürlemesi sandıklarından ekinlerin ıslanmasından korkuyorlarmış.\n\nBumbum onlardan yardım alamayacağını anlayınca yoluna devam etmiş. Bu kez bir tepede koyunlarını otlatan bir çobana denk gelmiş. Çobana:\n\n— Hey, dostum bu köyün adı ne?\n\nÇocuğun sesi öylesine yüksek çıkıyormuş ki zavallı çoban bir fırtına yaklaştı sanarak köpeğini ve sürüsünü dilini şaklatarak çağırmış. Sürüyü sağ salim köye götürmek istiyormuş.\n\nBumbum çobanın peşinden koşmuş fakat onu kaybetmiş. Zavallı Bumbum öylesine yorulmuş ki olduğu yere yığılıp birkaç saat uyumuş. Uyandıktan sonra birkaç köyden geçmiş. Fakat her yerde aynı sefalet ve yoksulluk varmış. Bu yüzden ülkenin padişahının sarayının bulunduğu yere doğru adımlarını yöneltmiş. Kentin kapısından içeri giren Bumbum, yaya bir adamı durdurarak:\n\n— Arkadaş bu ülkenin adı ne diye sormuş.\n\nNormal sesle konuşmuş ancak o zamana kadar böylesine gür bir ses duymamış olan kentlinin ödü kopmuş. Bütün sokak birden karışmış. Herkes korkunç bir kasırganın geleceğini sanarak evlerine koşmuş.\n\nBu arada Bumbum sesinin herkesi korkuttuğunu anlamış. Bu kes susmayı denemiş. Bumbum halktan başkentin nerede olduğunu öğrenerek oraya doğru yol almış. Başkentte hiç konuşmadan ekmeğini kazanmak için ne iş verdilerse yapmış. Odun toplamış, ocak temizlemiş, padişahın eşyalarını onarmış. Burada da sefalet içinde olan köylüleri görmüş.\n\nPadişah, halkının sızlanmasından çok öfkeliymiş. Gerçekleri bildirecek on iki kadılık bir heyet toplamıştı. Padişah adamları arasından hep sağır ve kekemeleri seçmiş. Tam on bir kişi toplamıştı. Kimseyi korkutmamak için dilsiz taklidi yapan Bumbum, kente vardığında el işaretiyle derdini anlatmış. Bunun üzerine padişah on ikinci kadı olarak dilsiz bildiği Bumbum’u seçmiş. Saray halkı ve kentin ileri gelenleri toplanmışlar. Padişah kadılara dönerek konuşmaya başlamış.\n\n— Ey kadılar! Halk doyuncaya kadar yiyor değil mi?\n\nOnun bu sorusunu duymayan sağırlar ellerini kulaklarına koymuşlar. Kekemeler itiraz etmek istediler ama dertlerini anlatamadılar. Bumbum şaşakalmış. Derin bir nefes almış. Padişah sorularına devam ediyormuş:\n\n— Halk her susadığında içecek buluyor değil mi?\n\nHiçbir şey duymayan sağırlar başlarını sallamışlar. Ancak kimse onların neden baş salladığını anlayamamış. Onaylamışlar mı idi yoksa hayır anlamında mı baş sallıyorlardı. Bumbum iyice sinirlenmiş, burnundan soluyormuş. Artık bu kadar maskaralığa dayanamayan Bumbum olanca sesiyle:\n\n— Yalan, diye haykırmış. Yalan halk yoksulluktan kırılıyor. Yarı aç geziyor, hepsi bir deri bir kemik…\n\nBumbum öylesine yüksek sesle bağırmış ki sesi adeta bir patlama yaratmış. Padişahın zaten harap sarayı başlarına yığılmış. Şamatayı duyan halk kaza yerine vardığında padişahlarını kurtarmak için büyük çaba harcamışlar ama o ölmüş.\n\n&nbsp;Halk, daha sonra ahali kendilerini kurtarmak isteyen Bumbum’un yanına yardıma koşmuşlar ve onu kurtarmışlar. Bumbum’u kendilerine padişah yapmışlar.\n\nKaderini değiştirmek için köyünden uzaklaşan Bumbum, sonunda muradına erişmiş. Ülkedeki herkesi fakirlikten kurtarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "İyiliğe İyilik Kötülüğe Kötülük",
        "text": "[İYİLİĞE İYİLİK, KÖTÜLÜĞE KÖTÜLÜK]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, ben ve babam beşikte, anam eşikte iken eski zamanlarda, bir evde Ayşecik adında bir kız varmış. Bu kız annesi ve babası ile çok mutlu yaşarmış. Bir gün Ayşecik’in annesi hastalanmış, ölmüş. Babası başka bir kadınla evlenmiş.\n\nBunların bir kızları daha olmuş. Adını da Fatmacık koymuşlar. Zaman zamanı kovalamış, bu iki kız büyümüş. Anneliği Ayşecik’i sevmediği için ona hep zor işleri yaptırmaktaymış.\n\nBir gün üvey annesi, Ayşecik’in eline helkeleri* verip suya göndermiş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş… Suyun yanına varmış. Ayşecik helkeleri doldurmuş. Omzuna asmış, dönüp eve giderken yolda selvi ağacına rastlamış. Selvi ağacı:\n\n— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Ayşecik:\n\n— Tabii dökerim diyerek suyu dökmüş. Selvi ağacı:\n\n— Allah sana benim gibi uzun boy versin, diyerek hayır duası etmiş. Duası kabul olup, Ayşecik’ in boyu selvi gibi uzamış. Yoluna devam ederken pembe güle gelmiş. Pembe gül:\n\n— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Ayşecik:\n\n— Tabii dökerim, demiş; suyu dökmüş. Pembe gül:\n\n— Allah sana benim gibi pembe yanak, pembe dudak versin, demiş. Ayşecik’in yanakları ve dudakları pembe olmuş. Tekrar yoluna devam ederken bu kez beyaz güle gelmiş. Beyaz gül:\n\n— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Ayşecik:\n\n— Tabii dökerim, demiş; suyu dökmüş. Gül de ona:\n\n— Allah sana benim gibi beyaz ten versin, demiş. Ayşecik’in teni bembeyaz olmuş. Tekrar yoluna devam ederken bu kez siyah güle gelmiş. Siyah gül:\n\n— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Ayşecik:\n\n— Tabii dökerim, demiş, suyu dökmüş. Siyah gül:\n\n— Allah sana benim gibi simsiyah saç, kaş, göz versin, demiş.\n\nAyşecik’in saçı gözü simsiyah olmuş. Ayşecik böylece dünyalar güzeli bir kız olmuş. Ayşecik bu güzellikle eve gitmiş. Üvey annesi bunu görünce kızmış, bağırmış. Ayşecik’e:\n\n— Bu güzelliği nerden aldın diye sormuş. Ayşecik başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine anneliği hemen Fatmacık’ı suya göndermiş Fatmacık da Ayşecik gibi suyu doldurmuş. Eve geri dönerken selvi ağcına gelmiş. Selvi ağacı:\n\n— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Fatmacık:\n\n— Yaa, senin için mi doldurdum suyu, demiş. Suyu dökmemiş. Selvi ağcı Fatmacık’a:\n\n— Allah sana benden de uzun bir boy versin, demiş. Fatmacık’ın boyu upuzun olmuş. Yoluna devam ederken pembe güle gelmiş. Pembe gül:\n\n— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Fatmacık:\n\n— Yaa, senin için mi doldurdum suyu, demiş; dökmemiş. Pembe gül:\n\n— Allah sana benim gibi gözlerinin akına pembe renk versin demiş. Fatmacık’ın gözlerinin akı pembe olmuş. Tekrar yoluna devam ederken bu kez beyaz güle gelmiş. Beyaz gül:\n\n— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Fatmacık:\n\n— Yaa, senin için mi doldurdum suyu, demiş. Suyu dökmemiş. Beyaz gül:\n\n— Allah sana benim gibi beyaz kaş, göz rengi, saç versin, demiş ve Fatmacık’ın saçı, kaşı gözü bembeyaz olmuş. Fatmacık bu kez siyah güle gelmiş. Siyah gül:\n\n&nbsp;— Kızım bana biraz su döker misin, demiş. Fatmacık:\n\n— Yaa, senin için mi doldurdum suyu, demiş; dökmemiş. Siyah gül:\n\n— Allah sana benim gibi sim siyah bir ten versin, demiş. Fatmacık’ın teni simsiyah olmuş. Bunlardan sonra Fatmacık çirkin mi çirkin olmuş. Fatmacık bu hâlde eve gitmiş. Annesi kızını bu hâlde görünce bağırmış.\n\n— Kızım sen niye böyle oldun diye kızmış. Bu olaydan sonra Ayşecik’in anneliği kimse bu güzelliği görmesin diye Ayşecik’i eve hapsetmiş. Fatmacık’a da güzel güzel elbiseler alıp giydirmiş.\n\nAyşecik’i bir gün bir yakışıklı delikanlı görmüş. Bahçede kuşlara yem atarken gören oğlan, Ayşecik’e âşık olmuş. Bu oğlan padişahın oğluymuş. Hemen babasına deyip istetmiş.\n\nBunu öğrenen Ayşecik in anneliği, Ayşecik’i bir yere kapatmış. Kendi kızını Ayşecik diye vermiş. Padişahın oğlu bundan habersiz düğün hazırlıklarına başlamış. Ayşecik bunu hemen duymuş hapsedildiği yerde ağlamış, ağlamış…\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gel zaman, git zaman… Düğün günü gelmiş, Fatmacık yüzünü hep kapalı tutmuş, evlenene kadar gösterilmez diye.\n\nDüğüne az bir zaman kala Ayşecik’in yardımına bir peri çıkagelmiş. Ona güzel elbiseler getirmiş giydirmiş, saçını yapmış. Bir de atlı arabaya bindirip götürmüş.\n\nFatmacık saraya geldiğinde padişahın oğlu onu görünce şaşırmış. Nasıl böyle bir şey olabilir diye düşünmüş. Evleneceği kızın örtüsünü açınca Ayşecik’in olmadığını görmüş.\n\nBunu öğrenen padişah, anne ve kızı ömür boyu zindana hapsetmiş. Ayşecik ve padişahın oğlu mutlu bir yaşam sürmüş sonsuza kadar…\n\nOrada masal, burada sağlık...\n\n*helke: Bakırdan yapılmış kova, bakraç.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Bilecik",
        "title": "Tümen Kuzuları",
        "text": "[TÜMEN KUZULARI]\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, annem vurdu bir oklava, babam vurdu bir oklava, ben gittiğim bokluğa, boklukta eşelenirken eşelenirken bir tüfek buldum, tüfeğimin sapı yok. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Olsun, dedim tüfeği takıp omzuma, yola koyuldum, az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, acıktım, susadım ama ne yedim ne içtim, ben diyeyim aylarca sen de yıllarca geriye gittim.\n\nYıllar yıllar önce içinden masmavi bir dere geçen, güzel çam ağaçlarıyla kaplı, renk renk çiçeklerle süslü, havası temiz, hayvanları semiz bir orman varmış. Bu ormanda bütün hayvanlar kardeşçe geçinir, birlikte yaşayıp giderlermiş. Yalnız bir boz ayı varmış ki son günlerde doymak nedir bilmez olmuş. Koyun sürülerine saldırıp ormanda tatsızlık çıkarır, huzursuzluk yaratırmış. Ormanın padişahı aslan, boz ayıyı çok uyarmış, ama her defasında boz ayı inkâr eder:\n\n— Ben oyun olsun diye saldırır gibi yapıyorum, yoksa onları yiyeceğimden değil, dermiş.\n\nBu ormanda yaşayan Tümen kuzuları ve anneleri ise boz ayının hainliklerinin namını duymuşlar, kendilerine ormanın kuytu köşelerinde korunaklı bir yuva kurmuşlar. Anneleri otlanmaya gittiği zaman kapıyı sıkıca kapatır:\n\n— Sakın ben yokken kapıyı kimseye açmayın yavrularım, ben size yemek bulmaya gidiyorum, der gözü arkada kalmadan gidermiş. Bu günlerce böyle devam etmiş, Tümen kuzuları da anneleri de artık rahatmış, yuvalarına gelen giden yokmuş, ormanın saklı bir yerinde yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Ya da onlar öyle sanıyorlarmış.\n\n&nbsp;Boz ayı günlerce Tümen kuzularını uzaktan uzağa gözetlemiş, anneleri günaşırı yuvadan uzaklaşır, bir tehlike olmadığını sezince daha da fazla uzaklaşırmış.\n\n&nbsp;Gün gelmiş, boz ayı o etli, semiz kuzuları aklından çıkaramaz olmuş, düşündükçe iştahı kabarırmış. Annelerinin yine yuvadan uzaklaştığı bir gün bir ağacın arkasına saklanıp beklemiş, anne gelmeyince kapıya dayanıp seslenmiş:\n\n— Açın kapıyı Tümen kuzucuklarım ben geldim.\n\nKuzular, boz ayıyı anneleri sanmışlar ve kapıyı açmışlar. Aç ayı, bütün yavruları yemiş, üzerine bir rehavet gelip de çöküverince oracığa yığılıvermiş. Kuzuların annesi geldiğinde kapıyı açık, boz ayıyı ise yerde uyuklar halde görünce durumu anlamış. Kaçmış gitmiş, çok ağlamış, çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş. Ayıya bir ders vermeye karar vermiş.\n\nBir gün boz ayının kapısını çalmış, olanları bilmezden gelip:\n\n— Ayı kardeş, ben yavrularımı kaybettim, bulamıyorum, herhalde beni bırakıp gittiler, bu ıssız yerde senin de ailen, dostun yok. Benim de yok. Gel seninle kardeşlik olalım. Sen benim canımı bağışla, ben de sana senden korkmadan yoldaşlık yapayım.\n\nBoz ayıya mantıklı gelmiş, herkese saldırdığım için hiç arkadaşım kalmadı. Herkes benden kaçıyor, koyunla birlikte olursam herkesin düşünceleri değişir, yine bana yaklaşırlar ben de onları haklarım, diye düşünmüş. Bu arkadaşlık teklifini kabul etmiş.\n\nTümen kuzularının annesi, bir gün boz ayıya:\n\n— Gel kardeşlik, senle bir sele örelim, o seleyle ben sana dereden balık tutarım, sen de afiyetle yersin, demiş. Ayıya bu da mantıklı gelmiş, kabul etmiş. Yalnız koyunun bir şartı varmış.\n\n— Kardeşlik, ben örmeye başlayacağım sen yorulma ama biraz üreyince sen içine gir, sen içten ben dıştan öreyim ki çabuk bitsin. Ayı sele örmekten ne anlar.\n\n— Tamam, demiş. Ayı içinden:\n\n— Ben içine gireyim de o dışardan, içini nasıl görecek, ördüm sanır. Ayı seleye girmiş, koyun hızlı hızlı örüyormuş, sele bitmek üzereymiş ayı dışarısını göremez olmuş.\n\n— Kardeşlik beni ne zaman çıkaracaksın bitmedi mi daha?\n\n— Merak etme ayı kardeş, ben seleye bir delik açacağım bitirince, oradan rahatlıkla çıkarsın.\n\n&nbsp;Ayı kabul edip biraz daha uzanmış. Uyuyayım bari, içerisi zaten karanlık. Boş boş vakit de geçmiyor diye düşünmüş ve uykuya dalmış. Bir süre sonra paldır küldür bir sesle irkilmiş. Yuvarlanıyormuş.\n\nKoyun seleyi bitirmiş, bir de tekme sallamış, ayıyı dereye yuvarlamış. Ayı o zaman anlamış ki oyuna geldi. Ama yapacak bir şey yok, Tümen kuzucukları geri gelmez, ormanda yaptığı hainlikleri de geri alamaz, pişman olmuş olmasına da yaptıklarının cezasını da canıyla ödemiş.\n\nBoz ayı bir annenin canını zamanında öyle bir yakmış ki, bu yangını; değil kendisinin ölümü, o güzel ormanın serin deresi bile söndüremezmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "DADIBOLA",
        "text": "&nbsp;\n\n[DADIBOLA]\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken anam düştü beşikten, babam düştü eşikten, ben çorbayı içtim kaşıklan.\n\nZamanın birinde, bir dağda yaşayan bir köylü varmış. Bu köylünün üç tane kız evladı varmış. Dördüncü çocuğu da kız olmuş ve bu çocuğu erkek gibi yetiştirmeye karar vermiş. Hatta ona erkek ismi vermiş. Onu öyle bir yetiştirmiş ki erkeklerin yapamadığını o yapıyormuş. Ok atmada birinci, kılıç kuşanmada en iyiymiş. Zamanının erkeklerine taş çıkarırmış. Babası erkek gibi yetiştirdiği kızıyla gurur duyarmış.\n\nZaman ilerledikçe o zaman çıkan savaşlara padişah emriyle asker toplanıyormuş. Her evden bir erkek orduya alınıyormuş. Bu evde de tek erkek baba olduğundan kara kara kızlarını kime emanet edeceğini düşünürmüş. Erkek gibi yetiştirdiği kızı, onun bu hâline çok üzülmüş ve ne olduğunu sormuş, babası da durumu anlatmış kızına.\n\nKızı, babasının hâline dayanamamış ve babasının yerine askere gitmeye karar vermiş. Babası bu fikre pek yanaşmamış:\n\n— Senin kız olduğun anlaşılırsa hâlimiz nice olur, demiş. Kız da babasına köpeğinin ona yardım edeceğini söylemiş. Köpeğinin adı Dadıbola imiş. Konuşulanları anlıyor ve gidip sahibine anlatıyormuş. Kızın en büyük yardımcısıymış. Babası kızına öğüt vermiş:\n\n— Kimseyle güreş tutma, hamamda kalabalığa karışma, herkese sırrını verme, demiş.\n\nKız askere gitmiş ve birliğine teslim olmuş. Askerlerin içinden seçme yapılmış. Bu seçilenler sarayda hizmet bölümüne gönderilmiş. Padişahın oğlu gelen askerlerin içinde o kızı görmüş ve ilk bakışta onun kız olduğunu anlamış, ama bunu nasıl kanıtlayacağını bilememiş.\n\nPadişahın oğlu dayanamamış ve annesinden yardım istemiş. O da:\n\n— Kızı bir piknik yapılabilecek bir yere davet et. Biraz da zahmetli işler bul. Soğan soyma, fasulye ayıklama gibi. Yemek işinden hiç anlamadığını söyle. Eğer hemen girişirse bil ki kızdır, demiş.\n\nPadişahın oğlu aynısını yapmış. Ama kız hiç oralı olmamış. Padişahın oğlunun planı suya düşmüş. O da tekrar annesinin yanına gitmiş ve başka bir fikir istemiş. Bu defa annesi:\n\n— Ocağa büyük bir kazanla süt koydur, süt kaynasın. Tam taşmaya başlayınca kalkıp da sütü ateşten alırsa bil ki o kızdır, demiş.\n\nSüt kaynamış, taşmış ama padişahın oğlu indirmiş. Kız hiç oralı olmamış yine. Annesi bu sefer oğluna kızla güreş tutmasını söylemiş.\n\nKız, babasının verdiği öğüdü unutmuş, oğlanla güreşmeye razı olmuş. Bir erkek gücüyle bir kadın gücünün bir olmadığını hissetmiş. Bunlar güreşirken kızın dişi kırılmış, padişahın oğlu da dişinin yerine bir tane inci takmış.\n\nAskerler terhis olup memleketlerine gitmiş. Kız da giderken padişahın oğluna bir not bırakmış. Notunda:\n\nOğlan geldim, kız giderim.\n\nDadıbola ile padişahın oğlunun\n\nÖnünden vız giderim, demiş.\n\nBu notu okuyan oğlan doğru annesinin yanına gitmiş:\n\n— Ben sana demedim mi anne o asker kızdı, diye demiş. Padişahın oğlu o kıza âşık olmuş. Gidip o kızı bulmaya karar vermiş. Padişahın oğlu çerçici kılığına girip kızı aramaya gitmiş. Kızlar, çerçiciye:\n\n— Aynan var mı diye sormuşlar. Çerçici de:\n\n— Var, demiş ve aynayı çıkarmış. Bizim kız aynayı eline alıp kendine bakınca gülmüş. Gülünce padişahın oğlu kızın dişindeki inciyi görmüş ve onu tanımış. Evlerinin neresi olduğunu sormuş ve kervanını kapının önüne çekmiş. Kendini tanıtmış ve kıza talip olmuş. Ama ondan önce kurduğu tuzakları anlatmış ve kızın bunları nasıl anladığını sormuş. Kız da köpeği Dadıbola sayesinde her şeyi öğrendiğini, köpeğinin gelip kendisine anlattığını itiraf etmiş.\n\nSonra evlenmeye karar vermişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "ARABINI ARAYAN ÇOBAN ",
        "text": "[ARABINI ARAYAN ÇOBAN]\n\n&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir çoban varmış. Bu çobanın çobanlık canına tak etmiş ve:\n\n— Çobanlığı bırakıp ben gideyim. Bahtımı arayayım. Bana güzel hayat verecek, beni bu çobanlıktan kurtaracak bir iş bulayım, demiş. Bu kararını dışarıda verdikten sonra eve gelince karısına durumu açıklamış. Karısı, kendisini ve çocuklarını böyle nasıl bırakacağını ve zaten Allah’ın kendilerine rızıklarını verdiğini ileri sürerek bu duruma mani olmaya çalışır. Çoban bir kere karar vermiş artık. Bunu kafasına koymuş. Yola çıkıp bahtını aramaya çıkmış.\n\nÇoban evden ayrıldıktan sonra bahtını aradığı yolda karşısına bir tilki çıkmış, tilki:\n\n&nbsp;— Nereye gidiyorsun yolcu, demiş. Çoban:\n\n&nbsp;— Ben çobanım. Çobanlıktan bıktım, ben bana rahat yaşamayı verecek birisini bulmaya gidiyorum. Arabımı aramaya gidiyorum, demiş. Tilki de zayıf çelimsiz kılları dökülmüş bir vaziyettedir. Çobana:\n\n&nbsp;— Sana bu hayatı kim verirse söyle de, bana da bir derman söylesin, demiş. Çoban:\n\n— Tamam, demiş gitmiş.\n\n&nbsp;Çoban yine dere tepe gitmiş. Bir dağın başına gelmiş. Burada bir ağaç varmış. Bu ağacın bir yanı meyve veriyormuş, bir yanı vermiyormuş. O da çobana:\n\n— Nereye yolcu, demiş. Çoban aynı cevabı vermiş.\n\n— Arabımı aramaya gidiyorum, demiş. Ağac, durumunu çobana anlatmış. Bir yanının meyve verdiğini, diğer yanının vermediğini, Arabını bulduğunda kendisine de derman söylemesini istemiş. Çoban, ağaca da:\n\n— Tamam, deyip gitmiş.\n\nÇoban bu sefer iyi yol aldıktan sonra ilk konakta dinlenmeye karar vermiş. Yoluna bir saray çıkmış. Burada dinlenmeye karar vermiş. Saraya uğradığında sarayda da durumun iyi olmadığını görmüş. Padişah dışarı çıkarken bu yabancıyı gördüğünde nereye gittiğini sormuş. Çoban:\n\n&nbsp;— Ben çobanım. Şimdiye kadar hep çobanlık yaptım. Ama bıktım. Şimdi Arabımı aramaya gidiyorum, demiş.\n\nPadişah da durumunu anlatıp Arabını bulduğu yerde padişaha da bir çare bulmasını rica etmiş. Çoban yine buna da:\n\n— Tamam, deyip çıkmış.\n\n&nbsp;Çoban bu sefer bir nehrin kenarına gelmiş ve burada uykuya dalmış. Uykuda uzun boylu, sakallı, mübarek bir zat görmüş. Adam uykudan aniden kalkmış ve uyandığında rüyadaki adamın karşısında olduğunu görmüş. Yaşlı adam:\n\n&nbsp;— Ne arıyorsun? Çoban:\n\n&nbsp;— Bahtımı, Arabımı arıyorum, demiş. Bu zat:\n\n&nbsp;— Aradığın benim. Her şey düzeldi, evine git, her şey güzel olacak, demiş. Çoban yolda karşılaştığı padişaha da derman istemiş. Zat, çobana:\n\n&nbsp;— O padişah kadındır. Onun sıkıntılarının bitmesi için bir erkek ile evlenmesi gerekir, demiş. Sıra ağacın derdine gelince onun da dermanı:\n\n&nbsp;— O ağacın altında altın küpü var. O küp oradan çıktıktan sonra o ağacın iki tarafı yeşerir, demiş. Çoban son olarak tilkinin de dermanını sormuş. Zat:\n\n&nbsp;— Onun da dermanı en iyisi bir enayi bulup yemesidir, demiş.\n\n&nbsp;Çoban, mutlu ve mesut bir şekilde evine yol almaya başlamış. İlk padişahla karşılaşmış ve padişaha heyecanla çobana:\n\n&nbsp;— Ne yaptın Arabını bulmuşsun herhalde. Benimkini sordun mu?” Çoban:\n\n&nbsp;— Evet. Padişah:\n\n&nbsp;— Ne imiş? Çoban:\n\n&nbsp;— Sen kadınsın ve senin sıkıntılarını geçmesi için senin bir erkekle evlenmen lazımmış. Padişah, çobana:\n\n&nbsp;— İyi o zaman. Gel sen benim ile evlen. Ülkeyi de sen yönetirsin demiş. Çoban:\n\n&nbsp;— Yok. Ben Arabımı buldum, evime gideceğim, orada her şey yoluna girdi, demiş ve reddetmiş. Bir süre yol aldıktan sonra ağacın yanına gelmiş ve ağaç da dermanını sormuş:\n\n&nbsp;— Ne yaptın çoban? Mutlusun, benim de dermanı mı öğrendin mi, demiş. Çoban:\n\n&nbsp;— Evet. Senin altında bir altın küpü var. Ancak o küp senin altından çıksın ki senin öbür tarafın yeşersin demiş. Ağaç demiş ki:\n\n&nbsp;— Sen çobansın, altını sen al, zengin ol, rahat bir hayat yaşa, demiş. Çoban bunu da reddetmiş ve:\n\n&nbsp;— Benim Arabım memleketimde, demiş. Bu fırsatı da tepip gitmiş.\n\nYine yol aldıktan sonra son olarak tilkiye rast gelmiş. Tilki yine perişan ve bitkin bir durumda:\n\n&nbsp;— Ne oldu yolcu, dermanını buldun mu, demiş. Çoban:\n\n&nbsp;— Evet buldum. İşte oraya gidiyorum, demiş. Tilki:\n\n&nbsp;— Benim derdime derman söyledi mi senin arabın, diye sormuş. Çoban:\n\n&nbsp;— Evet. Tilki:\n\n&nbsp;— Ne imiş? Çoban:\n\n&nbsp;— Kendine iyi bir enayi bulup ye, demiş. Tilki de:\n\n&nbsp;— Senden daha iyi bir enayi bulunur mu, deyip onu yemiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "[Dünya Güzeli ile Bey Oğlu]",
        "text": "[DÜNYA GÜZELİ İLE BEY OĞLU]\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, birbirinden güzel üç kız varmış. Kışın yakmak için ormana odun kesmeye gitmişler. Odun toplamak için ayrılmışlar ormanda. İçlerinden en güzelini ormanda unutmuşlar. Kız da dünya güzeliymiş.\n\nKız ormanda yolunu bulabilmek için bir o tarafa bir bu tarafa bakmış. Ama ağaçlardan hiçbir şey görünmüyormuş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir pınar başına varmış, orada bir de kavak varmış. Kavağın başına gelerek, kavağa:\n\n— Kavağım eğil, kavağım eğil, ben çıkayım da sen doğrul, demiş dünya güzeli.\n\nKavağın tepesine çıkmış, bakmış. Bir delikanlı oğlan varmış avlanan. Oğlan kavağın tepesindeki kızı görmüş, âşık olmuş kıza. Kızı kavaktan indirmiş bey oğlu.\n\n— Ben seni Allah’ın emriyle alacağım, demiş kıza. Kız anlatmış başına gelenleri. Oğlan bunları dinledikten sonra kızı getirmiş pınarın başına koymuş. Kıza:\n\n— Ben bir avlanıp geleyim, sen burada dur, sonra gideriz, demiş. Kız:\n\n— Eğil kavağım eğil, ben çıkayım da sen doğrul, diyerek tekrar kavağın tepesine çıkmış:\n\n— Yarın öğlen seni burada beklerim, diyerek bey oğlunu göndermiş, dünya güzeli.\n\nAbdallar da otururmuş pınar başına yakın bir yerde. Oğlanın avlanmaya gittiğinin ertesi günü bir Abdal kızı pınar başına gelmiş. Su alırken bir ışık vururmuş suya. İçine eğilir bakar, bir şey yok. Etrafa bakar, bir şey yok. En sonunda doğrulmuş havaya bakmış. Kavağın tepesinde bir dünya güzeli var. Abdal kızı yansımanın güzelliğini kendi güzelliği zannederek:\n\n— Bu güzellik böyle bende var da ben burada ne diye hizmetçilik yaparım, diye su kovalarını çarpmış yere kırmış. O kırdıkça kovaları, yukarıdaki kavaktan seslenmiş:\n\n— O güzellik sende değil, bende. Kırma kovalarını, yazık etme, demiş. Abdal kızı da kavağın sırrını biliyormuş. O da eğil kavağım eğil, ben çıkayım da sen doğrul, demiş kavağa. Kavak eğilmiş, çıkmış Abdal kızı kavağa:\n\n— Dünya güzeli laf arasında nişanlım gelecek, falan yerde kalmıştım, işte şu vakit gelecek, demiş.\n\nAbdal kızı bunu öğrenince kızın kafasını kesmiş. Dünya güzelinin kafası kuş olmuş, uçmuş. Abdal kızı dünya güzelinin yerine geçmiş, oturmuş. Oğlan gelmiş:\n\n— Eğil kavağım eğil, demiş. Kavak eğilmiş, kız inmiş. Oğlan:\n\n— Sana ne oldu böyle, demiş. Abdal kızı:\n\n— Yazın sıcağında beni koydun gittin, karardım, kül oldum sıcaktan. Yandım, kavruldum, bu hâle geldim, demiş bey oğluna.\n\nDünya güzeli uçup gitmemiş. Akmış. Aktığı yerde başından bir gül, gövdesinden de bir kavak bitmiş. Abdal kızı Allah’ın emriyle evlenmiş, iki çocuğu olmuş ikiz. Abdal kızı kocasına:\n\n— Hadi beşiklik kes gel, demiş.\n\nOğlan o pınara, kızın başının gül, gövdesinin de kavak olduğu yere gitmiş. Oradaki kavağı kestirmiş. Getirmiş, ondan bir beşik oydurmuş, oradan bulduğu gülü de getirmiş, beşiğin başına takmış.\n\nOğlan beşiği eve getirmiş. Abdal kızı bilmiş, gülü saklamış. Dünya güzelinin ebesi varmış, anası yokmuş da. Ebe, o gülü Abdal kızından almış, nasıl kandırmışsa. Artık ebesinin evinde dururken Allah tarafından o dünya güzeli eski hâline dönermiş orada. Ebesi de anlayamazmış eski hâline döndüğünü. Dünya güzeli kapının ardına sinermiş. Gelir yemeği pişirirmiş, evi siler süpürürmüş. Evinin içi nur gibi kalır, yemeği pişermiş ebenin, buna bir anlam veremezmiş.\n\nBeyoğlu da bu sırada verem olmuş, Abdal kızının zulmünden. Bir kuş, ebeye:\n\n— Bir bey oğlu, Abdal kızını aldı. \n\n— Bir bey oğlu Abdal kızını aldı, dermiş.\n\nKızın kafasıymış artık, o gülden kuşa dönen. Ebe:\n\n— Bu kuştan kurtulmak için ne yapayım, nereye gideyim, diye düşünürmüş. Bir hocaya varmış, danışmış. Hoca:\n\n— Kimseye deme, demiş.\n\nBir gün öyle, iki gün öyle derken bir bakmış. Torunu karşısına çıkıvermiş:\n\n— Vay kızım, demiş, sen neredeydin bu zamana kadar böyle?\n\nDünya güzeli anlatır başına gelenleri artık, ebesine. İşte böyle böyle der, Abdal kızı benim başımı kesti, der. Başımda gül bitti, o kuş oldu, uçtu gitti, der.\n\nEbe oradan gider, bir müjde verir bey oğluna. Abdal kızının ne olduğunu anlayan bey oğlu gider, kör atın kuyruğuna çocuklarını, Abdal kızını çakıverir. Dünya güzeline kırk gün kırk gece düğün eder bey oğlu. Bu masal da burada biter.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Iğdır",
        "title": "DELİ KARDEŞ İLE AKILLI KARDEŞ",
        "text": "[DELİ KARDEŞ İLE AKILLI KARDEŞ]\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken biri deli biri akıllı iki kardeş varmış.\n\n&nbsp;Bu iki kardeş beraber yaşarlarmış. Akıllı kardeş dışarıda çalışır, deli kardeş ise evde otururmuş. Bir gün akıllı kardeş, deli kardeşe:\n\n— Bugün çok işim var. İneği sen otlat, akşama geleceğim, demiş ve çıkmış. Bu iki kardeşin tek bir ineği varmış. Bu ineğin sütünü içer, sütünden yoğurt, peynir yapar yerlermiş. Akıllı kardeş evden çıkınca deli kardeş almış ineği, otlatmaya götürmüş. Yeşillik bir yer görünce durmuş. İnek otlanırken bir de bakmış bir bülbül. Bülbül başlamış tatlı tatlı ötmeye. Deli kardeş sormuş bülbüle:\n\n— İneği sana satayım mı? Zavallı kuş anlamamış tabii yine ötmüş. Deli kardeş:\n\n— Madem istiyorsun ne kadara satayım, demiş. Kuş bu anlamaz ya yine ötmeye devam etmiş. Deli kardeş:\n\n— Mademki paran yok, insanlık ölmedi ya. Al sana hediye ediyorum, demiş ve ineği orada bırakıp eve gelmiş. Akşam olmuş akıllı kardeş gelmiş. Akşam yemeğinden sonra sohbet ederlerken akıllı kardeş sormuş:\n\n— Yahu ben ineği hiç görmedim bahçede. İnek nerede, diye sorunca deli kardeş gülmüş ve:\n\n— Ben çok güzel bir hayır yaptım. İneğimizi bülbüle hediye ettim, demiş. Akıllı kardeş şaşkına dönmüş, olanları anlatmasını istemiş. Duyunca deli kardeşinin yaptığını.\n\n— Kalk ineği almaya gidiyoruz, diye bağırmış. Birlikte ineğin otladığı bahçeye doğru yol almışlar.\n\n&nbsp;O gün yedi hırsız zamanın padişahının sarayından hazineyi çalıp kaçmış, deli kardeşin ineği bıraktığı bahçede geceyi geçirmeye karar vermişler. Akıllı kardeş ile deli kardeş ise ineği almaya gittiklerinde onları uzaktan görmüşler. Akıllı kardeş onların hırsız olduğunu anlamış ve:\n\n— Hemen ağaca tırmanalım, onları gördüğümüzü anlamasınlar, demiş. Deli kardeş ise:\n\n— İneğimizi de alacağım, o da ağaca çıksın, demiş ve akıllı kardeşi dinlemeden ineği de ağaca çıkarmış. Onlar tırmanırken yedi soyguncu da onların tırmandığı ağacın altına gelmiş. Tam o sırada deli kardeş, ineğin ağırlığına dayanamamış, soyguncuların tepesine düşürmüş ineği. Hırsızlar bir o yana bir bu yana kaçışmaya başlamışlar. İçlerinden bir tanesi:\n\n— Başımıza taş yağdı! Ben size demiştim yapmayalım, diye bağırmış. Akıllı kardeş ile deli kardeş de onlar kaçınca hemen aşağı inmişler. Akıllı kardeş altınları toplamaya koyulmuş. Deli kardeş ise başlamış ineği kesmeye. Akıllı kardeş:\n\n— Ne yapıyorsun orada? Hadi çabuk ol, onlar bizi görmeden kaçalım, demiş. Deli kardeş ise:\n\n— Olmaz. Ben bu ineği kesip yemeden hiçbir yere gitmem! Bu ateşi de kim söndürürse onun da dilini keser pişiririm, diye bağırmış.\n\nBu sırada kaçan hırsızlardan biri onları fark etmiş. Koşarak gelmiş, elinde altınları taşıyan akıllı kardeşe saldırmış. Deli kardeş hiç oralı olmamış, etini pişirmeye devam etmiş. Kavga ederken hırsız, deli kardeşin ateşine çarpmış, dağıtmış.\n\nDeli kardeş sinirlenmiş, dediğini yapmış, hırsızın dilini kesmiş. Hırsız kanlı ağzıyla koşmaya başlamış. Diğerleri onu böyle görünce, korkudan daha da hızlı koşmuş, hemen orayı terk etmişler. Akıllı kardeş ise deli kardeşini de altınları da almış, hemen oradan uzaklaşmış.\n\nEve gelmişler, akıllı kardeş hemen evin bahçesine bir kuyu kazmış ve deli kardeşine:\n\n— Sakın bu olaylardan kimseye bahsetme. Artık zenginiz, çalışmamıza gerek yok, demiş.\n\nDeli kardeş ertesi sabah hemen evden çıkar, doğru padişahın sarayına gider. Zorla içeriye girer ve padişahın huzuruna varır. Olayları bir bir anlatır. Padişahın veziri hemen gider, altınları deli kardeşin gösterdiği yerden alır ve akıllı kardeşi hapse atar. Akıllı kardeş hapse girerken deli kardeşine:\n\n— Kapıya, pencereye dikkat et kapıyı kimseye açma, der.\n\nGünler geçer, deli kardeş akıllı kardeşi ziyarete gelir. Akıllı kardeş bir de bakar ki deli kardeşi kapıyı koluna, pencereyi de kafasına geçirmiş, oraya buraya çarpa çarpa geliyor. Akıllı kardeş sormuş:\n\n— Ne oldu sana bu halin nedir? Deli kardeş cevap vermiş:\n\n— Sen demedin mi kapıya, pencereye dikkat et, kapıyı kimseye açma diye. Bak ben senin emanetine sahip çıktım ama sen ne yaptın? Padişahın malına yan gözle baktın. Üzülme çıkacaksın buradan, çünkü padişahla konuştum, seni bağışladı, demiş ve iki kardeş beraber evin yolunu tutmuşlar.\n\n&nbsp;Onlar yedi, içti, yere geçti. Ben de sana haber getirdim.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Balıkesir",
        "title": "TUZ KADAR SEVGİ",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\nTUZ KADAR SEVGİ\n\nBir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir ülkede bir padişah ve üç kızı varmış. Kızları babasını çok severmiş. Bir gün babası büyük kızını yanına çağırarak kendisini ne kadar sevdiğini sormuş. Kızı:\n\n— Dünyalar kadar seviyorum, demiş. Sonra ortanca kızını yanına çağırmış, ona da kendisini ne kadar sevdiğini sormuş. Kızı da çok sevdiğini söylemiş. En son küçük kızını yanına çağırarak ona da sormuş.\n\n— Kızı da tuz kadar seviyorum, demiş. Babası da çok kızmış, vezirlere kızını dağa götürüp öldürmelerini ve kanını getirmelerini söylemiş. Kızı da dünyanın en güzel kızıymış.\n\nBir vezir kızı alarak dağa gitmiş, ama öldürmeye kıyamamış. Oradaki bir köpeği kesmiş ve kanını mendile bulamış, kıza da:\n\n— Bir daha buralarda gözükme, demiş. Kız dağda yaşamaya başlamış. Bir köyde de tembel bir oğlan ile annesi yaşıyormuş. Annesi bir türlü oğlunu dağa odun toplamaya gönderemiyormuş.\n\nBir gün oğlunu dağa odun toplamaya yollamış. Oğlu dağda bu güzel kızı görmüş ve ona âşık olmuş. Padişahın kızı ile birlikte eve dönmüşler.\n\nOğlan yine tembellik yapıyormuş. Buna çok kızan padişahın kızı bahçeden topladığı dikenler ile oğlanın yüzünü çizdirmiş. Oğlan bir daha eve girememiş, sürekli odun toplayıp satıyormuş. Odunların parasını da padişahın kızına vermesi için annesine veriyormuş.\n\nOğlan bir gün yine dağa odun toplamaya gitmiş. Odunlarını getirememiş ve bir mağaraya bırakmış. Ertesi gün odunlarını almaya gitmiş, bir de bakmış ki bütün odunlar altın olmuş. Hemen padişahın kızına getirmiş.\n\nŞehre inip altınları bozdurmuşlar. Padişahın kızı, babasının sarayınınkinin aynısı gibi bir saray yaptırmış. Oğlanla evlenmeye karar vermişler. Düğüne babasını da çağırmış ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırmış.\n\nBabası düğüne gelmiş, sarayı görünce çok şaşırmış. Sonra yemekleri yemiş, hiç beğenmemiş. Yemeklerin neden tuzsuz olduğunu sormuş.\n\nDüğün sahibini yanına çağırmış. Bir de bakmış ki kızıymış. Babası kızına yemeklerin neden böyle tuzsuz olduğunu sorduğunda, kızı, babasına tuzun ne kadar çok sevildiğini ve kendisine o yüzden tuz kadar seviyorum dediğini söylemiş.\n\nBabası kızına sarılmış ve barışmışlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar, sonsuza dek mutlu yaşamışlar.\n\nBurada da masal bitmiş. Babam düştü eşikten, anam düştü beşikten, anam kaptı maşayı, babam döndü köşeyi.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "BABAYA VERİLEN DEĞER",
        "text": "&nbsp;\n\n[BABAYA VERİLEN DEĞER]\n\n&nbsp;Zamanın birinde yağız bir delikanlı yaşarmış. O yürüdü mü rüzgâr da onunla yürür, hiddetlendi mi dağlar yerinden oynarmış. Herkes ona hürmet eder, kızlar da hayran kalırmış.\n\nBu delikanlı bir gün yolda giderken köyün en güzel kızına sevdalanmış. Onunla evlenerek mutlu bir yuva kurmuş. Köy halkı hep onlara gıptayla bakar olmuş. Sevgileri köyden köye, şehirden şehre dolaşmış.\n\nGünler günleri, aylar ayları kovalamış. Bizim delikanlı ile karısı artık elden ayaktan düşmüş. Gün gelmiş canından çok sevdiği hanımını da öte tarafa göndermiş. Kendisi çocuklarıyla birlikte kalakalmış.\n\n&nbsp;Gel görelim ihtiyarın çocukları birbirinden hayırsız çıkmış. Babalarına saygı göstermez, sürekli ondan kurtulma yolu ararlarmış. İhtiyar bu duruma çok üzülür, eski günleri hatırına gelir, gözleri dolarmış. Bir zamanların küheylanı şimdi evlatlarına bile söz geçiremez olmuş. Kardeşler kendi aralarında konuşuyormuş:\n\n— Artık iyice kocadı, ne dediğini bilmiyor.\n\n— He ya adımı bile karıştırıyor bazen.\n\n— Bir de yemek yerken her tarafı batırıyor. İşin yoksa temizle!\n\n— Yok yok böyle olmaz, bir şekilde uzaklaştırmalıyız onu buradan.\n\n— Bence de ama nasıl? Uzaktan konuşmalara kulak misafiri olan diğer kardeşleri atılmış:\n\n— Onu götürüp ormana bırakalım, hani şu kaplumbağaların üşüştüğü bir yer var ya orada çürüyüp gider! Diğerlerinin de aklına yatmış:\n\n— Evet! Vakit kaybetmeden oraya bırakalım ve arkamıza bakmadan kaçalım, demişler.\n\n&nbsp;İhtiyarı kolundan tuttukları gibi konuştukları yere bırakmışlar ve hızla oradan uzaklaşmışlar. Ama bu gençlerin bilmediği bir şey varmış. İhtiyar hayvanların dilinden anlar, onlarla geçinmesini bilirmiş.\n\nBirkaç gün sonra çocukları kapıda elinde kaplumbağa yavrularıyla birlikte ihtiyarı görünce çok şaşırmışlar. “Tam da kurtulduk derken nereden çıktı bu” dercesine birbirlerine bakmışlar.\n\n— Acıyıp çok uzaklara bırakmayalım, dedik ama işe yaramadı. Demek ki daha uzağa ancak keçilerin tırmanacağı bir yere bırakmak gerekiyordu, demiş içlerinden biri.\n\nHemen ihtiyarı alıp sarp kayalıklara bırakıp oradan uzaklaşmışlar. Birkaç gün sonra elinde keçi yavrularıyla dönen ihtiyarı kapıda görünce deliye dönmüşler.\n\n— Bu adama acımak yaramıyor. En iyisi dağın zirvesine kurtların içine bırakalım. Bakalım o zaman geri gelebilecek mi, demiş en büyükleri.\n\nAğabeylerinin sözünü dinleyip dağa bırakmışlar bu sefer ihtiyarı. Ertesi gün kurt yavrularıyla çıkagelen ihtiyar, çocuklarının sabrını taşırmış.\n\n— Daha önce niye düşünemedik? Gidip bir inin önüne bırakalım. Nasıl olsa ayılar onu bir pençesiyle devirir, diyerek ağabeylerine tavsiyede bulunmuş en küçükleri.\n\n— Çok doğru! Hadi vakit kaybetmeyelim!\n\nBabalarını bir mağaranın önüne bırakmışlar ve kendilerinden emin bir şekilde eve dönmüşler. Birkaç gün geçince sonunda babalarından tamamen kurtulduklarını düşünmüşler. Tam bu sırada kapı çalınmış ve kapıda elinde ayı yavrularıyla ihtiyar…\n\nOlaylara bir türlü anlam veremeyen üç kardeş kara kara düşünmeye başlamış. Bir türlü kurtulamadıkları babalarına mı yansınlar yoksa hayvanat bahçesine dönen bahçelerine mi?\n\n— Bu işte bir iş var. Ne yaptıysak başaramadık. Üstelik bahçemiz hayvanlarla doldu, demiş somurtarak biri. Yoldan geçen yaşlı bir kadın bu gençlere ne derdi olduklarını sormuş.\n\nGençler başlarından geçenleri anlatmışlar bir bir. Sonra yaşlı kadın onları kendilerine getirecek şu sözleri söylemiş:\n\n— Eee boşuna dememişler “kurt kocayınca kuzunun maskarası olurmuş” diye. Siz zannediyor musunuz ki böyle gencecik kalacak, gün gelip de yaşlanmayacaksınız. Babanız zamanında tüm köylüye hükmederdi. Ama bakın şimdi size muhtaç. Gün gelecek sizler de yaşlanıp elden ayaktan düşeceksiniz. O zaman siz de ormana mı atılmayı istersiniz, diye sormuş merakla dinleyen gençlere. Başlarını utancından yere eğen gençlerden bir tanesi:\n\n— Sanırım haklısınız. Bizi büyütüp bu yaşa getiren babamızı ölüme terk etmekle yanlış yaptık. Bundan sonra ona saygıda kusur etmeyeceğiz, demiş.\n\nİhtiyar kadın beklediği cevabı aldığı için mutlu olmuş. Gülümseyerek yanlarından ayrılmış. Bahçedeki hayvanlar ihtiyar adama göz kırparak oradan uzaklaşmış.\n\nÜç kardeş babalarının elini öpüp ondan özür dilemişler. Birlikte uzun yıllar yaşayıp mutlu olmuşlar…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Aksaray",
        "title": "İki Kardeş ",
        "text": "[İKİ KARDEŞ]\n\n&nbsp;Biri evli biri bekâr iki kardeş varmış. Büyük kardeş koyunu, atı çok severmiş. Küçük de hayırlı nasip ararmış. Bunun için ikisi de bir gün yola çıkmışlar.\n\nKüçük büyüğe yetişememiş. Giderlerken önlerinden bir ihtiyar gelmiş. Büyüğe sormuş:\n\n— Oğlum nereye gidiyorsun? O demiş ki:\n\n— Kazanca giderim. Sürüyle koyun ve at alacağım. O ihtiyar:\n\n— Oğlum hadi geri dön git. Allah sana istediğini verdi, demiş. O da varmış bakmış evin önünde bir yanda koyun, bir yanda at sürüsü duruyormuş.\n\nİhtiyar, küçük oğlanın önünden gelince ona da sormuş nereye gittiğini. O da:\n\n— Hayırlı bir nasip aramaya giderim, demiş. İhtiyar:\n\n— Oğlum şimdi dünyada hayırlısı kalmadı ya, filan köyde bir hayırlı vardı, onun da düğünü oluyor, hadi gidelim bir bakalım, demiş.\n\nOğlan ihtiyarla beraber o köye varmış. Düğün evine gitmişler. Düğün evine delikanlılar ihtiyarı misafir etmemiş:\n\n— Burası senin yerin değil, demişler. İhtiyar gitmiş, yeni elbiseler giymiş, delikanlı kıyafetine bürünmüş, gelmiş. Bu sefer içeri almışlar, baş sedire oturtmuşlar. Delikanlılar düğün yapıp davul çalıyorlarmış. İhtiyar:\n\n— Verin bir de ben çalayım, bakayım, demiş. Vermişler, o da çalmış. Çok beğenmişler. Düğün yerinde bulunanlar:\n\n— Ah şimdi bir teze üzüm olsa da bir parça alsak da yesek, demişler. İhtiyar:\n\n— Eğer gelin olacak kızı bana verirseniz, ben size şimdi bağı diker, üzümü yetiştiririm, demiş. Damat olacak delikanlı da ordaymış.\n\n— Hadi, eğer bunu yaparsan, biz de sana bu kızı vereceğiz, demişler. O zamanlarda verdikleri sözden dönmezlermiş. İhtiyar:\n\n— Hadi bana bir üzüm çekirdeği getirin, demiş. Bir üzüm çekirdeği getirmişler. Toprağı deşip içine koymuş, örtmüş. Üstüne mendilini kapatmış. Okumuş:\n\n— Âmin, demiş. Daha sonra açıp bakmışlar, iki çatal, bir tefek olmuş. Daha sonra ağaç olmuş, daha sonra çiçek açmış, bir üzüm olmuş. Bir daha bakıncaya kadar bu üzümler iyice büyümüş, ermiş. İhtiyar hepsini o bir salkımın başına toplamış. Doyasıya yemişler, bitirememişler. Kızı elimizden kaçırdık diye canları çok sıkılmış.\n\n— Şu ağacı çıkaralım, demişler. Sekiz on tanesi bir araya gelip asılmışlar, sökememişler. Sonunda ihtiyarla oğlana kızı vermişler. İhtiyar:\n\n— Al oğlum, güle güle geçin. İşte bu hayırlı nasip, demiş.\n\nOğlanı uğurlayıvermiş. Allah’ın emriyle, oğlan kızla evlenmiş. Bir oğlan çocukları dünyaya gelmiş. Koyunla at sürüsünün sahibi olan büyük kardeşin yanına bir gün bir ihtiyar gelmiş:\n\n— Oğlum, ben filan yere gidiyordum, yoruldum. Bana bir at ver de gideyim, demiş. O:\n\n— Atım yok, demiş. İhtiyar:\n\n— Oğlum filan yerde var ya, deyince:\n\n— Senin için ta oradan at getiremem, demiş. Bunun üzerine ihtiyar:\n\n— Allah verdiği gibi alsın, demiş. Geçip gitmiş. Hayırlı nasibi bulan oğlanın yanına varmış:\n\n— Oğlum beni misafir alın mı? demiş. Oğlan da:\n\n— Bir göz evimiz var ama bir sedirde sen yat, birinde de biz yatarız, demiş.\n\nMisafir almışlar. Akşam olmuş, yemeğe oturmuşlar. Ev sahipleri, neleri varsa misafirin önüne koymuşlar. Ama ihtiyar:\n\n— Ben hiç etsiz yemek yemem, demiş. Onlar da:\n\n— Koyunumuz, kuzumuz, geçimiz, tavuğumuz yok. Ne yapalım, demişler. O zaman ihtiyar:\n\n— Ben şu çocuğunuzu bari kesip yiyeyim, demiş.\n\nHayır diyememişler. İhtiyar çocuğa kıyıp kesmiş, temizlemiş, yıkamış, kazana koymuş.\n\nAltına ateşi yakmış fokur fokur kaynamış. Yatsıya doğru etin pişeceğine yakın ihtiyar, ben bir dışarı çıkayım, diyerek dışarı çıkmış. Evin kadını:\n\n— Acep et pişti mi, diye kazanın üstünden siniyi kaldırınca çocuğun kıpkızıl altının içinde oynadığını görmüş. İhtiyar da bir daha gelmemiş. Ev sahipleri çok sevinmişler.\n\n&nbsp;Koyun ile at sürüsüne sahip olan kardeşin sürülerindeki hayvanların hepsi ölmüş.\n\nBu ihtiyar, iki kardeşin önce de karşılarına çıkan ihtiyarmış. Onları sınamaya gelmiş. İyi kalpliye vermiş, kötüden almış. Kötü kardeş cezasını çekerken iyi kardeş de sonsuza kadar mutlu olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Limon Kız",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[LİMON KIZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, anam babam beni beşiğimde şıngır mıngır sallar iken bir bey oğlu varmış.\n\nBey oğlu bir gün babasının isteği üzerine gezintiye çıkmış. Çıkmış ama bir de ne görsün koskocaman bir limon tarlası. Limon tarlasına giren hiç olmazmış, çünkü giren de çıkamazmış.\n\nBey oğlu varmış, limon tarlasının kapısının ağzına bir koca tarla. Karşısında iki kocaman dev, örtülü kapıyı açmış, açık kapıyı örtmüş. Oradan öylece geçmiş. Hiç kimsenin geçemediği nehir varmış ve bu nehir çok tuzluymuş. Bey oğlu bu nehri ne kadar tatlı diye içerek bitirmiş ve nehirden geçmiş. Karşısına bir diken tarlası çıkmış ve bey oğlu dikenleri güller de ne kadar güzel diyerek koklaya koklaya geçmiş. Daha sonra bir koyun ve köpek çıkmış karşısına ve Bey oğlu köpeğin karşısındaki otu koyunun karşısına, koyunun karşısındaki kemiği de köpeğin karşısına koymuş ve oradan da böylece geçmiş.\n\nLimon tarlasını görmüş ve varmış, bakmış ama bir de ne görsün; altın gibi parlayan limonlar. Bu limonlardan üç tanesini koparmış. Birincisini kesmiş ve limon:\n\n— Su, su, diyerek ölmüş. İkincisini de kesmiş, o da aynı şekilde ölmüş. Üçüncü limonu da kesmiş ve Bey oğlu, limon, “su” demeden limonu kuyuya atmış ve bir de ne görsün, kuyudan güzeller güzeli bir limon kız çıkmış.\n\nKızın çıkmasıyla devler uyanmış. Bey oğlu ile limon kız, devlerden kaçarken herkese iyilik yaptığı için hiç kimseyi bırakmayan kapı bey oğluna açılmış. Hiç kimseyi bırakmayan koyunla köpek, bey oğlunu bırakmış ve herkesi boğan nehir yol açmış bey oğluna.\n\nKoskoca diken tarlası, gül bahçesine dönüşmüş ve herkes bey oğluna ayrı bir yol vermiş. Sonunda limon kız ve Bey oğlu devlerden ve limon tarlasından kurtulmuşlar.\n\n&nbsp;Bey oğlu babasının isteği üzerine buraya geldiği için dönüşünü babasına haber vermek istemiş ve limon kıza:\n\n— Beni bekle geri geleceğim, demiş. Limon kız da ona:\n\n— Tamam, beklerim ama eğer baban seni alnından öperse beni unutursun, sakın öptürme, demiş.\n\nBey oğlu babasının yanına varınca bu sözü unutmuş ve babası alnından öpmüş o anda limon kızı unutmuş. Limon kız da bey oğlunu az zaman çok zaman beklemiş ve beklerken bir çingene kızı ile karşılaşmış.\n\nÇingene kızı, limon kızın kolundaki bilezikleri istemiş, ertesi gün farklı bir şey, ondan sonraki gün ise daha farklı bir şey istemiş. Böylece çingene kızı, limon kızın yanına gelerek her şeyini öğrenmiş ve bir gün limon kız, çingene kızına:\n\n— Başımdaki beyaz kılı koparırsan güvercine dönüşürüm, demiş. Bu sırrı öğrenen çingene kızı, bir bahane ile o beyaz kılı koparmış ve limon kız güvercin olup uçup gitmiş.\n\nBey oğlu gel zaman git zaman limon kızı hatırlamış ve hemen limon kızı bıraktığı yere koşup gelmiş, ama ne görsün, o güzel kız yerine çirkin bir kız varmış. Durumu bilmediği için çingene kızını limon kız sanıp:\n\n— Ne oldu böyle, diye sormuş. Çingene kızı da:\n\n— Seni beklerken gün vurdu karardım, yel vurdu sarardım bu hale geldim, demiş.\n\nBey oğlu, çingene kızını limon kız sanarak evlenmiş ve çingene kızı hamile kalmış. Limon kız da güvercin olarak bey oğlunun evinin yanında dolaşır dururmuş.\n\nÇingene kızı aşerdiği için bey oğlundan bu güvercini kesmesini ister ve bey oğlu güvercini tutup keser.\n\nGüvercinden akan ilk kan damlasıyla bey oğlunun evinin tam önünden bir fidan çıkar ve bu fidan büyür, kocaman bir ağaç olur.\n\nÇingene kızı içeriye girip çıkarken bu ağacın kendisine takılıp durduğunu görür ve ağacın limon kız olduğunu anlar.\n\nÇingene kızı, bey oğlundan bu ağacı kesmesini ve bebeğine bir beşik yapmasını ister. Bey oğlu ağacı keser, ağaçtan bir beşik yapar ve ağacın küçük dallarından bir tanesini de yaşlı bir nineye verir.\n\nNine bu küçük daldan su testisinin ağzına kapak yapar. Nine evden çıkınca limon kız, testinin ağzından çıkar, evi siler süpürür, temizler, yemeği yapar ve tekrar eski yerini alırmış.\n\nNine evdeki bu değişiklikleri görünce şüphelenmiş. Bir gün yine evden çıkarmış gibi yapmış, kapının arkasına saklanmış.\n\nLimon kız yine her zamanki gibi testinin ağzından çıkmış ve tam bu sırada nine limon kızı yakalamış.\n\nLimon kız da nineye başından geçenleri bir anlatmış. Daha sonra nine limon kızı da yanına alarak bey oğlunun yanına gider.\n\nNine, bey oğluna olanları anlatır. Bey oğlu gerçekleri öğrenince çingene kızına kırk katır mı yoksa kırk satır mı diye sormuş. Çingene kızı da:\n\n— Kırk satırı ne yapacağım, kırk katırı alır, babamın evine giderim, demiş.\n\n&nbsp;Daha sonra Bey oğlu ile limon kız kırk gün kırk gece düğün yapmışlar ve evlenmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Dilek Taşı",
        "text": "[DİLEK TAŞI]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellâl iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken zamanın birinde bir karı koca varmış. Bunlar çok fakirmiş. Bu aile geçimlerini çobanlık yaparak sağlıyorlarmış. Kadın, kocasına;\n\n—Git, hükümet kapısının önündeki dilek taşına otur, demiş. Bu taşa oturanlar, padişah tarafından seslenip dertleri dinleniyormuş. Adam gelip dilek taşına oturuyor.\n\nPadişah adamı görüyor. Adamlarına sesleniyor. Padişahın huzuruna çıkıyor. Padişah:\n\n— Söyle bakalım derdini, demiş. Adam başlamış:\n\n— Padişahım bizim derdimiz açlık ve susuzluktan başka ne olabilir ki? Padişah vezirine:\n\n— Bana bir sofra getirin, demiş. Vezir sofrayı getirip adama verir. Padişah sakın yolda:\n\n—Açıl sofram açıl, türlü türlü yemekler saçıl, deme. Adam yola koyulmuş, sonra çok yorulmuş ve acıkmış. Dayanamamış yolda:\n\n— Açıl sofram açıl, türlü türlü yemekler saçıl, demiş. Adam bir de bakmış ki bin bir çeşit yemek. Adam alelacele karnını doyurup:\n\n— Kapan sofram kapan, demiş. Adam elinde sofrayla evine döner. Karısı kapıyı açınca kocasının elinde sofrayı görünce başlamış söylenmeye:\n\n—Biz bu sofrayla nasıl geçiniriz, bu sadece bir doyumluk… Adam karısına bunun sıradan bir sofra olmadığını anlatmış. Karı koca bir gün komşularını yemeğe davet etmiş. Adam sofrayı getirip komşusunun yanında yolda:\n\n—Açıl sofram açıl, türlü türlü yemekler saçıl, demiş. Komşuları yemeği yiyip gittikten sonra o sofrayı ele geçiririm diye düşünmeye başlamış.\n\nKomşuları, bu karı kocayı akşam oturmasına seslemiş ve karı-koca, komşularının evindeyken sofrayı çalmış ve yerine kendi evinden getirdiği sofrayı koymuş. Karı koca evlerine gitmişler.\n\nErtesi gün karı koca yemek yiyecekleri zaman sofrayı getirirler. Adam “açıl sofram açıl” demesine rağmen hiç tık yoktur. Karı koca sofrayı komşularının çaldığını anlarlar. Karı koca yine açlık çekmeye başlarlar. Kadın, kocasına:\n\n— Git de dilek taşına otur, der. Adam yine gidip oturur. Padişah, adamı seslenir:\n\n— Hayrola ne oldu, der. Padişahım verdiğiniz sofrayı çaldırdım. Yine aç susuz kaldık. Padişah bu sefer bir keçi verir. Bu keçiye olur olmaz yerde:\n\n— Dırt keçim bir altın, deme. Adam:\n\n— Tamam, der ve evine gider. Karısı:\n\n— Bu keçi neyime yetecek, bir sefer kesip yeriz hepsi o kadar olur, der. Kocası bu keçinin diğer keçilerden farklı olduğunu anlatır. Karısı çok sevinir. Neyse karısı birkaç hafta sonra hamama gider keçisiyle birlikte. Kadın, hamama gitmeden önce keçiye:\n\n— Dırt keçim bir altın, der. Hamamın giriş ücretlerini ödemek için. Kadının keçiye söylediklerini duyan hamam görevlisi keçiyi alır, yerine sıradan bir keçi koyar. Kadın hamamdan çıkarken görevliden keçiyi alıp getirmesini ister. Adam değiştirdiği keçiyi getirir. Kadın keçiyi alıp evine gider. Ertesi gün paraya ihtiyaçları olur. Adam:\n\n— Dırt keçim bir altın, der ama keçi de hiçbir hareket yoktur. Kadın kocasına, önceki gün hamama gittiğini söyler. Artık padişahın yanına gitmeye yüzleri yoktur. Adam:\n\n— Son kez bir daha gidelim, demiş. Adam bu sefer dilek taşına oturmadan direkt padişahın huzuruna çıkmış:\n\n— Padişahım sizin verdiğiniz keçiyi de çaldırdım, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Bize yardım et, der. Padişah:\n\n—Sen adam olmazsın, sana bu sefer sadece tokmak veriyorum. “Sakın vur tokmağım vur” deme. Bununla başının çaresine bak, demiş.\n\nAdam tokmağı alır, fakat bununla ne yapacağını bilemez. Bu ne sofra gibi açılır. Ne de keçi gibi altın verir. Sonunda:\n\n-Vur tokmağım vur, der. Tokmak adama vurmaya başlar. Bu defa ne yapacağını anlar. Tokmak sayesinde sofrasını ve keçisini alabileceği aklına gelmiş ve hemen yola koyulmuş.\n\nAdam tokmağı alıp önce komşusunun yanına gitmiş. Sofrasını geri istemiş. Ama komşusu sofranın kendisinde olmadığı yalanını söylemiş. Adam hemen:\n\n—Vur tokmağım vur, demiş.\n\nTokmak komşusunun başına vurmaya başlayınca, komşusu acıya dayanamayıp sofrayı adama vermiş.\n\nAdam sofrayı ve tokmağı alıp keçiyi almak için hamacının yanına gitmiş. Keçisini geri istemiş, ama hamamcı keçinin kendisinde olmadığını söylemiş. Adam hemen:\n\n— Vur tokmağım vur, demiş. Tokmak hamamcının başına vurmaya başlamış. En sonunda hamamcı acıya dayanamayıp keçiyi adama vermiş.\n\nAdam tokmak sayesinde hem sofrasına hem keçisine kavuşmuş bir şekilde evine döner. Karısıyla birlikte mutlu, mesut, sıkıntısız bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Devlet Kuşu",
        "text": "DEVLET KUŞU\n\nBir karı koca varmış. Bunların iki tane de oğulları varmış. Bu ailenin durumu iyi değilmiş. Adam bir gün bahçesinde gezerken ağacın tepesinde büyük bir kuş yuvası görmüş. Merak edip kuş yuvasına bakmış. Bakmış ki ne görsün, bir sepet dolusu yumurta. Adam sevinmiş, yumurtaları hemen toplayıp pazara götürmüş. Yumurtalara pazarda çok alıcı çıkmış. En çok değer veren ise bir tüccar olmuş. Adam yumurtaları bir tüccara satar ve karşılığında da çok&nbsp;para alır. Bu tüccar, adama:\n\n—Bu kuşu tut, bana getir. Sana daha çok altın veririm, demiş. Bu kuşa devlet kuşu deniyormuş. Adam eve gitmiş, düşünmüş taşınmış. Kuşu bu tüccara götürürse sadece bir sefer para alacak ama her gün yumurta götürürse daha çok para alacağını düşünmüş.&nbsp;Kuşu, bu tüccara götürmez.\n\nBu tüccar adamın evine kadar gelir. Adamın karısı ile tanışır. Gözlerini boyamak için birçok eşya getirir. Kadından kuşu tutup kızartmasını söyler. Çok para getirip satın alacağını bildirir. Tüccar kendi kendine:\n\n— Kuş bana da yar olmasın, onlara da, der ve gider. Kadın, kuşu pişirip tabaklara koyar. Okuldan gelen çocukları da onun kuş olduğunu bilmeden yerler. Anneleri gelir ki tabaklarda hiçbir şey kalmamış. Ertesi gün tüccar gelir:\n\n— Ne yaptın, pişirdin mi, der. Pişirdim ama büyük oğlum başını, küçük oğlum da diğer kısımlarını yemiş.\n\nTüccar sinirli bir şekilde çabuk başını büyük oğlanın midesinden, diğer kısımlarını da küçük oğlanın midesinden çıkaramazsan çocuklarını öldürürüm, der. Tam o sırada da çocuklar okuldan gelmiş, kapının ağzından bütün olanları dinlemiş. Tüccarın niyetinin kötü olduğunu anlayan kardeşler hemen oradan uzaklaşmışlar.\n\nTüccarın, kuşun başı ve diğer kısımlarını midelerinden çıkartmak istemesinin nedeni; onu yiyenin çok zengin olmasıymış. Çocukların kaçtığını gören tüccar, kadına orada bağırıp çağırır.\n\nNeyse çocuklar az gitmiş, uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. İki yol ayrımına gelmişler. İki kardeş helalleşip ayrılmışlar. Ayrılırken şöyle bir söz vermişler. Ayrıldıkları yere taş dikmişler, hangisinin buraya yolu önce düşerse diğer kardeşini de bulup anne ve babalarının yanına gideceklermiş.\n\nGel gelelim çocukların ne yaptıklarına. Devlet kuşunun başını yiyen çocuğun gittiği yerin padişahı ölmüş ve padişah seçiyorlarmış. Ellerine bir kuş almışlar, kimin başına konarsa onu padişah seçeceklermiş. Çocuk gitmiş tepenin üstüne oturmuş. Kuş devamlı gelip çocuğun başına konuyormuş. Ülkedekiler şaşırmış:\n\n— Hayır, olamaz demişler. Birkaç kez kuşu atmışlar. Kuş yine dönüp dolaşmış, gelmiş, o çocuğun başına konmuş. Çocuğu alıp kapalı bir yere kapatmışlar. Kuş yine bir yolunu bulup içeri girmiş.\n\nÜlkenin ileri gelenleri bakmış ki kuş yine o çocuğun başında. Çocuğu padişah seçmişler. Diğer çocuksa bir hana yerleşmiş:\n\n— İş bulana kadar burada kalayım, demiş. Çocuk yattığı yatağın altında her gün bir kese altın buluyormuş. Hanın sahibi çocuğu deniyormuş. Çocuk dışarı çıkınca odasına girip bakıyormuş altınların yerinde olup olmadığına.\n\nAdam birkaç ay böyle devam etmiş. Bakmış ki çocuğun hiçbir altın kesesine dokunmamış. Adam çok zenginmiş. Adam bütün mirasını o çocuğa bırakmış. Adam ölmüş, bütün mal varlığı çocuğa kalmış.\n\nPadişah olan çocuk, vezir ve hizmetçileri bir geziye çıkmışlar. Gezmişler, çok yorulmuşlar ve:\n\n— Bir yerde dinlenelim, demişler. Neyse çocuğun hanlarının olduğu yere gelmişler. Hana misafir olmuşlar:\n\n— Buyurun efendim, diyerek hanın yeni sahibi gelmiş. Padişah bakmış ki bu adam yıllar önce ayrıldığı kardeşi.\n\nİki kardeş sarılmış, orada hasret gidermişler. Daha sonra birlikte memleketlerine gitmişler. Bakmışlar ki anneleri ölmüş, babaları yaşıyor. Babalarını alıp yaşadıkları ülkeye dönmüşler. Geri kalan hayatlarını mutlu ve huzurlu bir şekilde geçirmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "Çakmak Taşı",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n[ÇAKMAK TAŞI]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde üç kardeş varmış. Bir de anne ve babaları varmış. Bu üç kardeşi arkadaşları oyunlarına katmıyorlarmış. Bunun sebebi ise temiz ve güzel elbiselerinin olmayışıymış. Çocuklar bu yüzden evde sürekli ağlıyor, sokağa çıkmıyorlarmış.\n\nÇocukların ağlamasına dayanamayan baba, yemek paralarının hepsine elbise almış. Zaten sadece yemeğe yetecek paraları varmış. Artık arkadaşları, çocukları oyunlarına almaya başlamışlar. Akşama kadar oynayıp akşam acıkıp eve gelmişler; ama evde yiyecek kuru ekmekten başka hiçbir şey yokmuş. Anne, çocukları kandırıp boş tencereye su doldurup ocağa koymuş. Çocuklar bunu beklerken uyuyup kalmışlar.\n\nErtesi gün sabah çocuklar ellerine biraz ekmek alarak oyuna gitmişler. Akşam yine aynı şekilde olmuş. Anne ve baba çocukların gözleri önünde böyle olmalarına dayanamıyorlarmış. Anne:\n\n—Gözümüzün önünde böyle öleceklerine, ormana bırakalım çocukları. Bundan daha iyi, demiş.\n\nBirlikte kararlaştırmışlar. Ertesi gün çocukları ormana bırakacaklarmış. Küçük kardeş, bütün bu konuşmaları duymuş. Sabah erkenden dere kenarından çakmak taşlarını toplamış. Anne ve baba çocukları çağırıp hep birlikte ormana ağaç kesmeye gideceklerini söylemişler.\n\nHep birlikte ormana doğru yol almışlar. Küçük çocuk da arkadan gelerek birer birer çakmak taşlarını bırakıyormuş. Ormana varmışlar. Anne ile baba çocuklara:\n\n—Siz burada durun. Biz diğer tarafta ağaç keseceğiz. Akşama doğru gelir, sizi alırız.” demişler.\n\nAkşam olmuş. Çocuklar bekliyormuş, ama ne gelen var ne giden. Ağlamaya başlamışlar. Küçük kardeş bunları susturmuş, her şeyi anlatmış. Küçük kardeş bunları da peşine katarak, çakmak taşlarını takip edip eve gelmişler. Kapıyı çalmışlar. Anne kapıyı açmış:\n\n— Vay yavrularım, biz de sizi aradık, bulamadık, diyerek yavrularına sarılmış. Aynı yalanı baba da söylemiş. O akşam öyle geçmiş ve sabah olunca çocukları tekrar ormana götürmeye karar vermişler.\n\nSabah olmuş, çocukları da almış düşmüşler ormanın yoluna. Küçük çocuk bu sefer de yola ekmek kırıntıları dökerek gidiyormuş; fakat bu ekmek kırıntılarını da kargalar yiyorlarmış. Çocuğun bundan haberi yokmuş.\n\nOrmana varmışlar. Anne ve baba yine ağaç kesmeye gidiyoruz diye gitmişler. Akşam olmuş kimse gelmiyormuş. Çocuklar korkmaya başlamışlar. Küçük çocuk:\n\n— Annemiz, babamız yine kandırdı bizi. Ben yola ekmek kırıntılarını dökerek gelmiştim. Onu takip ederek eve gidebiliriz, demiş.\n\nBakmışlar ekmek falan yok. Eve gidiyoruz diye ormanda kaybolmuşlar. Uzakta bir ışık görmüşler. Işığa doğru gitmişler. Kapıyı çalmışlar, meğer burası devin eviymiş. Kapıyı devin karısı açmış:\n\n— Yavrularım niye geldiniz, dev babanız gelirse sizi yer, demiş. Çocuklar korkmuş, içeri girmişler. Devin üç tane kızı varmış. Bu üç kardeşin uykusu gelmiş. Devin karısı bunları bir odaya yatırmış. Dev gelmiş. Bu arda üç kardeşin en küçükleri uyanmış. Dev eve gelir gelmez:\n\n— Burada insanoğlu kokuyor, kim geldi bize, demiş. Karısı da anlatmış. Dev:\n\n— Zaten avdan boş geldim. Onlar benim, sabah yemeğim olur, demiş. Küçük kardeş bunları duymuş. Kardeşlerini uyandırmış. Devin kızlarıyla konuşup onları kandırmış. Ve kendi odalarıyla onların odalarını gizlice değiştirmişler.\n\nDev, gece olunca karısına bu üç kardeşin hangi odada olduklarını sormuş. Gidip o odadakileri kesmiş. Bu üç kardeş de sabah erkenden kalkıp kaçmışlar.\n\nSabah dev uyanınca karısından kestiği çocukları yemesi için getirmesini istemiş. Karısı odaya gidip bakmış ki dev kendi kızlarını kesmiş. Dev sinirlenip bu çocukları aramak için ormana gitmiş.\n\nDev yolda yorulup bir ağacın dibinde dinlenirken uyuyup kalmış. Bunu gören çocuklar gelip devin mendilini almışlar ve doğruca devin evine gitmişler. Devin karısı kapıyı açmış. Bunları görünce şaşırmış. Küçük kardeş:\n\n— Bizi dev babamız gönderdi, inan diye mendilini gönderdi. Hazinesini istiyor, demiş.\n\nDevin karısı mendili görünce inanmış ve devin hazinesini çocuklara vermiş. Hazineyi alan çocuklar oradan kaçmışlar. Kendi evlerini bulmuşlar. Kapıyı anneleri açmış. Ağlıyormuş. Çocuklarını görünce çok sevinmiş. Sarılmış, öpmüş.\n\nÇocuklar bütün başlarından geçeni anlatmışlar. Getirdikleri hazineyi de göstermişler. Bundan sonra da mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Hüsnü Yusuf",
        "text": "&nbsp;\n\n[HÜSNÜ YUSUF]\n\nBir tane çiftçi varmış. Bu çiftçi bir gün tarlayı sürerken saban demirine bir yılan takılmış. O an dile gelen yılan adama:\n\n— Sen benim babam olur musun, demiş. Adam:\n\n— Sen yılansın, ben seni ne yapayım, demiş. Fakat yılan o kadar çok ısrar etmiş ki, adam dayanamamış, sonunda razı olmuş. Yılanı cebine koyup evine götürmüş. Yılan adama ve her işine yardım eder olmuş. Yılan bir gün padişahın küçük kızını görmüş, ona âşık olmuş.\n\nBabasından onu kendisine istemesini söylemiş. Babası:\n\n— O kızı sana verirler mi oğlum, demişse de hiçbir fayda etmemiş. Fakat yılan o kadar çok yalvarmış ki yılan, babası kabul etmiş. Padişahın karısına çıkıp kızını oğluna istemiş. Padişah kızını vermemeye vermeyecekmiş ama onları da kırmamak için:\n\n— Sizden üç isteğim olacak, onları yaparsanız kızım sizindir, demiş. Elbette istekleri de çok zor olacakmış. Birinci isteğini söylemiş:\n\n— Oğlun bir gecede şehir meydanına altından bir çeşme yapacak. Bunu yaparsanız kızım sizindir, demiş. Adam:\n\n— Tamam, deyip umutsuzca eve dönmüş, olanı biteni oğluna anlatmış. Oğlan sevinmiş, bunda ne var ki diye ve bir gecede çeşmeyi dikivermiş.\n\nPadişah çeşmeyi görünce gözlerine inanamamış. Çok sinirlenmiş ve:\n\n— O zaman ikinci şartımı söyleyeyim, oğlan bir gecede şu ırmağın üzerine köprü kuracak, demiş. Adam yine umutsuz oğluna şartı söylemiş. Yılan yine rahat bir şekilde:\n\n— Bundan kolay ne var, demiş. Köprüyü bir gecede kurmuş. Diğer gün padişah köprüyü görünce yine çok şaşırmış. Son isteğini de söylemiş:\n\n— Oğlan bir gün içinde kapıma kırk deve üzeri altın yüklü bir kervan dikecek, demiş. Adam bunu da oğluna söylemiş. Oğlu yılan bunu da bir gün içinde gerçekleştirmiş. Padişah kızını mecburen bu yılana vermiş.\n\nYılanın gerçek sureti yalnız karısına gözükmüş. Aslında yılan yakışıklı mı yakışıklı bir gençmiş. Yılan karısını uyarmış:\n\n— Eğer benim böyle birisi olduğumu birine söylersen demir çarık delinene, demir asa aşınana kadar beni arayıp ancak bulursun, demiş. Ama herkes kızcağıza çok yüklenirmiş. Özellikle de ablaları gitti de yılanla evlendi diye.\n\nBir gün şehirde savaş çıkmış. Bir genç öyle bir savaşmış ki karşı orduyu neredeyse tek başına perişan etmiş. Bu arada ablaları kızcağızı iyice çileden çıkarmışlar:\n\n—Bizim kocalarımız savaşta, seninki yılan olduğu için hiçbir işe yaramıyor, demişler. Kızcağız daha fazla dayanamamış:\n\n— Benim kocam yılan değil, o kahramanca savaşan genç benim kocam, demiş. O anda kocası güvercin olup uçmuş ve yok olmuş. Kız yaptığı hatanın farkına varmış ama artık çok geçmiş.\n\nBir demir çarık, bir de demir asa yaptırıp kocasını aramaya başlamış. Aradan yıllar geçmiş, kız iyice yaşlanmış ama yine de kocasını aramaya devam etmiş. Kocasını ararken akan bir çeşmenin başında mola vermiş. Çeşmenin başında iki kız Hüsnü Yusuf diye bir zattan bahsediyorlarmış. Kadın bir bakmış, demir çarık delinmiş, demir asa aşınmış. İşte o an Hüsnü Yusuf’un kocası olduğunu anlamış.\n\nSu isteme bahanesiyle kızlara yaklaşmış ve testilerden birinin içine yüzüğünü atmış. Hüsnü Yusuf, abdest alırken yüzüğü görmüş ve karısının geldiğini anlamış. Bunun üzerine karısını bulmuş. Karısına, orada yaşayan iki dev kardeşin yabancıları yediğini söyleyerek eve dönmesini istemiş. Kız kesinlikle yalnız dönmeyeceğini söylemiş.\n\nDaha sonra Hüsnü Yusuf ile karısı birlikte kaçmaya karar vermişler ama bunun için devleri atlatmaları lazımmış. Hüsnü Yusuf’un tılsımıyla kılıktan kılığa girerek devleri atlatmışlar, ülkelerine dönmüş ve muratlarına ermişler…\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kilis",
        "title": "HASIRCI PADİŞAH",
        "text": "&nbsp;\n\n[HASIRCI PADİŞAH]\n\nVaktiyle zamanında bir padişah varmış. Vezirini çağırmış, demiş ki:\n\n—Al sana bir altın, bir koyun isterim, etinden kebap isterim, koyunu diri, altınımı geri isterim. Bunu yapmazsan kelleni kestiririm.\n\nVezir altını almış. Padişahın huzurundan ayrılmış. Yürüye yürüye, düşüne düşüne bir köye gelmiş. Harman yerinde bir ağacın altına oturmuş. Köylüler etrafına toplanmış. Selamdan hoşbeşten sonra içlerinden birisi:\n\n—Ağa senin bir derdin var. Hep dalıp dalıp gidiyorsun. Sıkıntın ne ise söyle, derdini söylemeyen derman bulamaz, demiş. Vezir başına geleni anlatmış. Köylü:\n\n—Benim çok akıllı bir kızım var, dur bu işi ona sorayım, belki bir çare bulur, demiş. Kalkıp evine gitmiş. Biraz sonra dönmüş, vezire:\n\n—Sen altını ver, kızım padişahın istediğini yapacak, demiş. Vezir sevinçle parayı vermiş ve köylünün evine de misafir olmuş. Kız hemen çok yünlü bir koç almış. Yününü kırkmış eğirmiş, boyamış güzel bir namaz seccadesi dokumuş. Pazara götürüp bir altına satmış. Kız, koyuna yumurtaları vermiş, koçun yumurtalarını çıkarmış. Vezire altını, koyuna yumurtaları vermiş ve vezire:\n\n—Al götür, işte koyun diri, etinden kebaplık ve altını veriyorum, demiş. Vezir sevinçle padişahın yanına çıkmış. Kızın söylediklerini tekrarlamış. Padişah:\n\n—Bu defa da kızı bana Allah’ın emriyle iste, demiş. Vezir köye giderek padişahın arzusunu bildirmiş. Köylü kızı:\n\n—Padişahla evlenebilmem için bir sanat bilmesi gerektir. Yoksa evlenmem, cevabını vermiş.\n\nVezir kızın sözlerini padişaha anlatmış. Sözünün kesin olduğunu da söylemiş. Padişah buna kızmış ama kızı da görmeden sevmeye başlamış. Hemen saraya bir hasırcı çağırtmış. Beş on gün içinde hasırcılığı öğrenmiş. Veziri yeniden kıza yollamış.\n\nVezir padişahın sırf kendisiyle evlenmek için hasırcılığı öğrendiğini kıza söylemiş. Bundan sonra padişah ile kız gerekli hazırlıkları yaparak evlenmişler.\n\nGünlerden bir gün padişah, başka bir vezirini yanına alarak çarşı pazarı teftiş için kılık değiştirerek gezmeye başlamış. Bir içli köfte dükkânına girmiş. Yemek söyleyip dükkânın arka tarafına geçmişler. Birden oturdukları iskemlenin altı açılmış. Her ikisi de yuvarlanmış. Kendilerini bir mahzende bulmuşlar. Biraz sonra kasap kılıklı adamlar gelmiş. İkisini de muayene etmiş. Padişahı orada bırakmışlar:\n\n— Bu zayıf biraz beslensin, diyerek bırakmışlar, veziri alıp götürmüşler. Meğer bu dükkânı işletenler adam avlayarak bunları keser, etleriyle köfte yapıp satarlar. Padişah birkaç gün burada kaldıktan sonra yemeğini getirenlere:\n\n—Ben burada boşu boşuna duruyorum. Sanatım hasırcılıktır. Hasır kamışı ve renkli kurdeleler getirin de hasır işleyip size vereyim, satıp kazanırsınız, demiş.\n\nKöfteciler istediğini kabul etmiş. Hasır için gerekli malzemeyi göndermişler. Padişah başlamış hasır işlemeye. İşlediği hasırlar beğenildiğinden tutuklu bulunan bu adamdan böylece faydalanmayı daha uygun bulmuşlar ve kesmekten vazgeçmişler.\n\nPadişah mahzende hasır işlemekte olsun, biz haberi köylü kızı Sultan hanımdan alalım.\n\nKöylü kızı, padişahın aradan günler geçmesine rağmen eve dönmemesinden şüphe etmeye başlamış. Bir gün kıyafet değiştirerek şehri gezmeye çıkmış. Çarşı pazarı dolaşırken bir yerde haraç mezat bir hasır satıldığını görerek oraya yönelmiş. Hasırı inceleyince üzerinde birtakım yazılar bulunduğunu görmüş. Yazıları dikkatle okumuş. Hasıra hemen ne istendiyse fazlasıyla parasını vererek alıp saraya getirmiş. Hasırda padişah kendisinin içli köfteci dükkânında tutuklu bulunduğunu, bir gün okuyanın saraya bilgi vermesi yazılı imiş.\n\nSultan hanım sarayda bir ordu düzenlemiş. Kendisi de başlarına geçerek dükkânı basmış ve padişahı kurtarmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Mercan",
        "text": "[MERCAN]\n\nBir varmış, bir yokmuş, develer tellal iken, pireler berber iken, köyün birinde bir adam ile üç kızı yaşarmış. Kızlardan en büyüğünün adı Küpe, ortancanın adı Boncuk, küçüğünün adı da Mercan imiş. Geçimlerini hayvancılıkla sağlarlarmış. Kızların üçü de dünya güzeliymiş ve artık evlenecek yaşa gelmişler.\n\nBabaları şehre inip hayvanlardan sağladığı yumurta, yağ gibi yiyecekleri satarmış. Bir gün yine adam şehre para kazanmaya giderken en büyük kızı Küpe, babasından küpe istemiş. Babası şehirde satış yaptıktan sonra köy yoluna koyulmuş. Bir anda aklına küpe almadığı gelmiş. Koca gövdeli bir kavak ağacının altına oturmuş. Kara kara düşünmeye başlamış. Kendi kendine söylenirken birden karşısına bir dev çıkmış. Adama niye üzüldüğünü sormuş. Adam da her şeyi anlatmış. Kızına küpe alacak parasının kalmadığını da söylemiş. Dev de adama:\n\n—Kızını bana gönder ben ona bakarım, her istediğini alırım, benim yanımda çok mutlu olur, demiş.\n\nAdam eve gelince küpeyi unuttuğunu ve yolda başına gelenleri tek tek anlatmış. Kız devin yanına gitmiş. Dev kızın önüne üç tane kazan koymuş ve hepsine su doldurmasını söylemiş. Üç kazana da su doldurursa her istediğinin olacağını söylemiş. Fakat kız devin sarayı içinde suyu bulmak zorundaymış.\n\nDev, saraydan çıkmış ve kız kaçmasın diye de şatoya büyü yapmış. Küpe, akşama kadar su aramış, fakat bulamamış. Sonra oturup ağlamış. Dev kazanları boş görünce Küpe’yi sarayda esir etmiş ve kendisine köle yapmış.\n\nAradan biraz zaman geçmiş ve kızların babası yine şehre satış yapmaya gitmiş. Giderken kızı Boncuk, şehirden boncuk almasını istemiş. Adam yine köye dönerken boncuk almayı unutmuş. Aynı kavak ağacının altına oturmuş ve yine kendi kendine söylenmeye, kızmaya başlamış. Karşısına dev çıkmış ve adam devi görünce sevinmiş. Önce kızı Küpe’yi sormuş. Dev de ona kızının çok iyi ve mutlu olduğunu söylemiş. Sonra adam kızı Boncuk’ a boncuk alamadığını ve ne yapacağını sormuş.\n\nDev, kızı yanına göndermesini ve ona da bakacağını, çok mutlu edeceğini söylemiş. Adam eve gidip kızına söylemiş ve Boncuk’u da Dev’in yanına göndermiş. Dev, Boncuk gelince önüne üç kazan koymuş ve su doldurmasını istemiş. Boncuk da suyu bulamamış ve oturup ağlamış.\n\nDev onu da sarayına hapsetmiş ve kölesi yapmış. Aynı durum Mercan’ın başına da gelmiş. Mercan devin yanına gitmiş ve Dev, yine Mercan’ın önüne üç kazan koymuş ve su doldurmasını istemiş.\n\nMercan ablalarını sormuş Deve. Dev de ona, ablalarının su bulamadığını ve saraya hapsedildiğini söylemiş.\n\nMercan bunu duyunca çok üzülmüş. Deve, kazanları su ile doldurmasının karşılığında ablalarını ve kendisini serbest bırakmasını istemiş.\n\nDev, Mercan’ın suyu bulamayacağını düşündüğü için şartını kabul etmiş. Dev derin bir uykuya dalmış ve Mercan da suyu nasıl bulacağına dair çareler aramaya başlamış.\n\nBu sırada sarayın penceresine bir kuş konmuş ve Mercan’ın ismini fısıldamış.\n\nMercan kuşu dinlemiş ve kuş ona devin sakallarının arasında bir anahtar olduğunu ve o anahtar sayesinde suyu bulacağını söylemiş.\n\nSabah olunca dev ava çıkmak için saraydan ayrılacağı sırada kız deve, sakallarını taramak istediğini, çünkü böyle daha güzel ve yakışıklı görüneceğini söylemiş.\n\nMercan, devin sakallarını tararken gizlice anahtarı almış. Dev gittikten sonra sarayı dolaşmış ve kapalı büyük bir kapı bulmuş. Anahtarla bu kapıyı açmış ve kapının arkasında kırk kapı daha çıkmış karşısına, kapıları tek tek açmış. En son kapıyı açtığında odanın içinde üç havuz ve birinde su, birinde altın, diğerinde de gümüş bulmuş.\n\nAblaları Küpe ile Boncuk’u da bu odada kafeslere hapsedilmiş bir vaziyette görmüş. Ablalarını kurtarmış. Sonra biraz altın, biraz gümüş almışlar kendilerine. Sudan da bol bol içmişler. Çünkü su şifalıymış, ölüm dışında her hastalığa çareymiş.\n\nSonra üç kardeş sarayın kapısını da açıp kaçmışlar ve babalarının yanına gitmişler. Babaları kızlarını görünce çok mutlu olmuş. Dördü birlikte ölene kadar mutlu, mesut, sağlıklı ve zengin bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Çirkin Şehzade",
        "text": "[ÇİRKİN ŞEHZADE]\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkenin birinde padişahın bir tane oğlu varmış. Yalnız bu şehzade çok çirkinmiş. Oldukça da zenginmiş. Ayrıca bütün ülke ondan korkarmış. Herkese zarar verirmiş.\n\nBu şehzade bir gün yalnız olduğunu anlamış ve evlenmeye karar vermiş. Fakat ülkedeki hiçbir kız bununla evlenmek istemiyormuş. Kimse bununla evlenmeyince çok kızıyormuş ve halka olmadık zulümler yapıyormuş. Halk artık bu zulme dayanamıyormuş.\n\nBu zulmü ortadan kaldırmak için halk, ülkenin en güzel kızını şehzadeyle evlendirmeye karar vermişler. Sonunda ülkedeki en güzel kızı bulmuşlar ve şehzadenin huzuruna getirmeye karar vermişler. Ancak kızın babası, kızını vermeye hiç niyetli değilmiş. Çünkü biliyor ki şehzade kızına bir sürü zulüm yaparmış. Ayrıca adamın başka kızı yokmuş. Babası, kızına saçlarının renginden dolayı, sarı kızım, diyormuş.\n\nHalktan birisi kızı şehzadeye anlatmış. O da hemen kızı görmek istemiş. Halk da karar vermişti, kızı şehzadeye vereceklerdi zaten. Babası da ağlaya ağlaya sarı kızını çirkin şehzadeye vermiş. Ancak şehzade, kızıyla hiçbir şekilde görüşmeyeceğini söylemiş.\n\nBütün bu olan biten karşısında kız hiçbir ses çıkarmıyor ve sabrediyormuş. Çirkin şehzade sarı kızı alıp sarayına getirmiş. Ona çok güzel bir oda hazırlatmış. Fakat sarı kız bu şehzadeden çok korkuyormuş. Çünkü korkunç bir şekli varmış. Bir hafta sonra onunla evlenecek olması düşüncesi onu çok üzüyormuş. Yine de bu düşüncesini şehzadeye belli etmemeye çalışıyormuş.\n\nSarı kız için günler geçmek bilmezmiş. Ancak çirkin şehzade, sarı kızı çok sevmiştir. Ona çok iyi davranmaktadır. Diğer kızlar ondan korktuğu için onların hepsini öldürmüşmüş. Çirkin şehzade sarı kızın kendisini sevmesi için çok uğraşıyormuş.\n\nDerken bir gün sarı kızın babasının hasta olduğu haberi saraya ulaşmış. Sarı kızın babası, kızının ayrılmasına dayanamamış ve yataklara düşmüş. Sarı kız bunu duyunca hıçkırıklara boğulmuş. Çirkin şehzadeden babasının yanına gitmek için izin istemiş. Fakat şehzade kızı kaybetmekten korktuğu için göndermek istememiş. Bir taraftan da sarı kızın üzülmesine dayanamamış. Sonunda onu gece yarısına kadar müsaade vererek babasının yanına göndermiş. Eğer kız tam zamanında gelmezse onu öldüreceğini söylemiş.\n\nSarı kız geri döneceğine söz vermiş. Babasını yanına gitmiş, babası çok hasta olmuş ve bakıma ihtiyacı varmış. Fakat sarı kızı görünce yüzünde gülücükler açmış. Bir anda iyileşmiş. Kızını göndermemeye karar vermiş. Sarı kız:\n\n— Gitmeliyim, demiş. Çünkü çirkin şehzadeye söz vermiş. Ayrıca babasına şehzadenin kendisine çok iyi davrandığını söylemiş.\n\nKız, babasıyla konuşurken saatin hiç farkına varmamış. Saatin geçtiğini gören sarı kız gitmesi gerektiğini söylemiş. Çok korkmuş. Diğer taraftan sarı kızın gelmediğini gören çirkin şehzade deliye dönmüş. Olmadık sesler çıkarıyormuş.\n\nŞehzade sarı kızı çok seviyormuş. Onu öldüremeyeceğini anlamış. O yüzden kendisini öldürmeye karar vermiş. Ayrıca aynaya bakınca ne kadar çirkin olduğunun farkına varmış. Sarı kız gibi güzel bir kız neden onun gibi çirkin biriyle evlensin ki diye düşünmüş.\n\nAğlayarak büyük bir tepeye çıkmış. Kendisini bu tepeden aşağı atmaya karar vermiş. Hayatta hiç kimse onu sevmemiş. Durumuna çok üzülmüş. Oysa sarı kızı çok sevmiş ve ona çok güvenmiş. Çünkü hiçbir kız onunla bu kadar kalmamış.\n\nBunları düşünürken sarı kız çıkagelmiş. Çirkin şehzadeyi o hâlde görünce çok üzülmüş. Ondan özür dilemiş. Sarı kızı gören çirkin şehzade çok sevinmiş. Şehzade hemen sarı kızın yanına gitmiş. Hasta babasının yanından geç gelmesinden dolayı ona kötü davranmadığı için sarı kız, çirkin şehzadeyi yanağından öpmüş.\n\nTam o sırada çok ilginç bir şey olmuş. Çirkin şehzade, artık insanlar hakkında iyilikler düşündüğü için çok yakışıklı bir şehzade hâline gelmiş.\n\nSarı kız ne olduğunu anlayamamış. Büyüyle çirkinleşen şehzade tekrar eski hâline dönmüş. Ülkede şenlikler yapılmış. Sarı kız ile şehzade evlenmiş.\n\nKırk gün kırk gece ülkede düğün yapılmış. Böylece mutlu bir şekilde yaşayıp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "KURT",
        "text": "[KURT]\n\nBir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi sevap, çok söylemesi günahmış. Zamanın birinde bir adamın bir tek kızı varmış. Gün geçmiş, zaman dönmüş, kız yetişmiş. Evlenecek çağa gelmiş. Adam:\n\n—İt gelirse ite, kurt gelirse kurda vereceğim, deyip dururmuş. Aradan zaman geçmiş. Günlerden bir gün bir kurt gelmiş, kapıya başını koymuş. Adam:\n\n—Hoşt hoşt defol! Demişse de kurt bir türlü kellesini eşikten kaldırmamış. Kurt dile gelmiş:\n\n—Sen it gelirse ite, kurt gelirse kurda vereceğim, demedin mi, demiş. Ben de geldim işte.\n\nKurt böyle deyince adam bir tek kızını kurdun arkasına katmış. Kurt ile göndermiş. Kurt kızı alıp gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş. Aradan zaman geçmiş. Bu adam bir gün karısına:\n\n—Hanım, gözbebeğimiz bir kızımız vardı. Onu da kurdun arkasına kattık. Sen şimdi bana biraz azık hazır et, bir de demir çarık yaptır da ben gidip bir araştırayım, soruşturayım, demiş.\n\nAdam yollara düşüyor. Gidiyor, gidiyor bir pınarın başına varıyor ki ne göre, pınarın başında adamın biri bir kabı ağzından dolduruyor, kap alt tarafından boşalıyor. Bu hâl böyle devam edip gidiyor. Ona hiçbir şey demeden onu geçiyor.\n\nGidiyor, gidiyor yine bir adama rast geliyor ki o da odunu yükleniyor, kaldıramıyor. Kaldıramadıkça yine fazlalaştırıyor. Yükleniyor, yükleniyor kaldıramıyor. Kaldıramadıkça yine fazlalaştırıyor. Ona da hiçbir şey demeden oradan ayrılıyor.\n\nGidiyor, gidiyor bir büyük ağaca rast geliyor. Bu adam bu ağacın gölgesinde oturuyor, gölge bundan kaçıyor. Bu gidiyor gölgeye, gölge kaçıyor öteye. Onu da geçiyor.\n\nGidiyor, gidiyor bir yere daha geliyor ki orada bir bülbül ağaca çıkıyor, nağmeli nameli ötüyor. Aşağı iniyor, pislikte deşiniyor. Yukarı çıkıyor, nameleniyor. Aşağı iniyor pislikte deşiniyor. Onu da geçiyor.\n\nGidiyor, gidiyor gide gide bir köye ulaşıyor. Araştırıyor, soruşturuyor. Böyle böyle deyip derdini halka anlatıyor. Bir evin kapısını çalıyor. Evin sahibinin karısı çıkıyor. Bu adama:\n\n—İçeri gel, diyor. Adam da ona:\n\n—Böyle böyle deyip isteğini iyice anlatınca evin sahibinin karısı:\n\n—İçeri gel, sen benim babamsın, ben de senin kurda verdiğin kızınım, diyor. O zaman babası:\n\n—Kızım nasıl oldu anlatsana, demiş. Kızı:\n\n—Baba sen orada beni kurdun arkasına kattın. Biraz yürüdük, geldikten sonra kürklü mürklü bir bey oldu, demiş. Gün geçmiş akşam olmuş. Ev sahibi gelmiş.\n\n—Baba hoş geldin, sefalar getirdin, diyerek çok hürmet göstermiş ve şöyle demiş:\n\n—Baba gelirken nelerle karşılaştın, diye de soruyor. Adam başlıyor başından geçenleri anlatmaya:\n\n—Öğlen bir pınara geldim. Bir adama rast geldim ki o da bir kabı üstten dolduruyor, kap alttan boşalıyor. Onu geçtim. Bir adama rast geldim ki o da odunu yığın yapıyor, yükleniyor kaldıramıyor. Kaldıramadıkça da odunu arttırıyor. Yine yükleniyor yine kaldıramıyor. Onu da geçtim. Büyükçe bir ağaca rast geldim ki onda da gölgesine oturdum. Gölge benden kaçtı. Ben gittim gölgeye, gölge kaçtı öteye. Onu da geçtim. Ondan sonra bir bülbüle rast geldim ki ağaca çıkıyor, iyice iyice ötüyor. Ağaçtan iniyor, pislikte deşiniyor. Yukarı çıkıyor, nameleniyor. Aşağı iniyor pislikte deşiniyor. Adam bunları anlatınca damadı:\n\n—İşte baba ahir zamanda öyle nesiller gelecek ki... Adamın doldurmak istediği hâlde dolduramadığı kap “Söyleyeceksin, söyleyeceksin boşa gidecek. Hiç kimse sözünü tutmayacak.”\n\nDiğer odunu kaldıramadıkça yüklenen adama gelince: “Günah işleyecek, az bulacak yine işleyecek.”\n\nGölgesini esirgeyen ağaca gelince “O zamanın zenginleri, fakiri fukarayı hiç gözetmeyecek. Hiç mi hiç gölgelik etmeyecekler.”\n\nBülbüle gelince “O da zamanın hocaları. Minareye çıkacaklar ezan okuyacaklar. Aşağı inince çoğu gıybet edecekler.” demiş. Ondan sonra bu adam:\n\n—Güle güle geçinin, mutlu olun evlatlarım, demiş ve köyüne dönmüş. Onlar ermiş muradına.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Adıyaman",
        "title": "Üç Taş",
        "text": "&nbsp;\n\n[ÜÇ TAŞ]\n\nEvvel zaman içinde bir anne ve oğul varmış. Annesi oğlunu evlendirmek istiyormuş. O ise utanıyormuş. Çok terbiyeliymiş. Anne bir gün oğlunun odasında üç taş bulmuş. Biri beyaz, biri pembe, biri siyahmış. Bunları almış akıllı bir komşusu varmış. Ona götürmeye gitmiş. Komşusu:\n\n—Sevin sevin, oğlun evlenmeyi istiyor, demiş. Bu beyaz tenli, kara gözlü, pembe yanaklı bir kız istiyorum demek, demiş.\n\nAnnesi hemen kız aramaya çıkmış. Oğlunun istediği gibi bir kız bulamıyormuş. Bakmış şehrin dışında bir yerde üvey annenin yanında bir tek kız varmış. Bunu istemiş. Üvey anne seve seve kabul etmiş. Düğün hazırlıkları hemen başlamış.\n\nÖnceden gelin hamamı adeti varmış. Kızı hamama götürmüşler. Hamama gidince üvey annesi kızın mutluluğunu kıskanmış. Kız yıkanırken başına bir ilaç sürmüş. Kız yıkandıktan sonra bakmış ki başında bir tek saç teli kalmamış. Kız çok ağlamış, çok üzülmüş.\n\n—Aman olsun bir takma saç takalım, düğünün yine olsun demişler. Bir takma saç bulup takmışlar. Kıza telli duvaklı bir düğün yapmışlar. Düğün gecesi damat gelinin duvağını açıyorum derken eli duvağa takılmış, takma saç düşmüş. Çocuk kızı ilk kez görecekmiş. Eskiden öyleymiş. Bir de bakmış ki kızda ne saç ne bir şey. Damat hemen o an:\n\n—Annem bu kızı nereden buldu, demiş ve evi terk etmiş. Bir daha da uğramamış. Anne sabahtan elimi öpecekler diye bekliyormuş ama gelen yokmuş. Gidip bakayım, demiş kendi kendine. Bakmış ki kız ağlıyor. Kıza her şeyi anlattırmış. Olanları duyunca anne, oğluna sinirlenmiş:\n\n—Oğlumu affetmeyeceğim. Gelip bana soraydı bu kızı niye aldın diye? Ben onun beğenmediği kızı almazdım. Kızım sen sabret, saçların çıkana kadar bekleyelim, oğlum da pişman olsun. Pişman olana kadar ben seni bırakmam. Sen benim gelinimsin, diyerek ana kız yaşamaya başlamışlar.\n\nKızın saçı uzamış ve eski güzelliğine kavuşmuş. Oğlansa gidiş o gidiş, bir daha uğramamış. Bunlar çok zenginlermiş. Oğlan güzel bahçeli, havuzlu bir ev yaptırmış. Bahçıvan da tutmuş. Annesine:\n\n—O kel kızı bırakıp gel, ben başkasıyla evleneceğim, diye haber yolluyormuş Annesiyse hiç cevap vermiyormuş. Kızın saçı başı uzayıp güzelleşince annesi kıza:\n\n— Sen git oğlumun bahçesinden bir demet beyaz gül al, demiş. Kız beyazları giymiş, çok güzel olmuş ve gitmiş.\n\n—Annemin bugün günü vardı, beyaz gül istiyor, demiş. Bahçıvan gülleri kıza vermiş. Tam kapıdan çıkarken oğlan görmüş onu, konuşamamış. Eve gelince anne sormuş:\n\n—Benim hayırsız oğlanı gördün mü? Kız da:\n\n—Kapıda karşılaştık, demiş. Anne:\n\n—Sen ses etme, ben seni bir daha gönderirim, demiş. Bir hafta sonra bu sefer kıza pembe elbiseler giydirmiş. Kız daha başka güzel olmuş:\n\n— Bu sefer pembe gül iste, demiş kıza. Kız gitmiş yine bahçıvanın yanına. Oğlan bunu görünce bayılmış. Yine konuşamamış. Bu sefer peşine koşmuş. Ama kız oralı olmamış. Anne yine sormuş:\n\n—Bizim oğlanı gördün mü, diye. Kız da:\n\n— Peşimden koştu ama ben bakmadım, demiş.\n\nOğlan annesine ben bir kız buldum. Onunla evleneceğim diye haber yollamış. Ama annesi yine ses çıkarmamış. Bir zaman sonra bu sefer de kıza kırmızı elbiseler giydirip kırmızı gül alması için köşke yollamış. Bir de kıza demiş ki:\n\n—Oğlum yanına gelince bilerek bir şeyle kolunu çiz, kanat demiş. Bakalım seni seviyor mu sevmiyor mu anlayacağız, demiş. Çocuk da köşkte kız gelsin diye bekliyormuş. Kız gidip:\n\n— Annem bir demet kırmızı gül istiyor, demiş. Oğlan bahçıvanı beklemeden:\n\n—Gel ben vereyim hanımefendi, demiş. Sen kimsin, nereden geldin, ismin ne şanın ne, derken kız birden gülleri koparmış. Güllerin dikenleri batmış kıza. Kızın eli kolu kan içinde kalmış. Oğlanın davranışlarından anlamışlar ki oğlan kızı gerçekten seviyor. Bunun sonucu yeniden evlenip bir ömür mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Al Çubuk ile Yeşil Çubuk",
        "text": "AL ÇUBUK İLE YEŞİL ÇUBUK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde büyük bir ülkede yaşayan bir padişah varmış. Bu padişahın üç kızı varmış. Bir de aynı devirde yaşayan üç dev varmış. Devlerin isimleri Kara Dev, Sarı Dev ve Küçük Dev imiş.\n\nKomşu ülkelerinin çok hasta bir padişahı varmış. Ne yemek yer ne su içer ne de uyurmuş. Üstelik gün gelmiş, parmağını dahi kımıldatamaz hâle gelmiş.\n\nBu padişahın üç oğlu varmış. Oğulları dünyadaki bütün hekimleri getirip babalarını tedavi ettirmişler. Ama hiçbiri iyileştirememiş.\n\nBir gün padişahın küçük oğlu rüyasında bir büyücü görmüş. Büyücü rüyasında padişahın küçük oğluna komşu ülkede yaşadığını, gelip kendisini bulursa babasının derdine dermen olacağını söylemiş.\n\nSabah kalkınca rüyasını ağabeylerine anlatmış. Üçü birlikte çıkmışlar yola. Komşu ülkeye varır varmaz büyücü karşılarına çıkmış. Babalarının kurtulmasının sadece al çubuk ve yeşil çubuk alınırsa mümkün olacağını söylemiş. Sonra devam etmiş. Çubukları alabilmek için gidilen yolda karşılarına üç devin çıkacağını ve bunlardan kurtulurlarsa peri padişahını bulmalarını söylemiş. Çünkü al çubuk ve yeşil çubuk peri padişahındaymış.\n\nÜç kardeş düşmüşler yola. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler. Bir yerde durmuş, dinlenmeye karar vermişler. Ağaçların arasından yine ağaçtan yapılan bir evden bir kız bağırmış. Bu kız, padişahın büyük kızı imiş.\n\n—Burada beklemeyin dev biraz sonra gelir, sizi yer, diye bağırmış. Ve bağırmasıyla devin sesi duyulmuş. Kız hemen kapıyı açmış. Kardeşler eve sığınmışlar. Padişahın büyük oğlu kızı beğenmiş ve evlenmeye karar vermişler. Kızla birlikte orada kalmış. Diğer iki kardeş yola koyulmuşlar. Günlerce yol aldıktan sonra bir yer bulup oturmuşlar. Bir kız:\n\n—Durmayın burada, dev geliyor, kaçın, sizi yer, diye bağırmış. Devi gören kardeşler hemen kıza doğru kaçmışlar. Burada padişahın ortanca kızı ve diğer padişahın ortanca oğlu birbirlerini sevmiş ve evlenmeye karar vermişler. Evlenip orda kalmışlar.\n\nKüçük oğlan tek başına yola devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş bir yere varmış dinlenmiş. Bir kız balkondan bağırmış:\n\n—Nerden geliyorsun, nereye gidiyorsun, diye padişahın küçük oğluna sormuş. Oğlan kızın yanına gelip derdini anlatmış. Kız padişahın küçük oğluna peri padişahının ve etrafındakilerin kırk gün uyumaya başladıklarını söylemiş ve boynundaki kolyeden bir boncuk ile iki tel saçı, padişahın küçük oğluna vermiş.\n\nBoncuk peri padişahının kapısındaki uyuyan köpek içinmiş. Saçları da zor durumda kaldığında birbirlerine değdirince zorluktan kurtulması için verdiğini anlatmış.\n\nPadişahın küçük oğlu, tekrar dönüp kız götürmek için geleceğine söz verip yola çıkmış. Dağları, dereleri aşmış ve peri padişahının sarayına varmış. Herkes uykudaymış.\n\nPadişahın küçük oğlu, kızın verdiği boncuğu köpeğin kulağına bırakmış ve köpek daha derin bir uykuya dalmış. Sonra saraya girmiş, bir odanın kapısını açmış. Burası altınlar ile doluymuş. Bir kapı daha açmış. Değerli taşlar ile doluymuş. Bir kapı daha açmış. Peri padişahını görmüş. Yeşil çubuk sağ yanında, al çubuk sol yanında yatıyormuş. Peri padişahını anlındaki benden öpüp çubukları alıp gitmiş. Söz verdiği kızı da yanına alıp abilerini bulmak için yola çıkmış.\n\nÖnce ortanca abisini Sarı Dev’in evinde bulmuş, beraber kaçmışlar. Yola çıkmışlar ikisi birlikte büyük abisini Kara Dev’in evinde bulmuş ve birlikte kaçmışlar.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler bir kuyu başında dinlenmeye karar vermişler. Hepsi uyumuş, ama iki büyük erkek kardeş uyuyamamışlar. Büyük kardeş, al çubuk ve yeşil çubuğu küçük kardeşlerinin tek başına aldığını babaları öğrenirse kendilerine kızacaklarını düşünmüş. Küçük kardeşlerini kuyuya bırakıp oradan kaçmışlar. Saraya varıp babalarının vücuduna al çubuk ve yeşil çubuğu sürmüşler. Babaları iyileşmiş ve yanlarında getirdikleri padişahın küçük kızıyla evlendirmek için hazırlıklara başlanmış.\n\nKüçük kız hiç tepki göstermemiş. Çünkü padişahın küçük oğluna verdiği saçları hatırlamış. Padişahın kuyuda kalan küçük oğlu saçları birbirine vurmuş. Vurduğu anda bir cin belirmiş. Bu cin ne isterse yapacağını söylemiş. Adam kendisine kanatları olan bir at vermesini söylemiş. Cin hemen normal atların iki kat büyüklüğünde kanatlı bir at vermiş. Padişahın oğlu yola çıkınca cin kaybolmuş.\n\nBu arada diğer tarafta peri padişahı, al çubuk ve yeşil çubuğun bulunduğu ülkeye gelmiş ve çubukları alanlarla konuşmak istemiş. Padişahın büyük oğlu peri padişahının bulunduğu çadıra girmiş, nasıl aldığını anlatmaya başlamış:\n\n—Elimi kolumu sallayarak aldım, demiş. Peri padişahı:\n\n—Yalan söylüyor, demiş ve kafasını vurdurmuş. Padişahın ortanca oğlu:\n\n— Alırken ben de yanındaydım, deyip girmiş çadıra. Karşıma iki dev çıktı. Onları öldürüp aldım, demiş. Peri padişahı:\n\n—Yalan söylüyor, demiş ve kafasını vurdurmuş. Bu arada padişahın küçük oğlu da gelmiş ve babasının huzuruna çıkmış. Ağabeylerinin yaptığı oyunu ve başından geçenleri anlatmış. Daha sonra peri padişahının huzuruna çıkıp nasıl aldığını anlatmış.\n\nPeri padişahı anlattıklarını doğrulayıp al çubuk ve yeşil çubukla ülkeden ayrılmış. Ayrılırken ülkeye türlü güzellikler bırakmış. Padişah düğünün küçük oğluna ait olduğunu ilan edip oğlu için kırk gün kırk gece düğün başlatmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine …\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "KÜÇÜK OĞLAN VE CENGAVER",
        "text": "KÜÇÜK OĞLAN VE CENGAVER\n\nBir varmış&nbsp;bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken ülkenin birinde bir oduncu yaşarmış. Bu oduncunun üç tane oğlu varmış. Oduncunun bulunduğu ülkede güzel bir orman bulunurmuş. Ama oduncu bu ormanda&nbsp;köprünün öbür tarafına geçemezmiş. Çünkü köprü tarafına geçenleri, kim olduğu bilinmeyen birileri öldürürmüş. Ama gel gör ki en iri ağaçlar bu taraftaymış.\n\nGel zaman git zaman oduncu bundan sıkılmış ve diğer tarafa geçmeye karar vermiş. Ama köprünün daha ortasına gelmeden nereden geldiğini bilmediği bir kılıç darbesiyle yere serilmiş.\n\nBunu öğrenen oğullar toplanarak babalarının öcünü almaya karar vermişler. Anneleri ise bu duruma razı olmamış. Çünkü anneleri bunun imkânsız olduğunu biliyormuş. Ama oğullar vazgeçmemişler. Büyük oğlu eline kılıcını alıp yola koyulmuş. Babasıyla aynı sona uğramış ne yazık ki. Ortanca da aynı yolda ölmüş.\n\nSıra küçük oğlana gelince köprünün üzerindeki atlı cengâveri o da öldürememiş. Atlı cengâver de onu öldürememiş.\n\nDaha sonra küçük oğlan ormanın içine dalmış. Az gitmiş, uz gitmiş bir de bakmış ki altı tane dev anası, kazan koyup yemek yapıyorlar. Her birinin elleri biri yerde biri gökte. Kocaman bedenliler.\n\nKüçük oğlan bunlardan birinin ona yardım edebileceğini düşünmüş. Hemen birinin sütünü emmeye başlamış. Dev anası bunu fark edince iş işten geçmiş. Çünkü onun süt çocuğu olmuş. Onu öldüremeyeceğine karar vermiş. Oğullarının da öldürmemesi için onu saklamış.\n\nAkşam olunca dev anasının oğulları gelmiş. Evde bir insanoğlu olduğunu anlamışlar. Dev anası küçük oğlanın öldürülmesini engellemek için durumu oğullarına anlatmış.\n\nKüçük oğlan hemen durumu dev kardeşlerine anlatmış. En büyükleri daha bilgeymiş. Küçük oğlana yapması gerekenleri anlatmış. Cengâverin saklandığı yeri söylemiş. Ona, kimsenin onu yenemeyeceği bir kılıç vermiş. Bir de şişe vererek ona:\n\n— Bu şişeyi attığında her yer cam olur, demiş.\n\nKüçük oğlan atlı cengâverin kaldığı yere gitmiş. Cengâver de o sıra oraya gelmiş. İkisi kavgaya tutuşmuş. Cengâver küçük oğlanı yenemeyeceğini anlayınca kaçmış. Küçük oğlan da şişeyi atmış ve her taraf cam içinde kalmış. Ama cengâver atını cam yığınlarının içine sürmüş ve atın kan revan içinde kalınca, ayaklarıyla zor da olsa kaçmayı başarmış.\n\nKüçük oğlan, dev abisine gelip durumu anlatmış. Dev abisi de ona, bu sefer savaşçının upuzun saçları olduğunu ve saçları yatınca yedi yatağa doladığını anlatmış. Arkasından da eve girince onun saçlarını kesmesini, böylece saçlarını ona dolayamayacağını ve kılıçla onu esir alabileceğini söylemiş.\n\nKüçük oğlan kılıcını almış, eve gelmiş ve onun uyumasını beklemiş. Cengâver mihverini çıkarınca güzel mi güzel bir kız ortaya çıkmış. Kıza hemen âşık olmuş. Kız uyuyunca hemen saçlarını kesmiş ve onu esir almış. Ağabeylerinin ve babalarının diyeti olarak onunla evlenmiş.\n\nGel zaman git zaman bunlar mutlu mesut yaşarlar. Ama kız o kadar güzeldir ki küçük oğlan onun dışarı çıkmasını hiç istemez. Anasını da bu konuda uyarır. Ama bir gün küçük oğlanın anası hastalanır. Kız da mecburen su getirmek için çeşmeye gider. O gün de padişahın oğlu atına su içirmek için çeşmeye gelir. Çeşmede kızı görünce hemen âşık olur. Bu sevdadan yemeden içmeden kesilir. Padişahın oğlunun derdine derman olmaları için vezirlerinden yardım ister. Vezirler de o kızın alınması gerektiğini söyler. Böylece kızı alıp saraya götürürler.\n\nKüçük oğlan odundan gelip de durumu anlayınca ne yapacağını bilemez ve hemen dev abisinden yardım ister. Dev ağabeyi da ona şunları anlatır:\n\n— Kızın huysuz bir atı var. Söyle karına düğün zamanı o ata binsin. Karın, ata, kendinden başkasını seyis olarak kabul etmesin. Tam düğün alayı çıkarken ata kendin de bin, der. Sonra da bir şişe de su vererek arkadan gelenlere atmasını söyler. Çünkü o su bir sele dönüşmektedir.\n\nKüçük oğlan hemen annesinin yanına gelir, her şeyi anlatır ve annesinden bütün bunları karısına söylemesini ister. Oğlanın annesi, hemen sarayın yolunu tutar. Saraya gelir, kızla görüşmek ister. Fakat kabul etmezler.\n\nKız çok ağlamaktadır bu sırada. Kızı susturur düşüncesiyle kadını kızla görüştürürler. Kıza, padişah ve padişahın oğluna iyi davranmasını ve ağlamamasını söyler. Ama bir şart koşmasını söyler. Düğün günü kendi atından başkasını kabul etmeyeceği şartını koşmasını söyler.\n\nDüğün zamanı gelip çatınca kızın atını getirirler. Ama at o kadar huysuzdur ki kız ata bir türlü binemez. Çünkü kız, ata huysuz olmasını ve seyis olarak da sadece kocasını kabul etmesini söylemiştir. Atın huysuzluğunu hiçbir seyis durduramaz. Kızın kocası düğün alayının içindedir:\n\n— Bu atı ben sakinleştirebilirim, diyerek atın yanına gelir. At, kız söylediği için sorun çıkarmaz. Kız ata biner, oğlan da atı önden çekmektedir. Tam düğün alayı çıkarken oğlan da ata biner, kaçmaya başlarlar.\n\nMuhafızlar onları takip eder. Oğlan tam kaçarlarken şişe ile suyu yola atar. Bir anda bir sel gelerek onları takip eden bütün muhafızları alıp götürür. Bunu gören padişahın oğlu hatasını anlar, onlara bir daha dokunmaması gerektiğini fark eder.\n\nKüçük oğlan bunun üzerine annesi ve karısını alarak başka bir diyara taşınır ve mutlu mesut yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "Bıcırık",
        "text": "&nbsp;\n\n[BICIRIK]\n\nBir varmış, bir yokmuş, köyün birinde küçük ama oldukça zeki bir çocuk yaşarmış. Boyunun ufak tefek olmasından dolayı adına &nbsp;&nbsp;&nbsp; “Bıcırık’’ demişler.\n\nBıcırık üç arkadaşıyla oynuyorken farkından olmadan uzaklaşırlar. Uzun zaman sonra kaybolduklarını anlarlar. Birkaç saat yürüdükten sonra ısısız bir yerde kulübe görürler bu kulübede bir dev yaşıyormuş. Çocuklar çaresizce kapıyı çalarlar. Karşısında çocukları gören dev sevincinden ne yapacağını şaşırır. Burnuna yeni ve leziz yemek kokuları gelir. Onlara hiçbir şeyi belli etmeden içeri davet eder, karınlarını doyurur:\n\n— Yatma zamanı deyip yataklarını açar.\n\nAmacı onları uykudayken öldürüp mideye götürmektir. Bizim Bıcırık bu devin niyetini anlar. Bu nedenle bir türlü uyuyamaz. Dev ikide bir gelerek onları kontrol eder, fakat Bıcırık bir türlü uyuyamıyordur. Dev, Bıcırık’a neden uyumadığını sorar. O da:\n\n— Ben uyumadan önce annem bana kete açardı. Onu yer öyle uyurdum, der. Bunun üzerine de dev hazırlık yapar, uzun uğraşlarından sonra keteyi açıp pişirir. Bıcırık’a getirir o da afiyetle yer. Dev, Bıcırık’a:\n\n— Hadi uyu artık, der ve odadan çıkar. Tekrar kontrole geldiğinde Bıcırık’ın uyumadığını görür ve nedenini sorar. Bıcırık:\n\n— Benim annem uyumadan önce bana dereden kalbur ile su taşırdı. Ben de o sudan içerdim ve uyurdum, der.\n\nBunun üzerine dev, kalburu alarak dereye koşar. Kalburu su ile doldurur, biraz ilerleyince suyun yok olduğunu görür. Tekrar tekrar dener ama kalbur delikli olduğundan bir türlü dolduramaz.\n\nSabaha kadar onunla uğraşır. Bu olaya çok sinirlenen dev, evin yolunu tutar. Bıcırık olayı arkadaşlarına anlatır. Tam o sırada dev gelir.\n\nDev gelmeden önce Bıcırık ve arkadaşları kulübenin tepesine çıkmışlar. Dev eve gelince onları göremez, hayıflanarak bağırmaya başlar. O sırada Bıcırık yukarıdan bağırır:\n\n— Korkma, dev anne biz buradayız. Üstelik burası çok güzel, der. Dev, Bıcırık’a oraya nasıl çıktıklarını sorar. Bıcırık da ona dışarıdaki değirmen taşını boynuna takıp zıpladığını ve böylece oraya çıktığını söyler.\n\nDev de onların yanına gidip onları yakalamak için aynısını yapar. Fakat boynunu kırar. Acı içerisinde kıvranan dev:\n\n— Ben bu yolu beceremedim, başka yolu yok mu oraya çıkmanın, der. Bıcırık bu durumda hemen yeni bir çare düşünür ve deve:\n\n— Eğer altında ateş yanan şu saca çıkarsan zıplayıp yanımıza gelirsin, der.\n\nBunu duyan dev, hemen sacın üzerine çıkar. Ateşin etkisi o kadar fazladır ki ayakları hep yanar, kalkamayacak hâle gelir. Artık yürüyememektedir.\n\nDev o kadar bağırır ki yer gök inler. Çevredeki herkes oraya koşar. Gelirler ki Bıcırık ve arkadaşları damda oturuyor, dev ise can çekişiyor. Bıcırık ve arkadaşlarını oradan alarak ailelerine ulaştırırlar. Dev de oracıkta son nefesini verir.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kocaeli",
        "title": " Ceviz Ağacı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; &nbsp;evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ormanların orta yerinde küçücük bir köy varmış. Bu köyde küçük bir aile yaşarmış. Bu aile bir anne ve babadan oluşuyormuş. Baba her gün ormana gider, odun toplarmış. Topladığı odunları Karagöz adındaki eşeğin sırtına yükleyip köye getirirmiş.\n\nGünlerden bir gün şafak sökerken orman yoluna koyulmuş. Eşeği ve kendisi sakin sakin ilerliyormuş. Akşam olmadan odunları toplayıp köye dönmüşler. Döndüklerinde bir de ne görsünler. Köy baştan başa dumanlarla kaplanmış. Köyden hiçbir ses seda gelmiyormuş. Sonra oduncu hızla kendi evine doğru koşmuş. Çok şükür ki hanımı yaşıyormuş. Ona köyde ne olup bittiğini sormuş. O da:\n\n— Sorma başımıza gelenleri bey! Köyü cadılar bastı. Ortalığı yakıp yıkmaya başladılar. Sonra bizim bahçeye geldiler. Bizim yeni yeşeren ceviz ağacını gördüler. Cevizdeki dalları sayıp senin yedi tane çocuğun olacak deyip gittiler.\n\nAradan yıllar geçmiş. Daha sonra oduncu ve karısının yedi oğlu olmuş. Bu çocuklar arasında birer yaş fark varmış. Her bir çocuk doğduğunda da ceviz ağacının birer tohumu açıyormuş. En küçük çocuğun on yedi yaşını doldurduğu gün, aniden cadılar tekrar köye gelmişler, yedi çocuğa o evden bir kız kardeşleri olana kadar ayrılmaları gerektiğini söylemişler.\n\nBirkaç hafta sonra çocuklar köyü terk edip çok uzaklardan bir konağa yerleşmişler. Gitmeden önce annelerinin doğuracağı çocuk erkek olursa ceviz ağacına bir tırpan, kız olursa bir teşi* bağlamaları gerektiğini söylemişler. Kız kardeşleri olmazsa eve dönmeyeceklermiş.\n\nGünlerden bir gün anneleri doğum yapmış, ancak babaları teşi yerine yanlışlıkla ağaca tırpan asmış. Bunu gören yedi kardeş yasa boğulmuşlar. Bir daha eve dönmeyeceklerini düşünmeye başlamışlar.\n\nAradan yıllar geçmiş oduncu, kızı büyüyünce ona her şeyi anlatmış. Kız yedi abisinin olduğunu duyunca çok sevinmiş. Babasına kardeşlerine nasıl ulaşacağını sormuş. Babası, ulaşmanın sadece bir yolu olduğunu söylemiş. Yedi dağ ötesinde, küçük bir evde, bir dede yaşıyormuş. Bir&nbsp;dede çamurdan eşekler yapıyormuş. Ancak çamurdan yapılan eşekler kızcağızı ağabeylerine götürebilirmiş.\n\nAdam, oduncuya bir eşek yapmış. Oduncu, kıza eşeği vermiş. Dedeye, ne yapmaları gerektiğini sormuş. O da kızın eşeğe bineceğini ve gözlerini hiç açmaması gerektiğini söylemiş.\n\nKız eşeğe binmiş ve yola koyulmuş. Ama önünde bir kuş ötünce korkmuş ve gözlerini açmış. Anında eşek bir toz yığınına dönüşmüş. İkinci defa dedeye gidip eşek yaptırmışlar. Ama bu sefer de kız gözlerini açmış ve eşek yine toz bulutuna dönüşmüş.\n\nÜçüncü defa, dedenin yanına gittiğinde şansının artık son olduğunu öğrenmiş. Bu defa da gözlerini açarsa şansını kaybedecekmiş.\n\nKız, bu sefer söz vermiş. Babasına gözlerini siyah bir bezle kapatmasını söylemiş ve yola koyulmuş. Bu defa gözlerini açmamış, kardeşlerinin oturduğu konağa gelmiş. Ancak konak çok berbat bir hâldeymiş. Çok uzun zamandır, evlerine bir kadın eli değmediği belliymiş.\n\nKız oraları silmiş, süpürmüş ve güzel yemekler yapmış. Kardeşlerinin yolunu beklemiş. Kardeşleri gelmiş ve evi böyle görünce daha çok şaşırmışlar. Aynı zamanda çok da sevinmişler. Ertesi gün, sabah kahvaltısından sonra kardeşlerini evde yalnız bırakıp ormana gitmişler. Kız da bahçeye gezinmeye çıkmış. Büyük bir saray görmüş, bu iki başlı devin sarayı imiş.\n\nDev, kızı esir almış. Bu dev insanların kanını emerek yaşıyormuş. Kız ile bir anlaşma yapmışlar. Kız her gün ağabeyleri gittikten sonra seslenecekmiş. O da parmağını uzatacakmış.\n\nBir gün, iki gün dev böyle devam etmiş. Bir iki hafta sonra yedi kardeş, kız kardeşlerinin durumunu hiç beğenmemiş. Kız günden güne zayıflıyormuş. Daha sonra kız kardeşlerine neden bu hâle geldiğini sormuşlar. Kız her şeyi anlatmış.\n\nKardeşleri, devi öldürmeyi düşünmüşler. Ancak devi sadece bir darbeyle öldürmeleri gerekiyormuş. Kardeşler sabahleyin erkenden devi beklemeye başlamış. Sonra küçük kardeşleri devi tek bir darbeyle öldürmüş.\n\nBütün kardeşler sevinç içinde birbirine sarılarak evin yolunu tutmuşlar. Babaları ve anneleri kaç yıldır onların yolunu gözlüyorlarmış. Sonunda kavuşmuşlar ve ömürleri boyunca mutlu bir hayat sürmüşler.\n\n*teşi: Yün eğirmeye yarayan tahta araç.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kara Yılan",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\nVakti zamanında bir padişah varmış. Bunun hiç çocuğu olmuyormuş. Bir gün bir derviş bir elma vermiş, bunu yarı yarıya hanım sultanla yemişler. Sultan gebe kalmış, doğura doğura kara bir yılan doğurmuş. Kara yılan doğar doğmaz ebesini ısırmış, ebeyi az daha öldürüyormuş.\n\nPadişahın harem ağaları kapı kapı dolaşıp dadı aramaya başlamışlar. Fakat kimseyi bulamamışlar. Nihayet, üvey kızından hoşlanmayan bir kadın onu, harem ağalarına peşkeş çekmiş, kabul ettirmiş. Kız saraya giderken annesinin mezarını ziyaret etmiş:\n\n—Anacım, anacım… Üvey annem, beni saraya çocuk bakmaya gönderiyor. Kara yılan beni de öldürecek, anacım bana imdat et, diye yalvarmış. Hemen mezardan bir ses gelmiş:\n\n—Kızım, bir kutunun içine süt koy, yılan hücum edince kutuyu aç, yılan içine düşer. Hemen kapağını kapat, padişaha götür ver, demiş.\n\nKız, annesinin dediğini yapmış. Padişah kara yılanı zapt ettiği için kıza teşekkür edip bahşişler vermiş. Kutunun içindeki yılana bakmak için bir cariye tutmuşlar, kara yılan beş yaşına girince mektebe gitmek istemiş. Padişah bir hoca tutmuş, kara yılan hemen hocayı öldürmüş. Başka hoca getirmişler, onu da öldürmüş. Başka hoca getirmişler, onu da öldürmüş. Kısacası hangi hoca gelse onu öldürüyormuş. Nihayet vezirler toplanıp demişler ki:\n\n—Kara yılanın tayası* kimse, onu ancak o okutur. Padişah bunu makbul bulmuş, kızı çağırtmış. Kara yılanı okutmasını emretmiş. Kız yine annesinin mezarına koşup anasından istimdat etmiş ve mezardan ses gelmiş:\n\nKızım hiç korkma, kırk bir tane gül değneği al, kara yılan hücum edince, kırk değnekle vur. Kırk bir de dur. Kız annesinin dediğini yapmış. Kara yılan alfabeye başlarken kıza hücum etmiş. Kız hemen değnek ile vurmuş.\n\nBu durumu padişaha müjdelemişler, kıza büyük ihsanlar vermiş. Kız da annesine götürmüş.\n\nKara yılan büyümüş, evlenmek istemiş. Bir kız bulmuşlar, daha ilk gece de yılan kızı sokup öldürmüş. Nihayet tayası, hocası olan kıza müracaat etmişler.\n\nKız kabul etmiş, fakat kız yine annesinin mezarına koşup yalvarmağa başlamış ve hemen mezardan ses gelmiş:\n\n—Kızım, kırk tane kirpi derisi al, bunu üstüne giy, yılan sana hücum ederse dikenler batar, bir şey yapamaz. Şayet sana elbiseni çıkar derse, sen çıkar, ben de çıkarayım, dersin. O elbisesini çıkarırsa hemen mangala at, yak, demiş.\n\nKız annesinin dediğini yapmış. Kara yılan kıza hücum etmiş, fakat dikenler batınca geri çekilmiş.:\n\n— Soyun, elbiseni çıkar, demiş. Kız:\n\n—Sen soyun, ben de elbisemi çıkarayım, cevabını vermiş. Kara yılan hemen derisini çıkartmış, kız bir mangal getirmiş ve deriyi atıp yakmış.\n\nDeri yanar yanmaz, kara yılan ayın on dördü gibi bir delikanlı olup, ortaya çıkmış. Bunun üzerine kız da soyunmuş, gerdeğe girmişler. Ertesi günü bütün saray hayrete düşmüş. Sultanla şehzade mesut yaşarlarken, bir gün şehzade seyahate çıkmış.\n\nBir ay sonra bir mektup yazmış. Saray halkı kızı kıskandığı için, içindeki mektubu değiştirmişler. Kızın öldürülmesi için bir sahte mektup koymuşlar. Valide sultan, bunu okurken kız da kapının arkasından içeriyi gözetliyormuş. Kız, işi öğrenince saraydan kaçmış. Yolda bir türbeye rast gelmiş. Bu&nbsp;türbede bir tabutun içinde bir delikanlı yatıyormuş. Delikanlı, kızı görünce:\n\n—Aman buradan savuş, şimdi bir güvercin gelir, seni öldürür, demiş. Kız tabutun içine girmiş, saklanmış. Biraz sonra güvercin gelmiş, kızı görmemiş, gitmiş.\n\nBir süre kızla delikanlı tabuttan dışarı çıkmamışlar. Meğer bu güvercin, o memleketin sarayının şehzadesi olan delikanlıya düşman imiş, onu bu tabuta getirip yatırmışlar. Şehzadenin adı da Bahtiyar imiş.\n\nDelikanlı, kızla birlikte saraya dönmüş. Bahtiyar ile kız, kardeş kardeş mesut yaşaya dursunlar, kara yılan saraya dönmüş. Karısını aramış, işi anlatmışlar. Bu hainliğe kızıp çıkmış; diyar diyar dolaşarak karısını aramaya koyulmuş. Şehzadenin yanına gelip görüşmüşler. Şehzade, kıza:\n\n—Sen, benim hayatımı kurtardın, ben de sana iyilik edeyim, işte eski kocan, onunla mesut ol.\n\nKızı kara yılana bırakmış, ertesi sabah kızı alıp sarayına dönmüş. Kırk gün kırk gece düğünden sonra tekrar gerdeğe girip muratlarına erdiler.\n\n*taya: Dadı\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "[Kaplumbağa ile Peri Kızı]",
        "text": "&nbsp;\n\n[KAPLUMBAĞA İLE PERİ KIZI]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir padişahın üç tane oğlu varmış. Çocukların yaşları ilerlemiş, kemale ermiş. Bunlar ne yapmışlar, evlenmek istemişler. Ama padişah, çocuklarını hiç evlendirmeyi düşünmüyormuş.\n\nPadişahın çocukları bir gün bakmışlar olacak gibi değil, gidip bir karpuz almışlar, karpuzu babalarına göndermişler. Babaları da karpuzu almış. Bu çürük karpuza düşünmüş düşünmüş, bir anlam verememiş. Ben bu çürük karpuzu ne yapacağım diye sormuş. Vezir:\n\n—Padişahım, çocuklar evlenmek istiyorlar, bunları evlendirmenin vakti geldi, artık evlendir, demiş. Padişah da çocuklarını yanına çağırmış:\n\n— Peki sizden bir isteğim var, demiş. Hepiniz birer tane oku yan yana atacaksınız. Bir yer gösterip buradan atacaksınız. Hangi evin damına düşerse oradan kızı alacaksınız.\n\nÇocuklar da almışlar, en büyük oğlu yayı germiş, atmış oku, Ferdi’nin evinin damına düşmüş, onun kızıyla evlenmiş.\n\nOrtanca oğlu da aynı şekilde atmış, onun oku da Nehalle'nin çatısına düşmüş, o da onun kızıyla evlenmiş.\n\nKüçük oğlan da atmış. Ok, bir tane taşın yanında bulunan kaplumbağanın sırtına düşmüş. Orada bulunanlar:\n\n—Herhâlde bu olmadı, böyle bir şey olmaz. Sen onunla evlenemezsin, demişler. Küçük oğlan:\n\n— Baba bunda da vardır bir hikmet, demiş. Padişah buna çok kızınca çiftliğe kümese kapatmış. Sonra aradan on gün geçmiş, bunlar bir kümeste kalmışlar öyle. Oğlan vazgeçmeyince padişah kaplumbağı gelin almaya razı olmuş. Bir süre sonra padişah:\n\n—Haydi gelinlerim gelsin de bir göreyim, demiş. Bunları yemeğe çağırmış. Padişahın küçük oğlu gelmiş, eve akşam olunca kaplumbağanın yanında derin derin düşünmeye başlamış:\n\n—Ya demiş nasıl olacak bu iş. Ben seni nasıl götüreceğim öbürlerinin yanına, onlar gelincik gibi. Birden kaplumbağa konuşmaya başlamış:\n\n&nbsp;—Ne düşünüyorsun böyle, demiş. Padişahın küçük oğlu da ona:\n\n— Sen nasıl böyle konuşuyorsun, demiş.\n\n—Ben konuşurum, demiş başlamış konuşmaya. Tavşanı, otu, obayı anlatmış. Sonra da:\n\n—Sen hiç meraklanma. Sabah bir olsun…İcabına bakarım, demiş. Sabah olmuş, kaplumbağa, padişahın oğluna demiş ki:\n\n—Sen beni bulduğun düzlükteki taşın yanına git, onun yanında bir tane daha taş var, o taşın dibinde de küçük bir tane delik var. O deliğin başına git, “yuvamlık başlı kaymer” diye seslen, demiş.\n\nPadişahın oğlu gitmiş. Kardeşlerine aynı kaplumbağanın dediği gibi seslenmiş. Bunlar da ufak bir sandık vermişler. Sandığı getirip kaplumağa vermiş. Kaplumbağa sandığı açmış. Meğer kaplumbağa bir peri kızıymış. Padişahın küçük oğlu sandığı açınca bakmış ki kaplumbağa kabuğunu atmış, dünya güzeli bir kız olmuş. Sandıktan çıkarttıkları giyinmiş.\n\nPadişahın küçük oğlu almış kızı, doğru saraya yemeğe gitmişler. Herkes şaşırmış bu ne diye. Yemek esnasında padişah:\n\n—Bu kaplumbağa değil peri kızıdır, demiş.\n\nYemeğin içinde bir parçayı alıp elbisesinin kolunun içine atmış. Herkes şaşmış bu ne biçim peri kızı diye. Tam bu sırada yemek bitmiş, herkes padişahın diğer masasına geçmiş.\n\nGelinler sıraya girmiş, o anda peri kızı kolunun içinden altın bir ağızlık çıkarmış ve padişaha göstermiş, diğerleri şaşırmış. Bakmışlar ki bu hakikaten padişahın gözüne girecek. Padişah anlamış ki bu işte bir iş var. Sonra padişah:\n\n— Bana öyle bir adam verin ki kendisi bir karış sakalı iki karış olsun, demiş.\n\nPeri kızıyla eve geldikten sonra padişahın oğlu derin derin düşünmeye başlamış. Nerden bulacağız bu adamı diye. Sonra peri kızı sorunca, babam benden böyle bir şey istedi. Peri kızı:\n\n— Sen sabahı bekle, demiş, beklemişler. Sabah olunca:\n\n— Beni bulduğun taşın yanına git “yuvamlık taş mıyım kaya mıyım” diye seslen. Sonra küçük kutu verecekler, onu al, gel.\n\nAynen peri kızının dediği gibi gitmiş küçük sandık gibi bir kutu vermişler. Padişahın oğlu da almış götürmüş. Yalnız sen burada açma, padişahın huzurunda aç, demiş peri kızı. Oğla,n padişahın huzuruna çıkmış:\n\n— Getirdim babacığım istediğiniz kutuyu, demiş. Padişah kutuyu açar açmaz hakikaten de kendisi bir karış, sakalı iki karış cin gibi bir şey çıkmış. Padişah bunun üzerine:\n\n— Bu nasıl bir adam, cin gibi diyerek, şaşırmış. Padişah:\n\n— Sakalı neden yaptın, demiş. Cin gibi olan adam tekrarlamış. Padişah ne derse o cin gibi adam tekrarlayıp duruyormuş, git gide bağırmış, sesini yükseltmiş. Padişahın artık canı sıkılmaya başlamış ve bağırarak:\n\n— Nerden bulduk bunu, demiş. O da aynen bunu nerden bulduk, diye bağırmış. Derken kendisi bir karış, sakalı iki karış olan adam öyle bir name patlatmış ki sarayı yıkılmış. Padişah da surların altında kalmış ve ölmüş.\n\nDaha sonra da küçük oğlan tahta geçmiş ve padişah olmuş. Peri kızıyla evlenerek kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "[Çocuk ile Pişig]",
        "text": "Pir zamanun içinde hocanın, üş telebesi varidi, onları künün pirinde naklediy ki he gim pir rüya görürsa, heyrolaki temeyince, nakl etmenuz.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Çeçuiğun piri bir rüya körmüşdür. Hocasına dedi ki; ben bir rüya körmüşüm. Hocasi:\n\n– Ne kördun ?&nbsp;O da temedi. Hocasi kovdi oni. O da derhal evine kelmişdur. Pir vakit sora ayni ruya akline kelmişdur. Anasına babasına temişdur. Ben bir rüya körmüşdüm.\n\n&nbsp;– Ne kördün oğlum?&nbsp;&nbsp;Yine çeçug temedi. Anasi babasi ona tarılmişler, sen bizum pir evldaumuz olasun da sen pize bir rüyayi nakletmeyesün. Evden puni kovdiler. Derhal çeçug yola düşüp kitdi. Pir padişahun sarayının oğunden keçerken patşah puni körmüşdür. Çeçuğu kendi yanina almişdur. &nbsp;Pir muddet oraya kalmişdur. Yine ayni rüya hatırına kelmişdur. Padişaha sefgetlum, pen bir rüya körmüşüm.\n\n&nbsp;– Padişah: ne kördün, tiya sordi.\n\nKendisi temedi padişah gazaba kelur, derhal puni zindana atayur. Pu aradabir müddet keşdukten sora rus kiralun uş teklifati patşaha yazmişdur. Punnari anlamasan şu memleğedi senden alacağum. O da kabul etdi. Puna bir çift haroz köndermişdur. Punnarın peyuğuni ve kuçuğini soçup pana köndersun. Punnari almiş, terazile tartmişdur. Hiç pirinin ayramamişdur. Derhal padşah tüşünme paşlamişdur. Arada pir muddet keçduğdan sorazindandan olan çeçuğin yanina patşahun kizi varmişdur. Orada dtüşünme paşlamişdur. Çeçuğ sormuş ki:\n\n– Niçun düşünüysün? Kiz puna kiralun, pobama poyle bir teklifati olduğuni anlatdi.\n\n&nbsp;Çeçug da temiş ki:\n\n– Hiç tüşünma, punnan kolayi yoktur. Kiz sormuş ki:\n\n– Nedur kolay ?\n\nO da demiş&nbsp;ki:\n\n– İğisini pirer pirer ayri, pir izin, yerlere koyun. Uş kün aç tursunlar, yem vermanuz. Ona sora çigarun punnari pir araya keturun. Pir pirlerine doğuşdurun punnari. Hangisi yenersa peyuği odur.\n\nTerhal kiz kelup bobasina nekleyledi.\n\n– Gidun felan kori geturun bu canavar yesun. Getürmüşler, canavar yememiş, gidun fela ölüyi alun getürün, demiş. Gitmiş almış getürmüşler. Onu da yememiş.\n\nDemiş:\n\n– Bu öli yemedu, kori yemedu, bu bizi yiyecek Haydın bu köyden kaçalum.\n\nO akillinin lafınnan bu köyden kaçmişler. O canavar orede kalmiş. Sıcannan, kuşan, geçinirmiş. Arada bir tilki gelmiş, kedi kardaş benum ayu bir kardaşım vardur, buni evlendiriyuruk, sende bizim duğunumuza gel.\n\n– Peki geleyim, demiş.\n\nTilki bakmiş ki pisik gelecek, demiş.\n\n– Sen peşimden gel ben gideyim hazırluk apayım: gitmiş ayuya demiş ki:\n\n– Ayu kardaş pisik geliyor, bunu nasıl edelum da yeyelum, ayu da demiş ki:\n\n&nbsp;–Sen çıg kadideki ağaca. Tilki çıgmış ağaca, ayu da girmüş ambara, bazen kardırur başıni bakarmiş pisig geldumi.\n\nO arada pisig da gelmiş. Bakmiş ki ambardan bişe gafasını endurup kaldırıyor. Buni sıçan zannetmiş, gendini ambara atmış. Sıçani dutdum diye ayunun kulaklarına yapışmiş. Ayu korkusundan öyle&nbsp;bir bağırmiş ki ayunun yüragı çatlamış. Pisik korkusunnan gerisin geriye kaçmiş. Kapideki aca çıgmiş. Tilki bakmiş ki bu ayuyi bartdi beni de yiyecek, gendisini acın tepesinnen altına atdı. Tilki ağacun altında eldi. Pisig da bir zaman sora, altına endi. Döndü köye gitdi.bu köyde akillisi onbeş gün sora, gidun bakun o canavar köydemüdür, yoksa gitdümi. Gelmiş bakmişler ki pisik evun üstunde oturmiş güneşe karşu, elini yalayır, yüzuna süriyor.&nbsp;Onar gerisun geriye kaçmişler; gitmiş akilley demişler ki; bize dediki siz bu köye gelirsanız bu gulağumun arkasuna koyup, sizi hep yiyacağum durmayalum. Ordan kakmiş getmişler, gitmişler bir köye pakmişler orada pisig var. Bolaşmişler kaçma, köylü demiş.\n\n– Ne kaçarsunuz?\n\n– Burada canavarlar var,bizi yiyecekler.\n\n– Nasıl canavar?\n\n– Havu cenavarlar.\n\n– Onar canavar deyiler, onar pisikdiler.\n\n– Yahu ne pisığı\n\n– Onar bizi köyülüzden muhacir etdi.\n\nO zaman köyli pisığı çırmış, pisig gelmiş, başlamiş köylünün yanında dolaşmağa. Demiş ki bu ev pısığıdır, bu adam yemes: bu sıçan dutar.\n\n&nbsp;Popabasi:\n\n– Kizum pu olmas, pi tecrübe yapalum. demiş.&nbsp;Terhal vaziyedi yaptiler. Uş kün ayri ayri turdiler. Uş kün sora çigarup pir araye keturdiler onnari. Pirbirlerine doğuşdiler. Pirisi yenmişdur. Terhal ona pir nişan yabup rus kilarına könderdi.&nbsp;Rus kirali hay hay puni anladun. Yine pir cift at könderdi, ayni pir poyda; dartsan pir kelur. Hiç piri pirlerinden şaşmazler.&nbsp;Padişahın akli paşindan kitmişdur. Ne yapacak olduğuni şaşurdi. Yine kızi zindana çecuğun yanine köndermişdu. Kiz terin bir düşündi çeçug sormiş ki:\n\n– Niçun düşünüyüsun?\n\nKiz pobasina kelen atin maçerasini anlatmişdur. Çeçug da söyledi:\n\nOnun içun hiç düşünmayunuz. Onan kolay pir şey yokdur.&nbsp;&nbsp;Onar içun aldı kulaç derinliğte pir hendek yabın. Pirer gişi atun üstüne pinsun, atlari sürsün. O hendeğun kenarina hangi at durup atlarsa kuçuğu odur. Peyuğu hiç oturmadan atlayacaktur.&nbsp;Terhal bobasina kiz haber verdi. Pobası terhal hendagı kazdurdi. Atlara pirer gişi pundurdi, sürdiler. Peyifi heç durmazdan atlamişdur. Kuçcuğu pi oturup atladı. Terhan onara bir nişan yabup könderdi.Rus krali puni hay hay anladun. Şimdisa senden pir teklifat daha isterum. Tirgiyat'ın*&nbsp;en akillisini senden işderum. Uş teklifat yerine kelecektur.\n\nPadişah akli paşindan çigdi, ne yapacak olduğuni şaşurdi. Pu kiz çecuğun yanine kitdi. Kene aydri vaziyedi çeçuğa pir pir anlatdi. Çeçug tediki poban peni pu zindandan çigarsa, pen kiderum.\n\n&nbsp;Kiz kelur pobasine ter ki:\n\n&nbsp;– Pen pu işleri anlamadum. Anlayan zindan da koyduğun çeçugdur. Şimdi isa yeni teyur gi, peni azad ederse, pen rus kiralun oraya kiderum.\n\nTerhal padişah puni çigardi ve ona söyledi:\n\n&nbsp;– Oğlum sen rus kilarine kider misun?\n\n&nbsp;– Hay hay kiderum. Pana pir mergep vereceksun. Altdundan eyeri alacakdur. Pir geci da kuyruğuna pağlayup pir da pir tabur asgerilan kiderum.\n\n&nbsp;Terhal punari patşah hazirlamişdur. Künün pirinde punnari yola koymişdur. Kitliler.\n\n&nbsp;Pir iki uç ayda rus kilarli köşgine keldiler. Çecug*&nbsp;asgeri pir yere pırakup doğru mergebine pindi, keciyi da kuyruğuna pağladi, doğru&nbsp;kögine kitdi.&nbsp;Meker o kiralun köşgi hep İslam kellesindenmiş. Pu da togri kitdi, Haman mergebinen parabar içeriye kirmeg isteyen çeçugi, nöbetçiler, komadiler. Purasi beygir hani deyildur.&nbsp;Çecug da söyledi gi peni istedinuz, pen da keldum. Kiral da:\n\n– Pirakun kelsun. Penum köşgimde pi kelleluk noksan yerim vardur. Pirakun kelsun.\n\nÇeçug da eşşe pinerek kilalun köşgüne çigdi. Haman kiralun karşusine çigdi, kiral tedi,\n\n– Turgiyenun en akillisi senmusun çeçug da:\n\n– Evet penum.\n\n– Şimdi sana uş teklif vardur. Çavap versan kurdardun, yogisa kelleni uçuracağum.\n\n– Çeçuig kabul ederek sordi ona ki koğda ne kadar yulduz vardur.\n\n– Çoçuğ terhal çevap&nbsp; verdi ki; pana bir toğli çavap sor. Böyle pir çavavi sorma.\n\nKiral da işte cevap sorayurum.\n\n– Çeçug de demiş ki: saya pilursun.\n\nPir iki akşam kirale asger dokmiş. Olami yulduzlari sayamadi. Ne isa puni poyle kabul etdi.\n\nİkindi teklifatda, sordi ki çeçuğa:\n\n– Tünyanın orda yeri hangisudur, nerededur ? Çeçug da tedi ki:\n\n– Eşşeğimun sol ayağunun tibindedur.\n\nKiral da gakup bir muh oraya çakmışdur.\n\n– Ne malum purasi olduğu?.\n\nÇeçug da söyledi ki:\n\n– Olce pilürsün?\n\nKiral puni olcemiyecek olduğuni anladi. Oni da oyleça kabul etdi. Uçunçi künün üstüne çeçugi çardi.\n\n– Nerede kaldun?&nbsp;&nbsp;Pir teklifatım daha vardur. Onun çavabini vermedun.\n\nÇeçug:\n\n– Sor, çavabini vereyim.\n\nKiral da sordi:\n\n– Pu kün, pu sat, pu degege çenabü Allah ne vazifededur?\n\nÇeçug da temiş ki:\n\n– Sen oradan kel penum mergebumun üstine pen da senun yerine keleyim.\n\nHaman kendi yerinden gakdi, eşeşğun üstine kitdi. Çeçug da kendi kiralun yerine kitdi. Çeçug kirala söyledi ki:\n\n– Kördün mü Allah ne vazifede olduğini sene oradan endurup eşşeğun üstine kedürdi. Peni da puraya kedürdi.\n\nO zamanın hökminde kiralun tahtina her gim keşçe hökümdar o olurdi. Haman emir verdi puni adun tişari. Atiler oni nobetçiler tişari. Kiral da sokaklarda perişan pir vaziyetde kaldi. Terhal padişaha pir mektup yazdi:\n\n– Ama bu çeçuği puradan al. Ne istersen vereyim.\n\nPatşah da çeçuği kendisi kitdi aldi. Onan sora çeçug patşahun damati oldi, oraya kendi yanina kaldi.\n\n&nbsp;\n\n*&nbsp;tirgiyat: Bir yer adı.\n\n*çecug: Çocuk.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Burdur",
        "title": "Gençlikte mi Kocalıkta mı?",
        "text": "Gençlikte mi Kocalıkta mı?\n\nBi varımış bi yoğumuş hali vakti&nbsp;yerinde bi adam varımış. İki dane oğlan çocuğu varımış bi de garısı varımış. Garıya rüyasında şey demişler:\n\n—Gençliğinde cefa mı verem, gocalığında sefa mı verem, gocalığında cefa, gençliğinde sefa mı verelim? deyince kadın, adamına demiş böyle böyle. Adam şey demiş:\n\n—Gençliğimde cefa ver, gocalığımda sefa ver de,&nbsp;demiş.\n\n—Gocayınca sefa sürelim, demiş adam.\n\nBundan kelli adam her şeyini gaybetmiş. Köyün birine sırtmaç* durmuş. Sırtmaç dururkene bi kepicinin, kepiç derlerdi evel kepiç olurdu köyden köye satıcı, eskisi kirlenmiş.\n\n—Benim biri sırtımı bi yuyuversin, demiş.\n\n—Sırtmaçın garısı yuyuversin, demişler.\n\nEskisini çıkarmış gari vermiş sırtmaçın garısına. Yumuş, sermiş, gurutmuş bi de yamamış vermiş. O kepici yanmış güzel işleyince gadına. Ona güzel gelmiş. Sırtmacın garısını almış, gaçmış o kepici. Adam sığırdan gelmişimiş, iki oğlan çocuğu ağlaşıp dururlar.\n\n—Bura bize yaramadı oğlum gidelim, demiş.\n\nÇocuklarını almış, zaten evi de yokimiş. Gidiyomuş, gidiyomuş, gidiyomuş bi ırmağa denk gelmiş. Çocuğun birisini arkasına bindirmiş; öteki de geliyomuş öte yandan kurt çocuğu almış, gitmiş. Ona bakarken elindekini de suya düşürmüş. Cefa başlamış gari gitmiş, çocuklar gitmiş. Hora varıverirken avcıya denk gelmiş kurt, avcı tüfek sıkınca çocuk galmış. Balıkçı da öteki çocuğu bulmuş almış. Çocukları bunlar okutmuşlar; balıkçı da okutmuş, avcı da. Çocuklar büyüymüş. Adam geze geze nirelerde iş vereceklerse İstanbul’a varmış, bi goca garının evine misafir olmuş. Garı oğlum demiş:\n\n— Yarın guş salınıcek kimin başına gonarsa padişah dikecekler, demiş.\n\n—Benim başıma demiş hani şey gelmedik şey galmadı ben padişah mı olurum, demiş. Garı:\n\n—Oğlum git, demiş.\n\nGoca garı varmış, herkes toplanmış işte bizim böyle gibi. Salarlarmış guşu, dolanır dolanır sırtmacın başına gonarmış. Bu olmaz, bundan padişah mı olur. Bi dene sallarlarmış. Üç dene salmışlar guş yine o adamın başına gonmuş.\n\n—Ee bunu, demişler, bunu bu edemez ya. Avcının çocuğuyla balıkçının çocuğu çok zeki bunları yardımcı verelim bu adama demişler.\n\nOnları da vermişler. Ordan bi filan yerde bi gadıncık var öyle ellerin camını siliyo, iş işliyo.\n\n—Bunu bi de everelim, demişler.\n\nEvermişler garısıymış, iki çocuk da çocuğuymuş gençlikte cefayı çekmişler, gocayınca&nbsp; sefayı sürmüşler.\n\nBu masal da burda kalsın.\n\n*sırtmaç: Sığır otlatan.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "Horozoğlu'nun Horozları",
        "text": "Bir zamanlar bir yaşlı adamın üç gızı varmış. Adam gitmiş Horozoğlu denilen bir memlekette arkadaşında mührünü bırakmış. Aradan aylar geçmiş. Oturmuş kara kara düşünmeye başlamış. Büyük gızı:\n\n— Babacığım niye düşünüyorsun ? diye sormuş.\n\n— Horozoğlu’nda mührüm kaldı, demiş.\n\n— Ondan kolay ne var ben gider alır gelirim, demiş.\n\n— Hadi gızım geyin bi gat elbise de git bakalım, demiş. Fakat gızına şu cevabı söylemiş:\n\n— Yolu yarılayınca orda bir köprü var, o köprüden her adamı geçirmezler. Gız da ben geçerim diyerek yola çıkmış. Ata binip tüfeğini almış ve yola goyulmuş. Gide gide köprüye varmış. Orada birkaç kişi önüne çıkmış.\n\n— Hey deliganlı geri dön. Ya canını ya malını ver.\n\nO da gorkup geri dönmüş. Geri döndüğünde ya gızım ben sana demedim mi ki gidemesin. İkinci gız da aynı gorkuyu yeyip geri dönmüş. Sıra gelmiş en küçüğüne. O da yola koyulmuş ve köprüye gelince adamları saymayıp geçmış ve Horozoğlu denilen memlekete gitmiş. Gitmiş babasının mührü olan eve misafir olmuş. Evde de bir ana bir oğul varmış. Birkaç gün kaldıktan sonra oğlan, bu gız mı oğlan mı diye şüphelenmiş. Anasına demiş ki:\n\n— Ana bu gıza benziyor, gulağında küpe izi var. Parmağında yüzük izi var, ama bu söylenenleri gudup oluyor. Gidip gıza gaber veriyor. Anası da demiş ki:\n\n— Oğlum de ona ki bizim burada misafirin altına gül sererler, eğer gülleri tez solarsa anlarsın ki gızdır.\n\nSabah yakın guduk gidip Gül Hanıma taze gül getiriyor. Sabahtan bakıyorlar ki misafirin gülleri solmamış. Anası oğlum birde hemama teklif et o zaman anlarız. Hemama gittiklerinde ev sahibi misafire teklif etmiş o da:\n\n— Ben garibim önce sen gir hemama ben de senden öğreneyim demiş ve oğlan hemama girmiş. Misafir geriden mührü alıp geçmış. Oğlan geldim gız giderim Horozoğlu’ndan mührü aldım giderim.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "Mahmut ve Devler",
        "text": "Evelleri bi Mahmut varımış. Korkusundan tuvalete bile gidemezmiş. O kadar gorkarımış gormarımış ki hır hızan olmuş gene gidemezimiş. Garucuk bi gece hamur yuğuruyumuş Mahmut demiş ki:\n\n- Garı gak gak kapıya gitcük.\n\nUra hamur yuğuruyum elim hamurlu sen git. Basbas bağırıyumuş Mamut gorkuyum diyi.\n\n- Etme gitme gapunun arkasına varıyım da demiş garı, ses ediyim sağa da git. Garı gapının arkasına varmış Mamut kenefe tömeldiyini cak etmiş gapıyı kitlemiş. Mamut bağırmış bağırmış garı açmamış gapıyı. Sonra kenefte palan teknesi varmış unun altına girmiş yatmış aşa. Sabah olmuş Mahmut kalmış tekneyi dayamış duvara. Uşak sormuş:\n\n- Baba nereye gidiyusun ?\n\n- Tepenizin üstüne gidiyum. Demiş, gitmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gideken gideken çıkmış&nbsp; bi dağın gırına. Dağın gırında devler demiş ki;\n\n- Kısmet geliyu aha. Demiş.\n\nDevler arasında düşünmüşler buna bişi diyelim de bu da yapamasın biz de onu yiyelim. Neyse bu devlerle karşulaşmış.\n\n- Selamün aleyküm.\n\n- Aleyküm selam arkadaş diyip devleri karşılamış.\n\nDevler de hemen demişler ki:\n\n-&nbsp; Ara ha bu gazanın yemeğini serçe barmağınla&nbsp; indirebülü müsün sen?\n\nGazan da gırk okkalıkmış. Helbette demiş. Bismillah diyip endürmüş Mamut gazanı yere. Devler birbirine bakmışlar, bu bizi yicek diye. Neyse demişler ki buna;\n\n- Sen&nbsp;biz ava gidelim habu gazanın yemeğini yiyebülü müsün?\n\n- He ne var unda.&nbsp; Demiş u.\n\nEl gittiğini evin arkasına bi guyu gazmış, guyuya gazanı dökmüş örtmüş üstünü. Devler uyandan beri ıslık çalagene gelmiş.\n\n- Ne yaptın ? Diyi buna sormuş. Bu da:&nbsp;\n\n- Unda bişi yoktu ki ben unu yedim.&nbsp; Demiş. Neyse devler&nbsp; bu bizi yicek besbelli düşünmüşler. Sonra dönüp Mamut’a:\n\n- Garduşcuk haydi biz seniylen ava gidelim.\n\nDemişler ormanın sonunda bırakalım da bunu başından aşa sürükler bunu gurtlar çakallar canavarlar yer. Sonra bunu kandırmak için:\n\n- Sen ha burda bizi bekle geleni geçeni kolla demişler.\n\nOrda bi govuk ağaç varmış, Mamut u govuk ağacının govuğuna girmiş. Alttan canavarlar, donuzlar, itler, guşlar kütür kütür geçiyumuş. Hen ahrında da develer gelmiş. Bakmışlar ki u ölmemiş gene. Alttan bi topal guş geçermiş, dutmuş guşu almış.\n\n- Ara&nbsp; bu sizin ormanda bişi yoğudu ki geleni yedim geleni yedim aha habunu da size bıraktım. Demiş. Devler demiş:\n\n- Ara biz bunu nasıl etcük ?&nbsp;Haydi demişler biz bunu bi tepe de zelfi ağacına kıçımızı siluyuk diyip bunu urdan dereye fırlatalım. Öbürleri gitmiş önden sıra ona gelende zelfi ağacını çekmişler çekmişler de goyverdiğini taaa dereye gitmiş Mamut. Sonra develer inse baksalar ki Mamut derede.\n\n- Ara gardaşım napıyusun ? demişler.\n\n- Heç bişi napıyım haburda derede beyaz gene bişi gördüm de balık&nbsp; sanduydum u da çay daşıymış. Demiş. Bu sefer develer demiş ki:\n\n- Haydi biz seni evine yol edelim hem de sağa bi camadan para verelim. Mamut da bu keşik demiş ki:\n\n- Bu kadar gurbetlikten sonra bi camadan yetmez bi çuval para verceksiniz demiş.\n\n- Ee verelim bari demişler.\n\n- Bi de bi çuvalı ben götüremem birinize yüklerim demiş.\n\nSonra devlerin birine yüklemişler çuvalı gakmış Mamut geçmiş ileri. Eve yaklaşdiğini Mamut ıralmış devi bırakmış da. Girmiş içeri çıkmış çardağa. Dev gelmiş tata üstüne para çuvalını atmış.\n\n- Ara gardaşım demiş. Mamut da;\n\n- Ey demiş çardağın öteki dibinde. Nediyun urda demiş.\n\n- Ura netcem demiş babamın esgi gılıçlarını arıyum demiş, ho bana ettüklerinizi hip sana sorcam demiş. Dev urdan hemen yitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Burdur",
        "title": "Fatmacık ile Yusufcuk",
        "text": "Fatmacık ile Yusufcuk\n\nBi adam varımış. Bu adamın çocuğu bi gızı, bi oğlu varımış. Adamın garısı ölmüş,&nbsp; bi daha evlenmiş. Aldığı garı:\n\n—Çocuklarını at da gel, demiş.\n\nAdam bi gün eşeğe bi gabak asmış, çocukları bindirmiş. Gide gide orman bitcek mi bi yere varınca:\n\n—Siz demiş otura gon da demiş; ben şey ettiğim odun ettiğim, tak tak ettiğim yere gelin demiş.\n\nO çocuklar oturmuş, oturup dururken adam gitmiş. Öte yanna çamın dalına gabağı asmış, gitmiş. Ağşam olunca yel çıkınca tak tak edmiş. Varmışlarmış gabak asılı duruyomuş.\n\n—Tak tak eden gabacık, beni aldatan babacık diye ağlaşmışlar orda.\n\nHöyle bakmışlar etrafına bi köpek, ören yerde de bi ataş yanığı varımış.\n\n—Köpeğe varsak köpek dutar bizi demişler.\n\n—Ataş yanan yere gidelim, demişler.\n\nAtaş yanan yere varmışlar. Dev garısı oturup duruyomuş. Böyle gocaman yere gadar, varmışlar.\n\n—Gelin, iyi gelin gelin demiş, dev garısı.\n\nÇocuk ağlaya dursun. Gız demiş.\n\n—Bu çişini yapcek.\n\nSalar mıymış dev garısı, beline urganı bağlamış, kendi kakamayınca gızın beline.\n\n—Hadi git dışarı yaptır gel, demiş.\n\nHöyle atıvermiş memesini ta öyle gocaman imiş. Ta ordan bağlamış sarmış gali gız gitmiş. Dışarı çıkınca devin evinde de çınar ağacı varımış. Gız çınar ağacına belindekini çözmüş, bağlamış. Çocukla ikisi gaçmışlar. Gız gelmeyince asılıp asılıp dev çınar ağacını yıkmış kafasının üstüne, dev garısı orda galmış. Accık daha giderken giderken bi çeşme varımış, dibinde de bi gavak varımış şey demiş çocuk:\n\n—Susadım abam demiş.\n\n—Su içersen keyiklerin izi varımış, su içersen keyik olursun, demiş.\n\nÇocuk çok susamış:\n\n—İccen demiş.\n\nİçmiş kendisi keyik olmuş, gız ağlamaya başlamış gali. Gız da gavak ağacının başına çıkmış orda gavağın başında dururkene keyik yayılır gelirmiş. Gız gündüz iner; suyunu içer, çıkarmış gavak ağacına.&nbsp; Bi Beyoğlunun biri ava gidiyomuş bi bakmışımış suda ıldır ıldır bi gözel gız, gıza:\n\n— Gavakdan in, demiş.\n\nİndirememiş, o da gavağı keser keser ip yaparımış. O eve gitti mi keyik yalaya yalaya gavağa büsbütün edermiş. Derken derkene şey demiş:\n\n—Ben bunu indiremedim. Goca garı yaman olur anca o indirir, demiş.\n\nGoca garı bi gazan almış. O goca garı tıngıç tıngıç belini eğmiş varmış. Hora bi ataş yakmış; üstüne bi gazanı gapamış, suyu alır gazanın yüzüne şar döküverirmiş. Gız, nene demiş:\n\n— Elindeki gazanı ötekine çevir, elindekiyle olmaz, demiş.\n\n— Bilemedim gızım bilemedim, gözüm de görmüyo demiş.\n\nKız, acıdığından inmiş gelmiş de gazanı düzeldi vermiş. O beyin oğlu gızı dutmuş, eve götürmüşler. Düğün edicek olmuş kırk gün kırk gece düğün olucamış. Keyiği de dutmuşlar gelmişler, kesecekler düğünde. Kız keyiğe:\n\n—Ay abam ben sene su içme demedim mi? Bıçakların sürtüldü, bıçakların eyelendi. Gazanların hazırlandı, demiş.\n\n&nbsp;Ağlarmış gızcağız. Beyoğlu kızı böyle görünce neden ağladığını soğmuş. Kız başına gelenleri ona anladıvemiş. Keyiğin de gardaşı olduğunu söylemiş. Bunun üzerine oğlan geyiği gestirmemiş. Düğün etmişler, Beyoğlu ile gız evlenmiş hep bir mutlu yaşamışlar\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Burdur",
        "title": "Ayağına Diken Batan Horoz 1",
        "text": "Ayağına Diken Batan Horoz\n\nEvel bi horoz varmış. Horoz çöplükte eşinirkene ayağına tiken batmış. Tikenimi kim çıkarır, tikenimi kim çıkarır derken bi açık kapı bulmuş. O kapıya girmiş, gadın ekmek pişiriyomuş. Kadın tikenini çıkarmış, ocağa atıvermiş. Horoz biraz sonra demiş ki:\n\n—Tikenimi ver; geri tikenimi ver, tikenimi ver.\n\nDeyince kadın nerden bulsun:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Yandı tiken demiş, yok ne verem.\n\n— E ekmeklerini alırım gaçarım, demiş.\n\nEkmekleri alıp gaçmış horoz. Giderken bi dağın başında çobana rastlamış. Çobana:\n\n&nbsp;— Ekmeği verem bana bi guzu ver, demiş.\n\n&nbsp;Çoban da almış. Açımış garnı ekmeği almış, guzuyu vermiş. Horoz guzuyu almış giderken giderken bi düğün yerine rastlamış. Orda tavuk kesiyolarmış.\n\n— Tavuk kesmeyin goyunu keselim, demiş.\n\nGoyunu kesmişler, düğün bitmiş.\n\n— Goyunumu verin demiş horoz.\n\n— E...Nerden bulalım indi yedikdi goyunu, demişler. Goyunun yok nerden bulalım verelim ya.\n\n— Gelininizi alıp gaçarım, demiş. &nbsp;\n\nGelini alıp gaçmış, gitmiş. Dağın başında bi gulübe bulmuş, o gulübede gelini saklamış.\n\n— Ben yiyecek, içcek almaya gidiyon demiş. Sen burda kal, kitlemiş gapıyı getmiş.\n\nPencarası varımış oranın da gelin pencaradan gaçmış gitmiş anasının evine.\n\nTamam masal orda bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Burdur",
        "title": "Mırmır Bey",
        "text": "Mırmır Bey\n\nEvvel zaman içinde Mırmır Bey, dilki, tavşan, ayı, donuz arkadaş oluyolar. Sıra ile birbirlerini davet ederlermiş. Bi gün biri, bi gün biri. Ordan Mırmır Beye gelmiş sıra onu davet etcekler gali. Tilki:\n\n—Ben ünleyim, geleyim demiş. Siz hazırlaya gon demiş. Gazanları, aşları pişirmişler. Ordan:\n\n&nbsp;—Hadi arkedeş demiş, seni götürcem.\n\nBirlikte geliyolarmış yemek yemeye. Mırmır Bey aniden bi guşu gapıvermiş. Ordan azcık daha gitmişler. Fare geçmiş, Mırmır Bey onu da gapmış almış. Tilkinin ödü, bedi sıdmış.\n\n— Sen demiş geliko, ben gidem de yemekleri ısıtalım demiş. Tilki gitmiş:\n\n—Arkadaşlar demiş, Mırmır Beyden ne uçan gurtuluyo ne gaçan gurtuluyo ödüm bedim sıddı. Netcez?\n\n—Saklanalım.\n\nDonuz yeri gazmış, gömülmüş. Ayı ağaca çıkmış. Dilki, ilkiliklerin (dikenlik) içine gitmiş. Onların içine saklanmış. Davşan da ekinin içine girmiş. Bizim Mırmır Bey gelmiş. Oradaki yemekleri başlamış yemeye. Yeyo yeyo, afedersin tuvaleti geliyo. Donuzun gazıldığı yer yumşecik gali. Yumşak toprağa varıyo. Ordan onu bi deşiyo. Burnundan gapıyo donuzun. Zati gorguyo donuz.&nbsp; Mırmır Bey ağıca doğru yöneleyo orda ayı gorkuyo.\n\n—Bene geleyo deyo.\n\nO gendini atıyo güp ağıcın dalından. Onların gürültüsünden dilki gaçıyo. Garamanın dikeni çog olur. Onun dikeninden sırtı başı yüzülmüş. Onların gürültüsünü duyuyo bi yol davşan gaçıyo. Davşan ekinin içinde gaçarkan ekinlerin biri yatar biri gagar. Şerp şerp ekinin, buydeyin kellesi sırtına inermiş. Ordan gali üç gün beş gün sonra doplanıyolar. Ula arkedeş deyo donuz:\n\n—Burnumdan gaptı, ödüm bedim sıttı deyo. Ayı deyo:\n\n—Benim deyo sırtımın derisi galmadı, öldüm ben deyo.&nbsp; Dilki:\n\n—Benim sırtımın derisi yüzüldü dikenlerin içinde.\n\nDavşan derimiş:\n\n&nbsp;—Gamçıların biri iniyo biri gagıyo, sırtım mırtım galmadı.\n\nÖyle dertleşmişler. Bu masal da burada galsın, bu gadar gali bu.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Burdur",
        "title": "Aslan Canavar ve Tilki",
        "text": "Aslan Canavar ve Tilki\n\nEvvel zamanda aslan, canavar bi de tilgi üçü avlanmaya gitmişler. Bir öküz bir davşan bi de davar yakalamışlar dağda. Şimdi oturmuşlar bir kenara aslan, canavara:\n\n—Bölüştür bakam avları demiş.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\nCanavar, aslana demiş:\n\n—Efendim öküzü sen yersin, davarı da ben yerim, tavşanı da tilgiye veririz.\n\nHemen bizim aslan, canavarın üstüne atlayıp onu halletmiş. Parçalamış etini yemiş, gerisini yığmış. Tilgiye demiş:\n\n—Sen anlat. Nasıl bölüştürcen bu avları?\n\nTilgi efendim demiş:\n\n—Sabahleyin kavaltıda davarı yersin, öğlen demiş öküzü yersin, akşamda demiş böyle kavaltı gibi leblebi gibi tavşanı yersin demiş. Aslan:\n\n—Aferin sen nerden öğrendin bu kanunu demiş.\n\nTilgi, canavarı göstermiş.\n\n—Ondan öğrendim, demiş\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Oduncu ve Çocukları",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, bir ülkede bir oduncu yaşıyormuş. Bunlar çok fakirlermiş, üç tane de çocukları varmış. Oduncu karısıyla konuşmuş ve çocukları ormana bırakmaya karar vermiş. Bizim yanımızda iyi beslenemiyorlar, bari orda iyi beslensinler diye.\n\nOduncu, çocukları ormana götüreceğini söylemiş. Oduncu hanımıyla konuşurken çocuklardan biri bu konuşmayı duymuş ve cebine çakıl taşları doldurmuş. Babası ormana götürürken arkasından çakıl taşları ata ata gitmiş.\n\nOduncu çocukları ormana bırakıp eve dönmüş. Karı koca ağlamışlar, sızlamışlar. Çocuklar da ağlamışlar, ama taş ata ata gelen, onları eve götürmeyi başarmış.\n\nÇocuklarının geri geldiğini görünce oduncu ve hanımı çok sevinmişler. Fakat birkaç gün sonra fakir oduncu onları tekrar ormana götürüyormuş.\n\nAkıllı çocuk bu sefer ekmek kırıntıları ata ata gitmiş. Ekmek kırıntılarını arkadan kuşlar yemiş. Oduncu çocukları ormana bırakıp dönmüş.\n\nYine oduncu ve hanımı ağlayıp sızlamışlar. Çocuklar bakmış ki ekmek kırıntıları yok, eve gidememişler. Ararken tararken kocaman saray gibi bir yere rastlamışlar. İçinde bir dev yaşarmış. Dev de çok zalimmiş. Gelip kapıyı&nbsp;vurmuşlar.\n\nKapıyı devin kızı açmış. Kız da çok merhametliymiş:\n\n— Sakın gelmeyin, benim babam insan kokusu duyarsa sizi bulur ve yer, demiş. Çocuklar yalvarmış yakarmışlar. Kız da onları içeri almış ve onlara güzelce bakmış. Neyse günler böyle geçerken dev:\n\n— Ben insanoğlu kokusu alıyorum, diyormuş. Kız da hep:\n\n— Yok, diyormuş. Çocuklar kıza yalvarmışlar:\n\n— Ne olur kış geliyor, bizi bırakma, demişler. Kız da acımış ama:\n\n— Babama yakalanırsanız ben karışmam, demiş. Onlar da kabul etmişler. Bir gün dev yine sormuş:\n\n— Burada insanoğlu kokusu var, demiş. Kız dayanamamış, çocukları göstermiş. Kızına demiş ki:\n\n— Ben bunları şimdi yersem benim karnım bile doymaz. Dev çok iriymiş. Bir oturuşta kırık sofra yemek yiyormuş. Kızına vermiş ve bunları büyüt demiş. Dev bir gün o çocuklar için:\n\n— Tam ağzıma layık oldular, getir de yiyeyim onları. Şu iki kızı şimdi yerim. Sonra da şu oğlanı yerim, demiş.\n\nÇocuklar ne yapsak da kurtulsak diye düşünüyorlarmış. Oğlan demiş ki:\n\n— Önce beni kızart ye, kızları da tatlı niyetine üstüme yersin. Devin&nbsp;kızı hem fırını yakıyor hem de çok merhametli olduğu için üzülüyor, ağlıyormuş. Ama babasından da korkuyor.\n\nBu arada oğlan fırının önüne yağ döküyor ki devin ayakları kaysın da düşsün diye. Dev, oğlanı fırına atacağı zaman oğlan:\n\n— Şu fırına bir baksana, fırının közü fazla değil herhalde, diyor. Dev bakarken hepsi bir olup devi iteliyorlar. Dev düşüyor ve ölüyor. Devin kızı ve çocuklar çok mutlu oluyorlar. Sarayda yiyip içiyorlar. Bu arada devin sarayında bir oda varmış. Kıza soruyorlar odada ne var diye. O da babasının burayı hep kilitli tuttuğunu ve anahtarı de yatağının altına koyduğunu söylüyor.\n\nAnahtarı bulmuşlar. Anahtar bir çocuk boyu kadar. Odanın kapısını açmışlar, bakmışlar ki zümrütler, altınlar… Çocuklar çok sevinmişler:\n\n— Bunlar bizim olursa annemiz babamız bizi de ormana bırakmazlar. Zengin oluruz, bunlarla geçinip gideriz, diye düşünüyorlarmış.\n\nDevin kızı onlara yardım etmiş. Anne ve babalarını bulmuşlar. Altınları, zümrütleri göstermişler. Anne ve babaları çok sevinmişler. Çok zengin olmuşlar. Kimsesiz çocuklara da yardım ederek mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Artvin",
        "title": "TUŞAK KIZ",
        "text": "[TUŞAK KIZ]\n\nBir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde bir kadın varmış. Bu kadının hiç kızı olmuyormuş. Bir tane oğlu olmuş. Kadın kız çocuğu istiyormuş ve hep dua ediyormuş. Bir gün yine dua etmiş. Demiş ki:\n\n— Allah’ım ne olur bana bir kız ver de tek tuşak*&nbsp;olsun, demiş. Aradan zaman geçmiş. Allah kadının duasını kabul etmiş ve kadının bir kızı olmuş. Bu kız tuşak imiş. Bu kız biraz büyümüş ve annesinin “hüüüüp” etmiş, elini yemiş. “Hüüüüp\" etmiş ayaklarını yemiş. “Hüüüüp“ etmiş bütün vücudunu yemiş ve annesini bitirmiş.\n\nTuşak kız biraz daha büyüyünce babasını yemiş, bitirmiş. Sonra gün geçtikçe bütün köylüyü yemiş bitirmiş. Ağabeyi de:\n\n— Bu kız beni de yiyecek, deyip köyü terk etmiş. Bu kız daha da büyüyünce hayvanları da “hüüüüp” etmiş, yemiş, bitirmiş. Köyde tek bir canlı bile bırakmamış. Bir tek kendisi kalmış.\n\nAradan seneler geçmiş. Ağabeyi kaçıp gittiği yerde evlenmiş. Ağabeyinin karısı:\n\n— Kocacığım senin hiç mi akraban yok, demiş. O da \"Bir tane Tuşak Kız kardeşim var.\" diyememiş:\n\n— Bir kız kardeşim var, demiş. Karısı köye gitmek istemiş kardeşini görmek istemiş. O da karısını kıramadığı için:\n\n— Gidelim, demiş. Sonra ne oluyorsa tek gitmeye karar vermiş. Heybesini hazırlayıp kız kardeşinin yanına gitmek için yola koyulmuş.\n\nAradan zaman geçmiş, ağabeyi köye varmış ve eve gelmiş. Kapıyı çalmış. Kardeşi kapıyı açıp:\n\n— Hi hi gardaş sen mi geldin, deyip gülmüş. Ve hemen “hüüüüp” etmiş. Heybesindekileri yemiş.\n\n— Hi hi gadaş, atını ahıra bağlayalım, demiş. İçeri girmişler. Oturuyorlarmış ama ağabeyi hâlâ korkuyormuş. Beni de yiyecek diye. Tuşak kız demiş ki:\n\n— Hi hi gardaş! Gel tandırda ısınalım. O da:\n\n— Yok bacı, üşümüyorum, demiş. Sonra kız:\n\n— Gel atına bakalım, demiş. Ahıra gitmişler. “Hüüüp” etmiş atın bir bacağını yemiş.\n\n— Hi hi gardaş! Atının üç bacağı mı vardı, demiş. Ağabeyi de beni yemesin diye:\n\n— Yoktu bacı, demiş. Sonra Tuşak kız üç bacağı da yemiş.\n\n— Hi hi gardaş! Atının ayakları yok muydu, demiş. Ağabeyi korkusundan yine:\n\n— Yoktu bacı, demiş. Tuşak kız öyle deyince atın her yerini “hüüüp” etmiş yutmuş. Sonra Tuşak kız:\n\n— Hi hi gardaş! Atsız mı geldin, demiş. O da:\n\n— He bacı, demiş. Sonra Tuşak kız yine:\n\n— Gel tandırda ısınalım, demiş. O da:\n\n— Yok bacı, demiş. Sonra Tuşak Kız ağabeyine yaklaşmış. “hüüüüp” etmiş, burnunu yutmuş. “Hüüüp” etmiş, kulağını yutmuş. Sonra ağabeyi Tuşak kıza demiş ki:\n\n— Bacı sen beni yiyeceksin yemeye, ben bir tuvalete gideyim de bari öyle ye, demiş. O da:\n\n— Hi hi gardaş! Ya kaçarsan, demiş. Ağabeyi de:\n\n— Yok bacı, ben kaçmam, demiş. Tuşak kız kabul edip ağabeyinin beline urgan ipi bağlamış. Ağabeyi tuvalete gitmiş, urganı çözüp kaçmış.\n\nTuşak kız bu olayı anlayınca peşinden koşmuş. Ağabeyi arkasına bakmış ki Tuşak Kız toz dumana katmış geliyor. Ağabeyi koşarken nasıl korktuysa önüne çıkan ilk ağaca tırmanmış. Tuşak kız hoplamış çıkamamış. Sonra elinde bir altın balta ve bir keser ile gelmiş. Ağaca vura vura kırmaya çalışmış. Yıkılmasına az bir şey kalmış, bir daha vursa yıkılacakmış. Tuşak Kız uzakta bir toz görmüş:\n\n— Hi hi gardaş! O görünen ney, demiş. O da:\n\n— Hiç bacı toz, demiş. Hâlbuki o aslanla kaplanın koşarken çıkardığı tozlarmış. Tuşak kızın ağabeyinin aslanı ile kaplanı varmış. Gelmeden önce karısını tembihlemiş:\n\n— Eğer aslan ile kaplan sızlanırsa onları çöz bırak, demiş. Aslan ile kaplan sahiplerinin darda olduğunu hissedince sızlanmış ve gelmişler. Sonra Tuşak kızın ağabeyi:\n\n— Aslan tut, kaplan yırt, demiş. Tuşak Kızı aslan tutmuş, kaplan yırtmış ve onu cevzalandırmışlar. Böylece Tuşak Kızın ağabeyi kurtulmuş. Aslanı ile kaplanını alıp kulaksız ve burunsuz evin yolunu tutmuş. Ve burada masal bitmiş.\n\n&nbsp;*&nbsp;tuşak: canavar (?)\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Büyük Kardeş ile Küçük Kardeş",
        "text": "Bir büyük bir de küçük kardeş varmış. Bunlar gurbete çalışmaya gitmeye karar vermişler. Ekmeklerini, azıklarını sırtlarına alıp yola düşmüşler. Giderken büyük kardeş:\n\n— Sen küçüksün, ekmeğini taşıyamazsın. Önce seninkini yiyelim sonra acıkınca benimkini yeriz, demiş.\n\n&nbsp;Küçük kardeşin ekmeğini yiyip tekrar yola çıkmışlar. Bir süre sonra tekrar acıkmışlar. Küçük kardeş:\n\n— Hadi bu sefer de sen ekmeğini çıkar da yiyelim, demiş. Büyük kardeş:\n\n— Vermem, sen de vermeseydin.\n\n— Öyleyse ben senin ile arkadaşlık yapmam. Ben bu yola giderim, sen şu yola git.\n\nFarklı yollardan yolculuklarına devam etmişler. Küçük kardeşin yolu bir değirmene düşmüş. Değirmende geceyi geçirmeye karar vermiş. Yabaniler gelir diye değirmenin teknesinin üzerine çıkıp yatmış.\n\nGece olduğunda değirmenin kapısı açılmış. İçeri bir tilki girmiş. Değirminin yöresini* yalamaya başlamış. Kalıntı unlarla karnını doyurmaya çalışıyormuş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş tekrar değirmenin kapısı açılmış ve bir kurt içeri girmiş. Bir iki daha zaman geçmiş ve içeri ayı girmiş. Bunlar üçlenip dile gelip konuşmaya başlamışlar:\n\n— Ne var neyi yalayalım da karnımızı doyuralım demişler. İçlerinden tilki:\n\n— Beni Allah insan yaratsaydı, ben çok zengin olurdum. Buradan biraz ötede bir köknar ağacı var. Köknarın üstünde bir torba altın var. Kurt:\n\n— Ey ben insan olsaydım! Çok zengin olurdum. Burada hükümdarın hasta bir oğlu var. Hükümdarın bir de sürüsü var. Sürüsünün başında gamer davarı* var. Oğlan öyle hasta ki ne ölüyor ne kalıyor. Civarda ne kadar hekim var ise getirmiş ama derdine çare bulduramamış. Eğer o davarın beynini oğlan yer ise o günü iyileşip ayaklanır. Hükümdar da beni zengin ederdi. Ayı:\n\n— Bir de bana sorun. Bahsettiğin hükümdarın ülkesinin suyu yoktur. Kuyudan çekerek su ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Kuyudaki su da bitmek üzere. Tepenin başında bir çam ağacı var, üç çatal. Onu yıksalar dibinden öyle bir su çıkar ki onun gibi üç ülkeye yeter.\n\nDeğirmen teknesindeki küçük kardeş bunların hepsini aklına yazmış. Sabah olmasını beklemiş. Sabah yabaniler çekip gitmişler. Küçük kardeş köknar ağacının yanına varmış. Davarcığı almış. Çarşıya gidip iki altın bozdurmuş. Önlük ve benzeri doktor malzemeleri almış. Hükümdarın yanına varmış:\n\n— Padişahım sağ olsun! Ben senin oğlunu iyi edeceğim. Fakat bir şartım var. Senin süründe bir gamer davarı varmış, bana onu vereceksin. Hükümdar:\n\n— O davar, sürüyü bir araya getirir, götürür. Sürü onsuz hiçbir şey. Eğer onu keser de bir şey yapamazsan ben de seni keserim.\n\nDavarı kesip beynini hasta oğlana yedirmişler. Oğlan iyileşmiş. Hükümdar:\n\n— Ben senin padişahınım. Sen benim oğlumu iyileştirdin. Sen artık çıraksın. Küçük kardeş:\n\n— Durun ben daha buraya su getireceğim. Padişah gülerek;\n\n— Ben bile ne zamandır uğraşıyorum yine de su getiremedim; sen nasıl başaracaksın; ne bilirsin; yabancı, garip adamın birisin. Küçük kardeş:\n\n— Sen bana on işçi ver, gerisine karışma.\n\nBir an önce işe başlayıp çam ağacını devirtmiş ve alabildiğine su çıkmış. Herkes çok mutlu olmuş. Küçük kardeşten çok hoşlanmışlar. Padişah küçük kardeşi o kadar zengin etmiş ki mallarını kırk deve kırk katır ancak taşıyabilmiş.\n\n&nbsp;Küçük kardeş kendi köyüne doğru yola çıkmış. Birlikte köyden çıktıkları büyük kardeş ile ayrıldıkları noktada tekrar karşılaşmışlar. Büyük kardeş, küçük kardeşi tanımamış. Küçük kardeş:\n\n— Hani sen benim ekmeğimi yemiştin de ben aç kalmıştım. Sen de benim ile ekmeğini paylaşmamıştın. İşte ben o kardeşinim. Büyük kardeş:\n\n— Nasıl oldu da bu kadar zengin oldun?\n\nKüçük kardeş değirmeni ve değirmende geçen olayları anlatmış. Büyük kardeş:\n\n— Eee, ben de gitsem zengin olur muyum?\n\n— Ben onu bilmem, onu Yaratan bilir.\n\nBüyük kardeş değirmene gitmiş ve saklanmış. Aynen kardeşinin anlattığı gibi tilki, kurt ve ayı gelmiş. Yine üçlenmişler. Tilki:\n\n— O kadar sinirliyim ki bıçak vursan kanım çıkmaz. Her gün gidip altınıma bakıyordum. Onu almışlar. Kurt:\n\n&nbsp;— Ben de sinirliyim, davarı kesip padişahın oğlunu iyileştirmişler. Avı:\n\n— Suyu da bulmuşlar. Ağacı da yolmuşlar. Suyu da çıkartmışlar.\n\n&nbsp;Tilki, kurt ve ayı birinin onları dinlediklerine karar vermişler. Değirmeni aramaya başlamışlar. Ayı tekneye bir sıçramış ki ne görsün, bir adam. Demek bizi dinleyen bu adam diye büyük kardeşi iyice hırpalamışlar.\n\n*yöre: Değirmen taşının çevresinde toplanan un.\n\n* gamer davarı: Kırmızı veya kahverengi koyun. Sürüye baş olur.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Rızık Dağıtan ile Fakir Adam ",
        "text": "&nbsp;Bir zamanlar çok fakirlik varmış. Bir adam, fakirlikten can boğazına çıkınca gidip, Rızıkdağıtan’ı bulmaya karar vermiş. Herkese rızkını veriyor da bana niye vermiyor, beni de Allah yarattı, diyerek yola çıkmış. Tüm köylü bu adama gülmüş. Adam aldırmamış. Yolda bir kurda rastlamış. Kurt:\n\n— Ey insanoğlu! Nereye gidiyorsun?\n\n— Çok fakirim de Rızıkdağıtan’ı bulmaya gidiyorum. Herkese veriyor da bana niye vermiyor, benim ne günahım var diye soracağım. Kurt:\n\n— Eğer bulursan benim hastalığımın dermanını biliyor mu diye sorar mısın? Çok şiddetli başım ağrıyor, dayanamıyorum.\n\n— Tamam, demiş. Adam yürümeye devam etmiş. İleri de bir yılana rastlamış. Yılan da dile gelmiş:\n\n— Ey insanoğlu! Nereye gidiyorsun? Adam, kurda söylediğinin aynısını söylemiş. Yılan:\n\n— Eğer bulursan; benim midem kazınıyor, bir ilacı var mı? Sor da iyileşeyim.\n\n— Tamam, demiş. Adam yine yürümeye devam etmiş. Biraz ileride bir nenenin evine rastlamış. Neneye misafir olmuş. Neneye de nereye gittiğini söyleyince nene:\n\n— Benim taş ocağım niye yanmıyor diye sorar mısın? Neden herkesin dumanı yukarı çıkıyor da benimki geriye gelip ateşimi söndürüyor? Adam:\n\n— Tamam, sorarım.\n\n&nbsp;Adam yoluna devam etmiş. Dağlarda kırk haramiler varmış. İnsanları vurup, kırıp, soyup öyle yaşarlarmış. Bu kırk haramilerin bir başı varmış, ona harami başı derlermiş. Onların yanına gitmiş. Haramilerin bir kardeşleri ölmüş. Bu otuz dokuz haramiden hiçbiri onun malını kabul etmiyormuş:\n\n— Biz kardeşimizin malına hainlik etmeyiz, diyorlarmış. Harami başı adamın nereye gideceğini öğrenince şöyle demiş:\n\n— Bir sor ki biz bu malları ne yapacağız?\n\n— Tamam, bunu da sorarım.\n\n&nbsp;Yoluna devam ederken namaz kılan bir ermişe rastlamış. Ermiş adam yetmiş senedir aynı taşın üstünde namaz kılıyormuş. O kadar çok namaz kılmış ki taşta alnının ve dizlerinin izi varmış.\n\nErmiş her gün bir nar yiyerek yaşarmış. Tanrı tarafından her gün ağaçta bir nar yetişirmiş. O gün iki tane nar bitmiş. Ermiş narın bir tanesini saklamış, diğerini ikiye bölerek yarısını adama vermiş. Ermiş, adamın nereye gideceğini öğrenince şöyle demiş:\n\n— Ben kesin cennete gideceğim de cennette hangi köşk nasibimdir bir sor. Adam:\n\n— Tamam sorarım.\n\n&nbsp;Adam yürü yürü bir dağa çıkmış. Dağda bir adama rastlamış. Adam paçalarını çekmiş yukarı, dağdan gelen suyu pay ederek ayırıyormuş. Uzun yolculuğundan sonra adam:\n\n— Sen kimsin?\n\n— Ben Rızık Dağıtan’ım, demiş. Adam heyecanlanmış. O zaman sormuş:\n\n— Ben ne zamandır seni arıyorum. Benim arkım hangisidir? Niye sen bana bir damla su bağlamıyorsun? Benim suyum niye yok? Rızık Dağıtan:\n\n— Bana Allah’tan yeni emir geldi, senin arkına şimdi su bağlayacağım.\n\nRızık Dağıtan, adamın arkına öyle bir su bağlamış ki fışkırır olmuş. Rızık Dağıtan:\n\n— Unutma, senin emanetlerin var, demiş.\n\nAdamın aklına soracağı sorular gelmiş. Soruları bir bir sormuş. Rızık Dağıtan:\n\n— Kurda söyle, beyinsiz bir adamı yerse hastalığı iyileşir. Yılanın da midesinde şamşırah taşı* var. Yılanın beline değnekle vurup o taşı al. Taş o kadar değerli ki bir şehri satın alır. Nenenin de bacasında hazine var, onu çıkarırsan taş ocağı yanar. Haramilere de söyle artık çalmasınlar. Allah onları affetti. Çünkü onlar kardeşlerinin malına ihanet etmediler. Ermiş olan dedeye de söyle, köşkünü kaybetti. Çünkü Allah ona o gün iki nar verdi. Birini misafire vermek yerine sakladı. Bir yetmiş sene daha ibadet etse cennete giremez.\n\n&nbsp;Adam geri dönmüş. Ermiş dedeye olanları anlatmış. Dede başını taşa vurmuş, ama ne çare geri dönüşü yokmuş. Haramilerin yanına varınca şöyle demiş:\n\n— Eğer tövbe ederseniz sizin günahlarınız afvolacak, kurtulacaksınız. Harami başı:\n\n— Sen arkına suyu bağlatmışsın, bak bu ilk nasibindir, kardeşimizin malları senindir.\n\n— Oooo ben onları neden yük edeyim ki, arkıma suyu bağlattım nasıl olsa.\n\n— Etme eyleme senin arkının suyu budur, al götür.\n\n— Hayır bir de onları mı yük edeceğim, demiş.\n\nNenenin yanına gitmiş. Bacasındaki hazineyi çıkarmış. Nene:\n\n— Oğlum, senin arkına suyu budur. Bana azıcık ver gerisi senin olsun.\n\n— Bir tane bile yük etmem, ben arkıma öyle bir su bağlatmışım ki!\n\n— Senin Allah belanı versin. Çok pişman olacaksın.\n\nAdam yoluna devam etmiş. Yılanın yanına varmış. Değnek ile yılana vurmuş, şamşırah taşını çıkarmış. Yılan:\n\n— Ey insanoğlu! Bu taşı al cebine koy, işine yarar. Senin arkının suyu budur.\n\n— Onu da almam yük etmem. Ben arkıma suyu bağlattım.\n\nSonra kurdun yanına gelmiş. Kurt başından geçen her şeyi anlattırmış. Kurt:\n\n— Ey insanoğlu! Senden beyinsizi olur mu?\n\nKurt adamı afiyetle yemiş ve hastalığından kurtulmuş.\n\n* Şamşırah taşı: Çok değerli bir taş türü.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Haraminin Sırrı",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken annem düştü beşikten, babam kaptı maşayı dolandılar köşeyi. Köşeden bir pir-i fani çıktı, anlattığı masal içimize aktı. Önemli olan masalın sonundaki öğüdü anlamaktı. Masalın sonunda pir-i faninin öğüdü saklı.\n\nBir adamın üç oğlu üç de kızı varmış. Adamcağız hastalanmış. Çocuklarını yanına çağırmış ve demiş ki:\n\n— Yavrularım! Eğer ben iyileşemez de ölürsem, bacılarınızı ilk gelen dünürcüye verin, demiş. Aradan iki üç gün geçmeden babaları ölmüş. Ağlamışlar, sızlamışlar ama elden ne gelir. Babalarınızı bir top beze sarıp ahrete yollamışlar.\n\nGel zaman git zaman günün birinde büyük kızı devler padişahının oğluna istemeye gelmişler. Büyük ağabeyleri;\n\n— Ben bilmem.\n\nOrtanca:\n\n— Ben vermem dese de küçük oğlan:\n\n— Babamın vasiyeti var. İlk gelen dünürcü oldukları için vereceğim bacımı demiş.\n\nAylar ayları kovalamış, günler su gibi arkken ortanca kızı da peri padişahının oğluna istemeye gelmişler. Yine. Büyük ağabeyleri “Ben bilmem.”, ortanca “Ben vermem.” dese de küçük oğlan “Babamın vasiyeti var. İlk gelen dünürcü bunlar, vereceğim bacımı” demiş ve ortanca kızı peri padişahının oğluyla evlendirmişler.\n\n&nbsp;Küçük kızın evlendirilmesinde de aynı olaylar yaşanmış. Onu da ilk gelen dünürcü oldukları için Kuşlar padişahının oğluna vermişler.\n\nKızlar evlendikten sonra erkek kardeşler de sırayla evlenmişler ve mutlu mesut yaşamaya devam etmişler etmesine de bakalım neler gelmiş başlarına?\n\nÜç kardeşin hanımları tarlada çalışırken yanlarına bir atlı gelmiş ve su istemiş. Küçük oğlanın hanımı işini gücünü bırakıp yanlarına gelen yolcuya su vermiş. Yabancı suyu içtikten sonra tası fırlatıp atmış, gelini de atının terkisine alıp kaçmış.&nbsp;\n\nKara haber tez duyulurmuş. Yine öyle olmuş:\n\n— Ağlamanın, sızlamanın ne faydası var, en iyisi biz gelinimizi arayalım demişler. Küçük oğlan:\n\n— O benim hanımım. Arayıp bulmak, kaçırandan hesap sormak bana&nbsp; düşer deyip yola koyulmuş. Yola çıkarken mendile sardığı kırmızı bir elmayı cebine koymuş. Elinde de yeşil bir dal almış…\n\nAz gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. O dağ senin, bu dağ benim dolanırken devler ülkesine varmış:\n\n— Buraya kadar gelmişken bacımı da bir göreyim demiş. Devler padişahının oğluyla evlenen kız kardeşiyle sarılıp ağlaşmışlar. Yılların hasretini bölüşmüşler. Kardeşi\n\n— Ne de olsa benim kocam bir dev. Ne olur ne olmaz, seni görmesin deyip bir odaya saklamış. Biraz sonra eve gelen kocası içeri girer girmez:\n\n— Bu evde insan eti kokuyor demiş. Hanımı:\n\n— Şaşırdım herhalde, beni mi yiyeceksin” deyince dev:\n\n— Seni yiyeceğime kendimi yerim” diyerek kolunu, bacağını ısırmaya başlamış. Kadın:\n\n— Dur! Hemen kendine eziyet etme! Büyük ağabeyim evimize gelse ne yaparsın? demiş.&nbsp; Dev:\n\n— &nbsp;Parçalarım! diye kükremiş.&nbsp;\n\n— Ya ortanca ağabeyim gelse ne yaparsın? deyince :\n\n— Kanını yere damlatmam bir lokmada yutarım demiş.&nbsp; Kadım:\n\n— Peki beni sana veren küçük kardeşim gelse ne yapardın? Deyince:\n\n— Öper de tepeme koyarım. Onun hatırını sayarım diye cevap vermiş dev. Bu cevabı duyan hanımı kardeşine bir zarar gelmeyeceğini anlayınca sakladığı yerden çıkarmış kardeşini. Konuş dertleşmişler. Başından geçenleri bir bir anlatmış bizim küçük oğlan. Köz sönmüş, söz tükenmiş bizim yiğit oğlan yitirdiği yârini aramak için yeniden yollara düşmüş. Bu arada kız kardeşi:\n\n— Bize bir bellek bırak. Bir işaret ver. Senin durumunu bize anlatsın. Yolun nerelere düşer kim bilir? Hiç olmazsa sağ olduğunu anlayalım.demiş. O da cebinden elmasını çıkarıp vermiş ve demiş ki:\n\n— Bu elma taptaze parlayıp durursa sağım, iyiyim demektir. Eğer elma sararır, çürürse başım dardadır bilesiniz deyip oradan ayrılmış.\n\nYüksek tepeleri aşmış, derin uçurumlara düşmüş, düz ovayı görünce şaşmış bir de bakmış ki peri padişahının ülkesinde. Peri padişahının oğluyla evlenen kız kardeşine de uğrayıp olanları anlatmış. İpek mendilini bergüzar vermiş.\n\nKuşlar padişahının oğluna giden bacısının yanına varmış. Ona da olanları anlatmış. Elindeki yeşil çubuğu vererek “Bu dal yeşil durduğu sürece korkmayın ama dal kurursa bilin ki başımda bir hal vardır” demiş.\n\nAtıyla gezmedik il, uğramadık yer bırakmamış. Tam umutsuzluğa kapılıp dönecekken kara dağların yamacında geniş bahçeli bir ev görmüş. Atından inmiş, onu bir kenara gizledikten sonra bahçeye girmiş ve elma ağacının tepesine çıkıp etrafı gözlemeye başlamış. Bir de ne görsün. Karısı ve onu kaçıran adam karşısında. Karısının üzüntüsü yüzünden okunuyormuş. Onu kaçıran haydutsa horul horul uyuyormuş. Adam ağaçtan bir elam koparmış ve karısının üzerine atmış. Elma yere düşünce kadın:\n\n— Ey elma! Benim gelenim gidenim mi var? Bu dağ başında beni kim bulacak da düşüp duruyorsun? demiş. Bir daha, bir daha elmalar daldan düşmeye başlayınca kadın başını kaldırıp ağaca bakmış. Kocasını görünce sevinçten kalbi çatlayacakmış. Kocası:\n\n— Haydi! Çabuk ol. At bizi bekliyor. Hemen buradan uzaklaşalım demiş. Ata binmişler ve dörtnala sürmüşler ama atın kişnemesinden haydut uyanmış.&nbsp; Od atlamış hemen atına ve bunları yakalamış. Kadının kocasını bayılttıktan sonra doğramış ve bir torbaya doldurmuş. Bu arada karısı kocasının bir parmağını alıp hemen cebine saklamış. Haydut torbayı atın sırtına yükleyip kamçısını şaklatmış. At çatlayana kadar koşmuş ve sonunda bir pınarın başına varmış.\n\nPınarın başında üç derviş oturuyormuş. Dervişler çuvalı açmışlar ve başlamışlar duaya. Birisi okumuş ikisi amin demiş. Birisi okumuş. İkisi amin demiş. Rahmeti bol olan Yüceler Yücesi Allah dualarını kabul etmiş ve İbrahim peygamberin dört tepeye dört parça halinde koyduğu kuş misali adam canlanıp eski haline dönmüş. Yeniden kanlanıp canlanmış. “Pes etmek yok!”diyerek dağdaki evin yolunu tutmuş. Gizlice avluya girip yine elma ağacına çıkmış. Hanımı kocasının parmağına bakıp bakıp ağlıyormuş. Harami ise derin uykudaymış. Adam yine daldan kopardığı elmaları hanımına atarak işaret vermeye çalışıyormuş. İyice umudu kesilen kadın elmaların tere düşmesine bir anlam veremiyormuş:\n\n— Kimim var ki bu elmalar bana haber vermeye çalışıyor deyip ağlıyormuş. Bir de kafasını kaldırıp ağaca bakınca kocasını karşısında görmüş. Önce hayal zannetmiş ama adam tekrar elma koparıp atınca nasıl olduğuna şaşırsa da yaşadığını anlamış. Adam hanımına:\n\n— Yanında yatan haraminin gücü nereden geliyor öğren de bana bildir demiş. Harami uyanınca kadıncağız:\n\n— Artık kocamı da öldürdün! Söyle bana senin yiğitliğinin sırrı ne? demiş. Harami:\n\n— Ben de senin gibi bir insanım. Marifet benim atımda demiş ve başlamış anlatmaya:\n\n— Cuma günleri şu karşı yaylada bir kısrak kunnar. Onun tayını al. Eğerle, gemle. Orada bir yılan var. Yılanı al yere çal. At korkarsa o atı bırak gel. Yok eğer at korkmazsa sırtına bin gel. O küheylana yeriş yetiş olmaz.\n\nKadın öğrendiklerini bir yolunu bulup kocasına anlatmış. Adamcağız denilen yere gitmiş, söylediklerini yapmış ve küheylana binip gelmiş. Haraminin uyuduğu bir sırada karısını küheylanın terkisine bindirmiş ve atı dehlemiş. Bu sırada harami uyanmış ama bir türlü öndeki ata yetişemiyormuş. Sırrını söylediği için yenileceğini anlamış. Adamla karısının bindiği küheylan geri dönüp haraminin atına:\n\n— Bir senin üstündeki sakar köre bak. Bir de benim üstümdeki çifte nura bak. demiş. Haraminin atı şaha kalkıp haramiyi üstünden atmış sonra da çiğneyip, ezerek onu öldürmüş.\n\nDönüş yolunda tekrar bacılarına uğramış. Onlar da :\n\n— Elma çürür gibi oldu ama yeniden kızardı. Mendil ıslandı ama tekrar kurudu. Dal önce sararsa da sonra yeniden yeşerdi. Biz de senin önce hastalanıp sonra iyileştiğini zannettik demişler.\n\nAdam ve karısı yıllarca mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n\nYemiş içmiş muradına ermiş. Gökten üç elma düşmüş. Biri bu masalı okuyana, anlatana, biri dinleyene, birisi de bu masalı yayanaymış…\n\nBu arada geçen gün adamla karısını ziyaret ettim. Sevdalıların umutları yeşersin diye binlerce elma ağacı dikmişler.\n\n“Hani masalın sonunda aksakallı ihtiyar bir çift söz söyleyecekti?” dediğinizi duyar gibiyim.\n\nPiri fani demiş ki;&nbsp; “İyilik edenler hayatları boyunca iyilik görürler. Doğruluktan şaşmayın. Haddinizi aşmayın. İyiliği elden, sevdiğinizi gönülden bırakmayın.”\n\n&nbsp;Benden söylemesi…\n\n(Bu masal Afyon Sultandağı Karapınar’da “Tırpamla (Tırp elma) adıyla bilinir.)\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Balıkçının Oğlu ile Küçük Balık",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, Anadolu’nun ücra köşelerinde bir balıkçı yaşarmış. Balıkçı dereden, ırmaktan tuttuğu balıkları kovaya koyar, kasabalıya satar, kalanını kendi evine götürürmüş. Bu şekilde geçinip gidermiş. Bir gün balıkçının oğlu:\n\n— Baba! Beni de balık tutmaya götür, demiş. Babası da oğlunun ısrarına dayanamamış ve yanında götürmüş. O gün akşama kadar hiç balık tutamamışlar. Son kez oltayı attıkları anda küçük bir balık takılmış oltaya. Balıkçı, oğluna:\n\n— Bunu kovaya koy, demiş. Oğlan balığı eline alınca balık dile gelmiş:\n\n— Evladım! Beni suya geri at, zaten küçüğüm, etim de olmaz benim, demiş. Çocuk da balığın isteğini geri çevirmemiş ve onu suya bırakmış. Akşam eve döndüklerinde babası, oğluna:\n\n— Oğlum, balığı getir de annen pişirsin, demiş. Çocuk balığı kedinin yediğini söylemiş. Bunun üstüne babası çok kızmış ve çocuğu dövüp evden kovmuş. Çocuk çaresiz bir şekilde ırmağın kenarına gelmiş ve kendini suya atmaya karar vermiş. O sırada yanına ihtiyar bir adam gelmiş:\n\n— Evladım yapma, demiş. Çocuk:\n\n— Amca ne yapayım, babam beni evden kovdu, diye karşılık vermiş. İhtiyar, çocuğa:\n\n— Ben senin baban olurum, beraber kazanır, beraber yeriz, demiş.\n\nİhtiyar oğlanı yanına almış ve düşmüşler yollara. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe dümdüz yol gitmişler. Sonunda bir şehre gelmişler. İhtiyar, oğlana:\n\n— Her derde deva olan doktor geldi diye tellallık yap, demiş. Bunun üstüne hastalar bir bir gelmeye başlamışlar. İhtiyar, çocuğa:\n\n— Ben hastanın başucunda durursam hastanız ölecek, ayak ucunda durursam iyileşecek de, demiş. Gelen hastalara ihtiyarın durumuna göre oğlan cevap vermiş ve çok para kazanmışlar. Öyle ki ihtiyarla oğlanın namı bütün şehre yayılmış. Şehrin valisinin de hiç konuşmayan bir kızı varmış:\n\n— Kızımı iyi edin, dileyin benden ne dilerseniz, demiş vali. İhtiyar, oğlana:\n\n— Sen tamam de, gerisini bana bırak, demiş. Valinin konağına girince \"Şamdan, bir hikâye anlat da dinleyelim.\" de, olacakları gör, demiş ihtiyar, oğlana. Konakta bekleyenlerin önünde oğlan içeri giriyor ve:\n\n— Ey şamdan! Önce sen bize bir hikâye anlat da dinleyelim, diyor. Şahitler bu adam şamdanı bile konuşturuyor diye hayret ediyorlar. Ve şamdan başlıyor anlatmaya:\n\n— Zamanın birinde bir ülkede güzelliği dillere destan bir kız yaşarmış. O ülkenin gençleri kızı almak için kıyasıya yarışmışlar, ama kız bu gençlerden sadece üçünü beğenmiş. Beğendiği gençlere de demiş ki:\n\n— Siz gidin, bir iki yıl sonra gelin. Hanginiz daha çok para kazanırsa ve bir sanat sahibi olursa onunla evleneceğim, demiş.\n\n&nbsp;Gençlerden birincisi doktorun yanında çalışmış ve hastalıkları iyileştirmeyi öğrenmiş. İkincisi bir sihirbazın yanında çalışmış ve sihirle, büyüyle her şeyi yapabilmeyi öğrenmiş. Üçüncü genç de hiçbir iş yapmamış. İki yıl sonra geri dönerken bir bakmış ki iki kardeş kavga ediyor.\n\n— Aman kardeş derdiniz nedir, diye sormuş.\n\n— Babamızdan bu at kaldı da onu paylaşamıyoruz, demişler. Atın özelliği ne diye sorunca:\n\n— Üstüne oturup bu kamçıyı vurduğun zaman seni alıp istediğin yere götürür, demişler. Bunu duyan genç de demiş ki:\n\n— Ben hakem olayım, şu elimdeki sopayı atayım. Kim önce getirirse ona vereyim, Sopayı fırlatmış.\n\nKardeşler sopanın peşine koşunca o atı alıp kaçmış. Hızla diğer gençler ile vedalaştıkları yere gelmiş. Gelmiş ki diğer iki genç önce ayrıldıkları yere gelmiş. İkisi birbirine yaptıklarını anlatmakta. Sihirbaza soruyorlar:\n\n— Bak bakalım kutuya, evleneceğimiz kız sağ mı ölü mü? Sihirbaz bakmış, kızın çok az ömrünün kaldığını söylemiş. Bunun üzerine doktorun yanında çalışan genç:\n\n— Ben onu iyileştiririm. Yeter ki bir an önce yanına gidelim, demiş. Üçü birden diğer gencin atına binip kızın yanına gelmişler. Doktor kızı iyileştirmiş. Bunun üzerine kıza kiminle evleneceğini sormuşlar. Kız da atı olan sayesinde iyileştiğini ve onunla evleneceğini söylemiş.\n\nŞamdanın anlattığı bu hikâyeyi dinleyince vali, bunların kızını iyileşeceğini anlamış. İhtiyar ve oğlan validen kızın ırmak kenarında tedavi edilmesi gerektiğini söyleyip izin istemişler. Sonra kızı da yanlarına alıp oğlanın kendini atmak istediği ırmağın kenarına gelmişler. İhtiyar, oğlana:\n\n— Haydi kazandıklarımızı paylaşalım, demiş. Oğlan da:\n\n— Mallar sana, can yani kız bana, demiş. İhtiyar:\n\n— Olmaz canı da paylaşacağız, demiş. İhtiyar kızı oradaki bir ağaca asmış. O anda kızın ağzından kocaman bir yılan düşmüş ve kız bülbül gibi konuşmaya başlamış. Kız iyileşince ihtiyar da oğlana:\n\n— Ben, senin zamanında suya bıraktığın balığım. Allah beni sana yardımcı gönderdi. Kız da bütün kazandıklarımız da senin hakkındır, demiş.\n\nOğlan da kızı ve ihtiyarı yanına almış. Babasının yanına gelmiş. Güzel bir düğün yapmışlar. Hep birlikte mutlu bir hayat sürmüşler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Deli Oğlan ile Akıllı Oğlan",
        "text": "&nbsp; Eskiden varmış, yokmuş, bir deli oğlan ile akıllı oğlan varmış. Bunların anneleri, babaları yokmuş. Bir evde yatıp kalkıyorlarmış. Birkaç tane inekleri varmış. İnekleri güderler, öylece geçinip giderlermiş. Ahırları iki kapılıymış. Bir gün akıllı oğlan:\n\n— Gel deli oğlan, şu inekleri paylaşalım, demiş. Deli oğlan da kabul etmiş. Akıllı oğlan şu kapı senin, bu kapı benim demiş.\n\n— İnekler hangi kapıdan geçerse senin ya da benim olacak, demiş. Bütün inekler akıllı oğlanın kapısından geçmiş. Deli oğlanın kapısına sadece zayıf bir dana gelmiş. Deli oğlan da kabul etmiş.\n\n&nbsp; Aradan zaman geçmiş. Deli oğlan bu danayı satmaya karar vermiş. Akıllı oğlan:\n\n— Tek bir dana satılmaz, ama yine de sen bilirsin, demiş. Deli oğlan dananın başına yuları geçirmiş, götürüyormuş. Bir ormanın içinde giderken yolun kenarında taşlar varmış. Taşların üstünde de bir koçmar* kellesi duruyormuş. Koçmar kellesi kafasını sallıyormuş. Deli oğlan:\n\n— Ya ne kafanı sallıyorsun, ne verirsen ver, danayı satıyorum, demiş. Danayı bağlamış bir taşa, koçmar kellesini yakalamak istemiş; ama koçmar kellesi taşların arasına kaçmış.\n\nDeli oğlan taşları sökmeye başlamış, sinirlenmiş. En son bir taş kalmış. Taşı kaldırıverse ki içi altınla dolu bir küp çıkmış. Bu altınlardan birkaçını almış, eve dönmüş. Akıllı oğlan, danayı ne yaptın diye sormuş.\n\n— İleride bir katalık vardı. Oradaki koçmar kellesine sattım, demiş. Akıllı oğlan:\n\n— Ne verdi ya, demiş. Deli oğlan da cebindeki altınları çıkarmış:\n\n— Şunları verdi demiş. Akıllı oğlan şaşırmış.\n\n— Gel gidip bir bakalım danaya, demiş.\n\n&nbsp; Gelmişler ki danayı kurtlar yemiş. Taşı yine kaldırmışlar, altınlar duruyormuş. Bir çuvala altınları doldurmuşlar. Akıllı oğlan, deli oğlana:\n\n— Altın bulduğumuzu kimseye söyleme, demiş. Çuvalı omuzlayıp eve gelmişler. Akıllı oğlan:\n\n— Komşulara git de ölçeklerini getir. Bu altınları bölüşelim, demiş. Deli oğlan da komşularından ölçeği istemiş.\n\n&nbsp; Kadın şaşırmış. Bunların bir ekmekleri bir de suları var, neyi ölçecekler acaba diye merak etmiş. Ölçeğin altına mum ısıtmış, sürmüş.\n\nDeli oğlan ölçeği eve getirmiş. Akıllı oğlan iki ölçek kendine, bir ölçek deli oğlana döküyormuş. Ölçeğin altına iki altın yapışmış. Akıllı oğlan şüphelenmiş.\n\n— Şimdi bizi altın için öldürürler, buradan kaçalım, demiş. İkisi de altın çuvallarını yüklenmişler. Akıllı oğlan önde gidiyormuş, deli oğlana:\n\n— Kapıyı çek de eve girmesinler demiş. Deli oğlan o heyecanla kapıyı da omuzlamış, götürmüş. Yola düşmüşler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Bir zaman bir yol gitmişler. Susamışlar. Bir çeşmenin yanına gitmişler, su içmişler. Bekleşirken bakmışlar ki atlılar geliyor. Akıllı oğlan şimdi ne yapacağız, nereye gideceğiz derken Deli oğlan çeşmenin başındaki çınar ağacına kapıyla birlikte çıkmış. Akıllı oğlan da peşinden çıkmış.\n\n&nbsp; Atlılar gelmiş. Ağacın altında yemek yemişler, oturmuşlar. Deli oğlan artık kapıyı taşıyamaz hale gelmiş:\n\n— Elim kolum dayandı, kapıyı bırakacağım, demiş. Akıllı oğlan da:\n\n— Sakın yapma, yakalarlar bizi, demiş. Ama deli oğlan dayanamamış ve kapıyı bırakmış. Atlılar da ağaç göçüyor sanmışlar, kaçmışlar dağa düşmüşler.\n\n&nbsp; Sonra deli oğlan ile akıllı oğlan ağaçtan inmişler. Yemeklerini de yemişler. Altın çuvallarını yüklenip az gitmişler, uz gitmişler. Epey bir zaman geçtikten sonra altınları kaybetmişler. Bir köseler köyüne gelmişler. Ne iş var diye sormuşlar. Ağa da:\n\n— Tutmacılık* var, demiş. Akıllı oğlan da bu köseler köyünde *tutma olarak kalmaya karar vermiş. Ağa, Akıllı oğlana:\n\n— Öküzü tımar edeceksin, karnı acıkmayacak. Tarla sürülmüş, ekilmiş olacak. Bir de tazı var. Tazının da yüzü hep gülecek, demiş.\n\nSabah olmuş, Akıllı oğlan şaşırmış kalmış. Bunları nasıl yapacağını düşünürken Deli oğlan gelmiş:\n\n— Ben bunları yaparım, demiş. Öküzü salmış tarlaya, üç yerden ekini de ekmiş. Öküzün de ağzından hava verip karnını şişirmişler. Tazının da üst dudağını kesmişler. Tazı hep gülüyormuş. Eve gelmişler. Ağa:\n\n— Ne yaptın, diye sormuş.\n\n— Tarlayı ektik, öküzün karnı şişti, tazının da yüzü hep gülüyor, demişler. Ama ağa bunların neler yaptıklarını anlamış:\n\n— Derinizi yüzeceğim, demiş. Akıllı oğlanla Deli oğlanda kaçmışlar. Fakat öküzün karnı şişkin, tazının yüzü de güleç kalmış.\n\nBu masal da burada bitmiş…\n\n*koçmar: Bir çeşit iri kertenkele.\n\n*tutmacılık: Uşaklık, ırgatlık, işçilik.\n\n*tutma. Uşak, ırgat, işçi.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Mutlu Aile",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde üç kardeş varmış. Üçünün de nasibi kapalıymış. Akşam bunlar gelip annelerine:\n\n— Bizim nasibimiz niye açılmıyor, ne yapacağız, demişler. Anneleri:\n\n— Biriniz dağa gidin, biriniz çöle gitsin, biriniz de Uludağ’a gitsin, demiş. Uludağ’a giden bakmış ki bir ev var. Oraya yerleşmiş. Diğer kardeşleri de gelmiş, orada yaşamaya başlamışlar. Bu üç kardeşin bir de kız kardeşleri varmış adı da Mevlüde imiş.\n\nKızlar ip eğiriyormuş. Mevlüde bir kabahat işlemiş. Diğer kızlar ona beddua etmiş. Birisi:\n\n&nbsp;— Anan öle, demiş. Birisi de:\n\n&nbsp;— Baban öle, demiş. Mevlüde:\n\n— Benim bir anam bir de babam var. Başka kimsem yok, danamız var evde o ölsün, demiş. Bir kadın:\n\n— Niye senin kimsen yok? Uludağ’ın tepesinde üç kardeşin var, demiş. Kız koşarak eve gelmiş ve:\n\n— Anne, anne bütün kızların kardeşi varmış. Benim de Uludağ'da üç kardeşim varmış. Niye onları bana göstermedin, demiş kızmış ve:\n\n— Onları görmeye gideceğim, demiş. Anasına, külden binek yaptırmış ve:\n\n— Böylece oraya sorunsuz giderim, demiş. Bineğe binmiş hiç durmadan giderek Uludağ'a ulaşmış. Kardeşlerinin evinin kapısının önüne gelmiş. Kapıyı aralamış. İçeri girmiş.\n\nKız yemek pişirip, temizlermiş sonra da dolaba saklanırmış. Her gün böyle yaparmış. Kardeşler bu durumdan şüphelenmişler.\n\n&nbsp;Her gün geliyorlar ki evde yemek pişmiş. Küçük kardeşi, ağabeylerine:\n\n— Siz gidin çalışın, ben evde durup bunu kimin yaptığını bulayım, demiş. Kız saklandığı yerden çıkmış. Yemeği pişirmiş. Evi temizlemiş. Dolaba girerken erkek kardeşi bunu yakalamış:\n\n— Sen insan mısın, cin misin, demiş. Kız:\n\n— Ben Allah'ın bir kuluyum, ben Mevlüde kız kardeşinizim, demiş. Akşam olunca diğer kardeşleri de gelmiş. Sarım düğüm olmuşlar beraber yaşamaya başlamışlar.\n\nBu üç kardeşin tarlaları varmış. Her gün bu tarlaya çalışmaya gidiyorlarmış. O gün de gitmişler. Bunların bir tazısı varmış. Kapılarının önünde yatarmış. Mevlüde tazıya üzüm vermemiş, tazı küsmüş. Gitmiş tandıra işemiş. Mevlüde tandırı kurutmak için ateş aramış, bulamamış evde. Ateş aramaya çıkmış. Bir yere gelmiş. Ateş bulmuş. Orada bir dev varmış. Devi görünce korkmuş. Dev:\n\n— İnsanoğlu korktu, demiş. Kız kaçmış, dev kızı kapının önünde yakalamış. Kız baş edememiş. Dev kızın parmağını tutup emmiş. Kız evine girmiş, kapıyı kilitlemiş. Oraya bayılmış.\n\nKardeşler eve gelmişler ki kapı kilitliymiş. Küçük kardeş bacadan içeri girmiş. Kız kardeşi baygın yatıyormuş. Kardeşlerini ayıltmışlar. Mevlüde başından geçenleri anlatmış. Kardeşler:\n\n— Bu devi gidelim, öldürelim, demişler.\n\nDevin olduğu yere gelmişler. Devi öldürmüşler. Bu devin karıları varmış. Kardeşler, bu devin karılarını alarak evlerine gelmişler. Devin karılarıyla evlenmişler. Devin karıları:\n\n— Bunlar kocamazı öldürdü. Biz de bunların bacılarına bir kötülük edelim, demişler. Mevlüde’ye yemek yedirmişler. Mevlüde’nin karnı şişmiş, hastalanmış. Kardeşi Mevlüde’yi hamile kaldı diye bir köyün başına bırakmış. Mevlüde:\n\n— Beni bırakıp nereye gidiyorsun, gitme, demiş. Kardeşi, Mevlüde’yi bırakmış köyün başına.\n\nMevlüde orada iyileşmiş. Bakmış ki kimse yok. Mevlüde, kardeşine beddua etmiş ve:\n\n— Ben o kadar cefa çektim. Beni burada nasıl bıraktın. Kustuğum kemikler ayağına batsın, demiş.\n\nGün gelmiş kardeşi, Mevlüde’yi bıraktığı yere gelmiş. Orada kemik ayağına batmış. Köyün içine gelmiş kardeşini bulmuş. Ayağına batan kemiği çıkarmışlar.\n\nEvlerine gelmişler. Bütün kardeşler bir arada mutlu mesut bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Eşeğin Kurnazlığı",
        "text": "Zamanın birinde hayvanlar kendi ihtiyaçlarına göre, yiyebilecekleri türden tahıl ekmişler. Tavuk buğday ekmiş, eşek arpa, …\n\nBütün hayvanlar kendi ekinlerine bakıp suluyormuş. Ekinler biraz büyüyünce eşek diğer bütün hayvanlardan izinsiz onların ekinini yemiş. Ertesi gün kaz, tavuk, ördek, kuş, … ekinlerine su vermek için kendi bahçelerine gittiklerinde ekinlerinin yendiğini görmüşler.\n\nBu ekinleri kim yemiş diye birbirlerine sormuşlar. Hayvanların hepsi:\n\n— Ben yemedim, demiş. Sıra eşeğe gelince, eşek:\n\n— Ben yemedim, demiş. Hayvanlardan birkaçı:\n\n— Az ileride bir kuyu var. Oraya gidelim. Herkes ben yemedim diye yemin edip kuyunun üstünden atlasın. Kim kuyunun içine düşerse ekinleri o yemiştir, derler.\n\nHayvanlar kuyunun başına giderler. Önce tavuk yemin eder ve kuyunun bir tarafından diğer tarafına başarıyla atlayarak geçer.\n\nSıra ördeğe gelince o da yemin eder ve yine kuyunun diğer tarafına başarıyla geçer. Böyle hepsi sırayla başarıyla atlayarak geçerler.\n\nAtlama sırası eşeğe gelmiştir. Eşek, ben yapmadım, diye yemin etmiş ve atlamış. Fakat kuyunun öteki tarafına geçememiş, kuyunun içine düşmüş.\n\nEşek kuyuya düşünce ekinleri eşeğin yediği anlaşılmış ve bütün hayvanlar dağılmış. Birkaç gün sonra bir cadı kuyunun yanından geçiyormuş. Cadı kuyunun yanından geçerken kuyunun dibinde olan eşeği görmüş. Eşek cadıya seslenmiş:\n\n— Beni buradan kurtar, ben sana yardım ederim, diye. Cadı:\n\n&nbsp;— Sen bana neyde yardım edeceksin ki, diye sormuş. Eşek de:\n\n— Ben sana kuyudan su çıkarırım, demiş. Cadı:\n\n— Olmaz, ben seni oradan çıkarırsam yerim, demiş. Eşek:\n\n— Tamam, beni buradan çıkar da sonra istersen ye, demiş. Cadı, eşeğe ip atıp onu kuyudan çıkarmış ve eşeği kuyunun yanına bağlamış. Eşek, cadıya:\n\n— Beni neremden yemeğe başlayacaksın, demiş. Cadı da:\n\n— İlk önce kafanı yiyeceğim, demiş. Eşek:\n\n— Kafamın hepsi kemikli, zorlanırsın. Sen beni arkadan yemeğe başla, daha kolay olur, demiş.\n\nEşeğin söyledikleri cadının kafasına yatmış. Eşeği yemek için arkasına geçmiş. Tam o sırada eşek cadıyı tekmeleyerek kuyuya düşürmüş ve koşarak oradan uzaklaşmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Eşek Beyni",
        "text": "EŞEK BEYNİ\n\nEvvel zaman içinde ormanlar padişahı aslan ve diğer hayvanlar yaşarmış.\n\nGünün birinde ormanlar padişahı aslanın karnı acıkmış. Kendisine en yakın olan çakalı gözüne kestirmiş. Çakalı yemek için yakalamış. Tam çakalı yiyecekken çakal ona:\n\n— Ya sen beni yersen ben senin karnını doyurmam, sen beni bırakırsan ben senin karnını doyuracak büyüklükte eşek getiririm, der. Aslan çakala:\n\n— Eşek gelir mi? Ya gelmezse, diye sorar. Çakal, aslana:\n\n— Sen o işi bana bırak. Eşeği sana getiremezsem o zaman beni yersin, diyerek kandırır. Aslan çakalın söylediklerini kabul eder ve eşeği getirmesi için bekler. Çakal eşeğin yanına gider ve eşeğe:\n\n— Aslan padişah seni çağırıyor, hayvanlar âleminin yeni padişahı olarak seni seçecek, der. Eşek hemen kabul eder. Çakal eşeği alıp aslanın yanına gider. Aslanın bakışlarından korkan eşek hemen kaçar. Aslan eşeği getiremezse çakalı yiyecek ya, çakal eşeğin kaçtığını görünce peşinden gidip geri gelmesi için ikna etmeye çalışır. Çakal, eşeğe:\n\n— Niye kaçtın, diye sorar. Eşek de:\n\n— Bana nasıl baktığını görmedin mi? Beni yiyecek gibi bakıyordu. Korktum, kaçtım, der. Çakal da kurnaz ya eşeğe:\n\n— Ya o seni padişahlığa uygun musun değil misin diye sınıyor, cesaretini ölçüyor yani, der. Eşek de hemen inanır:\n\n— Ya ben onu hiç akıl edemedim, der. Çakal böylece eşeği kandırır ve aslanın yanına götürür. Bu defa aslan avını kaçırmamak için hemen yakalar ve eşeğin kafası hariç her yerini yer. Aslan doydu ya uykusu gelir uyumaya giderken çakala:\n\n— Kafa sana emanet, içindeki beyni ben yiyeceğim. Ben uyuyup uyanana kadar kafası sana emanet, der ve yatar.\n\nAslan mışıl mışıl uyurken çakal bir kamış parçası bulur ve içini oyarak eşeğin kafasının içine sokar, beynini yer.\n\nAslan uykuya doyup uyanınca, çakalı çağırarak eşeğin kafasını getirmesini ister. Çakal hemen eşeğin kafasını getirip aslana verir. Aslan, eşeğin kafasını ikiye yarıp beynini bulmaya çalışır. Beyni bulamayan aslan çılgına döner ve çakala:\n\n— Bunun beyni nerde, diye sorar. Çakal uyanık ya cevabını önceden düşünmüştür. Çakal aslana dönerek:\n\n— Ya bunun beyni olsaydı kaçtıktan sonra geri gelir miydi, der.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "Şehzadeler ve Dağların Elçileri",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzun zaman önce uzaklarda yaşayan bir Sinan Padişah varmış. Üç tane de oğlu varmış.\n\nSinan Padişah yaşlıymış ve artık padişahlığı oğullarına bırakmak istiyormuş. Önce onların ne kadar cesur olduklarını öğrenmek için onları ava göndermiş.\n\nOğulları yola koyulmuş. Dağlara çıkmışlar. Akşam olduğunda iki kişi uyurken diğeri nöbet tutsun diye bir karar almışlar. Büyükle ortancanın sırası geçmiş. Küçük kardeş nöbeti devralmış.\n\nÇocuk etrafı dolaşırken uzak bir yerde ışık görmüş. Merak ettiği için kardeşlerini uyandırmadan atına binip ışığın olduğu yere gitmiş. Oraya geldiğinde iki adamın ateş başında oturduğunu görmüş. Adamlardan birinin elinde siyah ip, diğerinin elinde ise beyaz ip varmış. Siyah ipi tutan adam ipi sararken beyaz ipi tutan adam ipini öylece tutmuş, bekliyormuş. Çocuk merak edip sormuş.\n\n—Senin elinde niçin siyah ip, onun elinde niye beyaz ip var? Sen sararken o niye bekliyor? Adamlar çocuğa:\n\n—Sen niye soruyorsun, demişler. Çocuk da:\n\n—Ben merak ettim. Bunun sırrını öğrenmek istiyorum, demiş. Adamlara söylemeleri için ısrar etmiş. Sonunda adamlar cevap vermişler.\n\n—Biz bu dağların elçileriyiz. Birimiz beyaz iple gündüzü, diğerimiz siyah iple geceyi getirir, kontrol ederiz, demişler.\n\nKüçük çocuk bunun gerçek olup olmadığını anlamak için yanlarına oturup sabah olmasını beklemiş. Kardeşlerini bu arada unutmuş. Şafak söktüğü anda siyah ipi elinde tutan adam ipi bir elinden diğerine sarıp bitirmiş, bu kez de beyaz ipi tutan adam elindeki ipi sarmaya başlamış.\n\nÇocuk bunları görünce gerçek olduğuna inanmış.\n\nBu arada çocuğun kardeşleri sabah olduğu için uyanmışlar. Kardeşlerini göremeyince de merak etmişler ve onu aramak için hemen yola koyulmuşlar. Yoldayken karşıdan gelen kardeşlerini görünce:\n\n—Biz seni çok merak ettik. Neredeydin? Bizi niye bırakıp gittin, demişler. O da olan biteni anlatmış. Kardeşleri anlattıklarına inanamamışlar. Bunun üzerine çocuk kardeşlerini de oraya götürmüş. Onlar da adamların yanında bir gece kalmışlar. Olan biteni görüp inanmışlar. Adamlara üçü birden:\n\n—Bizi de yanınıza alın, demiş ama adamlar:\n\n—Bizi Allah görevlendirdi. Bu bizim görevimiz. Sizi alamayız, demişler.\n\nŞehzadeler bunun üzerine evlerine dönüp her şeyi babalarına anlatmışlar.\n\n—Bizim padişahlığımız ne ki biz dağın, taşın elçilerini gördük. Bizi de yanınıza alın dedik, ama almadılar. Padişah da:\n\n—Sizin göreviniz padişahlığınız. Yalnız adaletli, dürüst ve çalışkan olmalısınız ki onlar gibi görevlerinizde hiç sorun olmasın. Siz görevinizi yaparsınız, onlar da kendi görevlerini, demiş.\n\nŞehzadeler düşününce babalarına hak vermişler. Padişahlık görevlerini de en iyi şekilde yerine getirmeye karar vermişler ve bu kararlarını uygulamışlar. Halklarıyla birlikte mutlu bir şekilde yaşayıp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "Öksüz Fatma",
        "text": "&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bundan yıllar önce uzaklarda yaşayan öksüz bir kız varmış. Adı da Fatma’ymış.\n\nFatma üvey annesi ve üvey kardeşiyle birlikte yaşarmış. Üvey annesi ve kardeşi Fatma’yı sevmezler, ona kötü davranırlarmış. Fatma’ya sürekli iş yaptırırlarmış.\n\nFatma’nın en çok sevdiği iş ağıldaki ineğe bakıp onu otlatmakmış. Çünkü Fatma o ineği çok severmiş. İnek de onu çok severmiş, onun koruyucusu gibiymiş. Fatma bir gün yine ineğini otlatmaya götürdüğünde yolun kenarında saçı başı dağılmış, kirli mi kirli bir yaşlı kadın görmüş. Yaşlı kadın Fatma’yı kastederek:\n\n&nbsp;— Yok mu şu saçımı tarayıp temizleyecek birisi, diye sormuş. Fatma da nineye acımış, ineğini bir kenara bağlayıp ninenin saçını temizleyip taramış. Nine de ona bir kutu vermiş. Kutunun içinde de bir tane altın kolye varmış. Nine Fatma’ya:\n\n— Kutuyu evine yaklaştığın zaman aç, içindekini boynuna tak, demiş. Fatma ninenin dediğini yapmış. Ertesi gün ineğini otlatmaya götürdüğünde ayağı parçalanmış bir köpeğe rastlamış. Köpeğin de ayağını temizlemiş. Evinin yolunu tutmuş. Fatma eve geldiğinde üvey annesi Fatma’nın kolyesini görmüş:\n\n&nbsp;— Eğer bu kız ineği otlatırken altın bulup geliyorsa, onun yerine benim kızım gitsin, diye düşünmüş. Kızına:\n\n— Yarın sen ineği otlatmaya götüreceksin, demiş. Sonraki gün kız aynı yolda köpeğe ve saçları kirlenmiş olan nineye rastlamış. Nine, kıza:\n\n— Ne olur gel şu saçımı temizle, demiş. Kız da nineye kızıp:\n\n— Hadi oradan pis kadın! Kim gelir seni temizler, demiş. Nine ona da bir kutu verip evin yakınında açmasını söylemiş. Kız eve yaklaştığında kutuyu açar açmaz saçı beyazlamış. Kız bunu fark etmiş ve annesi kızmasın diye başına tülbent kapatmış.\n\n&nbsp;Günler böyle geçerken, o ülkenin şehzadesi evlenmek için bütün kızları görebileceği bir şölen yapacağını ilan etmiş. Üvey annesi kızını alıp şölene gitmiş ama gitmeden önce Fatma gelemesin diye Fatma’ya bir teneke bulgurla bir teneke pirinç verip:\n\n— Bunları ayıklayacaksın, demiş. Fatma bulgurla pirince bakıp ben bunları nasıl ayıklarım diye ağlamaya başlamış. O sırada nine birden yanında oluvermiş. Pirinç ile bulguru ayıklayıp tekrar sır olmuş.\n\nŞölenden dönen üvey anne Fatma’nın ayıklamayı bitirdiğini görünce şaşırmış. Hemen o kızgınlıkla Fatma’nın önüne koca bir kazan koyup:\n\n— Bunun içini ağlayarak dolduracaksın ki ben de gelip o suyla banyo yapayım, demiş. Fatma ağlamaya başlamış ama nasıl doldursun koca kazanı? Nine tekrar yardıma gelmiş. Fatma’ya:\n\n—Üzülme, demiş. Kazanın içini suyla doldurmuş, gözyaşı gibi tuzlu olsun diye de içine tuz atıp karıştırmış. Sonra da Fatma’ya hazırlanıp şölene gitmesini söylemiş.\n\nFatma şölen yerine gittiğinde herkes böyle güzel bir kız gördükleri için şaşırmışlar. Padişahın oğlu da Fatma’yı görmüş ve ona âşık olmuş.\n\nFatma bunu fark edince utancından kaçmaya başlamış. Padişahın oğlu peşinden koşmuş, ama yakalamamış. Yalnız Fatma’nın koşarken çıkan ayakkabısını bulmuş.\n\nBu ayakkabıyı tüm ülkenin kızlarının ayağında deneyip kime olursa onunla evleneceğini ilan etmiş. Herkesi dolaşmış, sonunda Fatma’nın ayağına olunca onu bulduğu için çok sevinmiş. Sonraki gün Fatma’yı istemeye geldiklerinde üvey anne Fatma’nın yerine kendi kızını onlara vermek istemiş. Bu yüzden Fatma’yı sepetin altına kapatıp kaldırmasın diye de üzerine eşeğin semerini koymuş.\n\nÜvey anne şehzadeye kendi kızını vereceği sırada horoz herkesin olduğu yerin ortasında durup:\n\n— Üüürü üüü Fatma sepetin altında, eşek semeri üstünde, çirkin kız şehzadenin kolunda, diyerek üç kez ötmüş.\n\nÜvey anne horozu kovmaya çalışınca şehzade ile yanındakiler şüphelenip sepetin altına bakmışlar. Fatma’yı bulmuşlar. Fatma şehzade ile evlenip mutlu olmuş. Bu arada üvey annesiyle üvey kardeşini de affedip yanına almış. Hep beraber mutlu bir yaşam sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Ejderha ve Nar Ağacı",
        "text": "Evvel zaman içinde çok fakir bir ailenin üç erkek çocuğu ve ekip biçerek geçindiği bir bahçesi varmış.\n\nBir gün bu üç kardeş bahçelerine dikili olan nar ağacındaki narların azaldığını görmüşler. Bir ejderha her gün gelip bu narlardan koparıyormuş. En büyük çocuk, kardeşlerine:\n\n— Ben bu narları kimin kopardığını merak ediyorum, onu bulacağım, demiş. Akşam olunca en büyük kardeş uyuyakalmış, ejderha yine gelip narları koparıp gitmiş.\n\nSabah olunca üç kardeş narları saymış, yine eksildiğini görmüşler. Bu defa ortanca kardeş nöbet tutmuş, yine uykuya dalmış ve narları kimin aldığını görmemiş. En küçük kardeş abilerine:\n\n— Bu defa ben nöbet tutacağım, demiş. Abileri en küçük kardeşe:\n\n— Narları kimin aldığını biz bulamadık, sen mi bulacaksın, demişler. En küçük kardeş:\n\n— Deneyelim, demiş. Bu defa nöbeti en küçük kardeş tutmuş. En küçük kardeş uyumamak için bir bıçakla parmağını kesmiş, üzerine tuz dökmüş. Olur ya bu acıya rağmen uyuyakalırım diye bir de bir bez alıp ıslatmış ve üzerine asmış, uyuyakalırsa üzerine damlayıp onu uyandırsın diye.\n\nEjderha nar ağacından nar koparmaya gelince, en küçük kardeş onu görmüş ve bir sopayla ona vurmuş. Ejderhaya vurunca ejderha kaçmaya başlamış, en küçük çocuk da ejderhanın peşinden koşmuş. Ejderhanın bir mağaraya girdiğini görmüş.\n\nErtesi sabah kardeşlerini alıp o mağaraya gitmiş. En büyük kardeşle, ortanca mağaraya girmeye korkmuşlar, en küçük kardeşi göndermişler. En küçük kardeş mağaraya inince ejderhanın üç kız kardeşi esir aldığını görmüş.\n\nBu üç kız kardeş de birbirinden güzelmiş. Ejderhanın ölmesi için mağaranın içindeki tahta kılıçla ejderhaya vurmak gerekiyormuş. En küçük erkek kardeş kendi kılıcıyla ejderhaya vuracakken, kız kardeşlerden biri:\n\n— Onunla vurursan ölmez, şu tahta kılıçla vurman gerekiyor, demiş. En küçük erkek kardeş sıçrayarak tahta kılıcı alıp, ejderhaya vurmuş. Ejderha can çekişirken, en küçük erkek kardeşe:\n\n— Bir daha vur, demiş. Kız kardeşlerden biri:\n\n— Bir daha vurursan ölmez, demiş. Bir daha vurmamış, ejderha ölmüş. En küçük kardeşin ağabeyleri yukarıda, mağara girişinde bekliyorlarmış. En küçük kardeş, abilerine:\n\n&nbsp;— Bir ip sarkıtın, demiş. Abileri aşağıya bir ip sarkıtmışlar. En küçük kardeş, kız kardeşlerin en büyüğünü ipe bağlayıp abilerine:\n\n&nbsp;— Çekin, demiş. Kız yukarı çıkınca, en küçük kardeş en büyük abisine:\n\n— Bu senin eşin olsun, demiş. Sonra ağabeyler ipi bir daha aşağı sarkıtmışlar. En küçük kardeş bu defa kız kardeşlerin ortancasını ipe bağlayıp:\n\n— Çekin, demiş. Ortanca kız kardeş yukarı çıkınca, en küçük kardeş ortanca abisine:\n\n— Bu da senin eşin olsun, demiş. Daha sonra mağarada en küçük kız kardeşle, en küçük erkek kardeş kalmış. En küçük kız kardeş, en küçük erkek kardeşe:\n\n&nbsp;— Önce sen çık, beni sen çekersin, demiş. En küçük erkek kardeş de:\n\n— Benim ağabeylerim iyi, bir şey olmaz. Önce sen çık, demiş. Ağabeyler tekrar ipi aşağı sarkıtmışlar. En küçük erkek kardeş, en küçük kız kardeşi ipe bağlayıp abilerine;\n\n— Çekin, demiş. Abileri en küçük kızı çekerken kızın ayakkabısının teki ayağından düşmüş. Abileri bu kez en küçük kardeşleri çıksın diye, ipi aşağı sarkıtmışlar. Abileri, en küçük erkek kardeşi çekerken en küçük kız kardeşi çok beğendikleri için ipi bırakmışlar. En küçük erkek kardeşi mağarada bırakıp gitmişler.\n\n&nbsp;En küçük erkek kardeş, mağaranın içinde dolanmış durmuş, sonradan gözüne gizli bir çıkış ilişmiş. Oradan dışarı çıkmış. Yürümüş, yürümüş seçim yapılacak bir bölgeye varmış. Bir yerde saklanıp seçimi izlemiş. Oradaki seçim farklı oluyormuş. Bir güvercin uçuruyorlarmış, güvercin kimin başına konarsa o başkan oluyormuş.\n\nGüvercini o bölgenin halkı salmış, kimin başına konacak diye sabırsızlıkla bekliyorlarmış. Güvercin uçmuş uçmuş bir köşede saklanan en küçük kardeşin başına konmuş. Halk, en küçük kardeşin yanına gidip:\n\n— Buranın padişahı artık sensin, demiş. O bölgenin padiaşhı olarak en küçük kardeş, birkaç yıl sonra ağabeylerini arayıp bulmaları için yanındakilere emir vermiş. Yanındakiler abilerini arayıp bulup en küçük kardeşin yanına getirmişler. Abileri, en küçük kardeşlerini tanımamışlar. En küçük kardeş abilerine:\n\n— Birkaç yıl önce beni mağarada bırakmıştınız, yanınızda da üç kız kardeş vardı. O kız kardeşlerin en küçüğü şimdi evlenecek yaşta. Onu ipe bağlayıp yukarı çıkarırken ayakkabısını düşürmüştü. Onu bana getirin, demiş.\n\nAbileri en küçük kız kardeşi, en küçük erkek kardeşe getirmişler. Akılları başlarına gelsin diye de abilerini birkaç hafta zindana attırmış. Birkaç hafta sonra abilerini zindandan çıkarttırıp en küçük kız kardeşle evlenmiş.\n\nBir ömür boyu eşi ve ağabeyleriyle mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Gülperi ile Elmakız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş, çok konuşması günahmış. Bir vezir varmış. İki de oğlu varmış. Biri üvey, biri özmüş. Bir gün hanımına demiş ki:\n\n— Hanım ola ki ben hastalanır, ölürsem sen bu çocuğu mirastan mahrum etme, sağ iken mallarını paylaştırayım, demiş.\n\nŞehirdeki malını ve evini hanımı ile öz oğluna; köydeki malı ile evini ise üvey oğluna vermiş. Beş altı ay geçtikten sonra vezir hastalanmış, ölmüş. Çocuk da birkaç sene sonra büyümüş. Adı da Gülperi imiş. Malın hepsini batırmış. Annesininkini de satmış, yemiş. Vaktiyle padişah, veziri çok severmiş. Bir gün öz oğlu:\n\n— Anne git, padişahtan bir sürü iste, onunla geçinelim, demiş. Kadın ezilmiş, büzülmüş, ağlamış ve oğlunun tartaklamasına dayanamamış. Gitmiş padişahtan bir sürü istemiş. Padişah da veziri ve vezirden dolayı oğlunu çok sevdiği için kadının istediklerini vermiş.\n\nKadın eve gelmiş. Birkaç ay geçince Gülperi bıkıyor. Her gün birini öldürüp, getirip sarayın kapısına atıyor. Aşçıları:\n\n— Padişahım bıktık. Gülperi koyunların her gün birini öldürüyor, getirip kapıya atıyor, diyorlar. Padişah:\n\n— Ben o sürüyü zaten ona verdim. İster öldürsün, ister gütsün. Ama ölüsünü de getirmesin, diyor.\n\nSürünün çobanına söylüyorlar. Çoban da bir daha getirmiyor.\n\nGülperi’nin elinde beş altı koyun kalıyor. Gütmeye giderken padişahın bahçesini görüyor. Bahçede yatıp uyuyor. Padişahın bahçesi de çok güzelmiş. Padişahın kızı da camın ağzında işleme işliyormuş. İşlemeden bıkıp camdan dışarı bakıyor ki bahçede bir genç yatıyor. Çok güzel bir gençmiş. Kız hemen işlediği işlemenin içine bir yakut taşı koyup dışarı atıyor. Oğlan uyanıyor, bakıyor ki camda dünya güzeli bir kendini seyrediyor. Kıza adını soruyor. Kızın adı Elmakız imiş. Orada birbirlerine söz veriyorlar.\n\n— Senden başkasına varmam, senden başkasını almam, diye. Zaman geçiyor eziliyor, üzülüyor annesine söylüyor.\n\n— Git padişaha bu koyunları ver, bana da kızını iste, diyor.\n\n— Padişah kızını verir mi? Biz çok fakiriz. Sen çobansın kapısında, diyor. Gülperi:\n\n— Git koyunları ver iste, diyor.\n\nKadın üzülüyor, ağlıyor ama gidiyor. Padişahın sarayında da üç koltuk varmış. Bakır koltuğa oturanlar bir şey isteyenler, gümüş koltuğa oturanlar ise girmek isteyenler ve altın koltuğa oturanlar kızını istermiş. Vezirin karısı altın koltuğa oturmuş. Padişahın karısı, padişaha:\n\n— Vezirin karısı kızını istemeye geldi. Salonda seni bekliyor, demiş. Padişah:\n\n— Kızı sana verdim, gitti. Ama bir isteğim var. Kırk deve altın, kırk deve de gümüş.\n\nKadıncağız kızı verdiğine seviniyor ama nerden bulacak o kadar altın ve gümüşü. Duyunca Gülperi seviniyor.\n\n&nbsp;— Ben dağdan odun çeker öderim, diyor.\n\nBir ip, bir de at alıp odun çekecek. Günlerce odun çekiyor. Odun çekerken kardeşine rastlıyor. Köydeki kardeşi:\n\n— Odun çekmeyle para birikir mi? Filan dağda bir su var. Suda abdest al, iki rekat namaz kıl, dua et, yat uyu. Uyandığında Tanrı verir, diyor.\n\nAma dağa çıkmak mucizeymiş. Kardeşine inanmasa da çıkmak zorunda. Bir kolayını bulup dağa çıkıyor. Elini yüzünü yıkıyor. Abdest alıp namaz kılıyor.\n\n&nbsp;Uyandığında başında bir saz buluyor. Hem çalıyor hem söylüyor. Hiç para pul gözünde yok. Kardeşi:\n\n— Bizim deli oğlan ne ettiyse bir silahla geliyor, diyor.\n\nGülperi geliyor ki elinde bir saz. Hem çalıyor hem söylüyor. Bu durum padişahın kulağına gidiyor. Padişah bunu alıp saraya götürüyor. Sarayda çalıp söylüyor. Saraydaki bütün âşıkları yeniyor. Bu durumu padişahın kızı duyuyor. Kız kapının deliğinden bakıyor ki sevdiği oğlan. Kız, babasına duyurmadan:\n\n— Filan şehirde amcam var. Git rica et. Gelsin babama:\n\n— Bu kızı aşığa versin, desin. Verirse onun sözüyle verir, diyor.\n\nBu oğlan günlerce gidiyor, gidiyor. Yolda Su Bacılar varmış. Kim içlerinden birine güzel derse, ötekine çirkin derse adamı öldürürlermiş. Öldürdükleri adam kafasından kale yaparlarmış. Bu aşık da söylüyor:\n\n— Biri gül, biri çiçek, biri sümbül.\n\n&nbsp;Kızlar seviniyor. \"Bu nasıl akıllıymış\", diye gönderiyor.\n\nYoldan geçip gidiyor. Bir şehre varıyor. Şehirde bir adam var. Şehrin ortasında oturuyor. Gülperi soru soruyor cevap vermiyor. Suratına bir tokat atıp gidiyor. Dolaşıyor, geri geliyor, tekrar soruyor, yine cevap vermiyor. Diğer suratına bir sille daha vuruyor. Meğer bu da şehrin padişahıymış. Senede bir gün halkı içeriye koyar, kendi dışarı çıkarmış. Onun da dünya güzeli, sevdiği bir kız varmış. Fakat sevdiği kız padişahı hiç sevmezmiş. Padişah da dilenci gibi otururmuş.\n\n&nbsp;Kız ona bir akçe para getirirmiş. Onda dünya güzelini görüyorum diye senede bir gün dilenci kılığına girermiş. Bu sefer muhafızlarına:\n\n&nbsp;— Bir adam yine gelirse içeri atın, demiş.\n\nPadişah Gülperi’yi sorup soruşturuyor. Âşık olduğunu öğreniyor. Padişah:\n\n— Eğer bu kızın gönlünü edersen ne istersen iste, yaparım, demiş.\n\nBu söylüyor, söylüyor. Kızı ayağına getiriyor. Kız:\n\n&nbsp;— Seviyorsam ben seviyorum. Sana ne, diyor. Gülperi, kızdan bu güzel haberi alınca padişaha:\n\n&nbsp;— Kız seni sevdiğini söyledi. Ben filan şehirde bir kız seviyorum. Adı Elmakız. Bana onu iste, diyor.\n\nPadişah askerlerini kızı istemeye gönderiyor. Kızın babası da kardeşim oğluna istiyor, diye kızını hazırlıyor. Askerlere teslim ediyor.\n\nGülperi de saçı sakala karıştığı için kız onu tanıyamıyor. Kız:\n\n— Amcam beni bir yabaniye getirdi, diye düşünüyor. Padişah da Elmakız’a:\n\n— Hanım biz yoksa yanlış iş mi gördük, diyor. Hanım:\n\n— Yok. Âşıklar birbirini tanır, dur söylerken tanıyacak mı, diyor. Gülperi söylemeye başlıyor. Kızın kendisini beğenmediğini anlıyor.\n\n— Ben yatarken bir mendille taş attı, diyor. Kız, hemen Gülperi’yi tanıyor. Padişahın sevdiği kız da:\n\n— Düğünlerimiz berber olsun, diyor. Düğünlerini orada yapıyorlar. Elmakız:\n\n— Gülperi’nin bir garip anası var. Onu da getirelim, diyor. Gülperi’nin anası da geliyor. Düğünlerini yapıyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "KÜÇÜK KIZ KARDEŞ VE KÜL EŞEK",
        "text": "&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzak bir ülkede bir kadın yaşarmış. Bu kadının dokuz tane oğlu varmış, ama hiç kızı yokmuş. Kadın bir tane kızı olsun istiyormuş. Oğulları da bir tane kız kardeşleri olsun istiyormuş.\n\nKadının oğulları avcıymış, ava gider, iki ay gelmezlermiş. Bir gün kadın yine hamile kalmış. Oğlanlar ava giderken annelerine:\n\n&nbsp;— Anneciğim, doğum yaptığında kız kardeşimiz olursa dama beyaz bayrak as, eğer yine erkek kardeşimiz olursa kara bayrak as, o zaman anlarız ve erkek kardeşimiz olursa eve gelmeyiz, demişler. Onlar ava gitmiş.\n\n&nbsp; Gel olmuş, git olmuş, kadın doğum yapmış. Kadının kızı olmuş, çok sevinmiş ve tüm komşuları evine gelmiş. Kadın:\n\n— Dama beyaz bayrak asın, oğullarım kız kardeşlerinin olduğunu anlasın, demiş.\n\nKomşularından biri fesatmış. Kadının dama kara bayrak asmış. Zaman geçmiş, oğlanlar avdan dönüyormuş, eve yaklaşmışlar ve kara bayrağı görmüşler:\n\n— Eyvah! Yine erkek kardeşimiz olmuş, demişler.\n\nEve gitmeyip tekrar ormana dönmüşler. Aradan yıllar geçmiş. Kız büyümüş, çok güzel bir genç kız olmuş. Annesi kıza dokuz tane erkek kardeşi olduğunu söylememiş. Bir gün kız, komşularıyla yün eğirirken komşularına dert yanmış:\n\n— Keşke benim de kardeşlerim olsaydı, demiş. Komşuları:\n\n— Senin zaten dokuz tane erkek kardeşin var, demiş. Kız şaşırmış ve:\n\n— Benim dokuz kardeşim yok, ben kimseyi bilmiyorum, demiş. Eve gitmiş. Annesine:\n\n— Anneciğim benim kardeşlerim mi var, neden bana söylemedin, demiş. Annesi:\n\n&nbsp;— Ah! Kızım! Benim başıma gelen kimsenin başına gelmedi, demiş ve olanları anlatmış. Kız ağlamaya başlamış ve:\n\n&nbsp;— Anne ben ağabeylerimi görmek istiyorum. Ne yap ne et, bana onları göster, demiş. Annesi:\n\n&nbsp;— Onlar ormanın içinde avcılık yapıyor, oralara gidemezsin, demiş. Kız yalvarmış annesine ve annesini ikna etmiş. Annesi kıza külden bir eşek yapmış:\n\n— Bu eşeğe bindiğinde “deh deh” de, sakın “çü deh” deme, yoksa eşek bozulur, kül olur sakın unutma, demiş.\n\n&nbsp;Kızına yolluk hazırlamış ve kız yola koyulmuş. Kız “deh deh” diyerek gidiyormuş, unutmuş annesinin sözlerini “çü deh” demiş. Eşek bozulmuş, kül olmuş. Kız eve dönmüş, annesine anlatmış:\n\n&nbsp;— Ben unuttum “çü deh” dedim, demiş. Annesi kıza tekrar külden eşek yapmış. Yine “çü deh” dememesi için sıkı sıkı tembihlemiş.\n\nKız tekrar binmiş eşeğe, “deh deh” diyerek gidiyormuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir eve varmış. Kapıyı çalmış, kimse ses vermemiş. Evde kimse yokmuş. Kız eve girmiş, anlamış buranın kardeşlerinin evi olduğunu. Evi temizlemiş, yemek yapmış ve kardeşlerinin gelmesini beklemiş.\n\nAkşam olmuş kardeşleri eve yaklaştığında evde ışık yandığını ve bacada duman tüttüğünü görmüşler. Korkmuşlar. Eve geldiklerinde tüfeklerini çıkarmışlar ve kapıyı açmışlar. İçerde çok güzel bir kız görmüşler. Kıza:\n\n— İns misin, cin misin, demişler. Kız:\n\n&nbsp;— Ne insim ne cinim, Allah’ın yarattığı bir insanım, sizin kardeşinizim, demiş. Oğlanlar şaşırmış:\n\n&nbsp;— Nasıl olur bizim kız kardeşimiz yok, demişler. Kız her şeyi anlatmış, sarılıp hasret gidermişler. Ormanda hep birlikte yaşamaya başlamışlar. Oğlanlar ava gidiyor, kız evde kalıyor, onların yemeğini yapıyor, evi temizliyormuş. Oğlanlar:\n\n— Biz ava gittiğimizde sen evde sıkılma, demişler kardeşlerine ve onun yanına bir köpek bırakmışlar. Kız bir gün evi temizlerken yerde bir yemiş bulmuş ve köpeğe:\n\n&nbsp;— Al bunu ye, demiş. Köpek:\n\n— Şimdi işim var, sonra yerim, demiş. Kız köpek öyle deyince yemişi kendi yemiş. Sonra köpek gelmiş:\n\n&nbsp;— Ver de yemişi yiyeyim, demiş. Kız:\n\n— Sen gelene kadar ben onu yedim, demiş. Köpek sinirlenmiş. Kızın yemek pişirmek için yaktığı ateşin üstüne su döküp söndürmüş.\n\nKız, ben şimdi kardeşlerime nasıl yemek yapacağım diye üzülmüş ve köz bulmak için dışarı çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş. Işık yanan bir ev görmüş. Bu ev devin eviymiş. Kapıyı çalmış ve kapıyı iki tane kadın açmış. Kadınların kolu bacağı yarımmış, dev yemiş. Dev insan eti yiyormuş. Kız:\n\n&nbsp;— Bana biraz köz verir misiniz, kardeşlerime yemek yapacağım, demiş. Kadınlar:\n\n— Tamam veririz, ama sen buradan hemen git, burası devin evi, dev senin kokunu alırsa seni yer, demişler. Kıza bir de tarak vermişler:\n\n— Dev senin kokunu alır da peşine düşerse bu tarağı onun önüne at, demişler. Kız közü almış ve yola koyulmuş. O sırada dev çıkmış evden:\n\n— Burası insan eti kokuyor, demiş. Kadınlar:\n\n— Ne insan eti, burada sadece biz varız, demişler. Dev inanmamış, evin etrafına bakınmış ve kızın koştuğunu görmüş. Dev de hemen kızın peşinden koşmuş. Dev kıza yaklaşınca kız tarağı devin önüne atmış ve her taraf diken olmuş. Dev geçememiş. Kız evine koşmuş ve kapıyı kapatmış. Bu sırada dev de dikenlerden kurtulmuş ve kızın evinin önüne gelmiş:\n\n&nbsp;— Ne olur aç kapıyı, ben sana kötülük yapmayacağım sadece parmağına yüzük takacağım, demiş. Kız:\n\n&nbsp;— Yok olmaz, git buradan, demiş. Dev ısrar etmiş:\n\n— Ben seni sevdim, seni yemeyeceğim, demiş. Kız yine inanmamış. Dev:\n\n— Tamam o zaman sadece parmağını uzat yüzük takıp gideceğim, demiş. Kız uzatmış parmağını kapının arasından, dev kızın parmağını ısırmış. Kız bayılmış, dev de kızın parmağını yemiş ve gitmiş.\n\nAkşam olunca kızın ağabeyleri gelmiş. Eve yaklaşınca ışığın yanmadığını görmüşler. Korkmuşlar, acaba kardeşimize bir şey mi oldu diye.\n\nKapıyı çalmışlar, kimse açmamış kapıyı. Kapıyı kırıp içeri girmişler. Kardeşlerini baygın görünce köpeğe sormuşlar ne oldu diye. Köpek devin geldiğini ve kardeşlerinin parmağını yediğini anlatmış onlara.\n\nOğlanlar kız kardeşlerini uyandırmışlar. Ona da sormuşlar ne oldu diye. Kız köpeğin ateşi söndürdüğünü ve ateş bulmak için orman gittiğini, devin evine vardığını anlatmış.\n\nOğlanlar köpeğe cezasını vermişler. Gidip devi oradan kovalamışlar. Yanındaki kadınların hepsini kurtarmışlar. Kız kardeşlerini de alıp annelerinin yanına dönmüşler. Orda hep birlikte mutlu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "AYI İLE EVLENEN KIZ",
        "text": "Zamanın birinde üç kardeş yaşarmış. Kardeşlerden ikisi erkek, biri kızmış. Erkek kardeşler her gün ava gider eve yiyecek getirirmiş. Kız kardeşleri evde kalır, yemek yapar, çamaşır yıkarmış.\n\nKız bir gün dereye çamaşır yıkamaya gitmiş. Kardeşleri kıza bir yumak ip vermiş. Kız ipin bir ucunu beline bağlamış ve yumağı dereye atmış. Kız çamaşır yıkarken bir ayı gelmiş. Ayı, kıza:\n\n— İns misin cin misin sen nesin, demiş. Kız:\n\n— Ne insim ne de cinim ben bir insanım, demiş. Ayı kızı çok beğenmiş ve kıza:\n\n— Gel gidelim, sen benim karım ol, demiş.\n\nKız kabul etmemiş. Ayı kızı zorla sırtına almış ve inine götürmüş. Kız ayının ininde kalmış, evlenmişler, üç tane de çocukları olmuş. Kardeşleri kızı arıyor bulamıyorlarmış.\n\nKüçük kardeş kızın çamaşır yıkadığı dereye gelmiş. Derede kıza verdikleri yumağı görmüş. Almış yumağı sara sara sara kayanın dibine gelmiş. Orda bir in görmüş. İpi bir kere çekmiş, bir şey olmamış, ikinci defa çekmiş yine bir şey olmamış ve üçüncü de kız inden çıkıp gelmiş. Küçük erkek kardeş:\n\n— Kardeşim sen burada ne yapıyorsun? Seni çok merak ettik, demiş. Kız:\n\n— Sorma başıma gelenleri. Ben derede çamaşır yıkıyordum, bir ayı geldi, zorla beni buraya getirdi, evlendik, üç tane de çocuğumuz oldu, demiş. Küçük kardeşi, kız kardeşini kurtarmaya karar vermiş. Kız:\n\n— Şimdi ayı gelir sana bir kötülük eder, sen saklan, demiş.\n\nKardeşini saklamış ve akşam ayı gelmiş. Ayı yağ, bal getirmiş. Yemeklerini yemişler. Ayı:\n\n— Burada insan eti kokuyor, demiş. Kız:\n\n— Bizim eve kim gelir, demiş. Ayı:\n\n— Yok, burada insan eti kokuyor, bulursam yerim. Söyle kim geldi, demiş. Kız korkmuş ve:\n\n— Kardeşlerim beni merak etmişler, aramışlar. Küçük kardeşim geldi, ben de korktum sakladım, demiş. Ayı:\n\n— Çıkar öyle ise, o benim kayınım, kayın yenir mi hiç, demiş.\n\nKız, kardeşini sakladığı yerden çıkarmış. Ayı ona ikramda bulunmuş, hep birlikte yemişler içmişler. Kardeşi iki gün kalmış ayının ininde ve:\n\n— Biz artık gideyim, demiş. Gitmiş köye, anlatmış olanları kardeşlerine:\n\n— Kardeşimizi buldum, bir ayı onu zorla inine götürmüş, evlenmiş onunla, üç tanede kıllı kıllı çocukları olmuş, demiş.\n\nKardeşler hep birlikte düşünmüşler ne yapsak da kardeşimizi kurtarsak diye. Sonunda ayı ve kardeşlerini eve davet etmeye karar vermişler.\n\nAyı köpeklerden çok korkarmış. Kardeşler köydeki bütün köpekleri toplayıp evin alt katına koymuşlar. Evin üst katına bir çukur açmışlar ve üstünü kilim ile kapatmışlar.\n\nKız kardeşleri, ayı ve çocukları ile gelmiş. Erkek kardeşler ayıyı kilimin üstüne oturtturmuş, ayı alt kata köpeklerin arasına düşmüş. Köpekler ayıyı yemiş. Kardeşler:\n\n— Ayıdan kurtulduk ama çocuklar ne olacak, onlardan nasıl kurtulacağız, demiş.\n\nDüşünmüşler sonunda onları da ormana bırakmaya karar vermişler. Ormana göndeririz odun kesmeye, orada kaybolurlar, biz de onlardan kurtuluruz, diye düşünmüşler ve çocukları ormana odun kesmeye göndermişler.\n\nÇocuklar gitmiş ormana, ama odunu kesememişler, başlamışlar ağlamaya. Oradan amcaları geçiyormuş, çocukları görmüş:\n\n— Siz ne yapıyorsunuz burada, demiş. Çocuklar:\n\n— Dayılarımız bizi odun kesmeye gönderdi, ama kesemedik, demiş. Amcaları odunları kesmiş, çocuklara verip eve göndermiş. Erkek kardeşler çocukları görünce çok şaşırmış. Ertesi gün bir daha göndermişler. Yine amcaları odunu kesmiş, çocuklara vermiş. Üçüncü gün yine göndermişler. Çocukları ormana bu kez çocuklar geri dönmemiş. Erkek kardeşler çok sevinmiş çocukların dönmediğine. Kız kardeşleri çok üzülmüş çocukları dönmediği için:\n\n— Türüm türüm, yağım balım çoktu türüm, kastın garezin yoktu türüm, kardeşlerim getirdi seni, köpeklere yedirdi türüm, diye ağlamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Yavrum Yarımcık",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş Allah‘ın günü çokmuş. Bir kadının hiç çocuğu olmazmış. Kadın bu duruma çok üzülürmüş.\n\nBir gün ağlayarak evinin önünü süpürüyormuş. Bir deşirici* gelmiş ve:\n\n— Kızım neden ağlıyorsun?’ demiş. Bunun üzerine kadın:\n\n— Benim hiç çocuğum olmuyor ona üzülüyorum, demiş. Adam:\n\n— Merak etme ben sana bir elma vereyim, onu ye, senin de çocuğun olur, demiş ve kadına bir elma vermiş. Ama elmayı vermeden önce bir defa kendi ısırmış.\n\nKadın o elmayı yemiş ve bir zaman sonra çocuğu olmuş. Çocuk yarım doğmuş ama kadın yarım elma yediği için. Kadın çocuğunu Yavrum Yarımcık diye sevdiği için çocuğun adı Yavrum Yarımcık kalmış.\n\nAradan zaman geçmiş ve Yavrum Yarımcık büyümüş. Bir gün arkadaşlarıyla dağa gitmiş. Gitmişler dağa, akşam olmuş, hava kararmış, karınları açıkmış.\n\nBiraz daha yürümüşler üç tane ev görmüşler; bunlardan birinin bacası tütüyormuş, birinin ışığı yanıyormuş ve birinin de kapısında horoz ötüyormuş.\n\nYavrum Yarımcık ve arkadaşları karar veremiyormuş hangi eve gitsek diye; horoz öten eve mi gitsek, tütün tüten eve mi gitsek yoksa ışığı yanan eve mi gitsek, diye düşünüyorlarmış. Sonunda:\n\n— Karnımız aç, deyip, tütün tüten eve gitmeye karar vermişler. Gitmişler eve ve bacasına çıkmışlar. Çatıdan biraz toprak alıp bacadan aşağı dökmüşler. İçerden bir ses gelmiş “Kim o?” diye. Çocuklar:\n\n— Ebe biz dışarıda kaldık, karnımız aç, demişler. İçerdeki bir devmiş. Dev:\n\n— Gelin yavrularım, ben size yemek veririm, demiş.\n\nÇocuklar içeri girmiş, dev bunlara yemek hazırlamış. Devin al bir ineği varmış, onu kesmiş çocukların karnını iyice doyurmuş. Dev çocuklara yatak hazırlamış:\n\n— Hadi uyuyun yavrularım, demiş. Dev çocuklar uyuyunca onları yiyecekmiş. Çocuklar bir türlü uyumuyormuş ama dev:\n\n— Yavrum neden uyumuyorsunuz, demiş. Çocuklardan biri:\n\n— Ebe ben uyuyorum, Yavrum Yarımcık uyumuyor, demiş. Yavrum Yarımcık:\n\n— Ebe ben uyuyorum, şu uyumuyor, demiş. Hepsi ben uyuyorum yok şu uyumuyor derken sabah olmuş. Çocuklar devin niyetini anlamışlar ve:\n\n&nbsp;— Ebe biz susadık, demişler.\n\nDev dereye su getirmeye gitmiş. Kalburu dereye daldırıyormuş, su gelmiyormuş. Bir daha bir daha derken su akıp gidiyormuş kalburun altından.\n\nDev eve gelmeden çocuklar evden kaçmış. Yolda Yavrum Yarımcık kavalıyla bıçağını devin evinde unuttuğunu hatırlamış ve:\n\n— Arkadaşlar geri dönelim, bıçağımla kavalımı alalım, demiş. Arkadaşları:\n\n— Olmaz biz gelmeyiz, dev bizi yer, demişler. Yavrum Yarımcık tekrara devin evine gitmiş. Bu arada çocuklar köye varmış. Yavrum Yarımcık’ın annesi sormuş:\n\n— Benim oğlum nerde, demiş.\n\nÇocuklar başlarına gelenleri anlatmışlar ve Yavrum Yarımcık’ın kavalıyla bıçağını almak için devin evine gittiğini söylemişler.\n\nYavrum Yarımcık’ın annesi ağlamaya başlamış oğlunu öldü sanıp. Bu arada Yavrum Yarımcık devin evine gelmiş kavalını ve bıçağını almış. Al ineğin buzağısını ineğin derisinin içine koymuş ve kendi de saklanmış. Dev sudan gelmiş, derinin hareket ettiğini görünce onu Yavrum Yarımcık sanmış ve deriyi ısırmış. O sırada buzağı böğürmüş, dev:\n\n— İşte seni böyle al ineğin buzağısı gibi bağırtırırım, demiş.\n\n&nbsp;Sonra derinin içini açıp bakmış ki Yavrum Yarımcık değil, derinin içindeki al ineğin buzağısı. Aramış evi ve Yavrum Yarımcık’ın saklandığı yeri bulmuş. Yavrum Yarımcık evdeki direklerden birinin tepesine çıkmış. Dev:\n\n— Yavrum Yarımcık sen oraya nasıl çıktın, demiş. Yavrum Yarımcık:\n\n— Demirciye gittim, sac ayağı yaptırdım, onları üst üste koydum, zıpladım çıktık, demiş. Dev demirciye gitmiş, sac ayağı yaptırmış ve eve gelmiş. Koymuş sac ayaklarını üst üste zıplarken düşmüş yere, sacın demirleri batmış her yerine ve ölmüş.\n\nYavrum Yarımcık inmiş çıktığı direğin tepesinden, devin bütün eşyalarını hayvanlara yüklemiş ve köye gitmiş. Annesi onu görünce çok sevinmiş ve ondan sonra mutlu mutlu yaşamışlar.\n\n*deşirici: Dilenci.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "SİHİRLİ KEÇİ",
        "text": "Sihirli Keçi\n\nBir varmış, bir yokmuş; zamanın birinde bir sihirli keçi varmış. Bu sihirli keçinin de sahipleri üç kardeşmiş. Bunlar her sabah kalkıyorlarmış, yiyip, içip işlerine gidiyorlarmış, sonra da evlerine dönüyorlarmış. Yemeklerini yiyorlarmış, bunların sihirli keçisinin adı da Ebabil imiş.\n\n&nbsp;—Ebabil gel, iki dön de yatacağız, diyorlarmış. Ebabil de gelip:\n\n&nbsp;—Lambili lombili lambili lam, diyormuş.\n\n&nbsp;İki dönüp gidiyormuş. Onlar da yatıyorlarmış. Bir gün böyle, beş gün böyle derken büyük gelinin bir dostu varmış. Sabahleyin kalkıyor, dostu kapıdan geçerken dostunu içeri sesliyormuş.\n\nBir gün dostuna, tandır başında tandırı yakıp helva yaparken, sihirli keçi içeriden çıkıp gelmiş. Kadın, keçiyi tutup ağıla götürmek için keçinin kuyruğundan tutmuş ve keçinin kuyruğuna yapışıp orda kalmış. Dostuna:\n\n&nbsp;—Hele gel, beni buradan kurtar, demiş.\n\n&nbsp;Dostu da gelmiş, onu kurtarayım derken o da kadına yapışıp kalmış. O yana dönüyorlar, bu yana dönüyorlar ama kurtulamıyorlarmış. O sırada komşunun karısı banyo yapacakmış, tarak lazım olmuş.\n\n—Gideyim Fatma hanımlardan alayım, demiş. Koşarak Fatma hanımgile gelmiş.\n\n&nbsp;—Fatma Hanım, Fatma Hanım! Tarağı ver de banyo yapacağım, diye bağırmış. Fatma Hanım:\n\n&nbsp;—Aman komşu, etme tutma, bizi kurtar buradan. Tarağı da al, git, demiş.\n\nO da onları kurtarayım derken karının dostuna yapışıp kalmış. Avlunun içinde o yana bu yana dönüp duruyorlarmış. Bu sırada bir dilenci gelmiş:\n\n&nbsp;—Allah rızası için bir sadaka, demiş. Fatma Hanım, dilenciye:\n\n&nbsp;—Bizi buradan kurtar da ne istersen verelim, demiş.\n\n&nbsp;Dilenci gelmiş, bunları kurtarayım derken dilenci de bunlara yapışmış. Bu sırada dilenciyi takip eden köpek içeri girip o da bunlara yapışmış. Sihirli keçi bunları bir o yana bir bu yana döndürürken tandırın başındaki helva tavası da köpeğin kuyruğuna yapışmış.\n\nKeçi bunları almış ve öylece ağıla götürmüş. Akşama kadar ağılda yatmışlar. Akşam olmuş ve üç kardeş işten gelmişler, karılarına seslenmişler:\n\n&nbsp;—Gelin neredesiniz? Yiyip, içip yatacağız, demişler. Kimseden hiç ses yokmuş, ufak geline seslenmişler:\n\n—Fadime, Fadime… Bacı neredesin, gel hele aşımızı, ekmeğimizi getir, demişler. O da:\n\n&nbsp;—Ben Allah’tan, günahtan korkarım, deyip çıkmamış.\n\n—Ya bacı etme, tutma gel; yine Allah’tan, günahtan kork, demişler.\n\n&nbsp;—Yok, ben Allah’tan, günahtan korkarım, demiş. Bunlar yemekten umudu kesip Ebabil’e seslenmişler:\n\n&nbsp;—Ebabil gel, iki dön de biz gidip yatacağız, demişler. Ebabil gelmiş.\n\n&nbsp;—Lambili lombili lambili lom, demiş. Bir tur dönmüş ve önlerine durmuş.\n\n—Ya Ebabil bu ne neyin nesi, demişler.\n\nTavayı alıp bir kenara koymuşlar, köpeği de alıp bir kenara koymuşlar. Dilenciye:\n\n—Gardaş sen kimsin, demişler.\n\n—Vallahi ben buraya sadaka istemeye geldim, bunlar böyle yapışmışlardı. Gel bizi kurtar, ne istersen verelim, dediler. Ben de kurtarmak isterken böyle yapışıp kaldım, demiş.\n\nOnu da ayırt etmişler; bir tas bulgur, bir tas tuz verip göndermişler. Komşusuna:\n\n&nbsp;—Burada sen ne arıyorsun bacı, demişler.\n\n—Gardaş, banyo yapacaktım; buradan tarak almaya geldim. Bunları kurtarmak için ben de yapışıp kaldım, demiş.\n\n—Bacı sen de git, demişler. Diğer adama:\n\n&nbsp;—Ula gardaş sen de kimsin, demişler. Adam:\n\n&nbsp;—Ben de kapıdan geçiyordum da Fatma Hanım seslendi. Ben de geldim, demiş.\n\n—Sen hele şöyle bir kenara geç, demişler. Fatma hanıma:\n\n&nbsp;—Sen ne yapıyorsun burada?\n\n&nbsp;—Herif herif,&nbsp;keçi dışarı çıkmıştı da içeri alayım demiştim. Yapışıp kaldım, demiş.\n\n—Sen de şöyle dur bakalım, demişler.\n\nDaha sonra karıyı da herifi de bir güzel dövmüşler. Onları da yolcu etmişler ve muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Cıddan ile Dev Karısı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir köyde Cıddan isminde bir kız yaşar imiş. Bu kızın kırk da arkadaşı varmış.\n\nCıddan ile kırk kız arkadaşı bahar mevsiminde yeşillik toplamaya gitmişler köyün dışına. Baharı bilirsiniz köyde, bahar yeşilliklerle çok güzel olur.\n\nCıddan kırk tane kız arkadaşını topluyor, gidiyorlar gidiyorlar. Çok uzak yerlere gidiyorlar. Orada bir çukura girip madımak toplaya başlıyorlar. O yana bu yana madımak toplarken lafa dalıyorlar vakit geçiyor. Akşamleyin bakıyorlar ki karanlık çökmüş:\n\n&nbsp;— Biz bu vakit nereye gideceğiz, diyorlar.\n\n&nbsp;Bunlar orda bir tepenin başına çıkıyorlar, bakıyorlar ki karşıda bir yerde bir ışık yanıyor, bir kapıda köpek ürüyor. Bir de evin bacasından duman çıkıyor. Cıddan soruyor:\n\n&nbsp;— Kızlar kızlar, it ürüyene mi gidelim, dumanı tütene mi gidelim? Işığı yanana mı gidelim, dumanı tütene gidelim?\n\n— Bizi misafir almaz. İt ürüyene gitsek itler bizi parçalar. En iyisi biz ışığı yanan gidelim, diyorlar.\n\nIşığı yanana gidiyorlar. Kapıyı dövüyorlar dövüyorlar, bir dev karısı çıkıyor.\n\n— Buyurun buyurun… Dev karısı bakıyor ki kırk tane kız, kendi kendine:\n\n&nbsp;— İyi ben bunları yerim, karnım da güzelce doyar, diyor.\n\nBunları içeri alıyor, kırk tane kıza kırk tane kaz kesiyor. Yediriyor, içiriyor bunları yatırıyor. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra:\n\n&nbsp;— Bir sorayım bakayım, bunlar uyanıklar mı değiller mi, diyor. Hani yiyecek ya! Soruyor:\n\n&nbsp;— Kızlar kızlar kim yatık kim uyanık?\n\n— Nene nene bütün kızlar yatık da Cıddan uyanık.\n\n— Ey Cıddan! Balam, yavrum, sen niye yatmıyorsun?\n\n— Nene nene oooo şimdi anam olsaydı, kalkar bize bir tas helva yapardı. Yer, içer mışıl mışıl nasıl yatardık, der.\n\nNene kalkıyor bir tava helva çalıyor, bunları kaldırıyor; yediriyor, içiriyor bunları, yatırıyor. Az sonra bunlara bir daha soruyor:\n\n—Kızlar kızlar, kim yatık kim uyanık?\n\n—Nene nene bütün kızlar yatık da Cıddan uyanık.\n\n—Ey Cıddan! Balam, yavrum, sen niye yatmıyorsun?\n\n— Nene nene şimdi benim anam olsaydı, bizim bir alaca ineğimiz vardı, ineği keserdi onu pişirirdi; bizi yedirir, içirir, yatırırdı.\n\nNene erinmiyor, gidiyor alaca ineği kesiyor; yediriyor, içiriyor, yatırıyor. Yalnız vakit gece yarısı oluyor. Bunlar yiyorlar, içiyorlar, yatıyorlar. Herkese hayırlı sabahlar olsun. Bu arada nene diyor ki bir daha sorayım, diyor, bir daha soruyor:\n\n— Kızlar kızlar, kim yatık kim uyanık?\n\n&nbsp;— Nene nene bütün kızlar yatık da Cıddan uyanık.\n\n— Ey Cıddan! Balam, yavrum, sen niye yatmıyorsun?\n\n—Gözlerime uyku gelmiyor. Nene ben nasıl yatayım? Kırk tane kazı yedik, bir tava helvayı yedik, alaca ineği yedik; susuzluktan ciğerlerimiz yandı. Benim anam olaydı kevgir ile bize gözeden su getirirdi. Bir güzel içer, yatardık.\n\nNene kalkıyor, kevgiri eline alıyor, dereye gidiyor. Bu arada şafakta atıyor, hava ışımaya başlıyor. Kevgiri dereye daldırıyor dolu, kaldırıyor boş; daldırıyor dolu, kaldırıyor boş. Gözerinin dibine çamur sıvıyor, kevgiri dolduruyor.\n\nBu arada Cıddan’a gelelim. Cıddan kızların hepsini kaldırıyor.\n\n&nbsp;— Aman kalkın, kaçın. Bu nene bizi yemeye yiyecek. Siz kaçın ben sonradan gelirim, diyor.\n\nKızları yola vuruyor, kendi de ambarlar varmış, ambarların üstüne çıkıp saklanıyor. Nene geliyor elinde suyla bakıyor ki kızlardan hiçbiri yok.\n\n— Vay Cıddan! Sen ettin, benimki kaldı.\n\n&nbsp;O yana dolaşıyor, bu yana dolaşıyor. Bir de bakıyor ki ambarların üstünde saklanmış. Bunu oradan indiriyor, torbanın içine sokup torbanın ağzını da bağlıyor.\n\n— Dur ben seni bir yiyim de senin aklın başına gelsin, diyor.\n\nGidiyor tandırı yakıyor. Tandırda bir ateş ki cayır cayır yanıyor, üstüne de getirip iki kulplu kazanla da suyu koyuyor.\n\nBu arada nene su ile ateşle uğraşırken Cıddan cebinden bıçağı çıkarıyor, torbanın ağzını kesiyor; ahıra gidiyor. Bakıyor ki ahırda bir horozla bir keçi kalmış, ikisini de bir torbaya koyup ağzını bağlıyor. Ambarların arkasına kendi tekrar saklanıyor.\n\nNene geliyor ki su fokur fokur kaynıyor, torbayı kaldırıp ta kazanın içine koyunca keçi “beeee” diye, horoz da “gıygıliguuuu” diye bağırıyor. Cadı kadın ambarın arkasından:\n\n— Seni böyle keçi gibi beeeletirim, horoz gibi de öttürürüm. Ben seni şimdi bir yiyeyim de bunların hepsi yerine, diyor.\n\n&nbsp;Bunları iyice haşlıyor torbayı çıkarıyor soğuduktan sonra torbayı açıyor bir de ne görsün keçi ile horoz:\n\n— Vay Cıddan vay! Sen ettin benimki kaldı. En sonunda beni bir keçiyle horozdan da ettin, diyor. Cadı kadın şaşkın şaşkın dolaşırken Cıddan gelip bunu itiyor ve kazana düşürüyor.\n\n&nbsp;Cıddan geri dönüp unuttuğu eşyalarını alıyor. Sonra cadı kadının altın keselerini de buluyor. Onları da alıp yola çıkıyor. Arkadaşlarına yetişiyor, hikâyede burada bitiyor.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "Sabır Taşı ile Kin Bıçağı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Az söylemek sevapmış, çok söylemesi günahmış. Bir anne ile babanın bir kızı ile bir oğlu varmış. Anne ile baba vefat etmiş. Bir kız, bir oğlan kalmışlar.\n\nBir kuş gelmiş, bunların bahçesine dadanmış. Hiç durmadan ötüyormuş:\n\n— Ah kız, vah kız!.. Gör bak başına ne gelecek. Böyle derken bu kız kardeşini çağırmış:\n\n— Kardeşim böyle bir kuş ötüyor, benim başıma ne gelecek? Kardeşi demiş ki:\n\n&nbsp;— Bacım, ben seni alayım, gidelim buradan.\n\nGitmişler…Az gitmiş, uz gitmişler; altı ay düz gitmişler. Varmışlar dağın başında küçük bir kulübeye. Kardeşi itmiş açılmamış. Bacısı itince açılmış, kulübenin içine kız düşmüş, kapı kapanmış. Kardeşi:\n\n— Eyvah bacım, demek ki başına bu iş gelecekti.\n\nKızı oraya bırakmış, gitmiş. Kız kapının birini açmış, bir dam dolusu altın, öbür kapıyı açıyor ki bir genç yatıyor, üstünde kırk tane iğne. Kız:\n\n&nbsp;—Demek ki benim kaderim buymuş, demiş.\n\n&nbsp;Oraya oturmuş, günde bir iğne çekermiş. Otuz dokuz tane iğneyi çekmiş. Bu arada bir bakmış ki Çingenler gidiyor. Çingeneyi çağırmış:\n\n&nbsp;— Ne olur bana bir yoldaş verin. Onlara bir avuç altın vermiş. Onlar da buna bir yoldaş vermiş. Çingen kıza:\n\n&nbsp;— Otuz dokuz gündür ben uyumadım, ben uyuyayım, sen de şu yiğidin bir iğnesini çek, demiş. Çekince iğneyi genç uyanmış. Uyanınca:\n\n&nbsp;— Şu yatan kim? demiş. Çingen kızı:\n\n&nbsp;— O cariye, ben senin kırk gündür iğneni çekiyordum, demiş.\n\nNeyse öbür kız uyanmış. Çingen kızı o kıza:\n\n— Cariye git, cariye gel, demeye başlamış ama bu kızın çok gücüne gidiyormuş. Zaman gelmiş, genç şehre gidecekmiş. Çingen kızına sormuş:\n\n&nbsp;— Ne istiyorsun, diye. Kız saymış:\n\n— Şunu istiyorum, bunu istiyorum… Genç bir de cariyeye sorayım, demiş. Cariyeye sorunca, cariye:\n\n&nbsp;—Bana bir sabır taşıyla bir kin bıçağı getir. Getirmezsen yollarına duman dursun, demiş.\n\n&nbsp;Bu gitmiş her şeyi almış. Çingen kızının dediklerini de ama bunu unutmuş. Unutunca yoluna bir duman durmuş ki bir adım gidememiş. En sonunda demiş ki:\n\n&nbsp;— Eyvah ben cariyenin dediğini unuttum! Geri dönmüş bir kin bıçağıyla sabır taşını almış. Satan adam buna sormuş:\n\n— Sen bu kin bıçağıyla ak sabır taşını ne yapacaksın?\n\n—Bizim evde bir cariye var, o istiyor.\n\n—Arkadaş! Bunu ver ama cariyeyi gözetle, iyiliğini istemiyor, demiş.\n\n&nbsp;Kız bunları almış, evin arkasına oturmuş. Sabır taşıyla kin bıçağını eline almış:\n\n&nbsp;— Ey sabır taşı! Ben bir annenin bir babanın kızıydım. Ama bir kuş dadandı bahçemize. Her gün böyle böyle dedi. Kardeşim de beni oradan kurtarmak için alıp kaçtı. Ama şimdi ise böyle böyle. Otuz dokuz gece ben bu iğneyi çektim. Bir iğne kalınca bir Çingen kızı aldım. Ben yattım, uyudum o uyanmış, böyle böyle oldu, demiş. Sabır taşı ortadan ikiye bölünmüş:\n\n— Sen bir sabır taşı olarak bölünürken ben nasıl dayanırım, demiş.\n\n&nbsp;Bıçağı kendine bırakacağı vakit arkadan oğlan tutmuş:\n\n&nbsp;— Tamam, senin böyle sıkıntıların vardı da bana niye anlatmadın?\n\nGelmiş, Çingene kızını bir atın kuyruğuna bağlayıp babasının evine göndermiş. Ötekine de kırk gün kırk gece düğün etmiş. Yemiş etmiş…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "ALTIN DİREK",
        "text": "Bir sığırcı varmış sığırcının bir de karısı varmış. Karısı da çok hastaymış. Karısının da bir bileziği varmış. Demiş ki:\n\n— Bak herif, ben ölürsem bu bilezik kimin koluna olursa onu al.\n\n&nbsp;Bir tane de kızları varmış. Gel zaman, git zaman kadın ölmüş, zaman geçiyor. Babası:\n\n— Kızım ananın bana vasiyeti var, şu bileziği dolandır, kimin koluna olursa ben onu alacağım, diyor.\n\nKız da o memleketi hep dolandırıyor, kimsenin koluna olmuyor. Kendi koluna takıp geliyor. Babasına diyor ki:\n\n— Baba bu bilezik kimsenin koluna olmadı.\n\n— İşte kızım senin koluna olmuş ya, diyor babası.\n\n— Baba sen beni mi alacaksın?\n\n— Alırım, anan vasiyet etti.\n\n— Baba madem öyle, benim de bir dileğim var. Dileğimi yerine getirirsen evlenirim.\n\n— Neymiş?\n\n— Altın direk yaptıracaksın, ondan sonra ben seninle evleneceğim.\n\n&nbsp;Adama gidiyor, söylüyor, altın direği yaptırıyor. Kız gidip altın direkçiye diyor ki:\n\n— İçine bir adam sığacak, büyük iğne ile kilitlenecek, büyük iğne ile açılacak.\n\n&nbsp;Neyse bunu yapıp getiriyor, eve bir odaya dayıyor. Adam camiye gidiyor, kız telli duvağıyla oraya giriyor, büyük iğneyle kilitliyor altın direği.\n\nAdam camiden geliyor bağırıyor, bağırıyor kız yok. Kapılarının önünden de büyük bir ırmak gidermiş. Adam kendi kendine:\n\n— Kızım herhalde bu ırmağa kendini attı, öldü. Kızımdan sonra bu altın direk haram olsun, diyor.\n\nAltın direği kaldırıp suya atıyor. Bu suda gidiyor, gidiyor, padişahın oğlunun atlarını suladığı yere gidiyor. Padişahın oğlu atları suluyor, atlar ürküyor. Bir de bakıyor ki bir altın direk. direği getiriyor, odasına dikiyor, kapısını kilitliyor. Her gün cariyeler yemek getiriyor, padişahın oğlu diyor ki:\n\n— Siz neden benim yemeklerimi yarım yarım getiriyorsunuz?\n\n— Yemin ederiz biz yemiyoruz, diyorlar. Padişahın oğlu kendi kendine:\n\n— Ben bir gözleyim. Bu altın direk geldi geleli benim yemeklerim yeniyor, diyor.\n\nKapıyı yalandan açıp örtüyor, saklanıyor. Bir de kapının arkasından bakıyor altın direğin içinden bir kız çıktı. Böyle gelinliğiyle güzel mi güzel melekler gibi. Yemeği yiyip geri girecekken, koluna yapışıyor padişahın oğlu, kıza soruyor:\n\n— İns misin cin misin?\n\n— Ne insim ne cinim, insanoğlu insanım.\n\n— O zaman ne oldu sana?\n\n— Böyle böyle… Annem vasiyet etti, babam beni aldı. Ben de babama altın direk yaptırdım, içine girdim. Babam da kaldırdı, suya attı, diyor.\n\n&nbsp;Padişahın oğlu da o zaman başka bir padişahın kızıyla nişanlıymış. O kızı öyle güzel görünce hiç nişanlısının yanına gitmemiş, nişanlısını hep ihmal etmiş. Bir gün böyle, beş gün böyle hiç gitmemiş, nişanlısını görmeye. Padişahın oğlu ava çıkarken cariyelerine:\n\n— Kapının anahtarını hiç kimseye vermeyin, biz avdan gelene kadar, diyor. Nişanlısı geliyor:\n\n— Padişahın oğlu nerde?\n\n— Ava gitti.\n\n— Bunun odasında ne var?\n\n— Altın direk var.\n\n— Kendi benim yanıma gelmiyor, anahtarı verin.\n\n— Vermem vermem, diyor cariye.\n\nCariye böyle dediyse de cariyenin elinden anahtarı alıyor. Kapıyı açıyor ki bir büyük iğne altın direkte. Açıyor, bir kız, güzeller güzeli melekler gibi. Kızı dövüyor dövüyor, bir torbaya koyuyor; susuz bir kuyuya atıyor.\n\nPadişahın oğlu avdan dönüyor, altın direği açıyor. Bir bakıyor ki ne bir kız var ne bir şey:\n\n— Nişanlın böyle böyle yaptı, diyorlar. O da arıyor, soruyor, bulamıyor kızı. Nişanlısı da söylemiyor yerini. Oğlan hasta oluyor, yataklara düşüyor. Doktorlar hiç çare bulamıyorlar. Öylece yatıyor, hiç yemek yemiyor. İlan veriyorlar:\n\n— Padişahın oğlu çok hasta hiç kimsenin yemeğini yemiyor. Kimin yemeği güzelse getirsin, belki onun yemeğini yer, diyorlar.\n\nBu kız da kuyuda yatarken, bir sığırcı sığır yayarken oradan geçiyormuş. Kendi kendine:\n\n— Kuyudan bir ses geliyor, bir ses geliyor, iniltiler geliyor, diyor. Bakıyor ki torbanın içinde biri var. İniyor, kızı çıkarıyor, ki teli duvaklı bir kız. Alıyor kızı, götürüyor. Neyse kız iyi oluyor adama:\n\n— Bu ilan sesi ney ki, diyor.\n\n— Padişahın oğlu çok hasta olmuş, yataklara düşmüş, hiç yemek yemiyormuş.\n\n— O zaman ben bir süt getireyim de, götüreyim, belki içer, diyor kız.\n\n— Biz bir sığırcıyız, o padişah oğlu içer mi?\n\n— İçer, diyor kız. Padişahın oğluyla yüzük değiştirmişler, onun yanındayken. Yüzüğü sütün içine bırakıyor, kılık da değiştiriyor, nine gibi oluyor. Sütü götürüyor, diyor ki:\n\n— Padişahımın oğlu belki benim sütümü içer.\n\n— Git pasaklı, padişahın oğlu senin sütünü içer mi? Bizimkini içmiyor, diyorlar. Oradan görüyor padişahın oğlu. Adamlara diyor ki:\n\n— Niye o ninemin sütünü almıyorsunuz?\n\n— Onun sütü içilir mi?\n\n— Gönlü kırılmasın, belki şifa olur, getir ninem içeyim, diyor. Bir kaşık alıyor, ikinciye bakıyor ki yüzük. Padişahın oğlu:\n\n— Nene sen bu sütten bana her gün pişir de getir, diyor. Diğerleri nasıl kıskanıyorlar, bizim sütümüzü içmiyor da onunkini içiyor diye. Babası da:\n\n— Ellemeyin, iyi olsun da o sığırcının sütüyle iyi olsun, diyor. Bu oğlan yiyor, içiyor, bir iyi oluyor ama diyor ki:\n\n— Benim düğünüm olsun.\n\nDüğünü oluyor, nişanlısı olan kız geliyor. Altın direğin içindeki kıza yaptıklarından dolayı bunu cezalandırıyor. Sonra da bir atın kuyruğuna bağlayıp babasının evine gönderiyor.\n\nOndan sonra gidiyor, o altın direkten kızı getiriyor. Kırk gün kırk gece düğün ediyorlar muratlarına eriyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Sığırcının Kızı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Bir sığırcıyla bir kızı varmış, bir de ailesi varmış.\n\nGel zaman, git zaman bu sığırcının karısı ölmüş. Kızı kalmış, sığırcı da evlenmiş ve evlenince bir kız da yeni karısından olmuş. Kadın her gün kendi kızını yanına alıyormuş, öbür kadından kalan kızı sığıra yolluyormuş. Bir kuru ekmek koyuyormuş çantalarına. Bir de eline yün ip verip akşama kadar eğirmesini istiyormuş.\n\nBir gün kız yünü eğirirken yün yuvarlanıp elinden gitmiş, yer altında bir deliğe düşmüş. Kız bakmış ki orada bir nene oturuyor. Nene:\n\n— Kızım in de sen al, demiş. Kız inmiş, o kuyudan almış. Nene:\n\n— Kızım bir başıma bak, başım kaşınıyor. Kız başına bir bakmış ki yılan çıyan kaynıyor. Neneye:\n\n— Nene başına kurban olayım hiçbir şey yok.\n\n— Bir de turşu küpüme bak.\n\n— Turşu küpüne de kurban olayım, nene hiçbir şey yok.\n\n— Kızım, ben uyuyacağım, iki tane kız gelecek, ikisinde de tepsilerde su gelecek. Gelince beni uyandır, demiş. Bu beklemiş gelince de kadına çağırmış. Nene:\n\n— Soyun kızım, seni çimdireceğim, demiş.\n\nBu kız karaymış. Çok kararmış güneşten. Analığı bunu her gün sığıra yolladığı için. O kadın bu kızı bir çimdirmiş, bembeyaz olmuş. O kırmızı suyla yanaklarını yıkamış, gözlerine de bir siyah çekmiş. Bunu bir süslemiş ama melekler gibi olmuş. Oradan ipini de almış, gitmiş. Akşam gelmiş, analığı görmüş; kıskanmış:\n\n— Sen ne oldun da böyle oldun? Sığıra kızım gidecek, sen gitmeyeceksin artık.\n\n— Gitsin daha iyi, demiş kız da.\n\nEline yünü vermiş, çörekler yapmış, börekler yapmış, göndermiş. Kız ip eğirirken aynı bunun ki gibi yumağı oraya gitmiş. Oraya gidince eğilmiş bakmış ki bir nene:\n\n— Nene ver, demiş.\n\n— İn de sen al.\n\n— Cadı! Versen ne var ki, demiş. Vermemiş kadın. Kız inmiş, almış. Nene:\n\n— Başıma bak, demiş. Başına baksa ki yılan, çıyan. Kadını azarlamış:\n\n— Başına baba çıksın.\n\n— Turşu küpüme bak.\n\n— Turşu küpüne de baba çıksın, demiş. Orda laflar söylemiş. Nene:\n\n— Kızım ben uyuyacağım, iki tane kız gelecek, o zaman beni uyandır, demiş.\n\nSu gelmiş, kız onu uyandırmış. Kadın kızı soyundurmuş, kara suyla bir çimdirmiş. Kara kara etmiş. Bir de bunun alnına bir büyük sivilce koymuş.\n\nEve gelmiş. Babası kızdan korkmuş. Bir çirkin, bir çirkin annesi ne olduğunu sormuş. Kız her şeyi anlatmış. Ana, kızını kimselere göstermemiş.\n\nGüzel kıza padişahın oğlu âşık olmuş. Dünür yollamış, bu kızı almış. Analık, güzel kızı gösterip gelin giderken çirkin kızı göndermiş. Bu kızı da ekmek tandırının içine koymuş, üstüne de bir tepsi koymuş. Tepsiye de yemi serip horozu koymuş. Şimdi gelinciler gelirken horoz:\n\n— Çekme anam tandırda, ayakları gölgede, diye ötüyormuş. Gelinciler:\n\n— Bu horoz niye ötüyor?\n\n— Anam bizim horoz böyle insan gibi konuşuyor, demiş.\n\nOnlar da bilmeyip alıp gelini götürmüşler. Gelinin yüzü kapalıymış. Akşam olunca güvey, gelinin yüzünü açmış:\n\n— Allah’ım bir çirkin. Bu benimki değil! Sen kimsin?\n\n— Böyle böyle annem onu sakladı, beni verdi.\n\n— Ben asla kabul etmem, bugün dur; seni yarın götüreceğim. Bu kız da hiç durmadan sivilceyi kaşıyor. Padişahın oğlu sivilceyi görmemiş:\n\n— Sen ne yapıyorsun, neyi kaşıyorsun, diyor?\n\n— Anam kara üzüm verdi, yiyorum da ondan.\n\n— Kara üzümden böyle ses çıkmaz.\n\n&nbsp;Bir de alnına bakıyor ki kocaman sivilce. Bunun kolundan tutup sürükleyerek getiriyor. Orada horozu kaldırıyor ki güzel kız orada. Öbür kızı bırakıyor, güzel kızı götürüyor. Düğün edip muradına eriyor.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bayburt",
        "title": "Fillik",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken… Bir Fillik ile bir Kuru Kabak varmış. Birinin adı Fillik birinin adı Kuru Kabak. Evvel süpürge malzemesi toplarlarmış. Topladıklarını eve getirip süpürge yaparlarmış. Onla evi süpürürlermiş. Bir gün:\n\n— Gel süpürgeye gidelim, demişler. Süpürgeye gitmişler, toplamışlar toplamışlar bir de baksalar ki akşam olmuş. Bir yandan köpekler uluyor, bir yandan tütün tütüyormuş:\n\n— Nereye gidelim nereye gidelim, gel tütün tütene gidelim.\n\nTütün tütenin kapısını dövmüşler ne olsun. Kapıyı açmışlar ki bir dev karısı. Dev bunları içeri almış, ama bunlar çok zayıf. Pişirip yese dişinin dibinde kalacak. Oradan bunlara adlarını sormuş. Biri Kuru Kabak, biri Fillik demiş. Gece olmuş uyanmış dev karısı. Sormuş:\n\n— Kim uyuyor, kim uyanık?\n\n— Fillik uyanık.\n\n— Fillik ne yersin?\n\n— Annem kalkardı, kazı keserdi. Yerdik, içerdik horul horul yatardık, demiş.\n\nBirinde kaz, birinde tavuk demiş. Üç gün bitmiş, bunlar biraz kilo almış, yenme zamanı gelmiş. Bunlar durumu anlayınca devin elinden nasıl kurtulacaklarının planını yapmışlar, kendilerini yiyeceklerini biliyorlarmış. Ertesi gün olmuş, yine gece uyanmış dev:\n\n— Kim yatıyor kim uyanık.\n\n— Fillik uyanık.\n\n— Fillik ne yersin.\n\n— Anam kalkardı, bir kevgiri alırdı; pınara giderdi. Kevgiri su doldururdu, getirirdi; içerdik, horul horul yatardık.\n\n&nbsp;Kevgir dolmuyormuş ya bu arada kaçmayı planlamışlar. Dev karısı kevgiri almış. Pınara tutuyor, dolmuyor; pınara tutuyor, dolmuyormuş. Bunlar kaçmış. Fillik’in ayakkabısı evde kalmış. Biraz ilerlemişler, gitmişler.\n\nDev karısı gelmiş ki evde kimse yok. Biraz ilerlemişler, ayaklarına diken batmış, görünmeden gidip ayakkabısını almak istemiş. Ama cebinde de bıçağı varmış. Ayakkabısını alırken dev bunun koluna yapışmış, bir torbaya koymuş. Ağzını bağlamış. Gitmiş şişleri kızdırmış, bunu öldürüp yiyecekmiş.\n\nBıçağıyla torbanın ağzını kesmiş Fillik. Danayı torbaya koymuş, ağzını bağlayıp kaçmış. Şişleri kızdırıp gelmiş dev karısı:\n\n— Nasıl kazlarımı yer miydin? Şişleri batırınca dana bağırmış:\n\n— Dana gibi bağır, demiş.\n\nŞişleri batırmış batırmış dana ölünce sesi kesilmiş. Bir de torbayı çözünce bakmış ki ne Fillik var ne bir şey:\n\n— Vay! Fillik sen ettin edeceğini, benimki kaldı, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Sinop",
        "title": "Dev ve Armutlar",
        "text": "&nbsp;Çok eski zamanlarda bir padişahın güzel bir meyve bahçesi varmış. Bu bahçede de bir armut ağacı…Ama her yıl bir dev gelir, bu armutları yermiş. Padişah artık kızmaya başlamış birinci sene büyük oğlundan armut ağacının başında nöbet tutmasını armutları yedirmemesini istemiş. Oğlu kabul etmiş, okunu ve yayını almış eline, başlamış gözetlemeye. Dev homurdana homurdana gelirken, büyük oğlan korkmuş, kaçmış.\n\n&nbsp;Aradan bir sene geçmiş bu sefer padişah gözetleme görevini ortanca oğluna vermiş. Ortanca oğlunun da devin homurtularını duymasıyla kaçması bir olmuş. Dev armutları yine yemiş.\n\n&nbsp;Üçüncü sene Padişahın küçük oğlu, okunu kılıcını kuşanmış; armut ağacının tepesine çıkmış. Dev tam armutları alacakken okunu atıp devi vurmuş. Dev yaralı bir halde oradan gitmiş.\n\n&nbsp;Küçük oğlan saraya gelmiş; babasına devi yaraladığını söylemiş. Ağabeyleriyle birlikte devin izini sürmeye başlamışlar. Büyük oğlanlar korktukları için daha fazla gidememişler. Küçük oğlan yola tek başına devam etmiş.\n\nAz gitmiş uz gitmiş; sonunda devin yaşadığı köye varmış. Bu köydekiler devden çok şikayetçilermiş. Köylülere yiyecek içecek versin diye her sene deve bir kız veriyorlarmış. Bu yıl da deve padişahın kızı verilecekmiş.\n\nOğlan düşünmüş taşınmış, ertesi gün kızı deve verecekleri yere gitmiş. Kızın arkasına saklanmış. Dev kızı alacakken; oğlan kılıcıyla devin kafasına vurmuş, dev ölmüş.\n\n&nbsp;Padişah kendilerini devden kurtaran bu gence bir hediye vermek istemiş:\n\n— Ne dilersen dile benden, demiş. Oğlan padişahtan çok beğendiği kızını istemiş. Padişah da vermiş.\n\nOğlan kızı alıp babasının sarayına götürmüş. Kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenmişler. Onlar ermiş muratlarına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Padişah ve Çocukları",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, cinler cirit oynarken, pireler berber iken, anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı; derken bir ülkenin padişahı halkına bir gün haber veriyor. Bütün köyde ışık sönecek, hiçbir ışık yanmayacak. Padişah gece gezerken baksa ki bir ışık yanıyor. Oraya varıyor, söylenene kulak misafiri oluyor. Üç tane kız, üç kardeş. Diyor ki büyük kız:\n\n— Padişah beni alsa, bir halı dokusam, bütün padişahın askeri otursa yine artar. Ortanca kız diyor ki:\n\n— Padişahın oğlu beni alsa, bir yemek yapsam bütün askeriye yese yine artar, diyor. Küçük kız diyor ki:\n\n— Padişah beni alsa, bir altın dişli oğlanla sırma saçlı kız doğururum, diyor.\n\nNeyse padişah bunun üçünü de alıyor, evine getiriyor. Herkes görevini yapmış; yalnız küçük bacı aynı dediği gibi altın dişli oğlan, sırmalı saçlı kız doğuyor. Bacıları çekemediklerinden padişaha diyorlar ki:\n\n— Karın it doğurdu. O zaman padişah:\n\n— Bunu dört yolun ortasına dikin, gelen giden tükürsün, diyor. Neyse bu öteki karıları, bacıları, bir sandığa koyuyor çocukları suyun içine bırakıyorlar. Su alıp, gide gide bir değirmenin sırtına varıyor. Orada değirmenci çıksa baksa ki bir sandık, sandığı açıyor; iki tane çocuk.\n\nDeğirmencinin çocuğu da yokmuş. Bu çocukları büyütüyor. Büyütüyor, okula salıyor. Orada, okulda okurken oğlan biriyle dövüşüyor. Biriyle dövüşürken dövüştüğü çocuk diyor ki:\n\n— Lan, sen iyi biri olsan anan, baban belli olur, diyor. O zamana kadar o çocuk düşünüyor, geliyor eve diyor ki:\n\n— Sen benim babam da değilmişsin, anam da değilmişsin. Çok sağ olun, var olun, diyor.\n\nBunlar dağa çıkıyor. Dağda ev falan yapıyorlar. Orada sığınırken av getiriyor, av yiyorlar. Oradan ava çıkınca padişah, çocuklara denk geliyor avda. Padişah da çıkarmış ava. Babası olacak da bilmiyorlar birbirini. Neyse ayrılıyorlar, oradan geliyor padişah eve, diyor ki evdeki avratlarına:\n\n— Ben bugün bir oğlan gördüm ki sorma. Böyle vuruldum. Hiç oğlan doğurmazsınız, diyor. O zamana kadar o avratlar evdeki avratları huylandırıyorlar. Onlar olduğuna. Neyse ertesi gün bir daha çıkıyor ava. Yine kavuşuyorlar babasıyla, padişahla. Geliyor ondan sonra. Şimdi bunlar cadı karısı salıyorlar kıza. Kız bir evde imiş. Kıza diyorlar ki:\n\n— Senin ağabeyin geliyor, kızlarla oynuyor, geziyor, tozuyor; sen burada yalnız ne yapıyorsun, diyorlar.\n\n— Ne yapacağım, evde oturuyorum, diyor. Cadı kadın:\n\n— Ağabeyine söyle. Devlerde bir çeşme var, bir gözü yağ, bir gözü bal akar. Onu getirtebilirsen getirt, diyor. O devlerin evine varmak hiç de kolay değil, devlerin içine girmek. Cadı kadın kızın kardeşini öldürtecek devlere.\n\nAkşam kızın kardeşi eve geliyor. Kız, devlerin bir gözü yağ, bir gözü bal akan çeşmesini istiyor. Oğlan bu çeşmeyi bulmak için çıkıyor yola.\n\nOğlan yolda giderken iki kişi dövüşüyor. Bunun babası ölmüş, babasından bir kamçı, bir de külah kalmış. Külahını sen al, kamçıyı ben alayım derken dövüşüyorlarmış. Şimdi bu oğlan varıyor, dövüşenlere derdiniz nedir diye soruyor. Onlar da anlatıyor:\n\n— Bizim babamız öldü. Mirası bölüşemiyoruz. Oğlan:\n\n— Mirasınız ne? Adamlar:\n\n— Bir külah. Oğlan:\n\n— Bu bölünür de önce bunların hünerlerini söyleyin. Adamlar:\n\n— Külahı başına takacaksın, “ya Allah!” deyince o seni istediğin yere götürüyor. Oğlan bunları duyunca çok şaşırıyor:\n\n— İyi! Böyle bir şeyi gökte ararken yerde buldum. Güzelmiş. Öyleyse ben sizi dinledim, siz de beni dinleyin. Şimdi ikinizin de ok ve yayları elinde. Birer ok atın, herkes attığı oku alıp gelsin. Kim erken gelirse külah onun.\n\n&nbsp;Adamlar oklarını atıp arkasına gidiyorlar. Onlar gelene kadar bu oğlan, külahı kafasına giyiyor. “Ya Allah!” diyor, gidiyor. Taa devlere kadar gidiyor. Devlere giderken orada peri kızına rastlıyor. Peri kızı, buna vuruluyor, oğlana:\n\n— Derdin ne?\n\n— Böyle böyle. Devlerin bir gözü yağ, bir gözü bal akan çeşmesini alıp kardeşime götüreceğim, diyor.\n\n— Ben seni alacağım. Oraya seni düşmanlığına yollamışlar ama hadi Allah yardım etsin. Al şu sakızı. Yolda bir deve rast geleceksin. Eğer sinekler ağzından girip kıçından çıkıyorsa uyuyor. Kıçından girip ağzından çıkıyorsa uyanıktır. Uyanıksa hemen bir okka sakızı ağzına koy. Hemen sağ memesine sarıl, biraz em. Sonra ona çeşmeyi sor. O sana yolu gösterir. Oğlan, peri kızının söylediklerini yapar ve dev ona yolu gösterir.\n\nOğlan yoluna devam ediyor. Neyse oradan devlere varırken varırken bir tane eve varıyor. Devlerin anasıymış. Peri kızının dediklerini yapıyor ve sağ memesinden emiyor. Devin oğlu oluyor böylece. Devlerin çocukları gelirken dev oğlanı dolaba saklıyor.\n\n— Ana, insanoğlu kokuyor. O da:\n\n— Dişlerinin dibine bak oğlum, diyor. Yalnız peri demiş ki:\n\n— Parmağını taktın mı seninle gelir çeşme. Oradan kaç. Giy, kaç.\n\nOğlan bir fırsatını buluyor. Hemen oradan çeşmeye uğruyor, parmağını bir takıyor. Doğru buraya getiriyor çeşmeyi.\n\nÇeşme geliyor. Ondan sonra ertesi gün yine ava gidiyor. Yine padişahla rastlaşıyorlar. Padişah yine oğlanı görüyor. Geliyor padişah, evde avratlarını sıkıştırıyor:\n\n— Siz bir oğlan doğurmadınız, diyor. Yine cadı karısını salıyorlar avratlar, kıza. İşte orada yaşamaya devam ediyormuş diyorlar. Cadı karısı kızın yanına gelip:\n\n— Devlerin içinde ayna, tarak var. Onu getirirsen ne güzel olur, diyor. Cadı karısı, kıza ağabeyini devlere öldürtüp rahat edecek. Ağabeyi akşam geliyor.\n\n— Ağabey devlerde ayna ile tarak varmış onu getir, gönlümü eğlendireyim, diyor.\n\n— Gelmesi güç bacım, senin hatırın kırılmasın getireyim, diyor. Burada yine külahı kafasına takıp gidiyor. Tabii yine aynayı tarağı birinden alıp getiriyor. Ondan sonra peri kızıyla evleniyorlar.\n\nOğlan bir akşam padişahı evine davet ediyor. Yalnız çok muazzam ev yaptırmış. O zamana kadar peri kızı biliyor tabii oğlanın kim olduğunu. Neyse padişah geliyor, yiyorlar, içiyorlar. O zaman peri kızı, padişaha diyor ki:\n\n— Buraya bak. Ben gelinin olurum, bu kızın, bu oğlun olur. Mesele böyle böyle oldu. O karılar, bunları böyle böyle yaptı. Sana, it doğurdu, diyerek garez ettiler. Sen de bunların anasını yola attın, diyor.\n\nO zaman padişah onların anasını getiriyor, orada evdeki avratları&nbsp;katırların kuyruğuna bağlıyor, dağ yukarı sürüyor. Bu masal da burada bitiyor.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "Keloğlan ve Altın Yapan Tası",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan bir de annesi varmış. Keloğlan sürekli annesine eziyet edermiş.\n\n— Anne, babamın zanaatı neydi, der dururmuş. Annesi de bıkmış artık:\n\n— Oğlum, baban balık tutar, gelirdi. Her gün iki tane balık getirirdi. Birini yerdik, birini de satardık. İşte, orada babanın eski balık ağı duruyor, demiş.\n\nOğlan da o ağı alıp balık tutmaya gitmiş. Hıristiyan bir adam, kitapta Keloğlan diye birinin balık tutacağını ve bu balığın karnından altın yapan tas çıkacağını okumuş. Bu adam her gün Keloğlan’ın önüne çıkarak tuttuğu balığı istermiş. Keloğlan da bu adama tuttuğu balıkları satarmış.\n\nBir gün balığa gidecekken annesi, Keloğlan’a tuttuğu balıkları eve getirmesini söylemiş. Keloğlan da o gün tuttuğu balıkları adama vermeyerek eve götürmüş.\n\nKeloğlan evde balıkları temizlerken balığın karnından bir tasın çıktığını görmüş. Keloğlan tası alıp içine su doldurmuş. Suyu yere döktüğünde tasın içinden altın döküldüğünü görmüş. Bu şekilde her yeri altınla doldurmuşlar.\n\nKeloğlan tası yanına alıp dışarı çıkmış. Yolda kız alıp satan bir bey oğlu ile karşılaşmış. Keloğlan, kızların içinden beyin kızını beğenmiş. Dereden su alarak kıza doğru suyu atmış ve su altına dönüşmüş. Bunu gören kız, tası Keloğlan’dan istemiş ve babasından gizli Keloğlan’ın karısı olmuş.\n\nBeyin kızı hamile kalmış ve bir oğlu olmuş. Bey sarayın yanından geçerken bebek ağlaması duymuş ve bunun ne demek olduğunu karısına sormuş. Karısı da kızının oğlu olduğunu ve ağlayan bebeğin de torunları olduğunu söylemiş. Bunu duyan bey sinirlenmiş. Kızının evlenmeden bebek sahibi olamayacağını söyleyerek o bebeği de istemediğini belirtmiş.\n\nBey, bir ustaya sandık yaptırtmış ve bu sandığa kızı ile torununu koyarak sandığı denize bırakmış. Dalga ile rüzgâr sandığı bir kıyıya ulaştırmış. Kıyıda bir dede denizi temizlermiş. Kız, dedeye seslenerek kendilerini kurtarmasını istemiş dededen.\n\nDede kızı kurtarmış. Kız, dedenin evine gitmek istediğinde dede evinde yer olmadığını söylemiş. Kız da hünerli tası dedeye gösterince dede kızla çocuğu yanına alarak fakirane evine götürmüş.\n\nKız tası kullanarak odalar dolusu altın yapmış. Bu altınlarla büyük konaklar yaptırmışlar. Kâhyalarına da kendilerinin herkese üç öğün yemek yedirip bir tane de sarı lira vereceklerini söyletmişler. Her gelene üç öğün yemek yedirip birer sarı lira vermişler.\n\nKeloğlan’ın da bir süre sonra evdeki altınları bitmiş. Altın tası da gitmiş. Keloğlan’ın annesi de yeni türeyen zenginlerin yemek yedirip, sarı lira verdiğini duyunca oğluna konağa gitmelerinin iyi olacağını söylemiş.\n\nAnne ile oğlan yola düşmüşler. Kız da erkek kılığına girip gelenlerin yanına gidermiş. Keloğlan ile annesi konağa ulaşmış. Kız, Keloğlan’ı görünce tanımış. Kâhyasını çağırıp Keloğlan’ı göstermiş ve onun ayağının altına eski güzel halılar sermelerini, geri kalan yerlere de kadife yaymalarını söylemiş.\n\nKâhya söylenenleri yapmış ve Keloğlan ile annesini ayrı bir odaya almış. Annesi bu durumdan şüphelenmiş ve oğluna:\n\n— Asacaklar mı, kesecekler mi bizi. Hiç elin içine koymuyorlar, demiş. Keloğlan da annesinin söylediklerini dinlermiş.\n\nBir zaman sonra da yeni zenginlerin ününü duyan bey, onları yakından görmek için kızının yaptırdığı konağa gelmiş. Kız babasını da ayrı bir odaya ayırmış. Kız babası ve onun yanında gelen dokuz adamı için birer tane altın yapmış ve hünerli tası onların bulunduğu odaya koymuş.\n\nAltın tası görüp hayran olan beyin adamları aralarında fısıldanırlarmış. Kız yine erkek kılığına girerek babasının bulunduğu odaya gelmiş. Arkasında da büyüyen oğlu dururmuş.\n\nKız, beyin adamlarına ne konuştuklarını sormuş. Onlar da altın tası çok beğendiklerini, konak sahibinin bu tası kendilerine verip veremeyeceğini öğrenmek istediklerini söylemişler.\n\nKız da konak sahibinin dul bir annesi olduğunu ve onunla evlenen kişiye bu altın tası vereceğini bildirmiş.\n\nBunu düşünen adamlardan biri bu teklifi kabul ettiğini söylemiş. Kız da onun değil, babasını göstererek, beyin bu teklifi kabul etmesini istediğini söylemiş.\n\nBir süre düşünen bey de daha fazla dayanamayarak teklifi kabul etmiş. Bunu gören kız, hemen başındaki şapkayı çıkarmış ve:\n\n— Yazıklar olsun, baba! Ben, senin hiç dinlemeden denize bıraktığın kızınım. Ben de bu tasın görkemine kapıldığım için Keloğlan’ın karısı oldum. Arkamda duran bu çocuk torunun, yan odamızda duran adam da babası. Demek ki dünyada herkes hata yapabilirmiş, demiş.\n\nBunları duyan babası da pişman olduğunu ve ikisini de alıp evlerine götürmek istediğini söylemiş.\n\nAncak, kız kendisini kurtaran dedesini bırakmayacağını, onunla beraber yaşamak istediğini söyleyerek babasını evine göndermiş.\n\nKeloğlan, kız, çocukları ve yaşlı dede mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Çalışkan Babanın Tembel Kızı",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken…Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok uzak illerin birinde bir baba ile kız yaşarmış. Kızın annesi onu doğururken ölmüş… Kızının annesiz kalmasına çok üzülen baba ona hem annelik hem babalık yapmış.\n\n&nbsp;Baba öyle çalışkanmış öyle çalışkanmış ki hem kendi ayakkabı dükkanında çalışırmış hem de evin işlerine bakarmış. Kızına iş tutturmazmış.\n\n&nbsp;Yıllar geçmiş, baba iyice yaşlanmış, kızı güzeller güzeli bir genç olmuş. Baba hem eve hem işine yetişemez olmuş. Onun kızına iş yaptırmaması, kızının tembel mizacını iyice körüklemiş ve genç kız hiçbir işe el sürmez olmuş. Sabahları kalkar kalkmaz pencerenin önüne oturur, akşama kadar pencereden dışarıya bakarmış.\n\n&nbsp;Bir gün kızın babası hastalanmış. Bu hastalık babada ölüme çok yaklaştığını hissettirmiş. Günlerce düşünmüş taşınmış, öldükten sonra kızının hali nice olur diye karalar bağlamış. Babası hasta yatarken ak sakallı bir derviş gelmiş, ne yapıp yapıp kızını bu tembellikten kurtarasını ve helal süt emmiş biri ile evlendirmesini söylemiş.\n\nBunun üzerine adam, kızını iyi huylu, güvenilir, temiz bir delikanlı bulup evlendirmeye karar vermiş. Böylece hem kızına bakacak, onu koruyup kollayıp, onu sevecek hem de dükkânı o öldükten sonrada iş yapmaya devam edecekti.\n\n&nbsp;Baba kızına uygun delikanlılar bulmuş. Ancak bu delikanlılar aileleriyle kızı istemeye geldiklerinde kızın tembelliklerini gören anneleri kızı istememişler. Kızını bir türlü evlendiremeyen baba bu duruma çok üzülmüş ve kızının tembelliğini bitirmenin çarelerini düşünmeye başlamış…\n\n&nbsp;Genç kızın babası düşünmüş taşınmış, kızına bir oyun oynamaya karar vermiş. Bir gün sabah erkenden pazara gidip tavuk almış; onu kesmiş, temizlemiş ve ocağa pişmesi için koymuş. Kızına tavuğu aldığını, yaptıklarını ve ocağa koyduğunu anlatmış.\n\n— Ben bu tavuğu pişirebilmek için çok emek harcadım, akşama bu tavuk hazır olsun. Eğer tavuğun başına bir şey gelirse seni suçlu bulurum, sopayla seni döverim, demiş ve evden gitmiş.\n\nKız babasının bu sözlerine bir anlam verememiş, çok şaşırmış.\n\n— &nbsp;Benim babam beni çok sever, bana hiç kıyamaz neden böyle dedi acaba, diye düşünmüş ama pencerenin önüne oturunca babasının dediklerini hemen unutmuş.\n\n&nbsp;Öğlene doğru kapının önüne bir dilenci gelmiş, kızdan ekmek istemiş. Kız kapıyı açmaya üşenmiş.\n\n— Kim aşağıya inecek, kapıyı açıp ekmek torbasından ekmek verecek, demiş. Dilenciye evin anahtarını atmış.\n\n— İçeriye gir, kapının sol tarafında mutfakta ekmek var onu al, kapıyı kapat git, demiş. Dilenci içeri girmiş kokuyu duymuş, ocakta pişen tavuğu görünce tavuğu almış, torbasına koymuş, kaynayan tencerenin içine de çarıklarını koymuş.\n\n&nbsp;Evden çıkınca kıza bakıp şarkı söyleyip oynamaya başlamış;\n\n— &nbsp;Senin tavuk benim çantanın içinde, benim çarık senin tencere içinde.\n\n&nbsp;Dilenci bu şarkıyı söylemiş oynamış. Dilencinin bu hali genç kızın çok hoşuna gitmiş. Akşam babasına bütün olanları anlatmış, eğlenmiş. Dilencinin söylediği şarkıyı söylemiş. Baası bunları duyunca kızını da yanına alarak mutfağa gitmiş, tencereyi açmış. Tencere de çarıkları görünce babası kızına çok kızmış, kızının aklı başına gelsin diye ona sopayla vurmuş.\n\nAslında işin aslı böyle değilmiş. Babası kızının tembelliğini sona erdirmek, aklını başına getirmek için dilenciyle anlaşıp böyle bir oyun hazırlamış.\n\nErtesi gün kızı babasından erken uyanmış. Yediği dayak onu akıllandırmış. Babasına kahvaltı hazırlamış, evi temizlemiş… Kızının bu çalışkan halini gören baba, çok mutlu olmuş.\n\nGünler geçmiş, genç kız hiç tembellik yapmamış. Babası bu durumdan mutluymuş mutlu olmasına, ama kızını evlendiremediği için de üzülüyormuş.\n\n&nbsp;Genç kız günler sonra iyice çalışkan, becerikli olmuş. Ama bir türlü kısmeti çıkmıyormuş. Kızın tembel halini bilenler onun tembelliği bıraktığına inanmıyorlarmış.\n\n&nbsp;Bir gün babasının dükkanına yakın ilden bir tüccar gelmiş. Ayakkabı yaptırıp kendi ilinde satmak istiyormuş.\n\nKızın babası bu genç tüccarla iş yapmayı kabul etmiş ve onu akşam yemeğe davet etmiş. Akşam eve gelen tüccar yediği yemekleri çok beğenmiş. Babası kızını tüccarla tanıştırmış. Tüccarla genç kız birbirlerini görür görmez âşık olmuşlar.\n\n&nbsp;Günler geçmiş tüccar verdiği ayakkabı siparişlerini almak için tekrar kızın babasının yanına gelmiş. Ancak genç tüccarın yanında ailesi de varmış. Tüccarın babası, kızın babasıyla konuşmuş, oğlunun genç kıza âşık olduğunu söylemiş ve genç kızı babasından istemiş.\n\nKızın babası bu duruma çok sevinmiş ve misafirlerini eve davet etmiş. Çünkü kızının hislerini bilmeden bir cevap vermek istemiyormuş. Eve gelen tüccarın ailesi genç kız çok beğenmişler, genç kızın da bu işin olmasını istediğini anlayan baba kızını tüccara vermiş.\n\n&nbsp;Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Genç kızın böylesine zengin, iyi bir gençle evlenmesine komşuları akıl erdirememiş. Kendilerinin tembel diye oğullarına layık görmedikleri kız nasıl olur da evlenir diye düşünmüşler.\n\nGenç kız evlendikten sonra da hiç tembellik yapmamış. Eşine ve çocuklarına çok iyi bakmış, evini temiz tutmuş, güzel yemekler pişirmiş. Kızının mutlu bir evlilik sürdürdüğünü gören baba çok mutlu olmuş ve huzur içinde yaşamış.\n\nOnlar ermiş muratlarına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "SİHİRLİ YÜZÜK",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, dedem ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bu tekerleme de böyle devam ederken ülkenin birinde, çok uzun zaman önce baba ve üç oğlunun yaşadığı evin bahçesinde bir elma ağacı varmış. Ağaç her yıl yalnızca üç meyve verirmiş. Ancak meyveler sahiplerinin yemesine fırsat kalmadan teker teker kaybolurmuş.\n\n&nbsp;Meyve mevsiminde oğlanlar nöbet tutmaya karar vermişler. Büyük ve ortanca çocuk nöbet tutarlarken uyuya kalınca iki meyve de yok olmuş. Üçüncü meyve için nöbet tutan küçük oğlan gece bir ejderhanın geldiğini görmüş ve ejderhayı yaralamış.\n\nSabah olunca üç kardeş kan izlerin takip etmiş ve ejderhanın derin bir kuyuda uyuduğunu görmüşler ve kuyuya iple inmeye karar vermişler. Önlem almak için ”iyiyim” deyince ipi salmaya “kötüyüm” deyince ise ipi yukarı çekmeye karar vermişler.\n\nİlk iki oğlan korkularından hemen “kötüyüm” deyip yukarı çıkmışlar. Küçük oğlan ise kuyunun dibine kadar inmiş. Dibe inince bir kapı görmüş, içerde güzel bir kız varmış, kız:\n\n— Çabuk git,&nbsp;yoksa ejderha seni yer, demiş\n\n&nbsp;Oğlan dinlemeyip diğer kapıyı da açmış ve orda da güzel bir kız varmış, oradaki kız da ilk kızın dediğinin aynısını demiş ama oğlan yine aldırmamış. Oğlan bir kapı daha açmış ve burada da bir kız varmış ama buradaki kız diğer kızlardan daha güzelmiş.\n\nKız ona diğer kızların dediğini demiş. Oğlan kızı dinlememiş ve son kapıyı da açmış ve yedi başlı ejderhayı görmüş. Hemen kılıcına sarılıp en büyük başı kesmiş ve ejderha yere yuvarlanmış.\n\nKızlar da ejderhanın ölmesine çok sevinmişler ve oğlanla gitmeye karar vermişler. Oğlan sıra ile kızları yukarı çıkarıyormuş en güzel kız demiş ki,\n\n— Önce sen çık, çünkü kardeşlerin benimle evlenmek için seni burada bırakacaklar, demiş.\n\n&nbsp;Ama oğlan ona inanmamış. Kız bunun üzerine oğlana sihirli bir yüzük vermiş, başın sıkışınca bunu kullanırsın demiş ve yukarı çıkmış.\n\nGüzel kızın dediği olmuş. Oğlanı kardeşleri orada bırakmışlar. Oğlan burada kaldığı sürede bir kuşun yavrularına yardım eder ve kuş ona ne zaman isterse yardım edebileceğini söyler. Daha sonra oğlanın bir köye yolu düşer, burada öğrenir ki bu köylüler su için her sene ejderhaya bir çocuklarını kurban veriyorlar.\n\nOğlan bu ejderhayla da savaşır ve öldürür. Köylüler oğlana ne isterse yapacaklarını söylerler.\n\nYeraltında kalmaktan çok sıkılan oğlan kuştan ve köylülerden yardım ister. Kuş onu yeryüzüne götürmeye karar verir ve kuşun yol boyunca yiyeceğini köylüler ayarlarlar ve oğlan yola çıkar.\n\nUzun bir zaman sonunda yeryüzüne ulaşır oğlan. Bu arada oğlanın yeryüzünde kalan babası meyveler sayesinde zengin olur ve o civarın padişahı olur.\n\nKuyudan dönen oğulları getirdikleri kızlarla evlenmişlerdir ve küçük oğlana düşen kızı ise padişah, oğlunun gelmesi umuduyla alıkoymuştur ama zaman geçtikçe oğlunun geleceğinden umudunu kesen padişah, yanındaki kızı evlendirmeye karar verir. Oğlanlara kızı kim ikna ederse onunla evlendireceğini ve ona tahtı bırakacağını söyler.\n\nKüçük oğlandan başkasını istemeyen kız ise kendisini ikna etmeye çalışan kardeşlerden gerçekleştiremeyecekleri taleplerde bulunmuştur.\n\nKüçük oğlan ise dolaşa dolaşa bir köye gelir ve beyin evinde kalmak ister. Bey bir şartla kabul eder. Beyin şartı, altından bir elbise yapmasıdır.\n\nMisafir kabul eder ve sabah olunca beye altın elbiseyi verir, yoluna devam eder. Başka bir köye gelir, burada da beyin evinde kalmak ister. Bu evdeki bey de bir şartla kabul eder. Bu beyin şartı ise altın tepsi içinde altın civcivlerdir.\n\n&nbsp;Misafir olan küçük oğlan bunu da kabul eder ve sabah olduğunda beye verir.\n\nKüçük oğlanın misafir olduğu evler aslında onu kuyuda bırakan kardeşlerinin evidir. Bu istekleri ise yalnızca sihirli yüzükle yapılabileceği için kız istemiştir onlardan. Çünkü sihirli yüzük olmadan bunları başka kimsenin getirmesi mümkün değildir. Bu nedenle iki kardeşin bu istekleri yerine getirmesi halinde kız sevgilisinin yeryüzüne çıktığını anlar ve durumu padişaha anlatır.\n\nBaba çocuklarını sorgulayarak misafirden haberdar olur. Oğlunu buldurur ve kızla evlendirip tahtı da küçük oğlana bırakır.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kavak Kızı ile Geyik Çocuk",
        "text": "&nbsp;Zamanın birinde küçük bir köyde bir adam yaşarmış. Adamın karısı ölünce iki çocuğuyla yapayalnız kalmış. Çareyi evlenmek de görmüş. Fakat evlendiği kadının içini kötülük bağlamış, zavallı iki küçük çocuğu bir türlü sevememiş. Ne yapmış ne etmiş kocasını kandırmış. Çocukları gözden çıkarmaya hatta öldürmeye karar vermişler.\n\nBu konuyu konuşurken adamın kız çocuğu her şeyi duymuş ve erkek kardeşine olanı biteni anlatmış. Birlikte plan yapmışlar. Üvey anası kızı yıkarken kız anasının ayağının altına doğru kil atmış, kadın kayıp düşmüş. Ayağa kalkınca da sabun atmış, kadın yine kayıp düşmüş ve yine ayağa kalkmış. Bir yandan da kıza bağırıp azarlıyormuş. Bu sefer de tarağı atmış kız anasının ayağının altına. Tarağın sivri ucu kadının ayağına batmış, düşmüş yine.\n\nBu sırada kız küçük kardeşini de yanına almış, kaçmışlar evden. Biraz yürümüşler, ne tarafa gitseler karar verememişler. Kız, kardeşine sormuş:\n\n— Tütün tüten yere mi gidelim, köpek havlayan yere mi?\n\n— Çocuk köpekler bizi ısırır, tütüne gidelim, demiş. O tarafa doğru gitmişler ve bir eve rast gelmişler. Kapıyı çalınca bir devle karşılaşmışlar.\n\nDev bunları hemen yutuvermiş, yuttuğu gibi de dışkısından çıkarmış. Çocuklar çok korkmuşlar, kaçmışlar devden. Bir dere kenarına gidip yıkanmışlar. Sonra yürümeye, yol iz tutmaya devam etmişler. Karşılarına bir çeşme çıkmış, su içelim derken uzakta at üstüne bir bey oğlu görmüşler. Çok korkmuşlar, onlara zarar vereceğini düşünmüşler.\n\nÇocuk çeşmenin arkasına saklanmış. Çeşmenin hemen yanında koca bir kavak ağacı varmış, kız bunu fark edince:\n\n— Eğil kavağım eğil, ben çıkayım sen doğrul, demiş. Kavak eğilmiş ve kız kavağın tepesine çıkmış. Bu kız çok güzelmiş, ay parçası gibi bir yüzü varmış. Kızın cemali bey oğlunun atının su içtiği oluğa yansımış, at bile güzelliği görünce kişnemeye tepinmeye başlamış.\n\nBey oğlu ne olduğunu anlamak için oluğa bakmış, olukta kızın cemalini görünce kaldırmış başını ve kavağın tepesinde kızı görmüş. O anda âşık olmuş.\n\n— Ben sana zarar vermem ne olur in, diye çok yalvarmış. Aylarca kavağın dibinde onu beklemiş ama ne çare. Bu sırada kızın kardeşi de korkudan Allah’a yalvarmış:\n\n— Allah’ım ne olur, beni geyik yap da bu bey oğlundan kurtulayım, demiş. Ve geyik olmuş. Beyoğlu en sonunda bir cadı kadın bulmuş ve kavağın dibine getirmiş. Uzaktan onları izlemeye koyulmuş.\n\nKadın elindeki su kabını ters çevirdiği için bir türlü su dolduramıyormuş. Bunu yukardan izleyen kız, kadına seslenmiş:\n\n— Su kabını düzelt, demiş. Kadın da:\n\n— Yavrum, ben düzeltemem, sen in de oradan, bana yardım et, demiş. İyi kalpli kız kadına acımış. Ve kavağa tekrar seslenmiş:\n\n— Eğil kavağım eğil, ben ineyim de sen doğrul, demiş. Kavak eğilmiş kız inmiş. Onları izleyen bey oğlu da hemen koşup kızı yakalamış. Güzelce konuşmuşlar:\n\n— Ne istersen yaparım, yeter ki evlen benimle, demiş bey oğlu. Kız da beğenmiş bey oğlunu:\n\n— Benim bir kardeşim var, Allah’ın emriyle geyik oldu, onu da kabul edersen evlenirim seninle, demiş. Bey oğlu kabul etmiş, almış ikisini de konağına götürmüş. Kız sormuş:\n\n— Kardeşim nerde yatacak, demiş. Bey oğlu da:\n\n— Ayak ucumuzda yatsın, demiş.\n\n&nbsp;Gece olunca yatmışlar, geyik de ayak uçlarına. Artık çok mutlularmış.\n\nGeyik, ablasının ayağına dokunup ‘bu ablamın ayağı’, bey oğlunun ayağına dokunup ‘bu eniştemin ayağı ‘diye şarkı söyleyerek uyuyakalmış. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Siirt",
        "title": "Oduncunun Kızları",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede yoksul bir oduncu, karısı ve üç kızıyla birlikte yaşıyormuş. Yoksul oduncu ormanda çalışıyormuş ama öğlen olunca evine gelip yemeğini yer tekrar gidermiş. Yine bir sabah işe giderken karısına:\n\n— Bugün işim geç bitecek, büyük kızla yemeğimi gönder, kız kaybolmasın diye yanıma darı alıp yollara serpeceğim, demiş.\n\nÖğlen olunca büyük kız sepetine bir tas çorba koyar ve ormanı yolunu tutmuş, ama bir türlü yolunu bulamamış; çünkü ormanda uçuşan kuşlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişler.\n\nYoksul oduncunun büyük kızı gün batıncaya kadar, ormanı dolaşmış dolaşmasına ama yolunu bulamamış. İyice karanlık çökünce kızın içine korkular düşmüş ve içindeki korku gittikçe büyüyordu. Tam o sırada uzakta parıldayan bir ışık görmüş. Vakit kaybetmeden ışığa doğru yürümüş ve sonunda bir evin önüne gelmiş. Kapıyı çalmış, içerden bir ses:\n\n— Gel, diye bağırmış. Kız da içeri girmiş ve saçı sakalı bembeyaz bir yaşlı adam ile sobanın yanında uzanan güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inekle karşılaşmış. Sonra ihtiyar adama başından geçenleri bir bir anlatmış. Yaşlı adam onun bu gece burada kalabileceğini söylemiş. Yaşlı adam:\n\n— Burada her şey var, mutfağa git, bir şeyler pişir karnımızı doyuralım. demiş.\n\nKız da mutfağa gitmiş güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Yemeği masaya koyup ak saçlı adamın yanında oturmuş ve karnını tıka basa doldurmuş sonra:\n\n— O kadar yorgunum ki uzanıp uyuyacağım yatağım nerede, demiş. Hayvanlar seslenmiş:\n\n— Yedin içtin, bizi hiç düşünmedin, nerde yatarsan yat, demişler. Bunun üzerine ak sakalı adam:\n\n— Merdivenlerden yukarı çık, orada iki yataklı bir oda göreceksin çarşafları değiştir geliyorum, demiş.\n\n&nbsp;Kız yukarı çıkmış çarşafları değiştirmiş yaşlı adamı beklemeden uyumuş. Adam yukarı çıkmış, kızı uyumuş görünce sinirlenir ve döşemedeki kapıyı açıp kızı odanın altındaki mahzene indirmiş.\n\n&nbsp;Yoksul oduncu akşam olup eve gelince karısına kızar, kız niye yemeği getirmedi diye. Kadın:\n\n— Benim suçum yok. Kız yemeği alıp çıkmıştı. Herhalde yolunu bulamadı. Ormanda dolanıyordur, sabah olunca gelir, demiş. Oduncu:\n\n— Yarın da öğleye kadar işim bitmeyecek. Yemeğimi yarın ortanca kız getirsin. Hem bu sefer yanıma fasulye alacam. Fasulye taneleri, darı tanelerinden daha büyük, kız böylece yolunu şaşırmaz, demiş.\n\n&nbsp;Ertesi gün öğle vakti gelince ortanca kız yemeği hazırlayıp sepete koymuş. Ormana doğru yolunu almış. Ortanca kız bir süre sonra ormana gelmiş, ama fasulye tanelerini ormandaki kuşlar yedikleri için yolunu bulamamış.\n\nKaranlık çökmeye başlayınca kız uzaktaki ışığı fark etmiş ve ışığa doğru yürümüş. Bir süre sonra evin önüne gelmiş. Kapıyı çalmış, içerden bir ses:\n\n— Gel, demiş. Kız içeri girmiş, masanın başında oturan bir ak saçlı yaşlı adam ile sobanın yanında oturan güzel tavuk, güzel horoz ve alacalı güzel ineği görmüş.\n\n&nbsp;Kız başında geçenleri anlatmış. Ak saçlı adam, geceyi burada geçirmesine izin vermiş. Yaşlı adam:\n\n— Burada her şey var. Mutfağa git, bir şeyler pişir, karnımızı doyuralım, demiş.\n\nKız da mutfağa gitmiş, güzel bir yemek pişirmiş, ama o da hayvanları hiç düşünmemiş. Yemeği masaya koyup ak saçlı adamın yanında oturmuş ve karnını tıka basa doldurmuş sonra:\n\n— O kadar yorgunum ki uzanıp uyuyacağım yatağım nerede, demiş. Hayvanlar seslenmiş:\n\n— Yedin, içtin, bizi hiç düşünmedin, nerde yatarsan yat, demişler. Bunun üzerine ak sakalı adam:\n\n— Merdivenlerden yukarı çık, orada iki yataklı bir oda göreceksin, çarşafları değiştir, geliyorum, demiş.\n\nKız yukarı çıkmış çarşafları değiştirmiş, yaşlı adamı beklemeden uyumuş. Adam yukarı çıkmış, kızı uyumuş görünce sinirlenmiş ve döşemedeki kapıyı açıp kızı odanın altındaki mahzene indirmiş.\n\nAkşam olmuş oduncu eve gelmiş. Yine karısına kızmış:\n\n— Ortanca kız da gelmedi bugün. Yarın küçük kız getirsin benim yemeğimi. O akıllıdır, babasını aç bırakmaz ona güveniyorum, demiş.\n\nKadıncağız küçük kızını da kaybedecek diye çok korkuyormuş; ama elinden de bir şey gelmiyormuş.\n\nOduncu bu sefer yolla bezelye serpmiş. Küçük kız öğlen olunca yemeği sepete koyup ormanın yolunu tutmuş; ama ormandaki kuşlar bezelyeleri de yemiş bitirmişler.\n\nKüçük kız yolu bir türlü bulamamış. Babası aç kalacak diye tedirgin olmuş ve bir an önce yolunu bulmaya çalışmış. Derken karanlık çökmüş. Kız korkmaya başlamış. O sırada uzakta bir ışık görmüş. Oraya doğru yürümüş ve evin önüne gelmiş. Kapıyı çalmış. İçeriden bir ses:\n\n— Gel! demiş. Kız içeri girmiş. Ak saçlı bir adam ile güzel tavuk, güzel horoz ve alacalı güzel ineği görmüş. Yaşlı adama başından geçenleri bir bir anlatmış. Ak saçlı adam, geceyi burada geçirmesine izin vermiş. Yaşlı adam:\n\n— &nbsp;Burada her şey var. Mutfağa git, bir şeyler pişir, karnımızı doyuralım, demiş.\n\nKız da mutfağa gitmiş, güzel bir yemek pişirmiş. Yemeği masaya koymuş ve hayvanlar için de bir şeyler hazırlamış. Hayvanların karnını doyurduktan sonra masada yaşlı adamdan arta kalanları yemiş. Hayvanları su verdikten sonra:\n\n— O kadar yorgunum ki uzanıp uyuyacağım yatağım nerede, demiş. Bunun üzerine ak sakalı adam:\n\n— Merdivenlerden yukarı çık, orada iki yataklı bir oda göreceksin, çarşafları değiştir, geliyorum, demiş.\n\nKız, yukarıya çıkıp yatakları bulmuş, dikkatlice çarşafları değiştirmiş. Sonra yatağın birinin kenarına oturmuş, bildiği duaları okumuş. Yaşlı adamın gelmesini beklemiş. Yaşlı adam gelmeden uyumamış.\n\nAk saçlı adam gelince kız, ona “iyi geceler” diyerek uyumuş. Gece aralıksız uyumuş. Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyanmış. Bir de ne görsün? Sanki bir sarayın yatak odasında yatmakta.\n\n&nbsp;Üstündeki yorgan renk renk kadife kumaşlardan, yatağın kenarındaki terlik incilerle işlenmiş. Kız bunları rüyasında gördüğünü düşünmüş. Fakat içeriye çok şık giyinli üç hizmetçi girmiş. Kahvaltının nasıl olacağını sormuş. Kız:\n\n— Siz gidin, şimdi ben birazdan yataktan kalkacağım, yaşlı dedeye çorba pişireceğim. Güzel tavuk ile güzel horoza yem, alaca renkli güzel ineğe de yiyecek hazırlayıp vereceğim, demiş.\n\nKız, aslında yaşlı adamın daha önce kalktığını sanmakta imiş. Gidip onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek tatmakta imiş. Daha dikkatle bakınca bu adamın hem genç hem de yakışıklı bir genç olduğunu görmüş. Genç bir süre sonra uyanmış. Yatakta şöyle bir &nbsp;doğrulmuş:\n\n— Aslında ben bir talihsiz şehzadeyim. Kötü ve acımasız bir cadı beni ak saçlı, ak sakallı bir yaşlı adam kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı. Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece yarısı senin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü.\n\n— Ama benim öbür kız kardeşlerim nerede, diye sormuş. Oğlan şöyle cevap vermiş:\n\n— Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanların aç bırakılmayacağını öğreninceye kadar orman işçilerine yemek pişirecekler, demiş.\n\nÖğleye doğru şehzade iki hizmetçisi ile kızı babasının evine göndermiş ve dünür geleceklerini haber vermişler. Dünürcü geleceklerini haber vermiş. Bir süre sonra dünür göndermiş şehzade. Düğün kararı almışlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar, şehzade ile oduncunun küçük kızı evlenmiş. Diğer ablaları da derslerini alıp eve dönmüşler. Şehzade ile kız bir ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Güzel İşlerin Sonu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkenin birinde çok zengin bir padişah yaşarmış. Ama padişah çok mutsuzmuş. Çünkü bir türlü erkek çocuk sahibi olamıyormuş. Doğan tüm çocukları kız imiş ve padişah da çok üzülmekteymiş.\n\nPadişahın karısı yine hamile imiş ve bu sefer çocuk erkek olacak ümidi ile hazırlıklara başlanmış. Eğer bu çocuk da erkek olmazsa padişah başka biri ile daha evlenir diye karısı korkmaktaymış.\n\nGünler geceleri, geceler ayları kovalamış ve bebek doğmuş. Ancak beklenildiği gibi olmamış ve yine bir kız evlat dünyaya gelmiş. Çaresiz kadın, ne yapacağını şaşırmış. Doğumu yaptıran ebe ile ikisi, bebeğin kız olduğunu gizlemeye karar vermişler ve padişaha bir oğlu olduğunu söylemişler.\n\nBu güzel haberi alan padişah ülkede aylarca şenlikler düzenlemiş. Zaman geçtikçe çocuk büyümekte ve tam bir erkek gibi yetiştirilmekteymiş. Annesi evladından kız olduğunu saklamakta ve çocuk da bu durumun farkına varmamaktaymış. Her geçen gün daha iyi kılıç kuşanır, daha iyi ata biner olmuş. Ülkede en hızlı ve usta ata binen o olmuş.\n\nGün gelmiş ve çocuğun sünnet olma zamanı gelmiş. Bu durumda anneyi bir telaştır almış. Eğer hemen bir şeyler yapmazsa çocuğun kız olduğu ortaya çıkacakmış. Doğum yaptıran ebeyi bulmuş ve beraber kızı ile konuşup gerçeği anlatmaya karar vermiş.\n\nKızına olan biten her şeyi bir güzel anlatmışlar ve onun bu diyardan uzaklara kaçıp gitmesini söylemişler. Yoksa annesinin de kendisinin de başına kötü şeyler gelebilirmiş. Kız atına atladığını gibi yıldırım hızıyla uzaklaşmış. Dağlar tepeler atlamış ve sonunda bir kulübede yaşlı annesiyle yaşayan bir kıza rastlamış. Durumu onlara anlatmış. Onlar da hemen kızcağızı yanlarına almışlar. Evdeki yaşlı kadının haline padişahın kızı çok üzülmüş ve bu hastalığın bir ilacı olup olmadığını sormuş. Onlar da:\n\n— Evet çaresi var ama ona ulaşmak imkânsız. Çünkü Kaf Dağı’nın ardında, devin bahçesindeki elmalardan yemesi gerek. Ancak oraya ulaşmak çok zor. Oraya giden bir daha geri gelemezmiş. Bunu duyan padişahın kızı:\n\n— Ben oraya gidebilirim ve elmaları size getirebilirim, demiş. Yapma, geri dönemezsin, deseler de onları dinlememiş ve bu zorlu yolculuğa çıkmış.\n\nKız, az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş ve karşısına dikenli otlardan oluşan kocaman bir tarla çıkmış. Otlar dile gelmiş:\n\n— Yabancı, seni buradan geçirtmeyiz, geri dön, demişler. Kız, atından inmiş ve eğilip otları sanki çiçek gibi koklamış:\n\n— Mis gibi ne güzel kokuyorsunuz sizler, demiş. Bunu duyan otlar dikenlerini içlerine çekmiş ve ona yol vermişler. Biraz daha gitmiş ve önüne suları etrafa pis kokular saçan bir çeşme gelmiş. Yoluna devam edebilmesi için bu çeşmeyi geçmesi gerekiyormuş. Tekrar atından inmiş, eğilip kana kana çeşmenin suyundan içmiş ve:\n\n— Ne kadar tatlı bir su bugüne kadar hiç böyle güzel bir su içmemiştim, demiş. Bunu duyan çeşme:\n\n— Geç bakalım, kimse bana böyle güzel sözler söylememişti, demiş. Yoluna koyulan kızın karşısına bu sefer de suları gürül gürül akan bir dere gelmiş. Aman vermez dereden geçmek imkânsız gibiymiş. Kız dereye seslenmiş:\n\n— Güzel dere sen ne uysal, ne kadar hoş akmaktasın. Sanki uçsuz bucaksız deryalar gibisin, paksın, temizsin, demiş. Dere bu sözleri işitince\n\n— Buyur geç yolcu, demiş ve suları sakin sakin akmaya başlamış. Padişahın kızı atıyla derenin üzerinden geçmiş ve yoluna devam etmiş.\n\nAylar yıllar süren bu uzun yolculuğun sonunda devin evi görünmüş. Ama bu sefer de karşısına iki kanatlı bir kapı çıkmış. Kapının bir kolu yerde yatmakta, diğer kolu ise ayakta durmaktaymış. Yıllardır aynı şekilde duran kapılar artık çok yorulmuşlar.\n\nPadişahın kızı yatan tarafı ayağa kaldırmış, ayaktakini ise yere indirmiş. Bunu yaptığı için kapılar ona teşekkür etmiş ve evin bahçesine girmesine izin vermişler.\n\nDev, bahçenin bir kenarında uyumaktaymış. Kız elma ağacına yanaşıp daldan üç tane elma almış. Tam işini bitirmiş, dışarı çıkacakken dev uyanmış. Kız atına atlayıp dörtnala koşmaya başlamış. Dev kapılara seslenmiş:\n\n— Yakalayın, geçit vermeyin atlıya, diye. Kapılar ise:\n\n— Sen yıllarca bizi yordun, o bizi dinlendirdi. Buyur, geç yolcu, demişler ve yol vermişler.\n\n&nbsp;Dev bunu görünce şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş ve atlının dereye doğru yaklaştığını fark ederek dereye seslenmiş:\n\n— Dere sakın aman verme bu atlıya, tut onu, salma. Dere hemen sularını dizginlemiş, atlı geçerken de şunları söylemiş:\n\n— Dev! Sen yıllarca bana eziyet ettin, bir çift güzel söz söylemedin. Atlı bana çok iyi davrandı, buyur geç atlı. Dev iyice çılgına dönmüş ve çeşmeye seslenmiş bu sefer de:\n\n— Çeşme! Pis kokulu sularınla atlıya geçit verme sakın. Çeşme de hemen sularını güzel kokular saçarak akıtmaya başlamış ve:\n\n— Buyur atlı, geç yolumdan. Dev senin dediğini yapmayacağım, atlı bana çok iyi davrandı, demiş. Dev son çare dikenli çalılara seslenmiş:\n\n— Dikenli otlar! Sakın ola bu atlının geçmesine izin vermeyin. Dikenlerinizi atının ayaklarına şiddetle batırın. Otlar devi dinlememiş ve dikenlerini içlerine çekip şöyle söylemişler:\n\n— Dev o atlı bizi kokladı ve mis gibi koktuğumuzu söyledi. Sen yıllarca bizi aşağıladın, hor gördün hep dikenlerle karşılık vermemize neden oldun. Şimdi seni dinlemeyeceğiz. Buyur geç atlı! Yolun açık olsun!\n\nAtlı tüm engelleri atlamış. Ancak dev sinirinden yerinde duramıyormuş ve atlının arkasından bir beddua etmiş:\n\n— Hey atın üstündeki! Kız isen erkek ol! Erkek isen kız ol!”\n\nBu beddua ile padişahın kızı bir anda erkek oluvermiş. Dağlar tepeler aşmış ve yaşlı kadınla kızının yanına varmış. Tüm olanı biteni başından geçenleri anlatmış.\n\nKadına devin bahçesinden aldığı elmaları yedirmişler ve kadın bir anda iyileşivermiş. Bu sevinç içinde kız ile oğlan birbirlerine âşık olmuşlar. Padişahın yanına hep beraber dönmüşler ve kırk gün kırk gece düğün yapıp mutlu bir hayata başlamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Fatma Kız ile Beyoğlu",
        "text": "&nbsp;Memleketin birinde küçük bir evde üç kişi yaşarmış. Fakir bir hayat süren Fatma, annesi ve babası çok mutluymuş. Fatma evlerinin önünde oynarken bir karga dala konup:\n\n— Fatmacık Fatmacık; kırk gün ölü başı, kırk gün diri başı bekleyeceksin, deyip sonra uçup gidermiş.\n\n&nbsp;Kuş her gün gelip aynı şeyleri söyleyip gidermiş. Bu böyle her gün devam etmiş. Ailesi bu duruma çok üzüldüklerinden dayanamayıp uzak diyarlara gitmeye karar vermiş. Yüklerini eşeklerine yükleyip yola çıkmışlar.\n\nAz gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Yorulmuşlar, suları bitmiş. Gide gide bir sarayın dibine varmışlar. Saray kırk katlı kocaman bir saraymış. Bağırmışlar, bağırmışlar, seslerini kimselere duyuramamışlar:\n\n— Kapıyı çalalım, demişler. Kapı ardına kadar açılmış. Fatma, annesi ve babası içeri girmişler. Babası, Fatma’ya:\n\n— Yukarı çık, kaplarımıza su doldur, gel, demiş. Fatma birinci kata çıkmış, su yok, ikinci kata çıkmış, su yok, üç dört derken kırk kat çıkmış. Annesine babasına seslenmiş:\n\n— Ben buradan inemiyorum, kapılar kapandı, demiş. Suları doldurup balkondan ailesine atmış. O sırada karga yine gelmiş.\n\n— Fatmacık Fatmacık; kırk gün ölü başı bekleyeceksin, kırk gün diri başı bekleyeceksin, demiş. Sonra uçup gitmiş. Ailesi:\n\n— Ha bu kuş böyle deyip duruyordu. Demek bir hikmeti varmış, demişler. Ailesi evlerine geri dönmüşler. Fatma sarayda tek başına kalmış. Sonra kapılar tek tek açılmış ama Fatma ailesine yetişememiş. Fatma da saraya tekrar dönmüş.\n\nFatma, sarayda odaları tek tek gezmeye başlamış. Odalarda sadece yiyecek varmış. Böyle böyle her oda doluymuş. En son odaya gelince içeride bir bey oğlu yatıyormuş, korkmuş ama başka çaresi yokmuş. Gitmiş yanına onu uyandırmaya çalışmış ama uyanmamış . Günler geçmiş hâlâ uyuyormuş.\n\nBir gün sarayın pencereden bakarken köle satan birini görmüş. Bana arkadaş olsun diye gitmiş, bir tane köle almış. Arap köle güzel bir köleymiş. Birlerine alışmışlar. Günler geçmiş. Bey oğlu uyanmış, o sırada Arap köle temizlik yapıyormuş. Bey oğlunun odasına girmiş. Bey oğlu ona:\n\n— Beni bu zamana kadar sen mi bekledin, demiş. Arap köle de:\n\n— Evet, demiş. Fatma’nın yaşadıklarını kendi yaşamış gibi anlatmış. Bey oğlu da bu köleye inanmış ve onunla evlenmiş. Fatma da evin hizmetçisi olmuş. Bir gün Beyoğlu başka bir ülkeye gidecekmiş:\n\n— Ne alayım sana, diye Arap kıza sormuş. O da:\n\n— İncik boncuk getir, demiş. Fatma’ya da sormuş. O da:\n\n— Sabır taşı ile sabır bıçağı getir, demiş. Fatma:\n\n— Eğer unutursan gemin denizin ortasında dursun, demiş. Beyoğlu gitmiş. Karısının istediklerini almış, ama Fatma’nın istediklerini almayı unutmuş. Gemisi denizin ortasında durmuş. Aklına gelmiş Fatma’nın dedikleri, hemen geri dönmüş. İstediklerini alırken satıcı:\n\n— Bunu götüreceğin kişiye dikkat, et demiş. Sonra eve gelmiş. Geldiğinde geceymiş. Fatma’nın odasının ışığı yanıyormuş Fatma’nın kapısını dinlemiş.\n\nFatma her akşam yaptığı gibi o akşam da bütün olup biteni kendi kendine anlatıyormuş. Bey oğlu içeri girmiş ve duyduklarım doğru mu diye sormuş. Fatma da:\n\n— Evet. Size söyleyemedim, utandım. Sabır taşı ve sabır bıçağını da onun için istedim, demiş.\n\nBey oğlu Arap’tan ayrılıp Fatma ile evlenmiş. Fatma’nın ailesini buldurmuş. Onları saraya davet etmiş. Hepsi orada mutlu, mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Yaşlılıkta mı Gençlikte mi?",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Ülkenin birinde hali vakti yerinde, sürüleri olan iki çocuklu mutlu bir aile yaşarmış. Baba sürüleri güdermiş. Bir gün sürüleriyle dağa giderken yoluna yaşlı aksakallı bir ihtiyar çıkmış. İhtiyar çobana:\n\n— Yaşlılığında mı vereyim gençliğinde mi, diye sormuş.\n\n&nbsp;Çoban korkmuş ve ne cevap vereceğini bilemeyerek evinin yolunu tutmuş. Aynı ihtiyar üç kere daha çıkmış çobanın karşısına… Haliyle bu durum karşısında çobanın davranışlarında tuhaflıklar oluşmuş ve karısı bu değişmelerin farkına varmış.\n\nKocasına davranışlarının sebebini sormuş. Çoban da olanı biteni bir güzel anlatmış. Çobanın karısı bunun için:\n\n— Gençliğimde ver, yaşlılığımda çekemem de, demiş eşine… Çoban bu tuhaf olaylar sürerken bir kere daha karşısında bulmuş aksakallıyı ve konunun ne olduğunu bile öğrenemeden aynı soruyu sormuş ihtiyar. Çoban da eşinin ona söylediklerini tekrarlayınca ihtiyar bir anda kaybolmuş ortalıktan.\n\nAradan zaman geçmiş, felaketler baş göstermiş. . . Bir sel, fırtına başlamış ki çobanın sürülerini almış götürmüş. Ardından beklemediği bir anda yangın çıkmış ve evi, tüm varlığı yanmış, kül olmuş çobanın.\n\nHer şeyini kaybeden çoban burası artık bize haram deyip ailesini de alır başka memleketin yolunu tutar. Gittikleri yerde kervanlar geçerken konaklamaktadır ve böylece kendilerine iş kapıları açılmıştır. Kadın kervanların çamaşırlarını yıkamakta, eşi ise gündelik işlerde çalışmaktadır.\n\nBir gün çocuklar damda oynarken bir kervancı başı kadını kaçırır. Baba eve gelince çocuklarını ağlarken bulur. Çocuklar babalarına oyun oynarken gördüklerini anlatırlar.\n\n— Burada da yaşayamayacağız, diyen baba başka memlekete doğru çocuklarını alıp yola koyulur. Önlerine aman vermez bir dere gelir ve yola devam etmek için karşıya geçmek zorundadırlar. Dereyi hep beraber geçemeyecekleri için birini bu tarafta bırakıp diğerini sırtına alır ve karşıya geçirir. Onu karşı tarafa bırakır ve diğerini alır sırtına. Tam derenin ortasına gelince kıyıdaki çocuğu bir kurdun kaptığını görür. Bir telaşa kapılır ve bu telaşla kucağındaki yavrusunu da suya kaptırır.\n\nÇaresizlik ve üzüntü içerisinde kahrolmaktadır baba… Baba artık hayattan el etek çekmiş ve dağlarda yaşamaya başlamıştır.\n\nBu arada çocukların akıbeti ne oldu dersiniz? Kurdun kaptığı çocuğu avcılar kurtarır ve onu evlatları olarak büyütürler. Suya düşen çocuk ise balıkçıların ağlarına takılır ve ona da kurtulur. Balıkçılar da onu alıp büyütürler. Böylece iki kardeş de birbirinden habersiz büyürler.\n\nGelelim kaçırılan anneye… Anneyi kaçıran adam bir memlekete vali olmuştur, hali vakti yerindedir.\n\nGel zaman git zaman kader bu ya iki kardeş de valinin emrinde nöbet tutan asker olmuşlardır. O gece valinin eşinin kapısında nöbete durmuşlardır.\n\nO memlekette insanlar bir deli olduğundan yakınmaktadır ve vali de bu adamı yakalatır. Onun bakımını yaptırır. Adamın deli olmadığı anlaşılır. Valinin bahçesinde bahçıvan olarak çalışmaya başlar. O gece adam da bahçıvan evinde yatmaktadır.\n\n&nbsp;Gece uzun diyerek askerler sohbet etmeye, kendi hayatlarından konuşmaya başlarlar. Konuştukça kardeş oldukları ortaya çıkar ve birbirlerine sarılıp hasret giderirler. Tüm bunları duyan kadın içerden çıkar ve:\n\n— Yavrularım ben de annenizim, diye onlara sarılır. Askerleri içeri alıp konuşmaya başlarlar. Bu sırada vali de odaya gelir ve haliyle durumu yanlış anlar. Kadın her şeyi açıklar ve tüm bu olup bitenleri dışarıda dinleyen çocukların babası da duymuştur. Adam koşarak gelir:\n\n— Ben de sizin babanızım, der ve tüm yaşananları konuşur ve birbirlerine sarılırlar.\n\nVali yaptıklarından dolayı cezalandırılır ve hapse atılır. Çocukların babası o şehre vali olur ve mutlu mesut bir hayat sürerler…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Padişah ve Üç Oğlu",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir padişah ve üç oğlu varmış. Padişah büyük oğluna bir gün:\n\n— Bu köyü say kaç hane var, demiş. Ertesi gün ortanca oğlunu göndermiş yine saydırmış. Büyük oğlu üç yüz hane, ortanca oğlu ise iki yüz elli hane çıkarmış. En küçük oğlu ise daha eksik çıkarınca padişah merak etmiş, sormuş:\n\n— Neden eksik çıkardın? Oğlan:\n\n— Kışın ekmeği olmayan evi, yazın ayranı olmayan evi, evden mi sayarsın? Padişah:\n\n— Senin evlenme çağın gelmiş. Aslında bu soru bir imtihanmış, padişah oğullarının evliliğe hazır olup olmadığını anlamak için yapmış.\n\n&nbsp;Padişahın sarayının önünde büyük bir elma ağacı varmış. Bu ağacın elmalarını her yıl dev yermiş. Büyük oğlu:\n\n— Bu elmayı bekleyeceğim ve devi öldüreceğim, demiş.\n\nPadişah bir ok yaptırıp oğluna vermiş. Fakat oğlu devi görünce korkmuş, eve gelmiş. Ertesi gün ikinci oğlu aynı okla gitmiş, korkup kaçıp gelmiş. Ertesi gün üçüncü oğlu oku alıp gitmiş. Devi o yaralamayı başarmış.\n\nÜç kardeş devi takip etmişler. Dev kör bir kuyuya gitmiş. Büyük oğlanı iple salmışlar, inememiş. Ortanca oğlanı da salmışlar inememiş. Küçük oğlanı salmışlar, inebilmiş.\n\nAşağıya inince ne görsün devin oturduğu yerde üç tane kız! Birini büyük abisine, birini küçük abisine, birini de kendine alacak olmuş. Kızlara sormuş:\n\n— Dev nerede,\n\nKızlar tarif etmişler, devin yanına gitmiş. Devi öldürmüş, kızları oradan alıp kuyunun ağzına götürmüş. İpe bağlamış “ağabeyimin kısmeti” deyip yukarı göndermiş. İkinci kızı da aynı şekilde yukarı yollamış. Üçüncü kız ile beraber kalmışlar. Kız:\n\n— Önce sen çık, çünkü ağabeylerini ipi kesecekler, demiş. Oğlan ise inanmamış. O anda kız ona bir kıl ve bir kav parçası vermiş.\n\n— Dara düştüğün zaman bunları birbirine sürt, sana o zaman yaşlı bir dede gelecek, Senin her istediğini yapacak, ama bu sır olarak aranızda kalacak, bunu kimseye söyleme, demiş.\n\n&nbsp;Yıllar sonra oğlanın aklına gelmiş. Kızın dediği gibi kıl ile kavı sürtmüş. Karşısına bir ihtiyar gelmiş:\n\n— Emret, isteğin nedir, demiş. Oğlan:\n\n— Senden istediğim beni bu kuyudan çıkarman, demiş.\n\nİhtiyar adam bir dua okuyarak onu kuyudan yukarı çıkarmış. Yukarı çıktıktan sonra hemen eve gitmek istememiş. Beklemiş ne olacak diye. Bir kahveci çırağı olarak çalışmış. Çok zaman müşterilerden para almamış.\n\nBu arada ağabeylerinin düğünü kurulmuş. Her tarafa ilanlar asılmış, kırk gün kırk gece düğün olacağına dair haber almış.\n\nDüğünün son günü ağasından izin istemiş. Fakat ağa izin vermemiş. Ağa gittikten sonra o kıl ile kavı sürtmüş. Yine o ihtiyar gelmiş.\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan ihtiyardan bir at, bir kılıç, bir takım elbise istemiş. Fakat at koşarken ayaklarından ateş çıkarıyormuş. Kırk atlıyı koşuya salmışlar. Aralarına bu da girmiş. Kırk atlının içinde iki ağabeyi de varmış.\n\nAğabeylerine yaklaştığı zaman onları attan düşürmüş. Babasının gözleri artık görmüyormuş. Görmediği halde üçüncü oğlunun yaşadığını anlamış.\n\nYarış bittikten sonra babasının yanına varmış. Babasına geldiğini söylemiş. Babası çok mutlu olmuş. Ağabeylerine karşı da yıllar önceki nefretini yenmiş. Devin elinden kurtardığı küçük kız ile evlenmiş. Babasının yerine padişah olmuş. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Edirne",
        "title": "Garip Hasan ",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde Garip Hasan diye biri varmış. Garip Hasan’ın bir de eşeği varmış. Onunla her gün odun kesip satıyormuş. İhtiyar annesiyle kendini geçindiriyormuş. Fakat bir gün Garip Hasan, yorulup dinlenmeye oturunca eşeği kurt yemiş. Hasan semeri alıp geliyormuş. Dinlenmek için bir ağacın altında:\n\n— Ben yaşlı annemi nasıl bakacağım, diye düşünmüş. O sırada iki yılan birbirini kovalıyormuş. Hasan baltayı almış kovalayan yılanı kesmiş. Kaçan yılan dile gelmiş Garip Hasan’a:\n\n— Ben yılanlar padişahının kızıyım, demiş.\n\nSeni babama götüreceğim. Babam sana üç defa soracak “dile benden ne dilersen, diye. Sen ise iki defa sağlığını dilerim deyip üçüncü seferinde:\n\n— &nbsp;Bir yudum tükürüğünü dilerim, diyeceksin. Yılan Garip Hasan’ı padişahın yanına götürmüş. Yılanlar padişahının kızının dediği gibi yapmış. Sonra oradan ayrılmış. Bir çobanın yanına uğramış, çoban Hasan’a ekmek vermiş.\n\nGarip Hasan yılanlar padişahın tükürüğünden dolayı her hayvanın dilinden anlamaya başlamış. O esnada yukarıda uçuşan kartalları dinlemiş. Kartalın biri, kara koçun altında bir kazan para olduğunu söylemiş.\n\nGarip Hasan bahaneler uydurarak kara koçun yerini keşfetmiş. Çoban gittikten sonra Garip Hasan parayı çıkarıp gitmiş. Sonra çok zengin olmuş. Kendine bir çiftlik almış ve güzel bir kadınla evlenmiş.\n\nBir gün eşiyle yolda giderken ata binmişler. Yolda giderken erkek at kısrağa bağırmış:\n\n— Yürü hızlı ol! Kısrak ise cevap vermiş:\n\n— Sen iki can taşırsın, ben ise dört can taşıyorum. Ancak bu kadar gidebiliyorum, demiş.\n\nÇünkü Garip Hasan’ın karısı da kısrak de hamileymiş. Bu arada Hasan durumu kısrağın konuşmasından anlamış ve gülmüş. Karısı da görmüş. Neden güldüğünü sormuş.\n\nBu arada arkadan gelen köpekler kendi aralarında konuşuyorlarmış. Kısrağın verdiği sırrı eşine söylerse Garip Hasan’ın öleceğinden bahsediyorlarmış. Garip Hasan bunu da duymuş. Hasan söylemeyince eşi ısrar etmiş:\n\n— Çiftlikte söylerim, demiş. Çiftliğe gitmişler. O gece dağda kurtlar ulumuş:\n\n— Gelelim mi, diye. Köpekler ise cevap vermiş:\n\n— &nbsp;Gelin gelin, ağa geldi, çobanlar gevşek uyur. İçlerinden bir tanesi:\n\n— Gelin gelin dokuz yaşındayım dokuz tane kurt parçaladım, gelin de sizi de parçalayayım, demiş.\n\nSabahleyin uyanan Garip Hasan koca köpeğin yanına gitmiş. Çobanlara:\n\n— Bu köpeğe iyi bakın, demiş. O esnada horoz kapıya gelip ötmüş. Köpek ise horozu kovalamış:\n\n— Neden ötersin? Ağam uyanırsa eşine cevap vermek zorunda kalacak ve ölecek. Ağam ölürse bize kim bakacak. Yoldaki soruyu cevaplamasın diye Garip Hasan’a mesaj vermiş.\n\nGarip Hasan o arada soru soran karısını terslemiş:\n\n— Niçin güldüğümün ne önemi var. Sonra bakarız, demiş. Söylerse kendi öleceğinden korkmuş.\n\nGarip Hasan, yıllar önce bir yılana yaptığı iyiliğin karşılığını hem zengin olarak hem de mutlu bir hayat sürerek almış. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Üç Kardeşler",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Bir adamın üç oğlu varmış. Bunlar evlenmişler, çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Bir gün üçü de kendi aralarında anlaşmış, iş aramaya karar vermişler ve yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, bir üç yol ayrımına varmışlar. Demişler:\n\n— Her birimiz bir yola gidelim, kısmette ne varsa o olur, deyip anlaşmışlar. Peki, geri döndüğümüzü nasıl bileceğiz demişler. Üçü de tespihlerini bir taşın altına koymuşlar:\n\n— Kim önce giderse tespihini alır eve gider, demişler. Her biri üç yolun birine gitmiş.\n\nGelelim küçük kardeşe. Küçük kardeş bir şehre varmış, uzun zaman çalışmış. Üç tane kırmızı lira kazanmış. Zaman gelmiş, memleketine dönmeye karar vermiş. Bir müddet gittikten sonra bir kalabalığa rastlamış, merak edip yaklaşmış. Bakmış ki bir köpek dövüyorlar. Bu köpeğin suçu ne, diye sorunca:\n\n— Bir kırmızı lira borcu var, onu vermiyor, onun için dövüyoruz, demişler.\n\nBu durumu gören küçük kardeş bir kırmızı lira çıkarıp vermiş ve köpeği kurtarıp yoluna devam etmiş.\n\nBiraz gittikten sonra yine bir kalabalığa rastlamış. Bakmış ki bir kediyi dövüyorlar. Nedir bunun suçu, deyince:\n\n— Bir kırmızı lira borcu var onu vermiyor, onun için dövüyoruz, demişler. Bu durumu gören küçük kardeş bir kırmızı lira çıkarıp vermiş ve kediyi kurtarmış. Yoluna devam etmiş.\n\nBiraz gittikten sonra yine bir kalabalığa rastlamış. Bakmış ki bir yılanı dövüyorlar. Nedir bunun suçu, deyince:\n\n— Bir kırmızı lira borcu var, onu vermiyor, onun için dövüyoruz demişler. Bunun üzerine küçük kardeş düşünüp taşınmış. Son kalan kırmızı lirasını da vermeye karar vermiş ve yılanı bıraktırmış.\n\nBu yılan yılanlar padişahının kızıymış. Yılanlar padişahı o gece adamın rüyasına girmiş:\n\n— Sen yıllarca çalıştığın emeğini harcadın. Onlar senin yanına gelince yedi deniz arasında bir saray, sarayda dünya güzeli bir kız, bu kızın da bir yüzüğü var. Onu iste, demiş.\n\nBu arada kendisi ile birlikte çalışmaya giden ağabeyleri de yüklü paralar kazanarak dönmüşler. Bu bir şey getiremediği için bunu aşağılarlarmış.\n\nHayırsever kardeşin kurtardığı hayvanlar kendilerini kurtaran adamın zor durumda kaldığını anlamışlar, bir ziyaret edelim, diyerek yola çıkmışlar:\n\n— Adamın yanına elimiz boş gitmeyelim, demişler. Köpek kasaptan bir kelle, kedi de fırından bir ekmek alıp yola çıkmış. Yılan ise bir şey almamış. Üçü de birleşmişler. Rüyalarını birbirine anlatmışlar. Sonunda adamı bulmuşlar:\n\n— Hakkını helal et, deyince adam:\n\n— Hakkımı helal etmiyorum, demiş.\n\n— Nedir istediğin, deyince:\n\n— Yedi deniz arasından bir saray, sarayda dünya güzeli bir kız ve bir de Arap var. Dünya güzeli kızın parmağında bir yüzük var, onu bana getirirseniz hakkımı helal ederim, demiş.\n\nBu cevabı alan hayvanlar üzgün bir şekilde geri dönmüşler. Acıkmışlar. Bir ırmağın kenarına gelip adama aldıkları yiyecekleri yemişler. Biraz dinlendikten sonra kedinin aklına bir fikir gelmiş. Ne düşündün demişler:\n\n— Ben fareleri toplayayım. O sarayı bilse bilse fareler bilir, demiş.\n\n&nbsp;Emir verip bütün fareleri toplamış. Hepsine bu sarayı bilen var mı diye sormuş. Farelerin hepsi burada mı deyince:\n\n— Küçük sıçan yok, demişler. Küçük sıçanı aratmışlar ve küçük sıçana bir yerde rast gelmişler. Nerden geliyorsun deyince, küçük sıçan:\n\n— Yedi deniz arasındaki saraydan geliyorum, demiş. Kedi:\n\n— O zaman yanına bir fare bul, git, dünya güzeli kızın parmağındaki yüzüğü getir. Yoksa kökünüzü geçiririm, demiş. Yanına üç fare bulmuş ve birlikte saraya gitmişler. Saraya varmışlar. Bakmışlar ki kız hamur yoğuruyor. Arap cariye:\n\n— Hanımım yüzüğe yazık, parmağından çıkar ve öyle yoğur, demiş. Kız yüzüğü çıkarıp ağzına almış. Bunu gören küçük sıçan arkadaşlarına:\n\n— Ben kızın karşısında duracağım ve siz de kızın belinden ısıracaksınız, demiş. Arkadaşı belinden ısırmış, yüzük düşmüş, küçük fare yüzüğü ağzına alıp götürmüş. Yüzüğü kediye teslim etmiş.\n\nKedi yüzüğü almış, arkadaşlarıyla adamın yanına getirmek üzere yola çıkmış. Biraz gittikten sonra kedi bu yüzüğün hiçbir şeye yaramayacağını söylemiş:\n\n— Bir ekmek bari olsa karnını doyururdu, demiş. Aslında en başta hayırsever adamın kurtardığı o yılan, yılan padişahının kızıymış. Bu yılan:\n\n— Elimizdeki bu yüzüğün bir sihri var. İki rekât namaz kılıp ismi azam duasını okuyunca yüzüğü yala, yere vur, ne dilersen olur, demiş.\n\nKedi yüzüğü hayırsever adama teslim etmiş. Yüzüğün özelliklerini anlatmış. Adam iki rekât namaz kılıp ismi azam duasını okumuş. Türlü türlü yemekler dileyip yüzüğü yalayarak yere vurmuş. Bir anda önüne bin bir çeşit yemeğin olduğu bir sofra serilmiş. Sonra eşi ve çocuklarıyla birlikte yemekleri doya doya yemişler. Hayırsever adamın diğer kardeşleri paralarını çarçur edip bitirmişler. Hiç mutlu olamamışlar. Ama hayırsever adam yaptığı iyiliklerin karşılığını görmüş ve ailesi ile birlikte mutlu bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Edirne",
        "title": "Fadime ile Sarı İnek ",
        "text": "&nbsp;Küçük bir köyde bir sığır çobanı, karısı ve kızı Fadime yaşarlarmış. Geçimlerini ailece sığır çobanlığı yaparak sağlarlarmış. Her şey normal devam ederken bir gün adamın karısı hastalanır ve ölür. Adam kızı ile yalnız kalır.\n\n&nbsp;Bu arada başka bir köyde iki kızı olan bir kadının kocası ölmüştür. Bu kadın ve Fadime’nin babası aracı ile evlenirler. İşte olaylar da bundan sonra başlar. Babası, Fadime’ye üvey anne ve iki üvey kız kardeşle yaşamaları gerektiğini söyler. Fadime bu duruma üzülse de kabullenir.\n\nFadime iyi niyetlidir ama üvey anası ve kız kardeşler kötüdür, Fadime'ye hiç iyi davranmazlar babasının olmadığı yerde Fadime’ye eziyet ederler. Fakat Fadime babasının huzuru bozulmasın diye hiçbir şey anlatmaz kimseye, her şeyi kabullenir.\n\n&nbsp;Fadime’nin ailesinin bir inekleri vardır. Her ne hikmetse inek Fadime’nin bu halini görünce dile gelir ve Fadime ile konuşur. Fadime bu zor duruma babası için katlandığını anlatır. İnek de bundan sonra Fadime’ye yardım eder.\n\n&nbsp;Fadime bazen babası hasta olduğunda sığırları gütmeye gider. Üvey annesi Fadime’yi aç aç gönderir. Sarı inek bu durumu görünce içerler, Fadime’nin durumuna üzülür. Memesinin birinden yağ, birinden bal akar Fadime böylece karnını doyurur. Her gün böyle geçmeye başlar.\n\nFadime sarı ineğin memelerinden akanlarla beslenmeye başladığından beri o kadar güzelleşip serpilmiştir ki; üvey ana Fadime’yi sıkıştırır:\n\n— Ben seni aç bırakıyorum sen nasıl zayıflamıyorsun, diyerek Fadime’ye daha fazla eziyet etmeye başlamıştır. Bir gün üvey ana, kızlarından birisini Fadime’nin yanında gönderir:\n\n— Nasıl karnını doyuruyor, öğren gel, der.\n\nÜvey kız kardeşi öğlen karnını doyurmuş. Annesinin tembihini tutmak için yalandan uzaklaşmış. Uyur gibi yaparak Fadime’nin sırrını öğrenmek için numara yapmaktadır. Kız kardeş gidince sarı inek de Fadime’yi yine aynı şekilde doyurmuştur fakat kız kardeş bunu görünce şaşırır ve akşam eve gidince anasına söyler.\n\nÜvey ana bunu duyunca Fadime’nin babasının aklına girerek sarı ineği kestirmeye çalışır. Adam ilk başlarda karşı koysa da karısının dediğini tutmak zorundadır. Sarı inek kesilir, Fadime ağlar etini üvey anası ve kızları yer, Fadime’ ye de kemiklerini atarlar:\n\n— Sen de bunları ye, diyerek Fadime’yi iyice üzmeyi başarırlar…\n\n&nbsp;Bu arada sarayda padişahın oğlu evlenecektir. Bütün genç kızları saraya davet ederler. Fakat üvey anası Fadime’yi bu davete götürmez, ahıra kapatır. Sarı inek de kesilmiştir; artık Fadime’ ye yardım edecek kimse yoktur.\n\nFadime ahıra kilitlenince aklına sarı ineğin ölmeden önce söyledikleri gelir. Sarı inek:\n\n— Ben kesildiğimde kemiklerimi topla, sakın atma, başın sıkıştığında onları sakladığın yerden çıkar, onlar sana yardım edecek, demişti.\n\n&nbsp;Fadime ahıra sakladığı kemikleri açar. Bir de bakar ki, o kemikler elbise, ayakkabı, takı olmuştur.\n\nFadime bunları giyer, süslenir. Bu arada ahır kapısına dilenci gelir. Fadime’nin ağlama sesini duyar ve Fadime durumu anlatır. Dilenci de onun davete gitmesi için bir şekilde ahırın kapısını açar. Dilenci kendi at arabasıyla Fadime'yi saraya ulaştırır. Kapıda bırakır ama:\n\n— Üvey annesi ve kız kardeşleri gelmeden eve dönmesini söyler.\n\n&nbsp;Onca kız arasından padişahın oğlu Fadime’yi beğenir. Bir tek onunla ilgilenir. Bu yüzden kız kardeşleri Fadime’yi kıskanır. Fadime gitme vaktinin geldiğini görünce sarayı terk eder. Eve gelince elbiseleri yine ahıra saklar. Üvey anası ve kız kardeşleri gelir, sarayda olanları anlatırlar. Çok güzel bir kızın padişahın oğluyla dans ettiğini söylerler.\n\n&nbsp;Padişahın oğlu da davette gördüğü o kıza âşık olmuştur ve onu aramaya koyulur, fakat bir türlü bulamaz. Bütün ülkeyi aramıştır. Fadime’nin yaşadığı eve de gelmişlerdir. Saray nazırları padişahın oğlunun âşık olduğu kızın bu evde yaşadığını, o gece Fadime’yi ahırdan kurtaran dilenciden öğrenirler. Fakat üvey anası o kızın Fadime olduğu anlayınca Fadime’yi göstermemek için tandır damına kapatır. Kendi kızını süsler ve saray nazırlarına onu gösterir. Saray nazırları kızı götürecekken horoz ötmeye başlar:\n\n— Fadime tandırda… Kara kız perdenin ardında, der .\n\nSaray nazırları tandırı açarlar, Fadime’yi bulunca da gerçeği anlarlar. Fadime de ahıra sakladığı elbiseyi gösterir ve saray nazırlarına padişahın oğlunun sevdiği kız olduğunu kanıtlar.\n\nSaray nazırları üvey anayı bizi kandırdın diye kellesinin vurulması emrederler fakat Fadime bunu kabul etmez, üzülür… “Onları bağışlayın!” diye yalvarır. Üvey anasının ve kız kardeşlerinin de hayatını kurtarır.\n\n&nbsp;Böylece Fadime ile Padişahın oğlu evlenirler ve mutlu bir hayat sürerler.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "Zümrüdüanka",
        "text": "Esgiden bi fakir varmış. Bu biraz da kesik baş hikâyesine gidiyo. Fakir, böyle kendi hâlinde geçinirmiş zavallı. Bir gün bir dev geliyo. Fakirin garısını alıp gidiyor. Kafasını da kesiyor yani. Adamın kafasını kesiyor. Ondan sora, çok derin bir guyu varmış. Kadını da kuyuya atıp gidiyor. Zamanın tanınmış kralı, padişahın üç oğlu varmış. O en küçük oğlu çok cesurmuş. Ondan sora, o kesik baş o padişahın oğluna şikâyetçi olmuş.\n\nPadişahın oğluna:\n\n—Dev geldi. Ailemi götürdü. Beni de böle kesti, kafam galdı, demiş.\n\nAma ölmemiş biliyo musun? Kesik baş böyle.\n\nPadişahın oğlu:\n\n—Nereye götürdü? diye&nbsp;sormuş.\n\nKesik baş:\n\n—İşte filan guyuya, demiş.\n\nO önünden öyle gidermiş, o gafa. Kuyunun başına geliyorlar:\n\n—İşte burası, demiş.\n\nO padişahın da üç oğlu varmış. Üç oğlundan ufak&nbsp;oğlana demiş ki:\n\n—Fakirin hanımını götürmüş dev. Bunu çıkarıcam&nbsp;buradan. Siz de gelin, demiş.\n\nOndan sonra, kement. Urganın veya ipin ismine kement derlermiş eskiden.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Ben kementle inicem, demiş. Siz de ben yandım desem de salın demiş, öldüm desem de salın, demiş.\n\nNese geliyolar, büyük oğlan demiş:\n\n— Sen ufağımızsın sen inemezsin, ben ineceğim.\n\n—Tamam abi sen in, demiş.\n\nBi müddet guyuya indirmişler&nbsp;dayanamamış.\n\n—Çekin, demiş.\n\n&nbsp;Ortanca oğlan da demiş:\n\n— Ben inecem.&nbsp;\n\nO da denemiş ama o da becerememiş.&nbsp;\n\nKüçük oğlan demiş:\n\n— Ben yandım desem de üşüdüm desem de&nbsp;yani ne desem de salın beni aşağı, demiş.&nbsp;\n\nO yandım, demiş ama salmışlar guyunun dibine.&nbsp;Tabi saldıklarında guyunun dibine iner yani. Guyunun dibine indiğinde üş dane güzel gız varımış. Böyle o kadar güzel ki gızlar. Böyle birisi çok güzelmiş yani. Gergef işlerlermiş. Üçü de gergef işliyomuş. Ama birisi&nbsp;mesela ay gibi yıldız gibiyken, diğeri mesela güneş gibiymiş. Birisi çok güzelmiş.\n\nOndan sonra, kızlar demiş:\n\n— Sen buraye nasıl geldin?\n\n— İndim, demiş.\n\nKız:\n\n— Dev uyuyo, demiş. Bizi de buraya indiren o,demiş.\n\nÜçüne de soruyor. Böyle dev uyurmuş. Böyle uyuduğu zaman odasındaki kapı, böyle üflediği zaman kapı açılırmış. Mesela dışarı nefes verdiği zaman kapı açılırmış. Nefes aldığı zaman kapı kapanırmış yani. O gadar güçlüymüş.\n\nOğlan:\n\n— Ben devi öldürürüm, demiş.\n\nOndan sonra devin başına dikilmiş.\n\n— Deve kalk bakalım, demiş.\n\nOndan sora, dev öyle bi dikilmiş, öyle bir kükremiş ki.\n\nDev:\n\n— Of , nasibim üç taneydi dört oldu, demiş.\n\nOndan sonra oğlan deve:\n\n—Ya şehadet getireceksin ya canını alacam, demiş.\n\nNasıl canavarsın diye bi hamle yapıyor, dev öteye sıçrıyor. Neyse üç sıçrar, bir sıçrar, en sonunda, şehadet getirmiş.\n\nDev:\n\n— Bin yıldır yaşadım bu hayatta o kelimenin ne olduğunu bilmem, demiş.\n\nOndan sora, velhasılkelam, dev üç kere mi saldırıyor, beş kere mi saldırıyor, oğlanı yenemiyor.\n\nEn sonunda oğlan deve demiş:\n\n— Sen kendini koru.\n\nOğlanın elinde gürz varmış. Deve bi saldırıyo. Devin kafası ikiye bölünmüş.\n\nDev:\n\n— Erkeksen bir daha vur, demiş.\n\nİkinci defa vurduğunda tekrar birleşirmiş o kafa. Ondan sora daha baş edilmezmiş yani.\n\nOğlan:\n\n— Anamdan bir kere doğdum. Bir daha doğmam, demiş.\n\nDevi öldürmüş. Devi öldürdükten sonra, o ilk kızı, büyük kızı abisine göndermiş&nbsp;iple.\n\n—Abi o senin nasibin, demiş.\n\nİkincisini göndermiş.\n\n— O da ortanca abimin nasibi, demiş. Üçüncüsü de benim nasibim, demiş.\n\nÜçüncü gız çıkınca, büyük oğlan, ortanca oğlan, artık o kadar güzel kız ki, dayanamıyorlar artık.\n\nOrtanca oğlan:\n\n— Çıkarmayalım bunu, demiş.\n\nİkisi de küçük gardaşlarını kıskanmışlar. Nese gızı çıkarmışlar. Ama o küçük kız da o kadar zorluk gösteriyor ki varmamak için, neler gösteriyo neler. Orasını sonra anlatacam. Velhasılkelam, ondan sora, oğlan uykuya dalmış.&nbsp;Devi öldürmüş. Ondan sora, o yukarı çıkacağı zaman bi dua okumuş.&nbsp;O duayı tersine okur, yeddi kat da aşağı gitmiş. Şimdi o, yanlış okuyo, başka bi diyarlara gidiyo. Başka bi âlem varmış. Aynı dünya âlemi gibi bi âlem varmış. Orada da bi dev varmış. Oradaki dev senede bir kere suyu salarmış. Yani en çok sevdiği insanları yermiş yahutta götürüyormuş. Artık, o oğlan bir goca garının evine misafir olmuş. Misafir olduğunda goca garı, inek işediğinde altına su tuttuğunu görmüş.\n\n— Ne oluyor şimdi, diye sormuş.\n\nTeyze:\n\n—Su yok, yani bir seneden beri su akmıyor. Bu sene diyor, padişahın gızını yiyecek ya da götürecek. Ondan sonra suyu bize salacak, demiş.\n\n— Nereye salacak bunu, demiş.&nbsp;Nerede?\n\n— Filan yerde.\n\n— Ha, tamam demiş. Sen bana gösterir misin o yeri?\n\n— Gösteririm, demiş.\n\nŞimdi, gızla devin toplantı yapacağı yere, oğlan hiç kimsenin haberi olmadan gitmiş. Ondan sora, oraya oturuyo kendini göstermeden. Ondan sora, gız da geliyo. Gız geldiğinde, dev de bi geliyo ki, yani öle gelirmiş ki daşı, toprağı oynatarak. O kadar güçlü ki, hayvan mıdır, insan mıdır? Bilmiyorum işte nasıl bi şey.\n\nNeyse, dev kükreyerek:\n\n— Ey nasibim birdi, iki olmuş, demiş.\n\nOğlanı görmüş. Gız da orda.\n\nOğlan:\n\n— Senin nasibini sana göstereyim, demiş. Niye salmıyosun milletin suyunu?\n\nDev zaten öle der demez Kızmış. Ona saldırmış hemen. Ondan sora, üç kere saldırımış. Oğlana sıra gelimiş. Oğlan da bi gılıç var. Hz. Ali'nin gılıcı gibi. Ondan sonra deve bi vurmuş. İkiye parçalamış devi. Ondan sora, dev ölmüş. Dev ölünce, bu teyzenin açtığı gibi her yer şakır şakır su yani. Ondan sonra dev ölünce, gızı devin garnından almış. Gız dönüp gellmiş. Oğlan gayboluyo. Oğlan, hiç bi şeyden haberi olmamış gibi, o yaşlı teyzenin yanına gitmiş. Ordan neyse su akıyormuş.\n\nPadişah, gızına demiş:\n\n— Gızım sen niye döndün?\n\n— Yok, baba sen hiç korkma, öyle bir yiğit geldi ki bundan sonra&nbsp;dev diye bi şey yok, demiş.Suyumuz da kesilmeyecek, demiş.\n\nPadişah byöle sevinçten gızına:\n\n—Gızım, sen o oğlanı bul. Seni, sorgusuz sualsiz ona verecem, demiş.\n\nOrdan nese, bu hiç bi şeyden haberi yok goca garının evinde yatmış. Ama oranın o gözü açıkları, ben öldürdüm dercesine herkes şey yapmış yani.\n\nPadişah demiş ki:\n\n— Tamam. Kim öldürdüyse, sıraya girecek. Benim kızım elmayı kime atarsa, ondan sonra&nbsp;ona verecem, demiş.\n\nOndan sora, bir gün geçer, iki gün geçer kimse yok. Üçüncüsü gün goca garı, oğlana demiş:\n\n— Ya oğlum sen niye gitmiyosun padişahın yanına? Belki sana atar, sen alırsın gızı, demiş.\n\n—Sen madem öyle istedin gideyim ben, demiş.\n\nBir gün herkes geçiyomuş. Velhasılkelam herkes geçerken o oğlan da geçiyormuş. Gız, oğlanı görünce, elmayı değil de kendini atmış. Ordan neyse, yiğidim diye boynuna bi atlamış.\n\nGız:\n\n—Baba, beni kurtaran yiğit bu. Öbürleri vezirin oğlu, demiş.\n\nAffedersin veznedarın oğlu. İşte onlar bakanların oğlu. Hepsi yalan fasa fiso.\n\n—Tamam demiş, padişah. Seni, bu oğlana verecem, demiş.\n\nOndan sonra padişah oğlana:\n\n— Dile oğlum benden ne dilersen, demiş.\n\n— Ne dileyim padişahım ben senden .&nbsp;Ben bir garip gezginim, sense buranın yani yeraltı dünyasının padişahısın, demiş. Ben ne dileyeyim ben bi garip gezginim, demiş.\n\n— Hayır, demiş padişah. Bundan sonra buranın padişahı sensin, demiş. Gızım da senin zevcendir, demiş.\n\nOradan neyse, orayı yedi yıl mı on yıl mı yönetmiş. Artık neyse, guyunun dibinden gönderdiği gız aklından çıkmıyormuş. Yeraltı padişahının kızıyla da evlenmiş. Üç tane çocuğu olmuş. Birine ay, birine gün, birine yıldız ismini goymuş. Bir gün bir uykuya dalmış. Büyük bir çınar altında uykuya dalmış. Uykuya daldığında, nasılsa bi ses geliyo, bi uyanıyo, bi guş sesi. Ne diyem ben sana. Acıklı acıklı guş sesleri. Bi anka kuşu varmış. O Anka kuşunun yavrusuna&nbsp;büyük bi yılan geliyomuş, evren gibi. Hepsini yermiş yavruların. O yılanı bi görüyo. Yılanı görünce yine gılıcı varmış. O gılıcı bi koyuyo yılanı ikiye parçalamış. Yavruları gurtarmış. Ondan sonra, Anka kuşu bi geliyo ki ağacın altında bi adam yatıyor. Hemen saldıracak olmuş, yavrularımı bu yedi diye. O zaman, yavruları gonuşacak gibi olmuş tabi. Bizi bu kurtardı diye. O yemiyor, yani&nbsp;başıyla gösteriyor. Yılanı gosteriyor. Bizi o yiyecekti diye. Velhasılkelam, Anka kuşu kanadını oğlanın üstüne&nbsp;geriyor, güneş görmesin diye. Ondan sonra, çadır gibi bir kuş yani. Gölge yapıp duruyomuş. Oğlan uyanmış.\n\nOndan sora demiş Anka kuşu:\n\n— Benden bir şey&nbsp;dile, demiş. Bak, yavrularımı gurtarmışsın, demiş. Benden ne istersen yaparım.&nbsp;Benim yapamayacağım iş yok, demiş.\n\n— Senden ne dileyim? Sen bir gara guşsun. Ben bir garip yolcuyum, demiş. Senden ne dileyim? Ne dileyebilirim?\n\nAnka kuşu:\n\n—Hele hele dile, demiş.\n\n— Madem dileyecem ama olmayacak bir iş, demiş.\n\n— Olsun sen dile bakalım, demiş.\n\n— Ben demiş, beni yeryüzüne, öbür dünyaya çıkar, demiş. Çıkarabilir misin?\n\n— Çıkarırım, demiş.\n\nOğlan sormuş:\n\n— Nasıl çıkarırsın?\n\n— Sen kırk tuluk su bulacaksın, demiş. Kırk kantar da et bulacaksın, demiş. Ben seni sırtımda çıkaracağım. Ama bana hak dediğim zaman et; huk dediğim zaman su vericeksin, demiş. Böyle uçucaz, demiş.\n\nOrdan nese, zaten kendi padişah:\n\n—Tamam,&nbsp;demiş.\n\nEti temin etmişr, suyu temin etmiş. Guşun üstüne binmiş. Velhasılkelam gah dedikçe et, guk dedikçe su. Yeryüzüne çıkmış.\n\nAnka kuşu:\n\n— Tamam, demiş sen aklına getirdiğin anda öbür ailenin yanına da götürürüm.&nbsp;Sen yeter ki aklına getir, demiş.\n\nVelhasılkelam, şimdi, öbür gız oğlanın abisiyle evlenmemek için zor şeyler istiyormuş.\n\n—Ben fındık içinde makas değmemiş, dikiş yapılmamış gelinlik isterim, demiş.\n\nPadişah memlekette ne gadar terzi varsa toplamış. Yer üstündeki bu padişah.\n\nPadişah:\n\n— O&nbsp;gelin adayıma bu elbiseyi dikeceksiniz, demiş.\n\nTerzileri almış telaş.\n\n— Yav makas değmeden, dikiş yapılmadan, fındık gabuğunda nasıl gelinlik dikecez, demişler.\n\nBir gün bu oğlan Arap gibi yani, şekil değiştirmiş. Terzinin yanına varmış.\n\nArap:\n\n— Sen gabul et, demiş. Yalnız kırk gün müddet iste onlardan, demiş.\n\nTerzi:\n\n— Yav nasıl olur?\n\n— Ya senin işin olur, demiş Sen gabul et, demiş.\n\nAma olmazsa padişah öldürecek yani. Olmaz dese de öldürecek yani. Velhasılkelam, ondan sora, en sonunda terzinin birisi padişaha:\n\n— Tamam,&nbsp;demiş. Senin istediğin elbiseyi dikicem, demiş.\n\nPadişah öle bi şey ediyor ki, gızımın&nbsp;yani gelinmin elbisesini dikecek terzi. Her yere yaygara yapıyor yani. O güççük gızın da gulağına geliyor. O gonuşulanlar yani.\n\n— Tamam benim yiğidim geliyo, demiş. Çünkü ondan başkası bunu yapamaz, demiş.\n\nO saat gelmiş&nbsp;artık otuz dokuz gün doluyo, kırkıncı gün gelmiş. Fındık gabuğunun içinde makas değmemiş, iplik değmemiş, elbiseyi getirmiş&nbsp;terzi. Padişaha sunmuş.\n\nGız demiş:\n\n— Bunun ustası nerde? Ustayı göster bana. Sen değilsin ustası.\n\nOndan sonra gelmiş. Gızı görünce ayın ön dördü gibi oluyormuş. O zaman padişah da biliyor zaten oğlunu. Oğlunu tanımış\n\nGız:\n\n— Bak padişahım bu senin küçük oğlun. Bunu senin büyük oğulların guyunun dibine bıraktı.&nbsp;Bak biz üç taneydik. En büyümüzü büyük oğluna gönderdi. Ortancamızı ortanca oğluna gönderdi.&nbsp;En küçük beni de ben onun nasibiydim, demiş. Ama en güzel ben olduğumdan beni beğendiler. Öbürlerini beğenmediler. Küçük oğlunu da yeddi gat yerin dibine aşağı attılar, demiş.\n\nBöle diyince padişah öfkelenmiş.\n\nPadişah oğullarına:\n\n— Sizi öldürmeyecem ben, demiş. Size&nbsp; bi şans da vericem, demiş. Kırk katır mı istersiniz? Kırk satır mı istersiniz?\n\nKırk satır boynunuz uçcak demek, kırk katır affedersiniz hayvanlara verecek demek. Onlar düşünüyor kırk satır ömür kesilecek yani.\n\nOğlanlar:\n\n— Ha tamam, kırk satır istemeyiz.. Kırk katır isteriz, demişler.\n\nPadişah:\n\n— Kırk katır getirin, demiş.\n\nKırk katırı birbirine bağlamış. Onları da arkasına bağlamış. Bi çubuk vurmuş. Hayvanlar onları paramparça etmiş.&nbsp;Eziyet çekerek ölmüşler. Öbürü de kırk gün, kırk gece, kırk gündüz düğün etmiş. Darısı gençlerin başına diyelim. Yer atındakileri de yer üstüne getirtmiş. Üç tane de yeryüzündeki karısından çocuğu olmuş.&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Edirne",
        "title": "KÖSE İLE KÖYLÜLER",
        "text": "&nbsp;Günün birinde küçük bir dağ köyünde Köse isminde bir adam yaşarmış. Köyde herkes geçimini tarlasını ekip biçerek sağlarmış. Köse’nin tarlası varmış ama ekecek ne tohumu ne de tohum alacak parası varmış.\n\nBir gün kara kara düşünürken Köse’nin yanına iki tane köylü gelmiş. Bu köylülerin durumları iyiymiş. Köse’ye ne kadar çok paraları olduğunu anlatmaya başlamışlar. Köse’yi aşağılamışlar:\n\n— Sen nasıl tarlanı ekemiyorsun, demişler. Köse de kurnaz bir adammış, bu köylülere demiş ki:\n\n— Gelin, benim tarlamı beraber ekelim, demiş. Köylüler de:\n\n— Ekelim ama ne ekeceğiz, demişler. Köse:\n\n— Soğan ekelim, demiş. Köylüler:\n\n— Ekelim ama nasıl paylaşacağız, diye sormuşlar. Köse de:\n\n— Kökünü ben alırım, siz sapını alırsınız, demiş.\n\nKöylüler de kabul etmişler. Tarlayı ekmişler, hasat zamanı gelmiş. Köse soğanın kökünü almış, köylülerde sapını almışlar ama köylülerin soğan sapları bozulmuş. Köse ise kuru soğanları satmış durumunu düzeltmiş.\n\nKöylüler bunu duyunca Köse’yi dövmek için gitmişler. Köse yine kurnazlığıyla köylülerin aklını çelmiş. Köse:\n\n— Tamam! Arkadaşlar niye kavga edeceğiz? Tamam, tarlayı tekrar ekelim bu defa siz kökünü alın ben sapını alayım, der. Köylüler:\n\n— Tamam! Zararımızı böyle telafi edelim sonra döveriz, diye düşünürler.\n\n&nbsp;Tarlayı tekrar ekerler bu defa tarlaya lahana ekerler. Hasat zamanı köse sapını alır, köylüler de kökünü alırlar. Ancak köylüler için yine değişen bir şey olmaz. Köse yine kâr eder. Köylüler yine zarar edince bu defa iyice sinirlenirler ve Köse’yi öldürmeye giderler. Köse:\n\n— Durun arkadaşlar! Ne oluyor? Bir anlayın dinleyin beni, der.\n\nAma bu sefer ellerinden kaçamaz. Bunlar Köse’yi bir çuvala koyup dağ başında bir ağaç dalına bağlarlar. Köse’yi bıçaklayıp ölüsünü suya atmaya karar verirler ama bıçak bulamazlar. Bu sefer de bıçak aramaya giderler. Köse de bu arada yapacağını yapar ve köylülerin gittiğini anlayınca bağırmaya başlar. Köse:\n\n— Almam almam, diye bağırıp durur. Bu arada bir çoban Köse’nin sesini duyar ve çıkargelir. Köse bu ya iyice bağırmaya başlar:\n\n— Almam almam, diye sürekli bağırır. Çoban sorar:\n\n— Neyi almıyorsun Arkadaş.\n\n&nbsp;Köse kurnaz ya başlar bol keseden atmaya. Bana şu kadar para, bu kadar mal mülk vermek istiyorlar. Ama hakkım olmadığı için ben de almak istemiyorum. Bunun için beni bu çuvala koydular, der. Bunu duyan çoban:\n\n— Aman! Sen çık, ben gireyim çuvalın içine, der.\n\nKöse de çuvaldan çıkınca bir kayanın dibine saklanır. Çoban da:\n\n— Alırım alırım, diye bağırmaya başlar bu arada köylüler gelir. Çobanı bıçaklamaya başlarlar, ölen çobanı suya atarlar. Bu arada Köse hemen saklandığı yerden çıkar. Der ki:\n\n— Arkadaşlar! Beni iyi ki bıçaklayıp suya atmışsınız. Onlar da sorarlar:\n\n— Neden, ne oldu suyun içinde? Köse çobanın sürüsünü göstererek der ki:\n\n— Suyun altında bir sürü koyun var, ben bu kadar bölüp getirebildim, der. Köylülerden biri atlar hemen:\n\n— Aman! Bir de beni bıçakla, at, der.\n\n&nbsp;Köse ile diğer köylü bıçaklar sonra köylüyü suya atarlar. Köylü geri dönmez, suya attıkları köylüden boğulma sesleri gelir:\n\n— Gık gık gık… bu arada diğer köylü:\n\n— Aman! Koyunlar bitiyor bir de beni at suya, der. Köse hemen onu da çubukla döver ve suya atar.\n\n&nbsp;Kurnaz Köse böylelikle saf köylülerden kurtulur, köylüler hem aç gözlü hem de bu kadar saf olmanın cezasını çekmiş olurlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "İyi Kız ile Kötü Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, zamanın birinde bir kız annesi ve babasıyla mutlu mesut yaşıyormuş. Kız çok güzel, çok iyi bir kızmış. Bir gün gelmiş kızın annesi hastalanmış ve vefat etmiş. Bir süre sonra kızın babası başka bir kadınla evlenmiş. Evlendiği kadının da çirkin çok kıskanç bir kızı varmış.\n\nBunlar birlikte yaşamaya başlamışlar. Üvey annenin kızı, adamın kızını o kadar çok kıskanmaya başlamış ki artık içindeki fesatlık, kötülük yüzüne yansımaya başlamış, iyice çirkinleşmiş, asık suratlı olmuş. Kadın, kızını sürekli ikaz edermiş:\n\n— Bak kızım, kardeşine benzemeye çalış, iyi huylu ol. İyice kötüleşmeye başladın. Böyle giderse seni kimse almayacak, istemeyecek, demiş. Anası böyle dedikçe kız iyice zıtlaşmış:\n\n— Sen beni sevmiyorsun, onu daha çok seviyorsun diye.\n\nGel zaman git zaman kızın kıskançlığı iyice artmış. Sonunda kızı öldürmeye karar vermiş. Bir gün iyi kız kuyudan su çekerken arkasından gelmiş ve kızı kuyuya itmiş.\n\nKız düşmüş düşmüş, suları aşmış sonunda yumuşak bir toprağa düşmüş. Sanki başka bir âleme gelmiş. Hemen orada bir elma ağacı görmüş. Bu ağacın etrafını yabani otlar bürümüş, dikenler sarmış, budanmamış ve çok bakımsızmış. Kız bu ağacı otlardan dikenlerden temizlemiş, budamış, sulamış, etrafına set çekmiş, sevgi ve şefkat göstermiş. Sonra yoluna devam etmiş.\n\nİlerlemiş, ilerlemiş ve bir fırına rastlamış. Fırında bir adam kan ter içinde ekmek yapmaya uğraşıyormuş. Adamın yanında hiç yardımcısı yokmuş. Kız bu adama belli bir süre yardım etmiş. Hamurunu yoğurmuş, ekmeğini pişirmiş, etrafı süpürmüş. Sonra fırıncının yanından da ayrılmış, yola devam etmiş.\n\nGiderken dere kenarında oturan yaşlı bir nineye rastlamış. Yaşlı ninenin halini hatırını sormuş, başından geçenleri bir bir anlatmış:\n\n— Evimi bulma umuduyla dolaşıyorum şimdi, demiş. Yaşlı nine:\n\n— Sana yardım ederim ama bir şartım var. Benim on iki tane yılanım var. Bir gün boyunca yılanlarıma güzel bir şekilde bakarsan, ilgilenirsen yardım ederim, demiş.\n\nKızın başka bir çaresi olmadığı için kabul etmiş. Yaşlı teyze, kızı almış, yılanların yanına götürmüş.\n\nKız yılanlara çok güzel bakmış. İçecekleri sütü ağızlarının yanmaması için ılık şekilde ısıtmış. Boynundaki inci kolyeyi on ikiye bölmüş, ipe dizmiş, yılanların boynuna asmış. Onlara sevgi göstermiş. Akşam yaşlı kadın gelip yılanlarına kızın nasıl davrandığını sormuş. Yılanlar kızın çok iyi davrandığını söylemişler.\n\nYaşlı kadın söz verdiği gibi kıza yardım edeceğini söylemiş. Kızı derenin kenarına götürmüş ve:\n\n— Bu dereden siyah bir su akacak, siyah su akınca beni çağırma. O bitince kırmızı bir su akacak. O zaman da çağırma. Sonra beyaz bir su akacak, o zaman beni hemen çağır, demiş.\n\n&nbsp;Kız beklemeye başlamış. Önce siyah su akmış, sonra kırmızı su akmış, sonra da beyaz su akmaya başlamış. Kız hemen yaşlı kadını çağırmış:\n\n— Nine nine! Koş, beyaz su akıyor, demiş.\n\nYaşlı kadın gelir gelmez kızı suyun içine itmiş. Kız dereye düşmüş. Masal bu ya, yaşlı kadın kızı tekrar dereden çıkarmış. Kızla birlikte bir de sandık çıkarmış. Kız sudan çıktığında öyle güzelleşmiş öyle güzelleşmiş ki sanki bir nur bir ay parçası. Güzelliğine güzellik katmış. Yaşlı kadın:\n\n— Şimdi geldiğin yerden geri dön, Allah sana yardım edecek, evine ulaşacaksın, demiş. Dereden kızla beraber çıkan sandığı da kıza vermiş.\n\nKız yoluna devam etmiş ve gelirken gördüğü fırına yine rastlamış. Kız çok aç imiş ve fırıncı, kız kendisine önceden yardım ettiği için ona ekmek vermiş.\n\nKız yoluna devam etmiş. Bakıyor ki önceden görüp ilgilendiği ağaç büyük büyük, kırmızı kırmızı elmalar vermiş. Kız onlardan da almış ve kuyudan düştüğü yere gelmiş. Bakıyor ki düştüğü yerden bir kova sarkmış. Sandığıyla beraber kovaya oturmuş ve yukardan kovayı çekmişler.\n\nKovayı çeken de üvey annesiymiş. Ailesi kızı görünce kavuştukları için çok mutlu olmuş. Sandığını da aşmışlar bakmışlar ki dünyanın çeşitli nimetleri, paralar, mücevherler, meyveler ne istersen var. Bir de kızın nasıl böyle çok güzel olduğunu merek etmişler. Ondan sonra kız başından geçenleri anlatmış. Bunların üzerine üvey annesi de kızına:\n\n— Sen de kuyuya atla, kardeşin gibi güzelleş, iyi huylu ol, demiş. Kız kabul etmiş kendi isteğiyle kuyuya atlamış. Aynı ağacı o da görmüş. Ağaç yine öyle bakımsız haldeymiş. Kız söylenmeye başlamış:\n\n— Bu nasıl ağaç böyle, altına oturulacak bir gölgesi bile yok, hıhh’ demiş, gitmiş. Sonra aynı fırıncıyı o da görmüş. Bakmış adam tek başına işlerle uğraşıyor, zorlanıyor. Kız adamın haline oralı bile olmamış, hatta adama beceriksiz diye hakaretler edip yoluna devam etmiş.\n\nSonra yaşlı kadınla karşılaşmış ve kadın diğer kıza emanet ettiği gibi ona da yılanlarını emanet etmiş. Kız önce sızlanmış ama güzelleşmek için kabul etmiş. Kadın kızı yılanların yanına götürmüş ve bırakmış.\n\nKız, yılanların sütünü iyice kaynatmış, yılanların içerken dilleri yanmış. Onlara çok kötü davranmış. Akşam kadın geldiğinde yılanlara kızın nasıl davrandığını sormuş. Yılanlar olanları anlatmışlar. Yaşlı kadın da tamam deyip kızı almış, derenin yanına götürmüş:\n\n— Bu dereden beyaz su akınca beni çağırma, kırmızı su akınca da çağırma ama siyah su akınca hemen çağır, demiş.\n\nBeyaz su akmış çağırmamış, kırmızı su akmış çağırmamış, siyah su akınca hemen çağırmış:\n\n— Nine nine koş siyah su akıyor, demiş.\n\nYaşlı kadın hemen gelmiş kızı suya itmiş ve daha sonra bir sandıkla beraber çıkarmış:\n\n— Şimdi geldiğin yoldan geri dön, demiş.\n\nKız sudan çıktığında çirkinliğine çirkinlik katmış. Kapkara bir şey olmuş, saçları diken gibi burnu koskocaman, dişleri kazma gibi olmuş. Güzel oldum zannederek geldiği yoldan geri gitmeye başlamış.\n\nGiderken çok acıkmış. Fırıncıyı görmüş, ondan ekmek istemiş, ama fırıncı yaptıklarından dolayı ona ekmek vermemiş. Bir de kazmayla güzel dayak atmış. Kız yoluna devam etmiş. Yine o ağacı görmüş. Ağaçtaki elmalar büyümüş. Onları koparmaya çalışmış ama dikenler batmış eline koparamamış. Sonra kuyudan indiği yere gelmiş, annesi kovayı sarkıtmış. Kız sandığıyla beraber kovaya oturmuş, annesi yukarı çekmiş.\n\nBir de bakmışlar ki kız çirkin, kötü bir şey olmuş çıkmış. Sandığını da açmışlar, içinden yılanlar, böcekler, pislikler çıkmış.\n\nBu masaldan da anlaşılıyor ki iyilik eden iyilik bulur, kötülük eden kötülük bulur.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Üç Oğlan ve Dev",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken üç erkek kardeş varmış. Bu üç erkek kardeşin büyük bir tarlası varmış. Ama bir dev sürekli gelerek bu tarlanın ürünlerini yermiş. Bunun üzerine büyük olan kardeş bu işin böyle yürümeyeceğini ve devi vuracağını söyleyerek tarlaya gitmiş.\n\n&nbsp;Tarlada büyük bir taşın arkasına saklanmış ve devi beklemeye başlamış. Dev büyük bir gürültüyle gelmiş. Büyük kardeş o kadar korkmuş ki devin gitmesini bile beklemeden saklandığı yerden çıkıp oradan koşarak uzaklaşmış.\n\nOrtanca kardeş ağabeyinin düştüğü duruma gülmüş ve devi kendisinin vuracağını söylemiş ve tarlanın yolunu tutmuş. O da ağabeyinin yaptığı gibi büyük bir taşın arkasına saklanmış ve devi beklemeye başlamış. Dev yine aynı heybetiyle homurdanarak gelmiş. Ortanca kardeş ne yapacağını şaşırmış çünkü o da ağabeyi gibi çok korkmuş ve devin gitmesini bile beklemeden koşarak oradan kaçmış.\n\nSıra küçük olan kardeşe gelmiş ama o ağabeyleri gibi korkak değilmiş çok cesur ve güçlüymüş. Tarlaya gitmiş; taşın arkasına saklanarak devi beklemeye başlamış. Dev tekrar homurdanarak gelmiş. Küçük kardeş devi vurmuş ama öldürememiş.\n\nDev kaçmaya başlamış küçük kardeş de kovalamaya başlamış. Kovalamaca bir kuyunun başında son bulmuş.\n\nDev bu derin kuyuya bir sıçrayışta inivermiş. Küçük kardeş de tek başına inemeyeceği için kardeşlerini çağırmış. Kardeşleri onun beline bir ip bağlayarak aşağı sarkıtmışlar.\n\nKüçük çocuk kuyudan aşağı doğru inerken çok güzel bir kız görmüş ve belindeki ipi kıza bağlayarak onu yukarı çektirmiş.\n\nBiraz daha aşağı inmiş ve çok güzel bir kız daha görmüş onu da yukarı çektirmiş.\n\nBiraz daha indikten sonra diğer iki kızdan daha güzel bir kız görmüş ve ona âşık olmuş. Onu yukarı çektirmeden önce kendisini beklemesini ve dönünce onunla evleneceğini söylemiş. Aşağı inen çocuk orada bir kocakarı görmüş ve devi nasıl bulabileceğini sormuş.\n\nKocakarı kuyudaki halkın yiyecek ve içeceklerini kuyudaki büyük meydana getirdiklerini ve devin sürekli gelip bu yiyecekleri yediğini söylemiş. Herkes devden korktuğu için düzenli olarak deve yiyecek getiriyormuş.\n\nÇocuk meydanda devi beklemeye koyulmuş. Aradan biraz zaman geçtikten sonra dev gelmiş ve çocuk devi vurarak öldürmüş. Kuyudaki halk sevinç çığlıkları atmış ve kuyunun padişafı çocuğu çağırarak:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nÇocuk bir şey istemediğini sadece kuyudan çıkarak ve eve gitmek istediğini söylemiş. Padişah ilerideki tepeyi göstererek:\n\n— Seni bu kuyudan sadece orada yaşayan büyük kuş çıkarabilir, demiş.\n\n&nbsp;Çocuk tepeye gitmiş ve kuşu beklemeye başlamış. Kuşu beklerken bir yılan kuşun yavrularını yemek için kuşun yuvasına saldırmış. Bunu fark eden çocuk yılanı vurarak öldürmüş ve kuşun yavrularını kurtarmış. Daha sonra beklerken ağacın dibinde uyumuş. Yavru kuşların anneleri gelmiş ve tam çocuğu öldürecekken yavruları annesini durdurmuş ve çocuğun kendilerini kurtardığını söylemiş. Anne kuş:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş. Çocuk da kuyudan çıkmak istediğini söylemiş. Anne kuş eskiden bu kuyudan çok kişi çıkardığını ama artık yaşlandığını ve kendisi için çok zor bir iş olduğunu söylemiş. Çocuk kuşa yalvarmış ve kuş bir şartla kabul etmiş:\n\n— Ben “lak” dedikçe et, ”luk” dedikçe de ağzıma su vereceksin, demiş. Çocuk kabul ederek padişahın yanına gitmiş ve kuşun istediği et ve suyu temin etmiş.\n\nBu arada büyük kardeş küçük kardeşin kuyudan kurtulamayacağına inandığı için onun evleneceği kızla evlenmeye karar vermiş ve düğün hazırlıklarına başlamış. Küçük oğlan da kuşun sırtında kuyudan çıkmak için uğraşıyormuş. Kuş “lak” deyince et, “luk” deyince de ağzına su veriyormuş. Fakat kuyudan çıkmadan et bitmiş ve kuş “lak” demiş, çocuk da bacağından kesip kuşun ağzına vermiş.\n\nKuş bunu anlamış ve çocuğun bacağını dilinin altında saklamış ve kuyudan çıkmışlar. Kuş çıktıktan sonra çocuğun bacağını yalamış ve çocuğun ayağı tekrar eski haline gelmiş.\n\nKüçük kardeş hızla evinin yolunu tutmuş. Düğün esnasında evine yetişmiş ve âşık olduğu kızla evlenmiş. Sonsuza dek mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Edirne",
        "title": "AĞA OĞLU VE ÇOBAN KIZI",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiği tıngır mıngır sallar iken köyün birinde, bir ağanın çok yakışıklı, kibirli, gururlu, her şeyi ben bilirim diyen bir oğlu varmış.\n\nAğanın bu oğlu atına biner, zaman zaman köyün etrafındaki dağlarda gezintiye çıkarmış. Günün birinde gene atıyla çiçeklerle bezenmiş yemyeşil çayırlarda gezerken, şırıl şırıl akan, billur gibi parlayan bir derenin kenarında, bir ihtiyarın kâğıtlara bir şeyler yazarak dereye attığını görmüş:\n\n— Ey ihtiyar, kimsin sen, bu yaptığın nedir, diye sormuş. İhtiyar başını yavaşça kaldırarak, derinlerden gelen bir sesle:\n\n— Ben evlenecek çiftlerin isimlerini yazıp suya bırakıyorum, demiş. Ağanın oğlu:\n\n— Peki ben kiminle evleneceğim, diye sormuş. İhtiyar:\n\n— Sen bir çobanın kızıyla evleneceksin, demiş. Ağanın oğlu alaylı bir şekilde ihtiyara bakarak:\n\n— Hadi canım sen de, bir ağa oğlu çoban kızına mı kaldı, demiş ve oradan uzaklaşmış.\n\nOlayın üzerinde günler, aylar geçmiş; ama ihtiyarın dediği şey de sürekli ağanın oğlunu zihnini kurcalamış ve rüyalarına girmiş. Bunun üzerine bir kâhin bulmuş, onun yanına gitmiş. Kâhin ona:\n\n— Falan köyde çok fakir bir çobanın beşikte bir kızı var, sen onunla evleneceksin, demiş. Bunu duyan ağanın oğlu daha çok dertlenmiş:\n\n— Böyle bir şey nasıl olur? Buna bir çözüm bulmalıyım, demiş.\n\nYanına iki heybe dolusu altın almış, atına atlamış ve yollara düşmüş. Kâhinin söylediği köyü bulmuş, çobanın kapısını çalmış:\n\n— Ben Tanrı misafiriyim, uzun yoldan geliyorum, sizin evinizde konaklamak istiyorum, demiş. Çoban ile hanımı:\n\n— Ama bizim bir göz odamız var, bir de çocuğumuz var, biz seni nerede misafir edelim, demiş. Ağanın oğlu çok ısrar etmiş. Çoban da:\n\n— Eh ne yapalım? Sen Tanrı misafirisin. Sen odada yat, biz dışarıda yatarız. Ama çocuğumuz üşümesin, o da senin ile birlikte odada kalsın, demiş.\n\nAğanın oğlu gece uyanmış ve beşikteki bebeğin karnını bıçakla deşmiş. Altınları bırakmış ve habersizce çıkıp gitmiş. Çobanla karısı sabah erkenden kalkmış:\n\n— Çocukla misafir uyurken gidip işlerimizi bitirelim, diye düşünmüşler. Eve döndüklerinde:\n\n— Allah Allah! Çocuk da ne kadar uyudu? Hiç sesi çıkmıyor, diyerek odaya girmişler.\n\n&nbsp;Bakmışlar ki misafir gitmiş, beşiğin de üzeri örtülü. Heybeleri görüp açmışlar. Bakmışlar ki içleri altın dolu. Bir mana verememişler. Çobanın karısı beşiğin örtüsünü açmış, bakmış ki her taraf kan olmuş; fakat bebek hâlâ nefes alıyor. Acele civar köylerin şifacılarına haber göndermişler. Onlar ellerinden geleni yapmışlar. Çoban:\n\n— Yeter ki kızımı kurtarın, demiş ve şifacılara avuç avuç altın dağıtmış. Bebek iyileşmiş, kalan altınlarla çoban bir sürü tarla, koyun, keçi almış ve o yörenin en zengin kişisi olmuş.\n\nAradan yıllar geçmiş. Günlerden bir gün ağanın oğlu gene atıyla gezinti yaparken, farkında olmadan kendi köyünden bayağı uzaklaşmış ve yolunu kaybetmiş. Oradan geçen bir kıza kaybolduğunu söyleyip yolu sormuş ve kızın güzelliğinden o kadar etkilenmiş ki, bir türlü kızı aklından çıkaramamış.\n\nKız da gördüğü bu yabancıya âşık olmuş. Ağanın oğlu kızı araştırıp soruşturmuş. Ağa kızı olduğunu öğrenince de:\n\n— Tam benim dengim, demiş. Dünürcü göndererek kızı istetmiş ve evlenmişler. Ağanın oğlu kızın karnında yara izleri görmüş ve bu izlerin nedenini sormuş. Kız:\n\n— Ben, garip bir çobanın kızıydım… diye başlayarak, başından geçen olayı anlatmış. O anda ağanın oğlu anlamış ki kaderi değiştirmek elinde değildir.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Yiğit Çocuk ve Dev",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir köyde üç oğlu ile yaşayan bir baba varmış. Çocukların anneleri daha önceden ölmüş. Bunların meyve ağaçları ile dolu bahçeleri varmış.\n\nBir gün meyvelerin eksildiğini fark etmişler. Meyvelere ne olduğunu anlamak için sırayla nöbet tutmaya karar vermişler. İlk gün en büyük oğlan beklemiş bahçede. Oğlan eline bir satır alıp bir dalın tepesine çıkmış.\n\nGece olunca kocaman bir dev gelmiş ve meyveleri yemiş. Büyük oğlan deve hiçbir şey yapamamış. Sabah olduğunda olanları babasına anlatmış. Bunu duyan ortanca oğlan:\n\n— Bu gece de meyveleri ben bekleyeyim baba, demiş. Ortanca oğlan da devden korkmuş ve deve hiçbir şey yapamamış.\n\nBu sefer de en küçükleri meyveleri beklemek istediğini söylemiş babasına. Babası büyük ağabeylerinin başaramadığı işi onun hiç başaramayacağını söylese de, o gece küçük oğlan eline satırı alarak meyvelerin başında beklemeye başlamış.\n\nGece olduğunda dev yine gelmiş bahçeye. Küçük oğlan devden korkmamış ve elindeki satırı vurmuş deve. Dev, oğlana erkekse bir daha vurmasını söylemiş. Meğerse ikinci kez vurduğunda devin yarası iyileşecekmiş. Oğlan da deve:\n\n— Ben annemden bir kez doğdum, bir kez vururum. Bir daha vurmam, diyerek cevap vermiş.\n\nSabah olduğunda devi yaraladığını söylemiş babasına ve ağabeylerine. Hep beraber kan izlerini takip ederek devin izini sürmüşler. Dev derin bir kuyunun içine girmiş. Kuyu çok karanlıkmış.\n\nOğlanlar sırayla kuyuya inmeye çalışmışlar. En büyük oğlanla ortanca oğlan belli bir yere kadar inmişler, ama karanlığı görünce korkarak kendilerini yukarıya çekmelerini söylemişler.\n\nEn küçük oğlansa karanlıktan korkmayarak kuyunun dibine kadar inmiş. Orada iki tane kız görmüş. Bu kızların birisi sarı saçlı, diğeri ise kara saçlıymış. Kızlar oğlanı uyarmışlar. Bu kızlar dev tarafından esir alınmış kızlarmış.\n\nOğlan, onlara devden korkmadığını ve onları devden kurtarmak için devi arayacağını söylemiş.\n\nKızlar da bunu duyunca saçlarından birer tel kopararak oğlana vermişler. Oğlan, sarı saça bindiğinde yukarı çıkacakmış, kara saça bindiğinde ise yerin altına inecekmiş. Oğlan sarı saça binip yukarı çıkacağına, yanlışlıkla, kara saça binip yerin altına inmiş.\n\nGittiği yerde su sıkıntısı varmış. Bir süre sonra susayan oğlan yaşlı bir teyzeden su istemiş. Kadın da su sıkıntısının olduğunu anlatmış oğlana. Suyun kaynağının başında dev otururmuş ve kendisine bir kız vermeleri karşılığında, kızı yiyene kadar, su doldurmalarına izin verirmiş.\n\nO ülkede padişahın kızından başka da verilecek kız kalmamış. Bunu duyan oğlan, devin karşısına çıkıp tekrar yaralamış devi. Yaralanan dev, erkekse bir daha vurmasını söylemiş oğlana. Oğlan da tekrar vurmayınca dev ölmüş. Bunu öğrenen padişah:\n\n— Ne dilersen dile benden, demiş oğlana. Oğlan da yeryüzüne çıkmak istediğini, kendisine bir kuş, onun yiyeceği kadar yiyecek ve bir de su verilmesini söylemiş.\n\nPadişah, oğlanın isteğini yerine getirmiş. İsteği yerine getirilen oğlan, kuşun üstüne binerek uçmaya başlamış. Uzun süre sonra yiyecek ve su kalmamış. Kuş “cak” demiş, “cuk” demiş, ama yiyecek ile su kalmadığı için kuşa bunları veremeyen oğlan kendi bacağından et keserek kuşa vermiş.\n\nKuş bunu anlayarak oğlanın verdiği eti ağzında tutmuş ve yutmamış. Oğlan, kuşun sırtından indiğinde topallamaya başlamış. Bunu gören kuş, damağında tuttuğu eti çıkarmış ve oğlanın bacağına tekrar yapıştırmış. En sonunda yeryüzüne çıkmışlar.\n\nYeryüzüne çıkan oğlan, ağabeylerinin ayakkabı dükkânı açtığını ve evlenmek üzere olduklarını öğrenmiş. Etrafa sorarak ağabeylerini bulmuş ve düğünlerinde yanlarında olmuş.\n\nKendisi de padişahın kızıyla evlenerek mutlu bir yaşam sürmüş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kocaeli",
        "title": "Nine ile Tilki",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir tilki ile bir nine varmış. Ninenin de bir ineği varmış. Bu nine de her gün sütü sağıp getiriyor avluya koyuyor. Tilki de gizlice gelip her gün sütü içermiş. Nine bir gün de diyor ki:\n\n— Bu sütü nereye koyayım? Sonra bunu bir gözleyeceğim. Acaba gelip bu sütü tilki mi içiyor, demiş.\n\nBakıyor ki tilki gelmiş, sütünü içiyor. Nine gidiyor hemen bıçağı getiriyor, tilkinin kuyruğunu kesiyor. Tilkinin kuyruğunu kesince nineye, tilki diyor ki:\n\n— Ne olursun kuyruğumu ver. Nine:\n\n— Yok, kesinlikle ben kuyruk muyruk vermem. Git benim sütümü getir, diyor. Tilki gidiyor ineğe yalvarıyor:\n\n— İnek, can inek ne olursun bana süt ver, götüreyim nineye vereyim, kuyruğumu alayım, dikeyim dikiştireyim, arkadaşlarıma yetiştireyim. O da arkadaşlarına gidecekmiş. Ondan sonra diyor ki:\n\n— Git bana yem getir. Gidiyor, yemciye diyor ki:\n\n— Yemci can, yemci ne olursun bana yem ver ki ineğe götüreyim, inekten süt alayım, sütü nineye vereyim, nineden kuyruğumu alayım da arkadaşlarıma yetiştireyim, diyor. Ondan sonra geliyor, yemci tilkiye diyor ki:\n\n— Benim de yemimi fareler kırmasın. Tilki, fareye gidiyor, diyor ki:\n\n— Fare kardeş! Ne olur yemcinin yemlerini kırma. Fare:\n\n— Kediye söyle. Beni de kedi yemesin. Kediye gidiyor o da:&nbsp;\n\n— Beni de köpek yemesin, diyor. Köpeğe gidiyor:\n\n— Köpek can köpek, sen kediyi yeme, kedi fareyi yemesin, fare de tahılcının tahılını kırmasın. Alayım, götüreyim, ineğe vereyim, inekten süt alayım, götüreyim nineye vereyim, nineden de kuyruğumu alayım, dikeyim dikiştireyim, arkadaşlarıma yetiştireyim. Arkadaşlarım gitti, ben kaldım. Kalkıyor, kurdun yanına gidiyor. Kurt can kurt diyor.\n\n— Sen köpeği yeme, köpek kediyi yemesin, kedi de fareyi yemesin, fare de tahılcının tahılını kırmasın, tahılcıdan tahıl alem, götüreyim ineğe vereyim, inekten süt alayım, götüreyim nineye vereyim, nineden kuyruğunu alayım, dikeyim dikiştireyim arkadaşlarıma yetişeyim, diyor.\n\nKurt da sinirleniyor ve diyor ki:\n\n— Git başımdan. Ben hepsini yerim, diyor.\n\nBöylece tilki, zavallı ninenin sütünü hırsızlıkla içmenin cezasını ödemiş oluyor.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Tuz Kadar Sevgi",
        "text": "Padişahın üç oğlu varmış. Padişah bir gün üç oğlunu teker teker yanına çağırttırıyor. İlk önce, vezir padişahın yanına büyük oğlunu çağırttırıyor. Diyor ki:\n\n— Oğlum beni ne kadar seviyorsun? O da:\n\n— Baba ben seni dünyada ne kadar meyve varsa, seni o kadar seviyorum. Padişah da:\n\n— Tamam, diyor. Sonra vezir padişahın ortanca oğlunu getiriyor. Padişah da ona aynı soruyu soruyor. O da:\n\n— Baba dünyada ne kadar börek, çörek, yemek varsa işte o kadar seni seviyorum, demiş.\n\nÜçüncü oğlana sıra geliyor. O da:\n\n— Seni tuz kadar seviyorum, demiş. Padişah bu duruma çok sinirleniyor. Oğlunun başının vurulmasını emrediyor. Vezir oğlanı alıyor, dağa çıkarıyor. Fakat, vurmaya kıyamıyor. Orada bir tavşan bulup öldürüyor ve kanını gömleğe sürüyor. Çocuğu orada bırakıp geliyor.\n\nVezir&nbsp;uzaklaşınca oraya kanadı yedi renkte olan bir kuş geliyor. Oğlana:\n\n— Kanadıma otur, diyor. Oğlanı alıyor ve büyük bir şehre getiriyor. Oradaki halk da padişahını bekliyormuş. Oğlan kuştan iniyor ve tahta oturuyor. Çok akıllı olduğu için halk onu çok seviyor.\n\nOğlan babasını yemeğe davet ediyor. Kılık değiştiriyor ve babasını bekliyor. Hiçbir yemeğe tuz koydurmuyor.\n\nPadişah yemeği yiyor ve yemekten hiçbir lezzet alamıyor. Oğlan da:\n\n— Sizin, oğlunuzu tuz yüzünden öldürttüğünüzü duydum, bu yüzden yemeklere tuz koydurmadım, diyor.\n\nPadişah o kadar üzülüyor ki ağlamaya başlıyor:\n\n— Ben oğlumu haksız yere öldürtmüşüm meğer. O dünyadaki en güzel nimet kadar seviyormuş, diyor. Oğlan kılığını değiştiriyor ve babası onu hemen tanıyor.\n\nPadişah oğlunun çok akıllı olduğunu anlıyor. Bir daha inceleyip araştırmadan peşin hükümlerle kimseyi cezalandırmamaya söz veriyor.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "İzmir",
        "title": "Kıllı Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; uzak diyarlarda bir beyzade varmış. Oldukça varlıklı olan beyzade babası vefat ettiği için annesi ile birlikte yaşarmış. Bir de Kıllı Kız varmış, keçi postuna büründüğü için ona Kıllı Kız derlermiş. Kimsesi olmadığı için beyzade ve annesinin evinde hizmetçi olarak çalışırmış. Tüyleri döküldüğü için Kıllı Kız’ı yemek, su gibi işlerde çalışmasına izin vermezlermiş. Bu arada beyzadenin annesi oğluna sürekli evlenmesi yönünde telkinlerde bulunuyormuş.\n\n&nbsp;Gel zaman, git zaman günün birinde beyzade ve annesini düğüne davet etmişler. Beyzade ve annesi düğüne Kıllı Kızı götürmeyip onu evin bir odasına kilitlemişler. Onlar gittikten sonra Kıllı Kız, postunu çıkarıp bir güzel süslenmiş ve pencereden kaçıp düğüne gitmiş. Beyzade düğünde bu kızı görüp âşık olmuş.\n\nKıllı Kız ay parçası kadar güzel bir kızmış. Daha sonra Kıllı Kız düğünün bitmesini beklemeden eve gelmiş ve postuna bürünmüş. Ertesi gün yine bir eğlenceye davet edilen ana oğul, Kıllı Kızı evde bırakarak gitmişler.\n\nKıllı Kız onlar gittikten sonra yine postunu çıkarmış, süslenip oraya gitmiş. Beyzade kızın parmağındaki yüzüğü görmüş. Ardından Kıllı Kız hemen eve gelip postunu giymiş. Beyzade artık dayanamayıp bu kızı arayıp bulacağını annesine söylemiş.\n\nYola çıkmadan annesinden azık hazırlamasını istemiş. Bunun üzerine annesi helva yapmaya başlamış ve bu sırada Kıllı Kız bir kısmını kendisi yapmak istemiş. Beyzadenin annesi her ne kadar “kılların dökülür” diye itiraz etse de sonunda kabul etmiş.\n\nHelvayı yaparken Kıllı Kız yüzüğünü helvanın içine koymuş. Beyzade hazırlanan azıkları alarak yola çıkmış.\n\nAz gitmiş uz gitmiş bir gözenin başına gelince azığını çıkarıp yemeye başlamış. Helvayı yerken dişine sert bir cisim dokunmuş, bir de bakmış ki yüzük. O anda yüzüğü tanımış ve düğüne gelen kızın Kıllı Kız olduğunu anlamış.\n\nBeyzade hemen eve gelmiş. Annesi kızı buldun mu diye sorunca bulamadığını söylemiş. O gün yemek vakti gelince beyzade annesine yemeği Kıllı Kız’ın getirmesini söylemiş. Annesi:\n\n— Olmaz oğlum, kılları dökülür dese de:\n\n— Anne sen onunla gönder, diye ısrar etmiş. Kıllı Kız yemeği beyzadenin odasına götürmüş ve beyzade onu tutup üzerindeki kılların post olduğunu anlamış ve olup biteni kızdan öğrenmiş. Ardından annesine söylemiş ve kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "DOLAP KIZI",
        "text": "Vaktin birinde bir adamın karısı ölmüş. Adam bir ayakkabı yaptırıp köyde dolaştırmış. Hangi kızın ayağına olursa onunla evlenmeye niyet etmiş.\n\nYaptığı ayakkabı köyde kimsenin ayağına olmamış. Adamın bir kızı varmış. Kız ayakkabıyı denemiş, ayağına olmuş. Babası demiş:\n\n— Madem senin ayağına oldu, gidip imama danışayım, olur derse seni alacağım, demiş.\n\nKız bakmış durum ciddi, babasından bir altın dolap yaptırmasını istemiş. Babası kabul etmiş. Gidip bir ustaya sipariş vermiş. Oradan da imamın yanına giderek demiş ki:\n\n— Hocam! Bir meyve ağacı yetiştirdiysem meyvesi bana mı düşer, başkasına mı, der. Hoca:\n\n— Sana düşer, demiş. Adam bu haberi sevinçle bildirmeye gitmiş. Bu arada kız ustaya gidip dolabın kilidini içten koydurmasını istemiş. Adam eve gelip olanları anlatmış:\n\n— Kız da istemeyerek kabul etmiş. Adam dışarıdayken dolap gelmiş ve kız dolaba girip kendini kilitlemiş. Babası geldiğinde kızı bulamamış dolabı da götürüp satmış.\n\nDolabı bir genç almış. Genç evlenmek üzereymiş. Dolabı odasına koymuş. Annesi yemeğini odasına getirirmiş. Ancak yemek giderek azalıyormuş. Annesine söylemiş. Annesi şaşırmış. Kendi de odada saklanıp beklemiş. Dolaptan kız çıkıp yemekten yemiş. Tekrar gidecekken oğlan kolundan yakalamış. Kız, durumunu oğlana anlatmış. Kızdan etkilenen oğlan düğününü ertelemiş.\n\nEvleneceği kız amcasının kızıymış. Ertelemeden rahatsız olmuş. Oğlanın yeni aldığı dolaptan haberdar olmuş. Oğlanın annesiyle birlikte dolabı incelemişler. Bakmışlar kilitsiz bir kutu.\n\nEvleneceği kız, bu kutuyu alıp bir ustaya götürmüş ve erittirmiş. Kız da içinden can havliyle çıkmış. Artık umudunu yitiren kız amcaoğlu ile evlenmekten vazgeçmiş.\n\nAnnesine sormuş. Annesi durumu anlatmış. Bunun üzerine düğün kurulmasını istemiş. Kırk gün kırk gece düğün yapıp mutluluk içinde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Yılan Bey 1",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal, pireler berber iken, sen annenin beşiğinde tıngır mıngır sallanırken ülkenin birinde bir padişah varmış. Padişahın bir de hanımı varmış.\n\nPadişahın hanımı hamileymiş. Hanımın doğum anı geldiğinde memleketteki bütün ebeler çağırılmış. Doğuma giren bütün ebeler tek tek ölüyormuş.\n\nBu memlekette bir de üvey anne varmış. Bu üvey anne kızından kurtulmak için; bu kız ebedir diye padişahın huzuruna kızı çıkarmış. Kız ağlaya ağlaya padişahtan bir gün izin istemiş. Öz annesinin mezarına gitmiş ve uyuyakalmış. Gece rüyasına ak sakallı bir dede gelmiş:\n\n—Yavrum, sultanın karnındaki bebek değil yılandır. Yılanlar sütü sever, sen odaya sütü koy çık, demiş.\n\nSabah olunca kız sultanın odasına girmiş ve bir kâse süt bırakmış. Aradan biraz zaman geçtikten sonra kız içeri girmiş ve sultanın bir yılan doğurduğunu görmüş. Bu çocuğun adını Yılan Bey koymuşlar.\n\nAradan yıllar geçmiş, Yılan Bey’in evlilik çağı gelmiş. Ülkede ne kadar genç kız varsa Yılan Bey ile evlenmiş ama hepsi ilk gece ölmüş. Bunu duyan üvey anne yine kızını almış ve padişahın karşısına geçirmiş ve kızını Yılan Bey ile evlendirmek istediğini söylemiş. Kız, padişaha yalvarmış, demiş ki:\n\n—Padişahım, Yılan Bey’i ben doğurttum, ne olur kıymayın bana, demiş.\n\nPadişah kızı dinlememiş ve hemen evlenmelerini istemiş. Kız yine bir şart sunmuş:\n\n—Padişahım bu geceyi de annem ile geçireyim, yarın sabah gelirim, demiş.\n\nGece annesinin mezarında yatarken rüyasına bir ak sakallı dede gelmiş ve şöyle demiş:\n\n—Gelinliğin altından kırk kat elbise giyin kızım ve sen her birini çıkardıkça damadın da çıkarmasını iste, demiş.\n\nKız ile oğlan evlenmiş. Gelin ak sakallı dedenin dediği gibi kat kat elbise giymiş. Damat gelinin soyunmasını isteyince gelin de giyindiği kırk kat elbiseyi çıkarmaya başlamış. Gelin üzerindeki elbiseleri çıkarmaya başlayınca damada soyunmasını söylemiş. Damat soyunmuş, böylelikle 40 kat elbiseyi üzerlerinde çıkarmışlar.\n\nYılan beyin en son derisi kalmış ve onu da çıkarmış. Derinin altında çok yakışıklı bir delikanlı çıkmış. Böylece bu evlilik çok mutlu ve mesut bir hâle gelmiş. Bunu duyan üvey anne kahrından ölmüş…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Yedi Adımlık Yol Bir İçimlik Su",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir ülkede çocuğu olmayan bir padişah varmış. Padişah, sürekli yalvarmış, Allah’tan bir çocuk vermesini istermiş.\n\nBir gece uyurken bir rüya görmüş. Rüyasında, oğlu olacağını, ama gerdek gecesi ölümüne razı olursa Allah’ın ona bir oğul vereceğini görmüş. O da gönlünde olsun da o zaman ben onun bir kolayını bulurum, geçmiş olsun, demiş.\n\nDuası kabul olan padişahın bir gün oğlu olur. Çok sevinir. Fakat gerdek gecesi öleceğini bildiği için çok da dikkatlidir.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Oğlu uzaktan bir kız görmüş. Bu kıza âşık oluş ve evlenmek istemiş. Oğlunun öleceğini bilen baba, evlenmesine razı olmamış, oğlan da evden kaçmış.\n\nOğlan bu arada evden kaçmış giderken yolda ihtiyar bir adama rastlar. Bu adamla arkadaş olur. Birlikte yolda yedi adım yürürler, bir çeşmeden de birlikte su içerler. Sohbet edip sonra ayrılırlar.\n\nOğlu evden ayrıldıkt5an sonra padişah oğlunun hasretine dayanamaz. Çaresiz evlenmesine razı olur. Arkasından haber gönderir, oğlu da evine geri döner.\n\nDüğünden sonra gerdeğe giren oğlan, yol arkadaşı olan ihtiyarı gerdek odasında beklerken görür. Ondan, canını almaya gelen Azrail olduğunu öğrenir.\n\nOğlan, Azrail’den af diler. O da babasının sözünü hatırlatır. Oğlan, bunun üzerine kendi canına karşılık annesinin canını alması için Azrail’i annesine gönderir.\n\nAnne canını vermez. Anne de Azrail’i padişaha gönderir. Padişah da canını vermeye razı olmaz.\n\nAzrail tekrar oğlanın yanına gelir ve durumu bildirir. Anne ve babasının can vermeye razı olmadığını, mutlaka canını alması gerektiğini söyler.\n\nOğlan, Azrail’den “yedi adımlık yol ve bir içimlik su” hakkı için bağışlanmayı diler.\n\nBu hoş söz üzerine Allah, oğlanın canını bağışlar ve ona uzun bir ömür verir. Azrail’i de anne ve babasını ziyarete gönderir.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Yılan Kavlı Oğlan",
        "text": "YILAN KAVLI OĞLAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynuyor eski hamam içinde. Bir kız ile bir oğlan varmış.\n\nGel zaman olmuş, kız ile oğlan evlenmiş. Oğlan, aslında yılanmış, sırtında da kavı* varmış. Kıza:\n\n— Eğer bu kavımı senden başka biri görürse, sihrim bozulur, kaybolurum, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş, kız çamaşır yıkamaya gitmiş. Çocuklar da kızın yanına varmışlar. Çocuklar, çamaşırların arasında yılan kavını görmüş, kavı ateşe atmışlar. Sihir bozulmuş, oğlan da ortalıktan kaybolmuş. Kız da oğlanı aramak için yollara düşmüş.\n\nKız az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, bir yere varmış. Burada kıza bir tarak vermişler. Kız yine gitmiş, gitmiş… Bir yere varmış burada da kıza bir makas vermişler.\n\nKız, az gitmiş, uz gitmiş. Bir mızrak boyu yol gitmiş, bir yere varmış. Bu yerde de kıza bir tane sabun vermişler. Kız oradan da bir kervana karışıp bir köye varmış. Köyde de bir düğün varmış.\n\nKız düğün evine varmış. Meğer köy devlerin köyü imiş. Damat da kızın eşiymiş. Zorla evlendiriyorlarmış.\n\nDamat, kızı görünce bir yolunu bulup beraber o köyden kaçmış. Devler de kız ile oğlanı aramaya başlamış. Köylü devler kız ile oğlana yaklaşmaya başlayınca, kız elindeki sihirli tarağı atmış. Tarak dişi gibi orman olmuş.\n\nKız ile oğlan kaçmaya devam etmiş. Bakmışlar ki devlerin bir kısmı yine peşlerinde, kız elindeki sihirli makası atmış. Makas ırmak olmuş, köylü devler de ırmağın diğer geçesinde kalmış.\n\nKız ile oğlan yine yola düşmüş, giderken bu sefer peşlerine bir cadı karısı düşmüş. Kız elindeki sihirli sabunu atmış. Sabun köpük olmuş. Cadı karısı da köpüğün içinde kaybolmuş.\n\nKız ile oğlan kendi evlerine gelmişler. Yiyip içip muratlarına ermişler.\n\n*kav:&nbsp;Yılanın deri değiştirirken attığı deri.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Ak Koç Kara Koç",
        "text": "&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş zamanın birinde bir köyde bir çoban varmış. Bir mağaraya gider, orada oturup dinlenirmiş. Her gün iki tane koç gelir, bunlar birbirleriyle tokuşup, giderlermiş. Çoban o mağaraya dinlenmeye gittiğinde uyuya kalmış. Çoban rüyasında:\n\n— Bu koçlardan ak olana binersen aydınlık dünyaya, kara olan koça binersen karanlık dünyaya gidersin, demişler.\n\nÇoban uyanmış ki ak koç ile kara koç tokuşuyorlar. Ak koç ile kara koçu ayırıp ak koça biniyim derken kara koça binmiş. Karanlık bir dünyaya gitmiş. Orada yerleşmiş, biriyle evlenmiş. Çobanın kaldığı yerde de kadın ölürse, kocasını da yanında bir kuyuya koyuyorlarmış. Kocası ölürse de karısını beraber kuyuya koyuyorlarmış. Çobanın bundan haberi yokmuş. Bir gün çobanın karısı ölüyor, oradaki adamlar da çobana:\n\n— Hadi sen de hazırlan gidiyoruz, demişler. Çobanla karısını karanlık bir kuyuya götürmüşler. Kuyunun üstüne büyük bir taş koymuşlar. Ölü karısıyla karanlık kuyuda kalmışlar. Çoban, üç beş gün kuyuda kaldıktan sonra bir bakmış ki bir yerden tıkır tıkır ses geliyor. Sesi duyunca o sese doğru gitmiş. Bir de bakmış ki bir tilki içeri girmiş.\n\nÇoban şaşırmış, acaba tilki nasıl içeri girdi diye düşünmüş. O yana bu yana uğraşırken, sonunda çoban delikten çıkmış. Biraz yürümüş, oradan uzaklaşmış, bir ağacın altında uyuyakalmış. Uyanıyor ki bir ejderha ağacı sarmış. Ağacın üstündeki kuşun, yavrularını yiyecekmiş.\n\nÇoban eline kılıcını almış, ejderhaya kılıcı vurmuş. Ejderhayı öldürmüş. Anne kuş, her gün yavrularına yemek bulmak için yuvasını bırakırmış. Her gün yavrularından birkaçını ejderha yermiş. O gün geliyor bakıyor ki, yavruları ölmemiş. Anne kuş çobana:\n\n— Dile benden ne dilersen yavrularımı kurtardın, demiş. Çoban:\n\n— Beni aydınlık dünyaya götür, bahtım düzelsin, demiş. Kuş:\n\n— Senin yolun altı aylık yol, benim oraya gitmem için bir sürü su, bir sürü et lazım. Sen bunları bulursan yola çıkarız. Yola çıkınca ben sana gak dedikçe et vereceksin, guk dedikçe su vereceksin, demiş.\n\nÇoban hazırlıklarını yapmış, kuşla yola çıkmışlar. Yol boyunca kuş gak dedikçe et vermiş, guk dedikçe su vermiş. Epeyce bir yol gitmişler, et bitmiş. Kuş gak dedikçe, çoban bakmış ki verecek et yokmuş. Bacağından et koparıp kuşa vermiş.\n\nKuş eti almış, çobanın eti olduğunu anlamış. Eti dilinin altına koymuş, yememiş. Çoban en sonunda aydınlık dünyaya gelmiş. Tam kuşun üstünden inmiş, yürürken ayağı aksayarak gidiyormuş. Kuş çobanı çağırmış, eti çobanın bacağına geri koymuş dilini sürmüş.\n\nÇobanın bacağı düzelmiş. Kuş da memleketine dönmüş. Çoban evine dönmüş.\n\n&nbsp; Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "İki Kambur",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Bir köyde iki kambur yaşıyormuş. Bir cuma günü kamburun biri, değirmene un öğütmeye gitmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Sonunda değirmene varmış. Bir de bakmış ki değirmende cinler el ele vermişler:\n\n— Bugün günlerden cumadır, cuma, diyerek davul eşliğinde halay çekiyorlar.\n\nKambur adam önce şaşırıp kalıyor. Sonra cinlerin kendisine baktığını görünce o da gidip halaydan tutuyor. Onlarla birlikte o da:\n\n— Bugün günlerden cumadır, cuma., diyerek halay çekiyor. Biraz öyle halay çektikten sonra, cinler kambur adamın ununu öğütmüşler. Daha sonra da kamburunu düzeltip göndermişler adamı.\n\nAdam köye vardığında diğer kambur onu görünce şaşırmış. Koşarak adamın yanına gelmiş. Kamburunun nasıl düzeldiğini sormuş. Adam da başından geçenleri bir bir anlatmış.\n\nDiğer kambur adam da hemen yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş, değirmene varmış. Her şey arkadaşının anlattığı gibiymiş. Tek farkı cinler:\n\n— Bugün günlerden cumartesidir, cumartesi, diye halay çekiyorlarmış. Kambur adam hemen halaya girmiş:\n\n— Bugün günlerden cumadır, cuma, demeye başlamış.\n\nBunu duyan cinler sinirlenmiş. Diğer kambur adamın kamburunu da onun sırtına koyup göndermişler.\n\nAdam üzüle üzüle köye dönmüş. Diğer adam hemen yanına gelmiş. Ne oldu sana böyle, diye sormuş. Adam olanları anlatmış:\n\n— Nerede yanlış yaptığımı bilmiyorum, demiş. Kamburu düzelen adam:\n\n— İyi de onlar cumartesi demiş, sen cuma demişsin.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Zor Mustafa",
        "text": "Köyün birinde bir karıkoca varmış. Adam balkona çıkarken karısının da sürekli kendisi ile balkona gelmesini istiyormuş. Bir gün iki gün derken kadın kocası ile balkona çıkmaktan usanmış.\n\nBir gün kadın kocası ile balkona çıktığında adamı balkondan aşağı itmiş. İçeri girip kapıyı kilitlemiş ve kocasını içeriye almamış. Adam, karısına:\n\n— Etme tutma beni içeriye al, dediyse de karısını ikna edememiş. Karısına:\n\n— Öyleyse kılıcımı ver bari, demiş. Kadın adamın kılıcını vermiş. Adam gitmiş padişahın bahçesine uzanmış ve padişahın bahçesine pislemiş. Pisliğe böcekler, sinekler birikmiş. Adam kılıcını böceklere savurunca böceklerin kırkını birden öldürmüş. Kılıcın üzerine de kırk canı birden telef eden Zor Mustafa diye yazmış.\n\n&nbsp;Adam olduğu yerde uyurken padişahın adamları adamın yanına gelmiş. Padişahın adamları kılıcın üzerini okumuş ve doğruca padişaha giderek:\n\n— Bahçede bir adam var ve adamın kılıcında kırk canı birden telef eden Zor Mustafa yazıyor, adamı da uyandıramadık, demişler. Padişah demiş ki:\n\n— Bu adama bir kazan kaynar pilav pişirin. Eğer adam kaynar pilavı üflemeden yiyebilirse o adamdan korkulur, bu adam çok yiğit demektir, demiş.\n\nPadişahın adamları pilavı pişirip adama götürmüşler. Adam üç dört gündür aç olduğu için pilavı hiç üflemenden bir solukta yemiş. Adamın pilavı üflemeden yediğini padişaha söylemişler. Padişah:\n\n— Bu adam o zaman çok yiğit. Onu alın, bana getirin, demiş. Adamı alıp padişaha götürmüşler. Padişah bu adamı has adamı yapmış, adamı saraya almış ve adama demiş ki:\n\n— Şu atların içinden beğen, birini seç, yakında harbe gideceğiz, demiş. Adam aklından şöyle geçirmiş:\n\n— Şu zayıf atı alayım. Ne de olsa bu at savaşta arkada kalır, ben savaşmam geri döner gelirim, demiş.\n\nSeçtiği at zayıfmış ama sarayın en iyi en yağız atıymış. Adam seçtiği ata binmiş. At adamı almış ve adamı kavakların olduğu yerden götürmeye başlamış. Adam korkmuş, sağındaki solundaki kavaklardan tutmuş. Tutuğu kavaklar sökülüp adamın elinde kalmış. Adam kavaklarla beraber düşman askerlerinin arasına karışmış.\n\nAdamın tuttuğu kavaklardan dolayı düşman askerleri adama yaklaşamamışlar. Adamın elindeki kavak dalları, değdiği düşman askerlerinin hepsini öldürmüş. Savaş bitmiş adam geri dönmüş, padişahın huzuruna çıkmış. Padişah mükâfat olarak bu adama bacısını vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Artvin",
        "title": "Kamçı",
        "text": "Kamçı\n\n&nbsp;İki arkadaş varmış. Yolda giderlerken bir kamçı* bulmuşlar. Kamçı yüzünden kavga çıkmış. Bir dede kavgaya rastlamış:\n\n— Neden kavga ediyorsunuz? İki arkadaş:\n\n— Biz bir kamçı bulduk da onu paylaşamıyoruz. Dede:\n\n— O zaman siz başınızdan geçenleri anlatın, hanginiz aptalsanız ona vereceğim kamçıyı. İki arkadaştan biri:\n\n— Ben aptalım. Diğeri:\n\n— Yok, ben daha aptalım, diyerek yine kavgaya tutuşmuşlar. Dede:\n\n— Başınızdan geçenleri anlatın. Ben hanginizin daha aptal olduğuna karar vereceğim. İki arkadaştan biri:\n\n— Benim dişim çok ağrıyordu. Dişçiye gittim. Dişçi otuz iki diş parası verirsen çekerim, dedi. Parayı verdim, dişimi çektirip eve gittim. Evde hanım çok kızdı. Bu para ile otuz iki dişini çektirirdin, dedi. Ben de dişçiye ya otuz iki dişimi çekersin ya da paramı geri verirsin, dedim. Dişçi de bütün dişlerimi söktü, attı.\n\nDede çok şaşırmış. Bundan büyük aptallık olur mu diye düşünmüş. İki arkadaştan diğeri anlatmaya başlamış.\n\n— Benim hanım evde bize ziyafet çekti, bişi* pişirdi. Bu arada bir olay oldu ve ardından hanım ile aramız açıldı, küsüştük. Hanım çağırdı, gel, ye, diye. Ben de gitmedim. Hanım tereyağı, balı, bişiyi yiyip kalktı. Yemekleri dolaba koydu, yattı. Tabii ben de açlıktan kıvranıyorum. Hanım uykuya dalınca dolaptan bişileri çalmaya gittim. Bişileri alırken kabaklar döküldü, kıyamet koptu. Hanım uyanıp ne olduğunu sorunca, içeri hırsız girdiğini söyledim. Başıma çuval geçirdim, hanım hırsız zannedip kaçsın diye. Benim hanım da kaynar sac ayağını* başıma geçirdi. Bak bak! İzi var kafamda. Diğeri kamçıyı kazanmak için:\n\n— Dur ben sana başka bir aptallığımı anlatayım: Benim bir alaca danam vardı. Canı boğazımıza çıkarırdı. Çok yaramazdı. Hanım bana:\n\n— &nbsp;Git, sen bağla, dedi. Ben:\n\n— Yok hanım, sen git, bağla, dedim. Sonra bir karara vardık. Önce kim konuşursa o gidip bizim alaca danayı bağlayacaktı. Hanım yemeğini, işini yaptı. Elişini alıp komşuya gitti. Ben de oturdum. Sonra kayınlarım geldi. Ablalarını sordular. Ben de konuşmamak için cevap vermedim. Bunlar evde ablalarını aramaya başladılar. Aradılar aradılar, bulamayınca bana sordular. Ben yine konuşmayınca bana dayak attılar, iyice dövdüler. Sonra Kadı’nın yanına götürdüler:\n\n— Ablamızı kaybetti, yerini de söylemiyor dediler. Kadı sordu:\n\n— Hanımın nerde, dedi. Ben de danayı bağlarım diye konuşmadım. Kadı çok sinirlendi. Darağacını kurdurttu:\n\n— Ya konuşursun ya da seni astırırım, dedi. Adamı asacaklar diye hanımıma haber gitmiş. Hanım koşa koşa Kadı’nın yanına geldi. Beni tam asacaklarken:\n\n— Durun! Onun bir suçu yok, diye bağırdı. Ben de Kadı’ya şahit ol, danayı bu kadın bağlayacak, ilk o konuştu, dedim. Dede:\n\n— Bundan büyük aptallık olur mu? Kamçı senindir. Kamçı sana helal olsun. Diğer arkadaşa da sen sus artık, dedi.\n\n&nbsp;\n\n*kamçı: Deriden örülmüş, değneğe bağlı, atlara vurmaya yarayan, vurmaç.\n\n* Bişi: Cıvık ekmek hamuru, el büyüklüğünde açılır ve yağda kızartılarak hazırlanır.\n\n* Sac ayağı: Çember demirin üç ayaklısı, üstünde yemek, çay vs. pişirilir. Altında ateş yanar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bayburt",
        "title": "Allah'ın İşine Bak",
        "text": "Memleketin birinde bir padişah yaşıyormuş. Bu padişah bir gün vezirine:\n\n— Haydi gel, Seninle biraz dolaşmaya çıkalım, demiş.\n\nPadişah ve veziri dolaşmaya çıkmış. Yolda giderken yorulmuşlar. Önlerine gelen ilk yerde ilk defa girip karınlarını doyurmaya karar vermişler. Bir eve girmişler. Karınlarını doyuruyorlarmış. O sırada yan evden bir çığlık yükselmiş. Padişah sesi duyuca birden şaşırmış. Birden içeriye bir adam girmiş sevinçle:\n\n— Padişahım padişahım! Bir oğlum oldu, demiş.\n\nPadişah vezirine çocuğun falına bakmasını söylemiş. Vezir çocuğun falına bakmış:\n\n— Padişahım bu çocuk büyüyünce çok uzun yıllar sonra senin kızın ile evlenecek, demiş. Padişah şaşırmış, baş kaldırmış:\n\n— Nasıl olur da bu çocuk benim kızımla evlenir, demiş.\n\nPadişah da vezirine oğlanı kaçırmasını söylemiş. Evden ayrılırken padişah ve vezir yanlarına oğlanı da almışlar. Gelecekte kızı ile evlenmesini istemediği için padişah oğlanı ormana götürmüşler. Ormana bırakmışlar.\n\nOrmana bırakılan çocuk bir süre sonra ağlamaya başlamış. Yanına keçi gelmiş. Keçi çocuğa sahip çıkmış. Karnını doyurmuş. Keçi çobanına süt vermeyi bırakmış, çocuğa veriyormuş sütlerini. Çoban da süt alamayınca keçiyi takip etmiş. Sütünü çocuğa verdiğini görmüş. Çoban çocuğu almış, dul bir kadına götürmüş:\n\n— Bu çocuğa bundan böyle sen bak. Karnını doyur, onu sen büyüt, demiş.\n\nKadın çocuğa bakmış, büyütmüş. Aradan uzun yıllar geçmiş. Padişah vezire yeniden fala baktırmış. Vezir, falda çocuğa ormanda dul bir kadının baktığını görmüş.\n\nBunu duyan padişah vezirine çocuğu bulmasını emretmiş. Gitmişler, çocuğu aramışlar, çocuğu bulmuşlar. Oğlanın eline bir tane zarf vermişler. Oğlan yolda giderken merak edip zarfı açmış. Kâğıtta yazılanı okuyunca çocuk birden durmuş. Kağıtta ‘Bu çocuğun boynu kesilsin!’ yazıyormuş.\n\nÇocuk zarftaki yazıyı değiştirmiş. ‘Biz gelmeden kızım ile oğlanın nikahını yapın.’ yazmış.\n\nPadişah ile vezir geldiklerinde oğlan ile kızın nikahı oluyormuş. Padişah olanlara şaşırmış ama karşı da çıkmamış. Kızının oğlanla evlenmesine izin vermiş. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bayburt",
        "title": "Er mi Gelsin Geç mi?",
        "text": "&nbsp;Memleketlerin birinde zengin bir aile yaşıyormuş. Bu aile mutlu bir aileymiş. Bu ailenin iki tane oğlu varmış. Bir gün akşam olmuş, yatmışlar. Evin babası rüyasında bir ak sakallı dede görmüş. Rüyasında gördüğü ak sakallı dede adamın kulağına eğilerek:\n\n— Sizin başınıza bir bela gelecek. Er mi gelsin geç mi gelsin, diye sormuş.\n\nSabah kalkınca adam hayretler içinde rüyasını karısına anlatmış. Karısı da:\n\n— Madem öyle bir şey gelecekse bizim gençliğimizde gelsin, demiş.\n\nAkşam olmuş herkes yatmış. Adam yine aynı rüyayı görmüş. Ak sakallı dede yine aynı soruyu sormuş. Adam ak sakallı dedeye:\n\n— Er gelsin, demiş. Aradan birkaç gün geçmiş. Bu ailenin ahırda ne kadar ineği varsa ölmüş. Ellerindeki tüm tarlalar yanmış. Aile köyde yaşayamaz hâle gelmiş. Bütün geçim kaynakları ellerinden uçup gitmiş. Adam karısına:\n\n— Biz artık bu köyde yaşayamayız. Buradan ayrılıp gidelim, demiş.\n\nHep birlikte köyden ayrılma kararı almışlar. Yolda giderken bir çiftliğe rastlamışlar. Çiftliğin sahibine demişler ki:\n\n— Bizim başımızdan bazı olaylar geldi. Biz her şeyimizi kaybettik. Bize iş verir misin?\n\nAilenin haline üzülen çiftlik sahibi adama iş vermiş. Ona çiftlikte bekçilik yapmasını söylemiş. Adam çiftlikte bekçilik yapmaya başlamış. Bekçilik yaparken bir gün yoldan kervan geçtiğini görmüş. Kervancı, bekçiye:\n\n— Biz çok açız, çok susadık. Bizi burada acaba birkaç gün misafir edebilir misin?\n\nAdam da kabul etmiş. Kervanı misafir etmişler. Adam onlara iyilik etmiş ama kervandakiler adamın karısını kaçırmışlar. Adam akşam eve gelince karısının olmadığını fark etmiş. İki oğlunu da almış, karısını aramaya başlamış.\n\nYolda giderken oğlunun birini kurt yemiş. Diğer bir oğlu da suya düşmüş, boğulmuş. Adam üzüntüsünden koşa koşa yol almış. Bir şehir görmüş. Şehre doğru gitmiş.\n\nAdamın gittiği şehrin padişahı daha önce ölmüşmüş. O gün padişah seçimi yapılıyormuş. Padişah seçimler babadan oğula değilmiş. Bir güvercin uçuruyorlarmış. Bıraktıkları güvercin kimin başına konarsa padişah o olacakmış.\n\nBıraktıkları güvercin uçmuş uçmuş, gelmiş, bizim adamın başına konmuş. Adamı bu şehre padişah yapmışlar.\n\nEpey bir zaman sonra bir tane avcı ile bir tane çoban, oğulları ile birlikte padişahı ziyarete gelmişler. Padişahın karısını kaçıran adam da padişahı ziyarete gelmiş. Bahçede tanışmışlar. Oğlanlar kadının anneleri olduğunu anlamışlar. Çok sevinmişler. Yukarıdan onları izleyen padişah yanlarına gitmeye karar vermiş. Bunlar her şeyi padişaha anlatmışlar.\n\nMeğer kurdun elindeki çocuğu avcı kurtarmış. Irmakta boğulan çocuğu da çoban kurtarmış. Padişah oğullarını görünce çok sevinmiş. Karısını görünce mutluluğu bir kat daha da artmış. Hep birlikte kucaklaşmışlar. Mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "TİBİLİ DAYI",
        "text": "Zamanın birinde bir Tibili Dayı varmış. Bu Tibili Dayı yaban bayır gezerken ayağına bir diken batmış. Uğraşıyor uğraşıyor, dikeni çıkaramaz. Keçisinin yanına gitmiş. Tibili Dayı demiş ki:\n\n— Şu ayağımdaki dikeni çıkar. Ben çok uğraştım, çıkaramadım. Keçi:\n\n— Ben güzel güzel yaprakları yemiyorum. Senin pis ayağını mı yalarım, demiş. Tibili Dayı:\n\n— Öyle ise gidip kurda söyleyeyim. Gelip seni yesin. Kurdun yanına gidip:\n\n— Gel benim keçimi ye, demiş. Kurt:\n\n— Ben nazik nazik kuzuları bile yemiyorum Senin uyuz keçine mi kaldım. Gelip onu yemek için uğraşmam demiş. Tibili Dayi:\n\n— O zaman ben de seni avcıya vurdurayım, demiş. Gidip avcıya:\n\n— Gel burada kurt var, sen bu kurdu vur, demiş. Avcı:\n\n— Ben güzel kekliklere bile kurşun atmıyorum. Neden gidip kurda kurşun atayım ki, demiş. Tibili Dayı:\n\n— Peki öyle ise. Ben de gidip bir sıçan getireyim. Gelsin de senin sakalını yesin, demiş. Tibili Dayı, gidip sıçana durumu söylemiş: Sıçan:\n\n— Yok, ben yemem sakalı. Ben güzel kızların çeyizini bile kesmiyorum. Onun pis sakalını kesip ne yapacağım, demiş. Tibili Dayı:&nbsp;\n\n— Gidip kediye söylerim demiş. Gidip kediye söylemiş. Kedi:&nbsp;\n\n— Tamam, dayı. Gidip fareyi yiyeyim, demiş.\n\nKedi gidiyor ki fareyi yiye. Fare sakalı yemeye gitmiş. Avcı kurdu vurmaya gitmiş, Kurt keçiyi yemeye gitmiş. Keçi de Tibili Dayı’nın ayağındaki dikeni çıkarmaya gitmiş.\n\n&nbsp;Tibili Dayı bakıyor ki o yandan geçi gelmekte. Tibili Dayı mutlu olup keçiye gülmeye başlamış. Sonra keçi gelip tikeni çıkarmış. Tibili Dayı da rahatlamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "AKILLI OĞLAN İLE DELİ OĞLAN",
        "text": "Bir deli oğlanla, bir akıllı oğlan varmış. Bunların anaları, babaları ölmüş. Bir sürü sığır kalmış bunlara. Bunların bir de eski ve yeni birer evleri varmış.\n\n— Bu sığırları, malları üleşelim, demişler.\n\n— Üleşelim de nasıl üleşeceğiz, demiş deli oğlan. Akıllı oğlan da:\n\n— Yeni evin yanına gelenler birimizin; eski evin yanına gelenler birimizin olsun, demiş. Yeni ev deli oğlanın, eski ev de akıllı oğlanınmış. Yeni evin yanına bir tane öküz gelmiş. Geri kalanların hepsi, eski evin yanına gitmiş. Sabah olmuş. Deli oğlan, kardeşine:\n\n— Ben bu öküzü satacağım, demiş. Kardeşi de:\n\n— Ne yapacaksın bunu satıp da, demiş. Deli oğlan bir torba takınmış, öküzü satmaya gitmiş. Gide gide bir pınara varmış. Bu pınarın önünde de kocaman bir kavak varmış. Kavağa öküzü bağlamış:\n\n— Kavak, sana bu öküzü satıyorum; sabahleyin gelir parasını alırım, demiş. Kavağa öküzü bağlamış. Dönmüş geri. Sabah olmuş, gelmiş öküzün yanına. Öküzü, kurtlar yemiş, kargalar üzerinde ötüşürmüş. Kargalara:\n\n— Çıkarın öküzün parasını, demiş. Eline bir nacak almış, başlamış kavağı kesmeye. Aklı sıra, kavağın tepesinden kargaları düşürecekmiş. Keserken, kavağın içinden; şıngır şıngır paralar dökülmüş.\n\nDönmüş köye, akıllı oğlana haber vermeye:\n\n— Arabayı koş, diye bağırmış. “\n\n— Ne yapacaksın arabayı, demiş akıllı oğlan.\n\n— Koca öküzün parasını almaya gideceğiz, demiş. Götürmüşler arabayı. Gerçekten bir araba para varmış. Paraları arabaya doldurup, eve getirmişler.\n\n— Git hocamın şiniğini al gel; yalnız para üleşeceğiz deme, demiş akıllı oğlan. Deli oğlan gitmiş hocanın evine.\n\n— Hoca bana şinik ver, demiş. Hoca da:\n\n— Şinik ne olacak, demiş.\n\n— Para üleşeceğiz, demiş deli oğlan. Hoca:\n\n— Hadi ben üleştirivereyim, sen gidekoy ben gelirim, demiş. Hoca şiniğin her tarafını mumlamış, paralar yapışsın diye. Hoca başlamış paylaştırmaya. Bir şinik birine koyarmış, bir şinik birine. Bir avuç da cebine sokarmış.\n\nDeli oğlan bunu hıyallamış*. Hocayı tuttuğu gibi bahçelerindeki kuyuya atmış.\n\n— Sen ne yaptın? Niye attın hocayı; şimdi köylü bize ne yapar? Hadi kaçalım, demiş akıllı oğlan.\n\nÇıkmışlar yola. Gide gide bir göçük değirmene varmışlar. Burada bir gün kalmışlar. Sabahleyin giderken:\n\n— Birader, ben bu değirmen taşını alacağım, demiş deli oğlan. Almış taşı omzuna giderken akşam olmuş. Koca bir ağacın tepesine çıkmışlar:\n\n— Bugün burada kalalım, demişler. Ağacın tepesine çıkmışlar; deli oğlan çıkarken taşı da çıkarmış. O ağacın altına da her türlü mahlûk toplanırmış. Kurtlar, kuşlar... Hepsi ağacın dibine gelirmiş. Deli oğlan durmuş durmuş:\n\n— Benim kollarım yoruldu, bu taşı atacağım, demiş. Taşı atmış elinden.\n\n— Dünya göçüyor! Dünya göçüyor, diye, ağacın dibinde ne varsa hepsi dağılmış.\n\n*üleş-: Paylaşmak\n\n*nacak: Kısa saplı, küçük odun baltası\n\n*şinik: Tahıl ölçeği\n\n*hıyalla-Anlamak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "[Saf Ahmet]",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir köyde Deli Ahmet varmış. Deli Ahmet sürekli halı işlermiş. Kimseyle konuşmazmış. Ancak her halının bitiminde son ilmeği atmadan şunu söylermiş:\n\n— Ağa beni çağırsa, ben de ‘Buyur ağam’ desem. Ağam bana kızını verse, ben de biraz nazlansam.\n\nBütün köy halkı Deli Ahmet’in halının sonunda söylediklerini bilirmiş. Bir gün köylü, Deli Ahmet’e bir oyun edelim, demişler. Deli Ahmet’e gidip ağanın kendisini çağırdığını ve kızını ona vereceğini söylemişler. Bunu duyan Deli Ahmet, ne yapacağını bilmez hâlde hemen hazırlanıp ağanın huzuruna çıkmış. Ağa ne istediğini sormuş. Deli Ahmet:\n\n— Ağam, bana kızını verecekmişsin, ben de istemeye geldim, demiş. Ağa sinirlenip Deli Ahmet’i kovar. Deli Ahmet o kadar üzülür, öyle perişan olur ki ne yapacağını bilmez. Yine halı dokumaya devam etmiş ve halının sonunda:\n\n— Ağa beni çağırsa, ben de ‘Buyur ağam’ desem. Ağam bana kızını verse, ben de biraz nazlansam, demeyi unutmamış.\n\nBir zaman bu köyde kuraklık başlamış. Köy halkı ne yaptıysa, ne dua ettiyse de yağmur yağmazmış. Sonunda ünlü bir hocanın yanına gitmişler. Hoca:\n\n— Ancak köyden kalbi çok saf, çok temiz birinin dua etmesiyle bu kuraklık sona erer, demiş.\n\nKöy halkı düşünmüş ki köydeki en saf ve kalbi temiz kişi Deli Ahmet’tir. Ancak köylü Deli Ahmet’in kalbini kırmıştı. Bunun üzerine ağanın yanına gidip olanları anlatmışlar. Bunun üzerine ağa Deli Ahmet’in kapısına gidip kapıyı çalmış. Ancak Deli Ahmet:\n\n— Ağam ben sana kapıyı açamam, sen beni kapından kovdun, demiş. Ağanın ısrarı üzerine kapıyı açmış. Ağa ondan ne istediğini söylemiş. Deli Ahmet bir şartla dua etmeyi kabul etmiş:\n\n— Bana kızını verirsen ben de dua ederim, demiş.\n\nAğa bir şey diyemeden eve gider. Ağanın kızı, babasını böyle düşünceli görünce sormuş:\n\n— Neyin var, baba? Ağa olup bitenleri kızına anlatmış. Kız da bunda düşünecek neyin olduğunu, Deli Ahmet’ten daha saf, daha temiz kalpli bir damat bulamayacağını söylemiş. Ağa şaşırmış önce, ama biraz düşününce kızına hak vermiş ve kızını Deli Ahmet’e vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Deli Ahmet dua etmiş ve kuraklık sona ermiş.\n\nKarşı köyün ağasının oğlu, Deli Ahmet’in karısını önceden beri severmiş. Onların mutlu hayatına tahammül edemeyip Deli Ahmet’i kaçırıp bir zindana atmış. Karısı perişandır, uzun zaman geçmesine rağmen kocasından bir haber alamamıştır.\n\nDeli Ahmet, zindanda sıkıldığını söyleyip halı dokumak için malzemeler istemiş. Onlar da bunda bir sakınca görmeyip malzemeleri getirmişler. Çok güzel halı dokuduğunu görünce satmaya karar vermişler.\n\nBir gün karısı çarşıda dolaşırken Deli Ahmet’in işlemelerinden halıyı tanıyıp babasına söylemiş. Babası da:\n\n— Boş ver kızım, o değildir. Gel, ben seni zengin bir kocaya vereyim, demiş. Kızı:\n\n— Hayır baba, ben kocamı seviyorum. Lütfen bana kocamı bul, demiş. Bunun üzerine ağa, arama yapıp bu halıları kimin işlediğini sorar. Adamlar, saf birinin bunu işlediğini söylerler. Ağa bu halıları Deli Ahmet’in işlediğini anlamış ve arayıp Deli Ahmet’i buldurmuş. Bundan sonra mutlu bir hayat yaşamışlar.&nbsp;Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzincan",
        "title": "DAL YUSUF İLE PADİŞAHIN KIZI",
        "text": "Padişahın bir kızı varmış. Padişah bu kızını hiç dışarı çıkarmazmış. Suyunu yemeğini hep hizmetçileri verirmiş. Kız yemeğini yerken içinden küçük bir kemik parçası çıkmış. Bu ne diye atmak isterken evin yukarısındaki cam kırılmış, içeriye güneş ışığı düşmüş. Hiç güneş ışığı görmediği için bu ne diye kız merak etmiş. Evdeki eşyaları üst üste yığıp camdan dışarı bakmış. Baktığı zaman da mevsim kışmış. Kar yağmış. O an evin önünde iki yolcu varmış. Bir kargayı, vurmuşlar karın üstünde yatıyormuş. Yolculardan biri diğerine\n\n— Kan neye benziyor, diye sormuş. Diğeri de Dal Yusuf’un yanaklarının kırmızılığına benzediğini söylemiş. Sonra da kanatlarının karasının neye benzediğini sormuş. Diğeri Dal Yusuf’un kaşlarının karasına benzediğini söylemiş.\n\nKız bu konuşmaları duyunca Dal Yusuf’a âşık olmuş. Günlerce yemek yememiş, hasta düşmüş. Hizmetçiler kızın durumunu babasına anlatmışlar. Babası da bütün doktorları çağırıp kızına baktırmış. Bütün doktorlar kızın sevda çektiğini söylemişler, ama babası inanmamış. Babası doktorlara ceza vermiş. Doktorların birisi kızın babasına:\n\n— Sen kapının arkasında dur, ben de kızınla konuşayım, demiş. Kız doktora anlatınca babası da inanmış. Bunun üzerine babası Dal Yusuf’a mektup göndermiş. Kızının yemeden içmeden kesildiğini mektupta yazmış. Sonra Dal Yusuf mektubun içine saman ve kıl koyup, saman gibi sararsa, kıl gibi incelse de kızını almayacağını söylemiş.\n\nBabası sinirlenmiş ve kızını reddetmiş. Kız da Dal Yusuf’u aramaya başlamış. Şehir şehir dolaşmış ve turnalara Dal Yusuf’un yerini sormuş. Turnalar da sora sora Dal Yusuf’un yerini bulmuş.\n\nDal Yusuf da halası ile kalıyormuş. Kız, gelmiş, Dal Yusuf’un halasına Dal Yusuf’a âşık olduğunu anlatmış. Halası da kızı saklamaya karar vermiş. Sonra da kıza:\n\n— Dal Yusuf, eve gelince kahve içer. Seni görmesi ve tanıması için kahvesini sen, tut, demiş. Kız, Dal Yusuf’a kahvesini tutmuş. Aradan bir ay geçmiş. Dal Yusuf tekrar gelince bu sefer ona su vermiş. Daha sonra Dal Yusuf’un halası, kıza:\n\n— Saman suyunun buharına seni tutalım ki bu sefer seni beğensin, demiş. Kız günden güne iyice zayıflamış, saman gibi sararınca da mektupta yazılanlar olmuş. Dal Yusuf eve gelip kızı sormuş:\n\n— Elinden bir tas su içtim, helallik alayım, demiş. Dal Yusuf kızla konuşmuş, kız da başından geçenleri anlatmış.\n\nDal Yusuf üzüntülü bir vaziyette gitmiş. Halası bu sefer bahçeye mezar koyup su ısıtmış. Dal Yusuf tekrar gelince halası kızın öldüğünü söylemiş. Halbuki kız bahçede saklanıp Dal Yusuf’u izliyormuş.\n\n&nbsp;Dal Yusuf tam bıçağını çıkarıp kendini vuracakken kız ona engel olmuş. Sevinip ikisi birden evlerine gitmişler. Kırk gün kırk gece düğünleri olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Pire ile Bit",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir pire ile bir bit karı koca varmış. Bir kış sabahı bit, pireye:\n\n— Ben kahvaltıyı hazırlıyayım, sen de damı küre ama yağ cos deyince gel, demiş. Böylelikle çıkmış dama. Yoğ cos, demiş; gelmemiş, yağ cos demiş gelmemiş. Çıksa baksa ki bit, pire donmuş kalmış. Başlamış saçını başını yolmaya. Oradan da bir karga geçiyormuş. Merak edip sormuş:\n\n— Neden saçını başını yoluyorsun, demiş bite.\n\n— Ben yolmayım da kimler yolsun, pire gibi bir yiğit öldü, demiş. Karga da:\n\n— Ben de o zaman tüyümü dökerim, demiş. Başlamış tüyümü dökmeye. Döke döke gitmiş bir kavağın yanına gitmiş. Kavak merak edip sormuş:\n\n— Hayırdır karga kardeş neden tüyümü döküyorsun, demiş. Karga da:\n\n— Aman ben dökmeyim de kimler döksün, pire gibi bir yiğit öldü, bit saçını başını yoldu ben de tüyümü döküyorum, demiş. Kavak da:\n\n— Ben de o zaman gözlerimi dökerim, demiş. Başlamış gözlerini dökmeye. Derken oradan bir buzağı geçiyormuş, merak edip sormuş:\n\n— Neden gözlerini dökersin kavak, demiş. Kavak da:\n\n— Ben dökmeyim de kimler döksün. Pire gibi bir yiğit öldü, bit saçını başını yoldu, karga tüyümü döktü, ben de gözlerimi döküyorum, demiş. Bunun üzerine buzağı da:\n\n— Ben de dümbelek olurum, demiş. Çala çala bir çeşmenin başına varmış. Çeşme de merak edip sormuş:\n\n— Hayırdır buzağı kardeş neden dümbelek oldun, demiş. Buzağı da:\n\n— Ben olmayım da kimler olsun. Pire gibi bir yiğit öldü, bit saçını başını yoldu, karga tüyümü döktü, kavak gözlerini döktü, ben de dümbelek oldum, demiş. Çeşme de:\n\n— Ben de şirin akarım, demiş. Başlamış şirin akmaya. Bir kız da çeşmeye su doldurmaya gelmiş. Çeşmenin şirin aktığını görünce merak edip sormuş:\n\n— Neden şirin akıyorsun, demiş. Çeşme de.\n\n— Aman ben akmayayım da kimler aksın. Pire gibi yiğit öldü, bit saçını başını yoldu, karga tüyümü döktü, kavak gözlerin döktü, buzağı dümbelek oldu. Ben de şirin akıyorum, demiş. Kız da:\n\n— Ben de testiyi kırar, boğazıma takarım, demiş testiyi kırmış, boğazına takmış masalda burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Bıdı Bıdı",
        "text": "&nbsp;Bıdı Bıdı\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken kasabanın birinde öksüz bir kız varmış. Bu kız amcasıyla beraber yaşarmış.\n\nKız büyüyüp evlenme yaşına gelince amcası onu&nbsp;evlendirmek istemiş. Bu kızın annesinden kalma bir yüzüğü varmış. Bu yüzük kimin parmağına olursa onunla evlenecekmiş. Kasabanın bütün gençlerini toplamışlar ama yüzük hiçbirine olmamış. Gitmiş de ihtiyar bir adamın parmağına olmuş. Kız ihtiyarla evlenmek için şart koşmuş. Amcasına:\n\n— Bu ihtiyarla evlenirim ama üç şartım var, demiş. Amcası:\n\n— Şartın nedir, deyince kız, bir altın, bir gümüş, bir de posttan elbise istediğini söylemiş.\n\nAmcası kızın bu şartlarını yerine getirmiş. Bir gün kız kasabanın ormanına giderken bir avcıyla karşılaşmış. O sırada kızın üstünde posttan elbise varmış.\n\nAvcı kızı yanına çağırmış ve ona “Bıdı Bıdı” adını vermiş. Almış yanına eve götürmüş. Sonra da annesine kendileriyle kalması için ısrar etmiş. Annesi de kabul etmiş.\n\nAvcı bir gün düğüne gidecekmiş. Annesinden çakmağını istemiş. Çakmağı Bıdı Bıdı verince çok sinirlenmiş ve çakmağı yere fırlatmış. Avcının düğüne gideceğini öğrenen kız, altın elbisesini giymiş ve o da düğüne gitmiş. Bunlar düğünde buluşmuşlar. Avcı, kıza:\n\n— Sen nerede oturuyorsun, demiş. Kız da:\n\n— Çakmakkıran köyünde oturuyorum, demiş. Ertesi gün avcı yine düğüne gitmek için hazırlanıyormuş. Annesinden saati istemiş. Saati, Bıdı Bıdı vermeye kalkışınca avcı saati yere atıp kırmış.\n\nKız bu sefer de gümüş elbisesini giyerek düğüne gitmiş. Avcı, kıza:\n\n— Nerede oturuyorsun, deyince kız:\n\n— Çakmakkıran köyünden Saatkıran köyüne taşındım, demiş. Ertesi gün yine başka bir düğün varmış. Avcı annesinden mendil istemiş. Mendili vermeye yine Bıdı Bıdı yeltenince avcı mendili yırtıp atmış.\n\n&nbsp;Avcı, kıza düğünde:\n\n— Ben seni Saatkıran köyünde bulamadım, deyince kız:\n\n— Saatkıran köyünden mendil yırtan köyüne taşındım, demiş. Bunlar düğünde oynarken Bıdı Bıdı yüzüğünü avcıya vermiş. Bir gün avcı hastalanmış. Avcı hastalanınca ne yediyse, nereye gittiyse hastalığına bir türlü çare bulamamış. Avcının canı çorba çekmiş. Bıdı Bıdı:\n\n— Bu çorbayı ben pişireyim, demiş. Fakat avcının annesi onu küçümseyerek:\n\n— Kılların düşer üstüne, pis hayvan, demiş. O sırada avcı:\n\n— Anne pişirsin kızcağız, demiş. Annesi de izin vermiş. Avcı bu çorbayı yerken yüzük kaşığına gelmiş.\n\nYüzüğü gören avcı uyanmış. Bu yüzüğün kendisinin olduğunu anlamış.\n\n— Bıdı Bıdı gel buraya, diye seslenmiş.\n\n— Bu yüzüğü sen mi koydun, demiş. O da evet demiş. Bunun üzerine avcı kızın üstünü başını yırtıp, dağıtmış.\n\n&nbsp;Saçları beline kadar gelen kız dünya güzeliymiş. Avcı o an kıza âşık olmuş. Daha sonra bunlar evlenip mutlu bir yuva kurmuşlar. Bu masal da burada sona ermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Gülfari",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ülkenin birinde bir padişah varmış. Bu padişahın bir kızı varmış. Adı Gülfari imiş.\n\nKarısı ölmüş. Padişah yeniden evlenmiş. Bu kadın Gülfari’ye çok kötü davranıyormuş. Her işi ona yaptırıyormuş. Kıza yapmadığını bırakmamış. Kızın gözleri kör olmuş, saçları bitle dolmuş.\n\nPadişah artık kızının bu hâlini görmeye dayanamamış ve onu ormana bırakmış. Gülfari burada hıçkırıklar içinde ağlarken bir oduncu sesini duymuş. Kızın yanına gitmiş.\n\n— İns misin, cin misin? Ne için ağlarsın, demiş. Kız:\n\n— Ne insim ne cinim. Ben de senin gibi Allah’ın yarattığı bir kulum, demiş.\n\n— Ne oldu sana böyle, demiş oduncu. Kız başından geçenleri bir bir anlatmış. Oduncu gelmeden önce kızın yanına bir peri padişahı gelmiş ve kıza:\n\n— Buradan kurtulacaksın. Gülünce yüzünde güller açacak, yürüdüğün yerler çayır çimen olacak, yıkandığın sular altın olacak, demiş. Kız, oduncuya bunu da anlatmış. Beni alıp götür buradan, diye yalvarıp yakarmış. Oduncu:\n\n— Seni evime götürürüm ama ben çok fakirim. Hem de karım çok huysuzdur, seni kabul eder mi bilmem, demiş. Oduncu odunlarını eşeğine yüklemiş, kızı da almış, evine gelmiş. Karısına seslenmiş:\n\n— Kadın kadın, bak ormanda ne buldum, demiş. Kadın kızın halini görünce:\n\n— Bula bula bunu mu buldun, demiş. Neyse ite kaka Gülfari’yi yıkamaya, temizlemeye, başlamış. Bir de ne görsün kızın üstüne boşalttığı sular altın olmaya başlamış.\n\nBu, kadını çok sevindirmiş. Sonra üçü birlikte dışarıya çıkmışlar. Bu sefer de Gülfari’nin yürüdüğü yerler çayır çimen olmaya başlamış. Kadın buna da çok şaşırmış. Sonra Gülfari gülmeye başlamış ve yanaklarında güller açmış.\n\nAdam kızın başına geleni bildiği için bir şey demiyormuş, fakat karısını olanlar çok şaşırtmış. Sonra eve dönmüşler. Uyurken kızın rüyasına Hızır girmiş ve demiş ki:\n\n— Bir sarayın önünden geçeceksin. Orada gördüğün kadına bir güle bir göz diyeceksin, demiş.\n\nGülfari sarayın önünden geçmiş. Kadın, kızın yanağındaki güllerden istemiş, kız da kadının gözünü istemiş ve kadının iki gözünü de almışlar, altın bir tasın içine koymuşlar. Hızır gelmiş, gözleri kıza takmış.\n\nGünlerden bir gün padişahın atlarını halka dağıtacağını duymuşlar. Atlar çok cılız ve bakımsız olduğu için dağıtacakmış. Oduncu da at almak istemiyormuş. Kız:\n\n— Git sen de al, demiş. Oduncu atı almış. Atla hep kız ilgilenmiş. Yürüdüğü yerlerdeki çimenleri yiyen at çok beslenmiş. Ona bakarken:\n\n— Sahibin seni de benim gibi attı, diyormuş. Ama at o kadar güzel olmuş ki çok güçlü kuvvetliymiş. Bunun namını padişah da duymuş. Atı geri alabilmek için:\n\n— Dağıtılan atları geri topluyorum, diye duyurmuş. Sonra bu güçlü ata bakan kim ise onu aramaya başlamış. Bir oduncunun baktığını öğrenmiş ve evine gitmiş. Orada kızı görünce tanımış, kendi kızı olduğunu anlamış.\n\n— Benimle beraber gel, saraya dön, demiş. Kızını ormana attığı için çok pişman olmuş. Gülfari oduncu ve karısı da saraya alınırsa geleceğini söylemiş. Hep beraber saraya gitmişler. Padişah, kızına işkence eden ve kör olan karısına:\n\n— Kızımı benden uzaklaştırdın. Yapmadığını bırakmadın. Seni burada istemiyorum artık. Söyle kırk katıra mı razısın, kırk satıra mı? diye sormuş. Kadın:\n\n— Kırk katıra razıyım. Giderim buradan, demiş. Kadın kırk katıra binmiş, gitmiş saraydan. Bundan sonra padişah ve kızı sarayda mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Muş",
        "title": "Geçimsiz Kadın",
        "text": "Zamanın birinde adamın birinin huysuz, geçimsiz, kavgacı bir karısı varmış. Adam ne yapsa bununla baş edemiyormuş. Hâl artık dayanılmaz olunca, adam buna bir çere aramaya başlamış. “Ne yapsam da bu kadından kurtulsam”, diye düşünmüş ve karısını bir kır gezisine götürüp, bir yolunu bulup ondan kurtulmaya karar vermiş.\n\n— &nbsp;Çocuklarıma bir şekilde bakarım, demiş kendi kendine.\n\nKarısıyla beraber kıra giderler. Karısı yemeklerle ilgilenirken, adam bir kuyu görür. Eğilip bakınca çok derin olduğunu görür ve aklına bir fikir gelir. Karısını çağırır ve:\n\n— Şu kuyunun derinliğini görüyor musun, der.\n\nKadın eğilip bakınca, adam bir hamlede kadını kuyuya atar ve gönül rahatlığıyla evine döner.\n\nBu arada kadın kuyuda bir ejderha ile karşılaşır. Bu defa da ejderhayı rahatsız etmeye başlar, yerinin dar olduğunu, biraz ilerlemesini söyler. Bir hafta böyle geçer. Adam çocuklarını idare edemeyince bir ip ve bir kova alarak tekrar kuyunun başına gelir.\n\n— Ne yapayım, karımı alır, çocuklarımın yanına bırakır, bu defa da ben kaçar giderim., diye düşünür adam ve kovayı kuyuya bırakır. İpi çekince kovada bir ejderha olduğunu görür ve ürküp kaçmak isteyince. Ejderha:\n\n— Ne olur beni bu huysuz kadınla bir arada bırakma, söz veriyorum, sana padişahın kızını getireceğim, der. Adam ejderhayı çıkarır ve bunu nasıl yapacağını sorar. Ejderha:\n\n— Beni padişahın sarayının bahçesine götür, ben orada beklerim, padişahın kızını kaçırırım. Sonra padişah dört bir yana haber salacaktır, kızımı bulup getirene kızımı vereceğim, diye. O zaman sen de karşıma dikilirsin, ben de sana kızı veririm, alıp gidersin. Ama gün gelir de vezirin kızını kaçırırsam, sakın karşıma çıkma, seni parça parça ederim, der. Adam:\n\n— Tamam, der ve gider.\n\nEjderha bahçede beklemeye başlar, padişahın kızı çıkınca hemen yakalar, götürür. Padişah dört bir yana haber salar ve kızını kim kurtarırsa, kızını ona vereceğini söyler.\n\nAdam kılıcını kuşanır ve diğer kurtarmak için gelenlerle beklemeğe başlar. Padişah adama şöyle bir bakar ve bunca yetenekli, güçlü adamın içinde ne işi olduğunu, neyine güvendiğini sorar. Adam:\n\n— Padişahım siz bu işi bana bırakın, der ve ejderhanın karşısına dikilir.\n\nEjderha hemen kızı ona verir. Padişah adamı kızıyla evlendirir ve onu çok zengin yapar.\n\nBir zaman sonra ejderha, vezirin kızını kaçırır. Adamın kahramanlığını hatırlayan vezirin karısı koşarak gelir ve adamın ayaklarına kapanır.\n\n— Ne olur kızımı kurtar, ejderha onu kaçırdı, der. Adam:\n\n— Yapamam, deyince. Kadın:\n\n— Bir zaman önce padişahın kızını da kurtarmıştın. Bu iş senin için zor olmayacaktır, deyince adam, kılıcını alır ve ejderhaya gider. Ejderha adamı görünce:\n\n— Ben sana, bir daha karşıma çıkma demedim mi? Şimdi seni parça parça edeyim mi, der. Adam bir hileye başvurarak:\n\n— Ben kızı almaya gelmedim ki, o huysuz karım kuyudan çıkmış, ne yapacağım, bana yardım et demeye geldim, der. Bunu duyan ejderhayı hemen telaşa kaplar, kızı bırakır ve:\n\n— Bu memleket bana haramdır artık, der ve tozu dumana katarak gider. Adam kızı alır ve döner.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "ŞANSSIZ ADAM",
        "text": "Adamın birinin dünyada hiç şansı yoktu. Feleği bulup, neden bu kadar şanssız olduğunu sormak için düştü yola. Gide gide bir vadiden geçti, bir ormana girdi. Ormanda dev bir yılanla karşılaştı. Adam, yılanı görünce korktu, kaçmak istedi. Yılan:\n\n— Dur, kaçma? Kimsin nerden gelir, nereye gidersin, dedi. Adam:\n\n— Dünyada benden daha şanssız kimse yok, feleği bulup neden bu kadar şanssız olduğumu sormaya gidiyorum, dedi. Yılan:\n\n— Aman benim de dayanılmaz bir baş ağrım var, eğer feleği bulursan benim hâlimi de arz et, bana da bir çare bulsun, dedi.\n\nAdam vedalaşıp yola devam etti. Gide gide bir şehre ulaştı. Askerler onu casus sanıp yakaladılar ve padişahın huzuruna getirdiler. Padişah bakar ki saf, temiz bir adama benziyor, sorar:\n\n— Kimsin, ne işin var buralarda, dedi. Adam:\n\n— Dünyada benden daha şanssız kimse yok, feleği bulup neden bu kadar şanssız olduğumu sormaya gidiyorum, dedi. Başından geçenleri anlattı. Padişah:\n\n— Benim de bir derdim var, devleti yönetemiyorum, eğer feleği bulursan benim hâlimi de arz et. Bana da bir çare bulsun, dedi.\n\nAdam vedalaşıp yola devam etti. Gide gide bir denize ulaştı. Denizde büyük bir balık gördü. Balık:\n\n— Kimsin ne arıyorsun buralarda, dedi. Adam:\n\n— Dünyada benden daha şanssız kimse yok, feleği bulup neden bu kadar şanssız olduğumu sormaya gidiyorum, dedi ve başından geçenleri anlattı. Balık:\n\n— Benim de bir derdim var, denizdeki bütün hayvanlar benden kaçıyor, hiçbirine zarar vermediğim hâlde. Feleği bulursan benim hâlimi de arz et, bana da bir çare bulsun, dedi.\n\nAdam tekrar yola koyuldu. Gide gide feleği buldu. Hâlini ve başından geçenleri anlattı felek:\n\n— Sen geri git, şansın açılacaktır, dedi.\n\n— Balığa söyle, onun kafasında elmas var, ışığı çevreye yayıldığı için diğer hayvanlar onu görüp kaçıyor. Padişaha söyle, o, kadın olduğu için devleti yönetemiyor. Yılana söyle, onun çaresi dünyadaki en ahmak insanı bulup, onun beynini yemesidir, dedi.\n\nAdam geri döner, gide gide denize ulaşır ve balığı görür. Balık:\n\n— Feleği buldun mu, dedi. Adam:\n\n— Buldum, dedi. Balık:\n\n— &nbsp;Benim için ne dedi, dedi. Adam:\n\n— Senin başında elmas varmış, ışığı çevreyi aydınlattığı için, ışığı gören hayvanlar kaçıyormuş, dedi. Balık:\n\n— O zaman gel, benim kafamı yar. O elması al. Hem sen zengin olursun hem ben de bu yalnızlıktan kurtulurum, dedi. Adam:\n\n— Ne işim olur benim elmasla? Felek şansımın açılacağını söyledi. Ben yoluma gidiyorum, dedi ve uzaklaştı.\n\nGide gide şehre ulaştı ve padişahın huzuruma geldi. Padişah:\n\n— Feleği buldun mu, dedi. Adam:\n\n— Buldum, dedi ve başından geçenleri anlattı. Padişah:\n\n— Benim için ne dedi, dedi. Adam:\n\n— Senin kadın olduğun için devleti yönetemediğini söyledi, dedi. Padişah:\n\n— Mademki sırrımı öğrendin, gel benim kıyafetimi giy, sen padişah ol, evlenelim, zenginlik içinde yaşayalım, dedi. Adam:\n\n— Yok, olmaz. Ne işim olur benim padişahlıkla? Felek, bana şansımın açılacağını söyledi, ben yoluma gidiyorum, dedi. Gide gide vadiye ulaştı ve ormana girdi, yılanı buldu. Yılan:\n\n— Feleği buldun mu, dedi. Adam:\n\n— Buldum, dedi ve başından geçenleri anlattı. Yılan:\n\n— Benim için ne dedi, diye sordu. Adam:\n\n— Dünyadaki en ahmak insanı bulup, beynini yersen, baş ağrısından kurtulacağını söyledi, dedi. Yılan, gülümseyerek:\n\n— Dünyada senden ahmak kim var ki, dedi.\n\nHemen adamın üzerine atladı ve adamın beynini yedi.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Muş",
        "title": "Fare",
        "text": "Dervişin biri bir gün deniz kenarında otururken aniden yukarıdan, bir kuşun pençesinden kucağına bir fare yavrusu düşer. Derviş ona acır, evine götürür ve hanımına ona iyi bakmasını tembihler. Kadın bir zaman fareye bakar, sonra bir gün dervişe:\n\n— Bizim çocuğumuz olmuyor, bu böyle gitmez, dua et bu fare yetişkin bir kıza dönüşsün, hem seviniriz hem de bana yardımcı olur, der. Derviş dua eder, fare yetişkin bir kıza dönüşür.\n\nGün gelir bu kızına artık evlenme çağı gelir. Derviş, kızını alır karşısına:\n\n— Atık senin evlenme çağın geldi, seni evlendireceğim, der. Kız:\n\n— Öyle biri ile evlendir ki beni, dünyada ondan daha kuvvetli şey olmasın, der. Derviş:\n\n— Dünyadaki en kuvvetli şey güneştir, der ve güneşe gider. Güneşe:\n\n— Benim bir kızım var, dünyada senden daha güçlü şey olmadığı için, onu seninle evlendireceğim, der. Güneş:\n\n— Dünyada benden daha kuvvetli bulut var, o çıktığında her tarafı kapatır ve benim ışığımı da yok eder, der. Derviş buluta gider:\n\n— Benim bir kızım var, dünyada senden daha güçlü şey olmadığı için, onu seninle evlendireceğim, der. Bulut:\n\n— Benden daha kuvvetli rüzgâr var, o çıkınca ortalığı toza dumana katar. Benim her bir parçamı bir tarafa atar, der. Derviş rüzgâra gider:\n\n— Benim bir kızım var, dünyada senden daha güçlü şey olmadığı için onu seninle evlendireceğim, der. Rüzgâr:\n\n— Benden daha kuvvetli dağ var, ne yaparsam yapayım onu yerinden oynatamam, der. Derviş dağa gider:\n\n— Benim bir kızım var, dünyada senden daha güçlü şey olmadığı için, onu seninle evlendireceğim, der. Dağ:\n\n— Benden daha kuvvetli fare var. Benim altımı delik deşik ediyor, der. Derviş fareye gider:\n\n— Benim bir kızım var, dünyada senden daha güçlü şey olmadığı için, onu seninle evlendireceğim, der. Fare:\n\n— Bu mümkün değil. Bir insan ancak insanla evlenebilir. Senin kızın fare olursa onunla evlenirim, der. Derviş kızına gelir, olanları anlatır. Kız, babasına:\n\n— Dua et, fare olayım tekrar, beni onunla evlendir, der.\n\nDerviş dua eder, kız fare olur ve diğer fare ile evlenir. Her şey aslına döner.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "BİR GARİP ÜZÜM",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Çok söylemesi günahmış. Çok eski zamanlarda bir padişah varmış. Bu padişahın üç kızı varmış. Bu padişah bir gün başka bir ülkeye seyahate çıkmak istemiş ve kızlarına:\n\n— Benden ne hediyeler istersiniz, oradan getireyim, demiş.\n\nEn büyük kızı zümrüt küpe ile zümrüt bilezik istemiş. Ortanca kızı elmas küpe ile yüzük ve değerli şeyler istemiş. En küçük kızına gelmiş sıra, fakat küçük kızı bir türlü karar veremiyormuş. Hocasına danışmak istediğini söylemiş ve gitmiş.\n\nHocasının yanına ulaşmış. Bütün olanı biteni ona anlatmış Hocası da:\n\n— Kızım, baban başka ülkeden şu çeşit üzüm getirsin, eğer getirmezse gelirken gemisi fırtınaya tutulsun, demiş. Kız bunu gidip aynen babasına aktarmış. Babası da:\n\n— Allah Allah, bu nasıl istek kızım, deyip yola çıkmış. İki kızın isteklerini alan padişah, küçük kızının istediği üzümü bir türlü bulamamış.\n\n— Aman canım, ben de onsuz giderim, demiş.\n\nGemiye binip biraz gittikten sonra fırtına kopmuş. Bir fırtına ki, sanki gemiyi alıp ters çevirecek. Padişah kaptana geldikleri ülkeye geri dönmesini söylemiş.\n\nÜlkeyi didik didik etmiş, en sonunda üzümü bulup eve geri dönmüş. Hediyelerini kızlarına vermiş. En küçük kız aldığı üzümü hocasına götürmüş, hocası da:\n\n— Kızım odana git, ortalığı bir güzel topla, yerleştir, sen de en güzel elbiselerini giy, kapını kilitleyip bu üzümü odanın tavanına as ve okşa, demiş.\n\nKız hocasının dediklerini aynen yapmış. Odanın duvarında bir kapı açılmış. Kapıdan aslan gibi bir şehzade çıkmış. Bu oğlanla sefa sürmüş ve odasından dışarı hiç çıkmamış. Ablaları merak etmişler. Bir gün kardeşleri:\n\n— Biz hamama gidiyoruz, hadi sen de gel, demişler. Kız ısrara dayanamamış ve teklifi kabul etmiş. Bu üç kardeş hamama giderler. En büyükleri:\n\n— Eyvah gördünüz mü, sabunla lifi unutmuşum, demiş ve saraya dönmüş. Bir çilingir ile kardeşinin odasını açmış ve bakmış ki, oda tertemiz. Gözü üzüme ilişmiş. Üzümü okşayınca duvardan yine bir kapı açılmış. Oğlan karşısında sevgilisini göremeyince kaçıp gitmiş. Kız da takip etmiş. Oğlanı kız kovalarken, oğlanın gittiği yolun kenarındaki lambaları kırmış. Yollara sabun sürmüş ve bu sayede tekrar dönüp hamama dönmüş.\n\nEn küçük kız hamamdan dönünce üzümü okşamış. Oğlan yoldan gelirken kaymış ve yerdeki camlar bütün sırtına ve vücudunun diğer yerlerine batmış. Oğlan sarayına geri dönmüş. Kız beklemiş, beklemiş ama gelmemiş. Hemen babasına koşmuş ve durumu anlattıktan sonra babasından bir demir asa ile keskin kılıç alıp yola düşmüş.\n\nYolda giderken biraz dinlenmek ister, bir söğüt ağacı görmüş, söğüt ağacına:\n\n— Eğil söğüdüm eğil, demiş.\n\nAğaç eğilmiş, kız üzerine çıkmış. Sonra üç dev gelmiş oraya. Biri, diğerlerine kızın sevgilisinin gelenleri anlatmış. Ardından:\n\n— Oğlanın iyileşmesi için bizim beyinlerimizle yıkanması gerekirmiş, demiş. Öbürleri kızmış:\n\n— Sus etrafta insanoğlu duyar, demişler.\n\n&nbsp;Daha sonra devler uyurlar ve kız ağaçtan iner. Kılıcıyla bir çalışta üçünün de başını düşürür. Beyinlerini çıkarıp yola düşer. Sarayın önüne varır. Doktor kılığına girer. Oğlanın anası:\n\n— Gel oğlum, bir de şu doktoru çağıralım, der ve onu çağırırlar.\n\n&nbsp;Kız, hamama gitmeleri gerektiğini söyler ve hamama kimsenin gelmesini istemez.\n\nOğlan bu beyinlerle bir güzel yıkanır. Vücudunda tek bir yara bere kalmaz. Babası bu işe çok sevinir ve doktor olarak bildiği kıza:\n\n— Dile benden ne dilersen, der. Kız da:\n\n— Sağlığınız efendim. Yalnız elimi yıkarken gördüğün altın leğenle altın ibriği verseniz kâfidir, der.\n\nDaha sonra onları alıp eve döner. Yine evini yerleştirir, kendisi güzelce giyinir ve kapısını kilitleyip üzümü okşar. Oğlan kılıcı çekili vaziyette gelir. Kızı karşısından görünce hemen boynunu vurmak istemiş ama yerde altın leğen ve ibriği görünce sakinleşmiş.\n\nKız, oğlanın yanına oturup tüm olan bitenleri bir bir anlatmış. Sonra oğlan kıza alıp sarayına götürmüş, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Öksüz Fadime",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Az söyleyen sevap, çok söyleyen günah işlermiş.\n\nBir aile varmış. Herkes çok mutluymuş. Bir gün anne ölmüş. Aradan zaman geçince adam evlenmiş. Evlendiği kadının da bir kızı varmış. Üvey anne, adamın kızı olan Fadime’ye her işi yaptırırmış. İnek otlattırmış, tavuk yemlettirir imiş, çamaşır, bulaşık yıkatırmış. Kendi kızını da süsleyip püsleyip gezdirirmiş.\n\nFadime inek otlatmaya giderken üvey kardeş peşine takılmış. Fadime orada hem inek yayıyor hem de yün eğiriyormuş. Orada bir rüzgâr çıkmış. Fadime’nin kolundaki yünü rüzgâr alıp götürmüş. Üvey kardeşi, Fadime’ye:\n\n— Seni anneme söyleyip dövdüreceğim, demiş.\n\nFadime yünün peşinden koşmuş, üvey kardeşi de onun. Fadime dereye varmış, dereden bir kadın çıkmış. Kadın, Fadime’ye:\n\n— Saçlarım çok kaşınıyor, tarar mısın, demiş. Fadime taramış. Yaşlı kadına güzel sözler söylemiş. Kadın:\n\n— Önüne bir siyah su çıkacak, onu oku üfle geç. Biraz daha ileride beyaz bir su çıkacak. Oradan da elini yüzünü yıka geç, demiş. Kadın üvey kardeşe:\n\n— Saçlarım çok kaşınıyor, tarar mısın, demiş. Üvey kardeşi asla bunu yapmamış. Yaşlı kadına hakaret etmiş. Yaşlı kadın:\n\n— Önüne bir siyah su çıkacak, elini yüzünü yıka geç. Biraz daha ileride bir beyaz su çıkacak. Oradan da oku üfle geç, demiş.\n\nFadime bir güzel olmuş, güzelliği göz kamaştırmış. Üvey kardeş ise çok çirkinleşmiş. Alnından uzun, kırmızı bir şey çıkmış.\n\nFadime’yi gören oğluna istemek için gelmiş. Kadın kendi kızını süsleyip Fadime diye gösterirmiş ama kimse inanmıyormuş. Fadime’nin yaydığı ineklerden biri Fadime’ye:\n\n— Ben öleceğim. Benim etimi yiyin. Kemiklerimi de saklayıp kırk gün sonra çıkar, demiş.\n\nSonra ineği kesip etini yemişler. Fadime kemikleri evin bahçesine gömmüş. Fadime’yi yine istemeye gelmişler. Üvey anne Fadime’yi tandıra sokmuş, üzerini de örtmüş. Kendi kızını yine süsleyip isteyenlere göstermiş. Bir horoz gelip eşiğin üzerine dikilmiş:\n\n— Gıygılı gıyık, Fadime kız da tandırda, demiş. Ama oradakiler anlamamış. Horoz tekrar gelmiş:\n\n— Gıygılı gıyık, Fadime kız da tandırda, demiş.Üvey anne geçiştirmiş.\n\n— Bu horoz böyle öter, demiş. Horoz tekrar gelmiş:\n\n— Gıygılı gıyık, Fadime kız da tandırda, demiş.\n\nOradakiler Fadime’nin tandırda olduğunu anlamışlar. Tandıra gidip Fadime’yi bulmuşlar. Fadime’nin doğan aya doğmuş, çağan güne çağmış güzelliğini görmüşler. Fadime’yi o isteyenlere vermişler.\n\nFadime’nin evlendiği adam çok fakirmiş. Aradan kırk gün geçmiş. Fadime kemikleri bahçeden çıkarmış. Kemiklerin hepsi altına dönüşmüş. Birazını üvey annesine vermiş. Geri kalanıyla da çok zengin olmuş ve çok mutlu olmuşlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Bilecik",
        "title": "Böcek Bacı",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, az gitmiş, uz gitmiş, arkasına bir bakmış ki bir çuvaldız yol gitmiş.\n\nBöcek bacı yolda ilerlerken bir çiftçiyle karşılaşmış. Çiftçi:\n\n— Böcek bacı, böcek bacı nereye, demiş. Böcek bacı:\n\n— El almaya, gün görmeye, sarı pabuç giymeye, hanımlara def çalmaya, demiş. Çiftçi:\n\n— Böcek bacı bana varır mısın, demiş. Böcek bacı:\n\n— Varırım ama sinirlendiğin zaman beni neyle döveceksin, demiş. Çiftçi:\n\n— Şu elimde gördüğün sopayla, demiş.\n\nBöcek bacı duruma razı olmamış. Tekrardan yola koyulmuş, yolda ilerlerken karşısına bir sıçan çıkmış. Sıçan:\n\n— Böcek bacı, böcek bacı nereye, demiş. Böcek bacı:\n\n— El almaya, gün görmeye, sarı pabuç giymeye, hanımlara def çalmaya, demiş. Sıçan:\n\n— Böcek bacı bana varır mısın, demiş. Böcek bacı:\n\n— Varırım ama sinirlendiğin zaman beni neyle döveceksin, demiş. Sıçan:\n\n— Şu gördüğün kuyruğum ile, demiş.\n\nBöcek bacı kabul etmiş ve evlenmişler. Yuvalarında huzurla yaşamaya başlamışlar. Bir gün evdeki çamaşırları ve bulaşıkları yıkamak için dere kenarına inmişler.\n\nSoğan kabuğu leğenleri, ceviz kabuğu tencereleri, badem kabuğu taslarıymış. Böcek bacı dere kenarında temizlik yaparken, sıçan köye düğüne gitmiş. Böcek bacı da temizlik yaparken ayağı kaymış. Yan yatmış, çamura batmış. Ne yapsa kurtulamamış. İlerden gelen atlıları görmüş. Atlılara:\n\n— Ey atlılar atlılar, başı baş altılar, düğüne gidiyorsanız, sıçan beye söyleyin, saçı uzun böcek hanım yan yatmış, çamura batmış deyin, demiş.\n\nAtlılar olayı sıçana anlatmış. Sıçan böcek bacıya yardıma gelmiş. Kuyruğunu uzatmış. Böcek bacı tutmamış, sıçana tavır yapmış.\n\n— Ben burada çırpınırken sen orada eğlen, demiş. Sıçan:\n\n— Geldim işte yardıma, çık oradan, demiş.\n\nBöcek bacı inatlaşmış bir kere; çıkmayacağını söylemiş. Sıçan dayanamamış bir tekmede o vurmuş, böcek bacı boylu boyunca toprağa gömmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Sarayın Eşi",
        "text": "Sarayın Eşi\n\nÜlkenin birinde fakir, anasıyla yaşayan Ahmet isimli bir delikanlı varmış. Gönül bu ya Ahmet gönlüne padişahın kızına kaptırmış. Anasına:\n\n— Git padişahın kızını bana iste, demiş.\n\nKadın gitmiş; ama gittiğine gideceğine pişman olmuş; çünkü padişah kadını yaka paça dışarı attırmış. Durumu haber alan Ahmet, göl kenarına gitmiş, kırk gün Allah’a yalvarmış. Kırk günün sonunda gölden Arap çıkmış:\n\n— Dile dileğini vereyim muradını, demiş. Ahmet’in parmağına yüzük takmış.\n\n— Bu yüzüğe bir dil çal, ben hazırım, demiş. Ahmet dilini sürmüş.\n\n— Karnım aç, demiş. Arap:\n\n— Açıl sofram açıl, türlü türlü yemekler saçıl, deyince sofra donanmış. Ahmet anasına gitmiş.\n\n— Ana sofrayı getir, deyince, anası:\n\n— Evde ne var ki ben sofrayı getireyim, demiş. Ahmet de:\n\n— Sen getir, demiş. Anası sofrayı getirince:\n\n— Açıl sofram açıl, türlü türlü yemekler saçıl, deyince sofra donanmış, anası çok şaşırmış, aynı zamanda sevinmiş de.\n\nBir gün anası komşularını yemeğe çağırmış. Komşular gelmiş, yemiş içmişler ama sofra tükenmemiş. Komşuları kıskanmış ve bu sofrayı çalmışlar.\n\nAhmet eve geldiğinde sofrayı göremeyince anasına sormuş, anası da:\n\n— Ben kapıyı açık koyup tarlaya gittim, geldim yok, demiş. Ahmet yüzüğe dil çalmış. Arap, Ahmet’e tokmak verip komşularını çağırmasını istemiş.\n\nKomşular da yine yemek verileceğini sanarak hemen gelmişler. Ahmet:\n\n— İn tokmağım, bin tokmağım, deyince komşular dayak yemeye başlamışlar. Ahmet:\n\n— Soframı getirin, demiş, komşular sofrayı getirince tokmak durmuş. Ahmet sofrasını kapıp padişaha gitmiş:\n\n— Biz zengin olduk, kızına talibim, deyince padişah:\n\n— Sarayımın eşini yaparsan kızım senindir, demiş.\n\nAhmet yüzüğe dil çalınca sarayın eşi hemen yanına konmuş. Gece o gün padişah için bir türlü bitmemiş; çünkü hava o gün hiç ışımamış.\n\nHavaya bakmak için cama çıkan padişah, saraydaki karanlığın sebebin Ahmet’in yaptırdığı yandaki sarayın olduğunu anlamış.\n\nAhmet kızı almış, gökten üç elma düşmüş; biri söyleyene, biri yazana, sonuncu da okuyana.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "DELİKANLI İLE EJDERHA",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Çok söylemesi çok günahmış. Evvel zaman içinde bir ülke varmış. Bu ülkenin su ihtiyacı sadece bir yerden karşılanırmış. Başka sular da varmış ama kötü olduğu için kullanılmıyormuş. Dağların ötesinden gelen bu suyun başında bir ejderha bulunurmuş. Bu Ejderha:\n\n— Her yıl bir kızı bana kurban edeceksiniz, yoksa size su vermem, dermiş. O ülke halkı da buna bir çare bulmaya karar vermişler. Bunun için birini ejderhayı öldürmesi için suyun geldiği karanlık dünyaya göndermeye karar vermişler. Gönüllü olan bir delikanlı:\n\n— Ben oraya giderim. Eğer ben ejderi öldürürsem suda kan göreceksiniz, sonra su temizlenecek. Öldüremezsem bekleyin bir süre sonra benim ölüm haberim gelir, demiş.\n\nYiğit delikanlı yola düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, sonunda karanlık dünyaya giden kuyunun başına gelmiş. Kuyunun içine girmiş. Burada yedi kapı görmüş. Tabii hangisine gireceğini şaşırmış. Kapılardan birkaçına girmiş ama hiç hoş olmayan şeyleri görüp ürpermiş. Sonunda karanlık dünyanın kapısını bulmuş ve içeri girmiş.\n\nEjderin de bir dudağı yerde bir dudağı gökte imiş. Onu ancak bir hamlede başını keserek öldürmesi gerekiyormuş, yoksa mümkünü yok öldüremezmiş. Ejderle bir süre söz düellosu yaptıktan sonra bir hamlede ejderhanın başını kesmiş. Kesik baştan şöyle bir ses çıkmış:\n\n— İnsanoğlu bir daha vur, bir daha, diye. Yiğit delikanlı:\n\n— Ben annemden bir kere doğdum. Sana bir daha vurursam kesinlikle seni öldüremem, demiş. Ejderha oracıkta ölmüş. Ejderhanın ölümüyle diğer su kaynakları da temizlenmiş. Ülke bol suya kavuşmuş.\n\nGel gelelim delikanlıya; karanlık dünyadan çıkması gerekiyormuş ama nasıl çıkacağını bilmiyormuş. Ayrıca çıkış yolu kuyuda değilmiş.\n\nDelikanlı kara kara düşünürken karanlık dünyanın bilginlerinden biri delikanlıya bir kuş vermiş. Bilgin, kırk tuluk süt, kırk tuluk et vererek delikanlıya:\n\n— Yiğit bu kuşa bineceksin “Ah!” dedikçe et, “Vah!” dedikçe süt ver, demiş. Tam ışık dünyaya gidecekken et bitmiş. Delikanlı hemen bacağından bir parça et kopararak kuşa vermiş. Işığa çıkmışlar. Delikanlı kuşun sırtından inmiş. Kuş:\n\n— İnsanoğlu hadi yoluna yürü bakalım, demiş. Delikanlı yürürken topallamış. Kuş:\n\n— Sen bacağından kesip bana verdin. Yiğit bir delikanlısın. Al etini, yutmadım, dilimin altında sakladım, geri yapıştır bacağına, demiş.\n\nEti vermiş delikanlı bacağına yapıştırmış. Delikanlı kuşa teşekkür etmiş. Kuş geri karanlık dünyaya, delikanlı da ülkesine dönmüş.\n\nKırk gün kırk gece eğlence düzenlemişler. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Dev ve Peri Kızı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemim beşiğini tıngır mıngır sallar iken, kocaman bir ormanda yaşayan bir dev varmış. Alışılageldiği gibi bu dev kötü değil, tam tersine iyi bir devmiş.\n\nBu dev ormanda gezer dolaşır, doğanın kokusunu içine çeker ve tüm bu güzellikler içine layık olmadığını düşünürmüş. Çünkü dev kendinin çok büyük ve çirkin, aynı zamanda işe yaramaz olduğuna inanıyormuş.\n\n— Bu güzelliklerin içine benim gibi çirkin ve koca bir yaratık hiç yakışır mı, diyormuş.\n\nAyrıca dev ormandaki hiçbir hayvanın kendisini sevmediğini zannedermiş. Onlardan saklanmaya çalışırmış. Ama çok büyük olduğu için onu hiçbir mağara ve ağaç saklayamazmış. Hep bu düşüncelerle kendini yiyip bitiren dev, bir gün ormanda güzeller güzeli bir kız görmüş. Kız önündeki kazana bir şeyler atıyor ve onu sürekli karıştırıyormuş. Dev kızın yanına yaklaşmış ve sormuş:\n\n— Sen de kimsin?&nbsp;Kız cevap vermiş:\n\n— Ben iyilik perisiyim. İyilik büyüsü hazırlıyorum. Bu orman güzelliklerle dolu, büyümün içine güzellik katmaya geldim. Büyümü hazırladığım zaman herkese iyilik yapabileceğim. Bu büyülü sudan içen herkesin dileğini gerçekleştireceğim. Dev, duyduklarına inanamamış.\n\n— Bana da bu sudan verir misin? Ben de bu büyülü sudan içip küçülmek istiyorum. Diğer insanlar gibi olmak istiyorum. Hiç kimse benden korkmasın, kaçmasın. Ama bu çirkin ve kocaman hâlimle herkes benden kaçıyor. Ve beni kimse sevmiyor, demiş.\n\nİyilik perisi devin çirkin olmadığını, aslında ormandaki herkesin onu sevdiğini söylese de devi ikna edememiş. Sonunda sudan ona vermeye karar vermiş. Yalnız bir şartının olduğunu söylemiş. Dev bu suyu ancak karşı tepeye geçince içebilecekmiş.\n\nDev kabul etmiş. Suyu alıp karşı tepeye doğru yola koyulmuş. Yolda bir arı vızıltısı duymuş. Bir arı, deve:\n\n— Sen çok güçlüsün, yardım et, ters dönen kovanımızı düzelt, tüm ailem kovanın altında kaldı, diye yalvarmış.\n\nDev kovanı düzeltmiş. Arılar deve teşekkür edip&nbsp;övgü dolu sözler söylemişler. Dev, çok mutlu olmuş.\n\nYoluna devam ederken bir kuş yuvasının daldan düştüğünü görmüş. Yuvada yavru kuşlar ötüyormuş. Anne kuş ise çaresizce yuvanın etrafında dolaşıyormuş. Devi görünce çığlık çığlığa yardım istemiş.\n\n— Ah dev kardeş, yardım et! Yavrularımı ve yuvamı kurtar, demiş.\n\nBunun üzerine dev yavruları yuva ile birlikte alıp dala yerleştirmiş. Kuş, deve teşekkür etmiş.\n\nDev, yardım etmenin gururu ve huzuru ile yoluna devam etmiş. Ormanda yardıma ihtiyacı olan o kadar çok küçük hayat varmış ki, bunları daha önce fark etmediği için hayıflanarak herkese yardım etmeye başlamış. Ve aslında ormanda onun da bir yeri olduğunu, üstelik yardım ettiği canlıların onu gerçekten sevdiğini anlamış.\n\nBakmış ki karşı tepeye varmış. Fakat büyülü suyu içmekten vazgeçmiş. Çünkü artık kendini seviyormuş. Bundan sonraki hayatını yardım ederek ve mutlu yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Padişahın Üç Kızı",
        "text": "Bir zamanlar bir padişahın üç kızı varmış. Fakat bu padişah kızlarını evlendirmezmiş, bu iş kızları çok üzermiş. Kızlardan biri evlenme yaşını çoktan geçmiş, biri yeni geçmiş, biri de tam evlenme çağındaymış.\n\nBu üç kız babalarına artık evlenmek istediklerini belli etmek için, üç karpuz yollamışlar. Birinin içi tamamen geçmiş, biri yarı geçmiş ve diğeri de tam yeme zamanında imiş. Babaları bunun üzerine bu üç kızı çağırıp o gece rüyaya yatmalarını, rüyalarında kimi görürlerse onunla evlendireceğini söylemiş.\n\nErtesi sabah rüya görmediği hâlde büyük kız, vezirin büyük oğluyla evlendiğini gördüğünü, söylemiş. Padişah onu vezirin büyük oğluyla evlendirmiş.\n\nOrtanca kızı da rüya görmediği hâlde vezirin ortanca oğluyla evlendiğini gördüğünü söylemiş, onu da vezirin ortanca oğluyla evlendirmişler.\n\nAma küçük kız gerçekten o gece bir rüya görmüş. Rüyasında babası altın bir ibrikle eline su döküyormuş. Padişah bunu duyunca çılgına dönmüş:\n\n— Koca padişah hiçbir kızın eline su döker mi, demiş. Hemen celladı çağırmış:\n\n— Bu kızı öldür, kanlı gömleğini bana getir, demiş.\n\nCellat kızı almış, ormana götürmüş ama bir türlü öldürmeye kıyamamış. Kızı serbest bırakmış. Bir kuş vurup kanını gömleğe bulaştırıp padişaha götürmüş.\n\nKız hava karardıkça korkmaya başlamış. Ormanın içinde bilmeden yürüyormuş. Uzakta bir ışık görmüş, kapıyı çalmış, içeriden çıkan iki ihtiyara başından geçenleri anlatmış. İhtiyarların hiç çocukları olmamış, bu kızı öz evlatları gibi sahiplenmişler.\n\nBir gün kız kapının önünü temizlerken bir atlı gelmiş. Çok yakışıklı olan delikanlı kızı görür görmez vurulmuş. Birbirlerine âşık olmuşlar.\n\nDelikanlı birkaç gün sonra büyük bir kalabalıkla gelmiş. Meğer padişahların padişahının oğluymuş. Hemen düğün kurulmuş, her yerden bu güzel gelini görmeye gelmişler.\n\nBu güzel gelinin namını duyan babası da bilmeden bu gelinin güzelliğine bakmaya gelmiş. Ama geç kaldığı için gelini görmesine izin vermemişler.\n\nO sırada ibrikçi padişaha gelinin yemek yediğini, yemekten sonra eline su dökmek bahanesiyle onu görebileceğini söylemiş.\n\nPadişah kabul etmiş. Yemekten sonra kızının elini yıkaması için altın ibrikle eline su dökmüş. Tabii padişah kızını tanıyamamış ama her gün öldürttüğü kızı için vicdan azabı çekiyormuş.\n\nKız babasını tanımış, rüyasının da tıpkı böyle olduğunu ve başından geçenleri anlatmış. Babası da çok pişman olduğunu söyleyip af dilemiş.\n\nBunun üzerine tekrar kırk gün kırk gece daha düğünler yapılmış. Hep birlikte çok mutlu bir ömür sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Üzüm Tatlısı Oğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir evli çift varmış. Bu evli çiftlerin çocukları olmuyormuş. Bir ihtiyar dedeye sormuşlar:\n\n— Çocuğumuz olmuyor, ne yapalım, demişler. İhtiyar dede:\n\n— Yatarken başucunuza bir kalbur üzüm koyun. Üzümler gibi tatlı çocuklarınız olur, demiş. İhtiyar dedenin dediği olmuş, iki tane çocukları olmuş. Çocukların biri kız, biri erkekmiş,\n\nKız çocuğu fazla uzun yaşamamış. Erkek çocuk büyümüş, yedi sekiz yaşlarına gelmiş.\n\nBir gün babası tarlaya çift sürmeye gitmiş. Annesi:\n\n— Oğlum, babanın azığını götür, demiş. Azığı tarlaya göndermiş.\n\nÇocuk tarlaya gitmiş. Babasına seslenmiş:\n\n— Babacığım tarlanın ne tarafından geleyim, demiş. Babası:\n\n— Tarlanın kenarından gel, demiş. Çocuk ekmeğin bir kenarından ısırmış. Tekrar sormuş;\n\n— Baba, ne taraftan geleyim. Babası:\n\n— Kenardan gel, demiş. Çocuk ekmeğin kalanını da yemiş. Ekmek bitmiş. Babasından utanmış, babasına azık almak için tekrar yola çıkmış ve ormanda kaybolmuş. Karşısına avcılar çıkmış. Avcılardan korkup odun olmuş.\n\nGünün birinde üç tane genç kız, akşam vakti ormana odun toplamaya gelmişler. Kızlardan bir tanesi avcılardan korkup odun olan çocuğu çuvalına koymuş. Ama kaldıramamış, çok ağırmış. Diğer arkadaşlarını yardıma çağırmış. Üçü çuvalı taşıyarak ormanın çıkışına gelmişler. Ancak hava karardığı için evlerinin yolunu bulamamışlar.\n\nUzakta bir yerde horoz ötüyormuş, bir yerde duman tütüyormuş. Kızlardan bir tanesi:\n\n— Horoz öten yere gidelim, demiş. Diğerleri:\n\n— Duman tüten yere gidelim, demiş. Duman tüten yere gitmek isteyenler çok acıktık belki orda yemek pişiyordur diye düşünmüşler.\n\nKapıyı üç kere çalmışlar. Cadı kapıyı açmış:\n\n— Aman Allah’ım! Ben de çok acıktım, sizi yiyebilir miyim, demiş.\n\n— Torbanızdaki odunu ocağa dökün, ateş iyice çoğalsın ki sizi daha iyi kızartayım, demiş.\n\nKızlar odunu cadının salonunun ortasına dökmüşler. Cadı odunu kaldıramamış. Kızlara bağırarak:\n\n— Odunu siz taşıyın, demiş. Kızlar oduna yaklaşmış yaklaşmasına ama bir de bakmışlar ki odun kocaman yakışıklı bir bey olmuş. Üzüm tatlısı oğlan tekrar canlanmış.\n\nHep birlikte cadıyı yakmışlar. Bu kızlardan birisiyle yakışıklı oğlan evlenmiş ve mutlu sona ulaşmışlar.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri üzüm tatlısı oğlan ile kızlara, biri anlatana, biri de dinleyenlere.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Tilki ile Leyleğin Arkadaşlığı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir tilki ile leylek varmış. Bunlar arkadaş olmuşlar ve yiyecekleri kalmadığından bir dağa yiyecek aramaya gitmişler. Tilki:\n\n— Leylek arkadaş, aynı yöne gitmeyelim, ayrı yönlere gidip arayalım, akşama görüşürüz, demiş. Leylek de kabul etmiş. Ayrı yönlere dağılarak yiyecek aramaya başlamışlar.\n\nTilki bir dedeye rast gelmiş. Dede iki kasa balık toplamış, at arabasına koymuş, pazara satmaya götürüyormuş. Tilki: “bu balıkları bir şekilde almalıyım” diye düşünmüş ve dedeyi kandırmaya karar vermiş.\n\nDede gelmeden geçeceği yola yatarak ölü taklidi yapmış. Dede tilkiyi ölü sanmış ve derisini satarım diye düşünerek balık kasalarının üzerine koymuş.\n\nTilki balıkları yavaş yavaş yola saçmaya başlamış, kasalar boşalınca da at arabasından inip saçtığı balıkları toplayarak mağarasına dönmüş. Balıkları tavana asmış, leyleğin görmemesi için. Leylek akşam olunca gelmiş ve:\n\n— Tilki arkadaş, ben bir şey bulamadım, demiş. Tilki de:\n\n—Ben de bulamadım leylek arkadaş, sana bir çorba yapayım da içelim, demiş ve bir tasta çorba yapmış. Bir taşın üzerine koymuş. Leylek taşın üzerinde çorba içemedeğinden aç kalmış:\n\n— Yarın akşam da sen bana gel, demiş. Tilki kabul etmiş.\n\nLeylek de ona derin bir çömlekte çorba yapmış. Bu sefer de tilki aç kalmış ve leylek demiş ki:\n\n&nbsp;— Tilki arkadaş, ben bir yerde balık gördüm. O balıkları alabiliriz. Tilki de:\n\n&nbsp;— Hemen gidelim arkadaş, demiş. Düşmüşler yola, balıkların olduğu yere gelmişler. Leylek:\n\n— Ben balıkların sahibini oyalayacağım, sen balıkları taşı, demiş. Tilki de kabul etmiş. Leylek, sahibini oylamaya çalışmış fakat pek başarılı olmamış. Aslında başarılı olmak da istememiş. Tilki balıkların sonuna gelmişken balıkların sahibi tilkiyi balıkları taşırken görmüş. Tilkiyi yakalayıp kuyruğunu koparmış. Tilki çok üzülmüş ve utanmış. Leylek:\n\n&nbsp;— Tilki arkadaş, sen arkadaşını kandırırsan sonun böyle olur. Beni kandırdın, hem kuyruğundan hem de arkadaşından da oldun, demiş.\n\nBu masal da burada bitmiş. …\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Horoz Çocuk",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanda, küçük bir yerde, bir kadın ve kocası yaşarmış. Bu kadınla kocasının büyük bir derdi varmış. Çocukları olmuyormuş. Çocuk sahibi olmayı çok isteyen adam, bir gün eşine:\n\n— Ben tarlaya gidiyorum. Ben dönene kadar bir çocuk doğurmazsan gözüme görünme, demiş.\n\nNe yapacağını bilemeyen kadın, kümesten yakaladığı bir horozun tüylerini yolmuş ve onu kundağa belemiş. Eve döndüğünde beşiği dolu gören adam çok mutlu olmuş. Horozu oğulları saymış, büyütmüşler. Horoz, tıpkı bir insan gibi büyümüş. Konuşmayı filan da bilirmiş. Bir gün adam, horoz çocuğa:\n\n— Oğlum, benim falanca adamdan alacağım var, git onu al da getir, demiş. Çocuk hemen yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, giderken yolda bir tilki ile karşılaşmış. Tilki onunla gelmek isteyince horoz çocuk tilkiyi kanadının altına almış.\n\nBiraz daha gitmiş ve bu sefer de bir kurtla karşılaşmış. Kurt da onunla gelmek isteyince onu da kanadının altına almış. Yoluna devam etmiş ama önüne bir göl çıkmış. Masal bu ya, karşıya geçebilmek için gölün sularını da içmiş ve karnına almış. Gölü geçmeyi de başaran çocuk, sonunda varacağı yere varmış ve:\n\n— Üürü üüüüü! Babamın parasını verin, demiş. Adamın parayı vermeye niyeti yokmuş, çocuğu tutmuş ve kümese kapatmış. Çocuk da kanadının altındaki tilkiyi ortaya çıkarmış. Tilki kümesteki bütün tavukları yemiş, çocuk da kümesten çıkmış ve yine parayı istemiş.\n\nAdam bu kez de onu ağıla kapatmış. Horoz çocuk, ağılda da kanadının altındaki kurdu ortaya çıkarmış. Kurt bütün ağılı afiyetle boşaltırken o da yine adamın karşısına geçmiş ve parayı istemiş.\n\nAdam bu sefer de onu sandığa kapatmış. Çocuk, sandıktaki altınları almış ve karnındaki göl suyunu da boşaltmış. Evi su basmış. Dışarıya çıkan horoz çocuk:\n\n— Üürü üüüüü! Babamın parasını aldım, demiş. Ve evine doğru yola çıkmış. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda bir kadının çok güzel bir kızı varmış. Bu kız bütün gün evden dışarı çıkmazmış. Bir gün pencerenin kenarına oturmuş, el işini işlerken yanına bir kuş gelerek:\n\n— Güzel kız, sen kırk gün bir ölünün başını bekleyeceksin, sonra muradına ereceksin, demiş.\n\nKız bu yaşadığını kimseye anlatmamış. Ertesi gün kuş aynı saatte yine gelmiş, aynı şeyleri söyleyip gitmiş.\n\nBu sefer kız korkup olanı biteni annesine anlatmış. Annesi kızının başına kötü bir şey gelmesinden korkarak kızını da alıp evlerini terk etmiş.\n\nBirkaç günlük yolculuktan sonra bir sarayın önüne gelmişler ve orada kalmışlar. Kuş oraya da gelmiş ve kızı uykudayken kaptığı gibi başka bir odaya götürmüş.\n\nGüzel kız gözlerini açtığında bir cesedin başındaymış. Önce çok korkmuş, uzun süre ağlamış. Fakat kuşun dedikleri aklına gelmiş ve sabırla beklemeye başlamış. Otuz dokuz gün sabretmiş. Otuz dokuzuncu gün sarayın yanından geçen bir gemiden bir hizmetçi satın almış. Hizmetçisine cesedin başında durmasını emretmiş, kendisi de sarayı gezintiye çıkmış.\n\nGüzel kız odadan çıktıktan sonra ölü kendisine gelmeye başlamış. İlk sorduğu şey:\n\n— Kırk gün başımda bekleyen sen misin, olmuş. Hizmetçi yalan söylemiş ve:\n\n— Ben bekledim, demiş. Bir de hizmetçisi olduğunu söylemiş. Bunları duyan güzel kız hiçbir şey dememiş.\n\nUyanan meğer bir şehzadeymiş. Bir karışım içerek uyumuş ve başında kim kırk gün beklerse onunla evleneceğine söz vermiş. Nitekim yakışıklı şehzade, hizmetçi kızla evlenmiş. Güzel kız da yanlarında hizmetçi olarak kalmış.\n\nBir gün şehzade bir seyahate çıkmış. Gitmeden önce karısına ve güzel kıza ne istediklerini sormuş. Karısı elmas kolye, güzel kız ise sabır taşı istemiş.\n\nDöndüğünde her ikisine de hediyelerini takdim etmiş. Günler sonra kızı sabır taşıyla dertleşirken görmüş. Anlattıkları karşısında sabır taşı çatlamış. Bunları duyan şehzade karısını boşamış ve ona kırk katır cezası vererek memleketine yollamış. Kendisi de güzel kızla kırk gün kırk gecelik bir düğünle evlenmiş. Masalım erdi selamete, cemaatin ortasına bir yük kuru üzüm gele.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "SAKA GÜZELİ İLE VEZİRİN KIZI",
        "text": "Saka ile Vezirin Kızı\n\nBir varmış, bir yokmuş … Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, dedem ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, eski zamanlarda bir\n\nhükümdar, bir de veziri varmış. Bunların da birer kızı varmış. Bu kızlar çok güzelmiş. Bunlar birbirine öyle sıcak sevgi içinde yaşarlarmış ki, hiç birbirinden ayrılmazlarmış.\n\nBir gün o civardan geçen bir saka güzeli su satıyormuş. Bunlar pencereden bakmışlar, saka güzelini görünce, saka güzeline:\n\n&nbsp;— Hangimiz güzeliz, demişler. Saka güzeli:\n\n— İkiniz de güzelsiniz, demiş. Saka güzeli en sonunda vezirin kızını daha fazla beğenmiş. Hükümdarın kızı çok kıskanmış.\n\nAradan zaman geçmiş, hükümdarın kızı hasta gibi olmuş. Babası hastalığını sorunca:\n\n— Baba, sorma benim hastalığımı, bir doktora göster, demiş. Doktoru göndermişler. Bu doktora para veren hükümdarın kızı:\n\n— Söyle de babama, vezirin kızının kanını akıtsın. Kanını getir; kanı kızına içir ki iyi ola, yoksa iyi olmaz de, demiş. Doktor da gitmiş söylemiş hükümdara. Hükümdar da vezire haber salmış, demiş ki:\n\n— Durum böyle. Kızının kanını bir şişeye doldur getir. Yoksa ikinizin de kellesini kestiririm.\n\nHükümdarın korkusundan panikleyen vezir, olanları karısına anlatmış. Birlikte bir plan yapıp bir kedi yavrusunu kesmişler. Kedinin kanını bir şişeye doldurup hükümdara götürmüşler. Vezir kızını da götürüp nehre bırakmış.\n\nKız nehirde sürüklenerek denize kadar ulaşmış. Avlanan balıkçıların avına düşmüş. Balıkçılar kızı alabilmek için birbirleriyle tartışmaya başlamışlar. Kız:\n\n— Bir ok atacağım. Hanginiz önce getirirseniz ona varacağım, demiş.\n\nKız oku atmış. Balıkçılar okun peşinden koşup kızı yalnız bırakınca kız kaçmış gitmiş.\n\nKız kaçarken haramilere rastlamış. Haramiler bunu almışlar. Kızı yakalamışlar, götürmüşler.\n\nKız, haramilere de bir plan uydurup onların elinden de kurtulmuş. Ondan sonra bir çeşmeye ulaşmış. Çeşmede de atını sulamaya gelen bir şehzade kızı görünce hayran olmuş. Kızı almış evine götürmüş. Fakat onu sadece misafir etmiş.\n\nBir gün kız, şehzadeden resmini çeşmenin başına yaptırmasını istemiş. Şehzade kızın istediğini yerine getirmiş, resmini çeşmenin üzerine yaptırmış.\n\nBir gün böyle o balıkçılar kızın resmini çeşmenin üzerinde görmüşler. Demişler ki:\n\n— Yahu bu kız, bize ok attırıp kaçan kız.&nbsp; Acaba şimdi nerede, demişler.\n\nBu resmi duyan saka güzeli de gelmiş, resme bakmış.&nbsp;&nbsp; Saka güzeli o resmi görünce demiş ki:\n\n— Kız hayatta, yaşıyor. Arayayım, demiş. Bu arada resmi haramiler de görmüş:\n\n—Bizi kandırıp kaçan kız sağ imiş, arayıp bulalım, demişler.\n\nVezirin kızı misafir olduğu şehzadenin oğluna:\n\n—Şu balıkçıları, saka güzelini, haramileri buraya çağır. &nbsp;Onlara ayrı ayrı bu bana yaptıkları muameleyi ve kötülükleri anlatayım, demiş. Hep onları toplamış. Kız bir bir anlatınca her biri şaşmışlar. Utanmışlar yaptıkları işten. Pişman olmuşlar.&nbsp; Nihayet bu sonraki vardığı şehzade demiş ki:\n\n— Ben seni sadece misafir ettim. Senin esas eşin, saka güzeldir.&nbsp; Sen ona var. Muradınıza eriş, demiş ve böylece tekrar ilk varacağı adama saka güzeli için düğün yapılmış, ona varmış.\n\nOrada yemişler, içmişler, muradına yetmişler. Masalım erdi selamete, cemaatin ortasına bir yük kuru incir gele.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Köse Değirmenci",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, bit süvari iken bir padişahın üç oğlu varmış.&nbsp; Bunlardan en küçüğü bir gün değirmene gitmiş.\n\nBunlar değirmene un öğütmeye gitmiş. Değirmenci de köse imiş. Bu köse çok yalancı bir adam imiş. Değirmene gelenlerle yalan yarıştırıp ellerindeki unu alırmış. Padişahın oğullarına:\n\n—Su getir, un getir, su getir, unu getir diyerek, şehzadenin öğüttüğü ekinin hepsini şuraya koymuşlar. Çörek yapmışlar. Kim yalanı çok söylerse, bu çöreği o alıp gidecek demişler.\n\n— Anlat bakalım Köse Dayı, demiş şehzade. Köse Dayı başlamış şimdi:\n\n— Bizim, şu değirmenin önü kocaman bir arpalık idi, buraya bir bostan ektik, bostan büyüdü ve öteden bir yolcu geliyordu, Köse Dayı şuradan bir bostan kes de yiyelim, dedi. Ben de bir tane bostanı aldım, kestim, bostanı keserken bıçak bostanın içinde kayboldu. Bostanın içine girdim, aradım taradım bıçağı bulamadım. Şehzade:\n\n&nbsp;— Bu mu yalanının hepsi, demiş Köse Dayı’ya.&nbsp; Köse Dayı’nın kaldığı yerden padişahın küçük devam etmiş:\n\n— Bizim bir kovan ak arımız vardı. Arıların içinde topal bir arı vardı, bunların içinden kaçıp gitti. Ben bunun peşine düştüm. Ararken, ararken, ararken bir çiftçiye denk geldim. Bir de baktım ki çiftçi, öküzü yormuş, bizim topal arıyı öküzün bir tarafına koşmuş, çift sürüp duruyor. Bunun elinden arıyı aldım. Baktım arının boynu yara olmuş, buna ne yapmam lazım dedim, çiftçiye. Çiftçi de bunun boynuna ceviz sar, dedi. &nbsp;Cevizi sardım. Ceviz bunun boynunda büyümeye başladı şimdi. Ceviz büyüdü, büyüdü, yıllar geçti, ceviz yetişti. Bundan cevizi derdik, ceviz çıktı. Arada kalan cevizlere de gelen giden okul talebeleri; kimisi taş, kimisi tezek attı, bunun boynunda kocaman bir tarla oldu. Tarlaya öküzü koştum, oraya ekin saçtım. Ha babam de babam bu ekini bitirdim, ekin de zamanı gelince ağardı, ekin biçmeye başlandı. Ekini biçerken, onun içinden bir tilki çıktı, orağı attıydım, tilkinin poposuna geçti, tilki kaçtı, orak biçti, tilki kaçtı, orak biçti. Böylece tarla kendiliğinden biçildi. O arada baktım postacı bir mektup getirdi. Okudum, orada yazıyordu çörek bana düştü.\n\nBu kadar yalanın üzerine söyleyecek söz bulamayan köse değirmenci, şehzadenin karışı kazandığını kabul eder ve çöreği ona verir.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "ÜÇ KILÇIK ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, bit süvari iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde bir köyün ücra köşesinde yaşayan güzel mi güzel bir kız varmış. Bu kız o kadar güzel o kadar alımlıymış ki köyün bütün delikanlılarının gözü onun üzerindeymiş. Her kız gibi onun gönlü bir yiğitteymiş.\n\nAnnesi kızını çok seviyormuş. Bu yüzden kızını sevdiği ile evlendirmiş. Gel zaman git zaman bu çiftin bir türlü çocukları olmuyormuş. Bu duruma çok üzülüyorlarmış. Her gün dua ediyorlarmış.\n\nBir zaman sonra kadın hamile olduğunu anlamış ve akşam kocası geldiğinde müjdeyi vermiş. Zamanla kadının karnı büyüyormuş. Kadın bir gün çok rahatsızlanmış. Adam onu köyden şehre götürene kadar kadın yolda doğum yapmış ama kendisi ölmüş. Adam çok üzülmüş. Ağlamaktan, üzülmekten üç günde saçına aklar düşmüş.\n\nÇocuk gittikçe büyüyor, büyüdükçe annesi gibi güzel oluyormuş. Kızına bakması için adam köyden başka biriyle evlenmiş.\n\nKadın önceleri kızı kendi çocuğu gibi seviyormuş. Kız büyüdükçe güzelleşiyor, güzelleştikçe üvey annesi onu kıskanıyormuş. Sürekli ona kötü davranıyor, onu evden dışarı çıkarmıyormuş.\n\nKız o kadar iyi niyetliymiş ki kapıya geleni hiç geri çevirmezmiş. Üvey anne de hep kızıyormuş ona.\n\nO gün baba akşama kadar üç balık tutmuş. Akşam yemeğinde yemişler balıkları. Evde yiyecek hiçbir şey yokmuş. Akşamki balıktan üç tane kılçık kalmış geriye. Ertesi gün üvey anne döne döne tembihlemiş:\n\n— &nbsp;Sakın kimseye kapıyı açma, demiş daha sonra ormanda odun kesen kocasına yardım etmeye gitmiş.\n\nKız, evde yalnızken kapı çalmış. Bir dilenci kadın, kızdan yiyecek bir şeyler istemiş. Kız o kadar iyi niyetliymiş ki dayanamamış, kapıyı açmış.\n\nEvde yemeğe dair yiyecek tek şey yokmuş. Bu yüzden üç kılçığı vermiş. Kızın annesi eve gelmiş, baştan sona olanları kız anlatınca kızmış, kızını iyice azarlamış.\n\nDilenci kadın da bu kılçıkları küçümsemeyip alıp götürmüş. Toprağı kazıp koymuş. Üç gün sonra merak etmiş, bakmış. Üç kılçık üç küp altına dönüşmüş. Kadın zengin olmuş. Fakat bu dilenci, küçük kızın iyiliğini unutamamış. Sonra dönüp gelmiş, iki küpünü küçük kıza vermiş.\n\nKüçük kız böylece çok zengin olmuş. Hanlar, evler yaptırmış.\n\nBu masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düştü, biri senin, biri benim, biri de bu masalı dinleyenlerin başına.\n\nBu masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düştü, biri senin, biri benim, biri de bu masalı dinleyenlerin başına.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Tilki ile Ayı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde bir tilki ile ayı varmış. Tilki bir gün ayının yanına gitmiş, gel seninle arkadaş olalım demiş. Ayı kabul etmiş. Tilki, ayıya:\n\n— &nbsp;Gel seninle bağa gidelim. Üzüm yapıp karnımızı doyuralım, demiş. Ayı da:\n\n—&nbsp; Tamam gidelim, demiş. Tilki bağda karnını doyurmuş. Ne gördüyse yemiş. Ayı da üzüm yiyormuş. Tilki bağın sahibini görünce hemen kaçmış. Ayıya söylememiş. Bağın sahibinin geldiğini görmeyen ayı, yemeye devam etmiş. Bağın sahibi ayıyı sopayla dövmüş. Tilki, tepeden:\n\n— &nbsp;Vur ayıya, diye bağırmış. Ayı güçlükle kurtulup bir çalının dibinde sızlanırken tilki ayının yanına gelmiş. Ayı, tilkiye:\n\n—&nbsp; Ben dayak yerken sen niye vurun ayıya dedin, demiş. Tilki, ayıya:\n\n— Sen yanlış anladın, ben sana boz sırttan yukarı kaç diye bağırdım, demiş. Ayının gönlünü almış.\n\nTilki, ayı kendine geldikten sonra ayının tekrar yanına gelmiş:\n\n— &nbsp;Gel bir bahçeye gidip karnımızı doyuralım, demiş. Ama bu sefer ben kaçtığım zaman sen de kaçacaksın, ben sana haber vereceğim, demiş. Ayı, kabul etmiş.\n\nTilki ile ayı bahçeye gidip meyveleri yemiş. Bahçenin sahibi geldiğinde tilki, ayıya:\n\n— &nbsp;Kaçalım, demiş. Tilki dar bir yerden çabucak kaçıvermiş. Ayı geçememiş. Ayı yine dayak yemiş.\n\nAyının canı bir daha yanıyor. Ayı, kurnaz tilkiye bir daha güvenmeyeceğine kendi kendine söz vermiş.\n\nBu masal da burada bitmiş. Gökten üç elma düşmüş. Biri bana, biri sana, biri söyleyene …&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Kuyruk Acısı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; tıngır elek, tıngır felek, demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar:\n\nMemleketin birinde ailesinin geçimini odunculuk yaparak sağlamaya çalışan bir adam yaşarmış. Bu adam her gün sabah erkenden ormana gidip odun toplarmış.\n\nBir gün ormanda yine odun toplarken karşısına aniden büyük bir yılan çıkmış ve çok korkmuş. Ancak yılana hiç karışmamış.\n\nBunun üzerine yılan başlamış konuşmaya ve adama, ilk kez bir insanın kendisine iyi davrandığını anlatmış. Sonra da adama başı her sıkıştığında yanına uğramasını söylemiş.\n\nAdam ilk başta yaşadıklarına inanamamış, biraz bocaladıktan sonra kendisine gelmiş ve odunlarını alıp köyüne dönmüş. Bugünden sonra da başı her sıkıştığında yılanın yanına gitmiş, yılan da ona yardım etmiş.\n\nBir gün adam aniden hastalanmış. Bu nedenle ormana gidememiş. Onun için de maddi açıdan sıkıntı çekmeye başlamış. Sonunda adam mecburen oğlunu yanına çağırıp ona bütün olan biteni anlatmış. Ardından oğluna, ormana yılanın yanına gidip bütün olup bitenleri yılana anlatarak ondan yardım istediklerini söylemesini istemiş.\n\nBunun üzerine çocuk hemen yola koyulmuş. Ormana varıp yılanı görmüş ve babasının söylediklerini ona iletmiş. Yılan da adamın isteğini kırmayıp altın almaya kuyusuna inmiş.\n\nBu arada çocuk da yılanı öldürürsem kuyudaki bütün altınları alabilirim, diye düşünmüş. Yılanın kuyudan çıktığı sırada arkadan hemen yılanın kuyruğunu tutmuş, ancak yılan kendisini çocuğun elinden kurtarmış. Tabii kuyruğu kopmuş bir şekilde. Bunun üzerine yılan kuyruğunun verdiği acıyla dönüp çocuğu zehriyle öldürmüş.\n\nBu sırada hasta yatağında oğlundan gelecek iyi haberi bekleyen adam, köylülerin oğlunun cesedini getirdiklerini görmüş ve çocuğunun neden öldüğünü hemen anlamış.\n\nAradan biraz zaman geçtikten sonra adam tekrar, ormana, yılanın yanına gitmiş. Yılandan bütün olup bitenleri öğrendikten sonra tekrar dost kalmayı teklif etmiş. Ancak yılan ona:\n\n— Bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı oldukça, senle biz artık asla dost kalamayız, demiş. Bunun üzerine adam tekrar geldiği yoldan köyüne geri dönmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "AVCI İLE CEYLAN",
        "text": "Avcı ile Ceylan\n\nBir varmış, bir yokmuş; deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok uzun zaman önce memleketin birinde bir avcı yaşarmış. Bu avcı her gün yaptığı gibi avlanma araç gereçlerini omzuna alıp, avlanmaya çıkmış. Uzun yollar aşmış, ormanın her yerini aramış ama avcının o gün kısmeti pek açık değilmiş. Hava kararmaya yakın olduğu hâlde bir tane bile av bulamamış.\n\nAvcı tam ümidini kaybedip evine döneceği sırada, dere kenarında bir ceylanın su içtiğini fark etmiş. Sessizce ona doğru yaklaşmış. Ceylan da bu esnada avcıyı fark etmiş ve kaçmaya başlamış. Ceylan hızlandıkça, avcı da hızlanmış, avının peşini bırakmamış.\n\nCeylanın peşinde bilmediği yerlere sürüklenen avcı, köyden epey uzaklaşmış. Ceylanın hızına yetişemediği için, bir süre sonra ceylanın izini kaybetmiş.\n\nYorgun, argın yollarda ilerlerken bir mağara önüne gelmiş. Bir de ne görsün! Mağaranın üzerinde, insan gözüne benzeyen elmas parlaklığında, yan yana iki taş durmakta. Avcı, bunların ne olduğunu merak etmiş, dayanamayıp taşları sökmüş ve evine götürmüş.\n\n&nbsp;Taşların çok kıymetli olduğunun farkına varan avcı, taşları nereye saklayacağını düşünmüş. Günlerce düşündükten sonra, taşları un ambarına, unların arasına saklamaya karar vermiş.\n\nAradan bir müddet geçince, taşları kontrol etmeye gitmiş. Gördüklerine inanamamış. Taşlar çoğalmış, bu duruma çok şaşıran avcı ne yapacağını bilemez hâlde evinin yolunu tutmuş.\n\nGünleri, taşları düşünmekle geçmekteymiş. Taşların çoğalmasına bir türlü akıl erdirememekteymiş. Dayanamayıp tekrar taşları kontrole gitmiş. Aman Allah’ım ne görsün! Taşlar yine çoğalmış, aynı zamanda büyümüşler de.\n\n&nbsp;Avcı, en sonunda taşları aldığı mağaraya götürmeye karar vermiş. Bu kez de taşlar büyüdüğü için yerlerine sığdıramamış.\n\nO esnada mağaranın içinden ses gelmiş. Bir de bakmış ki; bir tane ceylan, iki yavrusuyla mağaraya sığınmış. Avcı anlamış ki bu ceylan, taşı bulduğu gün öldürmek istediği ceylandır. Bu taşlar, ceylanı öldürmemesi için mağaranın duvarına ilahi hikmet tarafından yerleştirilmiştir.\n\nCeylan, o gün bu gündür mağarada saklanmaktadır. Bunu fark eden avcı, pişman olur ve bir daha hayvanları öldürmemeye karar verir.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Eskici Arap ile Padişahın Kızı",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellal iken, eşek berber iken, bit süvari iken, pire pehlivan iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir padişah varmış. Bu padişahın yaşadığı yerde bir de zenci bir eskici varmış. Ona Eskici Arap derlermiş. Eski ayakkabı falan tamir eder, onunla geçinirmiş.\n\nBir gün, padişah deniz kenarına geziye gidince iki kişinin kâğıt yazıp denize attıklarını gözmüş. Yanlarına giden padişah:\n\n— &nbsp;Bunu ne yapıyorsunuz, demiş. Adamlar:\n\n— &nbsp;İşte, falanın oğlunu falanın kızına yazıyoruz, demişler. Padişah:\n\n— &nbsp;Benim kızımı kime yazdınız, demiş. Adamlar:\n\n— &nbsp;Senin kızı da Eskici Arap’a yazdık, şu ilerde oturuyor, demişler. Padişah sinirlenmiş:\n\n— &nbsp;Siz onu yazsanız da ben onu bozarım, demiş. Adamlar:\n\n— &nbsp;Biz yazdık, sen de boz, demişler. Saraya dönünce Padişah eskiciyi huzuruna çağırtmış.\n\n— &nbsp;Şu elimde gördüğün şişeyi alacaksın. Kaf Dağı’na gidip oradan can suyu doldurup getireceksin, diyor. Eskici:\n\n— Ben nereden bulayım şimdi o dağı? Eğer getiremezsem de padişah beni asar, diye geçiriyor içinden. Çaresiz görevi kabul ediyor. Aslında padişah eskiciyi oraya ölüme gönderiyor.\n\n&nbsp; Eskici umutsuzca yola çıkıyor, bir süre gidiyor. Şehrin dışına çıktıktan sona bakıyor ki bir atlı gelmekte. Bu atlı durup:\n\n— &nbsp;Atla, atın arkasına, Gözünü yum, ata bin, diyor.\n\nEskici gözünü kapatıyor; atına biniyor. Bir de omzuna heybe alıyor, eski zaman heybelerinden; alıyor, yola çıkıyorlar. O can suyu dedikleri yerde, o can suyu çeşmesinin başında adamı indiriyor. İndirdikten sonra diyor ki:\n\n— Can suyu burada. Şişeyi doldur, bir de yıkan. Buradaki taşlardan heybene doldur. Hazır olunca ben yine gelir, seni alırım, diyor.\n\nZenci söylenilenleri yapıyor. Suyu doldururken o yıkanmayı unutuyor. Su böyle şişeden taşınca ellerine dökülüyor, zencinin elleri beyazlaşıyor.\n\n— Eyvah! Adam bana yıkan, demişti. Orda bir yıkanıyor adam, zenciliği siliniyor. Tekrar şişeyi de dolduruyor, önüne alınca o atlı geliyor:\n\n— Bin atıma, diyor. Biniyor. Padişahın sarayına yaklaşınca oraya gelince, adama:\n\n— Bu taşları ağır sarraflara bozdur, ucuz bozdurma, diyor ve attan indiriyor.\n\n— Tamam, diyor. Adam, zenciyi bırakıp gidiyor. Bu geliyor, o taşlardan küçük bir tanesini sarrafa götürüyor. Sarraf diyor ki:\n\n— &nbsp;Bizim buna gücümüz yetmez.\n\n— Yarına kadar bir ekmek parası ve o zaman, diyor. Neyse bu küçük taşı bozduruyor adam. Bu taşın parası ille padişahın sarayının karşısına bir saray yaptırıyor, ama ondan daha gösterişli.\n\nŞimdi bu bir taş da padişaha hediye gönderiyor. Gönderince, vezirlerini çağırıyor padişah, diyor ki:\n\n— &nbsp;Acaba bu taşı ne yapmamız lazım. Biz bunun karşılığına ne verelim, Bu karşıdaki adam böyle böyle yapmış. Onun can suyunu almak için gönderdiği Eskici Arap olduğunu bilmiyor tabii. O zaman vezirler diyor ki:\n\n— &nbsp;Padişahım, o adam bekar, kızını ver.\n\n— Tamam, gelsin haber verin.\n\nArap geliyor. Artık zenci değil tabii. Kırk gün kırk gece davul zurna çalınıyor. &nbsp;Düğün yapıyorlar. Evleniyor, bir çocuğu oluyor. Çocuğu olunca padişahın bir zaman önce istediği can suyunu yanına da alıyor, padişahın kızını da alıyor, padişahın evine padişahı ziyarete gidiyor.\n\n&nbsp; &nbsp;Oraya varıp da can suyu şişesini padişahın önüne koyunca, padişah:\n\n— &nbsp;Eyvah! Yazıya boz olmazmış, diyor.\n\nOnlar yemiş, içmiş, muradına geçmiş, darısı size.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Neydim Ne Oldum ve Ne Olacağım?",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; tıngır elek, tıngır felek, demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar:\n\nPadişahın bir kızı varmış, Allah bir hastalık veriyor; nice hekimler, nice doktorlar geliyor, bunun bir çaresini bulamıyorlar. Eriyip bir deri bir kemik kalmış. Yani kendi öldürecek ama kıyamıyor evladına. Vezirine diyor ki:\n\n— Bunu bir götürün; bir dağın başına bırakın da, gözüm görmesin bari kurt kuş yesin.\n\nBunu alıyorlar, götürüyorlar bir dağın başına bırakıyorlar. Ertesi gün orda o yana bu yana sürünürken, tabii hasta, bakıyor ki, aşağıda bir su parlıyor.\n\n— İneyim de şuradan bir su içeyim, diyor.\n\nAşağı iniyor bakıyor ki orda bir yılan. İçti gitti. Geri kustu, geçti gitti. Kız oraya yaklaşıyor; su içerken bakıyor ki su değilmiş, süt imiş.\n\n— Sahibi gelene kadar ben içeyim de ben öleyim. Nasıl olsa zehir, diyor.\n\nKız orda o sütü içiyor, buna bir baygınlık geliyor, orda bu bayılıp düşüyor. Biraz sonra çoban sütünü içmek için bu yana gelirken bakıyor ki orda bir kadın. Yaklaşıyor, kıza soruyor:\n\n— İns misin, cin misin?\n\n— Valla ne insim ne de cinim, seni beni yaradan Allah’ın kuluyum, diyor.\n\nÇoban merhamete geliyor. Çobanların bir eşeği olur. Öteberi taşımak için. Eşeğe biniyor, alıp getiriyor evine. İşte o yılanın zehri de buna şifa geliyor, Allah’ın hikmeti. Sütü içerken içerken kız düzeliyor.\n\nKız epey düzeldikten sonra çoban, kıza evlenme teklif ediyor. Kız kabul ediyor. Bunlar evleniyorlar. Bunun üç tane çocuğu oluyor. İsimlerini “Neydim”, “Ne oldum” ve “Ne olacağım” koyuyorlar.\n\nPadişah bir gün tebdil-i kıyafet ediyor, veziriyle beraber gezmeye çıkıyorlar. O köye isabet ediyor. Köylüler:\n\n— Valla efendim, çoban diyorlar ama onun hanımı çok hizmetli; size karşı güzel yemekler falan yapar, diyorlar.\n\nGeliyorlar, çoban bunları misafir ediyor. Kız babasını tanır ama babası kızı tanımıyor ki. Ondan sonra sabah oluyor, kız yine kalkıyor, sofrayı kuruyor, bunların sabah yemeğini hazırlıyor. Çocuğun biri geliyor. Padişah:\n\n— Oğlum adın neydi, diyor.\n\n— Neydim, diyor. Öbürü gelince Padişah:\n\n— Senin adın ne?\n\n— Ne oldum, diyor. Üçüncü kardeş geliyor. Padişah:\n\n— Senin adın ne yavrum?\n\n— Ne olacağım, diyor. Padişah Vezirine dönüp diyor ki:\n\n— Vezir, bunda bir oyun var, bu bilmeceyi bir çözmek lazım, diyor.\n\nNeyse biraz sonra Padişah rahat edemiyor. Çocukların annesine sesleniyor.\n\n— Kızım nerden icap etti de bu çocukların adını Neydim, Ne oldum, Ne olacağım koydun, diyor. Kadın bu kez dayanamıyor, orda ağlamaya başlıyor.\n\n— Baba ben senin kızın değil miyim? Sen beni götürdün, dağın başına bıraktıydın, kurtlara, kuşlara. Ben işte senin kızınım, böyle böyle oldu, diyor.\n\nPadişah yaptıklarından utanıyor. Kızını kucaklayıp özür diliyor.\n\nOnlar erdi muradına, darısı bize. Gökten inen üç elmanın biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de masal kahramanımızın başına…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Gümüşhane",
        "title": "KURT KIZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir ülkede bir aile varmış. Bu ailenin hiç çocuğu olmuyormuş. Bu aile, Allah’a:\n\n— Keşke bir çocuğumuz olsun da; ister kurt olsun ister kuş olsun, diye dua etmiş.\n\nBu ailenin birkaç yıl sonra bir kızları olmuş. Bu çocuk günden güne öyle büyüyormuş ki, yattığı beşiğe sığmıyormuş. Ve bu ailenin her gün bir koyunları azalıyormuş.\n\nAnne ve baba kızlarından şüphelenip onu bir gün sabahtan akşama kadar izlemişler. Bir de bakmışlar ki, kızları onlar yokken kurda dönüşüyormuş.\n\nAilesi kızlarını o hâlde görünce ettikleri dua akıllarına gelmiş ve üzülmüşler. Kızları koyunları yedikten sonra onları da yiyeceğini anlamışlar. Buna bir çare düşünmeye başlamışlar. Ve kızlarını öldürme kararı almışlar. Ama bunu kendileri yapamamışlar.\n\nAdam, ağabeyinin yanına gidip kızını onun öldürmesini istemiş. Ağabeyi biraz itiraz ettikten sonra kabul etmiş. Anne ve babası kızlarıyla vedalaşıp kızlarını amcasıyla ölüme göndermişler.\n\nKız her şeyden habersiz amcasıyla ıssız bir alana gitmiş. Amcası kızı attan düşürüp öldürmeyi planlamış. Ancak bu planı tutmayınca başka bir yol bulmuş. Amcası kızı attan indirip atı ağaca bağlamış. Kendisi de ağacın tepesine tırmanmış.\n\nKız amcası ağaçtayken atı yiyip bitirmiş. Kız bir süre aşağıda beklemiş ve yine karnı acıkmış. Sıra amcasına gelmiş. Kız, amcasının yanına ağaca çıkmaya çalışırken bastığı dalı amcası kırmış ve kız o anda yere düşüp kafası parçalanmış.\n\nAmcası kızın cesediyle birlikte köye dönmüş, köylüye de kızın bir kazada öldüğünü söylemişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "İki Kardeş",
        "text": "İki Kardeş\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken bir&nbsp;ülkede iki kardeş varmış. Bu kardeşlerden biri çok fakirmiş ve üç tane oğlu varmış. Diğeri ise çok zenginmiş. Onun da üç tane kızı varmış. Zengin olan kardeşin, bir ahır dolusu atı varmış. Her gün bir atı çalınıyormuş. Büyük kız:\n\n— Baba, ben bekleyeceğim, demiş. Babası da:\n\n— Bekleme, dayanamasın; uyuyup kalırsın kızım, demiş. Kız, beklerken uyuyakalmış, atlardan bir tanesi yine çalınmış. Daha sonra ortanca kız:\n\n— Baba, ben bekleyeceğim, demiş. O da dayanamamış, uyuyakalmış; atlardan bir tanesi yine çalınmış. Küçük kız:\n\n— Baba, ben de bekleyeceğim, demiş. Babası yok dese de o da beklemeye başlamış. Babaları:\n\n— Boşuna bekliyorsunuz, ben atı kimin çaldığını biliyorum, demiş.\n\nKız parmağını kesmiş ve acıdan uyuyamamış. Başlamış beklemeye. Hırsız gelince, tahtayı başına vurup yaralamış. Bakmışlar ki, amcasının oğlu.\n\n— Amca tarafı, “Kanımıza kan isteriz!” diye tutturmuşlar. Küçük kızı oğullarına almışlar.\n\nKızla oğlan atla giderlerken, oğlan attan inmiş. Pınarın başına oturmuş, bir sigara içmiş. Çakmağını orda unutmuş. Sonra kızı sık bir ormana bağlamış; kızı yakacakmış. Bakmış ki çakmak yok, çakmağını almaya gitmiş.\n\nO gelinceye kadar kız, ipleri çözmüş, kaçmış. Saçına başına çamur sürmüş, yırtık pırtık elbiseler giymiş. Kendini Keloğlan’a benzetmiş.\n\nKaz güden bir ağa oğluna rast gelmiş. Konuşup anlaşmışlar; kız, oğlanın kazlarına çoban olmuş.\n\nBir gün oğlandan kazan, sabun gibi şeyler istemiş. Oğlan, bunları vermiş, sonra da izlemiş. Bakmış ki dünya güzeli bir kız. Sonra kızın yine saçına başına çamur sürdüğünü, eskileri giydiğini görmüş. Oğlan, annesine anlatmış:\n\n— Kızı alacağım, demiş. Almış, varmış evlerine götürmüş. Yıkamışlar, düğün dernek kurmuşlar. Oğlanla kız evlenmişler. Onlar ermiş muradına, bir çıkalım kerevetine…\n\nGökten üç elma düşmüş; biri söyleyene, biri dinleyenlere, biri de bu masalı başkalarına aktaranlara olsun!\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Ejderha ile Genç Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir kız ile bir de babası varmış. Çok evvel zamanda bu kızın alnına yazılmış. Kızı ejderhaya vereceklermiş. Kız bir gün kalkıp çeşmeye giderken herkes kıza demiş ki:\n\n— Senin baban seni ejderhaya verecek. Bunun üzerine kız eve gidip ağlamış. Babasına:\n\n— Baba herkes bana böyle diyor. Ben ejderhayla evlenmem, demiş. Bunun üzerine baba:\n\n— Kızım hiç korkma ben seni ejderhaya vermem, demiş. Kız babasına demiş ki:\n\n— Gelir zorla alırsa? Babası:\n\n— Ben bir ev yapacağım, camları pencereleri olmayan. Bir ev dört duvarın arasına seni koyacağım, kimse sana yaklaşamayacak, demiş.\n\nKız zamanla büyümüş genç kız olmuş. Babası, kıza bir ev yapmış.\n\n— Kızım hiç korkma sana burada bir şey olmaz, demiş.\n\nKızın gençlik zamanı gelince ejderha gelip duvara vurmuş, duvarı yıkmış, kızın alnına bu yazılmış ya, duvarı yıkıp kızı alıp götürmüş. Ejderha tabut gibi bir şeyin içinde sürekli yatıyormuş:\n\n— Benim zamanım var, eğer buradan kalkarsam sen beni altı kalıp sabun ve altı kazan suyla yıkayacaksın. Ben kendime gelip seninle evleneceğim, demiş.\n\n&nbsp;Kız kalkmış altı kazan su ısıtmış, altı kalıp sabunla bunu yıkamış. Ejderha çok yakışıklı bir insana dönüşmüş. Kız da âşık olmuş ve onunla evlenmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "Beş Kardeşin Bir Bacısı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı; derken, çok uzun zaman önce&nbsp;beş kardeş bir gün yatılı ava gitmişler. Evde ise kız kardeşi kalmış. Aradan çok zaman geçince kız kardeş meraklanmaya başlamış. Ağabeylerinden hiç haber alamamış. Kız daha fazla dayanamamış, ağabeylerinin yanına varmış.\n\nKız ağabeylerinin korkusunda gündüz yemeklerini, temizliğini akşam olunca da sabah kahvaltılarını hazırlar, saklanırmış. Üç gün beş gün böyle geçmiş. Abileri sonunda kız kardeşlerini yakalamışlar. Sevinçlerinden kurban kesmişler. Birkaç gün yemiş içmiş, eğlenmişler.\n\nAğabeyleri yine ava çıkmış. Kız yemek yapacakmış ama ateşi bitmiş. Ateş almak için karşıdaki komşusunun yanına gitmiş. Komşusu ateş vermiş; ama bir de tembihte bulunmuş:\n\n— Aman kızım burada cazı karısı var. Senin geldiğini anlarsa seni aramak için yollara düşer. Sen bu bir kalıp sabunu al, geçeceğin ırmağı bununla köpürt cazı karısı o ırmağı geçemez, demiş.\n\nKız kabul etmiş. Almış ateşle sabunu geri dönmüş. Kızın ateşi bittikçe oraya gidermiş. Alırmış ateş ile sabunu, geri dönermiş.\n\nYine bir gün ateş almak için gelmiş, ama aksilik olacak ya ne kendisinin sabunu kalmış ne de komşu kadının. Mecbur sadece ateşi alabilmiş.\n\nCazı karısı kızın geldiğinden haberdar olmuş. Düşmüş yola, ırmağa gelmiş, bakmış ki ırmak köpürmemiş. Cazı karısı, ırmağı geçmiş, varmış kızın evine. Kız kapıyı iyice kapamış. Cazı karısı içeriye giremeyeceğini anlayınca kıza:\n\n— Elimde bir yüzük var. Pencereden parmağını uzat. Parmağına yüzüğü takayım. Sana hediyem olsun, demiş.\n\nKız da pencerede uzatmış parmağını. Meğerse cazı karısının niyeti farklıymış. Kız parmağını uzatmış. Cazı karısı kızın parmağını koparıp yemiş.\n\nKız içerde kan kaybından bayılmış. Akşam olunca ağabeyleri eve gelmişler. Bir bakmışlar ki kız kardeşleri baygın. Beş kardeş kız kardeşleri için kırk gün kırk gece ağıt yakmışlar. Kız kırk gün sonra ayılıp kendisine gelince kardeşler bayram yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "TIĞ DEDE",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, köyün birinde bir Tığ Dede varmış.\n\n— Tığ satarım, tığ satarım, diye sokaklarda geziyormuş. Bir köye varmış. Bu köyde de üç tane bacı varmış. Tığ almaya gelmişler. Kızlar bakmış bakmış, tığı beğenmemiş. Tığ Dede demiş ki:\n\n— Gel kızım, bizim evde var. Seni götüreyim tığları beğen, demiş. Kız da:\n\n— Tamam, demiş. Kız, Tığ Dede’nin peşine düşüyor. Giderken kızın bir de büyük kedisi varmış, yanına alıp gitmiş.\n\nO küçük kız, Tığ Dede’nin evine varıyor. Tığ Dede, iyi bir dede değilmiş. Kötüymüş. Kıza demiş ki:\n\n— Kızım yemek yapalım, yiyelim. Kız da:\n\n— Tamam, demiş. Yemek yapıp yemişler. Kız, Tığ Dede’ye güveniyor.\n\n— Kızım, ben tığ satmaya gideyim. Sana anahtarı vereyim. Benim burada yüz tane evim var. Hepsine bak birine bakma, demiş.\n\nDede anahtarı vermiş. Gitmiş. Kız hepsini açmış, baksa ki birisini açmamış. Sonra dede gelmiş. Dede kızın güvenini kazanmak için:\n\n— Yemek yaptın mı, demiş.\n\n— Yaptım, demiş. Dede ile oturup yemek yemişler.\n\n— Kızım parmaklarımı yer misin, demiş. O da:\n\n— Yerim, demiş. Sonra dede parmaklarını kıza vermiş. Kız da parmaklarını kediye yedirmiş. Sonra dede demiş ki:\n\n— Parmaklarım neredesiniz, demiş.\n\n— Sıcak karnın içindeyim, deyince de kız yedi, demiş. Sonra dede kıza iyice güvenmiş. Dede yine satmaya gidince kız huylanmış. Gitmiş, o kapıyı açmış.\n\nKapıyı açsa ki içinde genç bir oğlan, ellerinden çivi ile çakmışlar. Tığ Dede, oğlanı oraya çakmış. Hapsetmiş. Oğlan demiş ki kıza:\n\n— Dede gelince kafana bakayım diyerek saçının ucundan kes. Saçından kesince bayılır. Beni kurtar, ikimiz kaçalım, demiş. Kız:\n\n— Tamam, demiş. Dede gelmiş yine. Kız demiş ki:\n\n— Dede bakayım saçlarına.\n\nKız dedenin saçlarına bakarken saçından kesmiş. Tığ Dede bayılmış. Gidip oğlanı oradan kurtarmış. Odada altınlar varmış. Oğlanla kız altını alıp, koyup kaçmış. İkisi birlikte mutlu mesut yaşamış.\n\nOnlar ermiş muradına, bir çıkalım kerevetine…\n\nGökten üç elma düşmüş; biri söyleyene, biri dinleyenlere, biri de bu masalı başkalarına aktaranlara olsun!&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Üç Limon Kız",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, eşekler hamal iken, ben ninemin beşiğini tıngır tıngır sallar iken ülkenin birinde, üç limon içinde üç kız yaşarmış. Bu üç limon kız, bir büyücünün kulübesinde esir kalmışlar. Kurtulabilmeleri için kulübeye giren kişinin alıp limonları bir göl kenarında kesmesi gerekiyormuş. Aksi takdirde bu kızlardan hiçbiri yaşayamazmış. Fakat kızları kurtarmak için yola çıkan hiç kimse geri dönememiş.\n\nBir zaman sonra padişahın oğlu, üç limon kızın hikayesini işitir ve onları kurtarmak ister. Babasının itirazına, karşı koymalarına rağmen kararından vazgeçmeyip yola çıkar. Epey yol aldıktan sonra karşısına çıkan yaşlı bir adam kendisini durdurur ve:\n\n— Allah rızası için bir ekmek ver bana, der. Şehzade, yaşlı adama acıdığından yanında ekmek olmadığını; fakat onun yerine ekmeğin parasını verebileceğini söyler.\n\nYaşlı adam bu teklifi kabul edip şehzadeye çok dualar eder ve genç adama nereye gittiğini sorar. Şehzade durumu anlatınca yaşlı adam:\n\n— O kulübeye giden bir daha geri dönemiyor, vazgeç bu sevdadan, der. Fakat genç şehzade kararlıdır, sonu her ne olursa olsun yolundan dönmeyecektir. Yaşlı adam ısrarının faydasız olduğunu görünce:\n\n— O hâlde beni iyi dinle. Kulübeye varmadan önce rastlayacağın kapalı kapıya açıl, açık kapıya kapan de; ata ot, köpeğe et ver; suyu iç ve oh ne güzel tadın var de; gülü kokla ve ne güzel kokuyorsun, de.\n\nBu sözler üzerine şehzade, oradan uzaklaşır ve kulübeye yaklaşır. Kapıdaki köpeğe et, ata ise ot verir. Daha sonra yaşlı adamın söylediklerini sırayla yaparak şatoya girer ve üç limon kızı alarak cebine koyar.\n\nDurumu fark eden büyücü kapıya kapanmasını söylediği hâlde kapı kapanmamış ve şehzade dışarı çıkmış. Sonra güllere sarmaşık olmaları ve gencin çıkmasını engellemelerini emretmiş; fakat güller:\n\n— Sen bizi koklayıp ne güzel kokuyorsun demediğin için sarmaşık olmayacağız, demişler.\n\nŞehzade, kulübeden uzaklaştıktan sonra üç limondan ikisini keser ve içinden çok güzel kızlar çıkar; fakat ikisi de ölür.\n\nŞehzade o anda limonları göl kenarında soyması gerektiğini hatırlar ve son limonu bir göl kenarında keser. İçinden çok güzel bir kız çıkar. Onu alıp saraya getirir ve kırk gün kırk gece düğün yaparlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine… Gökten üç elma düşmüş; biri anlatana, biri söyleyene, diğeri de bana…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Yılan Çocuk",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş Allah’ın kulu çokmuş. Bir karı koca varmış ama bunların çocukları olmuyormuş. Bir gün bunlar heybelere azıklarını koymuş ve yola çıkmışlar. Kadın yolda yılanın yavrularıyla oynadığını görmüş. O kadar çok üzülmüş ki:\n\n— Allah’ım benim yılan kadar bile mi değerim, iyiliğim yok. Bana tek çocuk ver de yılandan olsun, demiş.\n\nBunun üzerine Allah kadının duasını kabul etmiş ve kadına yılandan bir çocuk vermiş. Kadın kaderine razı olmuş ve yılana bakmaya başlamış. Günler, aylar geçmiş ve yılan büyümüş. Artık annesi ona bakmaktan korkar olmuş. Bu yüzden ona özel bir oda yapmışlar ve yemeklerini üst taraftan atmaya başlamışlar.\n\nSeneler sonra yılan dile gelmiş. Bir süre sonra evlenmek istediğini söylemiş.\n\n&nbsp;Bunu duyan anne ve babası çok üzülmüşler. Bir yılana kim kızını verir diye düşünmüşler. Sonra akıllarına fakir ve karısı olmayan Bostancı isimli bir adam gelmiş. Bu adamın üç kızı varmış:\n\n— Bize kız verse verse ancak o verir, demiş ve büyük kıza dünür gitmişler.\n\nBabası kızı vermiş, kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Yılan ilk gece gelini sokarak öldürmüş.\n\n&nbsp;Sonra adamın ikinci kızını da alarak ona da kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Ama yılan ilk gece bu kızı da sokarak öldürmüş.\n\nDerken en küçük kızı da istemişler. Babası onu da vermiş. O gece kızın rüyasına annesi girmiş ve ona demiş ki:\n\n— Kızım yılanın yedi kat derisi olur. İlk gece önce sen değil o soyunsun, bütün derilerini çıkarmasını bekle ve o görmeden bütün derilerini yak, demiş.\n\nKız annesinin dediğini yapmış. Derilerinin hepsini yakmış. Odaya girince görmüş ki yılan genç bir delikanlı olmuş. Sonra da çıkardığı derileri geri giymediği için hep öyle kalmış.\n\nSabah olunca anne ve babası yılanı genç bir delikanlı şeklinde görüp çok sevinmişler.\n\nBu olaydan sonra gelin ve damada tekrar kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Sonra da gelin ve damat mutlu mesut bir hayat yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Buğday Çocuk",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Evli bir çift varmış. Bu çiftlerin hiç çocuğu olmamış. Devrin doktoruna, büyücüsüne, ebesine gitmişler; ama çare bulamamışlar.\n\nBir gün bir hocanın yanına gitmişler. Hoca bir buğday tanesini alıp sacda kavurmalarını istemiş ve o zaman çocuklarının olacağını söylemiş.\n\nÇift de bu öneriye uymuş. Çift, işi sağlama almak için kırk buğday tanesini sacda kavurmuş. kırk çocukları olmuş.\n\nÇift bundan kurtulmak için buğday tanelerini tekrar saca dökmüşler. Bir buğday tanesi süpürgeye takılmış, o buğday da çocuk olmuş. Çocuğu büyütmüşler.\n\nÇocuk, tarlaya babasına yemek götürmüş. Babası yemek yerken kendi de tarlada çalışıyormuş. Babası, çocuğun üstünün kirlendiğini görerek üstünü yıkaması için çeşmeye göndermiş.\n\nÇocuk üstünü yıkamış. Çeşmenin yanında bir elma ağacı varmış. Ağaca çıkıp elma yemeye başlamış. O sırada yanından bir cadı geçiyormuş. Cadı, çocuktan elma istemiş. Çocuk, cadıya elmayı vermiş. Cadı hemen çocuğu yakalamış. Torbaya koymuş almış ve götürmüş. Çocuk, bağırmaya, çırpınmaya başlamış. Cadıya:\n\n— &nbsp;Tuvaletim geldi, demiş.\n\nCadı, çocuğu bırakmış. Çocuk bu durumdan faydalanarak kaçmış. Ama cadı bir kez daha yakalamış. Koymuş torbasına, kulübesine götürmüş.\n\nCadı, çocuğu pişirip yemek için odun kırmaya başlamış. Çocuk da cadıya yardım etmek için almış baltayı, odunları kırmaya başlamış.\n\nBirkaç odun kırdıktan sonra baltayı cadının kafasına vurmuş, cadı ölmüş. Çocuk kulübedeki bütün yiyecekleri evine götürmüş. Ailesiyle mutlu mesut geçinmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "TALİHSİZ KIZ ",
        "text": "TALİHSİZ KIZ \n\nVakti zamanında köyün birinde tüccarlık yapan bir adam varmış. Bu adamın bir kızı, bir de oğlu varmış. Bu tüccarın durumu kötüye gidince oğlunu yanına alıp uzak bir diyara gitmiş. Kızını da güvenip sevdiği ve komşusunun oğlu olan Ali isminde birine emanet etmiş.\n\nZamanla kendisine emanet edilen kıza heveslenir hâle gelen Ali bu durumu kıza belli edince kız artık Ali’ye kapıyı açmaz olmuş. Bunun üzerine Ali kızın babasına haber yollayıp kızının kötü yola düştüğünü söyleyerek ona iftira atmış. Kızın babası oğluna:\n\n— Git kızı öldür, gömleğini de kanına batırıp getir ki olanlara inanayım, diyor.\n\nOğlan bir süre sonra köye geldiğinde bakıyor ki durum hiç de anlatıldığı gibi değil. Oğlan kızı alıp dağa çıkıyor ve kız uyuyunca yanında getirdiği horozu kesiyor ve kızın gömleğini horozun kanına batırıyor, kızı da orada bırakıp gidiyor.\n\nOğlan babasının yanına varınca kanlı gömleği babasına gösterip bacısını öldürdüğünü söylüyor. Sonra uyanan kız dağlarda dolaşırken bir padişaha rast geliyor. Başından geçenleri ona anlatıyor.\n\nPadişah çok güzel olan bu kıza kırk gün kırk gece düğün yapıp evleniyor. Padişahtan bir kız bir erkek çocuğu olan kız, bir süre sonra padişaha babasını ve abisini görmek istediğini söylüyor.\n\nPadişah kızın yanına vezirini ve askerlerini de katarak babasının yanına yolluyor. Kız ve yanındakiler yolda gece olunca bir yerde konaklıyorlar.\n\nKıza göz koyan vezir, onun çadırına girip ona sahip olmak istiyor; fakat kız olmaz, diyor.\n\nVezir kıza kendisiyle olmaması durumunda çocuklarını da kendisini de keseceğini söylüyor. Canı dara düşen kız, çadırdan kendini zor atıyor ve dağa karışıyor. Vezir ise çocukları alıp geri dönüyor ve padişaha:\n\n— Dağda bulduğun kadından hayır gelmezdi, zaten bizi dağda terk edip kaçtı, diyor. Padişah da:\n\n— Kalkın onu aramaya gidiyoruz, diyor ve yola koyuluyorlar.\n\nKız bu arada köyüne yaklaşıyor ve bir ovada bulunan sürünün çobanına rast geliyor. Çoban da babasının çobanıymış. Çobana:\n\n— Bir kuzu kesip işkembesini bana verirsen sana bir avuç altın veririm, diyor. Kız bu işkembeyi kafasına geçirip tanınmamak niyetindeymiş. Çoban da:\n\n— Tamam, diyor ve bir kuzu kesip işkembesini kıza veriyor. Kız çobanla beraber davar gütmeye başlıyor.\n\nBu sırada Ali’yi de yanına alan padişah ve adamları, kızın davar güttüğü ovaya geliyor ve orada konaklıyorlar. Gece olunca bir araya gelip hikâyeler anlatmaya başlıyorlar. Herkesin hikâye anlattığını gören kız, bir hikâye de ben anlatayım diyor ve başlıyor:\n\n— Köyün birinde Ahker tüccar diye biri varmış. Bu tüccar uzak diyara oğluyla beraber gidince kızını komşusu Ali’ye emanet etmiş. Ali’nin gönlü kıza kayınca kız artık Ali’ye yüz vermez olmuş. Ali de kızın babasına kızın kötü yola düştü diye haber salmış ve kıza iftira etmiş. Bunun üzerine kızı öldürmeye gelen abisi durumun doğrusunu öğrenince kızı dağa çıkarıyor, orada gömleğini horoz kanına buluyor ve kızı da dağda bırakıp gidiyor deyince, Ali’nin beti benzi atıyor ve Ali tuvalete çıkmak istiyor. Fakat kız buna izin vermiyor ve hikâyesine devam ediyor. Sonra uykudan uyanan bu kız dağda bir padişaha rast geliyor ve başından geçenleri ona anlatıyor. Bunun üzerine padişah kızla evleniyor. Bir süre sonra babasını görmek için vezir ve askerlerle yola çıkan kız, yolda vezirin kendisine sahip olmak istediğini görünce dağa kaçıyor, deyince vezir de toplantıdan ayrılmak istiyor. Fakat kız ona da izin vermiyor.\n\nBu arada orada olan kızın babası:\n\n— Ah benim kızım da yanımda olsaydı da ona sarılıp kendimi affettirebilseydim, deyince kız başındaki işkembeyi çıkarıyor ve:\n\n— İşte o kız benim, diyor ve babasına sarılıyor.\n\nKaçmaya çalışan vezir ve Ali’yi oradakiler yakalıyor ve katırların arkasına bağlıyorlar.\n\n&nbsp;Katırların arkasına da köpekleri salıyorlar, böylece Ali ve vezir katırların arkasında kaybolup gidiyorlar. Sonra kız ile padişah tekrar kavuşuyorlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Mardin",
        "title": "ZENGİBAĞ VE GÜL KIZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Babil’in bir köyünde zenginliği dillere destan bir ağa yaşarmış. Zenginliği yanında çok cömert, mert bir ağaymış. Köylünün derdini dinler, dertlerine derman olabilmek için gayret edermiş.\n\nKöylüler kendi hâlinde garibanlarmış. Ağanın adı normalde Hasan imiş. Ama köylü ona Zengibağ dermiş.\n\nZengibağ evliymiş. Gül adında da güzeller güzeli bir kızı varmış. Zengibağ’ın bir de o vilayetin en güzel bağı varmış. Bağında meyvelerin hası, sebzelerin en güzelleri yetişirmiş. Zengibağ ile köylüler birlikte yer, içerlermiş. Verene şükrederlermiş.\n\nBu arada Zengibağ’ın kızı Gül büyümüş, serpilmiş, gelinlik çağına gelmiş. Köyde bir de kötü kalpli bir kadın yaşarmış. Bir gün bu Zengibağ’ın kızını görmüş. Güzelliğini kıskanmış ve içine fitne düşmüş. Kıza bir oyun oynayıp, kızın kanına girmek için bir plan yapmış.\n\nBu arada diğer vilayetin beyi Zengibağ’ın kızını oğluna istemiş. Düğün alayı kurulduğu vakitlerde kötü kadın bir zehirle kızı zehirlemiş.\n\nKız zehrin etkisiyle zayıflamış, çirkinleşmiş, yüzünde&nbsp;yaralar çıkmış. Bu durumda düğün iptal edilmiş, nişan atılmış. Kız ölmediğine mi yansın, düğünün olmadığına mı yansın?\n\nBu duruma Zengibağ çok üzülür. Köyde ister istemez bir matem havası eser. Uzak diyarlardan yola çıkmış, diyar diyar gezen bir çelebi bunların köyüne misafir olur. Bakar ki herkes üzgün. Köylüye sorar.\n\nKöylü de durumu bir bir anlatır. Çelebi hafife alınacak biri değildir. Çok bilgilidir. Hemen Zengibağ’ın evine gider. Kızı muayene eder ve çaresinin olduğunu söyler.\n\nÇelebi dağlara, kırlara gider. Çeşitli bitkiler toplayıp ilaç yapar ve kızı tedaviye başlar. Aylar sonra kızın yüzündeki yaralar gider, iyileşir. Kız eski güzelliğine kavuşur. Zengibağ sevinir ve çelebiye;\n\n— Allah senden razı olsun. Kızımı iyileştirdin. Kızımı sana vereyim, der. O da kabul eder. Güzel bir düğün yaparlar.\n\nKötü kadın kızın tekrar iyileştiğini görünce bir daha kimseye büyü yapmayacağına söz vermiş.\n\nZengibağ bu olayın ibretlik bir iş olduğunu anlar. Cenabı Allah’a şükreder…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "Bir gün, bir ayînen, bir dilki arkadaş olmuşlar. bunnar, gece yerler, gündüz yatarlarmış; gündüz yerler gece yatarlarmış. Bir Gün, ayı demiş kine:\n\n\"Artık osandım ben gedîm de bir av alîm gelîm. bir geçi dutîm de yiyek,\" demiş.\n\nDilki de: \"Olur,\" demiş.\n\nAyı getmiş. Ayı gedişin, dilki acıkmış. Bu ayının da yedi tene eniği varımış. Ayı getmiş, iki üç gün gelmemiş. Dilki, bu ayının yedi eniğnin yedisini de yemiş, guyruklarını bile goymamış. Ondan sonra ayı gelmiş, oruya buraya bakmış yok! Ayının çocukları, enikleri yok! Bu sefer, ayı arkadaşına dönmüş:\n\n\"Dilki, niyetdin benim malaklarımı?\" demiş.\n\n\"Acıkdım, yedim. Nediyin gelmediğin sen de kaç gündür?\" demiş.\n\n\"Ulan, heyle yedin, benim malaklarımı?\"\n\n\"Yedim işde, acıkdım yedim,\"\n\n\"Dur, ben de seni yiyem de gör,\"\n\nBu dilki, gaçıvermiş, orda bir pencere varımış, o penceren çıkıp gaçmış. Ayı, arkasından goşmuş amma dilkiyi dutamamış.\n\nBu dilki, gaçarkan gaçarkan, bir dârmane varmış. Ardından da ayı varmış kine ne görsün? Dilki dârmen üğüdüyor! Ayı galan, yavaşça, bunun yanına yaklaşmış:\n\n\"Aman dilki gardaş, şu dârmen üğütmiye bana bellet,\" demiş. Ayı:\n\n\"Haydi, şu guyruğunu daşın altına guy da belledîm,\" demiş.\n\nAyı, guyruğunu goymuşumuş, dilki un yerine ayının guyruğunu çekmeye başlamış. Ayı:\n\n\"Dur, ben de senin anacığını ağlatırım yavaş,\" demiş.\n\nDilki, gene gaçmış ordan. Gene bir yere getmiş. Ayı da peşinden varmış. Orada, dilki acıkmış başlamış hamır yunurmaya. Kömbe edip de yiyecekmiş. Ayı, yanına yaklaşıp, demiş ki:\n\n\"Niyediyon böyle, dilki gardaş?\" demiş.\n\n\"Acıkdım, kömbe edip de, yiyecâm,\"\n\n\"Eee, bana da bellet o zaman,\"\n\n\"Olur. Sen burada hamırı yunuru dur. Ben de şuraya, damın başına çıkîm, oradan bakîm,\" demiş.\n\nB u dilki, damın bşına çıkmış, ayı hamırı yuğururken, unun üsdüne oradan bir teneke kül atmış. Gaçmış şimdi bu. Ayı da gözünü üfeleyip niyederken, bakmış ki dilki heç yok! Dilki, başını gene gurtarmış, varmış bir suyun gırağına... Dilki, bu suyun gırağına varmış, orada sebet örmiye başlamış. Ayı gene buna yaklaşmış:\n\n\"Ulandilki gardaş, ne var şu sebet örmesini bana da bellet,\" demiş.\n\n\"Olur, bellediyim,\"&nbsp;\n\n\"Öyliyese hadi bellet, nasıl belledeceksen,\" demiş ayı.\n\nGayrı bunnar çıbığı kesmişler, şöyle bir tarafa düzmüşler. sepedi örmiye başlamışlar. Açcık örüşün, dilki ayıya demiş kine:\n\n\"Şuraya, içine otur da nasıl olmuş bakîm?\"\n\n\"Eeee... üsdünü örüp de bana çıkacak delik gomazsan nolacak?\"\n\n\"Ben sana, çıkacak deliği goyarım,\"\n\nOndan sonra ayı, sepedin içine oturmuş. Dilki de başlamış, sepedin üsdünü örmeye. Örmüş, örmüş, örmüş, heç delik goymamış. Ayı, sepedin içinde galmış. Aşşâda da avratlar, yunak yıkıyorlarımış. Orada iki-üç tene avrat varımış. Bu dilki, sepedi almış, gayanın başına varmış, onnara el etmiş, sonra da ayıyı, bunnara doğru kürelemiş:\n\n\"Varıyor haaa, veriyor haaa, varıyor haaa...\"\n\nAvratlardan tokacı çeken yörümüş, tokacı çeken yörümüş. Hepiciği, sepedin başına varmışlar. Vururken, vururken, vururken ayıyı oracıkda öldürüvermişler.\n\nDilki de, yemiş içmiş, murazına geçmiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "İki Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde iki kardeş varmış. Bu kardeşlerden biri dokuz, biri de on bir yaşındaymış. Bunların çok kötü, acımasız bir üvey anneleri varmış.\n\nBu çocuklar annelerini hiç sevmiyorlarmış ve bir gün evden kaçmaya karar vermişler. Az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmişler. Sonra yollarını kaybetmiş, bir ormana dalmışlar. Artık gece olmuş. Çocuklar korkmaya başlamış ve sığınacak bir yer bulmaya çalışmışlar. Gitmişler gitmişler, ormanın sonunda iki ev görmüşler.\n\nEvlerden birinde duman tütüyormuş. Diğerinden ise köpek sesi geliyormuş. Düşünüp taşınmışlar, köpekten korktukları için bacası tüten eve gitmeye karar vermişler.\n\nKapıyı bir yaşlı kadın açmış. Önce onlara iyi davranmış da sonra ise gerçek yüzünü göstermeye başlamış. Aslında bu kadın kötü niyetli bir cadıymış. Böyle yalnız çocukları yakalar iş yaptırırmış. İşine yaramayan, çocukları ise sürekli altında ateş yanan kocaman bir kara kazana atarmış.\n\nBu iki kardeşe de her türlü işi yaptırmaya başlamış. Her gün kucaklarında odun taşıttırır, eleklerde su getirtirmiş. Ama çocukların birini gönderir, birini evde kilitlermiş. İkisi birden giderse kaçarlar diye düşünürmüş.\n\nAradan yıllar geçmiş. Çocuklar artık çok yorulmuşlar, cadının bir gün kendilerini de pişireceğinden korkmaya başlamışlar ve bir plan yapmışlar.\n\nBir gün yine büyük kardeşi odun taşımaya göndermiş. O gittiğine göre diğerinin kafesini açabilirim, diye düşünmüş. Çünkü yalnız başlarına kaçamazlar diye düşünüyormuş.\n\nCadı yine kazanın altını yakıyormuş. Önceden anlaştıklarına göre büyük kardeş gitmemiş ve kapıda bekliyormuş. Kardeşinin kafesinin açıldığını duyunca hemen içeri girmiş.\n\nİki kardeş bir olup cadıyı altını yaktığı kazana itmişler. Can havliyle kaçan çocuklar köpekleri unutarak diğer evin kapısına gelmişler.\n\nKöpekle karşı karşıya kalan çocuklar bakmış ki köpek hiçbir şey yapmıyor, hemen eve girmişler. Evde ise çok yaşlı bir dede varmış.\n\nDede gerçekten çok iyi kalpli bir adammış. Çocuklara hemen yemekler indirmiş, güzel kıyafetler giydirmiş. Daha sonra onları bir odaya götürmüş.\n\nBu oda saray odası gibi büyükmüş. İçinde her türlü oyuncağın bulunabileceği bir odaymış.\n\nBu odayı gören çocuklar çok sevinmişler. Bir ömür burada dedeyle çok mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Üç Kurtlar",
        "text": "Vakti zamanın birinde kurtlar yaşarmış. Bu kurtlar üç cins imiş; gölgeler, karalar, sarılar.\n\nBir gün bu gölgelerden bir kurt ihtiyarlamış ve çok zayıflamış. Acından yürüyemez olmuş. Bir tane kurt onun yanına gelmiş:\n\n— Selamınaleyküm kardeş, demiş.\n\n— Ve aleykümselam, demiş.\n\n— Ne o kardeş, niye yürüyemiyorsun?\n\n— Valla ihtiyarlık bir yandan, açlık bir yandan.\n\n— O zaman sana bir av getireyim, dur.\n\n— Kardeş! Sen bir yanaş hele. Sen kimlerdensin?\n\n— Ben karalardanım.\n\n— Haydi git! Sen korkaklardansın, demiş ve kovmuş. Bir gün yine bir kurt çıkagelmiş. Yaşlı kurda:\n\n— Haydi kardeş, sabah oluyor. Dağa çıkalım. Sabah ezanı okunuyor. Geç kaldık, yürü, deyince:\n\n— Valla kardeş, ben açlıktan ve yaşlılıktan yürüyemiyorum. Hele sen bir gel bakalım, sen kimlerdensin?\n\n— Ben sarılardanım.\n\n— Haydi git! Sen yalancılardansın demiş. O kurdu da kovmuş. Ertesi gün yine bir kurt gelmiş.\n\n— Kardeş bu çalıların dibinde niye böyle yatıyorsun, demiş. O da:\n\n— Ben hem açım hem de yaşlıyım, demiş.\n\n— Kardeş sen kimlerdensin?\n\n— Ben gölgelerdenim.\n\n— Vay gadanı alayım*. Sen bizlerdenmişsin. O zamana kadar kurt demiş ki:\n\n— Dur, senin karnını bir doyurayım.\n\nTam ava çıkacakken karşıdan bir eşekle bir adam geliyormuş. Bu adam, oğlunun nişanı için on kilogram helva almış ve eşeğe yüklemiş. Eşeğin aynı zamanda yanında bir tane de sıpası varmış.\n\nKurt çalının dibine pusmuş, sıpayı kapmış. Adam sıpayı kurtarayım derken kurt, eşeği de kapmış. O zaman kurt adama da saldırmış. Adam korkmuş ve yaşlı, kurdun yanına kaçmış. İhtiyar kurda:\n\n— Kardeş ne yatıyorsun. Kalk! Aha sana bir pay. Aha anası aha da danası. On kilogram helvası. Hangisinden yersen ye, demiş.\n\nYaşlı kurt merhamete gelmiş, genç kurdun elinden eşeği ve sıpayı alıp adama vermiş. İki kurt helvanın yarısını alıp karınlarını doyurmuşlar. Bu masal da böyle bitmiş.\n\n*gada almak: Dert ve üzüntüyü paslaşma.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzincan",
        "title": "Ağlayan Nar ve Gülen Ayva",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Horosan’da bir köyde bir aile yaşarmış. Adamın lakabını Ayıboğan imiş. O zamanlarda isim vermeden önce marifet gösterilmesi gerekirmiş. Ayıboğan da adından anlaşılabileceği gibi gerçekten bir ayı boğmuş ve unvan almış.\n\nAyıboğan bir gün evlenmiş. Bir de oğlu olmuş. Oğlu da babası gibi kuvvetli, akıllı bir çocukmuş.\n\nAradan yıllar geçmiş, çocuk büyüyüp serpilmiş. Yağız bir delikanlı olmuş. Derken gönlünü beyin kızına kaptırmış. Bey de köyün zalimlerinden biriymiş.\n\nBu olaydan bey haberdar olmuş ve Ayıboğan’ı huzuruna çağırmış. Ayıboğan’a;\n\n— Oğlunun kulağını çek. Kızımdan uzak dursun. Benim çulsuza isimsize verecek kızım yok, demiş.\n\nAyıboğan üzgün bir şekilde evine gelmiş. Oğluna durumu anlatmış. Oğlu hiddetle beyin huzuruna çıkmış.\n\n— Bey bey! Ben adsızım, çulsuzum diye kızını vermiyorsun. Bunlar olmayacak şey değil. İzin ver nam alayım. Söyle bana ne istersen yapayım, der. Bey de\n\n— Sen git. Bir düşüneyim. Ben sana bildiririm, der ve üç gün sonra bey oğlanı huzuruna çağırır. İstediğini söyler.\n\n— Bana Kaf Dağı’nın ardındaki devin bahçesindeki “ağlayan nar ve gülen ayvayı” getir. Sana ad vereyim, nam vereyim, kızımı vereyim, der.\n\nOğul bunu duyunca ayağına demir çarık, eline de demir değnek alır. Babasıyla, anasıyla vedalaşır. Yola çıkar. Az gider, uz gider. Dere tepe düz gider ve nihayet Kaf dağına ulaşır.\n\nUlaşır ulaşmasına da en büyük mesele geridedir. Devi nasıl alt edecektir? Düşünürken orada uykuya dalar. Rüyasında ak sakallı bir dede ona;\n\n— Oğul! Hiç korkma, dev evden ayrılınca hemen koş, eve gir. Orada devin anasını gördüğünde hemen koş. Onun göğsüne yapış. Kana kana em. Anne dev sana ilişmez. O zaman gerisi gelir, der.\n\nOğul uyanır. Eve gelir ve evi gözlemeye başlar. Dev evden ayrılınca hemen eve koşar. Anne devin göğsüne yapışır. Ve kana kana emer. Anne dev onu evladı kabul eder. Oğula:\n\n— Eğer sütümü içmeseydin seni öldürür, yerdim. Ama sütümü içtin. Sen benim oğlumsun. Dile benden ne dilersen, der.\n\nOğul da başından geçenleri anne deve anlatır. Anne dev:\n\n— Oğul, birazdan benim bey ve oğlum gelir. Seni burada görürlerse öldürürler.” der.\n\nHemen ona bahçeden bir tane ağlayan nar, bir tane de gülen ayva verir ve gönderir.\n\nOğul sevinçle yola çıkar. Yine az gider, uz gider, dere tepe düz gider. Memleketine ulaşır. Beyin huzuruna çıkar. Bey şaşırır.\n\n— Ben seni ölüme gönderdim. Sen benim istediklerimi getirdin. Cesaretin ve aklın senin kurtuluşun oldu, der ve verdiği sözü yerine getirir.\n\nGüzel bir düğün yaparlar. Onlar erer muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Yolunacak Kaz",
        "text": "Yolunacak Kaz\n\nZamanın birinde padişah ve veziri gezerken yaşlı bir adamla karşılaşırlar. Biraz da halka yakın görünmek için adamla muhabbet etmeye başlarlar. Padişah, adama sorular sorar. İlk olarak:\n\n— Gözlerin nasıl görüyor, der. Adam:\n\n— Uzak idi, yakın ettim, der padişaha. Padişah yeniden sorar:\n\n— Ayakların nasıl? Adam:\n\n— İki idi üç ettim, der.\n\nPadişah bu sefer de er yetiştirip yetiştirmediğini sorar adama. Adam da:\n\n— Bir yetiştirdim, el aldı, der. Son olarak da padişah:\n\n— Kaz yolabilir misin, diye sorar. Adam da:\n\n— Evet, der.\n\nSorular bitince padişah gider. Ancak vezir bu cevaplardan hiçbir şey anlamaz. Adama bu sözlerle ne anlatmak istediğini sorar.\n\nYaşlı adam da açıklayacağını ama her cevap için para istediğini söyler. Vezir de çok merak ettiği için kabul eder. Yaşlı adam ilk cevap için parayı alır ve açıklar:\n\n— Gözlerim uzağı iyi görmüyordu, gözlük taktım. Artık uzağı rahat görüyorum. Yani uzağı yakın ettim, der. İkinci cevap için de para alır ve onu da açıklar:\n\n— Ayaklarım ağrıyordu, rahat yürüyemiyordum. Baston aldım artık rahat yürüyorum. Yani ayağım iki tane idi, üç ettim, der. Sıradaki cevap için de para alır ve devam eder:\n\n— Bir kızım vardı. Büyüttüm, yetiştirdim. Gün geldi, evlendirdim. Er yetiştirdim, ele verdim, der. Sıra son soruya gelir. Vezir parayı verir. Adama der ki:\n\nBunları anladım ama kaz yolabilir misin nedir, der. Yaşlı adam da vezire bakar, gülerek:\n\n— Orasını da sen anla artık, der.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Padişah Vezir ve Çoban",
        "text": "Bir gün padişah ve veziri köyleri gezmeye çıkmışlar. Köyün birinde bir çobana rastlamışlar. Çoban da onları konuk etmek istemiş. Padişah ve veziri bu teklifi kabul etmiş\n\nÇoban koyun kesip ikram etmeye niyetlenmiş. Padişah vezirini göndermiş çobana, zahmet etmemesini istemiş. Çoban da vezire ev sahibinin işine karışılmayacağını söylemiş ve veziri geri göndermiş.\n\nBunun üzerine padişah vezirini yine göndermiş aynı şey için. Ancak çoban yine aynı şeyi tekrarlamış ve elindeki koyun kanıyla vezire bir tokat atmış.\n\nVezir bu duruma çok içerlemiş. Sürekli bu tokatın intikamını almayı planlamış. Bir gün aklına bir fikir gelmiş. Çobanı saraya dahil olan bir bahçeye yemeğe davet etmiş.\n\nPadişah, vezir ve çoban yemeğe oturmuşlar. Vezir, öç almak için padişahın gümüş takımlarını çıkarmış. Padişah yedikçe gümüş çatal, kaşık, bıçak ne varsa atıyormuş. Çoban da pek umursamamış bu durumu. Vezirin amacı ise çobana da aynı şeyi yaptırıp suçlu duruma düşürmekmiş onu. Bu sayede bir tokat atıp alacakmış intikamını.\n\nAncak ilk seferde başarılı olamamış. Altın sofra takımını getirtmiş bu defa. Padişah yine yemiş ve tam altın çatalı atarken vezir padişahın elini tutmuş:\n\n— Atmayın padişahım! Hiç kıyılır mı altın çatala? Çoban yerinden kalkmış, yaklaşmış ve vezire bir tokat daha atmış. Sonra da:\n\n— Ben sana ev sahibinin işine karışılmaz demedim mi, demiş. Yani vezirin yaptığı oyun yine kendisine zarar vermiş. Hem intikamını alamamış hem de bir tokat daha yemiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "KISMET ",
        "text": "Uzak ülkelerin birinde bir adamın karısı ölmüş. Ondan sonra adam evlenmeye karar vermiş. Ama kendine kimse kız vermiyormuş. Adam yıllarca böyle kız arıyormuş kendine bir türlü bulamıyormuş. Ben “ne kısmetsizim”, “ben ne şansızım” diye dert yanarmış.\n\nBir çare bulmak için bir dervişin yanına gitmiş. Durumunu anlatmış. Derviş:\n\n— Senin kısmetin şimdi kapalıdır; ama sonra açılacak, demiş. Adam:\n\n— Nasıl olacak peki? Ben zenginim, bana niye kız vermiyorlar, diye sormuş. Derviş de bu işlerin parayla olmadığını söylemiş. Derviş, adama:\n\n— Sen sabret yolunda, bulursun. Sizin hizmetçilerden birinin bir çocuğu olacak. İşte senin kısmetin o olacak, demiş. Adam şaşırmış:\n\n— Nasıl olur? O çok küçük, demiş. Derviş:\n\n— Sen onu büyüteceksin sonra da senin karın olacak o kız, demiş.\n\nAdam başta pek yanaşmamış. Kız vakti dolduğunda dünyaya gelmiş. Kızın belinde büyük bir ben varmış. Kız doğduktan sonra annesi o evden ayrılmış. Kızını başka yerde yetiştirmiş.\n\nKızı büyüdüğünde o kadar güzel olmuş ki herkes bu kıza âşık olurmuş. Adam da bir gün bu kıza rastlamış ve kızdan çok hoşlanmış. Oysa adam bilmiyormuş bu kızın kendi kısmeti olduğunu.\n\nBir gün bu adam tesadüfen kızın belindeki beni görmüş. Kızın kendi kısmeti olduğunu söylemiş. Kızla konuşmuş:\n\n— O benin ne anlama geliyor, biliyor musun, demiş.\n\n— Evet, biliyorum. Annem bana söylemişti. Bu ben, adama kısmet olmuşum, onun mührüdür, demiş. Adam da:\n\n— İşte o adam benim, demiş. Sen benim kısmetimsin, istersen git annene söyle, demiş. Kız da gidip annesine söylemiş. Annesi:\n\n— Evet kızım, o adam senin kısmetindi, demiş.\n\nBunlar en sonunda evlenmişler. Mutlu bir yaşam sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Üç Arkadaş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Çok eski zamanların birinde üç arkadaş varmış. Bunlardan biri kaplumbağa, biri tilki, biri de sincapmış. Bunlar geçimlerini sağlamak için ne yapalım diye düşünürken:\n\n— Çiftçi olalım, demişler. Bir kayalık tarlanın oraya gitmişler, çift sürmeye, ekin ekmeğe başlamışlar. Bu ekin onlara bir zaman yetmiş. Bir gün tilki:\n\n— Bu ekin bize yetti ama biz ekin biçerken şu kaya yuvarlanırsa üçümüzü de öldürür, deyince diğerleri:\n\n— Ne yapalım? demişler. Tilki de:\n\n— Ben o kayaya sırtımı dayarım, o yuvarlanmaz siz de ekini biçersiniz, demiş.\n\nKaplumbağa ile sincap tekrar biçmeye başlamışlar. Tilkiye de:\n\n— Kayaya dayanamıyor musun tilki kardeş, diye sormuşlar. Tilki de:\n\n— Tabİi öyle dayanıyorum ki ağzımdan kan gelecek nerdeyse, demiş.\n\nNeyse bunlar ekini biçmişler, harmana indirmişler, sürüp savurmuşlar. Sonra üçü beraber sıraya dizilmişler, buğdayın başına kim önce varırsa buğday onun olacak diye aralarında anlaşmışlar. Sincap:\n\n— Benim kulağım sağır, sen giderken benim kuyruğuma vur, üçümüz beraber koşmaya başlayalım, demiş tilkiye. Koşmaya başlayacakları zaman tilki sincabın kuyruğuna vurunca sincap tilkinin kuyruğuna yapışmış. Tilki, onlar koşana kadar ben buğdayın başına geldim diye düşünüp tam oturacakken sincap:\n\n— Üstüme çökme, diye bağırmış. O anda tilki şaşırmış. Bu arada kaplumbağa yolu yarılamış. Kaplumbağa:\n\n— Kesmük* de bana, kesmük de bana, diye bağırıyormuş. Kesmük de buğdaydan ayrılan ikinci devir buğdaymış.\n\nTilkinin kurnazlığı boşuna gitmiş. Buğday sincabın olmuş, diğer parça da kaplumbağanın olmuş. Tilki ne kadar kurnaz olsa da amacına ulaşamamış.\n\n*Kesmük: İyi dövülmemiş, iri ve kimileri başaklı kalan tahıl sapları.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Bey Oğlu ile Üvey Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi çok günahmış. Vakti zamanında bir bey oğlu varmış. Bir de üvey annesi huzur vermeyen, bir kız varmış. Üvey annesinin işkencelerine dayanamayan kız, bir gün çeşmenin başına gitmiş. Çeşmenin başındaki kavağa:\n\n— Eğil kavağım eğil, demiş, kavak eğilmiş. “Doğrul kavağım doğrul.” demiş kavak doğrulmuş, kız kavağın üzerine çıkmış.\n\nBir gün bey oğlu, atını sulamaya çeşme başına gitmiş. Atının su içmediğini gören bey oğlu, bir o yana bir bu yana bakmış, kızın yansıması suyun üzerine düşüyormuş ama bey oğlu bu yansımanın nereden geldiğini bir türlü bulamamış.\n\nSonra yukarıya doğru bakıyor ki bir kız kavağın başına çıkmış. Aya doğma, ben doğayım, güne çavma* ben çavayım, öyle güzelmiş, kız. Bey oğlu:\n\n— Kız oraya niye çıktın in bakalım, senin yansıman suya düşüyor, benim atım o yüzden su içmiyor. Aşağı in, diyor. Bey oğlu ne kadar ısrar etse de kız:\n\n— İnmem de inmem, diyor. Kız inmiyor, Bey oğlu da oradan gidip bir cadı kadın buluyor. Cadı kadına:\n\n— Nine çeşmenin başında, kavağın üzerinde bir kız var, ne yaptıysam inmiyor, o kızı bana indirebilir misin, demiş. Nine:\n\n— Oğlum sen bana bir torba üzüm al, ben üzüm ayıklarken o kız oradan iner, der. Beyoğlu nineyi çeşmenin başına bırakır ve oradan ayrılır. Nine üzümü seçmeye başlar, üzümü seçerken üzümü torbanı dışına çöpünü torbanın içine atar. Bunu gören kız:\n\nNine üzümü dışarı, çöpünü içeri ne atıyorsun öyle üzüm seçilmez, der. Nine:\n\n— Kızım neredesin ki gözüm görmüyor, gel de beraber seçelim, der. Kız:\n\n— “Eğil kavağım eğil” der kavak eğilir kız iner. “Doğrul kavağım doğrul” der, kavak doğrulur. Kız nineyle beraber üzümü seçerken, hemen nine kızın peşlisinin ucundan kızı oraya çiviler. Oradan bey oğluna gider:\n\n— Bey oğlu kızı yakaladım, der. Bu arada kız kalkmaya çalışıyor ama kalkamıyor, peşlisi çivili nasıl kalksın. Derken Bey oğlu geliyor kıza:\n\n— İns misin, cin misin kız, diyor. Kız da:\n\n— Ne insin ne cinim, seni beni yaratan Allah’ın kuluyum, üvey annem tat vermiyordu, o yüzden buraya çıktım, diyor. Bey oğlu kıza:\n\n— Benimle evlenir misin, diyor. Kız da:\n\n— Evlenirim, diyor. Evleniyorlar, kırk gün kırk gece düğün yapıyorlar. Yiyorlar, içiyorlar hoş muratlarına geçiyorlar.\n\n*çav- Işığını vurmak.\n\n*peşli: Bazı elbiselerin yakalarına veya eteklerine eklenen üçgen şeklindeki parça, parçalı.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Bir Gram Tuz",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Kaf Dağı’nın ötesi mi desem, yoksa çok yakın bir yer mi desem, öyle tarifsiz bir yerde büyük bir saray varmış. Bu sarayın padişahı üç erkek evlada sahipmiş. Bir gün bu padişah oğullarını yanına çağırmış. Onlara sormuş:\n\n— Söyleyin bakayım evlatlarım beni ne kadar seversiniz? En büyük oğlu:\n\n— Seni şu görkemli saraylar kadar çok severim babacığım, demiş. Padişah bu cevaba çok sevinmiş. Sıra ortanca oğluna gelmiş. O da:\n\n— Seni dünyalar kadar çok severim babacığım, demiş. Padişah yine çok sevinmiş. Son oğlundan da güzel bir cevap arzusuyla ona doğru bakmış. O da:\n\n— Seni tuz kadar severim babacığım, demiş. Padişah bu cevabı duyunca çok hiddetlenmiş. Hemen saray muhafızlarına çağırmış ve küçük oğlunu saraydan atmasını emretmiş.\n\nOğlan da çaresiz boynu bükük saraydan ayrılmış. Az gitmiş uz gitmiş, bir de bakmış ki güzel mi güzel bir ülke… Sarayına gidip kendisini komşu ülkenin padişahının oğlu diye tanıtırsa misafir olunacağını düşünmüş.\n\nBu şehzade sarayın içine girince bahçede huriler kadar güzel bir kız görmesin mi? O dakikada âşık oluvermiş sarayın biricik kızına. Tabii o da bizim mahcup padişah oğluna âşık olmuş. Tez zamanda düğünleri yapılmış. Böylece hiç bilmediği bu ülkenin bir anda tek varisi olmuş.\n\nBütün bu güzel olaylar olurken küçük oğlanın kovulduğu ülkede kıtlık baş gösterir olmuş. Küçük oğlanın babası özellikle tuz olmadığından çok kötü günler geçirir olmuş. Bu tuz sorunu yüzünden ülkesinde isyanlar çıkmaya başlamış. En fakir köylü bile padişaha baş kaldırır duruma gelmiş.\n\nDiğer oğullarından da hiçbir yardım göremeyen padişah çaresiz bilmediği bir ülkeye avuç açmak üzere yollara koyulmuş. Gitmiş gitmiş bir saraya ulaşmış. Padişah bu hiç bilmediği ülkede kötü karşılanırım diye umarken aksine padişaha çok hürmet göstermişler.\n\nSarayın padişahı huzuruna çıkarılmış bizim padişah. Ona durumu anlatıp tuz istemiş. Komşu ülkenin padişahı hizmetkârlarına tuz getirtmiş. Padişah çuval çuval tuzları görünce çok sevinmiş.\n\nHemen kendisinden yaşça çok küçük bu cömert padişahın eline eteğine sarılmış. O da:\n\n— Önemli değil. Hayat ne kadar garip? Seneler önce bir tuz sözü yüzünden babam tarafından saraydan kovuldum. Şimdi ise tuz sayesinde babamı çok sevindirdim ve o büyük haşmetli babam az kalsın eteğimi öpüyordu, demiş.\n\nPadişah da karşısındakinin kendi oğlu olduğunu duyunca önce çok şaşırmış sonra da oğluna kavuştuğu için sevinci ikiye katlanmış. Oğlu da babasını affetmiş.\n\nBirlikte iki ülkeyi birden yönetmeye başlamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Becerikli Gelin",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken zamanın birinde bir ülkede köylerden birinde zengin bir adam yaşarmış. Bu adamın çok sevdiği oğlundan başka kimsesi yokmuş. Onun mutlu olması, daha iyi yaşaması tek amacıymış. Ama oğlu biraz safmış. Kendisinden isteneni zar zor yapar, başka bir şeye aklı ermezmiş.\n\nAdam oğlunun huyunu iyi bildiğinden oğlunu çekip çevirecek becerikli bir gelin istermiş. Ama böyle becerikli bir gelin bulmak da kolay değilmiş. Bir gün adam, oğlunu yanına çağırmış. Eline bir miktar para vermiş.\n\n— Oğlum bu parayı al ve şehre git. Hem bize yiyecek hem de tavuklarla ineğe yem al, demiş.\n\nBunu oğlunu denemek için yapıyormuş. Çünkü o para ile adamın istediklerinin hepsi alınmazmış. Adam, oğlunun ne yapacağını düşünüyormuş.\n\nSaf oğlan neşe içinde şehre gitmiş. Babası ona bir görev verdi diye seviniyormuş. Ama pazarda fiyatları görünce işinin zor olduğunu anlamış. Elindeki para ile babasının istediklerinin hepsini alması imkansızmış. Sokağın ortasına oturmuş ve kara kara düşünmeye başlamış. O sırada sokaktan bir kız geçiyormuş:\n\n— Senin işin gücün yok mu ki böyle sokak ortasında dalıp gidersin delikanlı, demiş.\n\n— Ah sorma güzel kız, babamın bana verdiği para ile hem kendimize yiyecek hem de tavuklarla ineğe yem almam imkansız. Ne yapacağımı bilemiyorum, babama karşı mahcup olacağım, diye cevap vermiş saf oğlan. Kız da demiş ki:\n\n— O işin kolayı var, elindeki para ile karpuz al. İçini siz yersiniz, kabuğunu ineğe, çekirdeklerini de tavuklara atarsınız. Böylece babanın istediği her şeyi almış olursun.\n\n&nbsp;Saf oğlan kızın verdiği akla çok sevinmiş. Elinde koca bir karpuzla eve vardığında babası çok memnun olmuş. Ama oğlunun bu işi tek başına çözemeyecek kadar da saf olduğunu iyi biliyormuş. Sorunca oğlan başından geçenleri anlatmış.\n\nAdam, işte tam benim saf oğluma eşlik edecek bir gelin diye düşünmüş. Ertesi gün şehre gidip kızı babasından istemiş. Kızın babası da razı olmuş ve kızını saf oğlana vermiş. Düğün dernek yapılmış. Saf oğlan ile becerikli kız mutlu bir hayat sürmüşler.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri saf oğlan ile becerikli kıza, biri anlatana, biri de dinleyene.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Kurnaz Tavşan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir tavşan varmış. Bu tavşan bir gün ormanda dolaşırken karşısına kurt çıkmış. Tavşana bakıp üzerine yürüyerek,\n\n— Ben seni yiyeceğiimmm, diye ulumuş. Tavşan da:\n\n— Ben daha küçücüğüm. Evime gideyim, sütümü içeyim, büyüyeyim, sonra sen beni ye, demiş ve kaçmış.\n\nTavşan hoplaya zıplaya yoluna devam ederken karşısına bir ayı çıkmış. Ayı kollarını havaya kaldırıp ürkütücü bir sesle bağırmış:\n\n— Seni yiyeceeğiimmm! Tavşan da hemen aynı bahanesini söylemiş ve böylece ondan da kurtulmuş.\n\nEn son tam evine kaçmak üzereyken tilkiyle karşılaşmış. Tilki de aynı şekilde tavşanın üzerine yürümüş ve aynı cevabı almış. Tavşana kanmış ve onu serbest bırakmış.\n\nTavşan koşa koşa evine gitmiş ve bir davulun içine girmiş. Sonra ormana çıkarak içeriden davulu çalmaya başlamış. İlk olarak kurtla karşılaşmış. Kurt, davul zannettiği tavşana:\n\n— Davul kardeş, tavşan kardeşi gördün mü, demiş. Tavşan kardeş ona bir şarkıyla cevap vermiş:\n\n— Tavşan kardeş evine de gitti, gelmez. Dom dom dom!\n\n&nbsp;Kurt da artık pes edip evine dönmüş. Sonra ayıyı görmüş tavşan. Ayı da sormuş aynı şeyi ve aynı cevabı almış:\n\n— Tavşan kardeş evine de gitti, gelmez. Dom dom dom!\n\n&nbsp;En son tilkiyi görmüş. Tilki de sormuş:\n\n— Davul kardeş, tavşan kardeşi gördün mü?\n\nTavşan kurnazlığıyla ünlü&nbsp;tilkiyi bile oyuna getirmenin sevinciyle haykırmış:\n\n— Tavşan kardeş evine de gitti, gelmez. Dom dom dom!\n\n&nbsp;Sonra hemencecik evine gitmiş. Tilkinin yolu da tavşanın evinin önünden geçiyormuş. Oradan geçerken pencereden tavşanın davuldan çıktığını görmüş. Kapının önüne gitmiş ve seslenmiş:\n\n— Tavşan kardeş, seni gördüm ve seni tebrik ediyorum. Ben kendimi kurnaz bilirdim, ama sen benden daha kurnaz çıktın. Gel, sana bir sarılayım, demiş.\n\nTavşan da böbürlenerek kapıyı açmış. Tilki hemen o anda onu tutmuş ve:\n\n— Sen kurnazlık yaptın, ama akılsız kurnazlık hiçbir işe yaramaz, demiş ve tavşanı ensesinden yakalamış.\n\nBu masal burada bitmiş. Gökten inen üç elmanın biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de masal kahramanlarımızın başına…&nbsp;\n\nBu masal burada bitmiş. Gökten inen üç elmanın biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de masal kahramanlarımızın başına… \n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Pire ile Sinek",
        "text": "&nbsp; Pire ile sinek evlenmişler. Pire damı loğuluyormuş*. Ama sonra pire loğun altında kalıp ölmüş. Sinek de kocası pirenin başında oturup vızz diye ağlamaya başlamış. Oradan bir karga geçiyormuş. Sineğin yanına konup sormuş:\n\n— Sinek kardeş niçin vızılıyorsun? Sinek de:\n\n— Pire gibi yiğit öldü, sinek vızılayakaldı, karga gaklıyakalmaz mı, demiş.\n\nKarga gak gak diye uçmaya başlamış. Gitmiş bir kavağın başına konmuş. Kavak:\n\n— Karga kardeş neden gaklıyorsun, demiş. Karga gaklayarak:\n\n— Pire gibi yiğit öldü, sinek vızılayakaldı, karga gaklıyakaldı, kavak yaprağını dökmez mi, demiş.\n\nKavak da yaprağını dökmüş. Kavağın altından bir ırmak akıyormuş. Irmak sormuş:\n\n— Kavak kardeş neden yaprağını döktün? Kavak:\n\n— Pire gibi yiğit öldü, sinek vızılayakaldı, karga gaklıyakaldı, kavak yaprağını döktü, ırmak bulanık akmaz mı, demiş.\n\nIrmak da bulanık akmış. Irmaktan su içmek için bir tane öküz gelmiş.\n\n— Irmak kardeş, neden bulanık akıyorsun, demiş. Irmak başlamış söylemeye:\n\n— Pire gibi yiğit öldü, sinek vızılayakaldı, karga gaklıyakaldı, kavak yaprağını döktü, ırmak bulanık aktı, öküz çamura çökmez mi?\n\nÖküz de çamura çökmüş ve çıkamamış. Onu gören çiftçi yanına gelmiş ve :\n\n— Öküz kardeş niye çöktün çamura, demiş. Öküz de ağlayarak:\n\n— Pire gibi yiğit öldü, sinek vızılayakaldı, karga gaklıyakaldı, kavak yaprağını döktü, ırmak bulanık aktı, öküz çamura çöktü, çiftçi mesesi karnına sokmaz mı, demiş.\n\nÇiftçi de mesesi karnına saplamış ve yere düşmüş. Kızı da ona azık getirmek için o sırada oraya gelmişmiş. Babasına koşmuş:\n\n— Baba niye sapladın karnına mesesi, demiş. Çiftçi de inleyerek:\n\n— Pire gibi yiğit öldü, sinek vızılayakaldı, karga gaklıyakaldı, kavak yaprağını döktü, ırmak bulanık aktı, öküz çamura çöktü, çiftçi mesesi karnına soktu, kızı da çingili* başından aşağı dökmez mi, demiş.\n\n&nbsp;Kız da yemeği kafasından aşağı dökmüş ve masal bitmiş…\n\n&nbsp;* loğu: silindir biçimindeki ağır taş, yuvgu, yuvak.\n\n*loğulamak: Yollarda, tarlalarda toprağı ezmek veya toprak damlı evlerin üstündeki killi toprağı sert bir katman durumuna getirmek için üzerinde yuvarlamak.\n\n*meses: Hayvanları dürtmekte kullanılan, ucu sivri demirli bir tür sopa.\n\n*çingil: Küçük kova. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Hile",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken çok zengin bir ülke varmış.\n\nBu ülkenin padişahı kocaman ve süslü bir havuz yaptırmış. Bu havuzu sütle doldurtup komşu ülkelere göstermek istiyormuş. Tellallar, davullarla sokaklarda dolaşmışlar:\n\n— Güm be de güm güm, güm be de güm güm… Duyduk duymadık demeyin. Padişahımız kocaman bir havuz yaptırdı. Bu havuza herkes bir kova süt dökecek. Böylece sütle dolu kocaman bir havuzumuz olacak. Başka ülkeler ülkemizin zenginliğini görecek.\n\n&nbsp;Halk bu habere çok sevinmiş, merakla havuzu görmeye gitmiş. Görenler havuzun güzelliğine hayran olmuş.\n\n&nbsp;Sıra havuzun sütle doldurulmasına gelmiş. Herkese havuza bir kova süt dökülecek diye duyurmuşlar.\n\n&nbsp;Halk o gece ellerinde birer kovayla havuza gitmişler. Kovalarını havuza boşaltmışlar. Ertesi sabah padişah havuzun başına gelmiş. Herkes havuzun başına toplanmış. Fakat bir de ne görsünler? Havuzun içi suyla&nbsp;doluymuş. Herkes kimse anlamaz diye havuza süt yerine su dökmüş.\n\n&nbsp;Padişah bunun üzerine:\n\n— Hiçbir hile gizli kalmaz. Mutlaka ortaya çıkar, demiş. Herkes yaptığından utanarak, evine geri dönmüş. Bu masal da burada bitmiş.\n\nGökten üç elma düşmüş. Biri bu masalı anlatanın başına, ikisi bu masalı dinleyenlerin başına…\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Afyonkarahisar",
        "title": "Çocuk ile Yılan",
        "text": "&nbsp;Küçük bir köyde fakir çiftçi bir aile yaşarmış. Ailenin babası sabahtan akşama kadar tarlada çalışır, evdekilere yemek götürmeye uğraşırmış.\n\n&nbsp;Bu çiftçinin tarlasına bir gün bir yılan dadanmış. Çiftçi tarlasına dadanan bu yılana her gün evden gelirken hayvanlarından sağdığı sütten biraz getirip yuvasının önüne bırakırmış.\n\nBirkaç hafta böyle geçtikten sonra çiftçi yine süt koymak için yılanın yuvasına geldiğinde ağzında bir tane altınla yılan yuvasından çıkıvermiş. Çiftçi, yılanı ağzında altınla görünce şaşırmış. Yılan:\n\n— Sen bana her gün süt getirdin. Ben de sana her gün bir altın vereceğim, demiş.\n\n&nbsp;Çiftçi ile yılan anlaşmışlar. Günler, haftalar, aylar, yıllar böylece geçip gitmiş. Çiftçi rahat bir hayat sürüyormuş.\n\n&nbsp;Böyle geçerken zaman çiftçi yaşlanmış. Yataktan kalkamayacak hâle gelmiş. Tarlaya da gidemez olmuş. Bunun üzerine o ana kadar kimseye anlatmadığı yılanla olan anlaşmalarını çocuğuna anlatmış ve süt götürüp yılandan altını almasını istemiş. Çocuk da babasının yaptığı gibi her gün süt götürüyormuş. Yılandan da her gün bir altın alıyormuş.\n\n&nbsp;Ancak çocuk artık bir altınla yetinemiyormuş. Yılanın yuvasında bir hazine olduğuna kanaat getirmiş. Yılanı öldürüp hazinenin hepsini alabilmek için plan hazırlamış.\n\nBir gün elinde bir süt şişesiyle gitmiş, yine yılanın yuvasının önüne. Yılan ağzında altınla tam yuvasından kafasını çıkarınca çocuk yılanın kafasını ezerek yılanı öldürmüş.\n\nDaha sonra yılanın yuvasını kazmaya başlamış fakat ne kadar kazmaya devam etse de bir şey bulamamış.\n\nSonunda yanlış yaptığını anlayan çocuk az ile yetinmeden çoğa sahip olamayacağını anlamış. Pişman olmuş ama ne fayda iş işten çoktan geçmiş.\n\nBabası da ölen çocuk yıllardır yaşadığı rahat hayattan geri kalmış ve fakir bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "Ayşe ile Ayla",
        "text": "&nbsp; Çok eskiden, Ayşe ile Ayla adında iki kız kardeş varmış. Ayşe’nin yüzü ne kadar güzelse huyları da o kadar güzelmiş. Ayla’nın ise içi gibi yüzü de çirkinmiş. Bu yüzden Ayşe’yi herkes sever, Ayla’yı da hiç kimse sevmezmiş.\n\nAyla, Ayşe’yi çok kıskanır ve her fırsatta kötülük yapmak istermiş. Kıskançlığı o kadar artmış ki artık Ayşe’nin ölmesini ister olmuş. Gece gündüz Ayşe’yi nasıl ortadan kaldıracağını düşünür dururmuş.\n\n&nbsp; Günlerden bir gün aklına bir fikir gelmiş. Ayşe’yi dağlara götürüp bir uçurumdan aşağı itecekmiş. Bir akşam Ayşe’ye:\n\n— Ertesi gün dağlara gezintiye çıkalım mı, demiş. Ayşe de kabul etmiş ve hatta sabah ona sevdiği çöreklerden yapacağını söylemiş.\n\nErtesi sabah sepetlerini alıp yola çıkmışlar. Uzunca bir süre yürüdükten sonra dağların eteğine gelmişler. Tam dinlenecek gölge bir yer ararken yaşlı bir kadın karşılarına çıkmış. Onlardan bir lokma yiyecek istemiş.\n\nAyla hemen bağırıp çağırıp kötü sözler söylemiş yaşlı kadına. Ayşe ise hemen sepetten çörek ve su çıkarıp yaşlı kadına vermiş.\n\nYaşlı kadın dualar ederek hızla oradan uzaklaşmış. Ayla, kardeşine yardımcı olduğu için kızmış. Daha sonra onlar da bir köşeye çekilip karınlarını doyurmuşlar.\n\nBu sırada Ayla, Ayşe’yi nasıl uçuruma götüreceğini düşünüyormuş. Derken aklına bir fikir gelmiş. Kardeşine uçurumun kenarında güzel çiçekler olduğunu söylemiş. Onları toplayıp annelerine götürebileceklerini söylemiş. Ayşe de ona kanmış ve uçurumun kenarına gitmişler.\n\nAyşe çiçek toplamaya başlamış. Ayla tam onu itecekmiş ki o sırada kocaman bir kurt, Ayla’nın üzerine atlamış ve onu yere düşürmüş. Ayşe de Ayla’yı korumak için kurdun üzerine gitmiş.\n\nKurt da iki kızla baş edemeyince kaçmış. Kızlar tekrar yola koyulmuş. Bu kez de bir dere kenarına gitmişler. Ayşe ayaklarını suya sokarken bir yandan da çağlayanı seyrediyormuş. Ayla ise onu çağlayana itmek için arkasından yaklaşırken bir kurbağa Ayla’nın içine girmiş.\n\nAyşe koşarak gelmiş ve Ayla’nın içinden kurbağayı çıkarıp tekrar dereye bırakmış. Daha sonra toparlanmışlar ve orman yoluna girmişler. Evleri de bu ormanı geçince hemen oradaymış. Ayla hâlâ&nbsp;sinsice düşünmekteymiş. Ayşe’yi eve varmadan öldüremezse bir daha bu fırsatı bulamayacağını aklından geçiriyormuş.\n\nO sırada yolda mor çiçekler görmüş ve Ayşe’ye annesinin bu çiçekleri çok sevdiğini söylemiş. Ayşe eğilip çiçekleri topladığı sırada Ayla da yerden aldığı taşı havaya kaldırmış. Tam Ayşe’ye atacağı sırada şimşekler çakmaya başlamış.\n\nAyşe arkasına dönüp bakmış ki kardeşi elleri havada taş kesilmiş. O sırada bulutların arasından elinde sopası olan bir peri belirmiş. Ayşe korkudan iyice büzülmüş.\n\nPeri kendisinden korkmamasını söylemiş ona. Karşısına çıkan yaşlı kadının, kurdun, kurbağanın da kendisi olduğunu söylemiş ve devam etmiş. Kötü insanların bir gün cezalarını bulacağını Ayla’nın da cezasını bulduğunu söylemiş.\n\nOnu ormandaki diğer çocuklara örnek olsun diye hep böyle heykel kalacağını söyleyip yine gök gürültüleri ve şimşekler arasında kaybolup gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "PADİŞAH VE KIZI",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş bir padişah varmış. Bu padişahın yedi tane oğlu varmış. Ama hiç kızı olmuyormuş. Bir gün Allah’a çok dua etmiş kızının olması için. Sonra bir kızı olmuş.\n\nBu padişah çok zenginmiş. Hayvan sürülerine sahipmiş. Her geçen gün sürülerden bir tane hayvan eksiliyormuş. Padişah bunun üzerine her gün bir oğlunu sürülerin başına nöbetçi koyuyormuş. Fakat nöbetçiler hep uyuyakaldıkları için hayvanlarına ne olduğunu anlayamıyorlarmış.\n\nNöbet sırası küçük kardeşe gelince hayvanları yiyen şeyin beşikteki kız kardeşi olduğunu görmüş. Sonra bunu babasına söylemiş. Fakat babası kızını çok sevdiği için oğluna inanmamış ve oğlunu kovmuş.\n\n&nbsp;Padişahın oğlu çok uzak diyarlara gitmiş ve orada evlenmiş. İki tane köpek yetiştirmiş. Birinin adı Aslan, diğerinin adı Kaplan imiş. Padişahın oğlu bir gün karısına:\n\n— Hanım, ben babamı ve kardeşlerimi çok merak ediyorum, gidip onları bir ziyaret edeyim. Eğer bana bir şey olursa köpekler ses çıkarmaya başlayacak. O zaman sen iplerini çöz, demiş.\n\n&nbsp;Yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş ve babasının evine gelmiş. Bakmış ki ne babası ne kardeşleri var. Sadece kız kardeşi varmış. Babasını ve kardeşlerini kız kardeşi yemiş. Kardeşi, abisine:\n\n— Abi senin atının ayağı kaç tane, diye sormuş. Abisi:\n\n— Dört tane, demiş. Kardeşi:\n\n— Sen şuna üç desene, demiş ve atın bir ayağını yemiş. Tekrar atının ayağının kaç tane olduğunu sormuş ve “üç” cevabı üzerine:\n\n— Sen şuna iki desene, diyerek atın diğer ayağını da yemiş. Bu şekilde atı yemiş ve bitirmiş. Abisi kardeşinin kendisini de yiyeceğini anlayınca bir kavak ağacının tepesine çıkmış. Kız kardeşi ağacı da yemeye başlamış.\n\n&nbsp;Bu arada karısı köpeklerin sesler çıkarıp hareket ettiklerini görmüş. Kocasının başına kötü bir şey geldiğini anlamış ve köpekleri salmış. Köpekler hızla sahibinin olduğu yere gitmiş. Sahibi köpeklerini görünce:\n\n— Aslan tut, Kaplan yırt, demiş.\n\n&nbsp;Köpekler kızın üzerine atlamışlar ve onu yemişler. Böylece sahibi kurtulmuş. Karısı ve çocuklarıyla mutlu bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "At Keçi ve Kurt",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir at, keçi ve kurt varmış. Bir gün atın bir tanesi tövbekâr olmuş ve hacca gitmeye karar vermiş. Yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş yolda bir keçi ile karşılaşmış. Keçi sormuş:\n\n— Nereye gidiyorsun at kardeş, demiş.\n\n— Sorma keçi kardeş, günahlarımdan dolayı çok pişman oldum, hacca gitmeye karar verdim, demiş. Keçi:\n\n— O zaman ben de seninle hacca geleyim, tövbe edeyim, demiş.\n\nAt kabul etmiş ve birlikte yola çıkmışlar. Biraz gittikten sonra bir kurt ile karşılaşmışlar.\n\n— Hayırdır nereye gidiyorsunuz böyle, demiş kurt.\n\n— Günahlarımıza tövbe ettik hacca gidiyoruz, demiş at ve keçi.\n\nKurt da bunlara katılmış ve hep birlikte yola devam etmişler. Yolculukları boyunca at ile keçi ot yiyerek karınlarını doyurmuşlar. Ama kurt ot yiyemiyormuş, bu yüzden de aç kalıyormuş. Düşünmüş taşınmış.\n\nKurt tövbesini bozmuş ve keçiyi yemeye karar vermiş. At ve keçiye söylemiş. Keçi bakmış ki çıkar yol yok. Kurda:\n\n— Bana üç gün mühlet ver, beni yemeden çocuklarımla vedalaşıp geleyim son kez demiş.\n\nKeçi yalvarmış yakarmış kurda. Sonunda kurt:\n\n— Pekâlâ, eğer at arkadaşın senin için kefil olursa izin veririm, gelmezsen onu yerim, demiş.\n\nAt kabul etmiş. Keçi çocuklarını görmeye gitmiş. Aradan bir gün geçmiş, iki gün geçmiş ve nihayet üçüncü gün de geçmiş ama keçi dönmemiş. Kurt artık anlamış keçinin kaçtığını. Ata:\n\n— Bak arkadaşın dönmedi, o hâlde seni yiyeceğim, demiş. At:\n\n— Pekâlâ, beni yemeden önce senden bir şey istesem yapar mısın demiş. Kurt:\n\n— Nedir, diye sormuş.\n\n— Sağ ayağımdaki nalın altına babam ölmeden bir vasiyet yazmıştı. Onu okur musun bana, demiş. Kurt:\n\n— Tamam, demiş. At ayağını kaldırmış, kurt okuyamıyormuş.\n\n— Biraz daha yaklaş, demiş at.\n\nKurt yaklaşmış, yaklaşmış. At tam o sırada kurda sağ ayağı ile sert bir şekilde vurmuş. Kurt yediği darbe ile olduğu yere düşmüş, bayılmış. Kendine geldiğinde at çoktan gitmiş. Kurt o zaman kandırıldığını anlamış ve:\n\n— Senin okumak neyine? Okuyup da kırmızı kayışlı davul mu çalacaksın, demiş ve geldiği yoldan evine geri dönmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ardahan",
        "title": "İki Arkadaş",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde Mehmet ve Mustafa adında iki tane arkadaş varmış. Bir gün bunlar zengin olmak uğruna yollara düşmeye karar vermişler.\n\nYol azığı olarak Mehmet’in bir ekmeği, Mustafa’nın da yarım ekmeği varmış.\n\nBu iki arkadaş az gitmiş uz gitmişler, sonra acıkmışlar ve yolun kenarına oturmuşlar. Mehmet, Mustafa’ya gel önce senin yarım ekmeğini yiyelim sonra da benim ekmeğimi yeriz, demiş.\n\nMustafa bunu kabul etmiş ve onunkini yemişler. Karınlarını doyurduktan sonra tekrar yola düşmüşler. Bir yol ayrımına gelmişler ve Mehmet, Mustafa’yı bırakıp ters yöne gitmiş. Yalnız kalan Mustafa üç gün boyunca aç yürümüş, derken bir ambara rastlamış, içine girmiş ve uyumuş.\n\nBir tıkırtıyla uyanıp hemen bir köşeye saklanmış. İçeriye ayı, kurt ve tilki girmiş. Bunlar kendi aralarında konuşmaya başlamışlar. Tilki, bir fare var, o farenin elli tane altını var, her gün çıkarıp kurutup gece içeri alıyor demiş.\n\nKurt, bir kara koyun var, falanca çobanın falanca sürüsünün içinde demiş. Ayı, bir padişah var, çok hasta, bir kara koyunun etinden yemesi lazım ki iyileşebilsin.\n\nKonuşmaları bittikten sonra oradan ayrılmışlar. Konuşulanları duyan Mustafa hemen ambardan çıkmış. Tilkinin söylediği fareyi bulmuş, takip edip farenin altınlarını almış. Sonra kurdun söylediği çobanı bulmuş, altınları ona verip sürüdeki kara koyunu almış, kesip etini padişaha götürmüş ve padişah iyileşmiş. Mükâfat olarak Mustafa’ya kızını vermiş ve saraya yerleştirmiş.\n\n&nbsp;Bir ekmeği alıp arkadaşını bırakan Mehmet’in yolu bir gün saraya düşmüş. Padişahın huzuruna çıkmak istemiş, orada Mustafa’yı görünce çok şaşırmış.\n\nMustafa arkadaşını yanına çağırmış, konuşmaya başlamışlar. Mehmet yalvarmaya başlamış:\n\n— Ben ettim, sen etme bu zenginliğe nasıl kavuştun bana da anlatırsan seni hiç rahatsız etmem, demiş. Mustafa başına gelenleri bir bir anlatmış.\n\nSaraydan ayrılan Mehmet doğruca ambara girmiş ve saklanmış. Bir süre bekledikten sonra ayı, kurt ve tilki gelmiş. Tilki:\n\n— Burada insanoğlu ayak izi gördüm, demiş. Kurt:\n\n— Burada insanoğlu kokusu alıyorum, demiş. Ayı da:\n\n— Burada insanoğlu kokusu alıyorum, demiş. Üçü bir olup Mehmet’i bulmuşlar ve yemişler.\n\nZamanında Mustafa’yı kandırıp ekmeğini alıp onu bırakan Mehmet ettiğini bulmuştur. Mustafa ise padişah ölünce yerine geçerek padişah olmuş ve sarayda eşiyle beraber mutlu mesut yaşamıştır.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Sabır Taşı ve Zeynep",
        "text": "Bir zamanlar köyün birinde Zeynep adında çok güzel bir kız varmış. Zeynep her sabah erkenden kalkar, çeşmeye gider, abdestini alır ve testisini doldurup eve dönermiş. Her gittiğinde çeşmenin başına bir kuş konar:\n\n— Al Zeynep’im abdestini, alma demem, namazını kılma demem, başına gelecek haller var, deyip uçarmış.\n\n&nbsp;Zeynep bu durumu annesine anlatmış. Annesi de sor hele kızım başına gelecekler neymiş, demiş.\n\n&nbsp;Yine bir gün Zeynep çeşmedeyken kuş, başına gelip, al Zeynep’im abdestini alma demem, namazını kılma demem, başına gelecek haller var, demiş. Bu sefer kuş uçmadan Zeynep sormuş:\n\n— Her zaman bana böyle dersin, başıma gelecek haller nedir? Kuş:\n\n— Bir padişah vardır. Bu padişahın oğlu hastalanıp uykuya yatacak. O uyurken başında beklemesi için bir kız arayacaklar. Bütün kızları toplayacaklar, oğlanın uyuduğu odanın kapısına yumruk attıracaklar, kim vurduğunda kilit açılırsa o başında bekleyecek, demiş ve uçmuş.\n\nGünler sonra tellallar köye gelmiş, tüm kızları toplayıp saraya götürmüşler. Herkes kapıya bir kere vurmuş, kapı açılmamış, Zeynep vurunca kilit yere düşmüş, kapı açılmış.\n\nZeynep’i içeri alıp padişahın oğlunun uyuduğu yere götürmüşler ve oğlanın başını dizine alıp kırk gün kırk gece uyumadan beklemesini söylemişler.\n\nZeynep başlamış günlerce oğlanın başında beklemeye. Bir gün dışarıdan bohçacıların sesini duymuş, seslenmiş ve onlardan yanında durması için bir kız almış. Sonra kızın dizine oğlanın başını koyup:\n\n— Biraz uyuyayım, ben uyanıncaya kadar sen bekle, demiş. Zeynep gitmiş uyumuş. O sırada oğlan gözlerini açmış. Karşısında o kızı görünce:\n\n— Bu zamana kadar başımda sen mi bekledin, demiş. Bunun üzerine kız:\n\n— Evet ben bekledim, demiş, Zeynep’i göstererek:\n\n— Peki o kız kim, diye sormuş. Bohçacı kız:\n\n— Onu yanıma yardımcı olarak aldım, demiş. Padişahın oğlu bohçacı kızla evlenmeye karar vermiş ve kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Zeynep’i de hizmetçi olarak yanlarına almışlar.\n\nOğlanın bir başka bir ülkeye gitmesi gerekmiş. Gitmeden önce karısına isteği var mı diye sormuş, onun isteklerini dinledikten sonra Zeynep’e sormuş:\n\n— Zeynep, sabır taşı ile bir bıçak istemiş, eğer getirmezsen önün kilit, arkan bulut olsun ve atın ilerlemesin, demiş.\n\nPadişah oğlu gitmiş geziye, karısına alacaklarını almış dönerken önüne kilit gelmiş, arkasını bulut sarmış ve atı ilerlememiş. Bunun üzerine Zeynep’e alacakları aklına gelmiş.\n\nGeri dönmüş ve sabır taşıyla bıçak alıp saraya gelmiş. Zeynep’e isteklerini vermiş ama bunları ne yapacağını çok merak etmiş.\n\nZeynep’in odasına saklanarak onu izlemiş. Bakmış, Zeynep sabır taşını önüne koymuş, taşın üstüne de bıçağı koyup başından geçen her şeyi anlatmaya başlamış.\n\nPadişahın oğlu anlattıklarını duymuş ve gerçekleri öğrenmiş. Bunun üzerine ortaya çıkarak Zeynep’e:\n\n— Demek benim başımda bekleyen sendin öyle mi, demiş. Zeynep de:\n\n— Evet ben bekledim, demiş. Padişahın oğlu bu sefer diğer kızı kovmuş ve Zeynep’le evlenmiş. Ömür boyu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Mardin",
        "title": "Tamahın Sonu",
        "text": "Bir zaman bir karı koca varmış. Günün birinde kasaptan bir kilo et almışlar. Eti akşama pişireceklermiş. Adam, karısına:\n\n— Hanım, biz yemekteyken sizinkiler gelirse ne yaparız? Ağzımızın tadı kaçar. Sen en iyisi babanları küstür de bize gelmesinler, demiş.\n\nKadın da kocasına aynı şeyleri söylemiş. İki eş ailesini küstürmek üzere yola koyulmuşlar. Adam babasının evine gitmiş ve merdiveni istemiş.\n\n—Alabilirsin, denince merdiveni dik tutup evden çıkarmaya çalışmış. Annesi:\n\n— Ne yapıyorsun evladım, onu düz çıkarsana, eve zarar vereceksin, demiş.\n\nAdam hiç oralı olmamış. Merdiveni tuttuğu gibi kapıdan çıkarmaya uğraşmış. Tabii ki eve zarar vermiş. Zaten eski olan ev yıkılacak gibi olmuş. Annesi:\n\n— Oğlum sen delirdin galiba, artık yüzünü görmeyeyim, demiş.\n\nBu evde bunlar yaşandığı sırada diğer evde kadın babasının evine gitmiş ve ekmek yapmak için tandırı kullanmak istediğini söylemiş. Kızın annesi:\n\n— Tabii kızım, hamurunu yoğurup getir, ekmeğini yap, demiş.\n\nAma kadının niyeti farklıymış; tandırı söküp evine götürmek istiyormuş. Bunu gören annesi kızına bağırmaya başlamış:\n\n— Ayol kızım, delirdin herhalde, ekmek yapmak için tandır sökülür mü? Artık bize uğrama, demiş.\n\nKarı koca evde buluşmuşlar. Yaptıklarını büyük bir başarıymış gibi birbirlerine anlatmaya başlamışlar. Artık yemeklerini ağız tadıyla yiyebileceklermiş.\n\nSofrayı kurmuşlar. Yemeklerini yerken kapı çalınmış. İyice rahatsız olmuşlar. Komşularının kendilerinden kibrit almaya geldiğini görmüşler. Huzurları kaçmış.\n\nTencereyi tutup kilere saklamışlar. Tam bu sırada bir yılan kilerden çıkıp yemekleri yemiş. Yemek tenceresinin geri kalanı da yere dökülmüş. Böylece açgözlülüklerinin ve düşüncesizliklerinin karşılığını acı bir şekilde, ailelerini küstürerek ödemişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Sinop",
        "title": "BİR KÜP ALTIN",
        "text": "Bir Küp Altın\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken yaşlı bir adam varmış. Bu adam çiftçilik yaparak geçinirmiş. Üç oğlu bir de karısıyla birlikte yaşarmış.\n\nAdamın büyük oğulları tembel mi tembelmiş, babalarına hiç yardım etmezlermiş. Yaşlı adam bu üç oğlu arasından en çok küçük oğluna&nbsp;güvenirmiş ama bu küçük oğlan aklından biraz noksanmış. Diğer kardeşleri ondan utanır, onun hiçbir işe yaramadığını düşünürlermiş. Buna rağmen babalarının en çok onu sevmesini de kabullenemezlermiş.\n\nGünlerden bir gün yaşlı adam çok hastalanmış, artık yataktan kalkamaz hâle gelmiş. Bu duruma en çok üzülen küçük oğlu olmuş. Çünkü ağabeyleri, babaları bu durumdayken olanlara ses çıkaramadığı için kardeşlerini hor görüyor, ona hakaretler ediyor ve bütün ağır işleri ona yaptırıyorlarmış.\n\nYaşlı adam hiçbir şeyden habersiz yatıyor gibi görünse de bütün olanların farkındaymış.\n\n&nbsp;Aradan günler, aylar geçmiş yaşlı adam iyileşmeyi bırak daha da kötüleşmiş. Bu arada oğulları hiçbir iş yapmadıkları için durumlar da kötüleşmiş. Yaşlı adam bir gün yanına küçük oğlunu çağırmış. Oğlana demiş ki:\n\n— Oğlum sana söyleyeceğim şeyleri sakın kimseye söyleme. Karşıki köydeki tarlamıza, bir küp altın saklamıştım. İhtiyacın olduğu zaman oradaki altınlardan al, ama ağabeylerine belli etme.\n\n&nbsp;Yaşlı adam bunları küçük oğluna anlatırken ortanca oğlu gizlice dinlemiş. Duyduklarını ağabeyine anlatmış. Çok geçmeden yaşlı adam ölmüş. Oğlanlar ise hemen altınların peşine düşmüşler. Altınları alıp kaçacaklarmış, böylece hem aklı noksan kardeşlerinden hem tarla işlerinden hem de yaşlı annelerine bakmaktan kurtulacaklarmış.\n\n&nbsp;Bir sabah büyük ve ortanca kardeş erkenden kalkmışlar. Kardeşlerine şehre gittiklerini söylemişler. Ama küçük oğlan da onlarla gitmek istemiş. Ondan kaçmak için küçük oğlana bir sürü iş söylemişler:\n\n— Ananı yıka, demişler.\n\nDeli oğlan, kazana su doldurmuş. Anasını kazana oturtmuş. Koşa koşa gitmiş onlara yetişmiş.\n\n— Yemek pişir ananın karnını doyur, demişler.\n\nOğlan hemen geri dönmüş yemek yapmış. Kazanın içinde oturan annesine yedirmeye çalışmış, bakmış kadın yavaş yiyor kendisi çabucak bitirmiş. Yine koşa koşa gitmiş.\n\n— Yemek yaptım anam yemedi ben yedim, demiş. Ağabeyleri düşünmüşler taşınmışlar bu sefer de:\n\n— Baba evinin&nbsp;kapısını bırakma, demişler.\n\nDeli geri dönmüş. Kapıyı yerinden sökmüş sırtına yüklenmiş yine ağabeylerine yetişmiş.\n\n&nbsp;Büyük kardeşler anlamışlar ki deli kardeşleri ne deseler yapacak, ondan kurtulamayacaklar. Onu da yanlarına almaya karar vermişler. Yola koyulmuşlar. Yolda karşılarına bir dev çıkmış.\n\nÜç kardeş ne yapacaklarını şaşırmışlar. Hepsi bir tarafa koşturmaya başlamış. Dev takılmış deli oğlanın peşine. Oğlan bir uçuruma doğru koşuyormuş, artık uçurumun kenarına gelmiş. Dev onu tam yakalayacakmış ki oğlan devin bacaklarının arasından geçip kaçmış. O anda büyük bir gürültü ve ses duyulmuş. Çünkü dev uçurumdan aşağı yuvarlanmış ve ölmüş. Böylece devden kurtulmuşlar.\n\nBüyük oğlanlar olanları şaşkınlıkla izlemişler ve devden kardeşlerinin sayesinde kurtulduklarını anlamışlar. Üç kardeş hep beraber gidip altınları bulmuşlar ve birlik beraberlik içinde mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Üvey Anne ile Fatoş",
        "text": "Zamanın birinde, bir köyde Fatoş adında bir kız yaşarmış. Kız babası ölünce üvey annesi ve üvey kız kardeşleriyle yaşamak zorunda kalmış.\n\nÜvey anne ve kızları Fatoş’a kötülük etmekte ve bütün işlerde onu çalıştırırlarmış. Fatoş bir gün inek sağmaya giderken yaşlı bir kadınla karşılaşmış. Kadın ondan saçlarını taramasını, içindeki bitleri temizlemesini istemiş. Fatoş da tereddüt etmeden kabul etmiş. Kadının isteğini yerine getiren Fatoş tam oradan ayrılacakken yaşlı kadın Fatoş’a bir çeşme göstererek orada yüzünü yıkamasını istemiş.\n\nFatoş kadının bu isteğini de yapmış ve yüzünü yıkadıktan sonra çok güzel olmuş.\n\nBu durumu fark eden üvey anne ise artık inek sağmaya kendi kızlarını göndermeye başlamış. Kızlar gidip gelirken bir gün o yaşlı kadınla karşılaşmışlar. Yaşlı kadın onlardan da aynı şeyi istemiş ama kızlar:\n\n— Iyyy! Bitli, pis yaşlı kadın, senin bitlerini mi temizleyeceğiz, gibi sözler söyleyerek kadını terslemişler. Bunun üzerine yaşlı kadın onlara da bir çeşme göstererek yüzlerini yıkamalarını istemiş. Kızlar güzelleşeceklerini düşündükleri için kadının dediğini hemen yapmışlar ama tam tersi olmuş. Güzelleşecekleri yerde daha da çirkin olmuşlar.\n\nBöylece aradan uzun zaman geçmiş. Fatoş’un güzelliği dilden dile dolaşmış ve bir gün büyük bir aşiretin oğlu için Fatoş’ u istemeye gelmişler. Üvey anne isteme esnasında görücülere Fatoş’ u göstermiş. Ama düğün günü gelince Fatoş’ u evin tandırına kapatmış, kendi kızlarından birini gelin etmek istemiş.\n\n&nbsp;Gelinin yüzü kapalı olduğu için de kimse durumu fark etmemiş. Tam kızı ata bindirip götürecekken horoz ötmeye başlamış\n\n— Üürrrüü! Fatoş tandırda, sizi kandırıyorlar, diye\n\nHorozun ötüşü erkek tarafından birinin dikkatini çekmiş ve hemen gidip tandıra bakmışlar. Bir de bakmışlar ki Fatoş gerçekten orada.\n\nÜvey anneye fark ettirmeden gelin edilen kızı tandıra koyup, Fatoş’ u alıp gitmişler.\n\nBüyük bir keyifle kızını ağanın oğluyla evlendirdiğine düşünen ve çok mutlu olan üvey anne tandırın başına gelip kapağını açınca şok olmuştur.\n\nAradan uzun zaman geçer. Üvey anne, Fatoş’un hamile olduğunu ve doğum yaptığını öğrenir. Torunlarını görme bahanesiyle kızlarını da yanına alıp Fatoş’u ziyarete gider. Ama kadının niyeti kötüdür. Fatoş’u öldürmek için zehirli bir tarak yaptırmıştır.\n\nFatoş’un yanına vardıklarında çok samimi davranır. Ona çok güzel bir tarak aldığını ve ilkin kendisinin taraması için izin vermesini ister. Fatoş ısrarlara dayanamaz ve kabul eder. Tarağın saçlarına değmesiyle kötü bir şeyler olduğunu hisseden Fatoş:\n\n— Allah’ım! Beni bir an önce buradan uzaklaştır, der.\n\nAllah duasını kabul eder ve oracıkta Fatoş’u bir kuşa dönüştürür. Fatoş oradan hızla uzaklaşır ve bir daha onu gören olmaz.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "AKLI KULLANMA ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişahın birbirinden akıllı üç oğlu varmış. Bu padişahın dillere destan bir serveti varmış ki üç oğlu da bu servete sahip olmak için adeta akıl yarışı yaparlarmış.\n\nGel zaman git zaman padişah hastalanmış, hekimler derdine derman bulamamışlar. Padişah:\n\n— Ben bu dertten kurtulamam, en iyisi ölmeden birinizi padişah yapayım, demiş. Ancak padişah, oğullarına:\n\n— Üçünüze de yüzer akçe vereceğim. Sizler bu parayı öyle bir kullanacaksınız ki yaptığınız şey bütün bir odayı dolduracak demiş. Hanginizin yaptığı işi beğenirsem onu yerime padişah yaparım, demiş.\n\nÜç oğlan da acaba ne yapıp da babamı memnum ederim, diye düşünmeye başlamışlar.\n\nBüyük oğlan, paranın tamamı ile saman almış ve bütün odayı samanla doldurmuş:\n\n— Bununla hayvan besleyip zengin olacağım demiş.\n\nOrtanca oğlan ise bütün odayı basa basa pamukla doldurmuş:\n\n— Bu pamuklarla yorgan, yastık yapıp daha zengin olacağım, demiş.\n\nKüçük oğlan ise ne yapacağını iyice düşündükten sonra:\n\n— Babamın serveti zaten çok fazla. En iyisi ben bu paranın büyük bir kısmını halk için kullanayım geriye kalanı ise babamı memnun etmek için kullanayım, demiş. Ve paranın elli akçesiyle kimsesiz insanlara bir aşevi açmış. Küçük oğlan kalan paranın kırk dokuz akçesiyle şehrin kütüphanesine birçok kitap almış. Saraya dönerken elinde kalan tek akçeyle bir mum ve bir kutu kibrit almış.\n\nBabasına yaptıklarını anlatmış. En sonunda babasını karanlık bir odaya getirmiş ve mumu yakmış. Mum bütün odayı ışığı ile aydınlatmış. Küçük oğlan:\n\n— Ülke insanının aydın kimselere ihtiyacı var, ben padişah olursam bunun için çalışacağım, demiş.\n\nBütün bunlar padişahın çok hoşuna gitmiş. Ve küçük oğlanı padişah yapmış.\n\nAbileri hatalarını anlayıp kendilerinden utanmışlar. Padişah olan küçük oğlan, uzun yıllar ülkeyi mutlu ve huzurlu bir şekilde yönetmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Yeşil Urba",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişahın bir oğlu varmış. Oğlan büyümüş ve bir kıza âşık olmuş. Kız da oğlana âşık olmuş. Kız oğlana yaklaşabilmek için yeşilce bir urba diktirmiş ve padişaha:\n\n— Padişahım, kölen olayım, hizmetçin olayım beni kapına al, demiş. Padişah kızın yalvarmasına dayanamayıp kızı saraya almış. Adını Külkedisi koymuş. Külkedisi gel, Külkedisi git, derlermiş. Böylelikle kız padişahın oğluna iyice yaklaşmış.\n\nHanımlar gezmeye gittiklerinde Külkedisi oğlanın yanına gidermiş, yeşil urbasını çıkarırmış, oğlana gözükürmüş. Kızın sarayda Külkedisi olduğunu bilmeyen oğlan, kıza bir nişan yüzüğü vermiş. Kıza iyice sevdalanmış.\n\nKızın sevdasına dayanamayan oğlan, kızı aramaya karar vermiş. Arkadaşları da oğlanı yalnız bırakmak istememişler. Oğlanın annesi, oğlunun ve arkadaşlarının yolda yemesi için kete yapacakmış. Külkedisi de keteye yardım etmek istemiş. Kadın, Külkedisi’ne:\n\n— Senin yeşilcen bulaşır, demiş. Kadının ısrarlarına rağmen Külkedisi sadece bir tane kete yapabilmiş. Külkedisi keteyi yaparken de oğlanın verdiği yüzüğü ketenin içine koymuş.\n\nOğlan ve arkadaşları yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler bir yerde mola vermişler. Oğlan, annesinin ve Külkedisi’nin yaptığı keteyi açmış. Hep beraber yerlerken oğlanın ketesinden yüzük çıkmış. Yüzüğe dikkatlice bakmış. Âşık olduğu kıza verdiği yüzükmüş bu. Oğlan:\n\n— Ben aradığımı buldum, demiş. Ve saraya geri dönmüşler. Saraya geldiklerinde oğlan, annesine:\n\n— Külkedisi bana yemek yapsın, demiş. Annesi de:\n\n— Külkedisi’nin yeşilcesi bulaşır, demiş. Buna rağmen Külkedisi yemek yapıp oğlana getirmiş.\n\nOğlan, Külkedisi’nin sevdiği kız olduğunu yeşilcesini çıkartarak anlamış. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Söz Dinlemeyen Cırcır",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Küçük bir ülke varmış. Bu ülkede hiç insan yokmuş. Ülkede her çeşit hayvan varmış. Bu hayvanlar birlikte yaşarlarmış ve çok iyi anlaşırlarmış. Aynı insanlar gibi birlikte yerler, içerler ve eğlenirlermiş.\n\nBu ülkede tavşan, ateş böceği, papağan ve kedi çok iyi dört arkadaşlarmış. Bu hayvanlar aynı yaşta imişler, içlerinde en şımarığı ateş böceğiymiş. Ateş böceğinin adı Cırcır imiş.\n\nCırcır ve arkadaşları üç yaşına gelmişler. Bu dört arkadaşın anneleri bu yavru hayvanları gündüz üç saat uyutmak istemişler. Çünkü yavru hayvanlar gündüz üç ya da dört saat uyursa gece meydana gelecek tehlikelerde kendileri koruyabilecek güce sahip olurlarmış.\n\nTavşan, kedi ve papağan annelerinin sözünü dinlemiş ve gündüz üç saat uyumuşlar. Cırcır annesinin sözünü dinlemiyormuş. Gündüz uyumuyormuş. Uyumanın yerine gezmek, oynamak istiyormuş. Annesi, Cırcır’a çok kızıyormuş ve bir gün ona:\n\n— Yavrum, eğer gündüz uyumanın yerine oyun oynarsan güçsüz düşersin, gece devlerin saldırılarından kendini koruyamazsın ve yorulduğun zaman ateşin azalır, ülkemizi aydınlatamazsın. Ülkemizi aydınlatmak bizim görevimiz, demiş.\n\nCırcır yine annesinin sözünü dinlememiş. Gündüz oynarken yorulan Cırcır, yorgun olduğu için gece ışığını yakamıyormuş. Arkadaşları onu çok uyarmış, özellikle de papağan onu günde yüz kere uyarıyormuş. Fakat Cırcır yine kendi bildiğini yapıyor, onları dinlemiyormuş.\n\nBir gece hayvanların ülkesini devler basmış. Tüm hayvanlar ateş böceklerinin ışıkları sayesinde derelerden, tepelerden geçerek mağaralara saklanmışlar. Daha sonra da ateş böcekleri ışıklarını yaymamışlar, her yer karanlık olmuş, devler de çekip gitmişler.\n\nCırcır ise gündüz uyuyup dinlenmediği için gece ışığını yakamamış. O da mağaraya gidiyormuş, her yer karanlıkmış ve Cırcır dereyi görememiş dereye düşmüş.\n\nCırcır’ın çığlıklarını duyan annesi onu dereden çıkarmış. Sabah olduğunda Cırcır hatasını anlamış. Eğer annesi onu bulamasaydı, ölecekti.\n\nCırcır, gündüz dinlenseydi, uyusaydı gece ışığını yakabilecek ve dereye düşmeyecekti. Yani annesinin sözünü dinleseydi dereye hiç düşmeyecekti, pişman olmuştu.\n\nCırcır bu olaydan sonra büyüklerinin sözünü dinlemiş, herkesten özür dilemiş ve hayvanlar ülkesinde mutlu ve mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "AYKIZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel mi güzel bir Aykız varmış. Aykız’ın saçları altın sarısı, gözleri kömür karası, teni buğday alasıymış. Aykız’ı bir gören âşık olurmuş.\n\nAykız, ihtiyar ve hasta olan babasıyla yaşıyormuş. Babası çok hasta olduğundan her işi Aykız görüyormuş. Aykız odun kesermiş, av avlarmış, balık tutarmış, koyun güdermiş. Anlayacağın her iş Aykız’dan sorulurmuş.\n\nAykız yine günlerden bir gün ormanda odun doğrarken odunun içinden iki başlı bir yılan çıkmış. Aykız, çok korkmuş, rengi atmış. İki başlı yılanın bir başı Aykız’ı sokmak isterken ikinci başı Aykız’a vurulmuş, âşık olmuş.\n\nAykız hızla ormandan kaçmaya başlarken bir çalıya takılmış ve düşmüş. Yılan hemen sokulmuş Aykız’ın yanına. Yüzü çirkin olan baş, Aykız’a:\n\n— Ne bakıyorsun? Hadi şu yanımdaki başa bir taş indir de ez, demiş. Aykız korka korka taşı almış, beklemeye başlamış. Bir korkunç surata bakmış, bir diğerine.\n\nAykız o kadar iyi niyetliymiş ki içinden bir ses taşı korkunç surata vurmasını istemiş. Aykız da birden taşı kötü olan başa vurmuş. Bir gök gürlemiş, bir fırtına kopmuş, yer yerinden oynamış.\n\nBörtü böcek bütün hayvanlar kaçışmaya başlamış. Aykız kötü yılanı ezince birden iki tane insan oluşmuş biri ölü, bir diriymiş. Ölü olan adam o kadar çirkinmiş ki adeta içinin pisliği, çirkinliği yüzüne yansımış. Diri olan da o kadar yakışıklı ve temiz kalpliymiş ki. Aykız hemen ona vuruluvermiş. Sormuş:\n\n— Kimsin sen yabancı? Bu olanlar ne, demiş. Yabancı:\n\n— Ben bir şehzadeyim. O ölü olarak yatan da benim kötü kalpli üvey kardeşim. Babamı öldürdü ki padişah olsun. Ben de olayı anladım ve ona karşı koydum. O da bana büyü yaptırdı. Sonra büyü ters döndü ve ikimiz bir yılana dönüştük.\n\nSonra Aykız ile şehzade birbirini çok sevmiş ve evlenmişler. Ülkeyi huzur içinde yönetmişler. Onlar ermiş muradına, darısı bütün iyi insanlara.\n\nAykız Masalı; Kayseri Melikgazi ilçesinde oturan 62 yaşındaki ev hanımı Semiya Oyalçın’dan 26.03.2007’de derlenmiştir. İlkokul mezunu kaynak şahıs masalı babasından dinlemiştir.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Akılsız Padişah ve Genç",
        "text": "Bir ülkede bir padişah varmış. Bu padişah nedense yaşlılara düşmanmış. Yaşı ilerleyenin, saçı sakalı beyazlayanın sonu satırmış.\n\nYine ülkede hiç yaşlı kalmasın diye bir temizlik yapmaya başlamış. Nerde varsa astırıp ölüsünü sokaklarda atlara sürütüyormuş.\n\nHalk çok çaresizmiş. Bir köyde bir genç babasını dağda bir mağaraya saklamış. Padişahın askerleri yaşlıları götürmüşler ama bu adam kalmış.\n\nGenç, babasının yemeğini suyunu götürüyor, ihtiyaçlarını karşılıyormuş.\n\nBir gölde bir elmas varmış. Günlerden bir gün padişah ve ahalisi o elması almaya çalışıyormuş. Kim girdiyse alamamış. Genç bu durumu duymuş. Gidip babasına söylemiş. Babası ona yapacaklarını anlatmış.\n\nGenç bir gün sonra oraya gitmiş, bakmış ki halkın ileri gelenleri suya dalıyor ama elması alamadan geri çıkıyorlar. Genç:\n\n— Ben bu elması alırım, demiş. Kimse inanmamış. Padişah:\n\n— Tamam, al bakalım, demiş. Genç babasının tarif ettiği ağaca tırmanmış. Yumruk büyüklüğündeki elması almış. Herkes çok hayret etmiş:\n\n— Biz bunu neden düşünemedik, demişler. Padişah bu gence:\n\n— Seni bir imtihandan daha geçireceğim, eğer başarırsan seni vezir yaparım, demiş. Genç eve gidip babasına durumu anlatmış. Babası:\n\n— Oğlum eğer hayvanlarla ilgili olursa sorular, yerinde duramayan hayvan, gençtir. Eğer insanlarla ilgili olursa sorular sen padişahın durumuna uygun cevap ver, demiş.\n\nPadişah genci imtihana başlamış. Uzakta iki at göstermiş.\n\n— Hangisi genç, demiş. Genç:\n\n— Tabii yerinde duramayan genç, demiş. Sonra birkaç soru daha sormuş, genç duruma göre mantıklı cevap vermiş. Padişah demiş ki:\n\n— Bak bunları sen bilemezsin, bu işin sırrı nedir, demiş. Genç de her şeyi anlatmış.\n\nPadişah yaptıklarına pişman olmuş. Sonra genci vezir yapmış. Bundan sonra da yaşlılara hep hürmet göstermiş. Padişah ülkesinde adalet ve mutluluk abidesi olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Tilki Kene ve Kaplumbağa Ortaklığı ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir orman ve bu ormanda yaşayan tilki, kene ve kaplumbağa varmış. Bunların büyük, boş bir arazileri varmış. Düşünüp taşınmışlar ve bu araziden gelir elde etmeye, arpa ekmeye karar vermişler.\n\nÜçü birlikte arpayı eklemişler. Aylar sonra arpalar başak vermeye başlamış. Derken hasat zamanı gelmiş çatmış. Yine tilki, kene, kaplumbağa üçü birlikte çalışmaya başlamışlar.\n\nBir süre sonra tilki yorulmuş ve nasıl yapıp da çalışmaktan kurtulurum diye düşünmeye başlamış. Birden tarlanın başındaki büyük kaya dikkatini çekmiş ve aklına güzel bir fikir gelmiş:\n\n— Arkadaşlar, kaya üstümüze geliyor, ben kayayı tutayım da siz de bir an önce işleri bitirin, demiş.\n\nTilki, arkadaşlarını kandırmış ve kayanın gölgesinde ayaklarını uzatıp yatmış. Kaplumbağa ile kene çalışıp işleri bitirmişler.\n\nSıra hasılatı paylaşmaya gelmiş. Hepsi de arpayı almak istiyor, kimse kesniği* almak istemiyormuş. Kurnaz tilki de bir yolunu bulup arpayı almak istiyormuş. Yine aklına bir fikir gelmiş ve arkadaşlarına:\n\n— O zaman bir yarış yapalım, kim daha önce koşar, arpanın yanına gelirse arpa onun olur, demiş.\n\nKendinden emin olan tilki, teklifinin kabul edilmesine sevinmiş. Koşu başlamadan önce kene bir akıllılık yapıp tilkinin bacağına yapışmış ama uyanık tilki hiç fark etmemiş.\n\nDerken koşu başlamış, tilki kaplumbağaya büyük fark atmış, kendinden emin olduğu için keneye hiç dikkat etmemiş. Tilki gelip arpanın üstüne doğru atılmış ve:\n\n— Ben kazandım, diye bağırmaya başlamış. Tam o sırada tilkinin üzerinde hiç yorulmadan gelen kene:\n\n— Ne oluyor, beni ezeceksin. Ben senden önce geldim, demiş. Olayı anlamayan tilki çaresiz, samanı almayı kabul etmiş. Olan yine bizim kaplumbağaya olmuş.\n\n&nbsp;\n\n*kesnik: Kesmi, iri saman.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "KIRMIZ GÜL",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir anne bir de oğlu varmış. Bunlar çok fakirlermiş. Oğlan her gün odun kesip, kazandığıyla hasta annesine bakmaya çalışırmış.\n\nGünlerden bir gün ormanda odun toplarken bir çalı bulmuş. Çalıyı almış, orası bir mağaranın girişiymiş. Oradan içeriye girmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; altı ay, bir güz gitmiş. Bir adama rastlamış:\n\n— Evladım, nereye gidiyorsun, diye sormuş adam. Delikanlı:\n\n— Amca ben yolumu kaybettim, demiş. Adam:\n\n— Bak oğlum, buradan ileriye var. Orada önüne bir ala koç, bir de kara koç çıkacak. Ala koça binme, kara koça binersen o seni doğru yola götürür, diye cevap vermiş.\n\nGenç, adamın dediği yoldan gitmiş. Koçlara rastlamış. Kara koça binmeyi unutup, gitmiş ala koça binmiş. Ala koç, bunu yanlış yola götürmüş. Genç, orada da güzel mi güzel bir genç kıza rastlamış. Kız:\n\n— Yabancı, sen burada ne ararsın, nereye gidersin, diye sormuş. Genç:\n\n— Ben yolumu kaybettim, demiş. Kız:\n\n— Bak delikanlı sana bir şey söyleyeceğim. Şu ilerde göçmenlerin bahçesi var, orada bahçede sadece bir tane kırmızı gül var. Ben burada tutsağım. Eğer o kırmızı gülü bana getirirsen hem ben kurtulurum hem de sana istediğin kadar altın verip evine gönderirim. Fakat orası çok tehlikelidir. Bunları yapabilir misin, demiş.\n\nDelikanlı her şeyi kabul etmiş. Gitmiş ve o bahçeyi bulmuş. O gülü koparmış ve gelip güzeller güzeli kıza hediye etmiş.\n\nKız böylece kurtulmuş ve genci hazinesine götürüp istediği kadar altın vermiş. Kız, bu genci alıp geldiği ormana bırakmış. Genç, oradan yürüyerek evine gelmiş. Kapıyı çalmış. İyice yaşlanan annesi:\n\n— Kim o, diye sormuş. Genç:\n\n— Anne benim, diye cevap vermiş. Oğlunun öldüğünü zanneden anne:\n\n— Benim oğlum öldü, diye cevap vermiş. Oğlu seslenmiş:\n\n— Hayır anne ölmedim, sana anlatacak çok şeyler geldi başıma. Annesi kapıyı açıp oğluna sarılarak özlemini gidermiş. Sonra genç, her şeyi bir bir anlatmış annesine. Annesi hem üzülmüş hem de çok mutlu olmuş. Sonra dönüp kızı istemişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Getirdiği altınlarla da zengin olup mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kırklareli",
        "title": "Hılhılı ile Dertli Dılılı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde birbirleriyle devamlı didişen, kavgasız günleri olmayan ama bir o kadar da saf ve yardımsever Hılhılı ve Dertli Dılılı isimlerinde karı koca yaşarmış.\n\nBir gün evlerinden çıkıp çevreyi gezmek istemişler. Adı gezmek ama taşınıyormuş gibi yanlarına eşya almışlar. Yolda giderlerken de Hılhılı ile Dertli Dılılı devamlı kavga edip duruyorlarmış. Tam o sırada tek ayağını kaldırmış etrafı dikkatlice izleyen bir leylek görmüşler. Hılhılı:\n\n— Dılılı bir baksana şu zavallı kuşa, tek ayağını kaldırmış, üşüyor heralde, demiş. Dılılı:\n\n— Hılhılı, yazık zavallının çorapları yok ya ondan üşüyor, demiş. Hılhılı da çantasından çoraplarını çıkarmış leyleği yakalamışlar, ona zorla çorapları giydirmişler.\n\nLeylek iki ayağının üstüne basmış ve Hılhılı ile Dertli Dılılı’ya şaşkın şaşkın bakarak uçup gitmiş. Hılhılı da:\n\n— Görüyor musun Dertli Dılılı, leylek sevincinden havalarda uçuyor, demiş.\n\n&nbsp;Tekrar yola devam ederlerken yine birbirleriyle didişmeye başlamışlar. Tam bu esnada aynı kendileri gibi anlaşamayan kavga eden iki köpeğe rastlamışlar. Hılhılı bu köpeklerin üstü başı olmadığı için kavga ettiklerini düşünmüş, bu düşüncesini de Dıldılı’ya söylemiş. Dıldılı da:\n\n— Hılhılı sen çok zekisin, eğer zavallılar elbiseleri olmadığı için kavga ediyorlarsa benim üzerimdeki kazakla senin üzerindeki hırkayı şu zavallıcıklara giydirelim, demiş. Hılhılı ile Dertli Dılılı köpekleri zorla da olsa yakalamışlar ve birine hırka birine de kazak giydirmişler. Köpekler ne olduğunu anlamadan zıt yönlere kaçmışlar. Bunun üzerine Hılhılı:\n\n— Bak elbiseleri olunca nasıl da mutlu olup gittiler, demiş. Bu arada hava serinlediği için ikisi de üşümeye başlamış. Çantalarından yırtık pırtık bir battaniye çıkarıp sarınmışlar.\n\nHılhılı ile Dılılı üşüyünce senin yüzünden kazağımı, senin yüzünden hırkamı verdim diye yeni bir kavgaya tutuşmuşlar. Tam o sırada bir ağacın üzerine tünemiş, uyuyan bir horoz görmüşler. İkisi birbirine bakıp:\n\n— Gel şu battaniyeyi zavallı horozun üzerine örtelim de üşümesin, demişler.\n\nHorozun üzerine battaniyeyi örtüp oradan ayrılmışlar. Artık akşam olmaya başladığı için evlerinin yolunu tutmuşlar. Birbirlerine de “Bu gezi çok güzel oldu. Yarın bir daha gezelim” demişler.\n\nEvlerinin tam önüne gelince de kapıdan içeri girmek için yine birbirleriyle kavgaya tutuşmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Kırklareli",
        "title": "ALTIN BULAN HOROZ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir horoz çöplükte eşinirken bir altın bulmuş ve:\n\n— Guggurigu, ben bir altın buldum, ben bir altın buldum, diye bağırmaya başlamış. Padişahın sarayı da oraya çok yakınmış. Padişahın oğlu pencereden bakarken horozun sesinden rahatsız olmuş. Hizmetkârlarına:\n\n— Gidin horozun elinden şu altını alın, gelin, demiş. Onlar da almışlar. Horoz bu sefer:\n\n— Guggurigu, padişah oğlu altınımı elimden aldı, diye bağırmaya başlamış. Padişah oğlu da hizmetkârlarına:\n\n— Beni millete rezil ediyor, şu horozun altınını geri verin, demiş. Hizmetkârları da götürüp horozun altınını geri vermişler. Horoz bu sefer:\n\n— Guggurigu, padişah oğlu korktu da altını mı geri verdi, diye bağırmaya başlamış. Padişah oğlu hizmetkârlarına:\n\n— Gidin şu horozu tutun, getirin, kesin, pişirin yiyelim, demiş. Hizmetkârlar da tutup getirmişler, horozu keserken horoz:\n\n— Guggurigu, ne keskince bıçak idi, diye bağırmaya başlamış. Pişirmek için tencereye koymuşlar:\n\n— Guggurigu, ne sıcacık hamam idi, diye ötmeye başlamış. Suyuna pilav yapmışlar, horozu da üzerine oturtmuşlar bu sefer de horoz:\n\n— Guggurigu, ne yüksecik tepe idi, diye bağırmaya başlamış. Padişah oğlu horozu yemeye başlamış, horoz padişah oğlunun boğazından geçerken:\n\n— Guggurigu, ne daracık sokak idi, diye bağırmaya başlamış. Padişah oğlunun karnına gitmiş:\n\n— Guggurigu, ne pislikçe sepet idi, diye bağırmaya başlamış. Padişah oğlu tuvalete gitmiş horoz:\n\n— Padişah oğlunun g…. yırtıldı, benim canım kurtuldu, diye bağırarak kurtulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Alçakgönüllülük",
        "text": "Bir köyde anne, baba ve kızdan oluşan bir aile varmış. Bu aile çok mutluymuş. Anne ölmüş. Kızın babası tekrar evlenmiş. Üvey anne kızı hiç sevmezmiş. Kendi kızı olunca da babasına artık bu kızı azıtmasını istemiş.\n\nBabası çok zorlanmış ama kızı azıtmaya karar vermiş. Babası ile kız ormana ağaç kesmeye gitmiş. Babası ormanda kızı azıtmış. Kız yolunu kaybetmiş. Ormanda bayağı dolanmış. Bir tandıra denk gelmiş. Tandır:\n\n— Külümü ayıtla da sana hiç bitmeyen ekmek vereyim, demiş. Tandırın külünü ayıtlamış ve ekmeği almış. Bir pınara denk gelmiş. Pınar:\n\n— Gözemi ayıtla da sana bidonlarca kevser vereyim, demiş. Pınarın gözesini ayıtlamış. Pınar bidonlarla soğuk kevser suları vermiş. Bir tilkiye denk gelmiş. Tilki:\n\n— Benim pirelerimi ayıtla sana para ve altın vereyim, demiş. Piresini ayıtlamış ve tilki buna bavul bavul altın, kese kese para vermiş.\n\nOrmanda gezerken bir at bulmuş. Elindekilerin hepsini ata yüklemiş. At, bu kızı köyüne götürmüş. Kızın getirdiklerini görünce üvey annesi kıza yalancıktan “benim kızım” diye köylüye hava atmış.\n\nDaha sonra üvey anne benim kızım daha fazlasını bulur diye, kocasına kendi kızını da ormanda azıttırmış. Kız ormanda kaybolmuş. Kız tandıra denk gelmiş. Tandır:\n\n— Külümü ayıtla da sana ekmek vereyim, demiş. Kız:\n\n— Benim elim kınalı, gözüm sürmeli, demiş. Ayıtlamadan gitmiş. Pınara denk gelmiş, aynı cevabı vermiş. Tilkiye denk gelmiş aynı cevabı vermiş.\n\nTilki buna para diye üç tane bavul vermiş. Kız sonunda köyün yolunu tutmuş ve eve gelmiş. Annesi üvey kıza “senin paranı istemiyoruz” demiş. Kızım üç bavul para getirdi diye cevap vermiş. Babası, üvey annesi ve üvey kız kardeşi içeride kalmış. Valizleri açmışlar ki üç tane koca yılan. Yılanlar hepsini sokacakmış, bunlar ortalıktan kaybolmuşlar.\n\nHerkes o yılanları aramış ama bir türlü bulamamışlar. Daha sonra kız bu zenginlik içinde rahat bir hayat sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Kıtcaz",
        "text": "Zamanın birinde bir köyde dul bir kadın varmış. Bir de bunun öksüz bir kızı varmış. Bunlar çok fakirmiş. Kız her gün okula gidermiş. Okul yolunun üzerinde de bir mezarlık varmış. Kız okula her zaman geç kalırmış. Bunun sebebi de oradaki mezarlıkta bir taşın üzerindeki bir kuşmuş.\n\nBu kuş her zaman kıza “kıtcaz” diye bağırırmış. Bir gün böyle, beş gün böyle derken kız annesine demiş ki:\n\n— Anne ben mezarlığın yanından geçerken oradaki bir kuş bana devamlı “kıtcaz” diye bağırıyor. Anası da demiş ki:\n\n— Kızım sen de ‘ne diyorsun kutcaz, diye sor, demiş. Kız bir gün yine okula giderken kuş “kıtcaz” diye bağırmış. Kız da:\n\n— Ne diyorsun kutcaz, demiş. Kuş:\n\n— Sen kırk gün ölü başı bekleyesin, demiş. Kız hemen eve koşarak bunu annesine bir bir anlatmış.\n\nBunu duyan annesi, kızını da alarak oradan uzaklaşmaya karar vermiş. Bunlar beraber bir diyara çekmiş, gitmişler. Epey bir yol gittikten sonra ormanın içinde kaybolmuşlar. Ormandan çıkmaya çalışırken bir ev görmüşler. Hemen o evin yanına gitmişler.\n\nEvin kapısı Allah tarafından açılmış. Kız içeri girer girmez kapı kapanmış. Ana dışarıda, kız içeride kalmıştır. Ana dışarıda dolanmış, kapıyı açmaya çalışmış ama bir türlü açamamış. Sonunda anası oradan uzaklaşmış gitmiş.\n\nKız içeri girdikten sonra içeride bir yatar görmüş. Bu yatar ölüymüş. Kız yatarın başını dizinin üstüne almış ve kırk gün kırk gece onun başını beklemiş. Kırk birinci gün evin kapısına bir dilenci gelmiş. Kapı açılmış. Kıza:\n\n— Bacı bana Allah rızası için bir sadaka ver, demiş. Sadaka vereceği zaman yatarın başını dilenciye verir. Dilenciye verir vermez yatar dirilir ve dilencinin elini tutar ve:\n\n— Sen benim haklımsın, der.\n\nKırk gün yatarın başını bekleyen kız ise ortada kalmış. Çingene kadın, kız ve adam aynı evde yaşamaya başlamışlar. Adam bir gün:\n\n— Çarşıya gidiyorum, demiş. Evdekilere ne istediklerini sormuşlar. Çingene kadın allı pullu bir yazma istemiş. Kız da sabır taşı ve sabır bıçağı istemiş. Adam kıza sabır taşı ile sabır bıçağını ne yapacağını sormuş. Kız adama demiş ki:\n\n— Kırk gün kırk gece başını bekledim. Sen ise kapımıza gelen bir dilenciyi karın ettin, demiş.\n\nBunu öğrenen adam çingene kadını bir atın arkasına bağlar. At kadını alır gider. Adam ile kız kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenirler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[Yaramaz Çocuk ile Dev]",
        "text": "Bi gocaman dev varmış. Bi de yaramaz çocuk varmış. Şimdi annesi:\n\n— Oğlum, dışarı çıkma dev seni pantolonuna koyar, demiş.\n\n— Aaa ben devden korkmam, demiş.\n\nEvden çıkmış. Elma koparmaya başlamış. Goca dev gelmiş elmanın altına.\n\nDev:\n\n— Ah olum ah, demiş. Çok elma canım istedi. Bi tanecik elma atıversen ya, demiş.\n\nBi elma atıvermiş bi tane Dev’e.\n\nDev:\n\n— Ah ah olum ah, demiş bu bokuma düşdü. Ben onu yiyemem, demiş. Bi tane daha atıversen ya, demiş.\n\nÇocuk yine atıvermiş.\n\nDev yine:\n\n— Ah olum ah çişime düşdü, bende onu yiyemem, demiş. Bi tane daha atıver bakalım, demiş. A olum güzelce atıversen ya da elinle ver bakam bene elcağızınla güzelce yiyem, demiş.\n\nElmayı verirken tutmuş çocuğu donunun içine koyuvermiş.\n\n— Bunu götürem de evde temizce yiyem içem, demiş dev gari.\n\nGiderkene azcık azcık azcık gitmiş, çocuk bi kıpırtı yapmış.\n\nDev:\n\n— Oğlum tırmalama tırmalama evimize varıp gideriz, demiş.\n\nAzcık daha gitmiş neyse çişi gelmiş devin. Çıkarmış pantolonunu, goca donunu çişini yapmış. Çişini yaparken çocuk gaplumbağayı devin donuna koymuş, kendi kaçmış. Azcık getmiş dev.\n\n— Tırmalama oğlum tırmalama varıp gideriz, demiş.\n\nTırmala tırmalamış kaplumbağa. Bide çıkarıyo pantolonunu çocuk yok.\n\n—Gızım Fatma, demiş bıçakları bile de şunu bi temizce yiyelim, demiş.\n\nBakıyo çocuk yok.\n\n— Ah seni, demiş. Kaçtın ha, demiş. Varayım ben şu çocuğu bulayım geleyim, demiş.\n\nBi gaçıyo çoçuk. Bi saman damına saklanmış. Orada bir nine varmış. Nineye:\n\n—Beni deve verme, demiş.\n\n— Tamam tamam vermem, demiş.\n\nOndan sona aman nine demiş:\n\n— Ne olur olmaz sende bi çakı varsa bene ver, demiş.\n\n— Napıyon oğlum sen çakıyı?\n\n— Ve sen bene çakıyı, demiş.\n\nOndan sonra koşmuş ordan bi saman damına bakmış yok damda. Nine varmış orda nine.\n\nDev nineye:\n\n— Goca garı, goca garı burdan bi gız geçdi mi?\n\nGoca garı:\n\n— Çıngıllık* mıngıllık, demiş.\n\nDev:\n\n— Ule goca garı burdan bi çocuk geçdi mi?\n\n— Çıngıllık mıngıllık.\n\nDev:\n\n— Seni goca domuz seni şimdi atarım, demiş.\n\nDerken çocuğa varmış. Yetişmiş.\n\n— Bunu bıçaklan uğraşacağıma yutayım bari, demiş.\n\nDev yutmuş çocuğu. Biraz gitmiş gitmiş. Bıçak var ya çakı aldı ya çocuk. Devin ciğerini cırt cırt kesermiş. Cırt cırt kesermiş.\n\nDev öte baka beri baka…\n\n— Yandım anam yandım nere gidem nere gidem.\n\nÇocuk devin karnından:\n\n— Kör guyuya git anacığının yanına kör guyuya, demiş. Beni yimek iyi miydi? demiş.\n\nBıçanlan devin karnını yarmış kendi çıkmış. Devi de kör guyuya atmış.\n\n\n*cıngıllık:Pamuk eğirme aracı\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Kütahya",
        "title": "Aşağı Dünya",
        "text": "[AŞAĞI DÜNYA]\n\nÜlkenin birinde üç oğlu olan bir adam varmış. Bu adamın çok büyük ve güzel bir elma ağacı varmış. Bu ağaca bir dev dadanmış. Dev her gün gelip elmalardan alıp gidiyormuş. Adam büyük oğlunun ağacını beklemesini istemiş. Büyük oğlan ağacın yanına oturup beklemeye başlamış. Dev dağdan köpüre köpüre gelmiş. Elmalardan alıp gitmiş fakat oğul korkusundan ses çıkaramamış. Adam bunun üzerine ortanca oğlunu dikmiş ağacın yanına. Dev yine gelip elmalardan almış, ortanca oğul da buna engel olamamış. Bunun üzerine küçük oğlan göreve talip olmuş. Babası olmaz dediyse de silahı alıp ağacın yanına varmış, ağaca çıkıp beklemeye başlamış. Dev gelmiş ve elmalara uzanmış. Tam bu sırada küçük oğul kızılcık ağacından yapılmış silahını çıkarıp deve ateş etmiş. Dev, küçük oğlana dönerek:\n\n&nbsp;— Erkeksen bir daha ateş et,&nbsp;demiş. Oğlan ise:\n\n&nbsp;— Ben anamdan bir kez doğdum sadece bir kez ateş ederim, demiş. Dev ardını dönüp kanını akıta akıta gitmiş. Küçük oğul eve dönmüş ve durumu babasına anlatmış. Babası:\n\n&nbsp;— Ağabeylerin vuramadı sen mi vuracaksın,&nbsp;deyip gülmüş. Ertesi gün tarlaya gitmişler. Gerçekten de her yerde kan izleri varmış. Bu kan izlerinden devin izini sürmeye karar vermişler. Gide gide yassı bir taşa varmışlar. Taşı kaldırıp bakınca altında başka bir dünya olduğunu görmüşler. Geri dönüp kırk köyün kırk urganını toplayıp uç uca bağlamışlar. Büyük oğlanı belinden bağlayıp sarkıtmışlar aşağıya. Susadım dedikçe aşağı, yandım dedikçe yukarı çekmişler oğlanı. Susadım yandım derken oğlan tamamen yukarı çıkmış. Ortanca oğlanı bağlamışlar bu sefer. Susadım yandım derken ortanca oğlanı da tamamen yukarı çekmişler. Sıra küçüğe gelmiş. Onu da bağlayıp sallamışlar aşağı. Susadım yandım derken küçük oğlan inmiş aşağı dünyaya. İner inmez bir yaşlı kadın görmüş. Kadının elinde bir tas su. Oğlan:\n\n&nbsp;— Teyze bana bir yudum su versene, yandım ben, demiş. Kadın su vermemiş. Oğlan bir daha istemiş kadın yine vermemiş. Sonunda kadın:\n\n&nbsp;— Oğlum bizim sularımız kanlıdır sen içmezsin, demiş. Oğlan:\n\n&nbsp;— Olsun teyze ben içerim, demiş. Teyze:\n\n&nbsp;— Oğlum bizim sular çöplüdür, demiş. Oğlan:\n\n&nbsp;— Olsun teyze ben onu süzerim, demiş. Teyze en sonunda vermek istemeyişinin sebebini açıklamış:\n\n&nbsp;— Oğlum biz bu bir tas suyu almak için dünya güzeli bir kız veriyoruz,&nbsp;demiş. Oğlan:\n\n&nbsp;— Kime veriyorsunuz, demiş. Teyze:\n\n&nbsp;&nbsp;— Bizim suyumuzun önünde yatan bir dev var ona veriyoruz. O, bütün suyu kendi karnına akıtıyor. Bize de dünya güzeli bir kız karşılığında bir tas su veriyor, demiş.&nbsp;&nbsp;Oğlan devin yerini teyzeden öğrenmiş. Devin olduğu yere varınca bir sürü dünya güzel kızın devin yanında olduğunu görmüş. Hemen geri dönüp aşağı dünyadaki köylülere:\n\n— Hemen bana üç tane güzel kız getirin, demiş. Köylüler kızları bulup küçük oğlana vermişler. Oğlan, kızları oynata oynata devin olduğu yere varmış. Dev gelenleri görünce sevinip onlara doğru yürümeye başlamış. İyice birbirlerine yaklaşınca oğlan kızılcık silahını çıkarıp daha önce vurduğu yere bir daha ateş etmiş. Dev buna dayanamayarak düşüp ölmüş. Devden o kadar çok kan akmış ki aşağı dünyadaki köyü sel almış. Köylüler bu iyilik karşısında:\n\n— Dile bizden ne dilersen demişler. O da:\n\n— İkisi ağabeylerim için birisi benim için üç tane dünya güzeli kız, demiş. Köylüler bunu kabul etmişler. Kendisine verilen kızın fındıkkabuğundan bir arabası da varmış. Yukarıya çıkmak için ipi atın diye bağırmış. Önce kızları sırayla göndermiş. Bu büyük ağabeyimin, bu küçük ağabeyimin bu da benim diyerek. Ama ipi bir daha aşağı atmamışlar. Bağırsa da kimse ona kulak vermemiş. O da yakınlarında bulunan bir kavak ağacının gölgesine yatmış.&nbsp; Yaslandığı ağacın üstündeki şahin yavrularının bir yılan tarafından yenmek üzere olduğunu görmüş. Hemen kalkıp yılanı silahıyla vurmuş. Bu sırada yavruların annesi, oğlanın yavrularını öldüreceğini düşünüp ona saldırmış. Ama yavrular durumu annelerine anlatmışlar. Bunun üzerine şahin oğlana:\n\n—&nbsp;Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan da:\n\n— Beni yukarı dünyaya çıkar, demiş. O da:\n\n— Kırk okka manda eti ile kırk teneke su getir, demiş. Oğlan kuşun istediklerini köylülerden almış. Kuşun isteği üzerine suları bir kanadına etleri bir kanadına bağlamış. Oğlan kuşun sırtına oturmuş. Kuş:\n\n— Ağzıma gırk dedikçe et, cırk dedikçe su ver, demiş.&nbsp; Gırk cırk gırk cırk tam yukarı dünyaya vardıklarında et bitmiş. Et bittiği için oğlan baldırından kesip kuşa vermiş. Kuş verilen etin insan eti olduğunu anlamış. Oğlanın baldır etini dilinin altına saklamış. Yukarı dünyaya ulaşmışlar. Kuş:\n\n— Hadi evine git, demiş. Oğlan ise:\n\n— Önce sen git demiş. Küçük bir inatlaşmadan sonra oğlan önce gitmeye karar vermiş. Fakat topallayarak yürüyormuş. Kuş neden topalladığını sormuş.&nbsp; O da durumu anlatmış. Kuş bunun üzerine dilinin altındaki eti çıkarıp oğlanın baldırına yapıştırmış. Oğlan koşa koşa eve gelmiş. Kızlar evdeymiş ama hangisinin kendisininki olduğunu belleyememiş. Bunun üzerine fındıkkabuğundan arabası olan hanginiz demiş. Fındıkkabuğundan arabası olan kız öne çıkmış ve ikisi evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapıp, ömürlerinin sonuna kadar mutlu bir hayat sürmüşler.\n\n(KK: Basri Gökçe, Simav/ Kütahya, 1941&nbsp;doğumlu, ilkokul mezunu, çiftçilik yapar, Büyüklerinden dinlemiş)\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Merdo ile Namerdo",
        "text": "MERDO İLE NAMERDO\n\nBir varmış bir yokmuş. Bir fakir annenin iki tane erkek çocuğu varmış. Birisinin adı Merdo birisinin adı Namerdo. Annesi kalkıyor diyor:\n\n— Oğlum evde hiçbir şey kalmadı artık son ekmeği size pişiriyorum. Siz kalkın artık gurbete gidin. Çalışın kazanın bana da getirin.\n\n— Tamam anne, diyorlar.\n\nTabii ki annesi biliyor. Merdo iyi niyetli, Namerdo kötü niyetlidir.\n\n— Bak! Diyorum. Oğlum size bir tavsiyem. Hiçbiriniz birinizin ekmeğini yemeyin, birbirinize ekmeğinizi vermeyin. Herkes kendi ekmeğini yesin.\n\n— Tamam, diyorlar.\n\nKalkıyorlar yola düşüyorlar gidiyorlar. Bir gün, iki gün, üç gün yolda gidiyorlar. Namerdo diyor ki kardeşine:\n\n— Getir senin ekmeğini yiyelim ilk baştan.\n\nO da diyor ki:\n\n— Abi annem böyle demiş. Birbirinizin ekmeğini yemeyin. Herkes kendi ekmeğini yesin. Gideceğiniz yere varana kadar idare olarak kullanın, diyor.\n\n— Yok kardeşim, sen benim kardeşimsin sen bana güvenmiyor musun?\n\n— Var mı öyle şey önce seninkini yiyelim sonra da benimkini.\n\nEee tabi Merdo merttir. Namerdo, namerdin içinde hainlik var. Kalkıyorlar bir gün, iki gün velev ki Merdo’nun ekmeğini yiyorlar, bitiriyorlar. Yola koyuluyorlar gidiyorlar, acıkıyorlar. Merdo diyor ki:\n\n— Abi, getir ekmek yiyelim.\n\nO da diyor ki:\n\n—Ben sana ekmeğimi vermiyorum.\n\n— Yav abi nasıl, sen benim ekmeğimi yedin, ben açım.\n\n— Vallahi ben sana vermiyorum. Sen ölsen de ben sana ekmeğimi vermiyorum.\n\nVelhasıl ediyor etmiyor vermiyor. Kalkıyor, oturuyor tek başına yiyor kardeşi orda bakıyor. Bir gün, iki gün öyle yola gidiyorlar. Tabii ki kardeşi çok acıkıyor artık mecali kalmıyor yürümeye. Diyor ki:\n\n— Abi ben artık yürüyemiyorum. Ben burda kalacağım.\n\nTabii akşam çökmek üzere. Diyor:\n\n— Tamam. Sen bilirsin.\n\nKalkıyor yolun yarısında bırakıyor. Namerdo çantayı alıyor sırtına, gidiyor. Yola düşüyor, gidiyor. Merdo da gariban orda kalıyor. Akşam karanlık çökünce bakıyor böyle bir mağara gibi bir yer buluyor. Gidiyor o mağarada oturuyor, yatıyor. Diyelim ki sabah güneş doğunca kalkıyor tabii ki açtır uykusu gelmiyor. Sabah güneş doğar doğmaz o da kalkıyor mağaranın kapısına geliyor. Böyle etrafa bakıyor açtır, sefildir, hiç hali yoktur, gariban. Neyse, bakıyor bir tane tilki mağaranın hemen yanı başında oturmuş böyle gözleri bir yere dikmiş.\n\n— Allah Allah! Diyor.\n\n— Yav, bu tilki niye bu kadar dikkatli bu yere bakıyor.\n\nSesleniyor şey yapıyor ama tilki hiç aldırış etmiyor. Kalkıyor biraz daha yakınına gidiyor bakıyor ki ov bir tane bir küp altın ağzı açılmış, etrafa yayılmış altınlar parlıyor birde güneşin ışığı doğuşu, o ışık altınlara vurunca böyle mercan gibi parlıyor her tarafa. Çok seviniyor tabii ki Merdo. Hemen koşuyor tabii ki tilkinin yanına giderken tilki kaçıyor. O da heybeyi açıyor Allah vermiş tabii ki dürüst bir insan olduğu için. Daima Allahu Teala dürüst insanlardan yanadır. Hainler daima zararlı çıkmıştır. Kalkıyor heybesini dolduruyor, altınları artık on kilo ise on beş kiloysa heybesini dolduruyor. Yola düşüyor, geliyor diyelim ki Adana gibi bir yere varıyor, şehre geliyor. Tabii ki eski zamanlarda şimdiki gibi yan kesiciler, üçkâğıtçılar, yamyamcılar yoktu. Herkes birbirine dürüstü, kimsenin gözü kimsenin malında mülkünde değildi. Merdo kalkıyor heybesiyle birlikte bir altıncı kuyumcu dükkanına giriyor.\n\n— Selamün aleyküm.\n\n— Aleyküm Selâm.\n\n— Abi diyor bende bu kadar altın var.\n\n— Yav, sen nerde buldun falan bir yerde buldum. Allah nasip etmiştir.\n\n—Tamam kardeş, diyor.\n\n— Hemen getir tartalım. Tartıyorlar diyelim on kilo, on beş kilo.\n\n— Peki sen bu altınlarla ne yapacaksın, diyor.\n\n— Valla diyor, abi ben buranın yabancısıyım. Ben bir apartman almak istiyorum.\n\n— Tamam kardeş hemen gel senin paran benim yanımda dursun, gel beraber gidelim bir emlakçının yanına.\n\nBeraber gidiyorlar bir emlakçının yanına.\n\n—Abi bu kadar paramız var.\n\nBöyle bir yer diyelim ki on daire on beş daire. Emlakçı adamın fazla parasını veriyor. Merdo da tapuları alıyor. Apartmanın tapularını alıyor. Tabi mağazaya gidiyor giyiniyor, kuşanıyor bir beyefendi oluyor, her şey alıyor. Bir daireye yerleşiyor. Keyif ediyor artık. Bir gün çıkıyor çarşıya, gezmeye tabii ki. Gezip dolaşıyor. Bakıyor bir tane hamal, sırtında kasalar yükselmiş on tane on beş tane. Tam yanına gelirkene bakıyor. Böyle bakıyor tabii o abisini tanıyor ama abisi onu tanımıyor.\n\n— Hey kardeş napıyorsun?\n\n— Ne yapalım işte hamallık yapıyoruz, birader.\n\n— Peki sen ne kadar kazanıyorsun, demiş.\n\n— Valla günde diyelim ki beş lira on lira.\n\n— Ben sana elli lira vereyim günde.\n\n— Benim binada kapıcılık yap, yani bahçıvan ol daha doğrusu.\n\n— Tamam abi. Diyor. Başım gözün üstüne. Kalkıyor.\n\nAtıyor öyle semerini, ipini kalkıyor. Önce abisini götürüyor mağazaya tertemiz bir takım elbise giydiriyor. Lokantaya götürüyor karını doyuruyor. Bir harçlık da cebine koyuyor.\n\n— Diyor al işte gel benim yerim de burası.\n\nArtık ne zaman geçmişse aradan o kardeşini tanımıyor kardeşi tabii ki beyefendi olmuş kravatı takım elbisesi.\n\n— Hey gidi sen bana bu kadar veriyorsun sen benden ne istiyorsun.\n\n— İşte bahçıvan olacaksın, bu binaya dikkat edeceksin, kiraları toplayacaksın getirip bana vereceksin.\n\n— Tamam abi, diyor.\n\nNeyse ona da bir yer ayarlıyor. Tabii ki gel git derkene:\n\n— Yav sen bu malı nasıl kazandın? Diyor.\n\n— Ben çok zor şartlarda kazanmadım, diyor. Allahu Teâla nasip etmiştir. Ben hainlik yapmadım. İşte iki kardeş varmış bir köyde bir yaşlı annesi varmış çok fakirlermiş. Böyle öyle durumu anlatırkene hemen tabii ki abisinin de şeysi düşüyor.\n\n— Vay! Diyor.\n\n— Sen benim kardeşimsin.\n\n— Evet. Sen de benim abimsin.\n\n— Peki, ben sana ihanet ettim. Sen niye bana bu iyiliği yaptın?\n\n—Eğer ben de senin gibi ihanet edersem senin başına ne geldiyse benim başıma da aynısı gelecektir. Allah daima, doğru olanların yanındadır.\n\n— Vay! Diyor. Sen nasıl kazandın?\n\n— O akşam sen beni orda bıraktın, ben de o mağaraya girdim gece işte orda kaldım, sabah kalktım baktım hazine buldum.\n\n— Vallahi ben de kalkıcam gidicem o mağaraya, ben de bir hazine bulucam.\n\n— Yav abi etme eyleme bunlar benim kısmetimdi gitme gidersen, tabii ki ilerde kurtlar vardır, yabani hayvanlar vardır dağlarda.\n\nEdiyor etmiyor dinlemiyor tabii ki dünya malı hisli tutmuş Namerdoyu. Namerdo kalkıyor gidiyor. İki gün, üç gün gidiyor o mağaraya yetişiyor. O da gece orada kalıyor. Sabah kalkıyor bakıyor etrafa yok bir şey. Yine ertesi gece orada kalıyor. Ondan sonra yabani hayvanlar geliyor mağaraya giriyor. Bir tane insan var orada. Hemen orda kurtlar, ayılar geliyor Namerdoyu orda parça parça ediyorlar yiyorlar. Ondan sonra da masalın sonu da bu. Yani hain olan insan daima zararlı çıkıyor. Dürüst olan insan daima kazanıyor.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Köyün Çobanı",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; KÖYÜN ÇOBANI\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir varmış bir yokmuş. Köyün birinde bir çoban varmış. Köyün davarını yayarmış. Bir tane de inatçı keçi varmış sürüsünde. Çoban her gün davarlarını yayar, sürüyü köye indirirmiş. Fakat inatçı keçi köye her gün geç ve sütsüz gelirmiş. Keçinin sahibinin canı yanmış. Çobanın evine gidip kavgaya tutuşmuş.\nKadın:\n— Keçimin sütünü sağıyorsun, demiş.\nÇoban:\n— Sütü sağmıyorum, demiş; fakat kadın yine de inanmamış.\nKadın:\n— Sütü sağıp kölemez* yapıp içiyorsun, demiş. Çoban:\n— Ben içmiyorum, demiş. Bir değil, iki değil en sonunda çoban kadının suçlamalarına dayanamayıp keçiyi takip etmeye karar vermiş. Bir gün eve dönerken keçi ormana sapmış. Çoban keçiyi takip etmiş. Bakmış ki keçi, oradaki birkaç kör kurt yavrusunu emziriyor. Bunun üzerine çoban köye gelip çobanlıktan vazgeçmiş. Çobanlıktan ayrılma sebebini soranlara:\n— Kör kurdun nasibini veren Allah, benim de nasibimi verir, diyormuş. Kendisini eve kapatmış. Evde unu bitmiş, değirmene gidip un öğütmemiş, tarlaya gitmemiş. Nedenini soranlara hep:\n— Kör kurdun nasibini veren benim de nasibimi verir, diyormuş.\nBir gün karısı ekmek pişirmek için dağa oduna gitmiş. Çalının birinin altında bir küp altın bulmuş. Küpü yerinden çıkarmaya çalışmış ama çıkaramamış. Üzerine bir taş koyup yerini belli etmiş. Köye kocasının yanına gelmiş.\n— Haydi, kalk bir küp altın buldum. Kör kurdun nasibini veren Allah bizim de nasibimizi verdi.\nAma adam yine:\n— Kör kurdun nasibini veren bizim de nasibimizi verir, deyip yerinden bile kıpırdamamış. Kadın da düşünmüş, o altınları orada bırakamayacağına karar vermiş. Onları kiminle çıkarabilirim diye düşünürken en güvenilir olarak imamı seçmiş. Konuyu imama açmış. İmam altını paylaşmak koşuluyla altını çıkarmayı kabul etmiş. Birlikte ormana gidip küpü almışlar.\nKöye yaklaşırken kadın:\n— Altını bizim evde paylaşırız, demiş. Fakat hocanın aklından bin türlü oyunlar geçiyormuş. Köye iyice yaklaşınca küpü karının elinden alıp karıyı iyice dövmüş. İmam altınları alıp eve gitmiş. Ortalığın sessizliğini beklemiş ve ortalık sessizleşince altınları saymak için küpü açmış ki ne görsün yılan, her türlü iğrenç böcekler… İmam korkmuş, yılanların, bu iğrenç böceklerin eve dağılmaması için küpün ağzını kapatmış.\nİmam:\n— Bana oyun oynadılar, varsın bu böcekler onların başına bela olsun, demiş. Küpü aldığı gibi çobanın evine gelmiş. Evin bacasından küpü boşaltmış. Çoban gürültüye uyanmış ve karısına:\n— Kalk hanım, kör kurdun nasibini veren Allah, bizim de nasibimizi verdi, deyip ışığı yakmasını istemiş. Işığı yakmışlar ki ev altınla dolu!\nOnlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n*kölemez: Sütten yapılan bir tür tatlı.\n\n&nbsp;\n\n(Kaynak Kişi: Emine COŞKUN, 1956 Sivas doğumlu, ilkokul mezunu, Sivas merkezde yaşıyor, masalı annesinden öğrenmiş, 2002’de derlendi.)\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Manisa",
        "title": "Gözyaşı İnci Olan Gız",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;GÖZYAŞI İNCİ OLAN GIZ\nBi varmış bi yokmuş\n\nAllah’ın gulu çokmuş\n\nİnsanlar dağda gezer,\n\nIrmaklarda yüzer iken\n\nGuşlar türkülerini\n\nSöyleyip coşar iken,\n\nGüzelim ceylanlar\n\nPınarlarda goşar iken,\n\nSözün gısası, evvel zamanlarda\n\nHerkeşler mutluluk içinde yaşar iken…\n\n&nbsp;\n\nUzak ülkelerin birinde anasıylan birlikte yaşayan genç bi padişah varmış.\nGenç padişah, bi gün, bi ülkede güler iken yanaklarından gül, ağlar iken gözlerinden inci saçılan bi gız olduğunu duymuş. Bunu anasına söylemiş. Gızı istemek için anasını gızın yanına göndemiş.\nPadişahın anası, gızın evine gitmiş. Bu gızın öz anası öldüğü için, üvey analığıylan bi galıyomuş hazar. Bi de üvey kız gardeşi de varmış.\nÜvey gızının padişah için istendini gören üvey ana hasedinden catlıcak gibi olmuş. Gızı gören padişahın anası üvey anaya:\n\n—Güler iken yanaklarından gül, ağlar iken gözlerinden inci saçılan bu gızınızı Allah’ın emriylen padişah oğluma istiyom, demiş.\nÜvey ana biraz üzülmüş. Çünkü öz gızı evde galacakmış. Ama üvey ananın aklına bi gurnazlık gelmiş. Güler iken yanaklarından gül, ağlar iken gözlerinden inci saçılan bu üvey gızını Allah’ın emriylen padişahın oğluna verdini söylemiş. Padişahın anası, getirdiği yüzüğü gızın parmağına takmış, sonra ülkesine dönmek için yola goyulmuş.\nAnalık, gafasındaki çikin düşünceleri düğün günü uygulaması gerektiğini düşünmüş. Düğün günü gelmiş çatmış. Her türlü hazırlık yapılmış. Sıra gelini padişahın oğluna götürmeye gelmiş. Analık, üvey gıza gelinliği giydirmiş ve düğün alayıylan birlikte yola goyulmuş. Öz gızı da yanındaymış.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı ay bi güz gitmişler. Bi yokuşa vardıklarında üvey gız:\n\n—Çok susadım ana, demiş.\nÜvey ana arabadan inmiş:\n\n—Ben su aramaya gidiyom, demiş.\nBi zaman sonra dönmüş ve şöyle demiş:\n\n—Su buldum amma suyun başında gosgoca bi dev var. Bi göz verirsem bi gova su alabilirmişim!\nZavallı gız n’apsın? Susuzluktan içi yanıyo.\n\n—Tamam, o zaman, diyerek bi gözünü çıkarıp analığına vermiş. Analığı gitmiş, önceden hazırladığı bi gova suyu getirmiş. Gızcağız gana gana suyu içmiş. Bi zaman daha gitmişler. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Bi tepeciğin yamacına gelmişler. Hava çok sıcakmış. Güler iken yanaklarından gül, ağlar iken gözlerinden inci saçılan bu üvey gız gene susamış. Üvey ana gine su aramaya gitmiş. Bi zaman sonra geri gelmiş ve:\n\n—Bu suyun başında da gosgoca bi dev var. O da ötekisinki gibi bi göz istiyo yoksa su vermeyeceğini söylüyo, demiş.\nGızcağaz büyük bi üzüntüyle ikinci gözünü çıkarıp vermiş. Hassatli ve kötü gadın tıpatıp diğeri gibi bi govaylan geri dönmüş, gızcağaz suyu gana gana içmiş. Düğün arabası bi ormanlığı girmiş. Hain analık gözleri kör olan üvey gızının üstündeki gelinliği çıkarıp kendi gızına giydirmiş. Üvey gızı da ormanda bırakmış.\nDüğün alayı saraya varmış. Padişahın anası, gelen gızı görünce şaşırmış. Bu gızı gülerken yanaklarında gül, ağlar iken gözlerinden inci saçılan gıza hiç benzetememiş; fakat:\n\n—Belki yanılıyorumdur, diyerek sesini çıkamamış.\nPadişahın anası böyle düşünedursun, biz haba verelim gülerken yanaklarında gül, ağlar iken gözlerinden inci saçılan gızdan.\nOrmanda tek başına kalan üvey gızcağaz kör olduğu için hiçbi yere gidememiş. Gızcağaz hep ağlıyormuş. Bu yüzden ağladığı yerde bi sürü inci birikmiş. Hayatına odun satarak idame ettiren bi ihtiyar ormana gitmiş. Bu ihtiyar oduncu, odun ederkene gızı görmüş:\n\n—Bu da ne yapıyosun gızım, demiş. Gız başından geçenleri bi bi anlatmış. Titreyen sesiylen:\n\n—Dedeciğim, beni evine götür. İncileri satar, beraberce yer içeriz. Sen bana bakar ben de sana bakarım, demiş. İhtiyar bu durumdan pek memnun olmuş. Gızcağazı alıp evine götürmüş. İhtiyar ile gız gulübede duragoysunlar. Biz, az biraz saraydan haba verelim. Bu arada sarayda neler oluyomuş?\nPadişah, hanımının gülerken yanaklarından gül, gözlerinden inci döküldüğünü hiç görmemiş. Ona:\n\n—Hani, senin gözlerinden inci, yanaklarından gül saçılmıyor, demiş. Gız çok gurnazmış:\n\n—Her şeyin bi mevsimi var padişahım, bekleyelim, demiş. Böyle demiş amma padişahın şüphesi, guşkusu devam etmiş. Padişah guşkulanadursun biz haba verelim üvey gızdan.\nÜvey gız bi gün ihtiyar oduncuylan gonuşurken gülmüş. Yanaklarından güller saçılmış. Gız:\n\n—Dede bu gülleri bi sepete goy. Sarayın önünden geçerken:\n\n—Vakitsiz açan gül saçarım, bi göze bi gül! diye bağıracaksın. Sesini duyup da birileri yanına gelinceye kadar bağırmaya devam edeceksin, demiş.\nİhtiyar, küçük sepetine gülleri goymuş. Şehre gitmiş. Sarayın önünden geçerkene gızın dediği gibi bikaç kere bağırmış. Padişahın Hanımı, anasına goşarak bi ihtiyarın göz karşılığı gül sattığını söylemiş. Anası hemencecik satıcıyı çağırtmış. İki göz bulup iki gül almış. Gızına bu gülleri gocasına vermesini söylemiş. Padişah bu gülleri koklamış çok beğenmiş. Tam bu sırada dedeyle ormanda olan üvey gız, bayılmış. İhtiyar onu öldü sanıp diri diri bi mezara gömmüş.\nO gün padişah yanına kimseyi almadan ava çıkmış. Gızın mezarının olduğu ormana varmış. Padişahın atı gızın mezarına gelince durmuş, at hiç gımıldamadan mezarın başından hiç ayrılmıyomuş. Padişah çok meraklanmış. Atından inip mezarı açmaya başlamış. Mezarın içinden bi ağlama sesi işitmiş. Karşısına gözleri olmayan güzel bi gız çıkınca şaşırmış. Onu mezardan çıkarmış. İncileri görünce:\n\n—Güzel gız sen burada n’apıyosun, bu inciler ne? demiş. Gız bu sözlere gülmüş, gülerkene yanaklarından güller çıkmış. Padişah her şeyi anlamış. İstediği gızı bulmanın sevinciylen saraya dönmüş. Kötü gadından hesap sormuş. Sakladığı iki gözü almış, gıza vermiş. Gözlerini takan gız, yeniden görmeye başlamış. Padişah ise gadınlan gızını kırk gatırlara bindirip dağlara yollamış.\nGörkemli bi düğünlen evlenen padişah ve gözleri inci, yanağı gül saçan güzel gız, çok mutlu olmuşlar.\n\nOnlar ermiş muradına, darısı isteyenin başına…\n\n&nbsp;\n\n(Kaynak Kişi: Keziban FAZLA, 1942 Konya doğumlu, ümmî (okuyazar değil), Manisa’nın Saruhanlı ilçesinde yaşıyor, masalı büyüklerinden öğrenmiş, masal 2005’te derlendi\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Muş",
        "title": "Kırlangıçla Leylek",
        "text": "KIRLANGIÇLA LEYLEK\n\nBir varmiş, bir yohmiş. Bi kırlangıç, leyleke demiş:\n\n“Yayleya çıhah.”\n\nLeylek demiş:\n\n“Önce sen çıh, bah nasıldır. Eger güzelse ben de gelerem.”\n\nKırlangıç gider baher her yer çayir çimendır, yeşillıhdır. Çimenler diz boyidır. Döner geler, leylege heber verer.\n\nLeylek de yayleye gider, baher çimen yohdur. Yeşillıh ancah ayahlarıni kapater, daha tam bahar de degildir. Yeşillıh olmamiş ki.\n\nKırlangıca der:\n\n“Kırlangıç kardaş niye beni gandırmişsen?”\n\nO da der:\n\n“Menım suçum yohtır. Sen dedın get bah. Ben de bahtım, çimenler boyımi aşer. Her yer yeşillıh görındi bana…\n\nSonra ikisi de soğukdan doner, ölerler…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Muş",
        "title": "tezde yer alan Muş masalları",
        "text": "GELİN İLE KAYNANA\n\nBir varmiş, bir yohmiş. Yaşli bir kadın varmiş. Öz oğlnın yanınde yaşarmiş; feket gelini oni heç sevmermiş. Gelın, kocasına diyer:\n\n“Ananı götır, oni bu evde istemırem artıh! Oğlan, artıh dayanamer, çaresız anasını alır dişari bırahır. Anasının gözleri iyi görmer. Diyer:\n\n“Oğlım nere giderıh?”\n\nOğlan diyer:\n\n“Anacığım! Seni evermağa götırerem.” Anasına der:\n\n“Sen burada bekle, biraz sonra dügün alayi gelecah, seni alacah.”\n\nKöpek sesleri duyıler. Kadin diyer:\n\n“Bele hav hav deme Temmo! Yarına dügünüm olcah, sana da bi parçe et düşer emmo”\n\nO gece yaşli kadın ölmer. Ertesi gün oğli oni alır bir ormana götırer. Anasına diyer:\n\n“Birazdan senın dügünün gelecah…”\n\nUzahdan kurtların gözleri parler, sesleri duyuler. Anasi diyer:\n\n“Oğlım bu nedır?”\n\nOğli diyer:\n\n“Bunlar senın dügünün mumlaridır.” Oğlan kaçer, yüskek bi ağace çıhar. Anasi:\n\n“Nere gidersen oğlım” diyer.\n\nOğlan diyer:\n\n“Senın dügünün geldi. Ben eve giderem artıh.”\n\nKurtlar geler yaşli kadıni yer, sabah oğlan geldiginde baher ki kurtlar anasıni yemişler. Pişman oler yaptıhlarıne, ama faydesi yohtır…&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Muş",
        "title": "Hırsız Tilki ile Nene",
        "text": "HIRSIZ TİLKİ İLE NENE\n\nBir vardır, bir yohtır. Bir nene vardır, bir de geçisi. Hergün geçisini sağiyor, süti eve bırahiyor. Bir tıkli ona musellet olır, gizlice gelır, sütıni içiyor. Nene, tıkliye bir tuzah kurmak istiyor. Kapinın arhasıne sahlaniyor. Tılki gelende kuyruğıne bi “das” vurup kuyrığını kesiyor.Tılki kaçıp gidiyor. Arkadaşlari onla alay eder:\n\n“Kolo koto nerden gelersen?” diyorlar, bunun üstüne tılki, neneye geler, kuyruğıni geri istiyor.\n\nNene diyor:\n\n“Get menim sütümi getir, kuyrığını verem.” Tılki gidiyor:\n\n“Geçi geçi man süt ver” diyor.\n\nGeçi:\n\n“Get mana ot getır” diyor.\n\nGidiyor ırğate diyor:\n\n“Irğat ırğat mana ot…”\n\nIrğat diyor:\n\n“Get mana su getır.”\n\nÇeşmeye gidiyor diyor:\n\n“Çeşme çeşme mana su …”\n\nSuyı çeşmeden alıyor veriyor ırğate. Irğatten ot alıyır veriyor geçiye. Geçiden de süt alıyor veriyor Nene’ye. Nene, tılkinin kuyrığını süsliyor püsliyor. İncik boncıh takıyor veriyor tılkiye. Tılki arkadaşlarının yanına gidiyor. Herges heyran kaliyor.\n\nDiyorler:\n\n“Nerden aldın bu kuyrığı?”\n\nO diyor:\n\n“Gittim ahşamdan sabahe kadar kuyrığımı suya koydım. Sabah olande bahtım kuyrığım bele olmiş.”\n\nTılkilerin hepsi koşar gider kuyrığını suya sohar. Sabah olande hepsi buz tuter.\n\nAvciler gelır. Bazısi kaçar, kuyrığı kopar. Bazısi de kaçamaz, yahalanır.\n\nBu masal da burada biter. Rehmet anletanın ve dinleyanın anasına-babasına…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Antalya",
        "title": "Yörük Kızı ile Efe",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bi&nbsp;vamış bi yohmuş evel zaman içinde galbur saman içinde diveler tellal iken pireler berber iken ben anamın beşini tıngır mıngır sallarken&nbsp;anam düşmüş eşie ben düşmüşüm beşie, beşih&nbsp;olmuş mersinden, mersin gelir Gevne’den. Uzun sözün gısası, Gevne’de güzeller güzeli bir yörüh&nbsp;gızı yaşarmış. Bu gızın gözelliği, marıfatı oba oba, oymah oymah yayılmış.&nbsp; Gız şepit pişirir, külük ider, davarları saar, muşmula toplar, buynuz öğer, yün eğermiş. Bir evin bütün işini gücünü tek başına&nbsp; dutarmış.&nbsp;Seğilden yaylaya nece yiğitler, nece efeler bu gızı görmeye gelirmiş. Gızı istemeye kim gelse&nbsp;bubası kimseyi beenmez, kimseyi gızına&nbsp; münasıp&nbsp;görmezmiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bir gün Söbüçimen’den bir efe ava çıhmış, o geklik senin bu davşan benim dirken&nbsp;dağdan daa&nbsp;aşmış, çok muğardan su içmiş, dere depe düz gitmiş, Gevne’ye gadar gelmiş. Orada garşısına bir ceylan çıhmış. Oğlan ceylanı görünce sevinmiş gendi gendine:\n\n-Bugünki av bereketli oldu,&nbsp;demiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Oğlan ceylanın peşine düşmüş. Ceylan önde oğlan arkada gidiyomuş. Oğlan tam ceylanı vuracak oluyomuş. Ceylan bir anda gayboluveriyomuş. Sonra tekrar beliriyomuş. Böle böle&nbsp;ceylan gızın bulunduğu evin önüne gadar gelmiş amma ceylan artıh&nbsp;yorulmuş. Oğlan bunu fırsat bilmiş, okunu germiş tam yaydan çıkacahken bir ses:\n\n-Dur yapma, dur yapma, demiş.&nbsp; Ceylan bir anda gaçıvemiş. Bu ses gızın sesiymiş. Sesi duyan &nbsp;efe bir anda irkilmiş, oku elinden düşeyazmış. Gafayı galdırınca bir de ne görsün gaşısında süt gibin beyaz benizli, huri gibin bir gız. Elinde yün, gilim doguyor. Oğlan gızı görü&nbsp;görmez ayahlarının feri&nbsp;kesilmiş. Galbi hızlı hızlı atmış, yüzü gızarmış, elleri titremiş. Gız &nbsp;oğlanı &nbsp;görünceh&nbsp;o da oğlandan haz etmiş.&nbsp; Oğlana&nbsp; gıgır gıgır gülmüş. Oğlanın daha hoşuna getmiş. Gızı habuç edip bir derenin kenarına götürmüş. Bir süre gızla oğlan burada oturmuş, gonuşmuş, ağşamın nasıl olduğunu anlamışlar. Vakit gec&nbsp;olunca gızla oğlan ayrılmış. O gice ikisinin de gözüne uyhu girmemiş. Ne oğlan gızı ne de&nbsp; gız oğlanı unutamamış. Oğlan zabahı zor etmiş. Zabah olur olmaz. Anasına durumu açmış,gördüğü gızı anlatmış.&nbsp; Anası da gocasına söylemiş. Oğlanın anası ile babası gızı istemeye gitmiş. Gızın anası babası misafirleri buyur etmiş. Gonuşup görüşmüşler&nbsp; amma gızın babası evet dememiş, derken gızın babası düşünmüş daşınmış. \"Gızını bi sürü isteyeni&nbsp;var, ona veme buna veme. Görpecik gız evde gocayıp gidecek. Ben gızımı isteyenleri bir sınava dutayım\" diye düşünmüş.&nbsp; Tüm obalara, oymahlara habar göndermiş. Ertesi günü gızı isteyen yiğitler evin &nbsp;önüne dizilmiş. Hepisi de boylu boslu, gaytan bıyıhlı, güçlü guvvetli er kişilermiş. Bu yiğitler içinde gızın sevdiği delikanlı da varmış. Derken kızın babası evin önüne çıhmış:&nbsp;\n\n-Siz mi istersiniz kızımı? Onlar da :\n\n-Evet, biz isteriz ağam. Demişler. Kızın babası:\n\n-Teh&nbsp;&nbsp;bir isteğim var, gim onu yerine getirirse, bu sınavda başarılı olursa ona gızımı gendi ellerimle vereceğim. Demiş. Delikanlıların her biri:\n\n-Ben yaparım, ben evleneceğim diye atılmış. Adam şartını söylemiş:\n\n-Kim guşyuvasından aşağı iner bana ordan ag&nbsp;bir teke getirirse ona gızımı vereceğim.&nbsp;Demiş demesine ama daha bunu duyar duymaz bazı yiğitler \"&nbsp;biz canımızı sokakta bulmadık\" deyip gaçıvermiş. Öteki yiğitler guşyuvasının önüne gelmiş. Kimi adımın&nbsp;atar atmaz kimi yolun yarısında uçurumdan yuvarlanıp ölmüş. Gala gala gızın sevdiği oğlan ile Söğüt yaylasından bir yiğit kalmış. Aralarında bir rekabet başlamış birinin ayağı gaysa ölüvercek,&nbsp;&nbsp;öteki&nbsp;gızı&nbsp;alacahmış. İki yiğitte guşyuvasına inmeyi başarmış. Orada gördühleri bir çobandan ag tekeyi alıp yeniden yola goyulmuşlar. Burası öyle derin bir uçurummuş ki düşen parçalanıyor cesedi bulunmuyormuş. Çok dikkatli gitmeleri, adımlarını teh teh&nbsp;atmaları gerekiyormuş&nbsp; emme&nbsp;önce çıhana da gız verilecekmiş. İki yiğit guşyuvasının depesine yaklaşacakken bir poyraz çıkıvermiş. Öyle bir poyramış ki yerde ot, gökte guş bırahmamış. Söğüt'ten gelen yiğit daha fazla dayanamamış, poyraz onu depe dahlak etmiş. Kızın sevdiği&nbsp;&nbsp;yiğit de&nbsp;tam düşüyomuş ki &nbsp;yiğidin vurmahtan vazgeçtiği geyik, dişleri ile onu depeye çekmiş. Herkes bir soluk almış, gız da koşmuş yiğide sarılıvermiş. Yiğit efe ağ tekeyi babalığına uzatmış. Gızın babası gızını yiğide vermiş. Gız ve oğlanın kırh gün kırh gice&nbsp; düğünü yapılmış. Onlar böylece ermiş muradına bizler de artıhın erek kerevetine.&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Üç Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Köylerin birinde üç kardeş varmış. Günü gelmiş babaları ölmüş. Oğullar analarıyla birlikte yetim kalmışlar. Babaları fakir olduğu için çocuklarına pek bir şey bırakamamış. Bir gün anaları der ki:\n\n— Oğullarım ben sizi besleye besleye büyüttüm. Haydi, artık çalışmaya gidin.\n\nTorbalarına ekmek katıverip uğurlar. Üç kardeş iş bulmak için gurbete çıkar. Gide gide giderler bir çeşmenin başına varırlar. Küçük:\n\n— Ben acıktım, der.\n\nBüyükler:\n\n— Biz acıkmadık, deyip yola devam eder. Küçük oğlan ekmek yemek için orada kalıverir. Sonra arkalarından gider; ama ağabeylerini kaybeder. Neyse ki, ağabeyleri geri dönüp onu bulurlar. Böyle böyle bir dağa varırlar. Burada ucu bucağı görünmeyen bir arpa tarlası ile başucunda da bir ev görürler. İçeriye girerler bakarlar ki, içeride kimse yok. Ocakta bir tencere et, dolapta da ekmek var. İyice acıkan kardeşler bunları yemeye başlarlar. Derken devlerin uğultuları duyulur. Hemen dolaplara saklanırlar. Devler gelir yerler içerler, aralarında konuşmaya başlarlar. Devin başı:\n\n— Görüp geçirdiğinizi anlatsanıza, der.\n\nDevlerden biri anlatmaya başlar:\n\n— Falan yerdeki harman yerinin altında altın var. İnsanoğlu onu bilip kazmıyor.\n\nÖbür dev söze devam eder:\n\n— Falan değirmenin altında bir çuval altın var. İnsanoğlu bulup çıkarmıyor.\n\nKardeşler, konuşulanları duyar. Devler uyuduğu zaman, hor hor horlarmış. Dururken devlerin horultusu çoğalıp uykuları koyulaşınca dışarı çıkarlar. Hemen oradan usulca kaçışırlar. Devlerin haberi olur, arkalarından yetişip onları yakalarlar. Devlerin başı, üç kardeşlere:\n\n— Bakın benim arpa var, onu biçin sizi salayım, der.\n\nHiç durmadan çalışıp biçerler. Küçükleri yorulup uyuyuverir.\n\n— Kalk, uyuma çabuk bitirip gidelim, deyip küçüğü uyandırırlar. Çalışmaya devam ederler. Devin bir de kızı varmış. Çalışırken devin kızı gelip oğlanları uyarır:\n\n— Siz bu arpayı bitiremezsiniz, hemen buradan kaçın. Babam gelince sizi öldürüp yiyecek.\n\nHemen oradan kaçarlar. Gide gide devin söylediği harman yerine varırlar. Orayı kazıp altını çıkarırlar. Birinin donunun paçalarını bağlayıp içine doldururlar. Yüklenip yola çıkarlar. Giderken:\n\n— Değirmenin altındaki hazineyi de alalım, diye karar verirler. Neyse değirmene gelirler bakarlar ki, değirmenci de orada.\n\nDeğirmenciye:\n\n— Amca sen, bu değirmeni kaldır. Değirmenin bedelinin iki katını verelim, derler. Değirmenci:\n\n— Bu benim ekmek teknem, diye kabul etmez.\n\nO gece orada yatıp yola devam etmeye karar verirler. Büyük oğlanla, ortanca oğlan:\n\n— Bizim küçük oğlan yolda bize muzır olur. Hem de altınlara ortak olur. Biz bunu bırakıp kaçalım, diye düşünürler.\n\nKüçüklerinden kurtulmak için bir yol bulurlar. Gece büyük oğlanla, ortanca oğlan su dökmek için dışarı çıkar. Kardeşlerini bırakıp, başka memleketlere kaçıp giderler. Oralarda ikisi altınları bölüşürler. Gezerler, tozarlar; yerler, içerler; eğlenirler. Altınları çok ya... Onlar gezedursun. Bizim küçük oğlan sabah uyanır. Bakar ki, kardeşleri de altınlar da yok. Oralara bir bakınır, arar tarar; ama bulamaz. Küçük oğlan anlar ki, kardeşleri çoktan gitmiş. Değirmenci neler olduğunu merak edip sorar. Küçük oğlan, baslarına geleni böyle böyle anlatır. Değirmenin altında da bir çuval altın olduğunu söyler. Değirmeni birlikte kaldırırlar. Bir çuval altını bulurlar. Değirmenci ile aralarında pay ederler. Değirmencinin de güzel bir kızı varmış. Değirmenci oğlanı beğenip kızını da ona verir. Atlara bindirip oğlanın memleketine uğurlar. Oğlan memleketine varır, kardeşlerini orada da bulamaz. Küçük oğlan köyüne yerleşir. Kendine saray gibi bir ev yaptırır. Çoluk çocuğu olur. Bağlar, bahçeler davarlar kazanır. Memleketin ağası olur. Böyle böyle aradan yirmi sene geçer. Öbür kardeşleri oralarda gezerken tozarken altınları bitirir. Aç sefil kalıp:\n\n— Bari memleketimize gidelim, diye yola düşerler.\n\nKüçük oğlan bir gün evinin sofasında otururken garip, yaslı, rezil iki kişinin geldiğini görür. Hizmetçilerine emir verir:\n\n— Alın su garipleri içeri de yiyip, içirin karınlarını doyurun! Nereden gelip nereye gittiklerini sorun.\n\nHizmetçiler, bunları içeriye alıp yedirip içirirler. Nerden gelip nereye gittiklerini sorarlar. Gelenler anlatmaya baslar. Küçük oğlan da:\n\n— Şunlara bir ‘Hoş geldiniz’, diyeyim. Her geleni Hızır bilmeli, nedir ne değildir, diye yanlarına gelir.\n\nAnlatılanları o da dinler dinler, sonunda gelenlerin ağabeyleri olduğunu anlar.\n\n— Kardeşlerim, ben sizin küçük kardeşinizim. Siz beni koyup gittikten sonra böyle böyle oldu, diye o da basından geçenleri anlatır. Büyük kardeşleri mahcup olurlar, af dilerler.\n\n— Biz senin kapına uşak duralım, diye yalvarırlar. Küçük oğlan, üç beş altın verip onları gönderir. Onlar da el katarına katılırlar. Üç kardeş bundan sonra mutlu yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Zümrüdü Anka Kuşu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Eski zamanda... Bir padişah varmış. Padişahın bahçesinde, bir tek nar ağacı varmış. Bu ağaçta, her sene bir tek nar bitermiş. Bunu da bu gün erecek, yarın erecek derken bir dev gelir, alır gidermiş. Padişah, bahçesindeki tek bir narı devin yemesine kızarmış; ama elinden bir şey de gelmezmiş. Zamanla padişahın oğlanları yetişir. Büyük oğlan:\n\n— Baba, bana müsaade et. Bu devi ben öldüreyim, der.\n\nPadişah, büyük oğlunu gönderir. Oğlan, devi öldüreyim diye bahçeye varıp, beklemeye başlar. Dururken her tarafından ateş püsküren, yedi başlı devi görür. Oğlan bunu görünce elindeki oku, yayı bırakıp kaçıp gelir. Ertesi yıl ortanca oğlan:\n\n— Baba, kardeşimin öldüremediği devi, ben öldüreyim, der.\n\nPadişah:\n\n— Haydi, bakalım, bir de sen git, deyip gönderir.\n\nO da, ağabeyi gibi kaçıp gelir. Ertesi yıl küçük oğlan gider. Bu, Kuranı Kerim’i alır eline, okumaya başlar. Okurken okurken dev gelir. Tam narı alıp da götüreceğinde, oku bir fırlatır ok deve isabet eder. Dev yaralı bir vaziyette gider. Küçük oğlan gelir; durumu kardeşlerine anlatır:\n\n— Kardeşlerim, ben devi yaraladım; yalnız öldüremedim. Narı bıraktı gitti. İşte narı getirdim. Beraber gidelim, kanından izini bulalım, devi öldürelim.\n\nÜç kardeş bir olup, devin kanını izleye izleye bir in deliğine varırlar. Devin buraya girdiğini düşünürler. Büyük kardeş:\n\n— Kardeşlerim, ben aşağıya gireyim. Devi öldürüp geleyim, der. Bunu urganla aşağıya salarlar. İnerken inerken bağırmaya başlar:\n\n— Üşüdüm!.. Üşüdüm!.. Çekin beni yukarıya!..Çekip, çıkarırlar.\n\nKardeşlerine:\n\n— Aşağıda bir soğuk var, bir soğuk var. Girilecek gibi değil, diye anlatır.\n\nOrtanca kardeş:\n\n— Beni sallayın. Ben soğuğa dayanırım. Bir de ben uğraşayım. ‘Dondum, üşüdüm’, dersem bile çekmeyin. Sallamaya devam edin, der.\n\nBu sefer onu, aşağıya sallarlar sallarlar... Dururken:\n\n— Üşüdüm! Üşüdüm, diye bağırmaya başlar. Bunu biraz daha sallarlar. Bu sefer:\n\n— Yandım!... Çekin beni yandım,diye bağırmaya başlar.\n\nKardeşleri:\n\n— Bu yandım diye bağırıyor. Kardeşimiz yanar gider. Çekelim sunu. Diyerek ortanca oğlanı çekip çıkarırlar. O da:\n\n— Dayanılacak gibi değil. Çok sıcak! Çok sıcak, diye anlatır.\n\nKüçük kardeşleri:\n\n— Bu sefer de beni sallayın. Bir de ben deneyeyim. Yalnız, ben ‘Üşüdüm’, dedikçe de sallayın. ‘Yandım’, dedikçe de sallayın. Ben bağırdıkça sallayın. Çıkarmayın, diye tembih eder.\n\nKüçük kardeşi de aşağıya sallarlar. “Üşüdüm!”, dedikçe sallarlar. “Yandım!..”, dedikçe sallarlar. Dururken sesi kesilir. Oğlan deliğin dibine inip ipini çözer. Delikte biraz gittikten sonra yaralı devi bulup keser, öldürür. Deliğin dibindeki odaları bir bir gezer. Odaların insan dolu olduğunu görür. İçlerinden, üç tane kız ayırır. Kızlardan birini ipe bağlar:\n\n— Bu büyük kardeşimin nasibi! Çekin yukarıya, diye bağırır.\n\nÇeke çeke çekerler. Allah vergisi güzel bir kız... Büyük oğlan sevinerek:\n\n— Bak, kardeşim bana ne güzel bir hediye yolladı, der.\n\nTekrar ipi sallarlar. Oradan kızın birini daha bağlar:\n\n— Bu da ortanca kardeşimin nasibi, çekin, diye bağırır.\n\nÇeke çeke çekerler, yine güzel bir kız çıkar, onu da çözerler. Ortanca kardeşi de sevinir. Bir yol, kendi nasibine sıra gelir. Onu takıp yukarıya salacak ya. Kız:\n\n— Şimdi beni takıp yukarı salarsan, kardeşlerin beni kıskanır. Evvela sen çık ondan sonra ben çıkayım, dediyse de dinletemez.\n\nOğlan:\n\n— Hayır, benim kardeşlerim, katiyen kıskançlık yapmaz. Ben seni burada bırakıp, yukarıya gitmem, diye ısrar eder.\n\nGiderdin, gitmezdin derken kız önce çıkmaya razı olur. Oğlana başından iki kılı verip:\n\n— Şayet seni, kardeşlerin delikte bırakırsa, kılları birbirine çak. Çaktığında bir siyah, bir de beyaz koç gelir. Koçlar geldiğinde, sakın siyah koça binme! Beyaz koça bin. O koç seni yeryüzüne çıkarır, diye tembih eder. Bir yol o kızı da bağlar:\n\n— Bu da, benim nasibim, çekin, diye bağırır.\n\nÇeke çeke çekerler. Baksalar ki, o ondan güzel, o ondan güzel, bu kız hepsinden de güzel.\n\n— Demek ki, kardeşimiz kızların çirkinlerini bize ayırmış. En güzelini kendine ayırmış. Biz bunu delikte bırakalım, deyip kızları alıp giderler. Oğlan, yukarıdan ip sallanacak diye öte bekler, beri bekler. İp de yok, bir şey de. Deliğin dibinde kalınca kızın verdiği kıllar aklına gelir. Kılları birbirine bir çakar. Bir siyah, bir de beyaz koç gelir. Beyaz koça bineceğim derken, siyah koca biniverir. Haydi bakalım! Yedi kat yerin dibine gider. Orada giderken bir memlekete varır. Bir koca karıya:\n\n— Anacığım ben susadım. Bana bir su ver, der.\n\nKadıncağız:\n\n— Veririm; amma biz burada su kıtlığındayız. Suyun basında bir dev var. Her sene yemek için bir kız alır. Bu kızı yiyesiye, herkes ne kadar su alabilirse onunla kalır, diye anlatır.\n\nMeğer o memlekette bir dev varmış. O dev suyu beklermiş. Ona her yıl bir kız verirlermiş. Dev suyu salarmış. O kızı yiyesiye, herkes suyunu ne alabilirse alırmış. İnsanı yiyip bitirince, suyun ağzını yeniden kapatırmış. O gün de oranın padişahının kızına sıra gelmiş. Deve onu vereceklermiş. Neyse, kadın tasla suyu verir. Oğlan bakar ki, suyun içi öylece kurt dolu. Öyle ya, bekleye bekleye su kurtlanmış tabii. Oğlan:\n\n— Ana bu kuyu nerede? Ben bu devi bulup öldüreceğim, der.\n\nKoca karı kuyunun olduğu yeri gösterir. Oğlan, varıp kuyunun başına oturur; okumaya başlar. Okurken okurken dev gelir. Dev gelirken hem oğlanı görür, hem de kızı görür:\n\n— Ooo!... Bu gün benim, kısmet bir iken iki olmuş. Bunların ikisiyle, bir karıncığımı doyurayım, diyerek gelir.\n\nTam kızı yiyeceğinde, oğlan oku bir fırlatır. Devi vurup öldürür. Padişahın kızı, ne olduğunu anlayamaz. Devin kanına elini batırıp, oğlanın sırtına vurur. Oğlanın sırtına iz bırakır. Oğlan döner, su içtiği koca karının yanına sığınır. Kurtulan padişahın kızı da dönüp eve gelir. Padişah kızını karşısında görünce:\n\n— Kızım sen niye geldin? Devleti milleti susuz bırakacaksın. Dev suyu kesecek, diye çıkışır. Kız:\n\n— Baba, devi bir delikanlı gelip öldürdü, diye anlatır.\n\nPadişah hemen kuyunun başına gider. Bir bakar ki dev ölmüş, su şarıl şarıl akıp durur. Padişah sevinir tabii. Devi öldüren delikanlıyı bulup ödüllendirmek ister. Kızına sorar:\n\n— Sen bu delikanlıyı görsen bilir misin?\n\n— Bilirim.\n\nKız, oğlan devi öldürdüğünde, devin kanına beş parmağını batırıp oğlanın arkasına, vurdu ya. Ondan:\n\n— Bilirim, der.\n\nNeyse, padişah devi öldüren genci bulmak için:\n\n— Bu memleketin bütün ahalisi, padişahın sarayının önünden geçecek, diye emir verir.\n\nBöylece memleketin ahalisi, sarayın önünden geçmeye başlar. Padişahın kızı da, o genci bulmak için; geçenlere bakar. Ahali, geçedursun. Oğlan koca karının evinde oturur. Koca karı:\n\n— Oğlum, sen de geçsen de, bahşişi alsan ya, diye ısrar eder.\n\nBunun üzerine, oğlan da oradan geçer. Kız arkasındaki kan izinden oğlanı tanır. Oğlan padişahın huzuruna çıkarılır:\n\n— Oğlum, benden ne dileğin var?\n\n— Padişahım, ben senin sağlığını isterim.\n\n— Oğlum, benden ne dilersen dile. Her dilediğini vereceğim.\n\nOğlan yine:\n\n— Sağlığını dilerim padişahım, diye tekrarlar.\n\nPadişah, üçüncü kez sorduğunda:\n\n— Padişahım, beni yeryüzüne çıkarmanı dilerim, der.\n\nPadişah:\n\n— Bu biraz zor; ama bir uğraşayım, &nbsp;diyerek bir hafta müsaade ister.\n\nOğlan, bu zamanda el üstünde tutulur. Sarayda misafir edilir. Neyse bir gün sarayın bahçesinde gezerken, bir ejderhayı ağacın başına ağıp* giderken görür. Okunu bir fırlatır, o karayılanı öldürür. Yılanı bir kenara atar, kendisi de ağacın altına uzanıp yatar. Meğer o ağacın başında Zümrüdü Anka diye bir kuşun yuvası varmış. Bu kuş, her sene bir yavru yaparmış. Bu yavruyu da bir ejderha yermiş. Zümrüdü Anka kuşu gelip, bakar ki orada bir adam yatıp durur.\n\n— İste, benim yavrularımı yiyen bu, diye düşünür.\n\nÖte yana varır, kocaman bir taş alıp, getirir. Taşı tam oğlanın üzerine salacağında yuvadaki yavru dile gelir:\n\n— Aman anne, sen ne yapıyorsun? Sen yerdeki ejderhayı görmedin mi? Beni o yiyecekti, bu oğlan kurtardı. Ejderhayı öldürdü, der.\n\nBunu duyan Zümrüdü Anka, taşı başka bir yere bırakıp, gelir. Yavrusunu kurtaran oğlanı, güneşten korumak için; üzerine kanadını gerer. Ona gölge yaparak öylece bekler. Üstünde böyle dururken oğlan uyanır. Zümrüdü Anka, oğlanın yanına iner.\n\n— Sen benim yavrumu kurtardın. Benden ne dilersin?\n\n— Beni, yeryüzüne çıkarmanı isterim.\n\nZümrüdü Anka kuşu biraz düşündükten sonra, oğlana:\n\n— Ben seni yeryüzüne çıkaracağım, der.\n\nOğlan:\n\n— Nasıl çıkaracaksın, diye sorunca;\n\n— Bana, kırk ton et bulacaksın. Kırk fıçı şarap bulacaksın. Ben, seni o zaman yeryüzüne çıkarırım, der.\n\nOğlan, doğru padişaha gelir.\n\n— Padişahım, ben senden kırk ton et, kırk fıçı da şarap istiyorum, der.\n\nPadişah:\n\n— Bunlar kolay, deyip, hemen kırk ton etle, kırk fıçı şarabı hazırlatıp getirtir.\n\nOğlan, Zümrüdü Anka kuşuna gelir:\n\n— Tamam, senin dediklerini buldum. Haydi, bakalım, nasıl çıkaracaksan çıkar, der.\n\nİkisi birlikte saraya gelirler. Zümrüdü Anka:\n\n— Sen, kırk ton etle, kırk fıçı şarabı benim üzerime yığ; kendin de onun üzerine bin, der.\n\nOğlan, kuşun dediklerini yapar. Kuş, oğlana:\n\n— Giderken ‘gak!’, dediğimde et, ‘guk!’, dediğimde şarap vereceksin, diye tembihler. Zümrüdü Anka havalanır. oğlan, kusa “gak”, dediğinde et, “guk”, dediğinde şarap verir; böylece gak guk, gak guk epey bir yol alırlar. Tam yeryüzüne yaklaşınca et biter. Kuş “Gak”, dediğinde, oğlan baldır etini kesip kuşa verir. Kuş, bunun insan eti olduğunu bilir. Bu eti, damağının altına saklar. Neyse yeryüzüne çıkarlar. Kuş oğlana:\n\n— Kalk git, der.\n\nOğlan kuşa:\n\n— Kalk git, der. İkisi de kalkıp gidemez.\n\n— Sen git. Ben sonra gidecegim.\n\nÖteki:\n\n— Sen git. Ben sonra gideceğim, der.\n\nBir türlü ayrılamazlar. Kuş:\n\n— Sen, bana bir insan eti verdin. Onu nerden aldın, diye sorar.\n\nOğlan bacağını göstererek:\n\n— İşte buradan aldım, der.\n\nKuş sorar:\n\n— Niye aldın?\n\n— Yolda et bitti. Sen&nbsp;“gak”, deyince, mecbur kaldım; buradan eti koparıp verdim.\n\nKuş, hemen dilinin altındaki eti çıkarıp, oğlanın bacağına yapıştırır. Allah tarafından, oğlan sapasağlam olur. Oradan ayrılırlar. Oğlan memleketine doğru yol alır. Tam o sırada küçük oğlundan ümidi kesen padişah da, oğlanlarına düğün hazırlıklarına baslar. Küçük oğlanın “Benim hakkım.”, diye gönderdiği kızın, katiyen gönlü olmaz. Olmayacak şeyler ister:\n\n— Bana bir elbise yapacaksınız. Bu elbise fıstık kabuğunun içine sığacak.\n\nPadişah, bütün terzileri çağırıp:\n\n— Bana bir elbise yapacaksınız, ama fıstık kabuğunun içine sığacak. Yapamazsanız, hepinizi keserim, der.\n\nTerziler merak içinde saraydan ayrılırlar. Ne yapacaklarını düşüne düşüne, evlerinin yolunu tutarlar. Neyse, oğlan da, gide gide memleketine çekip varır. Yolda düşünceli düşünceli giden bir terziyle karşılaşır. Ona üzüntüsünün sebebini sorar. Terzi de, olanları bir bir anlatır. Oğlan da:\n\n— Beni yanına çırak alırsan, bu elbiseyi ben yaparım, der.\n\n— Nasıl yaparsın?\n\n— Bana kırk mum, kırk da fıstık alın yeter.\n\nKırk mumla, kırk fıstık bir şey mi, hemen alıp gelirler. Bunları oğlan alır, bir dolaba girer. Orada mumları yakıp, fıstığı yerken; kızın verdiği kılları hatırlar. Kılları birbirine bir çakar. Hemen bir Arap gelir. Ona ne istediğini sorar. Oğlan da:\n\n— Bana fıstık kabuğunun içine sığacak bir elbise getir.” diye isteğini bildirir. Arap, oğlanın istediği elbiseyi yapıp getirir. oğlan, kırkıncı gün dolaptan çıkar. Terzi sorar:\n\n— Ne oldu? Hani elbise?\n\n— Dolaba bak!\n\nTerzi dolaba bir bakar, elbise orada. Sevinerek elbiseyi götürüp padişaha verir. Padişah, terziye hediyeler verip uğurlar. Kıza da elbiseyi verip, düğünü başlatır. Elbiseyi alan kız, oğlanın dünya yüzüne çıktığını anlar. Onun yolunu gözlemeye baslar. Terzi hediyeleri alıp eve gelir. Çırağına:\n\n— Düğün başladı. Padişah oğlanlarını everiyor. Sen de gitsene, der.\n\nOğlan:\n\n— Benim ne işim var orada. Bana bir sopa vurup öldürürler. Gitmem, der.\n\nNeyse terzi, oğlanı ikna edip, düğüne götürür. Düğünde at yarısı baslar. Oğlan kılları bir daha çakar, Arap yine gelir.\n\n— Bana yel gibi bir at getireceksin, diye emir verir.\n\nHemen at gelir. Oğlan, bu ata biner, at yarısına katılır. Atıyla, yetiştiğini bir muşmakla* yere düşürür. Yarışa katılanlar:\n\n— Bu da ne? Yabancı biri gelmiş. Bizi vurup düşürüyor, vurup düşürüyor. Ele geçecek gibi değil, diye içlerini bir korku sarar. Yarış, bir gün böyle, iki gün böyle sürer. Korkudan kimse yarışa çıkamaz. Oğlan atının basını çekip bir kenarda dururken; hemen yakalayıp padişaha götürürler.\n\n— İşte, günlerdir bizim atımızı, kendimizi vurup yıkan adam bu, diye şikâyet ederler. Oğlunu tanıyamayan padişah:\n\n— Hemen bunu cellât edeceksiniz, diye emir verir. Oğlan söz alıp:\n\n— E baba, sen de mi bana düşman idin? Kardeşlerim, beni devin deliğinde bıraktılar, kaçtılar. Şimdi ben, yeryüzüne çıktım. Sen de, beni öldürmeye kalktın, deyince babası ve kardeşleri onu tanır. Ağabeyleri yaptıklarına çoktan pişman olup, kardeşiyle sarmaş dolaş olurlar. Kırk gün, kırk gece düğün yapılır. Her oğlan, kendi nasibi olan kızla evlenir.\n\nHerkes muradına erer.\n\n&nbsp;\n\n*ağmak: Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek.\n\n*muşmak: Yumruk\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Nene Kadınla Tilki Baba",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı; derken, çok uzun zaman önce bir nene kadınla tilki baba varmış. Nene kadın yaylaya çıkar, ineklerini sağar, süt ile tutar, yağ ve peynir yaparmış.\n\nYayla dönüşü tilki baba nene kadının yanına gitmiş. Nene kadın tilki babaya yemek vermiş. Tilki baba da nene kadına dönüşte yardım etmiş. Yağ kovasını almış ve yola koyulmuşlar.\n\n&nbsp;Yol ikiye ayrılmış. Nene kadın bir yoldan, tilki baba bir yoldan gitmiş. Tilki baba yolda yağı yemiş ve içine başka şeyler koymuş. Eve varmışlar, nene kadın, tilki babaya:\n\n— Yağda kırılmış yumurta yapayım, demiş. Tilki baba:\n\n— Yok, demiş.\n\nKıvranmış, kaçmaya çalışırken nene kadın şark etmiş* ve kapıyı kapatmış. Tilki babanın kuyruğu kapı arasında kalmış ve kopmuş. Tilki baba kaçmış. Tilki babaya yolda gülmüşler:\n\n— Kuyruksuz tilki mi olur, demişler.\n\nTilki baba, nene kadına gitmiş yalvarmış, kuyruğunu istemiş. Nene kadın yağını getirirse vereceğini söylemiş. Tilki baba önce:\n\n— Kimse bana yağ vermez, demiş.\n\nAncak yaşlı kadın, kuyruk karşılığında yağını istemiş. Tilki baba kabul etmiş ve yola çıkmış.\n\nTilki gitmiş, bir keçi bulmuş. Ondan bir okka yağ istemiş. Keçi, tilki babaya:\n\n— Bir şartım var. Bana karşıdaki ağaçtan dallar getir, demiş. Tilki baba ağaca gitmiş ve dal istemiş. Ağaç, tilki babaya:\n\n— Bir şartım var. Şu kuyu suyunu benim üzerime bırakın, demiş. Tilki baba kuyuya gitmiş. Suyunu ağacın üzerine bırakmasını istemiş. Kuyu, tilki babaya:\n\n— Bir şartım var, kızlar gelsin etrafımda halay çeksin, demiş. Kızlar:\n\n— Ayakkabılarımız yırtık, önce bunları tamir ettir, demişler. Tilki baba, ayakkabı tamircisine kızların ayakkabısını götürmüş. Ayakkabıcı, tavukları için bir çuval buğday istemiş.\n\nTilki baba gece gitmiş, bir tarladan bir çuval buğday uçurmuş. Getirmiş adama vermiş.\n\nAdam kızların ayakkabılarını dikmiş. Kızlar kuyunun etrafında halay çekmişler. Kuyu, suyunu ağaca dökmüş. Ağaç da dallarını tilkiye vermiş. Tilki dalları keçiye vermiş. Keçi dalları yemiş, bir kova süt vermiş. Tilki baba yağı yaşlı kadına vermiş. Kadın da ona kuyruğunu vermiş.\n\nTilkinin arkadaşları onun kuyruğunu çok beğenmişler. Nereden getirdiğini sormuşlar. Kurnaz tilki baba:\n\n— Şu gölün dibinde buldum. Siz de dalın, orada çok var, demiş. Bütün arkadaşları göle dalmışlar. Hepsini de su sürükleyip götürmüş.\n\n*şark etmek: Şark diye ses çıkarmak\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Adıyaman",
        "title": "Kısa Kuyruk",
        "text": "Günün birinde yaşlı bir kadın yaşarmış. Eşi de çocukları yokmuş. Bu kadının eşi öldükten sonra bir ineği ve iki tane de keçisi varmış bunlara bakmakla meşgulmüş. Evi eski olduğu için bir de bu eski evlerde bacalar varmış. Tilkinin biri gelip her gün o bacadan içeri girip kadının ürettiği gıdaları yiyip içip gidermiş. Bir gün, iki gün bu şekilde epey sürmüş bu süreç ve tilki bunu alışkanlık haline getirmiş.\n\nBir gün kadın demiş:\n\n-Ben ne yapacağım? Nasıl bir çare bulacağım, demiş. Gitmiş bir gün bilenlere danışmış. Bilenler buna:\n\n-Öyle bir tuzak kur ki tilki içeri geldiğinde dışarı geri çıkamasın, demiş. Kadın demiş:\n\n-Nasıl bir tuzak kuracağım? Kadına tuzağın şeklini falan söylemişler. Kadın gitmiş tuzağı kurmuş. Ondan bir sonraki gün bu süreçte de Tilki arkadaşları arasında çok kıskanılan bir hayvanmış. Arkadaşları bunu çok kıskanırmış. Hep köyden bir şeyler getirip ikram edermiş. Yaşlı nenelerden çaldığı şeyleri getirip dağıtırmış. Yaşlı nene uyanık tilkiye bu tuzağı kurmuş ve tilkinin kuyruğunu tuzağa kıstırmış.\n\nKadın tilkinin kuyruğunu çekmiş tilki de kendini çekmiş, sürekli ve kuyruk kopmuş. Tilki bakmış ki kuyruğu yok. Sonra tilki de kaçıp gitmiş. Herkes tilkiyle dalga geçmeye başlamış ve ona kısa kuyruk demeye başlamışlar.\n\n&nbsp; Tabi tilkinin eski keyfi kaçmış. Sonra gelmiş nene bu kuyruğu süslemiş püslemiş odasının duvarına asmış. Sonra tilki bir gün gelip:\n\n-Nene ben bir hata yaptım gel bana bu kuyruğu ver ben sana ne istersen vereceğim, demiş. Kadın da:\n\n- Benim şartlarımı yerine getirirsen veririm, demiş. Tilkiye,\n\n- Bana kara bir keçiden süt sağıp getireceksin, demiş. Tilki kara keçinin yanına gitmiş bana biraz sütünden ver ve kendi derdini anlatmış. Keçi de:\n\n- Benim şartlarım var demiş yoksa sütü sana veremem, demiş. Tilki:\n\n- Şartların ne? demiş. O da:\n\n&nbsp;- Meşe ağacından yaprak koparıp bana getireceksin, demiş. Tilki gitmiş meşe ağacının yanına. Meşe ağacından rica etmiş. Demiş ki:\n\n- Bana biraz yaprağından ver kara keçiye götürmem lazım. Keçi de:\n\n- Bana süt verecek onu da neneye götürmem lazım, demiş. O şekilde kuyruğumu geri alabilirim diye derdini anlatmış. Meşe ağacı:\n\n&nbsp;- Benim de şartlarım var yoksa vermem, demiş. Uzak bir çeşmeden bana biraz su getireceksin o da kabul etmiş gitmiş. Çeşmeye varmış. Sonra çeşmeden rica etmiş:\n\n- Ben çok susadım bana biraz su ver, demiş.\n\n- Susamışsan burası tüm hayvanlara açık alabilirsin, demiş. Tilki suyu almış götürmüş meşe ağacına, ondan yaprağı almış keçiye götürmüş, kara keçiden de sütü almış götürmüş neneye vermiş. Nene de ona kuyruğunu getirmiş. Süslü püslü kuyruğu orijinali gibi tilkiye yapıştırmış. Daha sonraki zamanlarda tilki bundan sonraki hayatında süslü kuyruğuyla daha güzel bir hayat sürdürmeye başlamıştır.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "FETLİ AYŞE",
        "text": "Fetli demek fetli fermanlı demek. Yalancının dolancının biri demek işte. Şimdi bi gün fakirmiş Fetli Ayşe bir şeyi yokmuş. Ondan sona:\n\n— Ah gomşucun ben fakirin, demiş. Sen şu tavukcakları güdende bundan bari azıcık ben de güdüverem, demiş.\n\n— Eh güdüver gomşum, demiş.\n\nEh gütmüş gelmiş tavıkları. Akşamüzeri durmuş. İki üç gün mühlet etmiş.\n\n— Ah gomşucum, demiş. Senin horoz ötüpdurur, demiş. Horoz, “Benim Hanım yoldan çıkık benim hanım yoldan çıkık.” diye ötüpdurur, demiş. Şunu sevdi bunu sevdi diyor, demiş.\n\n— Aman gomşum kimselere anma. Adam duyasra beni felaket yapar, demiş.\n\n— Tek bir şartla, demiş.\n\n— Tavuklar ve horozlar senin olsun, istemiyom. Senin olsun, demiş.\n\nVemiş garı korkudan. Biraz durmuş kendi kendine:\n\n— İyi Fetli Ayşe, tavuğu mavuğu aldın eyi emme, demiş. Bi oyun daha düşünsek, demiş.\n\nDüşünmüş. Düşünmüş. Köye gitmiş. Ah benim gıymetli gardaşım. Ben ölürsem enişdene var dediydin. Ah senin ağızlarında fal mı vardı. Ah benim gıymatlı gardaşım deye akşama gadar ağlamış.\n\n— Aman, demiş ana benim hanımın hiç gardaşı var mıydı?\n\n— Bilmiyom hiç gelmedi, demiş. Bütün yara bere içinde ben ölürsem benim yerime var, dediydin. Oğlum, demiş madem garını çok severdin sayardın madem garının gardaşıysa evlen, demiş.\n\nEvlenmiş. O garı gocasını bi uğurlamış analığını uğurlamış. Bakmış analığı gözüne batmış. İstemeyecek analığını. Bi gün gocası işe gitmiş vazifeye. Evde galmış o. Tutup analığını bi duvardan bi duvara çarpmış. Gonuşamayacak hâle gelmiş ümüklerine (gırtlağına) ümüklerine sunmuş. Gonuşamazmış gari gadın. Zaten gocasının geleceği zaman da iki tane döşek sermiş. Güzel yasdıklar işlemeli yasdıklar örtmüş. Goymuş böle.\n\n— Ah annecim ah ah!\n\nSu mu istedin deye başlamış başında ağlamaya.\n\n— Ne oldu hanım?\n\n— Sen başıma geleni sorma anne anne, demiş.\n\n— Ne oldu? demiş kocası.\n\nFetli Ayşe:\n\n— Felç mi oldu bilmem, demiş. Yatıyo gonuşmayo, demiş.\n\nKocası:\n\n— Anacım ne oldun sen ne ettin?\n\nŞimdi anası elini gırtlağına götürüp sıkıyor. Konuşamaz ya eliyle gösteriyormuş. Senin Hanım beni gırtlağımdan tutup bi bu duvara çarptı, bi bu duvara çarptı, beni bu hâle goydu demeye çalışıyomuş.\n\n— Anlayamayom anne seni anlayamayom, demiş adam.\n\nFetli Ayşe:\n\n— Anlayamayon mu adam? Ben anladım, demiş. Bu ev gelinimin olsun diyo, demiş. Boynumdaki altınlarda gelinimin olsun oğlum deyipduru, demiş.\n\nNine ölmüş. Evleri de almış. Mal mülkü de almış. Altınlarını da almış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Muş",
        "title": "Yılanla Adam",
        "text": "YILANLA ADAM\n\n&nbsp;Bir varmiş, bir yohmiş. Allah’in kuli çohmiş. Adamın biri yolda gidiyor, bahıyor ateş bir ormana girmiş, orman yaniyor. İçinde de bir ilan vardır, bağırıyor: “Meni kurtarın, meni kurtarın!” Adam de şevkete geliyor gidiyor ilani kurtariyor. İlan birden onın boynına dolanır:\n\n“Seni ısıracağım.” diyor.\n\nAdam:\n\n“Eman, hevar! Etme, eleme! Sen ateşte yaniyordın, men seni kutardım. Niye meni ısıracahsın?” diyor.\n\nİlan: “İmkani yoh, seni ısıracağım” diyor.\n\nAdam baher çara yoh der:\n\n“O zaman-karşımıza ne çıharsa kim çıharsa- üç kişiden soralım. Onler aramızi bulsın.” İlan:\n\n“Teman” der.\n\nGiderler okıze ras gelırler. Okıze derler:\n\n“Bir şerietımız var.”\n\nÖkız diyor:\n\n“Söyleyın.”\n\nAdam anlatır, der:\n\n“Hel mesele bele… Sen ne dersen?” Ökız der:\n\n“Men daha buzağken meni anamın altına götırerlerdi, süt içmah için. Daha ağzıma süt gelmedan yüzüme bi tokat vurırlerdi, bırahmırlardi süti içem. İnsana itibar yohtır, hema ısır.”\n\nKaldi iki tene. Gidiyorler bir ata ras gelırler. Ata de eyni hikayeyi izah ediyorler. At, onlara der ki:\n\n“Menım sahabım, meni götüriyordi dağa, odın sırtıma yükliyor getiriyordi. Eve gelınce üzerimdeki semeri kaldırır-sırtım hep yara idi- bi ilaç vurmadan salıverırdi. Ahşama keder sinekler meni yerdi…İsır, heç affetme!”\n\nKaldi bi tene. Gidiyorler, gidiyorler bi tıkliye ras geliyorler. Tıkli der:\n\n“Her ola, nedır?”\n\n&nbsp;Eyni, tıkliye de durumi izah ederler.\n\nTıkli der :\n\n“Şeriat binici olmaz, in aşaği, şeriatınızi yapam.”\n\nİlan iniyor. Tıkli adama diyor:\n\n“O nedır senın elınde?”\n\nAdam diyor:\n\n“Deynektır.”\n\nDiyor:\n\n“Senın önındeki nedır?”\n\nAdam diyor:\n\n“ilandır.”\n\nDiyor o zaman:\n\n“Vur, öldır. İlan senın düşmanındır.”\n\nAdam, elındeki degnekle vurer, ilani öldırer.\n\nBurda da mesele bitiyor…&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[İYİLİK SEVER ADAM]",
        "text": "Şimdi bi adam vamış. Çok iyilik sevemiş hani herkese peki peki, dermiş. Bi gün birisi gelmiş:\n\n— Bene senin gızı vesene, demiş.\n\nVeresi yok amma adam gene de hayır deyememiş:\n\n— Gıza söleyem belki veririm, demiş.\n\nO gitmiş. Birisi daha gelmiş:\n\n— “Ötekine evet bene hayır mı? Beni nasıl geriye çevirebilirsin?” demiş.\n\nOna da:\n\n— Peki, demiş.\n\nOndan sona biri daha gelmiş.\n\n—“Sen de mi bene arkanı çevireceksin?” demiş.\n\n—Peki emme benim gızım bi tane, demiş. Peki olur, demiş.\n\nKakmış gitmiş. Zaman gelmiş. Evlenecek zaman gelmiş.\n\n— “Allah’ım ben hepsine peki, dedim. Ben nasıl yapabilirim şimdi?” demiş.\n\nDüşünmüş taşınmış. Bi tane eşek sıpası, bi tane köpek bulmuş. Köpek yavrusu masal bu ya canım. Sabahlara gadar Allah’a dua etmiş:\n\n— Allah’ım benim yüzümü gara çıkarma. Hepsine tamam, dedim. Bunlar benim gız gibi gız olsun da hepsine yalancı çıkmayam, demiş.\n\nSabaha gadar da namaz gılmış dua da buyurmuş. Sabah olmuş hemen gızın yanına gitmiş. Hepsi kendi gızı gibi güzel gızlar. Bakmış görmüş. Bu olacak gibi değil bilememiş kendi gızının hangi gız olduğunu. Hepsini evlendirmiş barklandırmış.\n\n— Eee hanım, demiş. Biz bunları evlendirdik barklandırdık emme demiş hangisinin bizim gız olduğunu bilemeyom, demiş. Şunu gidem bi ziyareti edem bakam nasıl olacak, demiş.\n\nGitmiş ilk önce birisinin yanına büyük gızının yanına vamış. Gız azıcık kıpırdamaya başlayınca, dışarı çıkınca damadına:\n\n— “Evladım, demiş nasıl mutlu musun kızımla?” demiş.\n\n— Çok iyi amma, demiş bi huyu var adama köpek gibi yanaşıyo, demiş.\n\n—Eyi oğlum, demiş. Bi gün aldın amma on yıl geçinin, demiş.\n\nOndan sona öbürüne gitmiş.\n\n— “Nasılsınız iyi misiniz?” demiş\n\n—Çok iyiyim, ne desem yapıyo amma bazen eşek gibi surata tükürüyor, demiş.\n\n—Tamam, demiş.\n\nBu da eşek soyundan, demiş. Sonra gitmiş öbürünün yanına vamış. Onun bi tek karpuzu vamış. Dokuz aylık da hamileymiş.\n\n— Eh hanım demiş baban uzak yoldan geldi, demiş. Bi karpuz al gel de şuna keselim yedirelim , demiş.\n\nO da tabi biraz övünmeyi böbürlenmeyi mi seviyo adam nasıl bir şey bilmem. Şimdi gitmiş. Karpuzu getirip gelmiş. Goymuş ortaya.\n\n— A ben bunu istemem öbür karpuzu al gel, demiş.\n\nGadın bi daha getirmiş.\n\n— A demiş ben ötekini dedim sen bunu mu getirdin, demiş.\n\nDokuz sefer merdivenden indirmiş çıkarmış dokuz aylık hamile gadını.\n\nEn sonunda kocası:\n\n— İşte bu, demiş. Dokuzuncu karpuzu keselim, demiş.\n\nKızın babası:\n\n—“Nasılsınız evladım garınla?” demiş.\n\n— Benim hanım melek gibi, demiş. Bak bi tek karpuz var başka da karpuz yok amma dokuz kere geldi gitti, demiş. Ya bizim başka karpuzumuz mu var deyip kimseye sırrını da vermez, demiş. Eyi olduk eyiyiz, demiş.\n\n— Ha oğlum eyi olun, eyi geçinin, demiş.\n\nAdam bu gızın kendi gızı olduğunu anlamış. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kahraman Tilki",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken eski hamam içinde eski hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok. Kocakarı hamama gider elinde bohçası yok. Eski zamanların birinde bir tilki varmış. Bir tilki değil iki tilki varmış. İki tilki de ne ki bir tilki sürüsü varmış. Bu tilki sürüsü su içmek üzere bir ırmak kıyısına ulaşmış. Irmak öyle gürültülü akıyormuş ki, tilkilerin içine bir korku düşmüş. “Galiba bize kızıyor” diye düşünmüşler. Hiç birisi eğilip de bir damla su içememiş. Birbirlerini cesaretlendirmek için” “Hayt! Huyt!” Öhö, öhö” demişler. Yine de birisi çıkıp da ırmaktan su içememiş. Fakat koca sürü bu! Tümü de korkak olacak değil ya! Sonunda içlerinden bir kahraman çıkmış:\n\n— Amma da korkaksınız ha, Böyle tilkilik olur mu? Siz tilki soyunun yüzkarasısınız. Çekilin kenara yol açın! Bakın su nasıl içilirmiş göstereyim size, diye kızmış diğer tilkilere.\n\nDiğer tilkilerin imrenerek bakışları arasında tilki suya eğilmiş. Bir iki yudum su içmiş, içememiş, kendini suların içinde buluvermiş. Akıntıya kapılarak sürüklenmeye başlamış. Çırpınması, kıyıya çıkma çabaları, bir sonuç vermemiş. Tilkilerden birisi seslenmiş:\n\n— Hey kahraman arkadaş! Nereye gidiyorsun? Geri dön! İçimizde en akıllı ve kahraman olan sensin. Geri dön nereden su içebileceğimizi söyle.\n\nKahraman tilki bu lafın altında kalmamış:\n\n— Olur, demiş. Yalnız şu anda çok önemli bir işim var. Kente gidiyorum, dönüşte söylerim. Böylece düşünmeden kahramanlık taslayan tilki sonu bilinmeyen tehlikeli bir yolculuğa koyulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kara Bakır Harbi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Bir adamın üç tane oğlu, üç de kızı varmış. Bir gün çocukların babaları çok hastalanır. Ölmeden önce oğullarına:\n\n— Bacılarınızı ilk gelen taliplerine verin, diye bir vasiyet eder.\n\nBir süre sonra baba ölür. Günler böylece geçip giderken, bir adam gelip evin en büyük kızını ister. Büyük kızı bu adama verirler. Sonra başka bir adam gelip ortanca kızı ister. Onu da ona verirler. Sonunda bir adam daha gelir, bu adama da en küçük kızı verirler. Babalarının vasiyetini yerine getirdikleri için kız kardeşlerini kimlere verdiklerini hiç araştırmazlar. Aylar sonra erkek kardeşlerden biri, kardeşlerini kimlere verdiklerini merak eder. Onları görmek için yola çıkar. İlk önce büyük kız kardeşinin yanına gelir, halini hatırını sorar:\n\n— Kardeşim, biz seni verdik ama nasıl birine verdik, der.\n\nKız kardeşi de:\n\n— Siz beni çok efendi birine verdiniz, merak etmeyin. Benim kocam Kurbağalar Padişahı, der.\n\n— Kocan, şimdi nerede?\n\n— Kara Bakır Harbi’ne gitti.\n\nİki kardeş böyle konuşurken saatler geçer ve kızın kocasının eve dönüş vakti gelir. Kız bu sırada abisine bir tokat atar ve abisi de elmaya dönüşür. Kız da elmayı saklar. Abisine kocasının bir kurbağa olduğunu göstermek istemez. Kızın kocası kurbağalarla birlikte sürü halinde eve gelir. Bu kurbağalar bahçedeki havuzu geçince yakışıklı delikanlılara dönüşürler. Kocası eve girince:\n\n— Bu evde insan eti kokuyor, der.\n\nKarısı da:\n\n— Bir şey yok, der fakat kocası insan eti kokuyor diye ısrar eder.\n\nKızı sıkıştırınca dayanamaz:\n\n— Buraya kardeşim geldi, diye anlatır.\n\nKocası da:\n\n— Kardeşin nerede, diye sorar, onu görmek istediğini söyler.\n\nBunun üzerine kız elmaya bir tokat atar ve elma kardeşine dönüşür. Kızın kardeşi ile kocası gece boyunca yiyip içip konuşurlar. Sabah olunca kızın kocası yine harbe gitmek için hazırlanır. Kardeşi de Kara Bakır Harbi’ne gitmek için eniştesiyle yola çıkar. Diğer erkek kardeş de ortanca kardeşini ziyaret etmek için kardeşinin evine gider. Halini hatırını sorduktan sonra:\n\n— Kardeşim biz seni kime verdik, der.\n\nOrtanca kız da:\n\n— Siz beni Yengeçler Padişah’ına verdiniz ama o şimdi Kara Bakır Harbi’ne gitti, der.\n\nİki kardeş konuşurken zaman geçer ve Yengeçler Padişah’ının dönüş vakti gelir. Kız bunu fark edince kardeşine bir tokat atar ve kardeşi elmaya dönüşür. Elmayı da bir yere saklar. Kocası eve gelirken yengeç ordusuyla birlikte havuzdan geçer ve hepsi havuzdan çıkınca yakışıklı birer delikanlıya dönüşürler. Kocası içeri girince:\n\n— Bu evde insan eti kokuyor, diye söylenir.\n\nOrtanca kız da:\n\n— Bu evde insan yok, dediyse de kocasını inandıramaz.\n\nKocası evde insan olduğunu ısrar edince, kız da kardeşinin geldiğini söyler. Kocası da kızın kardeşiyle konuşmak ister. Bunun üzerine kız elmaya bir tokat atar, kardeşi ortaya çıkar. Erkek kardeş eniştesiyle gece boyunca yiyip içip konuşur. Sabah olunca Yengeçler Padişahı, Kara Bakır Harbi’ne gitmek için hazırlanır. Ortanca kardeş de bu yengeçler ordusuna katılır. Diğer erkek kardeş de küçük kız kardeşini ziyaret etmek için evine gelir. Kardeşinin halini hatırını sorduktan sonra:\n\n— Kardeşim biz seni kime verdik, der.\n\nKüçük kız da:\n\n— Siz beni Karıncalar Padişah’ına verdiniz. O şimdi Kara Bakır Harbi’ne gitti, der.\n\nBöylece saatler geçer ve Karıncalar Padişah’ının eve dönüş vakti gelir. Bu durumu fark eden kız, kardeşine bir tokat atar ve kardeşi o sırada elmaya dönüşür. Karıncalar Padişahı ve ordusu bahçeden geçince bir anda yakışıklı delikanlılara dönüşür. Karıncalar Padişahı kıza:\n\n— Bu evde insan eti kokuyor, der.\n\nKız da kocasının ısrarlarına dayanamaz ve kardeşinin kendisini ziyarete geldiğini söyler. Kocası kardeşini görmek isteyince, kız elmaya bir tokat atar ve kardeşi ortaya çıkar. Kardeşi eniştesiyle gece boyunca yiyip içip konuşur. Sabah olunca Karıncalar Padişahı kara Bakır Harbi’ne gitmek için hazırlanır. Erkek kardeş de eniştesiyle birlikte harbe gider. Böylece Kurbağalar Padişahı, Yengeçler Padişahı, Karıncalar Padişahı, kayınları ve ordularıyla birlikte Kara Bakır denilen yerde toplanırlar. Kara Bakır ile savaşmak için hazırlıklara başlarlar. Bir zamanlar, bir adama, arkadaşı emanet olarak bir sandık vermiş. Bu sandığın içinde ise Kara Bakır isimli bir dev kilitliymiş. Adam bu sandığı emanet ederken:\n\n— Sakın bu sandığı açma, diye tembih eder.\n\nFakat adam dayanamaz, sandığın içinde ne olduğunu merak ederek açar. Sandığın kapağını açar açmaz içinden çıkan Kara Bakır isimli dev, adamın güzeller güzeli kızını kaçırarak havalanır. Kızı yüksek bir kulenin içine hapseder. Bu kulenin içine hiçbir şekilde girilmiyormuş. Üç kız kardeşin kocaları senelerce Kara Bakır Harbi’ne gelirlermiş. Amaçları devin tılsımını öğrenip, kızı kurtarmakmış. Karıncalar Padişah’ının ordusundan biri, karıncaya dönüşerek kulenin tasları arasından kızın bulunduğu odaya gelir. Odaya girince bir de ne görsün, içeride ayın on dördü gibi güzeller güzeli bir kız. Karınca kıza, buraya nasıl geldiğini sorar. Kız da devin kendisini nasıl uçurarak buraya kaçırdığını anlatır. Bunun üzerine karınca ile kız, devin tılsımını öğrenmek için plan yaparlar. Devin geleceği sırada karınca bir köseye çekilerek saklanır. Kız deve:\n\n— Sen çok iyisin, bana çok iyi bakıyorsun. Ben ne de olsa bu kuleden hiçbir şekilde kaçamam. Senin tılsımın ne, diye sorar.\n\nDev de her gün:\n\n— Benim tılsımım tahta, benim tılsımım çalı, benim tılsımım su, diyerek kızı oyalar.\n\nKarınca da her gün duyduğu tılsımı karınca, yengeç ve kurbağa ordusuna iletir. Onlar da söylenenleri, işbirliğiyle kulenin içine çıkarırlar, ama bir sonuç elde edemezler. En sonunda dev kıza inanıp, tılsımının bakır olduğunu söyler. Bunu duyan karınca, hemen aşağıdakilere tılsımın bakır olduğunu iletir. Üç ordu, bakırı da bulup kuleye getirirler. Sırrı bozulan Kara Bakır devi yakalayıp, tekrar sandığa kilitleyerek kulede bırakırlar. Bu güzeller güzeli kızı da kuleden alıp, ailesine teslim ederler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Göden Kurbağa",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde zengin bir adam üç oğlu ile birlikte yasarmış. Bu adam, iyice yaşlanır, ölmeden önce oğullarına vasiyette bulunur. Büyük oğluna bir tarla bağışlayıp:\n\n— Sen bu tarlayı ek, rızkını temin et, der.\n\nOrtanca oğluna, bir sürü bağışlar:\n\n— Sen de bu sürülerin neslini devam ettir, rızkını onlardan temin et, der.\n\nSıra küçük oğlana gelir. Babası buna bir ok verip:\n\n— Oğlum bu oku al, doğuya doğru son gücünle at; okun düştüğü yerde ne varsa o senin olsun. Ona iyi bak, der.\n\nÇok geçmez adam hakkın rahmetine kavuşur. Oğulları vasiyet üzere malları bölüşürler. Küçük oğlan oku alıp, doğuya doğru son gücüyle atar. Merakla okun düştüğü yere koşar, bakar ki bir ‘Göden kurbağa!’. Buna bir anlam veremez ama babasının vasiyetine de uyar. Bu ‘Göden kurbağayı’ alıp evine götürür. Durumu annesine de izah eder. Ona iyi bakmasını öğütler. Bir gün oğlanın annesi yufka açıp ekmek yaparken; kurbağa ekmeği çiğner. Anne de kurbağaya bir oklava vurup, ekmeğin yanından uzaklaştırır. Böyle böyle günler geçerken, bir komşu köyde düğün olur. Oğlanın annesi de bu düğüne gider. Annenin gidişini fırsat bilen göden kurbağa, hemen orada soyunur; üzerindeki kurbağa derisini çıkarır. Ayın on dördü gibi parlayan, peri gibi güzel bir kız oluverir. Annenin gittiği düğüne bu kız da gider. Kız, düğün evinin avlusundan girerken, güzelliğiyle tüm köy halkının dikkatini çeker. Herkes eğlenceyi bırakıp, bu güzel kızla ilgilenmeye baslar. Oğlanın annesi de bu kızı orada görür, güzelliğine hayran kalır. Düğün sahibi, kızla selamlaşıp buyur eder. İzzet ikramdan sora, kıza nereden geldiğini sorar. Kız da: :\n\n— Oklava vuran köyden geldim, der.\n\nBu sözleri duyan oğlanın annesi, ürperir hayretini gizleyemez ama ‘oklava vuran köyden’ sözüne de tam bir anlam veremez. Düğün biter bitmez kız herkesten önce eve döner. Evde çıkardığı deriyi giyerek yeniden göden kurbağası olur. Bir zaman sonra oğlanın annesi de düğünden gelip bakar ki kurbağa orada. Yine bir gün oğlanın annesi ekmek açarken, kurbağa ekmeklerin yanına yaklaşır. Bunu gören ana, buna bir şiş vurup oradan uzaklaştırır. Ertesi perşembe günü bir başka komşu köyde düğün vardır. Bu düğüne oğlanın annesi de davetlidir. Gün gelir, kadın düğüne gider. Kurbağa da derisini değiştirir, güzel bir kız olup düğüne gider. Düğünde yine herkesin gözü bu kızın üzerindedir. Aralarında bu güzel kızın, kim olduğu, nereden olduğu konuşulur. Bazıları bu kızı düğünlerde gördüğünü anlatır. Kıza nereli olduğunu sorarlar. Kız:\n\n— Şiş vuran köyündenim, der.\n\nBu sözleri işiten oğlanın annesi:\n\n— Bu kız, geçen düğünde ‘oklava vuran köyündenim’, dedi. Bu düğünde ‘şiş vuran köyündenim.’, dedi. Bu güzel kız benim evdeki kurbağa olmasın? Ben geçen düğünden önce kurbağaya oklava vurmuştum, bu düğünden önce de şiş vurmuştum, diye içini bir merak sarar.\n\nKadın daha düğün bitmeden evine döner. Evine girip bakar ki odanın ortasında kurbağa derisi yığılı. Hemen bu kurbağa derisini ateşe atıp yakar. Bir kenara saklanıp beklemeye başlar. Dururken bu güzel kız gelir, bakar ki derisi yok. Bunu gören kadın ortaya çıkar. Bu güzel kıza, ‘in mi cin mi?’ olduğunu sorar. Kız da, kendisinde bir büyü olduğunu; derisi yakılınca büyünün bozulduğunu anlatır. Büyüden kurtulan kurbağa artık güzel bir kız olmuştur. Oğlanın anasıyla sarmaş dolaş olurlar. Bu durum oğlana da anlatılır. Oğlan bu kızla evlenir. Böylece, yüz kırk yıl daha mutlu bir ömür sürerler!\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Yılan Şehzade",
        "text": "Evvel zaman içinde, taa eskiden... Bir padişah varmış. Bunun çoluk çocuğu olmamış.\n\n— Benim neden çocuğum olmuyor, diye üzülür, ağlarmış.\n\n— Çocuğum olsun da ne olursa olsun, diye dua edermiş.\n\nBir gün yolda giderken, aksakallı bir adama denk gelir. Aksakallı adama anlatır:\n\n— Böyle böyle benim çocuğum olmuyor. Çocuğum olsun da ne olursa olsun.\n\nAksakallı adam:\n\n— Allah sana çocuk verecektir, üzülme, der, gider.\n\nAradan az geçer, uz geçer padişahın ailesi hamile kalır. Zaman geçer. Doğum zamanı gelir. Doğum için ebeler çağırırlar. Doğum olur; ama padişahın karısı bir karayılan doğurur. Padişah çocuğunun yılan olduğunu duyunca duası aklına gelir. Yalnız bu karayılanı odanın içinde hiç kimse elde edemez. Bu yılan oraya kimseyi sokmaz. Gelen ebeyi de bu yılan sokup öldürür.\n\n— Bunu kim elde edebilir, diye düşünürler.\n\nDerken:\n\n— Falan yerde bir üvey kız var. Bir de o kızı getirelim. Belki o bu çocuğu, karayılanı, ele geçirebilir, diye onlara bir haberci gönderirler.\n\nBu kız, bir çiftçinin kızıdır. Çiftçinin ailesi doğumda ölür. Bir kız çocuğu dünyaya getirir. Babası çocuğu beslemeye verir. Başkasına baktırır. Orada çocuk bir iki yasına gelir. Bu arada adam da evlenir. Evlenince çocuğu bakıcıdan alıp eve getirir. Yalnız ailesi bu çocuğun eve gelmesine razı olmaz; ama bir şey de diyemez. Yalnız kıza etmediğini koymaz. Kız da ne yapsın? Sabredip çeker!... Haberciler bu kıza varırlar.\n\n— Padişah karayılanı ele geçirmen için seni istedi, derler. Padişahın emri bu, mecbur gideceksin... Ya gidersin ya da öleceksin!... Adamlarla birlikte yola düşerler. Yolda aklına annesi gelir. Mezarlıktan geçerken adamlardan izin isteyerek annesinin mezarının basına varır.\n\n— Anneciğim, böyle böyle padişahın ailesi doğum yapmış. Bir karayılan doğurmuş. Yalnız bir türlü elde edemiyorlarmış. Varanı sokuyor, varanı sokuyormuş. Ellerinden hiçbir şey gelmiyormuş. Şimdi bu karayılanı elde etmem için beni çağırdılar. Ne yapayım, diye söyleyip ağlar.\n\nAnnesinin mezarından bir nida gelir:\n\n— Yavrum, bir camekândan kafes yaptıracaksın. Dışarıdan içi görünecek.&nbsp; Bunun içine bir bardak süt koyacaksın. Bu karayılan seni sokmaya geldi mi, hemen bu kafesi yılanın önüne tut. O kafesin içindeki sütü görünce, içmek için hemen oraya girecek. O zaman kafesin kapısını hemen kapatacaksın.\n\nÜvey kız padişaha haber yollar:\n\n— Böyle böyle bir kafes yaptıracaksın. Ben o zaman geleceğim.\n\nPadişah marangozları çağırır; dışarıdan içi görünecek, böyle böyle bir kafes yapmalarını söyler. Uzatmayalım. Kafes yapılır. Üvey kızı çağırırlar. Kız gelir. Karayılanı ele geçirmek için kafesin içine süt koyarak içeriye girer. Yılan kızı sokmaya yönelince kafesi ona doğru tutar. Yılan sütü içmek için kafese giriverir. Kafesin kapağını örter. Böylece yılanı ele geçirir. Tabii bu yılan bir padişah çocuğu, bir şehzade… Tabii ki beslenecek, bakılacak!\n\n— Bu işi kimse yapamaz. Yapsa yapsa üvey kız yapar, derler.\n\nBu yılanın bakımını, beslenmesini, bu kıza verirler. Neyse padişah, yükte hafif, pahada ağır ne varsa emeğini verir. Bu kız orada bu yılanın bakımını yapar. Yemeğini yedirir. Öyle ya evlat bu, atmak olmaz! Neyse dururken bu çocuk yedi yaşına gelir. Bu bir padişah evladı şehzade, okutulacak. Cahil duracak değil ya. Padişah hocalar bulup getirir. Kimse bu yılanın yanına yanaşamaz. Yanaşmaya çalışan hocaları da, yılan şehzade kafesten çıkıp sokar. Bunu okutacak bir hoca bulamazlar. Bir çare düşünürler. Vezirlerden birinin aklına yine bu kız gelir.\n\n— Padişahım, kim ele geçirdiyse hocası da o olacak, der.\n\nYine kızın kapısına dayanırlar. “Bu karayılanı sen okutacaksın.” derler. Kız tekrar annesinin mezarına varır:\n\n— Anneciğim, anneciğim! Şimdi de ‘Padişahın ailesinin doğurmuş olduğu, karayılanı sen okutacaksın.’ dediler. Gitmesem de olmayacak. Ben bunu şimdi nasıl okuturum, diye söyleyip ağlar. Mezardan yine bir nida gelir:\n\n— Kızım, gülden kırk değnek yapacaksın. Otuz dokuzunu bir eline, birini bir eline alacaksın. Yılanın kapısını açtığında, seni sokmaya hücum ettiğinde, birini vuracaksın, otuz dokuzuyla da dur yerinde diyeceksin.\n\nKız gelip kırk gül değneğiyle böyle, böyle yılanı okutur. Bir zaman sonra, yılan şehzadenin evlenme çağı gelir. Babasına:\n\n— Babacığım ben evleneceğim. Evlenme çağım geldi, der.\n\nPadişah, uygun bir gelin arayıp bulur. Getirir karayılan sokar öldürür. Böyle, böyle ne kadar gelin bulunduysa, bir türlü yılana yanaşamazlar. En sonunda, iş yine bu kızcağıza düşer. Kıza dünürler, elçiler gönderirler.\n\n— Padişahımız seni oğluna istiyor, diye haber ulaşır.\n\nKız kararsız kalır. Öyle ya padişah gelini olacak; amma bu bir karayılan. Netsin, padişah isteği bu evlenecek tabi. Başka çare yok. Düğünler kurulur. Kız tekrar annesinin mezarına varır:\n\n— Anneciğim, o karayılana ‘İlla seni alacağız’ diye padişah diktirdi. Ben şimdi ne yapayım? Ne işleyeyim? Bu karayılan ile nasıl geçineyim? Nasıl hayat süreyim? Benim halim ne olacak? Anacağım, bana bir çare, diye ağlar.\n\nMezardan yine bir nida gelir:\n\n— Kızım, gerdek gecesinde o sana ‘Sevgilim soyun’ der. Sen de, ona: ‘Sen, soyunmadıktan sonra ben soyunmam.’ diyeceksin. O zaman o soyunacak. Sen evvelce bir güzel ateşini yakacaksın. O soyunarak üzerindeki deriyi değiştirdiğinde bu deriyi hemen alacaksın, ateşe atıp yakacaksın.\n\nDüğün biter. Neyse gerdeğe girerler.\n\n— Önce sen soyun!\n\n— Yok, sen soyun, derken sonunda karayılan soyunur.\n\nSoyunur soyunmaz kız, yılanın soyunduğu deriyi ateşe atar. Dönüp baktığında, karayılan ayın on dördü gibi bembeyaz güzel bir şehzade olur. Yılan, padişaha yakışır, güzel bir delikanlı oğlan olur. O günden bu güne, hayatlarını mesut bir şekilde sürdürüp giderler. Geçenlerde, beni de davet ettiler. Bir vardım çoluk çocuk olmuş. Gelin, damat, torun olmuş. Dünürleri olmuş. Bana da bir çayları kahveleri nasip oldu. Geçinip giderler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Aslı Hû Nesli Hû",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Eskiden bir padişahla üç tane veziri varmış. Padişah, bir gün toplantıda vezirlerine der ki:\n\n— Bu dünyada Hızır varmış, derler. Bu Hızır gerçekten var mıdır?\n\n&nbsp;— Vardır, padişahım.\n\n— Bunu kim bulur, kim görür, kim getirir?\n\nBunu okumuşlar hocalar getirir.\n\nÖyleyse bunu bilecek hocayı bulun getirin diye padişah emir verir. Vezirler ülkenin dört bir yanına dağılarak ünlü hocaları toplayıp, getirirler. Padişah, hocalara sorar:\n\n— Hızır var mıdır?\n\n— Vardır.\n\n— Benim vezirler de ‘Hızır vardır, bunu hocalar bilir bulur.’, dediler. Sizi onun için topladık. Hızır’ı bulun, bana bir gösterin.\n\nHocalar aralarında dilleşirler, söyleşirler. Aralarından en velisini:\n\n— Bu, bulur, diyerek padişaha gösterirler.\n\nHoca padişahtan kırk gün mühlet ister. Padişah da hocaya kırk gün müsaade verir. Kırk gün olur. Hızır’ı bulup gelecek olan hoca gelmez. Ne Hızır var ne de bir şey. Padişah vezirlerine sorar:\n\n— Ne oldu, hoca halen gelmedi? Alın gelin bakalım şu hocayı.\n\nVezirler, hocayı alıp getirirken, arkalarına fesli ve sarıklı, zebil bir çocuk düşer. Giderlerken arkadan:\n\n— Aslı hu nesli hu, der.\n\n— Aslı hu nesli hu, derken derken hocayla beraber vezirler padişahın huzuruna girer.\n\nHocayı bir sandalyeye oturturlar. O çocuk da kapıya gelip arada bir:\n\n— Aslı hu nesli hu, der.\n\nPadişah, hocaya sorar:\n\n— Ne oldu, hoca?\n\nHoca konuşamaz. Gözlerini göğe dikip boyna titrer. Padişah önceden:\n\n— Hızır gelmezse seni öldürürüm, dedi ya..\n\n— Hoca hani Hızır, niye yalan söyledin, diye çıkışır.\n\nHoca korkudan yine konuşamaz. Öyle gözü göğe dikilidir…\n\n— E, biz bu adama bir ceza verelim; ama ağır bir ceza verelim,&nbsp; diyerek padişah vezirlerine sorar. Birinci vezir:\n\n— Bunu fırına atalım, orda kaynasın, cayır cayır yansın gitsin, der.\n\nÇocuk kapıdan:\n\n— Aslı hu nesli hu, der.\n\nPadişah, ikinci vezire sorar:\n\n— Ne edelim?\n\n— Kıyık kıyık kıyalım. Köpeklere yedirelim.\n\nÇocuk yine:\n\n— Aslı hu nesli hu, der.\n\nOndan sonra sıra üçüncü vezire gelir.\n\n— Sen ne dersin üçüncü vezir?\n\n— Yahu padişahım, her şey olur. Hızır olmaya varmış; ama o dilediğine görünürmüş. Herkes göremezmiş. Bu adamı affedelim gitsin.\n\nÇocuk o esnada yine:\n\n— Aslı hu nesli hu, der.\n\nPadişah:\n\n— Şu çocuk ne der, diye sorunca, çocuk konuşmaya başlar:\n\n— Padişahım birinci vezirin babası fırıncıydı, fırında pişirmeyi bilir. İkinci vezirin babası kasaptı, keser, asar, satardı. Kazançları haramdı. Üçüncü vezir ise helâl süt emmiş, helâl lokmayla beslenmiş, Bismillah’la, besmeleyle kazanılmış bir adam evladı. Vezir ararsan üçüncü vezir, Hızır ararsan benim.\n\nO arada gözü göğe dikili, titreyip duran hoca, zarpadar ayağa kalkar. Padişah hocanın kalkışına gözünü dikip ona bakarken Hızır o zaman kaybolur. Bunun üzerine padişah, üçüncü veziri baş vezir yapar. Hocaya da bir kese altın verip uğurlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kör Padişah İle Kölesi Arap",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş… Vaktin birinde… İki gözü kör bir padişah varmış. Bu padişahın aynı yaşlarda Arap bir kölesi, bir de kızı varmış. Çocuklar büyüdükçe birbirleriyle iyi geçinemezlermiş.&nbsp; Padişahın karısı Sultan Hanım bundan rahatsız olur. Padişaha durumu açar:\n\n— Biz ne edelim, bundan nasıl kurtulalım?\n\n— Biz, bunu azat edelim. Bir numara ile başımızdan atalım, diye karar verirler.\n\nBir gün padişah Arap’ı huzuruna çağırır:\n\n— Bak oğlum, günün doğduğu yerde bir hoca varmış. O bir ilaç bilirmiş. Benim gözüme bu ilacı getiriver,&nbsp; der.\n\nNasıl olsa güneşin doğduğu yeri bulacak değil ya. Amaç köleyi buradan uzaklaştırmak... Bir kese de altın verir, köleyi uğurlar.&nbsp; Köle yola çıkar. Bir gün gider, iki gün gider, üç gün gider. Bir ırmak kıyısına gelir. Burada, bir adam balık avlarmış.\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\nGünlerce yol aldığı için acıkır tabii. Balıkçıdan ekmek ister. O da:\n\n— Irmakta ağ serili. Gel, birlikte toplayalım. Şurada evim var. Oraya gidip karnımızı doyuralım, der.\n\nAğı çekmeye başlarlar. Balıkları çıkarırken çıkarırken, içinden bir balık çıkar. Kafası bir kız görünümünde, güzel mi güzel bir balık. Bunu gören Arap ile balıkçı balığa kıyamaz, ırmağa salıverirler.&nbsp; İşlerini elbirliği ile bitirip kıyıya çıkarlar. Balıkçı, Arap’ı evinde misafir eder. Yiyip içerler. Sıra hoşbeşe gelince balıkçı:\n\n— Yolculuk nereye, diye sorar.\n\nKöle:\n\n— Böyle böyle… Padişahın bir gözü kör… Günün, doğduğu yere ona ilaç yaptırmaya gidiyorum, der.\n\nBalıkçının da, topal bir babası varmış.\n\n— Benim de, babamın bacağı topal. Öyleyse bana da bir ilaç getiriver, der.\n\nBiraz para falan verip Arap köleyi uğurlar.&nbsp; Köle yeniden yola düşer. Giderken, giderken, önüne coşkun akan bir çay çıkar. Geçecek bir yer bulamaz, bir yere durup ağlamaya başlar. Bu sırada suyun yüzünden, cızt bir şey gelir. Bakar ki, merhamet edip salıverdikleri balık kız. Karşısına dikilip sorar:\n\n— Buyur kardeşim ne istersin?\n\n— Karşıya geçeceğim, geçit bulamadım.\n\n&nbsp;— Tamam, ben seni atlatırım. Sen benim canımı kurtardın. Atla sırtıma, diyerek köleyi karşıya atlatır.\n\nKöle ayrılacağında balık kız:\n\n— Sen nereye gidiyorsun, diye sorar.\n\nO da böyle böyle anlatır. Balık kız, Arap köleye yardım etmek için saçından iki tel verir. Yapacaklarını bir bir anlatmaya başlar: “Bu telleri birbirine sürttün mü altı aylık yolu, yarım saatte, bir saatte alırsın. Biraz daha yürüdün mü yine saçları birbirine çalarsın. Yine altı aylık yolu kısa zamanda alırsın. Üçüncü defa kılı çakınca, karşına köğkeden yapılmış, bir çeşme gelecek. O çeşmede, her yerini yıkayacaksın. Her tarafın bembeyaz olacak. İşte orası güneşin doğduğu yerdir, der.\n\nKöle Arap kılları alır, yola devam eder. Giderken giderken, bakıyor ki yolun sağında bir elma ağacı var. Elmaları, güzel mi güzelmiş. Elma dile gelir:\n\n— Kardeşim, sen nereye gidiyorsun?\n\n— Eee,&nbsp; Böyle böyle falan yere.\n\n— Benim meyvemi, kurt kuş, sinek böcek hiçbir şey yemiyor. Öyleyse bana da bir ilaç, muska bir şey alıver gel, der.\n\nArap:\n\n— Olur, diyerek yoluna devam eder.\n\nBiraz yol alınca, bir armut ağacına daha rastlar. Ona da, sinek bile konmazmış. O da Arap kölenin nereye gittiğini öğrenince:\n\n— Bana da bir ilaç, bir muska getiriver, der.\n\nArap oradan da ayrılıp yoluna devam eder. Ha bakalım de bakalım, biraz gider. Kılları çakar, yol alır. Bir daha çakar, yine yola devam eder. Gider üç gün beş gün. Neyse bir daha çakınca çeşmeye varır. Orada yıkanır. Her tarafı bembeyaz olur. Ama karnının orada, el kadar bir yer su değmediği için kapkara kalır. İşte o zaman güneşin doğduğu yere vardığını anlar. Burası balçık bir yermiş. Gidilecek gibi değilmiş tabi.&nbsp; Biraz ileride bir köşk görür. Varır köşkün kapısını çalar.\n\n— Burada bir hoca varmış. Onu arıyorum, der.\n\n— Şu köşede oturuyor, diye gösterirler.\n\nVarır hocayı bulur:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\n— Oğlum senin derdin ne?\n\n— Hocam, beni padişahım gönderdi. Böyle böyle… Onun derdinin ilacı nedir?\n\nHoca, üç tane muska yapar:\n\n— Bunu ilettiğinde, bunun birini, gözüne sürecek. Birini, kapısının eşiğine koyacak. Birini de, toprağa gömecek, der.&nbsp;\n\nArap:\n\n— Bir de, topal adam var. Onun derdinin ilacı nedir, der.\n\nOnun içinde üç muska verir:\n\n— Birini dizine sürecek, birini kapının eşiğine, birini de toprağa gömecek.\n\n— Bir de, elma ağacı var. Ona ne diyeceğim?\n\n— Onun dibinde hazine var. Onu dibinden arıtmayınca, sinek bile konmaz. Onu kaldırtacak.\n\n— Ya, o armut ağacına ne diyeyim?\n\n— Onun derdinin çaresi de aynı. Dibindeki altınları kaldırtacak.\n\nKöle, hocanın elini öper.\n\n— Haydi, Allah’a ısmarladık, diyerek yola çıkar.\n\nKılları sürter. Altı aylık yolu bir saatte gelir. Gele gele gelir armut ağacının dibine. Armut ağacına hocanın söylediklerini iletir. Armut:\n\n— Kardeşim, bu hazineyi sen kaldır, senin olsun.\n\n— Ben, burada kimi bulayım? Nasıl kaldırayım?\n\n— Şurada bir köy var. Oraya git. Muhtara söyle. Oradan, insan bulabilirsin. Kazma kürek alırsın.\n\nKöye varır:\n\n— Buranın muhtarı kim?\n\n— Benim.\n\n— Muhtar Efendi, şurada bir armut, bir de elma ağacı var. Onların dibinde hazine var. Onu kaldıracağız, diyerek muhtarla anlaşırlar.\n\nKöyden on, on beş kişi kürek, kazma, çuval alarak gelirler. Armudun dibini eşip çıkardıkları altınları, çuvallara doldururlar. Tam yirmi bir çuval altın çıkar. Oğlan:\n\n— Muhtar, bu altınların, bir çuvalı senin, der.\n\nMuhtar:\n\n— Ooo! Hazine, diye sevinir.\n\nElmanın dibini kazarlar. Oradan da, yirmi çuval altın çıkarırlar. Oğlan:\n\n— Muhtarım, ben bunu ne ile götüreceğim?\n\n— Sana yirmi deve verelim. Onunla götürürsün.\n\n— Öyleyse, bu develeri bana sat. Ne istersin?\n\n— Deve başına on altın.\n\n— Al sana iki yüz altın.\n\nDevelerin parasını da öder. Altınları yükler develere, ‘Haydi, Allah’a ısmarladık’ yola çıkar. Develerle beraber, yol alır. Gele gele gelir, çayın kenarına. Orada o balık kız bekleyip durur. Oğlan:\n\n— Geldim. Geriye gideceğim.\n\nBalık kız:\n\n— Benim üzerime beşer deve binsin. Ben atlatayım.\n\n&nbsp;— Senin çok hakkın geçti. Şimdi ben, senin hakkını nasıl ödeyeyim?\n\n— Ne hakkı kardeşim. Sen benim, canımı kurtardın. Bir kuruş bile istemem.\n\nÖpüşüp helalleşirler, ayrılırlar. Haydi bakalım, topal adamın yanına varır. Muskaları verir. Birini dizine sürer. Birini kapı eşiğine, birini de toprağa gömer. Adam, anadan doğmuş gibi ayağa kalkar. Haydi bakalım, develerle yürü Allah, yürü Allah… Bir çayırlık yere gelir. Burada konaklar.&nbsp; Karşıda da, padişahın sarayı varmış. Saraydan, o çayıra konaklayanı, görüp padişaha haber verirler. Padişah jandarmalara emir verir:\n\n— Varın gidin. Karşıda, çayırda konaklayan adamı oradan kaldırın.\n\nJandarmalar varır:\n\n— Sen kimden izin aldın? Burası devletin malı, burada konaklamak yasak…\n\n— Padişah, burayı bana bir aylık kiraya vermez mi?\n\n— Onu bilemeyiz. Padişahla görüş, derler.\n\nOğlan, onlarla padişahın huzuruna gelir:\n\n— Padişahım, burayı sen bana, bir aylık kiraya verir misin?\n\n— Sen, buranın parasını kaldıramazsın, devletin malı.\n\n— Hele söyle padişahım, gücüm yeterse veririm. Kaç para?\n\n— Yüz sarı lira vereceksin bir aylığına. İki aylık olursa, iki yüz altın. Hiç aşağıya olmaz.\n\n— Yap senedini padişahım, deyince padişah şaşırır.\n\n— Çok para, bunu bulmak mümkün değil, diye düşünür.\n\nAltın kesesi oğlanın yanındaymış. Dolu keseden çıkarıp iki yüz altını sayınca padişah sevinir. Senedi yapıp mühürler. Padişah o gece oğlanı misafir etmek ister. Oğlan:\n\n— Orada hizmetkârlarım var. İşim var, kaydım var. Ben gideyim, diye kalmak istemez.\n\nOraya jandarma göndeririz. Sen, bu gece misafirim ol, diye ısrar edince kalmayı kabul eder.\n\nJandarmaları gönderirler:\n\n— Ağanız, bugün padişaha misafir, diye haber verirler.\n\nPadişah, misafire yedir, içir. Sabah olur. Oğlan padişahı çadırına davet eder. Padişah da memnuniyetle kabul eder. Bu oğlanın neyin nesi olduğunu anlamak ister. Öğleden sonra karısı kızı, hizmetkârları davete varırlar:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\nOtururlar; ama oğlanı tanıyamazlar tabi. Arap köle gitmiş, yerine bembeyaz bir oğlan gelmiş. Oğlan, büyük bir çadır çekmiş. Çadırın altında kırk çuval sarı lira sıralı. Oğlan, koyun kesmiş; gelen on, on beş kişiye öyle bir ziyafet çekmiş ki sorma…&nbsp; Padişah, dışarı çıkarken içeri girerken, çuvalların orada biraz oyalanır. Merakla çuvalın içini eliyle yoklar,&nbsp; sarı lira dolu. Ötekine, ötekine hep sarı lira…&nbsp; Yiyip içip dönüp gelirler. Evde padişahla karısı:\n\n— Acaba bu deveci Yörük, bekâr mı ki? Bu, bizim kızı versek alır mı ki, diye düşünürler.\n\nOğlana durumu açmaya karar verirler. Oğlanı yeniden saraya davet ederler. Oğlan gelir. Padişah oğlanı bir odaya çeker.\n\n— Sen bekâr mısın?\n\n— Bekârım.\n\n— Sen bizim kızı alır mısın?\n\n— Yahu padişahım, sen bir padişahsın. Ben bir deveciyim. Ben senin kızı nasıl alayım?\n\n— Yok, ben sana kızımı vereceğim.\n\nTabi orda altın çuvallarını gördü ya. Zenginlik var ya.\n\n— Siz hoş görürseniz pekiyi, der kabul eder.\n\nKıza da gösterirler, o da kabul eder. Bunlara kırk gün, kırk gece bir düğün tellalı yaparlar. Kırk gün geçer, düğün biter.&nbsp; Neyse bunların gerdek gecesinde nikâhı kıyılır. Oğlan, gelini orada bırakıp, padişahın yanına girer. Muskaları çıkarır. Başlar anlatmaya:\n\n— Padişahım ben senin kapındaki köle Arap’ım, muskanı getirdim. İşte şunu gözüne süreceksin. Şunu eşiğe koyacaksın. Şunu da toprağa gömeceksin.\n\nPadişah, bir bir oğlanın söylediklerini yapınca görmeye başlar. Oğlan geri gelir. Kızla gerdeğe girerler, karı koca olurlar. Yıkanırken kız, oğlanın karnındaki siyahlığı görür.\n\n— Yahu sevgilim, senin karnındaki bu siyahlık nedir?\n\n— İşte Allah’tan.\n\nGiyinirler. Neyse konuşurken, konuşurken oğlan usulca tabakanın ağzını açar:\n\n— İşte, sizin kapınızdaki köle Arap benim. Seninle küçükken şurada oynaştık. Burada buluştuk. Şurada şunu ettik, burada bunu ettik. Baban beni hocaya yolladı muska getir diye. Ben onu getirdim. Babana verdim. Babanın gözü açıldı. Ben güneşin doğduğu yerde bir çeşmede yıkanırken acelemden, sevincimden oraya su değmemiş. Oracığım kara kalmış. Geri yerim bembeyaz.\n\n&nbsp;— Vay sen bizim kapımızdaki köle Arap olduktan gayri, ben sana koca demem!\n\nAmma ilişkiyi kurdular gelin oldu. Oğlan:\n\n— Sen bilirsin, der.\n\nKız rap rap kapıdan çıkar, babasının odasına girer.\n\n— Vay babacığım! O, bizim kapımızdaki köle Arap imiş. Ben ona koca demem, diye basar yaygarayı.\n\n— Yahu, kızım şu yanı, bu yanı, şöyle zengin, böyle zengin, diye ikna etmeye çalışır.\n\n— Ne olursa olsun, diye diretiyor kız.\n\nPadişah:\n\n— Bak keserim, seni!\n\n— Bembeyaz olmuş, oğlan, dediyse de; kız:\n\n— Üzerinde el kadar karayı gördüm. Çocukluğumuzdan bu yana, ne varsa bana anlatıverdi, der.\n\nPadişah:\n\n— Keserim seni, der.\n\nKolundan tutup:\n\n— Ebedi iyi geçinin, mesut olun, diyerek kızı oğlanın yanına katar. Neyse sabah olur. Vezirler, hizmetkârlar herkes işinde kaydında… Padişah zengin gayri beş tane devletin parası var adamda. Ona verildi iki yüz sarı lira; amma hazinede yokmuş zaten o kadar para. O yanı bu yanı derken, ben iki sene oldu bir uğradım. İki üç tane çocukları olmuş. Mesutlar, bir iyiler ki o kadar iyiler…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Ne İdik,  Ne Olduk,  Ne Olacağız? ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş… Zamanın birinde bir bey ile güzel bir kızı varmış. Bunların bir de çobanı varmış.&nbsp; Bey kızı zamanla büyüyüp daha da güzelleşir. Çobanın da bu kıza gönlü düşer. Kızı alası gelir. Durumu kıza açar. Kız da:\n\n— Sen kimsin, ben kimim? Sen bir çobansın, ben bir bey kızıyım, diye çobana yüz vermez.\n\nÇoban, bu durumu hazmedemez.&nbsp; Bir gün:\n\n— Beyim senin kızını ben falanla, filanla gördüm, diyerek kıza iftira atar.\n\nBeyin de olup bitenden haberi yoktur. Evvelki insanlar zaten bön imiş. Bey, kızına sorgu sual etmeden çobana inanır. Kızgınlıkla bir ip,&nbsp; bir bıçak alır. Kızını insan çıkamaz bir yere götürür. Orada yerli yaş ağaçlara bağlar, sarar. Kesmek için bıçağı çıkarır; ama evladına kıyamaz. Bıçağını alıp çekip gider.&nbsp; Öte dururken beri dururken; aç susuz on gün mü geçer, on beş gün mü geçer, kız ölüm menziline gelir. Çobanın biri de, dağ başında bir bölük davarını yitirir.\n\n— Davar arsız olur oralara çıktı mı ki, diye her yeri arar.\n\nOraları ararken ararken kızın üstüne çıkagelir. Bakmış ki, güzel bir kız ölü gibi yatar. Çoban kızın yaşayıp yaşamadığını anlamak için eliyle dokunduğunda kızın vücudu bir seğirir. Kızın henüz ölmediğini anlar. Hemen ipi çözer. Koşar evine, bir bulamaç pişirir, bir kaşık alır, su alır, gelir. Azıcık yedirirken, azıcık içirirken, kız canlanmaya homurdanmaya başlar. Yedirirken içirirken ayılır. Kıza sorar:\n\n— Sen necisin, bu dağ başında ne işin var?\n\nBöyle, böyle çoban bana bir iftira attı. Babam beni kesmek için buraya getirdi. Acıdı kesemedi, bırakıp gitti, diye başından geçenleri bir bir anlatır.\n\n— Şimdi ben seni salsam babanın evine gider misin?\n\n— Ben babamın evine nasıl varayım?\n\n— Öyleyse sen, bana varır mısın?\n\n— Sen de Allah’ın kulusun ben de, varırım.\n\nNikâh edip, evlenirler. Dokuz ay on gün sonra bir çocukları olur. Çocuğun adını kadın koymak ister, kocası da izin verir. “Ne İdik” koyar. Üç beş sene geçer, ikinci çocukları olur. Onun adını “Ne Olduk” verir. Birkaç sene geçer, üçüncü çocukları olur. Ona da “Ne Olacağız” adını koyar. Çocuklar böyle böyle büyürler, kocaman kocaman olurlar.&nbsp;\n\nDururken kızını kesecek olan bey, şehre iner. İşlerini bitirip evinin yolunu tutar. Yolda bir dolu olur, bir tufan olur ki sorma. Vakit de akşama yakındır, hava iyice kararır. Öte gezinirken, beri gezinirken bir dereye varır. Sel bastığı için dereden de geçemez. Öte bakar, beri bakar geçemez. Altında at ile dikilir kalır. Bakar ki, ormanın arasında taşın kökünde bir duman tüter.\n\nBu duman tüten yere bakayım, diye atını çekip varır.\n\n— Hey, ev sahibi, diye seslenir.\n\nEv sahibi dışarı çıkar:\n\n— Buyurun.\n\n— Beni misafirliğe alır mısınız?\n\nBir bakarlar ki, elbiseli bir bey.\n\n— Bizim dirliğe kanaat edersen alırız, derler.\n\nNeyse içeri alırlar. Çobanın karısı bakar ki, karşısında babası. Çok şaşırır; ama bir şey demez. Bey, kızını tanıyamaz tabii. Beyin atını da bir yere takarlar. Önce misafiri kuruturlar. Sonra yedirip içirirler. Neyse bir ara çobanın karısı çocukları ünler:\n\n— Ne İdik, Ne Olduk, Ne Olacağız!\n\n— Buyur anne.\n\nAdam:\n\n— Çok da yaşadım; ama ben böyle isim duymadım. Çocuklarınıza neden bu isimleri koydunuz, diye şaşkınlıkla sorar.\n\nÇobanın karısı anlatır:\n\n— Bak ‘Ne idik?’ ,sonra ‘Ne Olduk?’, daha ‘Ne Olacağız?’ bakalım. Evvelce neydik? Bir bey kızıydık. Bir iftira yüzünden dağa atılıp sonra çoban karısı olduk. Yarın da ne olacağımız belli değil.\n\nBey,&nbsp; çobanın karısının kendi kızı olduğunu anlar. Kızını bulmanın sevinciyle secdeye kapanır. Sarmaş dolaş olurlar. Kızını, damadını, torunlarını alarak konağına götürür. Yaşayıp dururlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Karı Koca İle Kara Adam  ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş… Vaktin birinde bir karı koca varmış. Bunlar kendi hallerinde geçinip giderlermiş. Bunların yakın zamanda bir de çocukları olacakmış. Kadın da hamileymiş.&nbsp; Bir gün bu karı koca hükümette mahkemeye giderler. Mahkemede ne olduysa olur. Kasabadan az çok harç görürler. Köye doğru yola düşerler. Dönüş yolunda çocuğun ağrısı tutar:\n\n— Şimdi nereye gidelim, diye telaşa düşerler.\n\nBir kenara ormanın içine giderler. Orada kadın doğum yapar. Bir oğlan çocukları olur. Çok sevinirler. Çocuğu beleyip sararlar. Kucaklarına alıp, yola devam ederler.&nbsp; Yolda karşılarına bir kara adam çıkar. Bu adamın elinde bir kalem ile defter varmış. Hiç başını kaldırmadan öyle ona bir şeyler yazarmış. Kavuşuverirler:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\n— Nereden geliyorsunuz?\n\n— Mahkememiz vardı. Oraya gittik. Dönerken doğum yaptık yolda, oradan geliyoruz.\n\n— Sen nereden geliyorsun?\n\n— Ben öleni siliyorum, doğanı yazıyorum.\n\n— Öyleyse bizim çocuğu da yaz, derler.\n\nKara adamdan ayrılarak yollarına devam ederler. Şöyle biraz yürüyünce çocuğun doğduğu yerde bir şey unuttuklarını fark ederler. Adam karısına:\n\n— Ben varıp alıp geleyim, sen burada dur, diye tembih eder.\n\nVarır oraya. O kara adam tam çocuğun doğduğu yerde, oturup durur. Yine yazıp dururmuş. Adam unuttuğunu oradan alıp sorar:\n\n— Bizim çocuğu da yazdın mı?\n\n— Yazdım da sizin çocuğun işi iyi değil. Sonunda seni öldürecek. Anasını alacak.\n\nAdam telaşla hemen karısının yanına gelir. Böyle böyle anlatır:\n\n— Karı, götürmeyelim bu çocuğu, buraya koyalım gidelim. Buradan, birçok çocuksuz insan geçer. Onlar alırlarsa alırlar. Almazlarsa ne çare ölür gider,der.\n\nDüşünürler taşınırlar. Sonunda çocuğu bırakmaya karar verirler. Böyle bir yazgı yaşamak istemezler tabii. Çocuğu oraya koyup giderler. Çocuk uyur, uyanır, ağlar. Dururken bir adam gelir:\n\n— Heey, çocuk sahibi diye ünler bağırır.\n\nKimse yok. Bu adamın da çocuğu yoktur. Bu sahipsiz çocuğun dağ başında öleceğini düşünür. Çocuğu alıp evine götürür. Besleyip büyütür. Neyse çocuk on sekiz, yirmi yaşlarına gelir. İş aramaya çıkar. Böyle iş ararken bir bahçecinin işçi aradığını duyar. Bahçecinin yanına varır:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\n— Amca, ben iş arıyorum. Senin işçi aradığını duydum. Çalışmaya geldim.\n\n— Sen benim eve oturup bu bahçeyi bekler misin?\n\n— Beklerim.\n\n— Amma bahçemde bir insan görürsen, diri çıkarma ölü çıkar!diye de iyice tembih eder.\n\nAnlaşırlar. Bahçe sahibi:\n\n— Şunu çapala, burayı sula, diye yapılacakları gösterir.\n\nBaşka bir yerdeki evine göçer gider. Oğlan bahçe sahibinin söylediklerini bir bir yapmaya başlar. Böyle böyle bir zaman geçer. Bir gün yine bahçede çalışırken bir çıtırtı duyar. Bakar ki, eğile eğile bir şey arayan bir adam.\n\n— Bana ağam ne dedi, diye düşünür.\n\n— Öldür, diye tembih etti ya.\n\nBir tüfek sıkıverip, öldürür adamı. Meğer ölen adamı komşular tanırmış. Toplanırlar kabre koyarlar. Aradan biraz zaman geçer. Olanlar, ölenler unutulur. Komşular toplanıp ölen adamın karısına:\n\n— Gel, sen bu ocağı söndürme. Bu oğlana var, derler.\n\nÖte anlatırlar, beri yalvarırlar kadını ikna ederler. Sonunda kadını oğlanla nikâhlarlar, varıp giderler.&nbsp; Gerdek gecesi kadının iki göğsünden de sel gibi süt patlar. Kadın komşuya koşar.\n\n— Böyle böyle, anlatır.\n\nKomşular bu işe bir anlam veremez. Varıp oğlana sorarlar:\n\n— Sen nerelisin, kimin oğlusun, anan baban kim?\n\n— Ben anamı babamı tanımam. Onlar beni bir yolun içine koyuvermişler. Bir çocuksuz adam denk gelmiş. Beni oradan almış, beslemiş büyütmüş. İş aramaya çıktım. Burada iş buldum. Böyle böyle oldu, diye anlatır.\n\nO zaman kadın kendi oğluyla evlendiğini, kara adamın söylediklerinden kaçış olmadığını anlar. Aklı başından gider.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Kader İle Tecelli",
        "text": "Zamanın birinde, Kader ile Tecelli arkadaş olmuşlar. Bir gün Tecelli, Kader’e:\n\n— Sen bir dur. Ben şu demirciye yardım edeceğim, der.\n\nDemirci, günlük çalışır çalışır, bir sarı lira kazanır; akşam getirir,&nbsp; hamına verirmiş. Ertesi gün:\n\n— Çok çalışacağım. İki sarı lira getireceğim, der.\n\nÇalışır, iki sarı lira kazanır, eve gelir. Evde hanım yok. Alıp sarı liraları tencerenin içine koyar. Adam:\n\n— Hanım komşuya gitmiştir. Varıp çağırayım, deyip komşunun yolunu tutar.\n\nBu sırada karısı da başka bir yoldan eve gelir. Karşılaşamazlar.&nbsp; Adam komşuya varıp sorar:\n\n— Komşu, bizim hanım sizde mi?\n\n— Az önce eve gitti.\n\nAdam karısını araya dursun evlerine komşularından biri gelir.\n\n— Abla, bana bir tencere lazım, der.\n\nKarısı kapaklı tencereyi, komşuya verir.\n\n— Al işini gör de getir, der.\n\nDerken adam, har har eve gelir:\n\n— Karı, bugün kazandığım iki altını şuradaki tencerenin içine koymuştum. Onu nereye kaldırdın, diye sorar.\n\n— Ulan şaşkın adam, komşu geldi. Tencere istedi. Ben de tencereyi ona verdim.\n\n— Eyvah! Gitti paralar.\n\nKadın:\n\n— Adam, beni kandırma. Bir yanlışın var galiba, diyerek adama inanmaz, gidip komşuya sorar.\n\nKomşusu:\n\n— Hayır,&nbsp; tencerede para mara yok, der.\n\nKadın kocasına söylenmeye başlayınca adam:\n\n— Bak Hanım, yarın üç sarı lira kazanacağım. Gözlerine sokacağım, der.\n\nErtesi gün sabah erkenden gider. Geç zamana kadar çat pat çalışır çalışır üç tane sarı lira kazanır. Adam paraları avucuna alıp köyün yolunu tutar. Köyün ortasından çay akarmış, üstünden köprüyle geçerlermiş. Adam koşarak eve giderken köprünün ortasında ayağı takılıp düşer. Paralar “cup” çayın içene gider.\n\n— Eyvah! Gitti paralar, deyip boynu bükük eve gelir.\n\nHanımı sorar:\n\n— Hani paralar adam?\n\n— Ah hanım, böyle böyle oldu. Paraları elime alıp geliyordum. Köprüde ayağım takıldı düştüm. Paraları çaya düşürdüm.\n\nKadın:\n\n— Ulan şaşkın adam, beni mi kandırıyorsun, diyerek yine kocasına inanmaz.\n\nAdam:\n\n— Hanım işte böyle oldu. Takdir böyleymiş.diye karısına dil döker; ama nafile.\n\nAdam iyice hırslanıp:\n\n— Bak hanım, yarın dört sarı lira kazanacağım. Sana, şunları bunları alacağım, der.\n\n— Haydi, bakalım pek de umamıyorum ya.\n\nYarın adam yine çalışır, çalışır dört sarı lira kazanır. Gelirken:\n\n— Çocuklar bir haftadır etsiz. Bir kilo et alayım, diye kasaba uğrar.\n\nEti alıp mendilin içine sarar. Mendilin ucuna da, kalan paraları bağlar. Eti götürürken, yolda su dökesi gelir. Eti oraya koyup bir çalının ardına gider. Bu sırada, yukarıdan bir karga gelip, et mendilini kapıp gider.&nbsp; Kader, Tecelli’ye:\n\n— Dur! Adamın canına tak dedirttin, artık ben yardım edeceğim, der.\n\nAdam, eve gelir:\n\n— Hanım böyle şöyle oldu, dediyse de hanımını inandıramaz.\n\nKarısı:\n\n— Halen kandırırsın beni. Karşındaki çocuk mu, diye çıkışır.\n\nAdam bir gün daha çalışır. Kazandığıyla bir balta, bir urgan, bir de merkep alıp gelir.\n\n— Kadın, ben demir işini bıraktım. Yarın oduna gideceğim. Odunculuk yapacağım, der.\n\nErtesi gün ormana gider. Bir meşe ağacını beğenir.\n\n— Bundan on yük odun çıkar. Birer liradan, on sarı lira, diye düşünüp kesmeye başlar.\n\nPat küt çat meşeyi devirir. Ağacı odun ederken,&nbsp; ucuna doğru geldiğinde kargaya kaptırdığı mendilini görür. Bir baksa ki, mendilin içindeki etleri karga yemiş, mendil parayla sallanıp durur.\n\n— Şansa bak, yahu diye sevinerek paraları alır.\n\nOdunu merkebe yükleyip köyün yolunu tutar. Gelirken pazara uğrar. Pazardan üç balık alıp eve gelir. Hayata odunları yıkıp karısına seslenir:\n\n— Hanım, hani ben bir et aldım, paraları da mendilin ucuna sardım demiştim ya. Bu gün onu buldum. Eti kargalar yemiş. Mendil, kestiğim meşenin ucunda takılı kalmış parada ucunda çıkılı. İşte paralar.\n\nKadın gözlerine inanamaz,\n\n— Doğruymuş yahu, diye de sevinir.\n\n— Hanım, gelirken üç balık aldım. Temizle de çocuklara pişirelim, der.\n\nKadın balıkları temizlerken karınlarını yarar. Bakar ki, üç sarı lira. Haa, adamın dediği doğruymuş.\n\n— Bak düşen paraları bu balıklar yutmuş, diye kocasına haber verir.\n\nO sırada tencereyi alan komşu gelir:\n\n— Komşu işim bitti. Kusura bakma, bu paralar tencerenin içindeymiş, deyip tencereyi verir.\n\nKadın kocasına yaptıklarından utanır. Adamın kazandıklarıyla mutlu mutlu yaşarlar. Kader, adama böyle yardım etmiş, Tecelliye kalsa, adam yandı.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tasa Kuşu",
        "text": "Eski zaman içinde, kalbur saman içinde, çok eski zamanlarda... Bir padişah varmış. Padişahın bir tek kızı varmış. Bu kız pek kıymetliymiş.&nbsp; Kız beş yaşına basar. Bunu yetiştirip, büyütmek için hizmetçi tutmak isterler. Tellallar çağırtılır. Herkes bu işe talip olur; ama aralarından güngörmüş bir nine seçilir. Bu nine padişahın kızını el bebek gül bebek büyütmeye başlar. Sarayda günler böyle geçerken nine boş kaldığında elini başına koyar düşünürmüş. Hep düşünceli bir hali varmış. Kız büyüyüp aklı erdikçe ninedeki bu durumu sezer. Bu halin sebebini sorar:\n\n— Nineciğim, sen niye düşünüyorsun? Ben seni her zaman düşünceli görüyorum?\n\n— Kızım benim ‘tasam’ var.\n\n— Nine, tasa neye derler bana bir anlat.\n\n— Bu bir kuştur. Bu meraktan falan ileri gelen bir şey değildir.\n\n— Nineciğim, sen bana bu kuşu alıp gelir misin?\n\n— Getiririm kızım; amma seni çok tasalara düşürür.\n\n— Hayır, nineciğim illa bu kuşu bana getir, diye diretir.\n\nNine gider. Bu kız çocuğuna kuşu alıp getirir. Kuşun da nine gibi düşünceli bir hali vardır. Bu kuşu kafese koyarlar. Burada durdukça durdukça aradan birkaç sene geçer. Bir gün Tasa kuşu dile gelir:\n\n— Ablacığım, ben de dışarıdaki kuşlar gibi uçsam, ötsem, dağlara taşlara gitsem olmaz mı? Ne olur beni salıver, diye yalvarır.\n\nKız kuşun dileğine dayanamaz. Kafesten salıverir.&nbsp; Aradan az geçer, uz geçer, bir zaman sonra kuş geri gelir. Padişahın kızını uyurken alıp götürür. Kız bir zaman sonra uyanır. Kendisini bir dağın başında bulur. Tasa kuşu:\n\n— Bacı, işte öğren ‘tasa’ diye buna derler. Daha ileride senin başına ne tasalar getireceğim, deyip uçar gider.\n\nKız orada yapayalnız kalır. Orda dururken, dururken akşam olur. Kız korkmaya başlar. Ne kadar olsa dağda bir kız çocuğu. Dağda taşta vahşi hayvanlar, kurtlar kuşlar uluşmaya bağrışmaya başlar. Bir çeşme başına gelir. Oradaki ağacın başına çıkar.&nbsp; Orada uyur kalır. Neyse sabahleyin, bir padişahın oğlu şehzade ava çıkar. Gezerken bu çeşmenin başına varır. Fakat oğlanın atı çeşmeye yanaşmaz, ürküp su içmez.\n\n— Acaba bu hayvan niye yanaşmıyor, diye çevresine bakar.\n\nBir de ne görsün, ağacın başında yetişkin güzel bir kız. Şehzade, kızı görür görmez âşık olur. Buna sorar:\n\n— İn misin, cin misin?\n\n— Hayır, in de değilim, cin de değilim. Sizin gibi bir insanım.\n\nŞehzade, kızı ağaçtan indirir. Alıp memleketine götürür. Bununla evlenir. Aradan az geçer, uz geçer… Üç çocukları olur. Böyle mutlu mutlu geçinip giderken bu kuş bir gece yine gelir. Bunlar uyurken çocukları alır, bir yere götürüp bırakır. Kızın ağzına da bir kan çalıverir. Kızı uyandırır:\n\n— Bacım ‘tasa’ diye buna derler, deyip uçup gider.\n\nNeyse sabah olur. Kalktıklarında şehzade bir bakar ki, karısının ağzı kanlı… Çocukları bir ararlar, çocuklar yok.\n\n— Bu çocukları bu karı yemiş galiba, ağzında da kanı var, diye düşünür.\n\nŞehzade telaşla anasının, babasının yanına varır.\n\n— Anneciğim, gelinin bu gece çocukları yemiş, der.\n\nAnnesi, babası:\n\n— Sen, ne diyorsun oğlum? Hiç Âdemoğlu çocuğunu yer mi? Olmaz böyle şey, diye çıkışırlar.\n\n— Hayır, yemiş. Çünkü ağzında kanı var, deyince:\n\n— Sen bunu, nereden bulduydun? Nereden aldıydın? Nereden getirdiydin, diye sorarlar.\n\nBir dağ başından getirdiğini öğrenince:\n\n— Öyleyse bu vahşi bir insan, bir hayvan, derler.\n\nBir hayvandan olmuş sanırlar.\n\n— Sen bunu nereden bulduysan, nereden aldıysan oraya götür. Başından at, derler.\n\nNeyse şehzade karısını bir mecine dağın başına alır götürür. Sırtını başını da soyup, çırılçıplak salıverir. Kadıncağız, oralarda dolaşırken, dolaşırken, üstü başı da yok... Oralarda bir yere de varamaz. Oralarda dolaşırken bir çobana denk gelir. Çobandan çamaşır ister.&nbsp; Çobana:\n\n— Kardeşim, ne olur üstündeki çamaşırların bir kısmını bana versen. Ben giysem olmaz mı, diye yalvarır.\n\nNeyse çoban, kızın haline acır. Üzerinden biraz çamaşırı soyunup kadına verir. Kadın bunu giyer, olur bir oğlan. Gide gide gider, bir şehre varır. Öyle ya başıboş, karnı aç, bir iş yeri açılmayınca olmayacak... Bir terziye varır:\n\n— Amca, beni yanına çırak almaz mısın? Karın tokluğuna çalışırım. Senden para pul istemem; yalnız karnımı duyuruvereceksin.\n\nTerzi:\n\n— Olur, alalım, der.\n\nNeyse terzi dükkânına çırak durur. Oğlan kalacak yeri olmadığından geceleri dükkânda yatar.&nbsp; Bir gece bu Tasa kuşu buraya da çıkar gelir. Oğlan uykudayken bu kuş orada ne kadar kumaş varsa hepsini yırtar, ele alınmaz bir hale koyar. Oğlanı kaldırır. Dükkânın halini göstererek:\n\n— Bak, ‘tasa’ diye buna derler, deyip pencereden uçup gider.\n\n— Hey Yarabbi! Ben patrona ne cevap vereceğim, diye düşünürken sabah olur.\n\nDururken patron gelir. Bakar ki, dükkânda yırtılmadık dağılmadık hiçbir şey kalmamış. Oğlanı eline alıp bir güzel döver.\n\n— Sen bana yaramazsın, deyip oğlanı kovar.\n\nOğlan yeni bir iş bulmak için yola düşer. Öyle ya karın doyacak… Giderken giderken bir cam dükkânına varır.\n\n— Amca, beni çırak olarak almaz mısın, diye sorar.\n\nNe bilsin her zaman bu Tasa kuşunun gelip gelip başına bela olacağını! Camcı oğlana acıyarak yanına çırak alır. Camcıda çalışmaya koyulur. Oğlan geceleri dükkânda yatar.&nbsp; Böyle camcıda çalışırken çalışırken bu Tasa kuşu bir gece yine gelir. Çırak orada uyurken içeride ne kadar cam varsa hepsini kırıp şırkar. Çırağı kaldırıp:\n\n— Bacı, işte ‘tasa’ dedikleri budur. Daha ben sana ne tasalar getireceğim, deyip uçup gider.\n\nSabahleyin patron gelir, dükkânda camların hepsi kırık, ayak basacak yer yok. Oğlanı bir güzel döver. Oradan kovar aşırır. Padişahın kızı, elini başına koyar şimdi ne yapacağını düşünür. Çaresizlik içinde gezerken yorulur bir yerde uyuyakalır. Kız uykudayken Tasa kuşu gelip kızı uyandırır:\n\n— Bacım, şimdiye kadar sana çok tasalar ukbalar getirdim. Artık sen ‘tasa neye derler?’ öğrendin. Şimdiden sonra senin kulun kölen olacağım, diyerek bunu alıp götürür.\n\nBir şehirde büyük bir apartmana indirir. Oradaki çocuklarını gösterir. Sarmaş dolaş olurlar. Şehzadenin de yolu buralara düşer. Orada karısı ve çocuklarına tesadüf edince aklı suya erer. Yaptıklarına pişman olur. Kavuşmanın mutluluğuyla şehzade, karısını çocuklarını bağrına basar.&nbsp; Tasa kuşu da bunlara o apartmanı verip vedalaşıp ayrılır. &nbsp;Şimdi orada yaşayıp dururlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Dev Karısı İle Oğlan ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Eskiden bir çiftçi varmış. Adamın bir oğlu bir de kızı varmış. Rençberlik yaparak geçinip giderlermiş.&nbsp; Derken harman zamanı olur. Harmanda düven sürerken çiftçi yorulup su ister. Testide de su bitmiştir. Çeşmeye su doldurmaya, oğlan:\n\n— Ben gideceğim.\n\n&nbsp;Kız:\n\n— Ben, diye didişip dururlar.\n\nBabaları:\n\n— Oğlum, sen gitme. Bahçeden elma yiyeceğim derken gelemezsin, dediyse de dinletemez.\n\nOğlan:\n\n— Ben çabuk gelirim, elma falan yemem, diyerek suya gider.\n\nOğlan çeşmeye varır. Su doldururken, ağacın başındaki elmaları görür. Nefsi çeker, elma yemek için ağacın başına çıkar. O arada bir heybetli bir dev karısı gelir.&nbsp; Dev karısı oğlanı görür:\n\n— Oğlum, bana ak elinle bir elma verir misin, der.\n\n— Oğlan bir elma atar.\n\n— O yere düştü, der.\n\n— Bir daha atar.\n\n— O çamura düştü, der.\n\nBir daha atar.\n\n— O eşek satırına düştü, der.\n\nDev karısının maksadı oğlanı yakalayıp yemekmiş. Dev:\n\n— Oğlum, elmayı ak elinle bana uzat. Ben oradan alayım, der.\n\nOğlan elmayı uzatıverince elinden tutup indirir. Bunu bir çuvala katar, çuvalı da arkasına yüklenir, yola düşerler. Giderken, giderken... Dev karısının su dökesi gelir. Çuvalı bir kenara koyup bir çalının ardına gider. Çocuğun cebinde bıçak tılsımı vardır. Dev karısının ayrılmasını fırsat bilip onunla çuvalı keser. Çuvalın içine biraz çaltı dikeni doldurur, oradan uzaklaşır. Dev karısı geri dönüp çuvalı yüklenir. Eve giderken, çaltının dikenleri sırtına batar.\n\n— Ak oğlum güzel oğlum cimcikleme, der.\n\nBöyle böyle eve gelip çuvala bir bakar ki içi çaltı dikeni dolu.&nbsp; Hemen geri dönüp, çeşmenin başına gelir. Bakar ki, çocuk da Ben dev karısını atlattım, diye yine elma ağacının başında elma yiyip durur.\n\nDev karısı başka bir kılıkta görünerek, çocuktan elma ister:\n\n— Ak oğlum güzel oğlum, bana bir elma atı versene.\n\n&nbsp;Oğlan atar. O çamura düştü diğeri pisliğe düştü derken:\n\n— Ak oğlum, şunu ak elinle uzatıver de oradan bari alayım, der.\n\nÇocuk uzatıverince çocuğun elini tutup çeker, yere indirir. Çuvala katar evine götürür. Evindeki odalardan birine bunu koyup kilitler.&nbsp; Dev karısının bir kızı varmış. Kızına:\n\n— Bu oğlanı yarın yatıracaksın ‘Başındaki bitine bakıvereyim.’ derken keseceksin. Ben gelinceye kadar pişireceksin.\n\n— Organlarını da kapıya as. Ben geldiğimde ‘Haap’, deyiverip yiyeceğim, diye tembih eder.\n\n— Tamam mı?\n\n— Tamam.\n\nDev karısı yine gezmeye gider.&nbsp; Bu konuşmaları oğlan yan odadan duyar. Kıza bir oyun düşünür. Kız annesinin dediklerini bir bir yapmaya başlar. Önce bıçağını, satırını hazırlar. Sonra oğlana:\n\n— Gel senin başına bitine bakıvereyim. Başında bit vardır, onu temizleyeyim.\n\n— Dur! Önce ben seninkine bakıvereyim. Sonra sen benimkine bak.\n\n&nbsp;Kız oğlana inanıp kafasını yere uzattığında, kızı kesip atar. Etlerini bir tencereye doldurup ocağa koyar. Memelerini de kapının arkasına asar. Dev karısı akşam olunca gelir. Bakar ki organlar kapının arkasında asılı.\n\n— Haap, deyip yutuverir.\n\nİçeri girip bakar ki, kızı yok, ocakta bir tencere kaynayıp durur. Tencereye bakar, kızı orada pişmekte. Oğlan ortalıkta yok.&nbsp; Dev karısı öfkelenir.&nbsp; Oğlanı bulmak için hemen yola çıkar. Oğlana yetişir. Oğlan önde o arkada kaç bakalım, kovala bakalım... Oğlan yorulur, büyük bir kavak ağacının başına çıkar. Dev karısı oğlanı oraya sıkıştırır. Oğlanı yakalayıp öldürecek. Oğlana:\n\n— Oğlum hastayım yardım et. Gel yemek yiyelim, şöyle böyle bir şeyler der; ama oğlanı aşağıya indiremez.\n\n— Oğlum oraya ben de çıkayım sen nasıl çıktın, diye sorar.\n\nOğlan:\n\n— Ben bir demiri kızdırdım arkama koydum hoplayıp çıkıverdim, der.\n\nAhmak dev oğlana kanar da söylediklerini yapmaya başlar. Demiri kızdırır kızdırır da arkasına koyup bir hoplar... Demir deve çakılıp kalır. Dev ölür, oğlan da kurtulur.&nbsp; O rençper de oğlunu aramaya çıkmış. Geç vakit oğlu önünden gelmiş...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Devleri Korkutan Korkak",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Çok uzun yıllar önce bir yörede Ahmet adında çok fakir bir adam yaşarmış. Ahmet’in üç tavuğu varmış. Bu üç tavuğun yumurtasını satar, çoluğunun çocuğunun geçimini kıt kanaat sağlamaya çalışırmış. Böyle böyle geçinmeleri gün geçtikçe zorlaşır. Bunun üzerine Ahmet\n\nVarıp gurbete gideyim. Biraz para kazanayım diye gurbetin yolunu tutar.\n\nGiderken giderken tabi yolda susar. Yol kenarında bir çeşmeden su içer. Orada bir kama bıçak görür. Kamayı alır bakar ki üzerinde ‘Doksan dokuz kanlı’, yazılı kama bıçağı alıp, çayıra saplar. Kendisi de oraya uzanıp yatar. Oranın yakınlarında devler varmış. Bu devler içeceği suyu bu çeşmeden büyük meşinlere doldurur giderlermiş. Devin birisi yine meşini alır su doldurmaya gelir. Bakar ki biri orada yatar, yanında bir kama bıçak çakılı üzerinde “Doksan dokuz kanlı” yazıyı görünce korkar. Tam o sırada devin kığıştısına adam uyanır. Bakar ki görülmedik bir şey korkuyla:\n\n— Allah, Allah, Allah diye yerinden doğrulur. Dev de bunun büyük bir yiğit olduğunu sanarak. Ona burada ne aradığını sorar. O da çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için para kazanmaya çıktığını anlatır. Dev de:\n\n— Gel sen bizimle çalış sana kazandığın paranın iki katını verelim, deyince adam sevinir.\n\nBeraber devlerin yaşadığı mağaraya varırlar. Orada bir dev daha vardır. Bunlar beraber yaşamaya başlarlar. Bir iki gün geçer. Ahmet Ağa:\n\n— Bugün suyu ben getireyim, diye teklif eder.\n\nDevler de:\n\n— Sen bu kocaman meşini nasıl taşırsın, olmaz falan dedilerse de Ahmet Ağa inat eder.\n\n— Getiririm, deyince meşini verirler suya gönderirler.\n\nAhmet Ağa yüz elli iki yüz kiloluk suyu nereden taşısın? Meşinin içine beş on kilo su doldurup getirir.&nbsp; Devler:\n\n— Len arkadaş hani getirdiğin su, diye sorunca Ahmet Ağa:\n\n— Ulan arkadaşlar siz bununla nasıl geçim yürütürsünüz? Yolun yarısına gelince susadım bir içtim işte meşinde bu kadar su kaldı, der.\n\n— Devler birbirlerine bir bakışırlar.\n\n— Bu bizden de beter bir içmede meşindeki suyu bitirmiş diye düşünürler.\n\nErtesi gün oduna gidecekler. Ahmet Ağa:\n\n— Bugün oduna ben de gideyim diye onlara katılır.\n\nBirlikte urganları alıp, yakındaki bir koruluğa varırlar. Ahmet Ağa:\n\n— Her gün böyle odun taşımayla baş mı olur? Siz bir durun, deyip urganı alır orada kurumuş bir meşe kütüğüne urganın bir ucunu bağlar, büyük bir koruluğu urganla çevirir öbür ucunu da oradaki bir kuru kütüğe bağlar.\n\nDurumu gören devler:\n\n— &nbsp;Arkadaş ne yaparsın sen böyle, diye sorunca Ahmet Ağa:\n\n— Koruluğu eve götüreceğim, deyip urganı bir asılır.\n\nUrganın iki ucundaki kuru kütükler çatır çatır göçer. Devler korkarlar:\n\n— Aman arkadaş dur, deyip elinden urganı alırlar.\n\n— Bu koru bize her zaman lazım, deyip biraz odun yükleyip inlerine dönerler.\n\nAkşam olup yatarlar. Devler bir yere çekilip:\n\n— Arkadaş bu adam beter bir adam, biz bununla baş edemeyiz. Bak bir meşin suyu bir seferde içti. Elinden almasak koruluğu götürecekti. Biz buna yeterince altın verip başımızdan savalım, diye kararlaştırırlar.\n\nSabah olunca Ahmet Ağa’ya:\n\n— Ahmet Ağa sağ ol bizim işimizi gördün. Bizim işimiz bitti. Al sana bir torba altın. Bunu götür çoluğunla çocuğunla ye, derler.\n\nBir torba altını gören Ahmet Ağa sevinir. İçinden de:\n\n— Yaptığım planların da çok faydası oldu, diye düşünmüş.\n\nAhmet Ağa bir torba altını alıp çıkaracağında:\n\n— Ağalar siz de Pazar gün gelin de, size bir tavuk vereyim. Hediyem olsun, diyerek ayrılır.\n\nGele gele evine gelir:\n\n— Ooo! Ahmet Ağa hoş geldin beş gittin; artık zengin biri olarak yaşamaya başlar.\n\nNeyse Pazar gün olur. Devlerden biri Ahmet Ağa’dan tavuk almak için yola çıkar. Giderken yolda bir çobana rast gelir.&nbsp; Ahmet Ağa’nın orada ne yapacağından korkan dev, bu çobanı yanına arkadaş almayı düşünür. Çobana:\n\n— Arkadaş burada bizim Ahmet Ağa var ya bana arkadaş ol da oraya gidelim, deyince çoban:\n\n— İşte Ahmet Ağa’nın evi şurası, diye gösterir.\n\nDev:\n\n— Aman arkadaş ben bu adamdan korkuyorum gel birlikte gidelim, diyince çoban içinden:\n\n— Kocaman dev Ahmet Ağa’dan neden korksun ki, diye düşünerek birlikte giderken, dev belindeki urganın bir ucuna da çobanı belinden bağlar.\n\nÇoban:\n\n— Ulan arkadaş sen hiç korkma o bizim memleketin en korkak adamıdır, dediyse de dev inanmaz.\n\n— Ulan arkadaş senin bildiğin gibi değil. O bizim bir meşin suyu bir içmede bitirdi. Koyuversek koca koruyu alıp götürecekti, diye çobana yalvarır.\n\nÇoban da onu kıramaz, Ahmet Ağa’nın evine gelirler.\n\nAhmet Ağa devin geleceğini bildiği için evin damına bir el değirmeni kurar evin damında beklemektedir. Gelip Ahmet Ağa’ya:\n\n— Leyn Ahmet Ağa! Misafirin var. Arkadaşa söz vermişsin, tavuk almaya geldi, deyince değirmenin başında hazır duran Ahmet Ağa:\n\n— Be hey anasını… tavuğunu, deyip değirmeni kayır kayır çevirmeye başlar.\n\nBunu duyan dev:\n\n— Allah Allah, deyip çobanı da belinde urganla sürüyerek kaçar.\n\nTabii koca devin ardında sürünen çoban ölür. Dev har soluk mağaraya iner. Arkasından küt çobanın cesedi düşer. Bunu gören öbür dev:\n\n— Bu da ne arkadaş, diye sorar.\n\n— Arkadaş korktuğumuz başımıza geldi. Oraya vardım. İşte bu çobanı da yanına arkadaş olarak aldım. Hatta kaçar falan diye belinden urganı bağladım. Ahmet Ağa’nın evine vardık. Çoban “Leyn Ahmet Ağa misafirin var” deyince Ahmet Ağa “Be hey anasını tavuğunu, deyip başladı dişlerini çatırdatmaya. Ben de hemen kaçtım. Elinden zor kurtuldum. Kaçmasam beni yiyecekti, der.\n\nDün oradan geçtim. İkisi geçinip gider. Yazık çobancağız ölmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Ali Cengiz Oyunu",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, sivrisinek imam, deve berber iken, ben anamın beşiğini çıngır mıngır sallar iken... Böyle duymuştum.&nbsp; Bir ihtiyar kocakarı ile bir de oğlu varmış. Oğlu cahil, benim gibi saf biriymiş. Kadın çaresizlik içinde öte beri başvurur:\n\n— Bu çocuğu ne yapayım, nasıl yetiştireyim, nasıl okutayım, diye düşünür.\n\nBir türlü bir çare bulamaz.&nbsp; Biri:\n\n— Abla, sen bu çocuğu Of dağına götüreceksin. Off of, diye bağıracaksın. Dağ yarılacak. Oradan bir Arap çıkacak. O Arap’ a teslim et, çocuğun okur, diye bir yol gösterir.\n\nKadın söylenenleri bir bir yapmaya başlar. Gide gide Of dağına varır.\n\n— Off of, diye bağırır.\n\nDağ yarılır. Bir Arap çıkıp:\n\n— Ne istiyorsun kadın sen, diye sorar.\n\n— İşte, oğlum! Okutmak için getirdim.\n\n— Teslim et çocuğu bize.\n\nKadın çocuğu teslim eder:\n\n— Çocuğu ne zaman alabilirim?\n\n— Kırk gün sonra gel al, der Arap.\n\nDağın yarılan yerinden içeri girerler. Dağ kapanır. Varsa ki, kocaman bir ova, ovada birçok at çakılı. Ortada yetişkin bir kız çocuğu oynuyor. Varırken o kız:\n\n— Ulan insanoğlu, babam seni de mi aldı geldi, der.\n\nÇakılı atları işaret ederek:\n\n— Bak gördün mü? Bunların hepsi senin gibi insandı. Babam sana, ne öğretirse öğretsin, sorarsa ‘Öğrenmedim’ diyeceksin. Döver, söver; ama yine de öğrenmedim de. Öğrendim, dersen bunlar gibi at olursun, diye tembih eder.\n\nArap çocuğu okutmaya başlar. Çocuk, bu nasihati her ne kadar tutmaya çalıştıysa da, bir gün:\n\n— Öğrendim deyiverir. Der demez de at olup oraya çakılır. Arap’ın kızı gelip sorar:\n\n— Neden böyle oldu? Nettin sen?\n\n— İşte oldu. Dövmeye, sövmeye dayanamadım.\n\nOğlanın bu haline acıyan kız bir çare düşünür:\n\n— O zaman, benim yakın zamanda düğünüm var, evleneceğim. Düğünde illa sana bineceğimi söylerim. Falan nehri geçerken, sen su içmek için kafanı eğ aşağıya, ben gemi gevşetivereceğim. O zaman, sen ne marifetin varsa göster kurtul. Bir daha ele geçme.\n\nBir gün düğün kurulur. Arap’ın kızı söylediği gibi:\n\n— Ben, falan ata bineceğim, diye tutturur.\n\nArap:\n\n— Kızım o at delidir, yenidir; o ata binilmez, dediyse de, kızı:\n\n— İlla da ben bu ata bineceğim, diye ısrar eder.\n\nSonunda getirirler, ata biner, yola çıkarlar. Düğün alayı nehre varır. Tabii suyun içinden geçtikleri için, atın gemini kıza verirler:\n\n— Kızım, geme iyi sahip ol. Gemi hiç gevşetme. Suyun ortasına varınca, vur ata kırbacı çabucak geç, diye de tembih ederler.\n\nSuyun ortasına varınca, at su içmek için eğilir; kız da gemi gevşetiverir. O zaman at olan oğlan da ne marifeti varsa göstermeye başlar. Bir balık olup dalar denize.&nbsp; Arap arkasından, bir yılan balık olup atlar. Bir zaman kovalamaca sürer. Yakalanacağı anda, güvercin olup uçar. Bu esnada, Arap da, bir şahin olup kalkar. Güvercin, bir sarmaşık olur. Bir ağaca sarılır. O da bir balta olup, başlar kesmeye. Tekrar bir güvercin olup yine uçar. Arap da şahin olup, başlar kovalamaya. Güvercin gide gide gider. Padişahın sarayının üstüne varınca, bir gül olup, bacadan aşağıya atar kendini.&nbsp; O da arkasından, gülün sahibi sıfatında, saraya girer. Bakar ki, padişahla, kızı oturup dururmuş.\n\n— Padişahım, kızınız gülümü aldı. Koynuna koydu versin, der.\n\nKız:\n\n— Hayır, almadım, dediyse de dinletemez.\n\n— Aldın, almadım, diye tartışırlar.\n\nDerken padişah araya girip kızına sorar:\n\n— Kızım gülü aldın mı?\n\n— Almadım.\n\n— Kızım aldığını söylüyor. Bak, bakayım şu koynuna!\n\nKız, elini koynuna soktuğu zaman, gül bir avuç darı olup, yere dökülür. Arap bu ara, bir gurk tavuk olup, başlar darıları toplamaya. Padişah:\n\n— Bakalım acaba ne olacak, diye bir tane darının üstüne ayağını basar.\n\nPadişahın ayağı sallanmaya, gıdıklanmaya başlar. Ne var diye ayağını kaldırdığında, darı bir tilki olur. Orada tavuğu yer, kurtulur. Tilki genç, yakışıklı bir delikanlı olarak eski haline döner. Padişahın kızı da, oğlanı görür görmez âşık olur. Padişah kızını, bu delikanlıya verir. Kırk gün kırk gece düğün yaparak iki genci evlendirir. Darısı diğer delikanlıların başına...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Çok eskiden bir ailenin bir kız çocuğu varmış.&nbsp; Bu kızın her gün penceresine bir kuş gelir:\n\n— Sen kırk gün cenaze bekleyeceksin, kırk birinci gün muradına ereceksin, der der gider.\n\nKız:\n\n— Acaba, ‘Kırk gün cenaze bekleyeceksin, kırk birinci gün muradına ereceksin’ demenin manası nedir, diye düşünür durur.\n\nNeyse bir gece bu kuş gelir, kızı alıp denizin ortasında bir binaya götürür. Binanın içinde bir yatır vardır. Yatırın üzerindeki örtüyü bir kaldırır bakar ki, altında cenaze. Üzerini yine örter:\n\n— Bu, benim talihimmiş. Bir kuş bana böyle böyle diyordu. Kırk gün bekleyeyim. Bakayım, bunun sonunda ne murat var, diye düşünüp cenazeyi beklemeye başlar.\n\nBu cenazeyi beklerken beklerken denizin ortasında günler böyle geçip gider. Kırkıncı gün binanın yakınından bir gemi geçer. Gemiye el edip durdurur. Öyle ya kırk gündür yalnız başına kalmaktan sıkılır. Gemidekilere:\n\n— Bana bir köle satar mısınız, der.\n\n— Parayla değil mi köle çok.\n\n— Satarız, derler.\n\nOnlardan bir cariye alır. Bu cariyeye:\n\n— Bacı,&nbsp; ben kırk gündür cenaze bekliyorum. Üstüm başım koktu, temizlenip geleyim. Ben dönünceye kadar bu cenazeyi sen bekle, der.\n\nCariye cenazenin başını beklemeye başlar.&nbsp; Kız cenazenin başından ayrıldığında ölü uyanır, ayağa kalkar. Başında cariyeyi görünce sorar:\n\n— Kırk gündür beni sen mi bekledin?\n\n— Evet, ben bekledim.\n\n— Demek ki seni, bana Allah yolladı. Ben, seninle evleneceğim.\n\nOğlan cariyenin sözlerine inanır. Kırk gün kırk gece düğün edip, evlenirler. Kız, bunların hizmetçisi olur.&nbsp; Bunlar böyle yaşayıp giderlerken oğlan gurbete çıkmak ister. Yola çıkarken sorar:\n\n— Karıcığım, ben gittiğim yerden sana ne getireyim?\n\n— Bana kırk katır, kırk satır getiriver.\n\nGemiye bineceğinde hizmetçileri olan kızla karşılaşır.\n\n— Sana ne getireyim?\n\n— Bana sabır taşı getiriver.\n\nAdam yola çıkar. Gemiyle giderken:\n\n— Acaba bu kız, sabır taşını ne edecek, diye düşünür.\n\nAdam işlerini bitirir,&nbsp; ısmarlananları da alıp geri döner. Dönüşünde kırk katır, kırk satır ile sabır taşını getirip verir. Acaba bu taşı ne edecek, diye kızı takip eder. Kız sabır taşlarını alıp, odaya girer. Sabır taşlarını bir, bir eline, bir öteki eline koyar. Anlatmaya başlar:\n\n— Ey sabır taşı! Benim pencereme bir kuş geldi. ‘Kırk gün bir cenaze bekleyeceksin, kırk birinci gün muradına ereceksin’, dedi. Beni buraya getirdi. Ben bunun sonu ne olacak diye bu cenazeyi kırk gün bekledim. Kırkıncı gün cariyeyi cenazenin başına bıraktım. Çamaşırımı değiştirmeye gittim. Döndüğümde bu cenazeyi bir delikanlı olarak buldum. Cariye de onun hanımı olmuş. Delikanlı kırk gün kırk gece düğün etti onunla evlendi. Ben buna nasıl sabredeyim? Buna sabır olur mu, diyerek sabır taşına dert yanar.\n\nSabır taşı kız dert yandıkça, dert yandıkça, başlamış her tarafından çatlamaya. Sabır taşı elden ele geçtikçe, çatladıkça, çatladıkça... Taş parçalanı.\n\n— Ya, sabır taşı! Bak sen bir saat bile dayanamadın. Ben nasıl dayanırım buna, diye söylenirken oğlan da, bunları anahtar deliğinden izler.\n\nHani, sabır taşını kız ne edecek diye merak ediyor ya. Taşın çatlayıp patladığını, kızın dert yandığını duyup; görür. Böylece oğlan işin aslını öğrenir. Kırk katırı birbirine bağlar. Karı diye aldığı cariyeyi de katırların kuyruğuna bağlar. Katırlara da basmış, satır dedikleri de sopayı. Katırlar haydi bakalım... Cariye ezilip bozulup gider. Böylece cezasını görür. Oğlan sabreden kızla evlenir. Kız böylece sabrının muradına erer. Onunla geçinip dururlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Manisa",
        "title": "Div (Dev)",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; DİV (DEV)\n\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Ülkenin birinde üç gardeş varmış. Bunların babalarından galan bi elma tarlaları varmış. Bu aile böylece bu elma tarlasından geçinip gidelermiş.\n\n\nGünlerden bi gün bu elma tarlasına bi div gelmiş. Bunların elma tarlalarına zarar vermeye başlamış. Bunlar divi öldürmeye karar vermişler. Büyük oğlan:\n\n\n— Siz durun, ben divi furen* gelen, demiş. Neyse büyük oğlan ertesi gün gitmiş,&nbsp;div elmaları yerken görmüş. Divin yanına varınca korkup geri dönmüş. Gardeşlerine:\n\n\n— Yok, ben divden korktum, divi furamadan geldim, demiş. Ortanca oğlan:\n\n\n— Ben, onu fururum, demiş. Bu da gitmiş, korkup geri gelmiş. Sıra gelmiş güççük oğlana! Güççük oğlan:\n\n— Onu, ben fururum, demiş. Gardeşleri bunun yapacağına inanmamışlar. Ama ertesi gün güççük oğlan gitmiş. Elma tarlasında divi beklemeye başlamış. Saklanmış, iyiyce gizlenmiş. Div gelince uygun anı gözletmeye başlamış. Div elmaları yerken bi furmuş, onu fena yaralamış. Div yaralı yaralı oradan kaçmaya başlamış. Sonunda yaralı div bi guyuya saklanmış. Güççük gardeş hemen diğer gardeşlerine haba verip hep beraba guyunun başına gelmişler. Div bi biçimde guyunun aşasında duruyomuş. Kim guyuya incek derken güççük oğlan:\n\n— Ben inerin, demiş. Bunu ipnen aşaya sallamışlar. Güççük oğlan divin yanına varınca div:\n\n— Fur, canımı al gari, demiş. Oğlan da:\n\n— Ben bi sefe fururum, başka furmam, deyince divin canı çıkıvemiş. Sonra nasıl olduysa guyunun içinden bi kapı açılmış. Bi bakmış içerde dünya gözeli bi gız. Güççük oğlan:\n\n— Bu, en büyük abimin, demiş. Sonra onu ipnen yukarı yollamış. Sonra ilerlemiş, bi kapı daha açılmış, orda da ötekinden daha gözel bi gız:\n\n— Bu da ortanca abimin olsun, demiş. Onu da ipnen yukarı yollamış. Tekrar ilerlemiş. Bu sefe bi kapı daha açılmış. Ordaki gız hepiciğinden daha gözelmiş, dünyalar gözeliymiş.\n\n— Aha, bu da benim oluvesin gari, demiş. Onu da yukarı çıkarmışlar. Emme kendi tam yukarı çıkarkene ağabeyleri ipi kesivemiş. Oğlan guyuya düşmüş, orda galmış. Sonra oğlan ne yapsın. Bi yol bulmuş, kapılardan geçerek ilerlemiş. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Ne kadar yol gittiğini, ne kadar zaman geçtiğini kendi de bilememiş. Neyse bi ülkeye gelmiş en sonunda.\nGüççük oğlanın geldiği bu ülke o kadar gözelmiş ki cennet gibiymiş. Yemyeşil tepeler, dağlar, ağaçlar, ormanlar… Gürül gürül akan çaylar, dereler, ırmaklar… Sonra oğlan bi ağacın altına gelmiş.\n\n— Dur, bu ağacın altında güççük dinnenem, uyuyem, demiş. Tam uyucakken ağaçta guş yavrularının çığırtısını, bağırtısını duymuş. Guş yavruları çıyak çıyak ediyomuş. Bi bakmış, yılanın biri guşları yimeye gidiyo. Kalkmış, usulca yılana yaklaşmış. Yılanın kafasını ezip, öldürüvemiş. Bi zaman sonra guşların anası gelmiş. Nasıl alduysa Allah, guşların yavrularına dil vermiş, yavrular konuşmaya başlamış. Yavrular annelerine:\n\n— Ana! Bu oğlan, yılan yiyecekken bizi yılandan kurtardı, demişler. Ana guş:\n\n— Her sene benim yavrularımı bu yılan yirdi, şimdi dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan bu arada yerin yedi&nbsp;kat altında olduğunu öğrenmiş. Bu durum karşısında oğlan guşa:\n\n— Yerin bu yedi kat altından kurtulmak dilerim, demiş. Guş, oğlanın yeryüzüne çıkma isteğini kabul etmiş. Ancak bunun için:\n\n— Yedi&nbsp;gova et ve yedi&nbsp;gova su gerekli, demiş. Genç de:\n\n—Tamam, diyerek oradan ayrılmış. Gide gide bi çeşmenin yanına varmış. Çeşmenin başına varınca ne görsün! Divin biri bi gızı kaçırıyo. Gız feryat ediyomuş, gız divin elinden kurtulamıyomuş. Sonra genç, divin üzerine atlamış, gızı divin elinden kurtarmış. Sonra gız, oğlanı babasının yanına götürmüş. Adam, ülkenin varlıklılarındanmış. Oğlanın bu davranışına çok sevinmiş ve ona:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan da yedi gova su ile yedi gova et istemiş. Adam hemen istediklerini vermiş ve oğlan elindekilerle guşun yanına gelmiş. Guşun sağ kanadına yedi gova eti, sol kanadına yedi kova suyu koymuş, üstüne de kendisi oturmuş.\n\nOğlanla guşun yolculuğu başlamış. Yeryüzüne doğru yolculuk ederkene oğlan guşun ağzına bi et veriyomuş bi su, tam yedinci kata çıkarken et tükenivemiş. Oğlan hemen bacağının arkasından bi parça et koparıp guşun ağzına vemiş. Guş bunu anlamış, o eti yimemiş, ağzında tutmuş ve oğlanı yeryüzüne çıkarmış. Oğlan yeryüzüne çıkınca yürümeye başlamış emme yürüyememiş. Ayakları uyuşmuşmuş. Bu arada guş ağzındaki parçayı da geri yapıştırmış. Ayak eskisinden daha sağlam olmuş.\n\nOğlan, ülkesine varınca bi bakmış, kendisi için ayırdığı gızı başkasına düğün ediyolar. Yalnız bu arada o bi sarrafın yanına çırak olarak girmiş. Bi ara ustasından izin isteyip dükkândan ayrılmış. Düğün yapılırken bi anda düğün yerini atlı bi oğlan birbirine gatmış, ortalığı dağıtmış, gelini de kaçırmış. Herkes bu işe çok şaşırmış. Bunu yapanın kim olduğunu bilememişler. Sonra az gittikten sonra oğlan dükkâna geri gelmiş. Ustası da:\n\n— Ya oğlum, sen yokken burda neler oldu biliyon mu? Ortalığı genç bi oğlan savaş meydanına çevirdi, gızı da kaçırdı, demiş. Oğlan gülerek:\n\n— O bendim usta, demiş. Ustası da:\n\n— Hadi oğlum hadi, işine bak, demiş. Sonra oğlan işten ayrılmış ve sevdiği gızı da alıp çok uzaklara gitmiş.\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n*furen: Vurayım\n\n(Kaynak Kişi: Fadime GÖKBOYA, 1920 Kula/Manisa doğumlu, ümmî (okuyazar değil), Manisa’nın Kula ilçesi Güvercinlik köyünde yaşıyor, masalı büyüklerinden öğrenmiş, masal 2005’te derlendi.)\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Elma Kurdu",
        "text": "Varmış yokmuş, bir padişah varmış. Vakti zamanında padişahlar devriye gezerlermiş. Bu padişah da lalasıyla beraber bir zenginin evine misafir olmuş. Ev sahibinin de çok telaşı varmış; içeri gider gelir, bir taraftan da bunlara hizmet eder. Padişah sorar:\n\n-Oğlum, nedir senin telaşın? Bu kadar çok gidip geliyorsun.\n\n-Hocam, benim işim var.\n\n-Nasıl işin?\n\n-Böyle böyle... Kölen doğum yapıyor. Gidip ona hizmet ediyorum.\n\n-Pekala evladım, çok iyi.\n\nÇocuk doğar. Bu padişah remil atar, bakar; bu çocuğu evlendiği gece kurt yiyecek. Bu padişah der ki:\n\n-Biz seninle kardeş olalım. Sen bu oğlanı hemen everme, everdiğin zaman da bana haber ver.\n\n-Peki kardeş.\n\nBunlar kardeş olurlar. Padişah kalkar gider. Bu çocuk da gel zaman git zaman büyür. Askerliğini yapar. Sürü sahibi tabii et yer, süt içer, yoğurt yer, kaymak yer, tezce büyür. Çocuk askerden dönünce annesi der ki:\n\n\"Bu çocuğumuzu artik everelim.\"\n\n-Everelim\n\nKız isterler. Hazırlanırlar. Padişaha da haber verirler. Bu padişah, iki alay asker alır gelir. Evin etrafını askerler çevirir. Eve lamba asarlar ki, kurt gelip çocuğu yemesin. Bu çocuk gerdeğe girer. Cebinden bir elma çıkarır, keser, yer, ortasını yere atar. Yere atar atmaz içinden bir kurt çıkar, hemen büyür, bu çocuğu yer. Askerler bütün gece dışarıda beklerler. Sabah olunca kapıyı açar bakarlar; öküz kadar bir kurt çocuğu yemiş, orada bekliyor. Ellerini dizlerine çarparlar:\n\n-Biz bu kadar masraf ettik, bu kadar emek çektik; elmanın içindeki kurt büyüdü, çocuğu yedi\".\n\nCenabı Allah’ın yazısı değişmedi.\n\nYedi içti, muradına geçti.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Gül Sinan’a Neyledi, Sinan Gül’e Ne Etti?",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, Gül ve Sinan diye iki insan varmış, bunlar evlenmişler. Az geçinmişler, uz geçinmişler. Derken bir gün araları açılmış. Araları açılınca, Gül’ün bir tılsımı varmış. Asayı birbirine çakmış:\n\n— Yarabbi benim erkeğim köpek olsun, demiş.\n\nAllah ecrini vermiş. Sinan köpek olmuş. Kadın, kocasını köpek olarak evde beslermiş. Evde beslerken beslerken, bir gün Sinan asayı ele geçirmiş. Bu asayı birbirine çaktığında, kendisi adam;&nbsp; ailesi köpek olmuş...&nbsp; Bu hikâye böyle giderken, ‘Gül Sinan’a neylemiş? Sinan, Gül’e ne etmiş?’, bilen kimse kalmaz.\n\nÖyle ya bu hikâye, çok eski bir zaman hikâyesi. Belki dokuz yüz senelik, bin senelik bir hikâye. Adamın biri:\n\n— Acaba ‘Gül Sinan’a neylemiş, Sinan, Gül’e ne etmiş’ bilen var mı öğreneyim, diye merak etmiş.\n\n— Bunu bilse bilse, memleketin en yaşlı adamları bilir, diyerek yola çıkmış.\n\nMemleket memleket, dolaşa dolaşa… Yaşlı kim vardır ararken, biri:\n\n— Filan memlekette, yaşlı bir adam var. İki yüz yaşında. Sen gideceksin, bu adamı bulacaksın. Gül Sinan’a neylemiş, Sinan Gül’e ne etmiş? Belki bu adam bilir. Ondan öğreneceksin, diye yol göstermiş.\n\nAdam, tarif edilen yere varıp; iki yüz yaşındaki adamı bulmuş. Kır saçlı, sakalı uzun, biri…\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\nAdama:\n\n— Amca, eski zamanda Gül ve Sinan diye iki insan varmış. Bunlar karı kocaymış. Bunlar birbirlerine tılsım yapmışlar. Bunların ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını, bir bilen yok. Sen, bunu duymadın mı? İşitmedin mi, Gül Sinan’a neylemiş, Sinan Gül’e ne etmiş? Bunlar ne etmiş de böyle derler, diye sormuş.\n\nKır saçlı adam, karısına:\n\n— Karı, kalkıver bakayım. Şurada benim kitabım vardır. O kitabı getiriver.\n\nKadın kalkmış, dolaptan, bir kitap alıp gelmiş. İki yüz yaşındaki adam bir bakmış:\n\n— Hanım, benim istediğim kitap bu değil. Öteki kitabı getir, demiş.\n\nKadın:\n\n— Ben senin maskaran değilim. Ben bilip, bulamayacağım. Kalkıver, hangisiyse al, bak, diye adamı azarlamış.\n\nİki yüz yaşındaki adam:\n\n— Neyse kardeş, ben bilemeyeceğim. Memlekette, benim büyük kardeşim var. Dört yüz yaşında. Git ondan öğren, diyerek&nbsp;göndermiş.\n\nAdam gitmiş, o memlekete de varmış. Oradakilere:\n\n— Burada dört yüz yaşında bir dede varmış. Kimdir bu, diye sormuş.\n\n— Filan adam, diyerek adamı, yanına iletmişler.\n\nBakar ki, bu adam iki yüz yaşındaki kardeşinden daha genç.\n\n— Allah Allah! ‘Ben iki yüz yaşındayım’ diyen adam, saçı sakalı ağarmış, yaşlı bir dedeydi. ‘Benim büyük kardeşim’ dediği dört yüz yaşındaki adam, ondan daha genç, bu nasıl olur, diye düşünmüş.\n\nBu dedeye de sormuş:\n\n— Amca, Gül, Sinan’a neyledi? Sinan, Gül’e ne etti?\n\nDört yüz yaşındaki adam da:\n\n— Hanım, benim kitabı al da gel, bakalım, demiş.\n\nHanımı bir kitap alıp gelmiş, kocasının önüne koymuş.\n\n— Hayır, bu kitap değil, başka bir kitap olacak.\n\nKadın gitmiş. Başka bir kitap alıp getirmiş.\n\n— Hayır, bu da değil. Başka kitap al da gel.\n\nBunu üç beş sefer tekrarlayınca, kadın yüzünü çevirmiş:\n\n— Ben bilemeyeceğim, kalkıver öyleyse kendin bul, demiş.\n\nBu adam da:\n\n— Bunu ben bilemeyeceğim, diyerek altı yüz yaşındaki, kardeşine havale etmiş.\n\nAdam, oradan da ayrılmış. Araya araya altı yüz yaşındaki adamı bulmuş. Bu adam delikanlı, daha yenice bıyıcağı terlemiş; on sekiz, yirmi yaşında bir genç gibidir. Adam şaşırmış:\n\n— Allah Allah!.. İki yüz yaşındakinden, dört yüz yaşındaki kardeşi daha genç. Altı yüz yaşındaki kardeşimiz’ dedikleri bir delikanlı. Bu nasıl olur, diye düşünmüş.\n\nBu adama da sormuş:\n\n— Gül, Sinan’a neyledi? Sinan, Gül’e ne etti?\n\nAltı yüz yaşındaki adam da:\n\n— Hanım, kalkıver, dolaptan kitabı alıver.\n\nKarısı kitabı alıp gelmiş.\n\n— Bu değil, öbürünü getir.\n\nKarısı başka bir kitap getirmiş. Götür getir, götür getir, götür getir… Kadın saatlerce getirip götürmüş, ama kaşını bile karartmamış. Altı yüz yaşındaki adam:\n\n— Bunu ben de bilemeyeceğim, deyip adamı memleketine uğurlamış.\n\nBu arada adam:\n\n— İki yüz yaşındaki adamı karısı iki sefer söyleyince tersledi. Dört yüz yaşındakinin karısı, bundan biraz iyiydi. Üç beş sefer sonra tersledi. Altı yüz yaşındaki adamın karısı ise bir boy getirip götürdü. Kızmak terslemek yok!... İki yüz yaşındakinden, dört yüz yaşındaki kardeşi daha genç. ‘Altı yüz yaşındaki kardeşimiz’ dedikleri bir delikanlıydı, diye düşünmüş.\n\nSonunda Gül, ‘Sinan’a neyledi? Sinan, Gül’e ne etti’, &nbsp;anlamış.\n\n— Ha, adamı kocatan karısıymış, deyip memleketinin yolunu tutmuş.\n\nErkeğin hayatı, kadının elindedir. Siz bana ‘Sen yengeye bakmamışsın!’, dediniz. Beni genç gördünüz. Benim karım da iyi bir kadın olmalı…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Benli Gelin",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Vaktin birinde üç erkek,&nbsp; üç kız çocuğu olan bir adam varmış. Bu adam, ölümü yaklaştığında oğlanlarını toplayıp, onlara vasiyet eder:\n\n— Kızlarımı,&nbsp; kim gelip isterse ona verin. Geriye çevirmeyin. Sonra huzuru mahşerde sizi yanıma getirtmem, der.\n\nAdam bir gün ölür.&nbsp; Neyse bu arada bir gün kapı çalınır. Kapıda bir dev selam verip büyük bacılarını ister.\n\n— Size beş dakika müsaade bana cevap verin…\n\nEvde kardeşler toplanıp durumu değerlendirirler. Büyük oğlanlar kız kardeşlerini vermek istemezler; ama küçük oğlan babalarının vasiyetini hatırlatır.&nbsp; İş uzayınca, dev odaya girip:\n\n— Ne oldu verecekseniz verin, yoksa hepinizi yiyeceğim, der.\n\nNeyse büyük kızı küçük oğlanın isteğiyle verirler. Dev kızı alır gider, onlar da ağlaşarak kalırlar. Aradan üç ay mı geçti beş ay mı geçti?&nbsp; Kapıda bir dev daha… O da önceki dev gibi:\n\n— Ben de ortanca kız kardeşinizi almaya geldim, der.\n\nTekrar düşünürler. Bu bacılarını da bir deve vermek istemezler ama ne çare, ellerinden bir şey gelmez. Babaları vasiyet etmiştir bir kere. Bu kız kardeşlerini de deve verirler. Dev alıp götürür.&nbsp; Yine aradan üç ay mı, altı ay mı geçer.&nbsp; Kapıda bir dev daha… O da küçük kız kardeşi ister. Çaresiz ona da küçük kız kardeşlerini verirler. Dev alıp gider.&nbsp; Gel zaman git zaman iki oğlan kardeş de evlenir.&nbsp; Gelelim küçük oğlana. O evlenmemiş, kahveden gelir kahveye gidermiş, çok hüzünlü ve düşünceli bir hali varmış. Kardeşleri, bunun ne yaptığını merak edip kahveciye sorarlar:\n\n— Bu kardeşimiz burada ne yapar?\n\n— Duvardaki şu resme bakar bakar gider, başka bir işi yoktur.\n\nKardeşleri küçük oğlanı yine kahveye gittiği bir gün resme bakarken bulurlar. Bu halinin sebebini sorarlar. Küçük oğlan anlatmaya başlar:\n\n— Ben bu resimdeki kıza âşık oldum. Bunu bana alırsanız alın, almazsanız ya kaybolur giderim, ya da intihar ederim, der.\n\n— Bana bunu isteyin, diye de tutturur.\n\nKardeşleri:\n\n— Can kardeş, duvardaki bu resim Benli Gelin’indir. Bu gelin Kafdağı’nın ardındadır. Oranın kralıdır. Biz orayı nasıl bulacağız? Hangi güçle Kafdağı kralını isteyeceğiz? Bu iş olmaz, diye çıkışırlar.\n\nBunun üzerine, oğlan bir gün Benli Gelin’i bulmak için evden biraz azık alıp yola çıkar. Kimseye de haber vermez. Kafdağı’na ulaşmak için aç susuz, yata kalka günlerce yol alır. Bu arada saç sakal birbirine karışır, tanınmaz bir hal alır. Kafdağı’na giderken bir dağ kenarında akşam olur. Dağın bir yerinden bir duman tüter. Oraya sığınmak için varıp kapıya tak tak vurur. Bir de ne görsün, kapıda büyük bacısı… Birbirini tanırlar, sarmaş dolaş olurlar. Kardeşi oğlana, burada ne aradığını sorar. Oğlan:\n\n— Kafdağı’na gideceğim. Orada Kafdağı kralı Benli Gelin’i bulacağım, der.\n\nBüyük kız:\n\n— Dur kardeşim, şimdi dev enişten gelirse seni yer. Ben seni süpürge yapayım. Enişten gelince ben olanları anlatırım. Seni misafir kabul ederse tekrar insan yaparım. Eski haline çeviririm, der.\n\nOğlanı süpürgeye çevirir. Dururken dev gelir:\n\n— Burnuma kan koktu” diyerek içeride birisi olduğunu anlayınca kadın sorar:\n\n— E, kardeşlerimden birisi gelse ne yaparsın?\n\n— Büyük kardeşinle, ortanca kardeşin gelse onlara biraz eziyet ederim. Onlar bana seni verme konusunda biraz zahmet verdiler.\n\n— Ya küçük kardeşim gelse ne yaparsın?\n\n— Ona bir kötülük yapmam.\n\nDevden söz alınca, kadın işaret parmaklarının tırnaklarını birleştirerek sırrı bozar. Süpürge olan oğlan eski haline gelir. Dev oğlanın gözlerinden öper. Nereden gelip nereye gittiğini sorar. Oğlan da:\n\n&nbsp;— Kafdağı’na gidiyorum. Orada Benli Gelin’i bulacağım, der.\n\nAk kardeşim, bizim dedemize Kasır dev, derlerdi. Onu bile Kafdağı’nda öldürdüler. Sana bu konuda bir çere olamayız. Ama yolda bir zorda kalırsan, biz üç kardeşiz, sonunda ölüm de olsa sana koşarız.\n\nYerler içerler yatarlar. Sabah\n\n— Haydi Allah’a ısmarladık, der; oğlan yola çıkar.\n\nDev, oğlan gitmeden, belindeki bıçağı alır:\n\n— Senin başına bir iş gelirse zorda kalırsan bıçağın ucundan kan damlar. Biz de senin durumunu bundan anlarız, der oğlanı uğurlar.\n\nYoluna devam ederken yine bir dağda duman tüttüğünü görür. Oranın da kapısını çalar. Orada da ortanca kardeşi ile karşılaşır. Büyük bacısının orada yaşadıklarını tekrar yaşar. Orada oğlan bir kürek şekline getirilir. Devin karısı, devle anlaşıp sırrı bozar. Kürek olan oğlan eski haline döner. Sarmaş dolaş olup, yiyip içmeden sonra sabah olur. Oğlan yola çıkamadan durumu anlatır. Bu dev de ondan tespihini alır. Zorda olduğunu o tespihten bilecek. Uğurlar… Birkaç gün sonra yine bir akşamüstü, bir dağda gördüğü duman tüten yere gelir. Kapıyı çalar. Oradan da küçük kız kardeşi çıkar. Orada da önceki kardeşlerinin yanında yaşadıklarını yaşar. Orada da bir odun olur. Sır bozulur eski haline gelir. Oğlanı uğurlarken göyneğinden bir parça alırlar.\n\n— Zorda kalırsan biz bundan anlarız, der yolcu ederler.\n\nOğlan, Kafdağı’nı bulmak, orada Benli Gelin’e kavuşmak için yoluna devam eder. Üç gün, beş gün on gün gider, bir kaleye gelir. Bu kale Kafdağı’nın kalesiymiş. Yetmiş tane silahlı kılıçlı nöbetçi varmış. İçeriye kuş uçurtmazlarmış. Ama oğlanı göremezler. Bir yel gibi kimseye görünmeden kaleyi geçer, içeriye girer. İçeride yürürken bir çobana rastlar. Çoban:\n\n— Ey insanoğlu sen nereden gelirsin? Buraya nereden geçtin?\n\n— Şu kale kapısından geçtim.\n\n— Seni nöbetçiler nasıl görmedi? Sen nereye gidiyorsun böyle, der çoban.\n\nOğlan da, Kafdağı’na gittiğini orada Benli Gelin’i bulacağını söyler. Çoban, akıllı mı akıllı ve de tecrübeli bir çobanmış. Çoban:\n\n— E, kardeşim Kafdağı burası. Ben Benli Gelin’in çobanıyım. Sana Benli Gelin’i göstereyim. Yalnız ben koyunu keseceğim, postunu yüzüp sana giydireceğim. Sen dört ayaklı bir koyun olarak, sürünün içinde ahıra gireceksin. Ahırda Benli Gelin’in bir atı vardır. Onun yanına gideceksin. Hayvanın torbası varsa onu çıkarıp, su kovasını koyacaksın. Su kovası varsa, başına torbayı asacaksın. O zaman at kişner. Benli Gelin’in haberi olur, ahıra iner. Benli Gelin öyle güzeldir ki on iki arşın saçı vardır. Altısı belinde dolalıdır, altısı yerde sürünür. O indiğinde kendine hâkim ol, sakin ol, sakın bayılma, diye tembih eder.\n\nNeyse koyun postuyla ahıra giren oğlan, atın önünden su kovasını alır; torbayı asar. At kişnemeye başlar. Oğlan Benli Gelin’i iyi görebileceği, ata yakın bir yerde koyun kılığıyla bekler. Dururken Benli Gelin ahıra iner. Atın yanına gelir. Atın başından torbayı çıkarıp kovayı koyar. Oğlan, Benli Gelin’in cemalini görür görmez:\n\n— Ah, diye bir ses çıkarır.\n\nKendinden geçer. Benli Gelin yukarıya çıkar. Oğlan ayılıp torbayı tekrar değiştirir. At tekrar kişner. Benli Gelin tekrar iner. Atın torbasını değiştirip dönüverdiğinde, gelinin yerde sürünen saçına oğlan basar. Gelin:\n\n— Düldülüm, ayağını saçımın üstünden çek, der.\n\nAt çatır çatır ayaklarını kaldırır. Gelin yine kurtulamayınca saçını tuta tuta gelir. Görse ki bir oğlanın elinde saçları sarılı…\n\n— Necisin sen?\n\n— İnsanoğluyum.\n\n— Sen nereden geldin buraya? Ne için geldin, diye sorar.\n\nOğlan:\n\n— Falan yerden seni görmeye geldim.\n\n— Ya! Seni kimse görmedi mi?\n\n— Görmedi.\n\nAllah tarafından bunu nöbetçiler görmemiş. Hadi bakalım, düş arkama; yukarıya çıkarlar. Hizmetçiler varmış. Onlara emir verir:\n\n— Bunu götürün, yuyup yıkayın, temiz urbalar giydirin, der.\n\nOğlan temizlenir, tıraş yapılır, temiz urbalar giydirilir, Benli Gelin’e getirilir. Benli Gelin oğlanı beğenir. Onunla, Düldül atına binerler, çevreyi dolaşıp, avlanırlar gelirler. Bu böyle devam ededursun… Bu arada, Çin Kralının biricik oğlu da Benli Gelin’e resminden âşıktır. Babasına durumu açar:\n\n— Bana Benli Gelin’i bulursan bul, bulmazsan intihar ederim, der.\n\nÇin Kralı bir sandal yaptırır. İçine bir cadı koyup Benli Gelin’i getirmesi için görevlendirir. Cadı, üç beş gün sandalla denizde yol alıp Kafdağı’nın kıyısına yanaşır. Sandalı oraya saklar. Benli Gelin nöbetçileri kıyıdan çektiği için saraya rahatça girer. Benli Gelin’in kapısına gelip:\n\n— Yatacak bir yerim yok, falan der.\n\nYatmak için yatak verilir. Merdivenin altına yatar. Sabah Benli Gelin’e durumu açınca o da nişanlı olduğunu söyler. Cadı Benli Gelin’ i almak için, nişanlısını öldürmeye karar verir. Cadı:\n\n— Sor bakalım nişanlın olacak oğlanın bir sırrı var mıymış, der.\n\nBenli Gelin akşam olunca oğlana:\n\n— Sevgilim, senin bir sırrın var mı, diye sorar.\n\nO da:\n\n— Var, der.\n\n— Süpürgeyi üç öğün üstümden atlatırlarsa ben ölürüm, diye sırrını açıklar.\n\nBu sırrı Benli Gelin cadıya anlatır. Oğlan uyuyunca, cadı üstünden üç defa süpürgeyi atlatır. Sabah olunca cadı bakar ki, oğlan sapasağlam ölmemiş. Meğer cadı süpürgeyi üç öğün yerine üç defa atlatmış. Cadı, Benli Gelin’e:\n\n— Bu oğlanın başka bir sırrı var mıymış onu öğren, diye tembih eder.\n\nBenli Gelin oğlana:\n\n— Senin başka bir sırrın var mı, diye sorar.\n\nO da:\n\n— Şu bıçağın sapını bir kuyuya, tımlısını bir denize atarsanız ben üç günde ölürüm, diye ikinci sırrını da açıklar.\n\nBenli Gelin, gelip cadıya yine sırrı söyler. Cadı karısı, bıçağı kırıp sapını bir deliğe demirini de bir denize atar.&nbsp; Yatarlar, sabah kalkınca her gün olduğu gibi çevreyi gezip avlanacaklardır. Ancak Benli Gelin oğlanın derin uykusuna kıyamaz, yalnız gider.&nbsp; Cariyelerine de:\n\n— Aman nişanlımı kaldırmayın, o kendisi uyansın, diye emir verir.\n\nBenli Gelin oralarda gezerken, oğlan uykudayken devlere belgizar bırakılan emanetlerden kan damlamaya başlar. Devler oğlanın zorda olduğunu anlar, hepsi yola koyulur. Kafdağı’na gelip kaleden içeriye girerler.\n\n— Benli Gelin nerede, diye sorarlar.\n\n— O ava gitti. Nişanlısı var, uyuyor. ‘Sakın kaldırmayın’ diye bizi öğütledi, derler.\n\nO atılan bıçağın sapı ile tımlısı bulunamazsa, üç gün içinde oğlan ölürmüş. Devlerden biri denizleri sömürürmüş. O gelip denizin suyunu sömürür, tımlıyı bulur. Birisi de, dağları taşları kemirip yermiş. O dev de, bıçağın sapını taşları kemirip yiyerek delikten bulur. Sapı ile tımlıyı birbirine takarlar. Dururken oğlan canlanır.&nbsp; Devler:\n\n— Geçmiş olsun, kardeşim, derler.\n\nDururken Benli Gelin de gelir, hoş beş…\n\n— Biz sana yaptık iyiliği sıkıntını defettik. Biz gidiyoruz, derler, giderler.\n\nCadı karısı Benli Gelin’i şöyle bir gezelim, diye kıyıya götürür. Cadı güçlüymüş, Benli Gelin’i tuttuğu gibi sandala atar, açılırlar denize. Bir zaman sonra Çin’e ulaşırlar. Benli Gelin’i Çin Kralının huzuruna çıkarıp gösterir. Gelini sarayın bir odasına koyarlar.&nbsp; Kırk gün kırk gece sürecek düğün başlar. Devlerin yine haberi olur. Devler yine gelir, durumu oğlana haber ederler.\n\n— Sen durma. Düldüle bin hemen git, derler.\n\nCebine bir kese sarı lira koyarlar. Oğlan, Düldüle biner:\n\n— Haydi Düldülüm,&nbsp; deyince Düldül, denizin üstünden uçar gibi gider.\n\nOğlan, Çin Kralının sarayının yanına çıkar. Atı, Düldül’ü, oraya çalıların içine saklar.\n\n— Düldülüm ben şimdi geleceğim, sen ses çıkarma, deyip ayrılır.\n\nSaraya gelirken yolda bir kocakarı görür.\n\n— Anne beni misafir alır mısın?\n\n— Kocam evde yok,&nbsp; diye almak istemez.\n\nOğlan:\n\n— Sen benim annem ol, deyip beş sarı lira verince, kadın oğlanı misafir eder.\n\nOğlan,\n\n— Buralarda ne var ne yok, diye sorar.\n\nKadın; Çin Kralı’nın oğlunun düğünü olduğunu, Benli Gelin’i alacağını, düğünün kırk gün kırk gece süreceğini anlatır. Oğlan:\n\n— Sen bu Benli Gelin’le görüşebilir misin?\n\n— Görüşürüm.\n\nOğlan bu cevabı duyunca, sevinerek kocakarıya parmağındaki yüzüğü verir. Kocakarı saraya gidip, Benli Gelin’e bu yüzüğü gösterir. Benli Gelin nişanlısının geldiğini anlar. Kocakarının gözlerinden öper.&nbsp; Kocakarı eve dönüp oğlana bunları anlatır. Ertesi günü kocakarıya beş sarı lira daha verip saraya tekrar gönderir:\n\n— Benli Gelin’e söyle bir fırsatını bulup deniz kıyısına gelsin. Ben onu Düldül ile orada bekliyorum, diye haber yollar.\n\nBenli Gelin haberi alınca dışarı çıkar. Oralarda gezinirken deniz kıyısına inmek için bir fırsat kollar. Ama ne mümkün,&nbsp; her nöbetçinin gözü onun üstünde… Tabi gelinin üzerinden kuş uçurtmak yok.&nbsp; Bir ara Benli Gelin, oğlanın saklandığı yeri, oğlanın işaretini görür. Oraya doğru saçlarını toplayıp koşarak kıyıya yaklaşır.&nbsp; Nöbetçiler:\n\n— Gelin kendini denize atacak, diye ardından koşarlar.\n\nOnlar gelinceye kadar orada hazır bulunan Düldül ata Benli Gelin biner. Terkisine de oğlanı alıp denize açılırlar. Yıldırım gibi denizi geçerler. Kafdağı’na gelirler. Bunlar ilan verip kırk gün kırk gece düğüne başlarlar. Ama Çin Kralı durur mu? Cadıyı bu sefer erkek kılığında yeniden gönderir. Cadı kıyıya çıkar. Orada çocuklar eğlenip oynuyorlarmış. Cadı oraya ayakyoluna oturur. Nasılsa çocuklardan biri, bunun kadın olduğunu görür. Eve gelip babasına:\n\n— Baba şu kıyıya çıkan adam var ya, o adam değil kadın. Biz onu ayakyoluna oturduğunda deniz kıyısında gördük, der.\n\nÇocuğun babası çıkıp Benli Gelin’e haber verir. Benli Gelin kıyıya çıkan adamı yanına çağırtır. Baksa ki onu Çin’e kaçıran cadı karısının kendisi… Benli Gelin cemiyetlerini biriktirir.\n\n— Cadıyı kesin, diye emir verir.\n\nCadı’yı kesip yok ederler. Kıyıda saklı bulunan sandalını bulup, onu da kırıp dağıtırlar.&nbsp; Ondan sonra, artık bunlar kırk gün kırk gece düğünlerini yaparlar. Yedi düvele de haber ulaşır.&nbsp; Yiyip, içip, eğlenip evlenirler… Geçen gün onların yanından geldim. Çoluk çocuğa karışmışlar, mutlulukları yerinde yaşayıp giderler…\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n*tımlı: Sapsız bıçak\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Niğde",
        "title": "Akkavak Kızı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Bir Bey oğlu varmış. Çaydan üç karpuz akmış. Tutmuş biri kara çıkmış, tutmuş biri sarı çıkmış, tutmuş biri dünya güzeli gibi çıkmış. O sırada bunu alır, bir mivtav* giydirir. Bir iç donu verir, kafasına bir eşarp verir, suya salar. Kız kavağın dalına “Eğil kavağım eğil.” der, kavak eğilir. “Doğrul kavağım doğrul.” der kavak doğrulur. Kız kavağın dalına çıkar.\n\nBey oğlunun bir halayığı varmış. O sırada su doldurmaya gelmiş. Bu halayık su doldurmaya gelince kızın şavkı suya vuruyor ya testiyi kırmış. Halayık suda şavkı görünce: “Kadınus benden güzel, ben kadınusdan güzelim. Niye ben kadınusa halayık olayım. Hııh...” der testileri yere vurur, geri gelir. Ötesi gün yine gelir. O sırada kız kavağın dalından çığırır: “A kız, kara kız, o şavk senin değil benimdir.” Kopar gelir:\n\n—Aman! Bacım bacım beni de çıkar yanına.\n\nKız “Eğil kavağım eğil.” der, kavak eğilir. “Doğrul kavağım doğrul.” der, kavak doğrulur. Halayık kıza sorar:\n\n—Bacım sen buraya nereden geldin? Nasıl dünya güzelisin bacım.\n\n—Üç karpuz akıyordu. Beyin oğlu beni tuttu. Bana köy düğünü tutup götürüp gidecek.\n\n—Bacım, senin ölümün neden?\n\n—Benim ölümüm neden olacak? Kafamda bir ak tüy var. Onu çektin mi ak güvercin olup uçar, giderim. Senin ölümün neden bacım?\n\n—Bana da Allah’tan bir hastalık gelir, ölürüm. Hoca yur yıkar, kor bacım.\n\nO sırada halayık kıza der ki:\n\n—Bir kafamıza bakışsak bacım.\n\n—Bakalım.\n\nİlk önce kız halayığın kafasına bakar. Kafası bir böcülenmiş, bit sarmış. Kız bunları öldürür. Halayık kıza der ki:\n\n—Bir de ben senin kafana bakayım bacım.\n\n—Tamam bak.\n\nHalayık kızın kafasına bakar. Meğer ak tüyü ararmış. Ak tüyü bulup çekiverir. Kız ak güvercin olup uçar, gider. Bey oğlu bir düğün tutar, köy düğünü, alır, giderler kara halayığı. O kız varır bahçelerine konar. Bahçıvana seslenir:\n\n—Bahçacı...\n\n—Buyur.\n\n—Bey oğlu n’örür*?\n\n—Uyur.\n\n—Bal ile yağ gibi uyusun. Kara halayık n’örür?\n\n—Uyur.\n\n—Kan katran uyusun. Bu dediklerini Bey oğluna demezsen gayri konduğum dallar kurusun.\n\nBahçıvan kızın dediklerini Bey oğluna iletmez. Kızın konduğu dallar kurur. Ötesi gün yine gelir. Bahçıvana Bey oğlu der ki:\n\n—Bahçacı...\n\n—Buyur.\n\n—Bey oğlu n’örür?\n\n—Uyur.\n\n—Bal ile yağ gibi uyusun. Kara halayık n’örür?\n\n—Uyur.\n\n—Kan katran uyusun. Dediğimi demezsen bu konduğum dallar kurusun.” der ve gider.\n\nBey oğlu bahçeye gelir. Bahçıvana sorar:\n\n—Yav bu dallar niye kuruyor?\n\n—Beyim, bir ak güvercin geliyor. ‘Bahçacı Bey oğlu n’örür?’ der. Ben de ‘Uyur.’ diyorum. O da ‘Bal ile yağ uyusun.’ diyor. ‘Kara halayık n’örür?’ der. Ben de ‘Uyur.’ diyorum. O da ‘Kan katran uyusun. Bu cevaplarımı Bey oğluna demezsen konduğum dallar kurusun’ diyor. Dallar bu yüzden kurudu.\n\n—O kuşu vur.\n\nBahçıvan gelir. Derken kuşu vurur. Bey oğlu “Kanını damlatmadan götür.” der. Ama kan kapının önüne damlar bahçenin. Öyle bir gül açar amma Bey oğlu geldi mi nevir nevir*&nbsp;açar. Kara halayık geldi mi elini yüzünü yolarmış, çalı olurmuş.\n\nHalayık: “Çalıyı kes.” der. Çalıyı keser, çalı büyür böyle orman gibi. Halayık “Ata eşik yap, çocuğa beşik yap.” der. Bey oğlu ata bir eşik yapar, çocuğa bir beşik yapar. At eşikte çatlar, çocuk beşikte çatlar Karahalağın.\n\nBir kocakarı varmış. Bizim anne gibi. Bey oğlu “Teyze, şunu bir al da bu kamkaları*&nbsp;sepetine doldur. Götür yak.” der. Kocakarı kamkaları doldururken ak kız çuvaldız olur, ak güvercin çuvaldız olur, şuraya sokar. Çıralığa koyar. O kız orda yine kız olmuş. Ak güvercin abdestini alırmış, namazını kılarmış. Abdest aldığı yerde çayır çimen büyürmüş, yeşillik olurmuş. Ondan sonra Bey oğlu at dağıtıyormuş. Kız, ana karıya:\n\n—Ana karı bir atta bana getir.\n\n—Yavrum samanımız yok, besleyemeyiz.\n\n—Ana karı, ben abdest alırım, benim abdest aldığım yerdeki çayır çimen ona yeter.\n\nAna karı gider, bir atta kendisi alır getirir. Herkesin atı ölür. Onun atı kalır. Zaman geçince Bey oğlu “Varayım, ana karıdan atın derisini alayım.” der. Ana karıya gelir:\n\n—Ana karı atın derisini ver.\n\n—Yok, yavrum, at daha ahırda.\n\nKız ata demiş ki:\n\n—Arkana geleni tep, önüne geleni pat. Benden başka kimseyi yanına yaklaştırma.\n\nBey oğlu ana karıya der ki:\n\n—Ana karı eğleniyor musun? Herkese verilen ölüyor da seninki niye kalıyor. Bana itiraz etme.\n\n—Yavrum, daha ahırda bak.\n\nOğlan ahıra gider. Böyle sıyaşlanıverince* at bir tepik sallar oğlana. Önüne salmaya varır, ıstırır*. Ana karıya:\n\n—Ana karı bunu kim salıyor. Sen buna nasıl saman veriyorsun?\n\n—Şurda bir kötü kızım var, o baktı.\n\nKötü kız iner. Dünya güzeli gibiymiş. Kız ata “Dur mübarek, sahibinden ne hayır gördüm ki senden göreyim.” der. Sahibi almadı ya gayri. Oğlana döner “Al kardaşım, tez hayrını gör.” der. Atı oğlana verir. O sırada kızın sözü bunun içine koyar. Kendi kendine “Benden ne hayır görecek bu kız.” der. Atı kapıya bağlar, geri gelir. Kıza der ki:\n\n—Bacım, senin lafın bana çok koydu. Niye öyle dedin? Benden ne hayır göreceksin. Ben senin yüzünü görmedim.\n\n—Sen benim yüzümü gördün. Ben Akkavak kızıyım. Suyun içinde tutup da kavağın dalına çıkardığın ben değil miyim?\n\nOğlan şöyle kızın yüzüne cayır cayır* bakar. Kız başından geçenleri oğlana anlatır:\n\n—Karahalayığı saldın suya destileri kırdı. O şavk senin şavkın değil, benim şavkım dedim, yanıma çıkardım. ‘Ölümün neden?’ dedi. Ak tüyden dedim. Kafama bakarak ak tüyü çekti, ak güvercin oldum uçtum gittim. Yine bilmedin. Bahçıvana ‘Bey oğlu n’örür?’ dedim. O bana ‘Uyur.’ dedi. ‘Bal ile yağ uyusun.’ dedim. Yine bilmedin. Sonra bahçıvan beni vurdu. Kanım bahçaya damladı. Gül oldum. Kestin atın eşikte çatladı, çocuğun beşikte çatladı. Kamkaları ana karıya verdin. Çuvaldız oldum. Ana karının kızı oldum. Ata ben baktım.\n\nOğlan atı salar. Kıza der ki:\n\n—Akşam olunca benim eve gel.\n\n—Hıncak* gidecem.\n\nKız gelir, böyle anlatır. Yedi sekiz kız metel*&nbsp;anlatır. “Benim başıma şu geldi, başımdan şu geçti.” diye böyle anlatırlar. Benim gibi aynı. Halayık “Sus.” demiş.\n\nBeyin oğlu duyar diye bunlara girişi girişiverirmiş. Beyin oğlu bunları önceden biliyor ya. Bey oğlu halayığa “Çık kız kapıya.” der. İner gelir. “Atı çıkar.” der. Atı çıkarır. Ata halayığı bindirir. Atın götüne bir teneke bağlar, götüne bir kamçı vurur. Her bir dağda birer çimçiğini*&nbsp;koyar kızın. At çıkar gelir. Bunlar yedi gece yedi gündüz bir düğün tutarlar. Aynı o kızı alır.\n\nMuradına erer.\n\n*mitav:&nbsp;Gömlek, elbise\n\n*n’örür: Ne yapıyor\n\n*nevir nevir:&nbsp;Çeşit çeşit\n\n*kamka:&nbsp;Odun parçası, kıymık\n\n*sıyaşlamak:&nbsp;Sıvazlamak, okşamak&nbsp;\n\n*ıstırmak: Isırmak\n\n*cayır cayır:&nbsp;Hayran hayran bakmak\n\n*hıncak:Şimdi\n\n*metel: Masal\n\n*çimçik:&nbsp;En küçük parça\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "AKIL SATAN ADAM",
        "text": "AKIL SATAN ADAM\n\nÇok esgi zamanlarda, adamın birisi, mahalleye çıkmış:\n\n-Ben, akıl dağıtıyom, ben akıl dağıtıyom, demiş.\n\nBirisi de gelmiş:\n\n-Bana, bir akıl ver bakîm, demiş.\n\n-Bir lira ver de (madeni lira, o günün bahrında), verim, demiş.\n\nAdam, bir lira vermiş, öteki adam:\n\n-Kakacân yere oturma, demiş.\n\nAdam, bundan bişey annamamış. Yârin olmuş, gene adam halakaya* çıkmış:\n\n-Ben, akıl dağıtıyom, ben akıl dağıtıyom, demiş.\n\nÖnceki adam:\n\n-Bana, bir akıl daha ver, demiş.\n\n-Bir lira ver de verim, demiş.\n\n-Al sana bir lira.\n\nAdam, bir lirasını daha almış:\n\n-Üsdüne alzem* olmayan sözü söyleme, demiş.\n\nGetmiş adam, gene bundan bişe annamamış. Bir gün, adam varmış padişahın böğrüne oturmuş, akıl alan adam. Böyük adamlar varıp, padişahın yanma otururkan otururkan, adam, \"papıçlığa*\" inmiş. Padişah, bir garpız getiddirmiş. Demiş ki:\n\n-Bana bir bıçak verin de şu garpızı kesîm, demiş.\n\nBu, akıl alan adamın da bir bıçâ varımış. Bunu çıkarıp, padişahın önüne fildırıverince, bıçak varır padişahın önüne saplanagalır. Padişah:\n\n-Sen , benim elimi kesdin. Ben seni, yârin idam edecâm, der akıl alan adama.\n\nAdam, yârin asılacak. Sıkışır, gelir akıl aldığı adama:\n\n-Beni yârin padişah idam edecek. Benim hâlim ne olacak?\n\nAkıl veren adam:\n\n-Sen, burada otur, der.\n\nAkıl veren adamın, bir aralaması* varımış. Orda da bir merkep bağlıyımış. Adam oraya varır, eline de bir zopa alır, merkebi dövmeye başlar. Bir kere vurur:\n\n-Sana kalkâcan yere oturma demedim mi eşşek? Eyi dîne eşşek, eyidîne. Üsdüne alzem olmayan sözü söyleme demedim mi sana eşşek? der, adam eşşâne\"pat\" bir daha vurur. Gene:\n\n-Seni, yârin asacaklar eşşek, eyi dîne eşşek. 'Şu tarihte, benim babam öldüyüdü, onu bıçakladılarıdı. Demek ki, benim babamı bıçaklayan şenmişsin ki, bu bıçak senin eline kakıldı, benim babamın ganim ver,' de padişaha, emi eşşek?' der adam, eşşâne bir daha vurur. Bu, gene devam eder:\n\n-Eyi dîne eşşek, darağacı guruldu, asacaklar; 'Benim babamı öldüren senmişsin, ver bakalım benim babamın ganim,' de. Vezirleri çağırır padişah, der ki: \"Şuna bir gatır yükü altın verin de gitsin,' der.Sana, bir gatır yükü altın verirler eşşek, sakın alma. İyi dîne eşşek, bir gatır yükü daha verirler, gene alma eşşek. Eşşek, üç gatır yükü verirler, o zaman al. Benim söylediğimi de kimseye söyleme eşşek, der, eşşâ iyice döver.\n\nYârin olunca, akıl alan adam, onun söyledikleri gimi yapar. Üç gatır yükü altın verirler, adam alıp gelir.\n\n&nbsp;\n\n*alzem: lüzumlu, lâzım olan.\n\n*aralama: evlerin ara duvarı.\n\n*halaka: çevre,dışarı.\n\n*papıçlık: ayakkabılık\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Ayı ile Tilki",
        "text": "AYI İLE TİLKİ \n\nBir gün, bir ayînen, bir dilki arkadaş olmuşlar. Bunnar, gece yerler, gündüz yatarlarmış; gündüz yerler gece yatarlarmış. Bir gün, ayı demişkine:\n\n- Artık osandım ben gedîm de bir av alîm de gelîm. Bir geçi dutîm de yiyek, demiş.\nDilki de:\n\n- Olur, demiş.\n\nAyı getmiş. Ayı gedişin, dilki acıkmış. Bu ayının da yedi tene eniği varımış. Ayı getmiş, iki üç gün gelmemiş. Dilki, bu ayının yedi eniğnin yedisini de yemiş, guyruklarmı bile goymamış. Ondan sonra ayı gelmiş, oruya buraya bakmış yok! Ayının çocukları, enikleri yok! Bu sefer, ayı arkadaşına dönmüş:\n\n- Dilki, niyetdin benim malaklarımı? demiş.\n\n- Acıkdım, yedim. Nediyin gelmediğin sen de gaç gündür? demiş.\n\n- Ulan, neyleyedin, benim malaklarımı*?\n\n- Yedim işde, acıkdım yedim.\n\n- Dur, ben de seni yiyem de gör! Bu dilki, gaçıvermiş, orda bir pencere varımış, o pencereden çıkıp gaçmış. Ayı, arkasından goşmuş amma dilkiyi dutamamış. Bu dilki, gaçarkan gaçarkan, bir dârmene* varmış. Ardından da ayı varmışkine ne görsün? Dilki, dürmen üğüdüyor! Ayı galan, yavaşça, bunun yanına yaklaşmış:\n\n- Aman dilki gardaş, şu dârmen üğütmiye bana bellet*, demiş. Ayı:\n\n- Haydi, şu guyruğunu daşın altına guyda belledim, demiş. Ayı, guyruğunu goymuşumuş, dilki un yerine ayının guyruğunu çekmeye başlamış. Ayı:\n\n- Dur, ben de senin anacığını ağlatırım yavaş, demiş. Dilki, gene gaçmış ordan. Gene bir yere getmiş. Ayı da peşinden varmış. Orada, dilki acıkmış. Başlamış hamır yunurmaya. Kömbe* edip de yiyecekmiş. Ayı, yanına yaklaşıp, demişki:\n\n- Niyediyon böyle, dilki gardaş? demiş. Acıkdım, kömbe edip de, yiyecâm.\n\n- Eee, bana da bellet o zaman.\n\n- Olur. Sen burada hamırı yunuru dur. Ben de şuraya, damın başına çıkîm, oradan bakîm, demiş.\n\nBu dilki, damın başına çıkmış, ayı hamırı yuğururken, bunun üsdüne oradan birteneke kül atmış. Gaçmış şimdi bu. Ayı da gözünü üfeliyep niyederken, bakmış ki dilki heç yok! Dilki, başını gene guıtarmış, varmış bir suyun gırağına*... Dilki, bu suyun gırağına varmış, orada sebet örmiye başlamış. Ayı, gene buna yaklaşmış:\n\n- Ulan dilki gardaş, ne var şu sebet örmesini bana da bellet, demiş.\n\n- Olur , bellediyim.\n\n- Öyliyese hadi bellet, nasıl belledeceksen, demiş ayı. Gayrı bunnar çıbığı kesmişler, şöyle bir tarafa düzmüşler. Sepedi örmiye başlamışlar. Aççık örüşün, dilki ayıya demişkine:\n\n- Şuraya, içine otur da nasıl olmuş bakîm?\"\n\n- Eeee... üsdünü örüp de bana çıkacak delik gomazsan nolacak?\n\n- Ben sana, çıkacak deliği goyarım.\n\nOndan sonra ayı, sepedin içine oturmuş. Dilki de başlamış, sepedin üsdünü örmeye. Örmüş, örmüş, örmüş, heç delik goymamış. Ayı, sepedin içinde galmış. Aşşâda da avratlar, yunak yıkıyorlanmış. Orada iki-üç tene avrat varımış. Bu dilki, sepedi almış, gayamn başına varmış, onnara el etmiş, sonra da ayıyı, bunnara doğru kürelemiş:\n\n-Varıyor haaa, varıyor haaa, varıyor haaa....\n\nAvratlardan tokacı* çeken yörümüş, tokacı çeken yörümüş. Hepiciği, sepedin başına varmışlar. Vururken, vururken, vururken ayıyı oracık da öldürü vermişler. Dilki de, yemiş içmiş, murazına geçmiş.\n\n&nbsp;\n\n*malak: ayı yavrusu.\n\n*dârmen: değirmen.\n\n*bellet- : öğretmek.\n\n*kömbe: iki saç arasında pişirilen ve mayalı hamurdan yapılan bir çörek.\n\n*gırak: kenar, uç, kıyı, çevre.\n\n*tokaç: büyük çamaşırları, vurararak yıkamak için kullanılan ağaçtan yapılmış alet.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "Aynı Kızı Seven Üç Kardeş",
        "text": "AYNI KIZI SEVEN ÜÇ KARDEŞ \n\nBir varımış, bir yoğumuş, iki gardaş varımış. Bu gardaşlardan birinin üç oğlu varımış, ötekinin de bir gizi varımış. Bu, üç gardaşın üçü de, bu gıza müşderiyimiş. Adam, hangısına versin gizim? Amcaları diyorkine:\n\n-Size, biner lira para veririm, hanginiz tez gazancını getirirse, ben gizimi ona veririm, diyor.\n\n-Tamam.\n\nAmcaları, biner lira para vermiş, bu üç gardaşa. Üç tarafa da birer taş atmış. Bu gardaşlar, daşın düşdüğü yerlerden ayrılıp, yola düşmüşler. Böyük oğlan, bir yere varmışki, birisi:\n\n-Halı, halı, halı, diye diye halı satıyor.\n\n-Gaçaveriyon, gardaş bunu?\n\n-Bin liraya veriyom.\n\n-Aman gardaş, bin liraya bir halı olur mu?\n\n-Marifeti var gardaş, demiş.\n\n-Marifeti neci?\n\n-Burdan halıya bindin mi, üsdüne de bir çıbık vurdun mu, seni istediğin yere\ngötürür, demiş.\n\nBu oğlan, bin lirasını, halıcıya verip, halıyı almış.\n\nÖteki oğlan da, geldiği yerde bakıyor ki, bir adam ayna satıyor!\n\n-Gardaş, gaça veriyon bu aynayı?\n\n-Bin liraya.\n\n-Gardaş, bir ayna, bin lira olur mu?\n\n-Olur, bunun marifeti var.\n\n-Marifeti neci?\n\n-Bu ayniye bakınca, nerede kim ölüyor, hemen görsedir.\n\nTamam, diyor.\n\nBu aynayı da oğlan alıyor.\n\nGüççük oğlan da gederken bakıyor ki, birisi yolda alma satıyor!\n\n-Bir almayı gaça veriyon gardaş?\n\n-Bin liraya.\n\n-Gardaş, bir elma, bin lira olur mu ?\n\n-Olur. Bu almalardan birini, bir ölüye yedirdin miyidi , o ölü hemen geri dirilir.\n\n-O zaman , bu almiye bana sat, diyor oğlan.\n\nŞimdi, halıyı alan da, aynayı alan da, almayı alan da, üç gardaşm üçü de yol çatma geliyorlar. Bunnar, birbirlerine başlarından geçenneri annadıyorlar. Böyük\ngardaşları:\n\n-Ben, bir halı aldım.\n\n-Halının marifeti neyimiş?\n\n-Üsdüne bindin miydi, haydiiii... istediğin yere geder.\n\nBu keleş, ortancıya soruyorlar:\n\n-Seninki neci gardaş?\n\n-Beniyi de nolucu gardaş bir ayna. Bu ayniye, nereden bakarsan bak, ölen adamı hemen görsediyor. Ben de onun uçun aldım.\n\nGüççük oğlana sıra geliyor. Buna soruyorlar:\n\n-Sen ne aldın gardaş?\n\n-Ben de, bir alma aldım gardaşlarım.\n\n-Amma, bir almaya bin lira verilir mi?\n\n-Marifeti var.\n\n-Marifeti neyimiş?\n\n-Bu almayı, ölen ölünün ağzına sokdun mu, genegeri cannanır.\n\nBunnar yola çıkıyorlar. Biri diyor ki:\n\n-Şu aynaya, bir bakak bakim.\n\nAynaya bakıyorlar ki, gendilerinin istediği, emmilerinin gızları soluk, can çekişiyor! Giz ölmek üzere! Bunnar, hemen halıya biniyorlar amma, eve varıyorlar.\nVarıyorlar ki, emmilerinin gizinin soluğu çıkdı, çıkmak üzere. Hemen, almayı gizin ağzına depiyorîar, gıza yediriyorlar. Giz, genegeri* direliyor. Emmileri, bunnara diyor ki:\n\n-Ben şimdi, bu gizimi hangınıza verim?\n\nHalıyı getiren:\n\n-Giz, benim hakgım. Halı olmasaydı, nasıl yetişecekdik de gizi gurtaracakdık? Aynayı getiren:\n\n-Yok gizi ben alırım. Benim aynaya bakmasaydık, gızm Öldüğünü nereden görecekdik? demiş.\n\nAlmayı getiren de:\n\n-Benim alma olmasaydı, giz şimdi ölürdü. O, benim almamı yedi. Haydi gedin de almamı bulun bakîm, demiş. Emmileri:\n\n-Gizi, sana verdim oğlum. Çünkü, senin elindeki alma bitdi. Amma, ağbileriyin halısı da, aynası da duruyor. Senin elinde bir şey galmadı. Hepisini, gizim uçun harcadığından, gizimi sana veriyom, diyor.\n\nGüççük oğlan gizi alıyor. Yiyep, içip, muratlarına geçiyorlar.\n\n*genegeri: yeniden, tekrar.\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "Dev Garısı",
        "text": "Bir varımış, bir yokmuş, bir adam varmış. Bu adamın, bir de garısı varmış. Gü­nün birinde, bu adamın garısı ölünce, adam tekrar evlenmek isdemiş. Oğluna:\n\n— Ben, bir daha evlenmek isdiyom. Falanca gadınınan evlenecâm, demiş.\n\nAdamın oğlu da o gadını biliyorumuş. Bu canavar mıymış, dev miymiş işde öyle bir şeyimiş. Oğlan:\n\n— Baba, o gadını alma da kimi alırsan al, demiş. Babası:\n\n— Olur, demiş.\n\nAmma babası, gene de bundan vazgeçmemiş. Aradan, biraz zaman geçince:\n\n— Oğlum, ben o gadını alacağım, demiş.\n\n— Yok baba, onu alma, demiş oğlan.\n\nBabası, oğlunu dinlememiş, gedip gadın isdemiş. Oğlu da, babası o gadını alıyor diye küsmüş:\n\n— Bana bir at ver, ben burdan gedecâm, demiş.\n\n— Aman oğlum, getme, falan demiş babası.\n\nFakat, oğlan babasını dinlememiş, atına binip getmiş. Epeyice getdikden sonra yorulmuş, atından inip oturmuş. Bakmış ki, garşıdan bir ev görünüyor:\n\n— Acaba, burada bir oturan mı var? demiş. Kalkmış, o eve doğru irellemiş*. Bakmış ki, bir yaşlı gadın, durmadan dikiş dikiyor. Oğlan, yanına varmış:\n\n— Golay gelsin, ne yapıyon? demiş.\n\nGadın da, buna yapdıklarını annatmış:\n\n— Benim bir anamınan nenem var, dikiş dikerek geçimimizi sağlıyok, demiş.\n\nOğlan da, başından geçenleri, babasının yapdıklarını, gıza annatmış. Giz, buna bir gutu vermiş:\n\n— Eğer, darda galırsan, bu gutuyu aç, at. O, sana yardım eder, demiş.\n\nOğlan, gutuyu almış, hâbesine* koymuş. Epeyce bir yol getmiş, gene bir ihtiyara rastlamış. Adamın beli bükülmüş amma, devamlı ağaç dikermiş. Oğlan:\n\n— Golay gelsin amca? demiş.\n\nOğlan bunun ağaç dikmesine yardım etmiş. O da oğlana, bir darak vermiş:\n\n— Darda galdığın zama, bunu fırlat, bu sana yardım eder, demiş.\n\nOğlan, darağını aldıkdan sonra, tekrar getmiş. Bu, getmiş getmiş, yine bir ihdiyara rastlamış. Oğlan, ihdiyara, başından geçenneri annatmış.\n\n— Böyle böyle, annem ölünce, babam, dev gadın ile evlenmek istedi. Ben de, atıma binip evi terkettim, demiş.\n\n— Haydi oğlum, yolun açık olsun, demiş.\n\n— Darda galırsan, benim yardımım olur, demiş.\n\nOğlan getmiş getmiş, bir uçsuz, bucaksız depeye raslamış. O depeye oturmuş, torbasında neyi varışa çıkarıp yemiş. Babasının yapdıkları aklına gelmiş, başlamış ağlamaya. Sonra, gözünü açıp, bir bakmış ki, garşısında, dünya güzeli bir gız! Gız demiş ki:\n\n— Niye ağlıyorsun?\n\n— Böyle böyle, babam benim sözümü dinelmedi, bir dev garısıyla evlenecek oldu. Ben de, evi bırakıp geldim. Şimdi de ortada galdım. Ne gedecek yerim var, ne de bir evim.\n\nGız:\n\n— Gel, az ileride bizim sarayımız var. Ben, falanca padişahın gızıyım. Ben, babama söyliyeyim, eğer kabul ederse, sen de bizimle al, oğlumuz ol, demiş.\n\nGız, getmiş söylemiş. Padişah da gabul etmiş, oğlanı yanına çağırmış. Oğlan da başından geçenneri, padişaha annatmış. Padişah:\n\n— Tamam oğlum, sen bizim oğlumuz ol. Bundan sonra, yanımızda gal, demiş.\n\nOğlan, saraya yerleşmiş. Sarayın bahçesinde çalışıyormuş. Oralara ağaç dikiliyormuş, havuz yapıyormuş, ağaçların guru dallarını kesiyormuş.&nbsp; Günler böyle gelip geçmiş. Bir gün, oğlan ağlıyormuş. Padişah, bunun ağladı­ğını görmüş, yanına varıp sormuş:\n\n— Oğlum, getme, demiş.\n\nAmma, oğlan, ısrar edince dayanamayıp, izin vermişler. Buna bir at vermişler, yiyecek sarmışlar, çeşit çeşit hediyeler bırakmışlar. Oğlan, babasının evinin yolu­nu dutmuş.\n\nOğlan, yolda gederken, yardım etdiği ihdiyara raslamış. Birine çıkarmış, bir avuç elma vermiş, ötekine bir avuç armut vermiş, ötekine daha başga şeyler ver­miş. Hepsinin gönlünü almış. Sonra, babasının köyüne varmış ki, köyde kimse gal- mamış. Orada, sadece babasının bacası tütüyor. Onun dışında, ses seda yok. O sı­rada, oğlanın yanma bir demirci gelmiş:\n\n— Vallâ senin baban, bir dev garısıyla evlendi. Dev garısı köyde, kimseyi goymadı,herkesi yedi. Getme, seni de yer, demiş. Oğlan, bunun sözlerini dînememiş, varmış evlerine; \"tak tak\" gapıyı çalmış. Dev gadın, gapıyı açmış. Oğlan:\n\n— Babam nerde? demiş.\n\n— Hele gel, bir yokarı çık da, ondan sonra gonuşak, demiş.\n\nOğlan, yokarı çıkınca, gene babasını sormuş. Dev gadın:\n\n— Aman yavrum, köye bir bulaşıcı hasdalık geldi, herkes bu hasdalığa yakalan­dı. Baban da yakalandı, hepiciği öldüler, demiş.\n\nOğlan, gadının söylediklerine inanmamış. Gadının yediğini annamış. Gerçekden de, bu bir devimiş, oğlanı görünce sevinmiş:\n\n— Av, ayağıma geldi, demiş.\n\nHemen içeri girmiş, dişlerini yülemiş, oğlan da arkasından bir bakmış ki, dev gadın dişlerini yülüyor! Gadının gendisini yiyeceğini annamış. Hemen ayakkabı­sını aldığıyınan gaçmış. Dev garısı bakmış ki, oğlan gaçıyor, o da hemen arkasın­dan goşmuş. Oğlan ata binmiş, gaçmaya başlamış. Bu dev gadının da bir uçan te­razisi varımış. Terazisine binmiş. O gaçmış, bu guvalamış, o gaçmış, bu guvalamış. Gede gede, ilk yardım etdiği gıza raslamış. Giz:\n\n— N'oldu, niye gaçıyon, demiş.\n\n— Babamın evlendiği gadın dev imiş, beni yiyecek, arkamdan geliyor, demiş.\n\n— Gutuyu at, demiş kız.\n\nOğlan, gutuyu açınca, arkası ağaçlık oluyor, bu gene gaçıyor. Gadın orda galıyor. Daha sonra, dev garısı, gene yetişiyor. Bu sefer de, oğlana diğer ihdiyarlar yardım ediyor. Oğlan gaçıp gurtuluyor.\n\nOğlan, gede gede saraya yetişiyor. Sarayın penceresinden içeri giriyor. Bu arada, dev garısı da, terazisiyinen uçarak geliyor. Bu, bir gayanın başına oturuyor. Dev garısını, orada gören, padişah ile gızı çıkıyorlar. Bunu içeri alıyorlar. Padişah:\n\n— Sizi, teraziye otuddaracağım. Hanginiz ağır gelirse, o yenecek, diyor.\n\nBunnar, oğlanın oturacağı yere, bez falan dolduruyorlar, iyice ağırlaştırıyorlar. Diğer tarafa da dev garısını otudduruyorlar. Oğlan, ağır yere oturunca, (bunnar da, bir uçurumun başındaymış), dev garısının olduğu yer hafif olduğu için, havaya kalkıyor ve uçurumdan aşşâ düşüyor.\n\nBöylece, dev garısı cezasını bulmuş oluyor. Padişahın gızıyla da oğlan evleniyorlar. Yiyip içip, muradlarına geçiyorlar.\n\n&nbsp;\n\n*irelle- : İlerlemek.&nbsp;\n\n*hâbe: Heybe.\n\n*yüle: Bilemek; balta, keser, bıçak gibi aletlerin ağzını bilemek.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Bey Böyrek",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş… Eski zamanda bir ülkede üç kız kardeş yaşarmış. Bu kızların hepsi de padişahla evlenmek istermiş.&nbsp; Üç kardeşten büyük olanı bir gün padişahın yanına gelir. Padişaha:\n\n— Senin askerlerinin hepsinin üstüne oturabileceği bir halı dokusam, benimle evlenir misin, diye sorar.\n\nPadişah da verdiği sözü tutması şartıyla, büyük kızla evlenir. Günler geçer, ama kız halıyı dokumaya başlamaz. Padişah, kızdan halıyı dokumasını ister. Kız:\n\n— Ben bu halıyı dokusam, padişah hanımının halı dokuması senin şanına sığar mı, der.\n\nBu söz üzerine padişah büyük kızı evden kovar. Bir gün ortanca kardeş de padişaha gelir:\n\n— Ben, senin bütün askerlerine yetecek kadar pilav pişirsem. Bütün askerler bu pilavdan yese, biraz da pilavdan artsa; benimle evlenir misin, diye sorar.\n\nBu sözü tutması şartıyla padişah ortanca kızla evlenir. Günler geçer fakat kız verdiği sözü tutmaz. Padişah pilavı yapmasını ister. Kız da bunun üzerine:\n\n— Padişahım ben bu pilavı yapsam, sizin şanınıza, şöhretinize sığar mı, der.\n\nPadişah onu da kovar. En küçük kardeş de, padişaha gelir.\n\n— Ben seninle evlensem, Allah bana bir ikiz verse; biri ağlasa gül açılsa, biri ağlasa inci saçılsa benimle evlenir misin, diye sorar.\n\nPadişah evet der gibi başını sallayınca, hemen ekler:\n\n— Ama bunlar ancak Allah verirse olur, yoksa benim elimden bir şey gelmez.\n\nPadişah bu en küçük kardeş ile de evlenir. Bir süre sonra kız hamile kalır. Ay geçer, gün gelir, ikiz çocukları dünyaya gelir. Fakat ablaları bu durumdan hiç memnun değildir. Ablaları çocuklar doğar doğmaz alırlar, yerine iki tane köpek yavrusu koyarlar. Bu iki kardeş hemen padişahın yanına gelip:\n\n— Müjde, müjde! Hanımın iki tane köpek yavrusu doğurdu, diye haber verirler.\n\nBu durum Padişahın hoşuna gitmez. Kölelerine:\n\n— Gözüm onu görmesin! Yola bir kuyu kazın o kadını da beline kadar gömün, yoldan gelip geçenler ona tükürsün ve onu taşlasın, diye görevlendirir.\n\nKöleler de hemen padişahın emrini yerine getirerek, zavallı kadını beline kadar gömerler. İki kardeş bebekleri sandığa koyup bir dereye salarlar. Derenin kenarında odun toplayan bir ihtiyar bakar ki dereden aşağıya doğru bir sandık geliyor. Sandığı tutup, kapağını açar, bir de ne görsün iki tane küçük bebek. Biri ağlıyor gül açılıyor. Biri ağlıyor inci saçılıyor.&nbsp; İhtiyar, çocukları kucağına alıp:\n\n— Ben bu çocukları ne yapayım ne edeyim, derken bir geyik gelir.\n\nİhtiyar adam bu geyiği de alıp bebeklerle birlikte evine getirir. Geyiğin sütüyle de çocukları besler. Aylar geçer, yıllar geçer çocuklar büyür. Çocuklardan birine Bey Böyrek ismini verir. Artık ihtiyarın ölme vakti yaklaşır. Ölmeden önce oğullarına “Benli Top” isminde bir tay alır. Ellerine biraz da para verir. Oğullarına:\n\n— Bu ata binin, atın götürdüğü yere kadar gidin. Vardığınız yerde, ‘Bey Böyrek buraya bir ev yapacak!’diye tellal edin, der.\n\nBunlar ata binip giderler. Vardıkları yerde babalarının söylediklerini yerine getirirler. Allah bu iki çocuğa çok kısmet verir, buraya ev yaparlar. Teyzeler, çocukları çekemez. Çocukları kandırıp, birbirini öldürtmeye çalışırlar; ama muvaffak olamazlar. Bey Böyrek ile kardeşi teyzelerinin oyunlarına gelmezler. İki kardeş zamanla çok zengin olurlar. Bey Böyrek çevre padişahlardan birinin kızını ister. Padişah da kızını, Bey Böyrek’e vermeyi kabul eder. Kızın babası çevre padişahlar da olmak üzere bütün ülkeye:\n\n— Bey Böyrek mevlit okutuyor, herkes davetlidir, diye haber salar.\n\nBey Böyrek, Padişah olan kendi babasını da davet eder.&nbsp; Mevlit günü herkesin önüne altın çanak ve gümüş kaşık konulur. Altlarına da halı serilir. Fakat Bey Böyrek’in babasının altına çul serilir, önüne de bir saksı ile bir bakır kaşık konulur. Padişah da:\n\n— Ben ne yaptım da bana böyle koydular, diye mevlit boyunca düşünür.\n\nMevlit bittikten sonra herkes altın çanağı, gümüş kaşığı ve halıyı alıp evine döner. Padişah da çulu, saksıyı ve kaşığı alıp giderken; kızın babası:\n\n— Dur bakalım, sana bir şeyler soracağım, deyip durdurur.\n\nBey Böyrek, kardeşi, babaları ve kızın babası bir araya gelip konuşmaya başlarlar. Bey Böyrek’in babası, başından geçenlerin hepsini birer birer anlatır.\n\n— Ben üç kardeşi aldım, ikisini boşadım, biriyle evli kaldım. O da bana iki tane köpek yavrusu verdi. Ben de ceza olarak onu köpek yavrularıyla birlikte, yolun kenarına, beline kadar gömdüm, diye anlatırken, ikiz kardeşlerden birinin gülümsediğini görüp azarlar.\n\nAğlamaya başlayan oğlanın gözünden inci saçılır. Padişah, ağlayan kardeşini susturmaya çalışan kardeşi de azarlar. Onun da yüzünden güller saçılır. Bunları gören padişah, bu çocukların kendisinin olduğunu anlar. Çocukların annesini hemen kuyudan çıkartır. Sarayına tekrar getirir, çocuklarıyla birlikte mutlu bir şekilde yaşarlar. Teyzelerine de:\n\n— Kırk katır mı istersiniz, kırk satır mı, diye sorar. Katırların ardına bağlatıp salıverir. Sadece teyzelerden birinin şu sözleri kulaklarda kalır:\n\n— Ben gideyim vur oduna, sen er muradına!\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Altın Direk",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde bir karı koca varmış. Bunların bir de kız çocukları varmış. Bunlar çok zenginmiş. Kendi hallerinde yaşayıp giderlermiş.&nbsp; Günlerden bir gün evin karısı hastalanır. Hastalığa bir çare bulamazlar. Gün geçtikçe, kadın devasız bir hastalığa düştüğünü anlar. Kocasına parmağındaki yüzüğü vererek:\n\n— Benim ölümüm yakındır. Ben ölünce bu yüzük kimin parmağına denk gelirse, onunla evlen, diye vasiyet eder.\n\nNeyse aradan zaman geçer, kadın ölür. Karının kocası, gezer dolaşır yüzük kimsenin parmağına denk gelmez. Evleneceği birini bulamaz. Dönüp eve gelir. Kızına:\n\n— Bak kızım bu yüzük annenin yüzüğü. Annenin vasiyeti var. ‘Bu yüzük kimin parmağına uyarsa onunla evlen.’, dedi. Gezdim, dolaştım ama bu yüzük kimsenin parmağına denk gelmedi, diye anlatır.\n\nKız yüzüğü alır:\n\n— Ah anacığımın yüzüğü, diyerek parmağına takar.\n\nYüzük kızın parmağına tıpa tıp denk gelir. Bunu gören baba:\n\n— Kızım yüzük senin parmağına denk geldi. Ben seninle evleneceğim, der.\n\nKızı:\n\n— Hiç öyle şey olur mu, adam kızıyla evlenir mi? Etme, gitme, dediyse de laf anlatamaz.\n\nBabası:\n\n— Seninle evleneceğim, diye tutturur.\n\nBabasının bu durumunu anlayan kızı:\n\n— Ben seninle evlenirim ama bana bir altın direk yaptıracaksın, der.\n\nNasıl bir direk yaptıracağını babasına tarif eder. Babası gider bir ustaya, kızının istediği altın direği ısmarlar. Kızı altın direği yapacak ustayı bulup:\n\nBu direğe öyle bir kapı koy ki dışarıdan hiç belli olmasın, diye tembihler. Neyse direk yapılır. Baba direği getirip evin bir kenarına koyar. Babası evde yokken, kız biraz yiyecek içecek alarak altın direğin kapısını açıp, içeriye girer. Kapıyı arkadan kilitler. Baba gelir bakar ki kızı yok. Öte arar, beri arar bulamaz. Kız da altın direk içine aldığı yiyeceklerle içeceklerle gününü geçirir. Böyle, böyle günler geçerken, baba:\n\n— Karıyı kaybettik, kızı da kaybettik, diyerek altın direği satılığa çıkarır.\n\nAltın direği alıp, pazara götürür. Pazarda buna bir bey oğlu müşteri çıkar, satın alır. Beyoğlu altın direği götürüp, evinin bir köşesine koyar. Bey oğlunun bir âdeti varmış. Yemekleri ayağına getirilir. O istediği zaman odasına çekilip, yemeğini yermiş. Böyle, böyle günler geçerken kızın yiyecekleri biter. Dışarıya çıkmak zorunda kalır. Kız dışarıya çıkıp bakar ki, bir sofrada türlü türlü yemekler. Yemeklerin üzerinden biraz yer, tekrar altın direğin içine girer. Beyoğlu yemek, yemek için geldiğinde bakar ki yemeklerin üzeri bozulmuş. Yemeği getirenlere kızar bağırır… Onlar da:\n\n— Biz bozuk getirmedik, diye söylerler.\n\nKız, her gün yemek odaya konduğunda çıkar; biraz yer tekrar direğin içine girer. Bir gün böyle, iki gün böyle… Beyoğlu bundan şüphelenir.\n\n— Acaba bu yemekler neden böyle oluyor, diye bir kenara saklanıp, takip etmeye başlar.\n\nYine yemekler gelir. Kız direğin içinden çıkar, yemekleri yemeye başlar. Beyoğlu meydana çıkıp:\n\n— Sen necisin, in misin cin misin, diye sorar.\n\nKız da:\n\n— Ben in de değilim, cin de değilim. Ben bir insanoğluyum, diyerek başından geçenleri bey oğluna bir bir anlatır.\n\nBeyoğlu kıza âşık olur ama teyzesinin kızıyla da nişanlıdır. Böyle böyle, kimsenin haberi olmadan günler geçer. Beyoğlu’nun askerliği gelir. Hizmetçilerine:\n\n— Ben askerde iken de yemeklerimi aynı şekilde odama getirin, diye sıkı sıkı tembihler.\n\nKıza da parmağındaki yüzüğü verir. Neyse Beyoğlu askere gider. Yine yemekler getirilip odaya konur. Kız altın direk içinden çıkar; yemekleri yer, tekrar yerine girer. Hizmetçiler bu duruma şaşırırlar. Beyoğlu’nun nişanlısına durumu anlatırlar. Durumdan şüphelenen nişanlısı gelip, odayı izlemeye başlar. Bakar ki bir kız yemekleri yiyip durur. Hemen içeriye girer. Kızı ele alıverir, döve döve kızı bayıltır.\n\n— Bu öldü, diye götürüp bir çöplüğe atar.\n\nBir ninecik, o çöplüğün yanından geçerken, çöplükte bir inilti duyar. Varıp bakar ki bir kız. Kızı çuvala katar, arkasına yüklenip evine getirir. Nine evinde kıza bakar, yedirir içirir, yaralarını sarar, kız iyileşir. Nineye arkadaş olur, birlikte yaşamaya başlarlar.&nbsp; Böyle böyle yaşayıp dururken, bey oğlunun askerliği biter, evine döner. Bakar ki evde bıraktığı kız kaybolmuş. Kimseye haber vermeden öte arar, beri arar ama kızı bir türlü bulamaz.\n\n— Kızın başına bir iş geldiğini, buradan onun atıldığını, düşünür.\n\nKızı bulabilmek için:\n\n— Memleketin bütün evlerinden, fakir zengin kim varsa birer tas çorba getirecek, diye emir verir.\n\nBeyoğlu’na çorbalar pişirilip gelmektedir. Bu haberi duyan ninenin yanındaki kız da:\n\n— Nine bir tas çorba da biz pişirip gönderelim, der.\n\nNine de:\n\n— A kızım biz fakiriz. Beyoğlu bizim çorbamızı beğenmez, der.\n\nKızın ısrarına dayanamayan nine teklifi kabul eder. Kız bir çorba yapar, bir tasa koyar; çorbanın içine bey oğlunun verdiği yüzüğü de koyar. Çorbayı Beyoğlu’na gönderirler. Beyoğlu bu çorbayı içerken, kaşığın içinden kıza verdiği yüzük çıkar:\n\n— Aradığımı buldum, diye sevinerek bu çorbanın kimden geldiğini öğrenir.\n\nNineyi yanına çağırtır. Ninecik korkarak gelir. Beyoğlu:\n\n— Nine, bana gönderdiğin çorbanın içinden bu yüzük çıktı. Sen bunu nereden buldun, diye sorar.\n\nNine de kendisinin koymadığını, böyle böyle bir kız bulduğunu, onun koyabileceğini anlatır. Beyoğlu kızı da getirtir. Bakar ki yüzüğü verdiği kız. Bu kızla, bey oğlu evlenir. Bunlardan bir çocuk olur. Beyoğlu avcıdır. Yine bir gün ava giderken, karısına:\n\n— Bak hanım bu gün kötü kötü rüyalar gördüm. Sakın ola çocuğu koyup bir yere falan çıkma, diye tembihler.\n\nNeyse dururken bir dilenci gelir. Dilenci kılığındaki adam kızın babasıdır. Babası kızını tanır, ama kız babasını tanıyamaz. Dilenci bir şeyler ister. Kız da dilencinin istediklerinden bir şeyler vermek için odadan çıkar. Bunu fırsat bilen dilenci baba, beşikte yatan çocuğun kellesini keser. Kızının verdiğini alıp hemen oradan ayrılır. O sırada bey oğlu avdan döner. Çocuğunu sevmek için beşiği bir açar ki ne görsün çocuğunun boynu kesik. Buna üzülen baba, öfkeyle karısını döver çarpar; başı kesik çocuğu da arkasına yükler, kovar aşırır. Kız çaresiz sırtında çocukla yola düşer. Giderken giderken, duman tüten bir yer görür. Sığınmak için oraya varır. Oradaki eve girer, bakar içeride kimse yok. Kız sırtındaki kesik başlı çocukla, orada bulunan bir dolaba saklanır. Dolabın içinde de bal, yağ tulukları vardır. Onlardan çocuğun boynuna sürer, ağlamasın diye ağzına bal verir. Dururken çocuğun boynu iyileşir, yeniden canlanır. Bu sırada dışarıdan bir ses duyulur. Kız bir delikten bakar ki güçlü kuvvetli bir maymun görür. Meğer burası maymunların eviymiş. Maymun, ineklerini sağıp gelmiş de bir kazanda süt kaynatırmış. Ocakta bir arkasını ısıtır, bir önünü ısıtır:\n\n— Bal yemem, yağ yemem, insan eti yerim, diye söylenir.\n\nBunu duyan kız çok korkar.\n\n— Bu beni nasıl olsa yiyecek, diye düşünür.\n\nUygun bir fırsatta dolaptan çıkar; maymunu ocakta kaynayan süt kazanının içine kaktırır. Maymun oracıkta ölür. Maymunun evi de o kıza kalır. Neyse orada çocuğuyla yaşamaya başlar. Çocuğuna bir salıncak falan kurar. Böyle böyle zamanları geçerken, çocuk büyür, oralarda oynamaya başlar. Bir gün avcılar oralarda avlanırken çocuğu görürler:\n\n— Oğlum, evde annen baban var mı, diye sorarlar.\n\nÇocuk da:\n\n— Benim babam yok. Evde yalnız annem var, der.\n\nAvcılar:\n\n— Acaba annen misafir kabul eder mi?\n\nÇocuk gelip annesine sorar. Kadın da:\n\n— Kabul ederiz gelsinler, der.\n\nAvcılar kadının evine gelirler. Onlar gelirken kadın bakar ki, avcılardan biri onun kocası olan Beyoğlu. Kadın bunlara yemek hazırlar. Oğlu ile yemeği sofraya gönderir. Kaşıklardan birinin başını kırar, sapını bey oğlunun önüne; diğer avcılara da normal kaşıkları koydurur. Kadın, oğluna:\n\n— Oğlum eğer o amca soracak olursa, ona amca başsız çocuk da böyle olur de, diye tembih eder.\n\nBeyoğlu önünde başsız kaşık sapını görünce:\n\n— Oğlum bu ne, diye sorar.\n\nÇocuk da:\n\n— Amca başsız çocuk da böyle olur, der.\n\nBu sırada kadın da kapıya gelir. Beyoğlu, kapıda karısını görünce şaşırır. Karısına neler olduğunu sorar. Karısı da başından geçenleri bir bir anlatır. Böylece birbirlerine kavuşup muratlarına ererler. Hayatlarını sürdürüp giderler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Padişahta Boynuz Var  ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Memleketin birindeki bir padişahın iki boynuzu varmış. Padişah boynuzlarını gizlemek için başına uzun bir fes giyermiş. Bütün berberleri de tıraşından sonra boynuzlu olduğunu söylemesinler diye öldürürmüş.&nbsp; Öldüre öldüre memleketteki son berbere sıra gelir. Padişah bu berberi saraya çağırtır. Berbere der ki:\n\n— Oğlum, bende bir sır var. Bu sırrı kimseye demeyeceksin, seni yüksek maaşla berber tutacağım.\n\n— Olur, padişahım.\n\n— Ama sırrımı çıkarırsan kafanı keserim.\n\nBerber kimseye söylemeyeceğine söz verir; ama:\n\n— Allah Allah, nedir bu sır, diye de merak eder.\n\nNeyse berber padişahı tıraş etmek için bir yere oturtur. Padişahın başında, uzun bir fes var ya. Fesi çıkarır bir bakar ki, padişahta öküz boynuzu gibi iki boynuz var. Meğer padişah, görünmesin diye fesi yüksek yapmış. Neyse berber tıraşını yapıp bitirir.&nbsp; Padişah berbere bu sırrı söylerse kellesinin gideceğini bir daha hatırlatıp uğurlar.&nbsp; Berber şimdi çok önemli bir şey biliyor. En samimi arkadaşları ile konuşurken ah anlatacak!.. Mümkün değil. Kafa gidecek.&nbsp; Berber öte düşünürken, beri düşünürken bir ince hastalığa yakalanır.&nbsp; Kimseye diyemez, öyle bir şey biliyor amma, kimsenin de bunu bildiği yok. Ondan başka bilen yok.&nbsp; Neyse bu sırrı söylemezse ölecek artık. Buna bir çare bulması için bir kâhine gider. Kâhin:\n\n— Oğlum sende gizli bir dert var. Bu dert seni öldürecek. Bu dertten kurtulmak için, bir kuyuya gireceksin. Kuyunun içinde gücünün yettiği kadar bağırarak, içindeki derdi söyleyeceksin, der.\n\nBerber düşünür taşınır:\n\n— Ben bu sırrı söylersem öleceğim. Söylemezsem de hastalıktan öleceğim, der.\n\nKâhinin söylediklerini yapmaya karar verir.&nbsp; Bir gün bir kuyuya gidip aşağıya iner. Sonra ne gücü varsa:\n\n— Padişahta boynuz vaar! Padişahta boynuz vaar! Padişahta boynuz vaaaar, diye bağırır.\n\nKuyudan çıkıp gider. Neyse kuyudan bir kamış hâsıl olur. Bir gün bir çoban bu kuyuya geliverip kamışı keser. İyi kötü bir düdük yapıp bir öttürür.\n\n— Karadır kaşların ferman yazdırır, diyecek ya.\n\nDüdük:\n\n— Padişahta boynuz vaaar!... Padişahta boynuz vaar!..., diye ses çıkarır.\n\nÇoban:\n\n— Allah, Allah, düdük benim dediğim şeyi çalmıyor da, “Padişahta boynuz var!” diyor, diye çok şaşırır.\n\nDüdüğü alıveren bir öttürür bakar ki, düdük padişahın boynuzundan türküler söyler. Bu mesele böyle böyle şayia olur. Padişaha kadar ulaşır. Padişah bu sırrın berberden yayılıp yayılmadığını da anlamak ister:\n\n— Getirin şu düdüğü, diye emir verir.\n\nDüdüğü getirirler. Padişah düdüğü alıp bir öttürür. Düdük:\n\n— Padişahta boynuz var, der.\n\nPadişah:\n\n— Allah Allah bu sırrı veren bir ağaç… Laf berberden yayılmamış. Bunu deyip duran bir ağaçmış, diye hayrete düşer.\n\nBerber de içindeki gizli sırrı çıkarmış olduğu için iyileşip, sağlığına kavuşur.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tembel Ömer",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Eskiden Tembel Ömer diye birisi varmış. Bu adam gerçekten de tembel mi tembel, şaşkın mı şaşkınmış. Hiçbir geliri de yokmuş. Bazı bir oduna gider, üç beş çırpı getirir, onunla idare olurmuş. Bir eşekçiği varmış. Bu eşeği de ona anası vermiş.&nbsp; Bir gün kadın oğluna:\n\n— Oğlum kalksan da, şu eşeğinle biraz odun getirsen onunla idare olsak, der.\n\nTembel Ömer eşeği alır, padişahın sarayının yakınına oduna gider. Eşeğe sarmak için biraz çalı çırpı toplar. Eşeğin bir yüzünü sarar, öbür yüzüne geçerken, diğer yüzü yıkılır. Odunu saracağım diye öyle uğraşır. Öyle ya şaşkın adam eşek mi sarabilir? Bunu saraydan padişahın karısı görüp:\n\n— Şu adam ne kadar şaşkın, der.\n\nPadişahın kızı:\n\n— Hayır anne, adamın karısı yok. Adamın şaşkını olmaz. Adamı adam eden kadındır, der.\n\nKarıyla kızı biraz müdafaa ederler. Kadın:\n\n— Ben bunu, akşam babana bir söyleyeyim de gör, der.\n\nAkşam olur. Kadın padişaha:\n\n— Bugün kızın benimle yar yar yarıştı. Buradan şaşkın bir adam geçti. ‘Bu adam şaşkın’ dedim. Kızın da: ‘Hayır bu adam şaşkın maşkın değil karısı yok.’, dedi, diye hayıflanır.\n\nPadişah:\n\n— Sen dur karı!&nbsp; O adama ‘Temel Ömer’ derler. Ben kızı ona vereyim de, gözü bir açılsın. Adam mı şaşkınmış, kadın mı, der.\n\nNeyse padişah Tembel Ömer’i çağırtır:\n\n— Bu kızı sana vereceğim, der.\n\nKızı da ses çıkaramaz.\n\n— Böyle böyle… dedi ya.\n\nPadişaha karşı konmaz ya... Onun dediği olacak.&nbsp; Padişah bir güzel düğün edip, kızı Tembel Ömer’e verir.&nbsp; Tembel Ömer’in, bir dağ kelifciği varmış. Oraya gelini götürüp indirirler.&nbsp; Tembel Ömer, kelifin bir tarafına yatar; bir tarafına işer. Sürüne sürüne öteye beriye gider. Adamın dışarıya çıkacak hali yok. O gelinceğiz, o kelifin içini temizleyip, pırıl pırıl parlatır. Yıkar, yerleştirir, orayı bir ev haline koyar.&nbsp; Yemek vakti olduğunda, sofrayı Ömer’den uzak bir yere serer.\n\n— Ömer gel ekmek yiyelim, deyince adam sürüne sürüne sofraya varır.\n\nKadın bir yol sofrayı öbür tarafa çeker:\n\n— Adam gel yemeği burada yiyelim, deyince sürüne sürüne oraya da varır.\n\nÖmer’e böyle böyle biraz can gelir, ayağa kalkar. Bir gün oraya bir kasap gelir. Mal alır, onu bir başka köye sürüverecek birini arar. Kadın der ki:\n\n— Ömer şu kasabın mallarını, köyden çıkarıp, şu köye kadar sürüvereceksin. Tamam mı?\n\n— Tamam.\n\nÖyle ya malları sürerken mal öte kaçacak, beri koşacak, çevirecek. Böylelikle adam ayaklanacak. Neyse, Ömer malları sürüp köyden çıkarır. Kasap da ona ücretini verir. Kadın böyle böyle kocasını ayağa kaldırır.&nbsp; Bir gün karısı\n\n— Ömer, sana bir eşek alıversem, dağdan odun çeker misin, diye sorar.\n\nÖmer:\n\n— Çekerim, der.\n\nKadın, sözüm yabana, buna bir eşek alıverir. Adam dağdan odun getirmeye başlar. Odun getirir getirir satar. Bir gün kendi kendine:\n\n— Yarın kar kış gelecek. O zaman oduna gidemem. Şimdiden odunun birazını köye getireyim. Birazını da, dağda bir karaltıya yığayım. O zaman oradan getirir, satarım, diye düşünür.\n\nHer gün, iki yük odun keser. Bir yükünü köye getirip satar; bir yükünü de dağda bir karaltıya yığar. Böyle, böyle epey bir para kazanır. Epeyce de odun biriktirir.&nbsp; Derken kış gelir. Kar,&nbsp; kış, buz soğuk... Köylüler bu havada oduna giderler. Akşama kadar,&nbsp; bir yük odunu zor bulurlar. Tembel Ömer ise, hemen varıverir, hazır odundan sarar gelir. Kuru olduğu için de, daha pahalıya satar.&nbsp; Bunu gören köylüler:\n\n— Ulan! Bir Tembel Ömer böyle böyle yapsın. Daha çok para kazansın, diye Ömer’i kıskanırlar.\n\n— Ne yapalım bu adama?\n\n— Dağdaki odununu yakalım\n\nBir gün gidip, Ömer’in dağdaki odununa, bir ateş koyuverirler. Cayır cayır odun yanıp gider. Ömer ertesi gün, eşeği alır; odun almaya varır. Bakar ki odunlar yanmış kül olmuş. Odunların yerinde, taştan küf gibi bir şeyler kalmış. Onlardan bir avuç alır eve getirir:\n\n— Ay karı, odunu yakmışlar da, işte külceğizi kalmış, diye söylenir.\n\nKarısı:\n\n— Hani bakayım, der.\n\nÖmer’in elindekilerin ham maden olduğunu anlar.\n\n— Bunlardan başka var mı orada, diye sorar.\n\nÇok var.\n\n— Öyleyse varıver eşeği al, orada bundan ne kadar varsa, hepsini heybelere doldur gel.\n\nÖmer gider. O küf gibi taşları toplar, heybelere doldurup doldurup getirir. Kadın bu altını satar. Çok para kazanır. Bundan Ömer’in haberi olmaz.Bir gün, Ömer’in karısı:\n\n— Ömer, odun satar geçinirdik. Odunu da yaktılar. Sen bir ay gurbete gitsen, çalışıp gelsen, deyip kocasını İstanbul’a gönderir.\n\nNeyse Ömer gurbete gider. Bir zaman çalışıp köyüne döner. Ömer köye gelince, kelifçiğini arar; ama kelif melif bulamaz. Orada gördüklerine sorar:\n\n— Arkadaş, Tembel Ömer’in evi neresi?\n\n— Sus len, Tembel Ömer yok artık. Ona ‘Ömer Bey’ diyeceksin. O padişahın kızını aldı. Artık o, Ömer Bey oldu.\n\nKime sordu ise, böyle cevaplar alır. Yolda birine:\n\n— Arkadaş Ömer Bey’in evi neresi, diye tekrar sorar.\n\nYoldaki adam:\n\n— İşte şu bina, diye gösterir.\n\nÖmer bir bakar, burası yedi sekiz katlı, yüksek bir apartman. Meğer burayı Ömer gurbette iken, karısı altınların parasıyla yaptırmış.&nbsp; Neyse, Ömer Bey apartmana çıka çıka çıkar. Bakar ki, karısı oturup durur. Karısı hemen Ömer’i karşılar. Sarmaş dolaş olurlar. Derken karısı Ömer’e olanları anlatır. Bir gün, padişahın kızı babasını evine davet eder. Padişah karısını da alıp kızının evine gelir. Kız misafirlerini yedirip içirip ağırladıktan sonra babasını karşına alıp şöyle der:\n\n— Eee Baba! ‘Adamı adam eden karısıdır’ dediysem de inandıramadım. Bak sizin beğenmediğiniz, “Bu adam mı olur!” dediğiniz Tembel Ömer, çalıştı kazandı adam oldu. Tembel Ömer, artık Ömer Bey oldu.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Altınlı Fatma İle Bakırlı Ayşe  ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde... Bir adam varmış. Onun ilk hanımı ölmüş, ondan bir kız kalmış. Adam ikinci evliliğini yapmış. Ondan da, bir kız çocuğu olmuş.&nbsp; Böyle geçinip giderlerken bir gün, hanımı:\n\n— Ben bu kızından bıktım, usandım. At bunu bir kenara, der.\n\nAdam:\n\n— Yahu Hanım, atılır mı? O da benim evladım, dediyse de dinletemez.\n\nHanımı:\n\n— Olmaz, o duracaksa ben giderim! Ben giderim, diye basar yaygarayı.\n\nAdam:\n\n— Yuvam, ailem bozulacak. En iyisi mi bunu bir kenara atayım, diye düşünür.\n\nNihayet, adam kızını dağa koymaya karar verir. Bir gün:\n\n— Kızım, haydi oduna gidelim, diyerek; hayvanı semerler.\n\nBaltayı alır. Bir de içinde su taşıdıkları, su kabağını alır. Kızı ile beraber dağa çıkarlar. Babası:\n\n— Kızım, sen şurada dur. Ben şu karşıdan odunu keseyim. İşim bitince ben sana seslenirim. Hayvanımızı sarar gideriz, diyerek kızı oraya koyar.\n\nBiraz ileriye ormanın içine gider. Kabağın içindeki suyu boşaltıp, bir dala asar, oradan çekip gider. Boş kabak rüzgârla ‘tak tak tak’ sesler çıkarır. Kız, babam odun kesiyor sanıp beklemeye devam eder.&nbsp; Kız orada dururken epey bir zaman geçer. Hava kararmaya başlar.\n\n— Babam çok gecikti. Varıp bir bakayım, diyerek sesin geldiği yere gider.\n\nVarıp bakar ki boş kabak tak tak edip durur. Kız öte arar beri arar; ama babasını bulamaz. Durumu anlayan kız:\n\n— Tak tak eden kabacık, beni avutan babacık, diye ağlamaya başlar.\n\nAğlaya ağlaya eve dönmek için yola çıkar. Yolda giderken karanlık bastırır, çaresiz kalır. Karanlıkta nereye gideceğini bilemez. Korkuyla ne yapacağını düşünürken, karşıda bir ışık görür.&nbsp; Sevinerek oraya varıp bakar ki, üç tane kedi, tıpış tıpış ellerliyle ekmek yapıyorlar. Kız onları görünce:\n\n— Tıpış tıpış ellerinizle, güzel güzel ekmek mi yapıyorsunuz, diye seslenir.\n\nKediler, kıza:\n\n— Gel bakalım hanım, gel, diyerek bir oturağın üstüne oturturlar.\n\nHoş beşten sonra kıza burada ne aradığını sorarlar. Kız:\n\n— Böyle böyle oldu. Babam beni aldattı. Evde bir üvey anam var. Onun da bir kızı var. Anam, beni evde istemedi. Ondan bu işler başıma geldi, diye bir bir anlatır.\n\nOlanları dinleyen kedilerin anası:\n\n— Gidin, şu altın suyunu getirin. Şu kızın, başını saçlarını yıkayalım, der.\n\nGedip altın suyunu getirirler. Kızı bir hamam ettirirler. Saçlarını altın suyunda yıkarlar. Kızın saçları, dipten başa kadar, şangır şungur altın olur. Kızın ağlamasını durdurup, karnını doyururlar.\n\n— Kızım, sen bu gece burada yat. Sabah evine göndeririz, deyip kızı orada misafir ederler.\n\nSabah olunca, kızı kaldırıp;&nbsp; güzel elbiseler giydirirler.\n\n— Sen evinizi bulmak için, şu yolu salma. Bu yoldan git, diye tembih edip uğurlarlar.\n\nKız yola çıkar, giderken giderken, karşıda evlerini görür. Evlerinin önündeki horozları kızın geldiğini görünce:\n\n— Fatma Ablam geliyor altınlı maltınlı! Fatma Ablam geliyor altınlı maltınlı, diye ötmeye başlar.\n\nBunu üvey anne duyar. Horozu:\n\n— Sus! Sen ne diyorsun? Ben, onu başımdan atasıya ne çektim, diye azarlar.\n\nHoroz yine:\n\n— Fatma Ablam geliyor altınlı maltınlı, diye ötmeye devam eder.\n\nKadın horoza kızıp:\n\n— Konuşma, senin kafanı uçurum, falan dediyse de, horoz aynı şekilde öter.\n\nBu arada kız da evlerine gelir. Kadın karşısında, saçları dipten başa kadar altın olan üvey kızını görür. Hoşbeş edip, kızı içeriye alır. Derken kızın babası da eve döner. Evde kızını bulan baba sevinerek onu kucaklar. Bunları gören adamın karısı:\n\n— Demek sen, kızının her tarafına altın takmak için dağa götürmüşsün. Her tarafı altınlı geldi. Benim kızımı da götür. Altın tak gel, diye söylenmeye başlar.\n\nAdam:\n\n— Hanım, bundan benim haberim yok. Etme gitme, böyle olmaz, bunu ben yapamam. Biz bunu hor gördük attık. Bu Allah’ın bir hikmeti!falan dediyse de karısını inandıramaz.\n\nKadın:\n\n— İlla benim kızı da götüreceksin, diye tutturur.\n\nSonunda karısına bir türlü laf anlatamayan adam, öbür kızını da götürmek zorunda kalır. Neyse adam, bu kızını da dağa odun kesmek amacıyla götürür. Aynı şekilde, kabağı dala asar; kızı bırakıp gelir. Kız orada bekler bekler babası gelmez.\n\n— Babam nerede kaldı, akşam oluyor, deyip tak tak eden yere varır.\n\nBakar ki orada bir kabak asılı, babası yok. Ağlamaya başlar. Ağlaya ağlaya yola çıkar. Gelirken karanlık çöker. O da, ışıkları görüp oraya varır. Bakar ki, orada kediler, ekmek yapmak için hamur yoğurup durur. Onlara:\n\n— Bak şu pislere, pis ellerinizle hamur mu yumuruyorsunuz? Çekin pis elinizi oradan…, diye seslenip, onları hor görür.\n\nKızın bu sözlerine kediler çok kızar; ama yine de:\n\n— Geç şuraya kahpe kız, deyip kızı içeri alırlar.\n\n— Buraya neden geldin, diye sorarlar.\n\nO kız da:\n\n— Böyle böyle oldu. Babam beni buraya koydu, gitti, diye olanları bir bir anlatır.\n\nKedilerin anası:\n\n— Getirin şu bakır suyunu da, şunu bir yıkayın, der.\n\nBakır suyunu getirip, kızın saçını yıkarlar. Bakır suyuna batırılan kızın saçları, dipten başa bakır olur. Şangır şungur bakır… Kediler ona da yemek falan verirler; ama kız beğenip yemez. Neyse kızı orada yatırıp, sabah uğurlarlar. Kız yola çıkar, gide gide evlerini ileride görür. O eve gele koysun. Evdeki horoz yine ötmeye başlar:\n\n— Ayşe Ablam geliyor, bakırlı makırlı! Ayşe Ablam geliyor, bakırlı makırlı!\n\nBunu duyan kadın, horoza:\n\n— Sus utanmaz. Benim kızımla alay mı ediyorsun? Ben kızımı altın toplamaya gönderdim, diye çıkışır.\n\nBu arada kız da eve gelir. Bakarlar ki, gerçekten kızın her tarafı bakır. Kadın, o zaman horozun kabahatinin olmadığını anlar. Bu sefer kadın:\n\n— Sen öbür kızını altın yaptın, benim kızımı bakır yaptın, diye söylenmeye başlar.\n\nKocası:\n\n— Karı, bu senin benim bildiğim bir iş değil. Bunları ben yapamam. Bu Allah’ın bir işi… Bize bu bir ibret… Biz Fatma’yı hor gördük attık. Allah onu ödüllendirdi. Bu kızımızı da, bize ibret olsun diye bakır yaptı, diye anlatır.\n\nBu duruma akıl sır erdiremeyen kadın, Fatma’nın da, Ayşe’nin de başından geçenleri bir bir anlattırır. Böylece geç de olsa doğruyu öğrenip, kocasının, haklı olduğunu anlar. Fatma’nın getirdiği altınlarla zengin olurlar. Çocuklarıyla birlikte mutlu mutlu yaşayıp dururlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Akıl Var Sermaye Yok",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde… Bir köyde deli bilinen bir adam varmış. Bu adam:\n\n— Akıl var sermaye yok! Akıl var sermaye yok, diye söylenir dururmuş.\n\nZenginin birisi:\n\n— Bu adam zaten deli; amma ‘Akıl var sermaye yok’ diyor. Acaba neden böyle diyor? Bu adam, sermayeyi bulsa ne yapacak, diye düşünür.\n\nDeliyi yanına çağır:\n\n— Al şu parayı, ne yapacaksan yap, der.\n\nGeceleri denizden, denizkızları çıkarmış. Ağızlarında cevahir, elmas çıkarıp, kıyıya otların içine koyarlarmış. Yayılıp tekrar cevahirleri, elmasları alıp denize giderlermiş Deli, bunu görürmüş. Bunun üzerine, deli gider. Bu paranın bir kısmıyla hasır alır. Bir at arabası tutar, hasırları atar, denizin kenarına götürür. Oraya, otun üzerine yazar. Zengin, bu parayı ne yapacak diye deliyi gözetlermiş. Bir sabah şafakta deli, hasırlara bir ateş koyar. Cayır cayır yakar. Zengin:\n\n— Eyvah!... Bizim paraları deli yaktı, gitti. Delinin de yapacağı bu, diye üzülür.\n\nO günün gecesinde bu denizkızları, getirdiği elmasları, cevahirleri külün üstüne koyarlar. Yayılıp döneceklerinde cevahirleri külün içinde bulamazlar. Oraya bırakıp giderler. Deli gelir. Hasırların külünü süpürür, kalburda eler. Denizkızlarının ağızlarında getirdiği elmaslar, cevahirler kalburun üstünde kalır. Bunları götürüp sarrafa satar.&nbsp; O ağanın sermaye olarak verdiği parayı getirip verir. Ağa paraları görünce çok şaşırır:\n\n— Ulan, nerden buldun sen bu parayı? Benim verdiğim parayla sen hasır aldın. Götürdün deniz kenarında yaktın. Bu parayı nerden buldun, diye sorar.\n\nDeli anlatmaya başlar:\n\n— Ben geceleri gezerken, denizkızlarının dışarı çıkıp yayıldıklarını, ağızlarında cevahir, elmas getirip kıyıya koyduklarını, dönerken alıp gittiklerini görürdüm. Bunlar, hasırın külünün içine elmasları, cevahirleri bıraktılar. Külün içinde ışımayınca göremediler. Denize gittiler. Elmasları,&nbsp; cevahirler bana kaldı, der.\n\nOlanları öğrenince, zengin de:\n\n— Her deli denileni, deli bilme, diye düşünür.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Korku",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Deve berber imiş… Balık kavağa çıkmış kulakları felfel imiş. Azgın atmış vuramamış. Miskin atmış vuramamış. Babası atmış yaralamış. Oğlu atmış kıvırtıvermiş... Kazı pişirmek için, bir köye vardık, kazan istedik. Bir dibi delik kazan verdiler. Bir de böğrü delik kazan. Kazana vurduk kazı, atmışımız çırpıya gitti, yetmişimiz altını yaktı. Kaz kaldırdı başını bize baktı. Anam bir çocuk doğurmuş. Tuza yolladı, çocuğa çileyelim.\n\n— Tuz çileyelim, tuz çileyelim, diye vardım tuz istedim komşuya.\n\n— Ey Allah’ın kulu, dedi.\n\n— Ben daha dün çimdim, ne zaman kokmuşum da tuz çileyeceksin, diye kovdu beni.\n\n— Oradan kaçtım.\n\n— Kokmuş köyden çıkmış, kokmuş köyden çıkmış, diye vardım öbür komşuya.\n\n— Ben daha yeni temizlendim, ne zaman kokmuşum da köyümden çıkmışım, diye oradan da kovdular.\n\nOradan gittim başka bir komşuya vardım. Komşu dedi:\n\n— Ne istersin?\n\n— Tuza geldim, dedim.\n\n— Tuz daha gölünden çıkmamış, dedi.\n\nÖyleyse ben:\n\n— Gölden çıkmamış, gölden çıkmamış…, diyerek gideyim\n\n— Gölden çıkmamış, gölden çıkmamış..., diye gidiyorum.\n\n— Biz daha yeni gölden geldik. Banyo yaptık temizlendik. Bu niye ‘Gölden çıkmamış’ diyor?” diye yedik güzel bir dayak. Tuzsuz evi boyladık. Evveli bir oğlan bir de bacısı varmış. Bir gece bacısı dışarıya bulaşık yıkamaya çıkar.\n\n— Korktum, diye içeriye kaçar.\n\nOğlan bacısını bu hale koyan korkuyu bulmak ister:\n\n— Şimdi ben o korkuyu bulurum, diyerek öfkeyle evden çıkıp gider.\n\nKomşuya varıp sorar:\n\n— Yahu korku nerededir?\n\n— Falan bağa git, korku oradadır.\n\nKorku bilmeyen oğlan korkuyu aramaya başlar. Bağa varıp bir bakar ki, bağda öyle taş kayar. Hemen belinden bıçağını çıkarıp boşluğa sallamaya başlar. Bıçak dürter kan gelmez. Bıçak dürter, kan gelmez. Sonunda:\n\n— Korku burada yok, diye düşünür.\n\nAramaya devam eder.&nbsp; Öte yana varır. Birine daha sorar:\n\n— Korku nerededir?\n\n— Geceleyin mezarlığa git, orada bulursun.\n\nBir gece un alıp yağ alıp mezarlığa gider. Helva karmaya başlar. Bakar ki gelen giden yok.\n\n— Yahu, korku burada da yok, diye söylenirken ölüler mezarlarından çıkar.\n\nEllerini açıp\n\n— Bana da, bana da, diye helva ister.\n\n— Ölüye değil, diriye bile yok, diye ellerine kaşığı vurup durur.\n\nNeyse korkuyu orada da bulamaz. Oradan da gelip rastladığı birine daha sorar:\n\n— Yahu komşu, ben korkuyu bulamadım. Nerede bu korku?\n\n— Korku nerede olsun, kendini denize bir atarsın. İşte korku ordadır.\n\nOğlan korkuyu bulma hevesiyle hemen denize gider. Denize kendini bir atar. İlerlerken ilerlerken denizi yarılar. İşte o zaman korkup:\n\n— Beni kurtarın, beni kurtarın, diye bağırmaya başlar.\n\n— Kayıkçının biri gelip oğlanı kurtarır. Kayıkçı sorar:\n\n— Korktun mu arkadaş?\n\n— Korktum.\n\n— İşte korku budur. Korku aranmaz, deyip oğlanı karaya çıkarır.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Üç Altına Üç Nasihat  ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Vaktin birinde bir fakir adam varmış. Bu adamın bir kızı varmış. Karısının da gövdesi yüklüymüş. Bunlar zar zor geçinirmiş. Bir gün adama fakirlik tak eder. Karısını karşısına alarak:\n\n— Karı, bu böyle olmayacak. Ben gideyim İstanbul gibi bir memlekete kazanayım, geleyim, der.\n\nKarısını elinde kızı, karnı yüklü bırakıp gurbete çıkar.&nbsp; Adam gittikten sonra kadının gövdesindeki çocuk doğar. Bir erkek çocukları olur. Çocuklar büyür. Aradan on sene, yirmi sene geçer. Adam geri gelmez.&nbsp; Neyse adam gurbette dikiş tutturamaz. Yirmi senede sadece üç altın kazanabilir. Bir gün:\n\n— Varıp köyüme gideyim, deyip yola çıkar.\n\nGele, gele gelir... Köyüne yakın bir yerde aksakallı birisiyle karşılaşır. O aksakallı adama:\n\n— Hocam, ben İstanbul’a gideli çok oldu. Köyde ne var ne yok anlatsana, der.\n\n— Ben ancak bir altına konuşurum, diye cevap verir.\n\nAdam:\n\n— Altını verip konuştururum, sonra bunu öldürüp geri alırım, diye düşünür.\n\nÇıkarıp kazandığı o üç altının birini verir.&nbsp; Neyse altını verince:\n\n— Oğlum başa gelmedik iş olmaz, ayak almadık taş olmaz, deyip susar.\n\nBir daha konuşmaz. Adam:\n\n— Hocam konuşsana, diye ısrar eder; ama aksakallı adamdan çıt çıkmaz.\n\nÇıkarıp altının birini daha verir. Hoca:\n\n— Güzel güzel olmaz, gönül kimi sevdiyse güzel odur, der.\n\nBirlikte biraz yürürler; ama hoca yine konuşmaz. Adam:\n\n— Hocam, konuşsana, diye çıkışır.\n\nKonuşturabilmek için üçüncü altını da verir. Hoca da:\n\n— Güzel sensin, nuru Allah’tır, deyip ortalıktan kayboluverir...\n\nNeyse başına gelenleri hayra yorup parasız pulsuz köyün yolunu tutar. Giderken bir koca karının evine varır:\n\n— A teyze susadım bir su verir misin, diye sorar.\n\nKocakarı:\n\n— A oğlum, bizim su bir dev elinde de su alamıyoruz. Bize su vermiyor, diye sızlanır.\n\nAnlatmaya devam eder:\n\n— Dev çeşmenin başına bir kız koymuş, bir de kurbağa koymuş. ‘Kız mı güzel? Kurbağa mı güzel?’, diye soruyor. Bunu bilirsek suyu verecek; ama şimdiye kadar bir bilen çıkmadı.\n\nAdam sorar:\n\n— Teyze o çeşme nerede?\n\n— İşte şurada, diye kocakarı çeşmenin yerini gösterir.\n\nBu çeşmenin başına varır. Suda bir gölge görür. Başını kaldırıp bir bakar ki, dünya güzeli bir kız. Dev seslenir:\n\n— Yahu insanoğlu gelme! Kız mı güzel? Kurbağa mı güzel? Bil öyle gel.\n\nAdam ne desem diye düşünür. Hocadan aldığı nasihatler aklına gelir.\n\n— Güzel güzel olmaz, güzel kimi sevdi ise güzel odur, diye cevap verir.\n\nO zaman dev suyu salıverir. Eline bir at verir. Atın terkisindeki heybeye iki de karpuz koyar. O dünya güzeli kızı da ata bindiriverir. Adamı uğurlar.&nbsp; Neyse bir akşam vakti adam evine varır. Ayın ışığı evin penceresine vururmuş. Bir bakar ki, evde karısı bir adamla kucaklaşıp durur. Adamın aklı başından gider. Mermiyi tüfeğe sürüp içerdeki adamı öldürmeyi düşünür. Tam tetiği çekeceğinde aklına hocanın nasihati gelir. Kendi kendine:\n\n— Yahu, adam bana ne dedi. ‘Başa gelmedik iş olmaz, ayak almadık taş olmaz’ demedi mi? Belki bu kadının başına bu iş zorla geldi, diye söylenir.\n\nAdam hemen kapıya dayanıp\n\n— Kapıyı aç, der.\n\nKadın kapıyı açıp karşısında kocasını görünce:\n\n— Kapıyı açtım güldürdün. Memelerimden emdirdim, der.\n\nKarısının ne demek istediğini düşünürken aklına üçüncü nasihat gelir:\n\n— Güzel sensin, nuru Allah, demişti ya.\n\n— Öyleyse karımın kucağındaki benim oğlum, diye düşünür.\n\nOğlunu bağrına basar, öpüp koklar. Adam:\n\n— Kabul ederseniz ben de bir misafir getirdim, der.\n\nKadın misafiri karşılamak için dışarı çıkıp bir bakar ki kızı:\n\n— Allah yavrum!... Devlere çaldırdıydım ben seni, diye bağırıp kızına koşar.\n\nKavuşmanın telaşıyla kız attan inerken heybedeki karpuzlar yere düşer. İçindeki altınlar meydana saçılır!&nbsp; Hepsi birleşirler. Kalan ömürlerini mutlu ve huzurlu yaşayıp dururlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Akıllı Kardeş İle Deli Kardeş  ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Bir köyde iki kardeş varmış. Oğlanın biri akıllıymış, biri biraz safmış. Bunların biri eski biri de yeni iki evleri varmış. Dağda da çok sığırları varmış. Eski evde bunlar çoktandır otururlarmış. Babaları ölünce, malları bölüşmeye karar vermişler. Akıllı oğlan der ki:\n\n— Bizim oğlan, gel evleri bölüşelim. Evin birini birimiz, birini diğerimiz alsın. Şimdi sığırı toplaması zor… Yarın kış geldiğinde, o eve gelen sığır onun, bu eve gelen sığır bunun olsun.\n\nDeli denilen kardeş, sığırların hepsi o eve gelir diye, eski evi almış. Yeni ev de akıllı oğlana kalmış. Kış gelip sığırlar eve gelmeye başlayınca, Akıllı oğlan köyün girişindeki yeni eve ot dökerek beklemiş. Otu gören sığırların hepsi yeni eve gelmiş. İçlerinde bir koca öküz varmış. O da alıştığı gibi eski eve gelmiş. Aldatayım derken aldanan saf oğlan çok kızmış:\n\n— Sığırlar hep yeni eve gitti. Bu bir öküzü ne yapacağım. En iyisi bunu kesip, gönünü* satayım, diye düşünmüş.\n\nÖküzün gönünü sırtına yükleyerek yola düşmüş. Yolda taşın üstünde bir keler varmış. Kelerler insanı görünce kafa sallarmış. Taşın üstündeki keler de saf oğlanı görünce kafa sallamış. Kendisiyle konuştuğunu sanan saf oğlan:\n\n— Ne dersin kara muhtar, diye kelere seslenmiş.\n\nKeler yine kafa sallamış:\n\n— Gönü mü alacaksın?\n\nKeler, yine kafayı sallamış.\n\n— Gönü alacak bu, der. Gönü yıkıp sormuş:\n\n— Kaç para vereceksin?\n\nKafayı yine aşağı yukarı sallamış&nbsp;keler. Bu kızıp, üstüne yürümüş. Keler hemen taşın yarığına kaçmış.\n\n— Beni kandırdı, falan diye söylenip aranırken, taşın yarığında altınları görmüş.\n\nVarıp gider.\n\n— Bizim oğlan, böyle böyle falan yerde altınlar var çıkaralım, demiş.\n\nVarırlar, beraber altınları çıkarırlar.\n\n— Bunu taksim edelim, diye karar vermişler.\n\n— Neyle bölüşelim?\n\n— Okkayla.\n\nKomşudan, bir okka bulup gelmişler. Komşu da:\n\n— Bunlarda zahire yok, bir şey yok, bunlar bununla neyi ölçecekler, diye merak edermiş.\n\nOkkanın altına püse çalıp vermiş. Neyse altınları ölçüp bölüşürler. Okkayı geri getirip verirler. Komşu bakar ki, okkanın altında altın yapışık. Bunları şikâyet etmiş. Jandarmalar gelirler, bunları döver möver altınları çıkartırlar. Neyse bunlar köyden kaçmışlar. Giderler giderler… Bir zengin ağaya çoban dururlar. Koyun güderlermiş. O zengin ağanın, koyunları köye gelmezmiş, dağdaymış. Kardeşlerden bir gün biri, bir gün biri azık almaya gelirmiş. Yine böyle bir gün akıllı oğlan, köye azık getirmeye gitmiş. Dağda, bir dağ armudu varmış. Armudu koyunlar yermiş. Deli çoban:\n\n— Şunu çıkıp çırpayım da, hem koyunlar yesin, hem de birazını ben toplayıp yiyeyim, demiş.\n\nArmuda çıkıp çırpmış. Deli çoban ağaçtan ininceye kadar düşen armutları koyunlar yiyip bitirmiş&nbsp;Deli çoban aşağıya inince yerde yiyecek armut bulamamış&nbsp;tabii. Koyunların içindeki koçun boynuzuna üç çatal bir armut takılmış&nbsp;Oradan armudu alıp yermiş:\n\n— Bu koç, koyunların en akıllısı! Bak, armudu bir bu toplamış. Gerisi toplamamış, diyerek koyunların hepsini öldürmüş.\n\nBir tek koç kalmış. Dururken büyük oğlan gelmiş. Bakar ki, koyunlar döşeli, bir tek koç kalmış. Şaşırarak sormuş:\n\n— Ne oldu bu koyunlara?\n\n— Ne olacak, armut çırpmıştım, armudu hiç bana koymamışlar. Hepsi yemiş bitirmiş. Bir tek koç toplamış. Kızdım. Ben de hepsini öldürdüm, diye anlatmış.\n\nAkıllı oğlan:\n\n— Eee, şimdi ağaya ne diyeceğiz? Biz en iyisi buradan kaçalım. Ağa bizi öldürür, diye telaşlanmış.\n\n— E, ne diyelim şimdi ağaya?\n\n— Koyunlar topluca orada, biz gideceğiz. Hesabımızı ver diyelim, parayı alalım kaçalım, diye plan kurmuşlar.\n\nNeyse:\n\n— Ağa biz koyunları gütmeyeceğiz artık. Hesabımızı gör. Biz gideceğiz, demişler.\n\nAğa:\n\n— Etmeyin, gitmeyin, diye yalvarırken hanımı kahve pişirip gelmiş.\n\nÇobanlara birer fincan kahve vermiş. Kahveyi içmişler. Ağanın hanımı, akıllı oğlana, bir kahve daha katıvermiş. Koyunların ölüsünü, bir taş yartlağına sakladıklarında, yartlağa, akıllı oğlan birer birer, saf oğlan da, ikişer ikişer sürüyüp atmışmış. Saf oğlan bunu hatırlayarak:\n\n— Ağa, o bir sürüdü; ben iki sürüdüm, diyerek ikinci kahveyi o da ister.\n\n— Ulan deli, deyip ağa pek dinlemez. Öteki kardeş de iş açığa çıkmasın diye:\n\n— Sus Len, deyip sustururmuş.\n\nNeyse ağa hesaplarını görmüş. Ağa:\n\n— Giderken dış kapıyı kapayıverin, demiş.\n\nDeli oğlan, dış kapıyı koparıverip, omuzlayıp gitmiş. Götürmüş&nbsp;götürmüş&nbsp;bir yere gelmişler. Bu ovada büyük, meşhur bir ağaç varmış. Orası konak yeriymiş. Gelen geçen orada konaklarmış. Gündüz gölgesinden, gece ayazından… Neyse:\n\n— Burada yatalım, diye karar vermişler.\n\nSaf oğlan, kapıyı ağacın başına ağdırmış. Köşk yapıp, ikisi de üstüne yatarlarmış. Gelen gelir, gelen gelir… Konak yeri dolup kalır. Bunlar da:\n\n— Biri bizi görüp, ağaya haber falan verir, diye, korkularından aşağıya inememişler.\n\nGece olur. Saf oğlanın küçük abdesti gelmiş:\n\n— Ben su dökeceğim.\n\n— Yapma, şimdi birisinin haberi olur. Bizi ağaya haber verirler, falan derken, saf oğlan salıvermiş.\n\nAğacın altındakiler:\n\n— Havada bulut da yok, bu yağmur neci, diye meraklanmışlar.\n\nDururken saf oğlanın büyük abdest bozası gelir. Akıllı oğlan:\n\n— Yapma, etme, dediyse de saf oğlan salmış.\n\nAşağıdakiler:\n\n— Hava kara döndü galiba, demişler.\n\nDururken, saf oğlan kapıyı aşağıya salıvermiş.\n\nAşağıdakiler:\n\n— Evvelde var, bulut da yoktu, kıyamet kopuyor, diye korkup kaçışmaya başlamışlar.\n\nBütün eşyaları, paraları pulları, her şeyleri orada kalımış. Akıllı oğlan, ne para varsa toplamış. Deli oğlan yiyecek ne varsa, helva mı var, yumurta mı var neyse onları toplamış. Herkes topladığını yüklenmiş, yola çıkmışlar&nbsp;Gide gide giderler. Acıkırlar. Akıllı oğlan:\n\n— Bizim oğlan, ben acıktım, demiş.\n\nDeli oğlan da:\n\n— Hıh hıh hıh…, diye sinsi sinsi gülmüş.\n\n— Ben ekmek toplarken, sen para toplardın ya! Biraz para ver. Biraz yiyecek vereyim, demiş.\n\nAkıllı oğlan çaresiz razı olur. Böyle böyle, acıka acıka, para vere vere, epey bir para tüketmiş. Epey bir yol aldıktan sonra eve yaklaşmışlar.&nbsp;Deli oğlan:\n\n— Anacığımı göresim geldi, diye seğirtmiş.\n\nAkıllı oğlan, ona yetişemez. Eve gelince deli oğlan, sormaya başlamış:\n\n— Anacığım nasılsın? Bitler yedi mi seni, ne oldu?\n\n— Anamı çimdireceğim, diye hemen kazana bir su vurup, suyu kaynatmış.\n\nAnasının başını gözünü kaynar suya gömmüş. Anası sıcak sudan ölmüş&nbsp;tabii. Akıllı oğlan gelip sormuş:\n\n— Bu sefer ne oldu yahu?\n\n— Anamı bit yemiş gitmiş de, onu yudum. Baksana gülüşüne.\n\nAnaları sırıtmış kalmış tabii. Büyük oğlan olanları anlayıp:\n\n— Len, anamı öldürmüşsün, demiş.\n\nNeyse deli oğlanı kefen almaya göndermiş. Deli oğlan kefeni ölçtürüp, almış. Bakar ki, ardından bir gelen var.\n\n— Bizim oğlan, bana güvenemedi de seni mi gönderdi, demiş.\n\nKefenin birazını yırtar atar.\n\n— Güvenemedi mi, demiş.&nbsp;Biraz daha yırtıp&nbsp;atmış.\n\nOysa o kendi gölgesiymiş.\n\n&nbsp;\n\n\n*&nbsp;gön: Hayvan derisi.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Ebe ile Bide",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken yaşlı bir kadınla adam varmış. Bunların kızları evlenip uzağa yerleşmiş.&nbsp;&nbsp; Bir gün iki ihtiyar:\n\n— Kızımızı bir ziyarete gidelim, derler.\n\nYanlarına hediye olarak pekmez, ekmek bir de gömlek alıp yola çıkarlar. Yolda giderken yaşlı adam, karısına:\n\n— Ebe ebe, der.\n\nYaşlı kadın da:\n\n— Ne var Bide, diye cevap verir.\n\nBide, Ebe’ye karıncaların susadığını gösterir. Pekmezi karıncalara döküp yollarına devam ederler. Az giderler uz giderler… Yolda bir rüzgâra yakalanırlar. Bu sefer Bide, Ebe’ye:\n\n— Ağaçlar üşümüş, der.\n\nGömleği de bir ağaca giydirip, yola devam ederler. Az giderler uz giderler, dere tepe düz giderler… Yolda acıkıp kızlarına hediye olarak götürdükleri ekmeği de yerler. Yola devam edip, nihayet kızlarının evine gelirler. Kızlarının evinde, hoş beş edip; yerler içerler… Akşam olunca elleri boş gelen misafirlerini misafir odasına yatırırlar. Odada bir kafes, kafeste de kuşlar vardır. Bide, Ebe’ye:\n\n— Ebe, Ebe, kuşlar kirlenmiş, der.\n\nKızı ve damadı uyurken, kazan kurup su kaynatıp kuşları yıkarlar. Sabah olunca bakarlar ki kuşlar ölü. Damatları bu duruma çok sinirlenir ama bir şey diyemez.&nbsp; İkinci gece yine yerler, içerler. Bu defa misafirleri yatak odasına yatırırlar. Gece Bide hastalanır kusup yatağı batırır. Kızı ile damadı yine bir şey diyemezler.&nbsp; Üçüncü gece misafirleri mutfağa yatırırlar. Bu sefer de yataktan kalkıp, karanlıkta ortalığı incelemeye başlarlar. Derken katran dolu bir küpün içine düşerler. Orada sabahlarlar. Sabah olunca kızı ve damadı, çorba içmek için onları beklerler. Bakarlar ki gelen yok:\n\n— Şunları uyandıralım, deyip kapıya dayanırlar.\n\nKız seslenir:\n\n— Anne, kalk sabah oldu, kapıyı aç!\n\n— Açamam kızım, Bide bırakmıyor, der.\n\nBu sefer kızı:\n\n— Baba öyleyse sen aç.\n\n— Açamam kızım Ebe bırakmıyor!\n\nDamat ve kız endişelenip önce kapıyı kırarlar. Sonra katran küpünü kırıp, içinden Ebe’yi ve Bide’yi çıkarırlar. Kızıyla, damadı sabredip yine bir şey demezler.&nbsp; Dördüncü gün Ebe ve Bide:\n\n— Biz artık dönelim, derler.\n\nDamadı, olanlara rağmen yine de cömertlik edip, onlara bir kese altın verip uğurlar. Ebe ile Bide, az giderler uz giderler, yolda bir çobana rast gelirler.\n\n— Bir kese altınımız var. Bize semiz bir koyun ver, deyip çobandan bir koyun isterler.\n\nÇoban da seçim kendisine bırakılınca; bunlara uyuz bir koyun verir. Koyunu eve getirip keserler. Koyunun kellesine bir sinek konar. Oraya bir sopa vururlar, bu sırada evin bir tarafı yıkılır.&nbsp; Bu defa sinek Ebe’nin burnuna konar. Bide, sineğe bir vurur, Ebe yere düşüp ölür. Bide yalnız başına kalır.&nbsp; Dün oradan geçtim. Bide evinin önünde sineklenip durur.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Üç Hırsız",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarmış eski hamam içinde... Zamanın birinde üç hırsız arkadaş olmuşlar. Bunlar çalıp çırpıp geçinip giderlermiş. Bir gece hırsızlık yapmak için bir eve varırlar. Girerler içeri. Ocağın başında kedi yatar. Gece bu ya kedinin gözleri ateş gibi yanar. Kediye ateş bu, diye ellerini bir uzatırlar. Kedi hemen cırmalar.\n\n— Bizi bıçakladılar, deyip çıkarlar.\n\nKaçarken eşek bir çifte vuruverir. Köpek gürültüyle ürümeye başlar. Horoz ötmeye başlar.\n\n— Bire, hemen kaçalım kaçalım bizi tutacaklar, diye tabanları yağlarlar.\n\nNeyse kaçarlar, yürürken yürürken sabah olur. Yolda giderlerken birini görürler. Bir karaltıya saklanıp bakarlar ki, eşeğine binmiş bir adam, ardında boğazı canlı bir koç bağlı, gider. Koçu pazara satmaya götürür.&nbsp; Hırsızlar aralarında konuşmaya başlarlar. Biri:\n\n— Ben bu koçu çalarım, der.\n\nÖbürü de:\n\n— Ben de eşeği çalarım, der.\n\nDiğeri de:\n\n— Sen eşeği çalarsan, ben de adamın sırtındaki elbiseyi çalarım, der.\n\nÇalarsın çalmazsın derken iş iddiaya varır. Herkes hünerini sergilemeye başlar. Adam giderken giderken:\n\n— Koçu çalarım, diyen hırsız yola iner.\n\nKoçun ipini keser. Koçun boynundaki çanı da eşeğin kuyruğuna bağlayıverir. Adam, lıngır lıngır koçla gidiyorum sanır. Bir uzun hava kaldırıp yoluna devam eder. Öbür:\n\n— Eşeği çalarım, diyen hırsız da, az ileride adamın önüne geçer.\n\n— Amca, eşeğin kuyruğuna neden çan bağladın, diye sorar.\n\nAdam dönüp bir bakar ki, koç yok:\n\n— Ana, koç yok, diye feryadı basar.\n\n— Bu, koçta bağlıydı; pazara giderdim, diye de söylenir.\n\nHırsız:\n\n— Az ileride biri koçu çekip giderdi, der.\n\nAdam:\n\n— Aman arkadaş, sen şu eşeği tuta koy; ben gidip bir bakıp geleyim, deyip koçu aramaya gider.\n\nO hırsız da eşeği alıp tüyer. Adam koçu bulamadan geriye döner. Gele gele gelse ki, eşeği de yok. Eşek de gitmiş... Adam çaresiz yayan evinin yolunu tutar. Yolun üzerinde bir kuyu vardır. Üçüncü hırsız bu kuyunun başına varır. Döner döner kuyunun içine bakar. Eğilir eğilir kuyunun içine bakar. Adam:\n\n— Bu adam ne yapar acaba, diye merak edip hırsızın yanına gelir:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\n— Ne var ne oldu, oğlum? Kuyuya niye bakarsın?\n\n— Şuracıktan bir su içeyim diye eğildim. Cebimde biraz paracığım vardı. Kuyuya düştü, diye ağlar.\n\nAdam oğlanın haline acıyarak:\n\n— Üzülecek ne var? O kolay, der.\n\n— Nasıl?\n\n— Ben soyunup inerim kuyunun içine. Kuyunun dibinden o parayı bulup çıkarırım.\n\nAdam sırtını soyunur. İner kuyunun içine. Kuyunun dibini öte karıştırır, beri karıştırır bir şey yok. Çıka çıka çıkar ki, adam da yok, çamaşır da yok... Çırılçıplak kalakalır oracıkta.&nbsp; Adam aldatıldığını anlar, dövünmeye başlar. Yoldan giden bir kadıncağız adamı görür:\n\n— Bu bir ölü, mezardan geliyor, sanır.\n\nAdama sorar:\n\n— Nereden gelirsin a oğlum, mezardan mı çıktın? Mehmetçiğimi gördün mü?\n\n— Gördüm. Selamı var.\n\n— Ne işliyor, nasıl?\n\n— Ne işlesin o da benim gibi çıplak. ‘Anam elbise yollasın!’, dedi.\n\nNeyse kadın adamı alıp evine götürür. Adama bir elbise giydiriverir. Bir torbaya bir kat elbise koyar.\n\n— Bunu Mehmetçiğime iletiver, diye tembih eder.\n\nAdam torbayı alır varıp gider.&nbsp; Akşam olunca kadının kocası eve varır. Kadın kocasına:\n\n— A herif! Bu gün ahretten bir adam gelmiş, çırılçıplak, anadan doğma. Böyle böyle anlattı.&nbsp; Ben de Mehmetçiğimize biraz sırt baş, para, yiyecek bir şeyler gönderdim, der.\n\nAdam onun bir yan kesici olduğunu anlar.\n\n— Öyle şey olur mu, ölene hiç mal yollanır mı, diye karısına çıkışır.\n\nArdından yetişip adamın elindekileri almayı düşünür.&nbsp; Hemen atını çeker. Atın semerini, eyerini vurur. Arkasından hücum eder. Sırtları alan adam bir bakmış ki, ardından atla bir gelen var. Bu adam beni yakalayacak diye şüphelenir. Hemen, az ilerideki değirmene sokulur. Bir oyun düşünür. Değirmenci keldir. Değirmenciye der ki:\n\n— Amca, ne kadar kel varsa hepsini keseceklermiş. Arkadan geliyorlar.\n\n— Ee, ne yapacağız?\n\n— Hemen şu kavağa ağıver. Seni orda kimse görmez.\n\nDeğirmenciyi kabul edip hemen kavağın başına ağar. Kendisi değirmene girer. Üstünü başını unlar, olur bir değirmenci dayı. Değirmenci dayı, başlar un öğütmeye. Adam kapıdan girer:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselâm.\n\n— Arkadaş buraya giren şahıs nereye gitti?\n\n— Ben burada birini görmedim, kimse girmedi.\n\n— Hayır, şimdi girdi, ben gördüm.\n\nDeğirmenci dayı:\n\n— Görmedim, der; ama gözüyle kaşıyla kavağı gösterir.\n\n— Görmedim, der, yukarıyı gösterir…\n\n— Bu adam hem ‘Görmedim.’ der; hem de gözünü kavağa dikip durur. Ne var acaba kavakta, diye bakmış ki, başında bir adam.\n\n— İn oradan!\n\n— İnmem. Ben kel oldumsa, Allah’tan oldum.\n\n— Ulan, in oradan!\n\n— İnmem. Ben kel oldumsa, Allah’tan oldum.\n\nKel değirmenci:\n\n— Gelen adam beni öldürecek, zanneder.\n\nBir türlü aşağı inmez. Ağa atı bağlar adamı indirmek için kavağa ağar. Değirmenci dayı durur mu? Hırsız bu. Ağanın atına atladığı gibi varıp gider.&nbsp; Adamla kavaktan aşağıya inerler. Ata bakar, at yok. Adam atı alıp o zaman gitmiş. Kel değirmenciyle konuşup işin aslını öğrenir. Ama ne çare elbiseler gitti, para da gitti, en sonunda at da gitti. Adam eve çıkıp gelir. Karısı sorar:\n\n— Hani ya herif, at nerede?\n\nAdam karısına:\n\n— İkimiz de aldatıldık, diyecek değil ya.\n\n— A karı, Mehmetçiğimize lazım olur diye ben de atı gönderdim, diyerek karısının da gönlünü alır.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Üç Tembel Arkadaş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde, bir memlekette üç temel arkadaş olmuşlar. Birlikte çalışıp para kazanmaya çıkmışlar. Gide gide bir köye varırlar. Köy odasına misafir olurlar. Neyse misafiri gören köylüler yiyecek içecek getirip misafiri ağırlarlar. O da sahipleri bunları yatmaları için bırakıp gider. Bu üç kafadar aralarında:\n\n— Burada bedavadan besleniyoruz. Çalışmaya hiç gerek yok. Burada kalalım, diye anlaşırlar.\n\nKöylüler odaya sırayla yemek getirmeye devam ederler. Bunlar da gelen yemekleri yer içer yatar. Keyifleri iyidir. Neyse beş on gün böyle beslenirler. Bir gün yemek getiren köylülerden biri bunları fark eder diğer köylü arkadaşlarına:\n\n— Odadaki misafirler beş on gündür aynı misafir. Bunlar bize kendilerini besletiyor, diye açıklar.\n\nYemek vermemeyi kararlaştırırlar. Köylüler bir iki gün yemek getirmezler. Bu üç arkadaş bakmışlar yemek kesildi.\n\n— Arkadaş burada iş kalmadı. Başka bir plan düşünelim, derler.\n\nBiraz düşünüp hırsızlık yapmaya karar alırlar. Oradan gidip bir dağ kelifine* sığınırlar. Aralarında iş taksimi yaparlar:\n\n— Sen falan yere git. Ben falan yere gideyim, deyip hırsızlığa çıkarlar.\n\nNeyse baldır, yağdır, süttür ne buldularsa çalar gelirler o kelifceğiz de yerler. Aralarından biri gittiği yerde yatar yatar, hiçbir şey çalmadan eli boş gelir. Arkadaşlarını da:\n\n— Rahatsızlandım, şöyle oldu, böyle oldu, diye kandırır.\n\nBu üç gün böyle beş gün böyle devam eder. Arkadaşları:\n\n— Bak arkadaş bu böyle olmaz. Biz getirelim sen ye. Böyle bedavacılık olmaz. Gitmezsen seni döveriz, deyip onu da yanlarına alarak hırsızlığa götürürler.\n\nHırsızlık mahalline gelirler.\n\n— Bak arkadaş sen şuraya yağa, ben bala, sen ete gireceksin, diye işi ayarlarlar, planlarlar ayrılırlar.\n\nBizim tembel arkadaş hemen döner, gelir kelife yatar. Öbürleri çalacaklarını çalarlar gelirler. Bakarlar ki bizim ki yine yatıp durur, bir şey getirmemiş.\n\n— Arkadaş ne oldu, diye sorarlar.\n\nO da:\n\n— Vallahi arkadaşlar sizden ayrıldım. Önüme bir yılan çıktı, adam gövdesi gibi! Vallahi kaçmasam beni yiyecekti, deyince arkadaşlarından biri:\n\n— Hadi len sen de adam gövdesi kadar yılan mı olur, diye çıkışır.\n\n— Yine baldırım kadar vardı!\n\n— Hadi len yalan söyleme.\n\n— O kadar yoksa da bileğim kadar vardı canım, deyince bunu bir daha sıkıştırırlar.\n\nO zaman da:\n\n— Parmağım kadardı, der.\n\nÖte beri bir daha sıkıştırırlar.\n\n— Vallahi arkadaş bir çatırtı oldu, ben onu yılana keşfettim, der.\n\nArkadaşlar bir araya gelip:\n\n— Biz bu planı da değiştirelim, yoksa bu deyyus bize kendini besletecek, diye yeni bir plan düşünürler.\n\nYalancılık yapmayı kararlaştırırlar. Buradan ayrılıp başka bir köye varırlar. Köylülerle hoş geldin, beş gittin sohbet ederler. Köylüler:\n\n— Sizin oralarda ne var yok, diye sorarlar.\n\n— Bizim oralarda fazla bir şey yok. Yalnız bizim eşekler hep havaya uçtu, derler.\n\nKöylüler birbirine bakışarak:\n\n— Olur mu yahu, hiç eşek havaya uçar mı, derler.\n\nKöylülerden biri:\n\n— Allah’ın işi bu, belki uçabilir, diye onları yatıştırır.\n\nNeyse burada birkaç gün kalırlar.\n\n— Yalanımız ortaya çıkmadan buradan gidelim, diye yola çıkarlar.\n\nGide gide başka bir köye varırlar. Hoşbeş on beş köylüler:\n\n— Sizin oralarda ne var yok, diye sorarlar.\n\nBunlar da:\n\n— Bizim orada başka bir şey yok gökten semer yağıyor, derler.\n\nKöylülerden biri:\n\n— Allah Allah! Doğru len arkadaşlar. Ben aşağı köyde eşekler hep havaya uçmuş diye duymuştum. Her halde bu semerler o uçan eşeklerin semeri olsa gerek, deyince köylüler:\n\n— Bu Allah’ın bir mucizesi, falan diye aralarında sohbete devam ederler.\n\nBu üç kafadar üç beş gün de burada beslenip başka bir köyün yolunu tutarlar. Ben dün o köyde onları gördüm. Köylülere yine yalan kıvırıp dururlar.\n\n&nbsp;\n\n*kelif: Kulübe.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Askere Giden Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Eski zamanda memleketin birinde yedi kızlı bir padişah varmış.&nbsp; Askerlik zamanı bu padişahı askere çağırırlar. Padişah ya bu biraz üzülür, ağlar. Büyük kız babasının durumunu fark eder, yanına gelip sorar:\n\n— Baba bu durum ne?\n\n— Kızım, bir şey yok!\n\n— Babacığım, bir şey yok da niye ağlarsın? Söyle derdini!\n\nPadişah kızının ısrarına dayanamayıp\n\n— Kızım böyle, böyle, beni askere istiyorlar, deyiverir.\n\nBüyük kız, babasının üzüntüsünü alaya alarak:\n\n— Dee babama bak! Ben de beni kocaya isterler sandım, der, gider.\n\nÖbür kızlar da babalarının üzüntüsüne bir anlam veremezler. Büyük kız kardeşleri gibi söylenip giderler. En sonunda küçük kız da babasının yanına gelir. O da babasının üzüntüsünün sebebini sorar. Babası da olanları anlatır.\n\n— Baba üzüldüğün şeye bak,&nbsp; yahu! Ben senin yerine yapar gelirim.\n\nPadişah:\n\n— Kızım nasıl olur? Kadınlara askerlik yapmak var mı, diye kızına çıkışır.\n\nKız:\n\n— Olur, baba.\n\n— Nasıl olur?\n\n— Sen önce benim saçlarımı bir kes.\n\n— Keselim; ama neye yarar?\n\n— Neye yarayacak ben senin yerine askerliği yapıp geleceğim.\n\nDediği gibi kızın saçını keserler.\n\n— Bir erkek kıyafeti bulun.\n\nOnu da verirler. Böylece olur biter bir asker. Babası birliği nereyse gönderir. Helalleşip ayrılırlar. Kız, evvela birliğine varır. Tabii arkadaşlarıyla iç içe olur, komutanlarıyla tanışır, birbirleriyle samimilik kurarlar. Gel zaman git zaman… Askerin biri az ondan şüphelenmeye başlar. Bu asker bir bey oğludur. Kıza giderek her şeyi anlatır:\n\n— Bak, sen erkek değilsin.\n\n— Ne demek erkek olmaz mıyım, erkek olmasam burada işim ne?\n\n— Bak senin kollarında bilezik parmağında yüzük izi var.\n\nKız:\n\n— Herkeste olan bir şey bu, diye ısrar ettiyse de oğlanı inandıramaz tabii.\n\nBeyoğlu:\n\n— Bu asker bir kız; ama ortaya çıkarmak için ne yapacağım, diye düşünür.\n\nSonunda bir yol bulup kıza sorar:\n\n— Seninle bir sidik yarıştıralım, bakalım hangimizinki ileri gidecek?\n\nKız da razı olur. Uyanık olduğu için de önceden kargıdan bir şey hazırlar. Bir denerler onunki ileri gider. Oğlanın umudu kaçar. Aradan zaman geçer; ama oğlanın aklı fikri asker arkadaşının kız olduğunda. Oğlan:\n\n— Kızın sırtı ateşli olur; gül yatağına girerse gülü tez solar, anlarım, diye başka bir akıl düşünür.\n\nDer ki:\n\n— Gel arkadaş seninle bir gül yatağına girelim.\n\n— Yahu, ne zoru var gül yatağına girmeye falan?\n\n— Ben senden şüpheleniyorum, deneyelim arkadaş!\n\nKız bunu da kabul eder. Bu, tabii başına geleceği bilir. Çarşı iznine çıktıklarında kadının birine anlatır:\n\n— Böyle böyle durum bundan ibaret, bana askerin biri sataştı. Bunun kurtulma çaresi… Sen bana çare olur musun?\n\n— Olurum kızım.\n\n— Sen o zaman bana iki çuval gül bul, diye kadına tembih eder.\n\nKadın bulur, gelir. Kız birliğine dönünce:\n\n— Arkadaş, hadi bakalım sen benden şüpheleniyorsun madem, deneyelim, der.\n\nBunlar akşam yataklarına gülü sererler. Kız gecenin yarısında, sabaha yakın kalkar. Kendi yatağındaki soluk gülü toplar. Yerine sakladığı çuvalın gülünü döker. Sabah kalkarlar. Bakarlar ki, arkadaşının gülü solmuş. Onunki daha taptaze solmamış durur. Oğlanın yine ümidi kaçar.&nbsp; Neyse askerlik biter. Temelli döneceklerinde ayrılırken kız:\n\n— Bak arkadaş, ben kız geldim, kız giderim. Bey oğluna b.. yediririm, der.\n\nOğlan bu sözü kaldıramaz gayri; çekip gider. Bunun içine bu bir tasa olur. Asker arkadaşını bulmak için birliğine adresini sorar. Arayıp sorup,&nbsp; bula bula bulur bir padişah kızı. Padişahın yanına nasıl varacak? Bu sefer, oğlan durumu annesine açar:\n\n— Anne, askerde böyle böyle oldu. Ben bu kızı bulacağım.\n\n— Oğlum nasıl olur, askerde kız olur mu?\n\n— Vallahi de kızdı, billahi de.\n\n— Yahu nereden biliyorsun?\n\n— Anne kolunda bilezik, parmağında yüzük yeri belliydi.\n\n— Bu kadar zaman askerlikte bunu bilemedin mi, oğul?\n\n— Ana şunu yaptım, bunu yaptım; ama giderken de bana bunu dedi. Bu kızı bulacağım.\n\nAnasıyla da araştırırlar, gerçekten padişah kızı. Sonunda, kızı “Allah’ın emri peygamberin kavli”‘yle isterler. Kız razı olur. Düğün dernek kurulur. Kız, evleneceği gencin asker arkadaşı olduğunu görünce, yine ona bir oyun yapar:\n\n— Bana bir bal tuluğu bulun,&nbsp; içi bal dolu olsun, diye emir verir.\n\nPadişah kızı ya, tabii her istediği yapılacak. Uzatmayalım. Dedikleri bir bir yapılır. Gelin eve gelir. Akşam gerdeğe girmeden o tuluğu sandığın üzerine koyar, giydirir. Olur, biter bir gelin. Boynuna bir ip takar. Kendi de sandığın ardına sinlenip bekler. Oğlan gelip sorar gayri:\n\n— Sen, sidik yarıştırdık; benden üstün çıktın. Gülde yattık benden üstün çıktın.\n\nKız arkadan ipi sallar. “Evet” der gibi tuluk sallanır. Oğlan onaylatmaya devam eder:\n\n— Kız geldim kız giderim,&nbsp; bey oğluna&nbsp; b..&nbsp; yediririm, dedin değil mi?\n\nKız, yine ipi çeker “evet” dedim gibi. Oğlan iyice öfkelenir.\n\n— Sen bana bunu yaptın mı, yapmadın mı, deyip kılıcını bir sallar.\n\nBal tuluğu delinir. Yere doğru akmaya başlar:\n\n— Hele, şunun kanını bir yalayayım, der.\n\nBir yalar bambaşka bir şey. Oğlan o zaman şok geçirir:\n\n— Bunun kanı böyle tatlıymış acaba kendi nasıldı ki, diye kendine kıymak ister.\n\nKılıcı kendine çevirdiğinde kız bildiğinden tutar.\n\n— Durum böyle böyle oldu. Böyle icabetti. Şimdi Allah’ın emri bir araya geldik, gerek yok gayri senin benim ölmeme, der.\n\nSarmaş dolaş olurlar. Ben daha dün yanlarından geldim, soranlara selamları var…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Sert Mahmut",
        "text": "Evvel zaman içinde, memleketin birinde kurnaz mı kurnaz bir adam yaşarmış. Tuttuğunu kopardığı için herkes ona Sert Mahmut dermiş.&nbsp; Bir gün padişahın vezirleri toplanıp padişahın huzuruna çıkarlar:\n\n— Padişahım devin sırtında bir kürkü var ki tam sana layık.\n\n— Pekiyi bunu bana kim getirir?\n\n— Bunu getirse getirse Sert Mahmut getirir.\n\nPadişah bunun üzerine Sert Mahmut’u yanına çağırtır. Sert Mahmut’a sorar:\n\n— Sen devin sırtındaki kürkü bana getirebilir misin?\n\n— Getiririm, padişahım, deyip yola çıkar.\n\nSert Mahmut kendine bir değnek ayarlar ucuna da bir iğne çakar. Bir yolunu bulup devin sarayına girer. Bir bakar ki, dev sırtında kürkü tahtında uyur. Sert Mahmut, değneği uzatıp devin ensesine iğneyi batırır. Dev sallanır, elini ensesine götürüp vurur, sivrisinek zanneder. Dev böyle böyle sallanırken kürkünü yere düşürür. Sert Mahmut kürkü alıp kaçar. Padişaha getirir.&nbsp; Aradan zaman geçer. Padişahın vezirinden biri:\n\n— Padişahım devin bahçesinde bir çam var ki tam sana layık.\n\n— Yapma yahu!\n\n— Padişahım bu çamı aldırmayacak mısın? Çam çok güzel… Güzel *sapıtma tahtası olacak.\n\n— Pekiyi bunu bana kim getirir?\n\n— Bunu getirse getirse Sert Mahmut getirir.\n\nSert Mahmut yine görevlendirilir. Bir gece atını sürer. &nbsp;Haydi bakalım devin bahçesine varır. Dev uyur mu, uyanık mı, diye atına arpayı gösterir, at kişner. Suyu koyar at bir daha kişner. Dev uyanır; ama sesi kendi hayvanı zanneder.\n\n— Kişnesen de sana sabaha kadar arpa yok, deyip uykuya dalar.\n\nSert Mahmut bakar ki, gelen giden yok. Çamı kesmeye dayanır. Keserken keserken devin haberi oluverir:\n\n— Kim bu benim bahçemdeki çamı kesen, diye koşup gelir.\n\nSert Mahmut’u yakalayıp sorar:\n\n— Sen ne yapıyorsun?\n\n— Dev’im, senin kürkü çalan Sert Mahmut ölmüş de ona sapıtma tahtası yapacağız.\n\nAhmak dev Sert Mahmut’a inandığı yetmezmiş gibi bir de çamı kesmeye yardım eder. Tomruk haline getirip içini oyarlar. Kapağını çivisini hazırlarlar.\n\n— Dur, devim. Ben bunun içine bir yatayım da boyunu ölçelim. Sert Mahmut da benim boyumdadır, der.\n\nOyuğun içine yatar, bakarlar... Çıkınca:\n\n— Devim, bir de sen yat. Bir de ben göreyim, der.\n\nBu sefer dev oyuğun içine yatar. Sert Mahmut hemen kapağını kapatır. Çak bakalım, çak bakalım, çak bakalım iyice çakar... Dev oyuğun içinde kalır, dışarı çıkamaz.&nbsp; Sert Mahmut devi yüklenip götürür padişahın evinin önüne koyar:\n\n— Padişahım çamı getirdim; amma içinde dev var. Sakın açmayın. Ben kaçayım, biraz uzaklaştıktan sonra açın, &nbsp;diye tembih eder. Kaçmaya başlar.&nbsp; Neyse devi salarlar. Sert Mahmut’u kovalamaya başlar. Kovalaya, kovalaya Sert Mahmut’u iyice yorar.&nbsp; Yolda bir Yörük’e kavuşurlar. Sert Mahmut:\n\n— Devim şuradan sana bir koyun alıvereyim. Kes ye beni elleme, der.\n\nDevin bu işe aklı yatar. Sert Mahmut bir koyun alıp gelir. Keserler, ateş yakıp pişirmeye başlarlar. Sert Mahmut:\n\n— Devim sen zahmet etme, deyip koyunu güzelce pişirir sofrayı hazırlar.\n\nDev oturup yemeğe başladığında:\n\n— Devim sen zahmet etme ben senin ağzına tutarım. Sana çok zahmet verdim, der.\n\nBöyle böyle derken külü alıp devin gözüne bir serper. Dev ne olup bittiğini anlamadan gözü kör olur.&nbsp; Sert Mahmut bu sefer:\n\n— Devim sana son bir iyilik edeyim. Seni evine götürüvereyim, der.\n\nDev,&nbsp; artık görmüyor ya, sevinip kabul eder.\n\n— Ben ‘yokuş’ dersem&nbsp;yavaşça gel. ‘İniş’ dersem yine yavaş gel. Düz dersem *kıvracık gel, diye tembih eder.\n\nYola düşerler. Yokuş, iniş derken epey bir yol alırlar.\n\n— Devim az kaldı. Devim az kaldı, diye de devi oyalar.\n\nSonunda düşe kalka bir dağın başına varırlar. Orada:\n\n— Düz, der.\n\nDüştüğü tuzaklara doymayan dev kıvracık adımlayıverir. Haydi, bakalım paldır küldür dağdan yuvarlanıp ölür. Sert Mahmut:\n\n— Haydi, bundan da kurtulduk, deyip saraya gelir, devi nasıl öldürdüğünü anlatır. Padişah da Sert Mahmut’u kese kese altınla ödüllendirir.\n\n&nbsp;\n\n* kıvracık: Hızlı bir şekilde\n\n* sapıtma tahtası: Mezar üzerine konulan kapak\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Rüya Tabircisi Fakir  ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zamanda bir ülkede asayiş, düzen bozulmuş. Vaktin padişahı düzeni, asayişi sağlayacak bir adam ararmış onu da bulamazmış.&nbsp; Padişah bir gün bir rüya görür. Çok korkar; fakat ne gördüğünü tam hatırlayamaz. Gördüğü bu rüyayı tabir ettirmek ister. Vezirlerini çağırıp der ki:\n\n— Rüyamı kim doğru tabir ederse mükâfatlandıracağım. Tabir edemezse cellât edeceğim.\n\nÜlkenin dört bir yanına haberciler salarlar; fakat kimse oralı olmaz. Ararlar ararlar böyle birini bulamazlar.&nbsp; Bir gün o memleketteki fakirin biri:\n\n— Ben tabir ederim, diye saraya gelir.\n\nYoksul ya:\n\n— Birkaç gün karnımı doyururum. İsterse assın, diye düşünür.\n\nPadişahın huzuruna çıkartırlar:\n\n— Padişahım, bana kırk gün müsaade verin. Rüyanızı tabir edeyim, der.\n\nFakire kırk gün boyunca izzet ikramda bulunurlar. Kırk gün dolar; ama fakir de bir bilgi yok. Fakir kara kara düşünmeye başlar. Neyse o gün akşam rüyasında fakirin karşısına bir adam çıkıp:\n\n— Nedir bu sıkıntın, diye sorar. Fakir böyle böyle anlatır.\n\nO adam:\n\n— Bak, padişah rüyasında bir yılan görmüş. Ondan korkmuş, rüyayı unutmuş. Halkına biraz vergiyi arttırsın, der.\n\nSabah olur. Fakir uyanır uyanmaz padişahın huzuruna çıkar:\n\n— Padişahım sen rüyanda bir yılan görmüşsün. Yılandan korkmuşsun rüyanı unutmuşsun. Halkın vergisini biraz arttıracaksın, der.\n\nPadişah fakir adam anlattıkça rüyasını hatırlar. Doğru tabir ettiği için fakire ödüller verip uğurlar. Halkın vergisinin arttırılması için de vezirlerine emir verir. Aradan bir zaman geçer. Padişah bir rüya daha görür; ama yarısını unutur. Fakir, tabirci biliniyor ya. Tabirciyi getirip sorarlar. O da daha önce öğrendiği gibi cevap verir:\n\n— Padişahım, sen daha büyük bir yılan görmüşsün, ondan korkmuşsun. Vergileri daha çok arttıracaksın.\n\nÜçüncü bir sefer padişah yine rüya görüp unutur. Fakir:\n\n— Padişahım, şimdi çok büyük bir yılan görmüşsün. Ondan korkmuşsun. Vergileri kat kat yükselteceksin, der.\n\nBöyle böyle vergileri iyice ağırlaşan o memleketin halkının gücü takati kalmaz. Memlekette asayiş iyi gitmeye,&nbsp; halk padişaha hizmet etmeye başlar. Padişah bir rüya daha görür. Rüya tabirciyi çağırırlar. Fakir, halkın haline acıyarak:\n\n— Padişahım, bu sefer sen rüyanda süt görmüşsün. Halkın üzerindeki vergileri indireceksin, der.\n\nPadişah hemen vergileri indirir. Halk sevinir. Asayiş yoluna girer. Padişah:\n\n— İşte asayişi, düzeni sağlayacak adamı buldum, deyip fakiri yanına baş vezir alır.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Âmâ - Demirci – Müezzin ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Vaktin birinde büyük bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişah vezirleriyle beraber kılık değiştirip şehri kontrole çıkarmış. Şehrin asayişi ne durumda bir gezip görürmüş.&nbsp; Bir gün yine vezirlerini de alıp dolaşmaya çıkarlar. Bir meydandan geçerken iki gözü âmâ bir adam padişahın dikkatini çeker. Âmâ:\n\n— Kendine güvenen gelsin bana bir vursun, der.\n\nGelen de vurur, giden de. Dayağı yiyince de:\n\n— Oh, dinlendi! Bu bana müstahak, der.\n\nPadişah vezirlerine:\n\n— Bu adamın ismini cismini alın. Akşam çağıralım. Bir soralım bu adam niye böyle yapıyor, diye emir verir.\n\nGeçerler. Başka bir sokaktan geçerken, bir demirci dükkânına varırlar. Demirci hiç durmadan bir körüğün yanına bir örsün yanına koşar. Bir körüğün yanına bir örsün yanına... Demircinin bu hali padişahın ilgisini çeker. Vezirlerine:\n\n— Bu adamı da çağırın, bu neden böyle yapar acaba, diye emir verir.\n\nYürürler.&nbsp; Caminin oraya doğru vardıklarında bir müezzinin hareketleri dikkatlerini çeker. Müezzinin minareye çıktığını, paldır küldür indiğini görürler. Balkar ki, bir çıkar bir iner, bir çıkar bir iner...&nbsp; Padişah:\n\n— Bunu da çağırın! Bakalım bu neden böyle yapıyor? Vardır bunun da bir hikmeti, der.\n\nAyrılırlar. Padişah saraya gelince emir verir:\n\n— Âmâ, demirci ve müezzini bulup gelin.\n\nVezirler bunları bulup saraya getirirler. Padişah, gelenleri tek tek huzuruna çağırmaya başlar:\n\n— Getirin bakalım âmâyı. Önce onu bir dinleyelim, onun derdi neymiş, der.\n\nHuzuruna gelen âmâya:\n\n— Her gelene geçene tokat vurdurup ‘Müstahak’ diyorsun. Ben bunun sebebini merak ediyorum, der.\n\nÂmâ anlatmaya başlar:\n\n— Benim kırk katırım vardı. Bir tüccar kiraladı. Issız bir vadide giderken, bunun yükünün altın olduğunu hiyalladım. Adamın yakasından tuttum, ‘Seni öldüreceğim.’ dedim. ‘Gel beni öldürme, sana altınlar vereyim’ dediyse de kabul etmedim. ‘Ben seni öldüreceğim.’ diye üzerine yürüdüm. ‘Yapma etme’ diye yalvardı, yakardı. ‘Olmaz, illa ki öldüreceğim.’ diye ısrar ettim. “Katırlarla altınların hepsi senin olsun.” dedi. Kabul etmedim.&nbsp; Hançeri çektim bağrına dayadım. ‘Dur, ben de bir sürme var. Gözüne süreyim, yeraltında ne hazine varsa görürsün.’, dedi. Kabul ettim. Gözümün birine sürdü, baktım nerde altın varsa görüyorum. ‘Öbürüne de sür!’ dedim. ‘Kör olursun!’, diye uyardıysa da ‘Sen sür.’ dedim. Sürdü. İşte gözlerim ondan kör oldu. Benim gözümü hırs bürüdü. Bu bana müstahak. Dayağı yedim mi canım rahat ediyor, der.\n\nPadişah:\n\n— Pekiyi, çağırın bakalım şu demirciyi, der.\n\nHuzuruna gelen demirciye sorar:\n\n— Bir körüğe bir örse koşardın. Bu acayip halin nedir?\n\nDemirci anlatmaya başlar:\n\n— Bir gün müşteri kalabalıktı, işi bitirmeyi başaramadım geceye kaldım. Dükkânı kapatmadım. Gittim bir tavuk aldım. Tavuğu pişirttim geldim. Örsün başında yemeye başladım. Kapıdan bir kedi çıktı. Bana, ‘Tavuğun budunun birini ver de, yeraltında ne kadar hazine varsa göstereyim.’ dedi.&nbsp; ‘Git hadi oradan, pisss!’ dedim. ‘Ben çok açım, sana nere?’ diye söylendim. Butları yedim, kanatlara geçtim. Kedi geldi yine konuştu. Yine vermedim. Tavuğu yedim bitirdim. Bir baktım ki, körüğün yanında bir delik açıldı. Deliğin içi altın dolu… Koştum altınları almaya vardım. Altınlar yok. Bu sefer örsün orda göründü, koştum oraya orada da altın yok. Oraya koşuyorum burada, buraya koşuyorum orada… Böyle böyle altınları bir türlü alamadım. Ben açgözlülük ettim. Halim budur, der.\n\n— Eee, Müezzin Efendi senin de acayip hallerin vardı! Minareye bir çıkıyor bir iniyor dun. Nedir bunun sebebi?\n\nMüezzin de anlatır:\n\n— Bir sabah namazı çıktım minareye ezan okudum. Ezanı bitirdim. Bir akkuş geldi. Beni kaptı, götürdü götürdü bir gül bahçesine koydu. Gül bahçesinde bir saray vardı. Sarayda bir yaşlı kadın, bir de güzel kızı vardı. Yaşlı kadın beni karşıladı. ‘Oğlum, çoktan beri seni gözlüyordum. Kavuşmayı Allah bu güne nasip etmiş.’ dedi. Yedirdi, içirdi.&nbsp; Nihayet kocakarı beni odada yalnız bırakıp dışarı çıktı. Baktım ki, etrafta altınlar, elmaslar, mücevherler, yüzükler... Yerimden kalktım yüzüğün birini parmağıma taktım. Kocakarı tekrar geldi. Parmağımdaki yüzüğü gördü. Akkuşu çağırdı:\n\n— Bire, bu bana yaramaz, deyip kovdu.\n\n— Kuş beni kaptığı gibi şerefenin başına bıraktı. Acaba o akkuş gelir de, yine beni götürür mü diye minareye bir çıkar bir inerim. Ben hıyanet ettim. Halim budur, der. &nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Padişah ile Keloğlan",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Şimdi bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir çoban varmış. Bir tane de inek güdermiş. Her gün o inek kaybolurmuş. Çoban, her gün ağlaya ağlaya o ineği ararmış. İnek akşam eve dönüp gelirmiş. İnek bir gün öyle, iki gün öyle, üç gün öyle. Çocuk, diyor ki tamdan* saldığı zaman:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben, bugün bu ineği kuyruğundan tutucam, hiç koyuvermicem, nereye giderse gidicem, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Gidiyo gidiyo gidiyo, bir kayanın dibine inek varıyo. Diyo çocuk:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — İnek burda napıcak?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; İnek, kayayı böyle diliyle yalıyo. Bir mağara açılıyo. Mağaranın içine bir bakıyo ki mağarada bir tane at bağlı, bir tane de domuz bağlı. Çocuk şaşırıp kalıyo. İnek çabuk çabuk onların önündekileri (atın önünde fındık kabuğu varmış, domuzun önünde fındığın içi, cevizin içi varmış) yermiş. İnek onlara her gün dadanmış. İnek onun için her gün kaybolur gidermiş. İnek onları çabuk çabuk yiyo. Tekrar dönüyo gidiyo. Çocuk şaşkınlıktan orda kalıyo, çıkamıyo. Öyle böyle akşam olmaya karar düşüyo, diyo ki at (eskiden hayvanlar insanlarla konuşuyormuş.):\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ey insanoğlu, sen burda kaldın, diyo. Dev karısı gelip seni yer, diyo. Şimdi sen, diyo tuvaletin altına git, dev karısı geldiği zaman tuvalete gider, sen o zaman bağırırsın, diyo. Anne düştüm, anne düştüm diye bağırırsın, diyo. O zaman seni eve alır, yemeden kurtulursun, diyo. Yoksa seni yer, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Atın sözünü dinliyo, oraya gidiyo. Dev karısı geliyo. Çocuk, lavabodan geçtiği zaman ses çıkartıyo. [Dev karısı] Çocuğu ordan alıyo, güzel bir yıkıyo, eve koyuyo. Hemen yemiyo, yani bir anda yemiyo. Ordan şimdi onu evde bırakıyo. Dört beş gün böyle, her gün evde kalıyo. Diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bugün eline bir elma veriyo bununla oyna sen, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Her gün dev karısı ordan bir yerlere gidermiş. O çıktığı zaman çocuk, her gün atın yanına gidermiş. Atın önündeki kabukları domuzun önüne sürermiş, domuzun önündekileri ata verirmiş. Her gün öyle öyle atı beslermiş. Ordan bir gün, diyo ki elmayı düşürme diye tembih etmiş. Hani evin ortasında kuyu varmış elmayı oraya düşürüyo. Ordan elmayı alırken çocuğun elleri altın sarısına bulanıyo. Oysa orası altın suyu kuyusuymuş. Dev karısı geliyor, elini sarmış çocuk tabi. Ordan, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Oğlum, diyo eline ne oldu? Diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Böyle böyle, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Elmayı düşürme dedin, diyo. Oraya gittim elimde böyle oldu, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Soyun bakim, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Çocuğu o göle bir daldırıyor. Çocuk oluyo pırıl pırıl, altın suyu gibi sapsarı bir oğlan çocuğuymuş. Ordan bir gün yine atın yanına o haliyle gidiyo. At, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ey insanoğlu, diyo. Bugün son günün, dev karısı seni yiyecek, diyo. Çabuk olman lazım, kaçmamız lazım, diyo. Bugün geldiği zaman seni yiyecek, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Hani en son böyle pırıl pırıl yaptığı zaman at, yiyeceğini anlamış tabi. İnsanlarla da konuşuyormuş hayvanlar o zaman.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Çabuk ol, diyo. Filan yerde heybe var, heybenin gözüne tuz, bıçak, buğday, sabun koy, diyo. Çabuk hazırlan çıkalım, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bunları çocuk hemen çabuk çabuk yapıyo, çıkıyorlar mağaradan. Çıktıkları zaman dev karısı geliyo. Onların olmadığını anlıyo. O da domuza biniyo. Onların peşinden koşmaya başlıyor. Onlar gidiyo onlar koşuyo, onlar gidiyo onlar koşuyo. Yerişmeye* az kaldığı zaman diyor ki at çocuğa:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Buğdayı sep, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Buğdayı sepince arkasından komple septiği yerden gerisi buğday oluyo. Domuz zaten çocuk her gün önündekileri aldığı için ölmüş açlıktan. Domuz buğdayları yicem diye ata yetişemiyo. Ondan sonra şimdi o mesafe bittiği zaman, at:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sabun at, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Onun attığı yerden gerisi hep sabun oluyo. Bu sefer sabuna bastıkça düşüyo. Domuz, bu sefer bunları yine tutamıyo, yerişemiyo. Ondan sonra, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bıçak.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bıçağı atıyo ayaklarını kesiyo. Yine yavaşlıyo yerişemiyo. Ondan sonra:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tuzu at, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bu sefer tuz kesikleri yakıyo, gine domuz yavaşlıyo, gine yerişemiyo. Çünkü domuz hızlı gidiyormuş, yerişebilirmiş onlar olmasa. Ondan aceleyle çocuk diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bitti.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; At:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bitti mi heybedekiler? Diyo. Heybenin soluna sağını, sağını soluna çevir, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir ırmak geliyor önlerine. O da heycandan atın dediğini yanlış yapıyor. O ırmak, atın önünde oluyor bir deniz. Çocuk atın önünde, ee şimdi yerişecekler engel yok arkada. Ondan şindi:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl geçeriz? Neyse, diyo bu bizim kaderimiz. Yavaş yavaş geçicez.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; At yüze yüze kıyıya geçiyo. Orda çocuğu indiriyo. Domuzla dev karısı oraya geliyor, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ey insanoğlu, oraya nasıl geçtiniz? Bana da söyle.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ordan bir delik taş var onu görüyon mu? Diyo. Ona başını sok, o zaman şaptı mı* geçersin, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Zorlan domuzun başını taşa sokuyo. Ordan çubuğu da vurdu mu denize kaynayı* gidiyorlar. Dev karısı ile domuz, ondan kurtuluyor. Ondan sonra, diyo ki şimdi at:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim işim görevim buraya kadar. Şimdi sen kendi şeyine bakacaksın ama seni bu güzellikte koymazlar. Sen, diyo (daa arşıda koyun çobanı varmış) git, o koyun çobanın yanına, diyo. Para veriyo. (Para mara zaten her şey varmış atın heybesinde.) Ondan sen, diyo bir koyun satın al, diyo. İşkembesini kafana geçir. Ol bir Keloğlan, diyo. Hani öyle olmazsa seni yaşatmazlar bu güzellikte.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ondan sonra çocuk koyunu çobandan satın alıyo. Şimdi işkembesini geçiriyor. Vızır vızır, vızır vızır bir köye doğru gidiyor. (Artık hani evi var mıydı da sığındı bir eve onu bilmiyorum da bir eve oturuyo.) Bir odalı bir yere oturuyo. Ondan her gün şimdi dışarıya çıkıp gezermiş gelirmiş, gezermiş gelirmiş. Atı diyor ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üç kıl al benden, diyo başın sıkıştığında beni çağırır, diyo. Ben gelirim, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sıkıldığı zaman atını çağırıp gezer, tozarmış. Bir gün öyle, iki gün öyle. Bir gün padişahın kızı buna aşık oluyo. Padişahın kızını istemeye gidiyo. Keloğlan diye fakir diye hani kendinden düşkün diye beğenmiyor. Madem, diyo kıza da soruyo. Kız, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben istiyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kızı gece düğün müğün etmeden, uyuz muyuz bir atla Keloğlan'ın yanına getiriyorlar. Düğün etmiyorlar, sen onu istedin diye beğenmiyormuş. Öbür kızları da padişahların oğullarıyla evliymiş. Üç kızı varmış. Ötekileri padişah oğulları evliymiş. O da Keloğlanı seçti diye düğün müğün yapmadan bir gece bırakıvermiş. Ordan, diyor ki bir gün Keloğlan (padişahların o zamanlarda savaşları, herhangi bir şeyleri olurmuş. Hep padişah oğullarına herkese haber verirmiş Keloğlana vermezmiş, hani onu adam yerine koymazmış yani basit görüyormuş.) karısına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Atı eyerle, diyo. Bana haber vermedi baban ama ben yine de yavaş yavaş gidim, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ordan belirli gözden uzaklaştı mı öbür atını çağırıyo. Güzelleşiyor, giyiniyor, kuşanıyo. (O atında her şeyi hazırmış.) Ordan gidiyo o savaştıkları alana, ondan önce varıyo. Ordakilerin hepsini yok ediyo, savaşıyo. Onların önüne geliyo, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Padişahım, diyo filan şey de şuramı yaraladım mendilini verir misin? (Birinci savaşta.) Veriyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hay hay, diyo. Ama geliyo karısına merak ediyo, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanım, diyo bugün bir genç biz varmadan orayı hep bütün şeyleri savaştı yok etti. Bize bir iş kalmadı, diyo. Döndük geldik, diyo. Keşke onun gibi bu dünyada bi oğlum, bi damadım olsaydı, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Niyse yine çocuk belirli yereden* atına binerek geliyormuş. Ordan eski haline dönerek köye geliyomuş. Bi öyle, ikinci öyle. İkinci de öyle saatim düştü. (Üç kere böyle şey oluyo.) Bir gün padişah hastalanıyor. Diyorlar ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bir yerde domuz eti var. Domuz etinin bir tarafı tatlı, bir tarafı acı olurmuş. Tatlı tarafından yediği zaman o hastalığı gitcekmiş. Ordan tabi damatları, kızlardan haber alıyor. Keloğlan’ın karısı haber alıyo ama onu hiçbir şey yerine koyup da haber vermiyorlar. Güya beğenmiyorlar. (Keloğlan basit.) Ordan şimdi, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben gidiyim bakim, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Keloğlan, et satın alınacak yere varıyo. Onun sahibine diyor ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bütün her şeyin parası benden, ben verecem. Buraya şimdi iki kişi gelecek. Onlara sen hiç karışmican. Ben karışıcam, diyo. Ama ben sana bütün masarrafını vercem, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Onlardan önce oraya varıyo. Şimdi iki damat geliyor. Böyle böyle, diyo. Diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Keloğlan, burdan parayla et yok, diyo. Burda diyo damgayla et var, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl olur? Diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; (Burada para geçmiyor.) Şimdi fısır fısır ediyorlar. Damgayla biz nasıl et alıcaz? Bize sordu mu ne dicez? Aman, damgayı ne görücek ki? Diyorlar. (Damga da kıçlarına basılacakmış.)\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Damgayı kim nerde görecek ki, diyo alalım bari, diyo. Eli boş dönersek olmaz diyorlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ordan şimdi onlara eti veriyo, gidiyo. Keloğlan da kendine iyi yerden et alıyo, dönüyo. Şimdi karısına, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben gitsem şey yapmaz, diyo. Sen şu eti babana götür yesin, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ordan onu babasına getiriyor. Yedin mi padişah iyileşiyor. Bu sefer iyileştin mi onu, bu sefer eve çağırıyor, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Gel bakayım buraya, diyo. Bunlar eti nerden aldı, sen eti nerden aldın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Böyle böyle, diyo. Ben de oraya gittim, diyo. Orda bi paralı et var, diyo bir de parasız et var, diyo. Onlar o zaman parasız eti almışlardır, diyo. Bir damgaylan bir de paralı var, diyo. Açsınlar bakalım götlerini neylen aldıkları belli olur, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sonra açıyorlar sıkıla sıkıla. Nasıl yapalım nasıl yapalım? Bakıyorlar ki damgalı. Ordan diyor ki Keloğlan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bak bunlar parasız almış, damgayla almış, diyo. Ben fakirim ama eti, diyo parayla aldım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kendini öne çıkaracak, padişaha beğendirecek. Ordan öbür damatlar pasif olmuş bu sefer. Yakışıklı yakışıklı bir de giyiniyo, gidiyo. Sonra padişah bakıyo anlıyo ki bu savaşlara katılan oğlan …\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Keloğlan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Padişahım, diyo şimdi filan zaman bu mendili almıştım senden.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; İlk defa çağırdı ya evine şimdi oturup konuşuyorlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Filan şeyde mendil senin değil mi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — İşte bu saat senin değil mi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir şey daha varmış da orayı şimdi aklımda tutamadım, yıllar geçmiş çünkü. O da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bunlar benim, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; O zaman da padişah, diyo:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — O yakışıklı oğlan sen misin? diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim padişahım, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Öyle öğrendiği zaman yeniden bunlara kırk gün kırk gece düğün yapıyo. (Yani artık şey olmadığını Keloğlan olmadığını anlamış.) Onlar ermiş muratlarına biz gidelim kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; *tamdan: Ahırdan.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; *yerişmeye: Yetişmeye.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;*şaptı mı: Şey yaptımı.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;*kaynayı: Karışarak.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;*yereden: Yere kadar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Dev ile Erkek Kardeşler",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Üç tane çocuk böyle oynarken ormanın derinliklerine dalıyorlar. Bir tanesi akıllıymış, ekmek kırıntıları atıyormuş. Atıyo ama ekmek kırıklarını da kuşlar muşlar yiyormuş. Bunlar baya bir gidiyorlar. Sonra hava kararıyo, geri dönüş yolunu bulamıyolar. Ondan sonra, diyor ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben ekmek attım ama ekmek yok, kuşlar yemiş. Arkasına dönüp bakıyo ekmek mekmek yok.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ondan sonra gecenin bir yarısı olmuş. Karanlıkta ne yapalım? Ne edelim? İlerde bir ışık görüyorlar. Orda bir ev var. Oraya gidiyorlar. Orası da devin eviymiş. Kadını dev değilmiş insan yemezmiş ama dev insan yermiş. Sonra bu çocukları görünce hanımına, diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bunları yiyecem, bunları kesicem.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dev bunları kesmeye karar vermiş ama hanımı kestirmemiş. Sonra onları yediriyo, uyutuyo. Devin de kendisinin üç tane kızı varmış. Kızları ayrı odaya, o misafir erkek çocukları ayrı odaya yatırmış. Dev, şimdi bunların odasını biliyo ya bunları gece olunca, herkes uyuyunca, (çocuklar uyuyunca) kesip yiyecek. Yani kesecek bunları. Ertesi gün de yiyeycek, hanımına pişirtecek. Sonra küçük çocuk (akıllıymış o misafir çocuk) demiş ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Abi abi, demiş. Kalkın, demiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne oldu? Demişler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biz, demiş kızların odasına geçelim. Kızları buraya gönderelim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Niye?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — İşte ben öyle istiyorum, demiş. Yapalım, demiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Çocuklar kızları kaldırıyorlar. Kendileri kızların yataklarına giriyo, yatıyo. Kızlar da oğlanların yatağına gidiyorlar. Yer değiştiriyor bunlar. Herkes uyudu diyerekten[1] dev geliyo, oğlanları kesiyorum diye (misafir çocukları,) kendi kızlarını kesiyo, öldürüyo. Ondan sonra sabah olmadan, bu çocuklar daha gün ışımadan kaçıyorlar. Ormanın derinliklerine kaçıp yine kayboluyorlar. Şimdi çocuklar, dev görürse kızlarını kestiğini yine bizim peşimize düşer diye korkuyolar. Dev uyanıyor hanımına, diyor ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanım, git diyo. Etleri pişir ben çocukları kestim, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yaptın? Diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Çocukları kestim, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Niye kestin onları? Hani söz vermiştin, kesmeyecektin? Diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Hanımı gidiyo oğlanların odasına, ana bakıyo ki kendi kızları. Diyo ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Sen naptın naptın? Bizim çocukları sen kesmişsin, diyo.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ondan sonra dev bir daha deliriyor. Düşüyo bunların peşine ama bunlar sabah olmuş, kaçmışlar. Yolunu bulup kendi evlerine ulaşmışlar. Dev bunları göremiyor. Sonra dev pişman oluyo. Yani gece yaptığı işten pişman oluyo. Kendi kızlarını kesmiş çok üzülmüş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Diyerek\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Neydim Ne Oldum Ne Olacağım",
        "text": "Varmış yokmuş bir padişah varmış. Bu padişahın bir tek kızı varmış. Bu padişah, benim bu kızımın yazısı nasıl, diye baktırır. Cenabı Allah onu onu fakir birisine yazmış, derler. O padişah gazap ediyor:\n\n-Ya Rabbülalemin, ben bir padişah olayım da benim evladım bir fakire düşsün, diyor.\n\nNeyse bir zaman geçer, zengin bir adam bu kızı ister. Kızı verirler, gelini yola çıkarırlar, yan yolda bir fırtına tutar, bir alamet çıkar, ne düğüncü gelini görür, ne de gelin düğüncüyü görür. Cenabı Allah gelinin tahtırevanını götürür, bir denizin kıyısında bırakır. Gelin üç gün orada aç susuz, per perişan kalır. Bir çoban, oraya davarını götürür, gelini görür. Sorar:\n\n-Bacım, sen nerelisin, neyin nesisin, sen buraya neden geldin?\n\n-Kardeşim hiç sorma, ben bir padişah kızıyım. Böyle böyle oldu.\n\nAkşama kadar beraber davar otarırlar, ekmek yerler. Aksam olunca çobanın evine gelirler. Çoban der ki:\n\n-Bacım, sen Allah’ın emriyle beni almazsın, ama dünya ahiret kardeşim ol, gene yanımda dur. Yalnız Allah’ın emriyle beni almaz mısın?\n\n-Alırım, neden almayayım kardeş.\n\nÇoban gider hocayı getirir, Allah’ın emriyle nikahlarını kıydırır, bu kızı alır. Bir zaman sonra bunların bir oğulları olur. Kız der ki:\n\n-Eğer gücenmezsen bu oğlumun ismini ben koyayım.\n\n-Neden güceneyim, nasıl biliyorsan öyle yap.\n\nKız, çocuğunun adını \"Neydim\" koyar. Bir zaman sonra bir çocukları daha olur. Kız:\n\n-Gücenmezsen bunun ismini de ben koyayım.\n\n-Sen bilirsin, ben sana gücenmem.\n\nKız ikinci çocuğunun adını da \"Noldum\" koyar. Zaman sonra bir çocukları daha olur. Kız:\n\n-Bunun ismini de ben koyayım.\n\n-Sen bilirsin, bana hiç sorma.\n\nKız üçüncü çocuğunun ismini de \"Nolacağım\" koyar. Hayli vakit geçer, çoban büyük oğluyla beraber davar otarmaya gider. Kızın babası Padişah, derviş kıyafetinde devriye çıkmış. Oraya dahil olur. O çobana der ki:\n\n-Oğlum, bu gece sen beni misafir etmez misin?\n\n-Dervişim, benim yerim yok, bir tek göz odam var, çocuklarım var, sen sığmazsın.\n\n-Peki oğlum, benim ekmeğim aşım hep yanımda, yalnız bu akşam sizde yatayım.\n\n-Oğlum, bu dervişi götür, evde misafir etsinler.\n\nÇocuk dervişi eve götürür. Ne kız babasını tanır, ne de babası kızını. Kız, çocuklarına seslenir:\n\n-Neydim, sen bu işi böyle yap.\n\n-Noldum, yavrum, sen de bu işi böyle yapma.\n\n-Nolacağim, sen bunu neden böyle yapmadın?\n\nPadişah, “Bu eksik etek, bu çocuklara neden böyle isimler koymuş” diye düşünür. Sorar:\n\n-Evladım, sen neden bu çocuklara böyle isimler koydun?\n\n-Hocam, hiç &nbsp;sorma.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n-Yok, söyle, neden böyle koydun?\n\n-Ben bir padişah kızıyım. Babam remil baktırmış, ben çok fakire yazılmışım. Beni bir zengin yere verdi. Beni götürürlerken yolda bir fırtına çıktı, ben denizin kıyısına geldim. Bu çoban beni buldu. Allah’ın emriyle de aldı. Onun için de bu çocuklara böyle isimler koydum.\n\n-Sen benim evladımsın, ben seni tanıyamadım.\n\nO zaman sarmaşırlar, ağlaşırlar. Akşam çoban davarını getirdiğinde padişah der ki:\n\n-Evladım, herkesin davarını kendine ver, değneğini at. Ben sizi memlekete götüreceğim.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Yarımca",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, bit kadın varmış. Bu kadının hiç çocuğu olmazmış. Bu kadın da niye çocuğum olmuyor diye üzülürmüş. Bir gün komşuya gitmiş. Konuşurlarken, bu demiş ki:\n\n\"Benim çocuğum olmuyor, ne edeyim?\"\n\nOradaki kadınlar da bunu boşa almışlar, demişler ki:\n\n-Eve git, bir üsküreye bulgur doldur, üzerine de alta soğan koy, yalnız birini yarıya böl de koy. Bir fukara gelince ver, çocuğun olur.\n\nKadın da bunlara inanmış, dediklerini yapmış. Bu kadının sahiden çocuğu olmuş. Altı çocuğu olmuş; beşi tamam, bir teki yarımmış. Bunlar fakir oldukları için bu oğlanlar demişler ki:\n\n-Biz toplanalım, gidelim, devin kızını, malını alalım, zengin olalım.\n\nYola düşmüşler, giderlerken atlı bir adam görmüşler. Adam bunlara sormuş:\n\n-Oğlum, nereye gidiyorsunuz?\n\n-Devi vurup, zengin olmaya gidiyoruz.\n\n-Ben böyle böyle edene kadar atımın kuyruğundan bir kıl çekerseniz zengin olursunuz, yoksa olamazsınız. Adam böyle böyle etmiş, bunlar çabalamışlar çabalamışlar, bir şey edememişler. Adam: \"Sizin elinizden bir şey gelmez.\" demiş. Bunlar Yarımca’yı evde bırakmışlar, beş kardeş gidiyorlarmış. Bunlar epeyce daha gitmişler. Bir adam bir kavak ağacına bir iğne sokmuş, gölgesinde oturuyormuş. Bunlara demiş ki:\n\n-Ben böyle böyle edene kadar siz bu kavaktan iğneyi çekerseniz zengin olursunuz, yoksa olamazsınız.\n\nAdam böyle böyle edene kadar bunlar ellerini bile uzatamamışlar. Adam: \"Siz zengin olamazsınız.\" demiş. Biraz daha gitmişler, bir kadın culfa dokuyormuş, bunlara sormuş:\n\n-Yiğitler, nereye gidiyorsunuz.\n\n-Devi vurup zengin olmaya gidiyoruz.\n\n-Ben böyle böyle edene kadar siz tezgahın direzini koparırsanız zengin olursunuz, yoksa olamazsınız.\n\nBunlar gene hiçbir şey yapamamışlar, kadın: \"Siz zengin olamazsınız, boşu boşuna gitmeyin.\" demiş. Bunlar gitmişler gitmişler, devin bahçesine dahil olmuşlar. Devin kızı demiş ki:\n\n-Baba, seni vuran geliyor,\n\n-Kızım, nereye geliyor?\n\n-Bahçeye geliyorlar.\n\n-Hele bak ne ediyorlar?\n\n-Yavaş yavaş geziyorlar.\n\n-Onların tatlı cam benim ağzımda. Kızım nereye geldiler?\n\n-Baba telekliğe geldiler.\n\n-Kızım, nasıl üzüm yiyorlar.\n\n-Hep hep yiyorlar.\n\n-Onların tatlı canı benim ağzımda. Kızım, nereye geldiler?\n\n-Kapının karşınına geldiler.\n\n-Nasıl hareket ediyorlar?\n\n-Hiç, durmuş da bakıyorlar.\n\nDev basını çıkarıp beş kardeşi birden yutmuş. Anaları beklemiş beklemiş, gelecekler de zengin olacaklar diye. Bunlar gelmeyince bu Yarimca de­miş ki:\n\n-Onların elinden bir şey gelmez, ben gideyim de kardeşlerimi bulayım, hem de para bulup geleyim.\n\nKalkmış, yola düşmüş, biraz gittikten soma kardeşlerinin rastladığı adama rastlamış. Adam böyle böyle edene kadar atın kuyruğunu kökünden söküp çıkartmış. Adam demiş ki:\n\n-Oğlum, atımın kuyruğunu geri ver.\n\n-Bununla anam bana kalbur yapacak, ben de bulgur eleyeceğim.\n\nEpeyce daha gitmiş, kavaktaki iğneyi görmüş. Adam daha böyle böyle etmeden Yarımca kavağı kökleyip yürümüş. Biraz daha gitmiş, culfa dokuyan kadını görmüş. Kadın sormuş:\n\n-Oğlum, nereye gidiyorsun?\n\n-Devi vurup zengin olmaya gidiyorum.\n\n-Benim tezgahımdan bir tel iplik çekebilirsen devi öldürürsün.\n\nTezgahı bir çekmiş, direzi olduğu gibi omzuna almış. Kadın yalvarmış yakarmış, demiş ki:\n\n-Oğlum, getir ver.\n\n-Yok, ben bunu anneme götürürüm, bana tuman dokur, giyinirim.\"\n\nYoluna devam etmiş, devin bahçesine dahil olmuş. Kız demiş ki:\n\n-Baba, seni vuran geldi.\n\n-Kızım, nereye geldi,\n\n-Bahçeye geldi.\n\n-Ne ediyor?\n\n-Bilmem, çapkın gibi dolaşıyor.-\n\n-Kızım, nereye geldi?\n\n-Telekliğe geldi.\n\n-Nasıl üzüm yiyor?\n\n-Seteyi, meteyi, çalıyı çırpıyı ağzına çekiyor.\n\n-Benim tatlı canım onun ağzına gidecek. Kızım nereye geldi?\n\n-Kapının karşısına.\n\nDev kafasını çıkartınca, Yarımca bıçağı ile devin başını kesmiş. Devin karnını yarıp beş kardeşini dışarı çıkartmış. Hepsi kalkıp devin kızına sormuşlar.\n\n-Kız, babamın hazinesi nerede?\n\n-Babamın hazinesini ben söyleyemem.\n\n-Senin boynunu keseriz.\n\n-Benim bu kolumu kesin, kan nereye sıçrarsa hazine oradadır.\n\nKızın kolunu kesmişler, kan bir küllük yere sıçramış. Orayı eşmişler, hazineyi bulmuşlar. Altını, emareti bulmuşlar. Devin kızı demiş ki:\n\n-Babamın eşyası da bu kuyudadır.\n\nKardeşleri: \"Biz inemeyiz.\" demişler, Yarımca, beline ipi bağlamış, asağı inmiş. Yükte hafif pahada ağır ne varsa hepsini yukarı yollamış. Yarımca’nın, canına ayan olmuş, kardeşlerim beni bu kuyuda bırakırlar. Kendisi bir kırık çininin içine girmiş, kapağını da kapamış. İple bağlayıp, yukarıya kardeşlerine seslenmiş.\n\n-Bunu çok yavaş çekin içi yağ dolu.\n\nKardeşleri çiniyi yukarıya çekmişler. Yarımca’yı da kuyu da bıraktık zannederek yola çıkmışlar. Yolda Yarımca’nın su dökmesi gelmiş, orada yapmış, kardeşinin sırtı ıslanmış.\"Bu yağ da erimiş, hep üstüne başıma aktı.\" demiş. Bunlar eve gelmişler, anneleri sormuş:\n\n-Hani Yarımca?\n\n-Aman ana bunca zengin olduk, sen Yarımca’yı soruyorsun. Orada bıraktık geldik.\n\n-Ah oğlum, ciğerinize nasıl kıydınız, yazıktır.\n\nOrada Yarımca kafasını çininin içinden çıkarmış, demiş ki:\n\n-Ben buradayım, yağın da kardeşimin sırtına çıktı.\n\nBabaları da zengin olmuş, orada bir keyif, bir alem, yiyor içiyor, muradına geçiyor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Anakarıyla Tilki",
        "text": "Vakti zamanında, ne varmış ne yokmuş. Bir ihtiyar kadın varmış, bit tek kızı varmış, kızını gelin etmiş. Kızını görmeye gidiyormuş, eskiden, eski insanların nesi varmış, iki tane keçisi varmış bunlardan yağ toplamış, bir ufak çiniye koymuş, bir şerikle ağzını kapatmış, çininin kulplarına kuvvetli bir ip bağlamış, eline almış, beli de eğrice yola çıkmış, bir yazının düzünde bir tilkiye rast gelmiş:\n\n\"Anakarı nereye gidiyorsun?\"\n\n\"Oğul, kızımı gelin ettim, görmeğe gidiyorum\"\n\n\"Geride hiç çocuğun yok mu?\"\n\n\"Yok.\"\n\n\"Beni evlat et, ne olur?\"\n\n\"Edeyim oğul, sen bana zaten lazımsın, damın deliğinde yalnızım.\"\n\n\"Anakarı, ver çiniyi ben alayım.\"\n\n\"Oğul, sen yorulursun, sen çocuksun, yazıktır sana.\"\n\nNeyse gidiyorlar, kadın çiniyi de tilkinin eline veriyor, kadı iki elini arkasına bağlıyor, tilki de arkası sıra geliyor, anakarı diyor ki:\n\n\"Oğul, gel önüm sıra git, geride kalma.\"\n\n\"Ana ben sana hürmeten arkadan geliyorum, nasıl önüne düşeyim, sen yürü, ben seni takip ediyorum.\"\n\nTilki bir taraftan da eliyle yağ çıkartıyor, yiyor, çikartiyor, yiyor. Bunlar gidiyorlar, yağ da kurtuluyor, tilki biraz toprak alıp çininin dibine koyuyor, kulpunu veriyor nenenin eline:\n\n\"Anakarı sen bunu al, gir bacımın evine, ben de geliyorum.\"\n\nNeyse çiniyi alıp anakarı içeriye giriyor, kız 9ininin i9ine bakıyor ki toprak:\n\n\"Ana, bu toprağı niye getirdin?'\"\n\n\"Uy, oğul ne toprağıdır?\"\n\n\"Ey, ana gel bak, sen bana toprak getirmişsin.\"\n\n\"Oğul, oğul, o tilki güyya bana evlat oldu, evladın da hayırlısı, yağı yemiş yalamış, yerine toprak doldurmuş, Nasıl edelim de buna bit tuzak kuralım?\n\nTilki bacadan işitiyor:\n\n\"İyi ettim anakarı, yağını yedim yaladım, yerine toprak koydum.\"\n\n\"Oy, sen patlıyasın, ben nasıl edeyim de sana tuzak kurayım.\"\n\nKız diyor ki:\n\n\"Ana, karışma, bu senin başına çok iş getirecek.\"\n\n\"Oğul, kara sakız yok mu azıcık? Kara sakız getir, bacanın ağzında eritelim, o gelip kuyruğunu aşağıya sarkıtınca kuyruğu kopar.\"\n\nNeyse bacaya kara sakız yapıştırıyorlar, ateşi aşağıdan yakınca, eriyor, yumuşuyor. Yatsı oluyor, tilki geliyor kuyruğunu aşağı sallıyor:\n\n\"Ana, yedin mi yağı? Toprağı ben koydum, yedin mi?\"\n\nO sırada kuyruğu yapışıyor, çekiyor, kırılıyor, kuyruğu kopuyor. Bağırınca biliyorlar ki, kuyruğu koptu, gidip bakıyorlar, hakikaten kuyruğu kökten kopmuş. Devresi gece tilki geliyor:\n\n\"Anakarı, ne olur kuyruğumu ver, bir daha önümü bu tarafa döndürmeyeyim, bir garip yere gideyim.\"\n\n\"Git, yağımı getir.\"\n\nTilki keçiye gidiyor:\n\n\"Keçi, ne olur süt ver, sütü çaliyim yoğurt edeyim, yoğurdu yayayım ayran edeyim, ayrandan yağ çıkarayım, yağı götürüp anakarıya vereyim, anakarı da kuyruğumu versin, önümü bu tarafa bir daha döndürmeyeyim.\"\n\n\"Git, bana yaprak getir.\"\n\nTilki bu kere dut’a gidiyor:\n\n\"Dut, dut, yaprak ver, keçiye götüreyim, keçi süt versin, yoğurt edeyim, yoğurdu ayran, ayranı yağ edeyim, anakarıya götüreyim, kuyruğumu versin, önümü bu tarafa bir daha döndürmeyeyim.\"\n\n\"Git bana su getir, köküme bağla.\"\n\nÇesmeye gidiyor:\n\n\"Çesme, bana su ver, götürüp duta bağlayayım, dut yaprak versin, keçiye götüreyim, keçi süt versin, sütü yoğurt çalayım, yoğurdu ayran yapayım, yağ çıkartayım, yağı anakarıya vereyim, o da kuyruğumu versin, bir daha önümü buraya döndürmeyeyim.\"\n\n\"Git kızları getir de benim üzerimde oynasınlar.\n\n\"Kızlar gelin, çeşmenin başında oynayın, yeşme su versin, suyu dut'a götüreyim, dut yaprak versin keçiye götüreyim, keçi de bana süt versin, götürüp yoğurt çalayım, ayran yayayım, yağ çıkarayım, anakarıya vereyim, benim kuyruğumu versin ki ben de bir daha buralara gelmeyeyim.\"\n\n\"Git bize yumurta getir.\"\n\n\"Tavuklar, yumurta verin, kızlara götüreyim, kızlar gelip çeşmede oyna­sınlar, çeşme su versin, suyu dut'a vereyim, dut yaprak versin, keçiye götüreyim, keçi süt versin, yoğurt çalayım, yoğurdu ayran edeyim, yağını çıkartayım, anakarıya vereyim, anakari da kuyruğumu versin, ben bir daha buralara gelmeyeyim.\"\n\n\"Git bize darı getir.\"\n\nGidip bakıyor, bir çiftçi darı ekiyor, yalan söylüyor:\n\n\"Çiftçi, çiftçi, eşeğini kurt yiyor.\"\n\nÇiftçi mastayı alıyor, koşup gidiyor. Tilki de torbayla darıyı tavuklara kaçırıp getiriyor, tavuklar yumurtluyorlar, yumurtaları kızlara götürüyor, kızlar çeşmede oynuyorlar, dut'a suyu götürüyor, dut yaprak veriyor, yapraklan keçiye götürüyor, keçi süt veriyor, götürüp yoğurt çalıyor, ayran yayıyor, ayranın yağını çıkartıyor, yağı anakarıya veriyor, anakarı da kuyruğunu veri­yor. Tilki bir daha önünü bu tarafa döndürmüyor, artik yiyor, içiyor, muradına geçiyor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Arsız Kız",
        "text": "Bir annenin üç kızı varmış, Bu kızlardan biri bir gün çarşıya gitmiş et almış, eve gelirken bir konağın önünde bir it görmüş. Bu it kızın elinden eti kapıp kaçmış, konağa girmiş. Kız da arkası sıra gitmiş, demiş ki:\n\n— Teyze, sizin it, benim etimi kaçırdı, verin ben götüreyim.\n\n— Kızım, sen bu gece burada kalırsan veririz, yoksa vermeyiz.\n\nKız korkusundan evine gidememiş, orada kalmış. Bu kızı bezemişler, tel duvak takmışlar, gelin gibi odaya koymuşlar, o iti de yanına koymuşlar. Bu kız sabaha kadar oturmuş, sonradan uykuya dalmış. İt de orada yatmış. Sabahleyin bakmış, oğulları insan değil gene köpek, bu kızın eline etini vermişler, yollamışlar.\n\nKız, evine gelince annesi bağırmış çağırmış:\n\n— Neredeydin, ne oldu? Biz korktuk, seni bu kadar aradık.\n\n— Böyle, böyle.\n\nBu sefer de ortancıl kız çarşıya gitmiş, et almış, dönerken o ite rastlamış, it eti ağızlamış, kaçmış. Kız da arkası sıra gene aynı konağa girmiş. Demiş ki:\n\n—Teyze, sizin it bizim eti kaçırdı, verin ben alıp gideyim.\n\n— Kızım, bu gece burada kal, yarın verelim, al da git evine.\n\nBu kızı da bezemişler düzemişler. İtin yanına koymuşlar. Bu kız da biraz oturmuş, sonra uykusu gelmiş, uyumuş. Sabahleyin bunun eline de etini vermiş yollamışlar. Kız eve gelince en küçük bacıları da demiş ki:\n\n— İlla ben de gideceğim. Ben de bakayım o nasıl itmiş, kızları gelin edip bekletiyorlar.\n\nO da gitmiş, geçerken it elinden eti ağızlamış. Bu kız da itin arkasından konağa gitmiş, demiş ki:\n\n— Teyze, etimi verin, sizin köpek kaçırdı.\n\n— Kızım, bir gece bizde kal, öyle verelim.\n\n— Kalayım.\n\nBu kızı da bezemişler, düzmüşler, itin yanına koymuşlar. Hani küçükler biraz şeytan olurlar ya, bu da içeride kendi kendine çarpışmaya başlamış, kendi kendine oynayıp gürültü yapmış. Evdekiler de kapıdan dinlemişler:\n\n— İyi, oğlumuz insanmış, demişler. Sabah olunca gelmişler, kapıyı tıklatmışlar. Kız:\n\n— Yavaş, kardeşiniz ayıktır. Yemeğini getirin, ibrik, leğen verin, elini yüzünü yıkasın.\n\nKız kapının aralığından getirilenleri almış, elini yüzünü yıkamış, kendi kendine konuşuyormuş, it de orada yatıyormuş, hiç sesi çıkmıyormuş. Yemek gelince kız iki kaşıkla iki taraftan yemeği yemiş, kapları kapıya koymuş. Kız yiyip içip orada oturuyormuş. Bir gün, iki gün, üç gün böyle geçiyor. Bir gece kız ayıkmış, bakmış köpek yanında yok. Tüyü de orada duruyormuş. Devresi gün akşam, parmağını kesip, içine tuz basmış, uyumuş gibi yapıp yatmış. Biraz beklemiş, bakmış it kalktı, tüyünden çıktı, pencereden indi, gitti. Bu kız da kalkmış hemen arkası sıra gitmiş. Bu delikanlı bir ıssız yerde bir evden girmiş. Orası da peri kızlarının eviymiş. Oğlanı karşılamışlar, içeri alıp oturtmuşlar. Kız bunların konuşmalarını dinlemiş, peri kızının bu oğlandan hamile olduğunu öğrenmiş, geri dönmüş, gelmiş yatağına girmiş. Oğlan da biraz sonra gelmiş, gene tüyüne girmiş, oturmuş. Bu kız orada bunları dinlerken peri kızı demiş ki:\n\n— Benim gönlüm portakal istiyor, yarın bana getir.\n\n— Bir arsız kıza çattım, ona portakal gelirse, sana da getiririm.\n\nBu kız sabah olunca hizmetçilere demiş ki:\n\n— Bana portakal getirin.\n\nEvdekiler de gelinimiz aş eriyor, torunumuz olacak diye sevinmişler. Bu kıza bir sandık portakal getirmişler. Bu kız gene akşama kadar, kendi kendi­ne gülmüş, söylemiş, oynamış. Yemiş, içmiş, oturmuş. Gece olunca kendini uykuya vurmuş ama bir taraftan da iti dinliyormuş. Yarı gece olunca it kalkmış, portakalı mendile koymuş, tüyünü çıkartıp dışarı çıkmış. Kız da arkası sıra gitmiş. Oğlan gene aynı eve girmiş. Peri kızıyla oturmuşlar, sevişmişler, konuşmuşlar. Gene oğlan gelmeden önce kız eve dönmüş. Bu kız bu oğlanı her gün takip etmiş. Artık peri kızının doğuracak günü gelmiş. Oğlanın bir gittiğinde peri kızı demiş ki:\n\n—&nbsp;Ben yarın akşam doğum yapacağım, bana bir ebe kadın bul da getir.\n\n— Nereden bulayım, arsız kız beni koymuyor ki, insan kılığına gireyim de bir tarafa gideyim. Hep onu bekliyorum.\n\nPeri kızına her şey ayan, kız sabırlı, gelip bunları dinlediğini biliyor; ama oğlana bildirmiyor. Arsız gene kapıdan işitmiş, oğlandan önce eve gelmiş, yatağına girmiş. Ertesi gün arsız kız bir kara don giymiş, boynuna da bir tespih takmış, gene oğlanın peşi sıra gitmiş. Oğlan gitmiş, peri kızına demiş ki:\n\n— Ne edeyim, ben sana ebe kadın bulamadım, koydum geldim.\n\nKız dışarıdan bağırmaya başlamış:\n\n— Hasan, Hüseyin, oğlum neredesiniz? Yolu saşırdım, falan padişahın gelini doğuracaktı, oraya gidiyordum, burada karanlıkta kaldım.\n\nPeri kızı demiş ki:\n\n— Çık, çık kapının önünde bir ebe kadın var, al da gel onu buraya.\n\nOğlan hemen kapının önüne çıkmış, demiş ki:\n\n— Gel gel teyze, burada bir doğum var, onu yaptır da öyle gidersin.\n\nKızı içeriye almışlar, peri kızının bir oğlu olmuş, çocuğun doğduğu dakika Peri kızı demiş ki:\n\n— Nene karı, al bunu böylece sana hediye edeceğim. Benim yüreğim yoktur, ben çocuk büyütemem. Böyle göbeği üzerinde al da git.\n\nBu kız çocuğunu alıp eve koşmuş, kapıyı tıklatmış, demiş ki:\n\n— Tez gelin bir torununuz oldu, alın. Hiç burada koymayın, oğlunuz çok titiz, burada çocuk istemez, siz besleyin.\n\nBunlar çocuğu almışlar, sevinmişler güvenmişler, göbeğini kesmişler, oğlan peri kızına sormuş:\n\n— Çocuğu ne yaptın?\n\n— Ebe kadına verdim, aldı gitti.\n\nBu oğlan gene gidip geliyormuş, arsız kız da ardı sıra. Peri kızının da canına yetmiş bir kız nasıl bu kadar sabredebiliyor diye. Bir gün oğlana demiş ki:\n\n— Artık sen benden vazgeç, sen benim kardeşimsin, ben de senin bacın. Sana izin verdim, babanın evine git, insan ol. Bu arsız kız da senin ailen olsun. Çocuğu da sünnet ettir. Ye, iç, muradına geç. Böyle gelip gitmeyle bir şey çıkmıyor. Arsız kıza da çok acıyorum, onun da nefsi var.\n\n— Öyle mi?\n\n— Öyle, artık tüyünü giyinme, git arsız kızın yanına yat, seni yanında görsün.\n\nOğlan peri kızıyla orada vedalaşmış, eve dönmüş, arsız kızın yanına yatmış. Arsız kız birden sıçramış, bakmış, oğlan aslanlar gibi yanında yatıyor. Hemen kalkıp kapıyı açmış, gitmiş kaynanasının ellerini öpmüş.\n\n—Gelin oğlunuz insan oldu, demiş\n\nOğlanın sünnetini kesmişler, bunların nikahlarını kıymışlar, birbirlerine vermişler. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "HELVACI GÜZELİ ",
        "text": "HELVACI GÜZELİ \n\nEvel varımış, bir varımış, çok söylemesi günahımış. Bir köyde, bir imam varımış. Bir de orada bir adam varımış. Bu adamın bir gizi, bir oğlu , bir de avradı varımış. Bunnar Hacc'a getmek isdiyorlarımış. Diyorlarımış ki:\n\n— Allah, biz bu gızı, kime amanat etsek de getsek? En iyisi köyün imamına amanat edek, demişler.\n\nBunnar, garı goca, oğlannarını da alıp, Hacc'a gedicilerimiş. Köyün imamına, gızlarını amanat etmişler. Demişler ki:\n\n— Gizi içeriden çıkartma (harçlığını da bol bol vermişler gizin) , pencereden gonuş,gızın isdâni getir çarşıdan. Biz gelenâdar*, sahip ol gıza, demişler.\n\n— Olur, demiş imam.\n\nBunnar, getmiş Hacc'a. Bu hoca, bir gün böyle, iki gün böyle, deken gıza âşık oluyor. Demiş ki:\n\n— Sen,beniyinen iyi olacân?\n\n— Nasıl olur, öyle şey olur mu? demiş gızı.\n\n— Yok, benînen* iyi olacaksın.\n\n— Olacaksın, olmıyacaksın derken, bakmış ki hoca, gene gızdan yüz bulamamış. Bir gün gene, bir cadı garısı varımış. Demiş ki:\n\n— Get, şu gıza de ki; 'Padişah ilan verdi, herkes mecburen hamama gelecek, dedi,' de, demiş.\n\n— Olur, demiş garı.\n\nGarı gelmiş, demiş ki:\n\n— Gızım, padişah ilan verdi, bütün millet, genç gızlar, avratlar, mecburen hamama gelecek, demiş. Gız:\n\n— Olur, sen gel, beni götür ebe, demiş.\n\nGarı gelmiş, gızı hamama eletmiş, gızı içeri goymuş ki, ondan başga hiç kimse yok!\n\n— Hanı ebe, herkes gelecek diyordun? demiş.\n\n— Şimdi gelecekler gızım.\n\nGarı, çıkmış getmiş ki, hoca gizin garşısına çıkmış. Giz bakmış ki, gurtulacağı yok. Hocaya demiş ki:\n\n— Gel, evelâ ben seni banyo yaptırım, ondan sonra olur, demiş.\n\nGiz, hocayı otuddurmuş, gafasını sabınnarkan, sabınnarkan, sabınnarkan, şimdi ordan eline bir çıbık almış amma, hocaya yanaşmış. Ver Allah ver... Hoca, gözünü açdıkca, sabin gözünü yakanmış, gız buna vururumuş. Hoca gözünü açarımış, giz vururumuş. Sonunda giz gaçmış, varmış içeriye dikilmiş. Gapıyı da üzerinden örtmüş. Hoca, gizi gaçırınca:\n\n— Başga olacak dâl*, bir mekdup yazım bunun babasına, demiş. Hoca, mektubu yazmış,Hac'daki gizin annesînen babasına demiş ki:\n\n— Siz getdiniz, gızmız köyün nâdara* genci varışa, hepiciğini eve alıyor. Baş gelemiyom gızınıza, demiş.\n\nMekdup, gizin anasînen, babasının eline geçmiş. Babası okumuş ki, durum böyle böyle. Gizin gardaşına demiş ki:\n\n— Get, bacını öldür, gannı köynani bana getir, demiş.\n\nGizin gardaşı, genegeri* köye gelmiş. Bacısına demiş ki:\n\n— Bacım, böyle böyle.\n\n—Yok gardaşım, öyle bişe yok, demiş gız.\n\n— Bacım, sen bu eveden gaç. Sırtında köynâ de çıkart, bana ver, demiş oğlan.\n\nOğlan, bacısının köynâni almış. Bu, bir davşan vurmuş, köynâni davşan ganına belemiş, babasına götürmüş. Gelelim biz şimdi gıza. Giz, gaçmış gaçmış getmiş, başga bir memlekete. Ormannığa varmış, ikindin olmuş. Çıkmış ağacın başına. Bakmış ki, ordan bir avcı gediyor. Oda, padişahın oğluyumuş, avdan geliyorumuş. Padişahın oğlu, gafasını galdırıp ağacı dânemiş* ki, orada gözel bir gız var! Buna:\n\n— İs misin, cis misin, demiş.\n\n—İsimde, cisimde, demiş gız.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— İn de seni eve götüreyim, demiş.\n\nGız ağaçdan inmiş, padişahın oğlu, bunu terkisine almış, eve eletmiş. Bakmış ki giz çok güzel, hemen bunînen evlenmiş. Galan*, bunnar garı-goca olmuşlar. Bunun, üç tene oğlu olmuş. Bu üç oğlandan sonra, tabii aradan epeyce bir zaman geçmiş. Padişahın oğlu demiş ki:\n\n— Hanım, memleketine göndereyim mi seni? Ananı, babanı özledin mi? demiş.\n\n— Özledim, gönder, demiş giz.\n\n— Pekiyi.\n\nPadişah, bunun yanma başveziri vermiş, bir tabir da asger vermiş, bunu yollamış. Bunnar, gona gona gederlerimiş, yolları çok uzağımış. Bunnar, ağşam oluşun\nbir yere gonaklamış. Gonakliyeşin, bu başvezir demiş ki:\n\n— Beniyinen iyi olacân?\n\n— Yok, imkânı yok olmam, demiş giz.\n\n— Öyleyise, çocuğunun birini keserim!\n\n— Kesersen kes, olmam.\n\nBaşvezir, çocuğun birini kesmiş. Sabah olmuş, ordan gene, eşyalarını yükletmişler. Gene bir yere varmışlar, gene ağşam olmuş, orada gonaklamışlar. Gene, bu başvezir demiş ki:\n\n— Benînen iyi olacân, demiş gıza.\n\n— Olmam, iyi olmam, demiş gız.\n\n— O zaman, ikinci çocuğunu da keserim!\n\n— Kesersen kes!\n\nAdam, onu da kesmiş. Bunnar, bir gonak daha gonaklamışlar. Başvezir, gene gızınan iyi olmak isdemiş. Gız, gabul etmiyeşin, adam üçüncü çocuğu da kesmiş.\nBu son gonaklamada, galan gızın çaresi galmamış. Demiş ki:\n\n— Şuraya, bir tuvalete gedîm de, geri gelirim, demiş.\n\n— Gaçan, demiş başvezir.\n\n— O zaman, belime bir ip bağla, demiş.\n\nBaşvezir, bunun beline bir ip bağlamış. Avrat, açcık* ireli* varışın, orada da bir ağaç varımış. Giz, belindeki ipi çözmüş, o ağaca bağlamış. Ondan sonra, gaça gaç. Vezir, ipi çekerimiş, ip sert gelirimiş. O da gızın belinde bağlı sananmış. Vezir, sabaha garşı, varmış bakmış ki, ne görsün? Avrat gaçmış getmiş, ip bir ağaçda bağlı duruyor!\n\nBu gız, gaçmış gaçmış, hava da galan ışınmış, bir çobanın yanına varmış. Çobana demiş ki, parası da varımış cöbünde:\n\n— Şu, sırtıyın pırtısînen*, bir kötü goyun kes, bunun garınım bana ver, demiş. Giz, buna biraz para vermiş, çobanın sırtının pırtısını geymiş. Garının derisini\nde gafasına geymiş. Olmuş bir Keloğlan! Kimse bilmiyor, bunun gadın olduğunu.\n\nDüşmüş şimdi yola.\n\nGede get, gede get gendilerinin memleketine varmış. Bu, orada bir helvacı yanına çırak olmuş. O gadar güzel helva yapanmış ki, bunun adı; \"Helvacı Güzeli\"\nolmuş. Geldi Helvacı Güzeli, getdi Helvacı Güzeli, derken bu gocası olan padişahın oğluyunan, Başvezir de tüccarlığa çıkmışımış. Mal alırlar, mal satarlar, derken onnarın memleketine varmışlar. Oraya varmışlar. Akşam olmuş, bu gızm babasıgile, bunnar misafir olmuş. Ağşam olmuş, şimdiki gimi gahve yok, bişe yok ya, hep bir eve toplanırlarımış. Herkes, bunun babasıgilin evine toplanmış. Bu , Helvacı Güzeli de gelmiş, şöyle oturmuş. Busalı:\n\n— Herkes,birer hikâye annatsın, demişler.\n\nDerken, derken sıra Helvacı Güzeli'ne gelmiş. Helvacı Güzeli demiş ki:\n\n— Ben hikâyeyi annatdım miyi, kimse yerinden gıpırdamıyacak. Tuvaletine gedecek olan getsin gelsin. Ben, gapıyı kitleyip anakdarı alacâm, demiş.\n\n— Tamam, demişler.\n\nGapıyı kitlemiş bu, anakdarı eline almış, gapının ağzına oturmuş. Başından geçnnerin hepisini başlamış annatmaya. Demiş ki:\n\n— Benim anam, babam, gardeşim Hacc'a getdi. Beni, köyün imamına emanet etdiler, diyesin, hoca demiş ki:\n\n— Benim tuvaletim geldi, ben dışarı çıkacâm, demiş.\n\n— Duuur, altına et, demiş giz.\n\nGiz, gene annatmasına devam etmiş:\n\n— Bunnar Hacc'a getdi, beni hocaya amanat etdiler. Hoca, bana; 'Beniyinen iyi olacân, dedi. Ben de olmadım. Beni, oyununan hamama çağıtdırdı. Orda, hamamda, gene; 'Beniyinen iyi olacân,' dedi -demiş-. Banyo yapdırmak bahanesiynen, bunun başına çaldım sabim, çaldım sabini, vurdum sopayı - demiş-. Ondan sonra da gaçdım, eve geldim. Bu, babamın arkasından bir mektup yazmış. Mektup, babamın eline geçmiş. Babam, gardaşımı göndemiş. Gardaşım da beni öldürmeye gıyamadı. Benim köynâmi aldı, bir davşan vurdu, onun ganına beledi. Gannı koynâmi, babama götürdü. Ben de evden gaçdım. Epiye uzak gedişin, bakdım ki, ağşam olucu, bir ağacın başına çıkdım, Oradan bir avcı geçiyordu. O da padişahın oğluyumuş. Beni aldı, evine götürdü. Bunînen evlendik, üç tene çocuğumuz oldu.\n\nBu arada, vezir demiş ki:\n\n— Benim tuvaletim geldi, dışarı çıkıcîm.\n\nGiz, ona da demiş ki:\n\n— Altına yap (vezir, durumu hemen annamış). Gocam, dedi ki bana; 'Hanım, memleketini özledin mi, seni göndereyim mi?' dedi. Beni, başvezirinen gönderdi.\nYola geldikçe, vezir bana; 'Beniyinen iyi olacân,' dedi. Ben olmadıkça, o çocuğumun birini kesdi. Bu arada, vezir yerinde duramaz olmuş- Ondan sonra, veziri\ngandırdım, oradan gaçdım. Geldim buraya, bir helvacı yanına çırak durdum. Adım, Helvacı Güzeli oldu. İşde, o da benim, demiş, giz gafasmdakı deriyi meriyi çıkarıvermiş:\n\n— Şu babam, şu gardaşım, şu gocam, şu vezir, şu da hoca, demiş.\n\nAbarın, şimdi orada millet birbirine girişmiş. Padişahın oğlu vezire, babası hociye, derken geri bunu padişahın oğluna vermişler.\n\nYemişler, içmişler, murazlarına geçmişler. Siz de geçin.\n\n*açcık: Azıcık, biraz, çok az.\n\n*benînen: Benimle.\n\n*dâne- : Temaşa etmek, bakmak, seyretmek.\n\n*dâl: Değil\n\n*galan: Artık, başka, sonra.\n\n*gelenedâr: Gelene kadar.\n\n*genegeri: Yeniden, tekrar.\n\n*ireli: İleri.\n\n*nâdara: ne kadar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "İki Yılanla Evlenen Kız",
        "text": "İKİ YILANLA EVLENEN KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş, çok söylemesi günahımış. Bir tene adam varımış. Bu adamın da bir garasıyla, bir gizi varımış. Bir gün, adamın garısı ölüyor. Garısı ölünce, gizi hocaya yolluyorlar. Gız, esgi yazıyı öğreniyor. Tutuyor, hoca bunu okuduyor. Hocanın da, bu gizin babasında gönlü varımış. Babası da,köyün en zen­gin adamıyımış. Gıza diyor ki hoca:\n\n-Gızım, baban evlenmiyecek mi?\n\n-Hayır, babam evlenmiyecek.\n\n-Gızım, babana söyle de evlensin. Sen, yalınız bir gızsın, böyle olmaz. Babana söyle, evlensin, diyor.\n\n-Pekiyi, babama söylerim hocam, diyor gız.\n\nGız geliyor, babasına söylüyor:\n\n-Baba, bana bir cici anne alsana, ben yalınız sıkılıyoın, diyor.\n\n-Gızım, ben artık yaşlandım, beni kim alır? diyor.\n\n-Ece baba, köyden birini seç, al. Ben, bir cici anne isdiyorum.\n\n-Pekiyi gızım, dur bakîm, bir gonuşalım, anlaşalım. Beni bir alan olursa alı­rım, diyor.\n\nAmma, adam çok zenginimiş. Gız, tekrar hocaya geliyor. Hoca diyor ki:\n\n-Gızım, babana söyledin mi?\n\n-Söyledim hocam. Babam, böyle böyle dedi; 'beni kim alacak?' dedi.\n\n-Gızım, babana get söyle; hocam seniyinen evlenir, onu isde, hocamınan evlen, de, diyor.\n\nBu gediyor, babasına diyor ki:\n\n-Baba, sen benim hocamınan evlen, hocam çok iyi bir insan, diyor.\n\n-Pekiyi, Allahın emriyinen, peygamberin gavliyinen gizi isdiyelim, alırsa evle­nirim, diyor.\n\nGediyor bunnar, düğürçülük yapıyorlar. Gadın:\n\n-Tamam evlenirim ben seniyinen, diyor.\n\nBunnar evleniyorlar, aradan gel zaman get zaman, epey bir vakit geçiyor. Köyünde de bir padişahı varımış. Padişahın garısı da her doğurmasına bir yılan çocuğu doğururmuş.Bu hoca dutuyor, padişaha diyor ki:\n\n-Benim gizim ebelik yapıyor, ebeliktden çok güzel annar. Gel, senin gizim bu doğutdursun, diyor.\n\nGadında içerde doğum yapıyorumuş. Padişah:\n\n-Pekiyi, senin gizin doğutdursun, diyor. Bu adam, bir gün bir yere gediyor, bu adam çok uzağa gediyor. Adam uzağa gedince gadın, bunun bütün malını mülkünü, hep gendi üzerine yapdırıyor, altınlarını falan hep gendi alıyor, bu gızı da, bodrum gata atıyor. Gel zaman get zaman, padişahın garısı gene hamileyimiş, yine doğuracak. Doğum yaklaşınca, padişah:\n\n-Şu gızı çağırın gelin, bu ebelik yapsın,diyor. Gadının doğurduğu yılan da, kim doğutdurursa onu sokar öldürürümüş. Bunnar gediyorlar, bu öksüz gizi çağırıyorlar. Diyorlar ki:\n\n-Sen, ebelik yapacaksın, padişah seni isdiyor, diyorlar. Giz, ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor:\n\n-Allahım, yâ Rabbim, ben ebelik bilmem, bişet bilmem, ben ne yapim? diyor.Gız gediyor, annesinin mezarlığına varıp ağlıyor. Annesi de sağlığında çok iyi\nbir kimseyimiş. Gız:\n\n-Anneciğim, ben ebelik bilmem, bişe bilmem. Bu gadın yılan doğuruyor, herkesi sokuyor.\n\n-Ben ne yapîm? diyor. Annesi, orada dile geliyor:\n\n-Yavrum, evladım, bir goca gazan süt gaynat. Siidü gaynat, sıcak sıcak, onun buğuna gadını ver, bununla doğutdur. Onun buğuna gadın doğum yapar, o yılan da\nsüdün içine düşer. Sen, heç ağlama diyor. Ondan sonra, bu giz tabiî geliyor artık. Giz geliyor diyor ki:\n\n-Bana, yedi gollü, yedi kulplu gazanınan süt gaynatın, diyor, gendisi heç eli­ni vurmuyor.\n\n-Getirin bir teşte dökün, -diyor- garıyı da getirin.\n\nBunnar, garıyı da getiriyorlar. Giz:\n\n-Dutun bakim, şunun golundan.\n\nÜç dört gişi, gadının golundan dutuyorlar, südün buğuna otudduruyorlar. Biraz sonra, gadından bir ejderha, yılan çıkıyor, südün içine düşüyor. Ondan sonra gadın gurtuluyor. Bu yılan, kimseyi sokamıyor. Bu yılanın alt yanı yılan, üst yanı inşa­mmış. Amma, bu yılan süde düşdükden sonra, sırtından yedi kere kat çıkarıyor, ondan sonra giz işini bitiriyor:\n\n-Ben, artık hiçbir şeyine garışmam. Ben evime gediyorum, artık beni çağır­man, diyor.\n\n-Pekiyi, diyorlar.\n\nBu padişah, kızı çağıtdırıyor, diyor ki:\n\n-Evladım, ne isdersen alacâm sana. Her sene, karım doğum yapar, her sene bir yılan doğururdu. Bu yılan sokar, herkesi öldürürdü. Ne isdiyorsan, onu alacâm sa­na, diyor.\n\nGiz diyor ki:\n\n-Ben, hiç bir şeyinizi isdemem, sağlığınızı isderim.\n\nArtık padişah dutuyor, bu gızın gollarına gadar bilenzik yapdırıyor, üsdünü ba­şını geyindiriyor, yatdığı odanın her yanını donatıyor böyle. Üvey annesi bunu, bodrum kata atanmış, bunu hemen oturduğu yere, üst gata alıyor.\n\n-Aman yavrım, işde şöyle, işde böyle, diyor, gıza iyi davranıyor.\n\nÜvey annesi, gıza biraz öyle, iyi davrandıkdan sonra, gizin golundan bilezikle­rini alıyor, genegeri gizi boduruma atıyor. Atdıkdan sonra, gel zaman, git zaman, bu oğlan büyüyor. Evdekilere diyor ki:\n\n-Ben okuyacâm!\n\n-Allahım, yâ Rabbim, biz bunu nasıl okutalım, bu hocasını sokar öldürür, diyor babası.\n\nBu gızın üvey annesi, dutuyor diyor ki:\n\n-Bizim gız, bunu okudur. Nasıl doğutdurduyusa, öyle okudur, diyor. Padişah, bu gizi çağıtdırıyor:\n\n-Evladım, bunu sen okudacaksın. Nasıl doğutdurduyusan, öyle okudacaksın, diyor.\n\nBu giz yine gidiyor, annesinin mezarının başında ağlıyor, ağlıyor:\n\n-Anne, ben nâpîm, bir akıl ver bana, diyor. Annesi diyor ki:\n\n-Evladım, eline gırılmaz bir sopa yapdır; 'Sübhaneke, de, vur gafasına, 'Allahümme,' de, vur gafasına. Gafasını, gözünü açma. Heç, dayakdan gözünü açdırma.\nOkudursan öyle okudursun, başga türlü okudamazsm, diyor.\n\nBu gız gidiyor, annesinin dediği gibi yapıyor. Bu oğlanı dayakla okuduyor. Okudukdan sonra, bu yılan bir delikanlı oluyor. Babasına:\n\n-Ben asgere gedecâm, asgerlik yapacâm, diyor. Bu, asgerlik de yapıyor. Asgerliğini yapdıkdan sonra geliyor:\n\n-Ben evlenecâm, diyor. Buna diyorlar ki:\n\n-Allah, yâ Rabbim, biz buna kimin gizini alak, sokar öldürür, nâpalım, niyedelim? Gene, bu gizin üvey anası geliyor. Padişaha diyor ki:\n\n-Bu gız, oğlunuzu okuddu, en iyisi, siz bunu alın, diyor.\n\n-Eee, yazzık günah, bu öksüz. Nâpalım, ya bunu sokup öldürürse?\n\n-Onu sokmaz, diyor gadın. Bu gızı çağırıyorlar, diyorlar ki:\n\n-Bu oğlanınan evleneceksin.\n\nGiz, zavallı, gene ağlıyor ağlıyor, dutuyor annesinin mezarlığının başına varı­yor:\n\n-Anne, ben niyapîm, diyor.\n\n-Gızım, yavrun, üzerine yedi gat elbise geyin. Ocağa da ataş yakdır, böyle bir sürü odunnan at, ataş da gür gür yansın. Gerdeğe girdiğiniz zaman, diyeceksin ki; 'Önce sen soyun, yedi gat sen değişdireceksin, yedi gat da ben,' diyeceksin. O da çıkarırsa yedi gat gav çıkarır. Tek tek sayacaksın bu gavları. Tam, yedi gat gavını çıkartdığında, sayıp hemen gucaklıyacaksın, ataşın içine atacaksın, o yanacak, di­yor.\n\nOndan sonra, artık giz evlenmeye razı oluyor, ataşı yakdırıyor, oğlana diyor ki:\n\n-Yedi gat, sırtından elbise çıkaracân. Bu, tam yedi gat olacak, diyor.\n\nGız sayıyor, tam yedi gat elbisesini çıkarınca, giz bunnarı gucaklıyor, hemen ataşın içerisine atıyor, oğlanın gavları* yanıyor. Yandıkdan sonra, sabah oluyor, ba­kıyorlar ki herkes, yılan gelini sokup öldürecek. Ondan sonra babası bir tabıt alı­yor, gapının ağzında bekliyor ki:\n\n-Gız, ölü mü çıkacak, diri mi çıkacak, diye.\n\nBunnar, dutuyorlar, gapıyı açıyorlar ki, ne görsünler! Gızınan oğlan, birbirin­den güzel. O kadar mı güzel olmuş.\n\nAradan zaman geliyor, geçiyor. Bu oğlan diyor ki:\n\n-Baba, ben başga bir melmekete gedecâm; bir ay, iki ay dönmem, diyor.\n\n-Pekiyi oğlum, get amma, gelin burda galsın, bizim yanımızda dursun, diyor.\n\n-Pekiyi, diyor.\n\nBu oğlan, çıkıp gediyor. Bir tene, ayâna demir çarık yapdırıyor. Bu oğlan getdikden sonra, ne geliyor, ne de bişe ediyor. Bunun üvey annesi diyor ki:\n\n-Bunun gocası getdi, daha gelmiyor. Bunu, tekrar bir başgasına, ya gocaya ve­reyim, ya da bir kenara dutun, atın. Ben, üvey gızımı isdemiyom, diyor.\n\nBu gızı götüryorlar, uzak bir yere atıyorlar. Atdıktan sonra, orda da yakında bir köy varmış. Bu köyde de bir mağara varımış. Bu gız, o mağaraya yerleşiyor. Etrafındaki komşuları da yatak felan veriyorlar. Gız o mağarada kalıyor. Orada bir yılan dile geliyor, diyor ki:\n\n-Benimle evlenir misin? diyor. Gız diyor ki:\n\n-Allah Allah, bir yılandan gurtuldum, bir yılan daha başıma geldi, nâpiyim, niyedîm?&nbsp; diyor. Yılan:\n\n-Eğer, benimle evlenirsen, seni guş südüyünen beslerim, diyor.\n\n-Pekiyi, evlenirim, diyor giz.Ondan sonra, yılan diyor ki:\n\n-Amma, ben seni burada bırakmam, diyor. Gızı alıyor, götürüyor. O yılanın da annesi, yine senin gibi, benim gibi inşanımış. Artık, annesine diyor ki:\n\n-Benim odamı hazırla, ben evleniyom, diyor. Yılanın annesi, gizin yanına varıyor:\n\n-Gızım, sen onunla nasıl evleneceksin. Bu bir yılan, seni sokar, ben onun annesiyim, ben bile korkuyorum, diyor. Diyor ki gız:\n\n-Benim şansım, gaderim, hep yılandan getdi. Ben gorkmuyom, ben onunla evlenecâm, diyor.&nbsp; Artık evleniyorlar. Bir de, bu yılanın altından salıncağı varımış.\n\nDemiş ki:\n\n-Eğer, doğum yaparsan, çocuğumu bu salıncağa goyacaksm, demiş.\n\n-Pekiyi.\n\nSalıncak da çok güzelimiş. Evini de yine öyle, güzelce donatıyor. Bir gün böyle, beş gün böyle derken, bu gadın hamile galıyor. Hamile galınca, kaynanasına söylüyor. Diyor ki:\n\n-Anne, ben hamileyim!\n\n-Allah, yâ Rabbim, yavrum, bunun babası yılan, gendi de yılan olur. Nâpalım, ne edelim? Gel senin gamına daş goyuyum, bu düşsün. Yılan doğuracağına, hiç doğurma daha iyi, diyor.\n\n-Pekiyi, diyor gadın.\n\nGadın yatıyor, gaynanası bunun gamının üsdüne, bir sürü daş dolduruyor, ge­tiriyor gelinin gamının üsdüne goyuyor. Ordan Allah gatından bir ses geliyor. Di­yor ki:\n\n-O daşı galdır, çocuğun yılan olmiyecek, annen bilmez, diyor. Giz, gaynanasına diyor ki:\n\n-Anne, bu daşı galdır, benim yılan çocuğum olnıiyecekmiş, diyor.\n\nArtık, bunnar daşı galdırıyorlar. Dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat tamam olu­yor. Bu gadın, doğum yapıyor ki, bunun ikiz çocuğu oluyor. Biri giz, biri erkek. Gadın, beşiği indiriyor, çocukları salıncağa goyuyor. Hiç birisi gelip de, bunun evini açmazımış. Diyor ki gelin:\n\n-Anne, ne var, ben yalnızım, gel de beni tuvalete götür, diyor.\n\n-Olmaz.\n\n-Olur.\n\n-Olur, derken;\n\n-Yavrum, ben gorkuyom oğlumdan, o beni sokar, diyor.\n\n-Yok anne, sokmaz, diyor.\n\nGelin, gocasından müsade alıyor, diyor ki:\n\n-Nolur artık ben, gonuya, gomşuya gideyim, diyor.\n\n-Pekii, artık git, diyor gocası.\n\nBu gelin, gezerimiş orda, burda, gomşularım ziyaret ederimiş. Diğer gomşuları da, ona gelip giderlerimiş, alışmışlar böyle birbirlerine. Çocuklar da büyümüş, artık altı-yedi yaşına gelmişler.\n\n-Çok seviyordum, gocamı, diyor.\n\n-Eğer, çocuklarına dayanabilirsen get, diyor.\n\n-Ben, neriye gediyim? Ben, seni de seviyom, onun gadar. Benim, iki tene yav­rum var, bırakamam, imkanı yok, diyor.\n\nGece oluyor, bu gadıncağız, zavallı:\n\n-Bu, gece gelir, beni sokar, diyor.\n\nGadın öyle, o gorkuyunan yatıyor. Sabanan bakıyorlar ki, gelin ölmüş gorkudan!\n\nArtık, gadının geride iki çocuğu galıyor. O çocukları da büyütüyorlar, büyüt- tükden sonra, kocası da:\n\n-Benim garım öldü, imkanı yok, ben de yaşamam, diyor.\n\nO da dutuyor, bir tarla yakmışlarmış, her taraf ataşımış, ataşın içine gendini atıyor. Öteki yılan:\n\n-Ben de ölürüm, diyor.\n\nO da, gendisini ataşa atıyor.\n\nBu da, böyle sona eriyor...\n\n&nbsp;\n\n*gav: kav, yılan derisi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Eskişehir",
        "title": "Üç Kız Kardeş",
        "text": "&nbsp; Bir zamanlar bir ülkede yaşayan bir değirmenci ve bu değirmencinin de üç tane kızı varmış. Üç kız kardeşin üçü de birbirinden güzel ve zarifmiş.\n\n&nbsp; Günün birinde değirmenci artık çalışamayacak kadar yaşlanmış ve değirmeni satmış. Eline geçen parayla da koyun ve bir de çıkrık* almış. Bir akşam kızlarını karşısına alıp eskisi gibi çalışamadığını ve bu yüzden de değirmeni sattığını söylemiş.\n\nEvi, aldığı koyunları ve çıkrığı kızlarına bırakmış. Kendisi de kalan üç beş kuruşuyla dünyayı dolaşmaya karar vermiş. Kızlarına akıllarını kullanıp bu çıkrık ve koyunlardan yararlanmalarını öğütlemiş. Ertesi gün eşeğine yükünü yükleyip kızlarıyla vedalaşmış ve yollara düşmüş.\n\n&nbsp; Kızlar yalnız başına kalınca düşünmeye başlamış. Kızların en büyüğü Nazlı ağıla gitmiş ve koyunları okşarken bir yandan da nasıl onlardan faydalanılabileceğini düşünmeye başlamış. O sırada koyunlardan biri dile gelmiş.\n\nNazlı kıza kendilerinden faydalanıp insanları besleyebileceklerini, giydirebileceklerini söylemiş ve kızın yanından uzaklaşmış.\n\nNazlı kız bunu diğer kardeşleri Elif ve Ece’ye anlatmış ama onlar Nazlı kıza inanmamış. Yine de bir umutla ablalarına sarılmışlar.\n\nSonra Elif koyunların yünlerini çıkrıkta eğirerek iplik yapabileceklerini söylemiş. Yaptıkları ipliklerden üçü birlikte güzel güzel kazaklar örmüşler. Bu kazakları pazarda satıp bir yığın para kazanmışlar.\n\nNazlı bir yandan da insanları nasıl besleyebileceklerini düşünüyormuş. Bir gün aklına süt sağabilecekleri gelmiş. Sonra başlamışlar yoğurt, peynir, tereyağı yapmaya…\n\n&nbsp; Günler geçtikte müşterileri artmaya başlamış. Bütün kent halkı onlarda alışveriş yapar olmuş. Bir süre sonra babalarının evlerinin yerine kocaman iplik atölyesi ve süthane kurmuşlar. Kendilerine de şehrin en güzel yerine konak yaptırmışlar.\n\n&nbsp; Günlerden bir gün zengin beylerden birinin üç oğlu ava çıkmış. Yolları bu üç kızın yaşadığı şehre düşmüş. Oradaki halka en güzel sütün peynirin nerede satıldığını sormuşlar. Sonra bu üç kız kardeşin dükkanlarına gelmişler ve kızları görür görmez âşık olmuşlar. Kızlar da onları beğenince çok geçmeden evlenmişler.\n\n&nbsp; Aradan yıllar geçmiş kente aksakallı göbeğine kadar uzamış bir adam gelmiş. Adam evine kadar gelmiş, ama evinin yerinde iplik dokuma atölyesi ve süthane görmüş. Bunların sahibinin kim olduğunu sorunca halk onu kızların evine götürmüş.\n\nKızlar önce babalarını tanıyamamış. Babaları güzel kızlarım deyince hemen kollarına atılmışlar. Babaları kızlarının birkaç koyun ve çıkrıkla bu kadar büyük işler başarmaları ile gurur duymuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n*Çıkrık: İplik bükme, iplik sarma vb. işlerde kullanılan, el veya ayakla çevrilen dolap.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Hasetlik",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş; develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok uzun zaman önce, bir ülkede bir anne ve onun bir çocuğu varmış. Çocuğun babası o küçükken ölmüş.\n\nAradan yıllar geçmiş. Çocuk aslan gibi delikanlı olmuş, annesi de gitgide yaşlanarak gücü azalıyormuş. Delikanlı, annesi yorulmasın diye her işe kendisi koşmaya başlamış.\n\nDelikanlının annesi iyice yaşlanmış, şirin mi şirin bir nine olmuş.\n\nKomşuları onu çok severmiş, üzülmesini istemezlermiş. Oğlu da annesinin üzülmesini, yorulmasını istemezmiş. Ninecik oğlunun tek başına yaptıklarını görüp çok üzülüyormuş ve dua ediyormuş:\n\n— Allah’ım ne olur, oğluma onun gibi iyi bir gelin ver, bu evin neşesi hiç eksilmesin, diye.\n\nNinecik bir gün oğluna artık evlenmesi gerektiğini, evi derleyip düzenleyecek bir gelinin olması gerektiğini söylemiş. Delikanlı da annesinin bakıma ihtiyacı olduğunu düşündüğünden, annesinin isteğini kabul etmiş. Böylece iyi kalpli, tatlı dilli, güler yüzlü bir gelin adayı aramaya başlamışlar.\n\nÇok geçmeden evin içinde üçüncü kişi gezinir olmuş. Delikanlıyı evlendirmişler.\n\nGelin hanım eve geldiği ilk zamanlar günleri öyle güzel geçiyormuş ki gülüyorlar, eğleniyorlarmış hep beraber.\n\nGünler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Mevsimler bir bir değişmiş. O eski günler yavaş yavaş kaybolmaya başlamış. Artık bağrışmalar başlamış.\n\nGelin hanım nineciği artık istemiyormuş. Ninecik bu durumun farkındaymış ve bir şey yapamıyormuş. Delikanlı da gelin hanım daha fazla söylenmesin, kavga etmesin diye istemeyerek annesini alıp nereye götüreceğini bilmeden evden çıkmış.\n\nDelikanlı çok sevdiği annesiyle yürüyerek bir vadiye gelmişler. Akşam olmak üzereymiş. Delikanlı, annesine:\n\n— Anacım, seni getirebileceğim tek yer burası, beni affet, demiş. Ninecik de kısık sesle:\n\n— Evladım her şeyi biliyorum. Sen üzülme, beni bırak git, ben başımın çaresine bakarım, demiş.\n\nDelikanlı, annesini akşam vakti o vadide bırakmış, evine dönmüş.\n\nGünler geçmiş üzerinden fakat içi hiç rahat değilmiş. Bir sabah annesini geri almak için o vadiye gitmiş. Geldiğinde ne görsün, vadi cennetten bir köşeye dönmüş. Sanki annesi konuştukça ağzından altınlar saçılıyormuş.\n\nNineciği o hâlde gören delikanlı içi rahat şekilde dönüp, her şeyi karısına anlatmış. Karısı da hasetliğinden çatlamış ve:\n\n— Yarın benim annemi de oraya götür, onun da ağzından çil çil altın dökülsün, sonra altınları topla getir, demiş.\n\nDelikanlı karısını huyunu bildiğinden tekrar huzursuzluk olmasın, yaşanmasın diye kaynanasını da oraya götürmüş, geri dönmüş.\n\nErtesi gün karısı keselerle kocasını yollamış.\n\nAdam geldiğinde görmüş ki annesi yok, o cennet köşesi vadi yok. Kurtlar her yeri parça parça etmiş. Kaynanasını da kurtlar alıp götürmüş.\n\nDelikanlı, kaynanasının geride kalan elbiselerinin parçalarını toplayıp gömdükten sonra eve dönmüş ve olanları karısına anlatmış.\n\nKarısı olanları duyunca hiçbir şey söyleyememiş. Susmuş... Susmuş... Günlerce, aylarca tek kelime etmemiş ve bir daha da hiç konuşamamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "YARALI MAHMUT İLE MAHBUP HANIM",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; deve tellal, pire berber iken, cinler cirit oynarken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir ülkede yaşayan bir Arap kızı varmış. Adı da Mahbup hanım imiş.\n\nBu Arap kızı, yüzüne siyah peçe çekmiş, dünyalar güzeli bir kızmış. Bu kız öyle yiğitmiş ki kimse onun önünde duramazmış.\n\nArap kızı, savaş zamanında Türk askerlerini öldürür gidermiş. Buna tahammül edemeyen padişah, bir gün:\n\n— Bu Arap’ın hakkından gelecek bir babayiğit yok mu deyince, bunu duyan Mahmut isminde biri padişahın huzuruna çıkıp:\n\n— Ben onu yenerim, demiş.\n\n— Peki, oğlum senin dünyalığını veririm, ahrete karışmam, diyerek bunun altına bir at verip savaş alanına göndermiş.\n\nBir süre sonra Arap kızı Türk askerlerini yine öldürmeye gelmiş.\n\nBunu gören Mahmut, Arap kızının üzerine atlamış. Mahmut, kızın üzerine atlayınca başlamışlar dövüşmeye. Kavga etmişler ama kavganın sonunda bunlar birbirini yenememişler.\n\nSonra güreşmeye karar vermişler. Güreşte kim kimi yıkarsa, o yenmiş sayılacak diye aralarında anlaşmışlar. Derken güreşmeye başlıyorlar ve Mahmut, Arap kızını yeniyor.\n\nArap kızının yüzündeki peçeyi kaldıran Mahmut’un aklı başından gidiyor. Mahmut oraya bayılıyor. Sonra peçesini kapatan ve kılıcını çeken kız:\n\n— Seni öldüreceğim deyince, Mahmut:\n\n— Beni neden öldüreceksin, diye soruyor. Arap kızı:\n\n— Şimdiye kadar beni yenen olmadı. Beni bir tek sen yendin. Ben, beni kim yenirse onunla evleneceğim diye vaat etmiştim. Ya benimle evlenirsin ya da seni öldürürüm deyince, Mahmut:\n\n—Benim bir nişanlım var. Ben seninle evlenemem, demiş. Arap kızı:\n\n— O zaman seni öldüreceğim, demiş. Bunun üzerine Mahmut, Arap kızının söylediklerini yapmak zorunda kalmış. Mahmut:\n\n—&nbsp; Peki, senin elini kolunu bağlayayım, padişahın huzuruna götüreyim, işte o zaman senin ile evlenirim, diyor. Padişahın huzuruna çıkıyorlar. Padişah, Mahmut’a:\n\n— O benim askerimi öldürdü. Sen de onu öldür, diye emir veriyor. Mahmut:\n\n— Padişahım sen onu bana ver, ben onun etlerini kerpetenle koparta koparta öldüreyim deyince, padişah:\n\n— Peki, götür, nasıl öldürürsen öldür, diyor. Mahmut bunu götürüp gizlice evleniyor. Bunların mutlu olduğunu gören bir büyücü, bunlara büyü yapıyor. Büyülenen Arap kızı:\n\n— Ben artık seni istemiyorum, bırak gideyim, diyor ama Mahmut buna izin vermiyor. Bunu dinlemeyen Arap kızı, geceleyin Arap atına binip atını memleketine sürüyor.\n\nMahmut uyanıp Arap kızını göremeyince o da kızın arkasından atını sürüyor.\n\nMahmut atını sürüyor ama Arap atına yetişmek ne mümkün. Derken yolda bir çobana rast gelen Mahmut, çobana:\n\n— Bu yolun kestirmesi var mı diye soruyor. Çoban da:\n\n— Şurada bir yol var ama orada haramiler var, gidemezsin, diyor. Mahmut:\n\n— Haramiler olsun, sen bana yolu tarif et, diyor.\n\nÇoban yolu tarif ediyor. Mahmut da kestirme yola atını sürüyor. Haramiler önüne geçiyor ama o, onların arasından kaçıp gidiyor. Atını hızla sürmeye devam ediyor ve Arap kızının önünü kesiyor. Mahmut, Arap kızına:\n\n— Nereye gidiyorsun kız, saçı buçuk, nereye deyince, Arap kızı yani Mahbup Hanım:\n\n— Mahmut, peşime gelme diyerek kılıcını çekiyor.\n\nMahmut kızın üstüne üstüne gidince, kız kılıcı çekip Mahmut’a vuruyor. Mahmut oraya düşüyor, o zaman tılsım bozuluyor.\n\nArap kızı yaptığından pişman bir şekilde Mahmut’un başını gövdesine bağlıyor. Kanı durmuyor. Atını da koluna bağlıyor; kılıcı da başının altına koyuyor, oradan uzaklaşıyor.\n\nBiraz gittikten sonra yüreğinde büyüyor, geri dönüyor.\n\n— Dağlar al giyinmiş, deryalar kara,\n\nVücudum ziyan, sinem hep yara \n\nEllerim kırılsın ben vurdum yâre \n\nÖlene kadar Mahmut, derim yâr derim!\n\nTürkü söyleyip ağlıyor. Sonra oradan çekip gidiyor.\n\nAradan zaman geçiyor, Mahmut’un bulunduğu çeşme başına bezirgân geliyor.\n\nBezirgân bakıyor ki kanlar içinde bir adam, kolunda atı bağlı, Bacağının altında kılıcı, başının altında da altın liraları var. Bunları görünce:\n\n— Bunu dost vurdu niye vurdu, düşman vurdu parasını niye almadı, ben bu iyileşince bunları sorarım deyip Mahmut’u devesine bindiriyor. Atını, altın liralarını, kılıcı da alıp doktor olan kızının yanına gidiyor. Kızına:\n\n— Kızım sana kırk gün müsaade, bu adamı iyi ettin ettin, yoksa senin boynunu vururum, diyor.\n\nKız, Mahmut’u görünce ona âşık oluyor. Kırk gün Mahmut’a bakıp onu iyi ediyor. Sonra Mahmut’a:\n\n— Ben seni iyi ettim, ben senin ile evleneceğim deyince, Mahmut:\n\n— Ben senin ile evlenmem, benim maşuklum var, der. Kız:\n\n— Kim senin maşuklun deyince, Mahmut da:\n\n— Mahbup hanım diye cevap veriyor. O zaman kız:\n\n— Ben seni Mahbup hanıma götürsem bana ne verirsin, der. Mahmut:\n\n— Dünyalığını veririm, ahretliğine karışmam, der. Kız:\n\n— Sende bir şeyi var mı diye sorar. Mahmut da:\n\n— Bir altın yüzüğü var, der. Kız yüzüğü alır, Mahbup hanımın yanına gider. Mahbup hanım, kıza:\n\n— Kız, kırk gündür neredeydin diye sorar.\n\nMeğer Mahbup hanım kızın ablasıymış.&nbsp; Kız:\n\n— Bir hastam vardı, ben onu iyi ettim deyip yüzüğü gösterir. Yüzüğü gören Mahbup hanım:\n\n— Mahmut’um yaralı mı, ölü mü deyince, kız:\n\n— Ben onu iyi ettim, şimdi iyi, diyor. Mahbup hanım, kıza:\n\n— Dünyalığını veririm, ahretliğine karışmam, yaralı Mahmut ile görüştürebilir misin, diyor.\n\nTabii Mahmut yaralanınca adı, Yaralı Mahmut olarak kalır.\n\nBu arada Arap kızı Mahmut’u ölü zannedip onu isteyen birine varmış, düğünleri olacakmış.\n\nDüğüncüleri gelip Arap kızını alıp götürmüşler. Arap kızının bacısı da düğüncübaşıymış. Bu kız, Yaralı Mahmut’a gizlice haber göndermiş, olanları anlatmış. Sonra bir araya gelmişler, plan yapmışlar. Kız:\n\n— Ben düğüncübaşıyım. Ben seni gelinle damadın odasındaki dolaba saklarım. Gelinle damat odaya gelince sen gelini kaçırırsın, deyince, Mahmut da:\n\n— Tamam, diyor. Düğün alayı dağıldıktan sonra gelinle damat odalarına çekiliyor. Gelin:\n\n— Hey! Ne duruyorsun, yanıma gelsene deyince, damat:\n\n— Niye geleceğim saçı buçuk, malını gittin Türklere yedirdin, artığın bana kaldı deyince, kız:\n\n— Mahmut bilir Mahbup’un fendini, sen bilirsin dolabın kendini, yetiş Mahmut’um, deyince Mahmut dolabı açıyor, kılıcı çekip damada vuruyor.&nbsp;\n\nO zamanlar gelinle damat gerdeğe girerlerse, ata binip gezmeye giderlermiş. Biraz gezip geri gelirlermiş.\n\nBunu bilen Mahmut damadın elbiselerini kendi giyip kendi elbiselerini de damada giydirip odadan çıkıyorlar. Biraz sonra gelinle damadın gelmediğini gören düğün alayı, gelinle damadın odasına giriyorlar ki damat odanın içinde kanlar içinde yatıyor. Herkes şaşırıyor ama kimsenin elinden de bir şey gelmiyor.\n\nDüğün alayı dağılıyor. Herkes onlara üzüledursun Mahmut ile Mahbup mutlu bir şekilde yaşamlarını sürüyorlar.\n\nBu masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...&nbsp;&nbsp;\n\nGökten üç elma düşmüş; biri söyleyene, biri dinleyenlere, biri de bu masalı başkalarına aktaranlara olsun!\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Kel Kör Topal",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı; derken, çok uzun zaman önce&nbsp;bir şehirde üç arkadaş varmış. Bunlardan biri kör, biri kel, biri de topalmış. Bunlar beraberce gurbete gitmeye karar vermişler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sonunda bir şehre varmışlar. Akşam olunca kendilerine kalacak yer bulmak için bir kapıyı çalmışlar. Bir cariye açıp ne istediklerini sormuş. İçlerinde en akıllı ve en sıkılgan olan kel:\n\n— Efendim biz uzaktan geliyoruz, kendimize yatacak yer arıyoruz, demiş. Kadın da:\n\n— Hoş geldiniz, güzel misafirler başım üzerinde yeriniz var. Fakat bu evi su basar, demiş. Çaresiz kalan bu yolcular bu teklifi kabul etmişler. Fakat her ihtimale karşı kör, bir hamur teknesi bulup içine yatmış. Topal pencerenin içine çıkmış. Kel de kapının arkasına yatmış.\n\nGece yarısı o civarda dolaşan hırsızlar eve baskın yapmışlar. Kel kapının açıldığını duyunca yerinden kalkıp ocaktaki maşayla hırsızları kovalamaya başlamış. Fakat başaramayınca:\n\n— Yangın var, diye bağırmış. Bu arada tetikte bulunan kör ile topal kendilerini sokakta bulmuşlar. O sırada hırsızlar kaçmışlar. Evde yalnız kel oğlan kalmış. Kadın da onu hırsız sanarak kapı dışarı etmiş.\n\nBu sırada sabah olmak üzereymiş. Kel, can havliyle koşa koşa gitmekte iken karşısına bir ihtiyar kadın çıkmış:\n\n— Oğlum nerden gelip nereye gidiyorsun, demiş.\n\n&nbsp;Keloğlan da zaten canı yanmakta olduğundan \"cehennemden\" diye cevap vermiş. Kadın da saf biri olduğundan:\n\n— Cehennemde benim oğlumu gördün mü, diye sormuş. Kel’in derhal aklı başına gelerek kadının saflığından istifadeye kalkmış.\n\n— Evet valide, oğlun yalın ayak, başı kabak cehennemde kahveci çıraklığı yapıyor, demiş. Kadın da:\n\n— Oğlum ben sana bir takım elbise ile birkaç lira vereyim de oğluma götür, demiş.\n\n&nbsp;Kadın keli eve getirip ona bir takım yeni elbise ile sekiz gümüş akçe vermiş. Kel de alıp gitmiş.\n\n&nbsp;Gelelim kadına akşam olunca kocası gelmiş, bakmış ki karısı çok sevinçli:\n\n— Hayırdır hanım bugün seni çok neşeli görüyorum, demiş. Kadın:\n\n— Evet bugün cehennemden bir adam geldi, oğlumuz çok perişanmış. Senin yeni elbisenle sekiz akçe gönderdim, demiş.\n\nAdam da kel oğlanın hangi tarafa gittiğini sormuş ve hemen yola koyularak yıldırım gibi bir ata binip peşinden gitmiş. Kel oğlan bakmış ki arkasından süratle bir atlı geliyor. Bundan başına bir iş geleceğini anlamış ve derhal o civarda bir değirmene girmiş. Değirmenciye:\n\n— Padişah emir verdi, değirmenciler unu ayaklarıyla çiğnedikleri için bütün değirmencileri öldüreceklermiş. Sen hemen benim elbiselerimi giy, ağaca çık, demiş.\n\nKendisi de onun elbiselerini giyip yüzünü gözünü unlamış. Değirmenci de kelin elbiselerini giyip ağaca çıkmış. Atlı adam gelip kele kaçan adamı sorunca kel, dilsiz taklidi yaparak kavak ağacını göstermiş. Adam attan inip ağaca tırmanmış. Kel oğlan da ata atlayıp:\n\n— Allah’a ısmarladık, oğluna bir diyeceğin var mı, diye gülmüş. Adam da:\n\n— Annen sana bir elbise ile sekiz akçe baban da bir at yolladı dersin, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Üç Şaka",
        "text": "Bir zamanlar üç tane candan arkadaş varmış. Bütün günlerini ona buna takılmakla, eğlenmekle geçirirlermiş. O gün de kasabada pazar kurulmuş. Yakın köylerden bir sürü insan kasabaya akın etmiş. Meydanlar kum gibi insan kaynıyormuş. Bir ara eşeğinin sırtında sallana sallana kendilerine doğru gelen bir köylü görmüşler. Kendisine eğlence arayan Ali arkadaşlarına dönerek:\n\n— Ben şu adamın çıngıraklı keçisini hiç habersiz alabilirim, demiş. Veli de:\n\n— Ben de üstüne bindiği eşeğini alırım, demiş. Mustafa da aşağı kalır mı:\n\n— Ben de sırtındaki elbiselerini alırım, demiş.\n\n&nbsp;Üçü de dediklerini yapmak için işe koyulmuşlar. Önce Ali yavaş yavaş keçinin peşine takılmış. Hayvanın boynundaki çıngırağı çözüp sokaklardan birine sapmış.\n\nKöylü çıngırak sesini duyduğu için keçinin de peşinden geldiğini sanıyormuş. Tam pazara girecek, bakmış ardına keçinin yerinde yeller esiyor. Eşeğinden inmiş, gelene geçene keçisini sormaya başlamış. Köylüye doğru bir adam gelmiş ve:\n\n— Biraz evvel güzel bir keçiyi şu sokakta sürükleyen bir adam gördüm, demiş. Köylü de bu hayırsever adama:\n\n— Oğlum, sen şu eşeğe biraz bak, ben şu keçiyi koşup yakalayayım, demiş.\n\nAdam da kabul etmiş. Sokakların hepsini bir bir dolaşmış köylü ama ortada keçi yok. Eşeğini almaya geri dönmüş ama bakmış eşeğin de yerinde yeller esiyor. Gelen geçene sormuş soruşturmuş, yok. Şaşkın şaşkın dolaşmaya başlamış.\n\nGiderken yolun kenarında bir kuyunun başında dövüne dövüne ağlayan bir adama rastlamış. Yaklaşmış ve:\n\n— Senin derdin ne hemşehrim, ne ağlayıp duruyorsun, demiş. Adam:\n\n— Ah hemşehrim ah! Ben ağlamayım da kimler ağlasın, benim derdim çok büyük. Ustamın bir yere götürmek için verdiği bir kutu altını kuyuya düşürdüm, beni hırsız sanacaklar şimdi, demiş.\n\nKöylü de inip almasını söylemiş. Ama adam:\n\n&nbsp;— Yüzme bilmem ben, keşke alabilsem. Bir alan bulursam, iki altın veririm, demiş.\n\nİki altını duyan köylü hemen üstünü çıkarmış, atlamış kuyuya. Köylü kuyuya inmiş, bakmış kutu falan yok, bağırmaya başlamış:\n\n— Hemşehrim burada kutu yok,\n\nKöylüye cevap veren olmamış. Çıkmış kuyudan, bakmış ne adam var ne elbiseleri. İyice şaşkına dönmüş.\n\n&nbsp;Biraz sonra kahkahalarla gelmiş bizim üç arkadaş. Köylüye şaka yaptıklarını anlatmışlar ve elbiselerini, keçisini, eşeğini geri vermişler.\n\nBir de adamın gönlünü almak için onu kasabanın en güzel lokantasına götürüp karnını doyurmuşlar. Bir daha da böyle herkese inanmamasını söylemişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Öksüz Oğlan",
        "text": "Varvaradan sürsürüden, şimdi geçti öksüz oğlan buradan. Konaraktan göçerekten, lale sümbül biçerekten, kahve tütün içerekten, sulu yerde ekmek, susuz yerde kavun yiyerekten, öksüz oğlan şimdi geçti buradan bildiniz mi?\n\nBir varmış, bir yokmuş; vaktin birinde bir öksüz oğlan varmış. Nerede akşam orada sabah, bulunca yer; bulamayınca sırtüstü yatar, yıldızları seyredermiş. Anası yokmuş babası yokmuş. Sırtına bir yama vuran, eline bir ekmek yahut gavut veren yokmuş. Bu yüzden öksüz oğlan ekmeğini taştan çıkarmayı daha çok küçük yaşta bilmiş.\n\nYaşıtları sokakta bilye oynar, köpek taşlarken, öksüz oğlan sırtına ağır yükleri vurur, ekmek parasını kazanırmış. Çalışmayı, kazanmayı kimseye sırtını dayamadan yaşamayı tavada pişirip sapında yemeyi öğrenmiş.\n\nGünün birinde öksüz oğlan padişahın sarayının önünden geçiyormuş. Bakmış pencerede bir kız, kız değil ay parçası.\n\nÖksüz oğlan bir hoş olmuş, kanı kaynamış, coşmuş, ayakları duvarın dibine saplanıp kalmış. Akşama kadar ne tarafa gitmişse dönmüş dolaşmış penceren etrafında eğleşmiş. Padişah akşam öksüz oğlana rastlamış ve:\n\n— Oğlum ne arıyorsun pencerenin dibinde, demiş.\n\n&nbsp;Öksüz oğlan doğru konuşmaya alışmış, dünyada bir garip başı kimden korkacak:\n\n— Padişahım ben senin kıza aşık oldum, ona dolanıyorum, demiş.\n\nPadişah oğlanın böyle dosdoğru söylemesini saygısızlık saymış, canı sıkılmış. Emir vermiş, öksüz oğlanı zindana attırmış.\n\nÖksüz oğlanın da kimi kimsesi yok, arayanı soranı yok. Padişahın da işi çok, öksüz oğlanı zindanda unutmuşlar. Yedi yıl zindanda kalmış.\n\nGünün birinde padişaha uzak bir ülkenin kralından mektup gelmiş.\n\n&nbsp;— Sana bir değnek gönderiyorum, bunun hangi başı kalın bildin bildin, bilemezsen seninle harbim harptir, yazıyormuş mektupta.\n\n&nbsp;Padişah değneği almış, evirmiş çevirmiş, bakmış değnek tornadan çıkmış gibi. İki başı da eşit. Marangozlara ölçtürmüş, akıllılara göstermiş, yok, hiç kimse bilememiş.\n\nPadişahın kızının aklına zindandaki öksüz oğlan gelmiş. Koşmuş, yanına gitmiş ve durumu anlatmış. Öksüz oğlan:\n\n— Sen güzel gözlerini üzme, değneği suya atın hangi tarafı önce batarsa o ucu kalındır, demiş.\n\nKız hemen babasına gidip anlatmış ve öksüz oğlanın dediğini yapmışlar. Komşu ülkenin padişahı bilmelerine şaşırmış ve bir soru daha sormaya karar vermiş.\n\nÜç tane atı padişaha göndermiş. Bu atlardan hangisi ana, hangisi toy, hangisi toyun tayıdır diye sormuş.\n\nPadişah şaşırmış kalmış. Üç at da birbirinin aynıymış. Baytarlar çağırmış, at cambazları çağırmış, alimler bilginler çağırmış, ama hiçbiri bilememiş. Padişahın kızının aklına yine öksüz oğlan gelmiş. Hemen yanına gidip durumu anlatmış. Ama bu kez öksüz oğlan:\n\n— İyi has, siz sorun ben söyleyeyim, siz şaşıp kalın, ben arayıp bulayım. Siz rahat döşeklerde yatın, ben zindanda kuru yerde yatayım. Sizin yediğiniz yağı ballı, benimki kuru ekmek olsun. Bu hak mı? Söyle babana, beni buradan çıkarsın, ben de sorunun cevabını vereyim, demiş.\n\n&nbsp;Kız babasına öksüz oğlanın söylediklerini anlatmış. Babası emir vermiş, öksüz oğlanı zindandan çıkarmışlar. Yedirip, içirip, giydirip babayiğit bir genç yapmışlar. Öksüz oğlan, padişahın karşısına çıkıp:\n\n— Padişahım bu iş peynir ekmek yemekten daha kolay. Sen atları bir ahıra soktur. Ahırın kapısının önüne bir hendek kazdır, içini su doldur, gerisine karışma, demiş.\n\nPadişah oğlanın dediklerini yapmış. Öksüz oğlan elinde bir kamçıyla ahıra girmiş. Başlamış hayvanları dışarı çıkarmaya. Ürken atlar ne yapacaklarını şaşırmış. Kapının önünde su dolu hendek geçemiyorlar. Öksüz oğlan atları biraz daha sıkıştırınca anaç at ön ayaklarını kaldırdığı gibi hendekten atlamış. Onu gören toy cesaretlenmiş, arkasından atlamış, en sonunda yavru tay sıçramış, geçmiş hendekten.\n\nGörenler öksüz oğlanın aklına hayran kalmışlar. Komşu ülkenin padişahı cevabı alınca bakmış bunu da doğru bildiler, padişaha bir mektup yazmış. Mektupta:\n\n— Ey padişah! Bu kesedeki altınları soruları kim bildiyse ona ver, o zatın da kıymetini bil, yazıyormuş. Padişah hemen öksüz oğlanı çağırtmış:\n\n— Kızım artık senindir, sen de benim baş vezirimsin, demiş.\n\n&nbsp;Öksüz oğlan bunu duyunca çok sevinmiş ve bir ömür mutlu mesut yaşayıp gitmişler.\n\nBu masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, bir çıkalım kerevetine…\n\nGökten üç elma düşmüş; biri söyleyene, biri dinleyenlere, biri de bu masalı başkalarına aktaranlara olsun!\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Balıkçı ile Deniz Kızı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, cinler cirit oynarken, pireler berber iken,&nbsp;anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı; derken şehrin birinde ihtiyar bir balıkçı varmış. Bu balıkçı karısı ve iki çocuğuyla birlikte yaşarmış. Her gün balığa çıkar ne bulursa getirir, birazını satar birazını yer, kıt kanaat geçinirlermiş.\n\nYine bir gün teknesine binip balığa çıkmış. Epey açılmış ve beklemeye başlamış. Biraz sonra oltasında ne görsün, sarı saçlı güzel mi güzel bir deniz kızı. Deniz kızı:\n\n— Ben sana yardım etmek için geldim, demiş.\n\n&nbsp;Ama balıkçı çok korkmuş hemen kaçmış oradan. Karısına gördüklerini anlatmış. Karısı da:\n\n— Bu Allah’ın bir ödülü bize, sen yarın git oraya, korkma, demiş. Ertesi gün balıkçı aynı yere gitmiş ve beklemeye başlamış. Biraz sonra deniz kızı yine gelmiş:\n\n— Ne istersen söyle yapacağım, demiş. Balıkçı:\n\n— Bizim durumumuz pek iyi değil, şöyle ailemle yiyebileceğim bir yemek istiyorum, demiş.\n\n&nbsp;Deniz kızı balıkçıya evine gitmesini akşam yemeğin evinde olacağını söylemiş. Balıkçı eve heyecanla gitmiş. Bakmış çok güzel bir sofra var. Ailesiyle birlikte güzelce karınlarını doyurmuşlar.\n\nBalıkçı sabah yine aynı yere gitmiş. Bu kez deniz kızı'ndan büyük bir saray istemiş. Akşam evine döndüğünde evinin yerinde kocaman bir sarayla karşılaşmış. Sevinçle içeriye girmiş. Karısı akşam:\n\n— Bey sen yarın bu deniz kızı'ndan daha çok şey iste, sonra gider, hiçbir şey alamayız, demiş.\n\nBalıkçı da sabah hemen yola koyulmuş. Bu kez deniz kızı'ndan köyün efendisi olmayı ve herkese hükmetmeyi istemiş.\n\nDeniz kızı o zaman balıkçının bencil, aç gözlü biri olduğunu anlamış ve verdiklerini de geri alıp onu eski fakir hayatına geri göndermiş.\n\n— Bu sana ders olsun, gözün doymadı, hiçbir şeyle yetinmedin, demiş deniz kızı.\n\n&nbsp;Balıkçı eski hâline dönünce dayanamamış ve kendini denize atmış. Bu olay da köydeki herkese ders olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Üç Oğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, cinler cirit oynarken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, vaktiyle ülkenin birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç tane oğlu ile sarayının önünde büyük ve güzel bir bahçesi varmış. Bu bahçede bulunan her derde derman bir elma ağacı, her yıl güzel elmalar verirmiş. Bu elmalar ise hastalara ilaç niyetiyle hediye edilirmiş. Fakat tam elmalar kızarmaya, her yıl, başladığında bahçeye gelen bir dev, bu elmaları yer, gidermiş.\n\nPadişah bir gün oğullarını yanına çağırmış, onlardan bu elmaları korumalarını ve bu devi öldürmelerini, istemiş.\n\nO gece bahçede saklanan büyük oğlan devi beklemiş ama dev gelince korkmuş, arkasına bakmadan saraya kaçmış. Gelince babasına ok attığını fakat vuramadığını söylemiş. Yalan konuşmuş.\n\nİkinci gece bekleyen ortanca oğlan korkup kaçmış. O da babasına aynı yalanları söylemiş.\n\nÜçüncü gece devi bekleyen küçük oğlan ise korkusuzca yayını gerip okunu atmış ve devi yaralamış. Dev oradan uzaklaşıp gitmiş. Oğlan elmaları toplayıp getirmiş, sonra da saraya gidip olanları ağabeylerine anlatmış.\n\nErtesi sabah üç kardeş kan izlerini takip ederek devi bulmaya çalışmışlar. İzler gide gide bir kuyunun başına çıkmış.\n\nÖnce büyük oğlanın beline bir ip bağlayıp kuyuya indirmişler ama o daha kuyunun yarısına gelmeden:\n\n— Yanıyorum, diye bağırınca geri çekmek zorunda kalmışlar. Sonra ortancayı indirmişler. O ise daha kuyunun ağzında iken:\n\n— Donuyorum, diye bağırmaya başlamış ve onu da geri çekmişler. Sıra kendisine gelen küçük oğlan ağabeylerine:\n\n— Ben yanıyorum da desem donuyorum da desem sakın çekmeyin, demiş ve kuyuya inmiş.\n\nDibe varıncaya kadar yanıyorum, donuyorum, diye bağırsa da kimse onu çekmediği için dibe ulaşmış.\n\nOrada pek çok oda varmış. Bunlardan birini açınca devin orada uyuduğunu görmüş ve hemen öldürmüş. Sonra yan yana duran üç odayı açınca birbirinden güzel üç kız görmüş.\n\nBunları da yanına alıp, ağabeylerine seslenerek önce büyük kızı, sonra ortanca kızı, ipe bağlayıp yukarı göndermiş. Sıra küçük kıza gelince, oğlana:\n\n— Önce sen çık, eğer beni gönderirsen ağabeylerin seni burada bırakıp giderler, demiş.\n\n&nbsp;Ama oğlan ağabeylerinin böyle bir şey yapmayacaklarını söylemiş. Bunun üstüne kız saçından iki tel kopararak oğlana vermiş.\n\n— Ağabeylerin seni burada bırakacak olursa bu iki teli birbirine sürt. O zaman biri ak, biri kara, iki koyun çıkacak. Ak koyuna binersen yukarı çıkarsın ama kara koyuna binersen daha da aşağı inersin, demiş.\n\n&nbsp;Telleri alan oğlan, kızı yukarı göndermiş. Ağabeyleri de onu kuyuda bırakıp gitmişler.\n\n&nbsp;Bir süre çaresizlik içinde kalan oğlanın aklına kızın verdiği teller gelmiş ve telleri birbirine sürtmüş.\n\nKızın dediği gibi ortaya biri ak&nbsp;biri kara, iki koyun çıkmış. Ama oğlan kendisini hangisinin yukarı çıkaracağını unutmuş ve kara koyuna binip daha da aşağı inmiş.\n\nOrada yaşlı bir kadına nereden su bulabileceğini sormuş. Kadın bütün suları bir devin içtiğini ve onlara sadece senede üç gün su verdiğini söylemiş. Bu suyu da ancak ona bir kız verdikleri zaman verdiğini söylemiş.\n\nBu yüzden padişahın kızı hariç hiç kız kalmamış o ülkede.\n\nOğlan bunu duyunca devle savaşmaya karar vermiş ve devle savaşıp kazanmış.\n\nPadişah, kızını kurtardığı için oğlana bir dileği varsa yapacağını söylemiş. Oğlan da kuyudan çıkıp sarayına gitmeyi dilemiş. Padişah oğlana yardım edip onu yukarı göndermiş.\n\nOğlan hemen ağabeylerinin yanına gitmiş ve babasına her şeyi anlatmış. Babası da kuyudan çıkan küçük kızla onu evlendirmiş ve kırk gün&nbsp;kırk gece düğün yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Yoksul Köylü ile Köy Ağası",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş; vaktiyle yoksul bir köylü varmış. Derme çatma kulübesinde, karısı ve dokuz çocuğuyla birlikte yaşarmış.\n\nYoksul köylü, çocuklarının açlıktan ağlaştığı bir gün çareyi kümesteki son kazını da kesmekte bulmuş. Karısı kazı temizlemiş ve güzelce pişirmiş. Fakat kazın yanında bir lokma ekmekleri bile yokmuş ki hepsinin karnı doysun.\n\nKöylü; düşünmüş taşınmış. Pişmiş kazı alarak köyün ağasının kapısını çalmış. Ağaya:\n\n— Size mis gibi kızarmış bir kaz getirdim ağam, karşılığında biraz un verir misiniz, demiş.\n\n&nbsp;Köylünün elindeki kazı gören ağanın ağzı sulanmış. Onu içeri buyur etmiş.\n\n— Teşekkür ederim ama ben kaz paylaştırmayı hiç bilmem. Bunu bana ve aileme paylaştırır mısın, demiş.\n\n— Elbette efendim. Lafı mı olur, demiş köylü.\n\nEline bıçak almış. Kazın başını kesip, ağanın önüne bırakmış.\n\n— Bu senin. Çünkü bu evin başı sensin, demiş\n\n&nbsp;Sonra kazın gerisini kesip, evin hanımının önüne bırakmış.\n\n&nbsp;— Evi koruyan ve her işin arkasında duran sensin, demiş.\n\n&nbsp;Sonra kazın ayaklarını kesip oğlanların önüne bırakmış.\n\n&nbsp;— Babanızın izinden gidin, demiş.\n\n&nbsp;Sonra kazın kanatlarını kesip, kızların önüne bırakmış.\n\n&nbsp;— Yakında evlenip, babanızın evinden uçacaksınız, demiş.\n\n&nbsp;Gövdesini de kendine almış.\n\n&nbsp;— Biz köylüler çalışırken çok yoruluyoruz. Kazın gövdesi bizi ancak doyurur, demiş.\n\n&nbsp;Ağa, bu esprili köylünün kazı paylaştırmasından çok memnun olmuş. Ona bir çuval un vermiş. Köylü un çuvalını ve kazın gövdesini yüklenip evine dönmüş. Undan ekmek yapıp kazın yanında bir güzel yemişler…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Tilkiden Korkan Erkek",
        "text": "Bir zamanlar bir karı-koca varmış. Adam tilkiden çok korkarmış. Hanımı bunu para kazanmaya göndermezmiş. Bir gün kadının aklına bir fikir gelmiş. Komşusundan biraz un istemiş. Unla ekmek yapıp ekmekleri yola serpmiş, dizmiş. Kocasına:\n\n— Bey, kalk gökten ekmek yağıyor, demiş.\n\nKocası da bakmış ki yerde gerçekten de ekmek serili. Adam ekmekten birini almış, sonra hemen içeri kaçmış. Derken alışmış ve ekmekleri toplamaya başlamış. İyice kapıdan uzaklaşınca karısı kapıyı adamın yüzüne kapatmış. Sesi duyan adam bir anda korkuya kapılmış, kapıya koşmuş. Kapıyı yumruklayıp karısına:\n\n— Karıcığın ne olur kapıyı aç, bak şimdi tilki gelir, demiş. Hanımı, ekmek parası kazanmadan kapıyı açmayacağını söylemiş. Bunu duyan adam azığını almış, yola koyulmuş.\n\nAdam yolda giderken kocaman bir mağara bulup içerisine saklanmış. Biraz sonra en büyüğünden en küçüğüne bütün hayvanlar doluşmuş. Kurt:\n\n— Sanki burada insan kokusu var, demiş. Öteki hayvanlar:\n\n— Hiç öyle bir şey olur mu, diyerek kurda inanmamışlar. Zebra:\n\n— Bu insanoğlu çok saftır. Falan yerde bir köstebek var. Bu köstebek öğlen bir kese altını serip yatıyor. İnsanoğlu uyanık olsa köstebeğe bir değnek vurur, altınları alır, demiş. Köpek:\n\n— Falan yerde bir tarla var. Bu tarla hiç mahsul vermiyor. İnsanoğlunun aklı olsa bu tarlanın dört köşesinde bulunan küp küp altınları çıkarır. Hem kendine hem de tarla sahibine faydası olur, demiş. Aslan:\n\n— Şu ileriki köyden hiç su çıkmıyor. Köyün falan yerinde bir kör kuyu var. İnsanoğlunun aklı olsa o kuyudaki bir kazan altını çıkartır, hem kendine hem de köylüye bir faydası olur, demiş.\n\nSabah olunca mağara önünde bir hayvan beklermiş. O günkü hayvan da tilkiymiş. Adam fırsat bu fırsat diyerek eline bir sopa geçirmiş ve tilkiyi bayıltana kadar dövmüş. Daha sonra zebranın dediği yere varmış. Köstebeği korkutmuş, altınları da almış. Altınları aldıktan sonra tarlanın başına varıp adama selam vermiş, olanları adama anlatıp bir kürek bir kazma istemiş. Altınları çıkarıp yarısını tarla sahibine vermiş. Tarla sahibi de birkaç at verip adamı göndermiş. Daha sonra adam belirtilen köye gelmiş, onlara da olanları anlatmış. Kör kuyuyu kazıp buradaki altınları da yarı yarıya bölüşmüş.\n\nAdam buradan da birkaç at alıp köyüne doğru yola çıkmış. Bu arada hem tarla görülmemiş bir ürün veriyor, hem de susuz köylü suya kavuşmuş.\n\nAdam evine gelmiş, bacadan birkaç altın atmış. Bunu gören karısı hemen kapıyı açmış. Kocasının boynuna sarılmış. Böylece mutlu bir hayat yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Mendo",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Çok eski bir zamanda 'Mendo' adında bir eşek varmış. Bu eşeğin sahibi de çok iyi sevecen yaşlı bir amcaymış. Bu amcanın varı yoğu yalnızca bu eşeğiymiş. Her şeyini onunla paylaşır, ona dert yanar ve onsuz hiçbir iş görmezmiş.\n\nBir gün ahırı temizlerken yaşlı amca eşeğin ona bir şey söylemeye çalıştığını fark eder ve eşeğin konuştuğunu görür. Bu olaydan sonra yaşlı amca her gün eşeğiyle muhabbet eder. Günleri daha iyi geçer. Bir zaman sonra gecenin bir vakti yaşlı amcanın kapısı çalınır. Gelen genç bir delikanlıdır ve tanrı misafiri olduğunu söyler.\n\nYaşlı amca bunu içeri alarak yedirir, içirir. Gencin dertli olduğunu görür ve sorar:\n\n— Neyin var yavrum, diye sorar. Genç:\n\n— Yedi yıldır bir ağanın kızını seviyorum ama bir şart sundu fakat ben bu şartı yerine getiremiyorum, demiş. Yaşlı amca:\n\n— Şart nedir, der. Genç:\n\n— İmkansız bir şey. Bir eşeği ne zaman bir insan gibi konuşturursam o zaman kızını verecek, der.\n\nYaşlı amca olayı duyunca düşünür ve Mendo’yla bu konuyu paylaşmaya karar verir. Gidip Mendo ya durumu anlatır. Mendo da hiç düşünmeden kabul eder ve ağanın yanına giderler. Genç:\n\n— Ağam sen bana ne zaman bir eşeği konuşturursam kızını verecektin değil mi, der. Ağa:\n\n— Evet, der. Genç:\n\n— İşte ben bunu başardım. Eşeği konuşturdum, der. Ağa:\n\n— Ahmak, seni hiç hayvan konuşur mu? Ben sana olabilecek bir şey yapmanı hiç söyler miyim? Konuştur da görelim, der.\n\nBunun üzerine genç Mendo’ya konuşmasını ve ağadan kızını istemesini söyler. Mendo:\n\n— Ağam, Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızını genç kardeşimize istiyoruz, der\n\nAğa bunu duyunca şaşırır. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyler; ama iş işten geçmiş olur; çünkü ağa söz vermiştir ve sözünden dönemez. Mecbur kızını verir gence. Kırk gün kırk gece düğün yaparlar ve gençle kız evlenir.\n\nGenç ile kızın çocukları olur. Birlikte mutlu bir hayat sürmeye başlarlar. Yaşlı amca ve Mendo ise kendi hayatlarına geri döner ve günlerini tekrar birlikte geçirmeye başlarlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Gül Kız",
        "text": "Köyün birinde yaşayan çok güzel bir kız varmış. Üvey annesiyle birlikte kalıyormuş. Bir gün annesinden su istemiş. Üvey annesi ona suyu getirmiş fakat suyun içine yılan yavrusu koymuş. Kız suyu içince içine bir şey girdiğini fark eder. Annesine söyler, ama annesi:\n\n— Ağaç parçasıdır, sana öyle gelmiştir, der. Yılan zamanla midesinde büyür ve kızın karnı şişer. Babası ve abisi onun hamile olduğunu düşünürler ve onu öldürmeye karar verirler. Kız yemin eder, ama ona inanmazlar. Babası, abisine:\n\n— Al kızı, bir dağa götür ve orada bırak, der. Abisi kızı dağa götürür, orada bırakır ve geri döner.\n\nKız bir bahçe görür, bahçenin hemen yanında da bir kuyu. Kız kuyunun yanına gider, midesi bulanır ve kusmaya başlar. İçinden yılan çıkar, kız rahatlar. Sonra bir düğün alayının oradan geçtiğini görür. Düğün de vezirin oğlunun düğünüymüş. Düğünde padişahın oğlu da varmış. Geçerken kızı görür ve ona:\n\n— Sen kimin kızısın diye sorar. Kendi kendine de:\n\n— Ben daha önce böylesine güzel bir kızı nasıl oldu da görmedim diye düşünür. Kız:\n\n— Benim kimin kızı olduğum önemli değil. Beni istiyorsan ben sana varırım, der. Çocuk:\n\n— Bugün beni bekle, ben yarın davul zurna ile gelip seni alacağım, der. Sonra bütün halkı çağırıp düğüne götürür. Bu arada kızın yanına bir göçmen kızı gelir. Göçmen kızı düğün alayından önce kıza yetişir. Göçmen kızının güzelliğine inanamaz ve ona:\n\n— Sen benim kıyafetlerimi giy, ben de seninkileri. Bakalım ben senin kadar güzel olacak mıyım, der. Kızın elbiselerini zorla çıkarır, kendisi giyer, kızı da kuyuya atar. Padişahın oğlu gelir, gözlerine inanamaz.\n\n— Benim gördüğüm kız sen değildin, der. Göçmen kızı da ona:\n\n— Seni beklemekten bu hâle geldim, der. Bu arada kız çiçek olur. Çiçeği alırlar, göçmen kızı çiçeğin kız olduğunu bildiği için çiçeği atmazsanız gelmem, der. Sonunda çiçeği atarlar. Göçmen kızını ata bindirirler. Kız, bir at yavrusu olur, peşlerinden gider. Eve vardıklarında göçmen kızı:\n\n— Atı öldürmezseniz sizinle gelmem, der. Atı da öldürürler. Atın kanı bir kavak ağacı olur.\n\nGöçmen kızı bir gün hamile kalır, bir oğlan çocuğu olur. Göçmen kızı bu kavak ağacının kesilmesini ve beşik yapılmasını ister. Dediğini yaparlar ve marangozun yanına giderler. Marangoz ağaçtan bir beşik yapar.\n\nBebeği beşiğe koyarlar. Ama sanki bebeğe iğneler batıyormuş gibi bebek beşiğe girdiği zaman sürekli ağlıyormuş. Sadece babası salladığı zaman uyuyormuş. En sonunda Göçmen kızı beşiğin yakılmasını ister. Bu defa beşik dile gelir:\n\n— Ben kuyunun başındaki kızım, beni yakmayın. Gül oldum, attılar. At yavrusu oldum, öldürdüler. Kavak ağacı oldum, kestiler. Şimdi de beşik yaptılar beni yakacaklar.\n\nPaşanın oğlu kıza inanır ve göçmen kızının haddini bildirirler. Bir ata bindirip göçmeni çocuğu ile birlikte evine gönderiler. Kız yine eski haline gelir, kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenirler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "İki Bacı",
        "text": "&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde köyün birinde iki bacı yaşarmış. Bunlardan birisi zengin birisi de çok fakirmiş. Fakir olan kadın çok iyiymiş.\n\nBir gün kadın evinin önünde ekmek pişirirken büyük bir gürültü duymuş. Korkudan:\n\n— Yer yarılsaydı da yerin içine girseydim, yer yarılsaydı da yerin içine girseydim, demiş.\n\nTam o anda yer yarılmış, yerin içine girmiş. Orada bulunan insanlar bu kadına bir kutu vermişler. Bu kutuyu çocukların uyuduktan sonra, sabaha doğru aç, sakın önce açma, demişler.\n\nKadın evine dönmüş. Çocuklarını yatırmış. Kendi sabaha kadar beklemiş. Sabaha doğru kutuyu bir açmış ki bir de ne görsün, kutunun içinden bir sürü altın çıkmış. Kadın çok zengin olmuş. Aradan günler geçmiş. Bir gün kadının zengin olan bacısı gelmiş. Kadın meraklı bir şekilde:\n\n— Bacım ne yaptın da bu kadar zengin oldun, demiş. Fakir kadın da anlatmış başına gelenleri. Zengin kadın bunu öğrenince hemen evine gitmiş. Evinin önünde ateş yakmış. Ekmek pişirmeye başlamış. Daha sonra hiçbir olay olmadan:\n\n— Yer yarılsaydı da yerin içine girseydim, yer yarılsaydı da yerin içine girseydim, demiş.\n\nYer yarılmış yerin içine girmiş. Orada bulunan adamlar bu kadına da bir kutu vermişler. Bu kutuyu çocukların uyuduktan sonra aç, sakın önce açma, demişler.\n\nKadın kutuyu alıp evine gitmiş. Çocukları uyuduktan sonra kutuyu açmış. Kutunun içinden üç dört tane zehirli yılan çıkmış. Kadını ve çocuklarını sokmuş. Daha sonra evin tavanına çıkmış. Aradan günler geçmiş. Fakir kadın bacısını merak etmiş. Günlerce hiç görünmemiş. Kadın:\n\n— Bir gidip bakayım, demiş. Zengin kadının evine gitmiş. Kapıyı açmış, bakmış. Bacısı ve çocukları ölmüş. Tavanda da üç dört tane yılan. Bacısının zengin olduğunu çekemeyen kadın ölmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Güneşin İmzası",
        "text": "Güneşin İmzası&nbsp;&nbsp;\n\nZengin bir adamın kızı varmış. Bu kız, kapısındaki çobana âşık olmuş. Ağa demiş ki:\n\n— Ben kapının çobanına nasıl kız vereyim.\n\n— En iyisi ben bunu aldatıyım. Başımdan def edeyim, demiş. Oğlanın eline bir altın heybe vermiş, bir eline de kâğıt vermiş. Sen bu altınları bitirene kadar, güneşi bulana kadar git, demiş, oğlana. Bu kâğıdı da güneşe imzalattır, demiş.\n\nOğlan kâğıdı almış, sırtına da altınını almış, atıyla köy köy gitmiş. Aşarken, aşarken karşısına bir adam geçmiş. Oğlum nereye gidiyorsun, demiş. Oğlan:\n\n— Benim bir ağam var, onun da güzel bir kızı var. Ağa elime şu kâğıdı verdi. Şu kâğıdı güneşe imzalattırırsan, kızımı sana veririm, dedi. Ben de güneşe gidiyorum, demiş. Önüne geçen adam:\n\n— Güneşe imza attırılmaz, bulamazsın, demiş. Oğlan geri dönmüş bir ırmak kıyısından geçerken elini yıkamış. Oğlanın eli bembeyaz olmuş. Akça pakça bir delikanlı olmuş. Gele gele ağanın kapısına gelmiş.\n\n— Ağam beni çoban alır mısın, demiş. Kendisinin öbür oğlan olduğunu söylememiş.\n\nAğa da oğlana sen iyice bir oğlana benziyorsun. Gel kapımda hem çoban ol hem de kızımı sana vereyim, demiş. Ağa kızını vermiş. Kısmetin önüne geçilmez, güneşe de imza olmaz.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bolu",
        "title": "Üç Kardeş",
        "text": "Üç kardeş varmış. Adamın biri bir kuyuda buğday tanesi bulmuş. Bunun ne olduğunu bilememiş. Bilemeyince:\n\n—&nbsp;Bunu bir bilene sorayım, demiş.\n\n— Bir ihtiyar var ona danış. O&nbsp;bunun ne olduğunu bilir, demişler. Adamda gitmiş ihtiyarın yanına:\n\n— Selamünaleyküm, bu nedir demiş. Adam:\n\n— Benim kardeşim var, filanca memlekete git, o bilir. Ben küçükleriyim ben bilmem, demiş.\n\nAdam vara vara onun yanına varmış. Bakmış ki öteki vardığı adamdan bu adam genç. Bu adama sormuş:\n\n— Bu nedir, demiş. O adam da:\n\n— Ben bilmem. Başka memlekette benim bir kardeşim var, o benden büyüktür, o bilir demiş.\n\nÇıkmış gitmiş adam vara vara varmış adamın yanına.\n\n— Filancanın selamı var, demiş. Yalnız, bakmış ki o adam diğerinden daha genç:\n\n— Bu nedir, demiş, buğdayı göstermiş. Adam bilmiş, daha büyük olduğundan.\n\n— Bu buğdaydır, demiş. Onu öğütüyorlar, ekmek yapıyorlar, demiş. Evveli buğdayın tanesi yüz gram geliyormuş. Adamın aklına takılmış:\n\n— iyi, demiş ve devam etmiş:\n\n— Filan yerde bir adam var o bilir, dediler, gittim. Yaşlıca adam ben bilmem, benim büyüğüm var, o bilir, dedi. Ona gittim, o öbüründen genç, o da sana yolladı, büyüğüm bilir, diye sen de onlardan gençsin, ne oluyor demiş. Adam anlatmış:\n\n— Öbürünün karısı çok zalimdi, öyle olunca da adamı kocattı.. Beriki de biraz daha iyiydi, o da öyle kocadı. Benim karım da mazlumdu. Ben ne dersem onu yapardı. Ben de kocamadım, demiş.\n\nKadın kısmı çok edepsiz olursa, koca da mazlum olursa, adamı öyle kocatırmış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "Dev ile Odun Toplayan Kız",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde üç tane kız kardeş yaşarmış. Bunların en küçüğü çok güzelmiş.\n\n&nbsp; Bir gün üç kardeş ormana odun toplamaya gitmiş. Odunu toplayıp şelek* yapmışlar, tam sırtlarına alıp eve gidecekken küçük kardeşin şeleğine bir dev girmiş. Kimse devi görmemiş.\n\nBüyük ve ortanca kardeş şeleklerini alıp yola koyulmuşlar ama küçük kardeş kendi şeleğini bir türlü kaldırıp omzuna atamıyormuş ki, içinde dev varmış çünkü.\n\nDiğer kardeşler arkalarına bakmadan eve doğru yola koyulmuşlar. O sırada dev çıkmış şelekten ve küçük kızı alıp inine götürmüş. İnin önüne kocaman bir kaya koymuş, kız kaçmasın diye.\n\nDev orda kızla evlenmiş ve bir tane dev çocukları olmuş. Dev her sabah erkenden çıkar köye gidermiş, et, süt, bal alır gelirmiş. Karısı ve çocuğunu hiç dışarı çıkarmazmış.\n\nBir gün köye giderken inin önüne kayayı koymayı unutmuş. O sırada oradan üç tane avcı geçiyormuş. Avcılar ini görmüş ve içinde ne olduğunu merak etmiş. Girmişler inin içine etrafa bakmak için bir de ne görsünler, dünya güzeli bir kız ve bir tane çocuk, hemen sormuşlar:\n\n— Burada ne arıyorsunuz, diye.\n\nKız anlatmış başından geçenleri ve devin yaptıklarını avcılara. Avcılar kızı ve çocuğunu dışarı çıkarmışlar ve inin içinde bir yere saklanmışlar.\n\nAkşam olup da dev geldiğinde bakmış ki karısı ve çocuğu yok. Dev öfkeden kükremiş ve köye doğru yürümeye başlamış. O sırada avcılar saklandıkları yerden çıkmış ve devi kovalamışlar. Kızı ve çocuğu da alıp köye dönmüşler.\n\n*şelek: Ağaç dallarından çıkarılan ince şeritlerden örülen bir çeşit sepet.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "Karşıda Parlayan Ev",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde yaşlı bir karı koca yaşarmış, bunlar çok fakirmiş. Adam her sabah çalışmak için evden çıkarmış. Karısı her gün karşıdaki dağda ışıl ışıl parlayan bir ev görür ve imrenerek o eve bakarmış. Akşam kocası geldiğinde kadın kocasına:\n\n— Bey, şu karşıki dağda bir ev ışıl ışıl parlıyor; galiba kapısı ve penceresi hep altından, gözümü alıyor bakamıyorum, dermiş. Adam kızarmış karısına:\n\n— Bizim de evimiz var onunla yetin, dermiş.\n\nKarısı her akşam o evden bahseder olmuş. Her akşam üzeri o evi görüyormuş dağın tepesinde. Kadın kocasını dinlemez, evin ne kadar güzel olduğunu anlatırmış. Bir gün adam dayanmamış ve:\n\n— Git o eve yakından bak, demiş.\n\nKadın o gece uyuyamamış heyecandan. Sabah erkenden koşarak dağa çıkmış eve bakmak için.\n\nEvin yanına gittiğinde ne görsün ev yıkık dökük bir evmiş, ‘Benim evim daha güzel’ diye düşünmüş kadın.\n\nO sıra da karşıki dağda parlayan başka bir ev görmüş, bu ev daha çok parlıyormuş. Bu defa da o eve hayran olmuş, kesin bunun kapısı, penceresi altındır diye düşünmüş ve o eve bakmak için dağa doğru koşmuş.\n\nDağın tepesine çıktığında o parlayan evin kendi evi olduğunu görmüş. Kendi elindekilerin kıymetini anlamış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Bir Çuval Dolusu Altın",
        "text": "BİR ÇUVAL DOLUSU ALTIN\n\n&nbsp; Çok eski zamanlarda fakir bir karı koca yaşarmış. Bu karı koca sürekli biz de zengin olsak diye dua ederlermiş.\n\n&nbsp; &nbsp;Bir gün tarlada çalışırken üstü başı yırtık fakir bir adam gelmiş yanlarına, elinde bir çuval varmış. Selam vermiş karı kocaya ve\n\n— Benim bir işim var, onu halledip gelene adar çuvalım sizde kalsın, demiş.\n\n— Tamam, demiş karı koca. Adam çuvalı bırakıp gitmiş.\n\n— Adamın üstü başı yırtık belli ki fakir biri, çuvalında ne olacak ki, demişler ve çuvalı ağacın dibine bırakıp evlerine gitmişler. Aradan birkaç gün geçmiş, adam tekrar gelmiş\n\n— Benim bir emanetim vardı sizde onu sakladınız mı, demiş, karı koca:\n\n— Biz onu unuttuk, bıraktığın yerde duruyor, demişler. Adam kızmış onlara:\n\n— O çuvalın içinde altın vardı, nasıl orda unutursunuz , demiş. Bunun üzerine karı koca telaşlanmış, adam:\n\n— Benim yine bir işim var, altınlarım yine size emanet, yarısı sizin yarısı benim, gelince alırım, demiş ve gitmiş.\n\nKarı koca telaşlanmışlar, nereye saklasak diye düşünmüşler ve bir ağacın altına saklamaya karar vermişler. Ağacın altını derince kazmışlar ve altınları oraya saklamışlar. Sonra ya biz kazarken burayı biri görmüşse ya hırsızlar görmüşse diye telaşa kapılıp tekrar oradan çıkarmışlar altınları. Tekrar düşünmüşler nereye gömsek, diye ve tarlanın köşesine gömmeye karar vermişler. Sonra orda da biri görmüştür diye çıkarmışlar, böyle böyle tarlanın her köşesine gömüp çıkarmışlar bir türlü bir yer bulamışlar.\n\nEn sonunda eve götürmeye karar vermişler. Eve gidince biri bizi eve gelirken gördüyse diye telaşa kapılıp ne yapalım diye düşünmüşler.\n\nEvin içine bir çukur açıp içine gömmüşler. Karı koca nöbetleşe uyuyarak çukurun başında bekliyormuş. Birkaç gün böyle devam etmiş. Bakmışlar artık uyuyamıyorlar, zenginlik meğer ne kadar kötüymüş, fakirken rahatça uyuyabiliyorduk diye düşünmüşler.\n\n&nbsp;Bunun üzerine ertesi sabah adam tekrar gelmiş:\n\n— Hani benim çuvalım, yarısı sizin, yarısı benim anlaştığımız gibi, demiş.\n\nKarı koca altınları istemediklerini söylemişler ve çuvalı adama geri vermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "Elif Nine ile Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir Elif Nine bir de tilki varmış. Elif Nine’nin bir de keçisi varmış. Elif Nine her sabah sağdığı sütü mutfağa koyarmış. Tilki de Elif Nine gidince sütü içip kaçarmış.\n\nNine gelip de süt olmadığını görünce bir daha süt sağıp getirmiş. Tilki yine gizlice gelip sütü içmiş. Üçüncü defa Elif Nine süt sağıp getirmiş ama bu defa gizlenip tilkiyi beklemiş. Tilki gelince de kuyruğunu kesip almış. Tilki ağlayıp sızlanmış, kuyruğunu istemiş:\n\n— Niye kuyruğumu kestin, diye sormuş. Nine de:\n\n— Sen benim üç kez sütümü çaldın. Getir sütümü, vereyim kuyruğunu, demiş. Tilki de bunun üzerine keçinin yanına süt istemeye gitmiş:\n\n— Keçi, keçi bana süt ver, ben sütü nineye götüreyim, nine bana kuyruğumu geri versin, demiş. Keçi de tilkiye:\n\n— Git bana yaprak getir ki sana süt vereyim, demiş. Tilki de hemen ağacın yanına koşmuş:\n\n— Ağaç bana yaprak ver. Ben keçiye götüreyim. Keçi de bana süt versin. Ben de sütü nineye götüreyim ki nine bana kuyruğumu geri versin, demiş. Ağaç da tilkiden su istemiş. Tilki çeşmenin yanına varmış:\n\n— Çeşme bana su ver. Ben ağaca götüreyim. Ağaç bana yaprak versin. Ben keçiye götüreyim. Keçi bana süt versin, ben sütü neneye götüreyim ki nene de bana kuyruğumu versin, demiş. Çeşme de:\n\n— Paşanın kızını getir, benim üzerimde oynasın ki ben sana su vereyim, demiş. Tilki paşanın kızına:\n\n— Gel de çeşmenin üzerinde oyna, çeşme bana su versin. Ben suyu ağaca götüreyim. Ağaç bana yaprak versin. Ben yaprağı keçiye vereyim. Keçi bana süt versin. Ben sütü nineye vereyim ki nine bana kuyruğumu geri versin, demiş. Paşanın kızı da:\n\n— Bana kundura alırsan çeşmenin üzerinde oynarım, demiş. Tilki kunduracıdan paşanın kızına kundura vermesini istemiş. Kunduracı da:\n\n— Bana yumurta getir ki sana kundura vereyim, demiş. Tilki tavuğun yanına gidip yumurta isteyince, tavuk da tilkiden yem istemiş. Tilki bunun üzerine samanlığa gidip:\n\n— Bana yem ver de tavuğa götüreyim, demiş. Samanlık da:\n\n— Benim damımı tamir edersen sana yem veririm, demiş. Tilki gidip samanlığın damını tamir etmiş, gelip yemi almış. Yemi tavuğa götürmüş, tavuktan yumurtayı almış. Yumurtayı alıp kunduracıya götürmüş, kunduracıdan kundurayı almış. Kundurayı paşanın kızına vermiş. Paşanın kızı kunduraları giyinip çeşmenin üzerinde oynamış. Çeşme tilkiye su vermiş. Tilki suyu alıp ağaca götürmüş, ağaç ona yaprak vermiş. Tilki yaprağı alıp keçiye götürmüş. Keçi tilkiye süt vermiş. Tilki sütü alıp nineye vermiş. Nine de ona kuyruğunu vermiş.\n\nTilki kuyruğunu alınca da çok mutlu olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "DENİZKIZI İLE PADİŞAHIN OĞLU",
        "text": "&nbsp;Uzun zamanlar önce çok uzak diyarlarda yaşayan bir padişah varmış. Padişahın bir de zalim bir oğlu varmış. Babasını hiç dinlemezmiş. Babası bir gün oğluna o kadar kızmış ki:\n\n— Sen gidip de denizler altında yaşayan bir denizkızına vurulursun, diye beddua etmiş. Padişahın oğlu bir deniz yolculuğu sırasında bir denizkızı görmüş ve ona vurulmuş.\n\nKızın arkasından denizin altına girmiş, kızın evine gitmiş. Tam o sırada denizkızının annesi gelmiş. Denizkızı da padişahın oğluna vurulduğu için annesine gerçekleri anlatmamış. Şehzadeyi saklamış.\n\n&nbsp;Şehzade bir süre denizin altında denizkızıyla birlikte yaşamış ama bu gizlilikten sıkıldığı için denizkızını kaçırıp yeryüzünde bir cadının evine götürmüş. Cadıya:\n\n— Sen bu geline bak. Ben düğün alayı getirip gelini düğün alayıyla evime götüreyim, demiş. Cadı da kabul etmiş.\n\nŞehzade geri geldiğinde sevdiği kız yerine kendi kızını vermiş. Şehzade geline baktığında karşısında çirkin mi çirkin bir kız görünce:\n\n— Ben seni ilk gördüğümde sen böyle değildin. Sana bakmaya bile kıyamıyordum. Ne oldu sana, diye sormuş. Cadının kızı ise:\n\n— Ben senin yollarına baka baka içim de dışım da karardı, gözlerim çapak oldu, diyerek padişahın oğlunu kandırmış. Şehzade bu yalana pek inanmasa da kızla evlenip hayatına devam etmiş.\n\n&nbsp;Şehzade yedi yıl sonra sahip olduğu kırk tayı köylülerine dağıtmış:\n\n— Herkes benim taylarıma bakacak, daha sonra atlarımı bana getirdiğinizde kimin daha iyi baktığını tespit edip o kişiyi ödüllendireceğim, demiş. Bu arada kız cadıya hizmetçilik yapıyormuş. Kız, şehzadenin emrini duyunca cadıya:\n\n— Ne olur bir atı da biz alıp bakalım, diye yalvarmış. Cadı, kıza:\n\n— Sen mi şehzadenin atına bakacaksın, diye alay etmiş ama kız ısrar edince bir tayı alıp getirmiş.\n\nYaz olduğunda bütün atlar meydana toplatılmış. En iyi at da şehzadenin sevdiği kızın yetiştirdiği atmış. Kız ata ne derse at onu yapıyormuş. Kız, ata:\n\n— İkinci turda kendini yere at ve ben yanına gelmeden kalkma, demiş. At ikinci turda kendini yere atmış. Şehzade de ata bakmak için yanına gitmiş. Kız atın yanına vardığında:\n\n— Kalk kalk. Sahibinden ne hayır gördüm ki senden de göreyim, demiş. Şehzade, kıza:\n\n— Sen kim oluyorsun da böyle söylüyorsun, diye kızınca kız:\n\n— Yedi yıl önce beni bıraktığın yerden almadın ve başkasıyla evlendin, yalan mı, demiş.\n\nPadişahın oğlu sevdiği kız olduğunu anlamış ve diğer karısını ceza olarak atların arkasına bağlatıp sürüklettirmiş. Sevdiği kızla evlenip mutlu olmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Padişah Karısı",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir padişah varmış. Padişahın hanımı evde sıkılınca deniz kenarına gezmeye gidermiş.\n\n&nbsp; Bir gün deniz kenarında gezerken karşısına bir Arap kızı çıkmış. Şu yüzüğün çok güzel, ver. Elbisen çok güzel ver, derken kadını çırılçıplak bırıakmış. Her şeyini almış. Kadını da denize atıvermiş. Varmış, kadının evine oturmuş. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Beyi gelince:\n\n— Hanım, sen bu kadar kara değildin, niye karardın, diye sormuş. Kadın da:\n\n— Seni bekleye bekleye bu hallere kaldım, demiş. Evde de bir geyik varmış. Kadın, adama:\n\n— Şu geyiği kes, demiş. Adam da:\n\n— Yok, ben kesemem o kardeşini, demiş. Meğer geyik kadının kardeşiymiş.\n\n&nbsp; Kadın illa kesilsin, demiş. Satırlar bilenmiş, bıçaklar yüklenmiş. Geyik bunları görünce zinciri kırmış, fırlamış deniz kenarına varmış.\n\n— &nbsp;Bacı bacı can bacı\n\nSatırlar bilendi,\n\nBıçaklar yüklendi,\n\nBık bık olacağım, \n\nCan bacı, demiş.\n\nDenizdeki padişahın karısı da:\n\n— Arap kızı attı beni,\n\nAlabalık yuttu beni,\n\nBeşik yoktur sallayayım,\n\n&nbsp; Bellek yoktur beleyeyim, demiş.\n\nAdam denizin kenarına gelip geyiği eve geri getirmiş. Arap kızı yine:\n\n— Bu geyiği kes, demiş. Geyik üç kere denizin kenarına gelmiş.\n\n— Bacı bacı can bacı,\n\nSatırlar bilendi, \n\nBıçaklar yüklendi\n\nBık bık olacağım\n\nCan bacı, demiş.\n\nDenizdeki padişahın karısı da:\n\n— Arap kızı attı beni\n\nAlabalık yuttu beni\n\nBeşik yoktur sallayayım\n\nBellek yoktur beleyeyim, demiş.\n\nMeğerse kadın hamileymiş. Denizde kadını bir balık yutmuş. Kadın da balığın karnında doğurmuş.\n\n&nbsp; Sonra adam geyiği yine denizin başında görmüş.\n\n— Niye bu geyik kaçıp denizin başına geliyor? Saklanayım da dinleyeyim, demiş. Geyik yine:\n\n—&nbsp;Bacı bacı can bacı,\n\nSatırlar bilendi, \n\nBıçaklar yülendi,\n\nBık bık olacağım,\n\nCan bacı, demiş.\n\n&nbsp; Denizdeki padişahın karısı da:\n\n&nbsp; —&nbsp;Arap kızı attı beni\n\nAlabalık yuttu beni\n\nBeşik yoktur sallayayım\n\nBelek yoktur beleyeyim, demiş.\n\n&nbsp; Padişah dinleyince her şeyi anlamış. Balığın karnından karısını çıkarmış. Geyiği de almışlar, eve gelmişler. Arap kızına da:\n\n— Satır mı istersin, katır mı, demişler. Arap kızı da:\n\n— Katır isterim, demiş. Arap kızını katırın kuyruğuna bağlamışlar, göndermişler. Sonunda herkes hoş muradına ermiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Yılanla Tilkinin Arkadaşlığı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir yılanla, tilki varmış.\n\nBir gün yılanla tilki arkadaş olmuş. Yılanla tilki bulundukları köyü gezmeye karar vermişler. Giderken bir nehre rastlamışlar. Yılan, tilkiye:\n\n— Ya tilki kardeş! Ben bu nehirden geçemem, burada senden ayrılalım, demiş. Tilki:\n\n— Olur mu bu kadar gezdik tozduk, beraber yedik içtik, zoru görünce mi ayrılacağız, demiş. Yılan:\n\n— Ya ben nehirden geçemem, nehirde boğulurum, demiş. Tilki:\n\n— Sen gel, benim sırtıma çık, ben seni karşıya geçiririm, demiş. Yılan tilkinin boynuna sarılmış, kafasını yukarı kaldırmış. Tilki nehrin ortasına varınca yılan:\n\n— Ben seni sokacam, demiş. Tilki:\n\n— Etme eyleme kardeşim, sen beni sokarsan ben de ölürüm sen de ölürsün, demiş. Yılan:\n\n— Olmaz seni sokmam gerekiyor, yılanlığım tuttu, demiş. Tilki:\n\n— Arkadaşlığımız nerde kaldı, diye sormuş. Tilki kurnaz ya biraz düşünür, yılana:\n\n— Hele gel de seni öpeyim, sonra sen beni sok istersen, demiş. Yılan, tilkinin onu öpmesi için eğilmiş, tilki yılanın kafasını yakalamış, ısırmış, paramparça yapmış. Tilki yılanı alıp nehirden çıkarmış. Dümdüz olacak şekilde yere koymuş. Sonra:\n\n— Hah, bana öyle dümdüz, dosdoğru bir arkadaş lazım, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kaz Yolma",
        "text": "Çok eski zamanlarda, ülkenin birinde bir padişah varmış. Bir gün padişah gezmeye çıkmış. Yanında veziri de varmış. Yürüye yürüye bir ihtiyarın yanına varmışlar. Padişah ihtiyara selam vermiş. İhtiyar da padişahın önünde eğilmiş. Biraz konuştuktan sonra padişah, ihtiyara:\n\n— Geç kalmışsın geç! demiş. İhtiyar:\n\n— Er oldu da el aldı, demiş. Bu kez padişah:\n\n— İkiyle aran nasıl, demiş. İhtiyar:\n\n— Üçle aram iyi, demiş. Padişah:\n\n— Sana bir kaz göndersem yolar mısın? demiş. İhtiyar:\n\n— Pek ustasıyım, demiş. Padişah ve vezir bu muhabbetten sonra oradan ayrılmışlar. Biraz sonra vezir, padişaha:\n\n— Padişahım, siz o adamla hangi konuda konuştunuz? Ben hiçbir şey anlamadım, demiş. Padişah buna öfkelenmiş. Vezire:\n\n— Sen nasıl vezirsin? Benim ne konuştuğumu nasıl anlamazsın? Hemen, ne konuştuğumu anla da gel yoksa vezirliğin biter, demiş. Vezir kan ter içinde ihtiyar adamın yanına gelmiş. Ona:\n\n— Aman dede! Padişahımla ne konuştun? Çabuk bana anlat. Yoksa ben mahvolurum, demiş. İhtiyar:\n\n— Anlatırım ama öyle bedava olmaz, demiş. Vezir:\n\n— Padişah sana, geç kalmışsın geç, dedi. Bu ne demek ki diye sormuş. İhtiyar:\n\n— Ver bir kese altın söyleyeyim, demiş. Vezir bir kese altını vermiş. İhtiyar:\n\n— Er oldu da el aldı, dedim. Yani, kızım oldu başkası aldı, demiş. Vezir:\n\n— Padişah ikiyle aran nasıl, dedi. Bu ne demek, demiş. Tabii yine bir kese altını vermiş. İhtiyar:\n\n— Ben de üçle aram iyi dedim. Yani, bastonla geziyorum, demek demiş. Vezir: Hay Allah! Bunları bilmeyecek ne var? demiş. Son olarak vezir:\n\n— Peki. Padişah sana, bir kaz göndersem yolar mısın, dedi. Bu ne demek? demiş. İhtiyar da:\n\n— Pek ustasıyım dedim, demiş. Vezir:\n\n— İyi, güzel de kaz kim oluyor, demiş. İhtiyar adam:\n\n— Ver bir kese altın. Onu da söyleyeyim, demiş. Vezir vermiş bir kese altını. İhtiyar adam:\n\n—O kaz da sensin. Basit sualler için üç kese altının gitti, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Padişahın Kızı",
        "text": "Evvel zaman içinde bir padişahın üç kızı varmış. Bu kızlara devler âşık olmuş. Devler bu kızların üçünü de alıp gitmiş.\n\nBir süre sonra kızların kardeşleri, kızları devlerin elinden kurtarıp bir konağa koymuşlar. Kapısını, bacasını sürüp kilitlemişler. Sonra bu üç kardeş devler ile savaş etmeye gitmiş. Kavga ederlerken kardeşlerden birini devler öldürmüş.\n\nBu arada, bir yiğit geçiyormuş oradan. Bir ağlama, bir feryat sesi içeride. Bu yiğit kızlarının küçüğünün kapısını yıkıp kırmış, kızların içine girmiş. Kızlardan küçüğü ağlıyormuş: “\n\n— Niçin ağlıyorsun, seni kim ağlattı, demiş kıza, yiğit. Kız:\n\n— Devler ile kardeşlerim bizim yüzümüzden savaş ediyorlar. Kardeşlerimden birisi şehit oldu, ona ağlıyorum.\n\n— Nerede savaş ediyorlar, diye sormuş, yiğit oğlan.\n\n— Aha! Şu dağın arkasında, demiş kız. Gitmişler. Oğlan devlerin üçünü de kızın kardeşlerinin önünde öldürmüş. Devlerin kulağını da kesip cebine koymuş. Kızın kardeşleri:\n\n— Haydi, bizim evimize gidelim, bizim evimiz var. Kızın kardeşleri ve oğlan gelmişler ki kızın kapısı kırık, yıkık.\n\n— Vay! Biz senin yüzünden gittik, kardeşimizi de şehit verdik; sen kötü işler mi yaptın, diye kızın üzerine yürümüşler.\n\n— Durun! O kapıyı ben yıktım, demiş oğlan. Geldim, küçük bacınız ağlıyordu. ‘Niye ağlıyorsun?’ dedim. Niye ağlamayayım? Küçük kardeşim şehit oldu, ona ağlıyorum, demişti. Bu kapıyı ben yıktım, demiş.\n\nDiğer kız kardeşleri de bu kıza sahip çıkmamış. Kızı, kuyunun içine atmışlar, babalarının evine gitmişler. Oğlanlar da gitmişler. Padişah küçük kızını sormuş. Kapısı kırılmıştı, kötü işler yapmıştı; biz de bırakıp geldik, demişler. Padişah:\n\n— Benim kızımı bulana şu kadar altın vereceğim, şu kadar şunu vereceğim, şu kadar bunu vereceğim.\n\nPadişah, herkesi davet etmiş. Devleri öldüren oğlan, devlerin kulaklarını ayakkabısının içine koymuş. Gelmiş, yemiş, içmiş. Daha sonra demiş ki:\n\n— Padişahım, sen hizmetçileri hiç terbiye etmemişsin. Adamın ayakkabısını silkelerler de öyle verirler ayağına. Hizmetçi ayakkabıyı silkeleyince devlerin kulağı çıkmış.\n\n— Devleri öldüren bu, bu kızımı bulur, demiş padişah. Oğlana bu görevi vermiş. Oğlan bir süre sonra kızı bulup getirmiş. Padişah demiş ki:\n\n— Uzak bir oda verin, gitsin oğlan ile orada otursun. Oğlanla ikisini bir oturtmuşlar. Bu arada diğer kızlar da evlenmiş. Derken padişah kör olmuş:\n\n— Geyik yerse, padişahın gözü açılır, demişler. Padişahın has güveyleri geyik avlamaya gitmişler. Oğlan, dağın başına çadır kurmuş. Keçileri kesip geyik eti diye bunlara vermiş. Getirmişler eti ne işe yaramış ne de Padişah’ın gözü görmüş.\n\nOğlan geyik alıp kesmiş, getirip kıza vermiş. Kız pişirmiş, babasına götürmüş:\n\n— Babama geyik eti getirdim, demiş.\n\n— Götür götür. Has güveyilerim getirdi. Ne açıldı gözüm ne de gördü, demişler. Anası acımış:\n\n— Aman etmeyin, getirsin de kızı yedirsin. Getirmişler, neyse anasının hatırı için yemiş adam. Azıcık gözü açılmaya başlamış.\n\n“Aboo! Gözüm açılıyor! Kızım bundan daha var mı, demiş.\n\n— Çok var baba, demiş. Bu kız pişirmiş getirmiş, pişirmiş, getirmiş. Padişah’ın gözü açılmış. Padişah, küçük damadına:\n\n— Dile, ne dilersen vereceğim.\n\n— Dileğim, diğer güveylerin gelsinler, üstlerini çıkarsınlar. Diğer damatlar, denileni yapınca küçük damat demiş ki:\n\n— Bunlar benim kölem olsun! Bir de damga basmış oğlan. Bir tane de tarla istemiş padişahtan. Padişah:\n\n— O tarlaya sahip olan, her şeyin sahibi olsun, demiş ve vermiş tarlayı. Oğlan da devlerin kıllarını kesmiş. O kıllar tutuşunca her dilek kabul olurmuş. O kılları yakmış, tutuşturmuş, üflemiş. Padişah’ın konağından daha güzel bir konak olmuş.\n\nKız ve oğlan bu konağa girmişler. Padişah sonradan düğün yapmış bunlara. Diğer güveyler köle olmuş. Oğlan kızı almış, kırk gün kırk gece düğün etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırıkkale",
        "title": "Müdülük",
        "text": "&nbsp;Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde Müdülük adında bir çocuk varmış ve ninesiyle yaşarmış. Ninesi bir gün hastalanmış ve Müdülük’ten elma istemiş.\n\nMüdülük az gitmiş uz gitmiş bir elma ağacı görmüş. Ağaca çıkmak için hoplamış, çıkamamış, bir daha hoplamış, yine çıkamamış. O sırada:\n\n— Küpü küp üstüne koy, küpü küp üstüne koy çıkarsın, diye bir ses duymuş.\n\nMüdülük küpü küp üstüne koymuş ve hoplayıp çıkmış ağaca. Başlamış elma toplamaya, Müdülük elma toplarken bir cadı gelmiş.:\n\n— Oğlum bana da bir elma ver, demiş. Müdülük ağaçtan bir elma koparıp atmış cadıya. Cadı:\n\n— Oğlum o suya düştü, demiş. Müdülük bir elma daha atmış. Cadı:\n\n— O da çamura düştü, elinle uzatır mısın, demiş.\n\nMüdülük eliyle uzatmış elmayı, cadı kolundan yakalamış Müdülüğü ve torbasına koyup eve götürmüş. Evdekiler:\n\n— Çabuk ocağa suyu koyun size yiyecek getirdim, demiş.\n\nKocaman bir kazana suyu doldurmuşlar ve kaynatmışlar, tam içine Müdülüğü atacakken Müdülük:\n\n&nbsp;— Buna tuz atmadınız, tuzuna bakın beni öyle içine atın, demiş. Cadılar yemeğin tuzuna bakmak için eğildiğinde Müdülük onları kazanın içine itmiş ve oradan kaçmış. Bu masal da böyle bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Üç Oğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir evde üç oğlan varmış. Bunların bir tane armut ağaçları varmış. Günde bu armutlar yetti mi kaybolurmuş. Bir dev gelir, o armudu yermiş. Baba bu soruna çare bulamamış. Sırasıyla üç oğluna armut bekleme görevi vermiş. Büyük oğlan babasına:\n\n— Bir okka fındık, fıstık al; ben bekleyivereyim baba, demiş.\n\nBüyük oğlan nöbet sırasında fındığı fıstığı yemiş, uykuya dalmış. Dev gelip armutları halletmiş.\n\nOrtanca oğlana sıra gelmiş. O da yemiş yemiş, iş bitmiş, uyuyakalmış. Küçük oğlan nöbetini tutarken parmağını kesmiş, acısından uyumayayım diye. Dev armudu almaya geldiğinde oğlan devi yaralamış. Dev yaralı bir şekilde kuyusuna gitmiş. Küçük oğlan eve gelip abilerine kuyunun adresini haber vermiş. Kuyunun başına gelince büyük oğlan:\n\n— Beni iple sarkıtın, yandım dersem çekin, buydum dersem sarkıtın, demiş.\n\nBüyük oğlan kuyunun ortasına gelmeden yandım, demiş. Sıra ortancaya gelmiş. Ortanca da dibe inememiş. Küçük oğlan:\n\n— Yandım dersem de buydum dersem de sarkıtın, demiş.\n\nDaha sonra küçük oğlan tabana inmiş. Varmış ki üç kız oturur. Oğlan devi kızlara sormuş. O köyün suyu devin bağrına akarmış. O yüzden de bu kızlardan birini, dev suyumuzu kesmesin diye, deve vereceklermiş. Küçük oğlan hikâyeyi dinleyince:\n\n— Bana bir kılıç verin, demiş. Kılıcı alıp devin yanına gitmiş. Varmış ki o üç kızdan biri tam devin ağzındayken, oğlan devin boynuna vurmuş. Dev devrilmiş.\n\nKız oğlanın arkasına çamur bulamış. Üç kızdan büyük kız büyük oğlana, ortanca kız ortanca oğlana, küçük kız da kendisine diye düşünmüş oğlan.\n\nKızları kuyunun dibine getirmiş. Önce büyük kızı çekmişler. Sonra ortanca kızı. Küçük kız çıkmadan, oğlana önce çıkmasını söylemiş. Oğlan kendisi çıkmamış, kızı çıkartmış. Kız çıkmadan saçından iki tel koparmış:\n\n— Bir aksilik olursa bunları birbirine vur. İki koç gelir. Biri beyaz, diğeri siyah. Beyazına binersen yukarı gelirsin, siyahına binersen karanlık dünyaya gidersin, demiş.\n\nOğlanı yukarı çekmemişler. Günlerce kuyunun dibinde beklemiş. Sonra saçlar aklına gelmiş. Saçları birbirine vurunca iki koç gelmiş. Bu yanlışlıkla kara koça binip karanlık dünyaya gitmiş.\n\nBurada bir ağaç varmış. Küçük oğlan bu ağacın dibine yatmış. Oraya bir kuş yuva yapmış. Bir yılan bu kuşun yavrularını yerken oğlan kuşları kurtarmış. Kuşun anneleri yavrularına:\n\n— Ne oldu, diye sormuş. Kuşlar:\n\n— Anne bizi bu oğlan yılandan kurtardı, demiş. Kuş, oğlana:\n\n— Ne istersen iste benden, demiş. Oğlan öbür dünyaya çıkmak isterim demiş. Kuş:\n\n— Ben seni oradan çıkaracağım ama bana bir tuluk su, bir kuzu eti getirirsen, demiş. Oğlan bunları getirmiş. Kuş, oğlana:\n\n— Kanadının bir tarafına tuluğu, bir tarafına eti koy, ortasına da sen otur, demiş.\n\nKuş yolda giderken eti didiklemiş ve eti bitmiş. Oğlan kendi bacağından et sıyırıp vermiş.\n\nKuş etin oğlanın eti olduğunu anlamış ve onu dilinin altına saklamış. Kuyudan çıkmışlar. Kuş, oğlana:\n\n— Önce sen yürü, demiş. Oğlan yürüyünce oğlanın topalladığını gören kuşdilinin altındaki eti oraya sürmüş. Oğlanın bacağı iyileşmiş.\n\nOğlanın ağabeyleri küçük oğlan, küçük kızı almasın diye kuyunun ipini yere atmışlar.\n\nKüçük oğlan evine geldiğinde düğün dernekle karşılaşır. Büyük abisi, kendisinin evleneceği kızla evlenmek üzereymiş.\n\nOğlan, olan biten her şeyi babasına anlatmış. Baba büyük oğlanı atın arkasına bağlatmış diyar diyar sürdürmüş.\n\nDüğün dernek yeniden küçük oğlan için tekrar kurulmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "KELOĞLAN İLE CAZI KARISI",
        "text": "Vaktiyle bir adamın dokuz oğlu varmış. Kadın tarlada çift süren kocasına ekmek yapıyormuş. Kadının yaptığı ekmeklerden çocuklar da almaya başlamış. Kadın sinirlenmiş. Çocukları dövüp, evden uzaklaştırmış. Böyle böyle olurken, geriye kala kala Keloğlan kalmış. O da annesinin hiddetinden kaçmak için divanın altına saklanmış.\n\nÖğlen vakti olmuş. Kadın kocasına yemek gönderecek birisini bulamamış. Kadın:\n\n— Allah’ım, ben ekmek yapıyorum. Tarlaya yemeği nasıl göndereyim, demiş. Keloğlan saklandığı yerden çıkıp:\n\n— Anne ben buradayım, ben götürürüm, demiş. Annesi:\n\n— Aman oğlum, sağa sola bakmadan bunu babana ver, gel, demiş.\n\nKeloğlan yolda giderken karşısına bir cazı karısı çıkmış. Keloğlan hemen armut ağacına çıkmış. Cazı karısı:\n\n— Çocuk, bana bir armut versene, demiş. Keloğlan tamam demiş ve bir armut koparıp yere atmış. Cazı karısı:\n\n— O yere düştü. Ben yemem, yine at, demiş. Keloğlan bir tane daha atmış. Cazı karısı:\n\n— Bu sefer de pisliğe düştü, yine yemem, demiş. Keloğlan, yine koparmış, tam atacakken Cazı karısı:\n\n— En iyisi elime ver, demiş.\n\nKeloğlan elini uzatmış ama cazı karısı hemen yakalamış. Keloğlan’ı torbaya atmış. Biraz yürüdükten sonra cazı karısı Keloğlan’ı bir yere bırakıp işlerini tamamlamak için uzaklaşmış.\n\nKeloğlan, fırsattan istifade torbayı yarıp kaçmış. Ama cazı karısı hemen yakalamış ve evine gelmiş. Cazı karısının da evde, eli kınalı bir kızı varmış. Cazı Karısı kızına:\n\n— Sen şunu pişiredur, ben bir yere varıp da geleyim, demiş.\n\nCazı karısı çıktıktan sonra, Keloğlan bir yolunu bulup ipleri açmış. Kızı bağladıktan sonra kızın kınalı parmaklarından birinin ucunu kesip yemeğe katmış. Keloğlan kızın kıyafetlerinden giyinmiş, kuşanmış. Cazı karısının gelmesini beklemiş.\n\nCazı karısı gelmiş. Keloğlan, yemeği hazırlamış. Cazı karısı, yemeğe bir bakmış ki kızının kınalı parmağının ucu içindeymiş. Cazı karısının dünyası başına yıkılmış. Keloğlan’da cazı karısı kendine gelmeden oradan uzaklaşıp evine varmış. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "Padişahın Mezarı",
        "text": "PADİŞAHIN MEZARI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde cinler cirit oynuyor eski hamam içinde. Vaktiyle bir padişah varmış. Padişahın da üç oğlu varmış. Bir gün padişah:\n\n— Oğullarım ben ölürsem mezarımı üç gün bekleyeceksiniz. İlk gün büyük oğlum, ikinci ortanca oğlum, üçüncü gün de küçük oğlum mezarımı bekleyecek, demiş.\n\nGün gelmiş, padişah ölmüş. Padişahın mezarını ilk gün büyük oğlu, ikinci gün ortanca oğlu beklemiş. Üçüncü gün sıra küçük oğluna gelmiş.\n\nKüçük oğlan mezarı beklerken gece yarısı yedi başlı bir dev hiddetli bir şekilde mezarı eşmeye başlamış. Oğlan, deve saldırmış, dev kaçmış. Oğlan, devin peşine düşmüş. Dev gitmiş, oğlan gitmiş. Dev gitmiş, oğlan gitmiş…\n\nBir binaya varmışlar. Bina da kapısız penceresizmiş. Dev binaya koca koca çiviler çakmaya başlamış. Oğlan da devin arkasından çıkıyormuş. Oğlanın da belinde kılıcı varmış. Kılıcını çıkarıp deve vurmuş, dev ortadan ikiye ayrılmış. Devin gövdesi içeriye gitmiş, geri kalan kısmı dışarıya gitmiş. Oğlan içeri girmiş, devin kulağını kesip cebine koymuş.\n\nYedi kardeşin de üç bacısı varmış. Daha önce dev bacılarını kaçırmış, devin elinden alamıyorlarmış. Üç kız kardeş bakmışlar ki dev ölmüş, kaçıp kardeşlerinin yanına gelmişler. Yedi kardeş:\n\n— Acaba bu devi kim öldürdü, öldürene dünyalığını veririz, demişler. Yedi kardeş, tellal çağırtmışlar; “Bu devi öldürüp kulağını kesen kim?” diye.\n\nKimi kurt, kimi at, kimi katır kulağı getirmiş. Hiçbiri de devin kesilen kulağının yerine olmamış. Tellalı duyan oğlan da gelmiş. Oğlan cebindeki devin kulağını çıkarıp devin kesilen kulağının yerine yapıştırıvermiş. Devi öldürenin bu oğlan olduğu anlaşılmış. Yedikardeş, oğlana:\n\n— Dile bizden ne dilersen, demiş. Oğlan da:\n\n— Üç bacınız varmış, benim de üç kardeşim var. Büyük bacınızı, büyük kardeşime, ortanca bacınızı ortanca kardeşime, küçük bacınızı da kendime dilerim, demiş.\n\nYedi kardeş, üç bacısını üç kardeşe vermiş. Üç kardeş, kırk gün kırk gece düğün etmiş. Muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Kahramanmaraş",
        "title": "KIRK KARDEŞ",
        "text": "&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş, çok söylemek çok günahmış. Bir karı ile kocası varmış. Oturuyorlarmış. Çocukları yokmuş. Kocası demiş ki:\n\n— Hanım bu öyle olmaz, bizim bir çocuğumuz olsun.\n\n— Olmuyor bizim çocuğumuz ne yapalım?\n\n— Öyleyse hocaya gidelim. Hocaya gitmişler, hoca demiş ki:\n\n— Akşam yatarken yastığınızın altına bir avuç mercimek koyun. Onlar da:\n\n— Tamam, deyip ayrılmışlar.\n\nSabah olmuş. Kalkmışlar ki, kırk tane çocuk, sevinmişler. Babaları tarlaya gitmiş. Çocuklar da artık büyümüşler, babalarına yemek götürecekler. Annesi de börek yapacakmış. Çocukların da karınları aç. Tahtanın etrafına oturmuşlar. Çocuklar diyorlar ki:\n\n— Anne gılı gılı.\n\n— Anne gılı gılı.\n\n— Anne gılı gılı. Anne de:\n\n— Yavrum sizden çektiğim ne? Anne gılı gılı, diyorsunuz.\n\nOklava ile vurunca çocukların hepsi ölüyor. “Eyvah!” diyor anneleri. “Babalarına yemek kim götürecek?” Çocuklardan biri süpürgenin arkasına saklanmış.\n\n— Anne ben buradayım, demiş. Annesi böreği hazırlamış, üstünü örtmüş. Bu çocuk almış yemeği babasına götürmüş.\n\n— Baba baba, tarlanın ortasına mı geleyim? Yoksa kenarına mı geleyim? Babası:\n\n— Oğlum tarlanın ortasına nereye basacaksın, kenarından gel, demiş.\n\nÇocuk böreğin kenarını yemeye başlamış. Çocuk da aç karnını doyuracak ya. Yine bağırmış babasına:\n\n— Baba baba, tarlanın ortasına mı geleyim? Yoksa kenarına mı geleyim? Babası:\n\n— Oğlum tarlanın ortasından gel.\n\nÇocuk böreğin ortasını da yemiş. Oraya oturmuş. Tepsinin içini toprakla doldurmuş. Üstünü örtmüş. Oraya gitmiş.\n\n— Oğlum azıkta ne var, demiş babası.\n\n— Baba ben nerden bileyim. Annem ne yaptıysa bilmiyorum.\n\nOrada açıp bakmış ki içinde toprak var. Oradan sopayla vurunca çocuk bayılmış. Otların arasında kalmış, inek yemiş. İneğin karnına girmiş. Annesi bir gün inek sağmaya gidince çocuk demiş ki:\n\n— Anne, ben buradayım, ineği sağma. Kadın sağa sola bakıyor. Kimse yok. Tekrar ineği sağacak olmuş.\n\n— Anne ben buradayım ineği sağma. Var inekte bir hâl demişler. Kesip ineği dereye atmışlar. Dereye atınca bir kurt gelip yemiş. Çocuk kurdun karnına girmiş. Koyunların sürüsü varmış. Kurt yaklaşınca, çocuk karnından bağırmış:\n\n— Çoban amca, çoban amca sürüye kurt dalıyor, diye. Kurt şaşırmış:\n\n— Allah'ım bu neyin nesi? Benim karnım aç. Çocuk tekrar bağırmış:\n\n— Çoban amca, çoban amca, sürüye kurt dalıyor.\n\nÇoban gelmiş, kurdu yakalamış. Çocuk içinden çıkmış. Çoban çocuğu almış annesine, babasına vermiş. Hepsi de mutlu olmuşlar. Yiyip içip yer dibine geçmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Kahramanmaraş",
        "title": "Devin Çınarı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Çok demesi günahmış. Vakti zamanında yedi kardeş varmış. Bu yedi kardeş evden çıkıp gitmişler. Az gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler. Bunlar ormanın içine küçük bir ev yapmışlar, burada avcılıkla uğraşıyorlarmış. Tavşan ve geyik avlayıp akşama yerlermiş.\n\nBunların bir de bacıları varmış. Arkadaşlarıyla oyun oynarken çocuklar bu kızı dövmüşler. Kızcağız eve gelip annesine:\n\n— Benim kardeşim yok mu, ağabeylerim olsa beni dövemezler, onlar neredeler, diye sormuş. Annesi de:\n\n— Var. Şu yoldan gittiler, demiş.\n\nKız o yola düşmüş, giderken ormanın içinde bir ev görmüş, o ve girmiş, evi temizlemiş, yemeği pişirmiş, sobayı yakmış, saklanmış.\n\nAkşam olunca yedi kardeş eve gelmiş. Bakmışlar ki ev temizlenmiş, yemekler yapılmış. Kim yaptı, kim yaptı diye merak ederken, en büyük kardeşleri:\n\n— Yarın sabah birimiz evde bekleyelim, demiş. Sabah olmuş, altı kardeş evden çıkmış, biri evi beklemeye kalmış. Beklerken uyumuş kalmış.\n\nKız yine ortalığa çıkmış, aynı şeyleri yine yapmış. Akşam olmuş, diğer kardeşler gelmiş. Ne olduğunu sormuşlar, evde kalan kardeş de uyuduğunu, bunları yapanın kim olduğunu görmediğini söylemiş.\n\nAltı kardeş sırasıyla beklemişler ama hepsi de uyumuş, ama yedinci kardeş Sani uyumamış. Kız yine ortalığa çıkınca Sami de ortaya çıkıp sormuş:\n\n— İns misin, cin misin? Kız da:\n\n— Ben sizin bacınızım, demiş.\n\nGünler böyle geçerken bunların bir köpekleri varmış, kız buna her gün bir üzüm verirmiş.\n\nBir gün yine çağırmış, köpek gelmemiş, üzümü kız yemiş. Köpek bunu görmüş, evin bacasından aşağıya çiş yapmış, ocaktaki ateşi söndürmüş.\n\nKız telaşlanmış, akşama ağabeylerine yemek yapacak ya. Sonra dışarı çıkmış, ormanda bir duman görmüş, gitmiş o eve. Evden bir yaşlı kadın çıkmış, kadın kıza istediği ateşi vermiş:\n\n— Burası devin evi, buradan hemen ayrıl, demiş kadın. Kız eve gitmiş; ama kız gelirken dev bunu görmüş, eve kadar takip etmiş.\n\nDev eve gelmiş ama kız kapıyı açmamış. Ağabeylerinden Sani, devin geldiğini bilmiş. Kardeşleri bacılarına bir şey yapmasından korkmuşlar. Sani devi öldürmeye karar vermiş.\n\nBu arada kız su içerken yılan yutmuş. Gittikçe karnı büyümüş. Ağabeyleri bunu hamile sanıp ormana götürüp bırakmışlar. Bacıları bir gün ormanda gezerken, birden devin korkusundan ağaca çıkmış.\n\nBir oduncu bunu görmüş. Sonra bununla evlenmiş. Süt kaynatıp yılanı kızın karnından çıkarmışlar. Kızın bir çocuğu olmuş. Aradan aylar geçmiş, çocuk büyümüş. Annesine sormuş:\n\n— Buradan her gün yedi kardeş geçiyor, kim onlar, demiş. Annesi de onlar geçerken, söyle de, demiş:\n\nAlgan âşığım algan,\n\nYedi kardeş yeğeniyim,\n\nŞemsi beyin doğanıyım.\n\nYedi kardeş yeğenlerini de alıp bacılarının evine gitmişler, yiyip, içmişler. Kardeşler devi öldürmekte kararlılarmış. Bunu nasıl öldürelim diye bir ağanın yanına varıp sormuşlar. Ağa demiş ki:\n\n— Devin bir atı var ki kişnemesi her yere tat verir. Bunu duyan Sani, devin ahırına gitmiş. At, Sani’yi görünce kişneyerek:\n\n— Sani geldi ben gidiyorum, demiş.\n\nSani hemen saklanmış, dev gelmiş. Dev ata kızmış, “hani Sani” diyerek ahırdan çıkmış. Sani ata binmiş, kaçmış. Sonra demişler ki:\n\n— Devin bir kılıcı var ki çektiğin zaman sesi her yere tat verir. Sani kılıcı da almaya gitmiş. Sani’yi gören kılıç:\n\n— Sani geldi, ben gidiyorum, demiş. Sani kılıcı almış, gitmiş. Sonra ona:\n\n— Devin, kocaman bir çınarı var ki dalları her yere uzanır, demişler. Sani çınarı kesmeye gitmiş, çınarı keserken dev gelmiş, kükremiş. Sani hiç korkmamış, demiş ki:\n\n— Sani öldü de ona tabut yapıyorum, demiş. O zaman dev de başlamış kesmeye. Sani demiş ki:\n\n— O da senin gibi kocaman, bir tabutun içine uzan da ölçüsünü alayım, demiş.\n\nOydukları çınarın içine dev yatmış, Sani hemen tabutun kapağını kapatmış. Bu masalda burada son bulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Zonguldak",
        "title": "Kervancı Kızı ile Padişah",
        "text": "Kervancı Kızı ile Padişah\n\nVaktiyle bir kervancı varmış. Kervancının bir tane kızı varmış. Kızın adı Nergis imiş. Kızın güzelliği dillere destanmış. Kervancı kızını el bebek gül bebek büyütürmüş. Bir gün kervancı İstanbul’a gidecekmiş. Kızına sormuş:\n\n— Kızım ben İstanbul’a giderim, söyle İstanbul’dan sana ne getireyim, demiş. Kızı:\n\n— Baba ben bir hocama soruyum, o ne derse bana onu getir, demiş.\n\nKız hocasına sormuş. Hocası orasının Semerkant’ını istemesini söylemiş. Kız da babasına söylemiş. Kervancı yola çıkmış, oraya varmış. Oraya varınca dönmüş, dolaşmış, esnafa sormuş.\n\nEsnaflar kervancıyı deli sanmış. Çünkü kervancının istediği sıradan bir şey değilmiş. Koskoca padişah imiş. Sonra kervancıyı sarayın önüne götürüp bırakmışlar.\n\nSarayın önünde iki taş varmış. Biri elçi taşı, diğeri yolcu taşı. Elçi taşının üzerine oturan padişahın misafiri sayılırmış, içeri alırlarmış. Yolcu taşının üzerine oturanlara da eğer fakirse saray gelirinden yardım edilirmiş. Kervancı ne istediğinden habersiz gelmiş, elçi taşının üstüne oturmuş. İçeri almışlar kervancıyı. Padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişah niçin geldiğini sormuş. Kervancı:\n\n— Padişahım benim bir kızım var. Semerkant ne ise ondan ister, demiş. Padişah yine sakin bir adammış. Adama, durumu belli etmeden bir bıçak, bir ip, bir de mektup vermiş. Mektubun içinde şunlar yazmaktaymış:\n\nİple asıl, bıçakla kesil,\n\nYerinen gök nasıl uzaksa,\n\nBenle sen de öyle uzağız,\n\nBen bir padişahım,\n\nSen de bir kervancı kızı olasın.\n\nKervancı mektubu ve diğerlerini&nbsp;alıp yola düşmüş. Kızına padişahın gönderdiklerini vermiş. Kız odasında yardımcısı ile duruyormuş. Mektubu okuyunca kız yardımcısına der ki:\n\n— Sen anama babama söyleme ben yola gidiyorum.\n\nArdından elbiselerini çıkarır. Erkek elbiseleri giyinip düşmüş Semerkant yoluna. Sarayın önüne gelince yolcu taşına oturmuş. Hademeler gelip bu kızı kaz çobanı olarak işe almışlar.\n\nPadişahın ablası Sultan Hanım, bahçede gezerken Nergis’i görür. Sultan Hanım kızı görünce kızın güzelliğine kanı kaynamış. Kızı kendisine hizmetçi almış. Bir gün padişah su istemiş. Sultan Hanım, kardeşine:\n\n— Gardaş iznin olursa yeni bir hizmetçi var, sana o su getirsin, demiş.\n\n&nbsp;Padişah izin vermiş. Sultan Hanım, Nergis’e padişah suyu içtikten sonra bardağı yere atıp kırmasını söylemiş. Padişahın annesinden kalma özel bir bardağı varmış. Sadece o bardakla su içermiş.\n\nNergis o bardakla suyu getirmiş, padişaha uzatmış. Padişah kızı görünce kızın güzelliğine hayran kalmış. Kız boşalan bardağı almış, götürürken yere atıp kırmış. Sultan Hanım kıza bakarak:\n\n— Nergis gözün kör ola, nasıl kırdın o bardağı. O ananım yadigârıydı, demiş. Padişah, Sultan Hanım’a çıkışmış:\n\n— Abla, bir bardak için kıza nasıl gözün kör olsun diyorsun, demiş. Yani padişah Nergis’e âşık olmuş.\n\nSultan Hanım padişahın bu sözlerine çok sevinmiş. Çünkü kardeşinin artık evlenmesini, mutlu yuva kurmasını çok istermiş. Nergis bu sözleri işitince padişahın kendisini beğendiğini anlamış. Nergis çok uyanık bir kızmış.\n\nErtesi gün padişah sarayın içinde dolanıyormuş. Niyeti Nergis’in kaldığı odayı bulmakmış. Nergis’i bahçede görmüş. Nergis selam vermiş. Padişah, Nergis’e nerde kaldığını sormuş.\n\nNergis padişaha ders vermek istemiş. Aslında odası tavan arasındaymış ama padişaha hamamda kaldığını söylemiş. Padişah böyle güzel bir kıza nasıl öyle kötü bir odayı layık gördüklerini anlamamış.\n\nAkşam olmuş. Nergis birkaç parça cam getirmiş, hamama serpiştirmiş. Hemen kimseye görünmeden odasına kaçmış. Padişah gece olunca kızın odası sandığı eski hamama gelmiş. Kimse görmesin diye ışıkları yakmamış. İçeri girince tüm camlar padişahın ayaklarına batmış, yere düşmüş vücuduna girmiş camlar.\n\nPadişahın her yeri kan içinde kalmış. Bağırınca herkes gelmiş, padişahın hâlini görmüş. Bu sırada Nergis ailesinin yanına yola düşmüş. Giderken de mektup bırakmış. İçinde:\n\nBen bir kervancı kızıydım,\n\nÖcümü aldım, giderim, yazmaktaymış.\n\nPadişah ve ablası Sultan Hanım mektubu görünce o kızın bir zaman önce gelen kervancının kızı olduğunu anlamışlar.\n\nSultan Hanım en iyi doktorları getirmiş, kardeşini iyi etmişler. Ama bu sefer de padişah hiç konuşmaz olmuş. Ablası anlamış ki padişah bu kızı çok sevmiş. Kardeşiyle konuşmuş, o kızın tüm yaptıklarına rağmen padişah Nergis’i hâlâ istermiş.\n\nSultan Hanım Nergis’e padişahın ileri gelenlerinden dünür yollamış. Nergis’in babası durumu kızına bildirmiş. Nergis de padişahı görür görmez âşık olmuş. Padişahın kendisini affettiğini öğrenince evlenmeyi kabul etmiş.\n\nPadişah ile Nergis evlenirler, bir de güzel oğulları olur. Mutlu yaşarlar. Bu masal da burada biter.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Kurukafa 2",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir&nbsp;köyde yaşayan bir oduncu varmış. Bu oduncu her gün ormana odun kesmeye gidermiş. Yine bir gün odun kesmeye giderken dağın tepesinden bir kuru kafa yuvarlanıp yanına kadar gelmiş. Ormancı da bu kuru kafayı alıp heybesine koymuş. Ağaçları kesip işini bitirdikten sonra eve gitmiş. Hanımı:\n\n— Bey, bugün ne kadar ağaç kestin, diye sormuş. Ormancı da:\n\n— İdare eder hanım, demiş. Hanım bugün ormana giderken, yolda bir kuru kafa gördüm, demiş. Hanımı da:\n\n— Hani nerede? Getir de göreyim, demiş. Ormancı da kuru kafayı getirip odanın ortasına koymuş. Hanımı:\n\n— Bey bu kuru kafayı neden getirdin ki, demesiyle birden kuru kafa konuşmaya başlamış:\n\n— Ben kuru kafa değilim. Ben de sizin gibi insanım, demiş. Ormancıyla karısı hayretler içinde kalıp, kuru kafaya:\n\n— Tamam. Bundan sonra, sana kuru kafa demeyiz. Gece olunca ormancıyla karısı, kendi aralarında konuşmaya başlamışlar ve şunları söylemişler. Ormancı, karısına:\n\n— Hanım zaten çocuğumuz olmuyor, ikimiz tek bu hayattan sıkılırız. Bu kuru kafaya bakalım, demiş. Hanımı da kabul etmiş.\n\nAradan yıllar geçmiş, bir gün kuru kafa padişahın kızına âşık olmuş ve onu kendisine istemelerini ormancıya söylemiş. Ormancı da:\n\n— Olur mu hiç padişah kızını bize verir mi, diye söylemiş. Kuru kafa:\n\n— Siz gidin bir isteyin verir, vermese de dünyanın sonu değil ya, demiş. Ormancıyla hanımı kızı istemek için padişahın huzuruna gelmiş. Ormancı söze şöyle başlamış:\n\n— Padişahım, hayırlı bir iş için huzurunuza geldik, demiş. Padişah:\n\n— Hoş geldin sefa getirdin, demiş. Ormancı şöyle devam etmiş:\n\n— Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kızınızı bizim oğlana istiyorum, demiş. Padişah da:\n\n— Kızım isterse neden olmasın, demiş. Kızını çağırmış ve teklifi kabul edip etmeyeceğini sormuş. Kız da:\n\n— Baba bu kuru kafayı ne yapayım, diye söylemiş. Bu sözleri duyan kuru kafa o kadar sinirlenmiş ki kendini sıkarak çatlayacak seviyeye gelmiş. Ormancı:\n\n— Oğlum, dünyanın sonu değil ya, sana başkasını isteriz, demiş.\n\nBu sözleri duyan kuru kafa kendini öyle bir sıkmış ki kuru kafa o anda iki parçaya ayrılmış. İçinden öyle bir delikanlı çıkmış ki oradakilerin hepsinin ağzı açıkta kalmış. İçinden çıkan delikanlı:\n\n— İşte o kuru kafanın içinde olan benim. Yıllarca bir kuru kafanın içinde yaşadım, demiş.\n\nOrada ikisi birbirini beğenip evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğünleri olmuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Zonguldak",
        "title": "Keloğlan İle Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Vaktin zamanında Keloğlan ile annesi yaşarmış. Bunlar çok fakirlermiş. Her gün ormana gidip odun getirir, yiyecek içecek ararlarmış. Bir gün karşılarına tilki çıkmış. Tilki Keloğlan ile annesine selam vermiş. Ve onlara:\n\n— Siz beni evinize götürün, ben sizi çok zengin ederim, demiş. Keloğlan buna inanmış. Fakat annesi inanmamış ve Keloğlan’a inandığı için çok kızmış. Keloğlan tilkiyi eve getirmiş. Tilki onlara:\n\n— Beni yıkayın ve suyumu dökmeyin, leğenin içinde kalsın, demiş.\n\n&nbsp;Keloğlan tilkinin dediğini yapmış ve sabah leğene baktığında leğenin altın ile dolu olduğunu görmüş. Bunlar çok zengin olmuşlar. Keloğlan evlenmiş ve üç tane oğlu olmuş. Tilki, Keloğlan’a:\n\n— Ben ölürsem sakın beni atma. Zembile koy ve tavana as, yoksa fakirleşirsin, demiş. Keloğlan:\n\n— Sen merak etme, demiş.\n\nKurnaz tilki bir gün ölü numarası yapmış, tilkinin öldüğüne inanan Keloğlan oğullarına:\n\n— Alın bunu, çöpe atın, daha işimize yaramaz, demiş.\n\nOğulları dediğini yapmış. Fakat tilki daha onlar gelmeden eve varmış. Keloğlan tilkiye yalvarmış, kendisini affetmesini, hata yaptığını söylemiş.\n\nGel zaman git zaman tilki gerçekten ölmüş. Keloğlan fakirleşmemek için tilkiyi zembile koymuş ve tavana asmış. Ancak daha önce tilkiyi çöpe attıran Keloğlan bunun cezasını çekmiş. Tilkinin ölüsü kokmuş, kurtlar düşmüş. Keloğlan’ı karısı ve çocukları terk etmiş. Keloğlan fakirleşmiş ve eskisi gibi yaşamaya başlamış.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Adıyaman",
        "title": "Hıyar Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, bir padişahın bir oğlu varmış. Padişahın oğlu her yeri aramış ama kendine göre bir eş bulamamış.\n\nBir gün gezerken bir hıyar tarlası görmüş. Bu hıyar tarlasından üç hıyar alıp birini soymuş. İçinden güzel mi güzel bir kız çıkıp dereye atlamış.\n\nİkincisini soymuş o da dereye atlamış, üçüncüsünü dereden uzak bir tarlada soymuş. Bunun içinden çıkan kızı tutmuş. Bu kızı çok güzel bulmuş. Onunla evlenmek istemiş. Kız da kabul etmiş.\n\nSaraya doğru yola çıkmışlar. Saraya yaklaştıklarında bir çeşmenin kenarından kızın bu şekilde şehre girerse ona göz değebileceğini düşünmüş ve kıza orada beklemesini, onun için saraya gidip at arabası getireceğini söylemiş. Kız da:\n\n— Eğil ağaç eğil, demiş ve önünde duran ağacın dalı eğilmiş. Ağacın üzerine çıkıp:\n\n— Doğrul ağaç doğrul, demiş ve ağaç doğrulmuş. Hizmetçi bir kız su doldurmak için çeşmeye gelmiş. Suda güzel bir yüz görmüş, önce bu yüzün kendine ait olduğunu düşünmüş. Ancak daha sonra suya yansıyan yüzün, ağacın dalındaki kız ait olduğunu anlamış. Oraya nasıl çıktığını sormuş, hıyar kız anlatmış her şeyi. Daha sonra çirkin hizmetçi kıza saçlarının arasında üç tel beyaz saç olduğunu ve bu üç saç teli koparılırsa kuş olacağını söylemiş.\n\nHizmetçi kız, padişahın oğluyla evlenebilmek için bu üç saç telini çekmiş ve hıyar kız kuş olup uçmuş. Üç gün sonra padişahın oğlu gelmiş. Hizmetçi kız:\n\n— Ben hıyar kızıyım, demiş, padişahın oğlu neden çirkinleştiğini sorunca:\n\n— Üç gün boyunca, sabahın sıcağını, akşamın soğuğunu yedim, demiş.\n\n&nbsp;Padişahın oğlu ileride tekrar eski hâline döner diye kızla evlenmiş. Ancak çirkinliği hep, devam etmiş.\n\nÇocukları olmuş. Hizmetçi kız, kuş olan hıyar kızını sarayın etrafında uçarken görüyormuş sürekli...\n\nBu durumdan rahatsız olan hizmetçi kız, padişahın oğluna kuşu vurdurmuş. Kuşun kanı her yere akmış ve bu kanın olduğu yerden çok güzel bir selvi ağacı büyümüş. Bundan da rahatsız olan hizmetçi kız padişahın oğluna:\n\n— Bu ağcı kes evimizin kapısına eşik, çocuğumuza beşik yap, demiş. Padişahın oğlu bunu da yerine getirmiş.\n\nAğaçtan kalan odun kırıntılarını da fakir, yaşlı ve yalnız yaşayan bir kadına vermiş. Kadın dilenci bu kırıntıları götürüp evinin bir köşesine koymuş. Dışarı çıkmış ve eve her geldiğinde evin her yerinin temizlenmiş, yemeklerin pişirilmiş olduğunu fark etmiş.\n\nBir gün evden çıkmış gibi yaparak kapının arkasına saklanmış, hıyar kızı ortaya çıkınca onu yakalamış. Hıyar kız başından geçenleri anlatmış.\n\nPadişahın oğlu kışları askerlerin atlarını beslemeleri ve yaza hazırlamaları için köylüye dağıtırmış. Hıyar kızı dağıtılan atlardan birini almasını söylemiş yaşlı kadına. O da istemiş ama fakir olduğu ve atı besleyemeyeceği düşünüldüğü için her gidişinde reddedilmiş. Kadının ısrarlarına dayanamayan padişahın oğlu kadına cılız bir at vermiş.\n\nBu atı hıyar kız beslemiş. Yaz geldiğinde atlar toplanmış. İhtiyar kadın atı geri vermek için padişahın oğluna getirdiğinde herkes çok şaşırmış. Çünkü at o kadar güzel olmuş ki kimse attan gözünü alamamış. Padişahın oğlu yaşlı kadına:\n\n— Bu atı sen beslemiş olamazsın. Kim yaptı bunu, demiş.\n\nYaşlı kadın olanları anlatmış. Bunun üzerine hıyar kızın yanına giden padişahın oğlu olanları bir de hıyar kızdan dinlemiş ve hizmetçi kızı kovmuş, hıyar kızla evlenmiş. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Alicik ile Cadı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berberken ben annemin beşiğini tıngır, mıngır sallarken; köyün birinde Alicik adında bir çocuk varmış. Annesi Alicik ile eşine azık gönderecekmiş. Annesi Alicik’e külden eşek yapmış. Yalnız:\n\n— Oğlum eşeği çü çü diye süreceksin, eşeğe çüş dersen yıkılır, demiş.\n\nAlicik eşeğe binmiş eşeğe, yanlışlıkla çüş demiş, eşek yıkılmış. Tekrar eve gelmiş, annesi yine eşek yapmış. Alicik “çü çü çü” diye tarlaya varmış. Tarlaya varınca eşeğe çüş demiş ve eşek yıkılmış. Babasıyla yemek yerken Alicik babasına çit süreceğim demiş. Babası demiş ki:\n\n— Sarı öküz pislerse altında kalırsın, demiş.\n\nAlicik ısrar etmiş. Alicik tarla sürerken öküzün pisliğinin altında kalmış. Babası Alicik’i aramış bulamamış ve gittiğini sanmış. Kargalar pisliği deşince Alicik kurtulmuş.\n\nAlicik eve giderken yolu kaybetmiş. Bir ağacın altında oturmuş. Ağaçtan meyve yemek için ağaca çıkmış. Daha sonra ağacın altına cadı oturmuş. Cadı, Alicik’i görmüş. Ve Alicik’i yakalamış. Onu torbaya koyup sırtlanmış. Epey yol aldıktan sonra bir ağacın altına oturmuş. Alicik cebinden bıçağı çıkarmış ve torbadan kurtulmuş. Alicik sonra armut ağacına çıkmış.\n\n&nbsp;O sırada cadı Alicik’i tekrar yakalamış ve evine getirmiş. Alicik’i kafese kilitlemiş. Her gün gelip gidip Alicik’e yemek verirmiş, şişmanlamasını istermiş. Çünkü onu yiyecekmiş. Alicik yine fırsatını bulup kaçmış ve tavana çıkmış. Cadı, Alicik’e nasıl çıktığını sormuş.\n\nAlicik fincanı fincanın üstüne koyarak çıktığını söylemiş. Cadı fincanı fincanın üstüne koyup çıkmaya çalışırken fincanlar kırılıp cadı düşmüş.\n\nCadı tekrar Alicik‘e sormuş. Alicik ise demiri kızdırıp poposuna basarak çıktığını söylemiş. Cadı bunu denerken ölmüş.\n\nBu olaydan sonra aşağı inmiş. Cadının hazinesini ve değerli eşyalarını alarak evinin yolunu tutmuş. Eve ulaşmış, annesiyle babası yemek yiyorlarmış. Babası Alicik’in yanlarında olmasını istemiş. Tam o sırada Alicik içeri girmiş. Ve ailesiyle birlikte mutlu ve mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Efe Osman",
        "text": "EFE OSMAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken köyün birinde Osman adında bir berber yaşarmış. Bu berber her şeyden korkarmış. O kadar korkakmış ki; müşterileri tıraş ederken korkusundan eli titrer ve yaralarmış. Bu nedenle zamana hiç müşteri gelmez olmuş. Berber de dükkânı kapatmış. Uzun bir süre gezmiş. Aradan zaman geçmiş ve Osman:\n\n— Bakayım dükkân ne alemde, diyerek dükkânı açmış.\n\nTıraş tasının içinde bir fare görmüş. Berber fareyi tek hamlede öldürmüş. Kendi kendine:\n\n— Vay be! Bir yumrukla aslan devirir, bir sillede kırk can yakar. Bana derler Efe Osman, demiş.\n\nBunun üzerine demirciye gitmiş, bir kılıç yaptırmış. Kılıcın üzerine de “Bir yumrukta bir aslan devirir, bir sile de kırk can yakarım. Bana derler Efe Osman.” yazdırmış.\n\nKılıcını almış, atına binerek geziye çıkmış. Üç gün üç gece gittikten sonra dinlenmek için bir çayırlığa gitmiş. Atını kösteklemiş, kılıcını da başucuna dikip yatmış.\n\nÇayırın sahipleri de üç kardeş oluyorlarmış ki o civarda herkes onlardan korkarmış. Sabah bu üç kardeş hava almak için dışarı çıktıklarında Osman’ı görmüşler ve merak edip yanına gelmişler. Niyetleri Osman’ı dövmekmiş ama kılıcın üzerindeki yazıyı okuyunca korkmuşlar.\n\nO sırada Osman uyanmış. Bu üç kardeş korkularından ne yapacaklarını şaşırmışlar ve Osman’ı eve davet etmek için geldiklerini söylemişler. Osman iki gün kalmış, üç gün kalmış...\n\nKardeşler adamın gitmeye niyeti olmadığını anlamışlar. Korkularından kovamamışlar da. Kendi aralarında anlaşıp, kız kardeşlerini Osman’a vermişler. Kısa sürede Osman’ı damat olarak benimsemişler. Gittikleri yerlerde Osman’ı övüp, namını tüm çevreye yaymışlar. Herkes Osman’ın gücünden bahseder olmuş. Halbuki Osman çok korkakmış. Korkusundan geceleri tek başına tuvalete bile gidemezmiş, bir bahane bulur eşini yanında götürürmüş.\n\nBir gün ülkede savaş çıkmış. Padişah, Osman’a haber göndermiş ve savaşa katılmasını istemiş. Bu haber üzerine Osman korkarak padişahın yanına gitmiş. Kendi atını kendi seçmesi şartıyla savaşa katılacağını belirtmiş. Padişah kabul etmiş. Osman’ı ahıra götürüp at seçtirmişler. Osman:\n\n— Ne de olsa hızlı koşamaz, ben de kaybetsem suçu atın üzerine atarım, düşüncesiyle ahırdaki en yaşlı, en zayıf atı seçmiş. Padişah kendi kendine:\n\n— Allah Allah attan da anlıyor. Rahmetlik babam da savaşa bu atla gitmemizi vasiyet etmişti, demiş.\n\nAtı Osman’a vermişler. Savaş başlamış. At bando seslerinin duyunca heyecanlanmış ve hızlanmış. Osman düşmemek için altından geçtiği bir ağacın dalına asılmış. Dal kırılmış ve Osman’ın elinde kalmış. Karşıdaki düşman Osman’ı görünce:\n\n— Adamdaki cesarete bak! Sadece bir dalla savaşa gelen kişiyle biz nasıl baş ederiz, düşüncesiyle kaçmışlar. Kaçamayanları da at tepeleyerek öldürmüş. Osman geri dönmüş ve düşmanı hallettiğini söylemiş. Bunun üzerine padişah, Osman’ın adına eğlenceler düzenlemiş ve ödül olarak bir heybe altın vermiş. Osman’ın namı daha da artmış.\n\nGünlerden bir gün başka bir padişah haber göndermiş. Bir aslanın her gün bir askerini yediğini, aslanla başa çıkamadıklarını bildirmiş ve yardım etmesi için Osman’ı çağırmış. Osman telaşlanmış.\n\n— Diğerinden şans eseri kurtuldum ama bundan nasıl kurtulurum, demiş kendi kendine.\n\nÇaresi yok, gitmek zorunda kalmış. Padişahın huzuruna çıkmış. Aslanın her gün hangi taraftan geldiğini sormuş ki o ters taraftan gidip aslanı bulamadığını bahane edecekmiş.\n\nAslanın her gün akşama doğru güneyden geldiğini öğrenmiş. Osman aslanı aramaya çıktığını söyleyip özellikle kuzeye gitmiş. Aksine aslan da o gün kuzeyden gelmiş.\n\nOsman aslanı görünce kaçmaya başlamış. Bir ağaca tırmanmış. Aslan ağacın kökünü eşe eşe ağacı devirmiş. Ağaç aslanın üzerine devrilmiş ve aslan dallar arasına sıkışmış. Osman da aslanın üzerine düşmüş. ”Fırsat bu fırsat” diyerek aslanın kulaklarından tutmuş. O sırada oradan geçen askerler Osman’ın aslanı yakaladığını söylemişler. Padişah, Osman’a çok teşekkür etmiş ve bir heybe altın verip göndermiş. Bütün bu olaylardan sonra hanımı sessizliğini bozup sormuş:\n\n— Bey! Sen çok korkaktın, bensiz su dökmeye bile gidemezdin. Nasıl oluyor da bunca kahramanlıkları yapıyorsun? Osman cevap vermiş:\n\n— Ohoooo! Ben senin gibi kaç hanım alıp boşadım. Kendi dengimi arıyorum da ondan, demiş.\n\nBu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Adıyaman",
        "title": "FAKİR",
        "text": "Zamanın birinde bir fakir adam yaşarmış. Çalışarak kazandığı gününü geçirmeye ancak yetişiyormuş. Kış ayı gelip çatmış, kar yağmaya başlamış. Adam işe gidemediği için karısı ve çocukları aç kalmış.\n\nAdamın iki oğlu babasına eve ekmek getiremediği için surat asmışlar. Adam köyün üst tarafındaki mağaraya gitmiş. Mağaranın içine kar yağmadığını görünce eve geri dönmüş ve karısına:\n\n— Hanım bak, Allah kendi evine kar yağdırmamış, gidip ona tuzak kuracağım, demiş.\n\nKarısı oranın mağara olduğunu, Allah’ın evi olmadığını söylemiş ama kâr etmemiş. Adam kapanı alıp mağaraya gitmiş. Kapanı kurup eve gelmiş. Bunun üzerine Tanrı, Cebrail aleyhisselama oraya gidip bir elbise parçasını kapana kaptırmasını söylemiş. Daha sonra:\n\n— Adam gelince sor. Helal mi, haram mı kazanmak istersin. Helal derse ona bir kuş ver ve o kuşun yumurtasını götürüp satsın. Onun parasıyla ailesini geçindirsin. Haram derse, ruhunu al gel, demiş.\n\nKöylü mağaraya gelmiş ve kapandaki elbise parçasını görünce korkmuş. Cebrail aleyhisselam adamdan, kendisini kurtarmasını istemiş. Fakat adam:\n\n— Seni kurtarırsam beni öldürürsün, demiş. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam sormuş:\n\n— Helal mi haram mı kazanmak istersin? Adam “helal” cevabı verince, adama kuşu vermiş ve onun yumurtasını satıp ailesinin geçimini bununla sağlamasını tembihlemiş. Adam bu kuşu alıp eve gelmiş.\n\nBundan böyle bu adam her gün bu kuşun yumurtasını almış ve pazarda bir tüccara yirmi beş kuruşa satmış. Adam öyle zamanla zengin olmuş.\n\nBir gün hanımına hacca gideceğini söylemiş. Adam hacca gitmiş ve geri dönmemiş. Kocası gittiğinden beri karısı kuşun yumurtasını pazara götürüp o tüccara satarmış.\n\nKadın adama ilgi duymaya başlamış. Bir gün adamın kendisiyle evlenmesini istemiş. Bunun üzerine tüccar bir şartının olduğunu söylemiş. Tüccar:\n\n— Bu yumurtayı yapan kuşu kesip kuşun yüreğini ve kafasını pişirip getirirsen, seninle evlenirim, demiş.\n\nBu kadın gider tüccarın istediği gibi kuşu kesip kafasını ve yüreğini pişirmiş. Çocukları gelip o kuşun pişirilen kafasını ve yüreğini yemişler.\n\nBunun üzerine kadın, paniğe kapılmış, ne yapacağını bilememiş. Tutar bir tosbağa yakalayıp onun yüreğini ve kafasını pişirir ve tüccara götürmüş. Tüccar, kadına:\n\n— Sen kimi kandırıyorsun? O yumurta kuş yumurtasıydı, sen ise bana tosbağanın kafasını ve yüreğini pişirip getirdin. Seninle evlenmeyeceğim, demiş.\n\nKadın yaptığından dolayı çok üzülmüş ve bundan sonraki hayatını sefalet içinde geçirmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Tilkinin Sonu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken ormanın içinde ağaca yuva yapmış bir çift Zümrütü Anka kuşu yaşarmış. Bunların yavruladığı hiçbir kuş yaşamamış. Bu yüzden nesillerini devam ettirememişler. Çünkü ne zaman bir kuş yavrulasa tilki ağacın altına gelir:\n\n— Ooo Zümrütü Anka kuşu nasılsın?\n\n— İyiyiz tilki kardeş.\n\n— Hele yavrularından at aşağıya da karnımızı doyuralım, dermiş.\n\nKuşu üzük büzük yavrularını tilkiye verirmiş. Yine bir gün yavrusu olduğunda Zümrütü Anka kuşu düşünüp durur. Böyle düşünürken akbaba görür:\n\n— Hayırdır kuş kardeş, neyin var? Niye böyle düşünüyorsun, demiş.\n\n— Sen miydin? Kuşların babası. İşte durum böyle böyle. Ben ne yapayım da bu yavrularımı kurtarayım, demiş.\n\n— Yahu sen onu niye düşünüyorsun? Sen çağır onu buraya, o gününü görür. Verme sen yavrunu.\n\n— Yahu nasıl olur? Yukarı çıkar alır.\n\n— Yahu sen deli misin? Çıkamaz! Neyse bir gün gelmiş tilki ağacın altına:\n\n— Kuş kardeş, nasıl? Yavru var mı? At da doyuralım karnımızı, demiş.\n\n— Olmaz! Artık bitti. Vermeyeceğim yavrumu.\n\n— Bak kuş kardeş, beni sinirlendirme. Ben sinirlenince nasıl kötü olduğumu biliyorsun.\n\n— Veremem! Bitti artık. Tilki ağaca tırmanır. Yarısına kadar çıkar, geri düşer. Bu böyle sürüp gider, çıkamaz.\n\n— Peki söyle. Bu aklı kim verdi ağam?\n\n— Aha yukarı bak! Orada akbabayı görür:\n\n— Ey akbaba kardeş! Biz senin işine karışıyor muyuz da sen bizim işimize karışıyorsun?\n\nAkbaba bu lafa dayanamaz, aşağıya iner, boynundan sıkar tilkiyi yukarı çıkartır.\n\n— Söyle bakalım tilki, aşağıyı nasıl görüyorsun?\n\n— Baklava tepsisi kadar. Biraz daha yukarı çıkarır.\n\n— Şimdi nasıl görüyorsun?\n\n— Tabak kadar. Biraz daha çıkarır.\n\n— Peki şimdi?\n\n— Valla iğne ucu kadar, der.\n\nTilki ve yerin yedi kat yukarısından atar tilkiyi aşağı akbaba.\n\nTilki bir çobanın önüne düşer ve çoban korkudan bayılır. Tilki de çobanın abasını giyer. Kırk tane koyunu kuzuyu yer. Köylü kurdun yaptığını sanır. Kurt bunu duyar ve kedini aklamaya çalışır.\n\nMağaranın birine gelir ki, bütün ölen koyun ve kuzuların postunu yere sermiş oturmuş tilki. Öleceğini anlayınca:\n\n— Gel sana ziyafet vereyim öteki mağarada, der. Tam çıkarken kurdun kuyruğunu kopartır. Kaçar gider.\n\nKöylü en sonunda anlamış tilkinin yaptığını. Tilkiyi yakalarlar. Tilki:\n\n— Beni bırakın, size bir çuval altın vereyim.\n\n— Tamam, demişler. Böylelikle kaçmış tilki. Köylüye haber gelir, tabii ne altın var ne başka bir şey!\n\nDinledin mi tilki emminin destanını?\n\nAldı kaçtı, koydu, gitti köylü emminin postalına,\n\n“Hıh” deyip baktınız bir tilki,\n\nTüfeğiniz olsaydı vururdunuz belki,\n\nPazar yerinde satılan kürkü,\n\nParanız olsa alırdınız belki,\n\nEy! Hak hak!\n\nŞunlara bir çuval altın bırak,\n\nYarısı iri, yarısı ufak,\n\nHamallığını da ayrı bırak,\n\nDüüüt!\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Manisa",
        "title": "Nohut Hasan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Pireler berber iken, develer tellal iken, dedem ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken köyün birinde çocuğu olmayan bir kadın ve bunun kocası yaşarmış. Kadın, çocuğunun olmasını çok istermiş.\n\nGünlerden bir gün hocaya gitmeye karar vermişler. Hoca bu kadın ile kocasını okuyup üflemiş, bir de bir urup nohut getirmelerini istemiş. Hoca nohutları da okuyup üflemiş. Aradan aylar geçmiş. Kadının bir sürü çocuğu olmuş. Kadın bunlarla bir türlü baş edemiyormuş. Kadın ne yaparsa yapsın, çocuklar yiyip bitiriyormuş.\n\nBir gün kadın ekmek yapıyormuş. Kadın hamuru minetlere* bırakmış. Kadın mineti fırına indirdiğinde çocuklar kalan hamuru yiyip bitirmişler. Kadın:\n\n— Bıktım artık sizden, demiş. Çocukların hepsini kovalamış. Sonra ekmeği pişirmiş.\n\nKadının kocası tarlada çift sürüyormuş. Kadın kocasına azık götürecekmiş. Azığı götürecek kimse olmadığından:\n\n— Keşke birini bıraksaydım, demiş. O arada Nohut Hasan adlı çocuk saklandığı yerden çıkıp:\n\n— Ben buradayım, demiş. Azıkları Nohut Hasan’ın eline vermiş. Çocuk tarlanın yolunu tutmuş. Tarlanın başına varmış. Babasına azığını vermiş. Babası karnını doyurmuş.\n\nGünlerden bir gün Nohut Hasan ava çıkmış. Avdayken kaybolmuş. O arada çalılıklarda yolunu ararken ses duymuş. Sesin geldiği yöne gitmiş. Bakmış ki iki tane kız çocuğu ekmek pişirmek için odun götürüyor. Bunlar kötü kötü konuşuyorlarmış. Nohut Hasan odunların arasına girmiş. Kızları kavga ettirmek için odunların arasından çimdiklemeye başlamış. Kızlar birbirlerine laf atışa atışa evlerine varmışlar.\n\nNohut Hasan gizlice abdestlikteki kaşıklığın içine girmiş. Akşam yemeği vakti gelmiş. Anne küçük kızı kaşık almaya göndermiş. Küçük kız kaşık almaya gitmiş, elini kaşıklıktaki bir şey çimdiklemiş. Geri dönmüş:\n\n— Anne beni bir şey çimdikledi, demiş.\n\nAnne büyük kızı göndermiş. Onun elini de bir şey çimdiklemiş. Ana kızlarına kızmış.\n\n— Beceriksiz kızlarım benim. Bir kaşığı getiremediniz, demiş. Sonra kaşığı anaları alıp getirmiş, yemeği yemişler.\n\nYatma vakti gelmiş. O gece de misafir bir adam varmış. Hep dedikodu yapmışlar. Nohut Hasan yaptıkları dedikoduları duymuş.\n\nAdamlar beraber yatmışlar, kızlar beraber yatmışlar ve anneleri ayrı yatmış. Nohut Hasan da avluda bağlı olan bir keçiyi kesmiş. Bağırsaklarını iki kızın arasına koymuş. Dalağını ocaklığa gömmüş. Altına bir kazık çakıp üstüne de bir tokmak bağlamış. Erkeklerin de bıyığını katranla yapıştırmış.\n\nSabah olmuş, güneş doğmuş. Erkek adam “bıyığımı bırak” diye; kızlar da “sen doğurdun, ben doğurdum” diye kavga ediyorlarmış. Kızların anaları da ocak yakmaya varmış. Ocağı üflediğinde dalak patlamış, yere oturduğunda kazık batmış, yukarı kalktığında ise tokmak vurmuş. Nohut Hasan ortalığı birbirine katmış.\n\nDaha sonra buradan kaçmış. Gece geze anasını babasını bulmuş, yaşayıp gitmişler.\n\n*minet: Pişirilecek ekmek hamurlarının konulduğu göz göz tahta kalıp.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Kurdun Hacca Gidişi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal, pireler berber ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...\n\nVakti zamanında kurdun biri, hacca gitmeye niyetlenmiş. Düşmüş yola... Yolda koyunla karşılaşmış. Koyun:\n\n— Nereye gidiyorsun kurt kardeş? Kurt:\n\n— Hacca gidiyorum. Koyun:\n\n— Ben yemezsen ben de geleyim. Devam etmişler yola... Keçi ile karşılaşmışlar. Keçi:\n\n— Nereye gidiyorsunuz ikiniz birlikte? Koyun ile kurt:\n\n— Hacca gidiyoruz. Keçi:\n\n— Kurt kardeş, beni yemezsen ben de geleyim. Kurt:\n\n— Yok yemem, gel, demiş. Yine devam etmişler yola... Bu sefer eşekle karşılaşmışlar. ­Eşek:\n\n— Hayırdır? Nereye böyle, demiş. Kurt, koyun ve keçi:\n\n— Hacca. Eşek:\n\n— Kurt kardeş, beni yemezsen ben de geleyim. Kurt:\n\n— Yemem gel. En son atla karşılaşmışlar. At:\n\n— Nereye gidiyorsunuz? Kurt, koyun, keçi ve eşek:\n\n— Hacca gidiyoruz. At:\n\n— Kurt kardeş, beni yemezsen ben de geleyim. Kurt:\n\n— Yemem. Gel.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, kurdun karnı acıkmış. Kurt:\n\n— Koyun kardeş. Ben biraz acıktım, seni yiyeceğim, demiş. Koyun:\n\n— Dur! Ben köyde ağanın koyunuydum. Çok güzel oynardım. Sana da oynayayım. Ondan sonra ye, demiş. Koyun ortada oynamaya başlamış. Bir fırsatını bulup kaçmış. Bu sefer kurt:\n\n— Keçi kardeş, seni yiyeceğim, demiş. O da bir bahane öne sürüp kurtulmuş. Biraz daha gitmişler. Kurt bu sefer eşeği yemek istemiş. Eşek:\n\n— Ben ağanın eşeğiydim. Döşekte otururdum. O döşeği alıp geleyim de öyle ye, demiş.\n\nEşek de kurtulunca kurt atı yemek istemiş. At, hac arkadaşı olduklarını, bu yüzden onu yiyemeyeceğini söylese de kurt ikna olmamış. At:\n\n— O zaman benim nalımın altında bir ayet yazılı, gelip onu, oku beni öyle ye. At ayağını kaldırmış. Kurt tam okurken at bir tekme atmış, kurt oracıkta bayılmış. At da onu bu şekilde bırakmış, çekip gitmiş. Böylece kurt da arkadaşlarına&nbsp;hile yapmanın bedelini ödemiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Kahramanmaraş",
        "title": "DELİ MEMMET",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Derken evvel zaman içinde bir Memmet varmış. Ona herkes “deli” dermiş.\n\nBu Memmet dediğini yaparmış, ne derse o dediğinden bir milim bile şaşmazmış. Zaten köylü de bu yüzden deli dermiş.\n\nGünlerden bir gün Memmet’in annesi hasta olmuş. Annesi:\n\n— Oğlum, eğer öküzü kesip bana yedirirsen iyileşirim, demiş. Deli Memmet bakmış annesi iyi hasta, teklifi kabul etmiş.\n\n— Anne bak, keser öküzü yediririm sana. Yalnız, iyileşirsen sabana seni koşarım, demiş. Annesi çaresizlik içinde ileriyi düşünmeden bu isteği kabul etmiş.\n\nAradan zaman geçmiş, anne öküzü yemiş ve iyileşmiş. Bahar gelmiş. Deli Memmet:\n\n— Anne hadi çift sürmeye gidiyoruz, demiş. Annesini de almış, gitmiş tarlaya, çifti sürmeye başlamış. Oradan bir adam geçiyormuş. Bakmış, duruma çok şaşırmış. Gelmiş Memmet’e:\n\n— Ne yapıyorsun, demiş. Memmet de olanı biteni anlatmış. Adam ilerideki köyün ağasıymış.\n\n— Bak! Şu gördüğün sığırlar benim. Gel, sana bir hayvan vereyim, demiş. Tutmuş Memmet’i götürmüş.\n\n— Bak! Şu tepedeki boğa, al senin olsun, demiş.\n\nTabii bu boğa çok deli bir boğaymış. İpe sapa gelmezmiş. Bizim Memmet uzun kovalamacadan sonra bu boğayı tutmuş. Eve zar zor götürmüş. İyice bağlamış. Akşam üstü gelip bir bakmış ki hayvan yorgunluğu geçince iyice kudurmuş.\n\nTabii hayvan deliyse bizim Memmet boğadan iki kat daha deliymiş. Memmet boğaya az ot vermiş. Günlerce aç bırakmış. Az su vermiş, susuz bırakmış. Tabii boğayı evcilleştirmiş. Boğa artık çifte koşuluyormuş.\n\nAğa bunu görmüş, çok hayret etmiş. Ağa bu adama kızını da vermiş. Ağanın kızı öyle tembelmiş ki dillere destanmış.\n\nDeli Memmet kızı isteyerek almasa da, almış bir kere. Kızı eşeğe bindirmiş, yola koyulmuş. Yolda giderken eşek tökezlemiş. Deli Memmet:\n\n— Bak bir daha tökezlersen kulağını keserim, demiş eşeğe.\n\nEşek laftan ne anlasın, bir daha tökezlemiş. Mehmet tutmuş eşeğin kulağının birini kesmiş. Memmet, öbür kulağını da kesmiş. Eşek bir daha tökezleyememiş. Bunu gören ağa kızı bayağı şaşırmış.\n\nEve gelmişler. Bir gün, iki gün, üç gün geçmiş, kız yer içer yatar olmuş. Memmet demiş ki:\n\n— Bundan sonra iş görmeyene aş da yok. Akşam gelmiş, annesine sormuş.\n\n— Kim ne iş gördü? Annesi:\n\n— Oğlum her işi ben gördün, demiş. Kıza akşam yemek vermemiş. İkinci gün gelmiş:\n\n— Kim ne iş gördü? Annesi:\n\n— Gelin bir odayı süpürdü, ben de geri kalan her işi gördüm, demiş. Deli Memmet:\n\n— Öyle mi? O zaman ona bir odalık az bir yemek ver, demiş. Bir gün sonra yine gelip sormuş Deli Memmet:\n\n— Kim ne kadar iş gördü? Annesi:\n\n— Valla oğlum gelinim maaşallah her işi gördü, demiş. Memmet:\n\n— Öyleyse gel, otur, bizimle beraber ye, demiş. Kız iyice düzelmiş.\n\nBir gün kızın babası gelmiş. Kızım öldü mü kaldı mı bir göreyim diye düşmüş yollara. Gelmiş bir de bakmış ki, kızı oradan oraya koşuyor, hiç boş durmuyor. Durmadan çalışıyor.\n\n— Kızım ne oldu sana? Sen iş yapmazdın, demiş. Kızı:\n\n— Baba, Deli Memmet iş yapmayana yemek vermiyor. Al şu sarımsakları soy da akşama aç kalma, demiş. Çok geçmeden Deli Memmet gelmiş. Bir bakmış ki ağa sarımsak soyuyor.\n\n— Ne yapıyorsun ağam sen soyma. Ağalar sarımsak soyar mı hiç?\n\nAğa bu duruma çok sevinmiş. Neyi var neyi yok hepsini Deli Memmet’e vermiş. Memmet zengin olmuş ama yine de annesi hariç, iş görmeyene yemek vermiyormuş. Yalnız Memmet, ağa olduktan sonra köylü gün görmüş rahata kavuşmuş. Herkes bolluk içinde yaşamaya başlamış.\n\nDeli Memmet, annesi ve karısı, rahat biçimde yaşamış, ömürleri boyunca mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Bozulmayan Yazgı",
        "text": "Vaktiyle memleketin birinde zulmüyle ünlü bir padişah varmış. Padişah bir gün evanesiyle birlikte seyre çıkmış. Gezerken nehrin kenarına oturmuş, kâğıda bir şeyler yazan ve bu kâğıtları nehre atan bir adam görmüşler. Padişah kâğıtlara ne yazdığını ve niçin nehre attığını sormuş, adama. Adam:\n\n— Bana bu dünyada yazıcılık görevi verildi. İnsanların kaderini yazarım. İnsanlar ak yazı, kara yazı der; kaderlerini yaşarlar, demiş.\n\nPadişahın da bir yaşlarında kızı varmış. Merak etmiş ve adama kızının kaderini sormuş. Adam padişahın kızının falan beldede dana çobanıyla evleneceğini ve sefil bir hayat süreceğini, anacak çok mutlu olacağını söylemiş.\n\nBunu duyan padişah kızının bir dana çobanının oğluyla evlenemeyeceğini söylemiş ve yazıcıdan bu yazıyı silmesini istemiş. Yazıcı adam, bu yazıyı silmesinin mümkün almayacağını söylemiş. Padişah sinirlenerek bu yazıyı sileceğini söylemiş ve sarayına dönmüş.\n\nSaraya döner dönmez, dana çobanını yanına çağırtmış ve oğlunu kendisine satmasını istemiş. Dana çobanı ise tek oğlunu satmak istememiş; fakat çocuğunun iyi yaşaması için onu padişaha satmaya karar vermiş.\n\nÇocuğu satın alan padişah, adamlarına çocuğu nehre atmalarını emretmiş. Adamlar dayanamadıkları için çocuğu tahtaya sararak nehre bırakmışlar.\n\nO sırada nehirde avlanan bir balıkçı çocuğu bulmuş. Balıkçı, çocuğu olmadığı için sevinerek nehirde bulduğu çocuğu evine götürmüş. Balıkçı ve karısı çocuğa Ali ismini koymuşlar ve sevgiyle büyütmüşler Ali’yi. Aradan yıllar geçmiş ve Ali büyümüş. Padişahın kulağına nehre attığı çocuğun yaşadığı haberi gelmiş.\n\nAdamlarıyla balıkçıyı yanına çağırtmış, balıkçıya; Ali’yi saraya hizmetkâr olarak almak istediğini söylemiş. Balıkçı ise bu isteği çaresiz kabul etmiş.\n\nPadişah Ali’yi öldürmesi için başka bir beldede yaşayan oğlu Mehmet’e bir mektup yazmış. Mektubunda:\n\n— Oğlum Mehmet, Allah bacın Dilruba’yı falan beldedeki dana çobanının oğluna yazmış. Ben kader yazıcısıyla konuştum, ‘Bu yazıyı bozarım’ dedim. ‘Ben yazayım da sen bozarsan boz.’ dedi. Bir padişahın damadı saraya yakışır olmalı, demiş ve Ali’nin ölüm emrini yazıp mektubu göndermiş.\n\nAli, ölüm fermanını götürdüğünü bilmeden gece gündüz yol gitmiş. Padişahın oğlunun yaşadığı beldeye varmış. Vakit gece olduğu için kimseyi uyandıramamış.\n\nSabah olmuş ve Dilruba ağabeyinin sarayında uyanmış, odasının penceresinden dışarıyı seyretmeye başlamış. Dışarıda havuz başında ayın dördü gibi bir delikanlının uyuduğunu görmüş. Kız kavuz başına inmiş ve delikanlının elindeki mektubu açıp okumuş. Mektupta babasının, kaderindeki delikanlı olan Ali’nin öldürme emrinin ağabeyine verdiğini öğrenmiş. Dilruba delikanlıya âşık olmuş. Mektubu alıp yırtmış ve babasının ağzından:\n\n— Oğlum Mehmet; Allah’ın emriyle bacın Dilruba bu delikanlıya verildi. Kırk gün kırk gece toy düğün kurasın, bacınla bu delikanlıyı evlendiresin, yazmış ve mektubu tekrar Ali’nin cebine koymuş.\n\nAli uyanmış ve mektubu padişahın oğlu Mehmet’e vermiş. Mehmet, mektupta yazıldığı gibi kırk gün kırk gece toy düğün kurmuş ve Dilruba’yı Ali’yle evlendirmiş.\n\nPadişah oğlunun yanına gelmiş ve öldürülmesi için emir verdiği Ali’nin kızıyla evlendirildiğini görmüş. Mehmet’in yanına varıp emrinin neden yerine getirilmediğini sormuş. Mehmet ise mektupta yazıldığı gibi kırk gün kırk gece düğün kurarak bacısını Ali ile evlendirdiğini söylemiş. Padişah, oğluna mektubun doğrusunu söylemiş.\n\n— Bu işi yine bozacağım, demiş. Dilruba babasının söylediklerini duymuş ve babasını takip etmeye başlamış.\n\nPadişah planını kurmuş ve oğluna anlatmış. Beldede bulunan külhancıya gitmiş ve bir adam göndereceğini söylemiş. Külhancılara, adam gelip size ne yaptınız diye soracak, siz de onu dinlemeden külhana atıp yakacaksınız, demiş.\n\nPadişah saraya dönerek Ali’yi külhancılara gönderiyor. Babasının planını bilen Dilruba, Ali’yi bir yere saklamış. Padişah da Ali’nin öldüğünü düşünerek erkenden külhancılara varmış. İçeri girince külhancılara ne yaptınız diye sormuş. Padişahı tanımayan külhancılar, padişaha iyi davranmamışlar.\n\nPadişah kendi yaptığı fenalığın kurbanı olmuş. Ama yine yazgı bozulmamış. Dilruba ve Ali mutlu, mesut evliliklerine devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Saadet Pehlivan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar bir yörede yaşayan dul bir kadın ve kadının küçük oğlan çocuğu varmış. Birlikte bir evde yaşıyorlarmış.\n\nKadın oğluna herhangi bir kötülük yapılmasın diye evin tüm pencerelerini kapatmış, küçücük bir pencere bırakmış. O camı da güneş ışığı ve ses girmesin diye isle sıvamış. Bu şekilde aradan yıllar geçmiş, oğlu büyümüş, genç bir delikanlı olmuş.\n\nBir gün, delikanlı yemek yerken, yemeğin içinden çıkan kemiği alıp fırlatmış. Tesadüfen kemik camı kırmış ve içeriyi güneş ışığı sızmış. Delikanlı şaşırmış. Annesine bunun ne olduğunu sormuş. Annesi, içeri sızan şeyin güneş ışığı olduğunu söylemiş.\n\nO esnada, delikanlının kulağına davul sesi gelmiş. Delikanlı, ısrarla bunun ne olduğunu sorunca; annesi bunun davul sesi olduğunu söylemiş. Annesi, ağanın oğlunun gurbete gittiğini, davulla onu yolcu ettiklerini söylemiş ve beraber törene katılmak için gitmişler. Eve döndüklerinde delikanlı da gurbete gitmek istediğini söylemiş. Annesi:\n\n— Oğlum etme, eyleme. Sen dünya yüzü görmemişsin, gitme, dese de oğluna engel olamamış.\n\nDelikanlı, gurbete gitmek için yola çıkmış. Yolda giderken, yaşlı bir adamla karşılaşmış, selamlaşmışlar. Yaşlı adam, delikanlıya adını sormuş. Delikanlı, adının olmadığını söylemiş. Adam şaşırmış.\n\nDelikanlı adama hayat hikâyesini anlatmış. Adam, delikanlının huyunu çok beğenmiş. Bir müddet beraber yolculuk yaptıktan sonra, adam çocuğa bir ad koymak istemiş ve adının “Saadet Pehlivan” koymuş. Sonra, delikanlıya bir kılıç vermiş ve delikanlıya:\n\n— Hangi şartlarda olursa olsun, sana söyleyeceğim sırrı kimseye deme, demiş. Söyleyeceklerinin dışına çıkmamasını istemiş. Adam, delikanlıya:\n\n— Şayet, söylediklerimi açıklarsan, otuz dokuz gün bitkin bir şekilde yatarsın, kırkıncı gün ölürsün, demiş. Delikanlı, kabul edince:\n\n— Sana verdiğim kılıcı belinden hiç çıkarmayacaksın. Sıkıştığın zaman, kılıcı belinden çıkarıp ’Yetiş ya şıhım!’ dersen bütün tehlikeleri bu sayede bertaraf edersin. Bu kılıcı senden alıp suya atarlarsa güçten düşersin. Buna çok dikkat etmen gerek, demiş.\n\nTekrar bir müddet yolculuk ettikten sonra, ayrılık noktasına gelmişler ve ayrılmışlar.\n\nSaadet Pehlivan yolda giderken bir kızla karşılaşmış ve kıza âşık olmuş. Kız da Saadet Pehlivan’a âşık olmuş. Evlenmeye karar vermişler ve evlenmişler. Yerleşim alanı dışında bir ev yapmışlar ve orada hayatlarını devam ettirmişler.\n\nGündüzleri Saadet Pevlivan ava gittiğinde cadı kadın gelmiş. Pehlivanın hanımına:\n\n— Tanrı misafiri kabul eder misin, demiş. O da buyur etmiş. Cadı kadın, Saadet Pehlivan’ın hanımına:\n\n— Senin kocan seni sevmiyor, aldatıyor, demiş. Kadın, nedenini sorunca, cadı kadın demiş ki:\n\n— Eğer seni sevseydi; sırrını sana açıklardı. Hanımın aklını çeldikten sonra akşam üzeri oradan ayrılır gibi yapmış, bir yerde gizlenip Saadet Pehlivan’ın gelmesini beklemiş. Saadet Pehlivan akşam eve gelmiş. Bakmış hanımının suratı asık.\n\n— Ne oldu, diye sorunca hanımı başlamış:\n\n— Sen beni sevmiyorsun, diye ağlamaya başlamış. Saadet Pehlivan bir anlam verememiş. Hanımı biraz durduktan sonra:\n\n— Sen beni sevseydin sırrını söylerdin, demiş. Saadet Pehlivan, hanımını ikna edemeyince sırrını söylemiş. Cadı kadın, o esnada saklandığı yerden bunları dinliyormuş ve pehlivanın sırrını duymuş.\n\nOnun yenilmezliğinin sırrı olan kılıcı, onlar uyurken çalmış ve evin ilerisindeki denize atmış. Sabah Saadet Pehlivan’ın eşi kalkınca pehlivanın bitkin hâlde olduğunu görmüş. Etrafına bakındıktan sonra kılıcın olmadığını fark etmiş. Kılıcı bulmak için dört bir yana haber salmış. Aradan otuz dokuz gün geçmiş kılıç bulunamamış.\n\nSaadet Pehlivan ölecekken bir delikanlı gelip kılıcı bulduğunu ama kılıcı ne yaparsa yapsın sudan çıkaramadığını söylemiş. Saadet Pehlivan güçsüzlükten konuşamıyormuş. Kendini biraz zorladıktan sonra delikanlıya kılıcı:\n\n— Yetiş ya şıhım, diyerek çekmesini söylemiş. Delikanlı, kılıcı öyle deyip çekince, kılıçla beraber suyun üstüne fırlamış. Kılıcı, son nefesini vermek üzere olan Saadet Pehlivan’a yetiştirmiş.\n\nKılıcı beline takar takmaz, Saadet Pehlivan, şahadetini getirerek ayağa kalkmış. Eski gücüne tekrar kavuşmuş.\n\nHanımı, sırrını söylemesi için ısrar ettiğinden dolayı çok pişman olmuş. Sonra, hayatlarına kaldıkları yerden mutlu, mesut devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "PADİŞAH VE  KARILARI",
        "text": "Zamanın behrinde bir padişah varmış. Padişahın da üç tane hanımı varmış. Biri hırsız, biri inat, biri de padişahı aldatıyormuş. Vezirini yanına çağırıp:\n\n— Gel kıyafet değiştirip köylüler arasında dolaşmaya başlayalım. Bakalım neler oluyor oralarda, demiş.\n\nKöyün oralarda bir adama rastlamışlar. Adam o zaman çift sürerken evleğin başında öküzleri durdurup oynuyormuş. Adam ikinci bir evleğin başında yine öküzleri durdurup oynuyormuş. Padişah, vezirine:\n\n— Bu adamda keramet ve iş var. Gel bu adamın yanına gidelim ve adamla konuşalım, demiş.\n\nAdamın yanına gitmişler, adamla selamlaşmışlar. Adam bilmiyor ki, veziri sıradan adam sanıyor. Padişah, adama:\n\n— Sende bir keramet var. Birinci evleğin başında öküzleri durdurup oynuyorsun. İkinci evleğin başında da öküzleri durdurup oynuyorsun, demiş. Çiftçi:\n\n— Keramet bundadır. Ben güneşte çalışıyorum, ekmeğim, suyum, her şeyim güneşte. Hanımım da evde güneşte oturuyor. Ekmeğini, suyunu da güneşte durdurur.\n\n— Kocam güneşin altında çalışıyor, ben nasıl gölgede oturayım, diyor. Akşam eve giderken ibrik elimde, havlu elimde, elimi, ayağımı, yüzümü yıkarım. İçeri geçerim sofram, çayım, her şeyim hazırdır. Böyle bir eşim olduğu için şanslıyım. İşte keramet bunda, demiş.\n\nPadişah, biz bu adamla bir iş yapabiliriz diye düşünmüş ve kimliğini açıklamış. Çiftçi şaşırmış. Padişah:\n\n— Seninle bir pazarlık yapacağım. Benim üç tane hatunum var. Sana bir heybe altınla beraber teslim edeceğim hatunları. Sen de kendi eşini bana teslim edeceksin. Yalnız hiçbir kötülük dokunmadan bunları ıslah edeceksin, demiş ve karılarını tanıtmış:\n\n— Biri hırsız, biri beni aldatıyor, biri de inat. Sen bunları ıslah ettikten sonra ben senin eşini sana teslim edeceğim. Sen de benim hatunlarımı teslim edeceksin. Çiftçi:\n\n— Bu adam padişah, ben dediklerini yapmazsam benim kafamı keser. Bir de ortada bir heybe altın var, diye düşünmüş ve teklifi kabul etmiş.\n\nÇiftçi aldığı altınlarla üç ev yaptırmış. Hırsıza bir kiler yaptırıp içine de yiyecek, içecek ne varsa her şeyi koymuş. Kadına:\n\n— İstediğini yiyebilirsin, demiş. Kadın:\n\n— Mademki bu adam bu kadar iyi niyetli, ben de artık hırsızlık yapmayacağım, demiş ve tövbe etmiş, hırsızlığı bırakmış.\n\nAldatana da iki kapılı bir ev yaptırmış. Kadın:\n\n— Neden iki kapılı ev yaptırıyorsun, diye sorunca çiftçi:\n\n— Sen beni aldatırken ben içeriye girdiğimde yavuklun da öbür kapıdan dışarı çıksın, bana görünmesin, diye cevap vermiş.\n\nİnada da bir ev yaptırmış. Tarlada o ekinler yetişinceye kadar tek başına oturuyor. Ekinler yetişince çiftçi üç kadını ve üç orak alıp tarlaya varmış. Birinci kadına:\n\n— Bu neyle kesilir, diye sormuş. Kadın:\n\n— Bu orakla kesilir, diye cevap vermiş. İkinciye sormuş, ikinci de:\n\n— Orakla kesilir, cevabını vermiş. Üçüncü de:\n\n— Makasla kesilir, demiş.\n\nBu adamın zoruna gitmiş. Kadının saçlarından tutup tarlanın yanındaki ırmağa kafasını batırıp çıkartmış. Kadın nefes alamaz duruma gelmiş, yine sormuş neyle kesilir diye. Kadın bu kez konuşamamış, eliyle makas işareti yapmış.\n\nAdam bu kez saçlarından tutup ırmağa batırmış, bir daha çıkartmış, kadın inadından vazgeçmemiş yine makas işareti yapmış.\n\n— Seni bana sayıyla mı verdiler, diye serzenişte bulunup kadını bir kez daha ırmağa sokmuş, alıp getirmiş. Sonra bu üç kadını da alıp evine gitmiş. Ekinler biçildikten sonra tekrar çift sürülüyormuş. Padişah:\n\n— Bu adam kadınlara ne yaptı, diye merak etmiş. Adamın yanına gelmiş. Adam bu kez üç evleğin başında oynuyor. Ve ortada da oynuyor. Padişah gelip çiftçi ile selamlaşmış ve:\n\n— Sen eskiden iki evleğin başında oynuyordun. Şimdi ise üç evleğin başında ve ortasında oynuyorsun. Nasıl oluyor bu, diye sormuş. Çiftçi:\n\n— Vallahi iki tanesini ıslah ettim. Üçüncüsünü ıslah edemedim, demiş. Padişah:\n\n— Ne yaptın o hatuna, diye sormuş. Adam:\n\n— Götürdüm o kadını ırmağın başına, sordum: “Bu ekinler neyle biçilir?” diye, “Makasla.” dedi. Suya batırdım, tam boğulacakken çıkarttım, yine “Makasla” dedi. Artık nefesi çıkmaz oldu, bu sefer de işaretle “Makasla” dedi. Ben de “Seni bana sayıyla mı verdiler.” deyip bir kez daha suya soktum. Fakat o inadından vazgeçmedi, diye cevap vermiş. Padişah da:\n\n— Bunu düşünemedim. Helal olsun sana. Sen ver benim üç hatunumu geri, gel eşini al, deyip çekip gitmiş sarayına.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Bilecik",
        "title": "Oyun İçinde Oyun",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, bir varmış, bir yokmuş. Kaf dağının arkasındaki uzak bir ülke varmış. Bu ülkeyi yöneten bir de padişahın kızı varmış. Bu kız güzel mi güzel, akıllı mı akıllı imiş. Fakat babasının tüm ısrarlarına rağmen bir türlü evlenmek istemiyormuş.\n\nPadişahın bu kızı en sonunda babasının ikna etmesi sonucunda evlenmeye karar vermiş. Fakat ülke genelinde kendisi için bir yarışma düzenlenmesini istemiş. Bu yarışma şöyleymiş: Bir çanak içimdeki nar tanelerini hiç düşürmeden kendisine ulaştıranla evlenecekmiş.\n\nTellallar ülkeye haber salmışlar. Yarışma günü gelmiş çatmış. Yarışmaya katılan hiçbir genç, kızın isteğini yapamamış. Fakat içlerinden bir tanesi sadece tek nar tanesi düşürmüş. Padişahın kızı bu genci beğenmiş, fakat evlenmek için bir şartı daha olduğunu söylemiş.\n\n— Eğer kırk kırbaç vurulduğunda buna dayanabilirse evlenirim, demiş. Bunun karşılığında da delikanlı da:\n\n— Eğer kazanırsam sen de bana hiçbir şey sormadan benimle geleceksin, demiş. Padişahın kızı da bunu kabul etmiş. Genç kırk kırbacı yemiş.\n\nGenç ve padişahın kızı yola düşmüşler, az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yolda kırık bir testi görmüşler. Genç bunu hanımına vermiş.\n\n— Belki hamama gidersin lazım olur, demiş. Padişahın kızı hiçbir şey sormadan kabul etmiş. Biraz daha gidince eski bir kumaş görmüşler yolda. Bunu da eşine veren delikanlı, hamamda eşine lazım olacağını söylemiş. Kız da yine bir şey demeden kabul etmiş.\n\nUzun süre yürüyen genç çift yolun sonunda eski, küçük, derme çatma, bir kulübeye gelmişler. Delikanlı bundan sonra burada yaşayacaklarını söylemiş ve yoksul bir hayat yaşadığını kıza göstermiş.\n\nGenç adam, sabah ormana avlanmaya gitmiş, akşam da sadece kuru bir ekmekle gelmiş. Ama hanımı ona verdiği sözden dolayı bir şey dememiş.\n\nBir gün padişah ve eşi, (padişahın damadı olan) oğlunu evlendirmek istemiş. Şehzade ise anne ve babasına, gelin adayını bulmak için etraftaki bütün kadınların yardımıyla pişecek bir yemek yapılmasını istemiş.\n\nTellallar ülkeye bu haberi duyurmuşlar. Şehzade yani yarışmalar sonunda diğer padişahın kızı ile evlenen kişi evine gelmiş. Yemek pişirmeye eşinin de gitmesini istemiş. Ayrıca aradan gizlice bir tas pirinç çalmasını istemiş.\n\nKadın da itiraz etmeden kabul etmiş ve saraya yemek yapmaya gitmiş, eşinin dediği gibi bir tas pirinci de çalmış. Yemek piştiğinde pirincin eksik olduğunu anlayan muhafızlar arama yapmışlar, kadın yakalanmış ve çok utanmış, ama eşine verdiği sözden dolayı bir şey diyememiş.\n\nŞehzade anne ve babasına, gelin adayını bulmak için tüm kadınların yardımıyla dikilecek bir gelinlik hazırlanmasını istemiş. Tellallar tekrar ülkeye haber vermişler. Kadın eşinin isteği üzerine yine buraya gelmiş ve gelinliğin kumaşından bir parça çalmış, fakat yine yakalanan kadın utanmış.\n\nEn sonunda padişahın oğlu annesine tüm genç, güzel hanımların katıldığı bir hamam günü düzenlettirmiş, gelini burada kendisi bulacağını söylemiş.\n\nAdamın eşi yine kocasının ısrarıyla yolda bulduğu, kırık testi ve eski kumaşı alıp hamama gitmiş. Saray görevlileri gelen bütün hanımlara bir nar tanesi, bir yeşil yaprak ve bir avuç toprak göstererek bunun ne anlama geldiğini sormuşlar.\n\nHer kadın kendisine göre cevaplar vermiş. En sonunda kulübeye yerleşen yoksul adamın eşine sıra gelmiş. Kadın şu cevabı vermiş:\n\n— Ben yeşil taze bir yaprakken, küçük nar tanesi için bir avuç toprak oldum, demiş. Bu cevabı duyan padişahın annesi onu oğluna almaya karar verir.\n\nGenç kadın istemese de düğün hazırlıkları yapılır. Sonunda düğün günü gelip çatmış, genç kadın bir bakar ki evleneceği adam yani padişahın oğlu onun gerçek eşi. Kadın yaşadıklarına çok şaşırmış.\n\nEvlenmek için ilk başta yarışma düzenlettirdiği için, eşi de ona ders vermek için böyle bir oyun oynamış.\n\nKırk gün, kırk gece düğünü yapılan genç çift, ömürlerinin sonuna kadar mutlu bir hayat yaşamışlar.\n\nOnlar erdi muradına biz çıkalım kerametine. . .\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Lekez ile Cömert",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten … Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı, derken zamanın birinde Lekez ile Cömert adlarında iki kardeş yaşarmış.\n\n— Bunlar uzak yerlere gidip çalışalım, para kazanalım, demişler. Hanımları bunlara erzak hazırlamışlar, sonra yola koyulmuşlar. Yolda giderlerken bir su başında durmuşlar. Lekez, Cömert’e demiş ki:\n\n— Senin yemeğini yiyelim, sonra biraz uyuyalım, oradan devam edelim. Bir tahtanın altına girip yatmışlar.\n\nBir süre sonra bunlar yatarken oraya haramiler gelmiş. Bu haramiler orada oturmuşlar, yemişler, içmişler. Haramilerin başı, adamlarına:\n\n— Gidin! Bismillah demeyenin ne kadar erzakı varsa alıp getirin, demiş. Kiminin bulgurunu, kiminin yağını toplayıp getirmişler. Lekez ile Cömert onları dinlemişler. Haramiler yemişler, içmişler, oradan biri gelmiş. Haramilerin başı, gelen adama:\n\n— İstanbul’da ne var ne yok, demiş. Adam:\n\n— İstanbul susuzluktan kırılıyor, su yok. Haramilerin başı da demiş ki:\n\n— Akılsızlar! Falanca yerdeki taşı kaldırsalar, oradan ne kadar su akıyor ne kadar su akıyor, bir İstanbul’a değil bir ülkeye yeter. Bunu duyan adam korkudan titremiş. Sonra o gitmiş başka bir adam gelmiş:\n\n— Falanca adamın İstanbul’da öyle bir borcu var ki öldürecekler borcundan dolayı. Haramilerin başı:\n\n— Hay akılsız! Evinin arkasında bir taş var. Orayı kaldırsa kazan kazan altınlar var. Biri daha kıtlıktan bahsetmiş. Haramilerin başı falanca yerde ne kadar çok un var, buğday var anlatmış.\n\nLekez ile Cömert bunları da duymuşlar. Haramiler toplanıp sabah namazına gitmişler. Lekez, Cömert’i kandırmış ve Cömert uykuya dalınca onu bırakıp İstanbul’a gitmiş.\n\nİstanbul’da adamın söylediği yerlerden evler tutmuş. Adamlarını göndermiş, denilen yerleri açtırmış. Bir su akıyormuş ki nasıl! Ondan sonra bir adamı o denilen evin oraya gitmiş. Yedi kazan altın çıkmış. Lekez zengin olmuş.\n\nÖbür kardeşi de zavallı, perişan. Yine orda yatıyormuş. Yine haramiler gelmiş ama Cömert orada kalmış. Yasak ya! Bir yere gidememiş.\n\nHaramiler gürül gürül gelmişler. Haramilerin başı tahtına oturmuş. Yine o adamlardan biri gelmiş. Haramilerin başı:\n\n— Ne oldu, demiş. Adam:\n\n— Ya o taşı kim götürdüyse altından bir su çıktı, İstanbul abat oldu. Haramilerin başı öbürüne sormuş:\n\n— Ne var ne yok İstanbul’da? Adam:\n\n— Ya İstanbul’daki adam kazanlarla altın bulmuş, çok zengin olmuş. Kıtlık da kalktı; unlar, yağlar bulundu. Haramilerin başı:\n\n— Bu kim? Arayın her tarafı. Beni dinleyen biri var, demiş. Her tarafı aramışlar, taramışlar yok.\n\n— Bir de senin tahtının altına bakalım, demişler. O sırada bir kargaşa çıkmış, bir tufan olmuş oraya bakamamışlar. Haramiler toparlanıp gitmişler. Cömert bulunduğu yerden kalkmış:\n\n— Bulduysa bulduysa benim kardeşim bulmuştur bunu. Cömert yolu bulmuş, kardeşinin yanına gitmiş. Kardeşi bunu içeri almamış. Camdan bakmış, göndermiş. Cömert yine perişan şekilde yerine dönmüş. Haramiler gelmiş:\n\n— Bulduk, demişler.\n\n— İyi, siz onu alın bana getirin. Lekez’i Haramilerin başına getirmişler. Haramilerin başı:\n\n— Atın kuyruğuna mı razı olursun, kırk satıra mı razı olursun. Lekez:\n\n— Atın kuyruğuna bağlayın da memleketimin oraya gideyim. Lekez’i atın kuyruğuna bağlamışlar.\n\nHaramiler toparlanıp gitmişler. Cömert de kalkıp gitmiş. Kardeşinin altınları sakladığı yerleri biliyor ya! Onları toplamış. Sonra orada mal mülk almış. Mutlu bir hayat sürüp gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Zabuşan Mehmet",
        "text": "Zabuşan Mehmet\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir padişah varmış. Bu padişahın üç tane de oğlu varmış. Padişahın oğulları evlenme çağına gelmişler. Çocuklarını yanına çağırmış. Onlara demiş ki:\n\n— Evlatlarım, büyüdünüz, evlenme çağına geldiniz, ben sizleri evlendirmek istesem kimle evlenmek istersiniz?\n\nBüyük oğlan söz alarak büyük vezirin kızıyla evlenmek isterim, demiş. Ortanca oğlan da söz almış ben de küçük vezirin kızıyla evlenmek isterim. Küçük oğlan gelmiş. Küçük oğlanın makamda gözü yokmuş.\n\n— Babacığım ben bir ok atacağım, okum kimin kapısına düşerse o evin kızıyla evleneceğim, demiş.\n\nBabası bu duruma çok şaşırmış. Emin misin oğlum? Sonra pişman olmayasın. Karşına çirkin, fakir biri çıkar, benden söylemesi. Sonuna katlanmak zorunda kalırsın. Ama Zabuşan Mehmet fikrinden vazgeçmemiş:\n\n— Olsun babacığım, sonucuna razıyım. Okum kimin kapısına düşerse onunla evleneceğim, demiş.\n\nPadişah da bunu kabul etmek zorunda kalmış.Tellallar hemen işe koyulmuşlar.\n\n— Duyduk duymadık, demeyim. Büyük oğlan büyük vezirin, ortanca oğlan küçük vezirin kızıyla evlenecekler. Bu sebeple kırk gün kırk gece düğün yapılacak, yemek içmek padişahtan. Herkes davetli.\n\nEllerinde davullar. İkinci ilanı duyurmak için de padişahın üçüncü oğlu da okunu atacak, ok kimin kapısına düşerse o evin kızıyla evlenecek.\n\nSeslerinin çıktığı kadar halka duyurmuşlar padişahın fermanını. Padişahın iki oğlu için düğün kurulmuş. Herkes yiyor içiyor. Her tarafta zurnalar çalıyormuş. Alabildiğine şaşaalı bir düğün oluyormuş.\n\nBu arada Zabuşan Mehmet de okunu atmış. Ok şehrin dışında bir köhne köpekliğine düşmüş. Mehmet mahcup bir şekilde okunu almış. Geri dönmüş, tekrar atmış. Aynı yere düşmüş. Padişah, oğluna:\n\n— Bu son şansın, demiş. Oğlu tekrar atmış. Yine aynı yere düşmüş. Zebuşan Mehmet okunu almak için eğilmiş okunu almış. Atına bineceği sırada bir maymun peyda olmuş. Zebuşan Mehmet’in peşine düşmüş.\n\nMehmet bu durumdan çok rahatsız olmuş. Kendi kendine abilerim vezirin kızlarını aldı, küçük oğlu da bir maymun aldı, derler demiş.\n\nNe yaptıysa maymundan kurtulamamış. Gizlice saraya getirmiş. Dolaba kilitleyip iyice saklamış. Maymun delikten Mehmet'i izlemiş.\n\n— Ne o Zebuşan Mehmet, ne düşünüyorsun? Hiç duymamış. Yine aynı ses aynı şeyleri söylemiş. Zabuşan Mehmet sinirli bir sesle:\n\n— Kes sesini, başımın belası. Bir sen eksiktin, şimdi tamam oldu, diye cevap vermiş. Ama çok şaşırmış bu maymun nasıl konuştu diye. Hemen heyecanla dolabı açmış.\n\n— Sen benim düşüncemden ne anlarsın, da ne yapabilirsin. Maymun:\n\n— Sen hele bir de derdini. O da:\n\n— Derdim ne olacak. Kardeşlerimin evlenmelerinin karşılığında eğleniyorlar. Maymun getirdin diye bana laf ediyorlar, demiş. Maymun:\n\n— İlk gördüğü köhne köpekliğe var, orada Meymuna Hanım’dan selam getirdim diye seslen. Karşına yaşlı bir kadın çıkar. Ona Meymuna Hanım'ın selamı var. Cariyeleri istiyor de, demiş.\n\nZebuşan Mehmet ata atlar, soluğu orada alır. İki kere seslendikten sonra yaşlı bir kadın çıkmış. Ona ne istediğini sormuş. Meymuna Hanım cariyelerini istemiş. Otuz dokuz tane karınca peyda olmuş.\n\nZabuşan buna da çok kızmış. Sarayın yolunu tutmuş. Ama nafile. Karıncalar birden sarayın kapısına gelmişler.\n\nZabuşan Mehmet atından çabucak inerek karıncalardan önce kapıları kapatmış. Ama karıncalar birer güzel kız olmuş. Dolaptaki maymunu çıkarmış.\n\nMaymun, postundan sıyrılmış güzel&nbsp;hâliyle ortaya çıkmış. Ayın on dördü gibi güzel bir kız. Otuz dokuz cariye, emret, der gibi bakmış. Uzun süre birbirlerine bakmış. Hep birlikte has bahçeye çıkmışlar.\n\nBunları gören vezirin kızları çok kıskanmışlar. Zabuşan Mehmet sevincinden uçacakmış. Bundan sonra mutlu bahtiyar yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Can Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Uzak diyarlarda bir padişah varmış. Bu padişahın bir oğlu ve daha sonra bir kızı dünyaya gelmiş. Erkek çocuğa Sercan, kıza ise Mercan adını koymuşlar.\n\nAradan yıllar geçmiş, Sercan ve Mercan büyümüşler. Bu sırada padişahın eşi hastalanmış yedi iklime, doktorlara haber salınmış. Ancak Sercan ve Mercan’ın anneleri ölmüş.\n\nPadişah birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş ama padişahın yeni eşi Sercan ve Mercan’ın varlığından rahatsız olmuş. Saltanatı bu çocuklara bırakmamak için sürekli babalarına şikâyet edip, onları karalıyormuş.\n\nAnalıkları bir gün padişahın ilk eşinden kalan mücevherleri çalıp Sercan ve Mercan’ın odasına koymuş. Padişah durumun farkına varmış ve sarayı aratmış. Bu sırada tellallar mücevheri çalanı bulana ödül verileceğini söylüyormuş.\n\nArdından çocukların üvey annesi padişaha gelip eski eşinden kalan mücevherleri oğlu ve kızının çaldığını söylemiş. Padişah önce eşine inanmamış ama çocukların odasından mücevherler çıkınca eşine inanmış. Bunun üzerine padişah Sercan ve Mercan’ı kovup sürgün etmiş.\n\nİki kardeş birlikte yola çıkmış, kırk gün kırk gece gitmişler. Uzak diyarlarda bir ülkeye varmışlar. Bir çeşmenin yanına gelip ağaca çıkmışlar.\n\nSercan ve Mercan birbirlerine dert yanarken o sırada ülke padişahının oğlu atını sulamak için çeşme başına gelmiş. Bu delikanlıya Feridun derlermiş. İki kardeşin gölgesi suya düştüğü için at ürküp su içmiyormuş.\n\nFeridun bakmış ki ağaçta iki kişi oturuyor. Sercan ve Mercan ağaçtan inerek başlarından geçeni, üvey anneleri ve adamları tarafından iftiraya uğradıklarını bir bir anlatmışlar. Bu sırada Feridun ve Mercan birbirine âşık olmuş.\n\nFeridun, iki kardeşi alıp saraya getirmiş ve başlarından geçenleri babasına anlatmış. Aradan bir süre geçmiş ve Feridun, Mercan ile evlenmeye karar vermiş. Hemen anne ve babasına gelip rızalarını istemiş. Feridun’un babası razı olmuş ama annesi karşı çıkmış. Çünkü onu yeğeni ile evlendirmek istiyormuş.\n\nFeridun annesini dinlemeyip Mercan ile evlenmeye karar vermiş. Bunun üzerine Feridun’un annesi durumun ciddiyetini anlamış ve Arap halayığı çağırıp ona Mercan’ı saraydan kovmasını söylemiş.\n\n&nbsp;Arap halayık bir gün Mercan’ın yemeğine uyku ilacı koymuş. Mercan odasında uyumaya başlayınca Arap hemen adamlarından birini Mercan’ın odasına göndermiş.\n\nArap, Feridun’un yanına gelip Mercan’ın onu aldattığını söylemiş. Feridun koşa koşa Mercan’ın odasına gelmiş ki yabancı bir erkekle aynı odadalar. Adamı oracıkta öldürüp Mercan’ı da kovmuş. Bu sırada Sercan avda imiş. Ardından Mercan saraydan ayrılıp ilk geldikleri çeşmenin yanına gitmiş, üç gün üç gece ağlamış, ağıtlar yakmış:\n\n— Kardeş kardeş can kardeş,\n\nCandan ciğer kardeş,\n\nYedi kazan kuruldu,\n\nYedi bıçak bilendi, \n\nYedi hâli serildi,\n\nPadişahın oğlunun düğünü oluyor, \n\nBeni al götür, demiş.\n\nBirkaç gün sonra erkek kardeşi Sercan gelip kız kardeşini bulmuş ve birlikte yola çıkmışlar.\n\nFeridun, Mercan’ın gitmesine çok üzülüyormuş. Ne olup bittiğini anlamadan onu kovduğu için pişmanmış. Uyku uyumaz yemek yemez olmuş. İstemeden annesinin yeğeni ile evlenmeye razı olmuş.\n\nO gece düşünürken Arap halayığın odasında bir ışık görmüş. Sessizce gidip kapıyı dinlemiş. Annesi ile Arap halayığın konuştuğunu, Mercan’a iftira attıklarını duymuş. Ertesi gün halayığı odasına çağırıp olup biten her şeyi öğrenmiş ve halayığı kovmuş. Hemen babasına her şeyi anlatıp Mercan’ı aramaya yola çıkmış.\n\nYedi gün yedi gece dağ bayır demeden Mercan’ı aramış ve bulmuş. Mercan’ı ve Sercan’ı alıp saraya getirmiş.\n\nKırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Aradan birkaç yıl geçmiş ve Sercan üvey annesinin öldüğü haberini almış. Hemen ülkesine dönüp babasına iftiraya uğradıklarını kardeşi ile kendisinin bir suçu olmadığını anlatmış ve tahta geçmiş. Her iki kardeş de muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Açgözlü Kardeş",
        "text": "&nbsp;Bir zamanlar köyün birinde bir adam yaşarmış. Bu adam gayet zenginmiş. Köydeki fakir fukaraya elinden geldiği kadar yardım edermiş.\n\nAllah bu adama üç tane erkek evlat nasip etmiş. Adam üç oğlunu da birbirinden ayırt etmemiş. Birine yaptığını diğerine de yaparmış.\n\nGel zaman git zaman çocuklar büyümüş. Babalarına tarlada tapanda yardım etmeye başlamışlar. Kardeşlerin en küçüğünde biraz fesatlık varmış. İstermiş ki babasının tüm malı kendisinin olsun.\n\nAğabeyleri zaman zaman bunun farkına varsalar da babalarını kırmamak için ses çıkarmamışlar. Ufak oğlan da bundan yüz bulup her seferinde babasını ağabeylerine karşı kışkırtırmış. Babasının yanında farklı ağalarının yanında farklı konuşurmuş. Yani bu oğlan sac ekmeği gibiymiş.\n\nÇocuklar yerinde sayar mı? Serpilip gitmişler bir zaman sonra. Baba da çocuklarını teker teker evermeye başlamış. Tencere düşüp kapağını bulur ya, küçük oğlan tam kendi gibi fesat, hilebaz bir eş almış.\n\nBaba da istermiş ki çocuklarım birbiriyle iyi geçinsin, birbirine destek olsun; ama ne küçük oğlan ne de karısı buna yanaşacak insanlarmış.\n\nÜç kardeş birlikte böyle yaşarken bir taraftan da tarla işlerinde koşuşturuyorlarmış. Sene boyu beraber çalışıp sonunda ürünü eşit olarak paylaşıyorlarmış.\n\nKüçük kardeş buna ancak birkaç sene razı olmuş. Babasına şikayetlerde bulunarak ağabeylerinin kendi payına düşeni vermediklerini söylemiş.\n\nBaba bu duruma her ne kadar inanmasa da bir taraftan da aklına bin bir türlü şey geliyormuş. Küçük oğlan karısıyla baş başa verip babasını kandırmak için bir plan hazırlamaya başlamışlar.\n\n&nbsp;Yılsonunda bu iki fesat önce bölüştükleri mallara razı gibi görünmüşler. Daha sonra kendi ürünlerinin büyük bir bölümünü gizlice ağabeylerinin mallarına katmışlar. Hemen babalarının yanına gidip ağabeylerini bir güzel şikayet etmişler.\n\nBaba pek inanmasa da yine de gidip bir bakmak istemiş. Bir de ne görsün, gerçekten de her şey küçük oğlanın anlattığı gibi. Büyük bir öfkeyle diğer oğullarını yanına çağırmış. Onları bir güzel azarlayıp kul hakkı yemenin ne kötü bir şey olduğundan bahsetmiş.\n\nBüyük kardeşler babalarına karşı gelmek istemediklerinden pek bir şey dememişler. Olayın ne olduğunu çok geçmeden öğrenmişler. Tabi baba bu arada büyük oğullarının tüm mallarını ceza olsun diye ellerinden almış. Getirip küçük oğluna vermiş.\n\nKüçük oğlan ve karısı buna çok sevinmişler. Bir sürü malımız oldu, diye bayram etmişler. Bu arada iki büyük oğlan bir müddet fakir kalmışlar. Ama yine de hiçbir şekilde hallerinden şikâyetçi olmamışlar.\n\n&nbsp;Gel zaman git zaman babayla küçük oğul buğdayları öğütmeye değirmene gitmişler. Değirmenci çok gün görüp geçirmiş bir adammış. İyiyi kötüyü ayırmayı da bilirmiş. Daha kapıdan bunlar girince bir fenalık olduğunu anlamış.\n\nBaba değirmenciye selam vermiş. O da cevap vererek karşılıkta bulunmuş. Kısa bir hoş beşten sonra buğdayları değirmene koymuşlar. Buğdaylar ne kadar öğütülürse öğütülsün bir türlü un olmamış. Hepsi bu işe hayret etmişler.\n\nKüçük kardeş sinirlenerek sebebi değirmende bulmuş. Değirmenci babanın kulağına eğilerek:\n\n— Efendi, efendi! Bunda kul hakkı var, demiş.\n\nBaba oğlunun yalan söylediğini, kendini kandırdığını anlayınca tövbe istiğfar etmiş. Hemen büyük oğullarını değirmene çağırmış. Onlardan özür dileyerek haklarını onlara iade etmiş.\n\nDaha sonra tekrar değirmeni çalıştırmışlar. Bu sefer her şey eskisine dönmüş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Tilkinin Kuyruğu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde bir yaşlı nine varmış. Bu nine çok fakirmiş, ineklerini sağarak geçimini sağlarmış. Bu nine yine böyle bir gün ineklerinin sütünü sağmış, pencerenin önüne koymuş.\n\nBunu gören kurnaz tilki pencereden atlayıp bütün sütü midesine indirmiş. Nine gelmiş ki sütü koyduğu kova bomboş.\n\nErtesi gün yine aynı şeyler derken nine dayanamamış ve sütü koyduğu pencerenin önüne bir de tuzak kurmuş. Ertesi gün tilki tekrar gelmiş, sütü tam içerken birden tuzağa yakalanmış ve kuyruğu oracıkta kopuvermiş.\n\nTilki kendini zor kurtarmış. Kurtarmış kurtarmasına ama kuyruğu orada kalmış. Tilkiyi kuyruksuz gören arkadaşları onunla dalga geçmeye başlamışlar. Arkasından herkes ona “kuyruksuz tilki” diye bağırmaya başlamış.\n\nBu duruma daha fazla dayanamayan tilki düşünmüş taşınmış nineden kuyruğunu istemeye karar vermiş. Ninenin kapısına gitmiş:\n\n— Nineciğim beni affet ve kuyruğumu bana geri ver, demiş. Herkesin kendiyle dalga geçtiğini ve kendisinin çok üzüldüğünü söylemiş. Tilkinin ısrarına dayanamayan nine:\n\n— Peki ama bir şartla sana kuyruğunu geri veririm, demiş. Bunu duyan tilkinin gözleri parlamaya başlamış. Nine:\n\n— Sütlerimi tekrar getirirsen sana kuyruğunu veririm, demiş. Tilki koşa koşa koyunlara gitmiş.\n\n— Koyunlar koyunlar, bana biraz süt verir misiniz, demiş. Koyunlar:\n\n— Eğer bize birazcık çim getirirsen sana süt veririz, demişler. Koşa koşa çimlere gitmiş:\n\n— Sizi koyunlara götürebilir miyim, demiş. Çimler:\n\n— Bizim üstümüzde çocuklar gelip hiç top oynamıyor. Bize çocukları getirirsen kabul ederiz, demişler. Çocuklara gitmiş:\n\n— Çocuklar çocuklar, sizi çimlere götüreyim mi, demiş. Çocuklar:\n\n— Bizim canımız şeker istiyor. Bize şeker alırsan gideriz, demişler. Tilki bakkala gitmiş:\n\n— Bakkal Amca Bakkal Amca, bana biraz şekerlerinden verir misin, demiş. Bakkal ona:\n\n— Bakkalımda yumurta kalmadı, bana yumurta getirirsen veririm, demiş. Tilki koşa koşa tavuklara gitmiş:\n\n— Tavuklar tavuklar, bana biraz yumurtalarınızdan verir misiniz, demiş. Tavuklar:\n\n— Bizim buğdayımız bitti, bize buğday getirirsen, demişler. Koşa koşa buğdaylara gitmiş.\n\n— Buğdaylar buğdaylar, sizi tavuklara götürebilir miyim, demiş. Buğdaylar:\n\n— Biz çok susadık bize su getirirsen olur, demişler. Tilki bıkmış bir vaziyette son çare suya gitmiş.\n\n— Dere dere, bana biraz suyundan verir misin, demiş. Tilki dereye bütün olan biteni anlatmış. Dere bakmış tilki nefes nefese kalmış.\n\n— Tilki sen cezanı çekmişsin. Suyumdan dilediğin kadar al götür, demiş.\n\nTilki büyük bir sevinçle dereden suyu almış, buğdaylara götürmüş. Buğdaylardan buğday almış, tavuklara götürmüş. Tavuklardan yumurta almış, bakkala götürmüş, bakkaldan şeker almış, çocuklara götürmüş. Çocukları almış, çimlere götürmüş. Çimleri almış, koyunlara götürmüş. Koyunlardan sütü almış ve ninenin kapısına gitmiş. Sütü nineye vermiş.\n\nSütünü alan nine tilkinin bir daha böyle bir hata yapmayacağına inanarak kuyruğunu geri vermiş. Kuyruğuna kavuşan tilki de mutlu bir şekilde arkadaşlarının arasına gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Yılan",
        "text": "Yılan\n\nVaktiyle bir adam varmış. Bu adam dağa gitmiş. Dağda odun ederken bir de bakmış ki çamın doruğunda koca bir yılan sarlaşmış,[1] kuyruğunu sarmış çatuğa.[2] Gövdesi aşağı sallanmış. Yılan lisana gelip:\n\n—Ey âdemoğlu, beni buradan indir, demiş.\n\nİnsanoğlu hiçbir şey söylemeyip gene odun kesmeye başlamış. Yılan gene:\n\n—Beni buradan indir, demiş.\n\nİnsanoğlu:\n\n—İndirirsem beni sokarsın.\n\nO da tekrar:\n\n—İndir beni, sokmam seni, demiş.\n\nİnsanoğlu aşağıdan yukarı bir sırık uzatmış, yılan ona sarlaşarak aşağı inmiş. Sonra yılan boynuna dolanarak ağzını hırtlağının[3] altına dayamış.\n\n—Yaa! Şimdi ben seni sokayım mı, demiş.\n\n—Deminden sokmam diyordun. Şimdi niçin sokuyorsun?\n\nYılan:\n\n—Benimle gelirsen sokmam.\n\n—Peki.\n\nYılan düşmüş önüne “Gel bakalım arkam sıra.” demiş.\n\nBu yılan, yılanlar padişahının kızıymış. Bunlar gide gide yılanlar padişahının köşküne yaklaşırken yılan durmuş ve insanoğluna:\n\n—Ben seni babamın evine götürüyorum. Babam der ki “İnsanoğlu dile benden dileyeceğini!” Sen de dersin “Sağlığını dilerim.” Böyle böyle üç defa der. Gene gene “Sağlığını dilerim.” de.\n\nBöyle yola revan olup varmışlar padişahın evine. Yılanlar padişahı sormuş:\n\n—Dile benden dileyeceğini!\n\nO da “Sağlığını dilerim.” demiş. İkincisinde gene böyle demiş. Üçüncüsünde “Kızımı vereyim sana.” demiş. Tekrar “Sağlığını dilerim.” demiş ve kapıdan çıkmış.\n\nYılanlar padişahı kızına sormuş:\n\n—Bu kim?\n\n—Ben filan yerde çamın doruğunda kaldım. Yere düşeydim kırk parça olurdum. O sırada bu insanoğlu geldi, beni oradan kurtardı. O suretle ben de aldım buraya geldim.\n\nBöyle söyleyince “Çağır bu insanoğlunu.” demiş. Gidip insanoğlunu çağırmış. Gene “Benden dile dileyeceğini!” diyerek sormuş. İnsanoğlu da gene “Sağlığını dilerim.” demiş. Bu sözü söyleyince “Al şunları. Bunlar sana yeter.” demiş. Verdiği bir kirli fes, bir kirli kese, bir de kaval. Bunların üçünü vermiş. İnsanoğlu bunları alıp gitmiş, evine bırakmış.\n\nYarisigün[4] bir yük odun yükletmiş, şehre gitmiş. Bir yük odunu bir altına vermiş. O altını kirli keseye koymuş. Köye dönmüş, evine girmiş.\n\n“Bir kere bakayım şu altın cebimde duruyor mu?” diye bakmış ki kese altınla dolmuş. O altınlarla gitmiş koca bir kumbara almış. Kesenin içindekileri ona koymuş. İçinde bir kese bereketi bırakmış. O kese akşamdan sabaha kadar gene dolmuş. “Bu bereketli bir kese.” diyerek hiç bir iş görmemiş. On beş yirmi gün böyle devam etmiş. On beş yirmi gece içinde bu koca kumbarayı doldurmuş, zengin olmuş.\n\nGece rüyasında&nbsp;İstanbul’da bir padişah kızı görmüş. Üçüncü gece gene görmüş. Sabahleyin “Ben bu kızın yanına gideyim.” diyerek kirli keseyi almış, kumbaradaki altınları da ceplerine doldurmuş; çıkmış gitmiş İstanbul’a. Orada gezerken rüyasında&nbsp;gördüğü kızı görmüş ve yanına varmış. Kız da rüyasında&nbsp;bu delikanlıyı görmüş. O da onu gördüğü gibi ikisi birbirine vurulmuşlar[5] ve kol kola girip köşke çıkmışlar. Orada bir masa çevirip rakı içmeye başlamışlar. Biraz içtikten sonra delikanlı “Nasılsın?” diye sorduğu zaman “Gene eskisi gibiyim.” demiş. Biraz daha içtikten sonra gene sorduğu zaman oğlan keseyi çıkarıp şangır şangır köşkün ortasına fırlatmış. O zaman kız keseyi alıp besleklerine:[6]\n\n—Atın bunu damlanın[7] altına, demiş.\n\nOrada akşamdan sabaha kadar baygın yatmış, kendinden haberi yok. Sabahleyin uykudan uyanır gibi uyanmış, kalktığı gibi memleketine gelmiş.\n\nBu adam fakir olmuş, davar gütmeye mecbur kalmış. Evdeki kavalını alıp çıkmış kıra. Kırda kaval çalarken karşısına iki Arap çıkmış. Araplar “Ne emrin var?” diyerek yanına gelince “Gidin filan kasayı soyun da gelin.” demiş.\n\nOradan çabuk kaybolmuşlar, on dakika sonra bir milyon parayla gelmişler. Delikanlı davarı filan bırakmış, o parayı aldığı gibi kavalı beline sokup gene gitmiş İstanbul’a. Orada gene kız delikanlıyı görmüş ve kolundan tutup köşküne götürmüş. Orada gene bir masa çevirip içmeye başlamışlar. Biraz içtikten sonra delikanlı “Nasılsın?” diye sormuş.\n\n—Nasıl olacak? Eskisi gibiyim, demiş.\n\nBir daha içmeye başlamışlar. Sonra gene sormuş. Delikanlı kavalı çıkarmış, parayla birlikte köşkün ortasına fırlatmış. Kız kavalı almış ve öttürmüş. Karşısına iki Arap çıkmış.\n\n—Bu adamı Kaf Dağı’nın arkasına bırakın, demiş.\n\nHemen aldıkları gibi Kaf Dağı’nın arkasına bırakmışlar. Orada bu delikanlı üç gün üç gece yatmış ve bir sabahleyin uykudan uyanır gibi uyanmış. Kendine gelince görmüş ki dağlık, çamlık bir yerde. Nereye gideceğini bilememiş. Sonra giderken bir kestane ağacı görmüş. Oradan almış iki kestane yemiş. Bunun kulaklarının arkasında iki boynuz bitmiş. Her birisi birer arşın. Giderken çamların arasından sığmamış ve canı çok sıkılmış. Önünde bir incir ağacı görmüş. İki tane yemiş ondan ve boynuzları dibinden kaybolup gitmiş. Şimdi kaval ile kirli kesenin çaresini düşünmeye başlamış.\n\nOradan beş on kestane ve beş on tane de incir alarak yola revan olmuş. Varmış gene İstanbul’a, o kızın köşkünün altına. “Kestaneci geldi!” diye bağırmaya başlamış. Kız bunu işitmiş ve besleklerine “Gidin, kestane getirin.” demiş.\n\nHemen kestaneyi getirip yukarı, kıza vermişler. Kız yemiş bunları. Kızın kulağının arkasında iki boynuz bitmiş, her birisi birer arşın.\n\nDelikanlı bırakmış gitmiş. Kız ne edeceğini şaşırmış. En baş doktoru getirmişler, doktor “Ben buna el vurmam.” demiş. Nerede bir derin hoca varsa getirmişler. Okuya okuya boynuzun birisini kesmiş. Kestiği gibi boynuz hemen iki fazla büyümüş. Çarşıya bir tellal salıvermişler. “Filan padişahın kızında iki boynuz bitmiş. İyi edene ve bunun dermanını bulana ne dilerse verilecek!” diye bağırmış. Delikanlı hemen “Ben bunun dermanını bulurum.” demiş.\n\nBunu aldıkları gibi köşke getirmişler. Bu delikanlı başka çeşide girmiş, kız bunu bilememiş. Delikanlı, “Ben seni iyi ederim.” demiş. Kız da “Ben de sana dilediğini veririm.” demiş. O zaman delikanlı “Burada kimse kalmasın.” deyip kıza:\n\n—Hamama gideceksin, terleyeceksin, kalıba vurulacaksın.\n\nBu suretle oğlanla kız hamama girmişler. Biraz terledikten sonra kalıplamaya başlamış. O suretle “Bu kalıpla üç gün gezeceksin.” demiş. Kız hamamdan çıkmış. Dışarda gezerken kimseyi yanında getirmemiş, gelenleri de yanından kovmuş.\n\n—Aman kalıbımı bozarsınız, yanaşmayın yanıma! demiş.\n\nO suretle üç gün sonra hamama girmişler. Bir, iki, üç kalıp vurarak “Bana dilediğin şeyleri söyle.” demiş.\n\nKız da:\n\n—Sana vereceğim şunlar. Bir kirli kese, bir kaval, kendimle birlikte hibe ediyorum, demiş.\n\nDemesiyle bir iki defa daha kalıba vurarak buna iki incir yedirmiş. Yedikten sonra parmağını boynuzuna vurarak boynuzlarını düşürmüş ve kızı iyi etmiş. Sonra köşke gelmişler. Birbirlerine nikâh yaptırarak kırk gün kırk gece düğün etmişler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz de erelim muradımıza.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[1] sarlaşmak: sarılmak.\n\n[2] çatuk: yol, ağaç gibi ikiye ayrılan şeylerin ayrılma yeri, çatal.\n\n[3] hırtlak: gırtlak.\n\n[4] yarisigün: ertesi gün.\n\n[5] vurulmak: âşık olmak.\n\n[6] beslek: hizmetçi.\n\n[7] damla: saçak altı.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Müneccimbaşı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş\n\nAllah’ın kulu çokmuş\n\nEvvel zaman içinde\n\nKalbur saman içinde\n\nDeve tellal iken\n\nAnam eşikte iken\n\nBabam beşikte iken\n\nBen on beş yaşında iken\n\n&nbsp;\n\nBir köylü kadın şehirde hısımlarından birine misafir olmuş. Ev sahibiyle birlikte bir düğüne gitmişler. Kadınların eğnindeki[1] esvapları, boyun ve kulaklarındaki takımları görünce şaşkın şaşkın bakmaya başlamış. En nihayet şişmanca, eğni başı düzgün, boynu kulağı dolu bir kadın gelmiş. Herkes ayağa kalkmış. Düğün sahibi ve düğünde bulunanlar bu kadını köşeye kadar geçirmişler. Köylü kadın bunu merak etmiş, yanındakilerden birine “Bu kadın kim?”&nbsp; diye sormuş. O da “Münecccimbaşının karısı.” diye cevap vermiş.\n\nKadın düğünden sonra köyüne dönmüş. Kocasına olan biteni anlatmış ve kocasıyla “Ben gayrı bu vaziyette durmam.” diye çekiş etmeye[2] başlamış. Karısının bu hâlini gören adam ne yapacağını şaşırmış. Karısına okuma yazma bilmediğini ve müneccimlikten çakmadığını söylemişse de bir türlü dinletememiş.\n\nKadın:\n\n—Bir hokka, bir kalem alırsın, birkaç tabaka da kâğıt, bir yolun başına oturursun. Elbet sana ne iş gördüğünü sorarlar. Sen de “Ben müneccimim.” dersin. Onların yitiği varsa sana “Bakıver.” derler. Sen de kalemi hokkaya batırır&nbsp;kâğıda bir şeyler yazarsın,&nbsp;kâğıda bakar bir şeyler söyleyiverirsin, iş olur biter.\n\nAdamın da bu işe aklı yatmış. Kâğıt, kalem, divit alıp bir yolun başına oturmuş. Oradan bir deveci geçiyormuş. Buna ne iş gördüğünü sormuş. Bu da “Ben müneccimim.” demiş.\n\n—Öyleyse benim bir devem kayboldu. Birkaç gündür aradım bulamadım. Hele sen şuna bir kere bakıver, demiş.\n\nMüneccim hokkaya kalemi bandırmış, kâğıdın üstüne bir şeyler yazmış. Düşünmüş, düşünmüş, diyecek bir şey bulamamış. En sonra düşüne düşüne:\n\n—Senin deven ne yerde ne gökte, muallakta, demiş.\n\nDeveci düşüne düşüne geçmiş gitmiş. Yolda giderken bir de bakmış ki kaybolan deve bir köprünün üstünde ofutmuş[3] duruyor. Düşünmüş, deve sahiden ne yerde ne gökte, muallakta. Devesini bulan deveci, vardığı yerlerde bu müneccimi övmeye başlamış. Bu söz kulaktan kulağa padişaha kadar varmış. Padişahın da bir yüzüğü kaybolmuşmuş. Bu yüzüğü de saraydaki müneccimler bilip bulamamışlar. Padişah bu adamın methini işitince “Bir de buna baktırayım.” diye saraya çağırttırmış. Müneccim, padişahın saraya çağırttığını duyunca hemen köyüne gidip karısıyla çekiş etmiş. İşte “Benim başıma bu belayı sen getirdin. Bana padişah bir yitiğini soracak. Bulamazsam beni öldürecek. Gel helalleşelim de öyle gideyim.” diye karısıyla helalleşmiş. Saraya varmış. Bunu padişahın yanına çıkarmışlar. Padişah kaybolan yüzüğünün bulunmasını müneccime emretmiş.\n\nMüneccim padişahtan kırk gün izin istemiş. Padişah, bu adamın kırk gün sarayda bir odada beslenmesini emretmiş. Adamcağızı bir odaya tıkmışlar. Yalnız kalınca kırk gün sonraki acı vaziyeti düşünürken birden kapı açılmış. İçeriye bir sini içinde birkaç kap yemekle bir adam girmiş. Adam yemeği bırakıp dışarı çıkmış.\n\nMüneccim sahanları açmış, bakmaya başlamış. Hepsine bakmış, bir küçük tas içinde kırmızı sulu üç tane yuvarlak bir şey görmüş. Adam köyünde böyle bir şeyler görmediği için öfkesinin arasında bunların ne olduğunu düşünmeye vakit bulamamış. En sonra kızarak bunlardan birini “Şu bir!” diye bağırarak oda kapısına doğru fırlatmış. Dışarıdaki üç adam yüzüğü çalmışlarmış. Elmanın birini öfkeyle kapıya atınca “Eyvah, bizim birimizi bildi!” demişler, korkmaya başlamışlar. Nihayet “Şu iki!” deyip kapıya elmanın ikincisini atmış. “Eyvah, ikimizi de bildi!” demişler, korkmaya başlamışlar. Müneccim “Şu üç!” diye bağırarak üçüncüsünü de kapıya atınca dışarıdakiler “Üçümüzü de bildi!” diye kendilerini zapt edemeyip içeriye dalarak müneccime “Sen bilirsin! Yüzüğün bizde olduğunu padişaha söyleme!” diye yalvarmaya başlamışlar.\n\nMüneccim hemen işi kavramış:\n\n—Tabii söyleyeceğim, ben bunun için az sıkıntı çekmedim. Kırk gün olsun da siz görürsünüz gününüzü, diye adamlara çıkışmış.\n\nNihayet fazla yalvarmalarına dayanamayan müneccim:\n\n—Her biriniz birer kese altın verirseniz ve beni burada kırk gün iyi beslerseniz ben bunun bir çaresini bulurum, demiş.\n\nHırsızlar buna razı olmuşlar. Peşin birer kese altın vermişler. Yiten yüzüğü de müneccime teslim etmişler ve onu kırk gün kuş sütüyle beslemişler.\n\nMüneccim otuz sekizinci günü hırsızları çağırmış. “Padişahın kazları var mı?” diye sormuş. Onlar da “Var!” demişler.\n\n—Bu yüzüğü kırkıncı gün sabahleyin kazın birine yutturun ve kazın kuyruğunu biraz kesin de ben farkına varayım, demiş.\n\nKırk gün tamam olmuş, müneccim padişahın huzuruna çıkmış. Yüzüğü bulduğunu ve yüzüğü kazlardan birinin yuttuğunu söylemiş. Padişah kaz çobanını çağırmış. Hemen kazların dışarıya çıkarılmasını emretmiş. Müneccim kazların arasına girmiş, güdük kazı tutarak kesmiş, yüzüğü kazın kursağından çıkarıp padişaha vermiş. Bu iş padişahın hoşuna gitmiş ve kendisine fazlaca para vermiş. Birçok da çiftlik vermiş, fakat lazım olunca bir daha çağrılacağını söyleyince “Bir atladım çekirge, iki atladım çekirge, üçüncü de ele geçtin mi çekirge!” sözünü düşünerek müneccim derin husalara[4] dalmış.\n\nMüneccim bir gün yalısında otururken padişahın veziri gelmiş. Vezirin gelmesinden müneccim çok korkmuş, belli de edememiş. Vezir, “Padişah bugün hamam yapacak. Sizi de bu hamam ziyafetine davet ediyor.” deyince müneccim biraz ferahlamış, ama belki işin içinden bir şey çıkar diye korkmuş, gidememiş. Vezire, “Hastayım. Padişahım beni affetsin.” demiş; “İyileşince ben kendilerini varır da özür dilerim.” diye veziri savmış. Vezir padişaha meseleyi anlatmış. Padişah da özrünü hoş görmüş. Hamama gitmiş.\n\nMüneccim bu işin sonunun kötü olacağını düşüne düşüne deli olacak bir hâle düşmüş. O sırada aklına bir şeytanlık gelmiş. Hemen soyunmuş dökünmüş, iç donuyla deli gibi sokağa fırlamış. Padişahın bulunduğu hamamın önünden geçerken herkes “Deli geçiyor! Deli geçiyor!” diye bağırmaya başlamış. Bu sesi hamamdakiler de duymuş. Padişahla birlikte hepsi dışarıya çıkmışlar. Bir de bakmışlar ki müneccimbaşı.\n\nHamamdakiler dışarı çıkar çıkmaz hamamın kubbesinin de çökmesi bir olmuş. Müneccim padişahla konuşurken bu kubbenin çöküvermesi müneccimin öyle işine yaramış ki, dokunmayın keyfine. Daha padişah müneccime “Ne oldun? Deli mi oldun?” demeden müneccim hızlı hızlı:\n\n—Efendim! Siz beni hamama çağırmıştınız. Ben de hastalandığım için gelememiştim. Evde yunuyordum. Bu sırada bana hamamın kubbesinin yıkılacağını haber verdiler. Ben de hemen hamamlıktan çıkar çıkmaz kubbe başınıza yıkılmasın diye çırıl çıplak buraya kadar koştum. Biraz daha gecikseydim kubbe efendimizin değil, benim başıma yıkılacaktı, cevabını vermiş.\n\nBundan memnun olan padişah, hayatını kurtaran müneccime bir daha bir şey sormamak ve gücünü[5] hiçbir suretle üzmemek şartıyla fazlaca mükâfat vererek müneccimi azat etmiş. Müneccim de karısının yanına gitmiş, köyünü dağıtmış, İstanbul’a göçmüş. Padişahla komşu gibi iyi günler geçirmeye başlamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[1] eğin: beden, vücut; üst baş.\n\n[2] çekiş etmek: ağız kavgası etmek, çekişmek.\n\n[3] ofutmak: başını kaldırıp boynu uzatarak belirli bir noktaya bakmak.\n\n[4] husa: kaygı, korku, tasa.\n\n[5] güç: gönül, yürek.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Muradına Ermeyen Dilber",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Az söyleyen sevap, çok söyleyen günah işlermiş. Bir aile varmış, çok mutlularmış.\n\nBir gün evin beyi ölmüş. Karısı hamileymiş. Kadının hiçbir geliri yokmuş. Kadın dilenmeye başlamış. Her gün bir köye gidermiş. Köyün birinde sancısı tutmuş. Nereye misafir olsam diye düşünmüş. Kimse misafir etmezmiş:\n\n— Caminin avlusuna misafir olayım, demiş. Caminin avlusunda bayılmış. Bayılınca caminin duvarı yarılmış. İçinden elinde leğenle su olan bir kadın çıkmış. Bir duvar daha yarılmış, içinden elinde iplik ve bohça olan bir kadın çıkmış. Bir daha duvar yarılmış. Bir kadın çıkmış. Onun elinde de mum ve makas varmış.\n\nElinde mum ve makas olana kadın:\n\n— Adın Dilber olsun, yürüdüğün yollar çayır çimen olsun, demiş doğumu yaparken. Elinde leğenle su olan kadın:\n\n— Ağladıkça gözünden inci mercan saçılsın. Güldükçe yanağından güller açılsın, demiş. Elinde bohça ve iplikle çıkan kadın:\n\n— Yıkandığın su, leğenle altın olsun, demiş. Çocuğu kundak edip annesi vermiş ve kaybolmuşlar.\n\nKadın çocuğunu alıp köyüne dönmüş. Köyünde kızını yıkadıkça suyu altın olmuş. Ağladıkça gözünden inci mercan dökülmüş. Güldükçe yanağından güller açmış. Yürüdükçe yürüdüğü yollar çayır çimen olmuş.\n\nAradan zaman geçmiş. Dilber genç kız olmuş. Güzelliği dillere destan olmuş. Diğer yandan padişah da oğluna kız ararmış. Halk dilberin güzelliğini padişaha kadar duyurmuş. Padişah gidip kızı istemiş oğluna. Annesi kızı vermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış.\n\nDiber’in cadı bir teyzesi varmış. Dilber’i hiç sevmezmiş. Dilber’i kıskanırmış. Teyzesi:\n\n— Ben de saraya giderim, Dilber’i tek bırakmam, demiş.\n\nKendi kızını da alıp Dilber ile beraber trene binmiş. Dilber kuru eti çok severmiş. Teyzesi Dilber’e acıkıp acıkmadığını sormuş. Dilber, acıktığını söylemiş. O da Dilber’e kuru et vermiş. Dilber çok susamış. Teyzesinden su istemiş. Teyzesi, Dilber’e:\n\n— Eğer gözünün birini verirsen sana su veririm, demiş. Dilber:\n\n— Sana gözümü verirsem padişah beni gelini olarak almaz, demiş. Teyzesi zorla gözünü almış. Sonra arabadan itip aşağıya atmışlar. Kendi kızını padişaha Dilber adıyla götürmüş.\n\nPadişahın oğlu, Dilber’i ağlatıyor, fakat kızın gözünden inci mercan dökülmüyor, yürütüyor yürüdüğü yollar çayır çimen olmuyor, güldürüyor güldükçe yanağında güller açmıyormuş. Banyo yaptırıyor, yıkandıkça yıkandığı su altın olmuyormuş. Teyzesi oyalarmış. Vakti var deyip geçiştirirmiş. Biriktirdiği gülleri verirmiş, güldü, yanağında güller açıldı diye. Ağladı, gözünden inci mercan saçıldı deyip biriktirdiği inci mercanları verirmiş. Padişahın oğlu gülü alıp koklayınca Dilber hamile kalmış.\n\nGelelim Dilber’in arabadan atıldıktan sonraki hâline. Kuş uçmaz, kervan geçmez, insan ayağı değmez küflü bir dağın başına ağlayarak ve sürünerek çıkmış. Bir kuş gelmiş Dilber’in yanına:\n\n— Bir tüy bırakacağım. Bu tüyü dua edip gözlerine sür. Gözlerin yerine gelecek, demiş.\n\nDilberin gözleri yerine gelmiş. Dilber’in yürüdüğü yollar çayır çimen olduğu için bir çobanın sürüsü Dilber’i bulmuş. Çoban da inci mercanları toplarken Dilber’in yanına gelmiş. Sonra Dilber’i alıp evine götürmüş.\n\nÇoban, Dilber’i kızı yerine koymuş. Dilber başından geçenleri anlatmış. Anlatırken döktüğü gözyaşları inci mercan olmuş. Çobanın karısı Dilber’e banyo yaptırınca, yıkandığı su altın olmuş. Güldükçe yanağında güller açmış.\n\nÇoban günler ilerledikçe zengin olmuş. Öyle bir zengin olmuş ki, altından iki saray yaptırmış. Dilber’in sarayının kapıları “muradına ermeyen Dilber” diye açılıp kapanırmış.\n\nDilber’in sarayının şanını padişah duymuş. Dilber’in karnı git gide büyümüş. Ama kimse hamile kaldığını düşünmemiş.\n\nDilber doğum yapamadan, çocuğu karnındayken, vefat etmiş. Çoban Dilber’e altından camlı bir mezar yaptırmış. Padişah sarayı merak edip oğluyla gezmeye gelmiş.\n\nÇoban, padişaha Dilber’in hikâyesini anlatmış. Padişah mezarı görmek istemiş. Padişahın oğlu Dilber’in elini tutunca Dilber tekrar gözlerini açmış. Dilber’i alıp saraya götürmüşler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Kötü kalpli teyze ve kızı cezalandırılmış.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri bu hikâyeyi uyduranın başına, ikisi bu hikâyeyi dinleyenlerin başına…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": " KÖTÜ HUYLU DEV İLE YİĞİT DELİKANLI",
        "text": "Kötü Huylu Dev ile Yiğit Delikanlı&nbsp;&nbsp;\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde kötü huylu bir dev varmış. Bu dev suların bol olduğu yerde yaşıyormuş. Bu dev yaşadığı yerdeki sulardan kimseye vermiyormuş.\n\nHavalar çok sıcak olmaya başlamış. Yağmurun, karın yağması kesilmiş. Çevredeki bütün sular kurumuş. Köylüler toplanmış devin yanına gitmeye karar vermişler. Köyün en ihtiyarı, en bilgilisini devin yanına göndermişler.&nbsp;İhtiyar bilge köylünün durumunu deve anlatmış. Dev, ihtiyara:\n\n— Eğer bana güzel bir kız verirseniz size su veririm, demiş. İhtiyar:\n\n— Güzel kızı ne yapacaksın, diye sormuş deve. Dev:\n\n— Güzel kızların etleri çok lezzetli, demiş.\n\nİhtiyar köye geri dönmüş. Durumu anlatmış. Köylüler deve güzel kızı vermeyi kabul etmişler. Kızı alıp deve götürmüşler. Dev kızı aldıktan sonra köylüye suyu vermiş. Köylüler suyu köye götürmüşler.\n\nKöylü bu suyu kullanmaya başlamış. Ama su yavaş yavaş bitmeye başlamış. Köylü yine kara kara düşünmeye başlamış. Çaresizce köyden güzel bir kızı daha deve götürmek için yola çıkmışlar.\n\nDev, köylüyü görünce sevinmiş. Köylü deve kızı vermiş ve suyu götürmüşler. Köylü bu duruma çok üzülüyormuş.\n\nGünlerden bir gün köye güçlü, uzun boylu bir delikanlı gelmiş. Delikanlı çeşmelerin niye kuruduğunu sormuş. Köylü durumu anlatmış. Suyu devden almak için her su aldıklarında güzel bir kızı verdiklerini söylemişler.\n\nDelikanlı devi görmek için devin yaşadığı yere gitmiş. Orda su içen bir kartal görmüş. Su içen kartalı dev tam yakalayacakken delikanlı kılıcıyla deve vurmuş. Dev yere düşmüş.\n\nDelikanlı devi öldürmek için kılıcını deve bir daha vurmuş. Ama dev bu kılıç darbesinden sonra yeniden canlanmış. Dev sadece bir kere vurulunca ölüyormuş. Delikanlı ve kartal hemen kaçmışlar. Delikanlı köye dönmüş. Delikanlı, köylüye:\n\n&nbsp; — Sizi bu devden kurtarırım ama köyden seçtiğim bir kızla evlenirim, demiş. Köylü kabul etmiş. Delikanlı kılıcını kuşanmış ve devin yaşadığı yere gitmiş.\n\nDev, delikanlıyı görünce üzerine koşmaya başlamış. Delikanlı kılıcını çıkarıp devin kalbine saplamış. Dev oraya yıkılmış. Daha kalkamamış.\n\nKöylü artık rahat rahat suyunu götürmeye başlamış. Delikanlı köyden güzeller güzeli bir kız seçmiş ve evine götürmüş.\n\n&nbsp; Delikanlı, kızı, ağabeyleriyle tanıştırmış. Ama ağabeyleri kızın güzelliğini görünce kardeşlerini kıskanmışlar gece kardeşlerini derin bir kuyunun içine atmışlar.\n\nDelikanlı kendine geldiğinde, devin elinden kurtardığı kartalı görmüş. Kartala burada ne yaptığını sormuş. Kartal bu kuyuda yaşadığını söylemiş. Delikanlı da kendisinin başından geçenleri kartala anlatmış. Kartal:\n\n&nbsp; — Sen benim hayatımı kurtardın. Ben de seni bu kuyudan kurtaracağım, demiş.\n\nKartal, delikanlıya ayaklarından tutmasını istemiş. Delikanlı kartalın dediği gibi ayaklarından tutmuş ve uçarak kuyudan çıkmışlar.\n\nHemen karısını ağabeylerinin elinden kurtarmaya gitmiş. Karısını ağabeylerinin elinden alarak gitmiş. Delikanlı karısıyla birlikte mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Padişah İle Üç Bacı",
        "text": "Bir yaşlı kadın varmış. Kadın ebeymiş. Üç tane kızı varmış. Çocukları küçük yaştayken kocasına kaybetmiş. Üç kızıyla bir evde yaşarmış.\n\nBir gün ülkenin padişahı dört bir yana haber yollamış:\n\n— O gün akşam hiç kimse ışıkları yakmasın, diye. Ebe kadının bir hastası çıkmış. Oraya gidecekmiş. Kızlarına:\n\n— Salon ışıkları yakmayın, padişahın kesin emri var, sonra bize ceza verir, diye tembih etmiş.\n\nKızlar anneleri gittikten sonra ışıkları yakıp aynanın karşısına geçmişler. Bir güzel süslenmişler.\n\nPadişah faytonla mahalle mahalle gezermiş o sırada. Bu kızların oturduğu evin ışıklarının yandığını görmüş. Hemen oraya vezirini ve vekilini göndermiş. Vezir ve vekil o eve gitmişler, kapıyı çalmışlar.\n\nKapıyı bu kızar açmış. Vezir ve vekil kızların güzelliğine hayran kalmış. Büyük kız ve ortanca kız özür dilemişler. Küçük kız kibirlenmiş. Büyük kız vezire:\n\n— Vezirim, beni alırsanız, emrinize amade olurum, siz ne derseniz onu yaparım, demiş. Ortanca kız vekile:\n\n— Vekilim beni alın, size nur topu gibi yavrular veriyim, köleniz olayım, demiş. Küçük kız ise:\n\n— Ben bu kızların en güzeliyim. Padişah beni alırsa onunla gül bahçesine giderim. Onun koluna da bohçamı atarım. O taşır, demiş.\n\nVezir ve vekil büyük kızla, ortanca kızı affetmiş. Küçük kızın söylediklerini de padişaha anlatmışlar.\n\nBirkaç gün sonra ebe kadının kapısı çalınmış. Jandarmalar gelmişler. Padişahın ebe kadını çağırdığını haber vermişler. Kadın kızlarının ışığı yaktıklarını duymuş. Korka korka padişahın yanına gitmiş.\n\nPadişah kadına kızları istediğini söylemiş. Kadın çok sevinmiş. Kızları vermiş. Eve gelmiş. Kızlara anlatmış. Kızlar da çok sevinmiş.\n\nEve arabalar gelmiş, kızları almış saraya götürmüş. Padişah büyük kız ile veziri; ortanca kız ile de vekili evlendirmiş. İkisine çifte düğün yapmış.\n\nPadişah küçük kızı da görmeden zindana attırmış. Bunun sebebi de kızın kibirlenip o sözleri söylemesiymiş. Padişah kıza çok içerlemiş:\n\n— Ben onun hizmetçisi miyim, diye kıza ceza vermiş.\n\nKüçük kız dediklerine pişman olmuş. Vezire, vekile yalvarmış ama nafile. Padişahın kesin emri varmış. Küçük kızın ablaları kızın bu durumuna çok üzülmüşler. Ablaları bir çare düşünmüşler. Padişahtan habersiz kızı zindandan çıkarırmışlar; yerine başka bir kızı koymuşlar. Çünkü padişah kızın yüzünü hiç görmemiş. Kızı zindandan çıkarmışlar. Büyük ablanın odasına saklamışlar.\n\nKüçük kız bir gün bahçeye çıkmış. Elma kesiyormuş. Padişah mahallede gezerken kızı görmüş. Kız da padişahı görünce, aklı şaşmış yakışıklılığından, bıçakla elini kesmiş.\n\nPadişah arabadan inmiş, kıza bir mendil uzatmış. Kız mendili almış. Padişah kızın nerde oturduğunu sormuş. Kız ablasında kaldığını saklamış. Çünkü ceza alacaklarından korkmuş. Yerinin meçhul olduğunu söylemiş. Kaçıp gitmiş.\n\nKız günlerce yataktan çıkamamış. Üzüntüden hasta olmuş. Ağlaya ağlaya gözyaşı kurumuş.\n\n— Ben böyle yakışıklı bir padişahın arkasından nasıl böyle konuştum, diye iç çeker olmuş.\n\nKızın ablaları, bir araya gelmişler. Kızın durumunu padişaha bildirmeye karar vermişler. Padişah bunu duyunca kızı zindandan kaçırdıkları için öfkelenmiş. Sonra kızın yanına gitmeye karar vermiş.\n\nKızın yanına gidince elindeki mendilden bahçedeki kız olduğunu anlamış. Kızı affetmiş. Padişahla kız evlenmişler. Mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Tuzcunun Kızı",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tela pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, diyarın birinde bir kadın varmış. Bu kadının üç tane kızı varmış. Bu kızların birini yağcıya, birini balcıya, birini tuzcuya vermiş.\n\nOnlarla evlendikten sonra üçünün de çocuğu olmuş. O diyarda da daha fakirler için doğum evi varmış. Yağcı da balcı da zengin oldukları hâlde bu doğum evine gidip doğum yapmışlar. Bunlar öyle yapınca peri kızları gelmiş. Doğan kızları katran kuyusuna batırıp çıkarmış ve annelerine kapkara kızları verip savmışlar.\n\nTuzcu da doğum evine gelmiş, doğum yapmış. Üç tane peri kızı yine gelmiş. Çocuğa güzelce kuntu* kumaş, bir sürü öteberi getirmişler. Onu da böylece donatıp anasının kucağına verip savmışlar.\n\nBu kızlar birbirini yoklamaya karar vermişler. Balcı da yağcıya gitmiş, yağcıda bakmış aynı durum:\n\n— Hadi gidelim tuzcuya, demişler. Bakmışlar ki tuzcuda çok güzel parlak bir kız, onu çekememişler.\n\nO tuzcu ölünce anasıyla kız yalnız yaşamaya başlamışlar. Padişahın oğlu bu kızı görmüş, çok beğenmiş ve anasını dünür göndermiş. Annesi varmış, kızıyla beraber bahçelerini gezmişler. Kapının önünde bir elmas ağacının dibine oturmuşlar. Kız, elmas ağacına:\n\n— Ağacım, ağacım seni kim dikti, demiş. Ağaç seslenmiş:\n\n— Pamuk ellerin dikti. Kız, ağaca:\n\n— Ağacım, ağacım seni kim suladı, demiş. Ağaç seslenmiş:\n\n— Ela gözlerin suladı. Kız, ağaca:\n\n— Bir ırgalan da teyze görsün, demiş.\n\nAğaç ırgalanmış ve dünür gelen kadının kafasına bir elmas düşmüş, kadının kafasını yarmış. Kız, kadının kafasını temizlemiş, sarmış ve kadın dünürlük lafını açamadan geri gitmiş.\n\nKadın eve gelince oğlu merakla ne yaptığını sormuş. Kadın üzüntüyle:\n\n— O kız seni almaz, çok zengin, demiş. Kadın üç kere böyle gidip gidip dönmüş. Kızı istemeye cesaret edememiş. Padişahın oğlu kendi gidip kapıdan girer girmez:\n\n— Kız ben sana dünürüm, demiş. Kız da:\n\n— Sen bana dünürsen ben de sana dünürüm, demiş.\n\nBunlar çok güzel bir düğünle evlenmişler. Ondan sonra bu kızın yağcıdaki ve balcıdaki halalarının kızları gelmiş. Onun durumunu çekemeyip öldürmeyi düşünmüşler. Eniştelerinden müsaade alıp kızı hamama götürmüşler.\n\nBunlar hamamda kızın kafasına bir şiş batırmışlar. Kız güvercin olup uçup gitmiş. Ondan sonra akşam olmuş, eniştelerine gidip karın kayboldu, bulamadık, demişler.\n\nKız güvercin olunca kocasının odasına gelmiş. Oğlan uyuyormuş, annesi de odadaymış. Kız, kocasını görünce:\n\n— Padişahın oğlu uyuyor musun? Üstünü güller bürüsün, demiş, gitmiş.\n\nKız birkaç gün kocasının odasına gelip gitmiş. Annesi oğluna durumu anlatmış. Padişahın oğlu da pencerenin önüne zift dökmüş. Güvercin gelip oraya konunca kalkıp gidememiş. Oğlan yakalayıp:\n\n— Sen ne güzel güvercinsin, deyip başını okşamış. Okşarken eline hamamda batırılan şiş batmış. Oğlan şişi tutup oradan çıkarmış. Güvercin de eski hâlini alıp kız olmuş Hamamdaki durum, teyze kızlarının yaptıkları oraya çıkmış.\n\nTeyze kızlarını çağırmışlar ve kırk katıra mı kırk satıra mı razısınız, diye sormuşlar. Sonra onları katıra bindirip ormana sürmüşler. Her biri cezasını çekmiş.\n\nYemiş, içmiş, yere göçmüş; bu masal da burada bitmiş.\n\n*kutnu: Pamuk veya ipekle karışık pamuktan dokunmuş kalın, ensiz kumaş türü\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Köse",
        "text": "KÖSE\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir adam varmış. Bu adam çok korkakmış. Dışarı bile yalnız çıkamıyormuş. Önemli bir şey olduğunda bile karısıyla çıkarmış. Karısının canına artık tak etmiş. Altınlarını balkona serip Köse’nin gidip toplamasını istemiş. Köse dışarı çıkıp altınları toplayıp karısına vermiş. Karısı altınları alıp kapıyı kapatmış. Köse dışarıda kalmış. Köse ne kadar kapıyı açmasını istese de karısı açmamış. Köse, bari bir yumurta, bir çuvaldız, bir avuç da un vermesini istemiş. Karısı dediklerini kapının altından vermiş.\n\nKöse az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir deve rastlamış. Deve sormuş:\n\n-Nereye dev kardeş?\n\nDev der&nbsp;ki:\n\n-Giderim kardeşlerimin yanına.\n\nKöse der:\n\n-Beni de kardeş olarak kabul eder misin?\n\nDev:\n\n-Ederim etmesine de benim bir de yedi tane kardeşim var. Onlara da sormak gerek.\n\nKöse’yle dev düşerler yola. Biraz giderler. Köse der:\n\n-Taşı sıkıp suyunu çıkarabilir misin?\n\nDev der&nbsp;ki:\n\n-Taşın hiç suyu çıkar mı?\n\nKöse taşı eline alır. Taşı cebine koyar ve cebindeki yumurtayı çıkarır. Yumurtayı sıkar, yumurtanın akı aktığında deve der:\n\n-Bak ben çıkardım.\n\nDev Köse'den korkmaya başlar. Biraz daha giderler. Köse yine sorar:\n\n-Taşı sıkıp da demir edebilir misin?\n\nDev der ki:\n\n-Taştan hiç demir olur mu?\n\nKöse taşı alır cebine koyar, cebinden çuvaldızı çıkarır. Deve gösterir.\n\n-Bak ben demir yaptım, der.\n\nDev Köse'den iyice korkmaya başlar. Biraz daha giderler. Köse sorar:\n\n-Taşı sıkıp da un yapabilir misin?\n\nKöse taşı alır, cebine koyar. Cebinden unu çıkartır.\n\n-Bak ben yaptım, der. Dev, Köse'den çok korkmaya başlar. En sonunda devin evine varırlar.\n\nDevin yedi kardeşi de deve kızar:\n\n-Biz kendimizi zor doyuruyoruz. Bir de bu geldi şimdi. Nasıl doyuracağız.\n\nBir şekilde bu Köse’yi kabul ederler. Bu devler her hafta birisi bir tulum alır, gider çeşmeden su getirir, bir hafta boyunca o tulumdan o suyu içerler. Su sırası Köse’ye gelir. Köse tulumu alır. Çeşmenin başına gider, düşünür.\n\n-Ben bunu doldurup nasıl götüreceğim?\n\nTulumu şişirir. Devlere götürür. Devlerin tam birisi su içmek için tulumu alacakken Köse der:\n\n-Ben gittim ta nereden getirdim. İlk ben içeyim, kalırsa siz içersiniz. Köse, hava dolu tulumun kapağını açtığı zaman hava birden boşalır. Devler, Köse’den korkar.\n\n-Biz sekiz kişi bu suyu bir haftada içerken bu adam bir nefeste bu suyu nasıl içti?\n\nNeyse… Köse bundan yırtar. Bu devler bir de odun sırası yapmışlar. Her ay iki dev gider, ormandan getirebildikleri kadar odun alıp gelirler. Sıra Köse’ye gelir. Köse der ki:\n\n-Siz her gün niye gidiyorsunuz? Köyün tüm urganlarını toplayın, ormanın dört bir köşesine toplayın. Ormanı sırtıma kaldırın, kapının önüne getireyim. Her gün de gidip gelmeyin.\n\nDevler urganları bağlarlar. Köse oturur, urganların uçlarını eline alır ve devlere bağırır:\n\n-Kaldırın!\n\nDevler ne kadar zorlasa da ormanı kaldıramıyorlar. Köse bir daha bağırır:\n\n-Kaldırın!\n\nDevler ne kadar zorlasa da orman bir türlü kalkmıyor. Devler Köse’ye diyor ki:\n\n-Bırak kardeş bırak. Biz getiririz kendi odunumuzu.\n\nKöse ondan da yırtıyor.\n\nBiraz zaman geçiyor. Devlerin bir oyun taşı var. O taşı tüm güçleriyle fırlatıyorlar. Sonra gidip geri getirip tekrar atıyorlar. Devin biri Köse’ye der ki:\n\n-Gel bir de sen at.\n\nKöse gelir, nasıl atacağını düşünür. Devin biri sorar:\n\n-Ne düşünürsün Köse?\n\nKöse der:\n\n-Ben bu taşı hangi dağa fırlatayım da bir daha oynayamayasınız.\n\nDevler korkar.\n\n-Bizim taşımızı hiçbir yere atma, derler.\n\nKöse ondan da kurtulur. Devler Köse’yi öldürmeye karar verirler. Köse uyurken onu döverek öldürmeye karar verirler. Bunu da Köse duyar. Kendi kıyafetini süpürgeye giydirir. O farklı yerde yatar.\n\nDevler gelir. Sopalarla Köse’yi dövdüklerini sanırlar. Biri el uzatır. Kardeşlerine der&nbsp;ki:\n\n-Bu odun olmuş, kesin ölmüştür. Bırakalım burada, sabah gelir cenazesini kaldırırız.\n\nSabah olur, cenazesini çöpe atmak için giderler. Gittiklerinde Köse, yatağının üzerinde kıyafetlerini giymektedir. Devler sorar:\n\n-Güzel uyudun mu Köse kardeş?\n\nKöse cevap verir:\n\n-Biraz pireler ısırdı, onun dışında güzel uyudum.\n\nDevler Köse’den iyice korkmaya başlamış. Kendi kendilerine:\n\n-Biz bunu tüm gücümüzle dövdük. Bu, pireler ısırdı diyor.\n\nBunun üzerine devler, Köse’yi getiren deve:\n\n-Git, bunu nereden aldıysan oraya götür. Gitmezse de bir çuval altın ver, o zaman gider, derler.\n\nKöse’yle dev yola düşerler. Dev, Köse’yi evinin önüne götürür. Köse’yi orada bırakır, geri döner. Köse kapıyı çalar, karısına der ki:\n\n-Aç bak, sana bir çuval altın getirdim.\n\nKarısı kapıyı açar, Köse’yi içeri alır. Hemen altınları boşaltırlar, yerine saman doldururlar.\n\nDev giderken tilkiyle karşılaşır. Tilki sorar:\n\n-Nereden böyle dev kardeş?\n\nDev, başından geçenleri anlatır. Tilki der ki:\n\n-Kardeşim sen salak mısın? O korkudan dışarı bile çıkamaz. Sizi kandırmış. Kalk gidelim altınlarını alalım.\n\nDev şaşırır. Tilkiyle beraber Köse’nin evinin önüne giderler. Köse’den çuvalı ister. Köse çuvalı atar. Çuval yere düşer ve samanlar dışarı çıkar. Dev der ki:\n\n-Tilki kardeş! Bu taşı sıktı, un yaptı. Taşı sıktı, suyunu çıkardı. Ormanı kaldırmaya çalıştı. Şimdi de bir çuval altını yok etti. Kalk, kalk gidelim. Bırak altınlar onda kalsın.\n\nDev gider, Köse’yle karısı mutlu mesut yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "At",
        "text": "AT\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir tane çocuk varmış. Bu çocuğun annesi genç yaşta ölmüş. Gel zaman git zaman çocuğun babası gönlünü bir kadına kaptırmış. Tabii bu adam çok zenginmiş.\n\nGün gelmiş, bu adam hacca gitmeye karar vermiş. Gitmeden önce oğluna bir at almış. Oğlu bu atla çok zaman geçiriyormuş. Babası hacdayken çocuğun üvey annesi başka bir adama âşık olmuş. Çocuk bunu anlamış. Adamın hacdan dönüşü yaklaşınca çocuğu öldürmeye karar vermiş. İlk olarak yemeğine zehir katmış. Yemeği yemesi için çocuğa vermiş. Çocuk:\n\n— Önce atımın yanına gideyim, sonra yemeğimi yerim, demiş.\n\nNeyse atın yanına gitmiş. Gitmiş ki at şahlanıyor, delirmiş, kafasını duvarlara vuruyormuş. Çocuk:\n\n— Ne oldi yani bozlum, ne oldi? Sarardı gül benzin yaprağa döndü? demiş.\n\nAt çocuğa demiş ki:\n\n— Ne olduysa sana oldu. Üvey annen yemeğine zehir koydu, sakın yeme, yeme!\n\nÇocuk gidince yemeği bir yolunu bulup yere dökmüş ve kurtarmış. Artık babasının gelmesi yaklaşmış. Annesi çocuğun elbisesine zehir koymuş. Demiş ki:\n\n— Baban gelecek. Demesin benim oğlumun elbiseleri eski. Al bunları giy. Babanın karşısına böyle çık.\n\nÇocuk:\n\n— Ben atımın yanına gideyim, sonra gelir giyerim, demiş.\n\nÇocuk atının yanına gittiğinde at yine kendinden geçmiş vaziyette hareket ediyormuş. Çocuk:\n\n-Ne oldi yani bozlum, ne oldi? Sarardı gül benzin yaprağa döndü?\n\nAt:\n\n— Ne olduysa sana oldu. Üvey annen giysine zehir koydu. Sakın onu giyme. İlk hizmetliye giydir, demiş.\n\nÇocuk çıkmış, üvey annesinin yanına. Üvey annesi elbiseyi vermiş. O da demiş ki:\n\n— İlk hizmetli giysin, sonra ben giyeyim.\n\nÜvey annesi ne kadar vazgeçirmeye çalışsa da çocuk ısrar edince kabul etmiş. İlk hizmetli giymiş ve hizmetli ölmüş. Çocuk üvey annesine demiş ki:\n\n— Sen buna ne yaptın ki bunu giydiği gibi ölüyor?\n\nArtık babasının gelmesi gerekiyormuş. Üvey annesi, çocuğun babasına demesinden korkmuş, bir sürü yufka açmış. Kurutmuş, döşeğinin altına doldurmuş. Babası gelince karısının yanına gitmiş. Ne olduğunu sormuş. Karısı:\n\n— Ölümcül bir hastalığa yakalandım. Eğer benim yaşamamı istiyorsan, oğlunun kanını akıtman ve benim vücuduma sürmen gerek, demiş.\n\nKadın döşeğinde sağa sola döndüğü zaman yufkalar çatır çutur ediyormuş. Bunun üzerine adam inanmış. Çocuk bu arada atının yanında vakit geçiriyormuş. Atı ona üvey annesinin babasını kandırdığını ve kendisinin ölmesini istediğini söylemiş. At:\n\n— Baban sana bir şeyler anlatacak ve en sonunda baban senden ölmeni isteyecek. Sen git babana de ki atımda emeğim çok fazla. Bir kere bineyim, sonra beni istersen öldür.\n\nBabası:\n\n— Yok öyle olmaz. Kaçarsın, demiş.\n\n-İstersen, yanıma bir tabur asker koy. Eğer kaçarsam, onlar beni yakalar getirirler.\n\nBabası kabul etmiş. Neyse binmiş atına. Ata öyle bir kamçı vurmuş ki at uçmuş. Az gitmiş, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. At bunu bir eve götürmüş. At çocuğa demiş ki:\n\n— Bu evde bir peri kızı var. Git o peri kızıyla evlen ama beni unutma.\n\nNeyse çocuk eve gitmiş. Kız öyle güzel kızmış ki çocuğun aklını başından almış. Aylar yıllar geçmiş. Çocuk atını unutmuş. Ansızın aklına gelmiş. Dışarı çıkmış, atın yanına gitmiş ki at zayıflıktan neredeyse ölüyormuş. Çocuk:\n\n— Ne oldi yani bozlum, ne oldi? Sarardı gül benzin, yaprağa döndü? demiş.\n\nAt:\n\n—&nbsp;İnsan evladı değil misiniz? Hepiniz çiğ süt emmişsiniz.\n\nÇocuk ata biraz ot verir. At kendine gelir. Sonra çocuğa der ki:\n\n— Üvey annenle baban çok zor durumda. Şuradan bir çuval altın al. Gidelim verelim, beraber mutlu mesut yaşayalım.\n\nÇocuk bir çuval altın alır, atına yükler. Karısını da alır, babasının yanına gider. Altınları verirler, beraber mutlu mesut yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "AĞLAR GÜLER",
        "text": "AĞLAR GÜLER\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde padişahın üç kızı varmış. Kızları için üç altın top yaptırır. Büyük kızı altın topu atar vezire, ikinci kızı topu atar kizire gider. Küçük kızı da altın topu atar, çobana gider. Padişah, küçük kızın attığı topa itiraz eder ve yeniden attırır. Top tekrar çobana düşer. Padişah küçük kızını evlatlıktan reddeder. Çünkü attığı top çobana geldiği için padişahın küçük kızı çobanla evlenir.\n\nPadişahın küçük kızı sultan hamile kalır. Bir gün sultanın canı kırmızı mercimek çeker ve kocasına der ki:\n\n-Benim canım kırmızı mercimek çekti. Bana kırmızı mercimek getir.\n\nO da karısını kırmayıp yedi yıllık bir yola kırmızı mercimek almak için gider.\n\nSultan dokuz ay sonra doğum yaparken üç tane kuş içeri girer. Kuşlardan birisi ebesi olur, diğeri yemek yapar. Bir diğeri de bu çocuğun babası fakir diye:\n\n-Banyo yaptıktan sonra, banyo yaptırdığı leğenin altın olsun, der.\n\nÇocuğun adını kuşlardan biri Ağlar Güler koyar.\n\n-Ağlarken yağmur yağsın, gülerken güller açsın, derler ve giderler.\n\nAğlar Güler yedi yaşına girer. Mehmet çoban yedi yıl sonra geri döner. Elinde mercimek çuvalıyla geri dönerken koyun sürüsü görüyor ve oradakilere soruyor:\n\n-Bu koyun sürüsü kimin?\n\nÇoban da der ki:\n\n-Mehmet çobanın.\n\nKendi kendine:\n\n-Ben gittikten sonra sultan evlendi mi? diye söylenir. Eve yaklaşınca sultan Mehmed’i görür ve hizmetçilere söyler:\n\n-Gidin o gelen ağanızdır. Elindeki mercimeği alın ve yere dökün. Ağanızı hamama götürün. Temizleyip giydirin, buraya getirin.\n\nMehmet çobanı saraya getirirler.\n\nSultana der ki:\n\n-Ben gittikten sonra nasıl böyle zengin oldun?\n\nSultan der ki:\n\n-Kalk bey! Çocuğumuzu banyo yaptıralım.\n\nBanyo yaptırırlar Ağlar Güler’e. Sultan sabah uyanınca kocasına der ki:\n\n-Kalk! Banyo yaptırdığımız suyu dökelim.\n\nGidiyorlar ki bir leğen altın var. Kocasına anlatır:\n\n-Sen gittikten sonra üç kuş geldi. Böyle böyle dediler. Bana birisi adını, diğeri yemekleri verdi. Diğeri de \"banyo yaptırınca suyun altın olsun\"&nbsp;dediler ve bu olaylar yaşandı.\n\nKocası sultana inanır ve Mehmet Ağa olur ve kızına altın bir taş yaptırır.\n\nBir gün Ağlar Güler çeşme başına gider. Padişah oğlu Ağlar Güler’i görür ve elindeki taşı alır.&nbsp; Ağlar Güler ağlamaya başlar. O anda yağmur yağar. Padişah oğlu taşı verince Ağlar Güler gülmeye başlar. Yanlarında güller açılır. Padişah oğlunun bu durum hoşuna gider. Şehzade, babasını bu kızı istemesi için Mehmet Ağa’nın sarayına gönderir. Padişah, Allah’ın emriyle Ağlar Güler’i oğlu Şehzade’ye ister. Babası Ağlar Güler’i Şehzade’ye verir.\n\nAğlar Güler’in bir teyzesi var. Düğünü olunca Ağlar Güler’i misafir eder ve kuzu keser ve pişirirken çok tuzlu pişirir. Ağlar Güler kuzuyu yiyince çok susar ve teyzesinden su ister. Teyzesi Ağlar Güler’i sevmediği için ona şu teklifi sunar:\n\n-Burada bir bardak su içmek istersen bir gözünü vereceksin.\n\nAğlar Güler çok su istediği için bir gözünü verir ve bir bardak su içer. Ama çok susadığı için bir bardak daha su ister. Teyzesi, bir bardak su için bir göz daha ister. Ağlar Güler diğer gözünü de verir. Teyzesi Ağlar Güler’i bir çuvala koyar ve onu uçurumdan atar. Ağlar Güler’in yerine kendi kızını koyar ve düğünleri olur. Padişahın oğlu odaya girince bakıyor ki Ağlar Güler değil ve hastalanır.\n\nAğlar Güler’i bir dere kenarında dede bulur. Torbanın ağzını açar ve bakar ki güzel bir kız ama gözleri yoktur. Kızı alır ve eve götürür. Ağlar Güler dedeye sorar:\n\n-Yakın zamanda düğün oldu mu?\n\nDede der ki:\n\n-Yakın köydeki padişahın oğlu evlendi ama gelini görünce sevmedi ve hastalandı. Herkes padişahın oğluna yemek götürüyor ama hiç birini yemiyor.\n\nAğlar Güler dedeye der ki:\n\n-Bir çorba pişirsem götürür müsün?\n\nDede der ki:\n\n-Evet götürürüm kızım.\n\nDede çorbayı götürür. Padişahın oğlu yer ve dedeye sorarlar:\n\n-Bu çorbayı kim pişirdi?\n\n-Küçük kızım pişirdi.\n\nPadişahın oğlu:\n\n-Tadına doyamadım. Bir daha pişirir mi kızın? der.\n\nDede gelir eve. Kızına yani Ağlar Güler’e söyler:\n\n-Padişahın oğlu çorbanı çok beğendi, yine istiyor.\n\nAğlar Güler tekrar çorbayı pişirir ve gülümser. Yanlarında güller açar ve gülleri toplar ve çorbayla beraber gider padişahın oğluna çorbayı verir.&nbsp;\n\nSepetteki gülleri satar ve bağırır:\n\n-Bir sepet güle bir çift göz, der ve kızın teyzesi çıkar ve gözleri verir, gülleri alır.\n\nDede gözleri alır ve Ağlar Güler’e verir.\n\nDoğumunda gelen kuşlar gelir. Ağlar Güler’in yanına üç tane tüy bırakırlar. Kuşlardan biri konuşur ve Ağlar Güler’e der ki:\n\n-Gözlerini yerine koy ve tüyleri gözlerine sür, iyileşeceksin.\n\nAğlar Güler de söyleneni yapar ve gözleri açılır. Padişahın oğlu tellal bağırtır:\n\n-Dedeye dokunmayın bana çorba getirecek.&nbsp;\n\nAğlar Güler yaptığı çorbanın içine yüzüğünü atar. Padişah oğlu çorbayı içerken ağzına yüzük gelir ve eline aldığında Ağlar Güler’in yüzüğü olduğunu görür. Dedenin köyüne gelir. Dededen kızını ister ve dede der ki:\n\n-Kızıma danışayım.\n\nKızı:\n\n-Sen bilirsin baba, der. Dede padişah oğluna kızını verir. Padişahın oğlu düğün yapar, eve gelir.\n\nAğlar Güler teyzesinin kızına der ki:\n\n-Ben seni elmas bıçakla mı keseyim yoksa katırla mı yollayayım?\n\nO da der ki:\n\n-Elmas bıçak karnıma batsın. Katırla yolla ki kırıla kırıla gideyim babamın evine.\n\nTeyzesinin kızının bir ayağını bir katıra, diğer ayağını diğer katıra bağlar. Katırların biri aç, biri susuz. Suyu gören suya, otu gören ota gider ve teyzesinin kızını param parça ederler ve Ağlar Güler ile şehzade kırk gün kırk gece düğün ederler, mutlu ve mesut yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "[Üvey Ana]",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir tane adam varmış. Eşi ölmüş, tekrardan evlenmiş. Bir de bir tane kızı varmış. Üvey annesi kızı eve kabul etmemiş. Eşine:\n\n-Bunu götür. Ben buna bakmak istemiyorum, demiş. Babası kızı kandırarak:\n\n-Gel dağa gidelim kızım, demiş ve üvey annesi kızın çantasına tuzlu gevrek koymuş. Gevrek o kadar tuzluymuş ki yesin ölsün istemiş.\n\nSonra babasıyla birlikte dağa gitmişler. Babası kızına:\n-Odun topla, ateş yakıp çay koyalım, demiş. Kız odun toplamaya gitmiş. Geldiğinde babası yokmuş. Kız da ağacın dibinde uyuyakalmış. Sabah olunca gevrekleri yemiş. O kadar tuzluymuş ki susamış, su aramaya çıkmış.\n\nÖyle bir yer bulmuş ki her yer yeşillik. Kız eğilmiş su içmeye sesler gelmiş. Padişahın atlıları geliyormuş. Kız korkudan ağaca tırmanmış. Kızın güzelliği suya vurunca atlar su içmemiş, kaçmış. Padişahın hizmetkârları padişaha çıkıp\n\n-Atlar su içmiyor, ürküyorlar, demiş.\n\nPadişah:\n\n-Atları hazırlayıp birlikte gidelim, demiş.\n\nAz gitmiş uz gitmiş, su yerine gelmişler. Padişah attan indikten sonra ağaca gözü kaymış ve bakmış ki dünyalar güzeli bir kız. Padişah çok etkilenmiş. Kızı alarak saraya götürmüş. Oğluyla kırk gün kırk gece düğün etmişler.\n\nGel zaman git zaman, sarayın kapısını bir tane adamla kadın çalar ve açarlar. Padişah vezirlerine:\n\n-Alın içeriye, demiş, almışlar. Kız babasını tanımış.\n\nPadişah adama:\n\n-Kaç çocuğun var? diye sormuş.\n\nAdam:\n\n-Kızım da vardı dağa bıraktım, demiş. Padişahın yanındaki kız babasının boynuna sarılmış. Babası kızı tanımamış. Padişah şaşırmış. Babasının yaptıklarını anlatmış. Özür dilemişler ve mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Güzel Görmek",
        "text": "Bir tane zengin kadın varmış. Zengin ama çok zengin. Bu kadının bir kız kardeşi varmış. Kardeşi dört gün artıkları yiyormuş. Çok fakirmiş. Bir gün kulübesine giderken dağın başında bir ışık görmüş, merak etmiş. Gitmiş bakmış ki iki kedi koyun kesiyor. Demiş ki:\n\n-Ne kadar güzel kesiyorsunuz.\n\nGirmiş içeri, birkaç tane kedi tandırda yemek pişiriyorlar. Demiş:\n\n-Ne kadar güzel yemek pişiriyorsunuz.\n\nDemişler ki:\n\n-Gir içeri! İçeri giriyor.\n\nTüylere gömülmüş kedilerin ağası keyf ediyor. Diyor ki:\n\n-Ne kadar güzelsin.\n\nKedi diyor ki:\n\n-Sarı eleği verin.\n\nSarı eleği alıyor, eledikçe altın dökülüyor. Çok ama çok zengin oluyor ama bu kardeşi gibi kötü niyetli değil.\n\nKardeşi bakmış ki bu daha gelmiyor. Hizmetkârlardan birine demiş ki:\n\n-Gidin bakın bu daha niye gelmiyor? Acından öldü mü?\n\nGidiyorlar ama ne görsünler? O kadar zengin ki. Daha dün artık yiyen şimdi odalar kadar altını var. Hizmetliler onun yanına gidiyor. Kardeşine soruyorlar ki:\n\n-Sen ne yaptın bu kadar zengin oldun iki günde?\n\nHepsini anlatmış. Kardeşi kıskanıp demiş ki:\n\n-Ben de gideceğim.\n\nGidiyor, aynı yeri buluyor. İki kedi koyun kesiyor. Diyor ki:\n\n-Siz ne kadar kötüsünüz. Böyle koyun mu kesilir?\n\nKedi:\n\n-Konuşma, gir içeri! diyor, içeri giriyor.\n\nBirkaç tane kedi tandırda yemek yapıyor. Kadın demiş ki:\n\n-Ne anlamışsınız yemekten, tandırı mahvettiniz!\n\nKediler diyor ki:\n\n-Konuşma, gir içeri!\n\nGiriyor ki kedi ağası keyif yapıyor. Kadın diyor ki:\n\n-Hele bunlara, ne kadar çirkinler! Tüyleri zayettiler!\n\nKedilerin birine ağa diyor ki:\n\n-Ver yeşil eleği, gitsin.\n\nYeşil eleği alıp gidiyor.\n\nEledikçe yılan, kurbağa dökülüyor. Diyor ki:\n\n-Vay hain, beni büyüledi.\n\nYere düşenleri alıp kız kardeşinin bacasından aşağı atıyor. Hayvanlar bacadan düşerken altın olarak düşüyor. Kadın her eleyip attıkça odalara altın olarak düşüyor. Kardeşi yiyip içip yerin dibine batıyor.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Miyase Hanım",
        "text": "MİYESE HANIM\n\nBir varmış bir yokmuş, bir adamın bir kızı varmış. Bu adamın kızı her gün medreseye gidermiş. Bu kıza her gün tanımadığı bir adam diyormuş ki:\n\n-Ah Miyese Hanım, vah Miyese Hanım.\n\nBu kız sıkıntıya girmiş, sararıp soluyormuş. Annesi diyormuş ki:\n\n-Ne oldu kızım? Niye öyle günlerdir sararıp soluyorsun?\n\nDiyor ki:\n\n-Anne köylüden birisi bana her gün diyor ki “Ah Miyese Hanım, vah Miyese Hanım.”&nbsp;\n\n-Kızım git de ki “Bana ne olmuş bir elim yağda bir elim balda.”\n\nKız gider adama der ki:\n\n-Sen bana niye öyle diyorsun? Bir elim yağda bir elim balda.\n\nO adam da diyor ki:\n\n-Sen yedi sene bir ölünün başını bekleyeceksin Miyese Hanım.\n\nBu kız gider annesine babasına diyor ki:\n\n-Ana yedi sene bir ölünün başını bekleyecekmişim.\n\nAnnesi diyor ki:\n\n-Herif gel biz kaçak. Bir kızımız var, şimdi elimizden almasınlar.\n\nBunlar kalkıyorlar, arabaya binip gidiyorlar. Gidiyorlar, gidiyorlar yolda öyle bir fırtına çıkıyor ki göz gözü görmüyor. Neyse az daha gidiyorlar, bir tane mağara. Annesi vuruyor kapıya, babası vuruyor kapıya kapı açılıyor. Kız içeri düşer düşmez kapı kilitleniyor. O arada ağlıyor ve diyor ki:\n\n-Anne bir dur bakayım, ne var ne yok?\n\nKız kalkıyor, oraları arıyor, bakıyor. Bir tane direkte kırk tane anahtar. Etrafında kırk tane kapı. Hepsini açıyor. Birinde yağ çeşmesi, birinde bal çeşmesi, birinde altın akıyor.\n\nSon kapıyı açıyor, bir tane cenaze var. Gidip anasına diyor ki:\n\n-Anne siz beni kendi ellerinizle getirdiniz, buraya koydunuz. Siz gidin.\n\nKız yedi sene cenazenin başını bekliyor. Alıyor dizini başına, oturuyor.\n\nTam yedi sene geçtikten sonra pencerede mağaranın önünden geçen kızları görür. Onlara bir kese altın sunarak yanına bir tane arkadaş vermesini ister. İple keseyi sarkıtır, sonra da bir tane kızı yukarıya çeker. Miyese Hanım kıza diyor ki:\n\n-Kıyafetlerimizi değiştirelim.\n\nMiyese Hanım çingene kızı olur, çingene kızı da Miyese Hanım olur.\n\nMiyese Hanım, yiyecek bir şeyler getirmeye gidiyor, cenaze bu sırada uyanıyor. Çingene kızına, yani Miyese Hanım’a:\n\n-Yedi sene benim başımı bekleyen Miyese Hanım sen misin?”\n\nO da diyor ki:\n\n-Evet.\n\nCenaze diyor ki:\n\n-Ya içerideki kim?\n\n-Benim canım sıkıldığı için, yanıma aldım.\n\nCenaze kalkıp dışarıya gidiyor. Diyor ki:\n\n-Ben çarşıya gideceğim. Miyese Hanım’a ne alayım?\n\n-Üst, baş, öteberi.\n\nSonra çingene kızına yani asıl Miyese Hanım’a soruyor. O da diyor ki:\n\n-Habur sabur, hermet, bir tane de kara saplı bıçak.\n\nAdam gidip istediklerini alıyor. Geldiğinde çingene kızınınkileri unutur. Tekrar geri döner. Onunkileri de alıp gelir. Çingene kızı bir köşeye çekilip habur sabur, hermeti duvara dayar, kara saplı bıçağı yanına alır. Başından geçenleri tek tek anlatır.\n\nHabur sabur birden patlar. Kız kara saplı bıçağı alır, tam kendine saplayacakken adam gelir bıçağı elinden alır. Der ki:\n\n-Ben sizi yanlış anlamışım. Yedi sene benim başımı bekleyen asıl Miyese Hanım senmişsin.\n\nÇingene kızının yanına gider. Kızı beyaz kısrağın kuyruğuna bağlar, ormana salar. Miyese Hanım’ı da yanına alır. Kırk gün kırk gece düğün ederler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Dev ile Kız",
        "text": "DEV İLE KIZ\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde yedi oğul, bir tane kız kardeş varmış. Kız ağlamış.\n\n— Ben gidip gardaşımı bulacağım.\n\nGitmiş, aramış, bulmuş. Kardeşi bir kulübe yapmış, orada yatıyor. Atı var, pişik var, ineği var. Orada diyor ki:\n\n— Bacı sen burada dur.\n\nDağa ava gidiyor, geyik getiriyor, tavşan getiriyor, pişirip yiyorlar. Diyor ki:\n\n— Bacı, yerde ne bulursan pişiğe de vermemezlik yapma!\n\nBu, yerde bulduğunun yarısını pişiğe veriyor, yarısını kendi yiyor.\n\nBir gün de yatakları toplarken kardeşinin yatağının altında demiş ki:\n\n— Aman ne olacak, bir üzüm!\n\nAğzına atmış. Kedi bundan küsmüş, kız bacaya çıkmış, kendine oya dokuyor. Kedi oradan incilerini alıp ocağa atıyor. O, suyu dökmüş, söndürmüş. Bacadan bakmış, inci parlıyor. Ateş var mı ya da yok mu diye aşağı inmiş. Ateş sönmüş. Demiş ki:\n\n— Şimdi gardaşım gelir. Yemek pişireceğim. Ben ateşi nereden bulayım?\n\nÇıkmış kapıya, bakmış ki bir yerde bir duman tütüyor. Bu kız gelmiş, gitmiş, etmiş. Meğerse bir mağarada bir dev yatıyor.\n\nHemen gidiyor, ateş var. Hemen ateşi alıyor. Devden gizli kaçıyor. Bunun belindeki kuşak açılır, düşer. Bu kız kardeşine yemek pişirir. Dev bakıyor ki ateş gitmiş. Bakıyor, çıkıyor kapıya. Kuşağa baka baka geliyor kızın kapısına. Gardaşı avda.\n\n— Aç kapıyı.\n\n— Açmam.\n\nKıza diyor ki:\n\n— Öyleyse ver küçük parmağını.\n\nKapının arkasında küçük parmağını uzatır devin ağzına. Kız bayılır. Gardaşı gelir, kapıya vurur, vurur, yok! Gardaşı kapıyı kırıyor. İçeri giriyor ki gardaşı bayılmış.\n\nBacısını ayıltır.\n\n— Bacı ne oldu?\n\n— Gardaş, bilmem. Hortlandım.\n\nKalkar, yemek pişirir. Gardaşı yer, gider yine ava. Biraz sonra bir daha dev gelir. Kapıya vurur, vurur.\n\n— Açmazsan gardaşını yerim.\n\nHemen gardaşı açar kapıyı. Bu bacının altı gardaşı gelir ki bacısı bayılmış.\n\nBacıyı uyandırırlar.\n\n— Ne oldu?\n\n— Bayılmışım.\n\nKüçük gardaşı diyor ki:\n\n— Hele bir saklanıp bakayım. Ne olur, bu niye böyle bayılır?\n\nGizlenir, bakar ki dev gelir. Seyreder. Kapıyı açınca devin boynunu vurur, devi öldürür.\n\n— Bacı bak! Bu devin üstündeki otu toplayıp yeme katma.\n\nBunu pişik duyar, bu kız kalkar, yemek pişirir, kedi de gider. O devin üstündeki otu alır. Toplar getirir, yemeğe atar. Gardaşları gelir yer. Gardaşları olur yedi geyik.\n\nBu kız ağlar ağlar, sabah kalkar, gardaşlarını götürür dağa. Otarır getirir. Bakar ki iki tane adam gidiyor. Biri diyor ki:\n\n— Kız bane gelse. Ben bunun gardaşlarını insan ederim.\n\nKız duyar.\n\n— Ben seninle evleneceğim, benim gardaşlarımı insan et.\n\n— Tamam, diyor.\n\nBunu alır, düğün eder, evlenir. Okuyor, üfürüyor, gardaşlarını insan ediyor. Küçük gardaşını yarı geyik yarı insan ediyor. Diyor ki:\n\n— Ben nereye gidersem küçük gardaşım da benle gelecek.\n\nAlıyor, gidiyor küçük gardaşını. Eniştesiyle bacısı yatıyor, o da ayakların dibinde yatıyor. Eniştesi kalkıyor, diyor ki:\n\n— Ben bunu öldüreceğim.\n\nBacısı, gardaşını alıp gece kaçıyor, gidiyorlar. Bir yerde ot topluyor bacısı. Orada ocak yakıyor, yemek pişiriyor, kardeşiyle beraber yiyor. Kardeşi insan oluyor.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Kurt",
        "text": "Şimdi vakti zamanında kurdun birisi yola yukarı gidiyormuş. O sırada tabii kurdun karnı açmış. Bunun önüne bir koyun rast gelmiş. Koyunu tutmuş kurt. Sonra demiş koyuna:\n\n— Ben seni yiyeceğim.\n\nKoyun da kurda:\n\n— Sen beni yiyeceksin ama, sen yüzükoyun yolun içerisine yat. Ben üzerinden bir iki sefer aşağı yukarı atlayayım, sonra sen beni ye, demiş.\n\nKoyun bir iki defa aşağı yukarı atladıktan sonra, koyun ormanın içine karışmış. Kurt kalkmış bakmış koyun yok. Kurt, yola yukarı yürüyüşüne devam etmiş. O sırada önüne bir deve rast gelmiş. Deveyi tutmuş kurt:\n\n— Arkadaş ben seni yiyeceğim, demiş.\n\nSonra deve kurda:\n\n— Sen beni yiyeceksin ama, ben yere yatayım sen üzerime çık. Ben yukarı kalkayım, bir ezan oku. O zaman ben aşağı yatarım. O zaman sen beni yersin, demiş.\n\nO sırada deve yatmış, kurt üzerine çıkmış. Deve ayağı üstüne kalkmış, o zaman silkince kurt tepe üstü yere düşmüş. Ondan sonra kurdun aklı başından gitmiş. Deve de kaçıp gitmiş.\n\nSonra kurt yürüyüşüne devam etmiş. O sırada kurdun önüne bir katır rast gelmiş. Katırı tutmuş:\n\n— Arkadaş ben seni yiyeceğim, demiş.\n\nKatır da kurda demiş ki:\n\n— Arkadaş sen beni yiyeceksin ama, şu ayağımın altındaki nalın numarasını oku da sonra ye beni.\n\nO sırada kurt nalın numarasını okuyayım diye yanaşınca katır tepip kurdu yere yıkmış. Kurt orada bayılmış, katır kaçmış.\n\nSonra kurdun aklı başına gelmiş, kalkmış ayak üstü. Bakmış ki katır yok. Kendi kendine yaptığı işleri düşünmüş. O sırada kendisinin bir ahmak hayvan olduğunu hissederek kendi kendine şöyle demiş:\n\nYolda buldum bir koyun\n\nYe etini doyun doyun\n\nKoyun oynatıp meyteribaşı*&nbsp;mı olacaktın be hey kafa!\n\nÖnüne rast geldi bir deve. Devenin üzerine çıkıp ezan okuyup müezzinbaşı mı olacaktın be hey kafa!\n\nÖnüne rast geldi bir katır. Ye etini çatır çatır! Nalın numarasını okuyup nalbantbaşı mı olacaktın be hey kafa!\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*meyteri: Daha çok düğün, asker uğurlama vb. eğlencelerde davul, zurna gibi&nbsp;yerel çalgılarla müzik ve dans icra eden topluluk, mehter.&nbsp; &nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "ALTIN SAÇLI PRENS",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tin tin ederken pireler pir pir ederken bir yaşlı dede ile bir yaşlı nine var imiş. Bu yaşlı karı koca çok uzak ülkede bir köyde yaşarlar imiş. Bu köye zamanın birinde salgın bir hastalık gelmiş ve kimsenin çocuğu olamamış. Zavallı yaşlı çift de bu durumdan üzüntü duyarlarmış. Haliyle çocukları olmayınca üzgün günler geçirirlermiş. Yaşlı nine kederinden hastalanmış bunun üzerine bir gün eşine keşke bizim de bir çocuğumuz olaydı da öyle ölseydim o zaman gam yemezdim demiş. Eşi de ona Mevla'm bize nasip etmemiş yapacak bir şey yok hanım bakarsın Mevla'm bize de bir evlat verir hele sabredelim demiş. Hanımı dedeye sen hiç çaba göstermiyorsun benim kadar üzülmüyorsun der ve dede bunun üzerine işin ehli kişilerden yardım ister fakat hiçbir sonuca varamaz. Evine dönüp hanımına ben elimden geleni yaptım ama bizim bu durumumuza çare yok hanım der. Bu lafın üzerine hanımı düşer yola,&nbsp; geçer köyün pınarının kenarına oturur ve başlar ağıt yakmaya:\n\nBebek beni deli eyledi\n\nYaktı yıktı kül eyledi oy\n\nNenni nenni\n\nNenni nenni\n\nBebek oy\n\nTam kalkacakken suyun üzerinde&nbsp; genç güzel bir kız belirivermiş. Neden ağlarsın gözü yaşlı ana, derdini söyle derman olayım demiş. Nine kimse benim derdime derman olamaz der. Güzel kız deyiverir sen hele bir söyle, derdinin dermanı belki bendedir. Nine başlar derdini anlatmaya. Suyun üzerinde aslında bir peridir. Su Perisi...\n\nSu Perisi ona şöyle söyler:\n\n7 dağın 7 çiçeği var git onları topla suyunu kaynat ve iç. Bir ay sonra yanına geleceğim. Eşinle beraber beni bekle der ve aradan bir ay geçer. Yaşlı kadın su perisinin dediğini yapmıştır, su perisi de geliverir evlerinin önüne hanıma der ki al bu elmayı eşinle bölüş ve ye. Dokuz ay sonra senin nur topu gibi bir oğlun olacak. Gözleri deniz mavisi, saçları altın sarısı, eşi benzeri olmayan bir çocuğun olacak yalnız benim bir şartım var. Her yıl gelip çocukla bir hafta geçireceğim buna karşı gelirseniz çocuğunuzu alır giderim şartım budur, der. Şartları kabul eder yaşlı çift. Aman, der hanımı beyine. Söylesin nasıl olsa su perisi dokuz ay sonra çocuk olana kadar unutur ama hiç unutur mu Peri. (Çünkü peri hep birilerinin ondan çocuk istemesini beklermiş hiçbir zaman çocuk sahibi olmayacağını bildiği için.) Dokuz ay dokuz gün sonra kadının sancıları tutar köyün bütün ebeleri gelir fakat kadın doğuramaz. Kadın sancılar içindedir su perisini hatırlar ve eşinden onu perinin yanına pınara götürmesini ister. Eşi hanımını alıp pınarın kenarına götürür. Su perisi hemen sudan çıkıp yaşlı nine ile dedeye sizin içinizden geçenleri bildiğim için çocuğu dünyaya getirmenize izin vermedim ve sizi ayağıma kadar getirdim, der. Peri, yaşlı adama uzaklaş hanımının doğumunu gerçekleştireceğim, der. Yaşlı ninenin karnına elini sürer, sancısı kesilir ve çocuk kendi kendine dünyaya gelir. Göbeğini de Su perisi keser ve o anda göbek adını Altın Saçlı Prens koyar. Çocuğu kucağına alan su perisi adeta kendi çocuğuymuş gibi haykırıyor. Çok mutludur çünkü su perisi ne evlenebilir ne de çocuğu olabilir. Sonra kadın yerde yatarken bir anda çocuğumu bana ver onu ben dokuz ay taşıdım, der. Bunun üzerine su perisi benim şartım vardı yılda bir kere gelip bir hafta onunla olacağım sen bu sözümü unuttun o benim çocuğum der. Size vermeyeceğim onu diye de ekler. Kadınla yaşlı adam tamam dediğin olsun yeter ki çocuğumuzu bize ver, der. Çocuklarını alırlar yaşlı kadın ile adam Su perisinin sözünü dinleyerek evlerinin yolunu tutarlar. Aradan bir yıl geçer bir yıl sonra Su perisi gelmez bu durum çiftin hoşuna gider. Oh gelmedi demek ki unuttu çocuk iki yaşına girer gelmez, üçüncü yaş gününde Su perisi çıkar gelir. Karşılarında onu görünce şaşkına dönerler.Su perisi derki üç yıl gelmedim üç hafta Altın Saçlı Prens benimle kalacak der. Çift başlar ağlamağa. Ama boyun eğmek zorundadırlar yoksa Su perisi çocuğu onlara vermeyecektir. Çocukla üç hafta dağ, çayır yemiş&nbsp; içmiş, gezmişler sonrasında çocuğu geri getirir ve gider. Yaşlı çift bir karar üzerine o köyü terk edip çok uzak diyarlara giderler. Su perisi köye gelir fakat onların kapılarında yeller eser. Su perisi onları 15 yıl arar. Kini gitgide artmıştır. Kararlıdır çocuğu onların elinden almaya. Dere kenarındaki suya beni Altın Saçlı Prensimin olduğu ülkeye götür der ve su onu uzak diyarlardaki dağların arkasındaki o küçük köye bırakır. Çocuğun on sekizinci yaş gününde Su perisi karşılarına dikilir yaşlı çift yaşlanmış iki büklüm olmuştur. Yalnız çocuğu tanıyamaz. Çünkü çocuğun altın gibi sarı saçları kel görünür. Kafasına kurutulmuş hayvan derisi geçirilmiş çocuk kel olmuştur. Su perisi onu tanımaz ve o&nbsp; olmadığını düşünerek köyü ağlayarak terk eder.&nbsp; Sorunca da öldü demiştir yaşlı çift. Çocuk deriden kurtulmak istediğini annesine der fakat annesi ömür boyu bununla yaşayacaksın yoksa seni alırlar der. Altın Saçlı Prens bunun üzerine evi terk eder. Çocuk az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Büyük bir ilde konaklamış. O şehrin padişahının habercisinin duyurusunu duyar:\n\nDuyduk duymadık demeyin padişahımızın üç kızı var ve üçü de birbirinden güzel kim onlar için meydanda savaşırsa istediği üç kızdan biriyle evlenecektir. Bu arada altın saçı deri kaplı keloğlan beni bu halimle kim beğenecek, o düşünceyle padişahın kapısına gider. Padişahım ben işsiz güçsüzüm şu sarayında bana bir iş ver de çalışayım der. Bunu duyan padişahın kızı, hayır baba bu işe yaramaz keloğlanı işe alma o bizim saraya yakışmıyor, der. Padişah, mütevazı ve iyi niyetli bir adam olduğu için alalım, sarayın tavuklarına baksın der. Sarayın tavuklarının pineğinde o gün öylece uyuyuverir. Ertesi gün sarayda hareketlilik başlar. Ülkenin tüm gençleri kralın kızları için gelmiştir. Herkes kendini gösteriyordu. Altın Saçlı Prens de kafasındaki deriyi çıkarmış saçlarını tarıyordu. O kadar güzeldi ki saçları kümesteki tavukların hepsi birden heyecandan gıdaklamaya başladılar. O arada padişahın küçük kızı görüverir Altın Saçlı Prens'i. Saçlarının rengine genç kız vurulmuştur. Kendi kendine Altın saçlıyı bu mücadeleye katıp onunla evlenmem lazım o benim olmalı der. Artık kralın küçük kızı aşık olmuştur. O günün gecesi kralın küçük kızı kümeste yatar. Altın saçlı oğlanı görmek için gelir, saçlarının sarısını görür ve saatlerce onu izler. O arada keloğlan uyanır ve kızı karşısında görür, ne yapacağını şaşırır. Saçlarını derinin içine saklamaya çalışır, bu kadar güzel saçların varken neden saklıyorsun der, padişahın kızı. Çocuk başlar anlatmaya, genç kız keloğlana sabahki düelloya katılıp beni kazanmanı istiyorum der. Keloğlan şaşırır. Nasıl olur. Benim gibi meteliksiz birini tercih edersiniz der. Kız ben saçına vuruldum senin, vazgeçmek istemiyorum, der. Sabah olunca kız keloğlana bir kılıç bir kalkan getirir. Düelloda başarılı olan keloğlan kızla evlenir. 7 gün 7 gece davullu zurnalı düğün yapılır. Prensesin kız kardeşleri bu durumu kıskanır çünkü çocuk çok yakışıklıdır. Birkaç gece kapılarını dinlemeye başlarlar ve konuştuklarını duyarlar. Su perisinin prensin peşinde olduğunu duyar duymaz uzak diyarlardaki o köyün pınarının kenarına giderler. Su perisine her şeyi anlatırlar. Su perisi yüzeye çıkar ve kızlarla birlikte kanatlı Arap atına binerek padişahın ülkesine varırlar. Su perisi kızlardan kendisini bir su testisine koymasını ister, ağzımı da iyice kapayın diye ekler Altın Saçlı Prens'in odasına kendini bıraktırır. Zavallı keloğlan ile prensesin bir şeyden haberi yoktur. Keloğlan susadığını hisseder uykudan uyanır. Su testisinin kapağını açar ve o anda Su perisi beliriverir. Bunun üzerine keloğlan şaşırır kalır. Su perisi yıllardır seni arıyorum sonunda buldum, senin eşin ben olmalıydım, der. Ben seni onun için var ettim. Keloğlan ben seni sevmiyorum, gönlüm prensestedir onu bırakamam, der. Su perisi bir şartım var onu yerine getirirsen seni serbest bırakırım der. 7 dağın tepesindeki bir mağarada bir yılan var orada benim bir makasım var onu bana getirirsen seni serbest bırakırım, der. Bunun üzerine prensesle vedalaşır, çıkar gider Altın Saçlı Prens. 7 dağın tepesindeki mağaraya varır. Orada yılanı görür. Yılan insan kokusunu alınca hemen uyanıverirmiş. Bu yüzden çok mücadeleler verir yılanın demirlerinin arasına girebilmek için. Yılan çok heybetli 7 dağdan daha güçlü, heybetli, sesi dağları aşan bir yılandır.&nbsp; Yılan günler süren mücadelesinden sonra prensi fark edince:\n\nEy benî âdem! Sen burada ne ararsın, benim heybetimi, gücümü bilmez misin? Ben seni yerim, der. Keloğlan bunun üzerine senden bir isteğim var onun için geldim beni buraya Su perisi sendeki&nbsp; altın makasını almam için gönderdi, der. (Yıllar önce su perisinden altın makasını yılan çalıp onun saçını kesmiştir.) Ey benî âdem! Senin onunla ne işin var o çok zalim bir peridir, seni sağ bırakmaz, eğer benden istediğin bu makasla onun saçını kesersen ortadan kaybolur yoksa senden istekleri bitmeyecektir. Al bunu götür ama kestikten sonra bana getir der yılan...\n\nBunun üzerine keloğlan ile Su perisi pınar kenarına, o köye giderler. Belli etmeden Su perisinden bir istekte bulunur sonrasında makası vereceğini söyler. Su perisi:\n\nBuyur canımın cananı, gönlümün sultanı, ne istersen yaparım yeter ki sen iste, der. Saçından bir tutam kesebilir miyim der? Su perisi yılan ile prensin konuştuklarını bilmediği için izin verir. Saçından bir tutam kesiliverince Su perisi o an kaybolur. Daha sonra yaşlı ana babasını hatırlar ve yanına gider fakat ikisi de ölmüştür. Sarayın yolunu tutar Altın Saçlı Prens. Prensesine kavuşur. İki oğlu bir kızları olur.\n\nGöğden düşmüş üç elma. Biri sarı biri kırmızı biri yeşil. Kırmızı elma kızına, sarı elma bir oğluna, yeşil elma bir oğluna...\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tin tin ederken pireler pir pir ederken bir yaşlı dede ile bir yaşlı nine var imiş. Bu yaşlı karı koca çok uzak ülkede bir köyde yaşarlar imiş. Bu köye zamanın birinde salgın bir hastalık gelmiş ve kimsenin çocuğu olamamış. Zavallı yaşlı çift de bu durumdan üzüntü duyarlarmış. Haliyle çocukları olmayınca üzgün günler geçirirlermiş. Yaşlı nine kederinden hastalanmış bunun üzerine bir gün eşine keşke bizim de bir çocuğumuz olaydı da öyle ölseydim o zaman gam yemezdim demiş. Eşi de ona Mevla'm bize nasip etmemiş yapacak bir şey yok hanım bakarsın Mevla'm bize de bir evlat verir hele sabredelim demiş. Hanımı dedeye sen hiç çaba göstermiyorsun benim kadar üzülmüyorsun der ve dede bunun üzerine işin ehli kişilerden yardım ister fakat hiçbir sonuca varamaz. Evine dönüp hanımına ben elimden geleni yaptım ama bizim bu durumumuza çare yok hanım der. Bu lafın üzerine hanımı düşer yola,&nbsp; geçer köyün pınarının kenarına oturur ve başlar ağıt yakmaya:\n\nBebek beni deli eyledi\n\nYaktı yıktı kül eyledi oy\n\nNenni nenni\n\nNenni nenni\n\nBebek oy\n\nTam kalkacakken suyun üzerinde&nbsp; genç güzel bir kız belirivermiş. Neden ağlarsın gözü yaşlı ana, derdini söyle derman olayım demiş. Nine kimse benim derdime derman olamaz der. Güzel kız deyiverir sen hele bir söyle, derdinin dermanı belki bendedir. Nine başlar derdini anlatmaya. Suyun üzerinde aslında bir peridir. Su Perisi...\n\nSu Perisi ona şöyle söyler:\n\n7 dağın 7 çiçeği var git onları topla suyunu kaynat ve iç. Bir ay sonra yanına geleceğim. Eşinle beraber beni bekle der ve aradan bir ay geçer. Yaşlı kadın su perisinin dediğini yapmıştır, su perisi de geliverir evlerinin önüne hanıma der ki al bu elmayı eşinle bölüş ve ye. Dokuz ay sonra senin nur topu gibi bir oğlun olacak. Gözleri deniz mavisi, saçları altın sarısı, eşi benzeri olmayan bir çocuğun olacak yalnız benim bir şartım var. Her yıl gelip çocukla bir hafta geçireceğim buna karşı gelirseniz çocuğunuzu alır giderim şartım budur, der. Şartları kabul eder yaşlı çift. Aman, der hanımı beyine. Söylesin nasıl olsa su perisi dokuz ay sonra çocuk olana kadar unutur ama hiç unutur mu Peri. (Çünkü peri hep birilerinin ondan çocuk istemesini beklermiş hiçbir zaman çocuk sahibi olmayacağını bildiği için.) Dokuz ay dokuz gün sonra kadının sancıları tutar köyün bütün ebeleri gelir fakat kadın doğuramaz. Kadın sancılar içindedir su perisini hatırlar ve eşinden onu perinin yanına pınara götürmesini ister. Eşi hanımını alıp pınarın kenarına götürür. Su perisi hemen sudan çıkıp yaşlı nine ile dedeye sizin içinizden geçenleri bildiğim için çocuğu dünyaya getirmenize izin vermedim ve sizi ayağıma kadar getirdim, der. Peri, yaşlı adama uzaklaş hanımının doğumunu gerçekleştireceğim, der. Yaşlı ninenin karnına elini sürer, sancısı kesilir ve çocuk kendi kendine dünyaya gelir. Göbeğini de Su perisi keser ve o anda göbek adını Altın Saçlı Prens koyar. Çocuğu kucağına alan su perisi adeta kendi çocuğuymuş gibi haykırıyor. Çok mutludur çünkü su perisi ne evlenebilir ne de çocuğu olabilir. Sonra kadın yerde yatarken bir anda çocuğumu bana ver onu ben dokuz ay taşıdım, der. Bunun üzerine su perisi benim şartım vardı yılda bir kere gelip bir hafta onunla olacağım sen bu sözümü unuttun o benim çocuğum der. Size vermeyeceğim onu diye de ekler. Kadınla yaşlı adam tamam dediğin olsun yeter ki çocuğumuzu bize ver, der. Çocuklarını alırlar yaşlı kadın ile adam Su perisinin sözünü dinleyerek evlerinin yolunu tutarlar. Aradan bir yıl geçer bir yıl sonra Su perisi gelmez bu durum çiftin hoşuna gider. Oh gelmedi demek ki unuttu çocuk iki yaşına girer gelmez, üçüncü yaş gününde Su perisi çıkar gelir. Karşılarında onu görünce şaşkına dönerler.Su perisi derki üç yıl gelmedim üç hafta Altın Saçlı Prens benimle kalacak der. Çift başlar ağlamağa. Ama boyun eğmek zorundadırlar yoksa Su perisi çocuğu onlara vermeyecektir. Çocukla üç hafta dağ, çayır yemiş&nbsp; içmiş, gezmişler sonrasında çocuğu geri getirir ve gider. Yaşlı çift bir karar üzerine o köyü terk edip çok uzak diyarlara giderler. Su perisi köye gelir fakat onların kapılarında yeller eser. Su perisi onları 15 yıl arar. Kini gitgide artmıştır. Kararlıdır çocuğu onların elinden almaya. Dere kenarındaki suya beni Altın Saçlı Prensimin olduğu ülkeye götür der ve su onu uzak diyarlardaki dağların arkasındaki o küçük köye bırakır. Çocuğun on sekizinci yaş gününde Su perisi karşılarına dikilir yaşlı çift yaşlanmış iki büklüm olmuştur. Yalnız çocuğu tanıyamaz. Çünkü çocuğun altın gibi sarı saçları kel görünür. Kafasına kurutulmuş hayvan derisi geçirilmiş çocuk kel olmuştur. Su perisi onu tanımaz ve o&nbsp; olmadığını düşünerek köyü ağlayarak terk eder.&nbsp; Sorunca da öldü demiştir yaşlı çift. Çocuk deriden kurtulmak istediğini annesine der fakat annesi ömür boyu bununla yaşayacaksın yoksa seni alırlar der. Altın Saçlı Prens bunun üzerine evi terk eder. Çocuk az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Büyük bir ilde konaklamış. O şehrin padişahının habercisinin duyurusunu duyar:\n\nDuyduk duymadık demeyin padişahımızın üç kızı var ve üçü de birbirinden güzel kim onlar için meydanda savaşırsa istediği üç kızdan biriyle evlenecektir. Bu arada altın saçı deri kaplı keloğlan beni bu halimle kim beğenecek, o düşünceyle padişahın kapısına gider. Padişahım ben işsiz güçsüzüm şu sarayında bana bir iş ver de çalışayım der. Bunu duyan padişahın kızı, hayır baba bu işe yaramaz keloğlanı işe alma o bizim saraya yakışmıyor, der. Padişah, mütevazı ve iyi niyetli bir adam olduğu için alalım, sarayın tavuklarına baksın der. Sarayın tavuklarının pineğinde o gün öylece uyuyuverir. Ertesi gün sarayda hareketlilik başlar. Ülkenin tüm gençleri kralın kızları için gelmiştir. Herkes kendini gösteriyordu. Altın Saçlı Prens de kafasındaki deriyi çıkarmış saçlarını tarıyordu. O kadar güzeldi ki saçları kümesteki tavukların hepsi birden heyecandan gıdaklamaya başladılar. O arada padişahın küçük kızı görüverir Altın Saçlı Prens'i. Saçlarının rengine genç kız vurulmuştur. Kendi kendine Altın saçlıyı bu mücadeleye katıp onunla evlenmem lazım o benim olmalı der. Artık kralın küçük kızı aşık olmuştur. O günün gecesi kralın küçük kızı kümeste yatar. Altın saçlı oğlanı görmek için gelir, saçlarının sarısını görür ve saatlerce onu izler. O arada keloğlan uyanır ve kızı karşısında görür, ne yapacağını şaşırır. Saçlarını derinin içine saklamaya çalışır, bu kadar güzel saçların varken neden saklıyorsun der, padişahın kızı. Çocuk başlar anlatmaya, genç kız keloğlana sabahki düelloya katılıp beni kazanmanı istiyorum der. Keloğlan şaşırır. Nasıl olur. Benim gibi meteliksiz birini tercih edersiniz der. Kız ben saçına vuruldum senin, vazgeçmek istemiyorum, der. Sabah olunca kız keloğlana bir kılıç bir kalkan getirir. Düelloda başarılı olan keloğlan kızla evlenir. 7 gün 7 gece davullu zurnalı düğün yapılır. Prensesin kız kardeşleri bu durumu kıskanır çünkü çocuk çok yakışıklıdır. Birkaç gece kapılarını dinlemeye başlarlar ve konuştuklarını duyarlar. Su perisinin prensin peşinde olduğunu duyar duymaz uzak diyarlardaki o köyün pınarının kenarına giderler. Su perisine her şeyi anlatırlar. Su perisi yüzeye çıkar ve kızlarla birlikte kanatlı Arap atına binerek padişahın ülkesine varırlar. Su perisi kızlardan kendisini bir su testisine koymasını ister, ağzımı da iyice kapayın diye ekler Altın Saçlı Prens'in odasına kendini bıraktırır. Zavallı keloğlan ile prensesin bir şeyden haberi yoktur. Keloğlan susadığını hisseder uykudan uyanır. Su testisinin kapağını açar ve o anda Su perisi beliriverir. Bunun üzerine keloğlan şaşırır kalır. Su perisi yıllardır seni arıyorum sonunda buldum, senin eşin ben olmalıydım, der. Ben seni onun için var ettim. Keloğlan ben seni sevmiyorum, gönlüm prensestedir onu bırakamam, der. Su perisi bir şartım var onu yerine getirirsen seni serbest bırakırım der. 7 dağın tepesindeki bir mağarada bir yılan var orada benim bir makasım var onu bana getirirsen seni serbest bırakırım, der. Bunun üzerine prensesle vedalaşır, çıkar gider Altın Saçlı Prens. 7 dağın tepesindeki mağaraya varır. Orada yılanı görür. Yılan insan kokusunu alınca hemen uyanıverirmiş. Bu yüzden çok mücadeleler verir yılanın demirlerinin arasına girebilmek için. Yılan çok heybetli 7 dağdan daha güçlü, heybetli, sesi dağları aşan bir yılandır.&nbsp; Yılan günler süren mücadelesinden sonra prensi fark edince:\n\nEy benî âdem! Sen burada ne ararsın, benim heybetimi, gücümü bilmez misin? Ben seni yerim, der. Keloğlan bunun üzerine senden bir isteğim var onun için geldim beni buraya Su perisi sendeki&nbsp; altın makasını almam için gönderdi, der. (Yıllar önce su perisinden altın makasını yılan çalıp onun saçını kesmiştir.) Ey benî âdem! Senin onunla ne işin var o çok zalim bir peridir, seni sağ bırakmaz, eğer benden istediğin bu makasla onun saçını kesersen ortadan kaybolur yoksa senden istekleri bitmeyecektir. Al bunu götür ama kestikten sonra bana getir der yılan...\n\nBunun üzerine keloğlan ile Su perisi pınar kenarına, o köye giderler. Belli etmeden Su perisinden bir istekte bulunur sonrasında makası vereceğini söyler. Su perisi:\n\nBuyur canımın cananı, gönlümün sultanı, ne istersen yaparım yeter ki sen iste, der. Saçından bir tutam kesebilir miyim der? Su perisi yılan ile prensin konuştuklarını bilmediği için izin verir. Saçından bir tutam kesiliverince Su perisi o an kaybolur. Daha sonra yaşlı ana babasını hatırlar ve yanına gider fakat ikisi de ölmüştür. Sarayın yolunu tutar Altın Saçlı Prens. Prensesine kavuşur. İki oğlu bir kızları olur.\n\nGöğden düşmüş üç elma. Biri sarı biri kırmızı biri yeşil. Kırmızı elma kızına, sarı elma bir oğluna, yeşil elma bir oğluna...\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Değirmenci ile Sandık ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir adamla bir kadın varmış. Bunlar evlenmişler. Zaman sonra kadın gebe kalmış. Adam her gün gelip gidip karısına bana bir oğlan evladı vereceksin diyormuş. Kadın her ne kadar:\n\n— Bey, Allah ne dilemişse o olur, demişse de adama laf anlatamıyormuş. Üstelik adam iyice kızıyormuş. Doğum günleri yaklaştıkça kadını bir korkudur almış. Gün gelmiş ve kadının bir kız çocuğu olmuş. Adam çocuğun kız olduğunu öğrenince:\n\n— Ben bunu evimde istemem. Şimdi gidiyorum döndüğümde onu evde görmeyeceğim, ne yaparsan yap yeter ki başımdan def et, demiş.\n\nZavallı kadın ne kadar ağlamış, yalvarmışsa da adamı razı edememiş. Adam gittikten sonra kadın çaresizce ne yapacağını düşünmüş. Sonunda bebeği kucağına almış, ebenin yanına koşmuş. Başından geçenleri olduğu gibi ona anlatmış:\n\n— Bu bebeği al sen büyüt büyüyünce ben bir şekilde yolunu bulur onu senden alırım, demiş.\n\nEbe, kadına:\n\n- Kızım burası küçük bir köy kocan eninde sonunda bebeği benim yanımda görür o zaman onun canına kıyar. Gel biz bu bebeği bir sandığa koyalım, onu suya salalım. Yanına da halimizi anlatan bir mektup yazalım. Elbet bir hayır sahibi ona sahip çıkar, &nbsp;demiş.\n\nAna yüreği bu ya çocuğunu suya salmaya, uzak diyarlara göndermeye kadının yüreği el vermemiş ağlamış, sızlanmış.\n\nEbe kadın:\n\n— Kızım etme eyleme. Kocan burada görürse öldürür ölmesindense göremesen bile yaşadığını bilmen daha iyi değil mi, demiş.\n\nSonunda kadın razı gelmiş bebeği bir güzel emzirmiş, karnını doyurmuş, altını temizlemiş, kundaklanmış ve yanına da başından geçenleri anlatan bir mektup yazmış. Bebeği ebe kadına vermiş. Ebe kadın, bebeği almış bir sandığın içine koymuş. Sandığı akarsuya bırakmış ve ardından da dualar etmiş. Su, sandığı almış götürmüş. Sandık gide gide bir değirmenin çarkına takılmış ve orada öylece kalmış. Sandık çarka takılınca çark durmuş. Değirmenci çarkı kontrol etmek için dışarı çıkmış. Çarka bir sandığın takıldığını görünce şaşırmış ve onu almış kenara çekmiş. İçinden bir ağlama sesi gelince hemen sandığı açmış gördüklerine inanamamış. Sandıkta bir bebek ve yanında bir mektup varmış. Alelacele bebeği ve mektubu almış doğruca karısının yanına koşmuş. Kadın bebeği severken adam mektubu okumuş. İkisi de çok üzülmüşler bebeğin haline.\n\nAdam karısına:\n\n— Zaten bizim bir çocuğumuz olmadı. Gel bu bebeği biz büyütelim Allah rızası için, demiş.\n\n&nbsp;Kadın da buna çok memnun olmuş. Değirmenci ve kadın bu bebeği öz evlatları gibi sevmişler. Günler ayları aylar yılları kovalamış bu kız kocaman çok güzel bir genç kız olmuş. Kız, anne ve babası bildiği değirmenciyi ve karısını çok sever, sayarmış. Onlara hizmet eder, yardım edermiş. Günlerini gülerek, eğlenerek geçirirlermiş. Günlerden bir gün yine değirmenci, karısı ve kızları bahçe işleriyle uğraşırken oradan at üstünde gencecik civan gibi bir delikanlı geçiyormuş. Onları görünce yanlarına gelmiş.\n\nDelikanlı atından inip onlara:\n\n- Falanca yerden geldim ormanda avlanıyordum. Çok yoruldum. Bir bardak içmeye ayranınız varsa verir misiniz,&nbsp; demiş.\n\nDeğirmenci kızına:\n\n— Kızım hemen bir bardak ayran yap da getir, beynimize ikram edelim, demiş.\n\nKız ayranı yapmış getirmiş delikanlıya ikram ederken delikanlı kızın güzelliğine vurulmuş. Kızın da gönlü ona kaymış. Delikanlı ayranını içmiş kalkmış gitmiş ama aklı da o güzel kız da kalmış. Bu delikanlı meğer ülkenin padişahının oğluymuş. Padişah oğlunun halinde bir durgunluk olduğunu anlayınca ona derdinin ne olduğunu sormuş. Oğlan da başından geçenleri babasını anlatmış. Babası tezden bir hazırlık yapıp değirmencinin kızını istemeye gitmiş. Padişah değirmenci ile konuşmuş. Kızını oğluna istediğini söylemiş. Değirmenci koskoca padişahın kendi gibi bir köylünün kızını istemesine çok şaşırmış. Değirmenci kızını çağırmış. Razı olup olmadığını sormuş. Padişahta kızı görünce güzelliğine hayran olmuş.\n\nKız, padişaha:\n\n— Benim annemin babamın benden başka kimsesi yok. Ben evlenince onlar burada yapayalnız kalırlar. Eğer onlar da benimle birlikte gelir orada yaşarlarsa kabul ederim, &nbsp;demiş.\n\nPadişah kabul etmiş. Kızı, annesini, babasını da alıp ülkesine götürmüş kırk gün kırk gece düğün etmişler. Mutlu mesut yaşarlarken kız gebe kalmış. Değirmencinin karısı her gece sabahlara kadar kızı için dua edermiş. Annesinin başına gelenleri onun da yaşamasından korktuğu için hep bir oğlan çocuğu olması için Allah’a yalvarırmış. Gün gelmiş kız, iki tane nur topu gibi oğlan çocuğu dünyaya getirmiş padişah da oğlu da hepsi çok mutlu olmuşlar. Günler geçmiş bu çocuklar kocaman iki tane delikanlı olmuş. Kılıç kuşanıp, at binmeye, avlanmaya başlamışlar. Padişah torunlarını en iyi şekilde yetiştirmesi için uzak bir köyde yiğit bir delikanlıdan talim almaları için oraya göndermeye karar vermiş.\n\nGelini:\n\n— Müsaadeniz olursa biz de onlarla gidelim. Hem de biraz gezmiş oluruz, demiş.\n\nHazırlıklar başlamış, atlar hazırlanmış ve hep beraber o köye doğru yola koyulmuşlar. Oğlanlar, yiğit delikanlıdan talim dersleri alırken anneleri de köyde gezintiye çıkmış. Bir evin bahçesinde yaşlı bir kadının ağlamakta olduğunu görmüş. Yanına gitmiş ve onunla konuşmaya başlamış. Derdinin ne olduğunu sormuş. Zavallı kadın meğer bu kızın öz annesiymiş. Yaşlı kadın, başından geçenleri kıza anlatmış. Kız onun haline çok üzülmüş ama elimden gelen bir şey de yokmuş. Oğlanların talim dersi bitince gitme vakti gelmiş yola koyulmuşlar ama kızın aklından yaşlı kadının hali bir türlü çıkmıyormuş. Saraya gidince kız yaşadıklarını annesine anlatmış kadın olanları duyunca kızının bahsettiği kadının kızın öz annesi olabileceğini düşünmüş. Kadında olanları kocasını anlatmış.\n\nDeğirmenci karısına:\n\n— Hanım, biz en iyi tüm her şeyi kızımıza anlatım o biçare kadının da hakkına girmeyelim, demiş.\n\nDeğirmenci ve karısı o akşam kızlarını da yanlarına alıp olan biten her şeyi anlatmışlar. Kız duyduklarına çok şaşırmış, üzülmüş ama bir yandan da öz annesini bulduğu için de sevinmiş. Sabah olunca kız da her şeyi kocasını anlatmış ve ondan annesini getirmesini istemiş. Karısının anlattıklarına çok şaşırmış. Delikanlı da karısının bu haline çok üzülmüş. Delikanlı, kız ve annesi yola koyulmuşlar. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş sonunda köye ulaşmışlar. Değirmenci’nin karısı olan biten her şeyi kızın öz annesine anlatmış. Ana kız yılların hasreti ile birbirlerine sarılıp anlaşmışlar. Kız annesine de almış ve hep beraber saraya dönmüşler. Sonsuza kadar mutlu mesut yaşamışlar onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "İnsan Yiyen Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, köyün birinde bir aile yaşarmış. Bu aile de anne, bir kız ve bir erkek kardeşten oluşuyormuş. Bir gün iki kardeş dışarı gezmeye çıkmışlar, kız olan dışarda bir kızı tutup yemiş. Kardeşi çok şaşırmış ve hemen kızı alıp eve gelmiş, olan biteni annesine anlatmış. Annesi oğluna inanmamış. Uğraşma kızla o yapmaz öyle bir şey demiş. Oğlan bu sözün üstüne evden çıkıp gitmiş, uzun yollar yürümüş ve bir köye varmış. O köyde ağadan kendini işe alması için yalvarmış. Ağa oğlanı işe almış ve artık yaşamına orda devam etmeye başlamış, aradan bir süre geçmiş, kendi köylerinden bir haber gelmiş. Bu haber kız kardeşinin, annesini bile yemiş köyde hiç kimseyi bırakmamış olmasıymış. Oğlan bu duyduğuna inanamamış, daha doğrusu işin içinde annesi de olunca inanmak istememiş. Ağadan izin alıp işin aslını öğrenmek için köye doğru yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, sonunda köye varmış. Köyün sırtından bir bakmış ki köyde in cin top oynuyor, kimsecikler kalmamış. Hemen koşup evlerine varmış, kapı açıkmış, içeri bakmış ki tandırın yanında boz eşek yatıyor, kız da onun yanındaymış. Kız, kardeşini görünce içeri çağırmış ve ona hizmet etmeye başlamış. Oğlan bu duruma çok şaşırmış, kız kardeşi çünkü hiç ona böyle hizmet etmezmiş. Kendi kendine bu işte bir şey var ama bakalım ne çıkacak diye düşünmüş. Birkaç gün sonra kız, eşeği de yemiş.&nbsp; Erkek kardeş iyice korkmaya başlamış, korkuları da gerçek oluvermiş. Çünkü kız ona, kıyamıyorum ama dayanamıyorum da seni de yiyeceğim demiş. Erkek kardeş can korkusundan kızı oyuna getirmek için bir plan yapmış. Tamam demiş ye ama hemen böyle yeme, bana bir testi su getir, abdest alayım, sonra çıkalım bacaya, ben asılayım, sen bacaklarımdan yemeye başla demiş. Kız da kabul etmiş ve gidip su alıp gelmiş. Oğlan abdestini almış, sonra pantolonunun paçalarını alttan sıkıca bağlamış ve ayaklarından içeri toprakları doldurmuş ve kız ile bacaya çıkmışlar ve oğlan asılmış. Kız kardeşi ayaklarından ısırmaya başlayınca paçalarından akan topraklar kızın gözlerine doluvermiş. Kız gözlerini ovalayıp sızlanmaya başlamış, erkek de o sırada fırsatını bulup arkasına bile bakmadan kaçmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, uzun yollardan sonra bir köye varmış. Köyün ağasından iş istemiş. Ağa da bir şartla iş vereceğini söylemiş, şartı da ağanın kırk odası, bu odalarının da kırk anahtarı varmış, o odaları açmasını ama kırkıncı odanın kapısını açamamasıymış. Oğlan bu şartı çok kolay görmüş ve hemen kabul etmiş. Ağa anahtarları vermiş ve o da gidip kapıları açmaya başlamış, kırkıncı kapıya gelmiş, açmaması gerekirken çok merak ettiği için o kapıyı da açıvermiş. Kapıyı açar açmaz bir de ne görsün kız kardeşi öylece sapasağlam karşısında duruyormuş. Kardeşi gözlerine inanamamış, aklı karışmış, çünkü kızın ondan önce oraya gelmesi imkansızmış. Aklında birçok soru ve kalbinde korkuyla kapıyı hemen kilitleyip açtığı kapılardan çıkarak ağanın yanına varmış, anahtarı ağaya vermiş ve hiçbir şey demeden hızla koşup çok uzaklara gitmiş, bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kars",
        "title": "Haknezer Pehlivan",
        "text": "Haknezer Pehlivan \n\nBir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, eski tarihlerde bir ana oğul varmış.&nbsp;Bu kadının kocası yokmuş. Birkaç keçisi, tavuğu, kazı varmış; onların verdiği sütle, yumurta ile geçinip gidiyorlarmış. Yalnız annenin düşündüğü bir şey varmış; oğlunun çok korkak olması! Öyle ki, evden dışarı bile çıkamazmış. Bu durumda anneyi “Niye oğlum böyle?” diye hep düşündürürmüş. Bu köy yerinde kadının komşuları da varmış, komşuları akıl verip demiş ki:\n\n_ Onun sevdiği bir şeyler pişir, bir oyunla onu evden çıkar.\n\nÇocuk da pişiyi çok seviyormuş. Annesi pişiyi yapmış, birini kapının dışına bırakmış, birini onun az ötesinde evin içine bırakmış, birkaç tane de yere dizmiş. Birini de çocuğun eline vermiş. Oğlu birinciyi yiyor, yine istiyor, yerdekileri yavaş yavaş yiye yiye kapının eşiğine kadar gidiyor, dışarıdakine elini uzatıyor, uzandıkça alamıyor, biraz daha kendini dışarı doğru çıkarıyor.&nbsp;O&nbsp;esnada annesi çocuğa arkadan bir tekme atıp kapıyı kapatıp kilitliyor. Çocuk dışarıda feryat figan bağırıyor:\n\n&nbsp;_&nbsp;Anne aç kapıyı, rüzgâr beni savurdu, güneş beni yaktı, kurt kuş yedi!&nbsp;diye bağırıyor, kapıyı yumrukluyordu. Annesi de:\n\n_ Kapıyı açmayacağım, nereye gidersen git!&nbsp;diyordu.\n\nÇocuk dışarıda biraz kalınca bakıyor ki, ne rüzgâr savurdu, ne de güneş eritti. Annesi de içeri almayınca kendi kendine gitme kararı alıyor, yola çıkmadan annesinden birkaç şey istiyor. Bunlar; sopa, çuvaldız, biraz un ve sevdiği kedisinin yavrusu. Sopayı omzuna koyup yola koyuluyor. Haknezer pehlivan evinden ayrılıp günlerce yol gidiyor, bir ormana varıyor.&nbsp;Orda biraz yemek yiyip dereden su içiyor. Karnı tok ya, bir güzel uykuya dalıyor. Uyandığında bakıyor ki, değneğinin üzerine sinekler konmuş.&nbsp;Hızlıca değneğini tersine çevirip yere vuruyor, sinekler ölmüş tabi, sayıyor bakıyor tam kırk tane sinek öldürmüş. Kırk sineği birden öldürünce değneğinin üzerine yazıyor “Haknezer pehlivan, bir vuruşta kırkını ezer.” Değneğini yazdıktan sonra oraya bırakıyor ve tekrar uykuya dalıyor. Bu esnada ormanın derinliklerinde yaşayan devlerin de başka bir kavimle savaşı olacakmış, bu yüzden devler ikişerli ayrılıp onlara güç katacak birilerini arıyorlarmış. Devler o esnada ağacın altında uyuyan Haknezer’i fark eder. Haknezer’in yanından geçerken değneğinin üzerinde yazılmış yazıyı görmüşler, “Haknezer pehlivan bir vuruşta kırkını ezer.” Devler kendi aralarından karar alırlar, \"Aradığımız kişiyi bulduk\" diye düşünürler. Devler kendi aralarında konuşur, \"Savaşı kazandıktan sonra bir yolunu bulur, bu adamdan kurtuluruz\", derler. Haknezer’i uyandırıp:\n\n_ Bizim diğer dev ülkesi ile savaşımız olacak, eğer bize yardım edersen sana da ganimetlerden veririz,&nbsp;derler.\n\nHaknezer hem devlerin onu öldürmesinden korkup hem de sonunda ganimet kazanma hevesiyle devlerin teklifini kabul eder. Dev, Haknezer’i sırtına alıyor, dev Haknezer’e diyor ki:\n\n&nbsp;_ Bana çok hafif geldin, böyle pehlivan mı olur?&nbsp;Haknezer diyor ki:\n\n_ Ben sen yorulma diye ağırlığımı vermiyorum, bekle vereyim ağırlığımı,&nbsp;diyor ve torbasından çuvaldızı çıkarıp deve batırıyor. Dev diyor ki:\n\n_ Aman aman ağırlığını verme, hafifliğini ver.&nbsp;\n\nHaknezer çuvaldızı çıkarıp torbasına koyuyor. Devlerin Haknezer’in ufaklığından inanamıyorlar pehlivan olduğuna, dev bir taşı alıp elinde sıkıyor, taşlar paramparça oluyor. Haknezer diyor:\n\n_ O da bir şey mi?&nbsp;\n\nTaşı alıyor sıkıyor, o esnada çaktırmadan elini torbasına atıp bir avuç un çıkarıyor.&nbsp;Taşı geriye atıp torbadan unu alıp devlere üflüyor, devler taşı un ufak etmiş olmasına inanamıyor, Haknezer’in gerçek bir pehlivan olduğuna ikna oluyorlar. Daha sonra diğer dev kaşınıyor kaşınıyor vücudundan bir pire çıkarıyor ve diyor ki:\n\n_ Böyle büyük pire olur.\n\nHaknezer&nbsp;de kaşınıyor kaşınıyor, elini torbasına atıp evden aldığı küçük kedi yavrusunu atıyor yere.&nbsp;Devler gözlerine inanamıyorlar ve Haknezer’in çok büyük bir pehlivan olduğuna emin oluyorlar. Alıp Haknezer’i devler ülkesine götürüyorlar. Ülkedeki devler Haknezer’i görünce çelimsizliğinden yardım edemeyeceğini düşünüyorlar ama diğer devler onun yaptıklarını anlatıyor, herkes şaşırıyor.&nbsp;Akşam oluyor, yemek getiriyorlar pehlivana. Pehlivan kuzudan az yiyince devler neden böyle az yediğini soruyorlar. Haknezer:\n\n_ Sizinle karşılaşmadan hemen önce iki deve yemiştim! diyor.\n\nSonrasında devlerden su istiyor ama camış derisinde istiyor, diyor ki:\n\n_ Neyse buradaki su bana yetmez gidip dereden doldurayım.\n\nGidiyor dere kenarına deriyi ağzıyla şişiriyor, içine de azıcık su koyuyor.&nbsp;Devlerin yanına geliyor, havayı boşaltıyor, azıcık suyu içiyor. Devler Haknezer’in bir camış derisinin tamamını nasıl içtiğine inanamıyorlar. Sonra devler onun zayıf vücuduna rağmen bu kadar güçlü olmasından korkuyorlar, “Bir vuruşta kırkını ezen bir adam gece hepimizi öldürmesin?” &nbsp;diye düşünüyorlar. Bir plan yapıyorlar ve gece Haknezer pehlivanı&nbsp;öldürmeye karar veriyorlar. Haknezer bu plana kulak misafiri oluyor ve kendini korumak için önlem alıyor. Gece yatacağı yatağın içine taşları adam şeklinde koyuyor. Kendisi yatağın altına saklanıyor.&nbsp;Devler bir müddet sonra sopalarla gelip yorganı kaldırmadan değneklerle vuruyorlar, epeyce vurduktan sonra öldüğüne kanaat getirip gidiyorlar. Haknezer devler gittikten sonra un ufak olan taşları temizleyip yatağa girip uyuyor. Ertesi sabah devler öldürdüklerini sandıkları Haknezer’in cesedini atmak için Haknezer’in kaldığı çadıra gidiyorlar ki ne görsünler, Haknezer canlı ama durmadan kaşınıyor, neden kaşındığını soruyorlar, Haknezer de diyor ki:\n\n_ Sabaha kadar pireler üzerimde zıpladı durdu.\n\nDevler inanamıyorlar kendi aralarında “Bizim sabaha kadar dövmemiz ona pire zıplaması gibi gelmiş, bu nasıl güçlü bir pehlivandır!” diye konuşmuşlar. Sonra devler savaş için Haknezer’i ahıra at seçmesi için götürürler. Haknezer ahıra giriyor, bütün atlar besili, iri yarı, kocaman! Haknezer kendi kendine düşünüyor, “Ben zaten ata binmeyi bile bilmiyorum, bunlara nasıl bineceğim?”. Sonra ahırın en dibinde küçük, zayıf bir at görüyor onu seçiyor. Devler kendi aralarında yine şaşırıp, “Bu nasıl bir pehlivan en hızlı, en yorulmaz, en dayanıklı atı nasıl da hemen bilip seçti!” diye düşünüyorlar. Haknezer ata binmeyi bilmediğinden diyor ki:\n\n_ Beni bu ata bindirin ve üzerinde bağlayın ben savaşta çok sinirlenip üzerinden atlamayayım.&nbsp;\n\nDevler de sımsıkı onu atın üzerine bağlıyorlar, savaşa gitmeye başlıyorlar.&nbsp;Haknezer’in atı yıldırım gibi tüm devleri geride bırakıp gidiyor. Haknerzer atın hızından çok korkuyor, kendini yere atacak ata bağlı olduğu için atlayamıyor, elini sağa atıyor, sola atıyor bir türlü bir şeye tutunamıyor. En sonunda ağaca öyle bir sıkı sarılıyor ki, ağacı kökünden yerinden çıkarıp kucağına alıyor.&nbsp;Düşmanlar da karşıdan Haknezer’e doğru geliyor; Haknezer’de elinde kocaman dalları olan ağaçla düşmanların arasına dalıyor. At yıldırım gibi koşuyor, pehlivan elinde ağaç o tarafa savuruyor, bu tarafa savuruyor. Ağacın dalları, budakları, kökleri düşmanı attan düşürüyor, kimini yaralıyor, kimine batıp öldürüyor, devler gelene kadar Haknezer bütün düşmanların hepsini bertaraf ediyor. Devler gelip bakıyorlar ki, Haknezer tüm düşmanları öldürmüş atın üstünde atı zorla yakalayıp Haknezer’i indiriyorlar, ülkelerine geri dönüyorlar. Devler kendi aralarında konuşup Haknezer’i buldukları yere götürmeye karar vermişler.&nbsp;Haknezer’e ganimetlerden de bölüp vermişler; altın, gümüş. İki dev eşliğinde Haknezer’i ormana götürmüşler, Haknezer ormandan eve gitmiş. Annesi onu altınlarla, gümüşlerle görünce çok sevinmiş.&nbsp;Haknezer demiş ki:\n\n_ Artık ne güneşten ne rüzgardan korkmam, pehlivanım ben!\n\nO esnada devler geri dönerken yolda tilki ile karşılaşırlar, tilki devlere nereden nereye gittiklerini sorar. Devler:\n\n_ Haknezer Pehlivan’ı bıraktık ülkemize geri dönüyoruz,&nbsp;derler. Tilki der ki:\n\n_ Haknezer’in neresi pehlivan, onu ben bile dövüyorum. Devler inanmaz. Tilki der:\n\n_ İsterseniz sizin yanınızda da döveyim. Bana inanmaz kaçacağımdan korkarsanız alın bu ipi siz belinize dolayın, ben de belime bağlayayım beraber gidelim, kaçmayacağımdan emin olun.\n\nDevler ipi bellerine bağlar, tilki de beline bağlar. Birlikte Haknezer’in evine doğru yol alırlar. Haknezer Pehlivan o esnada camdan bakıyor ki, devler ile tilki onların evine doğru gidiyor. Haknezer’in annesi oğluna akıl veriyor, Haknezer&nbsp;de çıkıp camdan bağırıyor:\n\n_ Ey tilki senin dedenin benim dedeme yedi dev borcu var, iki dev getirerek bu işin içinden çıkamazsın!\n\nDevler “Demek ki bu tilki bizi borç karşılığında götürüyor” diye konuşup hemen devler geri dönüp ipi açmadan kaçıyorlar, tilkinin de beline ip bağlı tilki de yerde sürükleniyor, başı o taşa bu taşa deyip ölüyor. Devler de ipi açıp bu beladan da kurtulduk deyip ülkelerine dönüyorlar. Haknezer pehlivan da zenginlik içinde ömrünün sonuna kadar yaşamış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine… &nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Kunduz Tilki",
        "text": "Bir vamış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir yaşlı nene varmış. Yaşlı nenenin bir keçisi varmış. Keçinin sütünü nene her gün sağar sonra da kapının kulpuna asarmış. Bir gün iki gün üç gün derken nene bakmış ki sütü çalınıyormuş. Nene de bundan şüphelenmiş.\n\n—&nbsp;Benim sütümü kim çalıyor, kolluyacam.&nbsp;Gene sütünü sağmış kapının kulpuna asmış. Almış bir baltayı eline nene geçmiş kapının arkasına. Bakmış, izlemiş tilki gelmiş. Tilki güzelce sütü içmiş. Tilki tam giderken nene tilkinin kuyruğuna baltayı vurmuş. Baltayla tilkinin kuyruğunu koparmış. Tilki de dönüp neneye:\n\n— Nene nene, ne olur kuyruğumu ver, kuyruğumu vermezsen bana kunduz tilki derler, demiş. Nene de:\n\n— Git benim sütümü getir ki ben de senin kuyruğunu vereyim,&nbsp;demiş. Bu sefer tilki ineğin yanına gitmiş, demiş ki:\n\n— İnek inek ne olur bana bir kova süt ver, sütü götürüp neneye vereyim, nene de benim kuyruğumu versin, kuyruğumu yerine takayım yoksa bana kunduz tilki derler,&nbsp;demiş. Bu sefer inek de demiş ki\n\n— Git bana ot getir ki ben de sana süt vereyim.&nbsp;Tilki bu kez de gitmiş çayıra:\n\n— Çayır çayır ne olur bana bir bağ ot ver otu götüreyim ineğe vereyim inekte bana bir kova süt versin sütü de götürüp neneye vereyim nene de bana kuyruğumu versin kuyruğumu yerine takayım ki bana kunduz tilki demesinler demiş. Çayır da demiş ki:\n\n— Git bana su getir yağmur yağdır ki ben de sana ot vereyim demiş. Gitmiş bu sefer bulutlara:\n\n— Bulut bulut ne olur bana yağmur yağdır, yağmur yağsın çayır da ot bitsin otu götürüp ineğe vereyim inek de bana süt versin sütü götürüp neneye vereyim nene de benim kuyruğumu versin bana kunduz tilki demesinler,&nbsp;demiş.\n\nBulut da neyse bir iki tilki yalvarınca iki bulut sinirlenip birbiriyle çarpışmış yağmur yağmış. Yağmur yağınca çayırda ot bitmiş tilki otu alıp ineğe götürmüş, inekte otu yemiş bir kova süt vermiş tilkiye, tilki de sütü götürmüş neneye vermiş. Nene de tilkinin kuyruğunu vermiş. Kuyruğunu vermiş ama demiş ki:\n\n— Tilki bu kuyruğun daha sana menfaati olmaz, bu sana bir ders olsun bundan sonra kimsenin malına hayınlık etme, kimsenin malına yan gözle bakma, hırsızlık etme, demiş. Ondan sonra o köyde tilkinin adı kunduz tilki olarak kalmış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Nar Memet",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir padişahın üç oğlu bir kızı varmış. Gel zaman git zaman padişah hastalanır oğullarını yanına çağırır ben hastayım size bir vasiyetim var bu vasiyetimim yerine getirin der ve vasiyetini söyler. Uludağ’a sakın ava gitmeyin o dağ tehlikelidir zaman geçer ve padişah ölür. Padişahın oğulları geçen zaman içinde babalarının vasiyetini unuturlar. Padişahın büyük oğlunun canı sıkılır anasına der ki benim canım çok sıkılıyor ava çıkacağım der anası da padişahın vasiyetini hatırlatır der ki:\n\n— Baban ölürken size bir vasiyet etmişti sakın o dağda avlanmayın der. Oğlu&nbsp; annesine:\n\n— Ölen ölür ölünün vasiyeti yanına kalır. Atımı hazırlayın ava gideceğim, der.\n\nAtını azığını yayını okunu alır o dağa ava gider. Dağda&nbsp; oraya gider, buraya gider, bir mağaraya girer. Padişahın oğlu atından iner, okunu yayını alır. Geyiğin peşinden mağaraya yaklaşır ki mağaranın önünde öyle bir Arap var ki kılıcı kınından çekmiş mağaranın önünde bekliyor. Padişahın oğlu attan iner der ki:\n\n— Ulan Arap gir mağaraya, avımı gönder. Arap da der ki:\n\n-Babanın hizmetkârı mı var gir de kendin getir der. Padişahın oğlu hırsla attan atlar okunu yayını alır mağaranın azgına gelir tam mağaraya girerken dev gibi Arap kınından çıkmış kılıcına sarılıyor padişahın oğlunun başını gövdesinden ayırır. Gel zaman git zaman aylar geçer, padişahın oğlundan hiç haber çıkmaz. Kardeşleri arayıp beklerler haber çıkmayınca öldüğünü anlarlar. Aradan aylar geçer, ortanca kardeş ava çıkmak ister. Annesi:\n\n— Yapma, etme. Abin gitti, gelmedi, başına bir şey geldi. Sen de oraya gidersen, senin de başına bir iş gelir,&nbsp;buna dayanamayız, der. Ama oğlan dinlemez annesine der ki:\n\n— Ben abimi ya bulurum ya da onu ararken uğrunda ölürüm, der.\n\nYükte hafif, pahadan ağır eşyalarını alır, atını yayını okunu hazırlar. O da ava gider, hem de abisini arar. Günlerce dağlarda dolaşır kayaların arasında geyiği görür, peşine düşer. Az gider uz gider, dere tepe düz gider. Geyik gider, mağaradan içeri girer. Oğlan da peşinden mağaranın ağzına,&nbsp;yine o Arap devi görür ve deve:\n\n— Mağaraya gir avımı gönder, der. O da:\n— Babanın hizmetkarı mı var, git de kendin çıkar. Oğlan sinirlenir atından atlar yayını okunu alır tam mağaraya girerken dev kılıcını sallar oğlanın başını gövdesinden ayırır ve oğlan ölür. Aradan aylar geçer. Annesi oğlundan&nbsp; haber alamaz. Her halde başına abisi gibi&nbsp; bir şey geldi, der. Ağlayıp sızlar, aradan uzun zaman geçer. Derler ya küçükler her zaman daha akılı olur. Bu sefer küçük oğlan:\n\n— Ben abimleri aramaya gideceğim, der. Annesi koymaz ama oğluna söz geçiremez. O da hazırlanır, dağa gider. Aylarca dağlarda ağabeylerini arar durur, sonra bir gün kayaların arasında geyiği görür ve&nbsp; ağabeyleri gibi peşine düşer. Geyik gider, mağaradan içeri&nbsp; girer. Oğlan da Arap&nbsp; devle karşılaşır&nbsp; deve der ki:\n\n— Ulan git mağaraya avımı getir. Dev de:\n\n— Babanın hizmetkarımı var git kendin getir,&nbsp;der. Oğlan da hışımla attan iner, kılıcını çeker ve deve:\n\n— Sen benim kim olduğumu bilir misin benim babamın kapısında senin gibi&nbsp; bir sürü hizmetkarı vardır, der. Kılıcını savurduğu gibi&nbsp;&nbsp;Arap&nbsp; devi&nbsp; öldürür. Meğer o geyik sihirliymiş . Mağaranın ağzına gelince dev haline dönüşürmüş. Bunların da padişahın oğlu olduğunu bilirmiş zaten mağara da sihirliymiş. Dev olur ve mağaraya girer. İki abisinin cesedini&nbsp; ve daha bir sürü&nbsp; kafa mağarada vardır. Abilerini&nbsp; alır, defneder. Sonra da abilerim ölmüş, ben de artık şehre gidemem. Bundan sonra burada yaşayayım. Zaten mağaranın içi o kadar şey doluymuş ki oğlan orada yaşamaya karar verir ve orda kalır. Gel gelelim bu tarafa. Şehirde ana kız aylarca haber beklerler. Ağlar sızlarlar ve ellerinden bir şey gelmez. Yıllar ve geçer bir gün şehirde düğün vardır. Padişahın hanımı der ki:\n\n— Kızım hazırlan düğüne gidelim der. Kız annesine:\n\n— Anne deli misin? Benim üç ağabeyim ölmüş,&nbsp;bizim düğünde dernekte ne işimiz var? Der. Annesi kızına:\n\n— Ölenle ölünmez, onlar öldü biz de mi ölelim? Der.\n\nKızını zorla düğüne götürür. Kız bu duruma çok üzülür. Düğünde annesi oynamak ister, kız izin vermez. Annesi kızını dinlemez, oynar. Bu üzüntüye dayanamayan kız,&nbsp;başını alır evden ayrılır.&nbsp;\n\n— Ağabeylerim o dağa gittiler ben de giderim. O&nbsp;dağda ya ağabeylerimi bulurum ya da ben de&nbsp; onlar gibi orada ölürüm, der ve yola düşer. Dağlarda aylarca dolanır o mağarayı bulur içeri girer. Mağara ağzına kadar erzak dolu.&nbsp; Yer içer, der ki:\n\n— Elbet bu mağaranın bir sahibi vardır.\n\nKalkar mağarayı temizler süpürür yemek pişirir mağarada saklanır. Akşam oğlan avdan gelir mağarayı temizlenmiş,&nbsp;yemekler pişmiş olarak görür. Üç beş gün böyle geçer. Oğlan elbet bu işleri yapan biri vardır diye düşünür. Bir gün ava gider gibi mağaradan çıkar. Bunu gören kız saklandığı yerden çıkar. Doğan aya&nbsp; doğma&nbsp; ben doğarım der gibi güzel bir kız. Saçları kırk örük. Eteğini beline vurur, temizliğe başlar. Oğlan içeri girer,&nbsp; kızın kolundan yakalar.\n\n— Ben de yalnızım sen de, der. Sen ins misin cin misin ,kimsin sen? Der. Kız da der ki:\n\n— Ne inism ne cinim insanoğlu insanım, der.\n\nOğlan ava gider kız mağarayı temizler akşam olur yemek yerler yatarlar. Oğlan kılıcını çıkarır aralarına koyar. Der ki:\n\n— Şimdi senle ben birbirimize haramız nikâhımız kıyılır sonra karı koca oluruz. Aşağıda bir şehir var orada sabah nikâhımızı kıydırır gene evimize geliriz.\n\nŞehre giderlerİ kadının önüne otururlar. Kimin oğlu olduğunu söyler söylemez, babasının adını söyler. Kız anlar ki onun kardeşi kalkar, kardeşim der boynuna sarılır. Bacı kardeş oradan kalkar, mağaraya giderler. Biz artık burada yaşayalım kimsemiz yok başlarından geçenleri anlatırlar ve mağarada yaşamaya başlarlar. Aradan aylar geçer oğlan kardeşine der ki:\n\n— Bacı bak bu mağara sihirlidir. Mağarada sakın çöp bırakma. 40 gün çöp kalırsa buradaki kuyudan bir dev çıkar, seni de öldürür beni de öldürür.\n\nAradan aylar geçer kızın canı sıkılır der ki:\n\nAğabeyim böyle demişti ama çöp bırakayım. Gündüzleri devle oynarım, geceleri de ağabeyim gelir eğlenirim, demiş. 40 gün dolunca bir gün dev çıkar bir dudağı yerde bir dudağı gökte. Dev kızın üstüne yürüyünce&nbsp; kız der ki:\n\n— Dur, ben seni gündüzleri canım sıkılıyor&nbsp; diye çıkardım. Gündüzleri seninle olurum geceleri kuyuya gidersin, der anlaşırlar.\n\nGünler aylar böyle geçerken&nbsp; kız bir gün çok hastalanır. Abisine der ki:\n\n— Canım öyle nar istiyor ki.&nbsp; Abisi de kalkar şehre gider nar bulur getirir kız yer&nbsp; iyileşir. Aradan aylar geçer&nbsp; gündüzleri dev çıkar onunla evlenir geceleri kuyuya iner. Gel zaman git zaman bu kızın karnı büyümeye başlar. Kardeşi der ki:\n\n&nbsp;Bu bacımın etekleri kısalıyor karnı büyüyor günahı almak istemem burada in yok cin yok acaba kardeşim hasta mı sorarsam gönlü kırılır mı? Günler geçtikçe kızın karnı &nbsp;büyür kardeşi dayanamaz sorar:\n\n— Bacı&nbsp; günahını almak istemem ama burada hiç kimse yok devin korkusundan buraya kimse çıkamaz bu&nbsp; nedir ne haldir. Kızda der ki:\n\n-Ağabey bende bilmiyorum ne olduysa o narı yedikten sonra oldu der.\n\n9 ay sonra kız gözlerin görmediği güzel iri baktıkça gözleri kamaştıran bir oğlan doğurur. Dayısı da adını&nbsp; Nar Memet koyar. Bu kız gene devle oynaşır oğlan büyür ama dayısına çok düşkün bir oğlan olur. 4-5 yaşlarına gelince koca bir delikanlı olur. Bir gün kız devle&nbsp; otururken deve der ki:\n\n— Artık oğlumuz da büyüdü ağabeyimi öldür geceleri kuyuya inme hep beraber yaşayalım der. Dev de der ki:\n\n— Allah’tan korkmaz mısın ağabeyin bizi&nbsp; evinde besliyor. Sen kardeşine nasıl kıyarsın günahtır,&nbsp; der. Kız razı olmaz:\n\n— Ağabeyimi öldürmezsen seni haber veriririm. Ağabeyim seni öldürür haberin olsun. Dev tamama yarın ağabeyin avdan gelirken ben yılan olur eşikte beklerim içeri girerken zehirlerim ölür, der.\n\nKız da kabul eder. Bu arada oğlan duyar akşam dayısının yolunu beklemeye başlar. Dayısı avdan&nbsp; gelir içeri girmeden:\n\n— Dayı ben seni çok özledim yorulmuşsundur sırtıma çık seni içeri ben götüreceğim. Dayısı da yeğenini kıramaz kollarını boynuna atar&nbsp; tam eşiğe gelince oğlan alttan kollarını dayısının bacaklarına atar eşiği atlatır yılanda usulca süzülür kuyuya iner. Ertesi gün&nbsp; dayısı ava gider&nbsp; dev kuyudan çıkar der ki:\n\n— Gündüz oğlumuz koymadı yarın o ava gidince ben bir kuş olurum onu avda öldürürüm. Çocuk bunu duyar&nbsp; sabah erkenden kalkar dışarıda dayısını bekler:\n\n— Ben de seninle ava geleceğim, der.\n\nDayısı da dayanamaz kabul eder. Beraber ava giderler aradan saatler geçer yorulurlar. Dayısı biraz yemek yiyip uyuyalım sonra ava devam ederiz, der. Oğlan uyumaz dayısını korumak için bekler. Oğlan bakar ki gökyüzünden öyle bir kuş&nbsp; geliyor ki&nbsp; büyük bir karabulut gibi. Usulca dayısını okunu alır kuşu öldürür. Oku ve yayı temizler. Dayısı uyanıp:\n\n— Nar Memet ne oldu? Der.\n\nÇocuk yaşadıklarını gizler. Dayısına:\n\n—Annemi çok özledim, senden önce gidip annemi görmem lazım, der.\n\nAğlayıp sızlar, dayısı dayanamaz:\n\n— Sen git, ben akşam gelirim, der.\n\nOğlan ata biner evin yolunu tutar bu arada kız da yol gözler. Abisini dev öldürmüş müdür diye merakla beklerken, uzaktan tozu dumana katmakta bir atlı görür. Dev, ağabeyimi öldürmüş kurtulduk derken&nbsp; oğlan gelir attan iner. Ben seni çok özledim&nbsp; dayımı bıraktım geldim annesine sarılır öper&nbsp; okşar&nbsp; annesine der ki:\n\n— Anne ben seni çok özledim,&nbsp; dilini de öpmek istiyorum. Annesi dilini çıkarır oğlan annesinin dilini çeker koparır. Annesi kanlar içinde yerde yatar. Akşam dayısı gelir dayısına:\n\n— Eve gelince annem bu haldeydi, der.\n\nAnnesi kardeşine durumu anlatmaya çalışır fakat anlatamaz. Aradan birkaç gün geçer kız ölür. Dayı yeğen yalnız kalırlar. Dayısı&nbsp; darı dünyada kimsem kalmadı&nbsp; bundan sonra senin için yaşarım der. Aradan zaman geçer, dayı yeğen birlikte yaşarlar. Dayısı der ki:\n\n— Bir yardımcım olsaydı bu mağaradaki eşyaları kervan yapsam götürür satarız sende şehir görmüş olursun. Çocuk:\n\n— Dayı git 5-10 at bul gel ben sana yardım ederim, der. Kervan oluşturup şehre inerler. Şehrin girişinde padişahın&nbsp; adamları dayısıyla konuşurlar&nbsp; çocuk kervanın&nbsp; sonuna bakar ki dev orada. Dev yanlarına yaklaşır yaklaşmaz&nbsp; eliyle boynunu koparır. Dayısı der ki:\n\n— Oğlum ne yaptın,&nbsp; neden zarar verdin? Dayısına:\n\n— Sana zarar veriyorlar zannettim, der. Şimdi kaçan adam gidip padişaha haber verir padişahın adamları seni öldürürler.\n\nKaçan adam padişaha gidip haber verir olayları anlatır. Padişah:\n\n—Tez gidin, o adamları yakalayıp buraya getirin, der. Adamlar padişahın huzuruna çıkarırlar:\n\n— Hanginiz adamlarımın boynunu kopardı? Der, Nar Memet:\n\n— Ben kopardım, der. Padişah oğlanı görünce çok sever:\n\n— Oğlum ben seni çok sevdim. Aslanlar gibisin, der. Bir kızım var, seni onunla evlendireceğim yoksa seni affetmem oğlanda padişaha der ki:\n\n— Dayım dururken bana evlenmek düşmez. Padişah der ki:\n\n— Yeğeni böyleyse dayısı da iyidir dayısı damadı olur kırk gün kırk gece düğün ederler aradan yılar geçer. Nar Memet daha da olgunlaşır dayısı der ki:\n\n— Ülkede yeğenime layık bir kız bulup evlendiriceğim.\n\nAtına biner, diyar diyar yeğenine kız arar. Bir padişahın kızını&nbsp; yeğenine ister.\n\n— Bir iki ay sonra yeğenimi yolarım&nbsp;nişanlısını görmeye, der. Memleketine döner, aradan bir iki ay geçer. Nar Memet'e der ki:\n\n— Hazırlan, seni nişanlını görmeye göndereceğim.\n\nBunlar hazırlanır iki Arap’la beraber yola çıkar.Aaz gider uz giderler, bir kuyunun basında dinlenmeye karar verirler. Nar Memet uyur. İki Arap da birbirlerine:\n\n— Paramızı aldık, adamın oğlu nişanlısını görmeye gidecekmiş. Onu burada bırakıp kaçalım, derler.\n\nNar Memet uyanır ki yanında hiç kimse yok atıyla ilerlemeye başlar. Bir sürünün başında bir Arap çoban çubuğunun başına koca bir derman taşı bağlamış hangi ineğin beline vuruyorsa ineğin oracıkta beli kırılır. Nar Memet yanında yaklaşır:\n\n— Bu sürüden bir yılda ne kadar para kazanıyorsun. Bu sürüyü bırak, beni falan şehre götür sana iki katı para vereceğim, der. Çoban da:\n\n— Bu sürüyü götürüp bırakıyım gelip seni götürürüm, der.\n\nÇubuğuyla vurduğu ineklerin yarısını öldürür, yarısını sakat bırakır, gelip yola çıkarlar. Araplar suya dayanıklı olduğu için Nar Memet'i dağlardan tepelerden götürür. Oğlan da sonunda susuzluktan ölür.\n\n— Beni bir yere götür, su içeyim, der.\n\nBir kuyunun basına götürür:\n\n— Sen su çıkar, der. Oğlanı kuyuya sarkıtır bir kova su içerler. Su kaplarını doldurmak için bir daha kuyuya inerler:\n\n— Çek ulan Arap der. Arap:\n\n— Çekerim bir şartla nişanlını bana ver öyle çekeyim.\n\n— Arap etme eyleme! Atım burada, paralarım burada,&nbsp;sen vermesen ben alır giderim. Sen de burada öl, der. O&nbsp;da:\n\n— Tamam senin olsun çek, der. Yok olmaz atını da ver. Son bir şey daha isteyeceğim. Kuyudan çıktıktan sonra bana hiç bir şey yapmayacağına yemin et. Ben Nar Memet, sen de benim kölem olacaksın, yoksa seni burada bırakır&nbsp; giderim.\n\nOna da tamam der. Arap kuyudan çeker, çıkarır.Üstünü başını giyer, o şekilde şehre varırlar. Padişaha haber salarlar, damat geldi diye padişah merasimle onları karşılar fakat bu işte bir iş olduğunu anlar ama bir şey demez. Kız da penceresinden nişanlısını görür ama Arap atın üstünde nişanlısı da köle gibi nişanlısının resmini görünce kız hemen tanır ama&nbsp; o niye böyle davrandığını anlamaz padişah sofrasına öyle iri elmalar gelir ki her biri heybe gözü kadar. Arap, padişaha:\n\n— Bunlar nasıl elma? Der. Padişah da:\n\n— Benim kızımla peri padişahın kızı bacı olmuşlar. Hediye olarak bunları göndermiş, benim kölem koş. Bundan daha ayısını getirir, der. Ulan köle! Buraya gel. Bu elmaları gördün mü?&nbsp; O da:\n\n— Evet ağam, der.&nbsp; Ben bunların aynısından isterim.\n\nOğlan ağlaya, sızlaya dışarı çıkar:\n\n— Bu elmaları getirmezsen, senin boynunu vururum.\n\nDışarı gönderir, atının yanına gelir ağlar. At der ki:\n\n— Git ağa! Söyle kıratı bana ver, öyle giderim, der.\n\n—Tamam, der. Atı da al, elmaları almadan gelme.\n\nErtesi gün hazırlık yapar nişanlısı bir mendil atar oğlan mendili alır ki ucunda bir mühür var. Periler ülkesine giderken önüne bir deniz çıkar.\n\n— Bu mührü yalarsan, denizin üstünde buzdan bir yol olur. Sen de karşıya geçersin, der.\n\nAz gider uz gider, bakar ki ilerde bir siyah kuş beyaz bir kuşu altına almış eziyor.\n\n— Ulan nedir bu beyazların sizden çektiği, der. Yayını okunu alır, kara kuşu devirir. Beyaz kuş der ki:\n\n— Sen benim hayatımı kurtardın kanadımdan su tüyleri al cüzdanına koy. Başın darda kalırsa tüylerimi bir birine sür, ben orda darına yetişirim, der. Tüylerini cüzdanına koyar. Az gider güz gider bakar ki iki aslan. Biri beyaz, biri siyah yine der ki:\n\n— Bu beyazların karlardan çektiği nedir? Okunu alır siyah aslanı yıkar. Beyaz aslan da:\n\n— Sen benim hayatımı kurtardın, şu kıllarımı al cüzdanına koy sıkıştığında ben ordayım, der. Biraz daha gider ilerde bir karınca sürüsü sudan karşıya geçmeye çalışıyorlar. Atından iner, kılıcını suyun üstünde köprü yapar, bütün karıncalar üstünden geçer. En arkada bir topal karınca çabalar ancak kılıcın üstüne çıkamaz. Oğlan onu alır, suyun karşı tarafına geçirir. Topal karınca da:\n\n— Sen beni kurtardın. Kanadımın birini savaşla top götürdü, birini de sen al çakmağı koy yak ben orda olurum.\n\nOğlan yoluna devam eder önüne peri ülkesinin sınırı çıkar. Nişanlısının mendilini çıkarır, mührü yalar, denizin üstü buz tutar, kıratla karşıya geçer. Kırat der ki:\n\n— Buradan sonrası periler ülkesi eğer perilerin gözleri açıksa bil ki uyuyorlar, sakın korkma. Kalbinden korku geçerse, periler uyanır, seni sağ bırakmazlar. Has bahçeye giderken de değirmen taşlarını görürsün onlardan korkmadan altından geç korktuğunu bilmesinler. Ondan sonra da kılıçların arasından geç, has bahçeye ulaşırsın. Üç elma kopar, ikisini heybene koy, birini mendiline sar, nişanlına götür.\n\nOğlan denilenleri yapar, şehre gelir, mendilini nişanlısına verir, Arap’a elmaları götürür. Arap oğlanı görünce şaşırır, padişah nişanlısını göstermez. Bu işin sonunu anlayıncaya kadar oyalar. Padişahla Arap, bahçede dolaşırken havuzun kenarında bir örük görür.\n\n— Bu kimin örüğü? Der. Padişah da:\n\n— Peri padişahının kızının örüğüdür. Arap der ki:\n\n— Çağırın bizim köleyi! Gitsin, örüğün sahibini getirsin, der.\n\nÇocuk el mecbur kabul eder. Nar Memet yola koyulur. Kırat der ki:\n\n— Bu çalma iş değil düz gidersen padişahın düğürcü taşına oturur daha da kalkmazsın ancak böyle olur. Saraydan çıkarken nişanlısı mendili yine atar. Gene denize gelir mührü yalar karşıya geçerler sarayın önüne gider. Düğürcü taşına oturur padişahın adamları gelir derler ki:\n\n— Yanlış taşa oturdun dilenci taşı orası değil derler. Oğlan da:\n\n— Ben doğru taşa oturdum der. Padişaha haber salarlar o da kabul eder. Padişah delikanlıyı görür&nbsp; bakar ki&nbsp; iyi niyetli bir delikanlı ama üstü başı perişan. Oğlum benim kızımın üç dileği var yerine getirirsen kızımı sana veririm, der. Birinci dileği bir aslan var eğer o aslanı yenersen birinci aşamayı geçersin. Aslanla bütün halkın önünde&nbsp; çayırda dövüşeceksin.\n\n— Tamam, der. Ertesi gün&nbsp; çayıra gider, karşısına öyle bir aslan gelir ki başa çıkması imkansız aklına hayatını kurtardığı aslan gelir. Padişaha gider der ki:\n\n— Padişahım&nbsp; sağ olsun. Ben&nbsp; insanım, o&nbsp;aslan.&nbsp; Müsaade edersen, ben de benim aslanımı&nbsp;çıkarayım. Yenmezse boynum kıldan incedir, der.\n\nPadişah kabul&nbsp; eder. Cüzdanından kılları çıkarır birbirine sürter aslan gelir der ki:\n\n— Buyur. benden ne dilersen. O&nbsp;da der ki :\n\n— Şu karşıdaki aslanı yen, tek dileğim budur.\n\nAslanlar kavga ederler oğlanın&nbsp; aslanı&nbsp; yener, bir dilek yerine getirilir. Sırada ikinci dilek vardır. Padişah der ki:\n\n— Benim kızımın bir kuşu var. O&nbsp;kuşu&nbsp; da yenersen geriye son dilek kalır. Benim de kuşum var ben de onu getireyim der padişah kabul&nbsp; eder cüzdanından tüyleri çıkarır birbirine sürter kuş gelir. Şu karşıdaki kuşu yen, der.\n\nBaşlarlar&nbsp; kavgaya. Saatler sürer, sonunda oğlanın kuşu kızın kuşunu&nbsp; yener. Sıra gelir son dileğe. Üç dilekte herk edilen&nbsp; ve düzeltilen tarlaya bir kat darı serpeceğiz sende elinle&nbsp; tek tek toplayıp dolduracaksın. Getirip tarlaya darı serpiyorlar&nbsp; üstünü kapatıyorlar. Oğlan sabahtan akşama kadar uğraşıyor fakat tek bir tane bile bulamıyor. Gidip padişaha diyor ki:\n\n— Bana üç gün müsaade et bulayım. Padişah:\n\n— Üç gün değil bir hafta müsaade verir. Oğlan tarlaya gider bir hafta boyunca ancak bir avuç toplayabilir. Oturup kara kara düşünmeye başlar. O arada yanına kırat gelir der ki:\n\n— Hayatını kurtardığın karıncaları çağır. Oğlan cüzdanından kanadı alır çakmağa koyar yakar karıncalar gelir. Bir gecede darı toplarlar. Padişaha haber salarlar. Padişah gelir bakar ki bir darı eksik. Oğlan geri döner bakar ki o da topal karıncanın ağzında onu da alıp tarlayı tamamlar. Böylece üç dilek de yerine gelir. Padişah:\n\n— Şimdi toy düğüne başlayın, der. Oğlan bu kızı ben kendime istemedim, der. Benim de tek bir dileğim var kendi memleketimde düğün yapacağım, der.\n\nPadişah kabul eder. Gel gelelim ki kızın nişanlısına. O da, nişanlımın başına bir şey geldi deyip, ağlarmış. Oğlanın dayısı da merak içinde aylarca bekler ama haber alamaz. Atlar atına yeğeninin peşine düşer. Padişaha haber gider. Padişahın yanına gidince bakar ki bir Arap kurulmuş oturuyor. Padişaha:\n\n— Hani benim yeğenim? Der. Padişah, Arap’ı gösterir. Dayısı sinirlenir bir kılıçla Arap’ın başını keser. Padişaha bütün olayları anlatır. Padişah&nbsp; bende&nbsp; bu işte bir bit yeniği olduğunu düşünmüştüm der. Birlikte oğlanın yolunu gözlemeye başlarlar. Aylar geçer fakat yeğeninden ses çıkmaz artık umudunu kesmiştir. Akşama doğru bakar ki&nbsp; yolun üstünden tozu dumana katarak üç kişi geliyor. Bakıyor ki yeğeni attan iniyor. Saraya gelip her&nbsp; şeyi anlatır. 40 gün 40 gece&nbsp; düğün yaparlar. Peri padişahının da kızını alıp memleketine dönerler. Gökten üç elma düştü&nbsp; biri bana biri sana biri de bu masalı anlatana… Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "TİLKİNİN KUYRUĞU  ",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken pireler hamal iken Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır salladım Kaf dağından yuvarladım. Köyün birinde nine yaşarmış kimsesi yokmuş. Geçimini süt satarak yaparmış. Bir keçisi varmış o keçinin sütü ile geçimini sağlarmış. Bir keçisi varmış. Her gün süt sağar koyarmış avluya bir gün bakmış sağdığı sütü yok. Nine “Allah Allah nereye kayboldu bu süt” demiş kendi kendine. Ertesi gün sağmış koymuş avluya yine yok süt. Bir gün iki gün beş gün sağmış yok süt. Bir gün nine sütü koyduktan sonra demişki kendi kendine “Ben bu testiyi kollayayım her gün sağdığım sütler nereye kayboluyor” Nine sütü sağmış koymuş avluya beklemeye başlamış. Bir de bakmış ki tilki geliyor. Tilki gelmiş sütü bir güzel içmiş. Tam çıkacakken yine kapıyı kapatmış tilkinin kuyruğu sıkışmış kopmuş kuyruk nine de kalmış. Tilki demiş ki “Nine nine kuyruğumu geri ver bizim ellere gidersem kuyruğu gurmu gucuk der üstüme gülerler” Nine de demiş ki “Benim sütümü geri ver ben de senin kuyruğunu vereyim” Tilki gitmiş koyuna süt istemiş demişki “Koyun gardaş bana süt ver ben de sütü nineye vereyim nine de benim kuyruğumu versin bizim ellere gidersem kuyruğu kopmuş demesinler.” Koyun da demiş ki “Git bana ot getir sana süt vereyim sen de sütü nineye ver nine de senin kuyruğunu versin” Tilki az gitmiş uz gitmiş çayıra varmış çayıra yalvarmış.” Çayır çayır bana ot ver Ben de koyuna vereyim koyun da bana süt versin ben de sütün nineye vereyim nine de benim kuyruğumu versin” Çayır demiş ki git bana su getir ben de sana ot vereyim sen de otu koyuna ver koyunda sana süt versin sen de sütü nineye ver nine de sana kuyruğunu versin” Tilki yürümüş yürümüş sonunda bir pınar görmüş gitmiş yalvarmış.” Pınar pınar bana su ver ben de çayıra vereyim çayırda bana ot versin ben de otu koyuna vereyim koyunda bana süt versin ben de sütü nineye vereyim nine de benim kuyruğumu versin” Pınar demiş ki “Git bana kızları getir başımda oynasınlar ben de sana su vereyim suyu çayıra götür çayır otu versin otu koyuna götür koyun süt versin sütü nineye götür nine de senin kuyruğunu versin Tilki gitmiş kızların yanına başlamış yalvarmaya “Kızlar kızlar gelin pınarın başında oynayın pınar bana su versin ben de suyu çayıra vereyim çayır da bana ot versin otu&nbsp; koyuna vereyim koyunda bana&nbsp; süt versin sütünü nineye vereyim nine de benim kuyruğumu versin” Kızlarda demişki “Git bize inci boncuk getir oynayalım pınar sana su versin sen de suyu götür çayıra çayır sana ot versin otu götür koyuna koyun sana süt versin sütü götür nineye ninede senin kuyruğunu versin”&nbsp;\n\nTilki gitmiş Çerçiye başlamış yalvarmaya “Çerçi kardeş bana inci boncuk ver ben de kızlara vereyim kızlarda pınarın başında oynasın pınar da bana su versin suyu çayıra vereyim çayır da bana ot versin otu koyuna vereyim koyun da bana süt versin sütü nineye vereyim nine de benim kuyruğumu versin “Çerçi demişki “Git bana yumurta getir ben de sana inci boncuk vereyim sen de onları kızlara götür kızlarda pınarın başında oynasınlar pınar sana su versin suyu çayıra ver çayır sana ot versin otu koyuna ver koyun sana süt versin sen de sütü nineye götür yine de senin kuyruğunu versin” Tilki bir hüzünle oradan ayrılmış, kümesin yolunu tutmuş gitmiş tavuğa “ Tavuk bacı tavuk bacı bana yumurta ver ben de yumurtayı çerçiye vereyim çerçi de inci boncuk versin inci boncuğu kızlara vereyim kızlarda pınarın başında oynasınlar pınar da su&nbsp; versin suyu çayıra vereyim çayır&nbsp; da bana ot versin otu koyuna vereyim koyunda bana süt versin sütü nineye vereyim nine de benim kuyruğumu geri versin” Tavuk demişki “Git bana buğday getir ben de sana yumurta vereyim sen de yumurtayı çerçiye ver çerçi de sana inci boncuk versin inci boncuğu kızlara götür kızlar pınarın başında oynasın pınar sana su versin suyu çayıra götür çayır sana ot versin otu koyuna götür koyunda sana süt versin sütü nineye götür nine de sana kuyruğunu versin” Tilki artık sürüne sürüne tarlaya gitmiş başlamış ağlamaya, yalvarmaya “Tarla tarla bana buğday ver buğdayı tavuğa vereyim tavuk da bana yumurta versin yumurtayı çerçiye vereyim çerçi de inci boncuk versin inci boncuğu kızlara vereyim kızlarda pınarın başında oynasın pınar da bana&nbsp; su versin suyu çayıra götüreyim çayır da bana ot versin otu koyuna götüreyim koyun da bana süt versin sütü nineye götüreyim ne de benim kuyruğunu versin.” Tarla tilkiye acımış vermiş buğdayı tilki almış buğdayı götürmüş tavuğa tavuk da yumurta vermiş yumurtayı almış götürmüş çerçiye çerçi de inci boncuk vermiş almış inci boncuğu vermiş kızlara kızlar da pınar başına gelmiş başlamışlar oynamaya pınar su vermiş suyu götürmüş çayıra çayır otu vermiş otu götürmüş koyuna koyun da süt vermiş sütü götürmüş nineye nine tilkinin kuyruğunu süslemiş püslemiş sonra kuyruğu tilkiye dikmiş. Nine demiş ki “Al kuyruğunu tak sizin ellere gidersen kuyruğu yok gurmugucuk demesinler.” Tilki kuyruğu almış oynaya oynaya gitmiş bir daha da izinsiz kimsenin malına dokunmamış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Çoban ve Define",
        "text": "Bir varmış,bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde köyün birinde bir çoban varmış. Bu çoban köy halkının koyunlarını otlağa götürüyormuş.&nbsp; Sabah erkenden köylünün koyunlarını alır ve dağa çıkarmış, akşam olunca da köye geri getirirmiş. Köy halkından koyun sahibi olan biri, bir gün çobanın yanına gelmiş ve çobana \"Koyunumun biri hiçbir gün süt vermiyor. Sen benim koyunumu kesin sağıyorsun.\" demiş ve bunun sebebini sormuş. Çoban da kendisinin koyunu sağmadığını söylemiş. Fakat adam sağıldığını, süt vermediğini ısrarla iddia etmiş. Çoban bu durumdan muzdarip olmuş. Çoban bu koyunu takip etmeyi planlamış.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ertesi gün çoban sabah yine koyunları önüne alıyor ve dağa doğru gidiyor. Çoban akşama kadar koyunu takip ediyor fakat hiçbir anormal bir şey göremiyor. Akşam köye doğru yola çıkıyor ve bakıyor ki o koyun sürüden ayrılıyor ve bir tane taşın dibine giriyor. Çoban hemen koyunun peşine gidiyor,taşın dibine bir bakıyor ki iki gözüde kör olan bir kurt yavrusu koyunun sütünü emiyor. Sonra koyun kalkıp sürünün içine katılıyor. Çoban şaşırıp kalıyor. Çoban kendi kendine demek ki o adam haklı ,koyunun sütü sağılıyormuş demiş. Çoban köye dönüyor evine gidiyor ve bir daha çobanlık yapmayacağım, iki gözü kör olan kurt yavrusunun rızkını veren Allah benimde&nbsp; rızkımı elbet verir diyor.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ertesi sabah köylü herşeyden habersiz yine koyunlarını çıkarıyor fakat bakıyorlar ki çoban hiç ortalıkta yok. Köylü çobanın evine gidiyor ve çobana kalk koyunları otlağa götür diyor. Çoban da ben artık çobanlık yapmayacağım koyunlarınızı götürmüyorum demiş.&nbsp; Durum böyle olunca halk kendi koyunlarını kendisi götürmeye başlamış.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu süt vermeyen koyunun sahibi evinin arka bahçesinde geceleri define arıyormuş. Bir gün yine gece define ararken kazıdığı yerde&nbsp; bir sandık buluyor. Adam sevinçten çılgına dönüyor ve hemen sandığı açıyor. Fakat sandığın içine bir bakıyor ki hep yılan, akrep, böcek falan dolu sandık ve şaşırıp düşünmeye başlıyor.&nbsp; Adamın aklına yine çoban geliyor. Zaten sinirli ya çobana, kendi kendine&nbsp; ben bu sandığı alayım, götürüp o çobanın evinin bacasından içeri dökeyim. Zaten artık koyunları da götürmüyor bu da ona ceza olsun, delirsin&nbsp; diyor.&nbsp; Adam hiç vakit kaybetmiyor ve sandığı alıp hemen çobanın evine gidip, sandığı öylece bacadan içeri boşaltıyor ve evine dönüyor.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Çoban gece yarısı lavaboya kalkıyor, bir de bakıyor ki ay ışığı vurmuş evin her yeri parıl parıl parlıyor. Çoban şaşkına dönüyor bunlar ne, ne oldu diye kendi kendine konuşuyor. Birde gidip bakıyor ki evin her tarafı çil çil altın, mücevher kaynıyor. Çoban olanlara hiçbir anlam veremeden bütün altınları mücevherleri çuvala dolduruyor ve gidip karısını uyandırıyor. Karısı her şeyden habersiz neler olduğunu soruyor. Çoban hiçbir şey anlatmadan kalk toparlan gidiyoruz diyor. Karısı sen delirdin mi eşyalarımız erzağımız her şey burada gece vakti ne gitmesi deyip duruyor. Çoban sen bırak her şeyi diyor hemen karısını çocuklarını alıp sırtına da çuvalı alıp köyden uzaklaşmaya başlıyor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ertesi gün ikindiye kadar çoban evden çıkmayınca köy halkı merak ediyor. Sandığı döken adam hiç kimseye bir şey anlatmıyor. Kesin evdekiler öldü, çoban da delirdi diye düşünüyor. Halk gidip çobanın kapısına vuruyor fakat hiç açan falan yok. Dayanamayıp kapıyı kırıp içeri giriyorlar bir de bakıyorlar ki evde hiç kimse yok. Hiçbir mana bulamayıp köylü evden çıkıyor. Fakat o adam evden çıkmıyor. Adam kendi kendine ben gece bu eve o kadar yılan, akrep, böcek döktüm bunlar nerede hiçbir değişiklik yok diyor.&nbsp; Adam evin içinde biraz geziniyor bir de bakıyor ki koltukların altında altın mücevher parçaları. Adam şaşırıp kalıyor. Sonradan adam her şeyin farkına varıyor ve döktüğü sandığın altın olduğunu anlıyor. Adam başlıyor ah vah etmeye dizlerini dövmeye. Çoban şehre gidip bir iş kurup zengin oluyor, adam ava giderken avlanıp kendi kötülüğünün cezasını çekiyor.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "İhtiyar Nine",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak diyarlarda bir ülke varmış. Bu ülkede bir padişah bir de annesi yaşarmış. Annesi oğluna uygun bir kız bulamamış. Kadın düşünmüş taşınmış oğluna uygun kızı bulmak için halka karışmaya karar vermiş ve bir köyün yakınında yerin altına bir ev yaptırmış evin yanında bir dere varmış. Kadın bu evde yaşamaya başlamış. Bu eve yakın olan köyde bir kadın yaşarmış. Kadının üç kızı bir de ineği varmış. Kadın bir gün en büyük kızına:\n\n- Kızım bu teş ile bu teli al hem ineği otla hem de bu teli eğir,&nbsp;demiş. Kız bir yandan ineği otlatırken diğer yandan da elindeki teli eğirmeye başlamış. Tel birden yuvarlanmış ve bir delikten aşağı düşmüş. Kız delikten bakmış aşağıda bir nine var\n\n- Nine nine yumağımı ver,&nbsp;demiş.\n\nNine teli vermemiş ve birden kız aşağıya düşmüş. Nine kıza:\n\n- Beni çimdirip saçımı örersen yumağını veririm,&nbsp;demiş. Kız:\n\n- Ben ne seni çimdiririm ne de saçını örerim&nbsp;demiş. Bunun üzerine nine:\n\n- Ben şimdi uyuyorum dereden sarı su gelirse uyandırma, beyaz su gelirse uyandırma, kara su gelirse uyandır, demiş.\n\nKız beklemiş Kara su gelince seslenmiş:\n\n- Nine nine kalk kara su geldi demiş. Kadın uyanmış bu kızı bu suya batırıp çıkarmış, batırıp çıkarmış kız o kadar çirkinleşmiş ki yüzüne bakılmaz olmuş. Kız eve gitmiş anası ve bacıları şaşırmış. Kadın ertesi gün ortanca kızını aynı yere göndermiş, kız da teli eğirirken tel yuvarlanıp aynı delikten aşağı düşmüş, kız da ablası gibi yumağını istemiş. Nine:\n\n- Beni çimdirip saçımı örersen yumağını veririm demiş. Ortanca kız da ninenin isteğini geri çevirmiş. Bunun üzerine nine:\n\n- O zaman ben uyuyorum dereden sarı su gelirse beni uyandırma, kara su gelirse uyandırma, fakat beyaz su gelirse beni uyandır, demiş ve uyumuş. Nine uyurken kız beklemeye başlamış az beklemiş çok beklemiş bakmış beyaz su geliyor hemen nineye seslenmiş:\n\n- Nine nine kalk beyaz su geldi, demiş.\n\nNine hemen uyanmış bu kızı bir güzel yıkamış, kızı suya batırıp çıkarmış, kız da aynı ablası gibi o kadar çirkin olmuş ki cadılara dönmüş. Kız Hemen oradan ayrılıp evine gitmiş. Kadın kızlarına ne olduğunu bir türlü anlayamamış üçüncü gün olmuş bu sefer de en küçük kızını göndermeye karar vermiş. Kızın önüne ineği katmış eline de teli verip göndermiş. Küçük kız da ablalarının gittiği yerde telini eğirirken birden teli elinden yuvarlanıp aynı delikten aşağı düşmüş. Kız bakmış ki aşağıda bir nine var. Kız, nineye:\n\n- Nine yumağı mı ver, demiş. Nine küçük kıza da:\n\n- Eğer beni çimdirirsen, saçımı örersen yumağını veririm&nbsp;demiş. Kız hemen cevap vermiş:\n\n- Saçına da kurban olayım, sana da kurban olayım tabi çimdiririm demiş. Kız nineyi bir güzel çimdirmiş, saçını örmüş. Nine:\n\n-Ben şimdi uyuyorum dereden beyaz su gelirse uyandırma, kara su gelirse uyandırma, sarı su gelirse hemen beni uyandır,&nbsp;demiş. Nine uyumuş, kız da oturmuş beklemiş. Bakmış ki dereden sarı su geliyor hemen nineyi uyandırmış. Nine bu küçük kızı bu sarı suda bir güzel yıkamış, kız dünya güzeli olmuş. Kız evine gitmiş başından geçenleri evdekilere anlatmış. Büyük kız ve ortanca kız yaptıklarına çok pişman olmuşlar. Nine düşünmüş taşınmış bu kızı oğluyla evlendirmeye karar vermiş. Oğluna bu kızı anlatmış ve evlenmesini istemiş padişah ta kabul etmiş. Küçük kızla padişah kırk gün kırk gece düğün yapmışlar ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "KÖSE MASALI ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş bir köyde Hasan Ağa adında bir köse ve ailesi yaşarmış. Köse’nin bir oğlu var imiş. Oğlan sürekli anasına dermiş ki:\n\n_ Babama de beni eversin.\n\nAnası&nbsp;artık bıkmış, gidip kocasına:\n\n_ Oğlan evlenmek istiyor, demiş. Köse karısına:\n\n_ Madem evlenmek istir, o zaman ağırdaki öküzü şehre götürsün satsın, onun parasıyla onu everem, demiş.\n\nKadın kocasının dediklerini oğluna anlatır, oğlan sevinir, sabahı zor eder. Sabah olunca ağırdaki öküzü önüne katıp şehrin yolunu tutar. Şeher de yeddi tane köse varmış bunlar çok yabanlarmış. Köyden gelenleri kandırıp elindeki malları yok fiyata satın alırlarmış.\n\nOğlan şehrin yolunu yarılamış. Karşısına iki köse çıkıvermiş. Bunlar bağirlarki oğlan biraz sefil hemen başına çorap örmeye başlamışlar.\n\nKösenin biri demiş:\n\n-Yegenim nereye gidirsen bele?\n\nOğlan:\n\n-Aha anbu öküzü satmaya şehre gidirem.\n\nKöse:\n-Ne istirsen biz alağın.\n\nOğlan:\n\n-On panknot istirem verin de alın öküzü demiş.\n\nBele diyende köse demişki:\n\n-Ey hoş da yalnız bu öküzün bir kusuri var.\n\nOğlan:\n\n-Neymiş kusuru hele diyin bahim.\n\nKöse diyir ki:\n\n-Bu öküzün iyidir emma boynuzları çoğ sivri. Alan adam alaf verende başını bir sallarsa adamın gözünü çığartır.\n\nOğlan bu sözleri işitince durur biraz düşünür. Eğer öküzü satamazsam babam beni evermez der. Yerden bir taş alır ve öküzün boynuzlarını kırar yoluna devam eder. Karşısına iki köse daha çıkar, aynı soruları sorarlar. Oğlan halini anlatır. Kösenin biri der ki:\n\n_ Yegenim sen ey uşaksan emme bu öküzün bir kusuri var. Bu öküzün dudakları çoğ lola alaf yiyende ortalığa saçar.\n\nOğlan öküzü önüne gatar. Sonra öküzün dudaklarına bir çare bulur. Alır elindeki çakıyı öküzün dudaklarını keser. Öküzün ağzı gözü kanlar içinde yola devam eder. Az gider uz gider karşısına yine iki şeytan köse çıkar.\n\nKöse der:\n\n-Delikanli nere gidirsen bele?\n\nOğlan:\n\n-Ha bu öküzü satmaya, der.\n\nEle sohbet ederken köse der ki:\n\n_ Öküzün büyüktür, cevherdir emma bir kusuru vardır ki alan adam pişman olur.\n\nOğlan:\n\n-Neymiş kusuri diyin de bilek.\n\nKöse:\n\n-Bu öküzün poççiği çoğ uzundur. Bir sallasa etrafı pislik içinde bırakır.\n\nOğlan bu sözleri işitende alır bir çakıyı öküzün poççiğini kesir. Öküz dayanmaz oracıkta murdar olur. Oğlan çıkar gider köye babası sorunca hal beleyken bele der. Hasan Ağa oğlunu dinledikten sonra karar verir bu köselere bir oyun etmeye. Hanımına der ki:\n\n_ Hele benim ağırdan eşeğimi al gelde şehre götürem satam.&nbsp;\n\nKarısı eşeği getirir. Hasan Ağa yola koyulur. Yolda köseler onu görmeden önce alır eşeğin arkasına bir altın koyar. Derken köseler onun geldiğini görür, yanına yanaşırlar.\n\nKöse der:\n\n-Selamun Aleykum Ağa nere gidirsen?\n\nHasan Ağa:\n\n-Anbu eşeği satmaya şehre gidirem.\n\nKöse:\n\n-Fiyatını hele de oluru varsa biz alam.\n\nAğa:\n\n-On panknot ver senin olsun.\n\nKöse:\n\n_ Ağa etme anbu eşeğin fiyatı da bu ola.\n\nAğa der:\n\n-Ağlız keserse benim eşeğim kıymetlidir, der. Tam o sırada eşek tuvaletini yapar. Bir bakarlar ki içinde altın var.\n\n_ Bu eşeğin adeti bu mu, derler.\n\nAğa der ki:\n\n-Benim eşeğim kıymetlidir dedim size.\n\nKöse:\n\n-Ağa bu eşeği bana elli panknota sat.\n\nAğa:\n\n_ Ey tamam, der. Bu eşeği on gün ağıra yalnız koyun karanlıkta kalsın o marifetini gösterir size, der satar ve yola koyulur.\n\nKöyüne gider karısına der ki:\n\n_ Ben o adamları ey bir kandırdım.\n\nAğa yolda gelirken iki tilki alır o sırada. Karısına da der ki:\n\n_ Eğer o adamlar gelirse de ki ağam tarladadır; yemekte dolma, pilav bide ayran çorbası yap anbu tilkide burada kalsın diğeri benle gelsin.\n\nOn günün sonunda köseler girerler ağıra bağarlar ki eşek ölmüş. Sinirlenir ağanın köyüne giderler. Karısı evde yoğ deyende tarlaya giderler. Hasan Ağa'yı görürler.\n\n_ Sen bizi kandırdın eşek öldü, derler. Hasan Ağa:\n\n_ Hele anlatın eşeğe ne ettiz. Köse der ki:\n\n_ Senin dediğin gibi on gün yalunuz bıraktık gittik baktık eşek murdar olmuş. Hasan Ağa:\n\n_ Vah yazık! Hayvana ben yalnız bırakın dedim koş aç yavan bırakın demedim. Neyse gelmişken ben sizi bırakmam yanındaki tilkiye der ki&nbsp;onların duyacağı şekilde:\n\n_ Get evdekilere de, dolma, pilav, ayran çorbası yapsınlar akşama misafir var. Köseler tilki de insanla konuşa diye şaşırmışlar hele dur bağalım gidecek mi derler. Neyse akşam olur köseler ve ağa evin yolunu tutarlar. Kadın dediği bütün yemekleri yapınca bi rde tilkiyi evde görünce şaşırırlar.\n\n_ Ağam anbu tilki ne ağilli hayvandır bize sat, derler. Ağa bunları yine kandırır tilkiyi satar.\n\n&nbsp;Köseler sevinerek giderler. Bir gün derler ki hele bağağ bu tilkinin marifetine tilkiye kösenin biri demiş ki:\n\n_ Git hanıma de akşama misafir var et, pilav, fasülye yapsın. Derken tilkiyi salıverirler. Tilki oracıkta kaçar. Akşam olur köseler eve giderler. Kösenin karısı:\n\n_ Herif bu misafirler ne, bene niye demedin, ne yapacam şimdi onlara, der. Köseler tilkinin gelmediğini görürler. Yine yol alırlar Ağanın köyüne.\n\nBizim Hasan Ağa bilirkü bunlar yine gelecek. Karısına der ki:\n\n_ Ben senin boynuna bir bağırsak bağlıyacam, bağırsağın içini de kan dolduracam. Misafirler gelende ben sene hele tatlı getir deyecem sen tatlı yapmadım diyende benim hersim çıkar yalandan seni bıçakla onların yanında yatırır keserim. Sen de yalandan onların yanında can ver. Ben de onlara derem madem çok üzüldünüz anbu gamış düdüğü çalanda karıya can gelir derem. Sen de o zaman kalkarsan.\n\nNeyse köseler gelir, yemekler yendikten sonra ağa oyunu oynamaya başlar der ki:\n\n_ Tatlı nerde&nbsp;garı? Karısı:\n\n_ Yapmadım, diyende oracıkta karıyı yatırır keser. Köseler bunu görünce çoğ üzülür. Hasan ağa ben onu diriltirem diyende nasıl diye hayrete düşerler. Hasan Ağa ğamış düdüğü çalanda bu kari canlanır. Köseler ağıllanmaz ya der ki:\n\n_ Ağa bu düdüğü bize sat. Ağa bu kandirmadan satar mı? Tamam der ve düdüğü onlara satar. Köseler eve giderler. Ayni ağanın yaptığı gibi karılarını keserler, sonra düdüğü çalanda bağarlar ki karılar ölmüş. Doğrudan ağayı öldürmeye yola koyulurlar.\n\n&nbsp;Ağa bu boş durur mu? Bu defa canını kurtaramayacağını anlar ve karısınına der ki:\n\n_ Bağ kari bunlar bu sefer gelende sen ağlayarak de ki ağam ölmüş. Ben mezar yaptırıp içine girecem onlar mezarı görünce ağa ölmüş der ve canımı kurtarıram.\n\nKöseler gelince karısı ağanın dediklerini yapar. Köseler vah bir mezarına gidekte dua edek derler ve ağanın mezarına giderler. Neysem duaları okunuktan sonra kösenin biri mezarın üzerindeki delikten şüphelenir ve mezarı açarlar. Bağarlar ki ağa yaşir alırlar bir torpayı ağayı içine koyup kendi köylerinin yolunu tutarlar.\n\nKöy yolunu tutanda bağırlar ki ilerde bir şenlik sesi gelir. Hele bağağ nedir deyip ağanın torbasını bir ağaca bağlir gidirler şenliğe bakmaya. Derken ağacın orda bir çoban koyunları ile giderken bir torpada “istemirem istemirem”&nbsp; diye bağıran adami fark eder. Çoban edamı çiğartir.\n\nÇoban der ki:\n\n-Ola sen neyi istemirsen hele de bağım?\n\nHasan Ağa:\n\n-Beni begin kızıyla evermek istirler ben evlenmek istemirem der.\n\nÇoban:\n\n_ Vallaha sen kafayı yemişsen heç begin kızını almaz mı adam?\n\nHasan Ağa:\n-Sen istirsen al.\n\nÇoban çuvaldan ağayı çıkarır kendi girer, ağa da sürüylen evine doğru yol alır. Derken şenlikten dönen köseler bakarlar ki çuvaldan biri bağırır “Beni çığarın evlenmek istirem diye”. Ağanın delirdiğini düşünürler çuvalı alırlar sen misen&nbsp;bizi kandiran diyip çuvalı köprüden atarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Hefika Masalı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş köyün birinde bir zengin bir de fakir kız kardeş varmış. Bu fakir ailenin hiçbir şeyi yokmuş çok fakirlermiş. Bu kadının kocası kazlara gidermiş. Kadının kendisi de hamileymiş. Kış gelir, kadın doğumunun yaklaştığını kocasına söyler. Nerde doğacağını sürekli kendi kendine düşünür. Bir gün kadın kocasına bari beni hamamın bir köşesine götür de sıcak bir yerde doğurayım der. Kocası kadını bir hamamın köşesine bırakıp gider. Hamam çok karanlık, kadın ise sürekli ağlamaktadır. Kadın ne görsün kapı açılır bir nene, bir gelin, bir de kız kapıdan içeri girer. Gelinin elinde bir yatak, kızın başında bir tepsi yemek, nenenin elinde bir bohça vardır. Nene kadına ebelik eder. Çocuk henüz dünyaya gelmeden gelin eğer kız olursa benim adım olsun der. Gelinin adı da Hefika’dır. Nene de çocuk ağlasın yağmur yağsın, gülsün gül açsın; kız da banyo yapsın suyu altın olsun der. Sonra kadın doğum yapar, güzel bir kızı olur adını da Hefika koyarlar. Kadının karnını doyurup giderler. Onun sabahı kadının kocası gelir kadını böyle yatakta görünce ne olduğunu sorar kadın da olup biteni kocasına anlatır. Kadın eşyaları toplayıp kocasıyla evlerine giderler. Adam kazlara gitmeye hazırlanırken kadın gitme der; bugün kızı banyo yaptıralım. Kocası da tamam der.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;Adam bir leğen, bir ibrik sıcak su getirip kızı banyo yaptırırlar bide ne görsünler suyun hepsi altın olur. Kadın hamama gelen kızın dileğinin kabul olduğunu görür. Adam da ceplerini altın doldurup çarşıya gider, karısına ve evine lazım birçok eşya alır. 1-2 gün öyle kızı yıkadıkça birçok altın elde ederler. Adam da bu altınlarla kendine güzel bir ev yapar. Her yer altın, kızın beşiği bile altındır.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;Zengin kardeşinin kızının da düğünü vardır. Kızına biraz et ve ekmek verip teyzesine götürmesini ister. Kız gelir ki ne görsün kapı baca hep altın ev saray gibidir. Kız hemen gidip annesine anlatır annesi inanmaz kendi gözleriyle gelip görür. Ve bunun nasıl olduğunu sorar kardeşi de gerçekleri saklar, akşam yatıp kalktıktan sonra böyle olduğunu söyler. Zamanla Hefika büyür güzel bir kız olur. Belli bir süre sonra kadının zengin ablası kızına ne varsa o kızda var sen onu al bir çayıra götür banyo yaptır orada bakalım kızda ne var. Köyün kudretli Paşası da Hefika’ya âşık olur. Teyzesinin kızı Hefika’yı götürür, annesi ise Hefika’yı sakın suya girme, olacakları biliyon diye tembih etmiştir. Hefika da tamam deyip gider. Bunları da Paşa duyar. Bir ağacın kenarında kendini saklar. Teyzesinin kızı zorla Hefika’yı suya koymaya çalışır. Hefika saçını açar tokasını ağacın başına koyar.\n\nHefika yok desede en son direnemez elini suya koyar. Elini koyduğu yer altın olur. Hefika o altını çimin altına saklar. Paşa bunu ağacın kenarında görür, Hefika ise suya girmeyeceğini söyler. Paşa kızın tokasını ağacın başından alır. Kız tokasını bulamayınca ağlar; yağmur yağmaya başlar, Paşa ağacın tepesinde ıslanınca tokayı yere atar ve Hefika tokasını bulup sevinir sevindikçe de güller açar. Hefika o gülleri toplar ki kimse bir şey anlamasın.\n\nSonra Paşa Hefika’yı istemeye gelir. Kızın teyzesi ben Hefika’ya yenge olurum der. Hefika gelin olur, kızı götürürler teyzesi Hefika’yı arabadan atar. Kızını Paşa ile evlendirir. Hefika orada iki fidan olur. Teyzesinin kızı da bu fidanları görüp annesinden ister annesi bu fidanları alıp kızına verir. Paşa da Hefika ile evlenmediği için sürekli ağlamaktadır. Kız Paşa’nın ağladığını görünce bu fidanları kırıp bahçeye atar. Bu fidanlar iki güvercin olur. Sonra teyzesinin kızı Paşa’dan bu güvercinleri kesmesini ister. Paşa da bunları keser ve güvercinler bir iğne olur. Yoldan geçen bir nene bu iğneyi görür ve evine götürür. Bu nene de kazlara gidermiş, nene kazlara gittiği vakit Hefika iğne halinden çıkar neneye yemek pişirir, iş yapar ve kilim dokurmuş. Ve nene gelmeden kız iğneye dönüşürmüş. Nene evde peri mi var bu işleri kim yapıyor diye sürekli düşünür ve korkarmış. Bir gün nene kazlara gitmeyip bir köşeye gizlenir. İğnenin güzel bir kıza dönüştüğünü görür. Kız bütün işleri yapıp tam iğneye dönüşürken nene kızın saçını tutar. Kızım sen napıyorsun? Nereye gidiyorsun? Sen benim kızımsın der ve Hefika’nın gitmesine izin vermez. Hefika tamam der ama kimseye bir kızın olduğunu söyleme diye tembih eder. Sonra nene kızın başını yıkar su altın olunca nene de zengin olur.\n\n&nbsp; &nbsp;Bir gün kış olur, Paşa atlarını dağıtır. Hefika nene git bir tane de sen Paşa’dan at al der. Nene de gidip at ister ama Paşa sadece hasta bir atın kaldığını nenenin isterse bu atı almasını ama öldüğünde postunu getirmesini ister. Nene de atı alıp gelir. Hefika atın kulağına sahibinin gelmeyene kadar kalkmamasını söyler. Yaz olur, Paşa bütün atlarını toplar sadece neneye verdikleri at kalır.\n\n&nbsp;Paşa hizmetkârları atın postunu alması için gönderir. Hizmetkârlar ne görsünler at ölmemiş tam tersine daha iyi ve kuvvetlidir. At baya kilo almış ve hizmetkârlara çifte atarmış.\n\nKimsenin yakınlaşmasına izin vermez. Hizmetkâr Paşa’ya atın çok iyi olduğunu ama atın gelmediğini bildirirler. Paşa’nın kendisi atı almaya gider. At bu kez yine kalkmaz. Paşa neneye buna kim baktı böyle o gelsin kaldırsın der. Nene kızının baktığını söyler. Kız gelir ata kalk der o an at yerinden kalkar. Paşa o an böyle bir gücün Hefika da olacağını bilir. Ve bu kızın Hefika olduğunu anlar kızı alıp sarayına götürür. Evlenip bir ömür boyu mutlu mesut olurlar\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Külti Memmed",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, bir Külti Memmed varmış. Bu adam o kadar tembelmiş ki kül üstünde oturup yumurtadan civciv çıkartırmış. Karısı da onun bu tembelliğinden çok şikayetçiymiş. Bir gün:\n\n- Ben bu adamı nasıl kapı dışarı ederim?&nbsp;diye düşünmüş. Külti Memmed’in de çok sevdiği bir kete varmış. Karısı bundan yapıp yere tek tek kapıya kadar dizmiş. Külti Memmed de keteleri toplaya toplaya gidiyormuş. Karısı da bunu takip etmiş. Külti Memmed kapının dışındaki keteyi tam alırken karısı bir tekme atarak dışarıya göndermiş.Külti Memmed karısına:\n\n- Üç şey istiyorum onları ver de öyle gideyim; bir avuç kül, bir tane yumurta ve bir de çuvaldızı, demiş.\n\nAlmış yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Dağlar aşmış, nehirler geçmiş. Devler diyarına varmış. Devler diyarında geziniyormuş. O anda üç dev bunu yakalamış. Almış götürmüşler evlerine. Akşam olmuş, devler içeride fısır fısır konuşurken Külti Memmed kulak kabartmış. Devlerden biri:\n\n- Bundan iyi haşlama olur.&nbsp;Diğeri:\n\n- Yok iyi mangal olur. Öbürü de:\n\n- Yok iyi güveç olur,&nbsp;demiş.\n\nBunları duyan Külti Memmed:\n\n-Ben size çok para kazandırırım, ben çok güçlüyüm, demiş. Devlerden bir tanesi biraz akıllıymış:\n\n-Ya biz bunu gece gündüz çalıştırırız da yatarız,&nbsp;demiş. Böylece sabah olmuş.\n\nSabah olunca Külti Memmed:\n\n- Bugün ormana gideceğiz, ağaç keseceğiz. Bana bir tane urgan, bir tane de balta verin, demiş.\n\nO arada baltayla urganı getirmişler, hep beraber ormana gitmişler. Bu Külti Memmed urganı on beş ağaca birden dolamış. Devler:&nbsp;\n\n- Ne yapıyorsun sen öyle? demişler. Külti Memmed de:\n\n- Hepsini birden keseceğim, karışmayın işime,&nbsp;demiş. Bu arada Külti Memmed ellerinden kurtulmak için devlere plan yapmaya başlamış. O arada devler de:\n\n- Ya sen nasıl keseceksin on beş ağacı birden, diye çıkışmışlar.\n\n-Ya sen ne konuşuyorsun? Ben taşı sıkıyorum suyunu çıkarıyorum demiş Külti Memmed. Dev:\n\n- O nasıl oluyor, saçmalama! Madem öyle var mısın benimle iddiaya?&nbsp;demiş. Külti Memmed de deve:\n\n- Al eline bir tane taş, sık,&nbsp;demiş.\n\nDev sıkıyormuş, taş kırılıyormuş ama su çıkmıyormuş. Külti Memmed uyanık ya, heybesinden yumurtayı almış, taşı almış gibi yapıp yumurtayı sıkmış. Yumurta kırılır kırılmaz sular akmış. Devler bir anda şaşırıp kalmışlar:\n\n- Bunda çok iş var. Kardeş sen bugün ağaç kesmeyi bırak, bugün eve gidelim, demişler.\n\nHep beraber eve gitmişler. Devler yine bir araya toplanmışlar.\n\n- Bu yatarken biz üstünden aşağı sıcak su döküp bunu haşlayalım, diye aralarında konuşmaya başlamışlar.\n\nKülti Memmed bunu duyunca gece yattığı yere yastıkları koyup başa yere yatmış. Devler o anda çıkagelmişler. Bir kazan sıcak kaynar suyu dökmüşler. Aradan beş on dakika geçmiş ki Külti Memmed çıkagelmiş.\n\n-Ya ne kadar terlemişim, dersin ki üstüme kaynar sular dökülmüş, demiş. Devler yine şaşırıp kalmışlar.\n\n-Ya kardeş sen etme eyleme. Gel hele otur şuraya. Biz üç kardeşiz, bu kadar altınımız bu kadar elmasımız var. Gel sen de dördüncümüz ol, demişler.\n\nKülti Memmed bunu duyunca yeni planlar kurmaya devam etmiş. Sabah olunca devler:\n\n- Kardeş, işimiz yarım kaldı. Gidelim o ağaçları keselim,&nbsp;demişler. Gitmişler ağaçların olduğu yere. Külti Memmed:\n\n-Şu çalıların oraya kadar gidip tuvaletimi yapacağım,&nbsp;deyip devlerden ayrılmış. Çalıların orada bir tilki olduğunu görmüş ve giderken yoldaki bir tenekeyi eline almış. Çalıların orada heybesindeki kül ile çuvaldız aklına gelmiş. Çuvaldız ile heybesine bir delik açmış. Tenekeyi tilkinin kuyruğuna bir parça çalı ile bağlamış ve çalıyı ateşe vermiş. Tilki kaçtıkça teneke tangır tungur sesler çıkarmış. Külti Memmed gizlendiği yerden:\n\n- Padişahın kızı çok hasta! Padişahın kızı çok hasta! Sultanımızın derdinin devası sadece dev yağında vardır, diye tellal gibi çığırtmaya başlamış. Bunu duyan devler arkasına bile bakmadan kaçmışlar. Külti Memmed geriye dönüp altın elmas ne varsa toplamış. Sonra evinin yolunu tutmuş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş, sonunda evine varmış. Karısına:\n\n- Aç kapıyı! Sana altın, elmas getirdim,&nbsp;demiş.\n\nKarısı inanmayınca Külti Memmed heybesini camdan içeriye atmış. Karısı doğru söylediğini görünce almış bunu içeriye. Bundan sonra mutlu mesut yaşamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Değirmenci ve Üç Kız",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, Allah’tan başka hiç kimse yokmuş. Bir gün üç kız küçük ormanda geçerken kaybolmuşlar ve yolları bir değirmene çıkmış. Değirmen oldukça büyük eski tahtalardan oluşuyormuş. Değirmenin bacasının tüttüğünü gören büyük kız&nbsp;kapıyı çalmış ve değirmenin kapısını yaşlı bir teyze açmış:\n\nBüyük kız:\n\n-Yoldan geçiyorduk ve kaybolduk. Bize aş verir misin, yolu bulmamıza yardım edebilir misin&nbsp;demiş.\n\nDeğirmenci nine:\n\n-Size aş veririm, yatak veririm, yol gösteririm ama artık çok yaşlandım, bazı işlerimi yapamaz oldum. Bana yardım edin, ben de size edeyim, demiş.\n\nKaybolan bu üç kız kardeş nineye istemeye istemeye yardım etmek zorunda kalmışlar çünkü kendi evlerinde daha önce hiç çalışmamışlar hep onlara bakanlar varmış.\n\n-Ninecim kabul sana yardım ederiz ama bizden ne isteyeceksin, demişler.\n\nDeğirmenci nine:\n\n-Biriniz benimle bahçeye gelsin elmalarım çürümek üzere yukarıda kalan elmaları toplayamadım onların toplanması lazım, demiş.\n\nKüçük olan kız ağaca rahat tırmanabileceğini düşündüğü için hemen ablalarından da izin alıp işi o üstlenmiş.\n\nDeğirmenci nine:\n\n-Bir diğeriniz ise değirmeni döndürmeme yardım etmesi lazım artık çok yaşlıyım ve kışı geçirecek unum yok, demiş.\n\nOrtanca kız içlerinde en kuvvetli olanmış ve o da bu işi kabul etmiş.\n\nDeğirmenci nine:\n\n-Son olarak dereye gidip yıkamam gereken kıyafetler var ama yaşlandığım için suya kapılır giderim diye korkumdan giremiyorum, demiş.\n\nBüyük olan kızda bu iş kalmış. Kızlar ertesi sabah bütün işleri yapacaklarına söz vermiş ama karınlarının aç olduğunu ve yatacak yere ihtiyaçları olduğunu nineye söylemişler.&nbsp; Nine onlara bir kuru ekmek ve su vermiş başta yemeği gören kızlardan ilk ikisi mırın kırın yapmışlar.\n\nO kadar iş verdin aç olduğumuzu söyledik sadece bunlarla nasıl doyarız, demişler.\n\nKüçük olan ise sesini çıkarmadan yemeğini yemiş.\n\nYemek yemeyen ablaları uyumak istediklerini nineye söylemişler nine onlara yataklarını göstermiş. Yataklardan biri taştan, biri tahtadan, biri ise samandanmış. Büyük olan samanı, ortanca olan tahtayı, küçük olana ise taş yatak kalmış. Geceyi uykusuz geçiren küçük kardeş sabahın ilk ışıklarıyla beraber değirmenci nineyi alıp bahçeye elma toplamaya gitmişler. Elma topladıkları sırada kız ağaçta o kadar yukarı çıkmış ki değirmenin arkasın da üç farklı renkte akan dere görmüş biri beyaz, biri kırmızı, biri siyahmış elmaları toplayıp aşağı indiğinde değirmenci nineye ye sormuş:\n\n-Ninem haberin var mıdır değirmenin arkasında üç renkte su akar ne iştir bu, demiş.\n\nNine hemen anlatmış:\n\n-Kader suyudur o, demiş. Ak olan mükemmel güzelliğe ve zenginliğe gider. Kırmızı olan çok çocuklu zengin bir hayata gider. Kara olan ise geldiğin yola seni geri götürür, demiş.\n\nBunları duyan küçük kız değirmene döndüklerinde ablalarını uyandırmaya gitmiş ve ninesinden duyduklarını anlatmış. Ablaları ninenin yemek vermemesi ve uyuttukları yerden şikâyetçi olduklarından kalkar kalmaz hemen küçük kardeşin anlattığı yere gitmişler ve büyük olan yaşı ilerlediği için kırmızı sudan atlamış, ortanca olan ise beyaz sudan atlamış. Bunu gören nine küçük kızı alıp suyun başına gitmiş suyun başına geldiklerinde nine ellerini yüzüne sürmüş ve gencecik bir kadına dönüşmüş. Bunu gören küçük kız aslında ninenin onları sınadıklarını anlamış, nine \"Sen hangi sudan atlamak istersin kızım?\"&nbsp;diye sorduğunda, kız sadece babasının ve annesinin yanına geri dönmek istediğini söyleyip kara suyu seçmiş. Sudan çıktığında kendini annesinin babasının yanında ama mükemmel bir güzelliğe sahip aynı zamanda zengin bir padişahla evli bulmuş. Ablaları ise ortanca olan bembeyaz saçlara sahip yaşı ilerlemiş ve umduğunu bulamamış, büyük kız ise yüzü kırmızı noktalarla dolu oldukça çirkin bir şekilde çıkmış. Nine en küçük kızı yaptıklarından dolayı ödüllendirmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Öksüz  Kız ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş köyün birinde bir adam varmış bu adamın iki karısı varmış ama hiç çocuğu yokmuş. Bir gün Allah’ın izniyle bu adamın iki karısı da aynı anda hamile kalmış ve dokuz ay sonra ikisi de doğum yapmış ve ikisinin de birer kızı olmuş. Bu adamın büyük karısı kızının adını Fatma, küçük karısı ise kızının adını Ayşe koymuş. Fatma ile Ayşe iki, üç yaşlarına gelince Fatma’nın annesi ölmüş ve Fatma yetim kalmış. Zaman ilerledikçe hem babası hem de üvey annesi ona hakaret etmeye, onu ezmeye başlamış. Ayşe ile Fatma büyüyünce anne ve babaları bunları sırayla ineklerin başına göndermeye başlamışlar. Hangisi ineklerin başına gidecekse ona bir yumak yün ve biraz ekmek verirmişler. Akşama kadar yünü diterlermiş. Fatma’nın gideceği gün üvey annesi büyük yün yumağı, bir soğan ve kuru bir ekmek verirmiş akşama kadar o yünü diter sonra inekleri alıp gidermiş evine. Ayşe gideceği zaman ise annesi güzel yiyecekler yağlar, peynirler hazırlar ve küçük bir yün yumağı eline verip yüzünü, gözünü öptükten sonra ineklerin başına gönderirmiş. Fatma’nın annesinin sarı bir ineği varmış Fatma ineklerin başına gideceği zaman adeta Fatma’ya yardımcı olur ineklerin dağılmasını engellermiş ve Fatma ile oyunlar oynarmış, ona arkadaş olurmuş. Ayşe ineklerin başına gideceği zaman diğer inekleri kızdırıp her birini bir tarafa dağıtırmış Ayşe’yi çok fazla yorarmış. Bu böyle günlerce devam edermiş. Bir gün yine sıra Fatma’ya gelmişken bir nine yanına gelmiş onunla konuşmuş, sohbet etmiş sonra başını Fatma’nın dizine koymuş ve “başımda bit var hele o bitleri al ”demiş. Fatma o bitleri toplamış. Bu sırada sarı inek diğer ineklerin dağılmasını engellermiş. Sıra Ayşe’ye gelince o nine yine gelmiş Ayşe ile sohbet ettikten sonra ona başımdaki bitleri alır mısın demiş. Ayşe de benim işim var ineklerim dağılıyor, yerinde durmuyor, vaktim yok benden uzağa git demiş. Nine de Ayşe’ye akşam eve giderken yolunun üzerinde iki dere var, derenin birinde siyah su diğerinde beyaz bir su akıyor giderken o siyah suda yüzünü yıka gün gittikçe güzelleşeceksin, beyazlaşaksın, büyüyeceksin demiş. Ayşe akşam eve giderken ninenin dediği gibi siyah derede yüzünü yıkar. Ertesi gün sıra yine Fatma ‘dayken o nine yine gelir aynı şekilde vakit geçirdikten sonra nine Fatma’ya akşam eve giderken iki dere göreceksin birinde siyah su diğerinde beyaz su akıyor git o beyaz su akan derede yüzünü yıka gittikçe güzelleşecek ve iyi olacaksın demiş. Fatma ninenin dediğini yapmış ve yüzünü o beyaz su akan derede yıkamış. Fatma gün geçtikçe güzelleşmiş, beyazlaşmış Ayşe ise gün geçtikçe çirkinleşmiş, kararmış, erimiş. Fatma uyur gibi yaparken Ayşe’nin annesi Ayşe’ye kızım hayırdır neyin var? Sana ne oluyor? Böyle gün geçtikçe çürüyorsun, rengin değişiyor.&nbsp; Fatma’ya bak gittikçe güzelleşiyor, serpiliyor oysaki en güzel yiyecekleri sana veriyorum sana küçük yün yumağı verirken Fatma’ya kuru ekmek verip büyük yün yumağı veriyorum demiş. Ayşe de ne yalan söyleyeyim anne ben ineklerin başına gidince Fatma’nın annesinin sarı ineği inekleri dağıtıyor her biri bir tarafa gidiyor beni çok yoruyor akşam eve kendimi zor atıyorum, ayakta duracak halim kalmıyor demiş. Annesi de o zaman biz bir çare bulalım sarı ineği keselim demiş. Bunu duyan Fatma sabaha kadar uyumamış uyanır uyanmaz sarı ineğin yanına gidince ağlayıp akşam konuşulanları anlatmış demiş ki Ayşe’ye huysuzluk yapma inekleri dağıtma seni kesecekler demiş. Sarı inek Fatma sen merak etme ne olursa olsun Ayşe ile annesi beni kesecek ama ben kendi etimi onlara yedirmeyecek kadar kötü yapacağım. Ama sen benim etimi komşulara dağıt de ki annemin hayrına dağıtıyorum siz yedikten sonra kemiklerini atmayın bana geri verin de o kemikleri topla ve ahıra koy üzerine de ot at. İki hafta sonra git bak. Akşam olup eve gidince bir bakmış ki üvey annesi babasına Fatma’nın annesi öldü ama biz onun hayrına hiçbir şey yapmadık demiş babası da madem öyle bir inek alıp keselim hayrına dağıtalım demiş. Üvey annesi hemen söze atılmış bey öyle yapmaya gerek yok Fatma’nın sarı ineğini keselim dağıtalım demiş. Sarı ineği kesip etini parçalara ayırdıktan sonra bir kazana koyup birazını pişirmişler Ayşe ile annesi sevinçle sofraya oturup eti yemeye başlamışlar eti yiyen bakmış ki et yiyilecek gibi değil ekşi ağzından tekrar çıkarmış. Fatma da oturup eti bir güzel yemiş Ayşe ile annesi hayretle onu izlemiş ve demişler ki Fatma ağzının tadını bilmiyor nasıl da yiyor eti neyse yesin belki ölür de ondan kurtuluruz demişler. Ayşe etini yedikten sonra uyumuş sabah olunca üvey annesi eti tepsilere koymuş Fatma’nın eline vermiş ve bunu annenin hayrına köydeki komşulara dağıt demiş. Fatma köyü içine girip etleri dağıtmış ve bunu annemin hayrına dağıtıyorum Allah aşkına yedikten sonra kemikleri atmayın ben gelip alacağım demiş. Komşular da tamam atmayız demişler ertesi gün Fatma gidip tüm kemikleri toplamış ve ahıra koyup üstüne saman koymuş. Aradan iki hafta geçmiş gitmiş bakmış ne görsün: sarı ineğin elbiseleri çok güzel elbiseler, pabuçlar,&nbsp; altınlar, mücevher, takılar olmuş. Öyle sevinmiş ki takıları sırayla takmaya başlamış ahırda biraz sevinçle gidip geldikten sonra yine onları yerine koyup üzerini örtmüş saklamış. Bir gün yine ineklerin yanından gelirken bir bakmış ki köyden davul zurna sesi geliyor meğerse Paşa’nın büyük oğlunun düğünü varmış. Akşam Ayşe, Ayşe’nin annesi ve babası süslenmişler düğüne gitmek için Fatma’ya da biz düğüne gidiyoruz. Biz gelene kadar evi temizle, bulaşıkları yıka biz eğlenmeye gidiyoruz demişler. Fatma evi çabucak süpürüp bulaşıkları yıkadıktan sonra hemen ahıra gidip o güzel elbiselerden birini ve o kimsenin daha önce giymediği çok güzel pabuçları giymiş. Altınlardan, mücevherlerden takıp düğüne gitmiş. Ayşe ile annesinin uzağında bir yerde oturmuş. O sırada Ayşe annesine anne bak şurada çok güzel bir kız var bu Fatma değil mi demiş. Annesi de saçmalama Fatma çirkin bitlinin biri bu güzel kız o olamaz demiş. Düğün bitince Fatma üvey annesi ve kardeşinden önce ve gitmek için düğünden çıkmış yolda Paşa’nın diğer oğluyla karşılaşmış Paşa’nın oğlu Fatma’nın güzelliğine hayran kalmış ve lal olmuş bir şey diyememiş Fatma da onu görünce çok utanmış ve utancından acele etmiş pabucunun birini orada düşürüp almamış eve gelmiş. Fatma ortadan kaybolunca Paşa’nın oğlunun dili açılmış yerden pabucu alıp bir bakmış ki pabuç çok parlak, çok güzel ve bu pabuç bu kadar güzel sahibi nasıl güzel olmasın. Pabucu alıp hizmetkârlarına verip alın bunu götürün köyün içinde gezdirin, düğüne gelenlerin ayağına bakın gerekirse kapı kapı gezin bakın kimin ayağına olacak demiş. Hizmetkârlar kime baktıysalar kimsenin ayağına olmamış bu pabuç en son Ayşe ile Fatma’nın evine giderler. Ayşe’nin annesi pabucu alıp Ayşe’ye giydirmeye çalışmış Ayşe’nin ayağı çok büyük ve şekilsiz olduğu için ayağına olmamış. Annesi kızını Paşa’nın oğluna yamamak için ne kadar uğraştıysa olmamış. Hizmetkârlardan biri yetim kızını getir de o da denesin demiş. Fatma gelir gelmez pabuç cuk diye ayağına oturmuş. Hemen Paşa’nın oğluna haber vermişler bu pabuç yetim kız Fatma’nın ayağına oldu demişler. Paşa’nın oğlu gelmiş bir bakmış gerçekten de pabuç tam ayağına göre geri dönüp anne ve babasına ne olursa olsun bana o kızı isteyin demiş. Bunlar gidip Fatma’yı istemişler aradan birkaç gün geçmiş köyde düğün dernek kurulmuş, yemekler yapılmış, hayvanlar kesilmiş. Fatma’ya kına yakmışlar. Sabah Paşa’nın annesi akrabaları gidip Fatma’yı getireceği zaman üvey annesi Fatma’nın elbiselerini ondan çıkarıp Ayşe’ye giydirmiş ve Fatma’yı tandıra atıp üzerine sini koymuş. Ayşe’yi hazırlayıp gelin hazır götürebilirsiniz demiş. Bu sırada bir horoz tandırın üstüne çıkıp ötmeye başlamış demiş ki Fatma tandırda Ayşe perdenin arkasında. Ayşe’nin annesi öfkelenerek bu horoz niye bağırıyor? Tutun bunu kesin demiş. Paşa’nın horoz ne dedi de onu kesmek istiyorsun diye sormuş. Horoz kesileceğini anlayınca dile gelip Fatma’nın tandırda olduğunu ve perdenin altındakinin Ayşe olduğunu söylemiş. Paşa’nın annesi gidip bir bakmış ki Fatma gerçekten de tandırda perdenin altındaki de Ayşe. Fatma’yı hemen tandırdan çıkarıp gelinliğe benzer elbisesini giydirip alıp davul zurna ile götürmüşler. Ayşe ile annesinin hilesi tutmamış. Fatma ile Paşa’nın oğlu evlenmiş çok mutlu olmuşlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Medet ile Güzel",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir padişahın hiç çocuğu yokmuş. Günün birinde ülkelerine bir adam gelmiş. Padişah çocuğu olması için adamdan yardım istemiş. Adam padişaha:\n\n-iki çocuğunuz olacak ama birini bana vereceksiniz, der.\n\nPadişah adama söz verir. İki erkek çocuğu olur. Çocukların isimlerini Medet ile Güzel koyarlar. Aradan zaman geçer. Çocuklar beş yaşlarına gelir. Adam çocuklardan birini almak için tekrar gelir. Padişah ile hanımı çocuklarından hiçbirini vermek istemezler. Ama söz verdiklerinden dolayı vermek zorunda kalırlar. Medet yaramaz bir çocuk olduğu için onu vermeye karar verirler. Medeti adama verirler. Aradan zaman geçer çocuklar on iki, on üç yaşına girerler. Medet&nbsp;&nbsp; ana babasının yanına döner. Döner ki anne ve babası vefat etmiş. iki kardeş bir heybe altın ile ülkeden sürgün edilirler. Kardeşler bir heybe altın ile yola revan olurlar. Dere tepe düz giderler. Ta yol ikiye ayrılır. Kardeşler şöyle konuşurlar:\n\n- Bu heybenin altınını şu taşın altına bırakalım. İkimizde farklı yollara varalım. Buraya geri dönen heybenin altınını alsın diğer yola varıp kardeşini bulsun.\n\nMedet gider gider bir şehre varır. Şehirde bir kalabalık görür. Medet:\n\n-Şu kalabalığa doğru gideyim bakayım ne var ne yok, diye düşünür. Kalabalığa gidiyor ki bu şehrin padişahı ölmüş. Padişahı seçmek için halk toplanmış. Padişahı seçmek için bir kuş uçuruyorlar, kuş kimin başına konarsa padişah o olacakmış. Medet kalabalığın arasına karışır. Kuş gidip gelip Medet’in başına konarmış. Üç kez tekrar ediyorlar, üç kez de kuş Medet’in başına konuyor. Halk:\n\n-Kim bu nereden geldi? diye isyan etmişler.\n\n-Bu yabancıyı götürün zindana atın, demişler. Medet’i zindana atarlar. Kırk gün üst üste kuş uçururlar. Kuş kimsenin başına konmaz, döner dolaşır zindanın kapısının önüne konarmış. Bunu gören halk:\n\n-Bunda bir hikmet vardır. Zindanda ki çocuğu çıkarın gelsin, demişler. Medet’i zindandan çıkarıp getirirler. Tekrar kuş uçururlar, kuş tekrar Medet’in başına konar. Şehrin tellalı halka:\n\n-Kuş kimin başına konarsa padişah o olmayacak mıydı? Kuş bu çocuğun başına konuyor. O zaman padişah bu çocuk olmalı, der. Medet’i padişah seçerler.\n\nGüzel, geri döner gelir ki Medet gelmemiş. Güzel, Medet’in yoluna gitmeden dinlenmek için heybeyi başının altına koyar ve uyur. Bir bezirgan başı ile adamları ava kuşa&nbsp; çıkarlar. Av avlarken bakıyorlar ki burada bir güzel yatıyor. Bakıyorlar ki başının altında bir heybe altın Bezirganbaşının hiç çocuğu olmazmış. Bezirganbaşı:\n\n-Malı size canı bana olsun, der. Bezirganbaşı Güzel’i alır eve götürür. Hanımına der ki:\n\n-Hanım çok güzel bir çocuk buldum, bunu biz evlat edinelim.\n\n&nbsp;-Hanımı ile sevinirler. Güzeli evlat edinirler. Güzeli yediriyorlar, içiriyorlar, üstüne başına elbiseler alıyorlar. Mutlu mesut&nbsp; yaşamaya başlıyorlar. Aradan zaman geçer. Köydeki tüm kızlar Güzel’i&nbsp; seviyor. Güzel de köydeki bir kızı sever. Güzel’i seven başka bir kız bunu fark edince çok kıskanır. Güzel’i köyden göndermek için bir koca karının yanına giderler. Kız, koca karıya:\n\n-Nene senin ocağına düştüm. Bana yardım et, der. Koca karı:\n\n-Sana nasıl yardım edeyim, diye sorar. Kız:\n\n&nbsp;-Ne yap yap bezirgânbaşının oğlunu buradan gönder, der. Koca karı kalkıp bezirganbaşının evine gider. Gider ki bezirganbaşı oğlu ile yine ava kuşa gitmiş. Koca karı bezirganbaşının hanımını görünce:\n\n- Ooooooo gelin neden öyle sararıp soldun?&nbsp; diye sorar. Bezirgânbaşının hanımı:\n\n-Yok, nene ben çok mutluyum. Bizim bir evladımız yoktu onu da Allah verdi. Bir şeyim yok çok iyiyim neden sararıp solayım, der. Kocakarı kadının hasta olduğuna inandırır. Kadın&nbsp; sorar:\n\n-Nene ne yapayım? der. Koca karı:\n\n&nbsp;-Güzel’i göndermeden sıhhat bulamazsın. Güzel’i göndermek için evin bütün eşyasını kapının arkasına yığ. Kocan gelince; \"Güzel geldi geleli benle ilgilenmedin, sarardım soldum. Ya Güzel ya ben.\" de. Akşam olur &nbsp;kocası ile Güzel gelir. Kapı açılmaz. Kapının arkasında bütün evin eşyaları var. Bezirgan başı sorar:\n\n-Hanım bu ne hal köşkencelik mi var, der. Kadın:\n\n-Evet&nbsp; köşkencelik var, der. Bezirganbaşı:\n\n-Neden hanım nereye, diye sorar. Kadın:\n\n-Evet getirdin bir çocuk onunla ilgileniyorsun ava kuşa gidersin, bana bakmaz oldun, sarardım soldum. Ya o ya ben. Ya o çocuğu nerden aldıysan oraya götürürsün ya ben giderim, der. Adam düşünür taşınır karısına der:\n\n-Kadın sen cadı şerrine uğramışsın. Allah bize bir evlat verdi. Sen neden böyle yaparsın. Senin yanına kim geldi, der. Kadın:\n\n-Hayır kimse gelmedi, der. Adam karısına inanmaz birinin geldiğinden emindir. Ama bir şey yapamaz. Düşünür taşınır ne yapsam kırk günlük evlattan mı olsam, kırk yıllık kadından mı olsam. Kırk günlük evlattan olmaya karar verir. Bir heybe alttın doldurur:\n\n- Güzel oğlum, hadi ava kuşa gidelim,&nbsp;&nbsp;der.\n\nBaba oğul ava kuşa giderler. Adam akşam geç vakte kadar oyalanır. Güzel’in uykusu gelir. Adam der:\n\n&nbsp;-Güzel oğlum, şu heybeyi başının altına al da yat sen, biraz ben şu tarafa da bir bakayım, der.\n\nGüzel uyur. Babası mecburen bırakır gider. Güzel uyanır ki güneş doğmuş etraf aydınlanmış yine bir heybe altın ile dağın başında kala kalır. Güzel:\n\n- Eyvah burada da tutunamadım. Başıma ne geliyorsa güzelliğim yüzünden geliyor. Ne yapmalıyım, diye düşünürken bir çoban gelir. Güzel, çobana der ki:\n\n-Sana bir altın vereyim, bana bir koyun kes de yiyelim, der.\n\nÇoban koyunu keser pişirir yerler. Güzel, güzelliğini kapatmak için koyunun derisini başına geçirir. Çobanın yanından ayrılır. Gider gider gider. Bir şehre varır. Güzel yine acıkır. Bakar ki bir helvacı dükkanı ve çok güzel kokular gelir.Güzel helvacı dükkanının önüne gelir oturur. Helvacının dükkânı o gün öyle çalışır ki müşterinin ardı arkası hiç kesilmez. Helvacı dükkânın önüne çıkar ki bir keloğlan kapının önünde oturur. Helvacı, Güzel’i görünce sinirlenir:\n\n- Geç git buradan, bugün müşterilerim gelip gidiyor seni görünce gelmezler,&nbsp;der,&nbsp;Güzeli kovar.\n\nGüzel oradan ayrılır bir demirci dükkanının önüne oturur. O gün demirci dükkanı da çok çalışır. Demirci de çıkar keloğlanı görür:\n\n- Çık git buradan bugün dükkanım çalışır seni&nbsp; gören daha gelmez, der. Güzeli oradan kovar.\n\nGüzel oradan başka dükkanın önüne gider. Helvacı bakar ki keloğlanı kovduktan sonra dükkanında kuş uçmaz, kervan göçmez. Demircide de durum aynıdır. Helvacı uyanık çıkar. Düşünür ki bu keloğlanda bir hikmet vardır. \"O gideli dükkanım çalışmaz oldu.\" der. Helvacı, ne yapıp edip keloğlanı şehirde arayıp bulur. Keloğlanı getirip evinde yıkar temizler. Keloğlanın başından deri çıkar ki ne keloğlanı güzeller güzeli bir oğlan. Ayın on dördü gibi. Helvacı alıp dükkanına götürür. Helvacının dükkanı bir işliyor ise beş işler. Hiç helva almayanlar helva almaya gelirler.\n\nGüzel'in ünü tüm şehre yayılır. Güzel’in ünü şehrin padişahının kızı güzeller güzeli Nazlı Hanım’ın kulağına da gider. Helvacının dükkânında bir güzel var ki; \"Doğan aya sen doğma ben doğayım.\" der. Bunu duyan Nazlı Hanım, helvacının dükkânına haber gönderir:\n\n- Çırağı ile bana bir tepsi helva göndersin ”der.\n\nHelvacı, Nazlı Hanım’ı istermiş. Düşünür ki, Nazlı Hanım Güzel’i görürse daha beni istemez. Başka biri ile helvayı gönderir. Bir kez, iki kez, üç kez, Nazlı Hanım helva ister. Fakat Güzel’i göremez. Helvacıya haber gönderir der ki:\n\n- Güzel bir çırağı var imiş, helvayı onunla göndersin.&nbsp;\n\nHelvacı, Güzel’i göndermek istemez ama mecbur kalır. Güzel’i tembihler:\n\n- Güzel, helvayı götür ama sakın orada durma hemen geri gel, der.\n\nGüzel, Nazlı Hanım’a helvayı götürür. Kapıyı çalar. Helvayı, Nazlı Hanım’a Güzel’in vermesini isterler. Nazlı Hanım, Güzel’i görür âşık olur. Güzel’in içeri girmesini isterler. Güzel içeri girmeyi kabul etmez:\n\n- Emir böyle helvayı verip geri dönmem lazım,&nbsp;der.\n\nGüzel gider ama Nazlı Hanım’ın aklı Güzel'de kalır. Nazlı Hanım,&nbsp;her gün bir tepsi helva ister. Helvacı, durumu anlar. Nazlı Hanım, bakar ki bu böyle olamayacak saraydan helvacının dükkânına bir tünel yaptırır. Güzel, buradan Nazlı Hanım’ın yanına gider gelir. Helvacı bakar ki Nazlı Hanım artık helva istemez. Helvac,ı Güzel’i takip etmeye başlar. Görür ki Güzel dükkânın içinden bir taşı kaldırır içeri girer çıkar. Helvacı taşı kaldırır bakar ki; saraya Nazlı Hanım’a giden bir tünel var. Bunu gören helvacı, bir kervanla anlaşır. Güzel’i bir kervana satar. Güzel’i nasıl kervana alacaklarını konuşurlar. Kervancı üç dört sandık hazırlatır, helvacı Güzel ile helvayı gönderir. \"O sandığa değil bu sandığa ,bu sandığa değil şu sandığa\"&nbsp; &nbsp;diye Güzel’i dolaştırırken bir sandığa kilitlerler. Kervan, Güzel’i alıp yola çıkar. Güzel durumu anlar ve düşünür ki;\n\n- Yine satıldık, beni buradan sadece Nazlı Hanım kurtarır. Şehirde sadece sarayın önünde kaldırım taşları vardır. Atlar oraya gelince anlarım Nazlı Hanım’a haber veririm, der.\n\nGüzel, atların kaldırım taşlarına başlar türkü söylemeye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Atılmışam&nbsp;&nbsp; tutulmuşam\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Beş akçeye satılmışam\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;İmdat Nazlı Hanım\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Senden bir imdat\n\nNazlı Hanım, balkonda dinlenirken bir ses duyar. Güzel’in sesini hemen tanır. Kervanı hemen durdurur.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Atılmışsan tutulmuşsan\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir sandığa tepilmişsen\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Beş altına satılmışsan\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Eyle kervan eyle\n\nNazlı Hanım kervandaki sandıkları hep arar. Ama Güzel’i bulamaz. Kervan Güzel’i alıp gider. Nazlı Hanım ne yapıp edip Güzel’i bulur. Güzel’i mahkemeye verirler. Meğerse Medet’in padişah olduğu bu şehre mahkemeye giderler. Mahkemede Güzel’ i asacaklardır. Güzel, kardeşi Medet’i tanır. Ama Medet Güzel'i tanımaz. Güzel, Medet’e der:\n\n- Bir insanı konuştururlar da mı asarlar yoksa konuşturmadan mı asarlar. Medet, Güzel’e hak verir:\n\n-Öyle ya konuşturur da öyle ceza verirler, der.\n\nGüzel kardeşinden ayrıldığı zamandan başlayıp, bezirganbaşının, helvacının, demircinin, kervancının yaptıklarını tek tek anlatır. Medet, Güzel’in kardeşi olduğunu anlar. Helvacıyı, demirciyi, kervancıyı zindana attırır.&nbsp;\n\nİki kardeş hasret gideriyorlar. Güzel, Medet’e der ki:\n\n-Benim senden bir isteğim daha var. Nazlı Hanım ile evlenmek isterim. Medet, Nazlı Hanım ile Güzel’i evlendirir. Kırk gün kırk gece toy düğün kurarlar. Mutlu&nbsp; mesut yaşarlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Peri Padişahının Kızı",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman için kalbur saman içinde uzak bir ülkenin padişahının tek kızı varmış. Bu kız her gün bahçenin içinde akan derenin kıyısında otururmuş. Bir gün yine oturmak için gitmiş bileğindeki bileziği taşın üzerine koymuş. Otururken kırk bir tane güvercin gelmiş.&nbsp;Bunlardan kırkı kız, bir tanesi yakışıklı erkek olmuş. Şaşkın şaşkın izleyen kız oradan ayrılmak için bileziğini almaya kalkmış.&nbsp;O&nbsp;sırada yakışıklı delikanlı güvercin olmuş, bileziği boynuna takıp uçmaya başlamış. Delikanlının ardından kırk kız da güvercin olup peşinden uçmuşlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu olaydan sonra kız bahçeye, derenin kenarına gidip güvercinleri beklemeye başlamış ancak gelmemişler. Delikanlıya gönlünü kaptıran kız hastalanmış. Babası ülkenin bütün hekimlerine baktırmış kızını ancak derdine derman bulamamış. En son kızına bir hamam yaptırmış ve bu hamama gelenler girmeden önce başından geçenleri anlatıp giriyorlarmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir gün hamama genç ve güzel bir gelin gelmiş ve başından geçen şu olayı anlatmış:\n\n-Bir gün dere kenarında çamaşır yıkarken odunum bitti. Tam o sırada otuz katır yükü odun yanımdan geçti, ben de takip ettim. Gittiler bir kayalık kapının önünde durup, içeri girdiler. Ben de peşlerinden içeri girdim. Girmemle kapı kapandı. Merdivenlerden yukarı çıktım bir odaya girdim, ardımdan odanın kapısı da kapandı. Burası bir mutfaktı ve çok güzel yemek kokuyordu. Tencerenin kapağını açtım ve o sırada bir ses geldi. Kapağı açma, onu peri padişahın oğlu yiyecek, dedi. Kapağı kapatıp başka odaya geçtim ve kırk bir tane beyaz güvercin odayı doldurdu. Kanatlarını çırptıklarında kırk tanesi genç kız, bir tanesi de yakışıklı bir delikanlı oldu. Bu delikanlının elinde bir kamçı vardı ve onu yere vurunca her yer titredi. Siz nasıl titriyorsanız sevgilim de böyle titresin, dedi. Ben de katırlarla beraber oradan ayrıldım.\n\n&nbsp;&nbsp; Bunu dinleyen padişahın kızı:\n\n&nbsp;-Hamam senin olsun. Beni oraya götür, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ertesi gün katırların peşine düşmüş, kapıdan içeri girmiş.&nbsp;Tencerelerin kapaklarını kaldırmış,&nbsp;karnını doyurmuş,&nbsp;güvercinlerin gelmesini beklemeye başlamış ve görünmemek için büyük bir dolabın içinde saklanmış. Biraz sonra güvercinler&nbsp;gelmiş, kırkı kız, bir tanesi erkek olmuş. Padişahın kızı sevdiği erkeği görmüş. Delikanlı elindeki kamçıyı yere vurmuş her yer titremiş ancak padişahın kızının saklandığı dolap titrememiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Delikanlı dolaba seslenmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ey dolap sen niçin titremedin?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dolap dile gelmiş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; -İçinde senin sevgilin var, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Delikanlı dolabı açmış&nbsp;ve sevgilisini görüp&nbsp;çok sevinmiş.\n\n&nbsp; &nbsp; Bir zaman sonra padişahın kızı hamile kalmış&nbsp;ve delikanlıya söylemiş. Delikanlı:\n\n-Periler fark ederse seni öldürürler, seni padişah babamın sarayına götüreyim.&nbsp;Benim eşim olduğunu bilmesinler, ben her gün seni görmeye gelirim, demiş. Kanadına bindirip götürmüş. O gece bir erkek çocuk dünyaya getirmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir gece saraya gizlice delikanlı gelmiş.&nbsp;Genç kızla görüşürken hizmetçiler görmüş ve padişaha haber vermişler. Ertesi gece delikanlı gece tekrar geldiğinde yakalanmış. Padişah beyaz bir güvercin satın aldırmış&nbsp;ve sarayın fırınlarından birine yaktırmış. Bunun üzerine periler gelip delikanlıyı istemişler, hem de padişahın üstünü başını yırtmışlar. Bunun üzerine padişah elindeki güvercini fırına atmış, peşinden kırk güvercin de girmiş&nbsp;ve hepsi yanmışlar. Böylece delikanlı ve padişahın kızı perilerin elinden kurtulmuş, tekrar düğün yapmışlar, muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde Allah’ın kulu çokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken şirin bir köy varmış. Bu köyde bir ana, bir baba, bir kız yaşarmış. Annesi kızına suparayı (elif ba cüzünü) verirmiş ve kız hocaya gidermiş. Ama kız çok güzel bir kız imiş. Kız hocaya gidince bir kuş yanına gelirmiş ve kıza dermiş ki:\n\nAh dedim, vah dedim kız sen kırk gün bir meftayı (mevtayı) bekleyeceksin. Sonra muradına ereceksin.\n\nKız gelip anasına haber vermiş. Ertesi gün gene suparayı alıp hocaya gitmiş. Gene kuş gelmiş ve demiş ki:\n\nAh kız, vah kız sen kırk gün bir meftayı bekleyeceksin.\n\nÜçüncü gün de gelen kuş aynı sözleri söylemiş. Bu kız anne ve babasının tek evladı olduğu için anne ve babanın içini korku yumağı sarmış. Kızın babası karısına demiş ki:\n\nKızımız bir meftanın başını beklemesin. Sen azık tozuk yap, biz kızımızı diyar be diyar alıp gidelim.\n\nKızın anası yapar yahıştırır ve üçü de yola revan olurlar.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe dümdüz gitmişler. Bir dağın eteğinde bir kuleye rastlamışlar. Bu kulenin büyük bir kapısı varmış. Annesi kapıyı itmiş açamamış. Babası itmiş açamamış. En sonunda kız kapıyı itmiş ve kapı açılmış. Kapı açılınca kız içeri düşmüş ve kapı tekrar kapanmış. Kız kapının arkasında ağlamış, anne ve baba bu tarafta ağlamış. Bir türlü kapıyı açamamışlar. Aksam olmuş karanlık çökmüş. Kızın annesi ve babası çok acıkmış ve susamışlar. Kızı orda bırakıp evlerine gitmişler.\n\nKız kendi kendine demiş ki:\n\n&nbsp;Ben hele burayı bir gezeyim, burada ne var ne yok. İn mi var cin mi var?\n\n&nbsp;Kız burada gezerken bir odaya rastlamış ve içeri girmiş. Bu odada bir delikanlı yatıyormuş. Öyle güzelmiş ki insan, yüzüne bakmaya kıyamazmış. Bu delikanlı mefta gibi yerde yatmaktaymış. Kız önce çok korkmuş, sonra kuşun dedikleri aklına gelmiş. Kız kırk gün bu delikanlıya bakmış, hizmet etmiş. Bir gün bu kızın canı çok sıkılmış. Odanın içinde küçük bir pencere varmış. Pencereden dışarı bakmış. O esnada da çingeneler geçiyorlarmış. Tabi o zamanlar insanlar yokluk içindeymiş. Kimse ekmek bulup çocuğuna yediremezmiş. Kız çingenelere demiş ki;\n\nAbla abla kızını bana ver bana yoldaş olsun. Ben burda yalnızım canım sıkılıyor demiş. Çingene, kızını pencereden içeri vermiş hemen oradan uzaklaşmış gitmiş.\n\nÇingenenin kızı da gelinlik çağında bir kız imiş. Çingenenin kızı içeri gelince delikanlı oğlanı görmüş. Neyse bu iki kız yemişler içmişler, sohbet etmişler. Ertesi gün kız, çingene kızına demiş ki;\n\nSen burda delikanlının yanında otur ben gidip bir şeyler alıp geleyim, pişirip döşürüp yiyelim demiş.\n\nKız gidince oğlan, “eşhedu enla ilahe illallah” deyip kalkmış oturmuş. Meğer ölü kılığında yatan delikanlı bu şehrin şehzadesiymiş. Şehzade, yanında olan çingene kızına sen kimsin, nesin tarzında sorular sormaya başlamış. Kız, çingene kızı olduğunu söylememiş, demiş ki:\n\n- Allah’ın kuluyum. Geldim, sana kırk gün ben baktım.\n\n&nbsp;Ona kırk gün bakan kızı da yardımcı olarak tanıtmış. Şehzade de o zaman ben bu kızla evleneyim demiş. O sırada dışarı giden kız gelmiş. Oğlan kıyamamış kızın yüzüne baksın. O kadar ki güzel bir kız imiş.\n\nNeyse bu şehzade, çingene kızıyla nikah kesip, düğün etmiş ve kızla evlenmiş. Bir zaman böyle geçmiş. Kimine yıl gelir, kimine gün.\n\nEvlenen şehzade çarşıya gidip bir şeyler alacakmış. Kızların ikisine demiş ki, ne istiyorsanız deyin size de alayım. Çingene kızı (hanımı) demiş ki:\n\nKulağıma küpe, boynuma boncuk, koluma bilezik getir vesaire say say bitirememiş.\n\nDelikanlı diğer kıza demiş ki:\n\nYa sana ne getireyim.\n\n&nbsp;O da demiş ki;\n\nBir çift sabır taşı getir.\n\nŞehzade çarşıya gitmiş hepsini almış. Sabır taşına sıra gelince oradaki adam demiş ki;\n\nUlaa kardaş bunu sen kime alıyorsan dikkat et. Sonra o kişi bu taşa, konuşur konuşur bu taş şişer. Taş patladı mı o kişi ölür. Bu kişi konuşunca onu kolla demiş.\n\nŞehzade gelmiş. Yemiş, içmiş daha sonra çingene kızının (hanımın) istediklerini vermiş. Çingen kızı takıp takıştırmış. Daha sonra diğer kızın sabır taşlarını eline vermiş. Kız taşları almış bir odaya gitmiş. Sabır taşlarını ortaya koymuş ve sabır taşlarına derdini anlatmaya başlamış:\n\nSabır taşı, sen mi sabır, ben mi sabır? Ben anamın babamın bir kızı idim. Kuş bana geldi dedi ki sen bir mevtanın başını kırk gün bekleyeceksin. Anam ile babam da dedi ki bizim biricik kızımız bir mevtanın başını mı bekleyecek, kızımızı alıp gidelim. Azık tozuk ettiler beni aldı geldiler. Bu kuleyle karşılaştık. Kulenin kapısına anam vurdu açılmadı, babam vurdu açılmadı, ben vurunca kapı açıldı. Ben içeri düştüm kapı kilitlendi.&nbsp; Sonra ne anam bana ulaşabildi ne babam bana ulaşabildi. Ağladık ağladık ağladık akşam karanlığı çöktü. Anamla babam beni bıraktı gitti. Bende açlıktan perişan olunca dolanıp bir şeyler bulmaya çalıştım. Dolaşırken bu delikanlı ile karşılaştım kırk gün hizmet ettim. Canım sıkılınca pencerenin önünden geçen çingene kızını istedim. Hiç değilse kızla eğlenip sohbet edeyim bana arkadaş olsun dedim. Daha sonra yatan mevtayı çingene kızına bıraktım gittim. Geldim ki yerde yatan mevta kalkmış. Çingene kızı kendini, delikanlıya kırk gündür başında bekleyen kız olarak tanıtmış. Oğlanda demiş ki madem kırk gün bana baktı ben çingen kızıyla evleneyim. Oğlanla çingene kızı evlendi ve toy düğün ettiler demiş.\n\nBu esnada sabır taşının ne işe yaradığını merak eden şehzade de kulağı kapıda kızın anlattıklarını dinliyormuş.\n\nKız söyledikçe taşlar şişmeye başlayınca kız:\n\n- Ey sabır taşı, sen bile dayanamadın, benim yüreğim nasıl dayansın, diye ağlamaya başlamış.\n\n&nbsp;Taşlar tam patlayacakmış ki delikanlı gelmiş, kızın kolundan tutmuş kaldırmış. Kız başından geçenleri. Delikanlıya bir bir anlatmış.\n\nGerçekleri öğrenen delikanlı gelmiş, çingene kızına demiş ki;\n\nSeni babanlara kanlı bıçakla mı yollayayım yoksa katırla mı?\n\nBunun üzerine çingene kızı katırla gitmeyi kabul etmiş. Oğlan kızı katıra bağlamış babasına yollamış. Ve çingene kızı cezasını bulmuş.\n\nŞehzade, kendisine bakan kız ile kırk gün kırk gece düğün yapmış. Daha sonra bunların çoluk çocukları olmuş. Delikanlı, karısını ve çocuklarını almış kızın anasının ve babasının yanına gitmişler. Kızın ailesi bu duruma çok sevinmiş. Hep birlikte mutluluk içinde yaşayıp gitmişler. Ve bu masal burda bitmiş.\n\nOnlar ermiş muradına, darısı bütün iyilerin başına.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Vezeren Bülbülleri",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir padişah varmış. Bu padişahın üç oğlu varmış. Padişah günün birinde vezirine bir saray yaptırmasını ve bu sarayın da dünyanın en güzel sarayı olmasını emretmiş. Vezir, padişahın emri üzerine yeryüzündeki en güzel sarayı yapmış, içinde de her şey varmış.\n\nVezir gelip padişaha:\n\nPadişahım emrettiğiniz gibi sarayınızı yaptık, demiş.\n\nPadişah da yanına bilge bir adamı alarak saraya gitmiş. Saraya bakarak:\n\nBu sarayda her şey istediğim gibi her şey tamam, demiş.\n\nBilgin padişaha bakmış ve demiş ki:\n\nPadişahım sağ olsun, her şey tamam da bir şey eksik.\n\nPadişah öfkelenmiş:\n\nNedir eksik olan? diye sormuş.\n\nVezir de padişaha:\n\nVezirim bülbülleri eksiktir, demiş.\n\nPadişah:\n\nPeki bunlar nerededir? Diye sormuş.\n\nVezir:\n\nKaf Dağının ardındadır. Bunları da yalnızca üç oğlun getirebilir, demiş.\n\nPadişah Kaf Dağının ardına üç oğlunu yollamış. Oğulları ormanın içinden gitmişler, bir yol ayrımına gelmişler. Bu yol üçe ayrılmış. Birinci yol “giden gelir” yolu, ikinci yol “giden ya gelir ya gelmez” yolu, üçüncü yol “giden gelmez” yoluymuş. Kardeşler aralarında kâğıt çekmişler. Büyük kardeşe “giden gelmez” yolu, ortanca kardeşe “giden ya gelir ya gelmez” yolu, küçük kardeşe de “giden gelir” yolu çıkmış. Aralarında anlaşmışlar:\n\nHangimiz önce gelirse şu taşın altına mendil koysun, deyip ayrılmışlar.\n\nKüçük kardeş, yürümüş yürümüş, ormanın içinde, sarmaşıkların arasında eski bir saray karşısına çıkmış. Sarayın içinde de güzeller güzeli bir prenses yaşarmış. Küçük kardeş sarayın kapısına vurmuş. Prenses içeriden küçük kardeşe sormuş:\n\nİn misin? Cin misin? Buralarda ne gezersin?\n\nOğlan da söylemiş:\n\nBen Vezeren bülbüllerini bulmak için geldim. Onun yerini bilir misin?\n\nPrenses de ona:\n\nEy insan oğlu, ben vezeren bülbüllerinin yerini biliyorum ama beni bu saraydan kurtarman lazım. Bu sarayda tek gözlü bir dev beni sahiplendi. Ama ne olursa olsun devin gözüne bakma yoksa paramparça olup kül olursun.\n\nKüçük kardeş, prensesi kurtarmak için saraya girmiş. Tam kurtaracakken dev uyanmış. Dev peşlerinden koşmuş. Tam bu sırada küçük kardeş padişahın verdiği sihirli kılıçla devi öldürmüş. Prensesle küçük kardeş kaçıp ormandan kurtulmuş. Bir nehre gelmişler. Bu nehrin bir tarafından iltihap bir tarafından kan akarmış.&nbsp; Prenses, oğlana: Nehrin üstündeki köprüden geç. Ormanın içinde bir eski saray var. Bu sarayın kapısının önünde iki aslan var. Önünde et olan aslanın önüne ot koy. Önünde ot olan aslanın da önüne et koy. Sarayın içinde vezeren bülbülleri var, onları al ve sakın arkanı dönme. Omuzuna bir el dokunup sana “dön” dese bile dönme sakın. Sana verdiğim bu cam parçalarını sakın kaybetme. Bu sabunu da al, demiş.\n\nKüçük kardeş, sarayın önüne gelmiş. Aslanların yemeklerini değiştirmiş. Yıllardır et yiyen aslan, otu görünce merak etmiş ve yemeğe başlamış. Diğer aslan da otu yemiş. Saraya girmiş, bakmış ki bir dev. Devin bir gözü açık, bir gözü kapalıymış. Tam bülbülleri alırken bülbüllerin ötmesine dev uyanmış ve sinirlenmiş, küçük kardeşin peşine düşmüş. Aslanlara emretmiş ama aslanlar uyanmamış. Dev peşinden koşmuş. Bu sırada prensesin verdiği cam parçalarını atmış. Devin ayakları kanamış ama yine de koşmuş. Tam eli omuzuna değecekken oğlan sabunu atmış. Devin ayağı kayıp düşmüş. Ormandan çıkmış. Köprünün olduğu nehire gitmiş. Prenses de onu köprüde bekliyormuş. Prensesi de bülbülleri de alarak kardeşiyle buluşacağı yere gitmişler. Taşın altına bakmış ki hiç mendil yok. Oğlan prensesi yol ayrımında bırakmış “giden ya gelir ya gelmez” yoluna girmiş. Bir süre yürüdükten sonra bir köye girmiş. Bakmış ki ortanca kardeşi çok fakirleşmiş, pazarda tavuk satıcısı olmuş. Küçük kardeş, ortanca kardeşinin yanına gitmiş, halini sormuş.Ortanca kardeş de: Bülbülleri aradım ama bulamadım. Padişahın yanına gitsem mi gitmesem mi diye karasız kaldım, ben de dönemedim, demiş. Oğlan, ortanca kardeşini alıp köyden çıkmış. Bu sefer de “giden gelmez” yoluna girmiş. Burada da büyük kardeş açlık ve sefalet içindeymiş. Küçük kardeş sormuş: Sana ne oldu? O da: Bülbülleri bulamadım. Ben padişahın huzuruna dönmeye utandım dönmedim, burada kaldım, demiş. Küçük kardeş, abisini de alıp buluşma noktasına dönmüşler ve hep birlikte küçük kardeşin bulduğu bülbüller ve altınlarla saraya dönmüşler. Padişah, onları karşılamış. Bakmış ki küçük oğlunun elinde bülbüller. Sevinmiş ve hemen sarayına koymuş\n\nBilge de padişaha dönüp demiş ki:\n\nPadişahım sağ olsun, şimdi sarayda hiçbir şey eksik değil.\n\nKüçük prens ile prenses de evlenmiş ve sonsuza kadar mutlu yaşamışlar. Bu hikâye de burada bitmiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Çıtı ile Pıtı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş bir Çıtı bir de Pıtı varmış. Bunlar karı kocalarmış. Bu Çıtı ile Pıtı’nın bir de kızları varmış. Kızlarını zengin biriyle evlendirmişler. Düğünden sonra aylar, haftalar geçmiş. Kızlarının yanına gitmek istemişler. Çıtı ile Pıtı:\n\n— Kızımıza hediye alalım, demişler.\n\n&nbsp;Çarşıya gitmişler elbise, çorap bir tane de yazma almışlar. Çıtı demiş ki:\n\n— Gitmeden önce bir koyun alalım da bu koyunu keselim, sonra kazana koyalım pişsin. Biz kızımızın yanından gelene kadar pişer, demiş.\n\n&nbsp;Koymuşlar. Sonra yola düşmüşler. Bir sadakacıya rast gelmişler. Sadakacıya demişler ki:\n\n— Bizim eve varmayasın, kapının üstünden anahtar almayasın, eve girip kazandaki eti yiyip içine pislemeyesin, demişler.\n\nSadakacı da Çıtı ile Pıtı’nın dediklerinin hepsini yapmış. Çıtı ile Pıtı giderlerken yolda bir karga görmüşler. Karga soğukta titriyormuş. Pıtı demiş ki:\n\n— Çıtı nedir? Çıtı:\n\n— Bu karganın ayakları çok üşümüş. Kızımıza aldığımız bu çorabı kargaya giydirelim, demiş.\n\nKarı-koca biraz delilermiş. Kargayı tutup çorap giydirmişler. Sonra yollarına devam etmişler. Yolda bir çalı görmüşler. Çalı da soğuktan bir o tarafa bir bu tarafa sallanıyormuş. Yine Pıtı:\n\n— Çıtı nedir? Çıtı:\n\n— Bu çalı soğuktan tir tir titriyor. Kızımıza aldığımız yazmayı üstüne örtelim, demiş.\n\nÜstünü örtmüşler gitmişler. Kızları kapıdan annesiyle babasının geldiğini görmüş.\n\n— Bu deliler geliyor. Şimdi ben bunları ne yapacağım, demiş. Bunları kaz damına koymuş.\n\n— Hoş geldiniz, demiş.\n\nEvine geri gitmiş. Kocasıyla kaynanasına hiçbir şey söylememiş. Çıtı ile Pıtı kazların çok kaşındıklarını görmüş. Pıtı, Çıtı’ya:\n\n— Çıtı nedir, demiş. Çıtı:\n\n— Bu kazlar kaşınıyor. Kızımızın eli değmemiş. Bunlara bir kazan su kaynatalım. Bunları yıkayalım, demiş.\n\n&nbsp;Kaynayan suya kazları batırıp batırıp çıkarmışlar. Sıraya dizmişler. Kızları sabah olunca gelmiş. Kızlarına:\n\n— Bak kızım kazlar yıkandı. Şimdi nasıl rahatlayıp uyudular, demişler.\n\n&nbsp;Kız şaşkınlıkla ağlamaya başlamış. Çobanın yanına gitmiş. Parasını vermiş. Bayağı bir kaz al demiş. Çobana tembih etmiş:\n\n— Bunları kimseye söyleme, demiş.\n\n&nbsp;Sonra annesiyle babasını apar topar eve göndermiş. Çıtı ile Pıtı eve gelmişler. İçeriye girmişler. Kazanın ağzını açınca Pıtı:\n\n— Çıtı nedir? Çıtı:\n\n— Et kaynaya kaynaya pislik olmuş, demiş. Dilencinin yaptığını anlamamışlar.\n\nKızının evinden kovulan, bir de gereksiz konuşmanın cezasını çeken Çıtı ile Pıtı aklını başına toplamış. Bundan sonra hep tedbirli davranmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bolu",
        "title": "Üç Biber",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir babanın üç kızı varmış. Bir gün babaları, kızlarına:\n\n— Ben pazara gidiyorum bir isteğiniz var mı, demiş. Büyük kız:\n\n— Baba bana küpe ile kolye al, demiş. Ortanca kız:\n\n— Baba bana bilezik ve yüzük al, demiş. Küçük kız da:\n\n— Baba bana üç biberimi getirmezsen yolda kalasın, demiş. Babaları pazara gitmeden önce kızlarına:\n\n— Evlatlarım ben üç gün&nbsp;içinde dönerim. Bu vakte kadar hiç kimseye kapıyı açmayın, diye sıkı sıkı tembih etmiş.\n\nEve dönmek için babaları yolun yarısına geldiğinde, önü diken arkası kılıç olmuş ve küçük kızın üç biberini unuttuğu için eve dönemediğini düşünüp geri dönmüş.\n\nPazardan üç biber alıp eve gelmiş. Büyük kızın küpe ve kolyesini, ortanca kızın bilezik ve yüzüğünü vermiş. Küçük kızına da cebinden üç biberi çıkarıp&nbsp;uzatmış. Büyük kız:\n\n— Baba ben senden bunları istemedim. Ben sana Üç Biber adında genci sordum. Onu bana al, getir, dedim. Ama sen bana üç biber getirdin. Üç Biber’i arayıp bulacağım, demiş.\n\nAz gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Nihayet bir köye varmış. Bu köyde herkes yas içindeymiş. Kız merak edip, sormuş:\n\n— Niye hepiniz karalara bürünmüşsünüz?&nbsp;Adam da:\n\n— Kızım bizim padişahımızın kızı delirmiş, sarayda hangi cariye yemek götürdü ise, o cariyeyi öldürmüş, saraya cariye dayandıramıyoruz, demiş. Saraya padişahın yanına giden kız, padişahın huzuruna çıkıp:\n\n— Efendim kızınıza bugün yemeği ben vereceğim, demiş. Akşam tepsiyi alıp kızın odasına götürmüş. Tepsiyi yere koyup ayağı ile kızın önüne itelemiş. Kendisi de merdivende oturarak kızın yemesini beklemiş.\n\nBirden odadaki mum sönmüş. Kız pencereden dışarı baktığında karşıdan ışık geldiğini, bir şeylerin yandığını fark etmiş.\n\nUsul usul ışığa doğru gitmiş. Bir de bakmış ki kocaman kazanlar kurulmuş, altına kocaman ateşler yakılmış, iki ihtiyar kadın da hem ateşe odun atıyor hem de konuşuyorlarmış:\n\n— Padişahın kızı, biz bu ateşi ne kadar çoğaltırsak, o kadar çıldırıp bağırıyor, diyorlarmış.\n\nKonuşmaları dinleyen kız usulca kazanlara yaklaşmış, kaynayan kazanları ateşin üstüne devirerek ateşi söndürüp kaçmış. Saraya koşarak vardığında kızın:\n\n— Ben deli değilim. Sökün şu zincirleri, diye bağırıp, ağladığını duymuş.\n\nHerkes korkudan birbirine bakıyormuş, kalabalığın arasından sıyrılıp kıza koşmuş. Hemen elindeki ayağındaki zincirleri söküp atmış.\n\nKız kimseye saldırmamış. Babasına sarılarak ağlamış. Kızının normale dönmesine çok sevinen padişah:\n\n— Ne istersen iste, dilediğin her şeyi sana vereceğim, diye sorunca o da:\n\n— Efendim, ben Üç Biber adında bir genci arıyorum. Onu bana bulup getirtin. Başka bir şey dilemem, demiş.\n\nPadişah bu söz üzerine adamlarını ülkenin dört bir yanına salmış, Üç Biberi bulup getirmelerini emretmiş. Askerler bulup getirmişler. Üç Biber padişahın huzurunda çok korkmuş ve:\n\n— Efendim size karşı bir kusur mu işledim, demiş. Padişah gülerek:\n\n— Hayır hiçbir kusurun yok. Ama seni görmek isteyen bir kız var. O seni çok seviyor ve evlenmek istiyor, demiş. Üç Biber çok şaşırmış. Padişah, kızı huzuruna çağırmış:\n\n— Kızım senin Üç Biber ’in bu mu, demiş. Kız da:\n\n— Evet efendim, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu sözler üzerine Üç Biber kızı görür görmez güzelliğine âşık olmuş. Padişah da bu iki genci evlendirmiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bayburt",
        "title": "ÜVEY ANNENİN ZALİMLİĞİ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Bir ormanda bir ev varmış. İki çocuk varmış. Adları Ahmet ile Ayşe imiş. Bunların anneleri ölmüş. Ahmet ile Ayşe öksüz kalmışlar. Babaları yeniden evlenmiş. Gelen kadın çocukları kabullenmemiş ve bir gün kocasına demiş ki:\n\n— Bu Ahmet ile Ayşe’yi dağda bırakalım, kurtlar yesin.\n\nSabah çocuklarla birlikte ormanda az gitmişler, uz gitmişler dere tepe düz gitmişler… Ormanda yemek yemek için mola vermişler, ateş yakmışlar. Ahmet ile Ayşe ateşin kenarında uyumuşlar. Uyandıklarında bir bakmışlar ki ne görsünler ne anneleri var ne de babaları. Ahmet uyanıp etrafına bakmış:\n\n— Ayşe hele kalk kalk. Babam ve annem gitmişler. Biz burada kaldık, demiş. Ahmet ile Ayşe kalkmışlar, yola düşmüşler.\n\nOrmanın içinde bir binanın önüne gelmişler. Bakmışlar bir beyaz kuş onlara bakıp ötüyor. Ayşe:\n\n— Bu kuş bizi çağırıyor demiş ve kuşu takip etmişler. Kuş onları ormanın içinde kocaman bir köşkün önüne getirmiş. Ayşe ile Ahmet şöyle bakmışlar bir köşke. Köşk gökyüzüne uzanıyormuş. Oradan bir kadın çıkmış:\n\n— Gelin yavrularım, gelin sizi misafir edeyim, demiş. Ahmet ve Ayşe korkarak içeri girmişler. Kadın yemek için onları köşke almış. Çocuklara türlü türlü kekler, pastalar getirmiş. Ahmet ile Ayşe birbirlerine:\n\n— Dikkat edelim, bu kadın bizi yiyecek demişler. Kadın köşkün fırınını yakmış, çocukları pişirecekmiş. Kadın, Ahmet’i çağırmış:\n\n— Ahmet gel oğlum fırına bak, demiş. Ayşe ile birlikte gelen Ahmet fırının önünde durmuş ve kadına sen bak bir teyze yanıyor mu demiş, kadın kafasını uzatır uzatmaz kadını fırının içine itmişler.\n\nKöşkten kaçmak için kendilerine yol arayan Ahmet ile Ayşe önlerine gelen ilk kapıyı açmışlar. İçeride çok güzel meyveler görmüşler, meyveleri yemişler. Sonraki kapıyı açtıklarında bir bakmışlar ki odanın içinde altın bilezikler, küpeler, mücevherler doluymuş, ceplerine doldurmuşlar.\n\nÇıkış kapısını bulduklarında bir bakmışlar ki onları oraya getiren kuş yine orada duruyor ve yine kuşu takip etmişler. Bir tepenin üzerine geldiklerinde bir bakmışlar ki evleri görünüyor. Evlerine doğru ilerlerken, uzaktan bunları gören kadın kocasına:\n\n— Ahmet ile Ayşe geliyor, ben gidiyorum artık seninle durmam, demiş. Adam da:\n\n— Hadi git durmazsan durma, demiş. Çocuklar kadının evi terk ettiğini görünce babalarına ceplerindeki altınları gösterip:\n\n— Giderse gitsin, artık çok paramız var. Buralardan biz de gidip şehre yerleşelim, demişler. Şehirde çok güzel bir ev yaptırıyorlar, Ayşe evleniyor, babaları da ölüyor.\n\nBir gün Ahmet evde otururken kapı çalınıyor, kapıyı açtığında karşısında üstü başı yırtık, elleri kir içinde bir kadın görüyor. Kadına şöyle bir bakıyor ve yıllar önce onları kocaman bir ormanda bir başlarına bırakan analığı olduğunu hemen anlıyor. Kadın:\n\n— Oğlum, bana bir parça ekmek ver, diyor. Ahmet:\n\n— Gel, annem gel, diyor. Kadını içeri alıyor. Buna sofra hazırlıyor. Kadının karnını doyurduktan sonra:\n\n— Sen beni tanıdın mı, diyor kadına. Kadın:\n\n— Nereden tanıyayım seni oğlum, diyor. Ahmet:\n\n— Sen yıllar önce babamı kandırıp Ayşe ile beni ormanda bir başımıza bırakıp dönmüştün, diyor. Eğer istersen şu odayı sana veririm kalırsın burada. Kadın da razı oluyor ve yaptıklarından dolayı özür diliyor. Bunlar yiyor, içiyor, muratlarına eriyor.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Nevşehir",
        "title": "ÖKSÜZ ÇOCUKLAR",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bir kız, bir erkek kardeş varmış. Bu çocuklar çok mutluymuşlar. Bir gün anneleri hastalanmış ve ölmüş.\n\nBabaları çocuklara bakmayınca çocukları ormana atmış. Çocuklar günlerce, aç, susuz dolaşmışlar. Küçük çocuk artık açlığa dayanamıyormuş, gezerken ormanda etrafı göllerle kaplı bir yer bulmuşlar. Çocuk tam eğilmiş su içeceği sırada gölden:\n\n— Beni içersen, inek olursun, diye bir ses duymuş. Korkmuşlar, diğer göle gitmişler. Yine tam içeceği sırada:\n\n— Beni içersen ceylan olursun, diye bir ses duymuşlar. Ancak çocuk dayanamayıp suyu içmiş. Bir anda ceylan olmuş. Ablası ağlayarak ceylan olan kardeşine sarılmış.\n\nO gün padişahın oğlu ava çıkmış, birden gözüne ceylan çarpmış. Tam tetiği çekip vuracağı sırada, ablası ceylanın önüne geçmiş. Güzel kız, padişahın oğluna başından geçenleri ağlayarak anlatmış:\n\n— Bu ceylan benim kardeşim, demiş. Padişahın oğlu bir anda kıza vurulmuş, kızı ve kardeşini alarak saraya gitmiş. Orada kıza dillere destan, bir düğün, yedi gün, yedi gece davullu zurnalı, bir düğünle evlenmiş. Ceylan olan kardeşine de bir oda vermişler.\n\nGünler, aylar mutluluk içinde geçiyormuş. Derken kız hamile kalmış. Bunları kıskanan sarayın hizmetkârı, güzel kızı kıskanıp, sinsi sinsi planlar kuruyormuş.\n\nPadişahın oğlunun eve çıktığı bir gün, denizin kenarında oturan kızı, denize itmiş. Kız, denizin derinliklerinde kaybolmuş. Bunu gören ceylan kardeş gözyaşlarına boğulmuş. Hain hizmetkâr hemen kızın odasına çıkmış, kızın elbisesini giyerek, süslenip püslenip kızın odasına oturmuş.\n\nAvdan dönen padişahın oğlu odasına çıktığında gördüğü karşısında şaşırmış:\n\n— Sana ne oldu da böyle çirkinleştin, demiş. Gel zaman, git zaman kadın daha da çirkinleşmiş. Ayrıca padişahın oğlunun denizin kenarından ayrılmayan ceylan dikkatini çekmiş. Bunu sezen hain kadın ceylanın kesilmesini istemiş. Bunu duyan padişahın oğlunun şüpheleri artmış ve bir gün ceylanın konuşmasını dinlemiş.\n\nDenize düşen kızı büyük bir balık yutmuş ve onun karnında bir oğlu olmuş. İki kardeş birbirleriyle dertleşiyorlarmış: Balığın karnındaki kız kardeş:\n\n— Balık beni yuttu, Şıh Mehmet kucağımda uyudu, ceylan kardeş, demiş. Ceylan ise kardeşine:\n\n— Bacı bacı bıçaklar bilendi, yarın beni kesecekler, etimi yiyecekler, demiş.\n\nBunları duyan padişahın oğlu, denizin suyunu boşaltıp balığı kesin emrini vermiş. Balığın karnı yarılıp içinde kızla kucağında çocuk çıkmış. Bu kötülüğü yapan hain hizmetkârı hemen sarayın bahçesine çağırmışlar; kadına dünyanın en ağır cezasını vermek istemişler. Kadına kırk katır mı kırk satır mı istersin, diye sormuşlar:\n\n— Kırk satır sevdiğinin boyuna insin, bana güzelinden kırk katır verin, gidip dünyayı gezeyim, demiş. Kadını kırk azgın katıra bağlayıp her birini bir tarafa sürmüşler. Dağa taşa çarparak kaybolmuş.\n\nPadişahın oğlu ve ailesi mesut hayatlarını yaşamaya devam etmişler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "İNGİLTERE KRALI",
        "text": "Vaktin zamanında bizim padişahın kız çocuğuna bir çocuk âşık olmuş. Bu çocuk kızın aşkı için sarayın önlerinde dolaşırken padişah:\n\n—Çocuğum ne geziyorsun, diye çocuğa sormuş.\n\n&nbsp;Çocuk da:\n\n—Şevketlim, Allah ömürler versin. Sizin kerimeniz için dolaşıyorum. Allah’ın emri üzerine kerimenizi almak için, demiş.\n\nPadişah da bu birden söylediği için öfkelenmiş, oğlanı zindana atmış.\n\nİngiltere kralı bizim padişaha bir oklağaç*&nbsp;yollamış, “Bu oklağacın kalın tarafı ne yanı, ince tarafı ne yanı? Bilirsen bilirsin, bilemezsen seninle şu günde, şu ayda harbim var.” demiş.\n\nPadişah da oklağacın ne tarafı kalın, ne tarafı ince bilememiş. Kızına söylemiş:\n\n—Bu oklağacın ne tarafı kalın, ne tarafı ince ben bilemedim.\n\nKız da gizli gizli oğlanla görüşmüş. Kız da kendisi bilemediği gibi oğlana söylemiş:\n\n—İngiltere’den kral bize bir oklağaç göndermiş. Biz de bu oklağacı bilemedik ne tarafı kalın, ne tarafı ince. “Bilemezseniz benim de sizinle harbim var.” demiş.\n\nKız babasına da rüyamda şunu gördüm demiş. Yani “Oğlanla görüşüyorum.” diyememiş. Oğlan da kıza demiş ki:\n\n—Bu oklağacın kalın tarafı ne yanı, ince tarafı ne yanı, bunu bilmemeye ne var?\n\nKız:\n\n—Her iki başı bir düziye, nasıl bilelim?\n\nOğlan:\n\n—Beni demezsen ve beni bu zindandan kurtarırsan ben bunu tarif ederim. Kolay bir şey.\n\nKız:\n\n—Söyle bakalım, ben de seni bu zindandan kurtarırım.\n\nOğlan:\n\n—Bir teknenin içine biraz su koyarsın, o oklağacı teknenin içine atarsın. Ne tarafı evvel dibine çöverse*&nbsp;kalın tarafı o yanıdır. Bunu böyle bilirsiniz.\n\nKız beybabasına:\n\n—Baba, onun kolayını öğrendim. Bu gece rüyamda şunu gördüm. Teknenin içerisine biraz su koymalı, bu oklağacı içine atmalı. Ne tarafı evvel dibine çöverse o yanı kalın yanıymış.\n\nBunu böylelikle bilmişler, İngiltere kralına yollamışlar. İngiltere kralı oklağacın kalın tarafını bildiklerini anlamış. İkinci bir defa at yollamış. Üçü de bir renkte ve üçünün de boyu bir.\n\n—Bu atların anası hangisi, tayı hangisi, tayının tayı hangisi? Bilirseniz bilirsiniz, bilemezseniz benim yine harbim var, demiş.\n\nAtların alnına namelerini yazıp yollamış. Atlar gelince bizim padişah nameyi okumuş.\n\n—Ben de bıktım bu kraldan, demiş.\n\nYine o akıldane kızına danışmış. Kızı, “Ben bunu da bilmem.” demiş. Oğlan zindandaydı ya, kız gizlice gidip oğlana sormuş. Oğlan:\n\n—Beni bu sefer bu zindandan kurtarırsan üstüne yok. Hem seni de alacağım, ölmezsen. Bu atlarda bir şey yok. Bunları ben bilirim, demiş.\n\nKız:\n\n—Peki! Ben de seni buradan kurtarırım.\n\nKız gelmiş -padişah babası ya- şimdi babasına:\n\n—Ben bu gece baba, düşümde şunu gördüm. Siz zindana bir çocuk atmışsınız. “Bu atların anasını ve tayını ve tayının tayını ben bilirim.” diye rüyamda bana söyledi. Beybaba zindanda böyle bir çocuk var mı?\n\nBabası:\n\n—Evet, var.\n\nTabii padişah unutmuş o çocuğu zindana attığını. Şimdi aklına gelmiş, derhâl çıkarmış. Çıkarınca oğlana:\n\n—Oğlan, sen bu atların hangisi olduğunu bilebilir misin, demiş.\n\nOğlan:\n\n—Evet şevketlim, bilirim. Ama bu atların üçünü de bir dama*&nbsp;koyalım, ben içeri atlarla gireyim. Atların anasını, tayını bilmek için tavlanın önüne bir hendek kazdıralım. O hendeğin yanına, kapının önüne bir adam koyalım. Atlar tavladan fırladığı zaman o adam her bir atın götüne birer boya çalsın.\n\nOğlan içerde atlara çalmış sopayı. Atlar kapı tarafından dışarı; evvela anası, sonra tay, sonra da tayının tayı fırlayıp kaçmışlar. O adam da üç tane boyayı üçüne de çalmış. Yani anasını, danasını bilmek için. Ama anasına çalınan boya başka, tayına çalınan boya başka… Üçünü de böylelikle bilmişler. Bu atları İngiltere kralına yollamışlar. İngiltere kralı atları bildiklerini de anlamış. Ne edip ne eyleyeceğini bilememiş bizim padişaha.\n\nOndan sonra şu aklı düşünmüş kral. “Türkiye’nin akıldanesi, küçüğü ve büyüğü gelsin, benimle burada imtihan olsun.” diye hemen o anda bir name yazmış, bizim padişaha göndermiş. Bizim padişah da o atları ve o oklağacı bilen çocuğu çağırmış. Çocuğa demiş ki:\n\n—Oğlum! İngiltere kralıyla gidip imtihan olabilir misin?\n\nÇocuk:\n\n—Allah ömürler versin şevketlim. Bana kerimenizi verirseniz ben de kralı mağlup ederim.\n\nPadişah:\n\n—Peki çocuğum.\n\n—Bana sen, şevketlim,&nbsp; bir deve ve bir de teke alıver. Bolca harçlık ver. İngiltere’ye de şimdi telgraf çek. Yalnız şunu söyle; “Türkiye’nin küçüğü ve büyüğü ve akıldanesi, sakallısı şimdi vapura bindi. Sizinle imtihana gidiyor. Haberiniz olsun.”\n\nKral da bütün askerini merasim şeklinde çıkarmış ve iskeleye kadar halıyla döşetmiş. Şimdi vapur iskeleye gelmiş. Kral vapurdan çıkan o çocuğu görmüş. Yanında bir deve, bir de teke. Başka bir şey görmemiş.\n\n—Oğlum, Türkiyeli sen misin, demiş.\n\nÇocuk:\n\n—Evet, benim.\n\nKral:\n\n—Hani Türkiye’nin küçüğü ve büyüğü, sakallısı, akıldanesi gelecekti? O siz misiniz?\n\nÇocuk:\n\n—Kral bey, akıldane isterseniz benim; büyük isterseniz aha deve; sakallı isterseniz işte teke. İmtihan olmaya ben geldim.\n\nKralı daha iskelede mağlup etmiş. Kral başka bir söz bulamamış. Kral da bilemediğini kızına danışırmış. Kızına:\n\n—Kızım, bu çocuk Türkiyeli. Beni iskelede mağlup etti. Ben buna karşı bir söz bulamadım. Yarın iş sende.\n\nErtesi gün mahak yerine*&nbsp;varmışlar. Orada kızla oğlan imtihan olmaya başlamışlar. Kralın kızı oğlana demiş ki:\n\n—Türkiyeli, biz nerden halk olduk?\n\nOğlan:\n\n—Topraktan halk olduk.\n\nKız:\n\n—Peki, bize saman katıldı mı, katılmadı mı, toprakla öylüken?*\n\nOğlan:\n\n—Evet, erkeklere katıldı ama saman tozu. Sizin gibi arife kadınlara katılmadı.\n\nKız:\n\n—Nereden bildin?\n\nOğlan:\n\n—Alt yanınız bir karış yarıldı da ondan bildim.\n\nHasılı, kralı da kızını da mağlup etmiş.\n\nKral:\n\n—Oğlum gel! Sana mükâfatını vereyim. Aç mendilini, demiş.\n\nMasanın üstüne oğlan boş mendilini sermiş, ama kral yine, siyasice, imtihan olmasını istiyormuş. Oğlan bunu anlamış. Kral, elini cebine sokmuş, bulaşmış. Elini boş, hiç parasız… Mükâfat yerine fart furt saymaya… Ondan sonra vırt zırt saymaya… Oğlan hiç bozmamış.\n\n—Yeter mi oğlum, demiş.\n\n—Şerefiniz bilir, demiş. &nbsp;\n\n—Öyleyse topla paranı, demiş.\n\nOğlan da boş mendili dolu gibi dört ibiciğinden*&nbsp;tutarak cebine koymuş. Kraldan aldığı mükâfatla İngiltere’nin baş mağazasına kadar gitmiş. “Mağazacı, bu mağazayı boşaltalım. Ben bu kumaşı çok sevdim ve bu mağazayı hep alacağım.” deyip hiç pazarlıksız mağazayı boşaltmışlar. Yalnız fiyatını ve adedini yazmışlar. Oğlan mağazadan aldığı manifaturayı vapurla padişahın sarayına yollamış ve hesap etmişler mağazacıyla, bilmem kaç milyon lira para borcu etmiş oğlanın. Mağazacıya kraldan aldığı vırt zırtı saymış.\n\nMağazacı:\n\n—Aman beyim! Burada vırt zırt geçmez.\n\nOğlan:\n\n—Dur öyleyse ben kraldan fart furt da aldım. Onu sayıvereyim.\n\nMağazacı:\n\n—Aman beyim! Burada ne fart furt geçer, ne vırt zırt geçer.\n\nNetice, mahkeme mahkeme kralın huzuruna varmışlar. Kral sormuş:\n\n—Ne bu mahkemeniz?\n\n—Evet kral bey, dünkü verdiğiniz mükâfatla sizin baş mağazacınızdan şu kadar bin milyon liralık mal aldım. Bu mağazacınız da “Ben vırt zırt almam. Hem burada fart furt geçmez.” dediği için mahkeme oluyoruz. Hâlbuki sizden aldığım mükâfat budur.\n\nKral o zaman yeniden, yine mağlup olmuş. Gayrı çekip kasayı o parayı vermiş.\n\nTürkiyeli padişahın huzuruna gelmiş. Padişah da “O gönderilen malı bir tamam aldım. Nereden aldın bu malı?” diye sormuş. O çocuk da “Ben İngiltere kralını mağlup ettim ve mağazalarını da soydum.” diye padişaha söylemiş. Padişahın da hoşuna giderek kızını bu çocuğa vermiş. Kırk gün kırk gece düğün etmişler.\n\nBiz gelelim krala, ama kral öfkelenmiş. Hiç unutmayacağı bir iş tutmuş kral. Yani “Türkiye’den ufak bir çocuk benimle imtihana gelsin, imtihanda bana deve göstersin; sakallı ararsın, teke göstersin. Sonra bizim İngiltere’nin mağazasını soysun. Ben bu işi çok fazla gördüm. Şimdiye kadar hayatta ben böyle aldanmadım.” diye kral kızmış. Netice, üçüncü bir name yazmış ki bizim padişaha “Bir hırsız göndermişsin. İngiltere’yi soydurdun. Bir daha İngiltere’den bir kâğıt veyahut iplik, üstünde İngiltere mührü olsun da ne olursa olsun, eğer bunu çaldırabilirsen çaldırırsın. Çaldıramazsan yine harp edeceğimi bilmiş ol.” diye kral hemen nameyi yazmış.\n\nBizim padişah da bütün hırsızları Türkiye’den çağırtmış. Gazeteye ilan etmiş. Hırsızlar da “Bizi padişah ya asacak ya kesecek!” diye hepsi, yapabilen de yapamayan da inkâr etmiş. Yok “Tövbe ettik.” yok “Bilemeyiz.” diye padişaha söylemişler.\n\nBu hususta padişah da sabıka defterinde olan hırsızları vilayet ve merkezlerden çıkarttırarak bu hırsızları huzuruna celp etmiş. Bunların içinden üç kardeş kalana kadar hepsi de “Biz yapamayız.” diye söylemişler. Bu üç kardeşi hemen getirmişler. Padişah en büyüğüne:\n\n—Oğlum, ben size öyle eza, cefa etmeyeceğim. Namusum hakkına. Yalnız elimde siz kaldınız Türkiye’de. Başkaları “Biz yapamayız.” diye söylediler. Bak oğlum! Türkiye’yi satın almış oluyorsunuz. Yalnız İngiltere’den bir iplik veya bir kâğıt, İngiltere’nin mührü üstünde olsun da, nasıl olursa olsun… Kral harp edecek. Tabii ki her iki taraftan da kan akıtmamak için siz de bu fedakârlığı yaparsanız şimdiye kadar yapmış olduğunuz her ne gibi cahilliğinizi affettikten geri, sizi de çırak çıkartacağım.\n\n“Şevketlim, benden küçüğü yapar. Ben yapamam.” demiş. İş kalmış iki kardeşe. Ortancası “Ben de yapamam.” demiş. Geriye kalmış en küçüğü.\n\nPadişah en küçüğüne:\n\n—Oğlum, elimde bir sen kaldın Türkiye’de. Sen “Yapamam.” dersen bu işi, artık harp olacak bu kralla, demiş.&nbsp;\n\nOğlan o zaman:\n\n—Şevketlim, sizden bu kadar kuvvet bulduktan keri*&nbsp;ben İngiltere’ye öyle kâğıt için, yok iplik için gitmem. Esbabise*&nbsp;ben ufak hırsız değilim. Bana kralı al da gel dersen giderim.\n\nÖyle deyince padişah şaşmış.\n\n—Peki oğlum. Sana şimdi ne lazım söyle? demiş.\n\n—Bir pasaport, bolca harçlık, başka bir şey lazım değil, demiş o da.\n\nBu hırsız pasaportla ve parayla İngiltere’ye gitmiş. Hasılı, kralın sarayına yakın yere bir pamukçu dükkânı açmış. Herkes pamuğu yirmiye satarsa o Türkiyeli hırsız on kuruşa veriyormuş. Bunun için dost yapmış oradan ve sarayın da kapısının bacasının nöbetini olduğu gibi iyice içerisine koymuş.\n\nGecelerden bir gece evvel bir kere böyle provasını yapmış. Bir kat elbise yaptırmış, elbisenin de dış tarafını ziftletmiş. Bu hırsız bu elbiseyi giymiş, atılmış pamuğun içerisine, yatmış. Her iki tarafını açmış, o ziftli elbise pamuk sarmış. Türkiyeli hırsız, beyaz minare boyu olmuş. Keçe hâlinde gece herkes yattıktan keri kralın sarayına doğru yürümüş. Hırsızı gören nöbetçi kaçmış. Silahını da bırakmış, yani bu “Hortlak mıdır?” gibilerinden. Hasılı, saraya çıkmış, kralın yattığı odayı açmış. Kral da taze*&nbsp;yatmış, uyur uyumaz hâldeymiş. Kapıdan giren o beyaz şeyi görünce kralın dudakları çatlamış ve hırsız kralın başına gelip:\n\n—Ey kral bey! Ben can alıcıyım. Beni Hazreti İsa yolladı. Sana da selamı var, ama benimle şimdi gideceksin ve ben söylemedikten keri sen söylemeyeceksin. Eğer karşı gelirsen Hazreti İsa “Hiç bakma, canını alıver!” dedi.\n\nHasılı, karşı gelmek şöyle dursun, kral kendini kaybetmiş. Hemen bunu yakalamış. Zaten uzun aydan beri hazırladığı sandığın içine kralı koymuş, kilitlemiş. Çağırmış oradan şoförün birini, iskeleye gelmiş. Kral umut ediyor ki Hazret İsa’nın yanına gidiyor, öyle güveniyor ama “Can alıcı beni öldürür.” diye hiçbir şey söyleyemiyor. Adam, kralı padişahın sarayına eletmiş*.&nbsp;Kralı ve sandığı öylece padişaha teslim etmiş.\n\nPadişah sormuş:\n\n—Oğlum, hani İngiltere’den bir nişan getirecektin?\n\nOğlan:\n\n—Allah ömür versin padişahım. Dünyaya sığmayan kralı sandığın içinde getirdim. Üzüm sepeti gibi yatıyor. Al anahtarını, aç sandığı.\n\nPadişah sandığı açmış. Gıldırtıyı*&nbsp;duyan kral şimdi “Ah ya Rabbi şükür! Ölmeden İsa’nın huzuruna geldim.” diye yeniden canlanmış.\n\nHoşbeşten sonra “Nasıl oldu da geldiniz?” demiş bizim padişah krala. Kral da başına geleni anlatmaya başlamış:\n\n—Can alıcı gelmiş, “Seni Hazreti İsa istedi.” dedi. Hemen beni söyletmeden getirdi ve kendimi burada buldum.\n\nO zaman padişah o hırsızı dışarıdan çağırmış, içeriye koymuş. “Bak kral, seni getiren bu şahıs.” demiş, ama o beyaz elbise yokmuş. Şimdi kral o şahsı köylü hâliyle görünce “Yok canım! Böyle pisle gelir miyim ben!” diye söylemiş. Padişah o zaman: “Nasıl elbiseyle getirdinse bunu, o elbiseyle gözük.” deyip oğlanı dışarı göndermiş. O hırsız da o beyaz elbiseyi zembilden eğnine*&nbsp;giymiş, kapıdan içeri girmiş. O zaman hırsızı görünce “Aman padişahım! İsa’nın gönderdiği can alıcı geliyor!” diye kralın yeniden aklı başından fırlamış. Padişah da “Gördün mü benim fendi mi?” deyip hırsızı yanında soymuş. “Bak seni getiren bu adamdır. Bunun mükâfatını ver.” demiş.\n\nİngiltere’de de kralı ararlarmış. Kral telgrafla hırsızın mükâfatını vermiş ve hem de bizim padişahla kral, bir daha Türkiye aleyhinde hiçbir şey söylemeyeceğini senet mukabilinde birbirleriyle imzalaşmışlar. Kralı da azat eylemiş.\n\nOnlar ermiş muradına, bizi de erdirsin muradımıza.\n\n&nbsp;\n\n\n*oklağaç: Oklava.\n\n*çövmek: Yük vb. şeyler bir yana eğilmek, ağmak.\n\n*dam: Ahır.\n\n*mahak yeri: Karşılaşma yeri, karşılaşma mahalli.\n\n*öyülmek: Terkip edilmek, birleştirilmek.\n\n*ibik: Köşe, uç.\n\n*keri: -dan ötürü, -dan dolayı; sonra.\n\n*esbabise: ? (Metin altında açıklanmamış, sondaki sözlük bölümünde ve Derleme Sözlüğü’nde yok. “Esbabı ise” ifadesinin ağızda bozulmuş biçimi olabilir.&nbsp;\n\n*taze: Yeni; şimdi.\n\n*eletmek: Götürmek.\n\n*gıldırtı: Gürültü.\n\n*eğin: Beden, vücut.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Muğla",
        "title": "[ Eşek mi? Adem mi? ]",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde herifin üç kızı varmış. Padişahın biri istemeye gelmiş, kızın bubası&nbsp;demiş ki padişaha:\n\n- Bu gızların biri köpek, biri eşek biri adem!\n\nPadişah:\n\n-Olsun, alcan demiş.\n\nPadişah kızlardan birini istemiş&nbsp;varmamış, birini istemiş varmamış. En&nbsp;son küçüğü istemiş, kız:\n\n-Varcan, demiş.\n\nEn küçük kızı&nbsp;padişaha vermişler, padişah demiş ki:\n\n-Bu eşek ama aldık gari.\n\nKızı almış eve getmişler.&nbsp;&nbsp;Sabaha kalkmışlar ay gibi bir kız doğuyor. Undan sonra kırk gün kırk gece düğün yapmışlar,&nbsp;sevinerekten barabar olmuşlar. Meğer alınan kız ademmiş!\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Üç Kardeş",
        "text": "Vaktiyle bir padişahın üç oğlu varmış. Evlerinin önünde bir nar ağacı varmış. Bu narın vakti zamanında bir dev gelip bu narları alıp gidermiş. İkinci sene olmuş, büyük oğlu “Ben devi vururum.” diyerek elinde bir *tenvirle beklemiş. Dev geriden hıcıl hıcıl gelirken tenviri vuracak adam kaçarak donuna *terslemiş. Sonra öbür sene olmuş, bu üç kardeşin ortancası “Ben beklerim.” diyerek tenviri eline alıp nar gözlemeye başlamış. Dev geriden hızla gelirken o da kaçmış.\n\nSonra küçük kardeşine gelmiş sıra. “Sizin hiçbiriniz yapamadınız ve vuramadınız. Size delikanlı mı denir?” deyip nar beklemeye gitmiş ve geriden dev gelirken narın *çatuğuna çıkmış, nara uzanırken kolundan vurmuş. Dev sözünü tekrarlayıp:\n\n— İnsanoğlu isen bir daha at,&nbsp;demiş.\n\nO delikanlı da:\n\n— Anam beni bir kere doğurdu. İki defa doğurmadı ki iki defa atsam.\n\nOradan dev gitmiş. Bu delikanlı da evine gelmiş. “Gördünüz mü bir kere? Biriniz bir dev vuramadınız.” diyerek üç kardeş, devin izini gütmeye gitmişler. Orada bir kuyunun başında, kan damlaya damlaya gelip oraya girdiğini sezmişler. Padişahın büyük oğlu:\n\n— Benim belime bir urgan bağla, ben buraya gireyim. Yanıyorum, yanıyorum dersem, beni&nbsp; yukarı çekin. Bu suretle sallandırın, demiş.\n\nSonra bu adamı sallandırmışlar. Oğlan kuyunun yarı beline varınca “Yanıyorum! Yanıyorum!” diyen acı bir ses işitmişler. O sırada yukarı çekmişler. Tekrar ortanca kardeş:\n\n— Bir defa da beni sallandırın, demiş.\n\nO da böyle yarı yerine varır varmaz acı sesle “Yanıyorum!” diye bağırmış. O sırada hemen onu da çekmişler. Gelmiş padişahın küçük oğlana sıra. “Zaten siz bir iş yapamazsınız!” diyerek kızmış ve:\n\n— Beni sallandırın aşağıya, demiş. “Yanıyorum desem de, ölüyorum desem de beni çekmeyin yukarı” demiş ve kızmış.\n\nPadişahın bu küçük oğlu tenviri eline almış. Kuyuya sallandırmaya başlamışlar. Kuyunun dibine bir adam boyu kalınca urgan erişmemiş. Bu delikanlı belinden bıçağı çekerek urganı kesmiş. Kuyunun dibine inmiş. Oradan bir kapı açılmış. Görmüş orada bir dünya güzeli. Bu delikanlıya:\n\n— Sen niye geldin buraya? Burada dev var, seni yer, demiş.\n\nDelikanlı:\n\n— Nerede?\n\n— Şurada. Üçüncü kapıda.\n\nBu delikanlı tenviri eline alıp o kapıyı açmış. Orada bir dünya güzeli daha görmüş. Demiş ki:\n\n— Burada bir dev var. Neredeyse şunu bana göster.\n\nDünya güzeli:\n\n—Sen ne diyorsun? Şimdi şu kapının içinde. Niçin hızlı konuşuyorsun? Duyarsa seni yer.\n\nSonra bu delikanlı tenvirini gözüne alıp o kapıyı açmış. Bakmış ki dev&nbsp;dünya güzelinin kucağında yatıyor.\n\n— Niye geldin delikanlı? Demiş. Şimdi delikanlı:\n\n— Seninle harp etmeye geldim,&nbsp;demiş. Dev kalkmış:\n\n— Hamle et bakalım! Demiş.\n\n— Ben hamle etmem. Evvela sen hamle et.\n\nDev bir hamle etmiş, o delikanlıyı yarı beline kadar yere geçirmiş. Bu kez de delikanlı hamle etmiş. Tenviri bir kere atmış. Kafasının bir yanından bir yanına geçmiş ve orada ölmüş. Bu kızları oradan almış, kuyunun dibine götürmüş. Yukarı, kardeşlerine bağırmış.\n\n“Şu büyük kardeşimin!” deyip büyük kızı çekmişler yukarı. Sonra:\n\n— Şu kız ortanca kardeşimin! demiş, onu da çekmişler yukarı. Şu da benim!&nbsp;Demiş.\n\nBu kızların üçünü de çıkarmışlar yukarı. “Bu delikanlı çıkmasın.” diyerek, kızları yukarı çıkarınca kuyunun üstünü kapatmışlar. Bu delikanlı orada kalmış. Oradan gerisin geriye dönmüş. O kapıdan dışarı çıkmış, orası da bir dünya. Bu delikanlı gide gide bir köye varmış. O köyde bir kadına misafir olmuş. Akşam olunca ekmeklerini yemişler. Biraz sonra başından geçenleri anlatmış. Bu kadından bir su istemiş. Suyun yüzüne bakmış ki delikanlı, bu su kurtlanmış. Kim bilir kaç aydanmış. Sonra kadına sormuş:\n\n— Sizin her içtiğiniz su böyle midir?\n\nKadın:\n\n— Ah oğlum, böyledir. İki ayda bir kere bir su kapıyoruz.&nbsp; Köyümüzde bir dev var. Bu deve her gün bir insan kurban veriyoruz, öyle alıyoruz bu suyu.\n\n— İyi ya! Ben de giderim sabahleyin, seninle birlik alırız suyu.\n\n— Ay oğlum, dev seni yer!\n\n— Yerse yesin. Ben bu suyu size müstesna yapacağım.\n\nSabahleyin olmuş, kadınla birlik bu da gitmiş su almaya. Bir de bakmış ki dev suyun yanında bekliyor. Sonra dev buna hamle etmiş, yarı yerine kadar yere gömmüş hızıyla. Bu delikanlı da deve hamle etmiş. Tenviri atmış, kafasının bir yanından bir yanına geçirerek devi orada öldürmüş. Kadınlara “Alın! İşte suyunuz, müstesna.” diyerek “Allah’a ısmarladık.” demiş. Sonra kadınlar söylemiş:\n\n— Sen buradan gitme. Dile bizden dileyeceğini.\n\n— Sağlığınızı dilerim.\n\n— Şuradan beğendiğinden bir kız beğen de git.\n\n— Ben bir şey istemem.\n\nOradan çekmiş gitmiş. Akşam olmuş, bir *damın&nbsp;içinde kalmış. Bir çamın dibine yatmış. Sabahleyin olmuş, kuşların bir ağacın doruğunda cıvıl cıvıl öttüğünü görmüş. Bu delikanlı kuşların cıvıltısına uyanmış. Kalkmış bakmış ki, dibinde koca bir ejderha görmüş. “Kuşları yiyecek!” demiş. Tutmuş, ejderhayı vurmuş orada. Sonra bu kuşların anası gelmiş. Bu kuş lisana gelip bu delikanlıya sormuş:\n\n— Bu ejderhayı sen mi öldürdün?\n\n— Ben öldürdüm. Öldürmeyeydim ağacın doruğundaki yavruları yiyecekti.\n\nBu ana kuş, delikanlıya söylemiş:\n\n— Dile benden dileyeceğini, demiş.\n\nO da:\n\n— Yukarı çıkmak istiyorum. Yalnız benim söylediklerimi bulacaksın. Kırk tulumba su ve kırk tulumba et.&nbsp; Bunları bulacaksın, demiş.\n\nOnları gitmiş bulmuş, gelmiş. Kuşun bir kanadına su alıp bir kanadının üstüne kırk tulumba eti almış ve kendini de kanadının arasına sıkıştırmış.\n\nŞimdi bunlar gitmişler başyukarı. Yukarı memleketine yanaşınca eti tükenmiş ve orada kalmış. Ne edeceğini şaşırmış. Sonra belinden bıçağını çekip baldırının etini kesmiş, kuşun ağzına vermiş. O sırada çıkmış yukarı dünyaya, varmış bir şehre. Orada bir terzi dükkânına girmiş. Başlamış çalışmaya.\n\nPadişah bu dükkânın sahibini çağırmış ve:\n\n— Bir kat elbise yapacaksın. Yaptığın elbise ceviz kabuğunun içine sığacak. Bunları yaparsan yaparsın. Yoksa seni cellat ederim, demiş.\n\nBu elbiseler yukarıda konuştuğumuz dünya güzeline yapılacakmış. Bu dünya güzeli bu terzi yanında duran delikanlıyla nişanlıymış. Dükkân sahibi dükkâna gelmiş ve bütün dükkâncılara ilan olmuş\n\n— Bu elbise yapılır ama, bir kat elbise *cit kadar&nbsp;ceviz kabuğuna sığar mı, demiş ve düşünmüşler.\n\nBu dükkâncıya duran delikanlı demiş ki:\n\n— Ben bu elbiseleri bulurum.&nbsp;\n\nBöyle deyince ustası buna kızmış:\n\n—Ben beş yüz senelik terziyim. Sen dört günlük çırak… Nereden bulacaksın, demiş.\n\nO da:\n\n— Ben bulurum, demiş.\n\nHâlâ bunun sözüne inanmamış ustası. Sonra bu delikanlı ustasına demiş ki:\n\n— Bu dükkânda kimse kalmasın benden başka. Bana yarın bu vakitlere kadar müsaade et.\n\nUstası bırakmış gitmiş. Kendisi yalnız kalmış dükkânda. Cebinden iki kıl çıkarıp kılları birbirine çakmış. Karşısına iki Arap çıkmış. Araplara demiş ki:\n\n— Bir kat elbise bulacaksınız. Gayet hafif olacak ki ceviz kabuğunun içerisine sığacak.\n\nPeki, deyip bırakıp gitmişler. On dakika sonra elbiseleri bulup gelmişler. Ustasına *çığırmış:\n\n— Bak gördün mü? Benden bir şey ummuyordun. Bu elbiseleri al git padişaha ver. Seni cellattan kurtarsın.\n\nGitmiş bırakmış elbiseleri, padişah çok memnun olmuş. Şimdi, bu terzi dükkânındaki çırağın nişanlısının düğününü yapacaklarmış. Şimdi, ustası dükkâna gelmiş, çırağına söylemiş:\n\n— Git padişahın düğününe.\n\nOğlan:\n\n— Ben gitmem. Var sen git, demiş.\n\nUstası gitmiş düğüne. Delikanlı dükkânda yalnız kalmış. Kılları bir çakmış “Çabuk bana bir at bulacaksınız!” demiş, “Bu dünyada bulunmayan çeşitlere girecek.”\n\nBiraz sonra at gelmiş. Delikanlı atına binmiş, kılıcını eline almış, gitmiş düğüne. Bu düğün padişahın oğluna olacak imiş. Hâlbuki evvelce bu delikanlının nişanlısıymış. Atına binip varınca, kız görünce sevgilisini bilmiş. Hâlbuki bu kızı verecekleri adam, bu delikanlının kardeşiymiş. Padişahın da oğluymuş. Arasından asırlarca yıl geçtiği için bunlar birbirlerini unutmuşlar. Şimdi düğüne başlamışlar.\n\nBu delikanlı varmış atıyla, at yarışına başlamışlar. Bu kız nişanlısını bildiği için ellerini kaldırıp boyuna dua etmekte imiş. “Bu at hepsini geçsin de beni ona versinler.” diyerek.&nbsp;\n\nAtları salıvermişler. On adım gitmeden bu delikanlının atı hepsini geçmiş. Kız, ona varacağına söz vermiş. Öbür nişanlısı “Beni bırakıp öte yandakine niçin varıyorsun?” diyerek kızın üstüne hücum etmiş.\n\nBöyle olduğu gibi, bu taze delikanlı atını geriye çevirip, kılıcını çekip kızın nişanlısını ve babası padişahı kesmiş atmış. Bu oğlanın ortanca kardeşi “Sen niye kestin babamı, kardeşimi?” diyerek onun üstüne hücum etmiş. Tutmuş, kılıcı ona da vurmuş.\n\nBunlar hükûmete düşmüşler. \"Sen bu padişahı ve padişahın oğlunu niye kestin?\"&nbsp;Diye sormuşlar. O da şöyle cevabını vermiş:\n\n— O benim nişanlımdı. Ben onun için asırlarca uğraştım ve çok harp ettim ve çok kanlar döktüm. Ben cellat olmalıyım ve bu nişanlımdan öyle kurtulmalıyım.\n\nPadişah bunun sözüne hak verip&nbsp;“Kız senindir!” demiş ve üstüne nikâh kıyıp kırk gün kırk gece düğün etmişler.\n\nGeçen gün gördüm hâlâ daha yaşıyorlardı.\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;*tenvir: Balta türünden bir&nbsp; alet.\n\n*terslemek: İşemek; kaka yapmak.\n\n*çatuk: Yol, ağaç gibi ikiye ayrılan şeylerin ayrılma yeri, çatal.\n\n*dam: Ahır.\n\n*cit kadar: Küçücük, minnacık.\n\n*çığırmak: Seslenmek, çağırmak.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Keçi ile Üç Yavrusu",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş,evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir keçinin üç yavrusu varmış.Birinin adı Engilik birinin adı Mengilik diğerinin adı ise Külvelik imiş.Bu keçi yavrularını doyurmak için otlanmaya gidiyor.Gitmeden önce onlara:\n\n_ Eğer kapı&nbsp;çalarsa emin olmadan sakın kapıyı açmayın yoksa kurt gelip sizi yer, demiş ve gitmis.\n\nKurt ise bunları gözetliyormuş. Anne keçi otlanmaktan gelmiş ve:\n\n_ Engiliğim, Mengiliğim,Külveliğim ben geldim, size boynuzlarımla ot getirdim, memelerimle süt getirdim, ağzımla su getirdim, açın kapıyı.\n\nVe yavruları annelerinin geldiğini anlayınca kapıyı açarlar. Anne keçi yavrularını doyurur ve bir gün sonra yine otlanmaya gider. Bunu gören kurt ise hemen işe koyulur, yavruların kaldığı evin kapısını çalar ve:\n\n_ Engiliğim Mengiliğim Külveliğim ben geldim, size boynuzlarımla ot getirdim, memelerimle süt getirdim, ağzımla su getirdim. Aynı annelerinin dediği gibi o da öyle der ve yavrular inanmazlar.\n\n_ O&nbsp;zaman ayaklarını göster, derler.\n\nKurt boz ayaklarını gösterir ve yavrular:\n\n_ Bizim annemizin ayakları kınalı kınalı, senin ayakların boz boz, diyerek kapıyı kurda açmazlar.\n\nKurt geri gider.&nbsp;Anne keçi gelir ve yavrularına:\n\n_ Açın kapıyı, ben geldim, size boynuzlarımla ot getirdim, memelerimle süt getirdim, ağzımla su getirdim, der.\n\nYavrular korkarlar.\n\n_ Ayaklarını göster, açalım kapıyı, derler.\n\nAnne keçi ayağını gösterir ve üç yavru annelerinin ayağı olduğunu söylerler, kınalı kınalı ayaklarını göstererek yavruları da açarlar kapıyı.&nbsp;Olanları annelerine anlatırlar ve anne keçi:\n\n_ İyi yapmışsınız, sakın kapıyı açmayın yoksa kurt gelip hepiniz yer, diyerek yavrularını&nbsp;tembihler.\n\nDaha sonra kurt bu arada ayağını dağdaki kınalı taşlara sürterek onun da ayakları kınalı olur.&nbsp;Anne keçi tekrar otlanmaya gider ve Kurt gelir aynı anne keçinin dediğini der:\n\n_ Yavrularım açın kapıyı ben geldim, size boynuzlarımla ot getirdim, memelerimle süt getirdim, ağzımla su getirdim, der ve kınalı ayaklarını gösterir. Bunu gören yavrular kapıyı açarlar o sırada bunu gören külvelik hemen külve* denen yere saklanır ve Engilik ve Mengiligi kurt oracıkta yer. Anne keçi gelir ve olanları Külvelik anlatır anne keçi çok üzülür ve kurda çok sinirlenir kurdu aramaya giderler ve kurt orda yayılmış vaziyette yatmaktadır. Keçi gelir ve onun karnına boynuzlarını&nbsp;batırır. Kurt orada ölür ve anne keçi Külveliğini alarak oradan uzaklaşır.\n\n*külve:&nbsp;Tandırdaki ateşin yanmasını sağlayan hava deliği.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "İki Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal iken eski hamam var iken, ben anamın babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Anam düştü eşikten, babam düştü beşikten bir gün iki tane kardeş varmış. Birisi çok fakir, birisi de çok zengin imiş. Bu fakir olan zengin olan kardeşinin gider hep yemek artıklarını yermiş. Sonra bu fakir olan demiş ki:\n\n-Bele olmir, ben az gidim uz gidim de dere tepe düz gidim de kendime bir şeyler bulim, demiş ve getmeye karar vermiş. Yola çıkmış. Getmiş, getmiş, getmiş bir bakmış ki ne görsün bir tene kulübe. O kadar yorulmuş, sonra getmiş kapıyı vurmuş. İçerde de kediler varmış. Kapıyı döğmüş:\n\n-Tık, tık, tık. Sonra kediler içerden seslenmişler:\n\n-Miyav, miyav kim o?&nbsp;O da hemen:\n\n-Açar mısınız ben geldim&nbsp;demiş. Sonra bunlarda hemen kapıyı açmışlar:\n\n-Buyur, buyur,&nbsp;demişler. Kadını içeri almışlar yedirmişler, içirmişler kadın da bunlarla çok mutlu olmuş. Kadın bunların her şeyini beğenmiş. Yemeklerini, yerlerini. Onlar da kadın beğenmiş diye memnun kalmışlar. Sonra kadın:\n\n- Ben artık gedim, fakir birisiyem yemek aramaya çıktım, ben şimdi gedim evime kardeşimin artıklarını alim de yiyim,&nbsp;demiş. Sonra bunlarda buna çıkarken:\n\n-Sene bir tene kâse verecez even gettin mi kapıyı ört buni salla,&nbsp;demişler. O da:\n\n-Benim evde bir şeyim yok ki ben ne yapacam kâseyi,&nbsp;demiş. Onlar ise:\n\n-Olsun sen al da salla, demişler. Kadın da çok memnun bir vaziyette ayrılmış oradan, sonra evine gelmiş. Kapıları kapatmış, kâseyi sallamış, bir bakmış ki içinden yemekler, altınlar, paralar her şey dökülmüş. Sonra bu kadın artık zengin olmuş ya kardeşinin artıklarına kalmamış. Kardeşi de bundan şüphelenmiş:\n\n-Acaba niye benim gelip artıklarımı almir, yok ben şüphelendim,&nbsp;demiş. Getmiş kardeşine sormuş. O da demiş ki:\n\n-Böyle böyle haller oldu onun için benim sene artık ihtiyacım yok.\nSonra yerini falan öğrenmiş. Zengin olanın gözü aç ya:\n\n-Ben de gidim de o kâseden alim ben de zengin olim, demiş. Oda getmiş, getmiş az getmiş uz getmiş dere tepe düz getmiş, o kulübeyi bulmuş. Tabi bu kadının huyu kötü ya. Sert ve aynı zamanda ters. Kapıyı “tak tak tak.” vurmaya başlamış. İçerdeki kediler:\n\n-Kim o? demişler. Bakmış içerden kedi sesleri gelir ya hemen:\n\n-Açın! Çok yoruldum, açın kapıyı!&nbsp;demiş. Sonra onlar da hemen kapıyı açmış, buyur etmişler. Sonra o içeri girer girmez:\n\n-Aman ne kadar pissiz, ben sizin ekmeğizi yemem, ben sizle oturmam. Çabuk bene kâse verecekmişsiz bir tene verin gidim, demiş.\n\nOnlar da bunun bu yaptıklarından heç hoşnut kalmamışlar ya, buna da kötüler için olan bir kâse varmış, oni vermişler. Sonra bu da sanmış ki eve geldiğinde bunun içinden altınlar çıkacak. Hemen evine gelmiş. Koşarak kapıları kapatmış, kâseyi sallamaya başlamış. Sallar sallamaz içinden bir tene canavar çıkmış. Yani çocuklara ele anlatirler ya. Sonra bu canavar bunu yemeye davranmış. Bu da yaptıklarına pişman olmuş. Pişman olduğu için de kendi huyunu güzelleştirmiş. O da kardeşi gibi iyi huylu olmuş. Sonra canavar da artık bele bir güzel köpek olmuş. Sonra hep birlikte mutlu mesut yaşamışlar. Gayri karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma düştü anasız kuzulara kol kanat olanların başına…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Kaf Dağı Masalları",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Kaf Dağı’ndan çok uzak olmayan bir deniz ülkesinde bir balıkçı varmış. Her gün sahile açılır, ağını atar “Ne çıkarsa bahtıma” diyerek balık tutar ve evine dönermiş. Ama bu balıkçı her gün ağını yedi kere denize atarmış.\n\nYine bir gün denize açılıp ağını atmaya başlamış. Altı kere atınca balık tutamamış. Nasıl ki yedinci ağını atmış, kocaman bir balık tutmuş ve evine geri dönmüş. Balık konuşmaya başlamış. Kendisine ne yapacağını sormuş. Balıkçı da kekeleyerek kızartıp yiyeceğini söylemiş. Balık ise kendisini padişaha vermesini istemiş. Altın pullu balık olduğu için padişahın kendisine altın ihsan edeceğini söylemiş.\n\nBalıkçı balığı alıp saraya götürmüş. Balık ise ona, kendisini nerede yakaladığını padişaha söylememesi gerektiğini söylemiş. Balıkçı padişaha balığı verince padişah böyle bir balığı ilk defa gördüğü için çok şaşırmış. Nerede yakaladığını sorunca balıkçı söylememiş. Birçok hediyeler vermiş. Ama balıkçı yine söylememiş. Padişah zindana atacağını söyleyince zor durumda kalıp söylemiş.\n\nBalıkçı adamlarını sahile yollayıp bütün balıkları toplamalarını emretmiş. Adamları elleri bomboş geri dönmüşler. Bu sefer padişah balıkçıyı yollamış. Balıkçı da tekrar bu sahile gelmiş. Ağını altı kere atmış. Yedincide tekrar altın pullu bir balık tutmuş. Balıkçı bu balıkla konuşurken balık, kendisinin tuttuğu diğer balığın kardeşi olduğunu söylemiş. Vezirin onları bu hale getirdiğini söylemiş. O denizdeki sudan bir tas alıp vezirin üzerine serptiği zaman bu balık olma esaretinden kurtulacağını söylemiş. Balıkçı da denizden bir tas su alarak saraya geri dönmüş.\n\nAltın pullu balığı gören vezir çok sinirlenmiş ve balıkçıya kükremiş. Balıkçı ise denizden aldığı suyu hemen vezirin üzerine serpince balıklar altın pullarından arınıp insan olmuşlar. Biri denizler ülkesinin padişahı, diğeri de onun kardeşiymiş. Balıkçıya ne isterse onu dilemesini söylemişler. Balıkçı da bundan sonra ağlarının balıkla dolmasını istemiş. O zamandan sonra da attığı ağları balıkla dolarak Kaf Dağı’ndaki evine geri döner olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Koyun ve Yavruları",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir koyunun altı tane yavrusu varmış. Bu yavrularını her sabah ağıla koyar, otlamaya gidermiş. Sabah gider akşam gelirmiş. Akşam gelince ağılın kapısına vurur:\n\n-Açın kapıyı yavrularım ben geldim, memelerimle süt getirdim, ağzımla su getirdim, boynuzlarımla ot getirdim açın kapıyı,&nbsp;dermiş.\n\nYavruları da hemen kapıyı açarmış. Kuzuların kimi memelerinden süt emermiş, kimi ağzından su içermiş, kimi de boynuzlarından ot yermiş. Bu durum her gün devam edermiş. Bir gün bir kurt bu koyunu takip etmiş, kendi kendine:\n\n-Bir gün de ben gideyim, koyunun dediklerini diyeyim kapıyı açsınlar, bütün yavruları yakalayıp yiyeyim demiş.\n\nSabah olmuş koyun yine otlamaya gitmiş. Vakit geçmiş akşam olmuş, kurt koyundan önce davranıp ağıla gelmiş. Demiş ki:\n\n-Açın kapıyı yavrularım ben geldim, memelerimle süt getirdim, ağzımla su getirdim, boynuzlarımla ot getirdim, açın kapıyı.\n\nKuzular hemen koşup kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler karşılarına kurt çıkmış. Kurt hepsini yakalayıp, alıp gitmiş. Daha sonra koyun ağıla gelmiş, bir de ne görsün yavruları ağılda yokmuş. Koyun yavrularım deyip ağlamaya başlamış, o sırada bir nine koyuna:\n\n-Yavrularını kurt kaçırdı, demiş.\n\nKoyun hemen kurdun yanına gitmiş. Kurda demiş ki:\n\n-Kurt kardeş yavrularımı ver, sana ne vereyim?\n\nKurt:\n\n-Ben senin yavrularını görmedim, deyip zavallı koyunu korkutmuş.\n\nKoyun korkusundan hemen oradan kaçarak uzaklaşmış. Koyun ağıla gelmiş ve yavrularım diye ağlanıp sızlanmaya başlamış. Bunu gören bir inek, hemen koyunun yanına gelmiş, demiş ki:\n\n-Koyun kardeş niye ağlıyorsun?\n\nKoyun:\n\n-Yavrularımı kurt kaçırdı, ona ağlarım demiş.\n\nİnek:\n\n-Gidip yavrularını getireyim, bana ne verirsin? Demiş.\n\nKoyun:\n\n-Bir büyük bağ ot veririm, demiş.\n\nİnek kurdun yanına gitmiş, kurt ineği de korkutunca inek hemen oradan uzaklaşmış. Koyuna, kurdun korkutucu olduğunu ve korkup kaçtığını söylemiş. Koyun tekrar başlamış ağlanıp sızlanmaya. O sırada koyunu bir at görmüş, demiş ki:\n\n-Koyun kardeş niye ağlıyorsun?\n\nKoyun:\n\n-Yavrularımı kurt kaçırdı, ona ağlarım, demiş.\n\nAt:\n\n-Gidip getireyim, bana ne verirsin? Demiş.\n\nKoyun:\n\n-Bir büyük bağ ot veririm, demiş.\n\nAt kurdun yanına gitmiş, fakat kurt atı da korkutunca, zavallı at ürkek ürkek koyuna gelip, olan biteni anlatmış. Koyun tekrar yavrularım diye ağlanıp sızlanmaya başlamış. Bu seferde küçük, melez ve zayıf bir dana koyunu görmüş, hemen yanına gelmiş ve demiş ki;\n\n-Koyun kardeş niye ağlıyorsun?\n\nKoyun:\n\n-Yavrularımı kurt kaçırdı, ona ağlarım, demiş.\n\nDana:\n\n-Gidip getireyim, bana ne verirsin? Demiş.\n\nKoyun:\n\n-Sen küçük, zayıf bir danasın. Koca inek gitti getiremedi, at gitti getiremedi, senin gücün yok kuvvetin yok, sen bu halinle nasıl yavrularımı getireceksin, demiş.\n\n&nbsp;Dana:\n\nOlsun ben getiririm demiş.\n\nZavallı koyun ne yapsın başka çaresi mi var.\n\n-Tamam dana kardeş, yavrularımı getir sana ne istersen vereceğim, demiş.\n\nDana hemen kurdun yanına gitmiş. Kurt hemen dananın karşısına çıkmış, dana kurdun hamlesini beklemeden bütün pisliğini kurdun üzerine yapmış. Kurdun bütün vücudu pislik olmuş ve gözleri görmez hale gelmiş. Kurt kendini temizlemeye dururken, dana hemen gidip koyunun yavrularını almış ve oradan uzaklaşarak koyunun yanına getirmiş. Koyun danaya yiyecekler vermiş, karnını doyurmuş, bir bağ da ot vermiş,\n\n-Götür bunu da evinde ye demiş. Dana evine gitmiş, koyun da yavruları ile birlikte ağılda mutlu ve mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Rüya ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben, nenemin beşiğini tıngır mangır sallar iken… Zamanın birinde bir köyde Abdullah dede ile Fatma nine adında iki ihtiyar yaşarmış. Bu iki ihtiyar yıllar önce birbirlerini severek evlenmişler. Gel zaman, git zaman bunlar bir evlat sahibi olmak istemişler. Ancak ne kadar isterseler istesinler bir çocukları olmamış. Hekimlere gitmişler , dualar okutmuşlar, açları doyurmuşlar, her çareye başvurmuşlar. Ama &nbsp;hiçbir sonuç alamamışlar. Umutlarını kesmişler ve artık kabullenmeye başlamışlar. Aradan yıllar geçmiş ve artık yaşlanmışlar . Bir gün Abdullah dede uykuya dalmış ,o sıra bir rüya görmüş rüyasında bir aksakallı dede gelmiş. Bu aksakallı dede Abdullah dedeye rüyasında seslenerek “ Allah senin yeryüzünde ki dileğini kabul etti. Yetmiş yaşında senin bir evladın olacak ama evladın yirmi yaşına gelince evlendiği akşam kara bir yılan tarafından öldürülecek “ demiş ve gözden kaybolmuş. Abdullah dede rüyadan korkuyla ter kan içerisinde uyanmış. Bunu gören eşi Fatma nine “ ne oldu bey kâbus mu gördün.” diye sorgulamaya başlamış. Rüyanın tesirinden çıkamayan Abdullah dede bir süre sessiz kalmış ve eşi Fatma nine tekrar “ hayır olsun bey kötü bir rüyamı gördün “ demiş. Abdullah dede eşine dönerek “ hanım ben bir rüya gördüm iyi mi kötü mü bilemem , rüyamda bir aksakallı dede gelerek bana Allah senin dileğini kabul etti diyerek yetmiş yaşımızda bir erkek evladı sahibi olacağımızı söyledi” diyerek Fatma ninenin merakını gidermiş oldu. Ancak rüyanın tamamını anlatmadı karısına. Rüyayı dinleyen Fatma nine gülerek” ne dersin sen bey , biz artık çok yaşlandık bu zamandan sonra olması güç bir rüyadan bahsediyorsun. Senin gördüğün ancak bir rüyada olacak şey “ diyerek tekrar uykuya devam etmişler. Yine ertesi akşam Abdullah dede tekrar aynı rüyayı üç kez üst üste görmüş ama bu -kez karısına bahsetmemiş. Aradan yıllar geçer bu iki ihtiyar yetmiş yaşına gelirler. Gün geçtikçe Fatma ninenin karnı büyümeye başlar. Bu garipliği fark eden Fatma nine kocasına bahsetmiş “ bey bende bir gariplik var. Karnım günden güne büyüyor “ demiş. Bunu duyan Abdullah dedenin aklına bir anda yıllar önce gördüğü rüyası gelmiş. Fatma nineye rüyasını hatırlatmış. Fatma nine kocasına gülerek” be adam bu yaştan sonra böyle bir şey olacağına aklın eriyor mu ? Olsa olsa benim ki bir hastalıktandır” demiş. Bunun üzerine Abdullah dede ve karısı Fatma nine bir hekime gitmeye karar vermişler. Ertesi günü kalkmış yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler , bir arpa boyu yol gitmişler. Varmışlar bir lokman hekime. Fatma nine hekime derdini anlatmış . Hekim bunun üzerine Fatma nineyi muayene etmiş ve çok şaşırmış. Fatma nineye dönerek “ Fatma nine bu bir mucize sen hasta değil hamilesin. Allah bu yaştan sonra sana bir evlat bahşetti” demiş. Bunu duyan Fatma nine kulaklarına inanamaz ve çok şaşırır. Dönüp kocasına “ bu iş nasıl olur .Bunda bir yanlışlık var “ der. Abdullah dede ise karısına gördüğü rüyayı hatırlatır. Bir çocuklarının olacağını öğrenen iki ihtiyar bunun üzerine sevinçle evlerine dönerek çocuklarının olacağı o günü beklemeye başlarlar. Aradan zaman geçer Fatma ninenin iyice karnı büyümüş ve doğumu yaklaşmış. Bir gün kapı çalmış. Fatma nine kapıyı açmış, kapıda aksakallı bir ihtiyar durmaktaymış. Fatma nine aksakallı ihtiyara “ buyurun efendi bir şey mi istedin “ demiş . Bunun üzerine aksakallı ihtiyar Fatma nineye” Karnındaki çocuğun sadakası için ,ahırda ki keçiyi bana verir misin “ demiş. Fatma nine hiç düşünmeden çocuğunu ağzına aldığı için , kocasından habersiz keçiyi ihtiyarın eline vermiş. Aradan birkaç gün sonra Fatma nine bir erkek çocuğu dünyaya getirmiş. Çocuk günden güne gelişip, güzelleşip ,büyümüş ve yakışıklı bir delikanlı olmuş. Fatma nine kocasına “ bey bizim yaşımız ilerledi baya , bir elimiz artık toprakta ,artık oğlanı evlendirsek mürüvvetini görsek “ demiş. Bunu duyan Abdullah -dedeyi bir korku salmış ve ihtiraz etmiş “ daha erken” demiş. Çünkü oğlunun evlendiği gece bir yılan tarafından öldürüleceğini bildiği için korkuyormuş. Bunu da Fatma nineye söyleyemediği için her seferinde ihtiraz ederek ertelemiş. Fakat Abdullah dede ne yaparsa yapsın Fatma nine kocasını dinlememiş . Oğlunu güzel bir kız bulmuş ve evlendirmiş. Üç gün üç gece düğün yapmış . Evlendikleri ilk gece Abdullah dede oğlunun öleceğinden çok korkmuş. Bunun üzerine Fatma nineye” oğlumu bana çağır ,bir göreyim “ demiş. Fatma nine “ bey ayıp olur çağıramam “ demiş . Abdullah dede karısına yine ısrar etmiş. Bunun üzerine Fatma nine oğlunu çağırmış. Oğlunu son bir kez daha görmüş ve yatağına gitmiş ve uykuya dalmış. Yine rüyasına aksakallı ihtiyar gelmiş ve Abdullah dedeye”&nbsp; Senden habersiz karının oğluna verdiği sadaka sebebiyle Allah senin oğlunun canını bağışladı . Yılanın canını aldı. Kalktığında oğlunun yastığının altına bak “ demiş ve kaybolmuş. Abdullah dede uyanır uyanmaz bir telaşla oğlunun odasına koşmuş. Biranda odaya girince oğlu ve gelini çok korkmuşlar. O sırada Fatma nine de gelmiş. Abdullah dedeye “ hayırdır bey sen ne yapıyorsun” demiş . Abdullah dede&nbsp; o ara hiç kimseyi duymamış ve yorganları ve yastıkları yerlere atmaya başlamış. Yastığı yere atar atmaz altında bir siyah yılanın öldüğünü görmüş. Dizlerinin üzerine yere çökerek ve ellerini açarak “ Allah hım&nbsp; çok şükür oğlumuzu bize bağışladın” demiş. Ev halkı Abdullah dedeyi ve yılanı o şekilde görünce çok şaşırmış ve neler olduğunu anlamamışlar. Fatma nine kocasına” bey bu nedir?” diye sormuş. Bunun üzerine Abdullah dede rüyasının gerisini anlatmış ve olup biteni söylemiş.&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "DEĞİRMENCİ İLE TİLKİ ",
        "text": "DEĞİRMENCİ İLE TİLKİ\n\nBir varımış, bir yoğumuş, bir değirmenci ile bir dilki varımış. Bu değirmencinin azzığını, her gün bir dilki gelir yerimiş. Değirmenci, her gün aç galırımış. Bu değirmenci diyor ki:\n\n-Bir gün, bunu bekliyem bakim, benim bu azzığımı yiyen kim?\n\nDeğirmenci bekliyor, bakıyor ki; bir dilki! Geliyor, azzığı yiyor! Değirmenci, bunu gedecâ zaman yakalıyor:\n\n-İs misin, cis misin? diyor değirmenci. Dilki:\n\n-İsim de cisim de, ben sana gardaşlık olmaya geldim, diyor.\n\n-Get şurdan -diyor- dağ dilkisinden gardaş olur mu? Ben, seni gardaş edip de ne edecâm? diyor.\n\n-Vallâ, ben sana gardaş olurum, senin çamaşırını yıkarım, sırtını yıkarım, dediğini getiririm. İşde, ne dersen onu yaparım, diyor.\n\nDeğirmenci:\n\n-Pekiyi, gel bakalım, diyor.\n\nBu dilkiyinen değirmenci, bir zaman beraber galıyorlar. Bir gün, bu dilki dü­şünüyor:\n\n-Eeee gardaş, sen bekâr, ben bekâr, nolacak bizim hâlimiz? diyor. Değirmen­ci:\n\n-Gardaş, sen bir dilkisin, ben bir değirmençi. Bize kim gız verici? diyor.\n\nDilki:\n\n-Ben, sana padişahın gizini bitirecâm, diyor.\n\n-Aman gardaş, padişahın gizini bize kim verir?&nbsp;diyor.\n\n-Sınamak bir şey değil ya. Ben bir dünür gedecâm, diyor.\n\nBu dilki, bir gün gediyor, varıyor padişahın gapısına. Padişahın gapısında da iki tene daş varımış. Biri \"dünür daşı\"yımış öteki de \"isdek daşı\"yımış. Dilki varı­yor, \"isdek daşı\"nın üsdüne oturuyor. Padişah diyor ki:\n\n-Çağırın bakiyim, şu dilki biyâyi*. İsdâ neyise, onu yerine getirin, diyor.\n\nUşaklar, bunun yanına varıyorlar:\n\n-Buyur dilkim diyorlar. Dilki:\n\n-Vallâ padişahım, biraz altınımız varıdı, onu ölçecâk da sizin şiniğinizi* isdiyom, diyor.\n\n-Verin, diyor padişah.\n\nŞiniği, bu dilkinin guyruğuna bağlıyorlar . Dilki, alıp geliyor. Biraz beriye gelişin, şiniğin arkasına bir tene altın yapışdırıyor, eletiyor geri teslim ediyor.\n\nSabahısı gün oluyor, gene varıyor padişahın yanına, \"isdek daşı\"nın üsdüne oturuyor. Çağırıyor padişah bunu yanına. Diyor ki:\n\n-Vallâ, dün vakdımız olmadı, yetişdiremedik. Biraz da gümüşümüz varıdı da, onu ölçecâk da, şiniğin için geldim, diyor.\n\nŞiniği gene götürüyor. Bu sefer de arkasına bir gümüş yapışdırıp getiriyor. Avrat gızına diyor ki:\n\n-Görüyon mu gizim, meğer bunnar nagadara zenginlenmiş. Bir gün altın ölçdüler, bir gün gümüş ölçdüler, diyor.\n\nDevliğisi gün oluyor, gene varıyor dilki, \"dünür daşı\"nın üsdüne oturuyor . Padişah diyor ki:\n\n-Çığırın dilkiyi.\n\nDilki geliyor :\n\n-Buyur dilki biya, emrini bekliyom, diyor padişah .\n\n-Padişahım, benim emrim; Allah’ın emriyinen, gizinizi gardaşım dârmençiye isdemeye geldim. Gardaşımdan ötürü düğürçüyüm, diyor. Padişah:\n\n-Dilki biya, bizim âdetimizde enişteyi görmiyeşin, gizi vermek. Getir gardaşını, bir görek de ondan sonra gizi verek, diyor.\n\nBu dilki, işdahlı işdahlı gediyor, dağirmençiye varıyor:\n\n-Yörü, yörü -diyor- senînen barabar gedecak. Ben işi yapdım, adamlar seni görecek, diyor.\n\nDeğirmençi:\n\n-Aman dilki gardaş, ben nasıl gedîm, ben bir değirmenciyim, üsdüm un, başım un, sırtım yamalık. Ben nasıl olup da padişahın huzuruna çıkacâm? diyor.\n\n-Yörü sen, ben ileride bir dilki düzeni gullanırım, seni oraya eletirim, diyor.\n\nBunnar ireliye varıyorlar. Bu dilki, şimdi adamı oraya otudduruyor, bunu yıkandırırkan yıkandınrkan, güzelce temizliyor. Adama:\n\n-Sen, burda otur, diyor.\n\nGendi de suya giriyor, yola yatıyor, oluyor her tarafı bir çamır! Varıyor, padi­şahın gapısına. Padişah:\n\n-Aman dilki, bu halin ne? diyor.\n\n-Vallaha padişahım, bir yağmır yağdı, bir yağmır yağdı, üç tene altımızda at, gözleri altın dolu halı hâbe, onnar hep sele getdi -diyor- ben, gardaşımı zor gurturdım. Buriye, bir gat çamaşır diyen geldim. Ev uzakda galdı, geriye de dönemedik,&nbsp;diyor. Padişah:\n\n-Açın bakiyim mağazayı, dıkın dilkiyi içine, diyor.\n\nMağazayı açıyorlar ki, darmençiye bir elbise çıkıyor ordan ki, daha darmençi ömründe diyal, öyle bir elbise görsün!\n\nDilki, elbiseleri alıp geliyor. Bunu gardaşma gevdiriyor, diyor ki:\n\n-Bak, sen bir darmençisin, sen görgüsüz olun. Orada, önüne çeşit çeşit yemek goyarlar. Onu yiyecâm, bunu yiyecâm diye görgüsüzlük yapma. Güzel, temiz te­miz ye. Ben, öte dolanırım, beri dolanırım, lâmbayı söndürürüm. Sen, tabağındaki yemeği ye, başga tabakdakını goy. Lâmba yandımı, \"doydum,\" diye geri çekil -di­yor- benim tembaham bu. Bir de apartumana bakıp da üsdünü çırpma. Sana gör­güsüz derler, bu da iki. Bir de, apartumanı dâniyep, elbiseni geri daneme. Sana üç tene tembahem var, bu üçünü dutacan,\" diyor.\n\n-Pekiyi.\n\nVarıyorlar, hoşbeşden sonra oturuyorlar. Padişahınan biraz oturdukdan sonra, bunnara yemek geliyor. Bu dilki, kalkıveriyor, öte dönüp, beri dönerken lâmbayı söndürüveriyor. Söndürüşün, darmençi gendi yemâni yemiyor, başga tabakdakı yemâ yiyor, sonra lâmba yanıyor. Buna, \"ye\" falan dedilerise de:\n\n-Yok -diyor- sağolun doydum, elinize sağlık, diyor.\n\nSabânan oluyor. Tabii, bu gızı galan vermişler. Oğlan, evi şöyle bir daniyor, elbisesini bir çırpıyor. Padişah diyor ki:\n\n-Çığırın şu dilkiyi, bu ne böyle, görgüsüz gimi, eve bakıp üstünü çırpıyor, diyor.\n\nDilki:\n\n-Aaah padişahım, onun bir elbisesi varidi ki, ne diyeyim size. Şimdi elbiseyi beğenmiyor padişahım, ben ne yapayım? diyor. Padişah:\n\n-O zaman, mağazaya gendini dikin, diyor.\n\nBu, mağazaya giriyor, ordan bir gat elbise daha geyiyor. Bunar, gelini alıp yola çıkıyorlar. Bu gelin, atlıların önündeyimiş, atıyınan geliyor. Dilki bunnara:\n\n-Vallâ gardaş, siz şöyle durun , biz evden ayrılalı epeyce oldu. Bizim eve dev mi yerleşdi, yoksa başga bir şeyler mi oldu bilmiyom. Ben önden gedîm de ev işini hallediyim, diyor.\n\nDilki, gopup geliyor eve. Yolda gördüğü sığırcıya diyor ki:\n\n-Size, bu sığır kimin diye sorarlarsa, 'Osman Çavış’ın&nbsp;deyin, diyor.\n\nGoyun sürüsü görünce:\n\n-Bunnar, Osman Çavış’ın den, diyor.\n\nMalcıları görünce:\n\n-Osman Çavış’ın den,&nbsp;diyor. İşde, ne görürse:\n\n-Osman Çavış’ın den, diyor.\n\nDilki geliyor. Geliyor kine, orda bir dev, goca bir apartımamn içine oturmuş,duruyor! (Ev gendilerin nerde...). Dilki, hımır hımır ediyor. Dev, şöyle bir dönüyor:\n\n-Ey insanoğlu -diyor- buraya guş ganadıyınan giremez, sen nasıl girdin? diyor. &nbsp;\n\n- Aaah nene, şo gelen asgerler, seni öldürmeye geliyor. Ben, dağdan beriye gopdum geldim, seni saklamaya geldim, öldürtmiyecâm diyor. Dev:\n\n-Aman gurban olayım, get öyliyeşin get, beni neriye saklarsan sakla, diyor.\n\n-Peki o zaman seni çordaki sapın içine saklıyam, diyor.\n\nDilki, devi eletiyor, sapın içine sokuyor. Ardından adamlar geliyor, gelini indi­riyorlar. Bakıyorlar ki; yem, yiyecek, eşya, padişahın evindekinden daha fazla! Bu adamın evi daha güzel!\n\n-Allah Allah, bunun padişahın evinden üstünlüğü var, eksikliği yok, diyorlar.\n\nBunnar, yiyor, içiyor, gedecekleri zaman dilki diyor ki:\n\n-Sizin gizinizin bir düşmanı var, onu da öldürün de, ondan sonra gedin, diyor.\n\n-Nerde?\n\n-Valla böyle böyle, bir dev, sapın içinde yatıyor!\n\nOruya bir gaz döküyorlar, bir de kirbit çalıyorlar, devi oracıkda yakıyorlar. Yakdıktan sonra, tabii bunnar (darmençiyinen garısı) mutlu oluyorlar. Galan, bunnarın bir çocukları oluyor. Bu dilki de daha yanlarındaymış. Bir gün dilki diyor ki:\n\n-Ben bunu, yalanman palanınan everdim. Ev sahibi etdim, çocuk sahibi etdim. Aceba, benim gıymetimi biliyor mu bu adam? Bir gün gedîm de, bir dilki düzeni gullanim bakîm ne yapacak?\" diyor.\n\nO gece, dilki yatmıyor, sancılanıyor, bağırıyor, çağırıyor. Adam diyor ki:\n\n-Vay ananı, avradım dilki, bugün bizi çenenden uyutmadın, diyor.\n\nDilki, sabaha garş gendini ölmüşlüğe vuruyor. Bu adamın gizi, sabanan, çay zamanı yanına varıyor:\n\n-Dilki amca, dilki amca, kalk, çay içecak, diyor.\n\nÖyle diyeşin bakıyor ki giz, dilkiden heç ses çıkmıyor! Giz, geri geliyor, diyor ki:\n\n-Baba, dilki amcam ölmüş, dilki amcamda heç ses yok, diyor.\n\n-Gızım, çok da gıymatlı dâal ya, ayândan dut, götür at da gel, diyor.\n\nGiz geliyor, varıp bunun ayândan dutuyor, sürüye sürüye dışarıya atıp geliyor. Çocuk daha yeman başına oturmadan dilki geri geliyor:\n\n-Ey insanoğlu, çiğ süt emmiş insanoğlu! Sen bir darmençiyidin, ben seni padişahın evine götiirdüm. Padişaha yalan söyledim; biz şöyliyek, biz böyliyek diye. Yalanınan palanınan everdim, çocuk sahabı etdim, yuva sahabı etdim. Emeğim, gözüne, dizine dursun. İşde, ben gediyom, diyor.\n\nDilki, çıkıp gediyor, dağa gediyor. Değirmençi de orada galip, mutlu oluyor. Yiyep içip muratlarına geçiyorlar.\n\n&nbsp;\n\n*biyâ: bey, ağa.\n\n*şinik: bir çeşit tahıl ölçeği.&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Yedi Erkek Kardeş",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Kadının birinin yedi oğlu varmış. Hiç kızı yokmuş. Oğulları demiş ki: Ana bize bir bacı doğur diye her gün ısrar edip dururlarmış. Annesi de bu ısrarlar sonucunda sinirlenip nerden size bir bacı doğurayım cehennem olup gidin başımdan çocuklar da el ele verip alıp başlarına giderler. Az giderler uz giderler dere tepe düz giderler sonunda bir dağ başında küçük kulübe bulup oraya yerleşirler ve yaşamaya başlarlar. Sırayla yemek yapmaya başlarlar. Gel zaman git zaman anneleri bir bacı doğurmuş. Bacıları büyümüş. Kız da annesine: Anne benim niye erkek gardaşım yok der dururmuş annesi de senin kardeşin yok der. Kız bir gün çeşmeye gider. Çeşme başında bir kadın: Senin yedi kardeşin vardı. Annen kovaladı gittiler. Bunu duyan kız alıp başını üç gün üç gece gider. Bir dağ başında bir eve girer bu evde yedi kaşık görünce bunlar kesin benim kardeşimdir deyip evi barkı temizleyip aşlarını yapmış. O gün sıra küçük kardeşin sırası imiş. Küçük kardeş evi o halde görünce korkmuş dışarı çıkmış kapının önünde oturmaya başlamış. Akşam olup diğer kardeşler eve gelince durumu sorar diğer kardeşi anlatır. Kardeşleri içeri girip kızı görünce: Sen in misin cin misin? Kız da: Ben ne inim ne cinim insanoğlu insanım der. Bunun üzere yedi erkek kardeş neden geldin diye sorar kız da olanı biteni anlatır. Bunların hepsi sarılır kucaklaşır. Kardeşleri ona inciler mercanlar hediye vermeye başlar. Neyse bunlar her gün ki hayatlarına devam etmeye başlar. Erkek kardeşleri kıza: Pisik gelir bacada mercan düzerken pisiğe piss deme gelir ateşe işer. Ateş bulamaz olursun. Kız tamam der. Bacadayken pisik gelir piss der ateş söner kız o tarafa&nbsp; gider&nbsp; bu tarafa gider ateş bulamaz olur. Az gider uz gider dev karıları yedi kazanda bulgur pişirirlermiş. Ateş ister ateş vermezler. En sonunda biri verir kız eve gelir ateş yakar çorba pişirmeye başlar. Devler kapının önüne gelir kız kapıyı kitler açmaz devler aç seni yiyeceğiz der kız : Açmam der . Devlerde o zaman parmağın ver emip gideceğiz kız kapı deliğinden parmağını uzatır dev emer kızın parmağı ipince kalır. Çorbayı karıştırırken parmağı düşer akşam kardeşleri gelir küçük kardeşin tabağına parmağı düşer ve kız durumu anlatır kardeşleri çok sinirlenir kılıçlarını kuşanıp yedi devi öldürüp dev karılarını eve getirip sırasıyla kız kardeşlerine hizmet etmesi için sıraya koyar. Bir gün bir dev karısından süt ister dev karısı sütün içine yılan yavruları koyar kız sütü içer ve boğazını yara yara bir şeyin gittiğini söyler. Dev karısı süt getirdim der. Gün gittikçe kızın karnı şişmeye başlar dev karıları iftira atar kıza ve kardeşleri bunu görüp çok sinirlenir kız kardeşlerini alıp az gider uz gider kız kardeşleri çok yorulduğunu söyler ve biraz dinleneyim derken uykuya dalar kardeşleri onu bırakıp gider. Kız uyanıp ağlamaya başlar midesi bulanır ve kusmaya başlar kustukça yılan yavrularının başı ortaya çıkar onları alıp torbaya koyar ve kardeşlerinin yanına gider. Kardeşlerine durumu anlatır kardeşleri yedi dev karısını alıp kesip öldürürler ve kız kardeşlerini yanına alıp mutlu mesut yaşamaya devam ederler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "Avcı Ali",
        "text": "AVCI ALİ\n\nBir varımış, bir yoğmuş. Bir Avcı Ali varımış. Bunnar yedi tene avcıyımış. Gelmişler, Avcı Ali’ye demişler ki:\n\n-Yârin ava gedek Avcı Ali, demişler, bunun odasına toplanmışlar. Avcı Ali:\n\n-Olur, gedek, demiş.\n\nYârin olunca ava getmişler, herbiri bir goyuğa dağılmışlar. Avcı Ali de getmiş bir semte. Orada da iki tene yılan sevişinmiş. Yılanın birisi gözel, beyaz yılanımış biri de çirkin yılanımış. Bu, Avcı Ali’nin zoruna getmiş; \"şu çirkin yılanı vurîm, demiş. Avcı Ali, tüfâni sıkmışımış, gözel yılana dâmiş. Yılanlar, birbirlerini goyuruvermişler, akıp getmişler. Avcı Ali’nin, bu zoruna getmiş. Ağşara olunca da toplanmış gelmişler. Gene, Avcı Ali’nin başına gelmişler, bakmışlar ki, Avcı Ali efkerli:\n\n-Yâ Avcı Ali, senin başında ne var?\n\n-Siz ne vurdunuz, ne etdiniz?\n\nKimisi:\n\n-Ben keklik vurdum.\n\nKimisi:\n\n-Turaç vurdum.\n\n-Davşan vurdum.\n\n-Baba, sen niye seslenmiyon, sen de söylesâne, demişler Avcı Ali’ye. Avcı Ali:\n\n-Aaah alı, benim başımdaki acıyı heç sorman.\n\n-Baba, niyoldu?\n\n-Gettiğim yerde, iki yılan sevişiyordu. Biri çirkinidi yılanın, biri güzelidi. Çirkin yılanı vurîm diyen tivfâmı sıkdımıdı, gözel yılana dâdi, bunnar akdılar getdiler.\n\nBu yılan da yılan padişahının gızıyımış, gözel yılan. Yılan, babasının yanına\nvarınca:\n\n-Gızım, sana noldu? diyor babası.\n\n-Beni, baba, Avcı Ali vurdu.\n\nŞahmaran yılanları da padişahın candarmasıyımış:\n\n-Gedin de Avcı Ali’yi sokun gelin, demiş, Yılanların padişahı, şahmaran yı­lanlarına.\n\nŞahmaran yılanları gelmiş, Avcı Ali’nin ayakkabılarının içine girmiş. Ayak­kabıları da eşiklikdeyimiş. Oradan Avcı Ali’nin laflarını da dinemişler. Avcı Ali de o sırada:\n\n-Çirkin yılana sıkdımıdı, gözel yılanı vurdum, bunu can sıkısı ediyorum, diyorumuş, Avcı Ali arkadaşlarına. Şahmaran yılanları da bunu dinemişler:\n\n-Eee... Avcı Ali’nin suçu yoğumuş, biz bunu ne diyen sokak da öldürek? de­mişler, geri dönmüşler. Padişahın yanına varmışlar:\n\n-Senin gızındaymış gabahat, Avcı Ali’de yoğumuş.\n\n-Nasıl?\n\n-Eeee, gızın sevişirimiş senin, işde bir çirkin yılanman barabanmış. Avcı Ali; \"ona sıkdımıdı, gözel yılana dâdi,\" diyen laf veriyor. Biz de, bunu dînedik, o yüz den geri geldik, Avcı Ali’yi sokmadık,\" demişler.\n\n-Gedin de Avcı Ali’yi çağırın, demiş padişah. Bunnar, varmışlar Avcı Ali’nin yanına:\n\n-Seni yılan padişahı isdiyor, demiş şahmaran yılanları.\n\n-Birisi önüne düşmüş Avcı Ali’nin, birisi de arkasına düşmüş:\n\n-Gorkma ha, sağda solda ejderhalar ağzını eğdirirler, amma sakın onnardan gorkma -demiş şahmaran yılanları- Biz, padişahın yanma seni eletirik; 'Dile dilâni avcı,' derler, sen de de ki; 'Tükürüğünü dilerim padişahım' de, diye öğretmişler Avcı Ali’yi.\n\nAvcı Ali, padişahın yanma gelince, padişah:\n\n-Dile, dilâni,\" demiş.\n\n-Tükrüğünü dilerim -üç kere demiş-, tükrüğünü dilerim, tükrüğünü dilerim.\n\nŞahmaran yılanları önceden demişlerimiş ki:\n\n-Padişah, sana; 'aç ağzını' der, ağzına tükürür. Bütün mahlukların, bütün guşların, sen dilinden bilirsin o zaman. Bunu da kimseye deme Avcı Ali, dersen ölür­sün,\" diye öğretmişlermiş, Şahmaran yılanları.\n\nBunnar, padişahın yanına gelmişler:\n\n-Dile dilâni Avcı Ali, demiş yılan padişahı.\n\n-Tükrüğünü dilerim, tükrüğünü dilerim, demiş üç kere.\n\n-Aç ağzını, demiş yılan padişahı, Avcı Ali’nin ağzına tükürmüş:\n\n-Haydi, götürün genegeri Avcı Ali’yi evine, demiş şahmaran yılanlarına.\n\nŞahmaran yılanları, genegeri, biri önüne düşmüş, biri arkasına düşmüş, evine götürmüşlür Avcı Ali’yi.\n\nArtık Avcı Ali, her dilden annarımış, guşların dilinden, malın dilinden, köpeğin dilinden, herşeyden annarımış, bütün mahlukların dillerinden annarımış.\n\nBir gün, Avcı Ali dağda gezeriken, bir çobanın yanma gelir. Çobanın goyunu\nguzlamış, eşli goyunu varımış. İki kötü goyun guzlamış, guzunun biri erkâmiş, biri dişiyimiş. Dişi guzu derimiş kine:\n\n-Bin tene goyuna ana olacâm.\n\nErkek guzu da derimiş kine:\n\n-Ben, bin tene goyunun babası olacâm, derimiş.\n\nAvcı Ali, bunu duyar, çobana der kine:\n\n-Çoban, bana bu goyunundan bir damızlık ver.\n\n-Get içine, biyan, biyandiğini al.\n\n-Yok, şu guzluyak goyunun guzusuyunan barabar verirsen, bana yeter, demiş.\n\n-Yaaa baba, o kötü işde, onu alma da iyesini al.\n\n-Yok baba, sen niyedicîn, bunu bana ver.\n\nÇünkü duydu , o lafı duydu, birisi babası olacak, birisi de anası olacak, bin tene goyunun. Avcı Ali, onu alır, gederler. Çobana der kine:\n\n-Çoban, bu gün goyunu terge, eve varak, evde yatak.\n\n-Yok, benim goyunumu gurt yer, tergiyemem geri.\n\n-Terge çoban, gurt yemez.\n\n-O sırada, canavar garşıdan ulur, der kine:\n\n-Avcı Ali eve geder, ben bugün varır, goyununu orada yerim, der.\n\nKöpek de oradan çağırır, der kine:\n\nAvcı Ali, eve vardımıyıdı, ağam bir goyun keser, goyunun da döşünü, Avcı\nAli bana atar. Ben, o goyunun döşünü yerim, sizi getirmem bu goyuna. Size goyunu yedirmem, der.\n\nAvcı Ali, bunu da dîniyor. Sonra, çobanı alır, eve varırlar. O köpek, sabaha gadara goyunu güder. Avcı Ali, bir goyun keser, döşünü yemeden köpeğin Önüne\natarlar. Köpek döşünü yer, goyunun yanma varır. Sabaha gadar, goyunların gıyında dolanır, canavarı getirip, goyunları ona yedirtmez.\n\nAvcı Ali’nin goyunu törer, bin tene olur. Erkek guzu goç olur. Avcı Ali’nin dağda, yaylada bir evi varımış. Güz gelir, Avcı Ali’nin göçüm zamanı, goyunu bağlamış. Evin bir tarafına erkek goyunu bağlamış, bir tarafına da goçu. Dişi goyunlarınan sürü de evin bir tarafında yayılımmış. İki tene serçe gelir, evin dirâne gonar:\n\n-Ortalık, dağlar, yaylalar soğudu, yârin şehere gedek, derler.\n\nAvcı Ali, buna gülüverir. Bu guşların, böyle dediğine güler Avcı Ali. Avcı Ali’nin hanımı der kine:\n\n-Avcı Ali, sen niye güldün?\n\n-Yok, ben bişeye gülmedim, der, inkar eder.\n\n-Avcı Ali güldün, söyle.\n\n-Yok hatın, bişeye gülmedim ben.\n\n-De Avcı Ali, bunu diyeceksin bana, der.\n\nAdam demez. Çok üsdüne varıp üzberleyince, Avcı Ali:\n\n-Ben, bunu habar verirsem hatın, ben ölürüm. Benim kefinniğimi hazırla. Ga­zana da suyumu goy, ataş da ılısın, ondan sonra söylevim, der.\n\nAvcı Ali’nin hanımı bezini getiddirir, suyu da ataşa godurur, her şeyi hazırlar. Avcı Ali:\n\n-Şu goyunları da goça çağırîm de.\n\n-Gel galan gel, ne duruyon?\"\n\nO sırada goç der kine:\n\n-Ben, Avcı Ali gimi akılsız dâlim kine, avrat lafı dutam, der, goyunnara. Goyunnar gene çağırınca:\n\n-Yok, gerekseniz siz gelin, der.\n\nAvcı Ali, bu gonuşmaları dîner. Hanımına:\n\n-Gel hele gel -der, çağırır hanımı- bana gereğin yok. Üçden dokuza boşsun, çek babiyen evine get, der.\n\nAvcı Ali, hanımını bırakır. Bunnar, böyle muratlarını almışlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Köylü Masalı",
        "text": "Vakti zamanında bir karı, bir koca varmış. Bu kocası kış günü sığırı dağa çıkarmış. Kar alacasında sığır güderken bir yılan yavrusu görmüş. Bu yılan yavrusu kışın karın yüzünde kalmış ve feryada başlamış.\n\nBu köylü de yılanın feryadını duyunca dayanamayıp yılanı almış, evine götürmüş ve pamuk kafes içinde altı ay beslemiş yaza kadar. Yazın yılanı almış olduğu yerden, azat etmeye götürmüş. Yılana orada Cenabıhakk’ın lütfundan dil gelmiş. Yılan demiş ki:\n\n—Ey beniâdem! Sen beni kışın gününde aldın, bir can sahibi ettin ve iki misli daha büyüdüm. Beni de süt ile besledin. Şimdi anladım, kılıma hata getirmeden beni azat edeceksin. Ben buradan şimdi bir feryat ederim,&nbsp;bizim şahımız var, o benim sesimi duyunca gelir ve bütün dağlar taşlar onun sesiyle inler. Sen de hiç korkma. Sana der ki:\n\n— Oğlum, dile benden dileyeceğini.\n\nO köylü de:\n\n— Sağlığını dilerim, demiş.\n\n— Benim sağlığımdan sana fayda yok. Dileğini dile.\n\n— Senden cümle mahlukun dilini dilerim.\n\n— Öyle ise aç ağzını,&nbsp;demiş yılanların şahı. Üç defa ağzına tükürmüş.&nbsp;Ama kimseye demeyeceksin. Eğer dersen o dakikada ölürsün.\n\nKöylü o saatte cümle mahlukun diline nail olmuş. Köylü evine gelmiş, evde bulunan ailesi*&nbsp;ile kaynatasına misafirliğe gitmiş akşam. Kendinin iki tane atı varmış; birisi aygır, birisi kısrak. Aygıra kendi binmiş, kısrağa da ailesi binmiş ve kısrak ufak bir yokuş yukarı giderken kişnemiş. Hemen aygır da kişnemiş. Köylü o sırada uzun senelerden beri hamile kalmayan kısrağın ve ailesinin hamile kaldığını, cümle mahlukatın dili malum ya, anlamış.\n\nAilesini hemen indirmiş, öbür ata bindirmiş ve kendi de ailesinin bindiği ata binmiş. Yani maksadı kısrağın yükünü üçe indirmekmiş. Böyle kaynatasına o gece misafir olmuşlar ve sabahleyin köylerine gelmişler. Hayvanların kimisi açmış ve kuzuların, buzağıların çığrışmaları malum olduğu için&nbsp;bu adam analarına bunların hepsini salıvermiş. Ailesi de:\n\n—Vay, ben onları sağacaktım, demiş.\n\nBunun üzerine ailesi kocasına darılmış.\n\n—Sen yirmi dört saattir kendini değiştirdin. Beni filan yokuşta atımdan da indirdin. Maksadın nedir? Sen benim kocam isen, ben de senin ailen isem&nbsp;bu değişmenin sebebi nedir bana söyle. Eğer söylemezsen ben de sende durmam, demiş.\n\nKocası da:\n\n—Senin zorun ne, demiş.\n\nAilesi:\n\n—Benim sağacağım inekleri ve sağacağım koyunları neden kuzularına emzirirsin?\n\nBunun üzerine bozuşmuşlar. Ailesi:\n\n—Ya bana bunu söylersin ya sende durmam, cevabını vermiş.\n\nKocası da:\n\n—Karı, ben sana bunu söylersem, ben ölürüm. Yani, benim ölümüme mi razısın, yoksa ölmeme mi?\n\nAilesi de inanmayarak “Ölümüne razıyım.” demiş.\n\n—Öyle ise benim mezarımı kazdır ve haciratamı**&nbsp;&nbsp;et.\n\nKadın da mezara derhâl dört kişi yollamış dört kazma ile ve kollarını sıvamış, kocasının haciratını etmeye başlamış. Bu sırada kendinden geçen köylü de düşünmeye başlamış camın önünde. Fesini de sol tarafına koymuş. Bu adamın altmış tavuğu varmış. Bir de horozu varmış. Bu horoz, kanadını açarak tavukları “cık cık” hâlinde bir yere cem etmiş. Evin önünde bulunan bahçe kazığının üzerine horoz uçup konmuş ve orada hiddetli, yüksek sesle ötmüş. Camdan bakan köylü de horozun kendine ne dediğini anlamış. Cümle mahlukatın dili malum ya. Yani horoz demiş ki:\n\n—Bak ben altmış paralık horozum ve altmış tavuğa kumanda ediyorum. Sen evde altmış paralık karına kumanda edemiyorsun da şimdi ölümün için mezarını kazdırıyorsun değil mi, demiş ötmüş.\n\nHemen bu adam, hamile ailesine tahammülü kalmayarak, o dakikada boşamış.&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n* aile: Eş.\n\n**hacirat: ? (İlgili yayında anlam verilmemiş. Derleme Sözlüğü ve benzer kaynaklarda da yok. Metinde “hācirat” biçiminde geçiyor. Bağlamına göre “harcırah” olabilir.) &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Mehmet Ağa",
        "text": "Evvel zamanda biri varmış, biri yokmuş. Zengin bir ağa varmış. Gayet zenginmiş. Beş altı bin davarı, elli celep[1] beygiri, yetmiş ve seksen mandası ve sığırı varmış. Bir ailesi,[2] iki de oğlan çocuğu varmış. Bir gece rüyasında iki ak sarıklı adam gelmiş:\n\n—Mehmet Bey, sana bir bela gelecek. Gençlikte mi gelsin, kocalıkta mı gelsin, diye sormuşlar.\n\n—Yarın gece cevap veririm, demiş.\n\nO gece unutmuş, arasından iki gece sonra ailesine danışmış. Ailesi de:\n\n—Her ne bela gelirse gençlikte gelsin, diye cevap vermiş.\n\nO gece bunun hiçbir şeysi kalmamış. Hepsi kırılmış, gebermiş. Son zamanlarda çocuklarını ve kendisini idare edemeyecek hâle gelmiş. Ailesi bir gün:\n\n—Bu çocukları ilet, caminin önüne bırak. Bir çocuğu olmayan alır, demiş.\n\nBirisini kucağına ve birisini hayvanın terkisine vermiş. Köylerinin yakın mevkisinde bir ırmak olduğu münasebetle, o ırmaktan geçerken göle düşmüş. Öteki çocukla birlikte çayın öte geçesine[3] geçmiş. O çocuğu kurtarayım derken öbürünü de kurt kapmış. Köye dönmüş.\n\nAilesi sormuş, cevap vermiş:\n\n—Hasan suya düştü. Mehmet’i de kurt kaptı, demiş.\n\nSuya düşeni balıkçılar almış. Kurt kapanı da avcı yukarıda [kurdu] vurmuş almış. Bu çocukların ikisi de bir köye gelmişler.\n\nBiz gelelim ailesi ile Mehmet Ağa’ya.\n\nBunlar koyun sığırını almışlar gütmeye. Güdüp dururken karşıdan bir kervan aşmış. Bu karı gayet güzelmiş. Kervancı buna yanmış.[4] Mehmet Ağa’nın yanına gelmiş:\n\n—Bizim eynimiz[5] başımız kirlendi. Şu karı mı yoksa kız mı, neyse çamaşırları yıkayıversin. Beş on kuruş para veririz, demiş.\n\nSonra yıkmışlar kervanı, kazanı koymuşlar ocağa. Kervancı ışıklık[6] bulamamış hizmetkârlardan ve kocasından.\n\nHizmetkârları odun toplamaya, kocasını da “Benim şu tepenin arkasındaki köyde çantam kalmış.” diyerek eline iki lira para ve bir kat elbise vermiş. [,göndermiş.]\n\nMehmet Ağa çantaya gider girmez kazanı kepçeyi yıkıp karıyı yaka paça kervana atmışlar. Mehmet Ağa bakmış ki ne kervan var ne sığır var. Orada kalan körü kötürümü toplayıp gelmiş. “Ey köylüler! Benim karı gitti. Herkes malına, sığırına sahip olsun.” deyip dolamayı[7] atmış.\n\nEskiden muinli muinsiz[8] asker toplarlarmış. Bir gün jandarma gelmiş. Muhtara söylemiş ki “Asker kim münasipse katıver.” Muhtar da Mehmet Ağa’yı çağırıp, eline de bir lira para verip jandarmaya katıvermiş. Bağdat’a gelmiş. Bağdat’ta bir kumandan olmuş. İki yaver tutmuş. Orada kumandanlık da durakoysun, biz gelelim çocuklara.\n\nGünlerden bir gün, o köyün çocukları dövüş yapmışlar. O çocuklar da “Ananız babanız olsaydı rahat dururdunuz.” demişler bunlara. Oradan çocuklar, o balıkçının ailesine, öbürü de avcının ailesine “Babamız nerede?” diye sormuşlar. Kadın cevap vermiş:\n\n—Ava gitti.\n\nDiğeri de cevap vermiş:\n\n—Balık tutmaya gitti.\n\nÇocuklar:\n\n—Siz bizim anamız değilsiniz, deyip köyden çıkmışlar.\n\nKöyün yakın mevkisinde üç yol ayrıcı[9] varmış. Orada birleşmişler. Bunların kalpleri mühürlenmiş. Birbirlerine “Sen neredensin?” diye soramamışlar hiç.\n\nGünlerden bir gün Bağdat’a gelmişler. Orada gezerken babalarının yaveri görmüş:\n\n—Ne geziyorsunuz burada, diye sormuş.\n\nÇocuklar cevap vermiş:\n\n—Ekmek parası kazanmak için buraya geldik. Şimdi ise bir iş başı tutamadık, demişler.\n\n—Sizi asker yazsam eder misiniz, diye sormuş.\n\nÇocuklar:\n\n—Ederiz, demişler.\n\nBunları kumandanın yanına götürmüşler. Birer at, cephane, tüfek, elbise… Hepsini vermişler.\n\nBunlar orada askerlik etmekte olsun, biz gelelim kervancı ile Mehmet Ağa’nın karısına.\n\nBir gün onlar da şehrin yakınında bir çayıra kervanı yıkmışlar. Kervancı şehre gelmiş. Dayısı-yaver, kunduracı dükkânında görmüş ve “Gel kahve içelim.” diye çağırmış. Kahveyi içtikten sonra kervancı gitmek istemiş. Dayısı “Yollamam. Eve gidelim.” diye söylemiş. “Gitmem. Benim kervanım, ailem filan çayırda. Durmam.” demiş. “Ben oraya iki asker yollarım. Onlar namuslu, iyi çocuklardır. Hayvanlarını ve aileni iyi hıfzederler.” diye cevap vermiş. Askerleri çığırıp:[10]\n\n—Silahınızı, cephanenizi, atınızı alın. Filan çayırda kervan var. Oraya gidin, orada çadır var. O çadırın içinde bir kadın var. Sabaha kadar nöbet bekleyin.\n\nÇocuklar oraya varıp nöbet beklemekte olsun, bunların kalplerindeki mühür silinmiş. &nbsp;\n\n&nbsp;—Arkadaş, bunca zamandır biz seninle bu kadar arkadaşlık yaptık. Birbirimize “Sen neredensin ve ben neredenim?” diye sormadık, diye Hasan sormuş.\n\nMehmet de cevap vermiş:\n\n—Ben filan köydenim.\n\n—Ben de oralıyım, diye konuşurken kadın uşaklarını bilmiş.\n\n— Oğlum, siz benim oğlumsunuz, diye içerden bağırmış.\n\nDışarıdan çocuklar:\n\n—Edepsizlik etme! Biz senin nereden oğlunuzuz, diye sormuşlar.\n\n—İmkânı yok! Siz benim olumsunuz, demiş.\n\nO vakit çocuklar:\n\n—Bizim neremizde ne nişanımız varsa ispat et. Biz senin anamız olduğunu bilelim, demişler.\n\nKadın cevap vermiş:\n\n—Mehmet’in can evinde ben vardır. Hüseyin’in boynunda çıtlak[11] yanığı vardır.\n\nUşaklar birbirlerini muayene etmişler. Kadının dediği gibi nişanlar çıkmış. O vakit çadırı açıp analarının birisi sağ yanına, birisi sol yanına yatmışlar.\n\nSabah olmuş. Hizmetkârın birisi çadırın önüne gelmiş. Bakmış ki askerlerin birisi kadının sağında, birisi solunda yatıyorlar. O vakit bir hayvana binip kervancıya haber vermiş. Kervancı ve yaver, beş on süvariyle birlikte çadırı basmışlar. Bakmışlar ki hizmetkârın dediği gibi birisi sağında, birisi solunda yatıyorlar.\n\nYaver:\n\n—Edepsiz çocuklar! Ben sizi böyle etsin mi diye gönderdim, diye çağırmış.\n\nO vakit çocuklar kalkmışlar, bakmışlar ki kervancı, yaver, askerler çadırı basmışlar. O vakit analarını çadırdan çıkarıp, bir hayvana bindirip, kendileri de hayvanlarına binip, birisi sağında ve birisi solunda, babaları kumandanın yanına gelmişler.\n\nKumandan kervancıya sorduğu zaman “Bu benim ailem.” diye ifade vermiş. Sonra kadını çağırıp sormuş, kadın da ifade vermiş:\n\n—Biz gayet zengindik. Benim bir ailem, iki oğlan çocuğum vardı. Günlerden bir gün, ailemin rüyasında iki ak sarıklı adam geliyor. “Mehmet Bey! Sana bir bela gelecek.” diye soruyorlar. O zaman bana danışmak için cevap vermiyor. Yarinkisi[12] gece cevap veriyor. “Her ne bela gelirse gençlikte gelsin.” diye söylüyor. O gece hiçbir şeyimiz ve bu çocukları da besleyip büyütmeye iktidarımız kalmadı. Ben bunların birini ailemin kucağına, birini terkisine verip caminin önüne yollarken biri suya düşüyor, birini de kurt kapıyor; ailem oradan dönüp geliyor. Son zamanlarda fakir olduğumuz için köyün sığırını gütmeye başladık. Sığırın yanında dururken bu kervancı gelip beni çamaşır yıkatmak için yanında alıkoydu. Sonra kocamı da çağırıp “Benim şu köyde çantam kalmış.” diyerek yolladı. O gider gitmez beni tutup kervanın sırtına attılar. O zamandan beri beni bu kervancı kötületmek istedi. Allah’a dua ettim, şöyle kendi bir kılıma dokundurmadım. Şimdi buraya geldim. Bu çocuklar da benim evladımdır.\n\nSonra çocukların nişanlarını söylemiş. O vakit kumandan, tekrar kervancıya sormuş. “Doğru söyle bu senin karın mı?” diye sorduğu zaman gene tekrar etmiş. “Benim şu zamandan beri karım.” deyince kumandan gazaba gelmiş “Doğru söyle!” diye tekrarladığı zaman gene tekrar etmiş eski sözünü. O zaman kumandan kervancının verdiği iki lirayı ve eline verdiği mektubu çıkarıp “Bunları bana sen vermedin mi?” diye sorduğu zaman kervancı şaşırmış ve o vakit sormuş:\n\n—Kırk katıra mı razısın, kırk satıra mı?\n\nO da:\n\n—Kırk katıra razıyım, demiş.\n\nKırk katırın yelesine, kuyruğuna bağlayıp parça parça ettirmiş.\n\nOndan sonra ailesi, çocukları, kendisi birlikte yaşamakta olsunlar. Allah onları erdirmiş, biz de erelim muradımıza.&nbsp;&nbsp; &nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n[1] celep: Türkçe Sözlük’teki anlamı buraya uymamaktadır (Koyun, keçi, sığır vb. kesilecek hayvan ticareti yapan kimse.) Derleme Sözlüğü’nde Kastamonu’dan derlenmiş “Atlara döl veren eşek aygırı.” gibi bir anlam ve başka yörelerden derlenmiş “Uzun boylu hayvan.” anlamı bulunmaktadır. &nbsp;\n\n[2] aile: eş.\n\n[3] geçe: karşılıklı iki yandan her biri, yaka.\n\n[4] yanmak: âşık olmak, vurulmak.\n\n[5] eyin: üst baş, giyecek; beden, vücut, eğin.\n\n[6] ışıklık: İlgili metinde anlam verilmemiş. Derleme Sözlüğü’nde ve başka kaynaklarda “pencere; lamba” anlamları veriliyor.\n\n[7] dolama: İlgili metinde anlam verilmemiş. Derleme Sözlüğü’nde Kastamonu’dan derlenmiş “Çoban değneği.” anlamı var.\n\n[8] muinli/muinsiz: Askere alındığında geride bakacak kimsesi olan/olmayan.\n\n[9] ayrıç: iki yolun ayrıldığı yer, kavşak.\n\n[10] çığırmak: çağırmak, seslenmek.\n\n[11] çıtlak: kıvılcım.\n\n[12] yarinkisi: bir sonraki gün, yarınki.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Neydim Ne Oldum Ne Olacağım",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş\n\nAllah’ın kulu çokmuş\n\nEvvel zaman içinde\n\nKalbur saman içinde\n\nDeve tellal iken\n\nPire möhsür* iken\n\nAnam eşikte iken\n\nBabam beşikte iken\n\nBir padişah varmış. Bunun son zamanda bir kız çocuğu olmuş. Fakat çocuk her yerinden çıban çıkarmaya başlamış. Ne ettilerse bir türlü iyi edememişler. Çocuğun ölümünü istemişler, o da ölmemiş. En sonra bunu bir dağa bırakmışlar. Padişah, kızını bir gün birkaç hizmetçiyle birlikte “Gezdirmeye götürüyoruz.” diyerek sokağa çıkarmış. Hiç gezdirmeden çocuğu uzak bir dağın eteğine götürmüşler.\n\nAkşama doğru hizmetçilerle kızın babası, çocuğa gözükmeden kaybolmuşlar. Çocuk yalnız kaldığını görünce ağlamaya başlamış. Babasını ve hizmetçileri aramış bulamamış. Uykusu gelmiş. Bir ağacın dibine yatmış uyumuş. Sabahleyin olmuş, uyanmış. Dağın içinde bir uğultu, bir gürültü duymuş. Bir de bakmış ki birçok koca koca yaban hayvanı… Çok korkmuş. Bir ağacın doruğuna çıkmış, orada pisikmiş*&nbsp;kalmış.\n\nBir gün de ağacın doruğunda vakit geçirdikten sonra kuduz bir kurt gelmiş. Çocuğun bulunduğu ağacın yanındaki gölün içine girerek yunmuş*, yunmuş, kurdun hastalığı geçmiş. Yeniden tüy çıkarmış. Cip cıbır* hasta kurt, tülenerek*&nbsp;çıkmış gitmiş. Kurt gidince çocuk hemen ağaçtan inmiş. Soyunmuş dökünmüş, gölün içine girmiş; yunmaya başlamış. Yundukça çocuğun da hastalığı geçmiş. Bu da iyileşerek sudan çıkmış, fakat yine gidecek bir yer yokmuş. Gölün kenarında dolaşıp dururken üzeri yassıca, iyi bir ağaç bulmuş.\n\nBu sırada iki üç Kürt avcı da aralarında av avlamayla uğraşırken dalgın dalgın suyun kenarına kadar gelmişler. Yorgun avcılar gölden su içmek için göle eğilmişler. Bir de bakmışlar ki suyun içinde bir kız çocuğu görünüyor. Nihayet bu çocuğu aramaya başlamışlar. Avı filan bırakmışlar. Araya araya çocuğu ağacın doruğunda bulmuşlar, ağaçtan indirmişler.\n\n— İn misin, cin misin sen kimsin, demişler.\n\nÇocuk da:\n\n— Ne inim ne cinim. Sizin gibi ben de âdemoğluyum, demiş.\n\nAvcılar, çocuğu aldıkları gibi avcıbaşına kadar götürmüşler. Avcıbaşının bu çocuk hoşuna gitmiş. Avcıbaşı, o günkü avların hepsini avcılara bağışlamış, yalnız çocuğu alıp obasına götürmüş. Çocuğu beslemiş, büyütmüş, nihayet oğluna almış. Bu kızın, Kürt’ün oğlundan üç çocuğu olmuş. Birisinin adını “Neydim”, birisinin adını “Ne Oldum”, birisinin adını da “Ne Olacağım” koymuş.\n\nAradan seneler geçmiş, çocuklar biraz büyümüşler. Olacak olur ya, bir gün padişah kızını küçükken bıraktığı dağa ava çıkmış. Kızının hatırasını ana ana, ağlayarak av etmeye başlamış. Akşama kadar av etmişler ve çocuğu da aramışlar. Çocuk kaç senedir orada durur mu? Ne ses varmış ne de seda varmış. Padişahın canı sıkılmış. O akşam orada kalmak istemiş. Yanındakilerden birisi buraları iyi biliyormuş.\n\nPadişaha:\n\n— Şurada yakında bir Kürt göçebesi var. Bu göçebenin iyi bir de beyi vardır. Oraya gidersek iyi olur. Bey çok hoştur. Görünce herhâlde sizin de hoşunuza gider. Onun davar sürüleriyle eğlenirsiniz, demiş.\n\nPadişah razı olmuş ve Kürt Beyi’ne misafirliğe gitmişler. Bey bunları misafir etmiş, fakat bu misafirin padişah olduğundan haberi yokmuş. Kız, babasını görünce hemen tanımış. Kaynatası olan Bey’e:\n\n— Bu akşam bu misafirlerin yemeğini ben kendi bildiğim gibi yapayım. Bana izin verin, demiş.\n\nBey de razı olmuş. Kız, babasının sevdiği yemeklerden saraydaki tertip üzerine bir yemek çıkarmış. Çocuklarına da hizmet ettirmiş. Çocukları hizmette öyle sıraya koymuş ki bir kere biri, bir kere biri, bir kere de biri giriyormuş.\n\nÇocuklar sırayla girip çıktıkça, ev sahibi tarafından adları söylendikçe bu vaziyet padişahın dikkatini çekmiş. Zaten yemeklerden ve tertipten nem kapan padişah, bütün dikkatini çocuklara vermiş. Sabretmiş, sabretmiş, en sonunda sabrı taşmış. Bey’e çocukların adındaki hikmeti sormuş. Bey de vaziyeti şöyle hikâye etmiş:\n\n— Ben bunların analarını sizin av yaptığınız dağda buldum. Buraya götürdüm, besledim, büyüttüm. En sonunda oğluma aldım. Bu uşaklar* bulduğum bu kızdan oldular. Bunların adlarını anaları kendisi koydu. Ben de şimdi siz söyleyince bu adların bir hikmeti olduğuna kani oldum, ama ben şimdiye kadar bunu düşünmemiştim. Ben bundan başka bir şey bilmiyorum.\n\nPadişah da başka bir şey sormamış, sabahleyin ortalık ağarınca yine ava çıkmışlar. Akşam olunca yine Kürt Beyi’ne gelmişler. O akşam da sabretmiş. Başka bir sır da öğrenememiş. Ortalık ağarmış, padişah ava gitmiş. Akşam yine Bey’e dönmüş. Tertip ve hizmet aynı ama ortada bir sır yokmuş. En sonunda sabrı taşmış, Bey’den bu çocukların analarını görmeyi ve onunla konuşmayı istemiş. Bey, gelinini misafirlerin yanına çağırmış.\n\nGelin misafire saray tertibi üzerine bir selam vermiş. “Hoş geldiniz” dedikten sonra bir kenara oturmuş. Padişah, kadına çocukların adlarındaki hikmeti sormuş. Gelin vaziyeti olduğu gibi anlatmış. Bu acılı hikâyeden üzülen padişah ağlamaya başlamış. Kadın bu vaziyeti görünce sabredememiş ve kendisinin kızı olduğunu, altı yedi yaşlarındayken hastalığı yüzünden bu dağa bırakıldığını söyleyince padişah çocuklarının adlarındaki hikmeti anlamış. Kızı olan Kürt Beyi’nin geliniyle sarmaş dolaş olmuşlar. Padişah, kızını bu suretle esirgemiş olan bu aileyi alarak beraber saraya götürmüş. Orada da ayrıca kırk gün kırk gece düğün etmişler. Guyosunun* kendisinden sonra tahta çıkması için veliaht ilan etmiş. Kürt olmuş bir veliaht.\n\nOnlar ermiş muradına biz de erelim muradımıza...\n\n&nbsp;\n\n\n*möhsür: ? (Metin altında ve kitabın sözlük bölümünde bir açıklama yok. Derleme Sözlüğü, Kastamonu Yöresi Söz Varlığı gibi kaynaklarda da bu söz yok).\n\n*pisikmek: Sinmek, pusmak.\n\n*yunmak: Yıkanmak.\n\n*cip cıbır: Bütünüyle tüyü dökülmüş.\n\n*tülenmek: Tüy çıkarmak.\n\n*uşak: Çocuk;&nbsp;evlat.\n\n*guyo: Güveyi, damat.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "ÜÇ KIZ",
        "text": "Vakti zamanında bir padişah varmış. Bu padişah gece devriyesine çıkarmış. Işıkları kararttırırmış. Bu padişahın sarayına yakın bir yerde bir de bey varmış. Beyin üç kızı varmış. Padişah gecenin birinde gezmeye çıkmış. O beyin penceresinin altından geçerken, beyin büyük kızı:\n\n—Ah, bu padişah beni alsa da, ona makas vurulmadık elbise yapardım, demiş.\n\nOrtanca kız:\n\n—Ah, beni alsa da ben ona halı kilim dokurdum, demiş.\n\nOndan sonra here*&nbsp;kız:\n\n—Beni alsa da ben ona altın saçlı kız, altın dişli oğlan doğuruverirdim, demiş.\n\nPadişah, bunlardan büyük kızı almış. Bakmış ki elbise filan yapmamış. Ondan sonra ortanca kıza dünür göndermiş. Onu da almış. O da çok zaman durduktan sonra, bakmış halı kilim filan yapmıyor, tutmuş bu kez de here kıza dünür yollamış. Here kızı da almış. Aldığı geceden hamile kalmış. Sekiz ay geçtikten sonra büyük kız ile ortanca kız şaşırmışlar.\n\n— Ben elbise yaparım dedim, yapmadım,&nbsp;demiş.\n\nOrtanca kız da:\n\n— Ben de halı kilim dokuyamadım,&nbsp;demiş.\n\n— Şimdi bizim here kız kardeşimiz hamile kaldı. Bu doğurunca sabah bir gün padişah bizi cellat eder,&nbsp;demişler.\n\nOndan sonra bir cadı karı bulmuşlar. Cadı karıyı götürmüşler. Cadı karı:\n\n— Bundan kolay ne var,&nbsp;demiş.\n\n—Siz bana bir sandık yaptırın, bir de kunnacı*&nbsp;köpek bulun. Ben size onun kolayını bulurum, demiş.\n\nBunlar sandığı yaptırmışlar. Dokuz ay deyince here kız kardeşleri hastalanmış. Hemen o cadı karıyı götürmüşler, o köpek de kunnamışmış*.\n\nÇocukları doğurmuşlar. Odanın içerisi ışımış. O vakit de o çocukları sandığa koymuşlar. Kapağını kilitleyip, bir hamalın sırtına verip denize atmışlar. O hamile kadın da kendinden geçmişmiş. O köpek gövlezlerini*&nbsp;götürmüşler, yanına koymuşlar. Padişaha varmışlar:\n\n—Şevketlim, ailen*&nbsp;doğurdu. Fakat diyemiyoruz, demişler.\n\nPadişah:\n—Ne var da diyemiyorsunuz?&nbsp;diye bunları zorlamış.\n\n—Ailen iki köpek gövlezi doğurdu, demişler.&nbsp; &nbsp;\n\nPadişah o vakit öfkelenmiş:\n\n—Alın bu kadını, üç yol ayrıcına*&nbsp;beline kadar gömün, demiş.\n\nOradan alıp üç yol ayrıcına gömmüşler. \"Gelen ve giden bu kadının yüzüne tükürecek!” diye tellal salıvermişler.\n\nEski zamanın ermişlerinden birisi denizin kıyısında, kendi hâlinde orada yaşarmış. Bakmış ki denizin yüzünde bir sandık var.\n\n—Mal ise beri gelsin, yoksa can ise öte gitsin, demiş.\n\nSandık başlamış öte öte gitmeye. \"Ya Rabbi, hata yaptım.” demiş.\n\n—Can ise beri gelsin, mal ise öte gitsin, demiş.\n\nBaşlamış sandık beri beri gelmeye. Sandığı denizin kenarından almaya başlamış. Kapağını kırmış, içinde altın saçlı bir kız ve içinde bir de altın dişli oğlan çocuğu varmış. Bunları hemen alıp yerine götürmüş.\n\n—Hey ya Rabbi! Bana bunları verdin, şimdi ise bir de nafaka ver, demiş.\n\nO vakit bir geyik ineği gelmiş. Bunu sağıp bu çocuklara sütünü içirmiş. Bu çocuklarının her öğününde bu geyik gelirmiş. Sütünü sağıp bu çocukları beslermiş.\n\nÇocuklar üçer yaşına girmişler. Onları okutmaya başlamış. Bunları on sene okutmuş. Ondan sonra on birinci sene:\n\n—Ben galan*&nbsp;vefat edeceğim. Gelin arkam sıra, demiş.\n\nDenizin kenarına inmişler. Orada bir taş kaldırıp bir hayvan dizgini göstermiş.\n\n—Bu dizgini alın, denize sallandırın. Bir kır at gelir, sizi gezmeye götürür, demiş.\n\nOndan sonra bulundukları yere gelmişler. Bu oğlan çocuğuna bir de kitap vermiş.\n\n—Başın nerede sıkılırsa bu kitabı oku, demiş.\n\nOndan sonra hastalanmış.&nbsp;\n\n—Ben öleceğim. Beni yıkayın öldükten sonra, gömün, demiş.\n\nBirkaç gün sonra ölmüş. Çocuklar bunu gömmüşler. Bulundukları yerde bunların canı sıkılmış. Oğlan kardeşi kız kardeşine:\n\n—Ben bugün gezmeye gideyim, demiş.\n\nDenizin kenarına inmiş. O taşı kaldırmış, altından dizgini almış. Denize sallandırmış. Hemen bir kır at gelmiş. “Emret!” demiş. O çocuk “Beni biraz gezdirmeye götür.” demiş.\n\nÇocuk ata binmiş. Onu bir şehre götürmüş. Şehre çıkmış, gezerken [görmüş ki] bir bey bir ev yaptırıyormuş.\n\n—Ah ya Rabbim! Kaya kavuğunda yaşamadan böyle ev de benim olsun, demiş.\n\nBey bunu yukarıdan duymuş. Yukarıdan inmiş, çocuğa sormuş:\n\n—Oğlum, sen ne dedin?\n\nBir şey görmeyen çocuk, korkudan:\n\n—Ben bir şey demedim, demiş.\n\n—Hayır, sen bir şey dedin, demiş\n\n—Böyle bir ev de benim olsa, demiş\n\n—Ben sana bu evi satayım, demiş.\n\n—Benim param yok, demiş\n\n—Oğlum, hiçbir şeyin yok mu, demiş.\n\nÇocuk o bulunduğu yerden cebine bir taş koymuşmuş.\n\n—Yok. Bu taşım var, demiş.\n\n—Peki oğlum. Bu taştan daha var mı, demiş.\n\nÇocuk da:\n\n—Çok, demiş.\n\n—Öyleyse sen bana bu taştan bir heybe gözü getir de ben size bu evi vereyim, demiş.\n\nÇocuk oradan güvene güvene*&nbsp;denizin kenarına gelmiş. Denize dizgini sallandırmış. At gelmiş. Çocuğu alıp bulunduğu yere götürmüş. Çocuğun kız kardeşinin de canı sıkılmış, o taşlardan çok toplayıp bir yere yığmışmış. Oğlan kardeşi gelmiş, kız kardeşine:\n\n—Ben taşlarla bir ev aldım, demiş.\n\nHeybenin gözüne bu taşlardan doldurup denizin kenarına inmişler. Dizgini denize sallandırmışlar. O vakit at gelmiş. Heybeyi ata yükleyip kendileri de birlikte binip o şehre varmışlar. O beye heybenin gözündeki taşın bir yanını vermişler. Bey bunlara bu evi anahtar teslimi vermiş. Çocuk çarşıya çıkmış. Aşçıda*&nbsp;yemek yemiş. Bundan para istemiş. Para isteyince bundan:\n\n—Param yok. Şurada bir taşım var, demiş.\n\nAşçı buna:\n\n—Oğlum, buna derler cevahir. Ben bunu bozamam. Şurada birinci sarraf var, sarrafa bozdur, demiş.\n\nÇocuk sarrafa varmış:\n\n—Şunu bozuver, demiş.\n\nSarraf da:\n\n—Bunu ben bozamam. Şurada ikinci sarraf var, ona bozdur, demiş.\n\nİkinci sarrafa varmış, o da bozamamış. Baş sarrafa varmış. Baş sarraf da:\n\n—Ben bunu bozarım, ama ikide bir parasını veririm, demiş.\n\n“Peki.” demiş çocuk, orada cevahiri bozdurmuş. Parayı alıp aşçıya borcunu vermiş. Ondan sonra kasabaya çıkmış. Ekmek ve zerzevat alıp eve, kız kardeşinin yanına gelmiş. Kız kardeşiyle birlik, orada yaşayıp dururken ava merak etmiş. Bir gün avcı beyine:\n\n—Beni ava götür, demiş.\n\nAvcı bey:\n\n—Hay hay, ne demek olsun, götürürüm, demiş.\n\nBuna bir tüfek almış, bir de at almış. Ertesi gün ava gitmişler. Bir çeşmenin yanına varmışlar. O çeşmenin yanında avcılar hep taksim olmuşlar. “Kim önce avını yaparsa buraya gelsin.” demişler.\n\nO çocuk çeşmeden biraz ayrıldıktan sonra bir keklik vurmuş. Geriye dönmüş. Çeşmenin yanına gelirken bakmış orada biri namaz kılıyor. O da padişahmış.\n\nPadişah sağına selam vermiş, soluna selam verirken o çocuğu görmüş. Çocuğun güzelliğine göre namazı terk edip o çocukla konuşmaya başlamışlar. Ondan sonra avcı bey de gelip birlikte konuşmaya başlamışlar. O arada padişah sormuş çocuğa:\n\n—Oğlum sen nerede bulunuyorsun, demiş.\n\nÇocuk cevap vermiş:\n\n—Ben filan yerde bulunuyorum, demiş.\n\nBunların hepsi birbirinden ayrılmışlar. Padişah eve gelmiş, canı sıkıntı içinde. Ailelerine çalım etmeye başlamış. “Şevketlim ne o?” diye sormuşlar.\n\n—Ne olsun, avcı beyinin yanında bir çocuk gördüm. O çocuğun sıkıntısı, demiş.\n\nAileleri:\n\n—Niye götürmedin, demişler.\n\nErtesi gün, gene o çocuk avcı beyiyle ava gitmiş. Çeşmenin yanına varmışlar. O çocuk gene herkesten önde avını yapıp çeşmenin yanına varmış. Gene padişah oradaymış. Konuşup kaynaştıktan sonra avcı bey de gelmiş, hepsi birlikte yola revan olmuşlar. Çocuğa padişah:\n\n—Oğlum, bize gidelim, demiş.\n\nÇocuk:\n\n—Padişahım,&nbsp; zamanı var, demiş.\n\nHerkes evine gelmiş. Padişahın gene canı çok sıkkın. Aileleri sormuş:\n\n—Çocuğu niye getirmedin, demişler.\n\n—Zamanı var, dedi.\n\nAileleri sormuş “Bu çocuk nerede bulunuyormuş?” diye. “Filan yerde bulunuyormuş.” diye ailelerine söylemiş.\n\nO anda padişahın ailelerinin aklına gelmiş, “Bu bizim kız kardeşimizin çocuğu olsa gerek.” demişler birbirlerine. Hemen gene cadı karıya varmışlar:\n\n—Böyle böyle. İki gündür bizim padişah bir çocuk görüyormuş. O bizim kız kardeşimizin çocuğu olsa gerek.\n\nO cadı karı:\n\n—O ise ben sabah anlarım. Ona giderim, o olduğunu anlarım, demiş.\n\nErtesi gün o cadı karı, çocuğun evine gitmiş. Çocuk ava gitmişmiş gene. Çocuğun kız kardeşi varmış evde. Kız kardeşine cadı karı sormuş:\n\n—Kızım, siz nerelisiniz, demiş.\n\nKız cevap vermiş.\n\nO cadı karı bunların padişahın çocukları olduğunu anlamış.\n\n—Kızım, çok iyi, çok güzel ama sizin evinizin kapısına bir de ayna lazım, demiş.\n\nKız sormuş:\n\n—Biz bu aynayı nereden bulalım, demiş.\n\nCadı karı:\n\n—Filan yerde filler vardır, o fillerin olduğu yerde bir ayna vardır. O aynayı oğlan kardeşine götürt, demiş.\n\nKardeş, akşam avdan gelmiş.\n\n—Kardeşim, filan yerde fil varmış, orada fillerin aynası varmış. O aynayı götürüp bizim evin kapısına takarsak daha iyi olur, demiş.\n\nÇocuk ertesi gün yola revan olmuş. Fillerin yanına varmış, fakat oradan aynayı alması çok zor ve çok güç imiş. Çocuk hemen cebindeki kitabı çıkarıp okuyarak fillerden aynayı almış. Geriye dönmüş, eve gelmiş. Evin kapısına aynayı takmış.\n\nCadı karı padişahın karılarına:\n\n—O sizin padişahın çocukları imiş, ama ben o çocuğu fillerin içine gönderdim. O, bir daha gelemez, onu filler yer, demiş.\n\nHâlbuki çocuk sapasağlam gelmiş. Ertesi gün çocuk gene ava gitmiş. Padişah bu çocuğu iki gündür görmeyince daha fazla canı sıkılmışmış. Ertesi gün o çocuğu görünce sevinmiş. Padişah akşam gene eve gelmiş. Gene canı çok sıkkınmış. Padişahın karıları padişaha sormuşlar:\n\n—Gene ne o canının sıkıntısı, demişler.\n\n—Gene o çocuğu gördüm, demiş.\n\nO vakit padişahın karıları şaşırmış. Hemen gene koşup o cadı karıya varmışlar:\n\n—Sen “O çocuğu fillerin içine gönderdim. Gelmez.” dedin. Gene gelmiş, demişler.\n\nCadı karı cevap vermiş:\n\n—Ben onu bu defa Kaf Dağı’nın arkasına gönderirim, demiş.\n\nCadı karı gene yola revan olmuş. Çocuğun evine varmış, bakmış ki ayna gelmiş. Cadı karı da şaşırmış. Oğlanın kız kardeşine:\n\n—Aynayı götürtmüşsünüz. Şimdiyse Kaf Dağı’nın arkasında perilerin ağaçları var. O çiçek ağaçlarını götürüp aynanın üstüne koymalı, demiş.\n\nOğlan kardeşi akşam eve gelince:\n\n—Kardeşim, Kaf Dağı’nın arkasında perilerin çiçekleri varmış, o çiçekten de aynanın üstüne koyarsak daha güzel olurmuş, demiş.\n\nÇocuk hemen denizin kenarına varmış. Denize dizgini atmış. Bir kırat çıkmış, “Emret!” demiş.\n\n—Emrim şudur ki, Kaf Dağı’nın arkasında perilerin çiçeği varmış, ondan çiçek getireceğiz, demiş.\n\nKırat buna cevap vermiş:\n\n—Giden oradan gelmez, fakat gidelim ama korkmayasın, demiş.\n\nAta binip gitmiş. Bir tepeye varmışlar.\n\n—Şu gördüğümüz ağaçtaki çiçektir. Ondan alacağız, demiş.\n\n—Ben ona doğru varırken bir peşrev yaparım. Aldın ne âlâ, alamadın ne âlâ. Ben perilerin evine yakın varınca bir nara atarım. O vakit yer gök sarsılır. O vakit perilerin dünya güzeli “Üzengiye kadar taş olası!” der. Ondan sonra ikinci defa nara atışımda “Göbeğine kadar taş olası!” der. Orada ben taş olurum, sen elindeki kitabı oku, demiş.\n\nBunlar oraya varmışlar. Bir peşrev yapmış, çocuk çiçekten alamamış. Perilerin evine yakın varınca at bir nara atmış. Perilerin dünya güzeli bu ata “Dizlerine kadar taş olası!” demiş. At orada dizlerine kadar taş olmuş. İkinci defa nara atınca üzengiye kadar taş olmuş. Ondan sonra çocuk şaşırmış. Hemen cebindeki kitabı çıkarıp okumaya başlamış. Kitabı okurken atın dizlerindeki taşlar çözülmüş. Dünya güzeli bunları alıp hemen evine götürmüş. Çocuğa:\n\n—Oğlum, dünyada ve ahirette sen benim evladım ol, demiş.\n\nBir iki gün orada çocuk kalmış. Ondan sonra çocuk, bu dünya güzeline derdini anlatmış. Dünya güzeli çocuğa cevap vermiş:\n\n—Ben seninle gidip sizin derdinize derman olacağım, demiş.\n\nOndan sonra dünya güzeli ile çocuk birlikte kız kardeşinin yanına gelmişler.\n\nÇocuk ertesi gün gene ava gitmiş. Padişah bu çocuğu gene görmüş. Beş altı günden beri görmediği için padişah buna çok üzülmüşmüş. Çocuğa:\n\n—Sen birkaç gün neredeydin, diye sormuş.\n\nÇocuk:\n\n—Hastaydım, demiş.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n“Bugün akşam bize gideceğiz.” diye çocuğa padişah ısrar etmiş. Çocuk:\n\n—Şevketlim zamanı var, demiş.\n\nOndan sonra ayrılıp evlerine gelmişler. Padişahın canı çok sıkkın imiş gene. Aileleri sormuşlar “Ne o gene?” demişler. “Bugün gene o çocuğu gördüm.” deyince padişahın aileleri şaşırmışlar.\n\nHemen gene o cadı karıya koşmuşlar. “O çocuk gene gelmiş.” demişler. Cadı karı hemen gene yola revan olmuş. Çocuğun evine yakın yere varmış. Kapıdan girerken dünya güzeli bunu görmüş. “Dizlerine kadar binek taşı olası!” demiş. Orada o cadı karı taş olmuş. Sonra çocuk dünya güzeline:\n\n—Valide, padişah beni davet ediyor. Ben ne cevap vereyim, demiş.\n\nDünya güzeli, buna şu sözü söylemiş:\n\n—Bugün padişahı görünce “Ben bütün askerimle gelirim.” de, demiş.\n\nO gün çocuk gene ava gitmiş. Avını yapıp döndükten sonra çeşmenin yanına gelmiş. Padişah oradaymış. Ayrılırken padişah buna:\n\n—Bize gidelim, demiş.\n\nÇocuk buna cevap vermiş:\n\n—Ben askerimle gelirim, demiş.\n\n—Peki, sabah beklerim, demiş.\n\nÇocuk akşam eve gelmiş. Dünya güzeline söylemiş. Dünya güzeli sabahleyin çocuk yatarken bir alay asker düzmüş. Çocuğa çığırmış*:\n\n—Haydi oğlum! Padişaha ziyafete gideceksin, demiş.\n\nÇocuk kalkmış giyinmiş, bakmış ki bir alay asker düzülmüş. Dünya güzeli:\n\n—Gideceksiniz, şimdi şu sözü söylüyorum: Üç yol ayrıcında bir kadın var. Şu mendili al, buna gelen tükürür. Bütün askerin geçtikten sonra sen o kadının sağ yanına dikil, yüzünü sil. Sen tükürme, demiş.\n\nBunu görünce padişah öfkelenmiş. Askerlerine bu çocuğu vur emri vermiş. Çocuk askerlere karşı cebindeki kitabı çıkarıp okumaya başlamış. Askerler bu çocuğu vuramamışlar.&nbsp; Padişah şaşırmış:\n\n—Neyse,&nbsp; ziyanı yok. Onu da alın gelin, demiş.\n\nÇocuk padişahın sarayına varmış. Konuşup kaynaşmışlar, çocuk ertesi gün evine dönmüş.\n\nOrada gömülü kadının bu defa da sol tarafına dikilmiş. Bütün asker tükürüp geçtikten sonra o çocuk bu kadının gene yüzünü silmiş. Padişaha:\n\n—Şevketlim, siz de bize buyurun sabah, demiş.\n\nPadişah ertesi gün o çocuğa ziyafete çıkmış. O çocuğun yanında bulunan dünya güzeli, bu padişahın askerlerine hep birer yer hazırlamış. Padişah gelmiş.&nbsp; Çocuğa misafir olmuş. Dünya güzeli yemek yiyip içtikten sonra kızı bir eline almış, oğlanı bir eline almış:\n\n—Bak şevketlim, bu çocuklar senindir, demiş.\n\nKızın başını açmış, altın saçı göstermiş. Oğlanın da ağzında altın dişi görmüş.\n\n—Beniâdem cinsinden köpek gövlezi doğmaz,&nbsp;demiş. Senin büyük sultan ve ortanca sultan bu çocukları denize attılar. Şimdiyse bu çocukları Allah esirgemiş. Bunlar senin evladın,&nbsp;deyince padişah, hemen büyük kız kardeşi ile ortanca kız kardeşini cellat edip toprağa gömülü karısını çıkarıp çocuklarla birlikte yaşamışlar.&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*here: Küçük (çocuk için).\n\n*kunnacı: Karnında yavrusu olan, doğuracak köpek, at, eşek vb. hayvan.\n\n*kunnamak: Köpek, at, eşek vb. hayvanlar doğurmak.\n\n*gövlez: Kedi, köpek yavrusu.\n\n*aile: Eş.\n\n*ayrıç: İki yolun ayrıldığı yer, yol kavşağı.\n\n*galan: Bundan sonra, artık.\n\n*güvenmek: Sevinmek.\n\n*aşçı: Lokanta.\n\n*çığırmak: Seslenmek; bağırmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Çankırı",
        "title": "URUS'UN PADİŞAHI",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu pek çokmuş. Bir herifle bir karının bir oğlu varmış. Bu herif oğlunu okutmaya vermiş hocaya. Bu çocuk üç beş gün okuduktan sonra, bu hoca çocuğa nasihat vermiş:\n\n— Siz akşamleyin yattıktan sonra rüya görürseniz ananıza babanıza diyecek zaman, “Hayır ola!” demeyince söyleme.\n\nBu çocuk o gün rüya görmüş. Babasına varmış:\n\n— Baba ben bugün rüya gördüm, demiş.\n\nBabası da:\n\n— Söyle oğlum, demiş.\n\nOğlan söylememiş. Oğlanı söylemeyince “Beninle eğleniyor musun?” demiş, döğmüş. Çocuk ağlayarak anasının yanına gitmiş:\n\n— Ana, ben bu gün rüya gördüm, diye söylemiş.\n\nO da:\n\n— Oğlum söyle bakalım, demiş.\n\n“Söylemem anam.” demiş o oğlan. Anası da döğmüş. Sonra döğünce çocuk ağlayarak bir padişaha varmış:\n\n— Bugün şevketlim ben bir rüya gördüm.\n\nO da:\n\n— Söyle çocuğum, demiş.\n\nOna da çocuk “Söylemem.” demiş. “Söylemem.” deyince padişah “Benimle dalga mı geçiyorsun?” diye tutmuş oğlanı zindana atmış. Zindana atınca, üç beş gün durunca bu çocuk acıkmış. Acıkınca zindanın duvarını delmeye başlamış. Duvarını delince öte yanda padişahın bir kızı varmış. Kızına her gün kırk kap yemek hazırlarlarmış. Bu oğlan her gün birini çalar, yermiş.\n\nSonra kız vesveseye dalmış, “Bana kırk kap yemek hazırlıyorlar da biri eksik. Bunu ben gözleyim.”\n\nGözlerken, bu oğlan yemeği çalarken, bileğinden yapışmış:\n\n— Sen ins misin cin misin, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Ne insim ne cinim, seni beni yaratan Allah’ın kuluyum. Ben böyle bir rüya gördüydüm, babana söylemeye geldiydim; baban da “Hayır ola!” demedi. Ben de rüyamı söylemedim. “Benimle dalga mı geçiyorsun?” dedi. Kolumdan tuttu, zindana attı. Şimdiyse biz de aç kaldık, senin yemeğini çalıyorum.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Benimle bir olursan her gün karnını doyururum, demiş.\n\nSonra Urus’un* padişahı bizim Türkiye’nin padişahına bir oklava göndermiş:\n\n— Bu oklavanın kalın başı, ince başını bilirse bilsin; bilmezse onunla ilanihaye harbim var.\n\nBizim Türkiye’nin padişahı düşünmeye varmış. O zamana kadar kızı yanına gelmiş:\n\n— Baba ne düşünüyorsun?\n\n— Kızım, Urus’un padişahı bir oklava göndermiş. “Bu oklavanın kalın başı, ince başını bilirse bilsin, bilmezse ilanihaye harbim var.” demiş. Onun için düşünüyorum.\n\n— Baba hiç telaş etme. Ben bir akıl düşünürüm, demiş.\n\nO zamana kadar zindandaki oğlanın yanına gelmiş.\n\n— Urus’un padişahı babama bir oklava göndermiş. “Kalın başı, ince başı bilirse bilsin, bilmezse onunla ilanihaye harbim var.” demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Ondan kolay ne var; baban bir gün çevirsin oklavayı, suyun içine atsın. Kalın başı aşağı batar, ince başı yukarı çıkar. Kertsin, göndersin, demiş.\n\nBunu babası oğlanın dediği gibi yapmış. Oklavayı göndermiş. Urus’un padişahı “Bunu bildi. Ben bir çift at gönderiyorum, ikisi bir kesimde, bir boyda.” Birbirinden hiç ayırt olacağı yokmuş. “Bunun hangisi tay at, hangisi eke* at olduğunu bilirse bilsin, bilmezse onunla ilanihaye harbim var.” demiş. Bizim Türkiye’nin padişahı düşünmeye varmış.\n\nO zamana kadar kızı yanına gelmiş:\n\n— Baba sen ne düşünüyorsun, demiş.\n\n— Urus’un padişahı bir çift at göndermiş. “Hangisi tay at, bunu bilirse bilsin, bilmezse onunla ilanihaye harbim var.” demiş. Onun için düşünüyorum, demiş.\n\n— Baba sen hiç düşünme, demiş.\n\nZindandaki oğlanın yanına gelmiş.\n\n— Babama Urus’un padişahı bir çift at göndermiş. “Hangisi eke at, hangisi tay at olduğunu bilirse bilsin, bilmezse onunla ilanihaye harbim var.” demiş.\n\nOğlan:\n\n— Ondan kolay ne var; atlara yedi gün arpa yedirsin. Göle atları sürsün. Eke at kenardan dolanır içer; tay at darpılı* gölün içine girer içer. Atı o zaman damgalasın, göndersin, demiş.\n\nAynı oğlanın dediği gibi yapmış. Damgalamış göndermiş. Urus’un padişahı “Türkiye’de ne kadar çok bilen varsa buruya göndersin.” demiş.\n\nTürkiye’nin padişahı “Benim bir kızım var. Türkiye’nin ne kadar askeri varsa, hepsi kırılsa kızımı göndermem.” demiş. O zamana kadar kızı yanına gelmiş:\n\n— Baba sen ne düşünüyorsun?\n\nO da:\n\n— Kızım, Urus’un padişahı seni istemiş. Ne kadar askerim varsa kırılsa, gene seni göndermem, demiş.\n\n— Baba evveli senin zindana bir oğlan attı mıydın, demiş.\n\n— Evet, attıydım, demiş.\n\n— İşte o oğlan biliyor.\n\nO zamana kadar oğlanı çıkartmışlar:\n\n— Oğlum seni Urus’un padişahı istemiş. Gider misin, demiş.\n\n— Evet, giderim, demiş.\n\nBu oğlan oradan atına binmiş, yola çıkmış. Giderken de bir yerdinleyene rast gelmiş.\n\n— Selamünaleyküm, demiş.\n\nO da:\n\n— Aleykümselam. Nereye gidiyorsun, demiş.\n\nO da:\n\n— Urus’un padişahı istemiş. Oraya gidiyorum, demiş.\n\n— Ben de gideyim mi, demiş.\n\n— Gidersen haydi gidelim.\n\nİkisi giderken bir çorbasavurana rast gelmişler. Çorbasavuran:\n\n— Nereye gidiyorsunuz?\n\nO da:\n\n— Urus’un padişahı istemiş. Oraya gidiyoruz, demiş.\n\n— Ben de gideyim mi, demiş.\n\n— Gidersen haydi gidelim, demiş.\n\nÜçü giderken bir pınardondurana rast gelmişler:\n\n— Selamünaleyküm pınardonduran, demiş.\n\nO da:\n\n— Aleykümselam. Nereye gidiyorsunuz, demiş.\n\nO da:\n\n— Urus’un padişahı istemiş. Oraya gidiyoruz.\n\n— Ben de gideyim mi, demiş.\n\n— Gidersen haydi gidelim, demiş.\n\nDördü giderken bir çaygoyurana*&nbsp;rast gelmişler.\n\n— Selamünaleyküm, çaygoyuran, demiş.\n\n&nbsp;O da:\n\n— Aleykümselam, çokbilen. Nereye gidiyorsunuz, demiş.\n\nO da:\n\n— Urus’un padişahı istemiş de, oraya gidiyoruz, demiş.\n\nBeşi bir, Urus’un padişahının katına varmışlar. “İşte bizi istemişsin, biz geldik.” demiş. Urus’un padişahı “Şu odaya koyun.” demiş. Bunları odaya koyunca yerdinleyen yere kapanmış. Urus’un padişahı demiş ki:\n\n— Yedi gün bir fırın kızdırın. Oraya koyalım da bunları, yakalım, demiş.\n\nYerdinleyen:\n\n— Arkadaşlar, hâlimiz felaket.\n\nOnlar da:\n\n— Niye felaket, demiş.\n\n— Urus’un padişahı yedi gün fırın kızdırtıyor. Bizi oraya koyup da yakacaklar, demiş.\n\nPınardonduran:\n\n— Ondan kolay ne var. Siz benim arkamdan gelin, o fırına pesenler*&nbsp;sürdürürüm, demiş.\n\nO zamana kadar, bunların beşini de çıkarmışlar, fırına yakmaya götürmüşler. Pınardonduran fırına üfürünce, bütün fırına pesenleri sürdürmüş.\n\n— Yahu bize bir sıcak yer yok mu? Bütün burayı pesen sürmüş, soğuktan duramıyoruz, demiş.\n\nO zamana kadar “Eski odaya atın!” demiş. Gene yerdinleyen yere kulağını vermiş. Urus’un padişahı “Kırk kazan karavana pişirin de onu yerlerse yerler, yemezlerse yakalım.” demiş.\n\nBunların beşini de çıkartmışlar.\n\n— Şu kırk kazan karavanayı yerseniz yiyin, yemezseniz sizi yakacağız, demiş.\n\nÇorbasavuran:\n\n— Siz arkadaşlar, siz durun da, ben kırk kazan aşı yiyeyim, demiş.\n\nÇorbasavuran eline bir çömçe almış. Kırk kazanın kırkının da tuzuna bakmakla tüketmiş.\n\n— Yahu beş kişiyi doyuramıyorsunuz da Türkiye’nin askerini nasıl doyuracaksınız, demiş.\n\nUrus’un padişahı “Bunları geri odaya atın!” demiş.\n\nO zamana kadar yerdinleyen yere kapanmış. Urus’un padişahı “Bunları başka türlü öldürmeyeceğiz. Sabahleyin hepimiz hücum edelim.” demiş.\n\nSabahleyin olunca bunları çıkartmışlar. Çaygoyuran hücum edeceklerini bilince:\n\n— Arkadaşlar, siz benim üst yanıma geçin de, onların askerini bütün sele vereyim, demiş.\n\nOnlar hücum etmişler. Çaygoyuran apışlarını ayırmış, sidiği goyurunca bütün Urus’un askeri sele gitmiş. Beşi beraber dönüp Türkiye’nin padişahının katına gelmişler. Zindandaki oğlana kızını vermiş. Ötekilerin de dördünü de evermiş. Kırk gün kırk gece düğün etmiş. Yemiş, içmiş muradına ermişler. Allah da bizi muradımıza erdirsin.\n\n&nbsp;\n\n\n*Urus: Rus.\n\n*eke: Büyük, yetişkin.\n\n*darpılı: Dosdoğru.\n\n*goyurmak: Salıvermek, bırakmak, koyvermek.\n\n*pesen: Kırağı.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Civrengi ile Mevrengi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Sıçan ile karafatma böceği evlenmiş. Sıçanın adı Civlengi; karafatmanın adı da Sultan Kadın'mış. Civlengi:\n\n— Ben değirmene gideyim, sen de çeşmeden su doldur gel, der.\n\nSultan su doldurmaya gidince çukura düşer. Debelenir, debelenir bir türlü çıkamaz. Oradan geçenlere bağırır:\n\n— Heyyy, değirmene giden, değirmene varırsan, Civlengi'yi görürsen, Sultan Kadın, can kadın suya düştü ölüyor, deyiver.\n\nAdam şaşırır, sesin nereden geldiğini bilemez. Değirmene varınca değirmenciye:\n\n— Burada Civlengi var mı, diye sorar.\n\nDeğirmenci:\n\n— Öyle birisi yok, der.\n\nAdam:\n\n— Çeşmede bir ses, “Heyyy, değirmene giden, değirmene varırsan, Civlengi'yi görürsen, Sultan Kadın, can kadın suya düştü, ölüyor deyiver” diye bağırıyordu, der.\n\nCivlengi hemen bunu duyunca koşarak çeşmeye gelir. Sultan Kadın'ı bulur.\n\n— Ver elini Sultan Kadın, der.\n\nSultan Kadın da:\n\n— Geç kaldın, vermem elimi Civlengi, der.\n\n— Ver elini Sultan Kadın!\n\n— Vermem elimi, Civlengi!\n\nCivlengi kızar.\n\n— Hadi öyleyse! Deyip oradan gider.\n\nSultan Kadın inadının kurbanı olup orada ölür.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Ayı İle Yavrusu",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir ayı ile yavrusu varmış. Bir gün ayı, yavrusuna:\n\n— Senle yayılmaya gidelim, der.\n\nDüşerler yola, giderler giderler. Bir ulu cevizin altına varırlar. Anne ayı çıkar cevize. Başlar cevizleri aşağıya indirmeye. O indirir yavrusu yer, o indirir yavrusu yer. Aşağıya iner. Bir baksa hiç ceviz kalmamış, yavrusuna:\n\n— Cevizleri niye yedin? Diye sorar.\n\nYavrusu:\n\n— Ben yemedim, diye cevap verir.\n\nSen yedin, ben yemedim diye kavga ederler. Anne ayı atacağı cevizleri de yemesin diye, yavrusunun üstüne bir taş koyar, yine çıkar ağaca ceviz toplamaya. Yavrusu o çıkarken taşın altından:\n\n— Şu kadarcık cevizi bana zehir ettin, der.\n\nAnne ayı ne kadar ceviz varsa hepsini toplar, aşağıya iner. Cevizleri bir tarafa toplar. Yavrusuna da:\n\n— Kalk bakalım. Şu cevizleri şimdi beraber yiyelim, der.\n\nBir baksa ki; yavrusu taşın altında ölmüş. Ne cevizden geçebilir, ne yavrusundan. Ama yavrusunu öyle görünce cevizden falan geçer. Yavrusunu sırtına bağlayıp, inleyerek oradan uzaklaşır.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Oduncu Çocuk",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir köyde anayla oğul varmış. Oğlan dağdan odun keser, sonra bu kestiklerini satar, eve para getirir. Bir gün oğlan yine ormana odun kesmeye giderken, yolda birkaç çocuk görür. Bu çocuklar buldukları yılanı öldürmeye çalışıyorlarmış.\n\nOğlan çocuklara:\n\n— Yılanı rahat bırakın. Eğer onu öldürmezseniz, size bir akçe veririm, der.\n\nÇocuklar da bunu kabul ederler. Akçeyi alıp, yılanı rahat bırakırlar. Oduncu çocuk birkaç gün sonra yine oduna giderken, önüne kocaman bir yılan çıkar. &nbsp;Oğlanla konuşmaya başlar:\n\n— Sen benim yavrumu ölmekten kurtardın, dile benden ne dilersen?\n\n— Sağlığın.\n\n— Olsun, yine de ben sana bir mendil vereceğim. Bu mendili yere koyacaksın. Sonra \"Açıl mendil açıl, türlü türlü yemekler saçıl\" diyeceksin. Sonra içinde istemediğin kadar yemek bulacaksın.\n\nOğlan bu söylenenleri dener. Kocaman bir sofra ortaya çıkar.\n\nNeyse oğlan mendili aldığı gibi eve gider. Eve gidince hemen annesine anlatır ve mendili yere koyup:\n\n— Açıl mendilim açıl, türlü türlü yemekler saçıl, deyince yine türlü türlü yemeklerin olduğu sofra açılır.\n\nOğlanla annesi doyasıya yedikleri halde, sofrada hiç yemek eksilmez. Oğlan mendili dürüp cebine koyar.\n\nErtesi gün oğlan yine odun kesmeye gider. Yolda karşısına Arap bir çocuk çıkar. Bunlar arkadaş olurlar. Mendili açıp yemek yerler. Sonra Arap çocuk oğlana:\n\n— Benim de kabağım var. İstersen senin mendille benim kabağı değişelim, der.\n\nOğlan da:\n\n— Senin kabağının ne özelliği var? diye sorar.\n\nArap çocuk:\n\n— Kabağı eline alacaksın, kabağı tıklatacaksın, tıklattığında içinden cin çıkacak. Sonra cin: \"Emret ağası\"&nbsp;der. İşte o zaman cinden ne dilersen dile. İster saray yaptır, ister başka memleketlerdeki padişahın kızını getirttir. Ne istersen yapar, der.\n\nOduncu çocuk da kabul eder ve kabakla mendili değişirler.\n\nOduncu çocuk, Arap çocuk uzaklaştıktan sonra kabağı bir tıklatır. Tıklatınca içinden cin çıkar ve:\n\n— Emret ağası, der.\n\nOğlan da:\n\n— Git ilerideki Arap çocuğu öldür, elindeki mendili de al gel, der.\n\nCin de çocuğun dediğini yapar ve çocuğu öldürüp mendili getirir. Sonra çocuk eve gelip, annesine başından geçenleri anlatır.\n\nAradan epey zaman geçtikten sonra oduncu çocuk:\n\n— Anne artık ben evlenmek istiyorum. Git bana padişahın kızını iste, der.\n\n&nbsp;Annesi de:\n\n— Oğlum biz fakiriz, padişah bize kızını vermez, der.\n\nOğlan yine de ısrar edince, kadın istemeye gider. Padişah da kadını kırmadan işi halletmek ister.\n\n— En iyisi ben bunlardan yapamayacakları bir şey isteyeyim, onlar da yapamayınca kızı vermekten kurtulurum.\n\nPadişah oduncu çocuğun annesine:\n\n— Oğlun benim sarayımın karşısına benim sarayımın aynısından yaparsa o zaman kızımı ona veririm.\n\nKadın ümitsizce evine döner. Oğluna durumu anlatır. Çocuk da eline kabağı alır ve tıklatır.\n\nCin:\n\n— Emret ağası, der.\n\nÇocuk da:\n\n— Padişahın sarayının karşısına aynısından bir saray daha yap.\n\nCin de bir gecede sarayı yapar. Padişah sabah uyandığında sarayı görür ve şaşırır. Bu sefer bir şart daha ortaya koyar:\n\n— Oğlun benim sarayımdan karşıdaki saraya köprü yapsın. Bu köprünün üzerinde yetişmiş üzüm asmaları olsun.\n\nAnnesi eve geri döner ve oğluna durumu anlatır. Oğlan da tekrar kabağı eline alır, kabaktan cin çıkar:\n\n— Emret ağası, der.\n\n— Benim sarayımdan padişahın sarayına kadar köprü yap ve bu köprünün üzerine de yetişmiş üzüm asmaları yap.\n\nCin bir gecede yapar. Sabah uyandığında köprüyü gören padişah hayret içinde kalır. Böylelikle kızı oğlana vermek zorunda kalır. Kırk gün kırk gece düğün yaparlar.\n\nOduncu çocuk bununla da kalmayıp, devlerin padişahının kızını getirip onunla evlenir. Aradan zaman geçtikten sonra oduncu çocuğa Hindistan padişahının kızını övmüşler. Oğlan da bu kızı almak için kabağı eline alır. Cin'e:\n\n— Bana Hindistan padişahının kızını getir, der.\n\nCin de kızı getirir. O zamanlarda Hindistan'ın durumu hiç iyi değilmiş. Hindistan padişahı ülkesinin durumuna mı üzülsün, kızının kaybolmasına mı? Sonunda bir ferman çıkarır:\n\n— Kızımı bulana kızımı vereceğim.\n\nPadişahın yemekhanesinde fakir bir oğlan varmış. Padişaha kızını bulacağına dair söz verir. Kızı bulmak için yollara düşer. Gelelim oduncu çocuğa; oduncu çocuk bir gün ava çıkar. Fakat ava çıktığında kabağı evde unutur. Fakir çocuk sora sora bunların köyünü bulur. Dilenci kılığına girerek çocuğun evine varır. Annesi de üzülüp dilenci sandığı oğlanı eve alır, yedirir, içirir. Çocuk bu arada gözleriyle evi yokluyormuş. Tam o sırada Hindistan padişahının kızını görür. Daha sonra duvarda asılı kabağı görür. Kadına bunun ne olduğunu sorar. Kadın kabağın marifetini çocuğa anlatır. Çocuk da:\n\n— Ver bir bakayım, der.\n\nKadın kabağı çocuğa verir. Kabağı alır almaz tıklar, cin de:\n\n— Emret ağası, der.\n\nÇocuk da:\n\n— Oduncunun sarayını yerle bir et, Hindistan padişahının kızını alıp ikimizi Hindistan'a götür. Cin de oğlanın dediğini yapar.\n\nFakir çocuk kızı padişaha teslim eder. Padişah da çok sevinir ve kızını ona verir. Damadını mutfakta aşçı başı yapar. Çocuk kabağın marifetini padişaha anlatmaz. Kabağı iki bacağının arasına gizler. Çocuk çalışmakla meşgul iken, biz gelelim oduncu çocuğa.\n\nOduncu çocuk, avdan döndüğünde bir de ne görsün, sarayı yerle bir olmuş. Etrafta kimse kalmamış. Uzaktan sadece bir kedi sesi duyar. Kediyi eline alır. Karnını doyurur. Oduncu çocuk memleketini kimin bu hale getirdiğini anlar. Aradan günler aylar geçer. Oğlan dere tepe düz gidip Hindistan'a varır. Her tarafı kolaçan edip bilgi alır ve kimin yaptığını öğrenir. Hindistan'a kediyle birlikte gelmiş. Gizlice sarayın mutfağına girer. Aşçıbaşının mutfağına girmek çok zordur. Orada demir parmaklıklar vardır. Mutfakta aç fareler vardır. Oduncu çocuk farelere:\n\n— Aşçıbaşının bacağının arasındaki kabağı bana getirin, yoksa bu kediye sizi yediririm, der.\n\nFareler kediye yem olmaktansa kabağı almayı tercih ederler. Mutfağa beş fare girer. Farelerden biri kuyruğunu karabibere batırır. Sonra da aşçıbaşının önüne gidip kuyruğunu sallar. O anda aşçıbaşı hapşurur, hapşurunca kabak yere düşer. Fareler kabağı elden ele dolaştırıp oduncu çocuğa getirir. Oduncu çocuk kabağı alır almaz tıklar ve içinden cin çıkar.\n\n— Emret ağası, der.\n\nÇocuk da:\n\n— Burayı yerle bir et. Padişahın kızını al, memleketime götür, der.\n\nCin de çocuğun dediğini yapar. Kırk gün kırk gece düğün olur, mutlu bir hayat sürerler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Denizdeki Balık",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir ülkede bir padişah varmış. Bir gün bu padişah hastalanır. Hekimler:\n\n— Denizde bir balık vardır. Onun etini yersen ölmezsin, derler.\n\nPadişah adamlarına:\n\n— Gidin, balığı bulun, diye emir verir.\n\nAdamları padişahın oğluyla birlikte balığı bulmaya giderler. Denizde balığı bulurlar. Bir baksalar ki alt tarafı balık, üst tarafı çok güzel bir kız. Oğlan bunu görünce kıyamayıp tekrar denize bırakır. Geri döndüklerinde padişah ne olduğunu sorar. Adamları:\n\n— Balığı bulduk ama oğlun geri bıraktı, derler.\n\nPadişah, oğlunun yaptığını duyunca onu ülkeden kovar. Sonra annesi, oğlunu çağırır:\n\n— Oğlum, çantana azık koyuyorum. Senden önce yemeğe kim başlarsa, onunla yola gitme. Yemeğe senden önce başlamayıp, seni beklerse onunla yola çık.\n\nYolda giderken, bir arkadaş bulur. Azığını açar:\n\n— Başla, der karşısındakine. O, başlamaz.\n\nPadişahın oğlunun yemesini bekler.\n\n— Yemek senin, sen başla, der.\n\nOğlan başlayınca, arkadaşı da başlar. Beraber yola devam ederler. Bir kasabaya varırlar. İkisi birlikte bir işte çalışmaya başlarlar. Çalışırken; padişahın bir kızı varmış, kiminle evlenirse, güvey ölüyormuş, bunu duyarlar. Oğlanın arkadaşı padişahın yanına gider. Kızını arkadaşına ister. Padişah oğlana:\n\n— Kızımın evlendiği kişiler ölüyor, der.\n\nOğlan:\n\n— Benim dediğim gibi yaparsan, kızını alırız; fakat güveyi gecesi elini eline ben vereceğim, hiç kimse karışmayacak. der.\n\nPadişah kabul eder. Düğün hazırlıkları başlar. Güveyi gecesi oğlan, arkadaşının elini gelinin eline verirken, kızın alnından çıkan akrebi öldürür, sonra ellerini birbirine verir, dışarı çıkar. Gelin ile güveyi kavuşturduğunu söyler. Sabah olunca herkes, bu sefer de güvey öldü sanıp, ocağa kazan koyarlar. Güvey uyanır. Hemen padişaha haber verirler, güvey ölmedi diye. Padişah, güveyin arkadaşını çağırır. Güveyin arkadaşı:\n\n— Kızının alnında akrep varmış, onu öldürünce güveyin ölmedi, der.\n\nPadişah, güveyini çağırır:\n\n— Benim yerime geçeceksin, der.\n\nBunun üzerine, oğlanın arkadaşı gideceklerini, kızı da giderse götüreceklerini, gitmezse bırakacaklarını söyler. Kızı, kalmayı kabul etmez. Üçü birlikte yola düşerler. Oğlanın evine varırlar. Arkadaşı oğlana:\n\n— Sen, benim kim olduğumu biliyor musun? Diye sorar.\n\nOğlan da:\n\n— Hayır; tanışmadan önce senin kim olduğunu bilmiyordum, der.\n\n— Ben, denizde bıraktığın balığım; sen bana kıyamadın, ben de sana yetiştim, der.\n\nOnlar ermiş muradına...\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "İki Koca Kadın",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, evin birinde iki tane koca kadın bulunuyormuş. Bunların yaşadığı köyde, bir kralın bir oğlu yaşar. Kralın oğlu, bunların evlerinin önünden geçer. Bu koca kadınlar, ana-kız taklidi yapıp; bir tanesi bahçeye maydanoz koparmaya gider. Bu sırada da oradan kralın oğlu geçer. O oğlanın geçtiğini gören koca karı:\n\n— Anne, maydanozun dikeni elime battı, der.\n\nBunu duyan kralın oğlu da koca karıya vurulur. Hemen ailesine gidip istetir. Koca karıyı da bu oğlana verirler. Düğün günü gelip çatar. Kralın oğlu, kızı çok merak eder. Ama kızı bir türlü göstermezler. Gelin çıktığı gün, koca karıyı bir sandığa koyarlar. Hamal bunu alıp, kralın oğlunun evine götürür. Akşam olur. Kralın oğlu merakından duramaz.\n\n— Bir bakayım, der.\n\nSandığı açar ki; koca karının dişlerini görür. Hemen onu kaptığı gibi pencereden dışarı atar. Pencerenin yanında da bir üzüm çubuğu varmış. Kadın ona asılıp kalır. Bir gece orda durur. Koca karının başına gelen melekler, ona dileğini sorarlar. O da genç kız olmak istediğini söyler. Melekler de onu genç kız yapar. Oğlan, aşağı baktığında genç kızı görür ve onu içeriye alır. Sonra kırk gün, kırk gece düğün edip mesut yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Evvel zaman içinde bir anayla oğlu yaşarlarmış. Bu oğlanın saçları yokmuş. Bu yüzden annesi onu “kel oğlum” diye severmiş. Bir de bu çocuk şımarık ve tembelmiş. İş yapmayı hiç sevmezmiş. Annesi:\n\n— Oğlum artık kocaman oğlan oldun, çalışıp eve para getirme zamanın geldi de geçiyor bile, der.\n\nOğlan da iş bulmak için yollara düşer. Yolda düşüne düşüne giderken bir demir para bulur. Parayı alır.\n\n— Ben bu parayla üzüm alsam sapı var; armut alsam çekirdeği var, et alsam nerede pişireceğim. En iyisi ben buna leblebi alayım.\n\nBir çuval leblebi alır ve köyün yolunu tutar. Giderken susar ve önüne bir dere gelir. Eğilip şuradan su içeyim derken bütün leblebiyi dereye döker.\n\n— Ben şimdi anama ne diyeceğim. Elim boş gitmek zorunda kalacağım, diye söylenir.\n\nO sırada suyun içinden peri çıkar:\n\n— Keloğlan niye üzülüyorsun, deyince o da olanları anlatır.\n\nPeri:\n\n— Bu derenin altında padişahlar yaşıyor. Padişahın kızının düğünü olurken senin leblebiler onların üstüne döküldü. Onlar da yediler. Sen onlara hakkını helal et de, ben sana bir kutu vereyim. Bu kutuya istediğin zaman “Açıl kutum.” dersin; sana bin bir çeşit sofra açılır, “Kapan kutum.” dersin, kapanır, der.\n\nOğlan da kutuyu aldığı gibi köyün yolunu tutar. Yolda karnı acıkır. Kutuya, “Açıl kutum.” demesiyle bir kutu açılır ve istediği kadar yemek yer. Sonra kutuyu alıp köyün yolunu tutar. Annesine kutuyu gösterir. Annesine ve bütün köylüye ziyafet çeker. Böylelikle fakirleri sevindirir. O günden sonra Keloğlan ile annesi mutlu bir hayat sürerler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "İki Üvey Kız Kardeş",
        "text": "Çok eskilerde iki üvey kız kardeş varmış. Abla zengin, bir o kadar da bencilmiş. Küçük kız fakirmiş. Kocası da ölmüş, çocukları yetim kalmış, gelirleri de yokmuş. Geliri olmadığından küçük kız ablasının evinde çalışır. Evinin her işini; temizlik, yemek, yapar. Bulaşıkları yıkar. Fakat ablası emeğinin karşılığını vermez. Bunun için çocukları açtır.\n\nKadın da ablasının evinde yoğurduğu hamurların bulaşıklarını yıkamaz, evine getirir, elinin bulaşıklarıyla bulamaç yapar, çocuklarına yedirir. Uzun zaman böyle idare eder. Bir gün ablası sorar:\n\n— Kardeşim, senin gelirin yok. Çocukların ne yer, ne içer?\n\nKadın ablasını yardım edecek sanarak:\n\n— Elimin hamurunu evde yıkayıp, onunla bulamaç yapıyorum, der.\n\n— Evimin bereketini götürüyorsun, elini yıka da git!\n\nKadın ağlayarak evine gider. Çocukları açtır. Tencereye taşı koyar, “Çorba pişiriyorum.” diye çocuklarını kandırır. Bu, üç-beş gün böyle devam eder. Çocukları ağlayınca dağa odun toplamaya gider. Dağın eteğine vardığında, karşısına bir delikanlı çıkar. Der ki:\n\n— Esen rüzgârda, yağan yağmurda nereye gidersin teyze?”\n\n— Oğlum, Allah'la pazarlık mı edeceğiz? Allah'tan gelene şükürler olsun.\n\nDelikanlı:\n\n&nbsp;— Teyze, ver çuvalını. Sen otur, ben sana toplarım odun, der.\n\nDelikanlı odunu toplar, kadının eline verir çuvalı. Kadın eve gelir, çuvalı bir döker ki, sarı sarı altın. Artık ihtiyaçlarını rahat rahat karşılarlar. Bir gün ablası gelir.\n\n— Ekmek yapmaya da gelmiyorsun, ne yer ne içersiniz, diye sorar.\n\nKadın başına gelenleri anlatır. Bunun üzerine ablası da hemen eski püskü bir şeyler giyer. Çuvalı alır, güya odun toplamaya gider. Delikanlı aynı yerde yine çıkar ve sorar:\n\n— Teyze; esen rüzgârda, yağan yağmurda nereye gidiyorsun?”\n\nKadın:\n\n— Kırk yılda bir odun etmeye gidiyorum; yağan, esen yerine taş tıkansın, diye lanet getirir, memnuniyetsizliğini belirtir.\n\nDelikanlı:\n\n— Sen otur teyze, ben toplarım odunu, der.\n\nToplar odunu, verir eline. Verir de:\n\n— Şunu der, evine götürünce açmadan nerede delik, govuk varsa tıka, der.\n\nKadın sevinir. Çuvalı evinde bir boşaltır ki, içinden gıvıl gıvıl yılanlar çıkar. Kadın ettiklerini bulur.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Cingen Kızı",
        "text": "Evveli bir çingene kadınla kızı varmış. Bir gün bunlar kelle pişirirler. Başka bir çingene de o eve isteyiciliğe gelir. Kız da anası görmeden kesilen koyunun üç paçasını veriverir. Anası duyunca kıza:\n\n— Or... üç paçamı bul, or… üç paçamı bul, diye yanaşır.\n\nPadişahın oğlu da cingen kızını görür ve ona vurulur, padişahın oğlu kızla evlenir, onun çingene kızı olduğunu bilmiyordur. Kız, padişahın oğluna:\n\n— Anam yok, der.\n\nEvlendikten sonra, kızın anası onlara bilmeden isteyiciliğe gider. Kadın, kızını görünce yine:\n\n— Or... üç paçamı bul, or… üç paçamı bul, diye yanaşagelir.\n\nKız da:\n\n— Sus ana, ben seni padişah oğlu duymadan, evde köle diye çalıştırayım, der.\n\nKadın da:\n\n— Olmaz, der.\n\nSonra kız anasını bir kakar*, öldürür. Kız, oğlan görmeden anasını bahçeye gömer. Sabaha kadar o mezarın üstünde nar ağacı bitmiş. Sabah kız kalksa baksa ki; mezarın üstünde nar ağacı peyda olmuş. Hemen nardan koparır. Nar da:\n\n— Or… üç paçamı bul, or… üç paçamı bul, demeye başlar. Kız güler.\n\nPadişahın oğlu da:\n\n— Ne gülüyon, diye sorar.\n\nKız da:\n\n— Senin bıyıklarını, bizim evin tuvaletinin süpürgesinin tellerine benzettim, der.\n\nOğlan, kız böyle deyince onların evlerini merak eder. Kıza bir gün:\n\n— Sizin eve gidelim, der.\n\nKız da:\n\n— Anamgilin ev uzaktır. Kırk gün kırk gecede anca varırız. Ekmek edip, katırlara yükleyip gidelim, der.\n\nGide gide bir yere varırlar. Oğlan bir ağacın altında uyuyakalır. Orada da ak yılan ile karayılan kavga ediyorlarmış. Ak yılan ermişlerden imiş. Karayılan da onu öldürecekmiş. Ak yılan kıza:\n\n— Beni kurtarırsan ne istersen veririm, der.\n\nKız başından geçenleri anlatır.\n\n— Benim ne anam var, ne babam. Padişahın oğlu da bana, anangilin evine gidelim diyor. Bana bir ev göster de; padişahın oğlunu oraya götüreyim.\n\nKız, ak yılanı kurtarır. Ak yılan:\n\n— Uzakta bir ışık var, oraya gelin, der.\n\nGiderler. Ev çok güzeldir. Oğlan da tuvaleti merak eder. Neyse oğlan tuvalete gider. Kapısını bir açmış bakmış; nalinler, aynalar, süpürgeler pırıl pırıl. Süpürgenin dallarında da cevahir yanıyormuş. Oğlan, tuvalete girmeden geri döner. Kıza da:\n\n— Sen beni iyi şeye benzettin, der.\n\nKırk gün, kırk gece bir daha düğün ederler. Onlar ermiş muradına...\n\n&nbsp;\n\n*kakmak: İtmek.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "İki Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde biri kız, biri erkek iki çocuk öksüz kalmış, analıkları da bunları evden kovmuş. Bunlar yolda giderken bir göle rastlarlar, bu gölün suyunu içen geyik olurmuş. Erkek kardeş susayınca bu gölden su içer ve geyik olur. Kız, kardeşini bırakmaz. Kardeşi:\n\n— Nereye gidelim? Horoz ötene mi; tütün tütene mi? Diye sorar.\n\nHoroz öten köy kendi köyleriymiş. Tütün tüten köye giderler ve orada acıkırlar. Kız; erkek kardeşine:\n\n— Sen beni bekle, ben şu kapıyı çalıp ekmek isteyeyim, der.\n\nKapıyı çalar, içeri girer, içeridekiler ekmek yapıyormuş, kıza ekmek verirler. Kız:\n\n— Bir de kardeşim var, gölden su içip geyik oldu.\n\nEkmek veren kadın:\n\n— Sana da kardeşine de bakarız, seni oğluma alayım, der.\n\nKız:\n\n— Kardeşime ömür boyu bakarsanız, oğlunuza varırım, der.\n\nKız oğlana varır, meğer bu oğlan padişahın oğluymuş. Aile, kızın geyik olan kardeşine de bakar.\n\nBir gün bir cadı kadın gelir.\n\n— Benim bildiğim güzel bir yerde eğlence var.” diyerek kızı alıp götürür ve göle iter, kız da hamiledir.\n\nCadı kadın, kendi kızını giydirip, padişahın evine getirir.\n\n— İşte gelininiz, der.\n\nİki üç gün sonra kızın kardeşini de kovdurur. Geyik:\n\n— Kardeşimin atıldığı göle gidip geleyim, öyle kovun, der.\n\nGeyik göle varır.\n\n— Bacım, nerdesin? Düşman beni kovuyor, der.\n\nKız:\n\n— Düşman beni itti, balık beni yuttu, bebek karnımda bana ne diyorsun, der.\n\nGeyik, eve gelir. Sabah olur. Geyik giderken padişah, arkasına adamlarını takarak bu geyiğin gittiği yeri öğrenmesini ister. Adam takip eder, kızın geyiğe söylediklerini duyar ve padişaha anlatır.\n\nPadişah, köylerdeki bütün adamları toplayıp gölü ayıklatır. Balıklar meydana çıkar. Balığın içindeki gelin de:\n\n— Ben buradayım, diye bağırır.\n\nKızı çıkarırlar. Cadı kadınla kızını katırların kuyruğuna bağlayıp mezarlığa götürürler, mezar taşlarına çarpa çarpa, katırlar ikisini de öldürürler. Onlar ermiş muradına…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Oduncunun Çocukları",
        "text": "Evvel zaman içinde, ormanda bir aile yaşarmış. Bunların bir oğlanları, bir de kızları varmış. Çok mutlu bir hayat sürerlerken, anneleri hastalanıp ölmüş. Babaları da çocuklara anneleri gibi bakamamış, evlenmiş. Üvey anne eve gelince, evin düzeni bozulmuş. İlk günlerde iyi olan kadın, sonraları çocukları istememiş. Adama:\n\n— Ben bu çocukları istemiyorum. Ormana bırakıp gelelim. Ne halleri varsa görsünler, deyince, adam da çocuklarını alıp ormana gider.\n\nÇocuklar, gece üvey anneleri ile babalarının konuşmalarını duydukları için ceplerine çakıl taşları doldururlar. Yere dökerek giderler. Adam onları ormana bırakıp, eve döner. Çocuklar da akşam olunca attıkları çakıl taşlarını takip ederek, evlerine geri dönerler. Kadın bunları görünce sinirlenir.\n\n— En iyisi bunları odalarına kilitleyelim, taş toplayamasınlar. Yarın gider, yine bırakır gelirsin. Bu sefer evin yolunu bulamazlar.\n\nÇocuklar da bu sefer yedikleri ekmeklerin kırıntılarını ceplerine saklarlar. Babaları, sabah bunları yine ormana bırakır. Çocuklar giderken, ekmek kırıntılarını yere atarlar. Ancak geri dönmek istediklerinde, ekmekleri kuşların yediğini görürler. Ne yapacaklarını bilemeden yürümeye başlarlar. Giderken önlerine bir ev çıkar. Bu evde yaşlı bir kadın oturmaktadır. Ondan yardım isterler. Kadın da bunları evine alır. Ama kadın cadıymış. Çocuklar bunu anlamazlar. Kadının yaşlı olduğu için, gözleri az görüyormuş.\n\nSonra kadın, oğlanı kafese atar. Kızı da kendisine hizmet etmesi için, evde bırakır.\n\n— Eğer kaçmaya çalışırsan, ağabeyini öldürürüm, der.\n\nBu yüzden kız kaçamaz. Cadı kadın, oğlanı beslemeye başlar. Amacı oğlana kilo aldırıp, onu yemektir. O kadar tavuk yedirir. Oğlan bir türlü şişmanlayamaz. Kadın bunu görünce, daha çok besler. Oğlan kadının cadı olduğunu anlayınca, kendine bakmaya geldiğinde parmağı yerine, yediği tavuğun kemiğini uzatır. Cadı da, oğlanı zayıf sanır. Sonunda cadı dayanamaz, oğlanı yemeye karar verir. Kıza kocaman bir kazan verir.\n\n— Bu kazanın altını yak, suyu doldur, ağabeyini yiyeceğim.\n\nKız, ağabeyini kurtarmak için çare düşünürken cadı gelir ve yemeğin tuzunu atıp atmadığını sorar. O zaman kız da:\n\n— Benim boyum yetişmiyor. Tuzuna sen eğilip bakarsan, daha iyi olur.\n\nCadı da inanır ve eğilip bakar. Tam o sırada, kız cadıyı kazanın içine iter ve cadı ölür. Sonra kız koşup, ağabeyini parmaklıklardan kurtarır. Ağabeyi ile evin içine girerler. Kadının altınlarını, değerli eşyalarını alırlar. Hemen oradan uzaklaşıp babalarının evini bulurlar. Başlarından geçeni babalarına anlatırlar. Altınları gösterirler. Anne ve babaları da, onları ormana bıraktıkları için pişman olurlar. Hep birlikte mutlu bir hayat sürerler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tülü Kız",
        "text": "Bir ana ile bir babanın üç kızı, bir de oğlu varmış. Anaları babaları ölmüş. Bunların, bir de ahırdaki atları varmış. Diğer yanda, başka bir kızın da anası babası ölmüş, kızcağızı yola koyuvermişler. O kız da, ayın on dördü gibi güzel imiş. Herkes bilmesin diye, deriden elbise dikinmiş. Üç kızla bir oğlangilin ahırına varmış, bir bucağa yatmış. At da vire* kişner imiş. Aşağı inmişler. Onu orda görmüşler. “Burada yatılmaz” diye onu yukarı çıkarmışlar ve çardağa yatırmışlar.\n\nKızlar da ağabeylerine:\n\n— İlle de seni everelim, derler. Sonra ekmekleri tükenir, ekmek etmeye kalkarlar.\n\nO kız da:\n\n— İlle ben de eden, ben de eden, der.\n\nOnlar da:\n\n— Git, senin ettiğin yenmez, diye ona ettirmezler.\n\nEline pişirgeci, oklavayı vuruvuruverirler. Sonra ekmekten kalkarlar. Giyinip kuşanıp, ağabeylerine kız beğenmeye düğüne giderler. Onlar başka yerden giderken, o Tülü Kız da deriyi çıkarır. Onlardan önce düğün evine varır. Kızlar da düğün evinde bu kızı çok beğenirler, ona:\n\n— Sen nerelisin, hangi köydensin, diye sorarlar.\n\nO da:\n\n— Elime pişirgeç, oklava vuran köydenim, der.\n\nGerisin geri düğünden dönerler. Tülü Kız da deriyi giyip, onlardan önce eve gelir. Ertesi gün, ağabeylerine:\n\n— Çok güzel kız bulduk, derler. O da yüzük bozup gelir.\n\n&nbsp;— Kim ise gidin, yarın bu yüzüğü ona verin, der.\n\nÖbür gün yine giderler. Tülü Kız da gider. Yüzüğü ona takarlar. Eve gelince yine deriyi giyer.\n\nAğabeylerine o kızı aramaya, eline pişirgeç vuran köyünü bulmaya gideceklerinden ekmek edeceklerdir. Kız da:\n\n— İlle ben de eden ona verin, yemezse yemesin köpeklere atıversin, deyince ona da ettirirler.\n\nTülü Kız da, ağabeylerine ekmek edecekleri hamurun içine yüzüğü gömer. Oğlan, atıyla o köyü aramaya gidince bulamaz. Çok dolaşır, ekmeği de tükenmiştir. O kızın ekmeğini yerken, Tülü Kız'ın koyduğu yüzük ağzına gelir.\n\n— Ha! O kız, Tülü Kız'dı, der.\n\nHemen eve gelir. Kardeşlerine:\n\n— Akşam, benim döşeğimi Tülü Kız edecek, der.\n\nKızlar:\n\n— Hiç onun ettiği döşeğe yatılır mı ağabey, dedilerse de dinlemez.\n\nAkşam Tülü Kız döşeği ederken, bıçağıyla deriyi yırtar. Kızı görür. Kız kardeşlerine der. Kız kardeşleri de Tülü Kız'a:\n\n— Bilememişiz bizim kız, yenge affet, derler.\n\nKırk gün, kırk gece düğün olur. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n*vire: Sürekli.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Üç Erkek Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, bir yerde bir adam varmış. Adamcağızın üç oğlu, üç kızı varmış. Adamcağız hastalanır, evlatlarını başına çağırır:\n\n— Gelin evlatlarım, ben öleceğim. Yalnız, size bir vasiyetim var. Kızlarımı kim isterse ona verin. Şöyle böyle demen… Der.\n\nAdam ölür. Aradan günler gelip geçer. Bir aslan gelir.\n\n— Hak dost kül dost, der. Oğlana,\n\n— Senin büyük kız kardeşini, Allah'ın izniyle bana verin, der.\n\nBirbirine bakarlar.\n\n— Soyu belli değil, sopu belli değil, nasıl vereceğiz kardeşimizi buna, derler.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Ne olursa olsun, ben babamın vasiyetini yerine getireceğim. Vereceğim kız kardeşimi, der. Neyse aradan üç ay gelir geçer. Bir tane tilki gelir. O da ortanca kızı ister. Yine birbirine bakarlar.\n\n— Nasıl vereceğiz buna, derler.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Olsun, ben vereceğim, der.\n\nOna da verirler. Neyse, aradan bir zaman daha geçer. Serük Paşa diye biri gelir. O da ister.\n\n— Bu sefer katliken (katiyen) vermeyiz, derler.\n\nAradan on gün geçer, yirmi gün geçer. Küçük oğlan:\n\n— Olsun, ben vereceğim, der.\n\nÖbür kardeşler de kabul ederler. Neyse, gel zaman git zaman, evveli ateş bulunmuyormuş. Akşam olur. Kardeşleri de gelmek üzeredir. Küçük oğlan bakar etrafına, ilerde bir ateş görür. Yanına varır. Yedi tane dev oturmuş, kazanda insan kaynatıp yiyorlarmış. Bunu görünce:\n\n— Heeeeeyt! Biz, seni gece ararken; sen gündüz ayağımıza geldin. Eğer, şu kazanı şuradan kaldırıp şuraya koyarsan, başımızın üstünde yerin var. Eğer kaldırıp koyamazsan, o kazanın içine seni koyacağız, derler. O:\n\n— N'olcak bu filan, ben bunu kındil* parmağımla kaldırırım, der.\n\n— Heeeeeyt! Ya Allah, ya Muhammet, ya Ali! Der. Ali gücü ver, der.\n\nKazana yaklaşır. Devler:\n\n— Dur, derler.\n\nDevlerin hoşuna gider. Onun için koyun kuzu keserler, yedirirler. Aradan zaman geçer. Buna, yedi tane anahtar verirler. Sekizinciyi de verirler.\n\n— Fakat onu açma. derler.\n\nNeyse birini açar. Güzel kız, hazine vardır. Şeytan ya bu, onu durutmaz. Sekizinciyi de açar. Yedi başlı bir canavar vardır. Canavar adamı döver, kızı alıp kaçar. Bu, eve döner. Aradan bir zaman geçer.\n\n— Ben gideceğim. O kızı, canavardan alıp evleneceğim, der.\n\nKardeşleri:\n\n— Gel gitme, buradan sana istediğin kızı alalım, derler.\n\nO:\n\n— Yaa, ben ille de gideceğim, der.\n\nNeyse gider. Bir ormana varır. Ormanda yalnız bir saray varmış. O saraya varır. Bir de ne görsün, büyük kız kardeşinin evi değil miymiş? Bunlar sevinir. Kız kardeşi:\n\n— Sen saklan, eğer kocam seni severse gel. Sevmezse görünmeden kaç. Yoksa öldürür, der.\n\nNeyse, akşam Aslan Bey eve gelir, yemeği yer. Karısı:\n\n— Kardeşlerimden hangisi gelse iyi, der.\n\nOğlan kardeşi de dinler. Aslan Bey:\n\n— Eğer büyük ağabeyin gelsin, kulağım kadar etini bırakmam. Ortanca kardeşin gelsin onu da komam, amma küçük kardeşin gelsin; başımın üstünde yeri var, der.\n\nKüçük oğlan çıkar, sarılırlar; yerler, içerler. Neyse, küçük oğlan derdini anlatır. Aslan Bey:\n\n— Biz kırk yerden onun hakkından gelemedik, ne yapacaksın boş ver. Elini salla kırkını getireyim sana, der.\n\n— Yok! Gideceğim.\n\n— Eh; hadi Allah selamet versin.\n\nOğlan gider. Giderken giderken tilkinin evine varır. Orada da kardeşi saklar ve tilkiye, hangi kardeşinin gelmesini istediğini sorar. O da, Aslan Beyin verdiği cevabı verir. Neyse, orada da biraz kaldıktan sonra yola koyulur. Gider, gider küçük kardeşinin evine varır. Orada da sevilir, sayılır. Hepsi de:\n\n— Gitme, sana istediğin kadar kız buluruz, derler.\n\n— Yok, der.\n\nYine yola düşer. Gider gider, yorulur. Bir ağacın gölgesine yatar. Canavar, bunu görür ve parçalar. Neyse, bir torba bulup bütün parçaları alır, ama kındil parmağını bulamaz. Bunu, atın üstüne koyar, denize atar. At da, onun sevdiği kız imiş. Canavardan kurtulabilmek için, at kılığına girmiş. Neyse, at varır; oğlanın öbür üç kardeşine durumu anlatır. Aslan Bey, Tilki Beye:\n\n— Buna çareyi sen bulursun, der.\n\n— Bize şimdilik hayat suyu lazım. Öyle olmayışın, biz de rahat edemeyiz; kardeşlerimiz de rahat edemez. Bize ettiği bu iyiliği, şimdi biz de ona edeceğiz, derler.\n\nBiri gider, hayat suyu arar; diğeri de gider, parmağı bulur. Parmağı suya batırırlar, oğlan dirilir. Kırk gün, kırk gece düğün ederler.\n\n&nbsp;\n\n\n* Küçük parmak.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Deli Mehmet",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, bir köyde su kıtlığı varmış. Bu su kıtlığı da devlerin suyu vermeyişinden ileri geliyormuş. Köylüler, devlere bir kız verirlermiş. Devler bu kızı yiyesiye kadar suyu akıtırlarmış. Devler bu kızı yiyesiye kadar ne verirlerse, köylüler onunla yetinirlermiş. Bir de, bu köyde Deli Mehmet adında biri yaşarmış.\n\nBir gün, kız verme sırası padişaha gelir. Devler, Deli Mehmet'e gelip:\n\n— Eğer biz seni yersek, padişahın kızını yemeyeceğiz, derler.\n\nDeli Mehmet, bir hile düşünerek bu devleri yok etmek ister. Bir gün padişahın küçük kızıyla anlaşarak; padişahın köşkünün duvarına bir merdiven kurar. Bir gece, Deli Mehmet devlerin hepsini, “Padişahın güzel kızlarını yiyeceksiniz.” diyerek sarayın önüne getirir. Deli Mehmet hemen padişahın evine merdivenle çıkar. Devlerin hepsi de aşağıda beklerlermiş.\n\nDeli Mehmet, devlerin teker teker çıkmalarını söyler. Her çıkan devi kesip, saklar. Bütün devleri böyle böyle kesip, bitirir. Padişahın sarayında gizli bir yere gömer. Gömdüğü esnada; padişahın küçük kızı, devlerin kanlarını Deli Mehmet'in sırtına sürerek bellilik* eder. Sabah olur. Ne dev kalır, ne bir şey. Devler ölünce, su kendi başına akmaya başlar. Sonra devlerin öldürüldüğü anlaşılır. Padişah, devlerin kim tarafından kesildiğini öğrenmek ister. Her gördüğüne sorarmış. O dermiş, ben öldürdüm, o dermiş, ben öldürdüm. Sonra padişahın kızı babasına, öldürenin sırtına bellilik ettiğini söyler. Kızı, herkesin sırtına baktırtır. Bu şekilde Deli Mehmet'i bulurlar.\n\nDeli Mehmet padişahın sarayına davet edilir. Padişah:\n\n— Dile benden ne dilersen.\n\nDeli Mehmet:\n\n— Sağlığını isterim, dediyse de, padişah kabul etmez.\n\nDeli Mehmet de:\n\n— Biz üç kardeşiz, kimin üç kızı varsa onlarla evlenmek istiyoruz, der.\n\nPadişahın da üç kızı varmış. Padişah:\n\n— Tamam, kızlarımı vereceğim, der. Amma öldürdüğün devlerin akrabaları varmış. Bunlar denizde yaşarmış. Eğer siz dışarılara çıkarsanız, bunlar sizi öldürür. Onun için dışarı çıkmayıp; sarayda durun, dediyse de Deli Mehmet'e söz dinletemez.\n\nPadişah, üç kızını üç erkek kardeşe verir. Kızlarını üç kardeşin atına bindiriverir, yola koyulurlar.\n\nDeli Mehmet'in üç kız kardeşi varmış. Bunları, daha önceden kendileri evlenmeden evlendirmiş. Deli Mehmet; kız kardeşlerinden birini kuşlar pirine, diğerini aslanlar pirine, öbürünü de kaplanlar pirine verir. Deli Mehmetgil yollarda giderken ölen devlerin akrabalarından biri, Deli Mehmet'in karısını kaçırır, deniz içindeki köşküne götürür. Bu ölen devlerin akrabalarına deniz aygırı derler imiş.\n\nDeli Mehmet, kardeşleri “gitme” dediyse de, karısını kurtarmak için deniz aygırının arkasından gider. Fakat aklına bir fikir gelir ve geri döner. Hemen arkadaşlarının yanına gider ve oradan da enişteleri olan aslanların piri, kaplanların pirine.\n\n— Bana yardım etmezseniz, kız kardeşlerimi sizden ayırırım, der.\n\nSonunda kuşların piri, bütün kuşları toplar. Üç yüz üç yaşında bir akbaba varmış. Akbaba:\n\n— Ben annemin karnındayken, deniz aygırının evini gördüm, der.\n\nBunların köşkünde bir tılsımın olduğunu söyler. Akbaba ile Deli Mehmet su aygırının köşküne varırlar. Daha sonra Deli Mehmet karısını kurtarır. Geri dönerlerken, gökte duran bir aygır bunları görür. Çığrınıp* gelerek, Deli Mehmet'in üzerine atılarak, etlerini lime lime eder. Kızı yine geri götürür. Etini lime lime ettiği Deli Mehmet'i, kuşların pirine geri yollar. Kuşların piri:\n\n— İlle de Deli Mehmet'i dirilteceksiniz, der.\n\nÜç yüz üç yaşındaki akbaba:\n\n— Su aygırının köşkünde, tılsımın içinde, Deli Mehmet'i diriltecek ilaç var, der.\n\nAkbaba ile kuşlar, su aygırlarının köşküne giderler. Ve onlar görmeden, tılsımın içindeki ilacı alıp gelirler. İlacı Deli Mehmet'in etlerine dökerler. Deli Mehmet, eskisi gibi olur, dirilir.\n\nKendisini dirilten şişeyi eline alan Deli Mehmet, deniz kıyısına giderek iki koyun kesip; deniz dibindeki kayalara bunların kanlarını akıtır. Deniz aygırı onu yalamaya çıkar. Aygır kanları yalarken, Deli Mehmet birden aygırın yelesinden tutup, üstüne atlar. Bir türlü kurtulamayan aygır:\n\n— Ne derdin varsa söyle, der.\n\nDeli Mehmet:\n\n— Beni kesen, karımı kaçıran aygırın öldürülmesini istiyorum.\n\nSu aygırı:\n\n— Elindeki tılsımı denize attığında onlar ölür, der.\n\nO da şişeyi denize atar, ölürler. Ondan sonra da üç kardeş mutlu yaşarlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* İşaret.\n\n* Bağırmak.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Üç Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir evde üç kız varmış. Kapının önünden bir padişah geçerken büyük kız:\n\n— Ah, şu, beni alsa, halı dokuyuverin.\n\nOnun küçüğü de:\n\n— Beni alsa, zili dokuyuverin.\n\nEn küçüğü de:\n\n— Sırma saçlı kız ile kalayım karakaşlı bir oğlan doğuruverin, der.\n\nPadişah kızların üçünü de alır. Büyük kız halı falan dokumaz. Onun küçüğü de zili dokumaz. En küçüğünün bir oğluyla bir kızı olur. Büyükleri de bunu istemezler. Kutunun içine kızla oğlanı koyarlar, denize atarlar. Gel zaman git zaman bunları bir denizci bulur. Bu çocukları çıkarır, evine götürür, hanımıyla büyütürler. Büyük kız kardeşler, bu çocukların anasını da çocuğu olmadı, diye bir merdivenin altına gömerler. Gelen giden taş atar, gelen giden taş atar. Padişah büyük kız kardeşlere:\n\n— Hani bunun çocuğu, diye sorunca, ona da,\n\n— Bir kedi eniği ile bir köpek eniği doğurdu, ölecek bu, ölsün, derler, o da ölmez, orada kalır.\n\nGel zaman git zaman çocuklar büyür.\n\n— Sizi teyzeleriniz denize attı, diye çocuklara söylerler Çocuklar eve gelir, kapıyı çalarlar.\n\nTeyzeleri çıkar:\n\n— Siz kimsiniz, derler.\n\nÇocuklar da:\n\n— Biz biziz, diyerek, bir hayvana binip dama çıkarlar.\n\nTeyzeleri:\n\n— Oğlum, inin damdan! Diye bağırınca.\n\nOnlar da:\n\n— İnmeyiz, derler.\n\nTeyzesinin biri daha çıkar.\n\n— Endiki* hayvan ne yer? Der.\n\n— Şabınan şeker yer, derler.\n\nPadişah çıkar dama:\n\n— Şabınan şeker mi yer hayvan, der.\n\nÇocuklar da:\n\n— İnsan olan, kedi ile köpek mi doğurur, derler.\n\nÖyle deyince çocukları içeriye alır. İçerde çocuklara ne demek istediklerini sorar ve öğrenir. Merdivenin yanından her geçen, çocukların analarına taş atar, bu çocuklar analarına gül atalar. Padişah yukarı çıkar ve:\n\n— Ne demek bu, der.\n\nKızla oğlan da:\n\n— Bizim anamız bu, derler.\n\nPadişah çocuklardan gerçeği öğrenince, öteki kardeşlere:\n\n— Kırk katır mı istiyorsunuz kırk satır mı? Diye sorar.\n\nOnlar da katırları kabul edince katırın arkasına bağlayıp, atarlar kızları. Kızla oğlan evde kalırlar. Anasını bulunduğu yerden çıkarırlar. Mutlu bir hayat sürerler. Onlar ermiş muradına…\n\n&nbsp;\n\n\n* Elindeki.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Üvey Ana",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir varmış, bir yokmuş. Bir adamın karısı ölmüş, bir kızıyla kalmış. Yeniden evlenmiş, yeni gelen kadının da yanında bir kızı varmış. Aradan zaman geçmiş. Üvey ana kocasına:\n\n— Bu kızı nereye götüreceksen götür, der.\n\nKızını alır adam. Oduna götürüyorum, diye bir dağın başına götürür.\n\n— Sen burada uyu, ben odun edip geleyim, der.\n\nOradan uzaklaşır. Kızın yanında da bir kabak vardır. Uyanır:\n\n— Tak tak eden gabacığım beni goyup giden bubacığım, deyip, ağlayarak yola düşer. Bir ihtiyar kadına denk gelir.\n\n— Nene, ben senin kızın olayım. Bugün burada yatayım, der.\n\nO da:\n\n— Hayır, kızım, benim bir dev oğlum var seni yer, der.\n\nKızcağız:\n\n— Yok, nine yemez, ben bugün burada kalayım, der.\n\nYaşlı kadın:\n\n— Elimdeki dikeni çıkarırsan, kafamdaki bitleri bitlersen kal, der.\n\nKız:\n\n— Tamam, der.\n\nDikeni çıkarır. Kadının kafasındaki bitleri temizler.\n\nDev oğlu gelir:\n\n— Ana, ana insan eti kokuyor.\n\nAnası:\n\n— Git, nerden olsun insan burada, dişinin dibini gurca.\n\nBir kurcalar dişini, bir insan bacağı çıkıp gelir. Neyse; yatarlar, sabahleyin dev oğlan gider. Orada akan bir dere vardır. İhtiyar nine kıza:\n\n— Kızım; bu dereden ak su gelirse seslenme, kara su gelirse seslenme, sarı su gelirse seslen bana, der.\n\nKız; ak su gelir seslenmez, kara su gelir seslenmez, sarı su gelince:\n\n— Nine, sarı su geldi, der.\n\nNine, hemen kızı sarı suya batırır; çıkarır. Her tarafı altın olur. Kız, eve giderken, evin horozu kızı görünce ötmeye başlar:\n\n— Ablam altın oldu, geliyor üürüürüüüü, diye.\n\nÜvey ana:\n\n— Git, kör olasıca nerden olsun ablanın her yanı altın, ablan öldü, der.\n\nBir baksalar hakikaten kızın her yanı altın olmuş gelir. Üvey ana kocasına:\n\n— Git, onu nereye koyduysan benim kızı da oraya koy, der.\n\nBabası bu sefer o kızı, odun etmeye gidiyoruz, diye aynı yere götürür.\n\n— Sen burada uyu, ben şuradan odun kesip geleyim, diyerek oradan uzaklaşır.\n\nUyanınca bakar ki babası yok, o da:\n\n— Tak tak eden gabacığım, beni goyup giden bubacığım, diye ağlayarak yollara düşer. Yine o ihtiyar kadın denk gelir.\n\n— Nine, ben bugün burada kalayım.\n\nO da:\n\n— Benim dev oğlum var, seni yer, deyince,\n\nKız:\n\n— Yemez, der.\n\nKadın:\n\n— Elimdeki dikeni çıkarıver, kafamdaki bitleri temizleyiver, der.\n\nKız:\n\n— Ne bitleri temizlerim, ne de dikeni çıkarırım, der.\n\nDev oğlu akşam yine gelir.\n\n— Ana insan eti kokuyor.\n\n&nbsp;Anası; yine:\n\n— Nerden olsun, dişinin dibini gurca, deyince bir kurcalar, bir insan bacağı daha çıkar.\n\nSabah olur, dev oğlu gider. İhtiyar nine dediklerini yapmayınca, kıza ceza vermeyi düşünür. Evine gidecekken:\n\n— Dereden ak su gelirse seslenme, sarı su gelirse seslenme, kara su gelirse bana seslen, der. Kara su gelince kız haber verir. Kızı bandırır, kızın her yanı zift olur. Kız eve vararaktan horoz ötmeye başlar:\n\n— Üürüüüü! Ablamın her yanı zift olmuş geliyor, diye.\n\nAnnesi de:\n\n— Git, nerden zift olacak her yanı altın oldu geliyor, der.\n\nBir baksalar, hakikaten kızın her yanı zift olmuş gelmektedir. Elin kızını davul eder, kendi kızını yola atar. Ondan sonra da artık o üvey kızıyla ömür boyu iyi geçinip durmuşlar…\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Mıstılıcık",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu, dağdan taştan çokmuş. Çok demesi günahmış. Bir zamanlar köyün birinde çok çocuklu bir aile yaşarmış. Bir gün baba çift sürmeye gider. Anne de ekmek yapıyormuş. Yapıyormuş ama anne yapıyormuş, çocukları kapıyormuş. Bir türlü ekmek birikmezmiş. Anne bu duruma çok kızar. Çocukların hepsini tandıra atıp yakar. Ama oğlunun birisi; Mıstılıcık küllenin deliğine kaçar. Yanmaktan kurtulur. Annesi de biraz sonra ağlamaya başlar.\n\n— Ah bir çocuğum olsaydı da, babasına azık götürseydi, diye. Annesi ağlarken;\n\nMıstılıcık:\n\n— Anne ben buradayım, diye bağırır.\n\nAnne çok sevinir:\n\n— Oğlum hadi oradan çık da, babana azık götür, der.\n\nAnnesi; ekmek, peynir, ayran falan koyar. Mıstılıcık'ı tarlaya yollar. Tarlada babası çift sürmektedir. Mıstılıcık uzaktan bağırır:\n\n— Baba, nereden geleyim?\n\n— Sağ taraftan gel!\n\nMıstılıcık ekmeğin sağ tarafını yer, tekrar sorar:\n\n— Baba, ne taraftan geleyim?\n\n— Soldan gel oğlum!\n\nMıstılıcık ekmeğin sol tarafını da yer. Yine sorar:\n\n— Baba, ne taraftan geleyim?\n\n— Ortadan gel oğlum!\n\nMıstılıcık, ekmeğin ortasını da yer. Derken babasının yanına varır. Babası bakar ki ekmek yok, o da kalanları yer. Sonra Mıstılıcık'a:\n\n— Oğlum şu tepenin ardında su var, hadi bana su getir, der.\n\nMıstılıcık:\n\n— Tamam, der.\n\nTestiyi alır, çeşmenin başına varır. Suyu doldurur. Bir de bakmış ki; çeşmenin başında elma ağacı var.\n\n— Dur çıkayım da şu elmadan birkaç tane yiyeyim, der.\n\nMıstılıcık, elmalardan yerken ağacın altına bir dev gelir. Mıstılıcık'a:\n\n— Bir elma at da yiyeyim, der. Mıstılıcık da bir tane atar.\n\n— O, suya düştü bir tane daha at.\n\nBir tane daha atar.\n\n— O da çamura düştü, bir de elinle uzat.\n\nMıstılıcık elini uzatınca dev Mıstılıcık'ın elinden tutup ağaçtan indirir. Torbasına koyup, doğru evinin yolunu tutar. Eve varınca eşine bağırır.\n\n— Hanım hanım! Bir oğlan getirdim. Bu oğlanı pişir de, akşama yiyelim.\n\nMıstılıcık'ın yanında bıçağı varmış, torbayı keser. Dev evden gidince torbadan çıkar. Devin karısını kazana koyup kaynatır. Dev, akşam eve gelince bakmış ki et pişmiş, oturmuş. Bir güzel hepsini yemiş. Mıstılıcık da tavanda bir yere saklanmış; devi seyreder. Dev etlerini yedikten sonra, kemikleriyle oynamaya başlar.\n\n— Şu da Mıstılıcık'ın cüzdan kemiği, şu da Mıstılıcık'ın cüzdan kemiği.\n\nDev yediğinin ağırlığı ile derin bir uykuya dalar. Mıstılıcık da kaçar kurtulur. Bu masal da burada biter.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Tuz Yediren Gelin",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir gelin kaynanasına tuzlu ekmek yedirirmiş. Yemeklerine aşırı tuz koyarmış. Kaynana bir gün kızına gider. Damadı ciğer getirir.\n\n— Hanım, şunu kavur da yiyelim, der.\n\nKızı da:\n\n— Ciğeri anam koynuna koydu, deyince,\n\nKadın bunu duyar. Çok gücenir; ağlaya ağlaya yola koyulur, oğlunun evine geri gidecektir. Gözleri de görmüyordur. Yolda hem ağlar, hem de kendi kendine:\n\n— Oğlum getirsin ben yiyeyim, el kadar ekmek için Yarabbi! Oğlum getirsin ben yiyeyim, tuzlu tuzsuz demiyeyim, sulu susuz demiyeyim, oğlum getirsin ben yiyeyim, der, durur.\n\nBunları söylerken, oğlu da arkasından gelirmiş. Annesinin söylediklerini duyar. Akşam olmuş, sofra konmuş. Annesinin önüne konan tabaktan, oğlu bir kaşık alır. Aşırı tuzdan yiyemez. Kaşla göz arasında annesinin tabağıyla, karısının tabağını değiştirir. Evde hiç su bırakmaz.\n\nKarım iyice yesin de ölsün, ben de bu fesattan kurtulayım, diye düşünür. Karısı yemeğin tadına bir bakar, aşırı tuzlu; yaptığı ortaya çıkacak diye bir şey de diyemez. Çaresiz tuzlu yemeği bitirir. O kadar çok tuzludur ki; kadın su içmek için sürahiye koşar, su yoktur. Gece herkes uyuyunca, çeşmeye su doldurmaya gitmek için uyanır. Çeşme çok uzaktır. Kadın oraya gidene kadar ölür. Kocası da çarşafı bürünür, onu takip eder. Başına gelenleri görür. Orada bayılır. Gelin, hatasının cezasını çok ağır öder.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Ebicik İle Bübücük",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Bir de baktım ki; bir arpa boyu yol gittim.\n\nBir köyde Ebicik ile Bübücük diye karı koca yaşarmış. Bunların bir kızı varmış. Bunu karşı dağın arkasındaki köye gelin etmişler. Bir gün Ebicik:\n\n— Ey Bübücük, kızımızı görmeye gidelim, çok özledim, der.\n\nBübücük de:\n\n— Peki, gidelim ama pazardan yağ, ekmek alalım, demiş.\n\nKalkmışlar, kapıyı kilitlemişler. Evlerinin altında bir çiftçi tarla sürüyormuş. Onu çağırmışlar. — İçerde selenin altında et var, kapıyı kilitledik kara taşın altına koyduk. Gelen giden olursa bizim eve bakıver, demişler ve yola koyulmuşlar.\n\nPazardan bir tuluk yağ, bir çuval ekmek alırlar. Eve dönerler. Çiftçiye:\n\n— Gelen giden oldu mu, diye sorarlar.\n\nÇiftçi:\n\n— Kuş bile uçmadı, der.\n\nİçeriye girince bakarlar, et yerinde yok. Çiftçiye:\n\n— Eti gördün mü? Et yerinde yok, derler.\n\nÇiftçi:\n\n— Biraz önce su içmeye gelmiştim, içerde selenin üstünde sinekler vardı, yemişler mi demek, der.\n\nEbicik ile Bübücük, kızlarına gitmek için hazırlık yaparlar. Ebicik bir tuluk yağı, Bübücük de ekmek çuvalını sırtına alır. Yola çıkarlar. Öğleyin sarı sıcak olur. Ebicik:\n\n— Ay Bübücük; yoruldum, şu tepede duralım, biraz dinlenelim. Sonra devam ederiz, der.\n\nBübücük uyur, kalır. Ebicik de dağın kayalarını beyaz ve çatlak görünce, tuluğun ağzını açar. Yere yağları sürmeye başlar. Bübücük uyanınca:\n\n— Ne yapıyorsun? Der.\n\nEbicik:\n\n— Kızımızın dağları yağsızlıktan çatlamış, onları yağlıyorum, der.\n\nBübücük:\n\n— İyi etmişsin. Biz de kızımıza bir çuval ekmeği götürürüz, der.\n\nYola koyulurlar. Köyün gerisinde köpekler havlamaya, üzerlerine gelmeye başlarlar. Bübücük çuvalı açar, her köpeğe bir ekmek atar. Kızlarının evine gelinceye kadar ekmekler biter. Ebicik:\n\n— Ha olsun, bir şeysiz geliriz biz de kızımızın evine, der.\n\nKapıyı çalarlar. Kızı çıkar. Çok sevinir, yukarı çıkarlar. Yemek yeyip yatarlar. Ebicik:\n\n— Ay Bübücük, kızımızın sandığında ne var, gel bakalım. Beni hiç uyku tutmuyor, uykum kaçtı, der.\n\nKalkarlar, sandığı açarlar. Çeşit çeşit güzel elbiseler vardır. Ebicik eline makası alır.\n\n— Biçen terzi biçememiş, diken terzi dikememiş, diyerek *vele&nbsp;ederler. Kızları sabahleyin bir bakar ki; her yer vele.\n\n— Bu ne? Diye sorar.\n\nAnne ve babası:\n\n— Terziler düzgün etmemiş kızım, derler.\n\nO gün, misafir olunca hiçbir şey demezler. Gezerler, eğlenirler. İkinci gün yine yatarlar. Ebicik:\n\n— Ay Bübücük, yine uykum kaçtı. Kızımızın kazları ne yapıyor, gel bakalım, der.\n\nKalkarlar. Aşağıdaki odayı açarlar. Kazların hepsi de uyuyorlarmış. Ebicik:\n\n— Ay Bübücük, bunlar hep bitlenmiş, gel yıkayalım, der.\n\nKazanı suyla doldururlar ve altını yakarlar. Suyu kaynatırlar. İçine kazları batırıp çıkarıp, raflara koyarlar ve yukarı çıkıp yatarlar. Kızları, sabahleyin kazlara bakmaya inince hepsinin ölü olduğunu görür. Annesine:\n\n— Anne! Kazların hepsi ölmüş, der.\n\nEbicik ile Bübücük:\n\n— Kızım onlar bitlenmiş, biz onları akşam yıkadık, derler.\n\nBunlar hem dünür, hem misafir diye bir şey demezler. Üçüncü gün yine gezip dolaşırlar ve yatarlar. Ebicik:\n\n— Ay Bübücük, benim uykum niye tutmaz bilemedim emme, yine kaçtı. Kızımızın kilerinde ne var, gel bakalım, der.\n\nİkisi de kilere girerler. Orada katran varmış. Katranı birbirlerine sürerler. Her yanları katran olunca, yatağa yatarlar. Sabah olunca, kızları:\n\n— Anne, baba, kalkın, kalkın, der.\n\nSes çıkmaz. Bir bakmış ki; yorgan onlara yapışmış. Her yer katran olmuş. Onları yataktan ve yorgandan asılır.\n\n— Sizler ana baba iken, getik (eksik) kalın, diye evden çıkarırlar.\n\nBir daha da Ebicik ile Bübücük kızlarını görmeye gitmezler.\n\n&nbsp;\n\n\n*vele: Renkli kumaş parçaları.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Isparta",
        "title": "Deli Kız",
        "text": "Çok eskiden deli kız denen biri yaşarmış. Bu kıza, hareketlerinden ötürü deli kız derlermiş. Annesi, babası bu kızı bir tüccara gelin etmiş. Düğün olmuş, evlenmişler.\n\nTüccar, deli kızdan çok yakınırmış. Çünkü deli kız, hep yemek pişirirmiş. Tüccar da hiç durmadan:\n\n— Ben kazanıyorum, sen yiyorsun, beni batıracaksın, dermiş.\n\nFakat deli kız laf dinlemezmiş. Bir gün tüccar, yemek pişirmesine mani olmak için kıza:\n\n— Git kına getir. Kınayı yakın ve gezmeye git. Kınayı soranlara:\n\n— Kocam, dükkânında satıyor, dersin. İşlerimiz çoğalır, müşterimiz artar, der.\n\nAdı üstünde deli kız bu ya; bir kazan dolusu kınayı suyla karıştırarak yakınacak hale getirmiş. Ellerine yakınmış, kına bitmemiş. Ayaklarına yakınmış, kına bitmemiş. Bari her yanıma yakınayım demiş ve soyunup her yanına yakınıp kınayı bitirir.\n\nDeli Kız'ın evine güneş girmezmiş. Deli kız, bakmış kına kurumuyor. Evlerin önünde bir deve görür. Gider, devenin sırtına oturur. Güzel sözler söyleyerek deveyi ayağa kaldırır. Deve gezinmeye başlar. Gezinirken, boynundaki çan da ses çıkarır. İşine giden tüccar, evine gelip de karısını bulamayınca herhalde gezmeye gitti, diye düşünür. Bu sırada da herkes çanın sesine, devenin başına birikmiş. Tüccar da topluluğu görür ve o da gider. Tüccar,&nbsp;deli kızı görünce bu kızın gerçekten deli olduğuna karar verip ondan boşanır. Bundan sonra, deli kız fazla zengin olmayan biriyle evlenir. Kocası iyiymiş.\n\nO zamanlar ticaret develerle yapılırmış. İşte böyle bir ticaret kervanı, bizimkilerin evinin yanına konaklar. Daha sonra devenin biri kaçmış; herkes onu arıyormuş. İşte o zaman bizim deli kızın kocası deveyi bulur. Devenin üstü zengin mallarla doluymuş. Deveyi evine alır. Deli kıza:\n\n— Bu deve, bize ölünceye kadar yeter. Artık zengin olduk, sakın soranlara bir şey söyleme. der. &nbsp;\n\nDeveyi keserler, yerler. Kalanını da gömerler, malları da saklarlar.\n\nBu sırada da tellallar kaybolan deveyi ararlar.\n\n— Deve veya deve eti görenler haber versinler, derler.\n\nKadınlar konuşurken, deli kız lafa karışır ve kadınlara:\n\n— Ne bileyim bizde deve yok ya, azcık deve eti olacaktı, der.\n\nTabi deveyi arayanlar bunu duyarlar, deli kızla kocasını yakalayıp, sorguya çekerler.\n\nAdam:\n\n— Etmeyin arkadaşlar; bu delidir, inanmayın sözüne, dediyse de kimse dinlemez.\n\nEvi ararlar yine bir şey bulamazlar. Fakat adamı hapse götürürler. Adam giderken deli kıza:\n\n— Seni deli seni, başıma bu kadar bela getirdin! Bari eve iyi bak. Kapıyı, bacayı, pardıyı*&nbsp;koru. Hırsız falan gelir, der.\n\nGel zaman, git zaman deli kız yalnızlıktan bıkar. Kocası da hapistedir. Evin pardısını, kapısını, bacasını söker. Yüklendiği gibi hapishanenin yolunu tutar.\n\n— Çekilin, açılın, kocamı göreceğim, der.\n\nKocasını görünce:\n\n— Al kapını, bacanı, pardını bekle! Bunları bana emanet ettin, ben bıktım artık, der.\n\nAdam da içerden gardiyanlara:\n\n— Gördünüz mü, size dedim de inanmadınız, beni hapse attınız. Deli bu, deli... Der.\n\nBöylece herkes ona inanır ve hapisten çıkarırlar. Deli kızla mutlu bir hayat yaşarlar. Artık deli kız bir daha boşanmaz. Usulsüz hareketlerinden vazgeçip, iyi bir eş olur...\n\n&nbsp;\n\n\npardı: Damlı evlerin saçağı.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Ayağına Diken Batan Horoz",
        "text": "AYAĞINA DİKEN BATAN HOROZ\n\nBir çöplükte horoz varmış. Horozun ayağına diken batmış:\n\n— Bu dikeni napıyım, napıyım, derken yoldan geçen bir kadını görmüş.\n\nKadına,\n\n— Ayağıma diken battı, çıkarır mısın, demiş.\n\n— Getir çıkartırım, demiş ve çıkartmış.\n\nHoroz kadına,\n\n— Sen bu dikeni sakla. Ben iki üç gün sonra gelip bu dikeni alacağam, demiş.\n\nKadın da,\n\n— Olur, demiş.\n\nHoroz gitmiş. Horoz gittikten sonra kadın beklemiş beklemiş horoz gelmemiş. Kadın da dikeni küllüğe* atmış yakmış. Aradan biraz zaman geçmiş, kadın un elerken horoz gelmiş. Kadına,\n\n— Dikenimi ver, demiş.\n\nKadın,\n\n— Sen gelmedin ben de onu küllüğe attım yaktım, demiş.\n\nHoroz başlamış:\n\n— Ya dikeni vereceksin ya eleği*, ya dikeni vereceksin ya eleği, demiş.\n\nKadın,\n\n— Tamam sus, al eleği de git, demiş.\n\nEleği vermiş. Horoz eleği almış, başka bir eve varmış. Ev sahibine,\n\n— Bu elek sende dursun, ben geri gelip alırım, demiş.\n\nKadın, eleği bi köşeye koymuş. İnek gelmiş eleğe basmış. Elek kırılmış. Elek kırılınca kadın eleği tutmuş tandıra atmış, yakmış. Aradan biraz zaman geçmiş, horoz geri gelmiş:\n\n— Eleğimi geri ver, demiş.\n\nKadın,\n\n— Eleğe inek bastı, kırıldı. Ben de tandıra attım yandı, demiş.\n\nHoroz başlamış:\n\n— Ya eleği vereceksin ya ineği, ya eleği vereceksin ya ineği, diye annacını* istemiş.\n\nKadın, ineği vermek zorunda kalmış. Horoz da ineği almış yola koyulmuş. Bir köye varmış. Varsa ki köyde düğün oluyo. Hemen onlara demiş ki:\n\n— Bu inek sizde dursun ben bi iki güne geleceem, demiş.\n\nOnlar da,\n\n— Olur, demişler.\n\nİki gün beklemişler horoz gelmemiş. Düğün sahibi de ineği kesmiş, düğün yemeği vermiş. İki gün soona horoz gelmiş:\n\n— İneğimi verin, demiş.\n\nDüğün sahibi de,\n\n— Sen gelmeyince biz onu kestik, düğüne yemek yaptık, demiş.\n\n— Ya ineği vereceksiniz ya gelini vereceksiniz. Ya ineği vereceksiniz ya gelini vereceksiniz, diye horoz susmak bilmemiş.\n\nGelini vermek zorunda kalmışlar. Gelinle horoz yola koyulmuş. Horoz yine bir köye varmış. Köyün çobanıyla karşılaşmış. Çobanın elinde de kavalı varmış. Çobana demiş ki:\n\n— Ben sana gelini vereyim, sen de bana kavalını ver.\n\n— Olur, demiş çoban.\n\nTakmış gelini koluna, herkes kendi yoluna. Horoz başlamış kavalı çalmaya:\n\n— Düttürü düüt düt, ayağıma tiken battı vardım bir kadına. Düttürü düüüt düt kadından elek aldım. Eleği verdim inek aldım. Düttürü düüt düt, ineği verdim gelin aldım. Düttürü düüüt düt, gelini verdim kaval aldım, düttürü düüt düt, demiş, masal da böyle bitmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* küllük: 1. Kül veya çöp dökülen çöplük, 2. Sigaranın külünü dökmek için kullanılan eşya\n\n* elek: Taneli veya un gibi toz durumunda olan şeyleri yabancı maddelerden ayıklamak veya incesini kabasından ayırmak için kullanılan, tahta bir kasnak ve tek tarafa gerilmiş, gözenekli tel, kıl, bez vb.nden oluşan araç\n\n* annaç / annac: 1. Bir şeyin karşılığında istenen şey, 2. Bir şeyin karşısı, karşı tarafı\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Altın Yumurtlayan Tavuk",
        "text": "ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK\n\nBi varmış bi yohmuş. Evel zaman içinde galbur saman içinde bi tane adam varmış. Bu adamın bi de horuzu varmış. Bu horuz saatleri şaşırmış dakka başı ötüyomuş. Adamın canına tah itmiş:\n\n— Yav, bu ney böyle, dimiş.\n\nHoruzu almış pazara götürmüş. Satacahmış:\n\n— Etli horuzum var. Şöyle etli böyle etli, diye diye horuzu satmış.\n\nEve gideke de,\n\n— Boş gitmiyim, bi tane tavuh alıyım da gidiyim, dimiş.\n\nBi tavuğu almış, getirmiş kümese goymuş. Kümese goymuş, sabah olmuş. Demiş ki:\n\n— Gidiyim, tavuh yumurtladıysa alıyım da yiyim, dimiş.\n\nVarsa bahsa ki tavuh altın yumurtlamış. Adam dimiş ki:\n\n— Kötü horuzu görüyoo*? Yaşadıh gayri* işimiz iş, dimiş. Bi gün, iki gün derken adam duramamış, ahlına yer itmiş:\n\n— İyisi mi, ben bu tavuğu kesiyim de içindeki altınları hep alıyım. Her gün bunu mu bekliycem, dimiş.\n\nTavuğu dutmuş kesmiş. Tavuğu kesse ki ne altın var ne bi şey. G..ü bohlu yumurta bile yoğumuş. Adamın ahlı başına gelmiş, dizini döğmüş:\n\n— Altın yumurtlayan tavuğumdan oldum, diye amma nafile tavuk ölmüş.\n\n&nbsp;\n\n\n* görüyoo: Görüyor musun\n\n* gayri: Artık\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Keçi İle Oğlakları",
        "text": "KEÇİ İLE OĞLAKLARI\n\nBi geçi varımış. Geçinin de yavruları varımış. Geçi yavrularına dimiş ki:\n\n— Guzularıım, gidiyim de ot yiyim, size süt getiriyim. Canavar gelirse de sahın gapıyı açmayın, dimiş.\n\nGeçi iyice tembihlemiş* gitmiş. Geçi gidince canavar gapıya dayanmış dimiş ki:\n\n— Et yedim etlendim, ot yedim sütlendim, açın gapıyı guzularım ben geldim, dimiş.\n\nYavruları dimiş ki:\n\n— Bizim annemizin sesi ince, sen bizim annemiz değelsin. Git burdan, dimişler.\n\nCanavar gitmiş sesini inceltmiş geri gelmiş.\n\n— Et yedim etlendim, ot yedim sütlendim, açın gapıyı guzularım ben geldim, dimiş.\n\nOğlahlar,\n\n— Elini uzat da bi bahalım, dimişler.\n\nCanavar elini uzatmış. Bahsalar ki el, gapgara. Dimişler ki:\n\n— Bizim annemizin eli bembeyazdı. Sen bizim annemiz değelsin, dimişler.\n\nCanavar, bu ketli* değermene gitmiş. Elini una bulamış geri gelmiş. Gene dimiş:\n\n— Et yedim etlendim, ot yedim sütlendim, açın gapıyı guzularım ben geldim, dimiş.\n\n— Elini uzat da bahalım, dimişler.\n\nElini uzatmış canavar. Bahsalar ki eli bembeyaz. Bu ketli,\n\n— Ayağanı uzat da bahalım, dimişler.\n\nAyağana bahsalar ki gapgara, gıllı bi ayah:\n\n— Yoh, sen bizim annemiz değelsin. Bizim annemizin ayağa bembeyazdı, dimişler.\n\nGurt geri gitmiş değermene, ayahlarını una belemiş* gelmiş. Gene dimiş:\n\n— Et yedim etlendim, ot yedim sütlendim, açın gapıyı guzularım ben geldim, dimiş.\n\nOğlahlar eline bahmışlar, ayağana bahmışlar, sesine bahmışlar:\n\n— Sesi ince, eli beyaz, ayağa beyaz, bu bizim annemiz, dimişler.\n\nGapıyı açmışlar. Gapıyı açar açmaz canavar bunlara saldırmış. Hepsi tırah mırah* olmuş, gaçışmışlar. Biri yatağan altına girmiş, biri dolaba girmiş gurtulmuş. Amma canavar oğlahların üçünü yimiş. Bu ikisi sahlandığına onları bulamamış. Gel zaman git zaman, oğlahların anneleri gelmiş. Bahsa ki gapı açıh. İçeri girse ki yavruları yoh:\n\n— Yavrularım nerdesiniz, dimiş.\n\nYatağan altındağa oğlah, bahsa ki annesin ayağa. Hemen çıhmış:\n\n— Anne, canavar geldi gardeşlerimizi yedi, dimiş.\n\nO zamanaça* dolabın içindeğe oğlah da çıhmış:\n\n— Biz canımızı zor gurtardıh, sahlandıh, dimiş.\n\nGeçi yağarnına* oğlahlarını almış. Eline bi makas, bi çuvaldız* bi de iplik almış. Ağlayı ağlayı düşmüş canavarın peşine. Gideee gide canavarı bulmuş. Canavarın karnı toh olduğuna, yatmış güneşin alnına* uyumuş. O uyuyahana geçi gelmiş, canavarın garnını sessizce yarmış. Yavrularını garnından çıhartmış. Oğlahlarına,\n\n— Biraz taş getirin, dimiş.\n\n&nbsp;Oğlahları vermiş, bu goymuş. Oğlahları vermiş, bu koymuş. Canavarın garnını daşla doldurmuş. Çuvaldzla da bi gözel dikmiş. Yavrularını da alıp yola düşmüş. Gel zaman git zamaan, canavar uyanmış. Uyansa ki garnının içi yanıyo:\n\n— Oğlahlar da çoh yağlıymış susattı beni, dimiş.\n\nYanındaa çeşmeden suyu içmiş. Suyu içer içmez canavara bi ağarlık çökmüş. Garnını taşıyamamış, yuvarlanı yuvarlanı düşmüş ölmüş. Geçiyle oğlahları da canavardan gurtulmuşlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* tembihlemek: Öncedene verilen öğüt, nasihat\n\n* bu ketli: Bu sefer\n\n* belemek: 1. Bulamak, 2. Çocuğu kundaklamak, sarmak, beşiğe bağlayarak sararak yatırmak\n\n* tırah mırah olmak: Darma dağın olmak, farklı yerlere dağılmak\n\n* o zamanaça: O zamana kadar\n\n* yağarnı: Vücudun yan tarafları\n\n* çuvaldız: Büyük iğne\n\n* güneşin alnı: Güneş ışınlarının çok dik geldiği vakit ya da yer.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Perili Ev",
        "text": "\nBir varmış bir yokmuş. Bir köyde bir tane perili ev varmış. Bu eve giren bir daha çıkamadığı için, bu eve perili ev denirmiş. Köyde fakirlik içinde yaşayan üç kardeş varmış. Bunların annesiyle babası ölmüş. Büyük kardeşle ortanca kardeş, ne kadar açgözlüyse küçük kardeş de o kadar mütevazıymiş. Bir gün, fakirlik en büyük kardeşin canına tak etmiş:\n\n— Şu perili eve bi de ben giriyim. Sanki hayat mı yaşıyom? Ölürsem de ölürüm, demiş.\n\nEve gitmiş, içeri girmiş. Peri buna,\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\n— Dünyanın en zengin insanı olmak istiyom, demiş.\n\nPeri adamın kıyafetlerinden çorabına kadar altın yapmış. Evin içini mücevherlerle donatmış. Büyük kardeş, zenginliğin tadını tadar tatmaz da hem altınları geri almış hem de zindana attırmış. Aradan biraz zaman geçmiş, büyük kardeş geri eve dönmemiş. Ortanca kardeş, evin abisi olmuş. Bu çocuk, bir gün küçük kız kardeşine,\n\n— Abim gitti gelmedi. Artık perili evde, nasıl zengin bir hayat yaşıyorsa, demiş. Ben de gideceğim orda rahat bir hayat süreceğim. Sana abilik yapmaktan, para kazanmaktan yoruldum, demiş.\n\nBu çocuk da gitmiş, perili evin kapısını çalmış. Kapı açılmış, peri kızı çocuğu karşılamış:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\n— Hizmetçilerim olsun, çok param olsun, zengin bir hayat yaşamak istiyom, demiş.\n\nPeri kızı hemen altından bir taht yapmış. Envayi çeşit yiyecek dolu bir masa oluşturmuş. Çocuğa hizmet edecek halayıklar yapmış. Çocuk oturuyomuş, hizmetçiler yemek getiriyomuş. Çocuk istediği rahatlığa ulaşır ulaşmaz peri kızı onu da zindana attırmış. Aradan zaman geçmiş, ortanca kardeş eve gelmemiş. Küçük kız kardeş, kimsesiz, yapa yalnız kalmış. Evdeki yiyecekler de bitmek üzereymiş. Küçük kız düşünmüş taşınmııış, en sonunda aklına bi fikir gelmiş. Perili eve gidip de dönmeyen çocukların evlerine gitmeye karar vermiş. Her gün bir eve misafir olmuş. Perili eve gidip de dönmeyenlerin aileleriyle konuşmuş. Perili eve niçin gittiklerini sormuş. Biri demiş ki:\n\n— Benim kızım bir göz oda dolusu oyuncak bebek istedi.\n\nBiri demiş ki:\n\n— Benim beyim zengin olmak istedi.\n\nBiri de demiş ki:\n\n— Benim karım mücevher, pırlantalar istedi.\n\nKız düşünmüş taşınmış perili eve gitmeye karar vermiş. Eve girince perilerin başı,\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nKüçük kız,\n\n— Bu eve girenler ne dilerse gerçekleştiriyor musun, demiş.\n\n— Gerçekleştirmeye mecburum, çünkü ben perilerin başıyım, demiş.\n\n— O zaman benim dileğim, bu kapıdan içeri girip senden dilek dileyen herkesi serbest bırakmandır, demiş.\n\nPerilerin başı her dileği gerçekleştirdiği için bu dileği de gerçekleştirmiş. Kendisi için değil de başkaları için bir şey isteyen ve perili evin sırrını çözen bu kızın güzel yüreğine karşılık da zindandaki herkesi salıvermiş. Küçük kız abilerine kavuşmuş. Olanları abilerine anlatmış. Abileri yaptıklarından pişman olmuşlar. Bencillikten vazgeçmişler. Küçük kzı da abilerini affetmiş. O günden sonra perili ev de, sıradan bir eve dönüşmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "AHMET BEZİRGÂN",
        "text": "Vakti zamanında bir Ahmet Bezirgân var imiş. Bu Ahmet Bezirgân gayet ağır tüccar imiş. Bunun bir mağazası var imiş ki, üç dört tane *helebicisi&nbsp;var imiş, üç dört tane de yazıcısı var imiş. Bir gün mağazada otururken malı sattıktan sonra, yazıcılar demiş ki “Bu satılan malın hesabına bak.” Kalemi eline almış, hesap etmiş ki dükkânın bir tarafı *yenmiş,&nbsp;öbür tarafı *ölecemen&nbsp;duruyor. Paraya bakmış ki böyle bir dükkân mal doldurur. Orada aklına bir kuruntu getirmiş. Getirdiği akıl ile devlet iddialaşmışlar. Devlet demiş ki:\n\n— Ben bu kadar mal kazandım. Bu kazandığım mal daha tükenmez.\n\nAkıl demiş ki:\n\n— O malı ben kazandım, sen kazanmadın. Eğer ben olmasam sen bu malı bir günde yer, içinden çıkarsın.\n\nDevlet demiş ki:\n\n— Ben bu malı boğazımdan kestim artırdım.\n\nAkıl demiş ki:\n\n— Ben olmasam sen bu malı meyhaneye, kerhaneye verirsin. Ondan sonra aç kalırsın.\n\nDevlet demiş ki:\n\n— Gel ayrılalım.\n\nAkıl vurmuş bir yana gitmiş, devlet yerinde kalmış.\n\nEh, akıl çıktıktan sonra devletin ne ehemmiyeti olacak. Bu malı öyle yemiş ki bu devlet, daha bir şeysi kalmamış. Karısı demiş ki:\n\n— Herif, bu kadar malımız gitti. Hiç değil, bu elimizdeki olan parayla bir *boyun öküz al. Birkaç *god&nbsp;da tohum al. Rençperlik yapalım.\n\nBu bir boyun öküz almış, birkaç god da tohum almış. Başlamış rençperliğini yapmaya. Bu rençperlik tohumunu ekerken, çiftin peşine giderken, bakmış ki *hagostan&nbsp;bir parlak taş çıkmış. Bu taş o kadar güzel, parlak taşmış ki olmaz derecelerde. Ama akıl yokmuş. Bilmiyormuş ki bu taş ne taşı.\n\nAkşam olmuş, bu evine taşı almış gelmiş. Karıya demiş ki:\n\n— Bu taşı buldum. Bu taşı ver çocuklara oynasın.\n\nKarı taşa bakmış ki, taş bir güzel taş. Çocukların eline vermiş. Karı bakmış ki çocuklar bu taşı kıracaklar, ellerinden almış, tereğe koymuş. Koyduktan sonra bunlar yatmışlar. Bir de ayılmış ki karı, evin içerisinde bir ışık yanıyormuş. Karı bakmış ki lamba yok, ay ışığı da değil; bakmış ki terekte taşın *şahusi.&nbsp;O saat kocasını seslemiş. Demiş ki:\n\n— Herif kalk hele! Senin bu getirdiğin taş ne şuleli taş. Bu nedir?\n\nKocası demiş ki:\n\n— Ben bilmem. Sabahtan götür bu taşı sat. Çocuklara bir parça nafaka al gel.\n\nSabah olmuş, bu herif çiftine gitmiş. Karı da taşı almış, şehrin içerisine götürmüş. Bir büyük tüccara göstermiş, demiş ki:\n\n— Bu taşı al da birkaç kuruş bana para ver.\n\nTüccar bakmış ki taşın kıymeti bulunacak iş değil. Kendi kendine bir mütalaa yapmış, demiş ki “Bu benim servetimi versem bu taşı alamam. E, bu karının elinden kandırsam alsam, bunun kocası vardır tabii ve bu taşın sahibi bir büyük adamdır.”\n\n— Bacım, benim bu taşa gücüm *çatmaz. Bu taş padişaha mahsustur, demiş.\n\nOradan karı, almış evine gelmiş. Akşam kocası da tarladan evine gelmiş. Karı demiş ki:\n\n— Herif, senin bu getirdiğin taş, padişaha mahsus taş imiş.\n\nBunu dedikten sonra yatmışlar. Ama herif içerde alır verirmiş.&nbsp; Sabahleyin erkenden kalkmış ki kapılarının önünden bir bezirgân geçiyor. Bezirgâna seslemiş, demiş ki:\n\n— Bu kervan nereye gidiyor?\n\nBezirgân demiş ki:\n\n— Bu kervan İstanbul’a gidiyor.\n\nDemiş ki:\n\n— Eğlen. Bir armağanım var. Onu vereyim de Osmanlı padişahına götür.\n\nBezirgân demiş ki:\n\n— Git, git getir.\n\nGitmiş taşı almış gelmiş. Bezirgâna verdikten sonra sormamış ki “Siz nerelisiniz?”\n\nBunlar taşı almış gitmişler. Biraz ileri gittikten sonra, bezirgânın kâtibi varmış, demiş ki:\n\n— Sen bu taşı aldın, sormadın ki “Senin ismin nedir?” *Ahan&nbsp;bu taşı götürdük Osmanlı padişahına. O da bizden sordu ki “Bu taşı kim yolladı ve ismi ne idi?”&nbsp; Ne cevap verelim?\n\nBezirgân bakmış ki kâtibin sözü doğrudur. Oradan gerisin geriye dönmüş. Gelmiş bu adamın kapısının ve mahallesinin numarasını almış. İsmini öğrenmiş. Oradan çıkmış gitmişler.\n\nGünlerin birisinde İstanbul’a çıkmışlar. Bezirgân götürmüş taşı padişaha teslim etmiş. Padişah taşa bakmış ki taş, kıymetli taş. Lalasını, vezirini toplamış, demiş ki:\n\n— Erzurum’da Ahmet Bey isminde bir adam bize bu taşı hediye göndermiş. Siz buna ne cevap verirsiniz ve buna karşılık biz bu adama ne hediye edelim?\n\nDemişler ki:\n\n— Biz bu taşa karşılık, biz de ona para gönderelim.\n\nBunlar bir kasa lira olarak bezirgâna teslim etmişler. Demiş ki:\n\n—Benden de çok selam götür.\n\nBezirgân da almış, İstanbul’dan çıkmışlar.\n\nBir günlerin birisinde Erzurum’a gelmişler. Götürmüş kasasını teslim etsin. Ahmet Bezirgân’ı seslemiş, demiş ki:\n\n— Osmanlı padişahı sana hediye gönderdi. Çok da selam etti.\n\nO adam da “O nedir hediyesi?” demiş. Demiş ki “Lira.” Bu adam kendi kendine bir mütalaa yapmış, demiş ki “Bu parayı ben alırsam duyar, benim boynumu vururlar.”\n\nBezirgâna demiş ki:\n\n— Bu parayı alıp götürürsün. Benden Acem şahına hediye edersin.\n\nBezirgân bakmış ki “Öyle ben götürüyorum, oradan *peşceğimi&nbsp;alırım”. Oradan parayı almış, yola revan olmuşlar.\n\nBir günlerin birisinde Acem şahına gitmişler. Götürmüş parayı teslim etmişler. Parayı teslim ettikten sonra Acem şahı bunlardan sormuş:\n\n— Bu parayı bana kim gönderdi?\n\nBezirgân da demiş ki:\n\n— Osmanlı ülkesinde Ahmet Bey isminde bir bezirgân gönderdi sana hediye olarak.\n\nOradan Acem şahı bezirgânın peşceğini vermiş, demiş ki:\n\n— Sen git daha.\n\nBezirgân gittikten sonra bu da lalasını, vezirini toplamış, demiş ki:\n\n— Osmanlı ülkesinden bana bu kadar bir para hediye gelmiştir. Biz buna karşılık ne gönderelim?\n\nLala ile vezir demiş ki:\n\n— Şahım sağ olsun, bu kadar parası olan adama biz ne hediye göndereceğiz?\n\nVeziri demiş ki:\n\n— Osmanlı ülkesinde Acem halısı çok meşhurdur. Biz de ona bir iyi halı gönderelim.\n\nLalası demiş ki:\n\n— Bu paranın sahibinde halıya, kilime göre ne var?\n\nAcem şahı demiş ki:\n\n— Ya ne yapalım?\n\nLalası demiş ki:\n\n— Bir şey vardır.\n\nŞah demiş ki:\n\n— Nedir?\n\nLala demiş ki:\n\n— Şahım sağ olsun. Bizim kendi ülkemizde ve düvel-i ecnebilerde böyle bir zengin tüccar yoktur. Ancak bizim hediye edeceğimiz, senin bacını bu adama verelim. Başka kolayı yoktur.\n\nŞah da bakmış ki münasip bir iş. Şah demiş ki:\n\n— Ee, nasıl yapacağız ki?\n\nLalası demiş ki:\n\n— O adamı askerle gider, alır geliriz.\n\nOradan asker, leşker almışlar, Osmanlı ülkesine hareket etmişler.\n\nBir günlerin birisinde Erzurum’a gelmişler. Lalası Erzurum ahalisinden sormuş ki “Ahmet Bezirgân’ın konakları nerededir?”\n\nAhmet Bezirgân da evvelde zengin imiş. Şimdi fukara olduğu hâlde kimse tanımıyormuş. Her kime sordu ise kimse tanıyamamış. Cebinden numarasını çıkartmış, kapının numarasını göstermiş ki, “Ahan bu numaranın sahibinin evi nerededir?” O adamlar da bakmışlar ki “Deh, eski Ahmet Bezirgân’ı soruyorlar.” Demişler ki:\n\n— Evet, o adam evvelden zengin adam idi. Aklını kaybettikten sonra malını, hepsini yedi. Şimdi fukaradır.\n\nKapısının yolunu göstermişler. Gitmişler bakmışlar ki bir fukara adam. Lalası demiş ki:\n\n— Haydi, seni Acem şahı istiyor.\n\nBu başlamış ki “Acem şahı beni ne edecek?”\n\nDemişler ki:\n\n— Sen Acem şahına bir kasa lira göndermedin mi?\n\nDemiş ki:\n\n— Evet, gönderdim.\n\n“Öyleyse,” demiş:\n\n— Haydi, seni şaha götüreceğiz.\n\nOradan almışlar, yola revan olmuşlar.\n\nBir günlerin birisinde acem toprağına ayak basmışlar. Şaha haber vermişler ki “Ahmet Bezirgân’ı getiriyoruz.” Şah oradan bunları karşılamaya çıkmış. Gelmiş sormuş ki:\n\n— Ahmet Bezirgân denen adam hangisidir?\n\nLalası göstermiş ki “İşte aha o adamdır.”\n\nŞah bakmış ki üstü yırtık, kendi perişan bir adam. Lalaya demiş ki:\n\n— Lala, bu adam yanlıştır. O paranın sahibi böyle niye perişan ola?\n\nLalası demiş ki:\n\n— Şahım sağ olsun, biz bu adamı kapısının numarasıyla sual ettik. Bundan başka daha kimseyi bulamadık.\n\nVeziri demiş ki:\n\n— Osmanlı siyasetçidir. Bu adam olur ki bizi sınar.\n\nOradan bu adamı hamama göndermişler. Temiz bir kat elbise kestirmişler. Bunun üzerine giydirdikten sonra bunu payitahta götürmüşler. Çay, kahve içtikten sonra şah demiş ki:\n\n— Biz bacımızın meselesini nasıl açalım?\n\nLala demiş ki:\n\n— Şevketlim sağ olsun. Sen buradan çıkarsan biz o adamla konuşuruz.\n\nŞah oradan çıkmış. Lalası, veziri, Ahmet Bezirgân orada kalmışlar. Kaldıktan sonra lalası demiş ki:\n\n— Ahmet Bey, seni buraya getirmemizin esbabını biliyor musun?\n\nO da demiş ki:\n\n— Ben ne bileyim. Siz getirdiniz, ben de geldim.\n\nLala da demiş ki:\n\n­— Yok, öylece değil. Sen şaha bir kasa lira göndermiştin. Şah da ona karşılık bacısını sana verecek. Sen buna ne diyorsun?\n\nAhmet Bezirgân da demiş ki:\n\n— Şah bacısını bana verdiğinde ben de alırım.\n\nOrada kavlükarar kılmışlar. Kavlükarar kıldıktan sonra bir cuma akşamı zifafa vermişler. Kızı yanına getirdikleri gibi, akıl yok, kızı gördüğü gibi kendini şaşırmış. Bir müddet orada oturduktan sonra, kız da duvağının altında oturuyormuş. Ahmet Bezirgân bakmış ki kapının yolu açık. Oradan kalkmış, ibriği eline almış. Dışarıya çıkmış. İbriği kapının önüne koymuş. Oradan savuşmuş.\n\nGecenin bir faslı imiş. İran dediğin koca bir şehir. Oyana vurmuş, bu yana vurmuş, bir yol çıkartamamış. Bakmış ki sabah açılmış. “Ula ben ne edeyim? Şah şimdi kalkarsa benim boynumu vurur.”\n\nBakmış ki bir yerde büyük bir fışkı yığılı. Gitmiş o fışkının içine girmiş. O gece de yağmur yağıyormuş. O fışkılık da şahın tavlahanesinin fışkılığıymış, daima oradan atların altına fışkı götürürlermiş.\n\nSabah olmuş, bir adam göndermişler “Hele bakın, damadımız kalkmış mı?” Gitmişler ki kız orada duruyor, yataklar serili, damat yok. Kıza sormuşlar ki:\n\n— Damat bey nice oldu?\n\nKız da demiş ki:\n\n— Gece ibriği eline aldı, dışarıya çıktı. Daha gelmedi. Nice olduğunu bilmiyorum.\n\nOradan şaha haber vermişler ki “Bu gece damat bey kaybolmuş.” Şah tellallara emretmiş ki damadı gitmiş, “Her kim ki ölüsünden ve dirisinden haber getirirse dünyalığını verip ahiretine karışmayacağım.”\n\nTellallar nida etmeye başlamış. Akıllı başlı olan adam hep içeri kaçmışlar. Demişler ki “Bunun ölüsünü de görsek zarar gelir, dirisini görsek zarar gelir.”\n\nOnlar orada kalsın, biz gelelim tavlacılara.\n\nTavlacılar atların altına fışkı getirirken bakmışlar ki fışkının içerisinde bir adam. Çıkartmışlar ki Acem şahının damadı. O saat şaha haber götürmüşler. Demişler ki:\n\n— Şahım, senin damat beyin bizim atların fışkısının içinden çıktı.\n\nŞah gazaba gelmiş, emretmiş ki darağaçları kurulsun. Bunu darağacına götürürken akıl orada yetişmiş. Akıl beynine girdiği zaman aklı başına gelmiş. O saat parmağını kaldırmış. Şah bakmış ki parmağını kaldırmış demiş ki:\n\n— Sorun bakın, ne diyor?\n\nLalası gitmiş sormuş ki:\n\n— Niçin parmağını kaldırdın, bir diyeceğin mi var?\n\nO da demiş ki:\n\n— Benim diyeceğim budur ki, benim ne günahım var? Siz beni sorgu sualsiz darağacına asıyorsunuz.\n\nLala gitmiş şaha söylemiş. Şah da oradan gelmiş yanına. Demiş ki:\n\n— Oğlum, benim asmamın esbabı budur ki sen benim tahtımı mı beğenmedin yoksa bacımı mı beğenmedin veya adaletimi mi beğenmedin?\n\nDamadı demiş ki:\n\n— Ben senin tahtını da beğendim, adaletini de beğendim, bacını da beğendim. Yalnız, benim bir ahdim vardır. Ahit dediğin bir adamın üzerine borç mudur, değil midir?\n\nŞah demiş ki:\n\n— Evet oğlum, borçtur. Fakat senin ahdin ne idi?\n\nDamadı demiş ki:\n\n— Benim ahdim buydu ki, ben dedim ki “Acem şahının bacısını Allah’ın emriyle, peygamberin koyduğu şeriatla alırsam yirmi dört saat fışkılıkta kalacağım.” Şimdi ise ahdim yerine geldi. Onun için yirmi dört saat fışkıların içerisinde kaldım. Benim ahdim buydu.\n\nŞah bakmış ki bu adamın sözleri doğrudur, oradan beraatini istemiş. Ahmet Bey, muradına ermiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* helebici: Arşınla mal ölçen tezgâhtar.\n\n* yenmek: Metin altında ve sözlük bölümünde kelimenin anlamı verilmemiştir.&nbsp;(Derleme Sözlüğü’nde “yenmek” için Erzurum’dan derlenmiş “inmek” anlamı var. Bu anlama gelmek üzere kullanılmış olabilir.)\n\n* ölecemen: Olduğu gibi, öylece.\n\n* boyun: Çift. (Derleme Sözlüğü/Erzurum, Kars)\n\n* god: Hububat ölçüsü, kile.\n\n* hagos: Sabanın tarlada bıraktığı iz.\n\n*&nbsp;şahus: Şua, ışık, şule.\n\n* çatmak: Yetmek, kâfi gelmek.\n\n* ahan: İşte, aha.\n\n* peşçek: hediye.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Iğdır",
        "title": "Beynamaz",
        "text": "Vakti zamanın birinde üç kişi gitmiş Revan tarafına *düğü&nbsp;biçmeye. Bu üç kişinin ikisi namaz kılanmış, bir tane kılmayanmış. Bu ikisi namaz kıldıklarında *aftala&nbsp;götürürlermiş *destamaz&nbsp;almaya. Sonra abdesthaneye gittikleri zaman da aftala götürürlermiş.\n\nBu namaz kılmayan da aftala götürürmüş. Ağalar bir gün sormuş ailesinin yanında, demiş:\n\n— Namaz kılar mısın?\n\nOnlar da yeminle söylemişler ki “Kılarız.” O namaz kılmayana da sormuş:\n\n—Sen de kılar mısın?\n\nO da demiş ki:\n\n— Ben beş vakit namazımı kılarım. İşim ne kadar sıkı olsa gene kılarım.\n\nEv sahibi demiş ki:\n\n— Sağ ol. Babana rahmet, dedene rahmet.\n\nDemiş:\n\n—Namaz kaç rekâttır?\n\nBu demiş:\n\n— Kırk rekâttır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\nBu bunları *güdüp&nbsp;arkadaşları abdesthaneye gidince, aftalanın suyuyla temizlenirlermiş. Bu namaz kılmayan da aftalayı *aparıp&nbsp;suyu bir yere dökermiş ki desinler “Bu da namaz kılıyor.”\n\nEv sahibi gidip görmüş ki bu suyu öyle bir yere döküyor, demiş ki:\n\n— Sen diyorsun ki “Ben namaz kılıyorum.” Be yalancı! Söyle bakalım doğrusunu namaz kaç rekâttır?\n\nBu demiş ki:\n\n— *Bayah&nbsp;da dedim ki kırk rekâttır namaz.\n\nÖyle deyince ev sahibinin avradı ağaç götürüp üçünü de kovmuş.\n\nAvrat demiş ki:\n\n— Özünüz bilmiyorsanız gidin beş Ermeni’den, beş Müslüman’dan haber alın. Namaz kırk rekât olur mu? &nbsp;\n\nBunlar düğü biçtikleri *merendiyi&nbsp;almışlar, yola düşmüşler. Yolda bu iki namaz kılan yoldaşları, bu namaz kılmayan yoldaşına demiş ki:\n\n— İt oğlu it! Bilmiyordun, diyeydin on yedi rekâttır, ya beş rekâttır; bu kırk rekâtı niye yalan söyledin?\n\nO namaz kılmayan da kılanlara demiş ki:\n\n— İt oğlu itler! Ağamızın avradı kırk rekâta razı olmadı, az bildi. On yedi rekâta kail olur muydu? On yedi rekât azdır.\n\nBunlar gelmişler, mollaya şikâyet etmişler. Demişler ki:\n\n— Bu yoldaşımız namazı az söyledi, ağamız bizim *fehle&nbsp;hakkımızı vermedi.\n\nMolla da demiş ki:\n\n— Beynamaz, sen namazı yalan söylüyorsun. Orada bunların hakkını şeriatça evinden, malından vereceksin.\n\nAlmış, bunların hakkını vermiş. Onunla beynamazın *uşağı&nbsp;aç kalmış. Bu beynamazın avradı eriyle döğüşmüş. Demiş ki:\n\n— Senin evin yıkılsın! Sen o dünyaya ne cevap vereceksin? Senin tayların namaz kılıyor. Sen namaz kılmadığından uşağımızın rızkını şeriat aldı, verdi namaz kılanlara. Ya beni boşayacaksın ya namaz kılacaksın.\n\nO da demiş ki:\n\n— Benim sakalım bu yere gelip öğrenmemişim, tezden ben *hardan öğreneceğim?\n\nBunu oğlanlarıyla avradı evden kovmuşlar. Ağlamış, Allahutaala tarafına el götürmüş. Demiş ki:\n\n— *Mimarı&nbsp;*mismara&nbsp;döndüren Allah, sayılı dilenci borçtan kurtaran Allah, ahuyu balasına gönderen Allah! Bana ya bir ölüm ya bir zihin. Namaz öğreneyim.\n\nGece yatmış bir *haravanın&nbsp;birinde, eve koymamışlar. Uykusunda görmüş ki, demişler ki “Git sen Meşhet Şükür’e *nöker&nbsp;ol. Hem hakkını al hem de namazını kıl, Allah’a şükür eyle,&nbsp; ölecek günün gelir.”\n\nBu namazını, ev sahibi namaz kıldığında bu da secde eder kılarmış. Bu öğrenmiş bir sene içinde namazı. Hakkını da alıp ağasından evine de gelmiş. Gelip bir hafta namaz kılmış evinde. Bunun oğlanları da ölmüş, avradı da ölmüş. Bu gidip namaz öğrendiği adamın ot *tayasına *odverip yandırmış.&nbsp; &nbsp;&nbsp;\n\nOt sahibi demmiş ki:\n\n— Benim ot tayamı niye yandırdın?\n\nBu demiş ki:\n\n— Allah senin evini yıksın! Sen bana namaz öğrettin, namaz bana *düşmedi.&nbsp;Avradım da öldü, uşaklarım da öldü, evim de yıkıldı. Bana namaz düşmedi.\n\nBu başını almış, başka memlekete gitmiş. Gitmiş o memleketin her bir tarafını dolanmış. *Katık&nbsp;satmış, sakız satmış. Bakmış ki bir zengin karı var Şiddi köyünde. Bakmış ki karının kapısında beş altı nöker çalışıyor. Ona demiş ki:\n\n— Senin erin yok mu, bu kadar dünya malını, paranı *hardan&nbsp;alıyorsun?\n\nBu da demiş ki:\n\n— Ben ere gitmedim. Bu dünya malını özüm kazandım. Allah da verdi.\n\nHemen beynamaz, namaz öğrenip ahirinde evini yıkan; buna, karıya demiş ki:\n\n— Bana gelir misin?\n\nDemiş:\n\n— Gelmem.\n\nDemiş:\n\n— Niye gelmezsin? Senin gönlün erle yatmak istemiyor mu?\n\nDemiş:\n\n— İstiyor. Ben öz nefsime düşman olurum.\n\nBu beynamaz demiş ki:\n\n— Niye öz nefsine düşman oluyorsun? Sebebi ne?\n\nKarı demiş ki sebebi budur:\n\n— Ben öyle bir adama giderim ki bu varlığımla beraber, Allah’ın işine hiç karışmaya.\n\nHemen beynamaz demiş ki:\n\n&nbsp;\n\n— Benimle Allah’ın işi ne? Allah gökte, ben yerde.\n\nAvrat demiş ki:\n\n— Allah’ın işine karışmazsan ben gelirim.\n\nBu da kol *çekmiş&nbsp;ki “Ben Allah’ın işine hiç karışmam.”\n\nAvrat gelmiş, beynamazı da almış; bir zaman yiyip içip sefa sürmüşler. Bir müddet sonra avrat demiş ki:\n\n— Benim Aladağ’da *dedemin&nbsp;evi var. Gidelim dedemin evini görmeye.\n\nBeynamaz demiş ki “Gidelim.”\n\nGidip birçok yiyecek içecek, *şirni&nbsp;alıp getirip gitmişler avradın dedesinin evini görmeye. Orada yiyip içip bir zaman dedesinin evinde, avradıyla beraber kalmışlar.\n\nBir gün avradı demiş ki:\n\n— Erim, gidelim. Evimiz sahipsiz kaldı; nöker, naip şimdi evimizi dağıtmıştır.\n\nBu da demiş ki:\n\n—Ben sana bakarım avrat, gidersen gidelim.\n\nSabahtan bunlar atlara binip yola düşmüşler, yüz çevirmişler evlerine doğru gelmeye. Az gelmişler, çok gelmişler; bir zaman bakmış ki yağış yağıyor. Eri demiş ki:\n\n— Avrat sür, yağış yağıyor. Bizi ıslatacak.\n\nAvrat o zaman eriyle hiç *danışmayıp&nbsp;atı *çapmış&nbsp;evine. Gidip yetişip erinden evvel attan *düşmüş,&nbsp;atı vermiş nökere. Nökerlere demiş ki:\n\n— Benim o beynamaz erim geldiğinde, hiç koymayın yakına gele. Tabancayla vurun.\n\nEri de gelmiş üç saat sonra yetişmiş avradının *minarasına,&nbsp;attan düşmüş. Nökerlere seslenmiş “Gelin, atı tutun” demiş.\n\nNökerler hemen tabancayla buna gülle atmışlar. Demişler ki:\n\n— Avradının dediği söz budur; “Ondan er olmaz. Vurun ölsün. Koymayın yakına gele.”\n\nO ağlamış, demiş:\n\n— Koyun, ben bir avradımı göreyim. Ağzından bir cevap alayım, ondan sonra gideyim.\n\nBunlar bırakmamışlar, demişler “Olmaz.”\n\nGidip köylüleri minnetçi getirmiş avrada. Köylüleri yollamış avradın evine. Köylüler bu avrada çok minnet eylemişler. Demişler ki:\n\n— Hiç olmazsa bir müddet baş yastığa koydunuz beraberlikte, erindir. Sen onun sözünü al, o da senin sözünü alsın. Görelim neden oldu. Evveli özün getirdin, şimdi de koymuyorsun.\n\nAvrat demiş ki:\n\n— Yarın gün orta üstü evime cemaat çağıracağım gelsin.\n\nYarın gün ortaya kadar avrat koyun öldürüp, öküz öldürüp, düğü getirtip düğü pilavı pişirtip, çörek yaptırıp, çay koydurup kizir bağırttırmış. Demiş:\n\n— Gün ortada cemaat uşaktan büyüğe benim o beynamaz erimi de götürsünler, gelsinler.\n\nCemaat gelip yerbeyer halının *halçanın&nbsp;üstüne oturmuşlar, eri de başta. Çalışanlar pilavlar çekmişler *nemçelere,&nbsp;çörekler koymuşlar sinilere. Hazır olmuş. Bir tanesi gelip demiş ki, orada da *ahunt&nbsp;varmış:\n\n— Ahunt emmi, bir Kur’an oku da *ertmek&nbsp;getirelim.\n\nAhunt Kur’an okuyup *tapşırmış&nbsp;o ocaktan giden ölülere. Kur’an’dan sonra çörek gelmiş, pilav gelmiş. Ahunt demiş ki:\n\n— Bismillahirrahmanirrahim, buyurun.\n\nO zaman herkes yemek yemeye başlamış.\n\nYiyip kurtulduktan sonra çöreği, pilavı yığıştırmışlar. Avrat girip içeri demiş:\n\n—Cemaat! Beni bağışlayın. Büyükleriniz dedemdir. Uşaklarınız da kardeşimdir. Benim bu beynamaz erimin yüzünden sesimi cemaat işitti, yüzümü de cemaat gördü. Şimdi ben bunu evime koymayacağımı diyeceğim. Bu da kol versin ki, benim, vakti zamanın birinde, ikimiz arasında bir söz oldu, onu *danmasın,&nbsp;ben diyeyim.\n\nBeynamaz kol vermiş, demiş ki:\n\n— Kulaklarım kar olsun eğer&nbsp; dediğim sözü dansam.\n\nAvrat demiş:\n\n— Cemaat, kulak asın. Bu beni istedi, ben dedim “Gelmem.” Bu dedi “Ya senin erle yatmak gönlün istemiyor mu?” Ben dedim “İstiyor. Ben o adama geleyim ki, o Allah’ın işini karışmaya.” Bu dedi ki “Allah gökte, ben yerde. Benim Allah’ın işinde ne işim var.”&nbsp;\n\nBu demiş şimdi “Sen Allah’ın işine karışmazsan ben malım variyetimle gelirim.” Bunlar karar koymuşlar, nikâh kesmişler, bu gelmiş, bu da almış.\n\nDemiş ki:\n\n— Bu beynamazdan haber alın; dedemin evinden gelirken niye dedi ki “Avrat, atı sür. Yağış bizi ıslatacak.” Cemaat, haber alın,&nbsp; görün ki o bu sözü dedi mi demedi mi?\n\nHaber almışlar, beynamaz demiş ki:\n\n— *Beli, doğrudur, dedim.\n\nAvrat demiş ki:\n\n—Bu Allah’ın işi değil mi, sen karışırsın; yağış yağıyor yerine yurduna. O yağışın *heresini&nbsp;bir melaike getirip yere koyuyor.\n\nAvrat demiş ki:\n\n— Söz tamam.\n\nNökerleri seslemiş, hepsi eli kılıçlı. Demiş ki:\n\n— Bundan sonra herkes danışsa onun boynu vurulacak. Ahunt emmi beni boşa.\n\nAhunt demiş ki:\n\n— Kızım, koy bir erinden de haber alalım.\n\nDemiş ki:\n\n— Güzel ahunt emmi, senin hatırına bir cevap diyecek yok.\n\nAhunt demiş:\n\n— Oğlum, avradın boşanıyor. Sen de boşuyor musun? Şeriatın işidir haber almak.\n\nKişi demiş ki.\n\n— Ahunt emmi, eğer boşanmazsa boşamam.\n\nAhunt demiş ki:\n\n—Kızım ne diyorsun?\n\nDemiş ki:\n\n— Ahunt emmi, arşıâlâdan Cebrail inse gene boşanacağım.\n\nBeynamaz demiş:\n\n— Ahunt emmi boşa. Evvel baştan benim evimi yıkan namaz oldu. Benim evim de vardı, uşağım da vardı. Altmış yaşında namaz öğrendim, ahirim böyle oldu.\n\nKalkmışlar hepsi, çıkmışlar eşiğe. Demiş:\n\n— Cemaat! Size de benim bir sözüm var. Helalleşelim, diyeyim, gideyim.\n\nDemiş:\n\n— Cemaat! Gidin dünyada yiyin için Allah’ın işine karışmayın. Gördünüz ki evvelinde benim evimi namaz yıktı, ahirinde de, kulağınızla işittiniz, Allah’ın işine karışmak yıktı.\n\ndeyip helalleşip gitmiş.\n\nGidip destamaz alıp namaz kılmış, *eşedeni&nbsp;okuyup özünü deryaya atmış. Bu da beynamazın sonu.&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*&nbsp;düğü: pirinç; çeltik.\n\n*&nbsp;aftala: ibrik.\n\n*&nbsp;destamaz: abdest.\n\n*&nbsp;gütmek: takip etmek, kollamak.\n\n*&nbsp;aparmak: alıp götürmek.\n\n*&nbsp;bayah: demin, az önce.\n\n*&nbsp;merendi: çeltik biçmek için kullanılan küçük tırpan.\n\n*&nbsp;fehle: işçi, amele.\n\n*&nbsp;uşak: çocuk; evlat.\n\n*&nbsp;hardan: nereden.\n\n*&nbsp;mimar: ? (Kaynak kitapta ve Derleme Sözlüğü’nde yok. “Boradayı (demir tozu) mismar eden ...” biçiminde bir kalıp söz var ağızlarda. Bununla ilgili olabilir.)\n\n*&nbsp;mismar: çivi.\n\n*&nbsp;harava: sahipsiz ev, arsa, harabe. (Arpaçay Köylerinden Derlemeler)\n\n*&nbsp;nöker:&nbsp; erkek hizmetçi, uşak.\n\n*&nbsp;taya: ot, ekin yığını.\n\n*&nbsp;od: ateş.\n\n*&nbsp;düşmemek: iyi gelmemek, yaramamak.\n\n*&nbsp;katık: yoğurt.\n\n*&nbsp;hardan: nereden.\n\n*&nbsp;kol çekmek: imzalaşmak.\n\n*&nbsp;dede: baba.\n\n*&nbsp;şirni: tatlı.\n\n*&nbsp;danışmak: konuşmak, söylemek.\n\n*&nbsp;çapmak: koşmak.\n\n*&nbsp;düşmek: inmek.\n\n*&nbsp;minara: ? (Kaynak kitapta ve Derleme Sözlüğü’nde yok)\n\n*&nbsp;halça: küçük halı; seccade.\n\n*&nbsp;nemçe: tabak.\n\n*&nbsp;ahunt: hoca.\n\n*&nbsp;ertmek: yemek.\n\n*&nbsp;tapşırmak: ısmarlamak, yerine getirmek, yetiştirmek, ulaştırmak vb.\n\n*&nbsp;danmak: inkâr etmek.\n\n*&nbsp;beli: evet.\n\n*&nbsp;heresi: her biri.\n\n*&nbsp;eşeden: ? (Kaynak kitapta ve Derleme Sözlüğü’nde yok. “Ezan” anlamında kullanılmış olabilir. )\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Ah Kız Sana Yazık",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içindeyken biradamın bir tek kızı varmış. Kız çeşmeye suya gidince çeşmenin oradaki kurbağa, kıza:\n\n— Ah kız sana yazık, vah kız sana yazık, dermiş. Bir gün sormuş kurbağaya:\n\n— Yazık ama benim neyime yazık, demiş. O da kıza:\n\n— Kırk gün ölü başı bekleyeceksin, ona yazık, demiş. Bir gün kız öte dağın başında pınarın dibinde oynuyormuş. Derken kapı açılmış ve bir babayiğit gelmiş. Kız içeri girince kapıları kilitlemiş. Allah tarafından kırk gün beklemiş. Kız yıkanmaya gitmiş. O sırada elekçiler gelmiş. Elekçilerin arasındaki bir topal kız:\n\n— Ah beni de yanına al. Ondan sonra kapı kilitlensin, demiş. O kız, uyuyan babayiğidin başına oturmuş. O sırada adam uyanmış. Elekçi kız:\n\n— Ben senin kırk gündür başını bekliyorum, demiş. Bunun üzerine elekçi kızla babayiğit evlenmiş. Diğer kız dünya güzeliymiş. Bir gün böyle, beş gün böyle… Babayiğit bir gün şehre gidecekmiş. Elekçi kıza sormuş:\n\n— Ne alayım sana? Kız da:\n\n— Esvap, altın, bilezik; demiş. Diğer kıza sormuş:\n\n— Sana ne alayım? O da:\n\n— Sabır taşıyla, sabır bıçağı al. Eğer almazsan yoluna boz duman çöke, demiş. Oğlan, elekçi kızın istediklerini almış. Sabır taşıyla sabır bıçağını almayı unutmuş. Yoluna boz duman çökmüş, tekrar dönüp almış. Kıza sabır taşıyla sabır bıçağını vermiş. Kız, sabır taşıyla sabır bıçağını alıp içeri gitmiş, ağlamış. Kendi kendine söyleniyormuş:\n\n— Ben zamanında anamın, babamın bir kızıydım. Bir kurbağa bana: “Ah kız sana yazık, vah kız sana yazık. Kırk gün ölü başı bekleyeceksin, ona yazık” demişti. Oğlan, kızın bu söylediklerini hep dinlemiş. Kız sabır bıçağını kalbine saplayacakken delikanlı hızla koşup kızın kolunu tutmuş. Oğlan, kıza:\n\n— Niye bana gerçeği söylemedin, demiş.\n\nElekçi kızı atın kuyruğuna bağlamış, salmış. Böylece yiyip, içip muratlarına ermişler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Ayşe Fatma Kuzular",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir koyun varmış. Bu koyunun da iki güzel kuzusu varmış. Bu kuzulardan birinin adı Fatma diğerinin adı Ayşe’ymiş. Bu koyun her gün otlamaya çıkarmış. Giderken de kuzularına sıkı sıkı tembih edermiş ki:\n\n-Sakın benden başkasına kapıyı açmayın. Ben gelince: Ayşe Fatma Kuzular, açın yavrum ben geldim, memelerim sütle dolu derim demiş. Böylece bu koyun her sabah otlamaya çıkar, akşam olunca da eve gelirmiş. Eve geldiği zaman da -Ayşe Fatma Kuzular, açın yavrum ben geldim, memelerim sütle dolu dermiş. Durumun bu şekilde olduğunu onu takip eden bir kurt öğrenmiş. Kuzuların anaları sabah olunca yine otlamaya çıkmış. Bu kurt eve gelmiş. Kapıdan seslenmiş:\n\n-Ayşe Fatma Kuzular, kapıyı açın yavrularım, memem sütle dolu demiş. Ama kuzular:\n\n-Sen bizim anamız değilsin. Bizim anamızın sesi daha ince demişler. Böylece kapıyı kurda açmamışlar. Kurt da kapıyı bu şekilde açtıramayacağını anlamış. Gitmiş kireç tozu yutmuş. Böylece sesi incelecekmiş ki, kuzular inansın da kendisine kapıyı açsınlar. Kireç tozunu yuttuktan sonra yine kuzuların bulunduğu yerdeki eve gelmiş. Kapıyı çalmış\n\n-Ayşe Fatma Kuzular, kapıyı açın yavrularım, memem sütle dolu demiş. Kuzular da içeriden:\n\n-Senin sesin anamızın sesine benziyor, ama bir de kapının altındaki boşluktan bize ayağını göster demişler. Kurt da bunun üzerine kapının altındaki boşluktan ayağını bu kuzulara göstermiş. Bu defa kuzular:\n\n-Sen bizim anamız değilsin, anamızın ayağı daha beyaz, demişler.\n\n&nbsp;Kurt da bunun üzerine gitmiş ayaklarını unun içerisine sokmuş. Ertesi gün yine bu evin önüne gelmiş, kapıyı çalmış:\n-Ayşe Fatma Kuzular, açın yavrularım Kapıyı ben geldim, memelerim sütle dolu demiş. Kuzular da:\n\n-Sesin anamızın sesine benziyor. Kapının altından bize ayağını göster demişler. Kurt kapının altından ayağını bu kuzulara göstermiş. Kuzular, kapının altından uzatılan kurdun ayağına bakmışlar; analarının ayağı gibi bembeyaz olduğunu görünce kapıyı açmışlar.\n\n&nbsp;Kapı açılır açılmaz, kurt içeri girmiş ve iki kuzuyu da hemen orada yemiş. Kapıyı da kapatıp gitmiş.\n\n&nbsp;Akşam olmuş, kuzuların anası eve gelmiş.\n\n-Ayşe Fatma Kuzular, kapıyı açın yavrularım, memem sütle dolu, ben geldim demiş ama kapı açılmamış. Zorla kapıyı açıp içeri girmiş ki ne göre? Kurt iki yavrusunu da yemiş. Ana koyun ağlamış, ağlamış ama elinden bir şey gelmemiş. Artık ne yapıp edip bu kurttan İntikamını almaya karar vermiş. Aramış taramış bu kurdun izini bulmuş.\n\n&nbsp; Bir gün kuzuların anası kurda haber göndermiş:\n\n-Ana koyun seni evde yemeğe davet ediyor, diye. Kurt bu işe çok sevinmiş. Kendi kendisine:\n\n-Şunun hem kuzularını yedim, hem de beni eve davet ediyor. Madem öyle ben de giderim onu da yerim,&nbsp;demiş.\n\nDaveti kabul ettiğine dair haberi ana koyuna haber salmış.&nbsp;&nbsp;Ana koyun da kurt gelmeden hazırlıklarını yapmış. Yemekleri pişirmiş, hazır etmiş. Bir de derince bir kuyu kazmış. İçini de ateşle doldurmuş. Üzerine de bir tahta koymuş. En üste de bir çul örtmüş.&nbsp;&nbsp;Kurt gelmiş. Koyun, teker teker yemeklerini onun önüne çıkarmış. Kurt da içinden:\n\n-Önce şunları yiyeyim, sonra koyunu yerim,&nbsp;demiş. Böylece önüne gelen her yemeği yemeye başlamış. Tam bu sırada koyun, kurdun altındaki çulu çekmiş. Kurt da doğru içi ateşle dolu kuyunun içine düşmüş. Düşer düşmez de:\n\n-’Yandım Allah!’ diye bağırmaya başlamış. Bunu duyan ana koyun da:\n\n-Yandım Allah der misin, Ayşe’mi Fatma’mı yer misin? demiş.\n\n&nbsp;Böylece ana koyun iki kuzusunun da intikamını almış. Zalim kurt da hak ettiği cezayı bulmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;Allah her zalimi cezalandıra; yavrularımızı da kötülüklerden esirgeye.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Cıdıllı ",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir köy var imiş. Bu köyde bir de nine varmış ve bu nine 3 oğluyla beraber yaşarmış. Ninenin büyük oğlunun adı Hasan, ortancanın adı Hüseyin, küçüğün adı ise Cıdıllı'ymış. Köyde ahalinin büyük bir sürüsü varmış, bu sürüye de bir çoban lazımmış. Ninenin büyük oğlu Hasan işe talip olup çobanlığa başlamış. Önceki çoban Hasan'a demiş ki: Hasan her yöne git lakin karşı dağın oradaki ormana asla gitme. Hasan da merakından sormuş: Her yöne git dedin de niye ormana gitme dedin? Tabi ne etse de ne yapsa da çobandan bir cevap alamamış. Günler haftalar geçmiş Hasan her yeri gezmiş gezdiği yerleri tekrar tekrar gezmiş lakin ormana hiç gitmemiş. Bir vakit sonra canı sıkılan Hasan kendi kendine: Acaba bu ormanda ne var ki bana gitme dediler? diye söylenip düşünmeye başlamış ve en sonunda merakına yenik düşerek hayvanları köye doğru sürüp kendisi ormana doğru gitmeye başlar. Epey bir vakit geçer sürü köye iner lakin Hasanı göremezler. Bunun üstüne meraklanan köylüler belki eve gitmiştir diye Hasan'ın evine giderler ama hasan evde değildir. Hasan’ı ararlar ararlar ama bulamazlar. Anlarlar ki Hasan ne kadar gitme deseler de ormana gitmiştir. Hasan'ın annesi Hasan'ı düşünmekten ağlamaya başlamış ve hastalanmış. Bunun üzerine Hasan'ın kardeşi Hüseyin Hasan'ı aramak için ormana gitmeye karar vermiş. Köylüler de engel olmaya çalışmışlar Hüseyin demiş ki: Ne yapalım ağabeyim Hasanı ormanda mı koyalım? Elbet, onu aramaya gideceğim. Köylülerden biri: Hüseyin o ormana gidip geri dönen olmadı. Biz Hasan'ı ormana gitmesin diye uyardık ama Hüseyin ağabeyi Hasan'ı orda bırakmaya niyeti yoktu. Köylüler de Hüseyin'e demiş ki: Bunu çözse çözse köyün ağası çözer. Hüseyin yanına anasını ve Cıdıllı'yı alarak ağanın yanına giderler.&nbsp;\n\nHüseyin:\n\n&nbsp;-Ağam eline ayağına düştük ağabeyim Hasan söz dinlemeyip karşı dağın oradaki ormana gitmiştir onu aramamız için bize birkaç silah ve adam ver.\n\n&nbsp;Ağa ise ormana gidenlerin hiçbirinin gidip geri dönmediğini bilirmiş ve Hüseyin'e demiş ki: Hüseyin adamları ve silahlarımı meraklı Hasan için harcayamam sen de sen ol canını seviyor isen sakın o ormana gitme.\n\n&nbsp;Ama anasının haline üzülen Hüseyin yanına birkaç eşya alıp ormana doğru yola çıkmış. Epey bir vakitten sonra Hüseyin de geri gelmemiş. Bu sefer ailenin en zekisi Cıdıllı ormana gitmeye karar vermiş. Cıdıllı ormana gitmiş orman balta girmemiş büyük ağaçları olan güzel bir ormanmış. Cıdıllı ormanda ağabeylerini aramaya başlamış ve ormanda kocaman bir ayak izi görmüş. Cıdıllı ayak izini görür görmez anlamış ve kendi kendine: Bu ormanda belli ki bir dev var ve ağabeylerimi de o dev yakalamış derken dev arkasından Cıdıllı'yı da bayıltıp yakalamış ve Cıdıllı'yı götürmüş.\n\nEpey bir vakitten sonra Cıdıllı kendine gelememiş ve gözlerini açmış büyük bir mağaranın içinde elleri ayakları bağlı duruyormuş. Etrafa bakmış ve bir kazan kazanın başında bir dev görmüş ve ağabeyleri de elleri bağlı duruyormuş. Cıdıllı deve demiş ki: Dev ne yapacaksın o kazanla? Dev de demiş ki: Kazanda sizi pişirip yiyeceğim. Bunun üstüne Cıdıllı ne yapıp edelim de bu devden kurtulalım diye düşünmeye başlamış. Dev ateşi yakmış kazanı da ateşin üstüne koymuş ama dev o kadar tembelmiş ki tembelliğinden ve uykusundan ateşi harlamıyormuş.&nbsp; Ateşe odun atmasa suyu kaynatamaz ve bir süre daha aç kalırmış. Cıdıllı deve dönüp demiş ki: Ah Ah! Anam olsaydı ellerimi çözerdi ben de ateşe odun atardım demiş. Dev de Cıdıllı'nın ellerini çözmüş ateşin başına koymuş Cıdıllı da ateşe odun atmaya başlamış. Bunu gören dev zaten ayakları bağlı kaçamaz diye uykuya dalmış. Cıdıllı&nbsp; devin&nbsp; uyuduğundan iyice emin olduktan sonra ellerini çözmüş ve ağabeylerinin yanına gidip onları da çözdükten sonra devin mağarasından kaçıp köye gitmişler. Bunları gören köylüler hemen yanlarına gidip: Ormana gidip dönen olmadı. Hele anlatın ne vardı, nasıl geldiniz, diye sorular sormaya başlamışlar. Cıdıllı da: Ormanda tembel bir dev var ormana giden insanları yakalayıp yiyor, demiş. Bunun peşine ağa bunların geldiğini duyup hemen yanlarına gitmiş Ağa: Hele anlatın devin mağarasında ne vardı, diye sormuş Hasan da: Ağam devin çok güzel şamdanları vardır, demiş. Ağa da bu şamdanları almak istemiş ama devin mağarasına kimse gitmek istemiyormuş. Düşünmüş bu işi yapsa yapsa Cıdıllı yapar, demiş. Ağa Cıdıllı'yı yanına çağırmış ve demiş ki: Devin mağarasına gidip bana şamdanları getireceksin. Cıdıllı da: Nasıl olur ağam ben bunu yapamam ki, demiş ama ağa kararlıymış ve demiş ki: Ben bilmem onları gidip getireceksin.&nbsp; Cıdllı yine kabul etmez bunun üzerine ağa Cıdıllı’nın kardeşlerini esir alır ve Cıdıllı'ya der ki: Ya şamdanları getirirsin ya da daha da kardeşlerini salmam benim esirim olurlar. Cıdıllı da yapacak bir şey bulamaz ve devin şamdanlarını almaya ormana doğru gider. Ormana gitiitikten sonra devin mağarasına gizlice girer ve tembel devi görür. Dev yine uyumak için taşa uzanır. Cıdıllı&nbsp; bir süre bekler ve dev uyuduktan sonra şamdanları alır ve devin mağarasından çıkmak için mağaranın ağzına doğru devi uyandırmamak için sessiz, yavaş adımlarla yürümeye başlar&nbsp; ama ayağı takılır ve düşer düşüşün etkisiyle şamdanların yere çarpması sonucu yüksek bir ses çıkar ve dev uyanır. Devin uyandığını gören cıdıllı şamdanları alarak hızılıca kaçmaya başlar, dev de&nbsp; Cıdllı'yı şamadanları elinde kaçmaya başladığını görür ve peşine takılır. Devin peşinde olduğunu gören Cıdıllı bir ağacın kavuğuna şamdanları saklayarak kaçmaya başlar ama dev Cıdıllı'yı yakalar. Dev şamdanlarının nerde olduğunu Cıdıllı'ya sorar. Cıdıllı kardeşlerini kurtarmak istediği için şamdanların yerini söylemez ve dev eğer şamdanları verirse Cıdıllı'yı bırakacağını söyler lakin Cıdıllı köye şamdanlarla beraber gitmez ise ağa Cıdıllı'nın kardeşlerini bırakmaz. Bunun üzerine Cıdıllı'nın aklına bir fikir gelir ve deve der ki: Dev gel senle bir anlaşma yapalım. Dev de der ki nasıl bir anlaşma? Bunun üstüne Cıdıllı anlatmaya başlar: Bizim köyde bir ağa vardır, senin şamdanları bu ağa istemiştir, almam için de kardeşlerimi esir alıp beni yollamıştır. Sen beni serbest bırak ben de şamdanlardan bir tanesini ağaya götüreyim sonra diğer şamdanlar için ağayı ormana getirmeyi ikna edeyim ve kardeşlerimle şamdanları değiş tokuş edeyim. Sen de o sırada bir yere saklan ve ben kardeşlerimi aldıktan sonra ortaya çık, hem ağayı ve ağanın adamlarını karnını doyurmak için al hem de şamdanlarını. Dev demiş ki: Geçen sefer beni kandırıp kaçtın ve şamdanlarımı çalmaya çalıştın ben sana nasıl güveneceğim, der. Bunun üzerine Cıdıllı:&nbsp; İster güven ister güvenme ama eğer anlaşma yapmazsan ne sen şamdanlarını alırsın ne de ben kardeşlerimi kurtarabilirim, demiş. Dev de aklına daha iyi bir şey gelmediği için Cıdıllı'nın planını kabul etmiş. Önce ormanın girişlerinde devle bir yer bulmuşlar dev güzel bir şekilde saklanmış ve Cıdlılı'da sakladığı yerden şamdanlardan birini alarak köye doğru gitmiş ve ağanın evine varmış. Cıdıllı ağaya: Ağam bu şamdanlardan sadece bir tanesidir, daha güzel şamdanlar vardır lakin onları ormanda bir yere sakladım eğer kardeşlerimle beraber gelirseniz şamdanları size veririm siz de kardeşlerim bırakırsınız lakin sizin de gelmeniz şarttır, der ve ağaya ormanda nereye geleceğini söyler. Cıdıllı ormana gider ve ağanın gelmesini bekler. Ağa birkaç adamı ve Cıdıllı'nın kardeşleriyle buluşma noktasına gelir. Cıdllı elinde şamdanlarla beklemektedir. Ağa Cıdıllı'nın kardeşlerini bırakır o sırada dev ortaya çıkar ve ağayı adamlarıyla beraber yakalar. Cıdıllı da deve şamdanları verir. Dev şamdanları ve ağayı alarak yola düşer Cıdıllı ise kardeşlerini kurtarır, eve doğru yola koyulur. O sırada şunları söyler: Tembel isen dev de olsan aç kalırsın, hasan gibi meraklı isen yem olursun, ağa gibi açgözlü isen deve aş olursun, der ve eve anasının yanına gider.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Değirmenci ve Karısı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Tok yatan var iken aç yatan yokmuş. Köyün birinde bir adam, karısı ve üç çocuğu yaşarmış. Adamla kadın tarla, değirmen demeden sürekli çalışır çocuklarına bakarlarmış. Günler ayları kovalarken bir gün adam tarlada çalıştıktan sonra eve gelir karısı yemek pişirmiştir, ekmek yapmak için kocasından un getirip ekmeği pişirmesini beklemektedir.\n\n-Bey hani ekmekler, karnımız aç seni bekliyoruz, der.\n\n-Hanım bugün tarlada hasat uzun sürdü çok yorgunum değirmene gidip un yapamadım. Siz bu öğünü geçiştirin ben gece gider yaparım sabaha yersiniz, der ve dinlenmeye başlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kadın ve çocuklar yemeklerini yer ve uyurlar. Adam kalkıp biraz yemek yer ve sözünü tutmak üzere değirmenin yolunu tutar. Gece olmuştur herkes evinde, etrafta tek bir yaprak bile kıpırdamaz.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adam değirmene gelir ununu değirmende yaparken bir takım tıkırtılar duyar, gariplikler sezer ama önemsemez, işini yapar ve gider.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sabah olur hep birlikte kahvaltı yaparlar. Adam tarlaya koşar, kadın çocuklara bakar. Derken gün geceye karışır adam yine gecikir kadın ve çocuklar evde yemek yemek için onu beklerler.\n\nKadın yine:\n\n-Bey yine ne un getirdin ben yapayım, ne de sen ekmek yapıp getirdin nasıl olacak bu iş?\n\nAdam karısına:\n\n-Kolumu kaldıracak halim yok, siz bu öğünü geçiştirin gidip gece yaparım, der.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gün kararır yemeklerini yemiş herkes kendi halinde köşesine çekilmiştir, adam kalkıp iki kaşık yemek yer ve değirmenin yolunu tutar. Adam değirmene yaklaşınca bir takım çalgı çengi sesleri duyar, girmeye çekinir o sırada kapı açılır ve bir de ne görsün içeride cinler, periler eğlenmektedir, kapıyı açan peri onu içeri davet eder ve birlikte eğlenmeye, halay çekmeye başlarlar. Adam başını eğlenceden kaldırıp baktığında karısının elbisesinin aynısını bir perinin üstünde görür ve kendini kötü hisseder. Eğlence biter adam ekmekleri yapıp eve gider.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adam karısı ve çocukları yine hep beraber kahvaltı yaparlar. Adam hayvanları otlatmaya gider. Gün geceye karışır, adam yine eli boş gelmiştir. Karısı sinirlenir çocuklara kahvaltıdan kalan ekmeği koyar kendi yemek bile yemeden yatar. Derken herkes uyur adam yine değirmenin yolunu tutar. Yaklaştığında yine aynı sesleri duyar büyük bir merakla içeri girer ve gözü o periyi arar ve yine aynı elbiseyi perinin üzerinde görür. Karısının elbisesi mi diye emin olmak için elini yerdeki una sürüp elbiseye dokunur. Eğlenirler, otururlar adam ekmekleri yapar evine gelir ve uyur.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sabah kahvaltı için toplandıklarında karısının giyindiği elbisede un lekesi olduğunu görür ve artık emin olur. Karısını kenara çekip tüm olanları teker teker anlatır. Bunun üzerine karısına bir soru yöneltir:\n\n-Hanım sen gece elbiselerini çıkarırken besmele ile katlayıp koymaz mısın?\n\nKarısının gözleri fal taşı gibi açılır ve hatasını anlayarak:\n\n-Unuttuğum oluyor bazen bey, çocuklar falan derken yorgun düşüyorum bende. Sen bir daha gece gitme gecenin hayrındansa gündüzün şerri, bende besmele ile koyarım artık der.\n\nBu olanlardan ders alır ve bir daha aynı hataları tekrarlamazlar. Birlikte mutlu mesut yaşamaya devam ederler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Dört Öküz Bir Aslan Masalı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içindeyken bir adamın dört öküzü varmış. Bunlar; kırmızı, siyah, sarı ve beyaz renkteymişler. Yıllarca bu öküzleri hizmetinde kullanıp, tüm işlerini öküzlerle halledermiş. Yıllar sonra bu öküzler yaşlanıp iş göremez hale gelince, bunları çayıra salmış ve orada yaşamalarına izin vermiş.\n\n— Kırmızı öküz arkadaşlarına dönerek; sonunda emekli olduk ve bundan sonra ki özgürlüğümüzü kırlarda geçirmeliyiz diyerek, o dağ senin bu çayır benim, az gidip uz gidip dere tepe düz gitmişler.\n\nBirkaç zaman sonra bir aslan bunları uzaktan izlerken karnının açlığından dolayı yemeyi düşünür. Fakat dört öküzü birden avlayamayacağını anlar ve kendince bir plan yapar. Öküzlerin yanına giderek\n\n— Siz ne kadar iyi bir arkadaşsınız, beni de arkadaş olarak kabul ederseniz, sizinle beraber bu kırlarda korkusuzca gezeriz der.\n\n— Kırmızı öküz, tabi ki senin gibi ormanlar kralıyla arkadaş olmak bizler için daha güvenilir olur ve tüm tehlikelerden korunuruz diye cevap verir.\n\nAslanın yapmış olduğu planın ilk evresi gerçekleşmiş olur. Bir zaman sonra aslan iyice acıkmaya başlar ve Siyah öküzün arkadaşlarından ayrı olduğunu görür, üç diğer öküzün yanına giderek;\n\n— Arkadaşlar sizinle bir şey konuşmalıyım der.\n\n— Tabi ki seni dinliyoruz, diye cevap alınca sözlerine başlar.\n\n—Siz üçünüzle iyi anlaşıyoruz, fakat siyah öküz, sürekli bizden ayrı durmaya çalışıyor. Bu olay bizim arkadaşlığımıza zarar veriyor, eğer müsaade ederseniz, ben onu yiyeyim ve kurtulalım der.\n\nAslanın bu oyununa inanarak diğer öküzler:\n\n— Tabi ki istediğini yapabilirsin, arkadaşlığımızın bozulmasını istemeyiz derler.\n\n— Teşekkür ederim arkadaşlar diyerek, siyah öküzü avlayıp bu oyunuyla karnını bir güzel doyurmuş olur. Uzun bir süre bununla idare eden aslan, tekrar acıkmaya başlar ve öküzlerin yanına giderek:\n\n— Arkadaşlar sizinle bir şey konuşmalıyım der.\n\n— Tabi ki seni dinliyoruz, diye cevap alınca sözlerine başlar.\n\n— Siz ikinizle iyi anlaşıyoruz, fakat beyaz öküz bizim arkadaşlığımızı bozmaya çalışıyor, sürekli sizin arkanızdan onları da yesene kurtulalım diyor. Eğer izin verirseniz ben beyaz öküzü yiyeyim ve arkadaşlığımızı koruyalım. Buna karşın öküzler:\n\n— Bizim için böyle bir düşünceye sahip arkadaşı istemiyoruz, onu da yiyebilirsin ve arkadaşlığımız böyle daha sağlam olur derler.\n\nAslan planının işlemesine sevinerek beyaz öküzü de yer ve karnını bu şekilde doyurmuş olur.\n\nZaman ilerler, aslan ve diğer iki öküz iyice samimi olur ve sürekli beraber gezip tozmaya başlarlar ama diğer zamanda olduğu gibi aslan yine acıkmaya başlar ve bu sefer sarı öküzü yemek için planını devreye sokar. Kırmızı öküzün yanına giden aslan:\n\n— Aslında bu sarı öküz seni hiç sevmediğini söylüyor ve senden bıkmış artık diyerek, kırmızı öküzü dolduruşa getirerek onu yiyip ve arkadaşlığımızı devam ettirmeliyiz deyince, kırmızı öküz:\n\n— Nasıl yani bunun o mu söylüyor?\n\n— Evet, &nbsp;senin yüzünden pek rahat gezemediğini, artık seni yememi kurtulmamızı söyledi diyince aslan,\n\n— Madem öyle beni satıyor, onu ye ve biz ikimiz arkadaşlığımıza devam edelim diyor.\n\n— Bence de, artık ondan kurtulmalıyız der ve gidip sarı öküzü avlar.\n\nUzun süre bu şekilde devam ederler, aslan amacına ulaşmış. Bu sürede hem karnını doyurmuş hem de dört kişilik öküzleri tek başına bırakmayı başarmıştır.\n\nAz gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmişler ve aslan artık acıkmaya başlamış. Kırmızı öküzün yanına giderek:\n\n— Ben acıktım ve seni yiyeceğim, artık yalnızsın ve bana karşı koyamazsın der.\n\nBunun üzerine kırmızı öküz:\n\n— Sen haklısın, çünkü biz en başta sana güvenerek ve siyah öküzü yemene müsaade ederek hata ettik. Artık bu saatten sonra benim yaşamamın da bir anlamı yok, der.\n\nKırmızı öküzün aklı başına gelmiş ama iş işten çoktan geçmiştir. Aslan kırmızı öküzü yiyerek, ermiş muradına. Darısı hepimizin başına.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Kardeşler",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken babam yemek bulamaz da ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ekinler büyümüşte herkes biçmeye giderken Itri ile Han annelerinin hazırladıkları yolluklarını alıp düşmüşler yollara. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler Itri artık yenik düşmüş açlığına ve abisine şöyle der:\n\n-Çok acıktım istersen ilk senin yolluğundan yiyelim ilerledikçe benimkinden de yeriz der&nbsp;\n\nAbisi:\n\n-Olmaz neden ilk benim yolluğumu yiyoruz der ve Itri’nin yolluğundan yenilemesini söyler. Küçük kardeş Itri de kabul eder. Bir ağacın gölgesine oturup Itri’nin yolluğundan yemeye başlarlar. Kısa bir zamanda ikisinin de karnı doymuştur artık kalkıp yola koyulurlar Belirli bir müddet yürüdükten sonra Itri açlığını tekrar dile getirir. Abisine yolluğu çıkarıp yemeleri gerektiğini söyler. Abisi Han ise bunu hemen reddeder yolluğun ona ait olduğunu ve paylaşmayacağını söyler Itri ise ikisinin kardeş olduğunu ve yolluğunun olmadığını söylese de abisi kararından vazgeçmemiş bir süre daha tartışmaları böyle devam etmiş hem tartışıyor hem de yürüyorlarmış. Itri en sonunda çareyi abisinden ayrılmakta bulur yoksa bu kavganın gitgide uzayacağını düşünür. Itri o anda karşılarına çıkan yollara bakmış ve abisine dönerek&nbsp;\n\n-Bizim tartışmamız böyle devam eder en iyisi sen o yoldan ben ise şu ağaçlık taraftan gideceğim der Abisi ise yolluğunun elden gideceğini düşünerek hemen kabul eder ve ayrılırlar. Itri ilerlemeye başlar ve ilerledikçe de hava kararır geceyi atlatmak için bir ağacın tepesine çıkar ve orada bulunduğu yeri bir müddet izlemeye başlarken bir kurt gelir ve kendi yerine oturur, birkaç dakika sonra bir ayı gelir ve oda bir yere oturur ardından fare ve tilki de gelip kendi yerlerine otururlar sonra ise aralarında konuşmaya başlarlar ayı:\n\n-Ben sağ tarafıma oturuyorum sağ tarafım ağırıyor, sol tarafa dönüyorum bu seferde orası ağırıyor yattığım yerde define var o yüzden hiç rahat uyuyamıyorum o defineyi çıkartmam gerek kurt söze atılır:\n\n-Sabah erkenden kalkıyorum bir çobanın yanında bekliyorum sürünün içinde bir koyun seçtim ama ne kadar uğraşsam da koyunun kellesini alamıyorum o kelleyi padişaha götürmem gerek der ardından fare -Bende kendime altın buluyorum ama adamın biri sürekli altınları mı benden alıyor tilki ise:\n\n-Benim de hiç nasibim yok onu bulsam da hemen kayboluyor der. Bütün hayvanlar birbirlerine dertlerini anlattıktan sonra uyumaya koyulurlar bu konuşmalar gerçekleşirken Itri ise her şeyi işitmiştir ama oda bir süre sonra oracıkta uykuya dalar. Sabah olunca bütün hayvanlar uyudukları yerlerden uzaklaşırlar sonra Itri de uyanır ve hayvanların orda olmadıklarını görünce hemen ayının yattığı yeri kazmaya başlar kazdıkça küp dolusu altını görür ve çıkarır sonra ilerledikçe farenin yeri kazdığını görür ona yardım etmek maksadıyla yanaşır ve altınları alıp kaçar fareden uzaklaştıkça dün bahsedilen çobanı görür ve ondan koyunun kellesini ister çoban ise çok fakir olduklarını bu yüzden de veremeyeceğini söyler bunun üzerine Itri çobana 50 altın verir ve koyunun kellesini alır geriye kalan kısmını ise çobana bırakır. sonra ilerlemeye başlar az gider uz gider dere tepe düz gider ve bir diyara ulaşır Itri buraya yerleşir ve yerleştikten sonra halkla çok iyi anlaşır ve annesinden öğrendiği hekimlik bilgisiyle insanları iyileştiriverir artık halk onu Itri hekim olarak tanır ve bu ün padişahın eşinin kulağına da gitmiştir.&nbsp; Bunu hemen padişaha anlatır çünkü diyardaki bütün hekimler padişahın hasta kızını iyileştirememişlerdir padişah hemen askerlerine gidip Itri hekimi getirmelerini söyler askerler ise ıtriyi hemen saraya getirirler&nbsp;\n\nama koyunun kellesini de alırlar padişah her şeyi anlatır ıtri ise koyunun kellesiyle hemencecik kızı uyandırır ve ödül olarak da padişah onu kızıyla evlendirir ama Itrinin bir isteği daha vardır kendi adına bir çeşme yapılmasını ve kim bu sudan içip ah çeker ise haberinin olmasını söyler padişah hemen isteğini yerine getirir.&nbsp; Zaman sonra Han o sudan içer ve çeşmenin üstündeki yazıyı görünce bir iç çeker ah der benimde kardeşimin ismi Itri idi. halk bunu duyar duymaz onu Itri'nin yanına getirirler abisi sarayı ve kardeşini görünce çok şaşırır hemen Itriye nasıl zengin olduğunu sorar Itri de olayı anlatır abisine ama bunun çok tehlikeli olduğunu dile getirir abisinin gözü paradan, altından başka bir şey görmüyordur hemen yola koyulur kardeşinin durumunu görünce sindiremez hemen ormana gider ve ağacın tepesine çıkar akşam olur hayvanlar gelince de tek tek onları dinler hayvanlar artık uykuya dalarlar Han ise sabahı beklemeden ağaçtan iner ayının altını kazmaya başlar ama çok acele ettiği için hayvanları uyandırmıştır. Ayı onu oracıkta parçalamıştır. Günler sonra Itri abisini merak eder ve ormana gider hayvanların orda olmadığını gören Itri yaklaşır ve maalesef abisinin parçalanmış kıyafetlerini görür Han'ın tüm yaptıklarına rağmen küçük kardeş Itri ona çok üzülür&nbsp;\n\nGökten üç elma düşer biri Itriye biri abisine biride bu masalı yazanın başına...\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Keloğlan ve Hasta Sultan",
        "text": "Evvel zamanların birinde, bir memlekette Padişahın kızı hastalanmış. Ne kadar uğraşılsa da bir derman bulunamamış. Padişah, memleketin en iyi hekimlerini getirmiş fakat kızcağaz şifasını bulamamış. Birgün Padişah emretmiş:\n\n&nbsp;&nbsp; -Benim kızımı her kim iyi eder, onun hastalığına çare bulursa, ona dünyalığını verip onun ahiretliğine karışmayacağım.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu sözü duyan bir sürü büyücü ve sihirbaz saraya akın etmiş, Padişaha çokça yöntemler sunmuş. Bu insanların kızını iyileştireceğine inanan Padişah her seferinde yanılmış, çok sinirlenmiş ve çok üzülmüş. Kızını iyileştiremeyen sahte büyücüleri cezalandırmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bütün ülke seferber olmuş bu derde deva ararken o zamanlar sarayın hizmetlisi olan Keloğlan bir rüya görmüş. Rüyasına giren aksakallı bir ihtiyar buna: ‘’Senin Padişahının kızını iyi edecek şey Karadeniz’deki ak balıktır. Onu tut, pişir, kıza yedir. Hemen iyileşecektir.’’ demiş. Keloğlan koşarak gidip ağasına bu rüyasını anlatmış. Ağası aracılığıyla Padişaha ulaşan bu bilgi, ona pek inandırıcı gelmese de denemekten başka çaresi yokmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan, Padişahın iznini aldıktan sonra yola çıkmış ve Karadeniz’e ulaşmış. Günlerce denize oltasını atıp bekleyen&nbsp; Keloğlan en sonunda ak balığı tutmuş. Balığı canlı bir şekilde Padişaha gösterdikten sonra pişirmiş ve hasta kızın yanına gitmiş. Padişah hâlâ tedirgin olmasına rağmen, Keloğlan balığı kıza 3 gün boyunca yedirmiş. En son Padişah ümidi kesmek üzereyken kız iyileşmeye başlamış. 4 gün 5 gün derken kız kendine gelmiş ve eski sağlığına kavuşmuş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kızının iyileşmesine çok sevinen Padişah, söz verdiği gibi keloğlana hediyeler vermek için huzuruna çağırmış:\n\n&nbsp;&nbsp; -Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nKeloğlan başındaki fesini eline alıp kafasını yere eğerek:\n\n&nbsp;&nbsp; -Ne dileği Padişahım, ben bunu bir ödül karşılığı yapmadım. Siz de kızınız da çok yaşayın, diye karşılık vermiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlanın bu davranışını çok seven Padişah, hizmetçilerine Keloğlanı hazineye götürmelerini ve ona istediği kadar altın vermelerini emretmiş. Hazineye giren Keloğlan elindeki fesini uzatıp: ‘’Altınları şuna koyun anama götüreyim’’ demiş ve fesine doldurulan altınlarla birlikte yola çıkmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Köye kadar fesinin delik kısmından altınları döktüğünü farketmeyen Keloğlan, bir sevinçle anasına koşmuş ve başından geçen bu olayı anlatmış. Çok sevinen anasına altınları göstermek için fesini uzattığında sadece bir altın olduğunu gören Keloğlan çok üzülmüş ve ağlamaya başlamış. Oğlunun ağladığını&nbsp; gören anası:\n\n&nbsp;&nbsp; -Üzülme oğul, demek ki senin nasibin bu kadarmış. Sen bu altınlardan daha değerli bir iş başarmışsın. Şimdi sarayına dön ve namusunla çalışmaya devam et, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biraz üzgün biraz gururla saraya dönen Keloğlan işine devam etmiş. Hem Padişah hem kızı hem de Keloğlan sonsuza kadar mutlu ve sağlıklı yaşamış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Of Dede",
        "text": "Zamanın birinde süpürgeci bir adamın üç kızı varmış. Çok fakir bir aileymiş. Süpürgeci de çok yaşlıymış. Hacca gitmek istiyormuş. Kızlarını yanına çağırarak benden ne istersiniz diye sormuş.\n\nBüyük kız:\n\n-Kumaş, elbise isterim, demiş.\n\nOrtanca kız:\n\n-İncik boncuk isterim, demiş.\n\nKüçük kız:\n\n-Hiçbir şey istemem sağ git selamet gel babacım, demiş.\n\nSüpürgeci baba:\n\n-Olmaz öyle şey kızım. Ablaların hediye istedi sen de iste, demiş.\n\nKüçük kız:\n\n-O zaman bana bir salkım üzüm al babacım, demiş.\n\nSüpürgeci baba:\n\n-Bu çok az olur kızım başka bir şey iste, demiş. Ancak kızı ısrarla bir salkım üzüm istiyormuş. O zamanlar üzüm her yerde bulunmazmış.\n\nSüpürgeci baba hacca gitmiş, ibadetlerini yerine getirmiş ve hediyelerini alıp altı ay süren meşakkatli yola koyulmuş. Yoldayken çok yorulup büyükçe bir kayanın üstüne oturup dinlenmeye başlamış. Birden aklına hediyeler gelmiş. Hediyelere bakarken büyük ve ortanca kızının isteklerini aldığını ancak küçük kızının istediği üzümü unuttuğunu fark etmiş. Oturduğu taşın üstünde öyle bir of çekmiş ki karşısında birisi belirmiş. Kendisi bir karış sakalı iki karışmış.\n\n-Selamun aleyküm.\n\n-Aleyküm selam.\n\n-Beni neden çağırdın?\n\nSüpürgeci adam şaşkınlıkla:\n\n-Ben seni çağırmadım oturdum dinleniyordum, demiş.\n\n-Hayır, sen beni çağırdın.\n\n-Hayır, ben oturmuş dinlenirken kızlarıma aldığım hediyelere bakıyordum. Küçük kızımın hediyesini unuttuğumu fark edince sıkıntıdan of dedim.\n\n-Benim adım Of Dede. Sen beni çağırdın. Ben de geldim. Söyle şimdi bana ne istersen yapacağım.\n\n-O zaman küçük kızım için bir salkım üzüm istiyorum, bana getirir misin?\n\n-Getiririm. Ancak bir şartım var.\n\n-O nasıl bir söz?\n\n-O da o biçim söz.\n\nOf Dede süpürgeciye dönerek:\n\n-Ben sana bir kasa üzüm vereceğim, kırk gün sonra geldiğimde sen de bana küçük kızını vereceksin, demiş.\n\nSüpürgeci çok üzülmüş. O anda sadece kızının hediyesini götürmenin mutluluğunu yaşarken kendi kendine Of Dede beni nereden bulacak ki diye düşünerek teklifini kabul etmiş.\n\n-Tamam, sen üzümü getir.\n\nOf Dede bir kasa üzümü getirmiş süpürgeciye vermiş. Süpürgeci eve dönmüş. Kızları babalarını görünce çok sevinmişler. Hediyeleri kızlarına vermiş, onu görmeye gelenleri misafir etmiş ve böyle günler gelip geçmiş. Kırk günün bitmesine az bir süre kalınca süpürgeci endişelenmeye başlamış. Of Dede gerçekten gelip kızımı götürür mü diye düşüncelere dalmış. Büyük kızı babasının bu endişeli halini görünce gelip sormuş:\n\n-Babacım son günlerde çok üzgünsün bir şeyin mi var?\n\nSüpürgeci:\n\n-Yok bir şeyim kızım iyiyim ben demiş, ancak kızı inanmayıp ısrar etmiş. Süpürgeci de olanları kızına anlatmış:\n\n-Şimdi Of Dede gelse ne yaparım demiş. Büyük kız kendisi için değil de küçük kardeşi için üzüldüğünü duyunca hem kıskanmış hem de sinirlenmiş.\n\n-Benim için üzülüyorsun sanmıştım diye sitem ederek babasının yanından ayrılmış.\n\nDaha sonra ortanca kızı gelip babasının halini sormuş. Olanları ona da aynı şekilde anlatınca:\n\n-Bana değil ona üzülüyorsun demek, diyerek kızgınlıkla babasının yanından ayrılmış.\n\nSonra küçük kızı gelmiş babasına halini hatırını sormuş. Süpürgeci küçük kızına dönüp:\n\n-Ablanlara anlattım onlar ne yaptı ki sen de ne yapasın? demiş. Küçük kız babasına dönüp:\n\n-Ablalarım başka ben başkayım babacığım. Derdini anlat belki derman olurum, demiş. Bunun üzerine süpürgeci tüm olanları kızına bir bir anlatmış. Küçük kız dönüp babasına:\n\n-Üzülme babacığım Of Dede gelirse giderim ben. Yeter ki sen verdiğin sözü tut. Senin sözün yere düşmesin demiş. Kızı böyle söyleyince adam biraz rahatlamış. Aradan iki gün geçtikten sonra kapı çalmış. Süpürgecinin içini korku almış. Kızı kapıyı açmış ancak kimseyi görememiş. Çünkü Of Dede bir karış sakalı iki karışmış. Kız Of Dedeyi fark edince biraz başını eğmiş ve kim olduğunu sormuş. Babası duyup içeriye buyur etmiş. Of Dede ise:\n\n-Ben içeri girmeyeyim. Emanetimi alıp gideyim.\n\nKız ailesiyle vedalaşıp Of Dedeyle yola koyulmuş. Süpürgecinin of çektiği taşın oraya kadar yürümüşler. Küçük kız korkusundan bir şey sormuyormuş. Of Dede taşın önünde durup:\n\n-Açıl taşım açıl, demiş.\n\nTaş açılmış ve içerisinden aşağı inen merdivenler varmış. Küçük kız korkup gitmek istememiş:\n\n-Ben burada yaşayamam demiş. Of Dede:\n\n&nbsp;-Yaşarsın demiş ama bana soru sorma. Kız bir şey sormadan peşinden yürümüş. Birden karşısında saray kadar büyük bir ev belirmiş. Kapıyı açıp içeri girince ne görsün, sarayın içinde yok yokmuş. Kız Of Dedeye dönüp:\n\n-Beni neden buraya getirdin? demiş. Of Dede:\n\n-Sen benim evladımsın. Ben seni evladım gibi seviyorum. Sadece bana soru sorma, demiş. Küçük kızı bir odaya getirmiş. Sonrasında kıza bakıp:\n\n-Bu odadan çıkmayacaksın, burada yaşayacaksın, her ne isteğin olursa bana söyleyeceksin demiş.\n\nKüçük kız çok üzülmüş çok ağlamış. Aradan kırk gün geçtikten sonra kız artık alışmış. Of Dede her gece ona bir bardak süt getiriyor o da içip uyuyormuş.\n\nBir gün kızın ablaları babalarına:\n\n-Babacığım kardeşimiz nerede? Nasıl bir yerde yaşıyor? Haberimiz yok. Gidip bakalım, öğrenelim, demişler. Süpürgecinin aklına Of Dedenin söylediği gelmiş. Ne zaman kızını görmek istersen taşın önüne gel of çek ben gelirim demiş. Süpürgeci gidip taşın üstünde of demiş ve Of Dede gelmiş:\n\n-Ne oldu? Ne istiyorsun?\n\n-Kızlarım kardeşlerini özledi görmek istiyorlar.\n\n-Peki, birkaç gün sonra gelin görün.\n\nSüpürgeci neşeyle kızlarının yanına gelip gideceklerini haber vermiş. Gidecekleri gün geldiğinde hazırlanıp taşın yanına gitmişler. Süpürgeci taşın üstüne oturup of çekmiş ve Of Dede gelmiş. Ama kızın yanına sadece ablalarının gidebileceğini söylemiş. Babaları da kabul etmiş.\n\nAblaları ve Of Dede yola koyulmuşlar. Of Dede kızlara dönüp:\n\n-Kimse bana yol boyunca soru sormayacak tamam mı? demiş. Kızlar korkularından cevap verememişler.\n\nMerdivenler bitince karşılarında sarayı görünce ağızları açık kalmış. Of Dede kapıyı açmış ve kızlara dönüp:\n\n-Kardeşiniz burada geçin, demiş.\n\nKardeşlerini Hint kumaşından elbiselerin içinde görünce çok kıskanmışlar. Ablası:\n\n-Biz bu Of Dede’yi soruşturalım kimin nesiymiş öğrenelim demiş. Kardeşine sorular sormaya başlamış:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Of Dede de seninle mi yatıyor?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Hayır abla. Ben ona baba diyorum elini bile sürmedi bana.\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;-Sürmüyorsa neden seni zenginler gibi yaşatıyor? Eş olarak getirmiş seni.\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;-Hayır, abla iftira atmayın öyle bir şey yok.\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;-Of Dede sana ne getiriyor, ne yiyip ne içersin?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;-Tepsiyle odama yemek getirir ben de yerim sonra gelip tepsiyi alır.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;-Başka neler yapıyorsun?&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;-Bir şey yapmıyorum sadece burada oturuyorum. Geceleri de getirdiği 1 bardak sütü içip uyuyorum. Kapımı da kilitliyorum.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;-Kardeşim bu sefer sütü içme arkada ki çiçeğe dök. Diyerek kızın yanından ayrılmışlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Akşam olunca kız ablalarının dediğini yapar sütü içmeyip çiçeğe döker. Of Dede gelip bardağı almış. Kız gerçekten uyuyamıyormuş. Sütte bir şey olduğunu anlamış. Kapının açılma sesini duyunca uyuyor numarası yapmış. Hafifçe bakmış ki bir delikanlı varmış, aya doğma ben doğayım, güne doğma ben doğayım. Yanına gelip kızı bu şekilde seviyormuş. O delikanlıda büyü varmış. Kız ona bakınca büyü bozulmuş. İkisi de birbirini sevmiş. Delikanlıdan çocuğu olacağını anlamış. Delikanlı uykuya dalmış. Kız delikanlı uykuya dalınca eline mum alıp yüzüne bakmak isterken, mum eriyip delikanlının yüzüne dökülmüş. Delikanlı aniden uyanıp acıdan yakınmaya başlamış. Kız da ona dönüp:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben sana kötü bir şey yapmak istemedim, sadece seni izliyordum, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Eğer iki gün daha sabretseydin büyü kendiliğinden bozulacaktı, biz seninle evlenecektik.\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Meğer bu güzel delikanlı padişahın oğluymuş. Ona yapılan büyü nedeniyle gündüzleri dışarı çıkamaz olmuş. Bu büyünün bozulması için kırk gece sevdiği kız ile birlikte olması ve o kızdan çocuğu olması gerekiyormuş. Kız çok ağlamış. Delikanlı da üzüntüyle kıza şu sözleri söylemiş:\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;-Demir ayakkabı, demir elbise giyip beni arayasın, benim gibi yanıp kavrulasın ama elim değmeden de o çocuğu doğuramayasın.\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Kız ne kadar arkasından ağlasa da delikanlı geri dönmemiş. Sabah olmuş, Of Dede kızın yanına gelip artık orada işinin olmadığını söylemiş. İhtiyacı kadar altını eline verip babasının evine yollamış. Kız ise eve nasıl döneceğini düşünmüş. Ablaları kardeşlerini görünce ona inanmayıp iyice kötü davranmışlar. Delikanlı kıza bir şey söylemeden ve onunda kimseye söylememesini tembihlediği için kimseye bir şey anlatamamış.\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;Babası kızına çok fazla soru sorunca olanları bir bir anlatmış ve ona yardım etmesini istemiş. Babası bildiği bir köyde demirle uğraşan bir adamın yanına kızını götürmüş ve ona demirden ayakkabı ile elbise diktirmiş. Tam o sırada yerde ki iki karınca aralarında konuşuyorlarmış:\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp; &nbsp;-Bu kız antenlerimiz ve yumurtalarımız ile ilaç yapar Yusuf-u Ziya’ya sürer.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kız bunları duyunca hemen dediklerini almış. Biraz daha yürüdükten sonra yorulup ağacın altında oturmuş. Bu sırada iki kuşun konuşmasını duymuş:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;-Bu kız akıllı olsa da bizim tüylerimizle, karıncadan aldığı yumurta ve antenleri karıştırsa ilaç yapsa.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kız büyüden dolayı bunları da duymuş ve tüyleri alıp yoluma devam etmiş. Bu defa başka bir şehirde çeşme başında bir kız ile karşılaşmış. Karşılaştığı kız delikanlıya büyü yapan nişanlısıymış. Kız nişanlısı olduğunu bilmeden ondan su istemiş. Nişanlısı da kıza dönüp:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; -Ben seninle vaktimi kaybedemem. Benim nişanlım Yusuf-u Ziya, dermansız derde düştü. Deyince kız o kişinin delikanlı olduğunu anlamış.&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hemen yola koyulup padişahın sarayına gitmiş. Hekim olduğunu ve oğlunu iyileştirebileceğini söylemiş. Delikanlının annesi ona inanmamış ancak padişah ona bir şans vermek istemiş. Kız kılık değiştirip gelmiş ve padişaha demiş ki:\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;-Oğlunu iyileştiririm ancak bir şartım var. Bir kilo keçi sütü istiyorum ve de oğlunuzun odasına kimse girmeyecek. Yalnız iyileştireceğim.\n\n&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Padişah isteklerini kabul etmiş. Kız hazırladığı ilacı delikanlının tüm vücuduna sürmüş. Üç gün boyunca sürekli devam etmiş, üçüncü gün ise delikanlı iyileşmiş. Delikanlı uyanıp karşısında kızı görünce tanıyıp hemen ona sarılmış. O esnada eli kızın beline değince kızın doğum sancıları başlamış. Hemen padişaha haber gitmiş. Padişah oğlunun iyileşmesine sevinmiş ancak o arada kızın saçları açılmış ve padişah kim olduğunu sorgularken oğlu her şeyi anlatmış. Ardından hemen hekim çağırmışlar ve kız doğum yapmış.&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Padişah kızı gelin olarak kabul etmiş, etrafa tellallar aracılığıyla kırk gün kırk gece düğün yapılacağı duyurulmuş. Kızın ailesini de getirmişler. Süpürgecinin kızı ile Yusuf-u Ziya evlenmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Ağaçtaki Yalnız İhtiyar Kadın",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken bir zamanlar ülkede yaşayan çirkin yaşlı iki kız kardeş vardı. Bu iki kız kardeş fakir bir hayat sürerler, padişaha yakın bir yerde yaşarlarmış. İnsanlar her gece bu kızların güzellikleri hakkında konuşurlarmış. Söylenenler saraya kadar yayılmış. Padişah, kulağına gelen güzel dedikodulardan sonra oğlunu kızlardan biriyle evlendirmeyi düşünmüş.\n\nPadişah evlenecek olan kızı görmek istemiş fakat kız kendi yüzünü bir türlü göstermezmiş. Ta ki evlenince padişahın oğlu peçesini açtığında kızın yüzünü görünce şaşkına dönmüş. Öfkeden sinirlenince kız birden açık olan pencereden aşağı düşmüş.&nbsp; Tam düşerken bir ağacın üstünde oracıkta öylece kalmış. İhtiyarlaşmış olan bu kadın orada üzgün bir şekilde oturmuş. Tanrı yeryüzüne inince ağaçta oturan gelinlikler içerisinde kalan bu kadını görünce gülme krizine girmiş ve orada daha önce boğazına kaçıp kendisini rahatsız eden kılçık çıkmış. Rahatlayınca:\n\n— Dile benden ne dilersen hemen yerine getireyim, demiş. Kadın orada:\n\n— Çok güzel bir kadın olmak istiyorum, demiş.\n\nHemen oracıkta genç bir kadın olmuş. Bunların hepsini gören kardeşi ise bunları padişahın oğluna anlatacağım diye tehdit edince buna:\n\n— Git tepeden aşağı denize atlarsan gençleşirsin, demiş.\n\nKız kardeşi gitmiş ve dediğini yapıp atlamış ve oracıkta ölmüş. Padişahın oğlu bu genç kızı görünce yaptıklarından dolayı özür dilemiş. Evlenip mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Eşeğin Aklı",
        "text": "Güvercin bir avuç nohut, keklik bir avuç yem, kaz bir avuç pirinç, ördek bir avuç buğday, tavuk bir avuç yem, horoz bir avuç arpa, eşek ise bir avuç yulaf almış, beraberce ekmeye karar vermişler. Aradan sekiz gün geçmiş, güvercin tarlaya gitmiş, dönüşte ortaklarına ekinlerin çimlendiğini söylemiş. Bir on gün daha geçmiş, keklik gitmiş, ekinlerin büyüdüğünü söylemiş. Ördek ile horoz gitmiş, ekinlerin sarardığını, biçme zamanının geldiğini söylemişler. Sıra eşeğe gelmiş. Eşek gitmiş, tarlada ne var ne yok hepsini yemiş. Arkadaşlarına gelmiş eşek,\n\n— Haydi oraklarınızı bileyin, yarın hasada gidiyoruz, demiş.\n\nBütün gece hazırlık yapılmış. Yemekler pişmiş, herkes azığını almış, tarlaya gitmiş. Tarlaya vardıklarında, bir de ne görsünler! Tarla bomboş. Aralarından hiçbiri suçu kabullenmemiş. Güvercin:\n\n— Yemin edelim. Kuyu başına geçer, orada yemin ederiz. Yemin eden de kuyunun üzerinden atlayarak karşıya geçer, demiş.\n\nGüvercin gelmiş kuyunun başına:\n\n— Hım, hım! Şayet yiyip içtiysem kuyunun içine düşeyim, diyerek atlamış, karşıya geçmiş. Keklik, kaz, ördek, tavuk, horoz sırasıyla aynı yemini edip karşıya geçmişler. Sıra eşeğe gelmiş. Eşek:\n\n— Şayet yediysem, içtiysem kuyunun içine düşeyim, demiş ve atlamaya çalışmış. Lâkin atlayamayıp kuyunun içine düşmüş. Arkadaşları, cezasını bulsun diyerek onu kuyuda bırakıp gitmişler. İhaneti bir türlü affedememişler. Aradan zaman geçmiş,\n\n— Beni kurtarın, beni kurtarın, diye bir ses duymuş oralarda dolaşan tilki. Kuyunun başına gelmiş, eşeği görmüş. Eşek yalvarmaya başlamış:\n\n— Ne olursun tilki kardeş! Beni kurtar da kurtardıktan sonra ne yaparsan yap! İster ye ister öldür beni.\n\nTilki, eşeği çıkarmış ve onu yemeğe karar vermiş. Eşek de bunu kabullenmiş. Tilki nereden yemeğe başlayayım diye düşünüp dururken, eşek:\n\n— İstersen kuyruğumdan başla, demiş. Benim en lezzetli parçam orasıdır.\n\nTilki, bu sözlere kanmış, eşeğin arkasına geçmiş, kuyruğunu daha ısırmaya fırsat bulamadan eşek bir tekme atmış ve tilkiyi on metre geriye fırlatmış. Eşek sırıta sırıta yoluna devam ederken, acılı bir şekilde onu izleyen tilki,\n\n— Eşeğin aklıyla hareket edenin sonu budur işte, diye söylenmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "İnatçı Keçi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Bir zamanlar aksi huylu bir keçi varmış. İnatçı keçi hep kendi bildiğini yaparmış. Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu hiç düşünmezmiş. Kimseyi dinlemez, her konuda inat edermiş. Bu inadı ona çok şey kaybettirmiş ama bir türlü huyundan vazgeçemiyormuş. Bir gün ormanda tilki ile karşılaşmış.\n\nTilki:\n\n— Hey, inatçı keçi, nereye gidiyorsun böyle, diye sormuş keçiye. Keçi:\n\n— Ormanın diğer tarafındaki şelaleye gidiyorum, demiş.\n\nTilki, keçinin inatçı olduğunu bildiği için ona bir oyun oynamak istemiş:\n\n— Keçi kardeş, şelaleye vardığında şelalenin hemen dibinde ayının ini var. Merak ediyorum, oraya nasıl gideceksin, demiş.\n\nKeçi bir an durmuş, düşünmüş:\n\n— Olsun, ben yine de gideceğim, demiş.\n\n— Ya ayı seni yakalayıp parçalarsa?\n\n— Hiçbir şey yapamaz. Merak etme sen, diyerek inatla gideceğini söylemiş.\n\nTilkinin aklına başka bir fikir gelmiş:\n\n— Peki, o zaman şelaleye bu yoldan gideceksin. Öbür yoldan gidersen ayağına çalılar dolaşır, demiş.\n\n&nbsp;Tilkinin kendini yanılttığını düşünmeye başlayan keçi, tilkinin 'gitme' dediği yolu seçmiş. Oysa tilki onu kandırmış. Keçinin diğer yolu seçeceğini bildiği için doğru yolu göstermiş ona. Fakat keçi inatçı ya, yanlış yola sapmış ve oradan ilerlemeye devam etmiş. Eyvah! Bir de ne görsün! Ayının ininin önüne kadar gelmiş. Tabi korkudan ne yapacağını bilememiş. Tam tekrar dönüp gideyim derken ayağı bir çalıya dolanmış ve 'çaaat' diye bir ses gelmiş. Ayı bu sese uyanmış. Keçi arkasına bakmadan kaçmaya başlamış. Keçiyi tam yakalamak üzereyken ayı korku dolu gözlerle kalakalmış. Karşısında ormanlar kralı aslan ve yardımcıları varmış. Keçi olanları tek tek anlatmış. Tilkinin kendisini kandırdığını, ayının kovaladığını anlatmış ama kendi inatçılığını ve aksiliğini söylememiş. Aslan, tilkiyi çağırtmış ve bir de onu dinlemiş. Tilki uyanık ya! O da aslana keçinin inadını kırmak için böyle bir şey yaptığını söylemiş. Aynı zamanda ona doğru yolu gösterdiğini de eklemiş sözlerine.\n\nHer iki tarafı da dinledikten sonra aslan, tilkinin cezalı olmadığı ve keçinin hatalı olduğu sonucuna varmış. Keçiye:\n\n— Bu kötü huyunu değiştirmen gerekiyor. İnatçılığından vazgeçmelisin artık. Bak neredeyse ayıya yem oluyordun. Dua et ki ben yetiştim imdadına, demiş. Bu inatçılığının cezası olarak keçiye, bir hafta boyunca tilkinin tüm hizmetlerini görmesi emrini vermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Tavuk Kız Masalı",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde bir kadınla kocası varmış. Kadının hiç çocuğu olmadığı için ah çeker dururmuş. “Ben kocama ne yapayım ki çocuğum olsun.” diye düşünürmüş. Bir gün kocasını kandırır: “Ben bir yumurta alıp kundağa sarayım, kocamı kandırayım.” Bir tane yumurta alır ve onu kırk tane kundağa sarar. Bu kundağı kocasına gösterir ve, “kocacığım ben lohusa yattım, bir kızım oldu.&nbsp; Bana dediler ki bunu kırk gün babasına göstermeyeceksin.” der. Kocası buna inanır. Kadın bu yumurtayı beşiğe koyarak hiç durmadan otuz dokuz gün ninni söyleyerek sallar. Hamur pişireceği bir gün kocasına:\n-Sen gel çocuğu salla, ben hamur pişireceğim. Salla fakat yüzünü açıp bakma der. Kocası: \n\n-Peki sallarım açmam. \n\n-Otuz gün kırk güne tamam olacak ki sana göstereyim. Kırk gün tamam olmadan sana bunu görmek yasaktır. \n\n-Peki kırk gün olmadan görmeyeyim. Kadın hamur yoğurur, hamur ekşir, fırını yakar. Kocası beşiği sallamaya başlar. “Bu nasıl çocuk ne sesi var, ne sedası. O ekmek pişirmeye başladı, ben buna bir bakayım.” Kundağı açmaya başlar. Kırk kat bezden sonra bir yumurta çıkar. “ Allah Allah bu kadın beni nasıl kandırdı.” diye düşünür. Yumurtayı duvara vurur. Karısının yanına gelir:\n\n-Hanım sen beni kandırdın, ben de yumurtayı kaldırıp duvara çaldım. Bir ferik oldu. Ben gidiyorum. Allahaısmarladık der ve gider. Bu kadın kocasını arar bulamaz, sahipsiz kalır. Bu kadın evine geri döner gelir ki bir ferik olmuş çıkmış rafta oturuyor. Eline biraz yem alır, yere döker ve cik cik diyerek sesler. Ferik aşağı iner ve gıt gıt diyerek yer. Bu ferik annesi evde olmadığı zaman silkinir tüylerinden etrafı siler süpürür. Öyle bir peri kızı ki, doğan aya sen doğma ben doğayım, çalan güneşe sen çalma ben çalayım dercesine güzeldir. Bir gün padişah ve seyisleri bu kızın evinin yanındaki pınara atlara su içirmek için gelirler. Bu esnada kız bir türkü söylemeye başlar. Padişahın oğlu bunun sesine vurulur. “Bu evde bir kız sesi beni yaktı. Ben bu kızı alayım.” diye düşünür. Annesinin yanına gider: \n\n-Anne falanca evde bir kız var. O kızı bana alın. Annesi ile vezirlerin hanımları bir faytona binerek kızı istemeye giderler. Ne kadar ararlarsa da bulamazlar. Eve dönerler. \n\n-Oğul bulamadık.\n\n&nbsp;-Bulamadıysanız vazgeçin. Padişah bunu takip etmeye başlar. Feriğin annesi hem kocasının kaybolmasına hem aç kalmalarına hem de kızı için eve dünürcü gelmelerine üzülür. Ferik:\n\n-Anne senin neyin var ? Ne istiyorsan ben gidip getireyim.\n\n&nbsp;-Kızım, hiçbir yerim ağrımıyor. Fakat padişah oğlunun has bahçesindeki narı olsa da yesem. “Peki.” der. Pır diyerek kaybolup gider. Annesi hasta olduğu için gidip padişah oğlunun bahçesinden içeri girer. “Bağbancıbaşı başın baş aşağı, ayaklarını dik yukarı, kapılar açılsın gözlerin kör olsun ben geldim.” der. Has bahçeye girip narları toplar torbasına doldurur.”Padişah oğlu işte ben aldım gidiyorum. Bağbancı kardeş başın baş yukarı, ayakların baş aşağı, kapılar kilitlensin şimdi ben gidiyorum.” Torbayı doldurur oradan çıkar gelir. O gün narları getirir annesinin önüne koyar o da onları yiyerek iyileşir. Ertesi gün olur yine annesi inlemeye başlar. “Anne senin neren ağrıyor? Senin canın ne isterse söyle ben gidip getireyim.” Padişah oğlu da o gün has bahçeye gelir orada da dört tane gülü varmış. Güllerin ikisi kopmuş, bağbancıya kızmaya başlar: “Bağbancı bahçenin bu hali nedir? Bu narlara ne olmuş, benim güllerime ne olmuş? Ben onlara çok emek vermiştim.”Ben kimin gelip kimin gittiğini bilmiyorum, bana böyle böyle diyor bende ben de böyle oluyorum. Sonra da çıkıp gidiyor.” “Peki beni bahçede sakla da ben o adamı gözetleyeyim.” der. Bağbancı padişahı bir yere saklar. Bakar ki bir ferik geldi. “Görüyor musun?” “Evet görüyorum.” “Sen dur ben bakayım.” Padişah oğlu bakar ki bir tane ferik: “Bağbancıbaşı başın baş aşağı, ayaklarını dik yukarı, kapılar açılsın gözlerin kör olsun ben geldim.” diyip içeri girer, elmaları ve gülleri toplayıp torbasına koyar. Kız havuzun kenarına gelir, hemen donundan çıkar, onu bir taşın yanına koyar, yüzüklerini çıkarıp taşın üstüne koyar, öyle bir kız olur ki padişah oğlunun ağzının suyu akar. “Bu nasıl kızdır?” der. Kız orada yıkanmaya başlar. Havuzun içine girip yüzer ve çıkar. Padişah oğlu da o yüzerken hemen yüzüğün birini alıp cebine koyar ve gizlenir. Kız gelip oturur elbiselerini giyer yüzüklerini parmaklarına takar. Parmaklarının bir tanesi boş kalır. Parmaklarının sayar ve bir yüzüğün eksik olduğunu görür. Padişah oğlunun da içi yanar ve kıza aşık olur. Kız yine tavuk olur elmayı arkasına alır.” Bağbancı kardeş başın baş yukarı, ayakların baş aşağı, kapılar kilitlensin şimdi ben gidiyorum.” der ve çıkar gider. O bahçeden dışarı çıkınca padişah oğlu da dışarı çıkar ve onun peşinden gider. “Hele bakayım ki bu nereye gidecek?” Padişah oğlu kızın yıkık ve önünde çöplük olan bir evden içeriye gittiğini görür. Oğlan evi öğrendikten sonra dönüp annesinin yanına gider:\n\n&nbsp;-Anne falanca evde bir kız var. Git onu bana iste\n\n&nbsp;-Çocuğum etme eyleme, sen bir padişah oğlusun. Nasıl bir fakirin kızını alırsın. Ne yapacaksın ben sana lalanın kızını alırım der. \n\n-İstemem, ben ondan başkasını istemem. Lalanın vezirin hanımlarını faytona bindirip bu eve dünürcü yollar. Faytoncu sokak sokak arar tarar hiçbir sokakta bulamaz. Bir ara sokağa gelir der ki: “Hele durun bu ara sokaklara bakayım ki var mı yok mu?” Ara sokağa gelince padişah oğlunun tarif ettiği evi bulur. Kapının önüne gelir. “Padişah ne diye buranın kızını alacak.” der. Kapıyı çalarlar. Annesi hastalıktan yeni iyileşmiştir. İnim inim inleyerek bunlara kapıyı açar ve görünce de utanır. “Ben bunları nereye oturtayım? Hiçbir şeyim yok ki.” der. Bir tane tandır çulu getirip altlarına serer. “Ne yapayım sizden utanıyorum ama padişahım sağolsun bunun üzerine oturun.” Kadın der ki: “Ben bunun kızını ne diye isteyeyim. Ona bak bana bak. Ben bunun kapısına kız istemeye geldim. Allah’ın emriyle senin bir kızın varmış onu istiyorum.” “Aman padişahım sağolsun benim kızım ne arar, benim kızım kim senin oğlunu almak kim.” “Yok benim oğlum senin kızını istiyor. Allah’ın emriyle kızını istiyorum.” “Vallahi benim kızım yok.” “Ee anne ben buradayım. Söylesin padişaha bana elbise getirsin, koluma bilezik getirsin, fayton getirsin. Ben buradayım, ben gelirim.” Padişahın karısı başını kaldırır ki, üzeri pis bir ferik, hiçbir şeyi yok. Onlara: “Peki.” der. İçinden de: “Benim oğlumun gözü kör olsun ne diye buna vurulmuş. Bu ferik bunun neyi var?” diye düşünür. Oradan oğlunun yanına gelir. “Anne geldin mi?” der. “Geldim ama senin istediğin öyle bir şey ki bir ferik.&nbsp; Feriğin nesi var ki sen ona aşık olmuşsun?” “Anne sen başka bir şey söyleme. Sen boş ver. Onu bana alacaksın.” Sonra kalkıp kızın evine altın ve elbise yollarlar. Fakat giyecek adam yok. Kız bunları alır bahçeye koyar annesinin elini öpüp altını annesine verir. Sonra faytona biner ve padişahın evine gider. Onu padişahın odasına çıkarırlar. Orada bir rafa konar. O rafta otururken padişah içeriye gelir. “Anne bundan sonra benim yemeğimi fazla koyun.” “Bu feriği ne yapacaksın?” “Boş ver iyi olur.” Ferik bunun evinde birkaç gün kalır. Annesini de düğüne çağırırlar. Ferik bunu duyunca kalkıp aşağıya iner. Kaynanası kete açarken sofranın başında gıt gıt gıt diyerek gezinir. Gagasını hamura vurur. O gagasını vururken kaynanası: “Git murdar, hem oğlumu aldın hem de gelip yemek mi yiyorsun?” diyip feriğin başına merdaneyle vurur. O da mahzun mahzun çıkıp rafa oturur. Onlar işlerini bitirir giderler. Süslenir bezenirler ve düğüne giderler. Bunlar düğüne gittikten sonra kız tavuk kılığından çıkar. Kıyafetini odunluğa saklar. Öyle bir kız olur ki, hiçbir gözün görmediği elbiseler giyer, padişahın evinde olmayan altınlar takar. Altın terliklerini giyinir ve düğüne gider. Sora sora düğün evinin kapısını bulur. Bunu içeri girerken görenler, buyur paşam buyur paşam diyerek yukarı alırlar. Kimse orada ki geline bakmaz. Gelin de duvağını fırlatıp atar ve: “Ben gelin olmam. Siz hep ona bakıyorsunuz bana bakmıyorsunuz “ der. “Kızım ona bakıyoruz ama o güzel tabi ki bakarım bakınca ne olur?” Kızı bir iskemleye oturturlar. “Sen elbiseni bana ver ben elbisemi sana vereyim. Hiç olmazsa sen bazen.&nbsp; Ben senin elbiseni giyerim hiçbir şey olmaz.” der ve çıkarıp elbisesini geline verir ki gelin küsmesin ona baksınlar. Kaynanası der ki: “Oğlum böyle güzel kız almadı gitti ferik aldı. Keşke böyle bir kız alsaydı. Kızım nereden geliyorsun?” “Benim babam bezirganbaşıydı. Merdane elinden gelirim oklava iline giderim.” Kaynanası feriğin başına merdaneyle vurduğu için ferik böyle der. Kaynanası oradan toplanıncaya bu çıkar gider. Aceleyle gelir tavuk kılığını odunluktan alıp giyinir tavuk olup rafa çıkar ki padişah görmesin. Oturur hemen kaynanasıgil toplanır gelirler. Kapıyı açar, kızgınlıkla sofraya oğlunun önüne atar. “Al ye.” “Anne niçin böyle kızıyorsun?” “Oğlum öyle bir kız alaydın ki ben de aşık olsaydım. Bugün bir kız geldi merdane ilinden, oklava iline gidiyordu. Hele bir görseydin bayılırdın sen de aşık olurdun. Sen niçin onu almadın?” “Aman anne her şeyin en iyisini Allah bilir.” Daha sonra sabah olur kına gecesine gidecekleri için kaynanası gelir tandırı yakar yine kete açar. Ferik yine aşağı iner anlar ki düğüne gidecekler. Gıt gıt gıt ederek hamura gagasıyla bir tane vurur. Evin içinde dolaşmaya başlar. Kayın validesi oklavayla buna vurur: “Git murdar sen de geldin burayı kirletiyorsun. Cehennem ol git.” der. Ferik yine çıkıp rafa oturur. Bunlar kalkıp süslenip bezenip kına gecesine giderler. B ukız kalkar tavuk kılığını çıkarır odunluğa koyar, öyle bir elbise giyer ki ötekine mi benziyor. Düğün evinin kapısını öğrenir. Padişah oğlu gidince o da çıkar gider. Düğün evinin kapısını çalar. Onu öyle bir saygıyla içeri alırlar ki zannederler ki padişah geliyor. Bir sandalyeye oturturlar. Kaynanasına doğru kül serper. Öteki tarafa bir avuç altın serper oturur. Hiç kimse gelince bakmaz buna bakmaya başlarlar. Kaynanasının da kızı gördükçe içi sızlamaya başlar. Daha sonra meyve ve yemiş getirirler. Kaynanası bu kıza bir elma verir. Kız elmayı bıçakla soyarken tavuk tüyü kokusu burnuna gelince parmağını keser. Padişah oğlu da eve geldiğinde feriğin olmadığını görünce odunluğu açar tavuk kılığını sobaya atıp yakar ki bir daha ona girmesin. Kaynanasının da kocasının da verdiği bir mendil varmış: “Kızım ben bu mendili kimseye vermezdim ama getir senin parmağını sarayım hatıra olarak saklarsın.” der ve kızın parmağını sarar. Onlar toplanıp eve dönünceye kadar kız hemen eve gelir. Anlar ki tavuk kılığı yanmış, padişah oğlu odada beklediği için hemen kızı kolundan tutup içeri alır. “Sen beni çok beklettin bundan fazla sabır olmaz.” “E ne yapayım padişah oğlu, tek beni yaksaydın da kılığımı yakmasaydın. Sen kılığımı yakınca parmağımı kestim.” Padişah oğlu bunu yatağa yatırır ve üzerini örter. Annesi gelir kapıyı açar ve sofrayı hazırlar. Padişah gelmiştir diye aceleyle odadan içeri verir. “Al da bunu ye.” der. “Anne niçin böyle kızgınsın. “Bugün çok üzüntülüyüm oğlum.” “Niye anne?” “Oğlum elinde oklava olan bir kız geldi. Bezirgan başının kızıymış bizimle oturdu. Bir tane elma verdim soyup yemeye başladı. Nasıl olduysa parmağını kesti. Hiç kimseye vermediğim kocamın mendilini verdim parmağına sarıp çıkıp gitti. Onun sızısı içimde sanki sevdaya düştüm. Keşke bulsak da onu sana alsak.” “Anne her şeyin iyisini Allah bilir hele gel yukarı.” “Gelmem.” “Zaten feriği getirmiş getireli padişah oğlunun odası annesine haram olmuştur. Odaya hiç girmemiştir. “Anne Allah’ını seversen içeri gel.” “Oğlum yapma.” Yemin verdiği için annesi karşı koyamaz ve kapıyı açar içeri girince düğünde gördüğü kuğunun yattığını görür. Parmağında da mendil sarılıdır. “Anne gördün mü? Gördüğün kız bu muydu?” “Aman oğul bu.” der ve boynuna sarılıp yüzünü öper. “Anne ben sana demedim mi ki her şeyin iyisini Allah bilir. Dün gelen buydu parmağını kesen de buydu.” Kadın bakar ki gerçekten mendili parmağına sarılı sevinir, dünyalar onun olur. Kırk gün kırk gece düğün yapar, yemekler yedirir, açları doyurur, çıplakları giydirir. Onları muratlarına nail eyledi, yediler içtiler yerin dibine geçtiler.&nbsp; \n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kurt ile Kız",
        "text": "Bir varmış. Bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir genç kız varmış. Bu kız bir gün ormana gitmiş. Ormanın derinliklerinde karşısına bir kurt çıkmış. Kız korkudan kaçacağı sırada kurt onu yakalamış ve kaldığı yere götürmüş. Kız ağlayıp yalvarmaya başlamış ama bir türlü kurdu ikna edememiş. Kızın ailesi kızını bulamadığı için deliye dönmüş ama kızlarına dair hiçbir iz bulamamışlar. Günler geçmiş ve kurt kız ile evlenmiş. Evliliklerinden yarı insan yarı hayvan bir çocukları olmuş. Kız, bir gün kurda ailesini çok özlediğini ve onların hasretine dayanamadığını söylemiş. Bunun üzerine kurt artık kızın kaçamayacağını anladığı için kabul etmiş. Yola düşmüşler. Kızın heyecandan içi içine sığmıyormuş. Az gitmişler uz gitmişler kızın ailesinin evine gelmişler. Kapıyı artık üzüntüden harap olmuş yaşlı annesi açmış. Onları gördüğünde korkuyla bağırmaya başlamış. Bağırma seslerini duyan babası hemen eşinin yanına gelmiş ve kapının önündeki vaziyeti görünce, hemen av tüfeğini almış ve yarı insan yarı hayvan olan çocuğu öldürmüş. Herkes şoke olmuş vaziyette babaya bakıyormuş. Kurt, buna çok sinirlenmiş ve kızın anne babasını oracıkta öldürmüş. Kız da bu kadar kaybın üzerine keder ve üzüntüden can vermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Erzurum",
        "title": "Yarım Eldiven",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzaklarda çok uzaklarda bir köy varmış. Bu köyde de yaşayan çok iri, gözleri kör bir dev varmış. Bu dev sadece insan etiyle besleniyormuş. Dev, her ay bu köyden bir tane insanı götürüp, besleyip yiyormuş. Köylülerde de insan sayısı çok azalmış. Bu köyde yaşayan bir adam varmış. Bu adamın da dört tane oğlu varmış. Devin yemek yeme sırası bu adamın evine gelmiş. Büyük oğlan:\n\n&nbsp; -Baba ben gidip o devi yenerim, demiş.\n\nBabası büyük oğlunu yollamış. Ama oğlandan ses çıkmamış. Anlaşılan dev, bu adamın oğlunu yemiş. Adamın geride üç oğlu daha varmış. Ama adamın en küçük oğlu çok küçükmüş. Babasının eli kadarmış. İsmi de Yarım Eldiven’miş. Günün birinde yine devin sırası bu adamın evine gelmiş. Adam ikinci oğlunu yollayacakmış. Ama Yarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Baba beni yolla, baba beni yolla, demiş.\n\nAma baba oğlunu göndermemiş. Abileri, Yarım Eldiven’in üstüne gülerek:\n\n&nbsp; -Dev, seni hemen yer. Bir dişinin arasını bile doldurmazsın, demişler.\n\nSonra ikinci oğlu da:\n\n&nbsp; -Çok zor ama ben devi öldürür getiririm baba, demiş.\n\nAdamın ikinci oğlu da yola koyulmuş. Gitmiş gitmiş. Yollarda cadı görmüş, devler görmüş, devlerin adamlarını görmüş. Dev bu oğlanı da almış. Ama dev, aldığı insanları iki-üç gün besleyip, kilo aldırdıktan sonra yiyormuş. Devin kocaman bir kazanı varmış. Onun içine atıp, pişirip öyle yiyormuş. Dev adamın ikinci oğlunu da yemiş. Baba, ikinci oğlundan da haber alamayınca devin, oğlunu yediğini anlamış. Baya bir zaman geçmiş. Dev, köyden birkaç kişiyi daha yemiş. Sıra yine bu adamın evine gelmiş. Bu sefer sıra adamın üçüncü oğlundaymış. Ama üçüncü oğlan korkmuş. Yarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Baba ben gideyim, demiş.\n\nBabası:\n\n&nbsp; -Tamam, demiş.\n\nÜçüncü oğlunu göndermemiş. Köylüler, Yarım Eldiven’ in üstüne gülmüşler.\n\n&nbsp; -Senin orada ne işin var? Dev seni hemen çıtır çıtır yer, demişler.\n\nAma Yarım Eldiven, söylenenleri dinlemeyip yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Yolda bir tane yaşlı kadın görmüş. Çok ama çok yaşlıymış. Yarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Nene, nene. Devin evi nerede, demiş.\n\nYaşlı kadın:\n\n&nbsp; -Oğlum, senin devle ne işin var?\n\n&nbsp; -Nene, ben devi öldürmeye gideceğim, demiş Yarım Eldiven.\n\nYaşlı kadın:\n\n&nbsp; -Gitme, demiş gülerek. Dev öyle pehlivanları yendi ki seni mi yenemeyecek. Gitsen de geri dönemezsin, demiş.\n\nYarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Nene, ben gideceğim.\n\nYarım Eldiven kaldığı yerden yoluna devam etmiş. Bir süre sonra devin, çok büyük bir adamını görmüş.\n\nAdam:\n\n&nbsp; -Nereye gidiyorsun, demiş.\n\nYarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Babam beni deve yolladı, demiş.\n\nAdam:\n\n&nbsp; -Hayır, gidemezsin.\n\nYarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Ben gideceğim, diyerek devin adamının kılıcının altından kaçmış.\n\nDevin evine gitmiş. Adamları, Yarım Eldiven’i hemen kafese koymuşlar.\n\nDev:\n\n&nbsp; -Bir bakayım kilolu mu, demiş.&nbsp; Yarım Eldiven’in yanına gitmiş.\n\nDev, Yarım Eldiven’e demiş ki:\n\n&nbsp; -Elini uzat.\n\n&nbsp;Yarım Eldiven hemen bir tane sopa uzatmış. Devin gözü kör ya.\n\n&nbsp; -Aha elim, demiş Yarım Eldiven.\n\nDev tutmuş sopanın ucunu.\n\n&nbsp; -Bu çok kuru yiyemem, demiş adamlarına. Bunu besleyin. Kilo aldıktan sonra yiyeceğim.\n\nDev, Yarım Eldiven’e:\n\n&nbsp; -Ne istiyorsun, canın ne istiyor?\n\nYarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Ben geceleri yatmadan önce annem bana helva pişirirdi. Ben de yerdim, demiş.\n\nDev, helva pişirttirmiş. Yarım Eldiven helvayı yemiş. Ertesi gün dev yine Yarım Eldiven’in yanına gitmiş.\n\n&nbsp; -Elini uzat bakayım, demiş dev.\n\nYarım Eldiven yine sopayı uzatmış. Dev:\n\n&nbsp; -Bu yine çok kuru. Hiç kilo almamış. Bunu besleyin. Et yedirin kilo olsun, demiş adamlarına.\n\nYarım Eldiven’i yedirmişler, içirmişler. Dev gelmiş.\n\n&nbsp; -Elini uzat. Bugün ben seni yiyeceğim, demiş.\n\nYarım Eldiven yine sopayı uzatmış. Dev:\n\n&nbsp; -Bu yine kilo almamış. Ne yemek istiyorsun?\n\n&nbsp; -Ben yatmadan önce annem bana tandırda ekmek pişirirdi. Yerdim, öyle yatardım, demiş Yarım Eldiven.\n\nDev, adamlarına ekmek pişirmeleri için emir vermiş. Adamlar ekmeği pişirmiş. Yarım Eldiven ekmekleri yemiş. Ertesi gün dev:\n\n&nbsp; -Uzat bakayım elini.\n\nYarım Eldiven elini uzatmış.\n\n&nbsp; -Senin yediklerin nereye gidiyor. Sen hiç kilo almamışsın. Kuruluğuna bak, demiş.\n\nAma dev, Yarım Eldiven’i yemeye kararlıymış. Yarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Annem bana yatmadan önce halburla su getirirdi. İçerdim öyle yatardım, demiş. Dev:\n\n&nbsp; -Et pişirin yesin. Halburla da su getirin içsin, demiş.\n\nEt pişirmişler. Yarım Eldiven eti yemiş. Devin adamları halburla suyu bir türlü getirememişler. Halburla su gelir mi hiç. Dev artık sinirlenmeye başlamış. Adamlarına, Yarım Eldiven’i çıkartmaları için emir vermiş. Kafesten çıkartmışlar. Yarım Eldiven küçük olduğu için hemen kaçmış. Devin ayağının altına geçmiş. Gıdıklamış gıdıklamış. Devi yere yıkmış. Güldürmüş, üstünde zıplamış. Sonra oradan kendine bir bıçak bulmuş. Devin üstünde zıplamaya devam ederken bıçağı devin göğsüne saplamış. Devi öldürmüş bir de kulağını kesmiş. Düşmüş köyünün yoluna. Yolda yaşlı kadına rastlamış. Yaşlı kadın:\n\n&nbsp; -Sen nereden, demiş.\n\nYarım Eldiven:\n\n&nbsp; -Devi öldürdüm, köyüme gidiyorum.\n\n&nbsp; -Olacak şey değil, demiş yaşlı kadın.\n\nYarım Eldiven, devin kulağını göstermiş. Nene bile şaşırmış, inanamamış. Yarım Eldiven kulağı alıp köyüne gitmiş. Babası, kardeşi şok olmuşlar Yarım Eldiven’i karşılarında görünce.\n\n&nbsp; -Baba, ben devi öldürdüm.\n\nBabası:\n\n&nbsp; -Gerçek mi oğlum?\n\nÇıkarmış devin kulağını göstermiş. Atmış kulağı yere. Kulağı gören abisi ve köylüler bu durum karşısında çok utanmışlar. O kadar delikanlıları yedi de bu Yarım Eldiven gitti devi öldürdü diye köylüler ve abisi çok hırslanmışlar. Ertesi gün, köylüler ve abisi Yarım Eldiven’i alıp bir kuyunun dibine atmışlar, utandıkları ve hırslandıkları için. Yarım Eldiven, kuyuda bir hafta kalmış. En sonunda ne yapmış ne etmiş kuyudan çıkmayı başarmış. Köyüne geri dönmüş. Olanları görenler hayret etmişler. Yarım Eldiven olanları, abisinin ona yaptıklarını babasına anlatmış. Babası da hayret etmiş olanlara. En sonunda bu kadar olup bitene rağmen Yarım Eldiven’in hayatta kalması, Yarım Eldiven’i halkın gözünde yüceltmiş ve Yarım Eldiven’i köylünün başı yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kuru Kafa",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir kuru kafa yaşarmış. Bir de o yerde bir karı yaşarmış. Karı yolda gettiği yerde, bir kuru kelle tumbur tumbur ayağına dolaşmış.\n\n— Nene, beni al get.\n\n— Bre oğlum, senin neyini götürüm ben, ne yapıcım seni, demiş.\n\n— Nene, nolursun! Allah içün, sana çok heyrim dokanıcı, demiş.\n\n— Haydi gel, diyerek almış götürmüş kuru kelleyi. Eve koymuş. Bir gün, iki gün, üç gün geçmiş.\n\n— Nene!\n\n— Hı, yavrum.\n\n— Get bana padişahın kızını iste.\n\n— Bre oğlum! Ben nasıl isteyim sana padişahın kızını? Bir kuru kellesin sen, ne yapsınlar seni.\n\n— Sen git iste.\n\nKarı gitmiş. Bir ayağı ileride bir ayağı geride geçmiş padişahın yanına. Padişah:\n\n&nbsp;— Buyur karı!\n\n— Vallahi padişahım, geldiğim Allah’ın emri peygamberin de kavli ile kızınızı benim kuru kelleye istiyom, demiş.\n\nPadişah elini vura vura gülmüş.\n\n— Haydi get söyle oğluna, kırk deve yükü altın getirirse eğer veririm kızımı.\n\nKadın varmış, yola koyulmuş. Eve gelince kuru kelle:\n\n— Nene, nene! Ne dedi padişah?\n\n— Oğul, kırk deve yükü altın getirirsen kızını sana vereceğini söyledi.\n\n— Tamma nene! Bundan kolay ne var, diyerek altınları toparlamış. Bu kuru kafa meğer periymiş. Kuru kelle:\n\n— Nene, haydi geç develerin önüne, demiş\n\nKadın, tıngır tıngır yola koylmuş. Padişahın kapısını çalmış. Padişah ta bakmış ki ne baksın. Gerçekten kırk deve yükü altın yıkılmış kapının önüne.\n\n— Tamam indirin altınları, demiş.\n\nAltınları kabul eden padişah kızını kuru kelleye vermiş Sonra kırk gün kırk gece de düğün olmuş. Kuru kelle ile kız yalnızken oğlan birden güzel mi güzel yiğit mi yiğit bir delikanlı olmuş. Kuru kelle:\n\n— Amma sakın sen sen ol beni kimseye söyleme! Beni söylersen ben anında kaybolurum, demiş.\n\nGel zaman git zaman eşinin babası padişah, başka bir devletle savaşa girmiş. Üç bacı da savaşı uzaktan izlermiş. Kocası savaşa katılmadan ona, o gün ne giyeceğini söylermiş.\n\n— İlk gün beyaz ata binicim, beyaz elbise giyicim, beyaz kılıcımı çekicim. Sakın beni kimseye deme!\n\n— Yok, söylemem, demiş. Tabi balkondan olup biten ne varsa izliyorlarmış.\n\nİkinci gün olmuş, Kuru Kelle:\n\n— Böğün kırmızı ata binicim, kırmızı elbise giyicim, kırmızı kılıcımı kuşanıcım. Sakın ola beni söyleme!\n\nYine savaşmışlar. Böyle olurken diğer bacılar, kocalarının da yiğitliklerini överlermiş. Kız, söylememesi için uyarıldığından sürekli ağlarmış. Üçüncü gün olmuş. Kuru kelle:\n\n— Böğün yeşil ata binim, yeşil elbise giyinicim, yeşil kılıcımı çekicim. Y,ne de sen sen ol beni kimseye deme!\n\nSavaş olmuş bitmiş. Bacıları da kocalarını yine överken, kız artık dayanamayıp söylemiş.\n\n— Bir gün beyaz, bir gün kırmızı, bir gün yeşil giyen de savaşı kazanan da benim kocamdı, demiş.\n\nBöyle der demez Kuru Kelle toz duman olmuş. Oğlan kaybolmuş, getmiş. Meğer geceye kadar söylenmemesi gerekiyormuş. Kız, ağlaya ağlaya bir hal olmuş. Kız kendine şart koymuş. Demir çarık, demir asa geymiş.\n\n— Ben bunu arayık, bulucum, demiş. Kız almış başını yola koyulmuş.\n\n“Demir çarık delinmeden, demir asa eğilmeden bulamazsın beni” demişti Kuru Kelle. Kız en sonunda bir ağacın başına çıkmış, beklemeye koyulmuş. Büyük bir çınar ağacının da etrafında düğün dernek kurulmuş. Sakalı iki karış, boyu bir karış bir adam gelip oraları süpürmüş. Çalgıcılar ve sazcılar gelmiş. Ortaya da bir altın kürsü konulmuş.\n\nOrdan kocası görünmüş. Saçı sakalı birbirine girmiş, epey zayıflamış adam, demir kürsüye oturmuş. Saz çalmışlar, eğlenmişler. Gece yarısı olmuş, herkes dağılmış. Oğlan orda kalmış. Bu oğlan kızın saçını kesik, bir kutuya koyukmuş. Onlar gettikten sonra açmış kutuyu…\n\n— Nerdesin, seni bıraktım geldim. Hayatım bir tanem nerdesin sen?\n\nAllamış, sürmüş bu saçları yüzüne. Ancak kız bakmış ki kocası. Hemen sıyrılmış, kaymış çınardan enmiş. Sarılmışlar birbirlerine.\n\n—Canım, ben seni gökte ararken yerde buldum. Demir çarığım delindi, demir asam büküldü. Arıyom seni, burda buldum.\n\nAlmış keni kocası, götürmüş. Tekrar kırk gün kırk gece düğün yapılmış. tekrar muradlarına ermişler. Yuvalarını kurmuşlar. Onlar yimiş, içmiş, muradına ermiş. Ermeyenler de erişsin Yarabbi!\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kuyruksuz Çakal",
        "text": "Bir çakal varmış, her fırsatta yaşlı kadının sütünü çalarmış. Yaşlı kadın, en sonunda dayanamayıp çakalı yakalayıp onun kuyruğunu koparmış. Çakal kuyruğunu geri istemiş fakat yaşlı kadın süt karşılığında kuyruğu geri vereceğini söylemiş. Çakal, keçiye gidip süt istemiş. Keçi, dut yaprağı getirirse süt vereceğini söylemiş. Çakal, dut ağacına gidip yaprak istemiş. Dut ağacı, onu sularsa yaprağından vereceğini söylemiş. Çakal, çeşmeye gidip su istemiş. Çeşme, çocuklar üstünde zıplarsa suyundan vereceğini söylemiş. Çakal, çocuklara gidip çeşmenin üstünde zıplamalarını istemiş. Çocuklar, kendilerine kırmızı çizme alırsa gidip çeşmenin üstünde zıplayacaklarını söylemiş. Çakal, ayakkabıcıya gidip kırmızı çizme istemiş. Ayakkabıcı, yumurta getirirse kırmızı çizmeyi vereceğini söylemiş. Çakal, tavuğa gidip yumurta istemiş. Tavuk, yem getirirse yumurta vereceğini söylemiş. Çakal, buğday eleyen kadından yem istemiş. Kadın, çocuğu susturursa yem vereceğini söylemiş. Çakal, çocuğu susturup yemi almış; yemi verip yumurtayı almış, yumurtayı verip kırmızı ayakkabıyı almış; kırmızı ayakkabıyı verip çocuklar çeşmede zıplamış; çocuklar zıplayınca çeşmeden su almış; suyu verip dut yaprağını almış; dut yaprağını verip sütü almış; sütü verip kuyruğunu almış Yaşlı kadın, kuyruğu yerine birkaç sefer dikse de kuyruk yine kopmuş. Yoluna devam eden çakal bir düğünle karşılaşmış. Orada kendisiyle ‘kuyruksuz çakal’ diye dalga geçmişler. Dalga geçen çakalları üzüm bağına yönlendirip onları kuyruklarından oraya asmış. Bağın sahipleri de gelip onların kuyruklarını kopartmış. Çakal yüksek bir kayaya çıkmış, bunlara bakıp kıs kıs gülmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Padişah ve Hamal",
        "text": "Bir gün padişah \"Bu gece kimse evinde ışık yakmayacak\"&nbsp;diye duyuru yaptırmış.\n\nPadişah, sokak sokak dolaşırken, buyruğuna uymayan biriyle karşılaşmış. Padişah, akşamları zevk ü sefa eden adamın para kazanmasını engellemek için ülkede hammallığı yasaklamış. Hammallık yapamayan adam, ağaç kesip para kazanırmış. Yine eğlencesine devam edermiş. Padişah bu sefer odunculuğu yasak etmiş. Odunculuk yapamayan adam pazardan tavukla yumurta alıp satmaya başlamış. Yine parasını kazanıp eğlencesini yapmış. Adamın bu haline şaşıran padişah, bir yandan da onu azminden dolayı takdir ederek onu saraya davet etmiş. Sarayda karşısında padişahı gören adam mahcup olarak özürler dilemiş. Padişah, adamın azminden hoşnut olduğunu söyleyerek onu sadrazamı yapmış.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Tilkinin Kuyruğu",
        "text": "Bir varmış. Bir yokmuş. Evvel saman içinde kalbur saman içinde bir köyde bir kadın ve geçimini sağladığı ineği varmış. Kadın ineğini sağar ve elde ettiği süt ile geçimini sağlarmış. Bir gün, bir tilki süte göz koymuş ve kadının sağmış olduğu sütü tilki düzenli olarak içiyormuş. Kadın bu durumdan o kadar bezmiş ki, aklına gelen bir fikir ile tilkiye pusu kurmuş. Tilkinin geleceği saatte süt kovasının altına bir ip geçirip üzerine taş koymuş. Ertesi gün kadın yine sütü sağar ve hiç şaşırtmayan bir şekilde tilki gelir ve sütü içmeye çalışır fakat kadının kurduğu düzene takılır ve kuyruğu kopar. Tilki acı içinde bağırmaya başlar ve kadından af dilemeye başlar. Kadın bu yaptığını affetmez ve kuyruğunu ona vermez. Tilki ısrarla kuyruğunu isteyince kadın ona şart koyar. Tilki içtiği ne kadar süt varsa ve içtiği kadar sütü kadına getirirse ona kuyruğunu verecektir. Tilki bunun üzerine koşarak ineklerin yanına gider ve onlardan süt ister. İnekler:\n\n— Sana süt verebilmemiz için iyi beslenmemiz gerekiyor. Bize yiyecek getirmelisin, derler.\n\nTilki bu sefer koşarak otların yanına gider ve ineklerin yemesi için onları istediğini belirtir. Otlar:\n\n— Bizi sulayıp büyütmen gerekiyor. Yoksa sana faydalı olamayız, derler.\n\nTilki otları sular, büyütür. Ardından bu otları ineklere götürür. İnekler iyice beslenir. Ardından ineklerden aldığı sütü de, ne kadar izinsizce içmişse o kadarını yaşlı kadına verir. Yaşlı kadın da tilkiye kuyruğunu verir. Bunun üzerine tilki akıllanır ve bir daha kimsenin malını izinsizce almaz.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Manisa",
        "title": "Tin Tin Kabacığım Beni Bırakan Babacığım",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içindeyken küçük bir köyde fakir bir oduncu yaşarmış. Oduncunun eşi ölmüş. Oduncunun bir de Ayşegül isminde kızı varmış. Bir süre sonra oduncu yalnızlıktan bıkmış ve evlenmeye karar vermiş. Bizim oduncu kısa bir süre sonra evlenmiş. Evlenmiş ama evlendiği kadının da Fatmagül adında bir kızı varmış. Kadın, Ayşegül’ü hiç sevmemiş. Onu evde istemez olmuş. Durmadan Ayşegül’ün babasına hakaret edip kızını evden atmasını söylüyormuş. Zavallı baba ne yapacağını bilemiyormuş. Sonunda kızı ile dağa oduna gidip onu orada bırakmaya karar vermiş.Babası Ayşegül’e:\n\n—Kızım oduna bugün baba-kız birlikte gidelim. Sen de orada gezinirsin, demiş. Küçük kız buna çok sevinmiş. Hemen baba-kız ormanın yolunu tutmuşlar. Ormana vardıklarında babası hemen odun kesmeye başlamış. Adacağız o kadar üzgünmüş ki bir taraftan odun kesiyor, bir taraftan da ağlıyormuş. O sırada küçük Ayşegül’ün uykusu gelmiş. Bir ağacın dibinde uyuyakalmış kızcağız. Bunu gören baba, bunu fırsat bilmiş, ağacın dalına bir su kabağı asmış. \"Tık tık\" yapsın da kızı onu odun kesiyor zannetsin diye. Sonra kızını orada uyur bırakmış ve evine geri dönmüş. Bunu gören üvey anne çok sevinmiş. Daha sonra Ayşegül uyanmış fakat babasını hala odun kesiyor zannediyormuş. Her taraf karanlıkmış. Ayşegül babasına seslenmiş ama babası orada yokmuş. Bir de bakmış ki ağaçtaki kabak tıklıyormuş. Bunu gören Ayşegül:\n\n—Tin tin kabacığım, beni bırakan babacığım, diye başlamış ağlamaya. Hem ağlıyor hem de yürüyormuş. Birden karşısında hafif bir ışık görmüş. O ışığa doğru gitmiş. Karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Küçük kız bu kulübeye girmiş. İçeride bir masa görmüş. Masanın üzerinde çok güzel yiyecekler varmış. Ayşegül’ün de karnı çok acıkmış. Hemen oturmuş masaya, yemek yemeye başlamış. O sırada karşısına küçük bir fare çıkmış. Fare:\n\n—Ablacığım, bana da çorbandan verir misin, demiş. Ayşegül kendi kaşığıyla hemen çorbasından fareye de vermiş. Küçük fare buna çok sevinmiş. Ayşegül’e:\n\n— Ablacığım, az sonra buraya kocaman bir ayı gelecek. Sana diyecek ki benim gözlerimi bağla ve bu çıngırağı salla. Sen de onun gözlerini bağlayıp çıngırağı bana verirsin. Masanın altına saklanırsın. Böylelikle ayı seni yakalayamaz. Sonunda sana çok güzel ve değeli eşyalar verir. Sen de mutlu olursun, demiş. O sırada ayı içeri girmiş. Fareciğin bütün dedikleri çıkmış ve ayı Ayşegül’ü yakalayamamış. Ayı küçük kıza:\n\n—Gözlerimi çöz. Seni babana göndereceğim, demiş. Küçük kız babasına kavuşacak diye çok sevinmiş ve ayının gözlerini çözmüş. Ayı da Ayşegül’ü çok güzel hediyelerle ve at arabasıyla babasına göndermiş.\n\nKüçük kız eve geldiğinde Ayşegül’ü ilk gören evin horozu olmuş. Hemen Üüüüürüüü! Pis kilimleri kaldırın, temiz kilimleri yayın, Ayşegül Ablam geliyor, diye bağırmaya başlamış. Ayşegül’ü gören babası çok sevinmiş. Baba-kız uzun uzun sarılıp özlem gidermişler.\n\nÜvey anne, Ayşegül’ü çok kıskanmış. Oduncuya:\n\n— Kendi kızını nereye götürüp bıraktıysan benim kızımı da götür, demiş. Ama üvey kız çok kötüymüş. Ayşegül’ün gittiği kulübeye o da gitmiş. Fare ondan da çorba istemiş. Kız çorba yerine farenin başını kaşıkla vurmuş.\n\n— Çekil git, pis fare, demiş. Ayı, Fatmagül’e de gelmiş ama fare Fatmagül’e yardım etmemiş.\n\n—Kötüler cezasını çeksin, demiş. Ayı, Fatmagül’ü çıngırağı sallar sallamaz yakalamış. Ona:\n\n— Hazırlan, seni annene göndereceğim, demiş. Ayı hemen topal eşek üzerine değerli olmayan, kirli paslı eşyalar doldurmuş. Fatmagül’ü eşekle annesine göndermiş. Bu kızı da ilk gören yine evin horozu olmuş. Aman öyle bir ötmüş ki:\n\n— Üüüüürüüü! Hemen temiz kilimleri kaldırın, kirli kilimleri yayın, Fatmagül Ablam geliyor, demiş. Kızını gören anne, bu duruma çok üzülmüş. Bir daha asla kötülük yapmayacağına söz vermiş. Ölünceye kadar Ayşegül’ü ve kendi kızını bağrına basmış. Zavallı oduncu, ömrünün sonunda mutluluk içinde yaşamış.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Kurt ile Keçi",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, bir keçi ve bu keçinin üç tane yavrusu varmış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Keçi, yavrularını evinde bırakıp her gün otlaklara otlamaya gider, akşam dönünce de yavrularını emzirip beslermiş. Keçi, bir gün yine otlamaya giderken yavrularına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Siz burada durun fakat hiçbir yere gitmeyin, benden başkasına da kapıyı sakın açmayın, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Sürekli yavruları gözetleyen hayin kurt, anne keçi evden çıkıp gidince hemen yavruların kapısını çalar. Yavrular bakarlar ki kapıda duran anneleri değil. Kapının önünde simsiyah bir şey var. Kurt:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Çocuklar nerdesiniz, hadi kapıyı açın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Sen bizim annemiz değilsin ki, kapıyı falan açmıyoruz.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Tamam, ben sizin anneniz değilim.” diyerek kurt oradan gider. Bunun üzerine kurt tebeşir tozu içip sesini biraz inceltir. Tekrar keçilerin kaldığı yere gelerek:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Açın yavrularım, ben geldim, der.\n\nKeçi yavruları bakarlar ki kapıyı çalanın ayakları kapkara.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Senin ayakların kapkara sen bizim annemiz değilsin, diyerek kurdu içeri almazlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Kurt gidip bu sefer de ayaklarını değirmende una sokarak tekrar keçilerin kaldığı yere gelip:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Açın yavrularım, ben geldim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Yavrular bakarlar ama bu sefer anneleri mi değil mi tam bilemeyip kapıyı açarlar. Kapı açılır açılmaz kurt, yavru keçilere saldırır. Keçilerden dört&nbsp; tanesini hemencecik orada yer. Keçilerden bir tanesi de saatin arkasına saklanarak kurtulur. Kurt, keçileri yiyip bitirdikten sonra gidip ırmağın kenarında suyunu içtikten sonra yatıp uyur.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Keçilerin anneleri gelip bakar ki, yavrularının yerinde yeller esiyor. Anne keçi ağlayıp dururken saatin arkasında saklanan yavru ortaya çıkarak annesine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Anneciğim ben buradayım, hayin kurt gelip ablalarımı, ağabeylerimi yedi. Ben de saatin arkasına saklanarak kurtuldum. Kurt ise ırmağın kenarına gitti, ben seni oraya götüreyim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Anne keçi ile yavrusu, kurdun olduğu yere giderler. Anne keçi ırmağın kenarında kurdu uyurken bulur. Hemen kurdun karnını yarıp bakar ki, yavruları karnında canlı canlı duruyor. Yavrularını kurdun karnından çıkartarak kurdun karnına taş doldurup tekrar kapatır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kurt, baya uyuduktan sonra uyanıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;- Ooo… Çok yemişim, diye gerinmeye başlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kurt yattığı yerden kalkmaya çalışır fakat bir bakar ki karnında taş dolu. Kurt ayağa kalkar kalkmaz hemen orada ölür. Kurt öldükten sonra yavrular annelerin yanında mutlu bir şekilde yaşarlar.\n\n(KK: Meliha Matmutoğlu, Akkaya Gelinören Köyü-Kastamonu, 1943 doğumlu, okur-yazar, ev hanımı, büyüklerinden dinmiş)\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Tilki ile Güvercinler",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş.&nbsp;Eski zamanlarda bir dişi bir de erkek iki güvercin varmış. Güvercinler her sene aynı ağacın dalına yuva yaparlarmış. Her sene de iki tane yumurta yumurtlayıp yavru çıkartırlarmış. Her sene de yavrular büyüyünce tilki, güvercinleri takip ederek yavruları yemek için:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yavruları aşağıya atın yoksa ağaca çıkar hem sizi yerim hem de yavrularınızı yerim, diyerek tehdit edermiş.\n\nGüvercinler de tilkiden korkularına yavrularını aşağıya atıp kendi canlarını olsun kurtarırlarmış.\n\nGel zaman, git zaman bu birkaç sefer böyle tekrarlanır. Bir gün leylek, güvercinlerin olduğu yerden geçerken güvercinlerin çok üzgün olduğunu görürünce:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hey güvercin kardeşler, neden üzgünsünüz bu kadar?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ah sorma! Yavrularımız yine büyüdü. Hayin tilki gelip bizim yavrularımızı yine yiyeceğinden korkuyoruz.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tilki nasıl ağaca çıkıp da sizin yavrularınızı yiyecek?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Valla tilki öyle söylüyor. “Ağaca çıkarım sizi de yerim, yavrularınızı da yerim.” diye tehdit ediyor bizi.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Korkmayın, tilki ağaca falan çıkamaz. Tilki yine gelirse “Çıkabilirsen çık da bizi ye.” deyin. Ben şimdi göl kenarına gidiyorum, der.\n\nTilki, yine gelip güvercinlere:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ya yavrularınızı aşağıya atın ya da ben yukarı çıkar hem yavrularınızı hem de sizi yerim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen buraya çıkamazsın bizi de yiyemezsin.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Siz bunu bilmiyordunuz, nereden öğrendiniz?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Leylek söyledi.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Leylek nerde şimdi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Göl kenarına balık tutmaya gitti.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, o zaman siz devam edin.\n\nTilki, doğruca gölün kenarına leyleği yakalamaya gider. Leyleğin gölün kenarında balık tuttuğunu görüp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Heeey! Leylek kardeş, ne yapıyorsun orada?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Balık avlıyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen burada balık avlıyorsun da rüzgâr çıksa ne yaparsın? Sağdan rüzgâr eserse ne yaparsın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sola dönerim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Soldan rüzgâr eserse ne yaparsın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sağa dönerim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Her iki taraftan da rüzgâr eser ne yaparsın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Başımı kanadımın altına sokar rüzgâr bitene kadar öylece beklerim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl yani, bir göster de göreyim.\n\nLeylek, başına kanadının altına alınca hayin tilki, leyleği hemen yakalayıp yer. Leylek her işe burnunu sokmanın cezasını canıyla öder. Fakat güvercinler de bundan sonra yavrularını tilkiye vermekten kurtulurlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "YELKESEN ÇÖLKESEN",
        "text": "Vakti zamanında padişahın iki oğlu varmış. Bunun da iki atı varmış. Biri Yelkesen, biri Çölkesen. Bu atların ikisi de bir anadan doğma, babası da bir. Padişah, oğulları mektepten çıktıktan sonra, küçük oğluna da büyük oğluna da atları vermiş. Küçük oğlu:\n\n— Ben Yelkesen’i alacağım.\n\nBüyük oğlu da:\n\n— Çölkesen’i alacağım, demiş.\n\nKüçük oğlu, akşam olunca babasının eline gelmiş:\n\n— Baba ben gezmeye gideceğim, demiş.\n\nBabası “Oğlum, gel gitme.” dediyse de dinletememiş. Sabahleyin kalkmış, Yelkesen’in eyerini vurmuş. Annesinin yanına varmamak istemiş. Hemen Yelkesen’e binip şehrin kıyısına çıkmış. Bir vakit gittikten sonra yol üzerinde bir hana gelmiş. Orada bir ihtiyar rast gelmiş. Selam vermiş. Selamını alınca:\n\n— Oğlum, sen nereye gidiyorsun?\n\n— Baba, ben gezmeye gidiyorum.\n\n— Oğlum, ben sekiz senedir buradayım. Sana benim bir vasiyetim var.\n\n— Söyle baba, demiş.\n\n— Buradan üç yol ayrılıyor. Birine giden gelir. Birine giden de ya gelir ya gelmez. Birine giden de hiç gelmez.\n\nAttan aşağı inip ihtiyarın eline varmış:\n\n— Baba, ben gelmeyen yola gideceğim, demiş.\n\nO yola sürmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe dümdüz gitmiş; geri dönmüş bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. Oradan bir uzun çöle düşmüş. Bunun, atın üstünde, burnuna pis koku gelmiş.\n\n— Yarabbi bu nasıl iştir, ben bu çöle düştüm?\n\nEpey vakitten sonra bir mağaraya rast gelmiş. Mağaranın yanına yaklaşınca oradan bir Arap çıkmış:\n\n— Ey insanoğlu! Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?\n\n— Ben gezmeye gidiyorum.\n\nOradan Arap:\n\n— Ben buradan hiçbir adam bırakmadım. Yiğitsen benimle güreşirsin ve beni yenersen buradan gidersin. Yoksa senin kelleni keserim, demiş.\n\nOradan Arap’la oğlan birbirleriyle kavil yapmışlar. Oğlan demmiş ki:\n\n— Arap, ben seni yenersem senin kelleni ben keserim. Sen yenersen sen benim kellemi kes, demiş.\n\nBunların ikisi de karşı karşıya geçmişler. Biraz zaman geçtikten sonra padişahın oğlu Arap’ı yıkmış. Padişahın oğlu kılıcını çekmiş. “Arap seni keseceğim.” deyince Arap demiş ki:\n\n— Dur! Benim şu yüzümdeki peçeyi kaldır da ona göre kes, demiş.\n\nPadişahın oğlu yüzünden peçeyi kaldırır kaldırmaz, dünya güzeli gibi bir kızmış. Padişahın oğlu bunu almış, mağaraya götürmüş.&nbsp; Kapının önüne varınca kız:\n\n— Yiğit, burada üç tane kapı var.&nbsp; Birisi kan saçar, birisi kılıç çalar, birisi de su saçar.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Ben buraya giremem, demiş.\n\nOradan Yelkesen’e binmiş “Allah’a ısmarladık sizi, duadan unutmayın bizi.” deyip bir uzun ovaya düşmüş. Varmış ki bir çoban davar güdüyormuş. Selam vermiş, selamını almamış.\n\nBu padişahın oğlu attan inmiş, atın üzerinden eyerini almış. Alınca çoban davarı bırakmış. Bu padişahın oğlu:\n\n— Bu nasıl iştir? Ben bu adama ki bir şey demedim. Bu adam davarı bıraktı gitti.\n\nPadişahın oğlu atına binip deniz kenarına gelmiş. Gelince:\n\n— Ben Yelkesen’le bu denizi geçerim, demiş.\n\n&nbsp;\n\nAtını denize vurup geçince bakmış ki üstü başı ve at,&nbsp; hep sırma gümüş olmuş. Attan aşağıya inmiş, bir şehir yanına gelmiş. Atın yelesinden bir kıl almış. Oradan atı bırakmış. Kendi şehir içine gelince bir çocuğa sormuş:\n\n— Burası neresi, demiş.\n\nO da:\n\n— Burası Van şehri, demiş.\n\n“Ben buraya gezmeye geldim.” deyince çocuk demiş ki:\n\n— Kardeşim, burası gezme yeri değil. Burada padişah hastalandı. Ne kadar doktor, ne kadar hoca varsa bunun derdine derman bulamadılar, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Beni onun yanına götür. Ben onun derdine derman bulurum, demiş.\n\nOradan o çocuk bunu padişahın yanına götürmüş. Padişahın oğlu padişaha selam vermiş. Selamını alınca:\n\n— Yiğit, sen hangi vilayettensin ve nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?\n\n— Ben İran padişahının oğluyum, demiş.\n\nOradan padişah:\n\n— Ortalık *halvetlensin, demiş.\n\nPadişah doğrulmuş:\n\n— Oğlum, benim derdime derman bulursan kızımı sana vereceğim, yoksa seni öldürürüm, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Derdine derman bulurum, demiş.\n\n— Bana bir at, bir kılıç, bir kalkan, bir çadır; yiyeceğimi de verirsen bulurum, demiş.\n\nPadişah bunları verdikten sonra, birkaç delikanlı atına binip şehirden kıyıya çıkmış. Kılı kıla&nbsp; vurmuş, yemiş içmiş, Yelkesen naraya vurarak gelmiş; Yelkesen’e binip bir yüksek tepenin başına çıkmış. Çadırını oraya kurmuş, oradan bir çeşme başına gelmiş. Elini yıkadıktan sonra kulağına bir ses gelmiş. Oradan çadırına gelmiş. Kılıcını, kalkanını kuşanıp orman içerisine gelmiş. Orada yedi başlı bir devin ayağına bir kıymık batmış. Yedi senedir bir *defarını bulamamış. Oradan:\n\n— Benim ayağımdaki kıymığı kim çıkarırsa ben sütümden bir fincan veririm. Padişahın derdine derman olur.\n\nBu padişahın oğlu geriden bunun ayağındaki kıymığı elindeki kalkanı atıp çıkarmış.\n\n—Ah insanoğlu! Şimdi ne dileğin varsa söyle, vereyim, demiş.\n\nO da:\n\n— Benim dileğim şudur: Padişahın yedi senedir derdine derman bulamamışlar. Ben senin bir fincan sütüne geldim.\n\n— Bir fincan süt olmaz. Benim üç tane yavrum var. Birisini sesi benim kulağıma değmeyecek bir dağın arkasına götür, orada kes ve bunu *tuluk yüz getir.\n\nBu padişahın oğlu bu devin yavrusunu götürüp ses değmeyen bir yerde kesmiş. Yüzmüş getirmiş. Bu yedi başlı dev, yedi seneden beri memesindeki kalan sütü sağıp tuluğa doldurmuş. Padişahın oğlu bu sütle padişahın verdiği çadırın yanına gelmiş. Bakmış ki bu çadırın dört tarafını da asker sarmış.\n\n— Bu nasıl iş? Bu ins midir cins midir, demiş.\n\nOradaki askerler “Biz İran padişahının askeriyiz.” deyince bu padişahın oğlu inanmamış. İran padişahının oğlu:\n\n— Ben İran’dan geldim. Siz İran askeri değilsiniz. Ben İran padişahının oğluyum, demiş.\n\n— Biz de seni aramaya geldik, demişler.\n\n— Siz beni ne yapacaksınız? Van şehrinin padişahı yedi senedir hasta yatıyor, ben onun derdine derman buldum ve padişah da bana kızını verecek. Babama, anama ve beni soran halka da selam söyle, demiş.\n\nOradan çadırını söküp, Yelkesen atına binip Van şehrinin yanına gelince bunu duyan halk “Padişahın derdine derman bulmaya giden genç delikanlı geliyor.” [diye] bunlar müjdelemeye padişahın yanına varmışlar. Bu genç delikanlı:\n\n— Padişahım, her şeyin dermanı bulunur ama ölünün defarı bulunmaz. Ben derdinin dermanını buldum. Yedi başlı devin sütünü getirdim. Bundan da iyi olmazsan daha, kolayına bakarım, demiş.\n\nBu zavallı devin sütünden yedi seneden beri yatan padişahın derdine derman bulunmuş. Padişah vezirlerini başına toplayıp:\n\n— Ben iyi oldum. Kızımı ben genç delikanlıya vereceğim diye söz verdim.\n\nBirinci vezir:\n\n— Padişahım, senin derdine derman bulundu. Kızı ona verme, benim küçük oğluma ver, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Ben buna söz verdim,&nbsp; deyince vezir:\n\n— Senin derdine derman buldu Benim de bir diyeceğim var. Eğer onu da yaparsa daha bir diyeceğim yoktur.\n\nO zavallı delikanlı:\n\n— Emret vezirim, demiş.\n\n— Şu zamandan beri bizim bir gemimiz var. Bunu altın dağına ve mücevher dağına gönderdik. Hiçbir zaman için bu altın ve mücevher isminde bir dağa yol bulup gidemiyor. Bunu da oraya götürüp geriye getirirsen padişah kızını verecek.\n\nOradan bu genç delikanlı söz vermiş. Gemiye binip, altın dağına varıp bu gemiye orada altın doldurmaya başlamışlar. Doldurduktan sonra:\n\n—Biraz da sen dağın tepesine var da biraz da öte yandan dolduralım.\n\nBu genç delikanlı dağın başına çıkmakta olsun, gemi oradan yükünü tamam almış. Zavallı çocuk onların sözüne kanarak, geri dönüp bakmış ki gemi aralanmış. “Allah’ın emri böyleymiş.” diye orada tam yedi sene aç susuz kalmış. Yedi seneden sonra bir ırmak kıyısına inmiş. Orada bir uykuya yatmış. Rüyasında iyilerden biri:\n\n— Oğlum, senin önüne üç tane akar; biri kan, biri irin, biri de su gelecek. O zamanlar “Ne güzel kanmış.” dersin, bir avuç içersin. Oradan geçer irine gelirsin “Ne güzel irinmiş.” dersin, bir avuç da ondan içersin. Kana gelince “Bu kan bizim kana benziyor.” dersin, oradan da geçersin. Ama sen buradan gittikten sonra senin önüne bir avcı rastlayacak.\n\nAvcıya “Benim de çok hevesim var.” deyince avcı:\n\n— Genç delikanlı sen nerelisin, demiş.\n\n“Ben İran şehrinin padişahının oğluyum.” deyince o zaman avcı, elinde olan ağ *torundan padişahın oğlunun hevesli olduğunu anlamış. Padişahın oğlu, elindeki toru suya atınca bir beyaz güzel balığın torun içinde olduğunu hemen anlayıp dışarıya atmış. Padişahın oğlu, ne güzel hayvanat olduğundan çok fazla seviyormuş. Lakin bu padişahın oğlu akıllı ve zihinli [imiş], çıkan balığı eline almış. Avcıya:\n\n— Ben avımı aldım. Allah’a ısmarladık, diyerek oradan yoluna revan olmuş.\n\nGünlerin birinde bir viraneye gelmiş, viraneye selam vermiş, virane selamını almış. Padişahın oğlu:\n\n— Ben sana misafirim, demiş.\n\nBir zaman sonra virane:\n\n— Sen nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun?\n\n— Ben Van şehrinden geliyorum.\n\n“Kimlerdensin?” diye sorunca:\n\n— Ben Van şehrinin padişahının damadıyım,&nbsp; demiş.\n\n— Senin kayınbaban şimdi harbe hazırlanıyor. Sen burada ne duruyorsun?\n\nOradan hemen bu cahil çocuk atını almış, kılı birbirine çatmış. Yelkesen hemen dar acele gelmiş. Üstüne atlamış, yola revan olmuş.\n\nBu, kayınbabasının olduğu yere varınca bakmış ki onun imdadına yetişmiş. Bakmış ki birçok çadır kurulu. Bir yanda da askerler silahını çatmışlar. Bir yanda da çadırın içerisinde oturuyorlar.\n\n— Ben ortalığa varayım, selamımı vereyim. Hangisi selamımı alırsa o tarafa geçeyim.\n\nAz tarafı selamını almış. Atından inmiş, atını çadırın ipine takarak çadırdan içeriye girince:\n\n— Yiğit, sen ins misin cins misin?\n\n— İnsim de cinsim de, sizi yaratan Allah’ın kuluyum, demiş.\n\nBunlar yiyip içtikten sonra:\n\n— Buyurun dışarı çıkalım, demiş.\n\nDışarda bakmış ki kayınbabasının askeri çadırın etrafını sarmış. İş işten geçtiğini görerek:\n\n— Kayınbabamın kılıcından ve askerin ayağının altında kalmadan ben bunlara bir hünerimi ve yiğitliğimi göstereyim, demiş.\n\nYelkesen atın üstüne binmiş. Kılıç ve kalkanını eline alınca az taraftaki padişah demiş ki:\n\n—Oğlum, seni bunlara karşı Allah utandırmasın, demiş.\n\nOradan aç kurdun koyuna daldığı gibi girmiş. Epey bir zamandan sonra bunların yarısından fazlasını kesmiş.\n\nPadişah, askerine emir vermiş:\n\n— Kalan askeri de üstüne ürkütün de onu da kırsın, demiş.\n\nEpey bir zamandan sonra bu, kalan askeri kesmiş. Kayınbabası on üç yerinden yaralı düşmüş. Bu, padişahın yanına inmiş:\n\n— Padişahım, ben İran padişahının oğluyum. Sen beni damat ettiydin, ben senin derdine derman buldum. Benim başıma bu felaketleri getiren sensin. Padişah *eyitmiş:\n\n— Yiğit, bu dünyada senin gibi hiç görülmemiştir, demiş.\n\nLakin bu oğlanın kardeşi rüyasında çok fena hâlde görmüş. Uykusunu terk edip ahıra gelmiş. Çölkesen atını çıkartıp, eyerini üstüne atıp, kılıcını ve kalkanını kuşanıp kardeşinin dar hâlde olduğu yere doğru gelmiş. Gelmiş ki kardeşi birçok asker içinde, önünde de bir adam yaralı hâlde yatıyormuş. Selam vermiş, küçük kardeşi selamını almış.\n\n“Bu ne hâldir?” deyince kardeşi:\n\n— Bu padişahın askerlerini ben kırdım. Bu yatan da Van şehrinin padişahıdır, demiş.\n\nPadişahın büyük oğlu, padişah ve kardeşinin yanındaki yakın bir çadıra varmış. Biraz vakitten sonra padişahın aklı başına gelmiş. Damadının çadırın içinde olduğunu ve çok cesur olduğunu anlamış.\n\n— Oğlum, sen benim ne kadar askerim varsa hepsini kestin. Gene ben sözümün üstündeyim. Lakin bu yaradan iyi olacağımı benim aklım kesmiyor. Seni benim yerime padişah yapayım, demiş.\n\nOradan atlarına binmişler, günlerin birinde Van şehrine girmişler. Epey bir zamandan sonra padişah kızını İran şahının oğluna vermiş. Kırk gün kırk gece toy düğün yapmışlar ve kızla oğlanı bir odaya güvey edip koymuşlar. Yiyip içtikten sonra onlar muradına geçmişler, cümlesiyle darısı da bize. &nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* halvetlenmek: sakinleşmek, tenhalaşmak.\n\n* defar: çare, derman; ilaç.\n\n*&nbsp;tuluk:&nbsp; tulum.\n\n* tor: ince örgülü balık ağı.\n\n* eyitmek: demek, söylemek; ayıtmak.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Manisa",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; KELOĞLAN\n\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Keloğlan varmış. Keloğlan çok tembelmiş. Bütün gün evde yatarmış. Annesi bu duruma çok üzülürmüş. Bir gün dayanamamış:\n—A Keloğlum, ya gider çalışırsın ya da sana hakkımı helal etmem, demiş. Keloğlan annesini çok severmiş. Bu yüzden onu daha fazla üzmemek için helallik dileyip iş bulmak üzere evden ayrılmış. Az gitmiş uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Altı ay bir güz gitmiş. Yolda bir yumrukta dağları deviren iri yarı biriyle karşılaşmış. Tanışmışlar.\n—Ben Keloğlan, sen kimsin?\n—Ben de Dağdeviren. Nereye gidiyorsun?\n—İş bulmaya gidiyorum.\n—Ben de seninle gelebilir miyim?\n—Peki, gel!\nArkadaş olmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler. Bir de bakmışlar ki adamın biri eline aldığı demirleri ağaç dalı gibi kırıyor. Selam vermiş ve selam almışlar.\n—Merhaba, ben Keloğlan! Bu da arkadaşım Dağdeviren. Sen kimsin?\n—Ben de Demirkıran, nereye gidiyorsunuz?\n—İş bulmaya gidiyoruz.\n—Ben de sizinle gelebilir miyim?\n—Peki gel!\nÜç arkadaş yola koyulmuşlar. Bütün gün yürüdükten sonra bir mağaraya rastlamışlar. Gecelemek üzere mağaraya girip hemen uyumuşlar. Sabah olunca üç arkadaş şöyle bir karar almışlar:\n— Artık bu mağaradan ayrılmayalım. Birimiz burada kalsın, diğer ikimiz iş bulup çalışsın. Mağarada kalan yemek pişirsin, bulaşık yıkasın, deyip anlaşmışlar. Ve bu iş sıra ile olmuş.\nİlk gün Keloğlan ve Dağdeviren çalışmaya gitmiş. Demirkıran evde kalmış. Yemek pişirmiş. Arkadaşlarının gelmesini beklemeye başlamış. Bu sırada boyu bir karış, sakalı iki karış birisi çıkıp gelmiş. Demirkıran şaşırmış.\n—Sen de kimsin?\n—Ben benim sen kimsin?\n—Ben Demirkıran’ım, ne istiyorsun?\n—Bir kepçe yemek istiyorum.\n—Olmaz, onu arkadaşlarıma yaptım, çabuk git buradan! Boyu bir karış, sakalı iki karış yemek kazanını tuttuğu gibi Dermirkıran’ın başına geçirmiş. Demirkıran yandığına mı üzülsün, yemeğin ziyan olduğuna mı bilememiş.\nArkadaşları geldiğinde neler olduğunu, niçin yemek pişirmediğini sormuşlar. Demirkıran ufacık bir insanın onu alt ettiğini söylemeyi utandığı için uyuyakaldığını, bu yüzden yemek pişiremediğini söylemiş. Keloğlan ve Dağdeviren bunu inanmasa da o gece aç yatmaktan başka yapacakları bir şey yokmuş.\nErtesi gün olunca bu sefer Demirkıran ve Keloğlan çalışmaya gitmişler. Dağdeviren evde kalmış. Yemek yapmaya başlamış. Tam yemek piştiğinde boyu bir karış, sakalı iki karış olan adam gelmiş. Ve bir kepçe yemek istemiş. Dağdeviren ona yemek vermeyince yemek kazanını onun da başına geçirmiş ve kaybolmuş.\nArkadaşları akşam gelince niye yemek pişirmediğini sormuşlar. O da olanları anlatmaya utandığı için bir yalan uydurmuş. Fakat Demirkıran her şeyi bildiği için içinden gülüyormuş.\nÜçüncü gün Keloğlan evde kalmış. Dağdeviren ve Demirkıran akşama gene aç kalacaklarından emin bir şekilde çalışmaya gitmişler. Bu sırada Keloğlan da mağarada yemek pişirmeye başlamış. Onun da yemeği tam piştiğinde boyu bir karış, sakalı iki karış çıkıp gelmiş. Selamlaşmışlar.\n—Sen de kimsin?\n—Ben benim sen kimsin?\n—Ben Keloğlan’ım, ne istiyorsun?\n—Bir kepçe yemek istiyorum.\nKeloğlan, arkadaşları gibi yapmayıp boyu bir karış, sakalı iki karışa yaptığı yemekten verip karnını doyurmuş. Bunun üzerine boyu bir karış, sakalı iki karış Keloğlan’a:\n—Sen benim karnımı doyurdun. Oysaki arkadaşların bana bir kepçe yemeği çok gördüler ve cezalarını çektiler. Senin yaptığın iyiliğe karşılık ben de sana bir iyilik yapacağım. İçinde bulunduğun bu mağaranın altında çok büyük bir hazine gizli. Eğer yeri kazarsan onu bulursun ve dünyanın en zengin adamı olursun, demiş ve ortadan kaybolmuş.\nAkşam olduğunda arkadaşları gelmişler ve yemeğin hazır olduğunu görünce çok şaşırmışlar. Durumu fark eden Keloğlan, bütün olanları anlatmış. Arkadaşlarıyla birlikte yeri kazdıklarında büyükçe bir sandık bulmuşlar. Sandığın içini açmışlar. Sandığın içi, akla hayale gelmeyen mücevher ve altınla doluymuş.\nDağdeviren ve Demirkıran hak etmediklerini düşünseler de Keloğlan, hazineyi onlarla paylaşmış. Üçü de çok zengin olarak evlerine dönmüşler ve ömür boyu birbirlerinden hiç ayrılmamışlar.\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine… Gökten üç elma düştü; biri bana, biri anlatana, biri de dinleyenlere…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Her İşi Gören Değirmen",
        "text": "HER İŞİ GÖREN DEĞİRMEN\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl iken, pire bakkal iken, bir kör adamla bir kör karısı varmış. Bunların, her işlerini gören bir de değirmenleri varmış. Bu değirmen yemek pişirir, su taşır, dağdan odun getirir, velhasıl-ı kelâm pek marifetli bir şeymiş. Değirmenin marifetlerini duyan ülkenin padişahı, sanki kendi serveti kâfi gelmiyormuş gibi hemen bir ferman, bir fetva uydurarak değirmenin sarayına getirilmesini irade buyurmuş.\n\nDeğirmensiz kalan iki zavallı kör, günlerce üzülüp ağlamışlar. Tesadüfen oradan geçen bir horoz, neden ağladıklarını sormuş. Onlar da,\n\n— Bizim gözümüz görmez, bir iş yapamayız. Her işimizi gören bir değirmenimiz vardı, onu da padişahımız aldırttı, demişler.\n\nHoroz,\n\n— Bakın hele üzüldüğünüz şeye. Siz hiç merak etmeyin, ben hemen gider, onu alıp getiririm, demiş.\n\nVe sabaha doğru sarayın yolunu tutmuş. Giderken, yoluna bir tilki dikilmiş. Horoz da şafak atmış*. Tilki, gayet kibar bir eda ile,\n\n— Gittiğin yere beni de götürürsen sana zararım dokunmaz, demiş.\n\n— Götürürüm, demiş horoz da.\n\nBöylece tilki ile horoz arkadaş olmuşlar. Olacak iş değil ya, olmuşlar işte. Horoz, olup biteni tilkiye bir bir anlatmış. Az gitmişler uz gitmişler, derken bir kurda rast gelmişler:\n\n— Gittiğiniz yere beni de götürmezseniz, ikinizi de parçalarım, demiş.\n\nRazı olmuşlar, her üçü de yolu tutmuş. Derken efendim, bir ırmağın kenarına gelmişler:\n\n— Gittiğiniz yere beni de götürmezseniz, sizi karşı sahile geçirmem, demiş ırmak.\n\nIrmak gider mi diyeceksiniz? Gider elbet, masal bu:\n\n— Hadi, senin de hatırın kalmasın, demişler.\n\nIrmağı da beraberlerine almışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Saray da uzakmış zâr*. Bir yere gelmişler ki tilki yorulmuş. Horoz onu karnına almış, yola devam etmişler. Aslında tilki, horozu karnına indirir ya, bu sefer ters olmuş. Az sonra kurt da yorulmuş. Horoz onu da kursağından*. aşağı indirmiş. Tam saray görüldüğü bir sırada ırmak da yorulmuş. Horoz onu da miğdeye indirmiş. Nihayet, saraya gelinmiş. Padişah derin uykusunda. Horoz sarayın duvarına çıkarak,\n\n— Kör adamla kör kadının değirmenini ver! Kör adamla kör kadının değirmenini ver, diye başlamış ötmiye.\n\nBu sese padişah uyanmış, kendini uyandıran vakitsiz öten horoza da son derece kızmış. Nöbetçilere,\n\n— Yakalayıp sarayın kümesine atın, diye kükremiş.\n\nBenim horozlarım onun hesabını çabuk görürler diye de düşünmüş. Askerler, horozu tutup kümese atmışlar. Bunu fırsat bilen horoz, karnındaki tilkiyi çıkarmış. Tilki, hayvanlardan yiyebildiği kadarını yemiş, diğerlerini de boğazlamış. Sonra da kaçıp gitmiş. Horoz tekrar eski yerine çıkıp,\n\n— Kör adamla kör kadının değirmenini ver! Kör adamla kör kadının değirmenini ver, diye bağırmaya başlamış.\n\nPadişah bu sefer de,\n\n— Onu tutup sığırların ahırına atın, diye bağırmış.\n\nKendini ahırda bulan horoz, karnından kurdu çıkarmış. Kurt da hayvanlardan yiyebildiğini yemiş, diğerlerini boğazlıyarak kaçmış. Horoz yeniden duvara çıkıp bağırmaya başlamış. Onun hâlâ ölmediğini gören zalim padişah, bu sefer daha ağır bir ceza düşünmüş:\n\n— Ortaya odun yığın, üzerine horozu bağlayıp ateşe verin, demiş.\n\nAlevler dört yanını sarınca, bu seferde karnından ırmağı çıkarmış. Irmak, ateşi söndürmüş, horoz da gene kurtulmuş:\n\n— Kör adamla kör kadının değirmenini ver! Kör adamla kör kadının değirmenini ver, diye bağırmıya devam etmiş.\n\n— Kesin şunu, demiş padişah.\n\nHorozu kesmişler, nar gibi kızartmışlar, padişahın önüne getirmişler. Padişah, horozdan kurtulduğuna sevinerek, yemeye başlayınca, boğazına bir kemik batmış:\n\n— Bunun dirisi de ölüsü de uğursuzmuş. Bu beni tahtımdan da edecek. Elbet bunda bir keramet ola. Alın şu değirmeni kör adamla kör kadına götürün, demiş.\n\nDeğirmen sahiplerine verilince padişahın boğazındaki kemik çıkmış. Körler, değirmenin hazırladığı yemeklerin lezzetiyle mest olmuşlar amma horoz da bu uğurda kurban gitmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n* şafak at-: Öfkelenmek\n\n* zâr: Her hâlde, galiba\n\n* kursak: Mide\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Eşek Kafası",
        "text": "&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evvel zaman içinde, bir kulübede, bir eşek kafası ile annesi yaşarmış. Bir gün eşek kafası yolda gezerken, padişahın küçük kızını görmüş, beğenmiş. Gönül bu ya, sevmiş de. Eve gelince annesine,\n\n— Aman anne, kuzum anne, git bana padişahın küçük kızını iste, diye yalvarmış.\n\nAnnesi, her ne kadar, vermezler demişse de, sözünü dinletememiş, eşek kafasına laf anlatamamış. Bakmış ki, eşek kafası yola gelmiyor, ne yapsın ihtiyarcık, çıkmış yola varmış padişahın sarayına. Saraydakiler ihtiyarı görünce,\n\n— Nine ne istiyorsun, diye sormuşlar.\n\nO da,\n\n— Allah’ın emri, peygamberin kavliyle, padişahın küçük kızına, eşek kafasına dünürcülüğe&nbsp;geldim derken, beline bir tekme indirmişler ki merdivenlerden teker meker yuvarlanmış gitmiş.\n\nİhtiyar ninecik evine dönüp, olan biteni eşek kafasına anlatmış.\n\nEşek kafası,\n\n— Vay canına, annemi dövmek nasılmış, ben onlara gösteririm, demiş.\n\nErtesi gün eşek kafası yuvarlana yuvarlana saraya yollanmış. Doğru padişahın kızlarının yanına çıkmış. Kızlar,\n\n— Ne istiyorsun, niye geldin eşek kafası, diye sormuşlar.\n\nO da,\n\n— Allah’ın emriyle padişahın küçük kızını kendime istemeye geldim, demiş.\n\nBunun üzerine padişahın ortanca kızı küçük kardeşine,\n\n— Tut şunu kulaklarından, altın küpün içine sok, demiş.\n\nAltın küpün içine kapatılan eşek kafası,\n\n— Yut kafam altınları, yut kafam altınları, diye bütün altınları yutmuş.\n\nOradan kaçıp doğru eve gelmiş, annesine olup bitenleri anlatmış. Annesi bir oklava almış, eşek kafasına vurmuş vurmuş, bütün altınları çıkarmış. Ertesi gün eşek kafası gene saraya gitmiş. Bu seferde,\n\n— Ne istiyorsun, niye geldin eşek kafası, diye sormuşlar.\n\nO da,\n\n— Allah’ın emriyle, padişahın küçük kızını kendime istemeye geldim, der demez ortanca kız küçük kardeşine,\n\n— Bak bakalım altın küpünde altın var mı, demiş.\n\nKüçük kız da bakıp ne görse? İlaç için bile olsun, bir tek altın kalmamış:\n\n— Öyle ise tut, gümüş küpüne at, demiş.\n\nKüçük kız da tutup gümüş küpüne atmış. Eşek kafası küpün içinde,\n\n— Yut kafam gümüşleri, yut kafam gümüşleri, diye diye bütün gümüşleri yutmuş.\n\nOradan kaçarak eve gelmiş, annesine gene olan biteni anlatmış. Annesi de bir oklava almış eşek kafasına vura vura, bütün gümüşleri çıkartmış.\n\nErtesi gün eşek kafası gene saraya gidince kızlar,\n\n— Eşek kafası, altınları, gümüşleri yedin, şimdi de deniz suyunu iç de, susuzluğun geçsin, diyerek kulağından tutup denizin dibini boylatıyorlar.\n\nEşek kafası,\n\n— Yesin onu ninesi, içsin suyu dedesi diye diye boğulur gider.\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Cimri",
        "text": "CİMRİ\n\nBir varmış bir yokmuş, zamanın birinde, fakir bir karı koca ile üç çocukları varmış. Günlerden bir gün, büyük kız için bir dünürcü* gelmiş:\n\n— Hem evde bir boğaz eksilir hem de zengin bir damat sahibi oluruz, demişler.\n\nKızı vermişler. Gerçi adam, zengin olmıya zenginmiş ama cimrinin de biriymiş. Her gün yumurta kabuğunun içinde yemek getirilir, yarım nohut yutarlarmış. Yeni gelin, bu kadar açlığa dayanamamış, günden güne zayıflamış ve bir gün ölüp gitmiş.\n\nAdam bu sefer ortanca kızı istemiş. Yabancı değildir diyerek, ikinci kızlarını da bu adama vermişler. Ama çok geçmeden ortanca kız da ablasının diyarına göç etmiş. Cimri adam, bu sefer de en küçük kızı istemiş. Onu da vermişler. Yeni gelin, bir gün evin etrafında dolaşırken, altın karıştıran bir adam görmüş:\n\n— Kimin bu altınlar, diye sormuş.\n\n— Kocanızın, demiş adam.\n\nİki ablasını açlıktan öldüren, cimrinin cimrisi kocasına bir oyun oynamayı aklına koymuş. Kısa zamanda, kendi evi ile babasının evi arasında bir yeraltı yolu açtırmış. Buradan, her gün sepetlerle yiyecek getirtmiş, bol bol yemiş, gücünü yitirmemiş. Kocasının yanında ise bir nohuda razı olmuş. Hatta çok kere,\n\n— Kocacığım, birer nohut bize fazla. Yarımşar nohut yiyelim de birkaç kuruşumuz artsın, diye de iğneli sözler söylemiş.\n\nBu sözleri duyan kocası, karısını daha da çok sevmeye başlamış. Günlerden bir gün cimri, karısına demiş ki:\n\n— Bu akşam, bütün arkadaşlarımı yemeğe çağıracağım.\n\n— Elbet kocacığım, senin arkadaşların benim de arkadaşlarım.\n\nAdam gidip çarşıdan bir kuş almış. Bu kuşun yarısı ile yemek hazırlamasını, yarısını da saklamasını öğütlemiş. Bir yumurta kabuğu içinde de biraz yağ getirmiş. Kadın, kocası gidince bunların hepsini çöplüğe atmış. Çarşıya gidip türlü türlü yiyecekler, sebzeler, meyvalar getirmiş. Birbirinden güzel yemekler yapmış, kocasının arkadaşlarını beklemiye koyulmuş. Misafirler gelince, kocası mutfağa geçip hazırlıkları görmek istemiş. Bir de ne görsün, çeşit çeşit nefis yemekler, çerezler, meyvalar… Aklı başından gitmiş:\n\n— Yoksa sen kuşun hepsini mi pişirdin, diye sormuş karısına.\n\n— Elbet efendiciğim, ne yapayım, ancak yetti. Sonra arkadaşlarına karşı mahçup düşürmek istemedim seni.\n\nBunun üzerine adamın aklı tüm gitmiş başından. Gözleri kararmış, fenalık geçirip yere yığılmış. Bir yandan da durmadan,\n\n— Hep, hep, hepsini, diye söylenir dururmuş.\n\nBeklediği anın geldiğine inanan kadın misafirlerin yanına giderek,\n\n— Kocam fenalık geçirdi, galiba ölecek. Ölmeden önce bütün malını mülkünü bana bağışlamak istiyor. Siz de gelin de tanığım olun, demiş.\n\nAdamlar mutfağa koşuşmuşlar. Cimri koca, bir yandan karısını gösteriyor, bir yandan da hâlâ,\n\n— Hep, hep, hepsini, diye söylenirmiş.\n\nAz sonra da kahrından ölmüş gitmiş. Bütün mallar da böylece üçüncü karısına kalmış. Karısı bir yandan yalancıktan ağlıyor, bir yandan da boyuna*,\n\n— Yemeyenin malını yerler, diye söylenirmiş.\n\nOnlar da yemişler, içmişler, muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* dünürcü: Kız görmeye giden kimse, görücü\n\n* boyuna: Sürekli\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Ah Kız Vah Kız!",
        "text": "Bir vaktinde bir herifin bir tane kızı varmış. Sabahtan kalkar süpürür, has bahçeye namaz kılmaya gidermiş. Bir de ceviz ağacı varmış, üstüne bir kuş konarmış. O kız namazı kılarken kıza:\n\n— Ah kız, vah kız! Hayıflar olsun sana, dermiş.\n\nBu kız bir gün böyle, beş gün böyle; sararmış solmuş. Anası babası demiş ki:\n\n— Sen bir ananın bir babanın kızısın. Niye sararıp soluyorsun, demiş.\n\nO da demiş ki:\n\n— Namaz kılmaya giderken kuş bana ne yapıyor, gelin bakın.\n\nSabahtan kalkmış, namaz kılmaya giderken anası babası da arkası sıra gitmişler, kuşun öyle “Ah kız, vah kız!” dediğini işitmişler.\n\n— Daha buralar bize haram olsun, demişler.\n\nBunlar evi barkı satmış savmış, kızlarını almış, gitmişler başka memlekete. Başka memlekete gitmişler ki bir konak, kapısı bacası demir, kendisi kilitli. O zaman anası demiş ki:\n\n— Kız, biz burada ayrılacağız. Gelin burada bir yemek yiyelim, demiş.\n\nYemeği yemişler, kapıyı kız iterek içeri düşmüş; kız içerde kalmış, anası babası dışarda kalmışlar. Ağlamışlar:\n\n— Gayrı iş işten geçti. İçeri bak, ne var ne yok, demiş.\n\nKız da içeri bakmış, kırk tane oda. Her birinde beşik varmış. Birine de bakmış ki bir babayiğit yatıyormuş. Uyuz uykusuna yatmış.\n\nKız içerde gördüğünü anasına babasına söylemiş. Helalleşmiş, ayrılmışlar. Kırk gün o kız o ölünün başını beklemiş orada. Kırk gün tamam olacağı vakit bir fukara Çingene kızı gelmiş:\n\n— İlla hanım beni yanına al, demiş.\n\nSonra kız demiş ki:\n\n— Ben namaz kılmaya gideyim. Sen efendimin başını bekle, demiş.\n\n“Ah kız, vah kız! diyen kuş da aşağıdaymış. Sonra efendi uyanmış, kız namaza giderken uyanmış.\n\n— Sen ins misin cins misin, diye kıza sormuş.\n\nO da demiş:\n\n— Ben bir ananın bir babanın kızıydım. Aşağıdaki kuş bana “Ah kız, vah kız!” diye beni buraya düşürdü, demiş.\n\n— Yanında daha kim var, demiş, sormuş kıza.\n\n— Bir Çingene kızı var, demiş.\n\nKızı seslemişler, bakmışlar ki Çingene kızına hiç benzemiyormuş.\n\nSonra efendi demiş ki:\n\n— Ben şehre gideceğim. Size ne getireyim, demiş.\n\nO sonradan gelen de demiş:\n\n— Bana elbiselik getir, demiş.\n\nÖbürü de demiş ki:\n\n— Bana bir sabır taşı, bir de kalemtıraş getir. Eğer getirmezsen yoluna boz duman çöke, demiş.\n\n— Şehre gitmiş elbise almış, o kızın dediğini unutmuş. Boz duman çökünce yarı yoldan geri dönmüş. Dükkâncıya demiş ki:\n\n— Bana bir sabır taşı ile bir kalemtıraş.\n\nDükkâncı da demiş ki:\n\n— Arkana bakarsan veririm.\n\nCanına kastetmek istemiş.\n\nSabır taşıyla kalemtıraşı almış, evine gelmiş. O Çingene kızı demiş ki:\n\n— Benimki hani ya, demiş.\n\nSabır taşıyla kalemtıraşı vermiş. Almış kız, has bahçeye gitmiş. Gitmiş, başına geleni söylemiş, ağlamış; sabır taşı patlamış. “Yaa, sen dayanamıyorsun, ben nasıl dayanayım.” demiş, gene başına geleni söylemiş, ağlamış. Kalemtıraşa:\n\n— Ya sen dayan, ya ben dayanayım, demiş.\n\nBıçağı yüreğine saplayacağı vakit efendisi kolundan tutmuş:\n\n— Bizi kanlı mı yapacaksın, demiş.\n\nOradan elinden tutmuş, yukarıya çıkmış.\n\n— Çingene kızı, gel bakayım, demiş.\n\n— *Yeğin ata mı kailsin yoksa keskin kılıca mı kailsin, demiş.\n\nO da demiş ki:\n\n— Keskin kılıç boynuna uğrasın. Yeğin ata biner de sallanarak babam evine giderim, demiş.\n\nYeğin ata bindirmiş, dağdan taşa çalarak babası evine gitmiş. Kendi kırk gün kırk gece düğün etmiş, muradına ermiş. Darısı da cümlesine olsun.\n\n&nbsp;\n\n\n*&nbsp;yeğin: İyi, üstün, hızlı, çevik, güçlü vb.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "BEYOĞLU VE KELOĞLAN",
        "text": "Bir vaktinde bir Beyoğlu’yla bir Keloğlan varmış. Beyoğlu demiş ki:\n\n— Seninle gezmeye gidelim, demiş.\n\nBir dağın başına çıkmış ki bir karartı görünüyor. Beyoğlu demiş ki:\n\n— Git bak. Malsa sana, cansa bana.\n\nKeloğlan gitmiş ki orada bir tavuk, karatavuk…\n\nBeyoğlu demiş ki:\n\n— Tavuğu ben ne yapayım? Sen götür.\n\nKeloğlan eve alıp getirmiş. Günde bir yumurta yumurtlarmış. O da peri kızı imiş. Keloğlan’ın da bir tembel anası varmış. Yünü çarşıdan alır getirirmiş, aylarca bekletirmiş. Peri kızı bir kap yemek görmüş, bakracını eline almış, yünü de sırtına almış, “Gıdak, gıdak!” diye ırmağa gitmiş. Yünü yumaya* gitmiş. Beyoğlu da peşine düşmüş.\n\nKız orada silkelenip tüyünü dökünce Beyoğlu bayılmış. Kız yünü yıkamış, kurutmuş, telisine* doldurmuş, sırtına almış. “Beyoğlu’na şimdi su serpeyim, ayıksın.” demiş. Beyoğlu’nun yüzüne suyu serpmiş; ayıkmış, akşam olmuş, Keloğlan’a demiş ki:\n\n— O ağırlığınca altın vereyim de bana tavuğu ver, demiş.\n\nAğırlığınca altın verip tavuğu almış, evine götürmüş. Komşuda düğün olmuş, Beyoğlu’nun bacısıyla anası düğüne gitmiş. Beyoğlu da tavuğa yalvarmış ki “İlle sen de git.” demiş. O da elbisesini giyip gitmiş.\n\nBeyoğlu’nun annesi demiş ki:\n\n— Ne güzelsin. Böyle bir gelinim olsa, demiş.\n\nAkşam olup düğünden gelince:\n\n— Düğünde ne var, demiş, sormuş. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\nO da demiş ki:\n\n— Bir güzel gördüm. Keşke benim gelinim olaydı, demiş.\n\nSabah olmuş, gene kalkmış düğüne gitmişler. Gitmişler, gene Beyoğlu yalvarıp yakarmış tavuğa:\n\n— İlle sen de git, demiş.\n\n— Bana bugün *düzen* edin, ben gitmem, demiş.\n\nGene elbisesini giymiş, gitmiş. Ayağına evvelden potin galoş giymiş.\n\n— Düzen etmem. İlle git, demiş.\n\nKalkmış gitmiş. Beyoğlu eşiğin dibini eştirmiş, o da düğünde “Geç kaldım.” derken ayakkabısı oraya düşmüş, tılsımı bozulmuş. “Ne edelim? Ne edelim?” derken bunu tutmuş dolaba saklamış. Anası gelmiş:\n\n— Tavuğu ne ettin, demiş.\n\nO da:\n\n— Sattım, demiş.\n\n— Niye sattın? Günde bir yumurta yumurtluyordu, demiş.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n— Ne yapayım? Sen hırslandın, ben de sattım, demiş.\n\n— Haydi, ben acıktım. Sen çok hırslanma, demiş.\n\nİçeri gitmişler ki düğünde gördükleri güzel orada. Düğün başlanmış.\n\nKıza kırk gün kırk gece düğün etmiş, yiyip içip muradına geçmişler; darısı da cümlesine.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n*&nbsp;yumak: yıkamak.\n\n*&nbsp;telis:&nbsp; çuval.\n\n* düzen: (Kaynak kitapta yok. Derleme Sözlüğü’nde farklı yörelerden derlenmiş “öteberi, çeyiz, elbise, süs” anlamları var. Sivas’tan ise “gelin elbisesi” anlamında derlenmiş.)\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Kirpi ile Tilki",
        "text": "Bir gün tilki karnını doyurmuş bir vaziyette keyifli keyifli yolda giderken kirpiyle karşılaşır. Kirpiyi ömründe ilk defa gören tilki merak edip:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Senin adın ne? diye sorar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Benim adım kirpi. Peki, senin adın ne?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Benim adım da tilki. Sen ne arıyorsun burada?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Yalnızlıktan sıkıldım da öyle geziniyorum. Ya sen ne arıyorsun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Ben de yalnızlıktan sıkıldım. Bak hem adlarımız benziyor hem de kaderimiz. Gel biz arkadaş olalım da beraber gezelim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Tamam, olalım ama önce kuralları öğrenelim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Dünyada her şey benim düşmanım fakat benim bilgim çoktur. O bilgilerimle yaşıyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Vallahi benim sadece bir tek bilgim var. Senin elli tane bilgin varken nasıl arkadaş oluruz.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Haklısın, senin bir tek bilgin var, benimse bilgim çok. Senin şu tek bilgini öğrenelim bakalım; bir tek bilgiyle bu dünyada nasıl yaşıyorsun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Tamam, uzat elini de öpeyim, der.\n\nTilki elini uzatınca kirpi, tilkinin bacağını ısırıp hemen toplanır içine. Tilki tek ayağının üstünde kalır fakat bir şey yapamaz. Kirpiyi ısırmaya çalışınca dikenleri ağzına batar. Tilki:\n\nSenin bir tane bilgin benim elli bilgimden fazlaymış, der.\n\nBöylece tilki ile kirpi arkadaş olurlar. Sürekli birlikte gezerler, birlikte tavuk çalıp birlikte yerler.\n\nBir gün karınları acıkınca köydeki ağanın kümesine girmeye karar verirler. Ağanın kümesi de tavuk, horoz, kaz doluymuş. Tavuklara kapan kurup yakalamaya karar verirler. Kümese kapanı kurmak için ilk önce kirpi girer ve kapanı kurup tam çıkarken kapana kapılır. Ne kadar uğraştıysa da bir türlü kurtulamaz. Hemen tilkiye seslenir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Arkadaş ben kurduğum kapana kapıldım, gel de beni kurtar.\n\nTilki, kirpinin bu feryadını hiç umursamaz. Sessizce kümese girer ve bir tane tavuk alıp çıkar. Tilkinin bu hareketine gücenen kirpi intikam almak için tilkiye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Tilki arkadaş, seninle o kadar arkadaşlık yaptık, gel de seninle böyle ayrılmayalım. Ayağını bir kere uzat da öpeyim, öleceksem de ondan sonra öleyim, der.\n\nKirpinin bu isteğini duyan tilki gururlana gururlana kirpinin yanına gidip öpmesi için ayağını uzatınca kirpi hemen tilkinin ayağını ısırır. Tilki ne kadar uğraştıysa da ayağını kirpinin ağzından kurtaramayıp sabaha kadar kümeste kirpiyle kalır.\n\nSabahleyin kümesin sahibi tavukları dışarı çıkartmak için gelince bir de bakar ki, ne görsün; kirpiyle tilki kapana tutulmuş vaziyette kümeste duruyor. Hemen eve giderek tüfeğini alıp gelir ve tilkiyi vurur. Tilkiyi dışarı çıkartmak için uğraşırken bir de bakar ki, tilkiyi kirpi yakalamış. Hemen kirpiyi kapandan kurtarıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Sen beni bir kürk sahibi yaptın, ben de seni serbest bırakıyorum, der.\n\nBöylece kirpi serbest kalır, tilki de ihanetinin bedelini canıyla öder.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Aç Ayı",
        "text": "Aç Ayı\n\nGünlerdir aç olan ayı, gezerken dağın yamacında otlayan bir koyun sürüsü görür. Hemen sürüye yaklaşarak, sürüden ayrı olan bir koyunu yakalamaya karar verir. Ayı tam sürüye yaklaşırken derenin kenarında tek başına su içen başka bir koyunu görür ve hemen koyunun arkasından gidip yakalar. Koyun:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Arkadaş, sen beni nasıl olsa yiyeceksin. Şu yalan dünyada hiç oynamadım. İki sıçrayayım, bir oynayayım da beni ondan sonra ye, der.\n\nAyı, koyunun bu sözüne kanar ve koyunu salıverir. Koyun iki sıçrayıp bir oynayınca hemen sürünün içine karışır ve melemeye başlar. Koyunun melediğini duyan çoban hemen etrafa bakınca ayının, kendi sürüsünün üstüne doğru geldiğini görür ve ayıyı kovalar.\n\nKoyunu da elinden kaçıran ayı, aç bir şekilde yürümeye devam ederken ilerde develerin ağaçların gölgesinde yayıldığını görür. Ayı, usulca develere saldırır ve develeri yakalayıp yemeye çalışır. Fakat develer:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Sen bizi zaten yiyeceksin. Bizi şu aşağıdaki derenin kenarına götür de orada ye, derler.\n\nAyı, develeri önüne katıp derenin kenarına götürür. Derenin kenarında da Çingenelerin çadırları varmış. Çingeneler, ayının kendi çadırlarına saldırmaya geldiğini düşünerek hemen bir araya gelip ayıyı kovalarlar.\n\nDeveyi de elinden kaçıran ayı, aç karnına yürümeye devam eder. Gide gide bir düzlükte atların yayıldığını görür. Atların sahibi, atları bağlayıp ağacın dibinde uyuyormuş. Ayı, hemen atların etrafında dolanmaya başlayınca at:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Arkadaş, sen beni nasıl olsa yiyeceksin. Elinden kaçacak değilim, zaten benim başım bağlı. Benim arka ayağımda bir yazı vardır. Arkama geç de onu bana bir okuyuver. Ölmeden önce ne yazdığını bileyim, der.\n\nAyı, atın ayağındaki yazıyı okumak için arkasında eğilince at hemen ayıya çifteyi vurur. Çifteyi yiyen ayı yere yıkılarak “of” diye bağırır. Ayının bağırdığını duyan atın sahibi uyanıp hemen ayıyı kovalar.\n\nAyı böylece üç yerden de karnını doyuramadan dönünce ininin önüne oturur:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - A bilmem ne yaptığımın kafası,\n\nBuldun bir koyun\n\nEtini de doyum doyum\n\nNene lazım iki sıçrayıp bir oyun\n\n&nbsp;\n\nBuldun bir deve\n\nEtini yi geve geve\n\nÇeltik mi ekeceksin\n\nDeveyi aşağıya götürüp de\n\n&nbsp;\n\nBuldun bir at\n\nYe de yanında yat\n\nNemilan arka ayağındaki banat\n\nOkuyup da kalem odasına kâtip mi olacaktın\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Şimdi bana efe bir adam olmalı; vermeli kazığı, vermeli bana kazığı, der.\n\nAyı tam böyle konuşurken, yoldan geçen bir adam kömüşlerini* kaybetmiş de onları arıyormuş. Ayı, bir çamın dibine oturup dinlenirken ayının bu sözlerini duyup eline kazığı alır ve usulca gelerek ayının kafasına kazıkla vurur. Ayı hemen yazıya düşer kalır.\n\nAdamın birisi de namazını kılmış, dua ediyormuş. Adamın dua ettiğini gören ayı -kendi duası kabul olduğu için-:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; - Duan kabul olsun istiyorsan, benim inin önüne kadar git. Orada yapılan dualar kabul oluyor, der.\n\n*kömüş: Manda\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Aç Tilki",
        "text": "Günlerdir aç bir vaziyette gezen tilki bir türlü karnını doyuracak bir şey bulamaz. Yolda giderken havada uçan bir keklik görüp, kekliğe:\n\n— Keklik arkadaş, seni çok iyi süzülür diyorlar. Bir kere şöyle süzülüver de ben de göreyim, der.\n\nKeklik de gözlerini yumarak süzülmeye başlayınca tilki atlayıp kekliği hemen kapar. Keklik gözlerini açınca kendisini tilkinin ağzında görür:\n\n— Tilki arkadaş, ben senin karnını doyuramam. “Ya Rabbi şükür” deyip ondan sonra beni ye, der.\n\nTilki, “ya Rabbi şükür” demek için ağzını açınca keklik, tilkinin ağzından kaçıp karşıdaki ağacın dalına konar. Tilki, kekliğe aldanmasını bir türlü hazmedemeyip kekliğe:\n\n— Keklik arkadaş, deminki süzülmen çok güzeldi. Bir kere daha süzülüver de dünya gözüyle son bir kez göreyim.\n\n— Uykusu gelmeden uyuklayanın avradını bilmem ne etsinler, deyip keklik tilkiden yakasını kurtarır.\n\nBir türlü karnını doyuramayan tilki, kara kara düşünmeye başlar. Tilki, tekrar av aramak için giderken tavuğu çok olan bir köye rast gelir ve:\n\n— Ben bu sefer karnımı doyuracak avı buldum. Her gün bir tane tavuk yersem kimse anlamaz, der.\n\nTilki her gün bir tavuk çalıp yemeye başlar. Bir gün böyle, iki gün böyle, üç gün böyle olunca köylü tavuklara bir hırsızın dadandığını fark eder. Köylülerden birisi bir gün tavukları uzaktan izleyip hırsızın kim olduğunu anlar. Köylüler bir araya gelip toplanırlar. “Ne yapalım ne yapalım da bu tilkiden kurtulalım?” diye konuşmaya başlarlar. Köylüler en sonunda tilkiyi tavuklara çoban tutmaya karar verirler. Tilkiyi çağırıp:\n\n— Biz bir şey düşündük.\n\n— Ne düşündünüz?\n\n— Bizim tavukları güdüver. Bizden ne istersin? Bizim her gün bir tavuğumuz kayboluyor, ancak tavukların başına birisini tutarsak kaybolmaz.\n\n—&nbsp;Vallahi ben onun hesabını yapamıyorum. Siz kendi aranızda konuşup hesaplayın, ne verirseniz alırım.\n\n— Şu paraya güt.\n\n— Tamam, güderim, der.\n\nErtesi gün köylüler tavukları tilkinin önüne katıp gönderirler. Akşam olunca ortada ne tilki var ne de tavuklar. Tilkinin iki tane yavrusu varmış. Tilki tavukları boğarak inine doldurur. Köylüler:\n\n— Bu tilki tavukları boğup inine doldurdu.” deyip tilkinin inini aramaya giderler.\n\nKöylüler, dağın yamacındaki tilkinin inini bulup, tilkiyi dışarı çıkarırlar. Bakarlar ki, tilki, tavukların hepsini boğmuş. Köylüler, tilkiyle yavrularını alıp götürürken annelerinin sürekli yere baktığını gören yavrular:\n\n— Anne, sen neden hep yere bakıyorsun? Kafanı kaldırıp etrafa baksana.\n\n— Yavrularım utanıyorum, utanıyorum. Ettiğim kabahat çok da ondan, der.\n\nKöylüler, tilkinin yavrularını görünce öldürmekten vazgeçip salıverirler. Tilki, yavrularını başka bir ine bırakıp tekrar av aramaya başlar. Ormanda giderken köyün kenarındaki ağacın tepesine çıkmış bir horoz görür. Horoz da tünekleyip ötüyormuş. Tilki:\n\n— A horoz arkadaş!\n\n— Eeeyy…!\n\n— Ezanı okudun, aşağıya in de namazları kılalım.\n\n— Tamam, tamam. Avcılar çayın kenarına abdest almaya gitti, bana da “Biz gelene kadar sen ezanı okuya dur.” dediler. Ben şimdi cemaatle kılacağım namazı az bekle de beraber kılalım, der.\n\nAvcıların orda olduğunu duyan tilki hemen oradan ipi kırıp gider. Horoz da kurnazlığıyla tilkiden kurtulur. Tilki de yediği tavuklarla kalıp yoluna devam eder.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Kurnaz Hayvanlar",
        "text": "Eski zamanlarda dağları denetlemek için vergi memuru belirli aralıklarla gelirmiş. Ormanı çok tahrip eden hayvanlara da ceza keserlermiş.\n\nBir gün memurlar yine dağları denetlemek için yola koyulurlar. Vergi memurlarının geldiğini gören aslan, memurlara görünmeden gizlice kaçmaya başlar. Aslan hızlı hızlı kaçarken yolda leyleğe rastlar. Leylek:\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp; —&nbsp;&nbsp;Hayırdır aslan kardeş, neden kaçıyorsun böyle? Söyle de sana yardım edeyim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Leylek kardeş nasıl kaçmayayım. Vergi memurları ormanı teftiş etmeye geliyorlar. Bende kürk, hanımda kürk, çocukta da kürk var. Ben kaçmayayım da kim kaçsın.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — O zaman ben de kaçarım. Bende yazlık, hanımda yazlık, çocukta da yazlık var.\n\nAslanla leylek bu şekilde konuştuktan sonra beraber kaçmaya başlarlar. Ormanın içinden hızlı hızlı kaçarken bu sefer de geyikle karşılaşırlar. Geyik, aslanla leyleğe:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Hayırdır arkadaşlar, neden kaçıyorsunuz böyle hızlı hızlı?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Geyik kardeş, nasıl kaçmayalım. Ormana vergi memurları teftişe geliyorlar. Bende kürk, hanımda kürk, çocukta da kürk var. Leylek de bende yazlık, hanımda yazlık, çocukta da yazlık var. Biz kaçmayalım da kim kaçsın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;O zaman ben de kaçarım. Bende hem besilik hem de giysilik, hanımda da hem besilik hem giysilik, çocukta da hem besilik hem giysilik var. Bize daha çok ceza keserler. Ben de sizinle geliyorum.\n\nSonra aslan, leylek, geyik hep beraber toplanıp ormanın derinliklerine doğru kaçmaya başlarlar. Hızlı hızlı arkalarına bile bakmadan koşarlarken yolda maymuna rastlarlar. Maymun:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Hayırdır arkadaşlar, böyle hızlı hızlı neden kaçıyorsunuz, bir şey mi oldu, birisi mi dakıl ediyor*&nbsp;sizi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Daha ne olsun maymun kardeş. Ormana vergi memurları teftişe geliyorlar. Aslan; bende kürk, hanımda kürk, çocukta da kürk var. Leylek de bende yazlık, hanımda yazlık, çocukta da yazlık var. Geyik de bende hem besilik hem giysilik, hanımda da hem besilik hem giysilik, çocukta da hem besilik hem giysilik var. Biz kaçmayalım da kim kaçsın.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Sizinle ben de kaçayım, der.\n\nBunların dördü toplanıp ormanın derinliklerine doğru kaçmaya başlarlar. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Giderken maymunun aklı başına gelince durur:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; —&nbsp;Ya bunların birinde kürk, birinde yazlık, birinde de hem besilik hem de giysilik var. Benimse götüm açıkta, ben neden kaçıyorum, diyerek kaçmaktan vazgeçer.\n\n*dakıl etmek: Kovalamak.&nbsp; &nbsp; &nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Nakıs İle Cömert",
        "text": "Nakıs ve Cömert\n\nİki arkadaş köyden para kazanmaya çıkmışlar. Birisinin adı *Nakıs, birisinin adı Cömert. Bunlar ekmek yerken, azıklarından yerken, Nakıs az atarmış, Cömert çok atarmış. Giderken yolda Cömert’in azığı bitmiş.\n\n“Arkadaş, bana ekmek ver.” demişse de Nakıs: “\n\n— Arkadaş, ekmeğini hoş tutsaydın, vermem, demiş.\n\nBu hâlde bunlar biraz gitmişler, yol ikiye ayrılmış. Bu Nakıs bir yola gitmiş, Cömert bir yola gitmiş.\n\nCömert derenin dibinde bir değirmene inmiş. Orada değirmene girmiş. Değirmenin teknesine saklanmış. Gece olmuş. Periler gelmişler, helva yapmışlar. Yiyip içtikten sonra artanını bir top yapmışlar, atmışlar kapıdan. O da Cömert’in ocağına düşmüş. Almış yemiş, karnını doyurmuş.\n\nOndan sonra periler birbirleriyle konuşmaya başlamışlar. “Ey arkadaş, sen ne gördün ne işittin?” demişler birbirlerine.\n\nİçlerinden birisi:\n\n— Bu değirmenin altında bir küp altın var. Alıp da bu değirmeni yürütmüyorlar, demiş.\n\nSonra birisi:\n\n— Şu köyün uzak mevkisinden su götürüyorlar, hâlbuki köylerinin içindeki kavağın dibinde bir değirmenlik su var. Bunu çıkarmıyorlar, demiş.\n\nOndan sonra horoz ötmüş. Periler dağılmışlar. Cömert oradan çıkmış, su boyuna gitmeye başlamış. Bakmış ki orada biraz köylüler su alıyorlar:\n\n— Arkadaş, benim karnım aç, demiş.\n\nKöylüler buna ekmek vermişler. Köylülerle bu, yola revan olmuşlar. Bunlar iki saat kadar gitmişler, daha köye varamamışlar. Köyün yakın mevkisine varınca bu Cömert bu köylülerden ayrılmış. Köylüler köye varmışlar. Cömert bakmış köyün beri yanında bir kavak var. Kavağın dibine varmış. Toprağa kulağını koymuş dinlemiş. Oradan bakmış, toprağın altından su akıyor. Köylülere gelmiş demiş:\n\n— Bana bir su verin.\n\nKöylüler buna:\n\n— Biz iki saatlik yerden götürüyoruz suyu, sana su veremeyiz, demişler.\n\n— Siz bana bir su verin de, ben suyu köyünüze çıkaracağım, demiş.\n\n— Hayır, sen suyu çıkaramazsın. Dünya kurulalı biz iki saatlik yerden su götürüyoruz. Hâlbuki sen mi çıkaracaksın, demişler.\n\n— Siz karışmayın bana. Siz abdest etmeye ve içmeye yetecek su bulun da bu köye su çıkarıvereceğim, demiş.\n\nKöylüler buna su bulmuşlar, o gece orada misafir kalmış. Bu adamı köylüler kaçar diye o gece sabaha kadar beklemişler. Sabahleyin Cömert kalkmış:\n\n— Bana üç kazmacı ve üç de kürek bulun, demiş.\n\nBunlar, köylüler kazma kürek bulmuşlar. Kavağın dibine varmışlar. Bir kulaç kazmışlar, oradan su çıkmış. O demiş “Ben alacağım!”, o demiş “Ben alacağım!”\n\nO vakit Cömert:\n\n— Buna derler başıboş, yularsız aslan. Bu beğendiği yere gider. Cinimi kızdırmayın, şimdi suyu kaybederim, demiş.\n\nO vakit su beğendiği gibi akmış. Ondan sonra köylüler bu Cömert’e bir ev vermişler, yer yurt vermişler. Halı kilim vermişler:\n\n— Seni evlendirelim, demişler.\n\nBütün köyün kızlarını toplamışlar.\n\nBu cömert:\n\n— Siz kızları topladınız ama ben geçineceğimi ararım. Hangisi ehlinamussa onu alıverin, demiş.\n\nBir hocanın kızını alıvermişler. *Guyo girdiği gece kıza sormuş:\n\n— Filan deredeki değirmen kimindir, demiş.\n\nKız da:\n\n— *Emmimgilin, demiş.\n\nOradan sabahleyin ikisi yola revan olmuşlar. Değirmene varmışlar. Değirmenin duvarının altındaki o bir küp altını almışlar. Tekrar evlerine gelmişler. Bunlar çok zengin olmuşlar. Böyle bir arada geçinirken bir gün *öğenlerinden bir fakir çağırmış. Bakmış ki Cömert, yanından ayrılan Nakıs.\n\nKarısına:\n\n— Git şu kapıyı açıver de gelsin yukarı, demiş.\n\nKarısı kapıyı açmış:\n\n— Bizim adam seni yukarıdan ister, demiş.\n\nFakir:\n\n— Ben nasıl gideyim o adamın yanına, demiş.\n\nBu fakir çıkmış yukarıya. Bunlar konuşmuşlar, yemek yemişler.\n\nCömert:\n\n— Beni bildin mi, demiş.\n\n— Hayır, bilemedim, demiş.\n\n— Ben senin arkadaşın değil miyim, demiş.\n\nFakir:\n\n— Hayır, sen benim arkadaşım değilsin, demiş.\n\nO vakit Cömert:\n\n— Seninle ben köyden çıktım. Sen ekmeği az attın, ben çok attım. Ondan sonra filan yoldan ayrılmadık mı, demiş.\n\nO vakit Nakıs, Cömert’e sormuş:\n\n— Sen bu mertebeye nerede erdin, demiş.\n\nCömert cevap vermiş:\n\n— Ben filan değirmene girdim. Orada periler geldiler. Birbirleriyle konuştular, onları dinledim. Onlar beni bu mertebeye erdirdiler. Sen git o değirmene gir de dinle, demiş.\n\nOradan Nakıs gitmiş değirmene varmış. Değirmenin teknesine girmiş. Gece olmuş, periler gelmişler. Birbirleriyle konuşmuşlar:\n\n— Arkadaş, burada bizi bir dinleyen var, demişler.\n\nOndan sonra “Benim dediğim altın alınmış.”; öbürü de “Benim dediğim su çıkmış.” demişler. Ondan sonra yoklamışlar, aramışlar, teknenin içinde Nakıs’ı bulmuşlar, boğup atmışlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* nakıs: cimri, nekes.\n\n* guyo: damat, güveyi.\n\n* emmi: amca.\n\n* öğen: evlerin önündeki geniş alan, avlu.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Çoban ile Yılan",
        "text": "Çobanın birisi hayvanlarını yazıya salmış. Kendisi de bir ağacın altına yatıp uyumaya çalışırken bir kartal sesiyle uyanmış. Çobanın, altında oturduğu ağacın dalında bir yılan kıvrılmış bir vaziyette yatıyormuş. Ağaçtaki yılanı gören kartal hemen yılana saldırıp yakalamaya çalışmış. Çoban ayağa kalkıp bakmış ki, kartal yılanı öldürüyormuş. Elindeki sopayla kartala vura vura yılanı kartalın elinden kurtarmış.\n\nKartalın elinden kurtulan yılan, çobana teşekkür edeceği yerde onu öldürmek için boynuna dolanmış. Çoban:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yılan ne yapıyorsun sen böyle? Ben seni kartalın elinden kurtardım. Sen beni öldürmeye çalışıyorsun. Senin bana iyilik yapman lazım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben sana beni kurtar demedim ki, yardım etmeseydin. Ben seni boğacağım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Peki, üç şeye soralım da beni ondan sonra boğ.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, soralım, demiş.\n\nYılanla, çoban giderlerken bir suya rast gelmişler. Suya sorunca, su dil vermiş:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Boğar. İnsanlar, her pisliklerini benle temizledikleri yetmiyormuş gibi yüzüme karşı bir de tükürürler. Ne yaparsan yap boğar, demiş.\n\nSudan istediği cevabı alan yılan sevine sevine tekrar çobanla yola koyulmuş. Giderken yolun kenarında bir ala öküze rastlarlar. Ala öküze:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben yılanı, kartalın elinden kurtardım fakat yılan şimdi beni öldürmek istiyor. Yılan mı haklı, ben mi haklıyım? Yılan beni boğar mı, boğmaz mı?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Boğar. İnsanların iyiliği olsa ala öküze bıçağı vurmaz. Beni çifte, yüke koşarlar, sonra da kanırıp keserler. Etimi pişirip yerler, yünümü de ayaklarının altına alıp çiğnerler. Bu yılan seni boğar. Sen de yılana yardım etmeseydin, demiş.\n\nÖküz de yılanın istediği cevabı verince bunlar üçüncü kişiyi bulmak için yola çıkmışlar. Gide gide bir tilkiyle karşılaşmışlar. Çoban, tilkiye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben yılanı, kartalın elinden kurtardım fakat yılan şimdi beni öldürmek istiyor. Yılan mı haklı, ben mi haklıyım? Yılan beni boğar mı, boğmaz mı?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Boğar emme, Tilki bir tabaka açar, şu tabakaya girmeyince boğamaz. İlla bu tabakaya girecek ki ondan sonra boğacak, demiş.\n\nTilkinin sözlerine inanan yılan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl olsa diğer hayvanlar benden yana oldular. Tilki de benden yana olur, diye düşünmüş.&nbsp;\n\nYılan, kıvrılıp tabakanın içine girince tilki tabakayı kapatarak ateşin içine atmış. Tilkinin yardımıyla çoban da ölmekten kurtulmuş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Korkak Ali",
        "text": "KORKAK ALİ ( KELOĞLAN)\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde iken, her gün öküzleri gütmiye giden Ali adında küçük bir çocuk varmış. Ali çıkınını* açıp azığını* yediği sırada onu daima kollayan bir tilki, bir kolayını bulur. Ali’nin azığından bir kısmını yer, sonra da karşısına geçer, yalanarak onunla alay edermiş. Kızarmış Ali buna, kovalarmış tilkiyi ama bir türlü yakalayamazmış. Bir gün yine ekmeğini yerken, yere pekmezi dökülmüş. Hemencecik bir sürü sinek üşüşüvermiş pekmezin üzerine. Ali bunlara bakmış bakmış, sonra bir el vurmada altmışını birden öldürüvermiş:\n\n— Ben amma da yiğit kişiymişim haaa, dimiş kendi kendine. Bir vurmada altmış aslan öldürdüm.\n\nKöye dönünce hemen demirciye gitmiş, bir kılıç dövdürmüş, üzerine de, bir vurmada altmış aslan öldüren kahraman, diye yazdırmış. Ali bu kılıcı beline takarak yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Akşamüzeri yorgun argın bir ormana varmış. Kılıcını bir dala astıktan sonra, derin bir uykuya dalmış. O sırada ormanda dolaşan birkaç dev, Ali’ye rastlamışlar:\n\n— Taze ve güzel yem, diye sevinmişler içten içe.\n\nFakat bir de dalda asılı kılıçtaki yazıyı okuyunca ödleri patlamış korkudan. Ali’yi usulca uyandırmışlar ve kendilerine bir kötülük yapmaması için yalvarmışlar. Ali,\n\n— Telaşlanmayın, benden size kötülük gelmez, der Ali. Sizde bana bir kötülük etmedikçe tabii.\n\nBunun üzerine devler Ali’yi kendilerine baş seçerler ve alıp ormandaki evlerine götürürler. Devler kış hazırlığı için her gün, ormandan birer ağaç söküp getirirlermiş. Bir gün Ali’ye,\n\n— Hadi, bugün de sıra sende, demişler.\n\n— Öyle ise bana sağlam ve uzun bir urgan* getirin. Bir gidişte tüm ormanı söküp getireceğim, der.\n\nDevler, ormanlarının yok olacağından telaşlanırlar ve bin rica ile Ali’yi caydırırlar. Onun yerine odunları gene kendileri taşırlar. Ali de böylece odun taşımaktan kurtulur, foyası da meydana çıkmaz. Devler ayrıca sabahları kuvvet denemesi yapar, kocaman kocaman taşları tâ uzaklara fırlatırlarmış. Devler,\n\n— Hadi başkan senin de kuvvetini görelim, derler devler, bir gün Ali’ye.\n\nAli cebinden bir yumurta çıkarır, avucunda sıktığı gibi sarısını akıtır:\n\n— Ben taşlarla oynamam, böyle bir sıkışta onların suyunu akıtırım, diye böbürlenir*.\n\nBunun üzerine devler, taş parçalarını avuçlarında sıkmaya çalışırlar ama bir türlü sularını akıtamazlar:\n\n— Hakkın var başkan, senin gücün yerinde, derler, sıvışıp* giderler.\n\nAli böylece bu denemeden de kurtulur kurnazlığı ile. Fakat günler geçtikçe Ali’nin canı sıkılır bu tatsız yaşayıştan. Eve dönmek ister. Kendisine bir topal dev yoldaşlık etmektedir. Yoruldukça devin sırtına binermiş. Önceleri öküzlerini otlattığı yere gelince, Ali’yi uzun zamandır görmiyen kurnaz tilki, bu işe önce şaşar fakat sonra kahkahayı basarak,\n\n— Vay canına, ekmeğini elinden kaptığım aptal Ali, devin sırtına binmiş gidiyor, diyerek onunla alay eder.\n\nAli öfkeyle devin sırtından iner ve gülmekten gözleri yaşarmış tilkinin başını bir kılıçta gövdesinden ayırır. Sonra topal deve dönerek,\n\n— Öyle sarsak sarsak* bakacağına düş yola, diyerek bağırır.\n\nDev Ali’yi köyüne kadar taşır. Ali evinin damına çıkar ve yüksek sesle bağırır:\n\n— Baba, getir senin şu uzun saplı kılıcını şu topal devin işini göreyim.\n\nDev ölüm korkusu ile kaçmıya başlar fakat telaştan yolunu kesen dereye düşüp boğulur. Ali de böylece anasına babasına yeniden kavuşur.\n\n&nbsp;\n\n\n* çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı\n\n* azık: Yiyecek, yol yiyeceği, erzak\n\n* urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat\n\n* böbürlenmek: Övünerek kabarmak, üstünlük taslamak, kurulmak\n\n* sıvışmak: 1. Bulaşmak, yayılmak, sıvaşmak, 2. Haber vermeden sessizce gidivermek, kaçmak\n\n* sarsak: 1.Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle güçsüz kalarak vücudu titrer gibi sarsılan (kimse), 2. Değişken, sağlam olmayan, 3. Sersem, ahmak, dağınık\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Mitişik Kız",
        "text": "MİTİŞİK KIZ\n\nZamanın birinde, birbiriyle arkadaş olan beş kız varmış. Bunlar her gün tuturuk* kazımıya giderlermiş. Bir gün kazıdıkları tuturukla evlerine dönerlerken yorulmuşlar, rastladıkları bir evin kapısını çalmışlar:\n\n— Teyze, bizi bu akşam misafir eder misin? Çok yoruldu da, demişler.\n\nMeğer orası bir dev anasının eviymiş. Kızları hemen içeri almış, yüzlerine gülmüş, rahat yataklar yapmış, karınlarını doyurmuş ve yatırmış. Maksadı, kızlar uyuyunca onları yemekmiş. Kızların içinde, pek akıllı, pek kurnaz Mitişik adında bir kız varmış. Devin maksadını sezmiş ve uyumamış. Dev dişlerini güzelce bilemiş. Kızları yoklamıya gelmiş. Uyuyup uyumadıklarını anlamak için usulca seslenmiş:\n\n— Kızlar, kim uyuyor? Kim uyanık?\n\n— Mitişik kız uyanık.\n\n— Kızım sen niye uyumadın, deyince kız,\n\n— Evde iken, anam bana her gün baklava, börek pişirir, onları yer, ondan sonra uyurdum, der.\n\nDev anası, kız uyusun diye istediklerini yapar, önüne getirir. Mitişik kız da arkadaşlarını uyandırır, kendilerine güzel bir ziyafet çekerler ve gene yatarlar. Fakat Mitişik kız uyumaz. Dev anası yine gelir, usulca seslenir:\n\n— Kızlar, kim uyuyor ? Kim uyanık?\n\n— Mitişik kız uyanık.\n\n— Kızım sen niye uyumadın hâlâ?\n\n— Ben evde baklava, böreği yedikten sonra, anam bana ırmaktan bir kalbur dolusu su getirir, onu içtikten sonra uyurdum, der.\n\nDev anası çaresiz, bir kalbur alır, ırmağa su getirmiye gider. Kalburu suya daldırır, çıkarınca su deliklerden boşalırmış. Kalburun deliklerine çamur sıvar, her yola başvurur. Fakat bir türlü kalbura su dolduramazmış. O suyu doldura dursun, biz gelelim evdekilere.\n\nDev anası ırmağa gidince, Mitişik kız arkadaşlarını uyandırır:\n\n— Aman kızlar buradan kaçalım, dev anası bizi diri diri yiyecek, der. Ama gitmeden önce şu dev anasına öyle bir oyun oynıyalım ki Mitişik kızı unutmasın.\n\nBunun üzerine, tuturuk denklerinden birini evin ortasına yığarlar, kibriti çakarlar. Tuturuk otu çabuk ateş alan bir ot olduğu için, birden bire parlar, alevler volkan volkan yükselir, bir çırpıda evin her yanını kaplarlar. Kalbura bir türlü su dolduramıyan dev anası yorulur, evin yolunu tutar. Bir de ne görsün: Evi kül olmak üzere.\n\n— Ah Mitişik kız! Vah Mitişik kız! Böreğimi, baklavamı yedin, doymadın. Şimdi de evimi ateşlere yediriyorsun, ben sana gösteririm, der.\n\nÖte yanda kızlar, fak* kurarken, faka basan devin hiddetini seyrediyor, keyifleniyorlarmış. Yedik içtik murada geçtik.\n\n&nbsp;\n\n\n* tuturuk: Ateş tutuşturacak çalı çırpı vb. şeyler\n\n* fak: Tuzak, kapan\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Hüsnü Yusuf",
        "text": "HÜSNÜ YUSUF\n\nBir varmış bir yokmuş. Bir padişahın bir tek kızı varmış. Bu kız her gün has bahçenin içinden akan bir derenin kıyısına oturur, serinlermiş. Günlerden bir gün yine bu derenin kıyısında serinlerken, kolundaki bileziğini çıkarıp bir taşın üzerine koymuş, derede ellerini yıkarken kırk bir tane beyaz güvercin gelip yeşil çimlerin üzerine konmuşlar. Bunlardan kırkı bir silkinişte kız, bir tanesi de yakışıklı bir delikanlı oluvermiş. Bütün bu olan bitenleri hayran hayran seyreden padişahın kızı, bileziğini koluna takmak için dere kenarından kalkınca, yakışıklı delikanlı, yeniden bir güvercin oluvermiş, taşın üzerinde duran bileziği boynuna geçirip uçup gitmiş. Kırk kızın kırkı da güvercin olup onun peşinden pırradak* uçup gitmişler.\n\nOndan sonraki günlerde kız yine has bahçedeki derenin kenarına oturmuş, güvercinleri beklemiş ama ne gelen ne giden olmuş bir daha. Delikanlıya gönlünü kaptırmış olan kız, derdinden hastalanarak yataklara düşmüş. Babası ülkenin en ünlü hekimlerini çağırtmış, ama kızın derdine derman bulan olmamış. En son kızına bir hamam yaptırmış; her gelen, önce başından geçen ilginç bir olayı anlatır, ondan sonra yıkanırmış. Günlerden bir gün hamama genç ve güzel bir gelin gelmiş ve başından geçen şu olayı anlatmış:\n\n— Bir gün çayın kenarında çamaşır yıkarken, işimi bitirmek üzereydim ki, odunum bitti. O sırada otuz katır yükü odun geçiyordu yakınımdan. Peşlerine düşerek yürümiye başladım. Gittiler, gittiler, kayalık bir yerde bir kapının önünde durdular. Biraz sonra kapı açıldı ve katırlarla birlikte ben de içeri girdim. Girmemle kapının kapanması bir oldu. Yürüyerek bir merdivenden yukarı çıktım. Bir odaya girdim. Burası bir mutfaktı. Nefis yemekler pişiyordu tencerelerin içinde. Birinin kapağını açtım. O sırada bir ses,\n\n— Bırak onu, açma kapakları! Onu peri padişahımızın oğlu yiyecek, diye seslendi. Kapağı kapattım, mutfaktan çıkıp bir başka büyük odaya girdim. İşte o zaman ne olduysa oldu. Tam kırk bir tane beyaz güvercin doldurdu odayı. Kanatlarını çırpar çırpmaz, kırkı birer genç kız, biri de aslan gibi bir yiğit oluverdi. Delikanlı bir odaya girdi, elindeki kamçıyı yere vurarak şaklatınca, odanın her bir yanı tiril tiril titredi. Bunun üzerine,\n\n— Sizler nasıl titriyorsanız, sevgilim de böyle titreyip inlesin, dedi ve odadan çıkıp gitti.\n\nErtesi gün katırlarla birlikte ben de bu garip yerden çıkıp evime döndüm. Bunu duyan padişahın&nbsp;genç kızı,\n\n— Bütün hamam senin olsun, yeter ki beni oraya götür, demiş.\n\nErtesi gün katırların peşine düşen genç kız, açılan kapıdan içeri giriyor, tencere kapaklarını kaldırıyor, karnını bir güzelce doyuruyor ve güvercinlerin gelmesini beklemeye koyuluyor. Görünmemek için de büyük odadaki dolaplardan birinin içine saklanıyor, biraz sonra gelen güvercinlerden kırkı kız, biri de erkek oluyor. Bir de ne görsün? Elindeki kamçıyı yere vurarak şaklatınca, her yer titreyip inlediği hâlde, kızın saklı olduğu dolapta ne bir hareket görülür ne de bir ses duyulur.\n\n— Ey dolap! Kaç senedir kahrını çekiyorum da sen niçin inlemiyorsun, diye sorar delikanlı.\n\n— Ya Hüsnü Yusuf, içinde sevgilin saklı, onun için inlemiyorum, diye dile gelen dolap karşılık verir.\n\nDolabı açan delikanlı, sevgilisini karşısında görünce sevincinden deliye döner. Gel zaman git zaman kız, sevgilisine bir çocukları olacağını müjdeleyince delikanlı,\n\n— Şimdiye kadar periler, senin burada olduğunu anlamadılar. Fakat anlarlarsa seni öldürürler. Ben seni, padişah babamın sarayına götürüp, kapının önüne bırakırım. Sen de, Hüsnü Yusuf’un başı için beni içeri alın, dersin. Ben her gün seni görmeye gelirim, diye gönlünü alır.\n\nSonra da onu kanadına bindirip babasının sarayı önüne bırakır. O gece kız, bir erkek çocuk doğurur. Bir gece, saraya gizlice giren Hüsnü Yusuf’la kızın konuştuklarını hizmetçiler görüyor ve gidip padişaha haber veriyorlar. Padişah, kızı çağırtınca kız, olan biteni bir bir anlatıyor. Ertesi gece, Hüsnü Yusuf gelince yakalanıyor. Serbest bırakmalarını, bırakmadıkları takdirde perilerin hepsini öldüreceklerini söylüyorsa da gene bırakmıyorlar. Padişah, beyaz bir güvercin satın aldırıyor, sarayın fırınlarından birini de yaktırıyor. Periler gelip Hüsnü Yusuf’u istiyor, üstelik de padişahın üstünü başını parçalıyorlar. Bunun üzerine padişah, elindeki beyaz güvercin havaya kaldırıyor ve\n\n— Hüsnü Yusuf’un yokluğuna yıllarca katlandım, bundan böyle de katlanırım. Ama sizin yanınıza da bırakmam artık onu, diyor.\n\nSonra elindeki güvercini yanmakta olan fırının içine fırlatıyor. Fırlatılanın, Hüsnü Yusuf olduğunu zanneden kırk perinin kırkı da fırına dalar ve hepsi de yanarlar. Böylece kötülük perilerinin elinden kurtulan iki gencin düğünü yeniden yapılır. Yenilir, içilir, muratlarına geçilir.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* pırradak / pırada / pır diye : Aniden, hızlıca, birdenbire\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "ŞAHMERAN",
        "text": "ŞAHMERAN\n\nBir varımış, bir yokmuş. Bir gadının bir tane oğlu varımış. Bu oğlanın adı da Lokman’ımış. Bir gün anası, arkadaşlarıynan barabar, Lokman’ı oduna göndermiş.\n\nÜç arkadaş, eşşeklerini alıp oduna getmişler. Öteki arkadaşları, odunları kesmişler, eşşeklerine yükletmişler:\n\n-Hadi Lokman -demişler- sen de odununu yap.\n\n-Yok, benim biraz işim var, demiş.\n\nTuvaleti gelmişimiş herhalde, oriye bir yere oturmuş. Elinde de çakı bıçağı varımış. Böyle, yeri deşerken deşerken, orada bir bal guyusuna raslamış. Arkadaşlarına çağırmış:\n\n-Gelin hele gelin, bakın ben burada ne buldum, diyen onnara seslenmiş.\n\nArkadaşları gelmişler, oradaki balların hepisini daşımışlar. En sonunda da Lokman, guyunun dibindeyimiş, ötekiler de yokarıdan balı çekiyorlarımış. Bu arkadaşları, bütün balları çekdikden sonra demişler ki:\n\n-Bu, guyudan çıkarsa, bizim ballara ortak olur. En iyisi, biz bunu burada bırakak, demişler.\n\nBunnar, oğlanı çıkartmadan genegeri* gayayı guyunun ağzına gapatmışlar.\n\nLokman, guyunun içinde can sıkısından, oraya buraya bakarken, gene bir delik buluyor. O deliği büyütüp, oradan içeri girince, bakıyor ki; aşağısı bir dünya! Lokman, delikden girip dünyayı gezerken, Şahmaran’a raslıyor. Şahmaran, buna yardım ediyor, Lokman orada yaşamaya başlıyor.\n\nLokman, bir süre orada galdıkdan sonra, tekrar yokarı çıkmak için, Şahmaran’dan izin isdemiş, ona yavlarmış. Şahmaran:\n\n-Sen çıkarsan, benim burada olduğumu bilirler, sen söylersin, demiş, Lokman’ı çıkarmak isdememiş.\n\nBu, çok yavlarınca, Şahmaran dayanamamış, artık bunu bırakmış. Oğlan, genegeri anasının yanına varmış. Başından geçenneri anasına annatmış.\n\nGünün birinde, o devrin padişahı hasdalanmış. Dokdurlar demişler ki:\n\n-Bu, yalınız Şahmaran’ın etinden iyi olur. Bunun derdinin çaresi o, demişler.\n\nArtık, padişah her taraflara haberler salmış:\n\n-Şahmaran’ı kim bilir, kim bulursa bana habar versin, diye.\n\nHeç kimseden bir ses çıkmamış. Ordan, padişahın bilginlerinden biri demiş ki:\n\n-Şahmaran’ı görenin eti pul pul olur. Bu oğlan da yıllardır gayıpdı. Belki de Şahmaran’ın yanında olan bu oğlandır, demişler.\n\nPadişahın adamları, Lokman’ın yanına gelmişler:\n\n-Şahmaran’m yerini biliyon mu? demişler.\n\n-Yok, demiş.\n\nArtık, padişahın adamları emir vermişler ki:\n\n-Herkes, hamama girecek, diye.\n\nTabii, mecbur Lokman da girmiş hamama. Bu, hamama girip de sırtını soyunca bakmışlar ki; Lokman’ın bütün vücudu pul pul! Bunun Şahmaran’ı gördüğünü annamışlar. Amma, Lokman gene de yerini söylememiş. Bu sefer, bıçağı boğazına dayayıp kesmek isdemişler. Artık, Lokman mecbur galmış, Şahmaran’ın yerini söylemiş. Adamları götürüp, Şahmaran’ı göstermiş. Şahmaran demiş ki:\n\n-Hanı, habar vermiyecekdin?\n\n-Mecbur galdım, beni keseceklerdi.\n\n-Sen bana kötülük yapdın amma, ben gene de sana iyilik yapacâm. Beni kesdikten sonra, zehirli tarafımı senin önüne goyacaklar, zehirsiz tarafımı da padişahın önüne goyacaklar. Sen, kimse görmeden tabakları çeviriver, zehirli taraf padişahın önüne gelsin, zehirsiz yerimi de sen yersin, demiş.\n\nLokman, Şahmaran’ın dediği gimi* yapmış, tabakların yerini değiştirmiş. Zehirli tarafını padişahın önüne getirmiş. Padişah yer yemez ölmüş. Kendisi de zehirsiz tarafım yediği için gurtulmuş.\n\n*genegeri: Yeniden, tekrar.\n\n*gimi: Gibi.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Osmanıye",
        "title": "İyiliğin Bedeli",
        "text": "İYİLİĞİN BEDELİ\n\nBir varımış, bir yokmuş. Esgi zamanlarda, bir adam yaşarımış. Bu adamın da bir oğlu varımış. Bu oğlan yoksulumuş amma bir padişahın gızına âşık olmuş. Bu gızın yanına varıp da danışmak için düşmüş yola. Anası babası, nagadara \"getme\" dediyse de yok, bu onnarı dînnememeş.\n\nDüşmüş yola… Şura senin, bura benim derken bir müddet getdikten sonra yorulmuş. Orada da bir su akanmış, bu o suyun kenarına oturmuş, bir su içmiş. O sırada bakmış kine; garınçaların bir gısmı öbür geçede*, bir gısmı beri geçede! Bunnar, sudan bir türlü geçemezlerimiş. Oğlan, hemen cöbünden gılıcını çıkardıyor, garınçaları garşıdan garşıya geçirdiyor. Garınçaların hepsi bu gılıcın üsdünden geçiyorlar. Sonuncu garınça da geçerken gılıcın ağzı, bunun ayağım kesiyor. Garınça dile geliyor, diyor ki:\n\n-Yâ insanoğlu, benim o gopan ayağımı al. Başın dara gısıkdığı zaman, bunu birbirine sürtüver, ben imdadına yetişirim, diyor.\n\nOğlan, bunu alıp, kemerinin altında bir kese varımış, oriye goyuyor.\n\nOğlan, gene yoluna devam ediyor. Biraz getdikten sonra gene yoruluyor, bir suyun başına oturuyor, yatıyor. Bir de bakıyor kine, bir guş! Bir guş cücüğünün sesini duyuyor, onun sesine uyanıyor. Gafasını galdırıyor ki, yokarıda bir guş yuvası var. Yuvada da bir Zümrüdüanka guşu varımış! (Bu guş, çok büyük olur, sırtına insan binse onu da götürür). Bu guşun yuvasına \"evran\" çıkmış, yavrularını yiyecek. Bu oğlan hemen galkıyor, gamasını çekiyor, orda o yılanı öldürüyor, evranı öldürüyor. O zamana gadar, guşların anası, Zümrüdüanka guşu geliyor. Bakıyor kine, yavrılarının yanında bir insanoğlu! Şimdi bu, öldürmek için oğlana saldırıyor. O sırada yavrıları dile geliyor:\n\n-Yâ anne, o insanoğlu bizim canımızı gurtardı, onu öldürme. Böyle böyle, bir evran geldi, bizi alacakdı, bu insanoğlu gurtardı, diyeşin, guş dile geliyor, guyruğunu oğlana doğru çeviriveriyor:\n\n-Benim, şu guyruğumdan bir tüğ gopar insanoğlu. Başın darda gadığı zaman, bunu tütüt*. Ben gelip seni gurtarırım. Sen, benim yavrılarımı gurtardın, ben de seni gurtarırım, diyor.\n\nOğlan, bu tüğü de alıp, gene kesesinin içine goyuyor. Burdan, bir müddet daha gediyor. Bakıyor kine, bir su kenarında bir balık! Kenarda galmış, çırıpınıyor. Bunu alıyor, suya goyuruyor. Balık sudan çıkıp, genegeri* kenarına geliyor, diyor kine:\n\n-Ey insanoğlu! şu, benim bıyığımı gopart, al. Yolda başın bir dara gısıldığı zaman, bu bıyığımı birbirine sürt, ben senin imdadına yetişirim, diyor.\n\nOğlan, bu balığın bıyığını da alıyor, onu da kesesine goyuyor.\n\nOğlan, gede gede sonunda padişahın sarayına varıyor, gızı isdiyor. Burda oğlana diyorlar kine:\n\n-Efendim, seni bir odaya hapsedecâk. Bu odada, buğday, döğme, un, pirinç, mercimek, fasülye, nohut, hepsi birbirine garışmış. Sen, sabaha gadar, bunnarı ayrı ayrı seçecân, bu bir. İkincisi, bir hurç-heybe dolusu altın getirecân. Üçüncüsü de, burda bir guşumuz var, o guşu yanına goyacağız. Guş; \"gak\" dedikçe gavurma, \"guk\" dedikçe su verecân ağzına. Ayrıca guşu da yörütecân. Bunnarın hepsini sabaha gadar yapacân, eğer kine bunu yapamazsan, sabahleyin gafan uçacak. Yaparsan, gızımız sana halal olsun, al götür, düğününü de gene biz yapacak, diyorlar.\n\n-Tamam.\n\nBu oğlanı içeri goyuyorlar, gapıyı da üstünden kitliyorlar. Oğlan, hemen işe goyuluyor. Eveli garıncanın bacağını çıkarıyor, birbirine sürtüveriyor, garınçalar geliyor:\n\n-Emret, diyorlar.\n\n-Şunnar seçilecek, diyor.\n\nGarınçalar işe girişiyor. Gendi seyrediyor, garınçalar da ayırıyor. Garınçalar, her birini bir yere, öbek öbek yığıyorlar. Bu sefer, altını nerden bulacak? Oğlan diyor ki:\n\n-Bunu, bulsa bulsa denizin dibinden balık getirir, diyor, cöbünden balığın bıyığını çıkardıyor. Birbirine sürtüveriyor, balık geliyor:\n\n-Emret,\n\n-Bana, bir hurç-heybe dolusu altın bul.\n\nBalık hemen buna bir hurç-heybe dolusu altın getiriyor:\n\n-Aha, buyur, diyor, veriyor.\n\nBusalı, guş da orada, \"gak\" der dururumuş. Oğlan, buna öyle deditdirmeyecekmiş. Hemen, buna guşun ganadını yakıveriyor, tütüyor, hemen guş, Zümrüdüanka guşu geliyor, bunun imdadına yetişiyor:\n\n-Buyur efendim.\n\nOğlan diyor kine:\n\n-Böyle, böyle, bu guşa \"gak\" dedikçe gavurma, \"guk\" dedikçe de su vermem lâzım, diyor.\n\n-Tamam, diyor guş.\n\nZümrüdüanka guşu, bu guşun yanına varıyor. Guş, \"gak\" dedikçe, bacağından eti goparıp ağzına veririmiş. \"Guk\" dedikçe de hemen bunun ağzına su guşanmış. İçdiği suyu, bunun ağzına geri çıkarınmış. Onu, sabaha gadar bir cücük gimi beslemiş, sabaha gadar ses çıkartdırmamış.\n\nBu işler devam ederken, oğlan da gendi âleminde oturmuş bir kenara, sigarasını içmiş, yemâni yemiş, bunnarı seyretmiş, gece olunca da yatmış. Sabânan hemen kakmış ki, padişahın adamları, ellerinde gılıcıann gelmiş:\n\n-Şunu burda öldürek, diyorlarımış.\n\nGiriyorlar gapıdan, açıveriyorlar gapıyı ki; ne görsünler! Oğlan daha uyuyor, işlerini bitirmiş hepisi hazır. Adamlar ana-yana oluyorlar:\n\n-Allah Allah, bunu nasıl yapdı böyle?\n\nHemen gedip, padişaha habar veriyorlar. Padişah:\n\n-Olamaz yahu, nasıl olur bu?\n\nPadişah da bakıyor kine, gerçekden durum öyle. Oğlana diyor ki:\n\n-Benim gizim, sana helâl olsun.\n\nBunnar, gırk gün gırk gece düğün yapıyorlar. Bütün dünya âlem toplanıyor, yedi bucakdan adam geliyor. Yediriyor, içiriyor, oğlanı da sarayına alıyor. Yiyep içip, muratlarına eriyorlar.\n\n*genegeri: Yeniden, tekrar.\n\n*geçe: Taraf, yön.\n\n*tütüt- : Yakmak, dumanını çıkartmak.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Adana",
        "title": "İyilik ile Kötülük",
        "text": "İYİLİK İLE KÖTÜLÜK\n\nBir varımş, bir yokmuş. Evel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir \"İyilik\" ile bir \"Kötülük\" varımış. Bunnar, çilelerinden bıkıyor, ikisi de bir olup:\n\n— Haydi, dünya yolculuğuna çıkak, diyorlar.\n\nİkisi de azzıklarını alıyorlar, çıkılarını bağlıyarlar, sularını alıyorlar, bunnar yola çıkıyorlar. Az gediyorlar, uz gediyorlar, dere depe düz gediyorlar, bunnar acıkıyorlar. Kötülük diyor ki:\n\n— İyilik, önce senin azzığını yiyek içek, ondan sonra da benim azzığı yiyek, diyor.\n\n— Olur, tamam, diyor.\n\nİyilik'in azzığını yiyorlar, suyunu içiyorlar, bunnar yola goyuluyorlar. Gediyorlar, gediyorlar, iyilik susuyor:\n\n— Kötülük, bana bir bardak su ver, diyor.\n\n— Vermem, diyor.\n\nBunnar, biraz daha gediyorlar, iyilik gene isdiyor:\n\n— Ulan kötülük, bana bir bardak su ver, diyor. Kötülük:\n\n— Vermem -diyor- gözüyün birini oyup verirsen, veririm, diyor.\n\nSusundan ölüyor tabiî iyilik. Neyise, gözünün birini oyuyor, veriyor. Kötülük, buna bir bardak su içiriyor. Gene gediyorlar, iyilik gene susuyor:\n\n— Kötülük, bana bir bardak su ver, diyor.\n\n— Öbür gözünü de verirsen veririm, diyor.\n\nİyilik, öbür gözünü de çıkarıyor veriyor, bir bardak su içiyor.\n\nŞimdi, bunnarın yolu ayrılıyor. İyilik’in gözü görmüyor, her yer garannık. Bir yere varıyor, bir maya ağacının dibine oturuyor. O da \"cinni maya\"yımış. Neyise oriye oturagalıyor, orda da cinner varımış. Cinner, akşam olunca, ortaya çıkıyorlar. Bunnar gendi aralarında gonuşurlarımış. İyilik de o mayanın dibinde amma, cinner bunu görmemişler. Cinner, içlerindenârı diyorlarımış kine:\n\n— Yahu, bu körlerin de heç akılları yok. Şu \"cinni maya\" nın yaprağını ıslayıverseler de gözlerine çalsalar, hemen gözleri açılır. Şu daşın altını da galdırsalar, bütün dünyaya yetecek su çıkar, diyorlar.\n\nAz ilerde de, \"körler ülkesi\" varımış. Bu körler ülkesinde de, ne su varımış, ne de başga bişe. Orada su gıtlığı varımış.\n\nNeyise İyilik, bu gonuşmaların hepisini duyuyor. Hemen, maya yaprağından goparıyor, tükrüğüyünen ıslıyor, gözüne çalıyor, gözü açılıyor. Bu, çıkısına maya yaprağını dolduruyor, aşşâ iniyor. Körler ülkesine gediyor bu, bağırıyor orada:\n\n— Göz dokduru, göz dokduru, &nbsp;diye bu dolanıyor, oraları geziyor. Bunu içeri çığırıyorlar. İyilik:\n\n— Bir bardak su getirin, diyor.\n\n— Suyumuz yok, diyorlar\n\n— Su olmazsa, gözünüzü açamam, diyor.\n\nBunnar, inanmıyorlar tabii. İyilik, padişahın evine varyor. Padişahın gizi da kötümüş. Neyise, padişah:\n\n-Gızımın gözünü iyi eden mi? diyor.\n\n— İyi ederim, diyor iyilik de.\n\n— İyi edemezsen, seni idam ederim, asdırırım, seni öldürürüm.\n\n— Tamam.\n\nNiyese, İyilik içeri varıyor:\n\n— Bir bardak su verin bana, diyor.\n\nBuna, bir bardak su veriyorlar. İyilik, maya yaprânı ıslayıveriyor, gizin gözüne çalıyor. Gızın gözleri ayna gimi parlıyor. Öbür gözüne de çalıyor, o da öyle oluyor. Padişah diyor ki:\n\n— Dile benden, ne dilersen?\n\n— Bana, gırk gazma, gırk kürek, seksen de insan ver, çalışacak, diyor.\n\n— Niyedecân?\n\n— İrelde bir daş var, onu galdırdınmiyin, bu ülkeye yetecek gadar su var.\n\nNeyise, padişah bunun istediğini veriyor, gediyor bu. Oradaki daşı işçilerinen barabar olup galdırıyor. Şimdi, bungulduyor su, ülkeye doğru geliyor. Su gelince de, oğlan bütün körlerin gözünü iyi ediyor.\n\nSonra, İyilik, Kötülük’ü aratdırıyor, buluyor. Bunu, yapdıklarından dolayı idam etdiriyor. İyilik de padişahın gızıyınan evleniyor, muradına eriyor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "İKİ ÖKSÜZ",
        "text": "&nbsp;&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde iki tane çocuk öksüz kalmış. Amcası iki öksüz çocuğu evlatlık almış ama yengeleri bu çocukları kabullenmek istememiş. Onlara kötü davranıyormuş.\n\n&nbsp;Amcası köyde büyük bir bahçeye buğday ekmiş ama ekinleri yeşermiyormuş. Yengeleri de köyde bir evliyaya gitmiş.\n\n— Ekinlerin yeşermesi için ne yapalım, demiş. Evliya:\n\n— Sizin evdeki çocukların birinin başını tarlanın bir ucunda, diğerinin başını ise tarlanın diğer ucunda kesin, bu kanlar birbirine ulaşınca ekinleriniz yeşerir, demiş.\n\nKadın eve gidip kocasına anlatmış ve adam isteksiz olsa da kabul etmek zorunda kalmış. Ertesi sabah çocukları kesmeye karar vermişler.\n\n&nbsp;Çocukların küçüğü erkek, büyüğü kızmış. Çocuklar yemek yerken kız çocuğu serçelerin önüne yem atmış. Serçeler de ertesi gün olacak olayları çocuklara anlatmışlar.\n\nBu iki kardeş evden kaçmışlar. Yolda çok susamışlar ve yaşlı bir adam görmüşler. Su içebilecek bir yer sormuşlar. Yaşlı adam demiş ki:\n\n— İlerde üç gözlü bir çeşme var; birinci gözden içerseniz eşek, ikinci gözden içerseniz öküz, üçüncü gözden içerseniz koç olursunuz.\n\nErkek çocuğu dayanamayıp üçüncü gözden içmiş koç olmuş ve kaçıp gitmiş.\n\n&nbsp;Kız tek başına kalmış. Bir ağacın tepesine çıkıp orda yaşamaya başlamış, ağaç su kenarındaymış.\n\nBir gün bir paşanın oğlu oradan geçerken atını suluyormuş. Suyun içinde çok güzel bir kızın resmini görmüş ve hemen kıza âşık olmuş.\n\nKızın ağaçtaki gölgesi suya yansıyormuş. Paşanın oğlu sürekli oraya gidiyormuş ama kız ağaçtan inmiyormuş.\n\nBir gün bir çingene bunu fark etmiş. Kızın yanına gidip onun saçlarını taramak istemiş, kızın kafasına vurup suya düşürmüş. Kendisi de kızın yerine geçmiş.\n\nPaşanın oğlu gelince çingene ağaçtan inmiş. Oğlan şaşırmış gördüğüm güzel bu olamaz, demiş içinden ama yine de evlenmiş onunla. Daha sonra çocukları olmuş. Suya düşen güzel kızda orada bir fidan gibi yeşerip ağaç olmuş. Daha sonra bebeğe beşik yapmak için o ağacı kesmişler.\n\nÇocuk ne zaman beşiğine girse ağlıyormuş. Annesi de bunu fark edince beşiği yakmış.\n\nBeşik kül olunca iğneye dönüşmüş. Kadın da o iğneyi alıp evde bir tahtaya batırmış. Ondan sonra kız her sabah kalktığında ev tertemiz oluyormuş.\n\nBunu kocasına söylemiş ve kocası da bunu takip etmeye başlamış. Bakmış ki o iğne her gece güzel bir kız olup her yeri temizliyor.\n\nAdam kızı yakalamış. Kız da olan her şeyi anlatmış. Adam olayları anlayınca çingene karısının ellerini bir atın kuyruğuna bağlamış. Ata kırbacı vurup kadını göndermiş.\n\nPaşanın oğlu da sevdiği kızla evlenmiş ve mutlu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Uşak",
        "title": "ŞAH İSMAİL VE ŞAH VELED",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Şah İsmail ile Şah Veled varmış. Bu ikisi, çok iyi arkadaşmış.\n\nŞah İsmail, bir gün bir kız ile nişanlanmış. Şah Veled, onun nişanlanmasını, evlenmesini istemezmiş. Eğer evlenirse, arkadaşının kendisinden uzaklaşacağını düşünürmüş. Şah Veled, Şah İsmail’e:\n\n— Arkadaş, çalışmaya gidelim. Biraz çalışalım, düğünü öyle yaparız, demiş. Şah İsmail arkadaşının teklifini kabul etmiş. Şah İsmail, ayrılacakları zaman nişanlısına bir gül vermiş ve ona:\n\n— Bu gül solarsa bil ki ben ölmüşümdür, evlenirsin. Bu gül solmazsa ben ölmemişimdir, beni beklersin, demiş. Nişanlısı ile sözleşmiş.\n\n&nbsp;Yaya giderken çaya varmışlar. Çaya varınca, Şah İsmail çaya vurmuş, karşıya geçmiş. Ardından da çaya Şah Veled girecekken girmemiş. Şah İsmail’e:\n\n— Ben gelmeyeyim, geri döneyim, demiş ve köye dönmüş. Köye dönünce Şah İsmail’in nişanlısına:\n\n— Senin sevdiğini çay aldı, demiş. Kız İsmail’in kendisine verdiği güle bakmış. Gül solmamış, taptaze duruyormuş.\n\n&nbsp;Kız, adamlar tutup Şah İsmail’i aratmış. Arattığı adamlara gülü ısladığı tası vermiş ve onlara:\n\n— Bununla su dağıtın, benim İsmail’imi bulun, demiş.\n\nAdamlar, arayıp sorarken Şah İsmail’i bulmuşlar. Şah İsmail, tası görünce, tası tutan adama:\n\n— Sen kimsin, diye sormuş. Elinde tas olan adam, tek tek her şeyi anlatmış.\n\nKız, İsmail’den umudunu kesmiş, başka birisiyle evlenmek üzereymiş. Adam olan biteni anlatınca, Şah İsmail’in durumdan haberi olmuş. Şah İsmail:\n\n— Gül solmadı, ben ölmedim, demiş. Hemen yola çıkıp memleketine gelmiş.\n\n&nbsp;Şah İsmail, hemen annesinin yanına gitmiş. Annesi onu tanıyamamış. Şah İsmail de kendisini tanıtmamış. Şah İsmail, annesinin yanına girmiş. Şah İsmail’in duvarda asılı bir sazı varmış. O girince saz, “tın” diye ses vermiş. Şah İsmail, annesine:\n\n— Teyze, burada düğün mü var, demiş. Annesi durumu anlatmış:\n\n— Benim oğlum artık yok, öldü. Düğün oluyor, demiş. Şah İsmail, annesine:\n\n— Oğlunun sazı da mı var, diye sormuş. Annesi:\n\n— Var, demiş. Şah İsmail:\n\n— Onu bana verir misin, onunla düğün yerine gideyim, demiş. Annesi İsmail’e sazı vermiş. Şah İsmail, oradan düğün yerine varmış. Sohbete katılmış ve şöyle söylemiş:\n\nSabah namazında,\n\nHalaç yerinde, \n\nÖğlen namazında, \n\nKars ile düzde, \n\nAkşam namazında, \n\nSultan Firiz (Firdevs) ile,\n\nKız yârim haberini aldım da geldim,\n\nKara haberini duydum da geldim.\n\nBunu duyanlar, Şah İsmail’in geldiğini anlayıp, korkuyla kaçışmışlar. Şah İsmail ve nişanlısı, kendi düğünlerini kendileri yapmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Zonguldak",
        "title": "Yedi Yıl Şehzade Bekleyen Kız",
        "text": "Yedi Yıl Şehzade Bekleyen Kız\n\nZamanın birinde bir aile varmış, bu ailenin çocuğu olmuyormuş. Sonra kadın bir dua etmiş: “Allah'ım bana bir evlat ver, yedi yıl ölü başı beklesin” demiş.\n\nAllah da kadının bu duasını kabul etmiş. Bir kızları olmuş, ailesi çok sevinmiş. Kız on sekiz yaşına gelmiş. Bir gün çeşmeye gitmiş. Çeşmede suları doldururken bir karga çeşmeye konmuş. Kıza:\n\n— Yedi yıl ölü başı bekleyeceksin, demiş. Kız su kaplarını atmış, koşa koşa eve gitmiş. Ailesine olanları anlatmış. Ailesi çeşmeye gitmiş. Karga onlara da aynısını söylemiş. Onlar da buralardan uzaklaşalım, demişler.\n\nSonra yola çıkmışlar. Çok acıkmışlar. Bir kale görmüşler. Kalenin kapısına vurmuşlar. Kapı açılmamış, kız:\n\n— Bir de ben deneyeyim, demiş. Kapıyı açmaya çalışırken kale kızı içeri çekmiş. Annesi babası yardım almak için gitmişler. Kız sarayı gezmiş. Kalenin içinde altınlar, mücevherler, değerli eşyalar varmış. Odaları gezerken bir odayı açmış, odada bir erkek varmış. Bu bir şehzade imiş. Ama ölüymüş. Bir cadı yedi yıl ölü kalsın diye büyü yapmış. Kim o şehzadenin başını yedi yıl beklerse şehzade eski hâline dönecekmiş.\n\nKız kaleyi gezerken askerleri görmüş. Askerler donmuşlar, heykel gibi duruyorlarmış. Kız şehzadenin başını ağlayarak bekliyormuş. Bir gün pencereye çıkmış. Bir kervanın geldiğini görmüş. Kız kervana bağırmış. Kervan sahipleri duymuş.\n\n— Ne istiyorsun? diye sormuşlar. Kız:\n\n— Bana yardımcı olabilecek birini verir misiniz, diye sormuş. Onlar da para karşılığında olabileceğini söylemiş. Kız da onlara kaledeki altınlardan vermiş. Kervancılar bir kız vermiş. Kız onu iple yukarı çekmiş. Aradan böyle yedi yıl geçmiş. Bir gün kız, hizmetçiye:\n\n— Ben su içmeye gidiyorum, şehzadenin başını biraz da sen bekle, demiş. Tam da o zaman şehzadenin büyüsü bozulmuş. Şehzade uyanmış. Askerler de canlanmış. Şehzade, başındaki hizmetçiye:\n\n— Benim başımı yedi yıl bekledin, benimle evlen, demiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Şehzadenin başını yedi yıl bekleyen asıl kızı öldüreceklerken, hizmetçi iken şehzadenin karısı olan kız:\n\n— Öldürmeyin, hizmetçi yaparız, demiş. Şehzade de kabul etmiş. Bir gün hizmetçi kız, şehzadeden sabır taşı istemiş. Şehzade önce kabul etmemiş. Ama sonra, tamam, demiş.\n\nŞehzade kızın niye sabır taşı istediğini merak etmiş. Bu kızın odasına saklanmış. Hizmetçi bütün derdini sabır taşına anlatmış. Sabır taşı çatlamış. Kız:\n\n— Benim derdime sen bile dayanamadın, ben nasıl dayanayım, demiş. Şehzade saklandığı yerden çıkmış, kızdan af dilemiş. Karısını boşayıp bu kızla evlenmiş.\n\nBunlar kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Hizmetçi kızı da evine göndermişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "Bursa",
        "title": "Nene ile Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde yaşlı, kimsesiz bir nene, bir de keçisi varmış. Nene her akşam keçisini sağıp sütü de sepetin altına koyarmış.\n\nNene yine bir gün keçisini sağıp sütü sepetin altına koyarken tilki bunu görmüş. Karanlık çökünce gizlice gelip sütün yarısı içmiş ve yarısını da dökmüş.\n\nSabah olunca nene ahıra gelip süte bakınca gördüğüne inanamamış. Yine keçisini sağıp sütünü sepetin altına koymuş. Tilki gece yine gelip sütün yarısını içmiş, diğer yarsını dökmüş.\n\nNene sabah olup ahıra gelince yine sütün döküldüğünü görmüş. Yine anlam verememiş. Bu durum bir hafta devam edince nine dayanamamış. Sütü sağmış, sepetin altına koymuş. Baltasını keskinletip kapının arkasına saklanmış.\n\nKaranlık çökünce tilki yine gelmiş. Sütün yarısını içmiş, yarısını dökmüş. Tam kapıdan çıkınca nene baltasıyla vurup tilkinin kuyruğunu kesmiş. Tilki kaçmış ama kuyruksuz. Diğer tilkilerin yanına gidememiş. Ertesi gün nenenin yanına gelmiş. Nene de kuyruğu süsleyip kapıya asmış. Tilki neneye gelip yalvarır:\n\n— Nene kuyruğumu ver ne olursun. Nene:\n\n— Sen benim sütümü getir. Kuyruğunu sana vereyim. Yoksa vermem, demiş.\n\nTilki süt aramaya çıkmış. Yolda ineği görmüş. Yanına yaklaşmış. İneğe yalvarmış:\n\n— İnek, bana süt ver. Ben neneye götürüp vereyim o da bana kuyruğumu versin. İnek:\n\n— Karnım aç. Sen git, bana ot getir. Tilki kabul edip yola koyulur ve çimene varır. Ve ona yalvarır:\n\n— Çimen, bana ot ver, ben ineğe vereyim, o da bana süt versin, ben de nineye verip kuyruğumu alayım. Çimen:\n\n— Sen git bana tavuk gübresi getir. Yoksa olmaz. Tilki tekrar yola koyulur ve tavuğun yanına gider. Tavuğa yalvarır:\n\n— Tavuk sen bana gübre ver. Ben çimene götüreyim. O bana ot versin, ben de otu ineğe vereyim. İnek bana süt versin. Sütü alıp nineye vereyim. O da ana kuyruğumu versin. Tavuk:\n\n— Veririm ama sen git bana buğday getir. Tilki yola koyulur ve tarlaya varıp başaklara yalvarır:\n\n— Başak bana buğday ver. Ben tavuğa götüreyim. O bana gübre versin. Ben gübreyi çimene verip ot alayım. Otu ineğe verip süt alacağım. Sütü de götürüp neneye vereceğim ve kuyruğumu alacağım. Başak:\n\n— Sen git bana çeşmeden su getir. Tilki çeşmeye gider ve yalvarır.\n\n— Çeşme, sen bana su ver. Çeşme:\n\n— Veririm ama sen perileri getir; üstümde oynasınlar. Bende sana su vereyim.\n\nTilki Allah’a yalvarır ve iki peri ister. Öyle yalvarır ki duası kabul olur. Perileri alıp çeşme başına götürür. Periler oynar, çeşme su verir. Suyu alıp başağa götürür, taneleri alır. Taneleri tavuğa verip gübre alır. Gübreyi çimene götürüp otu alır. Otu ineğe götürür, karşılığında sütü alır. Sütü de neneye götürür.\n\nNene bu esnada tilkinin kuyruğunu çok güzel süsler. Tilki sütü verip kuyruğunu alır. Ama bir daha nenenin sütüne dokunmayacağına söz verip yoluna gider. Nene sütüne, tilki ise kuyruğuna kavuşur.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Aç Kurt",
        "text": "&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Bir aç kurt varmış. Aramış aramış, avlanamamış.\n\n— Bugün önüme kim rast gelirse onu tutup yiyeceğim, affetmem, demiş. Bir buzağı geçmiş. Buzağıya demiş ki:\n\n— Seni yiyeceğim. Buzağı:\n\n— Vah, ben öküz olup da dağlara çıkacaktım. Ne olur, kağnı çeker bir öküz ve yukarı tırmanan at olma hayalim var. Onları biraz taklit edeyim de beni öyle ye, demiş. Kurt:\n\n— İyi öyleyse hadi git, taklit yap da seni yiyeyim, demiş. Buzağı gelmiş, önünden geçmiş, kağnı çekiyor gibi, yukarı tırmanan at gibi taklit yaparak uzaklaşmış. Kaçmış, gitmiş. Kurt yine aç kalmış. Orada dolanmış dolanmış bir keçi yavrusuna rastlamış. Keçi yavrusu:\n\n— Seni yiyeceğim, demiş. Buzağı beni kandırdı, seni yiyeceğim, affım yok, demiş. Keçi de:\n\n— Tamam ama ben de keçi olayım, sürünün önünde gidiyor gibi yapayım da sonra beni ye, demiş. Keçi taklidi tutmuş. Sürünün önünde gidiyor gibi yapmış. Keçi de kaçmış. Bir koyun görmüş. Koyuna:\n\n— Seni yiyeceğim, buzağıyla, keçi beni kandırdı. Sen kandıramazsın, demiş. Koyun:\n\n— Ben de bir oyun oynayacaktım, bir oynayayım da öyle ye beni, demiş. Kurt oturmuş. Bu onun önünde oynamış. Biraz ileriden, biraz daha ileriden oynamış ve kaçmış. Kurt gitmiş gitmiş, bir at gelmiş. Ata demiş ki:\n\n— Buzağı, keçi, koyun beni kandırdı, seni yiyeceğim. At:\n\n— Bir şartım var. Sahibim ayağımın altına ferman kâğıdı yazdı, onu okursan yersin, yoksa yiyemezsin, demiş.\n\n— Ondan kolay ne var. Ayağını kaldır demiş, eğilmiş. At demiş ki:\n\n— Biraz daha eğil. Kurt biraz daha eğilmiş.\n\nAt, şafağına bir tekme atmış. Kurt orada bayılıyor. Üç gün yatmış, sonra kalkmış. Katıra gelmiş, demiş ki:\n\n— Buzağı, at, koyun, keçi kandırdı. Sen kandıramazsın. Katır da:\n\n— Ben kandırmam seni ama benim etim sert, benim etimi yiyemezsin, demiş. Sahibime gideyim de bir satır getireyim, sen beni kes, ondan sonra da ye, demiş.\n\nGitmiş üç gün olmuş oda gelmemiş. Kurt yine aç kalmış. Gelmiş bir değirmenin tozluğuna girmiş.\n\n— Vah, demiş. Koyun kandırdı, kuzu, at, katır kandırdı. Aç kaldım, demiş. Şurada şimdi bir insanoğlu olsa, kuyruğumdan tutup bir o duvara bir bu duvara vursa … Ben ancak böyle akıllanırım. Başka türlü ben yine akıllanmam, demiş.\n\nFazla zaman geçmemiş ki değirmenci tozluğa girmiş. Girmiş ki bir tane kurt.\n\n— Sen ne geziyorsun burada, demiş. Kuyruğundan tutmuş. O duvardan bu duvara, bu duvardan öbür duvara çala çala kurdu baymış. Sonra da sürüklemiş, çöplüğe atmış.\n\nKurt günlerce çöplükte baygın yatmış. Aklı başına gelince sürüne sürüne deniz kenarına gelmiş. Bir de bakmış ki bir insanoğlu denizin kenarında oturmuş, namaz kılmış, dua ediyor. Kurt bunun yanına gitmiş, demiş ki insanoğluna:\n\n— Ey insanoğlu! Burada dua kabul olmaz, değirmenin tozluğuna git, benim duam orada kabul oldu, seninki de kabul olur.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Padişah ve Kızı",
        "text": "&nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzaklardan uzak bir ülkenin adaletli, halk tarafından çok sevilen bir padişahı varmış. Bu güzel ülkede herkes mutlu imiş, insanlar birbirleriyle çok iyi geçinir, herkes birbirinin yardımına koşarmış. Padişah, halkını mutlu görünce her gece yatağına huzurla baş koyarmış.\n\nPadişahın gözü gibi baktığı güzeller güzeli, bir tanecik kızı varmış. Bu kız güzelliğinin yanında aklı ve iffetiyle de dillere destanmış. Padişahın başka çocuğu olmadığı için kızını üzerine çok düşermiş, onu bir çiçek gibi tüm gözlerden sakınarak büyütmüş.\n\nPadişahın kızı, bir gün bahçede çiçek toplarken otların arasından yavru bir karayılanın sürünerek kendisine doğru geldiğini görmüş. Yılan nihayet kızın yanına yaklaşmış. Esrarengiz bakışlarıyla kıza bir şeyler anlatmak istiyormuş sanki.\n\nKız da başını yılana doğru eğmiş. Yılan, diliyle kıza ağzını açmasını işaret etmiş. Amacı, kızı nefes borusundan sokmak imiş.\n\nYılanın işaretleri doğrultusunda kız ağzını açmış, yılan kızın ağzının içine girmiş. Kız ağzını açıp kapayıp nefes alınca yılan nefes borusunu ısıramadan karnına kaçmış. Korkudan ne yapacağını bilemeyen kız, bu durumu kimselere açamamış.\n\nZamanla yılan kızın karnında büyümeye başlamış. Bu arada kızın da karnı şişmekteymiş. Sarayda dedikodular yayılmaya başlamış. Herkes kızın hamile olduğunu düşünmekteymiş. Kız babasına bile karnına yılan kaçtığını inandıramamış.\n\nKızın karnı gittikçe büyümekteymiş. Bu duruma çok kederlenen babası, eninde sonunda bu utançla yaşayamayacağına karar vermiş. Kölesine, kızını ormana götürüp, orada öldürmesini ve kanlı gömleğini kendisine getirmesini emretmiş.\n\nKöle de padişahın isteği üzerine kızı ormana götürmüş. Öldürüleceğini anlayan kız yol boyu ağlamış. Kızın gözyaşlarına dayanamayan köle, kızcağıza acımış ve orada bir kuş öldürüvermiş. Kuşun kanını kızın gömleğine sürmüş. Kızı da ormanda öylece bırakıp saraya dönmüş.\n\n&nbsp;O geceyi yapayalnız ormanda geçiren kızı sabaha karşı bir oduncu bulmuş. Kızı evine götürmüş, karısına kız çocuğu getirdiğini söylemiş. Bu kızı yanlarına almışlar.\n\nKızın karnını fark eden aile, kıza durumunu sormuş. Kız da başında geçenleri bir bir anlatmış. Kızın hâlini anlayan evin hanımı, kızın yüzüne önceden pişirdiği süt buharını tutmuş.\n\nBuharın etkisiyle yılan kızın karnından çıkmış. Oduncu ve karısı, derdinden kurtulan kızı köyden bir delikanlıyla evlendirdiler. Kızın bu evlilikten iki kızı, bir oğlu oldu. Çocuklarına Kader, Takdir, İlahi isimlerini vermişler.\n\nBir gün padişahın yolu, kızının yaşadığı köye düşer. Kız babasını görür görmez tanımıştır. Babası ise çok değişmiş olduğundan onu tanıyamamış. Sesini duyunca tanıyabilmiş ancak. Gözyaşlarını tutamamış. Kızına doyasıya sarıldıktan sonra çocuklarının isimlerini neden Kader, İlahi, Takdir koyduğunu sormuş. Kız da:\n\n— Ben bir zamanlar padişah kızıydım, karnıma yılan kaçtı. Herkes iffetimden şüphelendi, babam beni öldürmesi için kölesine emir verdi. Köle ise bana acıyarak yerime bir tane kuş öldürdü ve beni ormanda bıraktı. Gömlekteki kuşun kanıydı. Yaşadığım bu olaylar benim kaderimdir, köle beni öldürmedi bu Allah’ın takdiridir, ilahi olan yüce Allah’ın sayesinde yılandan kurtuldum ve şimdi eşim ve çocuklarımla mutluyum, demiş.\n\nPadişah gerçekleri öğrenince kızıyla barışmış. Gökten üç elma düştü: biri padişaha, biri kızına, diğeri de bu masalı okuyanlara…\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "ALİCİK İLE KURT",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer pire, pireler tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken iki tane elti varmış. Bir eltinin çocuğu çokmuş, diğer eltinin ise hiç çocuğu yokmuş. Bir eltinin çocuğu çok olduğundan çocuklarıyla, babalarına yemek götürebiliyorlarmış. Ama diğer elti yemek gönderemiyormuş.\n\nBu kadın bir gün komşusuna gidip ağlamış. Kadın buna bir tabak mercimek vermiş.\n\n— Bu mercimekleri dök yere. Onların hepsi çocuk olacak, demiş.\n\nKadın eve geliyor. Bu mercimekleri yere döküyor. Hepsi de küçük mercimek çocuk olmuş. Kadın kocasına götürsünler diye hamur yapıyormuş ama mercimek çocuklar hiç rahat durmuyorlarmış. Kadın ekmek tahtasını bunlara vurunca hepsi ölmüş. Kadın üzülmüş hepsi ölünce.\n\n— Keşke, bir tanesi ölmeseydi, demiş. Tahtanın altından bir tanesi çıkmış.\n\n— Ben ölmedim anne, demiş.\n\n— Adın ne senin, demiş. O da:\n\n— Benim adım Alicik, demiş.\n\n— Alicik babana yemek götürür müsün, demiş. O da hemen kabul etmiş. Alicik yolda giderken bir kurtla karşılaşmış. Kurt, Alicik’e.\n\n— Nereye gidiyorsun, demiş. Alicik babasına gittiğini söylemiş. Kurt demiş ki:\n\n— Alicik atla sırtıma, ben seni götürürüm, demiş. Kurt, “ Ben nasıl olsa bunu yerim yolda” diye kendi kendine söyleniyormuş. Alicik kurdun dediklerini duymuş.\n\nAlicik kurdun üstündeki torbanın içinde gidiyormuş. Sonra bu torbanın içine taş doldurmuş. Kurdun çişi gelmiş.\n\n— Alicik, ben eve gidip geliyorum, demiş. Alicik hemen kaçmış. Elma ağacının üstüne gitmiş. Kurt eve gitmiş, torbayı açmış ki hep taş.\n\nKurt sinirlenmiş. Alicik’i bulmaya gitmiş. Bakmış ki Alicik bir elma ağacının üstünde. Kurt, Alicik’i indirmeye çalışmış.\n\nAlicik birden ağaçtan düşüvermiş. Kurt yine Alicik’i sırtına atıvermiş. Alicik bu kez torbanın içine su doldurmuş. Kurdun yine çişi gelmiş. Alicik bu arda torbanın içinden kaçmış. Kurt eve gelmiş, torbayı açmış ki hep su Alicik yok. Kurt sinirlenmiş. Alicik’i bulmaya gitmiş. Bakmış ki Alicik yine ağacın tepesinde.\n\n— Alicik in aşağı, demiş. Alicik inmemiş. Kurt:\n\n— Beline bağla elmayı öyle at, demiş.\n\nAlicik elmayı beline bağlayıp atmış. Sonra kurdun üzerine düşmüş. Yine arkasına oturmuş. Alicik torbanın üstüne bu kez diken doldurmuş. Doldururken kaçıvermiş. Kurt bunu görmüş. Alicik hemen yanındaki denize girmiş. Kurt:\n\n— Alicik nasıl girdin oraya? Nasıl yüzüyorsun, demiş. Alicik:\n\n— Çok kolay, sen de gir, demiş.\n\nKurt denize girmiş, boğulmuş. Alicik kurdun evindeki her şeyi almış. Annesine götürmüş. Yiyip içip mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Sedef Elbise ",
        "text": "SEDEF ELBİSE\n\nBir varmış bir yokmuş. Bir adamın üç tane kızı varmış. Adam bir gün pazara gidecekmiş. Kızları babalarından her biri bir şey istemiş. Üçüncü kız babasından sedef elbise istemiş. Babasına\n\n— Sedef elbiseyi unutursan yollarına boz duman çöksün, demiş. Adam her şeyi almış. Sedef elbiseyi almayı unutmuş. Adamın yoluna boz duman çökmüş. Adam evini bulamamış. Yolda bir adama rastlamış. Adam dev imiş, her kılığa giriyormuş. Bu sefer de dilenci kılığına girmiş. Kızarın babası derdini deve anlatmış.\n\n— Kızıma sedef elbise alamadım, demiş. Dev de\n\n— Ben sana sedef elbiseyi veririm ama sonra gelir senden bir şey isterim, demiş.\n\n— Sen de bana onu vereceksin, demiş. Adam almış sedef elbiseyi kızına götürmüş. Aradan zaman geçmiş. Dev tekrar dilenci kılığında adamın evine gelmiş. Adamdan büyük kızını istemiş. Adam da çaresiz büyük kızını vermiş.\n\nDev kızı alıp evine götürmüş. Eve gidince deve dönüşmüş. Dev kızın dizine yatar, kız da saçını sakalını kaşıtırmış.\n\nKız devin sakalının arasındaki anahtarları bulmuş. Kaçmaya çalışırken kızı dev öldürmüş. Saçlarından tavana asmış.\n\nDev tekrar gidip kızın babasından ortanca kızı da istemiş. Adam ortanca kızını da vermiş. O kız da devden kaçmaya çalışırken dev onu da öldürmüş.\n\nSora üçüncü kıza gelmiş. Küçük kız kurnazmış. Hem de sedef elbisesi varmış. Sedef elbise her şeyi kıza anlatmış. Kız sabah olunca devden saklanmış. Kapılarının arasında büyük bir kütük varmış. Sedef elbise kıza:\n\n— Açıl kütüğüm açıl de, kütüğün içine gir, demiş. Kız:\n\n— Açıl kütüğüm açıl, demiş. Kütüğün içine girmiş. Dev kızı bulamamış. Kütüğü kıramamış, alıp suya atmış. Kız tekrar suda giderken:\n\n— Açıl kütüğüm açıl, demiş kütük açılmış. İçinden çıkmış. Kız ağaçta otururken padişahın oğlu atına su içirmeye gelmiş. Kız çok güzelmiş. Suya şavkı vurdukça at ürküp su içmiyormuş.\n\nPadişahın oğlu da ata sinirleniyormuş. Bir gün kız padişahın oğluna seslenmiş. Padişahın oğlu kızı görünce âşık olmuş. Alıp evine götürmüş. Evlenmişler. Çocukları olmuş.\n\nDev kızı unutmamış. Kızın peşindeymiş. Keçi kılığına girip kızın evine gelmiş. Kız keçilerin çoğaldığını fark etmiş. Kocasına söylemiş:\n\n— Bu dev, demiş. Kocası inanmamış. Gece kocası ve çocuğu uyurken dev kızı götürmeye gelmiş. Dev kocasının uykusunu kovaya bağlamış. Kapının arkasına takmış. Sedef elbise, kıza:\n\n— Kovayı al yere vur, kocan uyanır, demiş. Kovayı almış yere vurmuş, kızın kocası uyanmış. Devi yakalamış. Aslanlara, kaplanlara atmış. Dev ölmüş. Daha sonra kız ile kocası mutluluk içinde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Üvey Anne",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Üvey annesinin yanında yaşayan bir kız varmış. Kadın, kıza hiç iyi davranmaz, bazen yemek dahi vermezmiş. Yine bir gün kadın üvey kızına ekmek vermemiş. Kız da derdini, sıkıntısını anlatmak için ahırdaki ineğinin yanına giderek ineğe:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üvey annem bana ekmek vermiyor, ne yapayım?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen hiç korkup canını sıkma, ben sana sütümü veririm yeter ki sen beni em, demiş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Kadın kıza hâlâ yemek vermezmiş. Kadın bu sefer de:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben buna kaç gündür yemek vermiyorum, bu nasıl dayanıyor, neyle karnını doyuruyor, diye düşünmeye başlamış. En sonunda kızı takip etmeye karar vermiş.\n\nKadın kızı takip edip kızın ahırda ineğin bir tanesini emdiğini görmüş. Hemen kendisini kıza belli etmeden oradan kaybolmuş. &nbsp;Akşam olup kızın babası eve gelince, karısı:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Herif, bugün hocaya gittiydim, o da bana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Fatma’nın ineğini kesip de yersen yaşarsın, yemezsen kısa bir süre sonra öleceksin, dedi, demiş.\n\nKadının dediklerini duyan kız, hemen ineğin yanına gidip:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — İneğim seni kesecekler, üvey annem babama söyledi, babam da tamam dedi.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen hiç canını sıkma. Baban beni kestikten sonra benim kemiklerimi toplayıp bir dereye göm, demiş.\n\nAdam ertesi gün ineği kesip yemek için hazırlamış. Kadın, istediği olduğu için çok sevinmiş ve hep birlikte ineğin etini pişirip yemişler. Kız da yemekten sonra ineğin kemiklerini toplayıp, kimse görmeden bir dereye gömmüş. Kız ertesi gün tekrar dereye kemikleri gömdüğü yere varmış. Hemen, kemikleri gömdüğü yeri açıp bakmış ki, altın, gümüş, yiyecek, içecek her şey doluymuş.\n\nBir gün ağanın oğlu atıyla gezerken bir çayda atını sulamak için durmuş. At, su içmeye başlayınca “dürttt” diye bakar, “dürtt” diye bakmaya başlamış. Oğlan da “Ata ne oldu, neden böyle ediyor?” diye suya bakınca suyun içinde bir tane terlik görmüş. Atından inip terliği eline almış ve:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ey Allah’ım! Bu terlik kimin ayağına iyi gelirse ben o kızı alacağım, demiş.\n\nOğlan, terliği eline alıp atına atladığı gibi terliğin sahibini aramaya başlamış. Elinde terlik atıyla beraber dünyayı dolaşır ama bir türlü terliğin sahibini bulamamış.\n\nOğlan geze geze Fatma’nın olduğu eve gelmiş. Ağanın oğlanının geleceğini haber alan üvey anne Fatma’yı teknenin altına saklamış. Oğlan terliği evdekilere denetir fakat yine terliğin kimin olduğunu öğrenememiş. Tam o sırada, kadının gölbezi*:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hev hev… Teknekcik altında, Fatmacık, teknecik altında Fatmacık, diye havlamaya başlamış.\n\nOğlan ve adamları ilk önce duyduklarına şaşırırlar, ama gölbezin dediğini de dikkate almamışlar. Gölbez yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Teknecik altında Fatmacık, teknecik altında Fatmacık, hev hev, der.\n\nBu sefer oğlan hemen teknenin altına bakar ve Fatma’yı oradan çıkartıp terliği ayağına demiş. Tekliğin Fatma’nın ayağına olduğunu gören oğlan hemen üvey anneyi adamlarına yakalatıp cezalandırmak istemiş. Fatma buna karşı çıkıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne de olsa benim üvey annem, her ne kadar bana kötü davrandıysa da yine de sen ona merhamet et de cezalandırma, demiş.\n\nOğlan da kızın istediğini yerine getirip kadını cezalandırmaktan vazgeçmiş. Kızı alıp babasının yanına götürmüş. Kırk gün kırk gece düğün yaparak evlenmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;*gölbez: Enik. köpek yavrusu.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Güvercin Adam",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, öküz berber iken, eski hamamın tası yok, peştamalın ortası yok, şu yalan bu yalan, eşeğe binip deveyi kucağına alan, fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan…\n\nEvvel zaman içinde bir padişahın üç kızı varmış. Bu kızların evlenme zamanları gelmiş de geçiyormuş bile. Padişahla sultan, memleket meselelerinden, sarayın tantanasından kızlarını çoktan unutmuşlardır. Kızlar bakmışlar olacak gibi değil, üçü bir araya gelip bir plan yaparlar.\n\nKızlar bir öğlen yemeğinde, padişahla sultan yemek yedikten sonra sıra karpuza gelir. Üç sahanda, üç çeşit karpuz vardır. Bir sahandakinin içi geçip löp olmuş, ikincisi ağza alınır gibi değil, üçüncü tabaktaki eh yenir yenmez. Padişah üçünden de ağzına birer parça alınca hemen tükürür. Hemen bunları yapıp buraya getirenleri astıracağım diye bağırarak&nbsp;hışımla ayağa kalkar. Sultan Hanım, padişaha:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben anlatırım. Sen sakin olup otur da öyle anlatayım, deyip durumu anlatmaya başlar: “Bu karpuz işi kızların oyunudur. Biz kızları unuttuk, evlenme zamanları geldi de geçiyor bile. Büyük kız neredeyse kırk yaşına girecek.” deyince padişah da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ya! Öyle mi, dedikten sonra hemen veziri çağırıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tez uzaklara tellal çağırtılsın, ulaklar&nbsp;gönderilsin. Yedi düvele haber edin, kızlarıma talip olmak isteyenler, sarayımın balkonunun önünden geçsin, diye emir verir.\n\nDerhal emir yerine getirilince talipliler sarayın önünden tek tek geçmeye başlarlar. Birinci gün padişahın büyük kızı, veziri azamın büyük oğluna balkondan mendilini (nişanını) atar. İkinci gün de padişahın ortanca kızı, şeyhülislamın oğluna nişanını atar. Üçüncü günün akşamına kadar bütün düvellerden gelenler&nbsp;sarayın önünden geçer. Fakat padişahın küçük kızı bir türlü olur verip de kimseyi beğenmez. Oturup kadersizliğine ağlamaya başlayınca aşağıda bir kelp dilini çıkarıp kuyruğunu sallıyormuş. Kelp, sanki ben de sana talibim gibi kıza bakıyormuş. Padişahın küçük kızı da benim kaderim de buymuş diyerek nişanını kelpe atar. Kelp, mendili ağzına alıp sallamaya başlayınca halayıklar durumu fark ederek ortalığı velveleye verirler. “Padişahın küçük kızı, kelpe nişan attı.” lafı çabuk saraya yayılır. Bunu duyan padişah küplere biner. Padişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim öyle bir kızım yok artık. Çabuk cariyesiyle birlikte saraydan atın gitsin. Kelpin arkasından mı gider, nereye giderse gitsin, diye emir verir.\n\nEmir çabuk yerine getirilir. Sultan, bir cariyeyle kelpin arkasına düşüp bir hayli yürürler. Bir konağın önüne gelince kelp, başıyla konağın kapısını aralar. Sultanla&nbsp;cariye içeriye girip şaşkın şaşkın yukarıya çıkarlar. Bakarlar ki, saray yavrusu gibi bir köşk. İçinde ne ararsan var.\n\nGece olunca herkes ayrı odalarda yatmış. Sultanın yattığı odanın ortasında da bir havuz varmış. Sultan&nbsp;bir türlü uykuya dalamamış. Derken yatağın önündeki pencere tıklanır ve bir bakar ki, cicili bicili bir kuş, sultana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanım, sır saklar mısın, hanım sır saklar mısın, diye üç kere seslenince kız:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Saklarım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Aç öyleyse pencereyi, der.\n\nSultan, pencereyi açınca kuş hemen odanın içindeki havuzun içine uçar. Kuş, havuzda çırpınıp yıkandıktan sonra aslanlar gibi yakışıklı mı yakışıklı, eşi görülmemiş bir genç olur. Bunu gören sultan,&nbsp;ilk görüşte gence âşık olur. Sultanla&nbsp;genç sarmaş dolaş olur. Yakışıklı genç&nbsp;kısaca hayatını kıza&nbsp;anlatır:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben peri padişahının oğluyum. Adım Muhsin, deyip kısadan keser. Zaten gencin&nbsp;görünüşü kendisini anlatıyormuş.\n\nAradan bir ay kadar bir zaman geçince sultanla oğlanın&nbsp;aşkları her gün daha da çok artmış. Oğlan&nbsp;eve gelip sultana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kız kardeşlerin seni hamam sefasına çağırıp orada, senin sırrını öğrenmeye çalışacaklar, sakın sırrını verme. Yoksa aramızdaki sır bozulur. Şu kordonu konsolun gözüne koyuyorum. Hamamda bir sır verdiğinde, ben hamamın kubbesinde yedi çeşit kuş olup sizi gözlerim. Eve geldiğin anda kordon konsolun gözünde yoksa her şey bitmiştir. O zaman beni bu dünyada kırk yıl arasan bulamazsın, diye tembih eder.\n\nMuhsin Bey, bakar ve sevdiğinin&nbsp;kız kardeşlerinin faytonlarla geldiğini görünce sultana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dört atlı mavi fayton senin faytonun, hadi kardeşlerini bekletme. Zaten hazırlanmıştın, der.\n\nSultan da&nbsp;hemen aşağıya inip ablalarıyla selamlaştıktan sonra faytonuna biner. Ablaları önde, kız arkada yola düşerler. Kısa zaman sonra hamama varırlar. Faytoncu küçük kızın inmesine yardımcı olunca hem faytoncuyu hem de faytonun ihtişamını kıskanırlar. Sonra hamama girince cariyelerinin yardımlarıyla soyunduktan sonra peştamallarını giyerler. Hamamın ortasındaki göbek taşına yakın üç tane kurnaya otururlar. Aradan çok geçmeden üç kız kardeş sohbet etmeye başlarlar. Küçük kıza ablaları:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Eee… Kardeşim, kelple aran nasıl? Aşklarınız, sohbetleriniz nasıl gidiyor, diye alaycı bir dille sorarlar.\n\nAyrıca bir taraftan da gülmeye devam edince küçük kızın sabrı taşar. Sultan, ablalarına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Size kelpse, bana değil, deyince sultanın içine hemen bir acı çöker.\n\nCariyesine seslenerek hemen hazırlanıp çıkacaklarını emreder. Sultan, ablalarının yüzüne bile bakmadan hamamdan hemen ayrılıp faytonuna biner. Sultan, konağa gelince hızlıca eve çıkıp odaya girer. Konsolun çekmecesini çekip bakınca kordonu göremez. Sultan, o an oraya bayılıp kalır.\n\nBir saat sonra kendine gelen sultan, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Tedavi için kaç tane doktor getirildiyse hiç birisi derdine çare olamaz. Aradan bir ay geçtikten sonra Muhsin Bey’i aramaya başlar. Muhsin Bey’i üç sene arar. Sormadığı düvel, çalmadığı kapı kalmamıştır. En sonunda aramayla bulamayacağını anlayınca görkemli bir hamam yaptırır. Hamamın önüne de “Başından geçenleri-hikâye- anlatanlar hamamda parasız yıkanabilir.” yazdırır. Sultan, tellallar çağırtıp ulaklar yollar. Bu haber her tarafa duyurulur. Hamam her gün dolup taşar. İki yıl da böyle geçer.\n\nBir gün hamama fakir bir kadın gelir. Elindeki bohçada da kirli çamaşırları vardır. Kadın, sultana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanımım, hamama girebilir miyim, diye sorunca kız da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bir hikâye biliyor musun, başından geçen bir olay var mı? Anlat da ondan sonra hamama gir. O zaman yıkan yıkanabildiğin kadar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanımın, ben hiçbir şey bilmem. Ne olursun beni hamama al.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Olmaz, almam. Git bir şeyler öğren de gel.\n\nFakir kadın oflaya puflaya ilerideki çay kenarına gider. Bir yerden boş bir teneke bulup kendi kendine mırıldanmaya başlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapayım, iş başa düştü. Hamama almadılar, bari şu tenekenin altına bir ateş yakayım da kirli çamaşırlarımı yıkayayım, der.\n\nKadın, ateş yakarken bir bakar ki, odun yüklü katırlar oradan geçiyor. Başlarında da sahibi görünmüyor. Kadın, bir iki odun almak için katıra el atar. Ne olduğunu anlamadan katırlar nehrin ortasına gelirler. Kadın, gözlerini yumup açtıktan sonra bir bakar ki, şimdiye kadar hiç görmediği cennet misali bir şehirdeki konağın bahçesinin içindedir. Önünde bir fırın, fırında pişen börekler, baklavalar, çörekler. Evden içeri girip kimsenin olmadığını anlayınca çok şaşırır. Karnı aç olduğundan biraz börek almak için elini tepsiye uzatınca, görünmez kişiler, “seydi mani” diyerek eline vururlar. Kadın neye elini uzatsa, “seydi mani” diyerek eline vururlar. Kadın bakar ki, buradan hayır yok direk bahçeye gider. Bakar ki, elma, armut, erik, bir yerde de üzüm bağı var. Daha önceden böyle cennet gibi bir bahçeyi hiç görmemiştir. Meyve almak için ağacın dalına uzanınca yine “seydi mani” diyerek eline vururlar.\n\nKadın en sonunda evde gizlenip, sabah evi terk etmeyi düşünür. Konağın merdivenlerinden çıkıp büyük bir salona girer. Salonun etrafında odalar ve ortasında bir havuz vardır. Kadın, salonun köşesindeki bir kanepeye yatar. Gece yarısı olunca bir gürültüyle uyanır. Bir bakar ki, bir sürü güvercin açık pencereden salona girerler. Güvercinler, havuzda çırpınarak yıkandıktan sonra her biri aslanlar gibi delikanlı olurlar. Bunu gören kadın, ilk önce gözlerine inanamaz.\n\nDelikanlılar kırk kişilik yemek masasına oturup yemek yedikten sonra oturup sohbet etmeye başlarlar. Daha sonra herkes tek tek odalarına çekilir. En sonunda bir genç kalır ve evde tek başına oturmaya başlar. Delikanlının elinde bir kordon vardır. Sürekli onu sallayıp zaman zaman da kederlenip ağlar. Bu durum sabahlara kadar da devam eder.\n\nSabahleyin kırk genç havuzda yıkanıp güvercin olduktan sonra açık pencereden uçup giderler. Fakir kadın aç, susuz bir şekilde sızıp kalmıştır. Uyanınca aşağıya inip bir bakar ki, katır kervanı boş olarak gidiyor. Hemen katır kervanına bir el atıp çay kenarındaki kirli çamaşırlarının yanına kadar gider. Bir süre sonra kendine gelince bu gece gördüklerimi hanıma anlatıp da hamama gireyim diye düşünür. Hamama gidip içeri girince kadına, hanım:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yine sen mi geldin? Kaç kere söyleyeceğim, bir şey anlatmadan hamamda yıkanamazsın, diye çıkışır.\n\nFakir kadın da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen ne diyorsun hanımım. Bu gece başımdan öyle bir şey geçti ki, deyme hikâyeye. Olur olmaz hikâyeye taş çıkartır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Otur şuraya da başından geçenlerin hiçbirisini atlamadan bana anlat, deyince kadın başından geçen her şeyi anlatmaya başlar.\n\nKadının anlattıklarında sıra, bir gencin gordon sallayıp hüzünlendiğine gelir. Hanım, hemen kadına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sus yeter artık, kalk gidiyoruz. Bu hamam dâhil tüm varlığım senin olsun. Yeter ki beni oraya götür, deyip kadını şapur şupur öper.\n\nKoşar adımlarla birlikte çayın yanına giderler. Tesadüfen odun yüklü katır kervanları yine oradan geçiyormuş. Kervana el atıp tam konağın kapısının önüne kadar giderler. Yine fırından çıkmış kızarmış çörekler, börekler gidiyormuş. Kadın, hanıma:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanımım, çok acıktım, bayılmak üzereyim. Şuradan bir şeyler alıver de yiyeyim, der.\n\nHanım, pişen tepsilere el uzatır. Alsın Muhsin Bey’in eşi hanımım, helal olsun, derler. Fakat hanımın böreği, çöreği gözü görecek hâli yoktur. Hanım, aldıklarını kadına verir. Birlikte konağın merdivenlerinden çıkıp kanepenin altına gizlenerek beklemeye başlarlar. Bir müddet sonra açık pencereden güvercinler gelirler. Güvercinler havuzda yıkandıktan sonra birer delikanlı olurlar. Delikanlılar yemeklerini yedikten sonra herkes odalarına çekilirler. Bir delikanlı elinde gordon dertli dertli düşünmeye başlar. Sultan Hanım, Muhsin Bey’i tanıdıktan sonra fazla dayanamadan Muhsin Bey’in yanına koşar. Muhsin Bey’le, hanım sarmaş dolaş olurlar. Muhsin Bey, hanıma:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yahu burayı nasıl oldu da buldunuz. Bu geldiğiniz yola kırk yılda zor gelinir. Benim bu durumumu arkadaşlarım öğrenirse mahvoluruz ve tılsım bozulur. Bir daha buralarda fakir olarak kalırız. Hemen buradan gidelim, der.\n\nYum gözünü, aç gözünü geldikleri yere çıkarlar. Hanım, hamamı ve son varlıklarını fakir kadına verir. Konaklarına gelince eskisi gibi mutlulukları devam eder. Bir gün Muhsin Bey üzücü bir haberle eve gelip hanımına&nbsp;der ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Komşu düvelin padişahı&nbsp;baban, kara kara düşünüyormuş. Halk korku ve panik içerisindeymiş. Savaş ilan eden ülke, bu ülkenin dört katı kalabalıkmış. Askerleri de çokmuş. Askerleri eğitimli ve savaşçıymış, diye anlatır.\n\nErtesi sabah savaş tüm şiddetiyle başlar. O gün Muhsin Bey’in ülkesi çok zayiat vermiş. Askerlerin, leşkerin morali çok bozulmuş. Muhsin Bey’in eşi Sultan Hanım çok ağlıyormuş. Sultan Hanımın babası padişah&nbsp;da çaresizlik içinde kıvranıyormuş. Ordularının başında olan damatları fazla zayiat vermeden, daha çok yıpranmadan teslim olmayı düşünürler. Fakat bu fikirlerini padişaha&nbsp;bir türlü söyleyemezler.\n\nDamatlar ertesi gün müdafaa hattını hazırlamışlar. Karşılarındaki güce karşı hiçbir hücum etme imkânları yokmuş. Karşı taraf bütün gücüyle hücuma geçince padişahın askerleri, eyvah mahvolduk diye düşünürlerken beyazlar giyinmiş, yağız atların üzerinde kale gibi kırk kolcu&nbsp;karşı düşman askerinin içine şiddetli bir şekilde girerler ki düşman askerleri ne olduklarını bilemezler. On binlerce düşman askeri çil yavrusu gibi dağılır. Bu kolcular da&nbsp;nerden geldi diye düşünmeye başlarlar. Bu durumu gören padişah&nbsp;da şaşırıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Allah Allah, bu kolcuları&nbsp;yardıma kim gönderdi? Bunlar olağanüstü ilahi bir güç. Düşmanın büyük ordusunu çil yavrusu gibi dağıttı, diyerek morali yerine gelir.\n\nErtesi gün savaş yine bütün şiddetiyle başlar. Yine nereden geldiği belli olmayan-bu sefer mavi giyinmiş- kırk kolcu&nbsp;düşmana karşı savaşır. Padişah, atını başkumandanlarının yanına doğru sürer. Fakat kumandanlara yetişmesi mümkün değildir. O gün de akşam olunca düşman tarafı çok zayiat verir. Fakat kırk kolcu&nbsp;yine ortadan kaybolur.\n\nSavaşın dördüncü günü sabahı, savaş yine bütün şiddetiyle kaldığı yerden devam eder. Artık karşı tarafın dayanacak gücü kalmamıştır. O gün de kırk kolcu&nbsp;yeşiller giyerek savaşa gelirler. Padişah bu askerlerin kim olduklarını bilmediği için meraktan çatlıyormuş. Kolcuların&nbsp;peşlerinden at koştururken, askerlerin başı bir an duraklar. Kolcunun birinin&nbsp;elinden yaralandığı için eli kanamaktaymış. Padişah yetişip askerin yarasına kendisinin işlemeli mendilini sarar. Kolcu,&nbsp;padişahla konuşmadan oradan hemen uzaklaşır.\n\nO gün öğleye doğru, yenilgiye uğrayan düşmanlar, teslim olurlar. Bu kırk kolcu&nbsp;sayesinde zorlu savaş kazanılmıştır. Bu zafer kırk gün kırk gece davullar çalınarak kutlanır. Fakat padişah, o kırk kolcuyu&nbsp;düşünmekten hastalanır. Padişahın başında damatları ve kızları bekliyormuş. Padişah, damatlarına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tellallar çağırılsın, ulaklar etrafa yollansın. Tez bana kırk kolcudan&nbsp;haber getirin, diye emir verir.\n\nPadişah, günden güne hastalığından dolayı erimektedir. Bir gün hasta yatağından, bana ceylan eti getirin diye seslenir. Damatları hemen ceylan eti bulmak için bir av partisi tertip ederler. Fakat saatlerce hiçbir ava rastlayamazlar. Damatlar av partisinden uzakta dolaşırlarken bakarlar ki ormanın içinde ceylan eti satılan bir kulübe. Damatlar, ceylan etini buradan alalım da padişaha&nbsp;biz vurduk deriz, diyerek anlaşırlar. Dükkâna girince bakarlar ki, eti satan yağız bir delikanlı. Adamlar, delikanlıya:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bize ceylan budu satar mısın, diye sorunca delikanlı:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Satarım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kaça veriyorsun kilosunu?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Parayla vermiyorum, kıçınıza birer mühür vururum, alıp gidersiniz, der.\n\nİiki damat bir kenara çekilip ne yapalım diye birbirlerine sorarlar. Büyük damat olan veziri azamın oğlu:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Burası dağ başı, bu yabanî bizi tanımaz bilmez. Mührü bastıralım, eti alalım da gidelim, deyince öbür damat da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, dedikten sonra ceylan eti satıcısına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, razıyız, derler.\n\nSatıcı da ikisinin kıçına birer mühür vurup ceylan etini verir. Damatlar saraya gelip padişaha, ceylanı vurduklarını ve aşçıların pişirmekte olduklarını söylerler. Bu arada kızlar, damatlar, veziri azam dâhil herkes padişahın başında beklerler. O sırada kızarmış, pişmiş ceylan eti padişaha getirilir. Padişahın, etten bir lokma almasıyla tükürmesi bir olur. Çünkü et zehir gibiymiş. Ceylan etini satan adam, ceylanın ödünü deşip etine sürmüştür.\n\nMuhsin Bey de bu sırada konağa gelip dışarıda bekliyormuş. Muhsin Bey, sultan hanıma:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sultanım, baban hasta vaziyette yatakta yatıyormuş. Şu getirdiğim ceylan etini güzelce kızartıp pişirsinler. Yalnız eti alıp babana sen götür, der.\n\nKız da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben götüremem, babam beni saraydan yine kovar. Kız kardeşlerim kelpin hanımı diye alay ederler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen git, evlatlık görevini yerine getir. Göreceksin ki bir şey olmayacak, der.\n\nPrenses, bunun üzerine saraya gidip doğruca babasının yattığı odaya gider. Kız&nbsp;görününce hemen dedikodu ve fısıltılar başlar. Kız, ceylan etini babasının başucuna kadar getirir. Padişah hemen gazaba gelip, defol, senin gibi kızım yok diyerek odadan kovar. Kız da arkasını sönüp ağlayarak giderken padişah, kızım gel bakayım diyerek kızını yanına çağırır. Bunu duyan oradaki herkes şaşırıp kalır. Kızın&nbsp;arkasında bir mendil varmış. Padişah mendili alıp bakmış ki, savaş alanında yaralanan askere&nbsp;verdiği mendil. Padişah, hemen kızına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kızım bu mendili arkana kim taktı, diye tatlı bir sesle sorunca kız:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Valla benim haberim yok. Kim takacak ki, eşim takmıştır, der.\n\nPadişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hemen faytonumu hazırlayıp kızımın eşini getirin, diye adamlarına emir verir.\n\nSultan Hanım, nefes nefese konağa gelir. Muhsin Bey de zaten hazırdır. Muhsin Bey, savaşın ilk günü giydiği beyaz elbiselerini giyip, kılıcını da kuşanmıştır. Kızla beraber Muhsin Bey saraya gelince padişah hemen Muhsin Bey’i tanır. O anda padişahın hastalığından eser kalmaz. Yataktan dupduru kalkıp Muhsin Bey’e sımsıkı sarılarak, demek savaş alanındaki o asker&nbsp;sendin, der. Padişah, damatlarını tanıştırmaya başlayınca, Muhsin Bey:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben bunları tanıyorum padişahım. İkisi de benim kölem olur, deyince padişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl olur, bir yanlışlık olacak.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hayır, haşmetmeabım, hiç yanlışlık yoktur. İnanmazsanız kıçlarına mühür bastım, ona bakabilirsiniz, der.\n\nPadişah da bir tenhada iki damadın da donlarını sıyırtıp kıçlarına bakınca mühürleri görür. Padişah, hemen damatlarına, karılarıyla birlikte sarayı terk etmelerini söyler. Zaten padişah iyice yaşlandığı için tacını Muhsin Bey’e verip tahttan iner. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Fukara Adam",
        "text": "Herifin bir tanesinin fukaralıktan canı yanmış. *Ailesine demiş ki:\n\n— Bir parça bana azık et. Ben Allah’ı bulmaya gideceğim.\n\nKarısı demiş ki:\n\n— Allah bulunmaz. Allah’ı nerede ararsan orada hâzır nâzırdır.\n\n— Yok, ben Allah’ı bulmaya gideceğim.\n\nOradan çekip gitmiş. Bir ulu dağın başına çıkınca haramilere rast gelmiş. Haramiler de malı nereden çaldıysa, fesine lira bölüşüyormuş. Selam vermiş, yanlarına varmış. Haramilerbaşı demiş ki:\n\n— Taksime sen de karış, demiş.\n\n— Yok, ben karışmam. Bana Allah versin, demiş.\n\n— Oğlum, Allah insana işte böyle verir. Biz çaldık çarptık, günahına biz girdik.\n\nKarışmamış orada. Orada misafir olunca, sabahtan yola revan olmuş. Haramiler demiş ki:\n\n— Sen nereden gelip nereye gidiyorsun, demiş.\n\n— Ben Allah’ı bulmaya gidiyorum, demiş.\n\nHaramiler demiş ki:\n\n— Allah’ı bulduğun zaman bizim hâlimizi danış. Ben yirmi yaşımdan sonra bu haydutlukla uğraşıyorum, demiş.\n\nAllah’ı bulmaya giden oradan çekip gitmiş.\n\nGünlerin bir gününde beniâdem içinden çıkmış. Bu daralmış. *Fini firak ederken yamaçtan bir ışık gözükmüş. O ışığı takip edip yürümüş oraya. Oraya varmış ki bir mağara; kapısını bulup içeri girmiş. İçerde dervişin bir tanesi postu atmış, zikir ediyormuş.\n\n— Selamünaleyküm derviş baba, demiş.\n\nDerviş demiş:\n\n— Ve aleykümselam insanoğlu. Oğlum, ben on beş yaşımdan sonra dünya yüzü görmedim. Şimdiye kadar beniâdem içine çıkmadım. Oğlum sen nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, demiş. &nbsp;&nbsp;\n\n— Ben Cenabıallah’ı bulmaya gidiyorum, demiş.\n\n— Oğlum Allah bulunmaz, demiş.\n\n— Ben Allah’ı bulacağım, demiş.\n\nO dervişin orada da gıdası başında bir kuru nar ağacı varmış. Cenabıallah tarafından o kuru nar ağacı günde bir nar veriyormuş, onunla gıdalanıyormuş. O gün, o misafirin vardığı günde nardan iki tane olmuş. Derviş tutmuş, bir tanesini saklamış. Birini de dilimlemiş; yarısını kendi yemiş, yarısını da misafir yemiş.\n\nDervişin yanından ‘Allah’a ısmarladığı’ çekince derviş demiş ki:\n\n— Allah’ı bulduğun zaman benim ahvalimi de söyle, demiş.\n\nBu oradan çekip gitmiş. Bu, Kaf-ı Küf Dağı’nın başına çıkmış. Bu orada korkmuş. Korkunca yukarıdan bir nida gelmiş:\n\n— Nereye gidiyorsun oğlum, demiş.\n\n— Ben Allah’ımı bulmaya gidiyorum, demiş.\n\n— İşte Allah’ın benim. Dileğin ne, demiş.\n\n— Dileğim şudur ki; dünyada Kur’an, ahirette iman. Dünyada muhannete muhtaç olmayacak kadar… Dileğim budur.\n\nCenabıallah tarafından nida gelmiş ki:\n\n— Senin evinin eşiğinin dibinde, orada kazanla lira dolu, demiş.\n\nYukarıdan da yeşil bir kâğıt dönerek aşağıya düşmüş. Yukarıdan gene bir nida gelmiş ki:\n\n— O kâğıdı al da şimdiki zaman hükümdarı itiraz edecek olursa kâğıdı da o adama göster, demiş.\n\n— Oğlum, senin iki tane *ısmarıcın var, niye unuttun, demiş.\n\nO zaman aklına düşmüş, demiş ki:\n\n— Dervişin hâli ne olacak? Haramilerin hâli nasıl olacak, demiş.\n\nAllah tarafından demiş ki:\n\n— O dervişe günde bir kuru nar ağacından günde nar verip de gıdalandıran ben idim. Sen oraya varınca ben iki tane nar verdim. O derviş tuttu birini sakladı, birinin yarısını sana verdi, yarısını da kendi yedi. O hiç boşa çabalamasın. Doğru cehennem zebanisine. Haramilerinki de, *şimdiyece yaptığını affettim. Şimdiden sonra haramdan elini çeksin, demiş.\n\nO yeşil kâğıdı da koynuna koymuş, oradan yürümüş.\n\nGelmiş dervişin yanına.\n\n— Hiç sen boşa çabalama. Doğru cehennem zebanisine, demiş.\n\nHaramilerin yanına gelmiş:\n\n— Şimdiyece çaldığını çarptığını affetti. “Şimdiden sonra da haramdan elini çek.” dedi. Yürüyüp gelmiş evine. Ailesine demiş ki:\n\n— Şu kazmayı getir.\n\nAilesi demiş ki:\n\n— Herif, kaç günlük yoldan geldin, demiş.\n\n— Yok avrat, kazmayı getir, demiş.\n\nKazmayı eline almış, birkaç defa vurunca kazma tepsiye değmiş. Tepsiyi üstünden almış ki lirayla kazan dolu. Evinde çocukları açmış, eline iki tane lira almış, çarşıya inmiş. Ekmekçiye iletmiş. Ekmekçi o lirayı bozamamış. Bu lirayı hiçbir tüccar bozamamış. Lirayı hükümdara bildirmişler. O vaktin hükümdarı:\n\n— Bu adam kimse, yanıma getireceksiniz, demiş.\n\nBunu hükümdarın yanına iletmişler:\n\nOğlum, sen bu lirayı nereden aldın, demiş.\n\n— Bunu ben Cenabıallah’tan aldım, demiş.\n\n— Ulan, Allah adama lira verir mi, demiş.\n\nDerakap:\n\n— Bunu çabuk içeri atın, demiş.\n\nHemen koynundaki yeşil kâğıdı çıkartmış, hükümdarın karşısına dayamış. Hükümdar kâğıdı okumuş ki:\n\n— O kâğıdın ve yazısı ve kendi dünyada hiç yoktur, demiş.\n\n“Bu paraya da el atmayın.” diye yazmış oraya.\n\nHükümdar o adamı bırakmış da o adam da fukaralıktan kurtulmuş.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* aile: eş, karı veya koca.\n\n* fini firak: ? (Kaynak metinde ve Derleme Sözlüğü’nde yok.)\n\n* ısmarıç: yapılması ısmarlanan şey; sipariş.\n\n* şimdiyece: şimdiye kadar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Aslan ile Adam",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş;&nbsp;evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten … Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı, derken zamanın birinde bir adam varmış. Bu adamın borçtan kurtulacak hâli kalmamış. İşleri hiç de düzgün gitmiyormuş:\n\n— Ben gideyim, şu talihimi bulayım, neden borçtan kurtulamıyorum, neden işlerim hep ters gidiyor, bir sorayım, demiş.\n\nYola çıkmış. Yolu bir dağa uğramış. Bu dağda bir inilti varmış. Gitmiş bakmış ki aslan inliyor, hasta olmuş. Aslan sormuş:\n\n— Kardeş nereye gidiyorsun, demiş. Adam anlatmış:\n\n— Benim borçtan kurtulacak hâlim kalmadı, talihimi aramaya gidiyorum, demiş. Aslan, adama:\n\n— Şu benim talihime de bak, ben bu derdi çok çekecek miyim, ölecek miyim, demiş. Adam:\n\n— Peki, demiş. Az gitmiş uz gitmiş bir köye varmış. Köyde bir adama rastlamış. Adam sormuş:\n\n— Nereye gidiyorsun, demiş. O da anlatmış. Köylü adam demiş ki:\n\n— Şu benim talihime de bak, on dönüm bir tarlam var, ekiyorum ürün büyümüyor, demiş. Adam, köylü adama:\n\n— Peki, demiş. Az gitmiş uz gitmiş bir şehre varmış. Bir ev görmüş. Bu eve giren çıkan belirsizmiş. Bu ev padişahın sarayıymış. Adam içeri girmiş. Oturmuşlar, eğlenmişler. Herkes dağılınca da padişahla yalnız kalmışlar. Padişah adama sormuş:\n\n— Kardeşim, sen fakir bir adama benziyorsun, senin buralarda ne işin var, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, demiş. Adam:\n\n— Padişahım benim borçtan kurtulacağım kalmadı, ben de talihimi aramaya gidiyorum, demiş. Padişah adama bir işaret vermiş:\n\n— İleri gittin mi önüne bir deniz gelir. Bu işareti yap, karşına bir aygır çıkar, aygıra bin gözünü yum, denizi geç. Denizi geçince karşına bir bina çıkacak, işte talihler orada, orada talihlerimize bakarsın. Yalnız gitmişken benim durumumu da sor. Bu ülkede kimse benim sözümü dinlemiyor, demiş.\n\nAdam denizin kenarına gelince padişahın dediği işareti yapmış. Aygır gelmiş, binmiş üstüne denizi geçmiş. Binayı görmüş, içeri gelmiş, bakmış talihlerin hepsi orada. Kendi talihini görmüş. Talihi yıkıkmış. Talihini düzeltmiş. Etrafına taş falan koymuş. Diğer köylü adamın talihini düzeltmiş, etrafına taş falan koymuş. Diğer köylünün talihini bulmuş, o adamın talihi:\n\n— Tarlayı ekmeğe gerek yok, tarlanın bir köşesinde altın var, demiş. Yerini göstermiş.\n\n— Orayı eşsin, çıkarsın ekmeye biçmeye gerek yok, demiş. Sıra padişaha gelmiş; padişah, kız padişahmış:\n\n— Padişah bir kocaya varmazsa akıbeti iyi olmaz, demiş. Aslanın talihi de demiş ki:\n\n— Dünyada manyak, kafadan kontak bir adam bulup yerse o derdi geçer, demiş.\n\nAdam geri gelmiş. Aygırın yanına gelmiş. Aygırın ağzından bir mücevher düşmüş. Adam:\n\n— Ne yapacağım ben mücevheri ben talihimi düzelttim nasıl olsa, demiş. Aygır mücevheri tekrar ağzına almış denizin içine gitmiş. Padişaha durumu anlatmış. Padişah, adama:\n\n— Gel seninle evlenelim, çoluğunu çocuğunu da buraya getir, beraber yaşarız, demiş. Adam, padişaha:\n\n— Yok, padişahım ben nasıl olsa talihimi doğrulttum, demiş. Padişahla evlenmemiş. Sonra köye varmış. Tarla sahibine de durumu anlatmış. Beraber gitmişler, tarlada altını bulmuşlar. Tarla sahibi altının yarısını adama vermiş. Adam:\n\n— Yok, kardeşim ben nasıl olsa talihimi düzelttim, deyip altınları almamış. Sonra aslanın yanına gitmiş. Ona durumu anlatmış. Aslana nasıl iyileşeceğini söylemiş. Aslana başından geçenleri de anlatmış. Aslan adama demiş ki:\n\n— Gel kardeş, benim kulağım duymuyor, sen yanıma yaklaş da söyle, demiş. Adam yaklaşınca aslan adamın kafasını ağzına almış, dişlerini geçirmiş. Aslan, adama demiş ki:\n\n— Kardeşim dünyada senden manyak adam var mıdır? Ben nereden bulacağım? Mücevheri almamışsın, padişahla evlenmemişsin, bir kazan altını da almamışsın, demiş. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Manisa",
        "title": "Balıkçı ile Dev",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; BALIKÇI İLE DEV\n\n\nEvvel zaman içinde ülkelerin birinde deniz kıyısında oturan, yaşlı, yoksul bir adam yaşarmış. Karısı ve kızıyla yaşayıp geçimini balıkçılık yaparak geçiriyormuş.\nGünlerden bir gün yine ağını almış, denize gitmiş. Uzun bir aradan sonra ağını çektiğinde ölmüş bir ineğin gövdesiyle karşılaşmış. Çok şaşırmış, çok kızmış. Ağını uğraşa uğraşa temizlemiş. Başka çaresi yokmuş, ağı yeniden denize fırlatmış. Yeniden beklemeye koyulmuş. Denizden kıpırtıları, havada martıları görünce ağı yeniden çekmiş. Bu kez de üç eski çömlekle karşılaşmış. Karısıyla kızı evdeymiş ve açmış; onun balık getirmesini bekliyorlarmış. Balıkçı bu duruma çok üzülüyormuş. Mutlaka balık tutması, eve götürmesi lazımmış. Akşam da çok yakınmış. İnek ölüsü, çömlek eskisi canını çok sıkmış. Kendi kendine söylenmiş:\n—Ağımı son kez bir daha atacağım. Eğer gene balık çıkmazsa kafayı vurup yatacağım, demiş. Ağı denizin yüzüne olanca gücüyle fırlatmış. Akşam olurken üzgün ve bitkin bir halde ağını toplamaya başlamış. Yuvarlanan bir şey görmüş. Bu balık olamazmış, bakmış, o bir kavanozmuş. Ama öyle sıradan bir kavanoz değilmiş. Sapı, ağzı her yanı altından bir kavanozmuş. Ağzı sıkı sıkı kapatılmış. Balıkçı düşünmüş:\n—Bu altın kavanoz ne işime yarayacak? En iyisi mi onu satayım, yiyecek alayım, demiş. Kapağını zorla açmış. İçinde bir şey olup olmadığını görmek istiyormuş ki kavanozun içinden koskoca bir dev çıkmış. Devin gözleri değirmentaşı gibiymiş. Dev, ellerini açmış, birden bağırmış:\n—Kavanozun ağzını açtın, beni çıkardın. Seni öldüreceğim, demiş. Balıkçı şaşırmış. Sormuş:\n—Beni niçin öldürmek istiyorsun? Dev:\n—Kavanozun içinde keyfim yerindeydi. Şimdi ise çok rahatsızım. İşte seni bu yüzden öldüreceğim. Nasıl ölmek istiyorsun, hemen söyle! Boğayım mı yoksa denizin derinliklerine mi atayım, demiş. Balıkçı:\n—Beni öldürme lütfen! Yaşamak, eşime ve kızıma bakmak istiyorum, demiş. Dev:\n—Orası beni ilgilendirmez. Haydi, söyle! Ölümlerden ölüm beğen! Balıkçı:\n—Ama dev kardeş, senin bana ödül vermen gerekir. Özürlüğe kavuşturdum seni. Tutsaklıktan kurtulmuş oldun. Dev:\n—Belki haklısın. Doğru söylüyorsun. Eğer çok önceleri olsa ödülü alabilirdin. Şimdiyse çok geç kaldın, demiş. Balıkçı:\n—Nasıl olur? Dev:\n—Olur işte… Yüzyıllar önce devlerin kralı bana bir haksızlık yapmıştı. Ben de hakkımı zorla almıştım. Bu yüzden devlerin kralı beni bu kavanoza soktu. Yüz yıldan beri denizin dalgaları arasındayım. Durmadan oradan oraya sürüklenip durdum. Bir ara bunalmıştım. O zaman\nşöyle bir söz vermiştim. Eğer beni bu kavanozdan çıkaran olursa kral yapacağım. Günlerce, aylarca, yıllarca bekledim. Kavanozu açan, beni çıkaran olmadı. Sonradan verdiğim sözü geri aldım. Çünkü oraya alışmıştım. Ömrümü orada tüketecektim. Sen geldin beni çıkardın. Şimdi seni öldürmem lazım, demiş. Balıkçının zaten canı burnundaymış. Balıkçılık yapmaktan bıkmış. Balıkçının aklına bir soru gelmiş:\n—Sana bir soru sormama izin veriyor musun?, demiş. Dev ivedi ivedi:\n—Çabuk ol, hemen sor, demiş. Balıkçı:\n—Sen kavanoza nasıl girdin, nasıl sığdın o kavanoza? Sana inanmıyorum. Çünkü bu koca beden o ufacık kavanoza asla girmez, demiş. Dev küçülebildiğini, kavanoza girebildiğini kanıtlamak için küçük bir kuşa dönmüş. Birden kavanoza girmiş ve bağırmış:\n—Bak, bak! Kavanoza nasıl girdiğimi görüyor musun, demiş. Bu arada Balıkçı bir kurnazlık düşünmüş. Kapağı hızla kapmış, kavanozun ağzını sıkıca kapatmış. Dev, yeniden bağırmış:\n—Beni buradan çıkarırsan seni zengin ederim, demiş. Balıkçı:\n—Yoo! Seni çıkarmam. Çıkınca beni öldüreceksin değil mi, demiş. Dev:\n—Hayır, seni öldürmeyeceğim; zengin edeceğim, bolluk içinde yaşatacağım. Yemin ederim, demiş. Balıkçı inanmış, kavanozun ağzını açmış. Dev kapağı açar açmaz fırlayıp dışarı çıkmış. Dev, büyümüş büyümüş, devleşmiş. Boş kavanozu denize atmış. Balıkçıya şöyle söylemiş:\n—Ağzını topla, benimle gel, demiş. Bir tepeye doğru tırmanmışlar. Balıkçı onun peşinden yürümüş. Tepe noktasına varınca arka tarafa yokuş aşağı inmişler. Arka tarafta üç tepe birleşiyormuş. Arada ise büyükçe bir göl varmış. Göl balıkla doluymuş. Balıkçıya seslenmiş:\n—Haydi, ağını at, bol bol balık tut, demiş. Balıkçı ağını atmış, kısa sürede üç balık tutmuş. Biri kırmızı, biri beyaz diğeri altın rengindeymiş. Dev, balıkçıya bir akıl daha vermiş:\n—Bu balıkları al, ülkenin kralına götür. O sana çok para verecek, demiş. Balıkçı balıkları krala götürmüş. Kral balıkları görünce çok sevinmiş. Danışmanına buyruk vermiş:\n—Bu balıkları al, aşçıya götür. Balıkçıya da bir torba altın ver, demiş. Altınları alan balıkçı, üç balığa bu kadar çok para aldığı için uçar gibi evine gitmiş. Eve giderken türlü türlü yiyecekler, giyecekler almış. Karısını, kızını mutlu etmiş. Balıkları pişiren sarayın aşçısı balıkları havaya attığında büyük bir cazırtı ve patlama olmuş. O anda mutfak duvarlarından biri bu gürültüyle yıkılmış. Ortaya güzel bir kadın çıkmış. Tavada kızarmakta olan balıklara seslenmiş:\n—Ey balıklar, balıklar!... Görevinizi tam olarak yapıyor musunuz, demiş. Balıklar fokurdayıp kaynayan yağın içinde başlarını kaldırarak bağırmışlar:\n—Evet, evet… Görevimizi tam olarak yapıyoruz. Şimdi ise çok mutluyuz, demişler. Balıklar böyle söyleyince kadın ocakta kaynamakta olan balıklı yağ tavasını yere fırlatmış. Bu kez duvarın başka bir tarafı açılmış. Kadın birden yok olmuş. Ateşin üzerine savrulan balıklar cayır cayır yanarak kül olmuşlar. Balık bekleyen kral aşçının geciktiğini görünce haber göndermiş:\n—Balıklar çok geç kaldı, aşçı neden bu kadar gecikti. Derhal bana haber getirin, demiş. Kralın danışmanı mutfağa koşmuş, aşçı ona gördüklerini hayretle anlatmış. Danışman söylenenlerden ve anlatılanlardan bir şey çıkaramamış. Hemen balıkçıyı çağırtmış:\n—Bana aynılarından üç balık daha getir, demiş. Balıkçı aynı göle gitmiş, üç balık daha getirmiş. Danışman balıkları yine aşçıya vermiş:\n—Hemen pişir, krala götür, demiş. Danışman, aşçıyı gözetlemeye başlamış. Aşçı yine önceki gibi yapmış. Tencereye yağı doldurmuş. Balıklar fokurdamaya başlayınca mutfağın duvarı yıkılmış. O kadın tekrar ortaya çıkmış ve yine aynı soruyu sormuş. Danışman gördüklerini, duyduklarını krala anlatmış. Kulaklarına inanamayan kral:\n—Gideyim kendi gözümle göreyim, demiş. Bu durum üzerine kral balıkçıyı çağırtmış. Aynılarından üç balık daha istemiş. Kral, balıkları karşılığında balıkçıya tekrar altın vermiş. Aşçı, kralın isteği üzerine balıkları pişirmeye koyulmuş, tencereyi yağla doldurmuş, ateşe koymuş. Yağ kaynayıp balıklar kızarmaya başlayınca mutfağın duvarı birden açılmış. Orada kızıl sakallı, yaşlı bir adam belirmiş. Yine aynı soruları balıklara sormuş. Kral şaşırmış. Ne söyleyeceğini bilememiş. Olanlardan da bir anlam çıkaramamış. Kral, balıkçıya yeniden haber göndermiş. Danışmanına da:\n—Balıkçı bu balıkları nereden tutuyor, öğren, demiş. Balıkçı, balık tuttuğu üç tepe arasında kalan büyük mavi gölü tarif etmiş. Danışman adamlarını yanına alarak tarif edilen yere gitmiş. Fakat orada ne üç tepe ne de bir göl görebilmişler. Kral o yerin ne kadar uzakta olduğunu sormuş. Doğrusu o da orayı görmeyi çok istiyormuş. Balıkçı:\n—Sabah çıkılırsa öğleye varılır kralım, demiş. Kral, balıkçıyı ve adamlarını da alarak yola revan olmuşlar. Balıkçının dediği gibi öğleye doğru o bölgeye ulaşmışlar. Balıkçı parmağıyla göstererek:\n—İşte üç tepeler ve büyük mavi göl!... Hep birlikte kıyıya inmişler. Gölde balıkçının yakaladığı beyaz, kırmızı ve altın renkli balıklardan yüzlercesi gölde yüzüyormuş. Kral çevrede uzun bir inceleme yapmış. Tepeyi tırmanmış. Öbür taraftan yokuş aşağı inmiş. Orada kırmızı taşlardan yapılmış büyük bir ev görmüş. Kapıyı çalmış. Kimse çıkmamış. Ev boşmuş. İçeriye girmiş. Sayısız güzel odalarla, salonlarla karşılaşmış. Evin dört bir yanı bahçeyle çevriliymiş, çiçeklerle süslüymüş. Kral odalardan birini geçince içeride yatmakta olan birinin inlediğini işitmiş:\n—Yaşamak istiyorum, ölmek istemiyorum, diye bağırmış. Bu, genç biriymiş. Kralı görünce iniltisini biraz daha arttırarak:\n—Senin bir kral olduğunu biliyorum; fakat ayağa kalkacak gücüm yok, demiş. Sonra genç, ayaklarını açmış. Kral ayaklarına hayretle bakmış. Çünkü gencin ayakları etten, kemikten değil taştanmış. Bildiğimiz mermer taşındanmış! Kral sormuş, konuşmaya başlamışlar:\n—Ayakların niye taştandır?\n—Sorma!\n—Soruyorum.\n—Bir zamanlar şu gördüğün üç tepenin arasında büyük bir kent vardı. Babam o zamanlar kraldı. O ölünce krallık bana geçti. Dünyalar güzeli ve iyi kalpli bir kadınla evlendim. Ben onu çok sevdim ama o uşaklarımdan birini sevdi. Uşağımı öldürmek istedim, karım karşı koydu. Bana kızdı. Anlamadığım bazı sözler söyledi. Ondan sonra ayaklarım taş oldu. Ardından kent sulara gömüldü, insanlar da balık oldu.\n—Peki, şimdi uşağın ve karın nerde?\n—Az ilerde küçük bir evde yaşıyorlar.\nKral hışımla gitmiş, uşağı yatıyorken bulmuş. Onu bir vuruşta yere sermiş. Uşağı sakladıktan sonra onun yatağına girmiş, yorganla yüzünü örtmüş. Çok geçmeden kadın odaya girmiş. Kadın onu sevgilisi sanıyormuş, sormuş:\n—Nasılsın sevgilim, iyi misin? (Kral da):\n—Gözlerime uyku girmiyor, kocanın dizlerinden aşağısı taş olduğu için yürüyemiyor. Bu yüzden durmadan bağırıyor. Ben buna çok üzülüyorum, demiş. Bu durum kadını da çok üzüyormuş. Kadının gizli güçleri varmış. Birden geriye dönmüş, kocasının yanına gitmiş. Gölden bir kova sihirli ve buz gibi suyu doldurmuş kocasının ayaklarına serpmiş. Genç kralın ayakları eski haline dönmüş, ayaklarını hissedebiliyormuş artık. Hemen ayağa kalkmış. O sırada mavi gölde yüzen balıklar:\n—Biz insanız, insan olmak istiyoruz!... diye bağırmaya başlamışlar. Kadın onlara da sihirli bir şeyler söylemiş. Söylediği şeyler biter bitmez bir yer sarsıntısı olmuş. Gölün yerinde eski kent oluşmuş. Kentin içinde de eski insanlar belirmiş. Çok geçmeden kadın yeniden uşağın bulunduğu eve dönmüş. Yaşlı konuk kral, uşağın yatağında yatmayı sürdürüyormuş. Kadın yine sormuş:\n—Nasılsın sevgili uşağım, iyi misin? (Kral şöyle söylemiş):\n—İyiyim, biraz yaklaşırsan daha iyi olacağım, demiş. Kadın yaklaşınca kral onu bir vuruşta yere sermiş. Sonra kadının kocası olan genç kralın yanına gelmiş:\n—Uşağı da kadını da öldürdüm. Taş olan ayağın kurtuldu. Gölün yerine eski kent yeniden geldi. Balık olan insanlar şimdi eski hallerine dönüştü. Artık kentin, insanların ve krallığın seni bekliyor, demiş. Kral oradan ayrılırken balıkçıyı görmüş ve:\n—Sana teşekkür ederim. Batan bir kenti, balık olan insanları senin sayende öğrendik. Şimdi onların hepsi eskisi gibi… Sen de eskisi gibi garip bir balıkçısın. Bundan sonra gölden balık da avlayamayacaksın. Çünkü göl yok, balık yok! Bu yüzden seni, karını ve çocuğunu sarayıma götürüyorum. Bundan sonra birlikte yaşayacağız, demiş.\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Onlar ermiş muradına\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Biz geçelim salona\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Salon bize dar gelir\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Yaptıralım bir oda\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Masal kalsın size …\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Uzun ömür bize …\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "İncili Çadır",
        "text": "İNCİLİ ÇADIR\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Allah’ın kulu çok, çok demesi pek günahmış. Bir padişahla karısının büyük bir derdi varmış. Günlerden bir gün padişah odasına oturmuş, derin düşüncelere dalmıştı. Sultan yanına gelerek,\n\n— Ne yapalım, der; derdini veren, dermanını da verir. Sen hele bir yolculuğa çık.\n\nBunun üzerine padişah, vezirlerini alarak atlara binip yola düşmüşler. Saatleri günler, günleri haftalar, haftaları aylar kovalar. Bir de arkalarına bakarlar ki bir çuvaldız boyu yol yürümüşler. Oturup dinlenmek için bir yerde konaklamışlar. Bir de bakmışlar ki karşı tepeden garip bir şey uçup geliyor. Beklemişler, beklemişler bir de görmüşler ki yaklaşan ateş topacı, nur yüzlü aksakallı bir ihtiyar. Yanlarına yaklaşınca,\n\n— Merhaba padişahım, der.\n\nPadişah hemen ayağa kalkar ve,\n\n— Madem ki benim padişah olduğumu bildin, derdimin de ne olduğunu bilirsin, diye sorar.\n\n— Evet, senin derdini biliyorum. Sonra cebinden bir elma çıkarır, yarısını sen, yarısını da sultan yesin. Dualarınızı da eksik etmeyin, der.\n\nOrtadan kaybolur. Dokuz ay, dokuz gün sonra, nur gibi bir kız bebekleri dünyaya gelir. Çocuk iki üç yaşına gelince, vezirler ilk olarak görmiye gelirler. İçlerinden en yaşlısı, padişahin kulağına eğilerek,\n\n— Bu kız çok güzel, büyüyünce başınıza dert açabilir, der.\n\nBunun üzerine padişah, yer altında bir saray yaptırır. Dışarı ile bağlantısı olmayan, dışarıdan içeriye ışık sızmayan bu saraya küçük kız ile nedimesi yerleşir. Nedime ona okuma yazma ve daha birçok faydalı şeyler öğretir ama doğadan söz açmaktan bilhassa kaçınır. Aradan uzun yıllar geçmiş, kız on beş yaşında bir dünya güzeli olmuştur. Bir gün et yemeği yerlerken nedime,\n\n— Aman, der. Sakın kemiği boğazına kaçırma.\n\nBu söz üzerine kız, tutar kemiği pencereden fırlatır, cam kırılır, pencereden içeriye ışık girer. Işığın ne olduğunu unutmuş olan genç kız, onu yakalamak için saatlerce uğraşır, kan ter içinde kalır. Akşam olur, yatarlar ama kızı bir türlü uyku tutmaz. Işığın geldiği yerleri merak eder. Ertesi gece dadısı uykuya yatınca, bir yolunu bulup yer altı sarayından kaçar, dışarı çıkar. Bir de ne görsün? Saraya yakın tepelerin eteğinde yumak yumak ışıklar. Koşa koşa oraya gider, bakar ki bir sürü çadır. Kapısında iki nöbetçinin uyuya kaldığı, her tarafı inci ile donatılmış en süslü çadırın içine girer. Yatakta, çok güzel bir delikanlı yatmaktadır. Bir tarafında dürülü bir gömlek, başucunda altın, ayakucunda gümüş şamdan yanmakta, sofrada bir kişilik yemek ve bir bardak su durmaktadır. Kız, tül gömleğin dürüsünü* bozar, şamdanların yerini değiştirir, yemeklerden yer, yarım bardak da su içer ve eve döner. Bakar ki dadı horul horul uyuyor, o da yatar uyur.\n\nDelikanlı sabahleyin kalkınca bakar ki yemeklerden yenmiş, gömlek bozulmuş, su içilmiş, nöbetçilere bağırıp çağırır. Akşam dağdan bir torba kar getirip başının üzerine asar. Kar eridikçe torbadan akan soğuk su damlaları yüzüne düşer, uyumasına engel olur.\n\nKız gene gelir, bir önceki gece yaptıklarının aynını yapar, fakat tam gideceği sırada delikanlı kolundan tutar:\n\n— Sen kimsin, is misin cis misin, diye sorar.\n\nKız da,\n\n— Ne isim ne de cis, seni yaratan Allah’ın bir kuluyum, der.\n\nGeceyi incili çadırda geçirir. Sabahleyin uyanır ki güneş doğmuş, etrafta da ne incili çadır ne de bir kimse var. Meğerse bir başka ülkenin padişahının oğlu, evlenecekmiş. Âdet olduğu üzere güveyi ile arkadaşları, kırk gün kırk gece dağa çıkar eğlenirlermiş. Bugün de kırkıncı gün olduğu için, çadırlar toplanmış, incili çadırda yatan padişahın oğlu da arkadaşlarını alıp memleketine dönmüş. Kız başlar ağlamaya. Neden sonra, oradan geçen bir çobandan, çadırların bulunduğu yerin, “Şehvaneli” olduğunu öğrenir. Bunun üzerine kız, çobana,\n\n— Ne olur çoban, üzerimdeki altınların hepsi senin olsun, bana arkandaki elbiseyle bir koyun karnı ver, der.\n\nÇoban kızın isteklerini yerini getirir. Partal* elbiseleri sırtına, koyun karnını da başına geçirince, olur bir keloğlan. Bizim kaçak kız, düşer yola. Padişahın oğlu da gider, bir arkasına bakar, iç çekermiş. Keloğlan yanına yaklaşınca,\n\n— Adın nedir, diye sormuş.\n\nKeloğlan da,\n\n— Abdal, demiş.\n\n— Nereden gelirsin?\n\n— Şehvaneli’nden.\n\n— Orada ne gördün?\n\n— İncili çadır kurulu gördüm. Tül gömleği dürülü gördüm, gümüş şamdan döner gördüm, içinde bir güzel ah edip, ağlar gördüm, deyince delikanlı,\n\n— Ne deyip ağlıyordu, diye sorar.\n\nAbdal da,\n\n— Uyudum, nittim,\n\nBen bana ettim,\n\nGülünen nerkis,\n\nYarimi nittin, deyince, abdalın çadırına gelen genç&nbsp;güzel kız olduğunu anlar. Birbirlerine sarılıp, muratlarına ererler.\n\n&nbsp;\n\n\n* dürü: 1, Dürülmüş şey, 2. Armağan, 3. Çeyiz, 4. Düğüne çağrılanlara düğün sahibi tarafından verilen armağan\n\n* partal: Çok kullanılmaktan yıpranmış\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Sihirli Tavşan",
        "text": "SİHİRLİ TAVŞAN\n\nMasal masal malı taş*, kalaylandı bakır tas, çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamaz. Var varanın, sür sürenin, habersiz bağa girenin hâli yaman demişler. Masaldır bunun adı, söylemekle çıkar tadı.\n\nBir varmış, bir yokmuş; vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile küçük bir kızı varmış. Günlerden bir gün, bu küçük kız has bahçede oynarken ortadan yok oluvermiş. Aramadık yer bırakmamışlar ama bir türlü bulamamışlar. Bir gün çıkar gelir diyerek, üzüntülerini belli etmemeye çalışmışlar.\n\nHas bahçede, rengi, kokusu, tadı, başka elmalara benzemiyen ve yılda ancak bir tek elma veren bir ağaç varmış. Onun için, her yıl elmanın kızaracağı sırada, başına nöbetçi konulur, elma törenle koparılırmış. Fakat bir yıl tören gününden bir gün önce, elmanın koparılıp götürülmüş olduğu görülür. Padişah buna çok üzülür ama elden ne gelir, giden gitmiş bir kere.\n\nErtesi yıl, büyük şehzade babasına,\n\n— Baba, bu yıl nöbeti ben tutayım, elmayı çalan hırsızı yakalarız, demiş.\n\nPadişah da razı olmuş. Şehzade ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece ne gelen olmuş ne giden, ne de gözüne uyku girmiş. İkinci geceyi de uykusuz geçirebilmiş ama üçüncü gece yorgunluğunu yenemiyerek uyuya kalmış. Uyanınca baksa ki elma yerinde yok. Hop etmiş yüreği ama elden ne gelir, olan olmuş bir kere. Koşup babasına olanı biteni anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş.\n\nGünler günleri, aylar ayları kovalamış, ertesi yıl gelip çatmış. Bu sefer ortanca şehzade,\n\n— Baba, izin ver, bu yıl da elmayı ben bekleyeyim, çalanı yakalayayım, der.\n\nPadişah razı olur, ortanca şehzade ağacın dibine oturup beklemeye başlar. İlk iki gece uyumaz, dayanır ama üçüncü gece uykuya dalınca, tıpkı önceki yıl gibi elma ağaçtan yok olur. Uzatmayalım sözü, ertesi yıl, nöbet sırası küçük şehzadeye gelir. İlk iki geceyi rahatça atlatır. Üçüncü gece, ağabeylerinin uğradıklarına uğramamak için, küçük parmağının bir yerini biraz keser, üzerine tuz koyar, acısından sabaha kadar gözlerine uyku girmez. Tam gece yarısında bir kanat sesi işitir. Kocaman bir kuş gelip ağaca konar, hemen elmayı kapıp kaçarken ardından bir ok atar ama vuramaz. Kuş uçup gider, gözden kaybolur ancak sırtından bir tüy yere düşer. Küçük şehzade, tüyü alır saraya döner. Bbabasını uyandırıp hem olanı biteni anlatır hem de elindeki tüyü gösterir. Tüy o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki, seyredenlerin gözlerini kamaştırmış. Büyük şehzade,\n\n— Tüyü bu kadar güzel olan kendi kim bilir ne kadar güzeldir? Ben onu arayıp bulacağım, der ve ahırdaki en güzel atlardan birini alır.\n\nHeybelere altın doldurur, üstüne de zırhını geçirip yola düşer:\n\n— Bir aya kadar dönmezsem, beni aramaya çıkarsınız, der.\n\nAz gider, uz gider, dere tepe düz gider, altı ay bir güz gider, yorulunca bir pınarın başında atından iner. Eliyle pınardan su içerken, karşısına kar gibi beyaz ve sevimli tavşan çıkmış, insan gibi dile gelerek şehzadeye, nereden gelip nereye gittiğini sormuş. Şehzade de olup bitenleri bir bir anlatmış.\n\nGün doğmuş, akşam olmuş, güneşin batması ile tavşanın silkinip ayın on dördü gibi bir kız olması da bir olmuş. Şehzadenin aklı başından gitmiş. Ne elmayı, ne altın tüylü kuşu, ne kaybolan kız kardeşini düşünür olmuş, bu kızla evlenip uzun yıllar mutlu yaşamışlar.\n\nPadişah büyük oğlunun dönmediğini görünce, gittiği tarafa atlılar salmış, her yanda aratmış ama onu bir türlü bulduramamış. Öteki iki oğlunun da aynı düşmemeleri için, altın tüylü kuşu da, kaybolan kızını da aratmaktan vazgeçmiş. Yıllar yılları kovalamış, büyük şehzade ile tavşan kızın nur topu gibi bir oğulları olmuş. O zaman kız, elmayı çalan kuşun kendisi olduğunu, tanınmamak için tavşan kılığına girdiğini anlatır. Yemişler, içmişler, murada geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n*malı taş: Bazen kayıklarda çıpa yerine kullanılan, ipe bağlı büyükçe taş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Artvin",
        "title": "Sırlı Kız",
        "text": "Sırlı Kız\n\nVaktin zamanında bir Sait Hoca varmış. Bu Sait Hoca köyünden huzursuz olmuş demiş ki:\n\n— Muhacir gideceğim buradan.\n\n&nbsp;Bu Sait hocanın bir tane de kızı varmış. Bu kız çok güzel imiş. Bu kızı da Kur’an’a hocaya vermiş. Bu kızı burada nasıl bırakacağım diye düşünüyormuş. Kızı okutan hoca da demiş ki sen bana bu kızı bırak, sen nereye gidersen git. O benim evladımdır demiş. Ben onu okutacağım. Bunlar muhacir olmuş gitmiş, kızları kalmış hoca ile. Bir gün beş gün derken hocanın kızda gözü kalmış. Hoca bir gün evde evde tek kalmışken bunu sıkıştırımaya başlamış:\n\n—Sen benim karım olacaksın, sende benim gözüm var, demiş. Kız da:\n\n—Hoca ayıp ediyorsun ben senin çocuğun yerindeydim hani sen beni okutuyordun, niye böyle şeyler diyorsun, demiş.\n\nDerken Hoca var, kız da yok, demeye kalmadan bunlar cenge tutuşuyor. Kız diyor ki:\n\n—Gel diyor, seni ben bir hamama koyayım, seni bir güzel banyo ettireyim ondan sonra sen benimsin ben de seninim, demiş. Hoca da:\n\n— Tamam ettir, demiş.\n\nBunu hamama sokmuş ve sıcak suyu açıp, adamı bir güzel sabunlamış. Hamam tasını da torbanın içine komuş. Sonra adamı iyice köpürttükten sonra o tasla adama vurmaya başlamış. Adamı bir güzel dövdükten sonra bayıltıp, bohçasını toplayıp oradan kaçmış.\n\nÇok gitmiş, az gitmiş dere tepe düz gitmiş. Mevla bilir akşamın gece darında bir köyün başına varmış. Varmış ki köyün başında bir kurun var bu kurunun başında da bir kavak var. Kendi kendine Şimdi gitsem beni kurt kuş yer, en iyisi bu kavağa çıkayım da burada bekleyeyim, sabahleyin inip giderim, diyor. Çıkıyor kavağa sabah oluyor bakıyor ki bir delikanlı atını almış oraya getirmiş suyun başına. O da padişahın oğlu. Delikanlının atı eğiliyor su içmeye suda kızın yansımasını görüyor, at korkup geriye kaçıyor, sonra tekrar eğiliyor su içmeye, geriye koşuyor. Bu oğlan da bu at ne görüyor ki böyle korkuyor, diye kendi kendine söyleniyor. Sonra eğiliyor suya bakıyor ki bir kız suratı var. Ama bu kız öyle güzel ki bakmaya kıyamazsın. Oğlan yukarı bakıyor, bakıyor ki bir tane kız var yukarda. Kıza ses veriyor, kız ses vermiyor. Oğlan ağaca çıkıyor ve kızı aşağıya indiriyor. Bunu alıyor ata bindirip eve götürüyor. Evlenmek için bir hoca tutuyor ve kızla evleniyor. Ama kız sessiz hiç konuşmuyor, hiç sesini çıkarmıyor. Sonra gel zaman git zaman bunların çocukları oluyor. Kız gene konuşmuyor. İki tane oğlu oluyor. Bu adam gidiyor bir tane cadı nenesini buluyor. Diyor ki neneye:\n\n—Nene bir kadın buldum, falan kavakta, getirdim onu aldım çok güzeldir ama dili yok diyor. Bunun dilini neyden anlayalım ki var mı yok mu? Nenede diyor ki:\n\n—Çocuğunuz var mı sizin?\n\n—Var iki tane.\n\n—Git çarşıdan bir tane elma al, sakın iki tane alma.Kapıda gizlen ve elmayı kapıdan içeri at. Çocukların biri alır biri alamaz, kavga ederler. Karının dili varsa o zaman ortaya çıkar. Ama sen saklan, görünme, diyor.\n\nElma alıyor eve geliyor, camdan fırlatıyor evin içine. Kapının arkasına saklanıyor. Biri kapıyor öbürü kapamıyor derken bunlar başlıyor kavga etmeye. Kadın da diyor ki:\n\n—Ey Allah’tan korkmaz o elmayı kim almışsa bari iki tane alsaydı da bunlar kavga etmeseydi, diyor. Karısının konuştuğunu duyan adam kapıdan içeriye dalıyor kızın boğazına sarılıyor.\n\n—Demek dilin varmış da sen benden niye sakladın bunu, niye konuşmadın hiç?\n\n—Niye konuşmadım biliyor musun?\n\n—Niye?\n\n—Beni o kavakta buldun ya, getirdin ya, hiç bana sen sordun mu, sen nerden geliyorsun, nereye gidiyorsun? Annen var mı, baban var mı? Sen kimsin? Bana hiç sordun mu?\n\n—Sormadım. Ama şimdi sorayım var mı anan baban?\n\n—Var anam babam.\n\n—Nerdeler peki?\n\n—Filan memlekettedir. Beni babama götüreceksin, göstereceksin ki baba böyle böyle oldu, diyeceğim.\n\nAdam da tamam göndereyim diyor ve bir tabur askerle beraber yolluyor karısını. Bir de taburun reisini katıyorlar kızın peşine. Reise tembih ediyor:\n\n—Karımı götüreceksin babasına göstereceksin ondan sonrada geri getireceksin, diyor.\n\nMeğersem reis kıza göz koymuş. Bunları götürüyorlar akşama kalıyorlar bir ormanın düzlüğünde, çadırları kuruyorlar. Askerler bir yerde, reis bir yerde, kızın çadırını da askerler ayrı bir yerde kuruyorlar. Akşam oluyor bu reis kızın çadırına giriyor. Kıza diyor ki:\n\n—Sende gözüm var sen benim karım olacaksın diyor.\n\n—Olmam.\n\n—Olacaksın.\n\n—Olmam.\n\n—Kalkıp çocuğunu keserim.\n\n—Kalk kes, gene senin karın olmam, diyor.\n\nAdam da kalkıyor çocuklarından birini kesiyor. Gene bunun üstüne düşüyor diyor ki\n\n—Benim karım olacaksın.\n\n—Olmam.\n\n—Bu sefer öbür çocuğunu keserim, diyor.\n\nKalkıp öbür çocuğunu da kesiyor. Kız gene senin karın olmam diyor. Sabahleyin bu adam kızı iyice sıkıştırınca kızın da çaresi kesiliyor, diyor ki:\n\n—Bari diyor izin ver de bir tuvalete gideyim de geleyim.\n\n—Yok göndermem ya kaçarsan ?\n\n—Niye kaçayım bağla iple beni, tut ucundan ben gideyim tuvalete sonra geri geleyim.\n\nKız gizlice cebine bıçak koyuyor eline su dolu ibriği de alıyor gidiyor, gider gitmez belinden ipi kesiyor ipin ucunu köknar ağacına bağlıyor. Oradan bir güzel kaçıyor kız. Kaçıyor kaçıyor. Adamda ipi çekiyor bakıyor ki kız halen daha orda duruyor. Oturuyor saatlerce kızı bekliyor. İpi biraz daha kuvvetli çekiyor gene olmuyor. Sonunda diyor ki kalkıp gideyim bakayım bu ipin peşine bakalım ne oldu. Kız, ipi ağaca bağlamış çekmiş gitmiş. Askerlere bağırıyor:\n\n—Hemen kalkın hele kalkın ortalıkta bulunan kadından ne olur çocuklarını kesmiş, kaçmış, diyor. Ortalıkta bulunan kadın derken, kızın ağaçta görüldükten sonra alınıp saraya getirilmesinen bahsediyor. Kızı da kötülüyor böylece. Çadırdaki askerler de inanıyor. Reislerinden hiç ummazlarmış ki böyle bir şey yapsın. Bunlar alıyorlar çocukların cenazesini de geriye dönüyorlar. Gidiyorlar varıyorlar evlerine. Çocukları babalarına gösteriyorlar, diyorlar ki:\n\n—Al bak karın çocukları kesmiş kaçmış gece çadırdan.\n\nNeyse haberi verelim şimdi kızdan. Gidiyor gidiyor sabah oluyor ki bir tane çoban koyun otlatıyor bir düzde. Çoban bu kızı görüyor kıza âşık oluyor diyor ki:\n\n—Senin geldiğin yollara kurban olayım sen nerden geldin?\n\nKıza sarılmak istiyor hemen. Kız da diyor ki:\n\n—Dur benim hâlen karnım aç, yol geldim ben çok açım susuzum. Sen bana git, bir yerden bir ekmek bul getir. Ben seninim, sen de benim zaten benim hiç kimsem yok.\n\n—Sen a şu sandalyeme otur koyunlarıma bak ben sana hemen yemek bulup getireceğim.\n\nKız oğlan gider gitmez sandalyeyi koyunların içine fırlatıyor koyunların her biri bir yere kaçıyor. Kız da oradan kaçıp gidiyor. Adam da geri dönüyor bakıyor ki ne kız var ne koyunlar var. Kız da gidiyor gidiyor bir dereye varıyor. Dere ama büyük bir dere, o dereyi geçtiği zaman babasına yakın oluyor, oraya varacak. Oraya geliyor. Geliyor ki bir deveci bu geleni geçeni geçiriyor ondan da para kazanıyor. Bu da aynı öbürleri gibi kıza âşık oluyor. Kıza:\n\n—Sen benim ol, diyor.\n\n—Tamam ama bana bu deveye nasıl bindiğini anlat ben bilmiyorum, tamam o zaman senin olurum.\n\nBunun üstüne binersin kıh dersin kalkar, kıh dedin mi gene durur diyor. Kız da:\n\n—Bir kez deneyebilir miyim diyor.\n\nAdam da zavallı,\n\n—Dene diyor.\n\nAklı kesmiyor ki gidip kaybolacak. Kız güzelce biniyor buna geçiyor karşıya kıh diyor yatıyor deve adama dönüp:\n\n—Allah’a ısmarladık diyor.\n\nAdam da yalvarıyor ki:\n\n—Bari devemi yolla da gelsin.\n\n—Yok deve bu tarafta kalacak. Bunu yollarsam peşime geleceksin değil mi? diyor.\n\nNeyse bu gidiyor babası Sait Hoca’nın evine doğru. Eve yakın bir yerde görüyor ki babasının kazlarını daha önceden tanıdığı kaz çobanı Deli Balta otlatıyor. Kız çobanı, çoban da kızı tanımış. Kısa bir süre konuştuktan sonra kız çobana:\n\n—Deli Balta, sana bir şey söyleyeceğim. Bu elbiselerimi sana giydireyim, senin elbiselerini de ben giyeyim, öyle gideyim babamlara, diyor. Ben götürürüm kazları, sen nereye gidersen git diyor. Alıyor o elbiseleri kız giyiyor, kendi üzerindekileri de çobana veriyor. Kazları önden sürüyor, kazların peşine gidiyor kazlar alışkın nereye gidiyorlarsa. Kız da bunların peşine uyup gidiyor ki kazlar babasının evine gidiyor. Kız da evine giriyor. Ama demiyor ki ben kızınım diye. Kazcı kılığında geliyor. Kazları yerine kapatıyor, içeri eve giriyor. Oturuyor yemek falan yiyorlar. O anda kızın kocası eve geliyor. Meyersen o reis denilen kişiyle kızı arıyorlarmış. Gelip oturmuşlar o evde babasının evinde. Birazdan bakıyor ki o deveci de geliyor. Ondan sonra bakıyor ki koyuncu geliyor. Sonra da bakıyorlar ki ordaki hoca geliyor. Bunlar bir arada toplanınca kız açılıyor artık diyor ki size bir masal anlatacağım izin verirseniz ama kendi de kazcı kılığındadır. Önceden de Deli Balta’ya sen bir büyük baltayla kapıda bekleyeceksin, diyor. Kızın kocası da:\n\n—Dertliyiz söyle de dinleyelim, diyor.\n\nBaşlıyor kaz çobanı kılığındaki kız anlatmaya:\n\nVarmış yokmuş, bir yerde bir Sait Hoca varmış, diyor.\n\nAdam da:\n\n—Sait Hoca benim, hele anlat, diyor.\n\n-Bunun bir güzel kızı varmış. Bu kızını vermiş bir hocaya okutmak için, kendi de muhacir olmuş, diyor.\n\nAdam da:\n\n—Anlat hele, diyor.\n\n—Sait Hoca kızını bir hocaya emanet etmiş. Bu hoca da kıza musallat olmuş. Bu kızı ne kadar çabalamışsa bu kızı elde edememiş. Kız bu adamı banyoya sokmuş hamam tasıyla, hamam torbasıyla bayıltmış. Ondan sonra da bohçasını almış, kaçmış oradan. Sonra da gelmiş bir köyün başına, gece olduğu için bir suyun üstündeki kavağa çıkmış.\n\nÖte yandan da kocasına bu masal da anlattığı olaylar tanıdık gelmiş. Kocası da:\n\n—Anlat hele, anlat, demiş.\n\nKız da devam etmiş anlatmaya.\n\n—Bu kız ki çıkmış ağaca, sabah olmuş, Padişahın bir oğlu gelmiş atıyla, atını suya getirmiş. Bu adam atına su içirirken at, kızın yansıması suda gözükmüş, korkmuş sonra adam da bakmış ki bir kız var ağaçta, o kızı ağaçtan indirmiş, alımış kızı nikâhına. Ama bu kıza hiç sormuyor ki sen kimsin, kimin kimsen yok mu? diye. Kız da bunun için yalandan lal gibi davranmış, diyor.\n\n—Kızın kocası da:\n\n—Hele anlat bu benim işim, diyor.\n\n—Bu kız ki lal gibi davranmış. Bunun üzerine bu adam da gitmiş bir tane nene bulmuş derdini anlatmış. Nene demiş, benim bir tane güzel karım var, getirdim iki tane çocuğum oldu, dili yok karımın. Ben nasıl anlayacağım ki bu karımın dili var mı yok mu? Nene de demiş ki bir elma al evine at karının dili varsa ortaya çıkar. Adam da almış, bir elmayı içeri atmış, çocuklar başlamış kavga etmeye. Kız da o zaman demiş ki. Bari atan iki tane ataydı da bu çocuklar kavga etmeseydi. O zaman meğersem adam takip ediyor. Bu kıza sarılıyor. Sevinmiş ki karımın dili var diye. Kıza sormuş kız da anlatmış ki benim annem de var, babam da var beni babama yolla. Kızın kocası bu kızı bir tabur askerle beraber göndermiş. Bir de bu tabur&nbsp;reisini göndermiş. Padişahın oğlu, reise, kızı götürün sonra da geri getirin diye söylemiş. Bu tabur yolda gece vakti dinlenmek için çadırları kuruyor. Reisin bunda gözü kalıyor.\n\nReis anlatılanları anlıyor diyor ki:\n\n—Bir tuvalete gidebilir miyim? diyor.\n\nDeli Dalta da elinde baltayla bekliyor. O sırada da kaz pişiriyorlar kız da diyor ki:\n\n—Çevirin kazan yanmasın, sözde yalan olmasın, bekle. Deli Balta dışarı kimse çıkmasın. Tuvaleti olan altına yapacak diyor.\n\nDeli Balta da diyor ki:\n\n—Bu baltayla sana öyle vururum ki, otur aşağıya, diyor.\n\nKız anlatmaya devam ediyor:\n\n—Neyse bu adam gece bu kızın çadırına gidiyor. Bu kıza yapışmış demiş ki sen bana teslim olacaksın, diye. Kız da demiş ki teslim olmam.\n\nO sırada da kızın kocası sürekli reisin yüzüne bakıyormuş. Kız anlatmaya devam etmiş:\n\n—Bu reis bu kıza demiş ki kalkarım çocuklarını öldürürüm, demiş. Sonra kalkmış çocuklarının ikisine öldürmüş. Sabah olunca kızın gene üstüne yürümüş demiş benim olacaksın bu kızın da çaresi tükenmiş demiş ki tamam senin olacağım ama bir tuvalete gideyim geleyim öyle olurum demiş. Benim belime halatı bağla, gideyim tuvaletimi yapıp geleyim demiş. Sonra kız gitmiş bıçakla halatı kesmiş oradan kaçmış gitmiş. Reis de ölüleri almış gitmişler.\n\nO arada da reis sıkışıyor:\n\n—Az bir dışarı çıkayım diyor.\n\nDeli Balta da çıkarmam baltayla keserim sizi, diyor.\n\nKız anlatmaya devam ediyor:\n\n—Neyse kız gidiyor bakıyor ki bir çoban koyunları otarıyor. Kızı görüyor çoban kıza sarılmaya çalışıyor. Kız da diyor ki ben açım ben susuzum bana yemek bul getir senin olurum. Sonra çoban da gidiyor yemek bulmaya. Çoban gider gitmez kız sandalyeyi koyunların içine atıyor koyunlar dağılıyor. Çoban da orda diyor ki:\n\n—O bendim anlat hele, diyor.\n\nKız da anlatmaya devam ediyor:\n\n—Geçip gidiyor kız oradan. Sonra kız derenin başına geliyor bakıyor ki orda bir deveci var. Bu deveci de kızı görüyor. Neyse kız bunun elinden de bir şekilde kaçıp kurtuluyor. Kız geliyor sonra babasının köyüne, babasının kazcısı, kaz otarıyor. Kız çobana durumu anlattıktan sonra, benim üstündekileri sana vereyim, senin üstündekileri de bana ver. Neyse bunlar elbiselerini değişiyorlar, kız kazları süre süre babasının evine geliyor.\n\nÖyle dedikten sonra başını açıyor kız:\n\n—Bakın ben, aha da siz, diyor.\n\nBakıyorlar ki saçları ortaya çıktı kızın. Kızın babası:\n\n—Kızım sen miydin, diyor.\n\nKocası da görüyor seviniyor. En kötüsü reis içlerinde, çocuklarını kesmiş. Kocasına reisi göstererek diyor ki:\n\n—Aha çocuklarını kesen de budur. Beni tutacaktı.\n\nDönüyor çobana:\n\n—Bu bir şey yapmadı sadece gözüm kaldı dedi. Deveci de bir şey yapmadı. Bir de bu hoca, bu beni bıraktığın hoca, beni sıkıştırdı, diyor. Aha bu, aha şu aha da siz ne yaparsanız yapın, diyor.\n\nKızın kocası da:\n\n—Çağırın diyor gün görmemiş katırları, diyor.\n\nReisle hocayı bağlıyorlar. İkisini ordayken paramparça ettiriyorlar. Deveciye soruyor ki kaç liraydı senin deven diye, o da on akçe ederdi diyor. Çıkartıyor veriyor parayı da ona. Sonra koyuncuya dönüyor senin koyunların kaç tane idi diyor. Kaç tane koyununu kaybolmuşa onun da parasını veriyor. Alıp karısını da evine gidiyor.\n\nSarayda yiyorlar içiyorlar mutlu bir hayat sürüyorlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "Tembel ve Cin",
        "text": "Bir zamanlar tembel bir çocuk varmış. Bu çocuk küçük yaşta annesiz kalmış. Babası odun toplayarak satar, ekmek parası kazanır ve çocuğuna bakarmış. Bir gün babası ile odun toplamaya çıkmışlar. Babası ooof of derken birdenbire karşılarında bir cin belirmiş. Babası cine sormuş:\n\n—Neden geldin?\n\n—Cin cevap vermiş:\n\n—Beni sen çağırdın, benim adım Of’tur. Dile benden ne dilersen, demiş.\n\n—Adam demiş ki:\n\n—Yanlışlıkla çağırdım ama şu oğluma bir çare bul oğlum çok tembel, demiş.\n\n—Sen oğlunu bir yıllığına bana çırak olarak ver ben onu eğitecem, demiş.\n\nAdam da oğlu ile vedalaşmış ve Cin onu alıp yerin altındaki gizli mağaraya götürmüş. Çocuk, Of’un karısıyla karşılaşmış. Karısı da çok mutsuzmuş. Çünkü Cin bu köyden evine getirdiği çocukları yiyormuş. Of’un karısı çocuğa acımış ve demiş ki:\n\n—Of’un öğrettiği şeyleri iyice dinle ama öğrenip öğrenmediğini sorarsa öğrenmedim diyeceksin. Yoksa senin kafanı keser, demiş.\n\nCin çocuğa Öğrendin mi? diye sorduğunda hep Hayır cevabını veriyormuş. Of da bu tembel çocuktan bıkıp babasına getirmiş. Of adama demiş ki:\n\n—Oğlun çok tembel hiçbir şey anlamıyor, al oğlunu demiş ve gözden kaybolmuş.\n\n&nbsp;Babası bir köşede ağlarken tembel çocuk babasının yanına gelmiş:\n\n—Ben her şeyi öğrendim ama cine öğrenmediğimi söyledim. Ben şimdi bakımlı bir katır olacağım sen beni pazarda iyi bir paraya sat, demiş.\n\nBabası da tembelin dediğini yapmış. Onu iyi bir paraya satmış. Eve geldiğinde ise oğlunun ondan önce geldiğini görmüş. Katır parasıyla bir süre geçirdikten sonra tembel çocuk, babasına demiş ki:\n\n—Ben güzel bir ev olacağım sen beni pazarda çok iyi bir paraya sat, demiş.\n\nBabası evi sattıktan sonra kendi evine geldiğinde tembel çocuğun ondan önce geldiğini görmüş. Evi satın alan adam ooof of derken Of yine çıkıvermiş. Adama sormuş ve neler olduğunu öğrenmiş. Tembeli bir düelloya çağırmış tembel de gelmiş. İlk önce Of bir kedi olmuş tembel de köpek olmuş Of’u kovalamış. Of horoz olup durmuş. Tembel de hemen tilki olmuş yine Of’u kovalamış. Of hemen bir fare olmuş tembel de bir kedi olup Of’u yemiş. Bu köyün küçük çocukları, tembel çocuğun sayesinde ölmekten kurtulmuş ve mutlu bir şekilde ömür sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Cadının Sihirlediği Geyik",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş. Zaman, zaman içinde; kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Babam düştü beşikten, anam düştü eşikten, anam kaptı maşayı, babam kaptı küreği, gösterdiler bana kapının ardındaki köşeyi…\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vakti zamanın birinde fakir bir çobanla kızı varmış. Bunlar kıt kanaat ama mutlu mesut yaşarlarken evlerine bir kadın gelmiş. Kızı oğluna istemiş.\n\nÇoban bu kadını evinden kovmuş. İyi kalpli kızı bu duruma hiç anlam verememiş. Günler aylar geçmiş. Kız annesinin mezarını ziyarete gittiği sırada o kadın ortaya çıkmış. Kıza onu sevdiğini, gelini olmasını istediğini anlatmış. Kız da kadından babası için özür dilemiş.\n\nSohbet iyice koyulaşınca da kadın tuhaf bir meyve çıkarıp kıza ikram etmiş. Kızın yemesiyle bayılması bir olmuş. Meğer bu kadın bir cadıymış. Kızı sihirli küpüne bindirip göl içindeki sarayına getirmiş, kendisi de ortadan kaybolmuş.\n\nBu saray çok ama çok güzelmiş. İçinde her telinden bin bir ses çıkan çalgılar, bin bir renkte hayvanlar varmış. Kız başlarda çok üzülüp ağlamış ama sonra durumu kabullenmeye başlamış. Saray göl içinde olduğundan dışarı çıkamıyormuş.\n\nCadının olmadığı bir gün sarayı gezmeye başlamış. Bodrum katında bin bir tane küçük kapı görmüş. Her kapı ilginç yerlere açılıyormuş. Neyse lafı uzatmayalım. Kız odanın birinde, küçük bir kutu içinde iki kıl bulmuş. Bu kılları birbirine değdirince bir balık çıkagelmiş. Kıza:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nKız da cadıdan kurtulmak istediğini söylemiş. Kızın sözünü bitirmesiyle kendini ormanda bulması bir olmuş.\n\nKız nereye geldiğini anlamaya çalışırken bir geyik görmüş. Geyik, kıza yaklaşıp bu ormanda ne aradığını sormuş. Kız da ağlayarak başından geçenleri anlatmış. Geyik, kıza korkmamasını, onu hep koruyacağını söylemiş.\n\nBunlar hep birlikte gezmeye başlamışlar. Geyikle birlikte yiyecek buluyorlarmış hatta oyunlar bile oynuyorlarmış.\n\nYine bir gün birlikte gezerlerken bir avcı görmüşler. Kız avcıdan yardım isteyeceğini söylemiş. Geyik bu avcının kötü biri olduğunu söyleyip kızı vazgeçirmiş.\n\nAvcı ertesi gün yine gelmiş. Ama bu sefer geyiği görmüş. Onun güzelliğine, boynuzlarının büyüklüğüne hayran olmuş ve onu yaralamış. Neyse ki geyik hızlı davranmış ve kaçmış.\n\nKız onun bu hâlini görünce çok üzülmüş, feryat figan etmiş. Günlerce ona bakmış. Her gün ormandan yiyecek bulmuş, şifalı otlardan toplamış. Annesini ona küçükken öğrettiği merhemlerden yapmış da geyiği iyileştirmiş.\n\nKızın ormana gelişinin kırkıncı gününde geyik birden insan oluvermiş. Meğerse bu geyik cadı tarafından sihirlenmiş bir padişahmış. Bir kız, onu geyik hâliyle sever ve ondan kırk gün ayrılmazsa büyü bozulurmuş.\n\nKız, padişahı görür görmez âşık olmuş ama bu duruma da çok şaşırmış. Geyik ona başından geçenleri anlatmış. Sonra som altından saraylarına gelmişler, kırk gün kırk gece düğün yapıp muratlarına ermişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Önce Padişah Sonra Bahçevan Olan Keloğlan",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu pek çokmuş. Çok yemesi haram, az yemesi sevapmış. Günlerden bir güm padişahın birisi oğluna kız aramaya çıkmış. Kendi gibi bir padişahın çok uzak olan ülkesinde çok güzel bir kızı olduğunu duymuş. Kızı istemeye dünür göndermiş ki oğluna alsınlar. Kızı oğlan görecek, konuşacak anlaşacaklar, karşılıklı birbirlerini beğenecekler. Anlaşırlarsa bir düğün orda olacak, bir düğün burada olacak. Hediyelerle o diyardaki padişahın huzuruna varmışlar. Misafir olmuşlar ve ağırlanmışlar. Oğlan bu arada kızla karşılaşmış ve konuşmuşlar. Padişahın ülkesinde nar meşhurmuş. Misafirlere nar ikram edilmiş. Oğlan ile kız beraber nar yerken oğlan elindeki narın bir tanesini yere düşürmüş. Padişahın oğlu eğilip yerden narı almış, üflemiş ve yemiş. Kız bunu görünce:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yere düşen bir nar tanesini alıp yiyen erkeğe varmam, demiş.\n\nIsrar etmişler ama kız:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Varmam. Bu iş olmaz, demiş.\n\nBakmışlar ki işin olacak tarafı yok, padişahın oğlunun canı çok sıkılmış. Oğlan maiyetindekilere:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Madem ben bu kızı almaya diye geldim. Ne pahasına olursa olsun ben bu işi bitireceğim. Sizler gidiniz, demiş. Sonra da\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kendi yöntemimi uygulamaktan başka çarem yok, diye söylenmiş.\n\nÇevresindekiler bırakıp gitmişler. Oradan ayrılınca bir sihirbazın yanına çırak girmiş. Parasıyla altı ay gibi bir müddet içinde bütün hünerlerini öğrenmiş. Sonra tebdil-i kıyafet edip keloğlan kılığında saraya gelmiş. Padişahın kızının olduğu sarayın etrafında dolaşmaya başlamış. Bir taraftan dolaşıyor bir taraftan da bağırıyormuş:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bahçevancı, bahçevancı geldi. Her gün renk renk güller açtırırım. Etrafa neşe saçtırırım, diye.\n\nCariyeler bu olayı padişahın kızına haber verirler. Kız, Keloğlan’ı çağırmış ve:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl yapıyorsun bu işi görelim, demiş.\n\nKeloğlan işe başlamış. Bir gün olmuş yeşil güller açtırmış, bir gün olmuş mor güller açtırmış, bir gün olmuş pembe güller açtırmış. Bu olay böyle devam etmiş gitmiş. Keloğlan’ı sonunda saraya bahçevan olarak almışlar. Padişahın oğlu öyle sihirler gösteriyor öyle güzel işler yapıyormuş ki kızın aklını başından alıyormuş. Zaten kendisi de çok yakışıklıymış. Keloğlan, kızı birlikte kaçmaya razı etmiş. Yükte hafif pahada ağır ne varsa heybeye doldurmuşlar ve ikisi birden kaçmışlar. Yol boyu gele gele Keloğlan’ın memleketine doğru ilerlemişler. Bu arada kızın parasını Keloğlan bitirecek şekilde harcıyormuş. Padişahın oğlu olduğunu bildirmemiş. Bu arada paraları da bitmiş. Öyle bir duruma gelmişler ki aç biilaç. Memleketlerine yaklaşmışlar. Yolda delik bir hamam tası görmüşler. Keloğlan padişahın kızına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — İn de şu tası al.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapacağım o tası?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Oraya gidince hamama gidersin. Neyle su döküneceksin, deyince kız da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ya sabır! diyerek inip tası almış.\n\nGiderlerken biraz sonra kırık tarak bulmuşlar. Keloğlan kıza:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Şu tarağı al.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapacağım ben bunu?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hamamda başını neyle tarayacaksın, diye sorunca kız, Keloğlan’ı sevdiğinden cevap vermemiş.\n\nKızla birlikte padişahın oğlu olan Keloğlan memleketine gelmişler nihayet. Kenar mahallelerin birinde emin bildiği bir yaşlı kadının yanına götürmüş kızı. Oraya yerleşmişler. Sabah olunca oğlan erkenden “Ben çalışmaya gidiyorum.” deyip evden ayrılıyor, akşam dönüyormuş. Bu hâl böyle günlerce devam edip durmuş. Sarayda ise durum farklıymış. Padişah geri dönen oğlunu yeniden evlendirmeye karar vermiş. Ona yakışacak bir gelin arıyormuş. Fakat oğlanın bir şartı varmış. Bu şartı kim yerine getirirse onunla evlenecek diye ilen vermişler. Bir de hamam açmışlar; “Evlenmek isteyen ne kadar kız varsa o gün hamama gelecek ve sorulacak bulmacanın cevabını bilecek. Bilenler uygun olursa padişahın oğlunun karısı olacak.” diye ilan vermişler. Memleketin bütün genç kızları evlenmek niyetiyle akın akın hamama gelmişler. Fakat hiç kimse bu bulmacanın cevabının verememiş. Bulmaca şöyleymiş: Bir altın tepsi içinde bir tane altın, bir tane şeker, bir tane köşk, bir tane filiz, bir tane gül, bir tane diken, bir tane nar tanesi var. Bunlar manası nedir?\n\nHamam gelen herkese bu bulmacayı soruyorlarmış anlamı nedir diye. Dudak büken gidiyormuş. Hamam faslı bir hafta, on gün devam edince Keloğlan karısına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen epeyidir yıkanmadın. Padişahın oğlu hamamı açmış. Şu delik tası, kırık tarağı al hamama git, demiş.\n\nO da herkesle hamama gitmiş, yunmuş, arınmış. Tak çıkacağı zaman önüne altın tepsi ile bulmacayı getirip göstermişler. “Bu ne?” demiş padişahın kızı. Oradakiler de:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — İşte bunun anlamını soruyorlar, biliyorsan söyleyeceksin, demişler.\n\nKız bir ah çekmiş ve şöyle söylemiş:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Altın gibi azizdim, şeker gibi lezizdim, hünkâr köşkünde bitmiş bir tek filizdim. Bahçelerde gül iken oldum bir kaba diken, sebep bir nar tanesi, Keloğlan’a vardım ben.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bunu duyar duymaz kızı kaptıkları gibi doğru padişahın sarayına götürmüşler. Kız ne dediyse de bağırıp feryat ettiyse de sesini duyuramamış. Fakat kızı bırakmamışlar. Yuyup arıtmışlar, giydirip kuşatmışlar ve bir odaya koymuşlar. Kız feryat ediyormuş “Ben Keloğlan’dan başkasına varmam, istemem.” diye. Ne haddine. Bu padişahın oğlu kızın direndiğini görünce geri çıkmış, Keloğlan elbiselerini giyince tekrardan geri gelmiş. Onu görünce kız “Keloğlan’ım” diye boynuna sarılmış. Ondan sonra oğlan kıza olanları açıklamış ve kıza bir nar tanesini küçümsemenin başına neler getirebileceğini göstermiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Sekiz Kızın Bacısı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Bir zamanlar bir padişah ve bu padişahın sekiz tane kızı varmış. Fakat bu padişahın oğlu olmuyormuş.\n\nBir gün padişahın hanımı yine hamile kalır. Padişah hanımına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Eğer yine kız doğurursan seni öldürtürüm, der.\n\nKadın yine bir kız çocuğu dünyaya getirir. Korktuğu için de padişaha erkek oldu diye söyler. Kadın, padişahı yıllarca çocuk erkek diyerek kandırır. Aradan zaman geçip çocuğun sünnet zamanı gelince hazırlıklar yapılır ve her yerden davetliler gelir. Padişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Çocuğu hazırlayın, deyince kadın korkmaya başlar.\n\nAnnesinin yalanının ortaya çıkacağını anlayan kız:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Anne sen korkma, bana hakkını helal et, Allah’ın memleketi sadece burası değil ben başka bir yerde de yaşarım, diyerek annesiyle vedalaşıp oradan ayrılır.\n\nKız giderken bir at almak için ahıra girer ve hayvanların arasından güzel bir tane at seçer. Seçtiği atı sevip okşarken kızın derdini anlayan at, dile gelip konuşmaya başlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benden ne istiyorsunuz şehzadem, der.\n\nKız:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Babam beni erkek biliyor, benim sünnet zamanım geldi o yüzden buralardan gitmek istiyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sırtıma bin o zaman, der.\n\nKız, atın sırtına biner ve at tam altı aylık yolu rüzgâr gibi bir hızla iki saatte alır. Yabancı bir ülkeye gelirler. Gezerken bir yerde büyük bir topluluk olduğunu görürler. At, kıza kuyruğundan iki tüy verip:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Başın sıkıştığında bunları gizli bir yerde birbirine sürt, ben hemen ortaya çıkarım, der.\n\nAt, oradan kaybolunca kız da merak edip topluluğun arasına girer ve içlerinden birisine burada ne olduğunu sorar. Adamın birisi:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu ülkede bir dev var. Bu dev her sene bu ülkenin padişahının bir çocuğunu alır gider. O zaman ters akan sular düz akar, kirli akan sular temiz akar. Şimdi de padişahın kızını hazırlayıp bekliyoruz, der.\n\nKız bunu duyunca kimsenin olmadığı bir yere gidip atın verdiği tüyleri birbirine sürter. At, hemen kızın karşısına çıkıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Emriniz?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben senden bir devi bir vuruşta öldürecek kadar keskin bir kılıç istiyorum.\n\nAt da hemen kılıcı kıza verip ortadan kaybolur. Birden yer sallanmaya başlar. Kız, bir de bakmış ki, padişahın kızını alacak olan dev geliyor. Kız “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Sabır, Ya Selâmet” deyip kılıcı devin kellesine vurunca devin kellesini bir vuruşta koparır. Padişahın kızını da devin elinden kurtarıp kayıplara karışır. Herkes devi öldürenin kim olduğunu ve kızı nereye götürdüğünü merak etmeye başlar. Padişah da hem devi öldüreni hem de kızını aratmaya başlar. Hem devi öldürene hem de kızını bulana büyük bir ödül vereceğini söyler.\n\nKız yine kimsenin olmadığı bir yerde atın verdiği tüyleri birbirine sürtünce at hemen karşısına çıkar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Emriniz?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben erkek olmak istiyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam. Şimdi kendine bir bak erkek olmuş musun, der.\n\nKız, kendi vücudunu yoklayınca erkek olduğunu anlar. Kız, erkek olduğu için çok mutlu olur ve ata çok teşekkür eder.\n\nPadişah devamlı devi öldürüp kızını kurtaran delikanlıyı memleketin her tarafında aratırken en sonunda delikanlıyı adamlarından birisi yakalayıp padişahın huzuruna çıkartır. Padişah, kızına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kızım seni kurtaran delikanlı bu mu, diye sorar.\n\nKız da delikanlıyı hemen babasına tanıtır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Evet, baba beni kurtaran delikanlı bu, der.\n\nPadişah delikanlıya:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dile benden ne dilersen, der.\n\nDelikanlı:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sağlığınızı diliyorum, der.\n\nPadişah yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dile benden ne dilersen, der.\n\nDelikanlı tekrar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sağlığınızı diliyorum, der.\n\nPadişah üçüncü kere:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dile benden ne dilersen, diye sorar.\n\nDelikanlı bu sefer:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim memleketim burası değil, ben kendi memleketime gitmek istiyorum, der.\n\nPadişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Tamam, o zaman seni serbest bırakıyorum. İstediğin yere git ama sana kızımı vereceğim, der.\n\nDelikanlı kızı da alıp yine gizli bir yere giderek atın tüylerini birbirine sürter ve at hemen karşısına çıkıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Emriniz?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben geldiğim ülkeye geri gitmek istiyorum.\n\nOğlanla kız, ata binerler ve at, altı aylık yolu rüzgâr gibi giderek iki saatte alırlar. Oğlan eski ülkesine gelince ailesinin yanına giderek annesinin babasının elini öper ve başından geçenleri tek tek anlatır. Padişahın kızıyla da evlenip mutlu bir hayat sürerler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz de çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Aç Kurt",
        "text": "Aç Kurt\n\nBir varmış, bir yokmuş… Bir topal kurt günün birinde aç kalınca, “Bugün yoluma koyulayım da şu karnımı doyurayım.” der.\n\nİlk önce bir keçi yavrusuna rast gelir. Kurt:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Seni yiyeceğim, deyince keçi:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben sana yetmem, üçü beş olayım da öyle ye, der.\n\nKeçi, üçü beş olayım diye oynarken kaçıp sürüye karışır ve kurt yine aç kalır. Kurt, yolda giderken bu sefer de bir koyuna rast gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Seni yiyeceğim, deyince koyun:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben sana bir kere oynayıvereyim de ondan sonra beni ye, der.\n\nKoyun oynuyorum derken, kurdu şaşırtarak kaçar. Koyun, sürüye karışınca kurt yine aç kalır.\n\nKurt, üçüncü sefer de bir eşeğe rast gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Seni yiyeceğim, deyince eşek:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Benim haftaya sahibimin düğünü var. Örtü döşek taşıyacağım, beni sonra ye, der.\n\nKurt, eşeği de yemekten vazgeçer. Dördüncü sefer de bir katıra rast gelir. Kurt:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Katır seni bugün yiyeceğim, karnım çok aç, der.\n\nKatır:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sahibime demeyince ben kendimi sana yedirmem. Sahibimin hatırı kalır, der.\n\nKurt, katırı da yiyemeyince, yoluna devam eder. Sonra biraz daha ilerleyip bir ata rast gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bugün seni mutlaka yiyeceğim, deyince at:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Arkamda barat var, der.\n\nKurt, baratı almak için atın arkasına eğildiğinde, at çifteyi vurunca, kurt fırlayıp dereden aşağı yuvarlanır. Daha sonra kendine gelince bir tepeye çıkıp ağlamaya başlar. Aklına ilk önce keçi gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Buldun bir keçi,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Neme lazım üçü beşi,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; A kahpeoğlu,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Sürü sahibi mi olacaktın?\n\nSonra aklına koyun gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Buldun bir koyun,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Neme lazım oyun moyun,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; A kahpeoğlu,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Niye karnını aç durdurdun?\n\nSonra aklına eşek gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Buldun bir eşek,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Neme lazım örtü döşek,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;A kahpeoğlu,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Gelin güyo mu olacaktın?\n\nSonra aklına katır gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Buldun bir katır,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ne sayıyorsun hatır,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;A kahpeoğlu,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köye kaymakam mı olacaktın?\n\nEn sonunda da aklına at gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Buldun bir at,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Neyine lazım berat merat,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; A kahpeoğlu,\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Mahkeme mi kuracaktın?&nbsp;der.\n\nBöylelikle kurt yine aç kalır ve diğer hayvanlar da kurnazlıklarının sayesine kurtulurlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "ŞAHMARAN",
        "text": "Zamanın birinde, bir kasabada iki fakir delikanlı yaşarmış. Bu iki delikanlı, odun satmakla geçinirlermiş. Bunların bir de eşekleri varmış, her gün dağdan kestikleri odunları eşeklerine yükler, kasabaya getirip satarlarmış.\n\nBir gün yine odun kesmek için dağa giderler. Odunları eşeğe yükleyip kasabaya dönerken, dağın yamacında parlayan sapsarı bir şey görüp bunun ne olduğunu merak ederler.\n\nYanına geldiklerinde burada bir bal kuyusunun olduğunu anlarlar ve buna çok sevinirler. Delikanlılar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biz artık odun taşımayalım, bu balı taşıyıp bir tüccara satalım. Böylece daha çok para kazanırız, diye aralarında anlaşırlar.\n\nKasabaya gelip balı taşıyabilecekleri birer kap alarak tekrar bal kuyusunun yanına gelirler. Kapları balla doldurarak bir tüccara bal satmaya başlarlar. Birkaç gün böyle balı satmaya devam ederler.\n\nBir gün yine bal kuyusunun yanına gelirler. Delikanlılardan birisi bal kuyusunun içine girer fakat bir daha da çıkamaz. Hemen arkadaşına seslenir fakat arkadaşı onu kurtarmak için hiç uğraşmaz.\n\nArkadaşı balı tek başına satıp zengin olma hayali kurmaya başlar ve arkadaşını kuyudan çıkartmaz. Balla doldurduğu kapları alıp arkadaşını kuyuda bırakarak kasabaya döner. Kuyudaki delikanlı bir iki gece kuyuda kalır. Bir ­gün yine çıkmak için debelenirken kuyunun içinde bir kapı olduğunu görür. Kapıyı açıp da içeriye baktığında, içerde üst tarafı insana benzer, alt tarafı yılan olan bir yaratık görür. Delikanlı:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — İn misin, cin misin, sen kimsin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben Şahmaranım, sen kimsin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben insanoğluyum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — İnsanoğlu sen buraya nasıl girdin, diye sorar.\n\nDelikanlı da başından geçenleri Şahmaran’a tek tek anlatır ve bu kuyudan çıkamadığını söyler. Şahmaran:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben seni bu kuyudan çıkarırım ama insanoğluna iyilik yaramaz, sen beni bir gün gelir öldürürsün, der.\n\nŞahmaran, delikanlıya sırtına binmesini söyler. Delikanlı, Şahmaran’ın sırtına biner ve Şahmaran iki dakikada delikanlıyı kuyudan çıkartınca delikanlı bu işe şaşırıp kalır. Şahmaran hemen kuyuya geri döner ve delikanlı da oradan kasabasına geri gider. Memleketine vardıktan sonra arkadaşını bulup bir güzel kızar ve arkadaşından hakkını alır.\n\nYalnız Şahmaran’ı görenin sırtında bir al olurmuş. Delikanlının sırtında da Şahmaran’ı gördüğü için bir al oluşmuş.\n\nBir gün padişahın karısı hastalanır ve iyileşmesi için de Şahmaran’ın kanı gerekmektedir. Padişah, tellalla herkesi kendi hamamına çağırtır. Herkes padişahın emrine uyup hamama gider fakat Şahmaran’ı gören delikanlı gitmez. Hamamda bir bir herkesin sırtına bakarlar fakat hiç kimsenin sırtında al bulamazlar. Sonra Şahmaran’ı gören delikanlının gelmediğini anlarlar. Padişah, delikanlıyı getirmeleri için adamlarına emir verir. Delikanlıyı bulup getirirler ve soyduklarında da sırtında al olduğunu görürler. Padişah delikanlıya Şahmaran’ın kanını gidip getirmesini söyler. Delikanlı da Şahmaran’ın iyiliğine karşılık ona kötülük yapmak istemez.\n\nPadişahın adamları delikanlının bu tavrına karşılık delikanlıyı döverler ve öldürmekle tehdit ederler. Delikanlı en sonunda Şahmaran’ı gördüğü yeri söylemek zorunda kalır.\n\nPadişahın adamlarıyla birlikte delikanlı Şahmaran’ın olduğu kuyunun başına gelir. Delikanlı, urganla kuyudan içeriye sallandırılır. Delikanlı inerken de yanına Şahmaran sütle beslendiği için süt ve rakı alır. Kuyuya inince Şahmaran’ın havuzuna sütle rakıyı boşaltır. Şahmaran bu havuzdan süt içince içinde rakı da olduğu için sarhoş olup uykuya dalar. Delikanlı bunu fırsat bilip Şahmaran’ı öldürerek kanından alır. Sonra dışarıda bekleyenler delikanlıyı tekrar yukarı çekerler. Delikanlı yukarı çıkınca adamlar delikanlıyı doğru padişahın yanına götürürler. Padişahın karısına Şahmaran’ın kanından kan verdikten bir süre sonra kadın iyileşir. Delikanlı da padişah tarafından mücevherlerle ödüllendirilir. Delikanlı bekâr olduğu için çok güzel, ihtişamlı bir düğünle evlendirilir ve padişahın da sağ kolu olur.\n\nŞahmaran’ın, “Ben seni kurtarırım ama insanoğluna iyilik yaramaz, sen beni gün gelip öldürürsün.” sözü de gerçek olur.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Hıdılı ile Dıdılı",
        "text": "“Hıdılı” ile “Dıdılı” isimli iki kuş birbirleriyle en çok kim yiyecek bulacak diye iddialaşmışlar. Hıdılı bir dağ başına konup oradan bir çöp almış. Çöple birlikte uzak diyarlara uçup bir evin bacasına konmuş. Evdeki kadın tandırda ekmek yapmak için hazırlık yapıyormuş. Kadının yanına gelen Hıdılı kadına:\n\n— Şu çöpü tut, ben çalılıkta ötüp geleyim, demiş ve oradan uzaklaşmış.\n\nKadın saatlerce Hıdılı’yı beklemiş ama kuş gelmemiş. Sonunda kadın tandırı yakınca çöpü de içine atmış. Bir köşede kadını izleyen Hıdılı gelmiş, çöpünü istemiş. Kadın çok beklediğini gelmeyince çöpünü yaktığını söylemiş. Hıdılı:\n\n— O zaman o yana giderim, bu yana giderim, ekmeğini alır, kaçarım, demiş. Hıdılı o yana gitmiş,&nbsp;bu yana gitmiş, bir ekmek alıp kaçmış. Ekmek ile beraber uçarken bir çobanı görmüş. Çobana:\n\n— Ekmeğimi tut, ben şu çalıda ötüp geleyim, demiş.\n\nEkmeği alan çoban beklemiş. Hıdılı bir türlü gelmemiş. Acıkan çoban ekmeği yemiş.&nbsp; O&nbsp;sıra Hıdılı gelip ekmeğinin nerede olduğunu çobana sormuş. Çoban acıkıp ekmeği yediğini söylemiş. Bunun üzerine Hıdılı:\n\n— O yana giderim, bu yana giderim, bir kınalı koçu alıp kaçarım, demiş.\n\nHıdılı o yana gitmiş, bu yana gitmiş, bir kınalı koçu alıp kaçmış. Koçla beraber uzak diyarlara giden Hıdılı yolda bir düğün alayına rastlamış. Onlara:\n\n— Koçumu tutun, ben şu çalılıkta ötüp geleyim, demiş.\n\nDüğüncüler kuşu beklemiş ama gelen giden olmuyormuş. Sonunda düğüncüler koçu kesip düğün yemeği yapmışlar. Diğerlerinde olduğu gibi Hıdılı bunları da izliyormuş.\n\nOlanları görünce düğüncülerin yanına gelip koçunu istemiş. Düğüncüler koçu kesip yemek yaptıklarını söylemiş. Bunun üzerine Hıdılı:\n\n— O yana giderim, bu yana giderim, gelini alıp kaçarım, demiş.\n\nHıdılı o yana gitmiş, bu yana gitmiş, gelini alıp kaçmış. Gelinle beraber bir dağa gelen Hıdılı, Dıdılı ile orada buluşmuş. Dıdılı’ya ne bulduğunu sormuş. Dıdılı hiçbir şey bulamadığını söylemiş. Dıdılı sormuş:\n\n— Sen ne buldun?\n\n&nbsp;Hıdılı, Dıdılı’nın elinden tutup halay çeke çeke:\n\n— Dın dın dın! Bir çöp verdim ekmek aldım, bir ekmek verdim kınalı koç aldım, bir kınalı koç verdim gelin aldım. Dın dın dın, demiş\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Kurnaz Tilki",
        "text": "Kurnaz Tilki\n\nBir varmış bir yokmuş. Bir tilki varmış, yola gidiyormuş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Bir altı ay güz gitmiş. Önüne bir tavuk gelmiş.\n\n— Nereye gidiyorsun Tilki Paşa, dermiş.\n\n— Hacca gidiyorum, demiş.\n\n— Beni de götürür müsün, dermiş. Onu da almış götürmüş. İleri gitmiş gitmiş. Bir kaza rast gelmiş.\n\n— Nereye gidiyorsun Tilki Paşa, demiş.\n\n— Hacca gidiyorum, demiş.\n\n— Beni de götürür müsün, dermiş.\n\n— Ya götürürüm, demiş. Varmış varmış gitmiş. Bir bağırtlağa* rast gelmiş.\n\n— Nereye gidiyorsun Tilki Paşa, demiş.\n\n— Hacca gidiyorum, demiş.\n\n— Beni de götürür müsün, dermiş.\n\n— Götürürüm, demiş. Onu da almış götürmüş varmış varmış, bir deliğin ağzına koymuş. Sabah olunca tavuk demiş ki:\n\n— Haydi Tilki Paşa sabah oldu. Hacca gidelim, demiş.\n\n— Yok, öğle olsun, gün göbeğime düşsün, seni de yiyeyim, öyle gidelim, demiş. O gün onu pişirmiş yemiş. Evvelki gün olmuş. Kaz da:\n\n— Haydi tilki Paşa sabah oldu gidelim, demiş.\n\n— Yok, öğle olsun gün göbeğime düşsün seni de yiyeyim öyle gidelim, demiş. Onu da o gün yemiş, kala kala bağırtlak kalmış.\n\n— Haydi Tilki Paşa sabah oldu gidelim, demiş.\n\n— Yok öğle olsun öğle olsun gün göbeğime düşsün, seni de yiyim öyle gidelim, demiş.\n\n— İyi tamam beni yiyecek misin, dermiş.\n\n— Yiyeceğim, demiş.\n\n— Deliğin ağzına gel, beni ağzına al, adımı de beni ye, demiş. Tilki deliğin ağzına gelmiş. Bağırtlağı ağzına almış. “Bağırtlak” deyince pırr uçmuş gitmiş. Tilki de:\n\n— Hay vah! “Bağırtlak” demeseydim “çığırtlak” deseydim seni de yeseydim, demiş.\n\n*bağırtlak: Orta büyüklükte, eti sevilen bir cins göçebe ördek, bozkır tavuğu\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Kedi ile Aslan",
        "text": "Bir gün ormanlar padişahı aslan ormanda dolaşıyormuş. Bir kedi görmüş, kediye gülmüş. Kedi de:\n\n— Ne gülüyorsun, ben senin dayınım, demiş. Aslan daha fazla gülmüş ve:\n\n— Sen mi benim dayımsın? Ha hay… demiş. Bunun üzerine Kedi:\n\n— Hele bir insan eline düş de o zaman gör, demiş. Aslan gülüp geçmiş.\n\nBir zaman sonra aslan ormandan sıkılmış. Biraz da dışarıda dolaşayım, kısmetimi arayayım, demiş. Ormanın dışında dolaşırken bir çiftçiyi görmüş. Görmüş ki çiftçi öküzü ile çift sürüyor. Tam hazırlanmış, öküze saldıracakken çiftçi görmüş.\n\n— Dur Aslan kardeş, ne yapıyorsun, demiş. Aslan da:\n\n— Ne yapayım, o benim kısmetim. Öküzü yiyeceğim, demiş. Çiftçi korkmuş.\n\n— Dur Aslan kardeş, kıyma ona. Onu yersen ben ne yaparım, demiş. Aslan:\n\n— Ben anlamam, ne yaparsan yap. Ben açım ve onu yiyeceğim, demiş. Bunu üzerine çiftçi düşünmüş, Aslan’a:\n\n— Gel etme Aslan kardeş, açsan ben sana körpesinden bir koyun getireyim, sen onu ye. Ama bir tek öküzüm var, ona dokunma, demiş. Bunun üzerine Aslan biraz düşünmüş ve:\n\n— Olur, bari git getir, koyunu yiyeyim, demiş. Çiftçi sevinmiş ama bir kurnazlık düşünmüş hemen.\n\n— Aslan kardeş, ben koyunu getirmeye gidince sen benim öküzümü yersen, anlaşmayı bozarsan ben ne yaparım, demiş. Aslan da:\n\n— Ee! ne yapayım canım, inanırsan inan, demiş. Çiftçi de:\n\n— Yapma aslan kardeş, sen koskoca aslansın nasıl olsa… Gel seni şu iple şu ağaca bağlıyım, koyunu alıp gelince çözerim. Sen de koyunu afiyetle yersin, demiş. Aslan düşünmüş. Kendine çok güveniyor ya hani.\n\n— Dediğin gibi olsun, bağla bakalım, demiş. Hemen çiftçi aslanı ağaca sıkıca bağlamış, eline kocaman bir sopa almış ve aslana vurmaya başlamış. Aslan:\n\n— Ne yapıyorsun? Seninle böyle mi anlaştık, demiş. Çiftçi:\n\n— Ne yapayım? Ben sana böyle davranmasam, sen ya koyunu ya da öküzü yiyecektin, demiş. Aslanı dövmeye devam etmiş. Aslan da inleyerek:\n\n— İnsan eline düşüp kendini beğenmiş bir aslan olacağıma, ormanda gezinen bir kedi olsaydım keşke, demiş.\n\nOradan kurtulduktan sonra da bir daha ne kimseyle dalga geçmiş ne de kibirlilik yapmış. Ormandan da bir daha dışarı çıkmamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Keloğlan varmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan bir gün bir yere misafirliğe gitmiş. Misafirliğe gittiği yerdeki evin kadını da helva yapıyormuş. Kadın helva yapmaya başlar ve tavaya yağı koyup bir iş için aşağıya iner. Kadın aşağıya inince Keloğlan’ın aklına hemen bir şeytanlık gelir. Yerinden kalkar ve tavanın içindeki kızgın yağı evde yatalak olan kadının kocasının ağzına doldurur. Adam o dakikada ölür.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan hemen yağ tavasına su doldurup tekrar ocağa koyar ve yerine oturur. Kadın eve gelince de hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlar. Kadın, tavadaki suya ununu, şekerini falan katıp helvayı yapmaya başlar. Fakat bir türlü helvanın kıvamını tutturamaz. Kadın:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu helva neden olmuyor, bu helva neden olmuyor, diye kendi kendine söylenmeye başlar.\n\nSonunda kadın güç bela da olsa helvayı suyla yapar. Fakat helva istediği gibi olmaz. Kadın yaptığı helvayı yedirmek için kocasının yanına gider ve kocasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Herif kalk, sana helva yaptım. Herif kalk, sana helva yaptım, der.\n\nAma adam öldüğü için kalkması imkânsızdır. Kadın bakmış ki, adam ölmüş. Kadın, kocasının öldüğünü görünce ne yapacağını şaşırır. Hemen Keloğlan’ın yanına gelip:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Keloğlan, kalk şurada bir adam ölmüş. Sana üç beş kuruş vereyim de adamı bir yere at da gel, der.\n\nKeloğlan da bunu kabul edip önce paraları alır. Daha sonra adamı sırtına alıp bir caminin kapısına bağlar. Tam o sırada da ezan vakti geldiği için hoca camiye gelir. Hoca caminin kapısında adamı görünce:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dayı kaç ezan vakti geldi, ezan okumam lazım. Dayı kaç ezan vakti geçiyor, diye adama söylenir.\n\nSonunda sinirlenen hoca, adamı iterek camiye girince adam da olduğu yere yıkılır. Keloğlan da bütün bu olanları uzaktan izlerken adamın yere düştüğünü görünce:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — “Hööööt… O yere yıktığın adam benim babamdı. Sen benim babamı nasıl yere yıkarsın. Sen benim babamı öldürdün. Ben seni şikâyet etmeye karakola gidiyorum, der.\n\nHoca da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Etme Keloğlan, gitme Keloğlan, sana para vereyim de beni şikâyet etme, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan biraz para da hocadan aldıktan sonra adamı sırtına yükleyip yola koyulur. Az gitmiş uz gitmiş, yolda giderken bir merkebe rastlar. Cenazeyi merkebin sırtına bağlayıp tekrar yola koyulur.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan gide gide bir ekin tarlasına varır. Keloğlan’ın yine aklına bir şeytanlık gelir. Merkebi ekin tarlasının içine doğru salar ve sonra da kendisi saklanıp uzaktan seyretmeye başlar. Ekin tarlasında ekin biçen adamlar merkebin ekin tarlasının içine doğru geldiğini görünce üzerinde bağlı olan adama:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dayı ekinin içinden yedirme, yedireceksen kenardan yedir de ekin dolaşmasın, derler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adam ölü olduğu için zaten hiçbir şeyin farkında değil. Adamlar tekrar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Dayı ekinin içinden yedirme, yedireceksen kenardan yedir de ekin dolaşmasın, derler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adamların bu sözüne de aldırmayıp eşeği ekinin içine doğru gidince ekin biçen adamlardan birisi sinirlenip elindeki tırpanın sapını eşeğin üstündeki adama vurduğu gibi adamı yere indirir. Adamın yere düştüğünü gören Keloğlan, hemen saklandığı yerden çıkıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Höööt… O benim babamdı. Siz benim babamı öldürdünüz. Sizi karakola şikâyet etmeye gidiyorum, deyince adamlar da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Etme Keloğlan, gitme Keloğlan, bizi karakola şikâyet etme. Sana biraz para verelim bizi şikâyet etme, derler.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan, biraz para da bu adamlardan alır ve cebini iyice doldurur. Parayı aldıktan sonra ölen adamı sırtladığı gibi doğruca bir dereye gömer. Daha sonra da kazandığı paraları afiyetle yer.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Of Koca",
        "text": "Oğlanın birisi, babasına günün birinde, bana padişahın kızını alıver, diye ısrar eder. Babası da bu duruma şaşırır ve:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Oğlum, hiç padişah bize kızını verir mi? Sen deli mi oldun, şaşırdın mı?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne şaşırdım ne de delirdim. İlla bana padişahın kızını alıvereceksin.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Oğlanın ısrarlarına dayanamayınca baba oğul padişahın huzuruna giderler. Padişaha oğlanın babası bu durumu anlatır. Padişah da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Şayet oğlun dünyada olmayan zeneti alabilirse kızımı ona veririm, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Oğlanla babası akşam eve gelince bu zeneti nasıl bulacaklarını düşünmeye başlarlar. Ertesi gün oğlan sırtına bir azık sarıp babasıyla beraber yola çıkar. Bir kayanın yanına gelince yoruldukları için –adam da yaşlıymış- hemen dinlenirler. Oğlan kayanın yanına oturup “ooof of” deyince oturdukları yerden bir kapı açılır ve içeriden bir adam çıkar. Adamın adı “Of Koca” imiş. Hemen Of Koca, oğlana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne derdin var, ne sıkıntın var? Bana söyle de halledeyim, der.\n\nOğlanın babası da:&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Oğlum padişahın kızına âşık oldu. Padişah kızını vermek için dünyada olmayan zeneti getirmesini istedi. Biz de bu zeneti bulmaya gidiyoruz.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Belki dünyada olmayan zenet buradadır. Sen oğlanı bana bırak, şu zaman da gel al, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Of Koca ne kadar süre söyledi, altı ay mı, bir sene mi, ne kadar belli değil! Adam, oğlanı Of Koca’ya bırakıp doğru köyüne gider. Of Koca, oğlana da içerde dünyada olmayan zeneti öğretmeye çalışır. Adam zenetin ötesini berisini iyice anlatıyor fakat oğlan anlamıyor. Adamın anlattığı hiçbir şeye de anladım diye cevap vermiyor.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adamın tanıdığı süre gelir ve oğlanın babası Of Koca’nın yanına gelir. Of Koca:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Senin oğlun hiçbir zenet öğrenmedi. Oğlanını artık al git, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adam da oğlanını oradan alıp çıkar giderler. Köye doğru giderlerken oğlan, babasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Baba ben bir şey içeceğim, deyip arkada kalır.\n\nOğlan hemen koça dönüşüp babasını yakalar. Oğlanın babasını yakaladığı yerde de bir çoban davarlarını yatırıyormuş. Oğlanın babası hemen bu koçu yakalayıp çobana sattıktan sonra parasını alıp tekrar yola koyulur.&nbsp;\n\nAdam gittikten sonra oğlan, davarın içinde Keloğlan’a dönüşür ve hemen babasının yanına gider. Babasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Baba koç nasılmış, gitmeden son kez koça bakalım, der.\n\nOğlanla babası gelip çobanın koçuna bakarlar ama koçu göremezler. Oğlan olanları babasına anlatır ve tekrar köyün yolunu tutarlar. Köye gelince de oğlan çok güzel bir at olur ve babası bu atı da satınca olanları Of Koca duyar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu oğlan bana bir şey öğrenmedim diyordu. Fakat birçok şeyi öğrenmiş de bana söylememiş, der.\n\nOğlan bu sefer de katır olur. Of Koca gelip kendisini belli etmeden bu katırı oğlanın babasından alır. Katırla birlikte Of Koca yolda giderken çiş yapmak için yolda durunca katır yulardan kurtulup hemen kaçmaya başlar. Katırın kaçtığını gören Of Koca da hemen ata dönüşüp arkasından onu yakalamaya çalışır. Katır yakalanacağını anlayınca hemen güvercine dönüşür. Of Koca da arkasından bir doğana dönüşüp güvercini yakalamaya çalışır.\n\nİkisi de gide gide padişahın sarayının penceresine kadar giderler. Güvercinin pencereye konduğunu gören padişahın kızı, hemen güvercini içeri alır. Kız tam güvercini içeri aldığı sırada doğan da arkadan yetişir ve beni de içeri al diye kıza yalvarmaya başlar. Doğanın yalvarmasına dayanamayan kız, doğanı da içeri alır. Doğanın içeri girdiğini gören güvercin hemen silkinip kabılca olup evin içine yayılır. Doğan da silkinip kırk civcivli bir gülük olur. Orda olan mahsulün hepsini civcivlerle birlikte gülük toplar. Fakat evin bir köşesinde bir tane kabılcayı yemeyi unuturlar. O kabılca da silkinip hemen bir tilki olur ve evvela gülüğü sonra da civcivlerin hepsini birden yiyip ortadan kaldırır.\n\nOğlan en sonunda kendi hâline geri dönünce padişahın kızı da hayretler içinde kalır. Oğlan hemen olanları kıza anlatır ve kız da oğlana âşık olur. Daha sonra oğlan, padişahın huzuruna çıkarak öğrendiği zeneti padişaha da gösterir. Padişah zeneti beğenir ve kızını oğlana verir. Kırk gün, kırk gece düğün yaparak kızla Keloğlan’ı evlendirir.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "İncili Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Bir fakir adam varmış. Bu fakir adamın karısı hamile kalınca doğuma yakın bir gün hamama gider. Kadın hamama gittiği zaman da içerde bir cadı karı varmış. Fakir adamın hamile karısı hamamda bir kız çocuğu doğurmuş. Doğan kız çocuğunun ağlayınca gözlerinden inci dökülür, gülünce de yanaklarında gül açarmış. Cadı karı da bu kızın bu özelliğini görmüş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Aradan zaman geçer, kız büyüyerek evlenme çağına gelir. Bir gün kız, evin önünde otururken padişahın oğlu da oradan geçer. Oğlan, kızı görür görmez âşık olur. Kız da padişahın oğluna âşık olur.\n\nPadişahın oğlu olanları babasına anlatır ve hemen babasına kızı istetir. Kızı alan padişah, düğün, sarayda olsun diye kızı saraya götürmek ister. Cadı karı da bu haberi duyunca kılığını değiştirip padişaha:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Eğer izin verirseniz kızı ben götüreyim saraya, deyince padişah da bunu kabul eder.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cadı karı, kızı evinden alıp köyden çıkınca kızın gözlerini çıkartıp kızı bir yılgunluğa[*]&nbsp;atıverir. Daha sonra o kızın yerine kendi kör kızını saraya götürür. Padişahın oğlu bu benim gördüğüm kız değil dese de kimseyi inandıramaz. Sonra cadı karının kızıyla evlenmek zorunda kalır. Düğün yapıldıktan sonra kız saraya iyice yerleşmeye başlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İhtiyar bir adam yılgunluğa atılan kör kızı bulunca bakar ki, kız ağlaya ağlaya önünü inciyle doldurmuş. Kızı alır ve evine götürüp babası gibi kıza bakmaya başlar. Günlerden bir gün ihtiyar adam bir şeyler almak için kasabaya gider. Adam sarayın önünden geçerken sarayın camının önünde kızın çıkarılan gözlerini görür. Hemen eve gelip kıza:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben bugün senin gözlerini sarayın camında gördüm. Sen kasabaya git, sarayın önünden geçerken “Vakitsiz gül satıyorum. Bir göze bir gül, iki göze iki gül veriyorum.” diye bağır, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kız kasabaya gidip sarayın önünden geçerken:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Vakitsiz gül satıyorum. Bir göze bir gül, iki göze iki gül veriyorum, diye bağırmaya başlar.\n\nCadı kadınla kızı da bunu duyarlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Camın önündeki gözler bir işimize yaramıyor, onları verelim de gül alalım, diyerek gözleri kıza verip gül alırlar.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Kız, gözleri alıp büyük bir sevinç içerisinde evine gider. Eve gelince babası kızın gözlerini takar ve kız tekrar görmeye başlar.\n\nSarayda padişahın oğlu, cadı karının elindeki güllerden birisini alıp koklayınca öbür tarafta gülleri veren kız, padişahın oğlundan hamile kalır. Cadı karıyla kızı bu olanları duyunca kızı öldürüp kurtulmak için plan yaparlar. Hemen kıza bir muska yapıp kızı öldürürler. Kız, ölmeden önce babasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben ölünce falan tepeye bana bir türbe yaptırıver. Onun kapakları açılıp örtülsün. Kapağına da “Muradına nail olamayan dilber” yaz, der.\n\nİhtiyar adam kızın dediklerini kız öldükten sonra hemen yapar. Padişahın oğlu da bir gün kızın türbesinin olduğu bölgeye doğru ava gider. Avlanırken kızın türbesini görür ve türbenin kapağında “Muradına nail olamayan dilber.” yazan yazıyı okur. Tam o sırada türbenin içine bakmış ki, bir çocuk annesini emiyor. Çocuğu hemen oradan alıp saraya götürerek çocuğu büyütür.\n\nPadişahın oğlu aradan zaman geçtikten sonra cadı karıyla kızının yaptığı muskayı bulur. Bu sefer de babasıyla kızın türbesinin olduğu yere ava gider. Avda türbenin yanından geçerken çocuk hemen atından atlayıp muskayı türbeye koyar. Çocuk, muskayı türbeye koyduktan sonra türbedeki çocuğun annesi canlanır. Padişahın oğlu da kızı tanır ve hemen onunla evlenir. Çocuklarıyla beraber muratlarına ererler. Cadı karıyla kızına da kırk katır mı istersin, kırk satır mı? diyerek saraydan atarlar.&nbsp;&nbsp;\n\n\n[*]yılgunluk: Ağaçlık yer.&nbsp; &nbsp;&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Sihirli Top",
        "text": "Sihirli Top\n\nBir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler deve iken, develer cüce iken, bir ülkenin gaddar mı gaddar, acımasız mı acımasız bir padişahı varmış. Keyfine göre adam astırır, keyfine göre de bağışlarmış. Bu padişahın bir de dünyalar güzeli bir kızı varmış. Bütün ülkenin delikanlıları kızı çok beğeniyorlarmış fakat padişahtan korktukları için padişahtan bir türlü istemeye cesaret edemiyorlarmış.\n\nAradan uzun yıllar geçtikten sonra kız evlenme çağına gelir. Kızın da bir türlü talibi çıkmayınca canı sıkılır, hiçbir şey yapmak istemez. Bir gün saraydan kimseye görünmeden kaçarak ırmak kenarında yürümeye gider. Kızın çocukluğundan beri yanında taşıdığı küçük bir altın top varmış. Derenin kenarında topuyla oynarken topunu suya düşürür. Topun düştüğü suyun içinde de bir gırbo varmış. Kızın altın topu gırbonun kafasına düşünce gırbo insana dönüşerek yakışıklı mı yakışıklı, boylu poslu bir delikanlı olur. Kız bu oğlanı görüp çok korkar. Oğlan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Korkma! Ben de senin gibi bir insanım, sen kimsin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben kralın kızıyım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben, babandan şikâyetçiyim, insanları haksız yere öldürüp zulüm ediyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapabilirim ki, sonuçta benim babam. Benim dediğimi mi yapacak. Peki sen kimsin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne sen sor ne de ben söyleyeyim. Küçük yaşta annem vefat edince babam hemen başka bir kadınla evlendi. Benim babam şu memleketin kralı olduğu için çok zengindi. Üvey annemin de iki tane çocuğu olunca beni istemedi. Hep bana kötü davranıp horladı. Buna rağmen babam da “Benim tahtımı benim oğlum alacak.” deyince üvey annem beni ortadan kaldırmak için bir büyücüye gidip büyü yaptırmış. Fakat büyücü daha önceden hiç insan öldürmedim yine öldürmem fakat istersen bu çocuğu bir hayvana çevirivereyim, demiş.\n\nKadın da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dile benden ne dilersen, yeter ki sen oğlanı bir hayvana çevir, der.\n\nBüyücü de bir ilaç yapıp üvey anneme vererek oğlana içir, içirdikten sonra da bir dereye atmasını söyler.\n\nKadın eve gelince ilacı oğlana nasıl içireyim diye düşünmeye başlar. Padişahın sarayda olmadığı bir gün oğlanın yemeğine ilacı katarak oğlana yemeği yedirir. İlacın etkisiyle oğlan hemen bayılınca kadın, adamlarına bağırıp oğlanı bir dereye attırır. Oğlan suya düşer düşmez bir gırboya dönüşür. Yıllardır da bu şekilde dere de gırbo*&nbsp;olarak yaşar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Her şeyi anladım da benim topum kafana düşünce sen nasıl eski hâline döndün?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Vallahi neden olduğunu bilmiyorum ama senin bu topta bir hikmet var, der.\n\nKız, oğlanı alarak saraya getirir ve babasına olanları uzun uzun anlatarak oğlanla tanıştırır. Oğlan da ilk görüşte kıza âşık olmuştur. Hemen padişaha:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Padişahım, ben sizin kızına ilk görüşte âşık oldum, kızınızı sizden istiyorum, der.\n\nPadişah, oğlanın bu isteğinden çok etkilenerek:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ulan! Bugüne kadar kimse benim kızımı bırak istemeyi, yanımdan geçmeye bile cesaret edemezken, bu oğlan hemen istedi. Çok cesur bir delikanlıymış, kızımı buna veriyorum, der.\n\nPadişah, kırk gün kırk gece düğün yaparak onları evlendirir. Aradan biraz zaman geçince padişah tahtını damadına devreder. Çok zalim, gaddar birisi olan padişahın yerine adaletli, hoşgörülü, herkese yardım eden bir padişah gelir. Zamanla bu padişahın adaletli oluşu her tarafa yayılır. Oğlanın babasıyla, üvey annesi bu padişahı merak edip, tanışmak için ziyaretine gelirler. Oğlan, gelenlerin kendi ailesi olduğunu anlar fakat bunu hiç belli etmez. Oğlan hemen ailesinin sevdiği yemekleri yaptırıp sofraya getirtir. Ailesi bu yemekleri görünce bunları sevdiklerini nerden öğrendiğini bir türlü anlayamazlar.\n\nYemekten sonra oğlan, üvey annesinin kendisine yaptıklarını babasına tek tek anlatır. Gerçekleri öğrenen adam, sorgusuz sualsiz karısını oracıkta öldürür. Oğlan daha sonra babası ve eşiyle birlikte yaşamaya devam eder.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;*gırbo: Kurbağa.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Bedavacı Keçi",
        "text": "Zamanın birinde bedavadan geçinen bir keçi varmış. Bu keçi herkesin malını çalar. Hırsızlıkla hayatını sürdürürmüş.\n\nBir gün yine bir sokaktan geçerken keçi, burnuna gelen kokuya doğru yönelmiş. Bakmış ki pencere önünde iki tane taze çörek var. Birisini çalmış.\n\nErtesi gün yine aynı yere gidip yine aynı çörekten birini daha çalmış. Keçi bunu adet haline getirmiş. Her gün gider, iki çörekten birini çalarmış.\n\nÇöreklerinin çalındığını gören yaşlı kadın, bir gün çörekleri yine pencereye koymuş ve pencerenin altına saklanıp, keçinin gelmesini beklemiş. Keçi yine gelip tam çöreği çalarken, nine keçinin sakalını tuttuğu gibi koparmış.\n\n— Nine sakalımı ver! Nine sakalımı ver! Nine:\n\n— Eğer bana bir adet çörek getirirsen. Sana sakalını veririm. Keçi hemen çörek bulmaya çıkmış. Fırına gitmiş.\n\n— Fırıncı kardeş! Fırıncı kardeş! Ne olur bana bir çörek ver. Nine sakalımı vermiyor. Fırıncı:\n\n— Eğer bana un getirirsen, sana çörek yapıp vereyim. Keçi koşmuş değirmene.\n\n— Değirmenci kardeş! Değirmenci kardeş! Ne olur bana un ver. Değirmenci:\n\n— Eğer bana buğday getirirsen, sana un yapıp vereyim. Keçi koşmuş tarlaya.\n\n— Toprak kardeş! Toprak kardeş! Ne olur bana buğday ver. Toprak:\n\n— Eğer beni ekip, sulayıp, bir sene bana bakarsan, sana buğday veririm.\n\nKeçi buna razı olmuş. Hasat etmiş. Buğdayı değirmene götürmüş. Değirmenci, buğdayı una çevirmiş. Keçi unu almış, fırına götürmüş. Fırıncı unu çörek yapmış. Keçi çöreği almış, nineye götürmüş. Nine keçinin sakalını geri vermiş.\n\nO gün bu gündür keçi bir daha hırsızlık yapmamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Kurda Ders Veren At",
        "text": "Bir keçi ile bir koyun arkadaş olmuşlar. Bir gün kırlara otlamaya çıkmışlar. O sırada yanlarına bir kurt gelmiş. Kurt, koyuna:\n\n— Sevgili koyun kardeş! Ne kadar da besili görünüyorsun. Kim bilir etin ne kadar lezzetlidir. Ben seni yiyeceğim, demiş. Koyun çaresiz boynunu bükmüş ve şu karşılığı vermiş:\n\n— Eline düşmüşüm bir kere. İstersen elbette beni yiyebilirsin. Ama beni yemeden önce sana bir pehlivanlık gösterisi yapayım. Ondan sonra istediğin zaman, istediğin şekilde beni yiyebilirsin, demiş.\n\nAç kurt koyunun bu isteğini kabul etmiş. Koyun başlamış hoplamaya zıplamaya, yerlerde yuvarlanmaya. Bu arada kurt uyuyakalmış. Koyun da kaçıp gitmiş.\n\n&nbsp;Bir müddet sonra gözlerini açtığında koyunun olmadığını görmüş kurt. Beklemiş koyunu. Bir türlü gelmemiş koyun. Keçiyi görmüş bir vakit sonra. Keçiye:\n\n— Bana bak keçi kardeş! Arkadaşın kaçıp gitmiş. Ben de seni yiyeceğim, demiş. Keçi de:\n\n— Aman kurt kardeş, yavrum var, onu emzirip geleyim, demiş. Hatta onu da getireyim, ikimizi birlikte ye, demiş. Kurt da bunu kabul etmiş. Keçi gitmiş fakat dönmemiş.\n\nKurt gene beklemiş beklemiş… Gelen yok. Sonra bir atı kestirmiş gözüne. Atın yanına gitmiş:\n\n— At kardeş, seni yemek istiyorum, demiş. At ise ben padişahın atıyım, beni yersen çok büyük ceza alırsın, demiş. Kurt ise inanmamış buna. At ise nalımda padişaha ait olduğuma dair yazı var, okuma biliyorsan görebilirsin, demiş. Kurt:\n\n— Nalını göster de görelim, demiş. Ata doğru yürümüş. At kendisini yemek isteyen kurdun alnına öyle bir tekme atmış ki kurt can çekişmeye başlamış. Bu arada kurdun ağzından şu sözler dökülmüş:\n\n— Gittin, buldun bir koyun, neyine gerek senin oyun,\n\n&nbsp; &nbsp; Gittin, buldun, bir keçiyi, ne yapacaksın oğlağını,\n\n&nbsp; &nbsp;&nbsp;Gittin buldun bir at, neyine gerek naldaki yazı, padişaha vezir mi olacaksın?\n\nAç kurt bu sözlerini tamamladığında çoktan can vermiş. Böylece koyun, keçi ve at sırasıyla kurda iyi birer ders vermişler. Ama kurda en ağır dersi at vermiş. Aç kurdu canından etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Oduncu ve Aslan",
        "text": "Bir zamanlar bir oduncu bir de aslan varmış. Adamın biri odun kesmek için ormana gitmiş. Bir ağacın yanına gelmiş. Tam ağacı kesmiş, devirecekken yanına bir aslan gelmiş ve:\n\n— Ademoğlu niye geldin buraya? Ne yapıyorsun, diye sormuş. Adam:\n\n— İşte şu gördüğün ağacı kesiyorum, demiş. Aslan:\n\n— Ben bu kuvvetimle bu ağacı deviremiyorum da sen nasıl devireceksin, demiş. Adam:\n\n— Ben çok güçlüyüm, kuvvetliyim, demiş. Aslan:\n\n— Eğer o kadar güçlüysen gel ikimiz dövüşelim de hangimizin güçlü olduğunu görelim, demiş. Adam:\n\n— Peki. Dövüşelim, demiş. İkisi dövüşürken adam:\n\n— Kuvvetim evde kalmış, gidip onu getireyim, demiş. Aslan:\n\n— Peki. Git getir, yoksa eğer yenilirsen, kuvvetimin yarısı evdeydi, der yenilgiyi kabullenmezsin, demiş. Adam kuvvetinin yarısını getirmek için bir yere saklanmış ve tekrar geri gelmiş. Aslan:\n\n— Gücünü alıp geldin mi, demiş. Adam:\n\n— He alıp geldim, demiş. İkisi tekrar dövüşmeye başlar başlamaz adam:\n\n— Aslan kardeş, şimdi de kuvvetimin birazı evde kalmış, alıp geleyim, demiş ve gitmiş biraz sonra yoldan geri dönüp gelerek:\n\n— Sakın kaçıp gitme ha, demiş. Aslan:\n\n— Yok. Ben kaçmam, özüm sözüm birdir, demiş. Adam:\n\n— Yok. Ben sana inanmıyorum, en iyisi seni bağlayıp gideyim, demiş. Aslan:\n\n— Peki. Bağla, demiş ve kendini bağlatmış. Adam onu sıkıca bağlamış, ağaçtan bir değnek koparıp, aslana vurmaya başlamış. Aslan:\n\n— Sevgili insanoğlu bana vurma bundan böyle bir daha insanoğlu ile karşılaşmam, diyerek yalvarmaya başlamış.\n\nAdam aslanın yalvarışına bakmadan vurmaya devam etmiş. O sırada bir kaplan çıkıp gelmiş. Bu durumu görünce de korkup ağaca çıkmış. Demiş ki:\n\n— Ey aslan! Bu insanın sana vurmasına neden izin veriyorsun? Aslan:\n\n— Aklın varsa insanlarla karşılaşma! Seni de bağlayıp döverler, demiş.\n\nKaplan da kaçmaya başlamış. Adam da aslanı bırakmış ve ağacı kesmeye devam etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "ÇOBAN İLE TİLKİ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Deve tellallık ederken, eşek hamallık ederken ülkenin birinde fakir bir çoban varmış. Çoban davar yayladığı bağa üzüm ekermiş. Her yıl üzüm daha olgunlaşsın diye beklerken birileri yermiş. Yiyen de tilkiymiş. Çoban bir gün onu yerken yakalamış. Tilki de:\n\n— Beni öldürme sana padişahın kızını alırım, demiş. Çoban da öldürmekten vazgeçmiş.\n\nBiraz zaman geçmiş, Çoban tilkiyi sıkıştırmaya başlamış. Tilki kafasında bir tezgah kurmuş. Padişahtan üçlük ölçmek için ölçeği istemiş.\n\nHizmetçi vermiş. Tilki ölçeği götürürken altına üçlük yapıştırıp öyle vermiş. Birkaç gün sonra yine gitmiş. Bu defa beşlik ölçmek için ölçeği istemiş. Verirken altına beşlik yaptırmış.\n\nPadişah bu işe çok karışmış, tilkinin beyiyle tanışmak istemiş. Tilki de gidip dünür köşküne oturmuş. Padişah tilkinin beyinin çok zengin olduğunu düşünerek, kızını vermiş.\n\nBu defa da çoban yırtık elbiselerle nasıl güvey olacağını düşünürken tilki:\n\n— Bundan kolay ne var. Denizin kenarına gidelim, sen soyunup suya girersin, ben kıyafetlerini atarım. Sonra beyim boğuluyor, diye bağırırım, demiş.\n\nÇoban tilkinin dediğini yapmış. Tilki bağırmış. Padişah en iyi terzilerine güzel elbiseler diktirmiş. Çoban hayatında ilk defa böyle elbiseler giymiş, o yüzden tuhaf tuhaf bakmış. Padişah da çobanın beğenmediğini düşünerek, daha iyi elbiseler diktirmiş.\n\nDüğün hazırlıkları başlatmış. Kıyafet sorunu bitti derken, ev sorunu başlamış. Tilki yine:\n\n— Ondan kolay ne var, demiş. Padişahın askerlerinin önüne geçmiş, kırk haramilerin sarayına doğru yola koyulmuş. Biraz önden gitmiş ve kırk haramilere padişahın askerlerinin geleceğini söylemiş. Onlarda sarayı terk etmiş.\n\nTilki çobanı saraya koşmuş, kırk haramilerin eşyalarını askerlere dağıtmış. Askerler padişaha gidip çobanın çok zengin olduğunu söylemiş. Padişahın kızıyla çoban evlenmiş.\n\nAradan yıllar geçmiş. Tilki çobanın evine gitmiş. Padişahın kızından yiyecek bir şey istemiş. Kız korkmuş. Çoban da tilkiyi dövmüş.\n\n&nbsp;Tilki hemen intikam almak için kırk haramilere ve padişaha olanları anlatmış. Padişah gidip kızını, kırk haramiler de sarayı almış.\n\nTilkiye nankörlük eden çoban cezasını çekmiş. Yiyip içip eğlenmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "İyiliğin Mükafatı",
        "text": "İyiliğin Mükafatı\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir ülkede küçük bir köyde çok güzel bir kız yaşarmış. Bu kızın bir de üvey babası varmış. Babası kızın güzelliğinin farkında olduğundan bundan faydalanmak istermiş. Derdi onun zengin bir adamla evlendirip hayatının geri kalanını daha rahat devam ettirmekmiş.\n\nGel gelelim kızın kendi gibi fakir ama çok mert yürekli bir sevdiği varmış. Kızın üvey babası kızı delikanlıya vermeye bir türlü yanaşmaz, ne zaman evlerine gelecek olsalar delikanlıyı ve ailesini evden kovarmış. Böylece uzun bir zaman geçmiş. Ama kızın üvey babası, kızı delikanlıya vermeye razı olmamış.\n\nBir akşam güzel kız ve delikanlı yine bir yerde buluşmuşlar, ayrılık ikisinin de canına yettiğinden birlikte çok uzaklara kaçmaya karar vermişler. Ertesi gün güzel kız ve sevdiği düşündükleri gibi yapıp kaçmışlar.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, sonunda bir ülkeye varmışlar. Burada önce kendilerine bir ev bulup yerleşmişler. Delikanlı avcılık yapmaya başlamış. Avladığı hayvanları pazara götürüp satıyor, kazandığı parayla da zor şartlarda da olsa geçinip gidiyorlarmış. Tek üzüntüleri memleketlerinden ayrı olmalarıymış.\n\nBu hasret ikisini de çok üzüyormuş ama, ikisinin de elinden bir şey gelmiyormuş. Çünkü geri dönerlerse kızın üvey babası ikisinden birine bir kötülük yaparmış. Adamın derdi para olduğundan memleketlerine dönmenin tek yolu kızın üvey babasının istediği parayı vermekmiş. Ama onlar kendi hayatlarını zor devam ettiriyorlarmış.\n\nBir gün delikanlı pazardan dönerken, evlerinin önünde beyaz, uzun sakallı yaşlı bir adam görmüş, ona:\n\n— Sizi tanımıyorum, ama aç olmalısınız. Lütfen içeri buyurun da bir şeyler yiyin, demiş.\n\nAdam delikanlıyla içeri girmiş. Genç kız yemekleri hazırlayıp getirmiş. Hep birlikte yemişler. İkisi de yaşlı adam çok misafirperver davranmışlar. Delikanlı:\n\n— Amca, bundan sonra istersen bizle birlikte yaşayabilirsin. Hem bize de babalık edip hasret olduğumuz ailemizin yerine geçersin, demiş.\n\nGüzel kız da sevinçle bunu onaylamış. Bunun üzerine yaşlı adam elindeki bastonu yere vurmuş ve bir anda bir iyilik perisine dönüşmüş. Bu şekilde birçok insanın kapısına gidip hepsinden de kovulduğunu, bir tek onların böyle sevecen davrandığını anlatmış.\n\nOnlardan gözlerini kapamalarını istemiş. Güzel kız ve delikanlı gözlerini kapatınca, iyilik perisi elindeki bastonu yine yere vurmuş ve gözlerini açmalarını istemiş.\n\nGözlerini açtıklarında kendilerini bir sarayda çok güzel elbiseler içinde bulmuşlar. Onları kendi ülkelerinin padişahı ve sultanı yaptığını söylemiş. Ülkeyi dürüstlük ve adalet içinde yönetmelerini söyledikten sonra bir anda kaybolmuş.\n\nGenç kız ve delikanlı şaşkınlık ve mutluluğu bir arada yaşadıktan sonra, kızın kötü üvey babasını yakalatıp cezasını çekmesi için zindana attırmışlar. Mutluluk ve adalet içinde uzun yıllar yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "KÜÇÜLTEN ALET",
        "text": "Zamanın birinde, bir ormanda, aslanın biri bir kediyi yakalamış. Kediye:\n\n— Ey kedi, sen benim cinsimden olmana rağmen neden böyle küçük ve korkaksın, diye bağırmış. Kedi ezilmiş, büzülmüş aklına bir kurnazlık gelmiş:\n\n— Beni insanoğlu bu hâle getirdi, demiş. Aslan:\n\n— Ne demek yani, diye sormuş. Kedi:\n\n— İnsanoğlunun çeşit çeşit aletleri var. O aletleri ile beni bu hâle getirdi, demiş. Bunun üzerine aslan:\n\n— Beni de insanoğlunun yanına götür beni de küçültsün de göreyim, demiş. Kedi bu istek karşısında çok korkmuş, aslanı vazgeçirmeye çalışsa da ikna edememiş.\n\nBunun üzerine kedi ve aslan ormanda uzun bir gezintiye çıkmışlar, uzun süre yürümüşler, bir ormancıya rastlamışlar.\n\nKedi, ormancıyı işaret ederek “işte insanoğlu” demiş. Aslan ormancının önüne çıkıp:\n\n— Ey insanoğlu, duyduğuma göre sen benim cinsimi küçültüyormuşsun, deyince, ormancı bir aslana, bir yanındaki kediye bakmış ve “evet” demiş. Bunun üzerine aslan:\n\n— Haydi beni de küçült de göreyim demiş, demiş. Ormancı:\n\n— Tamam küçültürüm ama aletlerim yanımda değil, demiş. Aslan:\n\n— Nerede, demiş. Ormancı:\n\n— Köyde, diye cevap vermiş. Aslan kükreyerek:\n\n— Demek beni kandırmak istiyorsun. Korkudan köye gidip bir daha gelmeyeceksin değil mi, demiş. Ormancı gülerek:\n\n— Hayır, benim esas korkum, köye aletlerimi getirmeye gidip de geri döndüğümde seni burada bulamamaktır, demiş. Aslan kükreyerek:\n\n— Ne! Benim gibi bir ormanlar padişahına ha, demiş. Ormancı ise:\n\n— Seni burada bir ağaca bağlayayım, ben gidip dönünceye kadar burada bağlı kal. Ancak bu şekilde içim rahat edecek, demiş.\n\nAslan ormancının bu teklifini kabul etmiş. Ormancı da aslanı bir ağaca sıkı sıkıya bağlamış. Ormancı gevrek gevrek gülerek:\n\n— İşte benim aletlerim burada, demiş ve baltayı alarak sapı ile aslana vurmaya başlamış. Aslan yediği balta ile iç içe geçmiş. Ormancı aslanın kemiklerini bir güzel kırdıktan sonra ipleri çözmüş. Aslan, orada saklanan kedinin yanına sürüne sürüne gitmiş ve:\n\n— Haklıymışsın kedi kardeş. İnsanoğlu beni de küçülttü, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Ne Dediğini Bilmeyenler",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Vaktin birinde küçük bir kasabada babalarıyla yaşayan üç kız varmış.\n\nBir gün kızların en büyüğü gölün yanındaki çeşmeye su getirmeye gitmiş, fakat saatlerce dönmemiş. Meraklanan baba ortanca kızını göndermiş, o da uzun süre dönmemiş, merakı daha da artan adam bu defa en küçük kızını göndermiş. O da dönmeyince kendi ne oldu bu kızlara diye hayıflanarak gölün kenarına gitmiş. Bir de ne görsün üç kızda gölün kenarına oturmuş ağlaşıyorlar. Meraklanan baba:\n\n— Ne oldu, niye ağlaşıyorsunuz, diye sormuş. Kızların en küçüğü:\n\n— Ablam bir gün çocuğumuz olur da gelip bu göle düşüp boğulursa diyor, ona ağlıyoruz, deyince kızlarının aptallıklarından küplere binen baba üçüne de bir güzel bağırıp çağırmış:\n\n.— Gidip dolaşacağım. Eğer sizin gibi geri zekâlı, aptal insanlar bulursam size karışmayacağım. Fakat bulamazsam sizi geri dönüp sizi bir güzel terbiye edeceğim, deyip yola çıkmış.\n\nYolda çamaşır seren bir gelinle karşılaşmış. Gelin adama seslenmiş:\n\n— Nereye gidiyorsun kardeşim, demiş. Adam da zaten sıkıntılı olduğundan :\n\n— Cehennemden geliyorum bacı, deyip yoluna devam etmiş. Fakat gelin adamın peşi sıra seslenerek:\n\n— Hasan’ı gördün mü, demez mi. İşte kozlarım gibi bir aptal daha diye düşünüp:\n\n— Evet gördüm, demiş adam. Kadın:\n\n— Ne yapıyordu, bir şeye ihtiyacı var mıydı, deyince\n\n— Evet aç, susuz, yardıma ihtiyacı vardı, demiş adam. Saf kadın:\n\n— Kardeş gel, sana şu altınlarla paraları verem, götür cehennemde Hasan’a ver de karnını doyursun, demiş. Adam kadının verdiği altınları, paraları alıp gitmiş. O sırada gelinin babası eve gelmiş. Gelinin boynunda altınları göremeyince sormuş:\n\n— Kızım altınları ne yaptın?\n\n&nbsp;Yaptığı işi gayet normal sanan gelin, yaptıklarını babasına anlatmış. Olanları duyan baba sinirinden gelini evire çevire dövmüş. Atını alıp yola çıkmış, giderken adama rastlamış. Adama:\n\n—İki saat içinde buradan geçen birini gördün mü, demiş. Adam:\n\n— Evet gördüm fakat o yaya gidiyordu, sen atlısın. Atın dört ayağını atana kadar adam iki ayakla nerelere varır, deyince attan inerek adama:\n\n— O zaman atım sende kalsın ben de ayakla gidip tez kavuşayım, deyip. Atı bırakıp yola çıkmış.\n\nAta binen adam evinin yolunu tutmuş. Eve vardığında kızlarını:\n\n— Sizlere hiç karışmayacağım, yine akıllı olan sizsiniz. Sizden aptalları da varmış meğer, demiş ve mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Samsun",
        "title": "Kepenek Koca ile Üç Dev",
        "text": "Vaktiyle Kepenek Koca isminde yaşlı bir adam varmış. Kepenek Koca bir yerden bir yere gitmek için yola koyulmuş. Akşam olunca kalacak bir yer ararken karşısına bir han çıkmış ve oraya girmiş.\n\nBu handa üç dev bulunuyormuş. Devler böyle bir av geldiği için çok sevinmişler. Devler, Kepenek Koca’yı yiyebilmek için birkaç bahane ile onu denemeye karar vermişler. Ama Kepenek Koca da çok kurnaz bir adammış.\n\nDevler Kepenek Koca’ya büyük büyük ibrikler vermişler ve:\n\n— Bunları doldur, bize getir, demişler. Kepenek Koca aşağı inmiş ve ibrikleri boş bir hâlde devlere geri getirmiş.\n\nDevler ibriklere sarılıp su içecekleri zaman boş olduğunu fark etmişler ve Kepenek Koca’ya neden boş olduğunu sormuşlar. Kepenek Koca da:\n\n—&nbsp;İbriği doldurmuştum, ama gelirken yolda susadım ve merdivenlerde hepsini içtim, demiş. Bunun üzerine devler düşünmüş ve büyük bir kayayı göstererek:\n\n— Bu taşı kaldırabilirsen seni bağışlarız, demişler. Kepenek Koca hemen taşın başına geçmiş. Taşı kucağına alıp şu tarafa mı yoksa bu tarafa mı atayım derken, devler hemen araya girmiş:\n\n— Aman, sakın atma. Bu bizim sınama taşımız, demişler. Devler Kepenek Koca’yı ne yiyebilmişler ne de başlarından atabilmişler. Birkaç gün sonra Kepenek Koca’yı bir ormana götürüp:\n\n— Buradan şu ağaçları kesip odun yapacaksın, demişler. Kepenek Koca buradan şuraya kadar, şuradan oraya kadar hepsini keseyim deyince, devler burası bizim ormanımız diye bıraktırmışlar. Kepenek Koca’yı yine yiyemeyince:\n\n— Kepenek Koca, artık sen memleketine git demişler. O da burada rahat olduğunu söyleyerek gitmemiş. Son olarak devler gitmesi için:\n\n— Sana şu kadar altın verelim. Yanına da seni götürmesi için bir dev verelim, demişler.\n\nKepenek Koca kabul etmiş. Dev, Kepenek Koca’yı sırtına almış ve yola çıkmışlar.\n\nBir süre sonra evine varmışlar. Evin bahçesinde arı kovanları varmış. Arılar oğul vermiş. Dev bunları görmüş ve Kepenek Koca’ya bunların ne olduklarını sormuş. Kepenek Koca, bunların kendi çocukları olduğunu söylemiş.\n\nDev bundan korkmuş ve oradan kaçıp gitmiş. Kepenek Koca da devlerden kurtulmuş ve muradına ermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Zamanın birinde genç bir kız varmış. Kız daima koyun güdüyormuş. Koyun güderken bir kuş gelip:\n\n— Vay kız, vay başına, vay kız vay başına, diyormuş. Kız da kuşun dilinden anlıyormuş. Bir gün böyle, iki gün böyle kız en sonunda durumu annesine anlatmış. Annesi de bilgili kadınmış:\n\n— Ne gelirse gençlikte gelsin kızım, kocalıkta çekilmez demiş. Kız ertesi gün yine koyun gütmeye gitmiş kuş yine:\n\n— Vay kız, vay başına, vay kız vay başına, demiş. Kuş gidiyor, kız gidiyor. Kuş en sonunda bir eve giriyor. Kız da peşinden giriyor. Kız eve girince ardından kapı kilitleniyor.\n\nKız bakıyor ki odanın birinde altın yığılı, diğerinde de bir genç yatıyor. Delikanlı oldukça hasta imiş. Kız bu delikanlıya otuz dokuz gün boyunca bakıyor. Yemeğini, çorbasını yediriyormuş. Kırkıncı gün bakıyor ki dışarıda çingeneler gidiyor. Çingenelere:\n\n— Bana bir kız verin, size bir kalbur altın vereyim, diyor. Çingeneler parayı da sevdikleri için hemen buna bir kız veriyorlar.\n\nBirinci kız başından geçenleri çingene kızına anlatıyor. Çingene kızı bunları ezberliyor. Birinci kız, erzak almak için kasabaya inince delikanlı uyanıyor ve çingene kızı karşısında görüyor:\n\n— Ne oldu bana deyince, çingene kızı:\n\n— Ne olacak, diye kızın anlattıklarını kendi yapmış gibi anlatıyor. Oğlan:\n\n— Öyleyse ne dilersen dile benden. Sana kırk gün kırk gece düğün yapıp seni alacağım, diyor.\n\nBirinci kız geldiğinde, oğlanın kendisini çingene kızı olarak tanıdığını görüyor. Birinci kız ne yapsa oğlanı inandıramıyor.\n\nBir gün oğlan kasabaya eksik görmeye giderken iki kıza da ne istediklerini soruyor. Birinci kız:\n\n— Bana bir ustura ile bir sabır taşı al. Eğer dediğimi unutur da gelirsen Allah yoluna boz duman çıkartsın, bir yeri göremeyesin, diye de beddua ediyor.\n\nOğlan kasabada eksik görüp geri gelirken kızın dediklerini unuttuğu için yoluna pus çöküyor göz gözü görmez oluyor. Geri kasabaya dönüyor, ustura ve sabır taşı satanlara soruyor. Kadın bir satıcı:\n\n— Bunu isteyene dikkat et, başından büyük bir şey geçmeyen bunu istemez, diyor.\n\nOğlan taşı ve usturayı alıp birinci kıza götürüyor. Kız taşı alıp karşısına koyuyor ve başından geçenleri taşa anlatıyor. Kız anlattıkça sabur taşı şişiyor. Kız taşa:\n\n— Sen benim yerimde olsan ne yapardın deyip usturayı boğazına çalacakken sabır taşı çatlayıp parçalanıyor. O zaman delikanlı:\n\n— Ben ettim, sen etme, bu kız beni kandırdı, diyor. Çingene kızını da kovup evleniyorlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Padişahın Oğlu ile Peri Kızı",
        "text": "Vakti zamanında tezgâhta kilim dokuyup satan bir kadın varmış. Çocuğu olmayan bu kadın, bir gün yalancı bir bebek yapmış. Onu iyice süslemiş.\n\nBu kadının evinin önünde de bir çeşme varmış. Padişahın oğlu da her gün bu çeşmeye atını sulamaya getirirmiş. Kadın yalancı bebeği:\n\n— Aman benim kızım kilim dokur, aman benim kızım şöyle yapar, aman benim kızım böyle yapar, diye severmiş. Padişahın oğlu da bu methiyelerden etkilenerek yalandan kıza sevdalanır. Annesinden bu kıza dünür gitmelerini ister. Annesi:\n\n— Oğlum o kadının kızı yok, dese de oğlan:\n\n— Var, deyip illa gitmelerini ister. Sonunda çaresiz, kadına dünür gidiyorlar. Kadın:\n\n— İyi has geldiniz ama kızı size gösteremem. Düğün için şunu alacaksınız, bunu alacaksınız, diyor ve dünürleri geri gönderiyor.\n\nDünürcüler her şeyi hazırlıyorlar, ediyorlar kızı götürmeye geliyorlar. Kadın tahtırevana yalandan kızı bindiriyor.\n\nBu arada bir peri oğlu varmış ve bu oğlanın çenesinin altında bir çıban varmış. Dünyayı dolaşıyor ama derdine çare bulamıyor. Kadının yaptığı sahtekârlığı görünce peri oğlu gülüyor, gülünce çıbanı deşilip kaybolup gidiyor.\n\nPeri oğlunun da bir bacısı varmış ki doğan aya, ya sen doğ ya ben doğayım, dermiş. O kadar güzelmiş. Peri oğlu, bacısına:\n\n— Bacım, ben dünyayı dolaştım derdime bir çare bulamadım. Allah bana bu şifayı verdi. Biz de onları utandırmayalım, diyor. Yalandan kız yerine kendi bacısını bindiriyor. Ama peri oğlu, bacısına:\n\n— Padişahın oğlu “gardaşının başı için” demedikçe onunla konuşma, diyor.\n\nKız her şeyi yapıyor ediyor ama oğlanla hiç konuşmuyor. Padişahın oğlu kızın üstüne kuma bile getiriyor ama kız gene de konuşmuyor. Padişahın oğlu bir gün gidiyor bir âlime danışıyor. Durumu anlatıyor. Âlim de oğlana:\n\n— O zaman oğul! Sen de şu kadar yemek yap, şu kadar misafir çağıracağım, de dolaba saklan bakalım sen gidince konuşuyor mu, diyor.\n\nPeri kızı ya hani ocağın başına oturuyor, neye gel dese o geliyormuş ayağına. Peri kızı nane kabağına:\n\n— Gel, nane kabağı, diyor. Eğilip içindekini döküyor. Peri kızı, nane kabağına:\n\n— Şöyle bir şamar vurayım mı diyor. Nane kabağı:\n\n— Hanım “gardaşının başı için vurma” deyince. Peri kızı:\n\n— Yazıklar olsun, padişahın oğlu ki şu nene kabağı kadar olamadın, diyor. O anda padişahın oğlu dolaptan çıkıyor.\n\n— Hanım, “gardaşının başı için konuş” diyor. Peri kızı da konuşuyor. Onlar ermiş muradına biz çıkalım tahtına.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Padişah ile Köylü",
        "text": "Çok eski zamanlarda bir ülkenin padişahı avı çok severmiş. Yine bir gün veziriyle beraber ava çıkmış. Av sırasında padişah yorulmuş, bir ağaç kenarına oturmuş veziriyle birlikte.\n\nAğaca bakmış armut ağacı. Vezirine ağaçtan bir tane armut koparmasını istemiş. Padişah armudu çok beğenmiş ve afiyetle yemiş. O sırada bahçenin sahibi gelmiş. Padişah sormuş:\n\n— Neden bu armut az tutmuş diye?\n\nBahçe sahibi de bir sene az, bir sene çok tuttuğunu söylemiş. Bu sırada bahçe sahibi karşısında padişahın olduğunu bilmiyormuş. Padişah:\n\n— Eğer seneye tutarsa bana bir heybe* getirir misin, demiş. Bahçe sahibi:\n\n— Elbette, fakat sizi nerede bulacağım, diye sormuş.\n\n— Şehre geldiğinde Mahmut dersen beni herkes sana gösterir, demiş padişah.\n\nGünler geçmiş, aylar geçmiş ve tam bir yıl olmuş. Tabi bu durumu bahçe sahibi eşine anlatmış. Zaman geçmiş, armut ağacı iyi tutmuş. Adamın hanımı demiş ki:\n\n— Hani geçen sene bir adam armut istedi diyordun bey, armudumuz çok bir heybe alsan, demiş. Adam da olur demiş. Bir heybe armut toplayarak şehrin yolunu tutmuş ve şehre varmış. adm. Oradaki insanlara Mahmut adlı birini aradığını söylemiş.\n\n— Şu karşıda oturuyor, demişler.\n\nOrası da padişahın sarayı imiş. Adamın geldiği sırada saray cezaevindeki insanlar havalandırmaya çıkarılmış. Tam o sırada adam oraya gelerek mahkumlardan birine Mahmut adlı birini aradığını söylerken kendisini de cezaevine atmışlar. Adam ne kadar söylese de bir türlü anlatamamış derdini.\n\nYine bir gün mahkumlar havalandırmaya çıkarılmış. Padişah da mahkumları izlerken bu bahçe sahibini tanımış. Elçilerine:\n\n— Şu adamı bana getirin, demiş. Getirmişler. Padişah sormuş suçun ne diye? Adam da başına gelenleri anlatmış:\n\n— Size armut getirirken beni buraya attılar, demiş. Padişah vicdan azabı çekmiş. Haznedarına:\n\n— Bu adamı hazineye götürün, ne isterse verin, demiş. Adamı hazineye götürerek:\n\n— Ne istiyorsun, demişler. Adam bir tane ip, bir tane balta ve bir tane Kur’an-ı Kerim istemiş. Haznedar şaşırmış:\n\n— Burada bu kadar altın var, bu talih kuşu bin kişiden birine düşer, neden hiç altın almıyorsun, diye sormuş. Adam bana bunlar lazım demiş ve padişahın huzuruna gelmişler. Padişah sormuş:\n\n— Neden altın almadın bakalım, demiş. Padişah adamın elindekileri görünce şaşırmış. O kadar altın içinden bunları neden aldığını sormuş padişah, adama. Adam cevap vermiş:\n\n— Bu iple, bana armudu satmayı aklıma düşüren avradımı bağlayacağım. Bu balta ile armudu keseceğim. Sapı ile de kadını döveceğim. Bu Kur’an’ın üstüne yemin edeceğim, Mahmut diye bir ismi ağzıma almayacağıma dair, demiş.\n\nAdam, çekip gitmiş köyüne…\n\n*heybe: At, eşek vb. binek hayvanlarının eyeri üzerine geçirilen veya omuzda taşınan, içine öteberi koymaya yarayan, kilim veya halıdan yapılmış iki gözlü torba:\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Deli Pala",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde tembel bir genç yaşarmış. O kadar tembel ki yemek yapmaya erinir, miskin miskin yatarmış.\n\nYine böyle yatarken aç olduğu aklına gelmiş, uyuyamamış. Kalkıp kendine yemek yapmış, yemeği yiyince sofrayı kaldırmadan yine yatmış.\n\nUyurken birden uyanmış. Bir de ne görsün sofranın etrafını bir yığın sinek ve fare almış. Bunlar yemek kabına üşüşmüşler. Miskin genç hemen oradan bir sopayı tabağa doğru fırlatmış. Bir de ne görsün kırk sinek, bir de fare ölmüş.\n\nBuna şaşıran genç, hemen bir demirciye gider, kendisine bir kılıç yaptırır, üzerine “kırk uçanla bir kaçanı vuran Deli Pala” yazdırır ve artık miskin miskin yatmaktan vazgeçer.\n\nBaşka bir memlekete doğru yol alır. Az gider uz gider. Dere tepe düz gider, yorgunluktan bir evin eşiğinde yatar. Bu evde güzel bir kız varmış, bir de bunun yedi kardeşi. Bunlar bu sırada avdalarmış. Eve döndüklerinde kapının önünde Deli Pala’yı yatarken bulurlar. Bunu öldürmek isterler, fakat kırk uçanla bir kaçanı vuran Deli Pala yazısını görünce vazgeçerler.\n\nBunu usluca başlarından atmanın yollarını ararlar. Bunu köylerine bela olan iki devle savaşmaya götürürler. Deli Pala bunları birbirine düşürür. Devler birbirini öldürür.\n\nBunun üzerine Deli Pala’yı köyde hiçbir koyun bırakmayan canavarla savaşmaya götürürler. Deli Pala ağaca çıkar, canavar gelince korkudan onun üzerine düşer.\n\nKöylüler canavar üzerinde Deli Pala’yı görünce canavarı öldürürler. Deli Pala'ya \"ne yapacaktınız\", diye sorarlar? O da canavarı canlı yakalayacaktım, der.\n\nBunun üzerine Deli Pala’yı başlarından atamayacaklarını anlayan kardeşler kendi aralarında bir plan kurarlar. Planları şudur: Gece Deli Pala’yı damda yatıracaklardır. Deli Pala uyurken üzerine kaynar su döküp öldüreceklermiş. Kendi aralarında konuşurlarken Deli Pala gizlice bunları duyar.\n\nGidip bir yerden ağaç kavuğu bulur. Gece bunu yatağına yerleştirir. Gece olmuş kardeşler suyu hazırlamış, götürüp dökeceklermiş.\n\nDeli Pala yataktan çıkar ve ağaç&nbsp;kavuğunu yerleştirir. Kardeşler suyu dökerler, sabah olur, kardeşler Deli Pala’yı karşılarında görünce şaşırırlar, durumu bozuntuya vermemek için ona geceyi nasıl geçirdiğini sorarlar. O da biraz sıcak olduğunu terlediğini, söyler.\n\nBunun üzerine şaşırırlar ve kardeşlerini Deli Pala’ya vererek onu başından savarlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Ne İdim Ne Oldum Ne Olacağım",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, şehrin birinde ünü ve adaleti her tarafa yayılmış bir padişah varmış. Padişahın da güzelliği dillere destan bir kızı varmış.\n\nPadişah kızının saraydan dışarı çıkmasına izin vermezmiş. Bir gün çok sıkılan padişahın kızı babasından izin almayı başarmış. Padişah, vezirine:\n\n— Benim çok işim var, kızım sana emanet, sen gezdirip akşam olmadan getir, demiş.\n\nVezir ve kız saraydan çıkmış, ormana doğru ilerlemişler. Vezir çok kötü niyetli birisiymiş. Aklı padişahın kızı ile evlenip zengin olmaktaymış. Ormanda padişahın kızını kendi ile evlenmeye zorlamış, padişahın kızı evlenmeyi kabul etmeyince çok sinirlenmiş. Padişahın kızı, vezirden kendini zor kurtarmış. Vezir, saraya döndüğünde padişaha:\n\n— Kızınızın niyeti dışarıda gezmek değil; sevdiğiyle kaçmakmış, demiş. Padişaha yalan söylemiş.\n\nPadişahın kızı ise ormanda koşarken bir çobana rastlamış. Çoban çok iyi niyetli biriymiş. Onu evine götürmüş, karnını doyurmuş, onunla çok iyi ilgilenmiş. Sabah olduğunda ise çoban, kıza:\n\n— Şimdi nereye gideceksin, diye sormuş. Kız:\n\n— Ben sahipsiz biriyim, kabul edersen seninle evleneyim, sana da yoldaş olurum, demiş.\n\nÇoban duyduklarına çok sevinmiş. Kısa zamanda evlenmişler, üç erkek çocukları olmuş. Anneleri büyük oğlunun adını Ne İdim, ortancanınkini Ne Oldum, küçüğünkini Ne Olacağım koymuş.\n\nÇoban, eşinin neden bu isimleri çocuklarına verdiğine bir anlam verememiş. Aradan uzun seneler geçmiş. Padişah ve veziri halkın durumunu öğrenmek için ev gezilerine çıkmış. Yolda çobana rastlamış, tanışmışlar ama çoban padişahın, sultanın ne demek olduğunu bilmiyormuş. Padişaha:\n\n— Sultan dayı, siz Tanrı misafirisiniz, yemek yedirmeden sizi bırakmam, diyerek ısrar etmiş ve eve götürmüş onları.\n\nPadişah eve geldiğinde kızını tanıyamamış. Çobanın eşi güzel bir sofra hazırlamış. Çoban, sofra hazır olunca sırasıyla çocuklarını, Ne İdim, Ne Oldum, Ne Olacağım diyerek çağırmış. Padişah bu isimleri duyunca çobana:\n\n— Bu isimleri neden çocuklarınıza verdiniz, diye sormuş. Çoban:\n\n— Eşim bu isimleri verdi çocuklara, ben de hiç merak edip sormadım, eşim neden bu isimleri verdi, kendine sorun, demiş.\n\nPadişah çobanın karısına, neden bu isimleri çocuklarına verdiğini sormuş. Çobanın karısı:\n\n— Eğer odadan eşimle vezir çıkarsa söylerim, demiş. Çoban, vezir odadan çıkmış, kız da başından geçenleri bir bir padişaha anlatmış:\n\n— Geçmişte “ne idim”, şimdi “ne oldum”, sonra “ne olacağım” bunun için bu isimleri çocuklarıma verdim, demiş.\n\nPadişah olanlara bir yandan üzülmüş, bir yandan da sevinmiş. Üç akıllı torunu, bir de çok iyi niyetli, temiz huylu damadı olmuş. Padişah dışarıdan çobanla veziri çağırmış, çobanın sopasını vezirine vererek onu huzurundan kovmuş. Çobanı baş veziri yapmış.\n\nHepsi beraber saraya dönmüş mutlu ve huzurlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Cüceler",
        "text": "Eskiden köyün birinde bir su değirmeni varmış. Köydeki ve civardaki herkes gelip bu değirmende sabahlara kadar gıldır gıldır un ve hayvanlarına yem öğütürlermiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adamın birisi bir gün uzak köyün birinden değirmene un öğütmeye gelir. Tahılı değirmene doldurduktan sonra köyü uzak olduğu için buğdayları öğütülene kadar değirmende yatıp uyur. Adam tam uykuya dalacağı sırada dışarıdan gelen ses ve gürültünün yüzüne uyuyamaz. Yerinden kalkıp hemen dışarıdan gelen sesin ne olduğuna bakar. Pencereden bakınca uzaklardan davullu zurnalı büyük bir topluluğun değirmene doğru geldiğini görür. Topluluk değirmene yaklaşınca adam bakar ki, bunların hiçbirini tanıyamaz. Gelenler de iki üç karış uzunluğunda adamlarmış. Bu gelen cücelerin düğünleri varmış.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cüceler, hızlı hızlı gelip, davul zurna çalarak direk değirmene girerler. Adam, kalabalığın değirmene doğru geldiğini anlayınca hemen onlara görünmeden değirmenin içine bir yere saklanır. Saklandığı yerde de korkudan tir tir titrer. Cüceler, düğünde yemek yapmak için kap kacak aramaya başlayınca cücelerin başı:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Falan yerde bismillasız kaşık, falan yerde bismillasız tencere, falan yerde bismillasız kazan var. Gidin bunları getirin, diye emir verir.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Diğerleri de giderek bunları hemen alıp getirirler. Cüceler, bu eşyalarla düğünlerinde yemek yapmak için yanlarında bir şeyler getirmişlerdir. Cüceler, eşyalar geldikten sonra düğün yemeğini yapmaya başlarlar.\n\nAslında cüceler adamın içerde olduğunu ve saklandığını biliyorlardır. Fakat bunu adama belli etmeden düğünlerini yapmaya devam ederler.\n\nCüceler bir taraftan yemeklerini bir taraftan da düğünlerini yapıp eğlenmeye başlarlar. Adam da şaşkın şaşkın saklandığı yerden cücelerin düğününü izlerken ilk başta kendisine bir şey yapacaklarından korkar fakat daha sonra cücelerin düğün yaptıklarını görünce kendisine bir şey yapmayacaklarını anlar ve rahatlar.\n\nSabaha kadar cüceler düğünlerini yapıp eğlenirler. Düğün bittikten sonra cüceler:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sabah olup horozlar ötmeden şu aldığımız emanetleri yerlerine bırakalım, derler.\n\nKapların içinde kalan yemekleri de adam görsün diye değirmenin içine dökerler. Cüceler, eşyaları bırakıp gittikten sonra adam ortaya çıkıp kendi kazanına bakar. Cücelerin aldığı kazanlardan bir tanesi adamın kazanıymış. Adam:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bakayım kazanıma bir şey yapmışlar mı, der.\n\nCüceler getirdikleri bütün eşyaları aldıkları gibi sağlam bir şekilde eski yerlerine bırakırlar. Cüceler gittikten sonra adam bir bakar ki, cücelerin yemek diye yedikleri keçi pisliğidir. Adam bu işin içinde bir iş olduğunu anlar fakat bir türlü çözemez.\n\nAdam, ununu öğüttükten sonra kazanını da alıp akşam evine varır ve olanları karısına bir bir anlatır. Kadın adamın anlattıklarını duyunca hayretler içinde kalır. Sonra adamla beraber kadın da kazanın içine bakar. Bu sefer de kazanın içinde kendi pisliklerini görünce hayretler içinde kalırlar ve ne yapacaklarını şaşırırlar.\n\nOysa adam değirmene un öğütmeye giderken bismillah dememiştir. Cüceler de adamı bismillahsız olduğu ve eşyalarını da bismillahsız taşıdığı için seçmişlerdir. Adam da bunu anlar ve:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bundan sonra bismillahsız hiçbir işe yapışmam, hiçbir yere bir çivi dahi çakmam, der.\n\nCücelerin sayesinde adam akıllanarak eşiyle beraber huzur ve refah içinde yaşamaya devam eder. Bir musibetin bin nasihatten daha iyi olduğu burada da ortaya çıkar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "İbi",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, biri kaptı maşayı, biri kaptı meşeyi, dolandım ben de dört köşeyi. Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek altı ay bir güz gittim. Bir de dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Yeni evli bir çift varmış. Kadın evliliğinin ilk günü kocasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim bir huyum var. O da ayda yılda bir kere hanımlığım tutar. Bunun dışında senin bilmediğin başka bir hiçbir özelliğim yok. Yalnız bu hanımlığımın tuttuğu zamanlar da ne istersem onu yaparım, senden de isteklerimi yapmanı beklerim. O gün bir şey yapmak için kılımı dahi kıpırdatmam, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evliliklerinin arasından baya bir zaman geçtikten sonra kadının hanımlığı tutar. Kadın o gün yatağa girer, hanımlığı geçene kadar hiç yataktan çıkmaz. Kadın yatarken kapıya da bir dilenci gelir. Fakat kadın kalkıp da kapıyı açmaz. Yattığı yerden dilenciyi içeri çağırıp yanına getirir. Dilenci, kadına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanımım, rızkımı verir misin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bugün benim hanımlığım tuttuğu için yerimden kalkmıyorum. Sen şuradan ne varsa al da git, beni de rahatsız etme, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sabahleyin de kadının kocası ibiyi keserek ocağa koyup gider. Karısına da ibiye bakmasını söyler. Kadının hemen aklına ibi gelir ve dilenciye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sabahleyin kocam giderken ocağa ibi koymuştu, sana zahmet gitmeden şuna bir bakıp karıştırıver, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dilenci de hemen ocağın yanına gidip tencerenin içindeki ibiyi karıştırmaya başlar. Kadının yerinden kalkmadığını gören dilenci ayağındaki çarıkları çıkartıp ocaktaki tencerenin içine koyar ve ibiyi de torbasına koyar. Sonra kadına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, hanımım bakıverdim. Pişmesine az kalmış, deyince kadın, dilenciye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim çok canım sıkıldı, bana bir türkü söyle de neşem yerine gelsin, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Dilenci de hemen türkü söylemeye başlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Senin ibi benim torba içinde\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Benim çarıklar senin tencere içinde\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ben ibiyi yerim orman altında\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Sen sopayı yersin yorgan altında\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Kadının bu türkü çok hoşuna gidince dilenciye tekrar söyletir. Dilenci torbada ibi[1] dururken fazla oyalanmak istemez. Hemen kadından izin alıp evden çıkıp gider. Akşam olunca kadının kocası gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yaptın hanım bugün?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapayım, bugün hanımlığım tuttuğu için akşama kadar yattım. Ama bugün bir dilenci kadın geldi ve bana bir türkü söyleyiverdi, benim de çok hoşuma gitti. Hem de ocaktaki ibiye de bakıverdi.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne söyledi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Senin ibi benim torba içinde\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Benim çarıklar senin tencere içinde\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ben ibiyi yerim orman altında\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sen sopayı yersin yorgan altında\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kadın adama bunu söyleyince adam gidip ocaktaki tencerenin içine bakar ama ibiyi göremez. Sonra karısına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanım benim mahmuzlu çizmelerim vardı. Onlar nerde, biliyor musun, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Kadının hanımlığı geçtiği için hemen çizmeleri bulup getirir. Adam bu sefer de:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim bir kırbacım vardı, onu da getiriversene, der ve karısına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim de bir özelliğim var ama bunu sana söylemedim. Benim de sene de bir gün eşekliğim tutar, deyip kadını elinin altına alıp dövmeye başlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;Kadın da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Aman herif etme, aman herif yapma. Bundan sonra ne benim hanımlığım tutsun ne de senin eşekliğin tutsun, der.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] İbi: Hindi.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Çaresiz Hoca",
        "text": "&nbsp;Köyün birinde yalancı, yalancı olduğu kadar da fakir bir hoca yaşarmış. Hocanın bir tane ineği varmış. Hoca karısı ile yaşarmış. Karısı ile kışı nasıl geçireceklerini düşünmüşler.\n\nHocanın aklına bir fikir gelmiş. Köylülerin hepsi onu evine davet etsin diye biricik ineğini kesip, bütün köy halkını eve davet etmiş. Köylü yemiş, içmiş, evine gitmiş.\n\nKış gelince hoca ve karısı çeşmenin başında durup köylülerin kendilerini eve davet etmesini beklemişler. Köylüler gelip geçiyormuş ama hocayı davet eden çıkmamış.\n\nÇaresiz kalan hoca ineğinin derisini alıp şehre satmaya gitmiş. Şehirde karanlık olunca, bir kapıyı çalmış. Kapıyı açan kadına:\n\n— Kızım zor durumdayım. Bugün beni misafir eder misin?\n\nKadın hocayı eve almış. Yemek yedirip hocanın karnını doyurmuş. Hoca tam yemeğini yerken kapı çalmış. Eşinin geldiğini anlayan kadın, korkusundan hocayı odunluğa saklamış. Kadının kocası hiçbir şey anlamadan yemeğini yemiş ve yatmış. Gece hoca “derici derici” diye bağırmaya başlamış. Sesi duyan kadın:\n\n— Hoca ne olur bağırma. Deriyi bana sat. Kaç lira dersen veririm yeter ki sus.\n\nHoca kadının bütün parasını alıp oradan ayrılmış. Şehirden elbiseler, yiyecekler alarak köye dönmüş. Bunu gören köylü hocaya bu paranın nereden geldiğini sormuşlar.\n\nHoca da ineğin derisinin şehirde çok para ettiğini söyleyerek köy halkını kandırmış. Hocaya inanan köylü evlerindeki bütün inekleri kesip derisini satmak için şehrin yolunu tutmuşlar. Tabi köy halkı parasını hocaya kaptıran kadının yollara bekçi koyduğunu bilmiyormuş.\n\n— Deri, derici! diye bağıran köylüleri gören bekçiler, köylüleri dövmüşler. Dayak yiyen köylüler, hocadan intikamlarını almak üzere köyün yolunu tutmuşlar.\n\nKöye gelen zavallı çiftçiler hocayı bir çuvala koyup ağaca bağlamışlar. Daha sonra köy halkı hocayı dövmek için sopa aramaya koyulmuş. Hoca:\n\n— Almam, almam! Diye bağırırken oradan gecen bir çoban:\n\n— Hayrola, neyi almazsın? diye sormuş. Hoca:\n\n— Padişahın kızını veriyorlar, ben de almam diyorum, demiş. Bunu duyan çoban, hocayı çuvaldan çıkararak, onun yerine geçmiş. Çoban:\n\n— Alırım, alırım, diye bağırıyormuş. Köy halkı hocayı iyice dövüp, köprüden aşağı atmışlar. O arada yalancı hoca sürüyü alıp kaçmış. Akşam köy halkı hocayı sürüyle görünce çok şaşırmış:\n\n— Hoca bu sürüyü nereden aldın, diye sormuşlar. Hoca:\n\n— Beni attığınız sudan çıkardım. Daha derine atsaydınız daha çok koyun çıkaracaktım, demiş.\n\nBunu duyan köylü hocayla beraber, köprüye gitmiş. Köylüye yer gösteren hoca “şuradan atlayın bura daha derin” diye yol göstermiş.\n\nSu yutmaya başlayan köy halkı “gılk gılk” diye sesler çıkarıyormuş. Sesleri duyan hoca “kırk yetmez, elli çıkarın” diye bağırıp kahkaha atmış. Su köylüleri sürükleyip uzaklara götürmüş.\n\nHocayı aldatmanın sonra da onun yalanlarına inanmanın bedelini varlıklarıyla ödeyen köy halkının bütün varlığı yalancı hocaya kalmış.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Tilki ile Aslan",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, cinler cirit oynarken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bu tekerleme de böyle devam ederken çok uzun zaman önce ormanın birinde bir tilki yaşarmış.\n\nBu tilki bir gün çok aç kalmış. Neredeyse açlıktan ölüyormuş. Gezerken, tilki ormanlar padişahı aslanı görmüş. Aslan:\n\n— Hayırdır tilki, bu ne hal, demiş. Tilki de çok acıktığını anlatmış. Aslan da:\n\n— Gel sana av bulalım, demiş. Aslanla tilki yola düşmüş. Av ararken bir başı boş bir at sürüsü görmüşler. Aslan:\n\n— Tilki kardeş dur sen şurada, beni izle, demiş. Tilki onaylamış. Aslan at sürüsünün çevresinde hızlıca bir dolaşmış. Geri gelmiş. Aslan:\n\n— Tüylerim diken diken oldu mu, demiş. Tilki:\n\n— Evet oldu, demiş. Aslan at sürüsünün etrafında şimşek gibi bir kez daha dolanıp gelmiş.\n\n— Peki gözlerim kıpkırmızı oldu mu, demiş. Tilki de:\n\n— Evet, demiş. Aslan şimşek gibi fırlamış, atların arasında otlayan bır atı bir koşuda yakalamış. Tilki ile aslan bu atı yiyip karınlarını doyurmuşlar. Aslan vedalaşıp gitmiş.\n\nSonra tilki bir gün gezerken bir çakal görmüş. Çakal çok açıkmış. Tilki, çakala:\n\n— Gel benimle, senin karnını doyurayım, demiş. Çakal tilki ile yola düşmüş. Tilki, bir başıboş bir at sürüsü görmüş. Çakala:\n\n— İyi izle, demiş. Tilki ayaklarını yere sürtmüş, sonra at sürüsünün çevresinde bir dolaşıp gelmiş. Tilki, çakala:\n\n— Tüylerim diken diken oldu mu, demiş. Çakal:\n\n— Yok olmadı, demiş. Tilki:\n\n— Lan oldu desene, demiş. Çakal da:\n\n— Olmadı ama hadi oldu diyelim, demiş. Tilki bu defa atların çevresinde bir kez daha hızlıca dolaşıp gelmiş. Çakala:\n\n— Gözlerim kıpkırmızı oldu mu, demiş. Çakal yine olumsuz cevap vermiş. Tilki yine uyarmış.\n\nSonra tilki koşmuş at sürüsüne doğru, aslan gibi bir at yakalayacakmış. At bakmış ki bir tilki geliyor. Tilkiye bir çifte atmış, tilkiyi iki beş öteye attırmış. Bunun üzerine çakal, tilkinin yanına gelip:\n\n— Haa tilki kardeş, şimdi tüylerin diken diken oldu, gözlerin de kıpkırmızı oldu, demiş. Şimdi oldu işte, demiş. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Karabük",
        "title": "Baba ve İki Çocuğu",
        "text": "Baba ve İki Çocuğu\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde zamanın birinde iki çocuklu bir aile yaşarmış. Bir gün anneleri ölmüş. Baba, anne ölünce evlenmiş.\n\n&nbsp;Bir gün baba, üvey anneden gözleme istemiş. Kadın:\n\n— Senin çocukarının yaramazlarından gözleme yapacak fırsat mı var. Onları al, götür ormana, demiş. Baba da çocukları alıp ormana götürmüş.\n\nOrmana gitmişler. Baba çocuklarına kulübe yapmış. Baba ağaca kabak asmış. Rüzgâr estikçe kabak dallara çarpıyormuş. Çocuklar kabak dala çarptıkça babalarının odun kestiğini zannediyorlarmış. Akşam olmuş çocuklar babalarını görmeyince tak tak eden kabacığım, bizi aldatan babacığım demişler.\n\nSonra da yola girmişler. Çocuğun yürürken su içesi gelmiş. Ablası:\n\n— İçme yavrum, ayının içtiği yerden içersen&nbsp;ayı olursun, kurdun içtiği yerden içersen&nbsp;kurt olursun, demiş. Çocuk da ablasına:\n\n— Abla çok susadım, çamurda olsa içeceğim, demiş. Tilkinin izinden içmiş. Bir anda tilki oluvermiş. Ablasına:\n\n— Pöv abla, ben tilki oldum, demiş. Ormanda aşağı çıvmış gitmiş.\n\n&nbsp;Kız girmiş yola. Giderken pınar başındayken korkmuş ve bir kavak ağacına tırmanmış. Oradan hiç inmiyormuş. Oradan geçen bir atlı atını sulamak istemiş. At su içmemiş:\n\n— İç atım, demiş. At yine içmemiş. Sonra atın sahibi suya bakmış. Suda ayın on dördü gibi bir kız gölgesi görmüş. Sonra kafasını kaldırıp ağaca bakmış bir kız:\n\n— İn kızım, demiş. Kız inmemiş. Atlı atına binip köyüne gitmiş. Köye varınca başından geçenleri anlatmış.\n\n&nbsp;Kocakarının biri ben onu kavaktan indiririm demiş. Bir çuvala saç, saç ayağı koymuş. Ormana gitmiş. Kızı indirmek için saç ayağı ters koyuyormuş. Kız:\n\n— Babaanne ters koydun, demiş. Babaanne:\n\n— O zaman iniver de düzelt kızım, demiş. Kız yine inmemiş. Babaanne de eğril kavağım doğrul kavağım, demiş. Kavak, eğril, deyince eğrilmiş. Kocakarı da kızı almış, çuvala koymuş. Sonra koyulmuş yola. Giderken çişi gelmiş. Kızı indirmiş. Kız da çuvala çalı çırpı koyup kaçmış.\n\nKocakarı kızı kurtardım diye sevine sevine köyüne gitmiş. Çuvalı açıp bakmışlar ki çalı çırpı. Çalı çırpıyı fırına sokup yakmışlar.\n\n&nbsp;Kız da babasının evini bulmuş. Evin bir yerine saklanmış. Babası da gözleme yedikten sonra susamış:\n\n— Keşke çocuklar olaydı da bir bardak su verseydiler, demiş. Kız da bu sesi duyup babasına:\n\n— Ben veririm, demiş.\n\nÜvey anneleri ve babaları da yaptıklarından pişman olmuşlar. Sonra oğlan kardeşi sormuşlar. Kız başından geçenleri anlatınca ağlamışlar. Kızlarına sarılıp:\n\n— Bari sen kaybolma, demişler. Artık kıza iyi davranıyorlarmış. Bundan sonra da mutluca hayatlarına devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "KÖSE İLE DEV",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse, bir gün buğdayını öğütmek için değirmene gidince kadın bir dev, Köse’yi yakalar. Daha sonra dev, Köse’nin unu ve kendi elindeki otla bir çörek gömerler. Dev, Köse’yi yemek için sinsi sinsi plan yapmaktadır. Çörek pişince dev, çöreği ikiye bölüp Köse ile paylaşır. Dev, Köse’ye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kim öğüden bitirirse, o, diğerini yiyecek.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Emme, ben arkın yanına gideceğim, eğer gidersem bunu kabul ederim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse aşağıya, dev de yukarıya oturup çöreği yemeye başlarlar. Köse, çöreği yerken bir taraftan eliyle koparıp dereye atmaya başlar. &nbsp;Dev de Köse’nin çöreği yediğini sanır. Köse, devle beraber çöreği bitirince yenişemezler. Birlikte yola çıkıp giderken bir nehre rast gelirler. Dev:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse, bu nehirden nasıl geçersin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sırtına binerim, bulutlara yapışıp öyle geçerim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse, devin sırtına binince dev:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse, Köse! Bulutları bırakıver, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse, cebinde taşıdığı bizi devin ensesine kakmaya başlar. Dev yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Aman Köse, bulutlara yapış, aman Köse bulutlara yapış, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse, bulutlara yapışıp nehirden geçerek vara vara “Ağrı Dağı” diye bir yere varınca dev:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse, bu dağın canavarlarını toplayıp şu dereden geçirmeye mi razısın; yoksa buraya aşağı gelenlerin önüne durup tutmaya mı razısın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tutmaya razıyım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dev, dağın içine girip ne kadar vahşi hayvan varsa; ayı, kurt, tilki, geyik, domuz hepsini yukardan ürkütüp aşağıya doğru kaçırır. Dev, hayvanları ürkütmeden önce de Köse’ye burada gelen hayvanları durdurup tutmasını söyler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Yukardan hayvanlar hızlı hızlı gelir fakat Köse bir tanesini bile tutamaz. Zaten Köse’nin kendisi küçücük bir şeydir. Uzaklardan devin hışırtısı gelmeye başlar. Bunu duyan Köse, ağaçta “cik cik” diye ötüp duran karabakan kuşuna bir taş atıp düşürür. Dev gelince:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yaptın Köse, hayvanları tuttun mu?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tuttuğumun hepsini yuttum. Tam bunu da yutuyordum ki, darılırsın diye sana bıraktım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bu duruma sinirlenen dev, Köse’yi alıp evine gider. Dev de üç kardeşmiş. Akşam olunca Köse’nin yatağını ocak başına yazar. Herkes yattıktan sonra Köse’yi öldürüp yemek için dev, bacanın tepesinden bir kazan kaynar suyu döker. Fakat Köse, dev odasından çıkasıya, kendisine bir plan yapıldığını düşünerek yatağının yerini değiştirir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse, aşağıda ne oluyor?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yağmur yağıyor, yağmur, deyince dev:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Allah Allah! Bu Köse’nin yanması lazımdı, nasıl oldu da kurtuldu, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dev, bu sefer de gidip kocaman bir kaya getirerek bacadan aşağıya atar. Tekrar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;— Köse, aşağıda ne var ne yok?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Demin yağmur yağıyordu fakat şimdi sepkene döndü, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bu duruma şaşırıp kalan dev, ben bunu öldüremeyeceğim diyerek yatar. Ertesi gün sabah olunca devler tekrar Köse’yi yemek için plan yaparlar. Devlerin oynamak için evlerinin önünde büyük bir taşları varmış. Devler, Köse’ye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Köse, bu taşı sırayla hepimiz yuvarlayacağız, deyince Köse:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Şimdi ayvayı yedin Köse, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Devler birer kere taşı yuvarladıktan sonra sıra Köse’ye gelir ve kolları sıvayıp düşünmeye başlar. Devler:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hayırdır Köse, ne düşünüyorsun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben şunu düşünüyorum. Şimdi ben bu kayayı yuvarlarsam, hızımı alamayıp param parça ederim. Emme devir derseniz deviririm, devirme derseniz de bırakırım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Aman Köse bırak, kayamızı parçalama. Biz seni bizim yaptığımızın aynısını yapmış olarak kabul ediyoruz. Sen de bizim kadar güçlü, kuvvetlisin, deyip yemekten vazgeçerler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Devlerin bir şilek altınları varmış. Devler altınları getirip dörde bölerler. Köse’ye de bu altınlardan düşen hakkını verip gönderirler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dev, Köse’yi uğurlayıp geri dönerken devin önüne bir tilki çıkıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bilmem ne yaptığımın eşek kafalı devi, yumruk kadar Köse’ye o kadar altını yükleyiverdin de gitti. Sizi nasıl kandırdı, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dev de hemen Köse’nin ardından koşup:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse Köse! Tilki bana böyle böyle dedi.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen o tilkiyi tut da gel, ben o tilkiyi sana yutuvereyim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dev, tilkiyi yakalamaya gidince Köse de hemen ortalıktan kaybolup köyünün yolunu tutar. Köse, evine gelince:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hadi kızım filancanın Hafızların hakını al da gel. Ne ölçeceksiniz diye sorarlarsa, babam altın getirdi, onları ölçeceğiz dersin, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız, Hafızlara hakı almaya gelince:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kızım, sen bu hakı ne yapacaksın ne ölçeceksiniz?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Babam altın getirdi, altınları ölçeceğiz.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne altını getirdi Köse?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Vallahi bilmiyorum, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse, altınları ölçtükten sonra hakın kenarına iki altın sıkıştırıp geri gönderir. Hakın sahipleri hemen haka bakarlar ki, kenarında gerçek altın var. Hemen Köse’nin yanına gelip:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse, Köse! Sen bu altınları nerden buldun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hani benim koca öküz vardı ya. Onu kesip derisini yüzdükten sonra İstanbul’a götürdüm. İstanbul’da bir öküz gönünü bir şilek altına sattım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köylüler, ne kadar öküzleri varsa hepsini kesip derisini yüzerler. Derileri sırtlayıp doğruca İstanbul’un yolunu tutarlar. İstanbul’da derileri satarken bir deriye bir şilek altın isterler. Herkes:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Siz aklınızı mı kaçırdınız, bir deri bir şilek altın eder mi, deyince köylüler derileri ederine satıp köylerine geri dönerler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köylünün hiçbirinde çift sürecek öküz yokmuş. Köylüler, Köse’yi yakalayıp bir çuvala soktuktan sonra derenin kenarından çıkan kaynak suyunun olduğu yere bırakırlar. Köse’yi cenaze namazı kıldıktan sonra atmaya karar verip abdest almaya giderler. Köse, ilerden bir çobanın geldiğini görür:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben padişahın kızını almam, ben padişahın kızını almam, diye bağırınca çoban:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben alırım, ben alırım, diyerek Köse’nin yanına gelir. Köse:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Aç şu çuvalın ağzını, padişahın kızını almıyorum diye beni çuvala soktular. Benim yerime sen gir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, ben girerim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse, çuvaldan çıkıp çobanı çuvala soktuktan sonra köylüler gelmeden oradan kaybolur. Köylüler geri gelince çuvaldaki Köse diye çuvalı ırmağın kaynağına atarlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Akşam olunca Köse bir ağıl koyunla köye döner. Köse’yi gören köylüler:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse, biz seni ırmağa atmadık mı, sen nasıl kurtuldun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Beni yakına attınız. Keşke bidıkı daha öbür tarafa atsaydınız, daha çok çıkartacaktım. Sizin attığınız yerden ancak bu kadar koyun çıkarttım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köylüler, hemen toplanıp ırmağın kaynağının olduğu yere giderler. Orda koyun olduğunu sanırlar. Köylünün birisi atlayınca “hık hık” diye boğulur. Köylüler de bunu “kırk” anlayınca herkes birden ırmağa atlar, köyün adamlarının hepsi ırmakta boğulup kalır. Köyün kadınları da Köse’ye kalır.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Köse ile Keloğlan",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Keloğlan ile Köse bir gün birlikte değirmene gidip birer çöreklik un öğütürler. Bunların tarlalarında biçilecek ekinleri de varmış. Birlikte ekin biçerken acıkırlar ve:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Çörek gömelim de karnımızı doyuralım, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köse, hamuru yoğurmaya, Keloğlan da su getirmeye başlar. Keloğlan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Köse, cıvık oldu, biraz uğra koyalım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Hamura uğra katarlar katı olur; su katarlar cıvık olur derken unun hepsini bitirirler ve sonunda bir çörek gömerler. Çörek pişince Köse:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Lan Keloğlan, yalan konuşalım; kim fazla yalan konuşursa bu çörek onun olsun.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, konuş Köse dayı.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Anam beni yarım okka yün aldırmak için pazara yolladı. Pazardan yarım okka yünü üçte bir fiyatına alıp eve geldim. Annem yarım okka yünle güzel, kocaman bir halı dokudu. Bu halı dünyayı kapattı, daha da dünyanın bir ucunda yığılı duruyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Eee.. Gerisi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim yalanım bu kadar, der Köse.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Keloğlan da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bizim kovanlıkta bir sürü arılarımız vardı. Bir kovanın içinde de bacağı kırık bir topal arı vardı, nereye gittiyse kayboldu gitti. Aradık, taradık fakat topal arının hiçbir izine rastlayamadık. En sonunda topal arının İstanbul’da olduğu haberini aldık. Gittim baktım ki, topal arı; güz güymuş, çift sürmüş, buğdayları yığmış sıra sıra. Köye gelince “Bunu ne getirir ne getirir?” diye düşünmeye başladım. Şuramda bir pire tuttum, pirenin gönünü yüzüp kuruttum. Yine “Bunu ne getirir ne getirir?” diye düşünürken “Senin ak horoz getirir.” dediler. Ben de ak horozu derleyip semerledikten sonra “deh çüş, deh çüş” vardım İstanbul’a. O kadar ekini pirenin derisine doldurup horozun sırtına yükleyerek köye kadar geldim. Getirdiğim buğdaylarla evler doldu, ambarlar doldu, kalan buğdayı da köyün içinde hayvanlar yemeye başladı. Ne yapalım koyacak bir yer kalmadı. Ondan sonra horozun sırtında yük ağır olduğu için yara açıldı. “Ne yapayım ne yapayım da yarayı iyileştireyim.” diye düşünürken “O yaraya cöğüz* çal.” dediler. Bende horozun yarasına cöğüzü çaldıktan sonra yara göğerdi. Daha sonra horozun sırtında kocaman bir cöğüz ağacı bitti. Horoz yolda giderken üç yol ayrıcına geldiği zaman cöğüz yere çil attı. Horoz da hiçbir yere kımıldayamaz hale geldi. Zamanla cöğüz büyür, horoz da altında sürekli öter. Bir gün oradan geçiyordum “Seni böyle bu hâlde bırakırken çok canım sıkılıyor.” dedim horoza. Cöğüz de gitten gide daha fazla büyüyüp dallarında cöğüz olmaya başlamış. Gelen geçen cöğüz indirmek için taş, tezek*&nbsp;ne buldularsa ağaca atınca düşen topraklarda horozun üstünde birikmiş. Biriken topraklardan da horozun üstünde iki üç kilelik arazi olmuş. Bunu görünce babamın yanına gelip “Baba, bizim horozun üstünde iki üç kilelik arazi olmuş, gidelim sürelim.” dedim. Babamla beraber gidip sürdük, ekin ektik sonra da ekinleri biçmeye gittik. Biçerken, biçerken bir tilki kaçtı. Orak biçti tilki kaçtı, orak biçti tilki kaçtı, bak yine Köse dayı çörek bana düştü.” deyip Keloğlan çöreği alır.\n\n&nbsp;\n\n\n*Cöğüz: Ceviz.\n\n*Tezek: Toprak parçası.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Çoban Keloğlan",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynar eski hamam içinde. Hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok, sokakta bir tazı gezer, boynunda halkası yok. Ebeler dedeler, kırklar yediler, parayla biter her şey dediler. Duydun mu Memiş parasız yemiş, hiçbir yerde verilmez imiş. Haydi öyleyse, haydi öyleyse, Kara Köse, Kambur Ese, dereden siz gelin, tepeden ben, sandığa siz girin sepete ben. Haya huya, haya huya bizim gemi çıksın yola. Biz yola çıktık, var varanın, sor soranın destursuz bağa girenin hâli budur hey.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan, köyün birinde bir ağanın badılarını[1] güderek çobanlık yaparmış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ağanın badı sürüsünün içinde de iki tane ala badı varmış. Ağa da bu badıları daha çok sever, çok değer verirmiş. Günlerden bir gün Keloğlan, yine badıları güderken ala badılardan bir tanesini kartala kaptırınca kara kara düşünmeye başlar. Kendi kendine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Ben şimdi ağaya ne diyeceğim, beni öldürür. Ne yapıp ne edip bu badıyı bulmam lazım, der.&nbsp;\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Her tarafı iyice arar fakat bir türlü badıyı bulamaz. Keloğlan, bu sefer de diğer badıları kaptırmayayım diye bütün badıları ayaklarından birbirine bağlar. Kartal bir daha gelir ve diğer ala badıyı kapıp götürürken öbür badılar da birbirine bağlı olduğu için hepsini alıp götürür.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Aradan biraz zaman geçer. Çobanın, badıları bulmak için, bakmadığı yer kalmaz fakat bir türlü badıları bulamaz. Badı sürüsünü kaybettiği için, ağadan korkusundan dolayı, bir türlü eve de gidemez. Çoban, eve gidemeyince korkusundan ağanın arılığına gidip büyük bir kovanın içine saklanır. Bu arada ağa da Keloğlan’ı ve badılarını merak edip her yerde onları aratır. Ağanın adamları her tarafa bakarlar ama ne çobanın ne de badıların bir izine ulaşabilirler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Keloğlan, korkudan kovanın içinde tir tir titrerken ağanın arılığına iki tane hırsız gelir. Hırsızlar, hangi kovanda bal çoksa onu alalım diye bütün kovanları kaldırıp kontrol ederler. Çobanın olduğu kovanı kaldırıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Tamam. En çok bal bu kovanda var. Aralarında en ağır olanı bu, biz bu kovanı alalım, diyerek çobanın içinde olduğu kovanı sırtlanıp götürürler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Hırsızlar omuzlarında kovanı götürürken çoban, kovanın yarığından elindeki çuvaldızı adamların sırtlarına batırmaya başlar. Fakat adamlar bunun çuvaldız olduğunu anlamazlar. Kovanın içinde arı olduğunu ve arının kendilerini&nbsp; soktuğunu sanırlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adamlar gide gide bir derenin kenarına varırlar. Kovandaki arıyı dereye silkip içindeki balı almak için dururlar. Adamlar kovanı derenin kenarına koyup çiş yapmaya gittiklerinde çoban, kovanın içinden çıkar ve:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Hırsız var, hırsız var. Kovanları çalıyorlar, diye bağırmaya başlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Çobanın bağırdığını duyan adamlar kovanı almadan hemen oradan kaçıp giderler. Çoban kovanı alıp eve gelir. Fakat çoban, kovanı kurtardı ama badıları kaybettiği için hâlâ çok tedirgindir. Ağanın kızı da çobana âşıktır fakat babasına korkusundan bir türlü söyleyemez. Çoban eve gelince ağanın karşısına, olanları anlatmak için, çıkar. Ama çoban korkudan tir tir titrer. Ağa, çobana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Badılar nerde Keloğlan, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Keloğlan korkusundan hiçbir şey diyemez. Ağa tekrar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Badılar nerde Keloğlan, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Keloğlan korka sıkıla olanları ağaya bir bir anlatır. Tam o sırada da ağanın hizmetkârlarından birisi gelip arı kovanlarının olduğu yere hırsız girdiğini, kovanları hırsızların elinden Keloğlan’ın kurtardığını, anlatır. Bunu duyan ağa, Keloğlan’ı affeder.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Her şey tekrar eski hâline döner ve Keloğlan da çobanlık yapmaya devam etmeye başlar. Aradan epeyi zaman geçer fakat ağanın kızı çobana olan aşkını ne çobana ne de bir başkasına söyleyebilir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ağanın yaşadığı bölgede de herkesin korktuğu, kimsenin sesini dahi çıkartamadığı bir eşkıya yaşarmış. Fakat bu eşkıya bir tek ağadan haraç alamaz ve bunun için ağayı ne kadar tehdit ettiyse de muradına erememiştir. Eşkıya ağadan haraç almanın yolunu ararken, ağanın kızı bir arkadaşıyla birlikte çiftlikte gezmeye çıkar. Bunları yalnız gören eşkıya, kızları kaçırıp ağadan kızına karşılık yüklü miktarda altın ister.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ağa da çok cimri olduğu için söz konusu para olunca onun için akan sular dururmuş. Eşkıyalara bu parayı vermeden kızımı nasıl kurtarırım diye düşünmeye başlar. En sonunda bir tellal bağırttırıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kızımı eşkıyanın elinden kim sağ salim kurtarırsa kızımı onunla evlendireceğim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bunu duyan herkes çobanlık yapmaktan kurtulma umuduyla kızı kurtarmak için yola koyulur. Zar zor da olsa Keloğlan başkasından önce kızın yerini öğrenip onu kurtarmayı başarır. Kız da her şerde bir hayır varmış diye kendi kendisine sevinir. Keloğlan, kızı alıp ağaya teslim eder.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ağa verdiği sözü tutup kızını Keloğlan’la evlendirir. Kırk gün kırk gece düğün yaparlar. Onlar ermiş muratlarına biz de çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Badı: Kaz.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Tilki, Yılan ve Yolcu ",
        "text": "Günlerden bir gün, adamın biri bir yolculuğa çıkmış. Yolculuktan dönerken sudan geçecekmiş. Sudan tam geçerken&nbsp;suyun içinde bir yılanın debelendiğini görmüş.\n\nYılan, yüzme bilmediğini söylemiş. Adam, yılana acımış, yılanı kurtarmış. Yılan, o sırada zıplayıp adamın boğazına dolanmış. Adamı sokacağını söylemiş.\n\nAdam, yılana yaptığı iyiliği hatırlatmış. Adama yılan:\n\n&nbsp;—&nbsp;Huyumdur, seni sokacağım, diye söylemiş. Adam, kurtulmak istemiş. Sonra yılana demiş ki:\n\n— Üç hakime danışalım. Üçü de sok, derse sok, demiş. Yılan, bu teklife:\n\n— Tamam, demiş. Beraber yola koyulmuşlar. Yolda bir öküze rastlamışlar. Adam, öküze selam verip olanları anlatmış. Sonra:\n\n— Yılan beni soksun mu, diye sormuş. Öküz, çok iyilil yapmasına rağmen&nbsp; insanoğlunun kendisine yaptığı kötülükleri anlatmış. Dert yakınmış. İyiliğe kötülük çok. Yılan insanı soksun, demiş. Sonra yola devam etmiş.\n\nYolda bir katıra rastlamışlar. Katıra danışmışlar. O da sokması gerektiğini söylemiş. Yola devam etmişler. Bir tilki görmüşler. Adam, tilkiye olanları anlatmış. Tilki, adama göz kırpmış. Yılana demiş ki:\n\n— Dur hele. Bütün insanoğullarını bir tutma. Seninle bir mahkeme kuralım, demiş. Tilki bunları alıp evine götürmüş. Bir sandık varmış. Yılana:\n\n— Yılan kardeş, adamın boynunda durmaktan yorulmuşsundur. Gel, şu sandığın üstünde dur. Hatta sandıkta yumurta var. Sana ikram edeyim, demiş. Yılan, sandığın içine yönelmiş. O sırada adam yılanı sandığa koymuş. Sandığı alıp ırmağa atmış. Tilki, adama dönerek:\n\n— Şimdi iyilik sırası sende, demiş. Adam, tilkiyi köyüne davet etmiş. Köyde ona, tavuk ve horoz verecekmiş. Tilki köye gelemeyeceğini söylemiş:\n\n— İnsanoğluna bel bağlanılmaz, demiş. Köyün yakınlarında bir yerde bekleyecekmiş. Adam, tilkiden ayrılıp evine gitmiş. Olanı, biteni hanımına anlatmış. Tilkiye tavuk götüreceğini, söylemiş.\n\nHanımı çoluk çocuğun aç kalacağını söylemiş. Çuvalı alıp içine tazı koymasını istemiş. Böylece tazı tilkiyi yakalar, postunu satarız, diye düşünmüşler.\n\nAdam önce kabul etmemiş, sonra etmiş. Tazıyı çuvala koymuş. Tilkinin yanına gitmiş. Adam, tilkiye yaklaşmış. O sırada tazı, tilkinin kokusunu almış, huylanmış.\n\nAdam, tilkiden gelip tavukları almasını istemiş. Tilki şüphelenmiş. Adama gelemeyeceğini söylemiş. Adam, çuvalı bırakmış. Tazı çıkmış. Tilki kaçmaya başlamış. Tilki, bir dağın yamacına kaçmış, izini kaybettirmiş. Daha sonra kendi kendine:\n\n— İnsanoğluna iyilik yaramaz. Keşke yapmasaydım, diye dövünmüş. Sonra kayanın üstünden adama seslenmiş:\n\n— Senin horozlarını, tavuklarını yaşatmayacağım, demiş. Tilki, o günden sonra tavuk ve horozların baş düşmanı olmuş. Devamlı onları yemiş. Adamın sözünde durmayışının cezasını tavuklar ve horozlar çekmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Dev Kadın",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde küçük bir köyde bir adam yaşarmış. Bu adamın adı Hananca imiş. Hananca çok fakir biriymiş. İki oğlu, iki kızı varmış. En küçükleri henüz bebekmiş. Karısı da dahil bunla böyle fakirlikle boğuşup durularmış.\n\nGünlerden bir gün bu adamın evine bir kadın gelmiş. Bu kadın da dev imiş, fakat her kılığa girebildiği için, kimse onun dev olduğunu anlayamıyormuş. Evde kocaman bir dev, dışarı çıktığında ise kadın olurmuş. Dev demiş ki:\n\n— Uyy! Kardeşim benim boynum kırılsın. Sen sefalet içinde yaşarken ben bolluk içinde yaşıyorum, her şeyim var. Tenceremde hep etler, yemekler kaynıyor. Gelin benim eve, beraber olalım, her şeyimizi birlikte kullanalım.\n\nHananca ve ailesi bu dev kadına çok inanmış ve onunla komşu olmuşlar. Hananca bir gün, büyük kızını o kadının evine yemek götürmeye göndermiş. Kız, dev kadının evine gitmiş ve kapıyı çalmış. O sırada dev kadın uyuyormuş ve uyku arasında demiş ki:\n\n— Mmm... Gelirsem seni de, babanı da, ananı da yerim ha!\n\nKız bunun üzerine çok korkmuş ve elindekileri fırlatıp kaçmış. Ve onun dev olduğunu anlamış.\n\nKız eve gelmiş ve olanları babasına anlatmış. Fakat babası inanmamış. Kızının kendisine yalan söylediğini söylemiş. Bunun üzerine baba diğer kızını göndermiş.\n\nKız, dev kadının evine dev kadın diğer kıza söylediklerini söylemiş ve bu kız da elindekileri atıp eve gelmiş. Olanları babasına anlatmış ve baba bu kızına da inanmamış.\n\nEn son karısını göndermiş. Karısı da aynı şeylerle karşılaşmış ve eve gelmiş. Hananca karısına da inanamamış.\n\nBir gün o dev kadın, Hananca’nın evine gelmiş ve onları kendi evine davet etmiş. Dev kadın, çeşit çeşit yemekler hazırlamış. Hazırladığı yemeklerin içinde hep insan eti varmış.\n\nOğluyla babası yemekleri yemiş. Bu sürede Hananca, bu kadının dev olduğunu anlamış, ambara saklanmış. Kızlar ve annesi kaçmış. Bebeği de *teştin altına saklamışlar.\n\nHananca ambarda ses çıkarınca, dev kadın onun ambarda olduğunu anlamış ve Hananca’yı da oğlunu da yemiş.\n\nAnne ve kızlar devi uzaktan izlemişler, bebeği almak için. Dev evden çıktıktan sonra, anne hemen bebeği almak için eve gelmiş ve bebeğini kurtarmış devin elinden. Bebeğin yerine taş doldurmuş teştin altını.\n\nDev kadın bebeği sakız olarak çiğnemek istiyormuş ve iştahla gelmiş. Bakmış bebek yok. Sinirden bütün taşları alıp kafasına vurmuş ve kendi kendini öldürmüş.\n\nHananca ve oğlunun durumuna çok üzülmüşler anne ve çocuklar, fakat bir süre sonra alışmışlar ve çok mutlu bir hayatları olmuş.\n\n*teşt: Büyük leğen.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Deliren Aile",
        "text": "Deliren Aile\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,cinler cirit oynarken,&nbsp;develer tellal, bit süvari, pireler berber iken; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı, derken zamanın birinde bir aile varmış. Bu ailenin, üç tane kızı varmış. Bunların sığırları varmış. Sığırlar bayırdan, evin yanına gelmemiş. Babaları da sığırları aramaya, bayıra gitmiş.\n\nAnneleri ve kızlar da darı kazmaya gitmişler. Tarlada çalışırken susamışlar. Tarlanın yakınında da bir çeşme varmış. Büyük kıza:\n\n— Çeşmeden su doldur gel de içelim, demişler. Büyük kız gitmiş çeşmeye. Çeşmenin dibinde, büyük bir kavak ağacı varmış. Oturmuş kavağın dibine. Kavağa bakmış bakmış:\n\n— Ben bir kocaya gitseydim; benim bir oğlum olsaydı, adı da Mehmet olsaydı; bu kavağın tepesine çıksaydı, düşseydi ve ölseydi. Buna ağlanır mı ağlanmaz mı, demiş ve başlamış ağlamaya.\n\nTarladakiler beklemişler beklemişler, kız çeşmeden gelmemiş. Ortanca kıza:\n\n— Git bakalım, ablan niye gelmedi, demişler. Ortanca kız, gitmiş ablasının yanına. Abla sen niye ağlıyorsun, demiş.\n\n— Ben bir kocaya gitseydim; benim bir oğlum olsaydı, adı da Mehmet olsaydı; bu kavağa çıksaydı, düşseydi ve ölseydi. Buna ağlanır mı ağlanmaz mı, demiş ablası.\n\nOrtanca kız da başlamış ağlamaya. Tarlaya yine gelen giden olmamış. Anneleri, küçük kızı yollamış bu sefer. Küçük kız varmış çeşmeye:\n\n— Abla siz niye ağlıyorsunuz, demiş.\n\n— Ablam bir kocaya gitseydi; bir oğlu olsaydı, adı da Mehmet olsaydı; bu kavağa çıksaydı, düşseydi ve ölseydi. Buna ağlanır mı ağlanmaz mı, demiş, ortanca kız. Başlamış küçük kız da ağlamaya.\n\nBabaları gelmiş tarlaya, sığır aramaktan. Karısına:\n\n— Nerde kızlar, demiş.\n\n— Çeşmeye gittiler; gelmediler, demiş karısı da.\n\n— Git bak gel şunlara, demiş adam. Kadın gitmiş çeşmeye, bakmış. Kızlar ağlaşıp duruyor.\n\n— Neden ağlıyorsunuz siz, demiş. Küçük kız:\n\n— Ablam kocaya gitseydi; bir oğlu olsaydı, adı da Mehmet olsaydı; bu kavağa çıksaydı, düşseydi ve ölseydi. Buna ağlanır mı ağlanmaz mı, demiş kızlar. Başlamış kadın da ağlamaya.\n\nSon olarak adam gelmiş çeşmenin yanına. Sanki ortada Mehmet'in ölüsü duruyor gibi hepsi, çeşmenin başında ağlaşırmış. Adam, ne oldu böyle, diye sormuş. Adama da böyle böyle demişler. Adam da şaşırmış:\n\n— Eyvah! Siz hepiniz delirmişsiniz. Hadi kalın, köye gidelim; koca öküzü keselim de Mehmet'in hayrını yapalım, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Padişahın Üç Oğlu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, cinler cirit oynarken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bu tekerleme de böyle devam ederken, çok uzun zaman önce ülkenin birinde padişahın üç oğlu varmış. Bir gün padişah, çocuklarının kendisini ne kadar sevdiğini sormak için huzuruna çağırmış. Büyük oğlan:\n\n— Bal, pekmez kadar seviyorum, demiş. Ortanca oğlan:\n\n— Şeker kadar seviyorum, demiş. Küçük oğlan:\n\n— Tuz kadar seviyorum, demiş. Padişah, küçük oğlunun cevabına karşı:\n\n— Bu beni hiç sevmiyor. Hemen cellatlar gelsin, demiş. Cellatlar padişahın huzuruna çıkınca padişah:\n\n— Bu oğlanı alıp ıssız bir yere götürün, kanlı gömleğini bana getirin, demiş.\n\nCellatlar oğlanı alıp ıssız bir yere götürmüşler; fakat oğlanı öldürmeye kıyamamışlar. Oğlanı bırakmışlar. Bir kuş öldürüp oğlanın gömleğini kuşun kanına bulamışlar, padişahın huzuruna getirmişler. Oğlanı öldürdüklerini söyleyip kanlı gömleği göstermişler.\n\nÇocuk az gitmiş, uz gitmiş, bir ülkeye varmış. O ülkeye o gün bir padişah seçilecekmiş. Halkı bir yere toplayıp bir talih kuşunu bırakacaklarmış. Kuş kimin başına konarsa o bu ülkenin padişahı olacakmış.\n\nÇocuk halkın toplandığı alana gelmiş. Bu arada talih kuşu bırakılmış. Kuş bu çocuğun başına konmuş, çocuk bu ülkeye padişah olmuş.\n\nPadişah olduktan sonra komşu ülkelerin padişahlarını teker teker ziyafete davet etmiş. Sıra kendi babasına gelmiş. Yalnız ziyafette verilecek yemeklere tuz konulmamasını emretmiş.\n\nDavetli padişah ülkeye gelmiş. Ziyafet için masaya oturmuşlar. Yemekler yenmiş. Çocuk, padişaha yemekleri beğenip beğenmediğini sormuş. Padişah:\n\n— Yemeklerde tuz yoktu. O yüzden hiç tat alamadım. Niçin yemeklerde hiç tuz yoktu, demiş. Bunun üzerine çocuk anlatmaya başlamış:\n\n— Ülkenin birinde bir padişah varmış. Bu padişah üç oğlunu kendini ne kadar sevdiklerini öğrenmek için huzuruna çağırmış. Küçük oğlu, ‘Tuz kadar.’ deyince padişah, küçük oğlunun kendini sevmediğini söyleyip cellatlara öldürmelerini emretmiş. Cellatlar çocuğu ıssız bir yere götürmüşler; fakat öldürmeye kıyamamışlar. Bir kuşu öldürüp çocuğun gömleğini bu kana bulamışlar. Padişaha bu gömleği götürmüşler. Bu çocuk bu ülkeye gelmiş. Talih kuşu onun başına konup padişah olmuş, demiş.\n\nPadişah, oğlan sözlerini bitirince bu padişahın kendi oğlu olduğunu anlamış, yaptıklarından dolayı pişman olup oğlundan özür dilemiş, birbirlerine sarılmışlar. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Yalancı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde bir yalancı varmış. Köylüyü her gün kandırırmış. Köyün tepesine çıkarmış:\n\n— Kurt var, kurt var, diye bağırırmış. Bir yere varır, köy yanıyor diye yalan söylermiş.\n\nKöylüler bıkmış artık bunun yalanlarından. Köylüler bunu ne yapalım diye düşünmüşler, düşünmüşler; en sonunda çuvala koyup, denize atmaya karar vermişler,\n\nBunlar, yalancıyı tutup çuvala koymuşlar, denize atmaya götürmüşler. Tam denizin kenarına gelmişler, ezan okunmaya başlamış:\n\n— Hadi, bunu burada bırakalım, namazımızı kıldıktan sonra gelip atarız, demişler. Onlar namaza gittikten sonra bir çoban kaval çala çala, çuvalın yanına gelmiş:\n\n— Almayacağım, almayacağım, diye bağırmış çuvalın içinden yalancı. Çoban gitmiş çuvalın yanına:\n\n— Sen ne almayacaksın hemşerim, demiş. Çuvalın içindeki yalancı:\n\n— Bana padişahın kızını veriyorlar, onu almayacağım, demiş.\n\n— Sen çık, ben alırım; koy beni çuvalın içine, demiş çoban.\n\n— Onlar gelirken, “alırım” diye bağırırım ben, demiş. Yalancıyla ikisi yer değiştirmişler.\n\nYalancı; çobanın kavalını, kepeneğini* ve koyunlarını aldığı gibi doğru köye gitmiş, Köylüler namazdan çıkmış, gelmişler çuvalın yanına. Çoban:\n\n— Alacağım, diye bağırırmış.\n\n— Ulan bu yalancı daha ne alacak, demiş köylüler. Çobanı tuttukları gibi denize atmışlar. Akşam olmuş, yalancı koyunlarla birlikte gelmiş köye.\n\n— Ulan biz bu yalancıyı attıydık ya denize, demişler köylüler.\n\n— Siz beni denize attınız; ama bakın ben denizden bir sürü koyun çıkardım, demiş. Bunu duyan köylüler, soluğu denizde almış. Giden atmış kendini denize. Herkesi su sürükleyip uzaklara götürmüş.\n\nKöyde bir koca kadın ile oğlu varmış. O gün oğlan değirmene gitmiş. Değirmenden gelmiş, koca kadın önüne çıkmış:\n\n— Oğlum sen neredesin, sen ne duruyorsun. Yalancı denizden bir sürü koyun getirmiş, âlem koyun almaya gitti, şimdi bize kalmayacak, demiş oğluna.\n\nİkisi birden gitmişler denize. Oğlan atmış kendini denize. “Hırk hırk…” ses gelirmiş denizden. Oğlan nefes alamıyormuş. Kadın da:\n\n— Oğlum kırkına ellisine bakma, sür gel, sür gel, dermiş. Su bu oğlanı da sürükleyip götürmüş.\n\nSonunda köylüler bir halli denizden çıkıp gelmişler, yalancıya cezasını vermişler. Öyle bir ceza vermişler ki yalancı bir daha yalan konuşmaya cesaret edememiş.\n\n*kepenek: Çobanların omuzlarına aldıkları dikişsiz, kolsuz, keçeden üstlük, aba.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Çiftçi ile Ayı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, bitler süvari, pireler berber iken; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı saçmayı, babam kaptı dolmayı, derken zamanın birinde bir&nbsp;&nbsp;çiftçi varmış. Her gün öküzleriyle çift sürmeye gidermiş. Çift sürerken bir gün yanına koca bir ayı sallanarak gelmiş. Çiftçiye seninle sağdıç* olalım demiş. Sağdıç olmuşlar.\n\nAyı akşama kadar çiftçinin yanında gezmiş, tozmuş, bırakmış gitmiş. Çiftçi de çiftini koyuvermiş, köye gelmiş.\n\nÇiftçi ertesi gün yine gitmiş aynı tarlaya. Koca ayı da tarlaya koca bir bakraç* bal almış, gelmiş:\n\n— Bal getirdim sana sağdıç, koy bunu oraya. Yalnız eve gittiğinde bu balı ayı getiriverdi deme, demiş. Çiftçi de:\n\n— Tamam, demiş. Ayı biraz durmuş ve gitmiş. Çiftçi de akşam olunca çifti koyuvermiş, bakracı heybesine koymuş ve eve gelmiş. Ayı da bunun peşine düşmüş. Evin bacasına çıkmış bunları dinlemeye başlamış.\n\nÇiftçi ve karısı da öküzleri bağlamışlar, yemek yiyelim diye eve çıkmışlar. Çiftçi:\n\n— Benim heybede bir bakraç bal var, alın gelin, demiş. Karısı sormuş balı nereden buldun diye. Çiftçi de:\n\n— Ayıyla sağdıç olduk da o getiriverdi, demiş. Ertesi gün çiftçi çifte yine gitmiş. Varmış tarlaya, ayı yine yanına gelmiş:\n\n— Ben seni yiyeceğim, demiş. Çiftçi de niçin diye sormuş:\n\n— Sen karına söylemeyecektin; ama söyledin, demiş ayı. Çiftçi de:\n\n— Bir evlek tohum saçtım, onu bitirivereyim de sen beni öyle ye, demiş. Ayı gitmiş, ormanın dibine yatmış. Çiftçinin işini bitirmesini beklemiş. O sırada da köylüler ava çıkmış. Çiftçinin karşısından geçen köylüler:\n\n— Çiftçi kardeş! Çiftçi kardeş! … O yatan ne, diye bağırmışlar. Ayı karşıdan seslenmiş:\n\n— Aman sağdıcım! Saman çuvalı de, aman sağdıcım saman çuvalı de, dermiş ayı. Çiftçi de:\n\n— Saman çuvalı, saman çuvalı, diye bağırmış. Avcılar:\n\n— Vur bakalım gümleyecek mi, demiş avcılar. Çiftçi gerilirmiş, gerilirmiş sopayı vurmuş ayıya. Güm, diye ses çıkarmış. En sonunda çiftçinin sopasından ayı zor kaçmış. Böylece çiftçi kendisini kurtarmış. Sonra mutlu bir hayat yaşamış.\n\n*sağdıç: Yakın arkadaş\n\n*bakraç: Çoğunlukla bakırdan yapılan küçük kova.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "İki Göze İki Gül",
        "text": "&nbsp; Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, cinler cirit oynarken, pireler berber iken, iki kız kardeş varmış. Biri fakir diğeri de çok zengin biriyle evlenmiş. Fakirin yiyecek yemeği bile yokken zengin çok güzel yaşıyormuş.\n\nBir gün fakir kız zengini ziyarete gitmiş. Kadın çok utangaçmış. Zengin, cariyesine:\n\n— Kız kardeşim çok utangaçtır, yemek yerken ağa geliyor desen hemen yemekten kalkar, demiş. Kadın yemeğe oturur oturmaz cariye:\n\n— Ağa geliyor, diye bağırmış. Kadın hemen yemekten çekilmiş. Bir dereye gitmiş ve orada ağlamış. İkisi de hamileymiş. Kadın orada ağlarken uyuyakalmış. Rüyasında bir adam:\n\n— Senin öyle bir kızın olacak ki ağlayınca gözlerinden boncuk, mercan dökülecek, gülünce dudaklarında güller açacak, yıkanınca suyu hep altın olacak, demiş. Zengin olan ablası da rüyasında aynı adamı görmüş. Ona da:\n\n— Senin bir kızın olacak simsiyah, gülünce dudakları dikenlenecek, yıkanınca suyu kararacak, demiş.\n\nİkisinin de kızı olmuş. Aynen adamın dediği gibiymişler. Zengin kadın bütün mülkünü kızını tedavi etmek için harcarken, diğeri o altınları satıp çok zengin olmuş.\n\nZengin kadın kızından utanıyormuş. Fakir kadın ise kızıyla gurur duyuyormuş.\n\nKızlar büyümüş. O kızın namını herkes duymuş. Bir padişah oğluna istemiş. Kızı vermişler. Kızı almaya geldiklerinde teyzesi de gitmiş. Kız yolda acıktığını söylemiş. Teyzesi çok tuzlu bir ekmek vermiş. Kız onu yiyince içi yanmış. Su istemiş. Teyzesi:\n\n— Bir gözünü çıkar, su veririm, demiş. Kız bir gözünü çıkarıp vermiş. Bu sefer de çok tuzlu su vermiş. Kız yine su istemiş. Teyzesi diğer gözünü de istemiş. Kız onu da vermiş.\n\nTeyzesi orada kızı indirip, kendi kızını onun yerine koymuş. Kız orada ağlayıp durmuş.\n\nOradan geçen bir fakir köylü onu görmüş. Etrafı hep boncuk doluymuş. Onları götürüp satmış. Eve yığınla eşya götürmüş. Annesi şaşırmış. Oğlu her şeyi anlatmış. Kadın:\n\n— Git onu getir, demiş. Çocuk gidip getirmiş. Kadın kıza banyo yaptırmış. Kızın suyu hep altın olmuş. Çok zengin olmuşlar. Ama kız hiç konuşmuyormuş.\n\nPadişahın oğlu bu kızın o köyde olduğunu duymuş. Hemen oraya gitmiş. Kız birazcık kendine gelmiş. Kadınla konuşunca dudağında iki gül yeşermiş.\n\nKadın onları koparıp bir köşeye atmış. O arada kızın teyzesi köye gelmiş:\n\n— İki göze iki gül, diye bağırmış. Kadın gülleri götürüp gözleri almış. Kızın gözleri görmüş.\n\nPadişahın oğlu gelip kızı almış. Evlenmişler. Kızın teyzesi ile kızını vurdurtmuş. Bundan sonra mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Tilki Paşa ile Canavar Paşa",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Zamanı birliğinde bir Tilki Paşa ile Canavar Paşa arkadaş olmuşlar. Tilki Paşa:\n\n— Canavar Paşa, gel bugün gidelim. Şabe’nin tavuğunu toplayıp gelelim. Sen üç kısır koyun getir, bunu sızgıt* yapalım. Kışın ne yiyeceğimizi düşünmeyelim, demiş.\n\nCanavar gitmiş iki kısır koyun getirmiş, tilki de gitmiş, üç tavuk getirmiş. Aradan bir zaman geçtikten sonra, tilki demiş ki:\n\n— Canavar Paşa, bugün Şabe’nin gelininin şenliği var. Şunu bir doğurtsan, hamileymiş, demiş. Canavar demiş ki:\n\n— Yav ben yapamam öyle işleri Tilki Paşa. Sen git bu işi gör, gel, demiş.\n\nTilki gitmiş sızgıt küpünün başından başlamış birazını yemiş. Geri gelmiş yatmış. Sabah olunca kalkmış canavar:\n\n— Ne yaptın, nesi oldu, demiş.\n\n— Kız, demiş.\n\n— Adını ne koydun, demiş.\n\n— Başlama koydum, demiş. Küpün ağzından başlamış ya.\n\nAradan iki üç gün geçtikten sonra yine demiş ki:\n\n— Canavar Paşa, Misali’nin gelininin şenliği varmış, bugün sen git, ben yorgunum, demiş. O da demiş ki:\n\n— Yav ben öyle işleri beceremem, sen git yine, demiş.\n\n&nbsp;Tilki gitmiş bugün de küpün yarısını yemiş. Sabah olunca canavar gene sormuş.\n\n— Nesi oldu?\n\n— Oğlu oldu. Adını da belleme koydum, demiş. Küpün yarısına kadar indiği için. Neyse yarın gitmiş, birini daha söylemiş.\n\n— Onun adını ne koydun, demiş.\n\n— Onun adını da yalama koydum, demiş. Küpü yalayıp bitirdiği için. Aradan iki üç gün geçtikten sonra demiş ki:\n\n— Canavar Paşa, bizim bir sızgıtımız vardı, gel gidelim bir bakalım. Acaba bunu kurt mu yedi, kuş mu yedi, duruyor mu? Varsalar ki sızgıtın yerinde yel esiyor. O demiş ki:\n\n— Sen yedin, demiş.\n\n— Sen yedin, demiş Canavar. Sen yedin tartışmasını sürerken Tilki demiş ki:\n\n— Sabah altına kim işese sızgıtı bil ki o yedi, demiş. Bunlar ikisi de yatmışlar. Gece tilkinin su dökesi gelmiş. Sabaha karşı demiş ki:\n\n— Kalk, kalk! Altına işemişsin, bak sen yemişsin sızgıtı, demiş. O sırada Canavar Paşa demiş ki:\n\n— Tilki Paşa, ben senden ayrılacağım, böyle iş olmaz. Tilki de:\n\n— Ayrıl, demiş.\n\n— Öyle ayrılma değil, deyip tilkinin tepesine hoplamış. Tilkiyi bir güzel afiyetle yemiş.\n\n— Şimdi sızgıtı kim yedi, anladın mı demiş. Tilki numara yapmanın cezasını çekmiş.\n\n*sızgıt: Kavurma, kavrulmuş et.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "GÖRÜYORUM AMA DİYEMİYORUM",
        "text": "Görüyorum ama Diyemiyorum\n\nBir varmış, bir yokmuş… Zamanın birinde bir köyde bir karı koca yaşarmış. Adam o kadar huysuzmuş ki her zaman karısını dövmek için bir fırsat ararmış. Artık kadın, kocasından bıkmış.\n\nBir gün kadının aklına kocasının dayaklarından kurtulmak için bir fikir gelir. Kadın şehre gidenlere:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bana bir kilo balık getirin, der.\n\nKadın, ısmarladığı balıklar gelince, planını uygulamak için balıkları da alıp tarlada çalışan kocasına yemek götürmeye gider. Kadın, kocası görmeden yemekleri bir köşeye bırakır ve tarlada toprağı yardıkları yere balıkları bir bir dize dize kocasının yanına kadar gider. Kadın, kocasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yemeğin hazır, ben burada biraz çalışayım sen de git kenarda yemeğini ye gel, der.\n\nAdam giderken balıkları görür ve onları toplaya toplaya tarlanın diğer ucuna kadar gider. Oradan karısına bağırır:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hanım tarlada balık bitmiş, der.\n\nKadın da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hayır, bitmez.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bitmiş işte ben topladım.\n\nAdam, kadının tarlaya dizdiği balıkları toplayıp karısına vererek:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Akşam bunları kızart da yiyelim, der.\n\nKadın, balıkları alıp eve gider fakat akşam olunca balıkları bilerek pişirmez. Adam, eve gelip balıkları sorunca da kadın:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne balığı, der.\n\nAdam da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen benim tarladan topladığım balıkları niye pişirmedin, diyerek kadını yine bir güzel döver. Kadın adamın elinden kaçıp köy meydanına gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Benim kocam delirdi. Tarlada hiç balık biter mi? Hiç gördünüz mü, diye bağırmaya başlar.\n\nBunu duyan köy halkı bu adam delirmiş diyerek adamı akıl hastanesine götürürler. Adam herkese olanları anlatmaya çalışsa da kimseyi inandıramaz. Böylece kadının istediği yerine gelir ve adamı akıl hastanesine yatırırlar.\n\nAltı ay adam, akıl hastanesinde yatar. Normale dönünce daha doğrusu olanları inkâr edince hastaneden çıkıp gelir. Kadın, bu sefer de evin bir odasında yataklar varmış, bu yatakların ortasına balıkları sıra sıra kafaları dışarıya gelecek şekilde dizer. Adam eve gelince balıkları görür ama bir türlü karısına yatakların arasında balık var diyemez. Kadın, adamın balıkları gördüğünü anlayınca ısrarla kocasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne görüyorsun, söylesene, der.\n\nAdam da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Görüyorum ama diyemiyorum, seni de dövemiyorum, der.\n\nBöylelikle kadın dayaktan kurtulup feraha erer. Kadının fendi erkeği yenmiş olur.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Hırsız ile Keloğlan",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir kadının üç tane kızı varmış. Kadın, büyük kızına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kız kızım yürü git de çeşmeden bir su al da gel, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız da su almak için oluğun başına gelir. Kadının kızlarının üçü de bekâr ve birbirlerine de çok düşkünlermiş. Birisine bir şey olsa dünyaları başlarına yıkılıverirmiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kız su almak için çeşme başına gelip kovalarını doldururken oluğun yanında duran upuzun kavak ağacını görür ve kavak ağacına uzun uzun bakarak:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben evlensem, bir oğlum olsa bu kavağa çıkıp da ölüverse ben ne yapardım, diyerek oluğun başında ağlamaya başlar. Ortanca kız da kardeşine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kız ablamız gelmedi. Acaba nerde kaldı? Git bir bak bakalım, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Küçük kız oluğun başına gelince bakmış ki, ablası oluğun başında hüngür hüngür ağlıyor. Ablasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kız abla ne var burada ne oldu sana, neden ağlıyorsun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kız ablasınım, benim bir oğlum olsa, şu kavağa çıkıp da ölüverse ne yapardım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — A ablacığım, ben sana hiç dayanamazdım, der.\n\nBaşlamış küçük kız da ablasıyla beraber ağlamaya. Bu iki kardeş de suyun başından bir türlü ayrılamamışlar. Anneleri, kızları merak edip öbür kızına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kızım kardeşlerine bak da gel. Nerde kaldı bunlar, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kız, oluğun başına gelince bakmış ki, iki kardeşi de kafa kafaya vurmuş ağlıyorlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kız abla neden ağlıyorsunuz, der.\n\nOrtanca kız da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ablamın bir oğlu olsa, şu kavağa çıkınca düşüp de ölüverse ne yapardık?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — A kardeşim, ben siz kadar da dayanamazdım, diyerek küçük kız da orda ağlamaya başlar.\n\nÜç kız kardeş de kafa kafaya vurup ağlarken uzaktan bir atlı gelir. Kızlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Şu atlıya soralım, bakalım bizim Mehmetçik nerde? Belki o bilir, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dayı bizim Mehmetçiği gördün mü?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Gördüm.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nerde gördün?\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mehmet de büyük kızın olmayan oğlanın adıymış. Kızların boyunlarında, kulaklarında, kollarında altınlar çok olduğu için atlı da kızları kafaya almaya çalışır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Gördüm.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapıyor bizim Mehmetçik?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cehennem kapısında pakla satıyor, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Vayyy… Benim oğlum, benim teyzesinim nasıl pakla satar. Bir de cehennem kapısında. Sen şu altınları oğlana ver. Cehennem kapısında pakla satmasın.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adam hırsız olduğu için kızların altınlarını alıp oradan kaybolur. Gitti gelmez, uçtu konmaz kızların anaları da oluğun yanına gelir. Anaları bakmış ki, kızlarının üçü de ağlıyor.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne oldu kızım neden ağlıyorsunuz?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Anne böyle böyle oldu fakat biz Mehmetçiği kurtardık, der hıra kız.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Niye kızım kimi, nerden, nasıl kurtardınız?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bizim Mehmet gayrı cehennem kapısında pakla satmayacak. Altınlarımızı yolladık Mehmet’e.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kimle, hangi Mehmet’e yolladınız altınlarınızı?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bir atlı geçiyordu falan yerden, biz de ondan yolladık altınları.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bizim Keloğlan da değirmenciymiş. Kızların altınlarını alıp kaçan adam da Keloğlan’ın değirmenine gelip atını değirmenin kapısına bağlar. Adam Keloğlan’a:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Lan Keloğlan!\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Efendim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kellerin kafasını yolmaya geliyorlarmış, gelirken yolda duydum. Sen şu kavağın tepesine çık, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hırsız, kendi gocuğunu, pantolonunu, takkesini Keloğlan’a giydirip kavağa çıkartır. Keloğlan’a da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Seni benim elbiselerimle kimse tanıyamaz, der.\n\nHırsızın peşinden gelen adamlar da ağaçta Keloğlan’ı hırsızın elbiseleriyle görünce hırsız sanarak Keloğlan’ı hemen aşağıya indirmek isterler. Keloğlan’a:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Çabuk aşağıya in, kaçamazsın.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan da aşağıdakilerin kelini yolmak için gelenler olduğunu sanmaktadır. Aşağıdakilere:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Vallahi de yoldurmam, billahi de yoldurmam kelimi, der.\n\nAşağıdakiler:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Çabuk in aşağı.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Vallahi de yoldurmam, billahi de yoldurmam kelimi.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keloğlan ile adamlar tartışa dursun hırsız da değirmenin arka tarafından altınları da alarak kaçıp gider. Adamlar sonun da Keloğlan’ı ağaçtan indirmeyi başarırlar. Bakmışlar ki, bu hırsız falan değil. Böylelikle Keloğlan da sopa yemekten kurtulur. Hırsız da altınları keyifle yer.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "SABIR TAŞI",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bir kızla annesi bir evde birlikte yaşarlarmış. Evin geçimini sağlamak için de annesi her gün başkasına temizliğe gider, kız da evde gelgef işlermiş.&nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Günlerden bir gün kızın yanına bir kuş gelir ve kıza:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Başına bir şey gelecek, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bunu duyan kız çok korkar ve hemen annesine kuşun dediklerini anlatır. Annesi de kıza:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Dolaba saklanıp mum ışığında gelgefini işle, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kuş bu sefer de kızın olduğu dolaba girip yine aynı şeyleri kıza söyleyince kız bu sefer daha fazla korkmaya başlar. Ertesi gün de kızın komşuları:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biz gezmeye gideceğiz, sen de bizimle gezmeye gelir misin, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kızın annesi de kızını göndermek istemez. Kızına da gitmemesi için ısrar eder fakat komşuların ısrarlarına dayanamayan kız gezmeye gider.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Gezmişler, tozmuşlar akşam olup tam geri gelirlerken, çok susadık şu çeşmede biraz su içelim diyerek dururlar. Sırayla herkes suyunu içer ve sıra kıza gelir. Kız da çeşmeye yanaşıp bir yudum su alınca çeşmenin kapıları kapanır ve kız içerde kalır. Kız içerde komşuları dışarıda akşama kadar çaresiz bir şekilde ağlarlar fakat yapacak hiçbir şey bulamazlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız, çeşmenin başında ağlaya ağlaya uyuya kalır. Kız uyandığında önünde bir basak, basağın yanında da askıda kırk tane inehter görür. Kız korka korka basakları çıkar ve inehterlerinen odaların kapılarını tek tek açmaya başlar. Açtığı odaların içi de hazineyle doluymuş. Kırkıncı odaya geldiğinde ise bir cenaze başında yelpaze sallayan birisini ve yanında da bir yazı görür. Kız korka korka yazıyı alıp okur. Yazıda “Kendisine bu yazının kırk gün okunmasını, kırk birinci gün de kendisinin canlanacağını ve okuyan kişiyle evleneceği” yazıyormuş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız bıkmadan usanmadan kırk gün bu yazıyı okur. Kırk birinci gün yorulup temizlenmek zorunda kalır. Şöyle bir camdan bakar ve bir Arap kızını görünce yanına çağırıp vaziyeti ona durumu anlatır. Bir gün bu yazıyı cenazeye okumasını söyler. Arap kızı yazıyı okurken kız da yunmağa* gidip gelir. Geldiğinde bir de ne görsün ki, adam canlanmış ve Arap kızıyla evlenmiş. Kızı da evin hizmetçisi diye adama anlatmış. Kız bu duruma çok üzülmüş ve günlerce ağlamış fakat kimseye derdini bir türlü anlatamamış. Aradan biraz zaman geçtikten sonra bir bayram günü adam:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben pazara gidiyorum, ne derseniz alayım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Arap kızı bir sürü entari ısmarlar. Bu kız da sadece bir sabır taşıyla bir tane de bıçak ısmarlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adam pazarda sabır taşıyla bıçağı alırken satan adam bunu ısmarlayan kişiyi gözetleyip bunları ne yapacağını öğrenmesini söyler. Adam, akşam eve gelince pazardan aldıklarını herkese dağıtır. Kızın odasına da saklanarak kızın ısmarladıkları şeyleri ne yapacağını öğrenmeye çalışır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız, taşla bıçağı önüne koyup olanları bir bir anlattıktan sonra sabır taşı hemen çatlar. Sabır taşının çatladığını gören kız:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu kadar şeyi sen hazmedemeyince ben nasıl hazmedeyim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adama ısmarladığı bıçağı eline alıp tam karnına sokacağı zaman adam saklandığı yerden çıkıp kızı kurtarır. Gerçekleri öğrenen adam, kızla hemen evlenir. Daha sonra beraber Arap kızının yanına giderek:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kırk katıra mı, yoksa kırk satıra mı razısın?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kırk satır bana her zaman düşman, ben kırk katıra razıyım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Arap kızını kırk katırın kuyruğuna bağlayıp katırları iki tarafa doğru gönderince Arap kızı paramparça olur. Kızla adam da birlikte mutlu bir hayat yaşarlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n*yunmak: Yıkanmak\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Mardin",
        "title": "Aslan Tut, Kaplan Yut",
        "text": "Bir gün üç arkadaş şehre para kazanmaya gidiyorlarmış. İkisinde buğday ekmeği, birinde ise arpa ekmeği varmış. Tepenin birine gelince buğday ekmeği olanlar, arpa ekmeği olana:\n\n— Hadi senin ekmeği yiyelim, bizimkileri de şu karşıki tepeye ulaşınca yeriz, demişler. Orada arpa ekmeğini yiyip yola devam etmişler. Diğer tepeye gelince arpa ekmeği olan adam acıkmış ve diğerlerine dönüp:\n\n— Hadi sizin ekmekleri yiyelim, demiş. Onlarda:\n\n— Şu tepeye varalım, o zaman yeriz, demişler. Diğer tepeye de varmışlar, adam tekrar hatırlatmış. Onlar yine:\n\n— Şu tepeye varalım, o zaman yeriz, deyip yine oyalamışlar. O tepeye de varmışlar. Adam artık çok acıkmış, dayanacak gücü kalmamış ve tekrar söylemiş. Adamlar bu kez:\n\n— Hadi oradan, ekmeğimizi seninle mi paylaşacağız, deyip onu orada bırakıp gitmişler.\n\nAdam çaresizce ne yapacağını düşünürken bir mağara görmüş ve içeri girmiş. Bir ateş yakmış. Ateşin başına Aslan, kaplan, canavar ve bir tilki gelmiş. Bunların beşi koyu bir sohbete girmiş. Adam başından geçenlerin hepsini anlatmış. Bunun üzerine tilki:\n\n— Şu dağın arkasında karıncalar deliğe altın çekiyorla, demiş. Sonra canavar da:\n\n— Şu köyde bir padişah var, onun kızı çok hasta, iyileştirene hem kızını hem köyü veriyor. Ama onu sadece koyun ciğeri iyileştiriyor, demiş.\n\nBunları duyan adam hemen dağı aşıp karıncaların yuvasını bulmuş. İçinden altınları almış. Sonra köye gidip bir koyun almış ve hem kendi karnını hem de fakirlerin karnını doyurmuş. Koyunun ciğerini de alıp padişahın sarayına gitmiş. Padişahın huzuruna çıkmış ve:\n\n— Ben kızını iyileştiririm, beni onun yanına götürün, demiş. Padişah bir umutla onu kızının yanına götürmüş. Adam aldığı koyun ciğerini kıza yedirmiş ve kız gözlerini açmış.\n\nBunu gören padişah hemen düğün dernek kurdurmuş. Kırk gün kırk gece düğün olmuş. Ve adam kızla evlenmiş, hem de köyün sahibi olmuş.\n\nGel zaman git zaman buğday ekmeği olan iki adam para kazanamamışlar ve açlık içinde gezerken, arpa ekmeği olan arkadaşlarının köyüne gelmişler.\n\nKöyün sahibinin arkadaşları olduğunu görünce çok şaşırmışlar ve nasıl bu hâle geldiğini sormuşlar. Padişah olan arkadaşları da başından geçen bütün olayları anlatmış.\n\nBu iki arkadaş yine kurnazlık düşünüp oradan ayrılmışlar ve hemen mağaraya gitmişler. Ateş yakıp, beklemeye koyulmuşlar. Yanlarına yine aslan, kaplan, canavar ve tilki gelmiş. Adamlar bunlara dönüp:\n\n— Biz şu köyün sahibinin arkadaşıyız, çabuk bizi de onun gibi zengin edin, demişler. Bu durum karşısında çok sinirlenen tilki dönüp;\n\n— Aslan tut, Kaplan yut, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "İki Arkadaş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde birbirlerini kardeş gibi seven iki arkadaş varmış. Bu iki arkadaş bir gün şehre çalışmaya gitmeye karar vermişler. Bu iki arkadaş kendi ihtiyaçlarını görüp, azıklarını ve sularını hazırlamışlar ve şehre gitmek üzere yola koyulmuşlar.\n\nBu iki arkadaş uzun bir müddet yol aldıktan sonra, dağlardan ve tepelerden aşmışlar ve yine acıkmışlar. Daha sonra Ali, Ahmet’e:\n\n— Azığını çıkar da yiyelim, demiş. Bunun üzerine Ahmet de:\n\n— Yarım saat sonra yiyelim, diyerek konuyu kapatmaya çalışmış. Biraz geçtikten sonra Ahmet, Ali’ye dağ başında bırakıp kaçmış. Ancak Ali çok acıkmış, ama azığını daha önce Ahmet’le birlikte yediği için yiyecek-içecek hiçbir şeyi kalmamıştı.\n\nAli biraz daha ilerledikten sonra karşısında bir değirmen görmüş. Ve belki yiyecek içecek bir şey bulurum umuduyla oraya doğru ilerlemeye başlamış. Değirmenin yanına geldikten sonra ambara girmiş ve orada ayı, tilki ve kurtla karşılaşmış. Tilkiye:\n\n— Ne arıyorsun tilki kardeş burda, diye sormuş. Tilki ise:\n\n— Sen buradan git, ilerideki köyün girişindeki taşın altında gömü var, demiş. Ayı:\n\n— Eğer insanoğlu olmuş olsaydım da padişahın kızıyla evlenebilseydim, demiş. Kurt:\n\n— Karşı dağda kaybolmuş bir koyun var. Onu bulursan eti her derde davadır demiş.\n\nGeçen bu konuşmalar Ali’ye bir nevi yol gösterir olmuşlar. Bunlar Ali’nin aklına ermişler ve bunun üzerine Ali yola koyulmuş.\n\nAli ilk önce tilkinin bahsetmiş olduğu gömüyü bulmuş, daha sonra ayının bahsetmiş olduğu kızı bulmuş ve kızla evlenmiş. Yalnız kız hasta imiş.\n\nEn sonda da kurdun bahsetmiş olduğu koyunu almış. Koyunu kesip kıza yedirmiş, kız tamamıyla iyileşmiş.\n\nAli’nin evlenmiş olduğu kız çok zengin olduğu için Ali de zengin olmuş ve kendilerine köşk almışlar.\n\nAlmış oldukları köşk çevresinde bulunan diğer yerlere oranla en güzel ve en gösterişli köşk imiş. Bir gün onlar oturuyor iken kapı çalınmış ve hizmetçi gelip Ali’ye kapıda bir dilencinin bulunduğunu söylemiş.\n\nBunun üzerine Ali kapıya doğru ilerlemiş. Ali kapıya geldiğinde kapıdaki dilencinin eskiden kardeşi gibi sevmiş olduğu ve kendisini yarı yolda bırakıp geri dönen eski arkadaşı Ahmet’in olduğunu görür.\n\nFakat Ali, önce kendisini tanımazlıktan gelir. Ahmet, Ali’den yardım ister. Bunun üzerine aklına önceden Ahmet ile birlikte yaşamış olduğu tüm olumsuzluklar gelir.\n\nAli, önceden yaşananları Ahmet’e hatırlatır. Yine de ona yüklü bir miktar sadaka verir ve uğurlar dileyip gönderir.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Çocukların Sabrı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, var varanın, sür sürenin, destursuz bağa girenin çok olduğu zamanlarda bir orman köyünde bir anne babanın bir oğlu, bir kızı varmış. Bir gün anne ağır bir hastalığa yakalanıp ölmüş. Adam da başka bir kadınla evlenmiş.\n\nÜvey anneleri çocukları evde hiç istemiyormuş, onları sürekli rahatsız edermiş. Bir gün kocasına:\n\n— Çocukları götür ormana bırak, demiş. Babaları da çaresiz kalınca çocuklara:\n\n— Sabahleyin erkenden ormana odun getirmeye gideceğiz, demiş.\n\n&nbsp;Beraber ormana gitmişler. Adam iki tane kabağı bir ağacın dalına bağlamış. Çocuklara:\n\n— Siz burada oynayın, ben gidip odun getireceğim, demiş.\n\nÇocuklar oynamaya dalmışlar. Rüzgâr estikçe ağacın dalındaki kabaklar ağaca vuruyormuş. Çıkan sesi çocukları babaları odun kesiyor sanmışlar.\n\nSonra bir ağacın dibinde uyuyup kalmışlar. Uyandıklarında bir bakmışlar ki hava kararmış. Arıyorlar, bakıyorlar ki babaları yok. Sarılıp birbirlerine ağlamaya başlamışlar:\n\n— Top top topacık, bizi azdıran babacık, diye diye ağlıyorlar.\n\nSabah olunca yola çıkmışlar, yürüye yürüye bir avcıyla karşılaşıyorlar. Avcı:\n\n— Sizin burada ne işiniz var. Burada bir dev var, sizi yer, demiş. Sonra çocuklara bir sabun, bir tarak bir de bıçak vermiş.\n\n— Dev sizin kokunuzu alır, peşinize düşer. Size her yaklaştığında bunların birini arkanıza atın, demiş.\n\nBunlar yola çıkmışlar, dev bunların kokularını alıp peşlerine düşmüş. Devin yaklaştığını anlayınca arkaya doğru tarağı atmışlar.\n\nDağlar taşlar hep tarak olmuş. Tarak devin ayaklarına batmış, onu biraz oyalamış. Bu arada çocuklar bayağı yol almışlar.\n\nDev tekrar yaklaşınca bu sefer çocuklar arkaya sabunu atmışlar. Dağlar taşlar her yer sabun olmuş. Bu sefer dev kayıp kayıp düşmüş.\n\nDev tekrar yaklaşınca bu sefer bıçağı atmışlar. Devin her tarafı kesilince bir daha koşacak hâli kalmamış.\n\nÇocuklar az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, bir kulübeye varmışlar.\n\nBurada yaşlı bir nineyle dede yaşıyormuş. Çocukları yokmuş. Dede ile nene bu çocukları alıp büyütmüşler.\n\nÇocuklar sabırları sonunda o ülkede çok önemli görevlere gelmişler. Bundan sonra mutlu mesut bir hayat yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Karga ile Bülbül",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzak diyarların birinde bir bülbül ile karga varmış. Bülbül’ün sesi dört bir yana nam salmış. O kadar güzelmiş ki ötüşü.\n\nAncak karga da bu yetenek yokmuş. Zamanla bu durum kara kargayı üzmeye başlamış. Karganın bu durumunu anlayan annesi ona nasihatlerde bulunmuş:\n\n— Oğlum, ne gerek var bu kadar üzülmene. Sen sahip olduklarınla daha güzelsin. Sana lütfedilenden başkasını elde edemezsin, demiş.\n\nKarga kafasına koymuş ve diyar diyar gezerek sesini düzeltecek iksiri bulmaya karar vermiş. Annesi ne kadar kızsa da dinlemeyip yola koyulmuş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Dere, tepe düz gitmiş. Yolda bir baykuşa rastlamış, derdini anlatmış. Ancak baykuş kargaları sevmediği gibi diğer kuşları da sevmez, kıskanırmış. Baykuş bu durumdan istifade kargaya demiş ki:\n\n— Karga kardeşim, bunun çaresi şu dağın arkasındaki sihirli derede saklı. Gidip o deredeki sudan içersen dileğine kavuşursun, demiş.\n\nBaykuş’un söylediği bu sözlerin aslı yokmuş, zira o derede öyle bir tesir varmış ki suyunu içen konuşursa susar, konuşan dili mühürlenirmiş.\n\nKarga da bu durumdan habersiz az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, sihirli dereye varmış. Heyecanla gagasını daldırmış, doya doya içmiş.\n\nKarga sudan içmiş ama ne fayda. Sonuç istediği gibi olmamış, aksine o beğenmediği sesini de kaybetmiş. Çaresizlikler içinde annesinin yanına varmış. Annesi karganın bu durumuna:\n\n— Oğlum, ben sana demedim mi? Elindeki ile yetinmeyi bil, bilmez isen onları da kaybedersin. Her şeyin değerini kaybetmeden önce bil. Sen kargasın, sesin karga gibi olmalı. Sana en çok senin olan yakışır, demiş.\n\nKarga da bu durumdan çok pişman olsa da bundan sonraki hayatına elindekilerin değerini bilerek devam etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Tasa Kuşu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken okuyan bir kız varmış.\n\nBu okuyan kız, okulun bahçesinde oynarken bir kuş satıcısı gelmiş. Bu adam tasa kuşu satarmış. Kız bir tane tasa kuşu almış. Taşa kuşu, kıza:\n\n— Siz nasıl oynuyorsunuz, beni salıver, ben de oynayayım, demiş. Akşam giderken kuş okuldan uzaklaşmış. Geri döndüğünde kuş, kıza bir pençe atıp:\n\n— Bana tasa kuşu deyip durma, ben böyle tasa kuşuyum, daha başına ne dertler açacağım, deyip kızı almış, ormana koyup kaçmış. Kız uyanınca bir ağaca çıkıp beklemeye başlamış.\n\nBey oğlu ava gitmiş. Çeşmeye su içmeye gittiğinde suya bakmış ve kızın gölgesini görmüş. Kızı ağaçtan indirmiş, alıp eve götürmüş ve onunla evlenmiş. Annesi, babası dağ böceğiyle evlenilir mi demişler.\n\nBir sene sonra çocukları olmuş. Bir süre sonra tasa kuşu tekrar gelmiş. Çocuğu kaçırmış ve şöyle demiş:\n\n— Daha senin başına çok dert açacağım. Sabah olduğunda çocuğun beşikte olmadığını gören babası, karısının ağzının kan olduğunu görünce çocuğu, annesinin yediğini sanmış. Oğlanın annesi:\n\n— Oğlum, bu dağ böceği değil mi, çocuğu yemiştir, demiş. Bir daha çocuğu oluncaya kadar beklemişler. O çocuğu da kaçıran tasa kuşu, dediklerini yine tekrarlamış.\n\nKocası, karısını evden kovmuş. Tasa kuşu gelip kızı kaçırmış, çocuklarının yanına götürmüş.\n\nKocası, üzüntüden ava çıkmış. Karşıda bir ev görmüş, evin kime ait olduğunu öğrenmek için içeriye girmiş.\n\nKarşısında karısı ile çocukların görünce sevinmiş. Karısı önüne kaşıkla yenmeyecek bir şey koymuş ve ısrarla kaşıkla yemesini söylemiş:\n\n— Bu kaşıkla yenir mi demiş adam. Karısı da madem bu kaşıkla yenmezse, anası çocuğu yer mi demiş karısı. Kocası pişman olmuş. Karısına ve çocukların sarılmış. Sonra evlerine dönmüşler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... Gökten üç elma düşmüş. Birisi sana, birisi bana, birisi de dinleyenlere...\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Oduncu ve Çocukları",
        "text": "Oduncu ve Çocukları\n\nBir varmış, bir yokmuş. Odunculukla geçimini sağlayan bir adam varmış. Bu adamın iki çocuğu varmış. Adamın karısı hastalanıp ölmüş. Oduncu biriyle evlenmiş. Evlendiği kadın çocukları istemiyormuş. Oduncu bir gün oduna giderken çocukları da yanında götürmüş. Çocukları uzak bir yere bırakmış.\n\n— Siz şu tepenin düzlüğünde bekleyin, balta sesi kesilmeden de yanıma gelmeyin, demiş. Adam bir ağacın altına taş dolu bir şişeyle bir kabak asmış, bunlar çarptıkça balta gibi ses çıkarıyormuş.\n\nAkşam olmuş, çocuklar beklemekten sıkılmış ama balta sesi kesilmediği için babalarının yanına gitmemişler. Biraz zaman geçmiş, artık o kadar sıkılmışlar ki; babalarının olduğu yere inmişler.\n\nOradan gelen sesin balta sesi olmadığını, babalarının kendilerini kandırdığını düşündükleri için ağlamışlar. Karanlık çökünce korkmaya başlamışlar. Birbirlerine:\n\n— Köpek havlayan yere mi duman tüten yere mi gidelim, demişler. Kardeşi, abisine:\n\n— Köpek havlayan yere gidersek köpek ısırır, o yüzden duman tüten yere gidelim, demiş.\n\nDuman tüten yere gitmişler. Duman tüten yer devlerin eviymiş. Evin kapısını çalmışlar, devi görünce korkmuşlar ama gidecek yerleri olmadığı için içeri girmişler.\n\nDevin karısı nereden geldiklerini sormuş. Çocuklar başlarına gelenleri anlatmışlar. O gece orada kalmışlar.\n\nKız, devin karısıyla oğlan da devle yatmış. Dev o anda oğlanı yiyecekmiş ama dişleri iyi kesmediği için yiyememiş, sabahı beklemiş.\n\nDev sabah dişlerini keskinleştirmeye başlamış. Devin karısı dev evden çıkınca hemen çocukları uyandırmış ve oradan uzaklaşmalarını söylemiş. Gitmezlerse devin onları yiyeceğini söylemiş.\n\nBunları söyledikten sonra çocuklara tarak, kül ve sabun vermiş. Çocuklar oradan hemen kaçmışlar.\n\nDev çocukların kaçtığını görünce peşlerine düşmüş. Dev yaklaştığında çocuklar külü savurmuşlar ve ortalık toz duman olmuş. Dev bir şey görememiş.\n\nToz geçene kadar çocuklar uzaklaşmışlar ama dev tekrar yaklaşmış. Önlerine bir akarsu çıkmış. Ellerindeki tarak yardımıyla akarsudan karşıya geçmişler.\n\nGeçtikten sonra sabunu suya atmışlar. Dev karşıya nasıl geçtiklerini sormuş. Onlarda sabunu göstererek bu taşa basarak geçtiklerini söylemişler.\n\nDev karşıya geçmek için sabuna basmış ve suya düşmüş. Dev orada suya kapılıp gitmiş.\n\nÇocuklar devden kurtuldukları için çok sevinmişler. Bundan sonra çocuklar devin karısıyla birlikte yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "İlimsiz Alim ",
        "text": "Bir memleketin kenar mahallelerinin birinde fakir bir adam ve karısı yaşarmış. Bunların yiyecekleri tükenmiş.\n\nTam o anda tellal, padişahımız bir rüya gördü, bunu yorumlayacak varsa saraya gitsin, diye bağırıyormuş.\n\nHanım beyinden ne yapıp edip bu rüyayı yorumlamasını istemiş. Bey ne kadar uğraşmışsa da hanımı ikna edememiş.\n\nDüşmüş yollara. Kara kara düşünürken sarayın yanına varmış. İçeri girmeden kenarda kırık bir duvar varmış. Adam oraya oturup ne diyeceğini düşünmeye başlamış. Tam o sırada duvarın kırığından çıkan bir yılan adama seslenmiş:\n\n— Yaklaş da sana padişahın rüyasını yorumlayayım, demiş. Adam şaşırarak yaklaşmış. Yılan bir şartının olduğunu söylemiş. Aldığı altınların yarısını istemiş ve adam da bunu kabul etmiş. Yılan adamın rüyasını tabir etmiş.\n\n— Padişahın yanına vardığında doğrudan konuşmaya başlayacaksın. Rüyanda bir kadın gördüğünü söyleyip yorumlayacaksın, demiş.\n\nAdam varmış padişahın yanına. İçeri girer girmez yılanın dediklerini yapmış. Padişah hayret içinde dinlemiş. Adama iki kese altın verip yollamış.\n\n&nbsp;Adam hemen yılanın yanına gelmiş. Yılanı ininde bulamasa da kesenin birini atıp gitmiş. Hanımıyla beraber altınları epey zaman harcamışlar ve altınlar bitmiş.\n\nTekrardan padişah bir rüya görmüş. Bu sefer rüyasında bir tilki görmüş. Adam yine yılanın bulunduğu yere gelmiş. Biraz bekledikten sonra yılan yine ininden çıkmış ve adama rüyanın tabirini yapmış.\n\nAdam da padişaha rüyanın tabirini yapıp bu sefer dört kese altın almış. Adam altınların yarısını yılana vermeyip doğruca eve gitmiş. Ama altınlar günün birinde yeniden bitmiş.\n\nPadişah yine bir rüya görmüş. Bu sefer rüyasında ağzı kanlı kurtlar görmüş. Adam yaptığı işten dolayı pişman olmuş ancak iş işten geçmişti. Fakat yine de bir umut yılanın bulunduğu yere gelip yalvarmaya başlamış. Yılan yalvarışlara dayanamayıp yine dışarı çıkmış. Adam yaptığından dolayı çok üzgünmüş. Yılan:\n\n— Padişahın adamları tilki olduğundan senin de bunu yapman normaldir, demiş ve rüyayı tabir edip adamı yollamış. Adam padişahın huzuruna varmış, rüyayı tabir edip bu sefer sekiz kese altın almış. Adam doğruca yılanın bulunduğu yere gelmiş. Yılan dışarıda bekliyormuş.\n\nAdama bu işin böyle devam etmeyeceğini söylemiş. Adamdan önceden aldığı keseyi de geri verip başka bir iş kurmasını istemiş. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini, söylemiş.\n\nAdam da yılanın dediğini yapıp mutlu bir hayat sürmeye başlamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "İnsan Aslına Benzer",
        "text": "&nbsp;\n\nBir varmış, bir yokmuş, çok eski zamanlarda bir padişah varmış. Bu padişahın hiç oğlu olmamış. Padişahın yaşı gittikçe ilerliyormuş, tahtını bırakacak bir oğlunun olamayışı onu çok üzüyormuş.\n\nHanım Sultan bir gün padişahın yanına gidip hamile olduğunu söylemiş. Padişah bunu duyunca çok mutlu olmuş ve hanım sultana:\n\n— Eğer oğlum olmazsa seni bu sarayda istemem, demiş. Hanım sultan bunu duyunca çok korkmuş, çünkü o kızı olacağını anlamış.\n\nHanım sultanı doğum için hastaneye götürmüşler. Hanım sultan ile beraber hastanede toplam altı tane hamile kadın varmış. Bu kadınlardan dört tanesinin doğuma alınma günü hanım sultan ile aynıymış. Hanım sultan bu dört kadınla konuşmuş, erkek çocukları olanlardan biriyle çocuğunu değişmek istediğini ve o kişiye çok para vereceğini söylemiş.\n\nKadınlar bunu kabul etmiş. Hanım sultan ve bu dört kadın doğuma alınmış. Sadece birinin erkek çocuğu olmuş. Erkek çocuğun annesi çingene imiş. Hanım sultan bu çingene ile anlaşmış ve onun erkek çocuğunu alıp saraya gitmiş.\n\nPadişah, hanım sultanın saraya erkek çocuk ile geldiğini görünce çok mutlu olmuş. Padişah oğlunu çok güzel ortamlarda büyütmeye başlamış.\n\nPadişahın oğlu on altı yaşına gelmiş. Bir gün padişah, oğlu ve vezir ava gitmişler. Oğul bir ağaç görmüş ve padişaha:\n\n— Baba bu ağacı keselim, bundan çok iyi kasnak olur, demiş. Padişah çok şaşırmış. Çünkü kasnak yapımı ile genellikle çingeneler uğraşırmış. Vezir, padişaha:\n\n— Bu sizin oğlunuz olamaz, demiş. Padişah hemen hanım sultanın yanına gidip gerçeği öğrenmiş ve onu saraydan kovmuş.\n\nÖz kızının bir çingenede olduğunu öğrenince onu nasıl bulacağını düşünmeye başlamış. Vezir kızı bulabileceğini söylemiş. Vezir şehrin meydanına bir altın ibrik koyup on altı yaşındaki kızların meydanda toplanmasını istemiş. Üç dört saat sonra tüm kızlar orada toplanmış. Vezir, kızlara:\n\n— Bu ibriğin değerini bilene ödül vereceğiz, demiş. Kızlar teker teker tahminde bulunmuşlar. “100 akçe, 40 akçe, 15 akçe…” demişler. Bir tane kız:\n\n— Altının değerin sarraf bilir, demiş.\n\nVezir bir kızın cevabını beğenmiş ve “Buldum” diye bağırıp kızı padişaha götürmüş. Padişah araştırmış ve bu kızın kendi öz kızı olduğunu öğrenmiş.\n\nPadişah kızını alıp sarayına götürmüş orada uzun yıllar mutlu olarak yaşamışlar. Buradan da, çocuklar nerede olurlarsa olsunlar ailelerinin özelliklerini taşıdığı ve aslına benzediği ortaya çıkmış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Avcı ile Kuş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir avcı varmış. Bu avcu avladığı hayvanları satarak geçimini sağlarmış. Bir gün ava çıkmış yine. Birkaç hayvan avladıktan sonra yorulmuş, oturmuş bir taşa.\n\nBirden yanındaki ağacın dalına bir kuş konmuş. Kuşun tüyleri renkli, gözleri maviymiş. Başında taç gibi tüyler varmış. Avcı aklından “Bu kuşu yakalayıp satarsam çok zengin olurum, diye geçirmiş. Bir ara kuşu avuçlarının arasına almış. Kuş önce çırpınmış. Bakmış ki faydası yok. Avcıya seslenmiş:\n\n— Ey avcı bırak beni yoluma gideyim. Eğer beni bırakırsam sana vereceğim şey ile zengin olursun., demiş.\n\nAvcı iyi kalpliymiş. Dayanamamış kuşun yalvarmalarına. Onu bırakmaya karar vermiş. Kuş da uçarken avcının avuçlarına altın bir yumurta bırakmış. Avcı altın yumurtayı görünce çok sevinmiş.\n\nAvcı altın yumurta sayesinde zengin olmuş. Kendine güzel bir ev almış. Bu arada yoksulları da unutmamış. Fakirlere hep yardım etmiş.\n\nKuş ara sıra gelir, avcının evinin üzerinde uçar, sonra geri gidermiş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Ülkenin padişahı çok yaşlandığı için yerine geçecek birini arıyormuş. Hiç çocuğu yokmuş padişahın. Bu yüzden yerine halktan birinin geçmesine karar vermiş. Bunu nasıl belirleyeceğini de bilmiyormuş. Veziri bir fikir vermiş. Bir kuşu varmış padişahın. Vezir demiş ki:\n\n— Tahta aday olan yiğitleri toplayalım meydana. Bırakalım kuşu da. Üç kez kimin başına konarsa o padişah olsun, Kabul edilmiş bu fikir. Toplamışlar meydana halkı. O sırada avcı da oradan geçmekteymiş. Merak edip olanları, karışmış kalabalığa.\n\nKuşu salmışlar kafesinden. Kuş başlamış havada dönmeye. O sırada avcı kuşu tanımış. Bu onu zengin eden kuşmuş.\n\nKuş havada dönüp üç kez gidip avcının başına konmuş. Halk şaşırmış. Ama sonra alkışlamışlar yeni padişahı. Akıllı kuş konmuş avcının omzuna, seslenmiş ona:\n\n— Sen merhametlisin, yakarışlarıma dayanamayarak bıraktın beni. Zengin olunca unutmadın yoksulları, fakirleri. Gönlün yüce, kibrin yok. Padişahlık senin gibi adil, merhametli birine yakışırdı, demiş.\n\nGerçekten de avcı ölünceye dek ülkeyi adaletle, merhametle yönetmiş. “Başına devlet kuşu konmak” deyiminin de buradan geldiği söylenmektedir.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Horoz ile Beyoğlu",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Horoz ile Beyoğlu\n\nBir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Beyoğlu ve bu Beyoğlu’nun bir horozu varmış. Horoz bir gün küllükte eşinirken bir dizi altın bulur. Bu altınları Beyoğlu görünce hemen kapar. Horoz da altınları kaptırınca:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üüüü… Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı. Verirse verir vermezse kendi bilir, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Horoz altınlarını alamayınca çekip gider. Giderken yolda bir çaya rastlar. Çay:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Horoz kardeş, horoz kardeş, nereye gidiyorsun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı onu almaya gidiyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bekle o zaman ben de geliyorum. Belki sana lazım olurum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, arkama gir, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Beyoğlu gider, arkasından da horoz gider. Bunlar yolda bir tilkiye rastlarlar. Tilki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Horoz kardeş nereye gidiyorsunuz?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı, onları geri almaya gidiyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Beni de bekle, belki sana lazım olurum. Ben de geliyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, sen de arkama gir, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Horoz gider, arkasından tilki ve çay da gelir. Giderken yolda horoz bir kurda rastlar. Kurt:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Horoz kardeş nereye gidiyorsunuz böyle?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı, onları geri almaya gidiyorum, deyip kurdu da arkasına sokar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp; Beyoğlu, daha önceden bir eve girip saklanmıştır. Horoz da Beyoğlu’nun saklandığı bu evi bulur ve evin camının dibine gelerek:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üüüü… Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı, verirse verir vermezse kendi bilir, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Horozun öttüğünü duyan ev sahibi adamlarına horozu kaz damına atmalarını söyler. Adamlar hemen horozu yakalayıp kaz damına atarlar. Horoz kaz damına atılır atılmaz tilkiyi çağırır ve kazları boğdurur. Horoz tekrar damda ötmeye başlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üüüü… Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı, verirse verir,&nbsp;vermezse kendi bilir, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Horozun yine ötmeye başladığını duyan ev sahibi horozu bu sefer de kömüş damına atılmasını emreder. Horoz dama atıldıktan sonra kurdu çağırıp kömüşleri boğdurur. Horoz yine damda ötmeye başlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üüüü… Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı, verirse verir vermezse kendi bilir, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Horozun öttüğü sırada da ev sahibi hurun yakmaktadır. Horozun tekrar öttüğünü duyan ev sahibi bu sefer de horozun huruna atılmasını emreder. Horoz huruna atılınca hemen çayı çağırır ve hurunu söndürtünce yine ötmeye başlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üüüü… Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı, verirse veriri vermezse kendi bilir, der.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ev sahibi horozun hâlâ ölmediğini görünce hem şaşırır hem de daha fazla kızmaya başlar. En sonunda horozu yakalayıp kesmelerini emreder. Horozu kesip pişirirler ve yemek için masaya getirince horoz tekrar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Üüüü… Beyoğlu benim bir dizi altınımı aldı, verirse veriri vermezse kendi bilir, diye ötmeye başlar.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; En sonunda ev sahibi ve Beyoğlu pes ederek horozun altınlarını geri verip horozdan kurtulurlar. Horoz da altınları alıp evine gider.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "ÜRKEK MUSTAFA",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bir varmış, bir yokmuş… Köyün birinde Ürkek Mustafa diye biri varmış. Bu adam sineklerden çok korkarmış. Bir gün Mustafa tahtadan bir kama yaparak kendi köyünden çıkıp başka bir köye gider. O köyde de pekmez satan birisine rastlar. Pekmez satan adam Mustafa’ya:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Şu ceplerine pekmez guy da ye, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Mustafa, pekmezi ceplerine guydurduktan sonra köyden çıkıp yola koyulur ve biraz gittikten sonra yorulup bir ağacın dibine yatar. Ağacın dibinde Mustafa’yı sinekler dolayı alır ve rahatsız etmeye başlarlar. Mustafa, uyanarak sineklere kızmaya başlar. Belinden tahta kamasını çıkartıp bir vuruşta kırk sineği öldürür. Kamasının arkasına da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bir vuruşta kırk yiğidi öldüren Aslan Mustafa, diye yazar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Mustafa tekrar yola çıkar ve gide gide bir köye varır. O köyde de üç tane dev kardeş yaşar ve köye gelen herkesi yerlermiş. Devler Mustafa’nın kamasının üstünde yazan “Bir vuruşta kırk yiğidi öldüren Aslan Mustafa.” yazıyı görürler. Devler:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biz bunu nasıl yiyeceğiz, biz bunu nasıl yiyeceğiz, diye düşünmeye başlarlar. Sonra da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biz bunu misafir edelim, akşam olup da yatınca bir şekilde öldürürüz, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Akşam olunca Ürkek Mustafa’yı eve buyur edip bir oda verirler. Karnını da doyurduktan sonra bir kenara çekilirler. Gece olunca Ürkek Mustafa yatar. Devler de:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Şimdi biz bunu nasıl öldürelim, diye aralarında konuşmaya başlarlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Uyuyunca üstüne bir kazan kaynar su dökelim, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ürkek Mustafa da devlerin konuşmalarını duyar ve hemen fesini yorganın başucuna koyup dolaba saklanır. Biraz sonra da devler bir kazan dolusu kaynar suyla Ürkek Mustafa’nın odasına gelirler. Ürkek Mustafa’nın fesini yorganın üstünde görünce yattı sanıp kaynar suyu yatağın üstüne döküp kaçarlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Sabahleyin devler, Ürkek Mustafa’nın ölüsünü almak için odasına gelirler. Fakat bakmışlar ki, Ürkek Mustafa yaşıyor. Devler, Mustafa’ya:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu gece nasıl uyudun, rahat mıydın, diye sorarlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Aslan Mustafa da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Valla bu gece biraz terler gibi olmuşum, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Devler, duyduklarına şaşırırlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Neyse biz bunu bu akşam öldürürüz, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Akşam olunca devler Ürkek Mustafa’yı nasıl öldürelim diye tekrar düşünmeye başlarlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biz bunun, demir kendir tarağını karnına koyarız sonra da salma tokmağıyla vurarak öldürürüz, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ürkek Mustafa bunları da duyup yine fesini yorganın başucuna koyarak dolaba girer. Devler gelerek demir tarağı karnına koyarlar ve sonra salma tokmağıyla vurup kaçarlar. Sabah olunca devler Ürkek Mustafa’ya bakmaya giderler. Bakmışlar ki, Ürkek Mustafa yine ölmemiş. Ürkek Mustafa’ya:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu gece nasıl uyudun, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ürkek Mustafa da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu gece beni bir pire ısırır gibi geldi, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Devler yine olanlara şaşırmışlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ya biz bunu nasıl öldüreceğiz? Bu göründüğü gibi değil. En iyisi biz bununla güleş edelim, derler. Ürkek Mustafa’ya da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biz yenersek seni yiyeceğiz. Sen bizi yenersen sana bir heybe dolusu altınla bir de at verip köyüne kadar gidersin, derler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ürkek Mustafa bunu kabul eder. Beline “Kırk yiğidi öldüren Aslan Mustafa” yazan kamayı takıp devlerin en büyüğü karşısına geçer. Ürkek Mustafa:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sağıma mı atsam, soluma mı atsam, Kiraz Dağı’nın tepesine mi atsam, diye söylenmeye başlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bunları duyan büyük kardeş Ürkek Mustafa’nın söylediklerine inanır ve korkup kaçar. Ortanca kardeş de büyük kardeşi gibi kaçar. En ufak kardeş de hiç karşısına çıkmaz. Sonun da Ürkek Mustafa bir heybe dolusu altınla birlikte atı da alıp köyüne gider.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Dizil İncim Dizil",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, zamanın birinde bir kız varmış. Kız her gün abdest alır, namaz kılarmış. Kız namaz kılarken yanına bir kuş gelmiş. Kıza:\n\n— Ah kız, vah kız, diyormuş. Kız, kuşa niye öyle dediğini sormuş. Kuş:\n\n— Sen kırk gün mevta başı bekleyeceksin, demiş. Kız olanları anasına, babasına anlatmış. Anası ile babası bunları duyunca kızı alıp oralardan kaçmışlar. Dağ başında bir yerde susamışlar. Su içmek için oralarda bir eve varmışlar.\n\nKızın anası ile babası kapıyı çalmışlar. Kapıyı kimse açmamış. Kız kapıya dokunur dokunmaz kapı açılmış. Kız içeri girince kapı açılmamış. Kız orada ölü yatan adamı görmüş. Başlamış anasına, babasına yakınmaya:\n\n— Beni kendi elinizle buraya getirdiniz. Bu ölüyle yalnız bıraktınız. Ben ne yapayım, demiş.\n\nKız, o ölünün başında kırk gün beklemiş. Tam kırkıncı günde kızın yanına paşa kızı gelmiş. Zaman dolduğunda kapı açılmış, içeri girmiş. Mevta başında bekleyen kızdan ekmek istemiş. Mevta başında duran kız:\n\n— Aha sele, git oradan al, demiş. Paşa kızı:\n\n— Ben almam, sen ver, demiş. Kız, mevtanın başından kalkmış ki paşa kızına ekmek verecek. O sırada paşa kızı, kızın yerine oturmuş. O anda da ölen adam dirilmiş.\n\nDirilen adam başında duran paşa kızını evlenmek için yanına almış. Diğer kızı da kapı dışarı etmiş. Yaşlı bir teyze bu kıza sahip çıkmış. Dirilen adam, paşa kızıyla evlenmek için düğün dernek kurmuş. Paşa kızının incisi varmış.\n\n— Bu inci dizilmezse, ben evlenmem, demiş. İnciyi dizmek için elden ele gezdirmişler. Kimse inciyi dizememiş. Yaşlı bir adam:\n\n— Şurada yaşlı teyzenin yanında bir kız var, ona verelim, belki o dizer, demiş. Paşa kızı:\n\n— Hadi oradan, o ne bilsin, demiş. Yine de inciyi kıza vermişler. Kız inciyi dizerken de başından geçenleri anlatmaya başlamış:\n\n“Dizil incim dizil; ben bir ananın bir babanın kızıydım. Dizil incim dizil; namaz kılarken kuş yanıma geldi, “kırk gün mevta başında bekleyeceksin” dedi. Dizil incim dizil; anam babam beni kaçırdı. Susayınca bir eve vardık. Anam babam kapıyı çalınca açılmadı. Ben kapıyı çalınca kapı açıldı. İçeri girdim, kapı ardımdan kapandı. Ben orada kaldım. Dizil incim dizil; kırk gün mevta başında bekledim. Kırkıncı gün kapı açıldı. Paşa kızı geldi. Benden ekmek istedi. Ben ekmek verirken yerime oturdu. Mevta dirildi. Beni kapı dışarı etti. Paşa kızına düğün eyledi,\n\nDirilen adam bunları duyunca hakikati öğrendi. Paşa kızını kapı dışarı etti. Diğer kızla evlendi. Kırk gün, kırk gece düğün eyledi. Onlar erdi muradına. Biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Farenin Süslü Kuyruğu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir gün şehirlerden birinde yaşayan bir nine bulgurunu kurutmak için güneşe koymuş. Bakmış bir de ne görsün? Günbegün bulgurunda azalma oluyor.\n\nBizim nine almış baltayı eline, başlamış nöbet tutmaya. Beklerken bir fare gelmiş. tam bulguru yiyecekken nine baltayı indirip farenin kuyruğunu kesmiş. Fare de hemen kaçıp arkadaşlarının yanına gitmiş. Arkadaşları da onunla dalga geçmeye başlamışlar.\n\nFare bu duruma çok üzülmüş. Gelmiş nineye yalvarmaya başlamış, şu kuyruğumu yerine tak diye. Nine de:\n\n— Bir şartla! Bana üç tane yumurta getireceksin, demiş. Fare de tavuğa gitmiş ve yumurta istemiş. Tavuk da:\n\n— Bana mısır getirirsen yumurtayı veririm, demiş. Bizim fare de mısırcıya gidip mısır istemiş. Mısırcı da:\n\n— Baltacıdan baltayı getirirsen veririm, demiş. Fare baltacıdan baltayı almaya istemiş. Baltacı da:\n\n— Kayanın yanına gidip bana toprak getirirsen veririm, demiş. Sonra fare kayanın yanına gitmiş. Kaya demiş ki:\n\n— Üç tane genç kız getirip bu kızlar üzerimde dans ederlerse veririm, demiş.\n\nFare genç kızlara gitmiş. Onlara hediyeler alıp getirip kayaya vermiş. Kaya da toprağı vermiş fareye. Fare gitmiş baltacıya toprağı götürmüş. Baltacı da ona baltayı vermiş. Baltayı alıp mısırcıya götürmüş. Mısırcı mısırları vermiş. Onları tavuğa götürmüş. Tavuk da yumurtaları vermiş. Fare de nineye götürmüş.\n\nNine; farenin kuyruğunu süslemiş püslemiş, bir de balon bağlamış, fareye dikmiş. Fare de göğsünü gere gere arkadaşlarının yanına gitmiş. Arkadaşları çok şaşırmışlar ve demişler ki:\n\n— Lütfen fare bize de söyle nasıl yaptın bunu, demişler. Fare:\n\n— Kendimi göle attım, sabaha kadar kalınca çıktığımda böyleydi, demiş.\n\nSabah olmuş. Bütün fareler göle atlamış. Hepsinin de kuyruğu donmuş ama nenenin süslediği gibi olmamış. Böylece kendisi ile dalga geçen arkadaşlarına gerekli dersi vermiş. Masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Kütahya",
        "title": "Oduncu ve Kızları",
        "text": "&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ODUNCU VE KIZLARI\n\n&nbsp;\n\nEvvel zaman içinde kalbur saman içinde develer berber iken pireler tellal iken köyün birinde üç kızı bir karısı olan bir oduncu yaşarmış. Oduncu, sabah odun kesmek için dağa giderken hanımına demiş:\n\n— Hanım hanım! Bugün benim yemeğimi büyük kızım getirsin.\n\nO da:\n\n— Peki bey, demiş.\n\nOduncunun karısı:\n\n— Peki çocuk seni nasıl bulacak?\n\nOduncu:\n\n— &nbsp;Ben giderken yola darı bırakacağım, darıları takip edip peşimden gelsin, demiş.\n\nTam güneş tepeye ulaştığında oduncunun karısı büyük kızını babasına yemek götürmesi için göndermiş. Kız yolda giderken bir bakmış hiçbir yerde darı yok. Ormanda yaşayan kuşlar darıları toplamışlar. Kız akşama kadar orası burası derken tam hava kararacağı vakitte bir ışık görmüş.\n\n— Eyvah!, kayboldum, bari gideyim ışık olan yerden yardım isteyeyim.\n\nGitmiş küçük bir kulübe. Kulübenin kapısını çalmış, içerden bir ses:\n\n— Gel, demiş.\n\nKız içeri girmiş, masada oturan yaşlı bir tane adam. Üstü başı perişan, yaşlı. Bakmış içeride ocağın başında duran üç tane hayvan var. Birisi horoz, birisi köpek, birisi de inekmiş. Kız demiş ki:\n\n— Ben işte ormancının, oduncunun kızıyım. Kayboldum. Bu gece burada misafir olabilir miyim?\n\nAdam da:\n\n— Sormam lazım, demiş.\n\nYaşlı adam hayvanlara dönmüş demiş ki:\n\n— Bu kız bugün burada misafir olabilir mi?\n\nE masal bu ya. Hayvanlar da:\n\n— Tabi kalabilir, demiş.\n\nAdam demiş ki:\n\n— Bir şartla kalabilirsin, bize yemek yapman lazım.\n\nKız da:\n\n— Tabi, demiş, yemek yaparım.\n\nHemen başlamış yemek yapmaya. Yemeği yapmış masayı hazırlamış. İhtiyar adamla bir güzel karınlarını doyurmuşlar. Hayvanlara hiçbir şekilde hiçbir şey vermemiş kız. Sonra ihtiyar adam demiş ki:\n\n— Üstte iki tane yatak var. Birini kendin için birini de benim için hazırla.\n\nOnu da hazırlamış. Birinde kız yatmış diğerinde adam. Kız uyuduktan sonra ihtiyar kalkmış kızı yatağından alıp evin mahzenine kitlemiş. Oduncu akşam evine geldiğinde karısına demiş:\n\n— Hanım hanım! Nerde kız niye bana yemek getirmedi?\n\nO da demiş:\n\n— Ben gönderdim, gelmedi mi?\n\nAdam demiş:\n\n— Gelmedi. Neyse ben onu yarın bulurum, demiş.\n\nErtesi gün yine evden çıkarken demiş:\n\n— Bugün yemeğimi ortanca kızla gönder. Bugün de mercimek bırakacağım yola mercimekleri takip etsin.\n\nYine oduncu gitmiş. Yine güneş tam tepeye geldiğinde kızı çıkmış yola. Ama o da ne? Mercimekleri kuşlar ayıklamış. Bu kız da kaybolmuş. Bu kızda ormanda dolaşırken aynı kulübeyi görmüş. Aynı kulübede aynı şeyler yaşanmış. Bu kız da izin istemiş kalmak için, onlara yemek hazırlamış. Ortanca kız da ihtiyara kendine yemek hazırlamış hayvanlara hiç yemek vermemiş. Ortanca kız da uyuyunca yaşlı adam yine almış onu da mahzene kilitlemiş. Neyse üçüncü gün sabah artık oduncu demiş:\n\n— Hanım bugün yemeği küçük kız getirsin. Bugün yolu bulması için bezelye bırakacağım daha iri taneli beni çabuk bulur bu, demiş.\n\nYola çıkmışlar adam bezelyeleri tek tek bıraka bıraka gitmiş. Öğlen vakti geldiğinde kız yola çıkmış. Aa bezelyeler yok. Yine onları kuşlar toplamışlar. Küçük kız da gezinirken aynı kulübeyi bulmuş. O da içeri girmiş, O da demiş:\n\n— Burada kalabilir miyim?\n\nTabi ki yine hayvanlara sormuş adam:\n\n— Bizce mahsuru yok, burada kalabilir, demiş hayvanlar.\n\n—&nbsp;O zaman bize yemek yapmalısın, demiş adam.\n\nKız gitmiş önce ihtiyar için yemek yapmış masayı kurmuş ihtiyara yemesini söylemiş. Daha sonra da hayvanlar için bir şeyler hazırlamış. Onların da işte güzel güzel yemekler koymuş önüne,&nbsp;onların da karnını doyurmuş. Sonra yatmak için herkes kendi yatağına yatmış. Gece böyle bir gürültüler olmuş. Ev yıkılıyor gibi çatı uçacak gibi çat çut sesler. Kız tabi biraz da korkudan hiç gözünü açmadan sabahı etmiş. Sabah bir uyanmış akşam yattığı yerde değil. Akşam bir kulübedeydi sabah sarayda. Her yer güzel. Başında üç tane uşak. Bir tane yakışıklı bir prens. Sormuş:\n\n— Siz kimsiniz?\n\nBen demiş akşamki ihtiyarım. Kız:\n\n— Nasıl olur, demiş.&nbsp;Akşam böyle değildiniz.\n\n— Ben, demiş yıllar önce yaptığım bir hatadan dolayı bana ceza verdiler ve böyle bir büyü yaptılar. Üç uşağımı hayvana çevirdiler beni de ihtiyar bir adam haline koydular. Sarayımı da küçük bir kulübe yaptılar. Ve bu büyünün bozulması için iyi kalpli güzel bir kızın hem benim karnımı hem de uşaklarımın karnını doyurması gerektiği söylendi. Bugüne kadar da bunu yapan tek kişi sensin ve sen bu büyüyü bozdun demiş.\n\nDaha sonra da kızla evlenmiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Kütahya",
        "title": "Oğlanın Devle Mücadelesi",
        "text": "[OĞLANIN DEVLE MÜCADELESİ]\n\nBi vamış, bi yokmuş. Bi köyün bi çeşmesi vamış. Onu da dev çeşmeyi zabdetmiş. O da çocuğu yiycek suyu salcek.\n\nPadişahın bi gızı vamış, ona gelmiş sıra. Ağlaşıyolamış padişahgil.\n\nElinin gılıcıyla bi çocuk gelmiş. Çocuk:\n\n— Yav, ne va da ne ağlaşıyonuz, demiş.\n\nPadişahgil de:\n\n—Bidenecik gızımız va da&nbsp; orda dev va. Gızı vecez, soyu goyvecek, sıra bize geldi, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Ağlaşman, demiş, Padişahgile:\n\n— Gen gidemin bakam demiş.\n\nPadişah:\n\n— Aman oğlum seni yiyiverir, demiş.\n\nDev de:\n\n— Bana iki nasib geliyor, demiş. Zıp zıp oynaşarak sevinirmiş. Oğlan devin yanına varıncık gılıcını deve bir vurmuş, Dev, olana:\n\n— Yiğitsen bi da vur, demiş. Oğlan da:\n\n— Yigitlik bi olur, iki olmaz, demiş.\n\nOlan deve bi da vursa dev dirilcekmiş. Olan devi öldürmüş. Padişah:\n\n— Oğlum, benden ne istiyorsan iste, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Padişahım ben senin sağlığını istiyom, demiş. Padişah:\n\n— Benim sağlığımdan sana fayda yok. Ne istiyosan iste, demiş. O da:\n\n— O gada istiyosan gızını ver, demiş.\n\nPadişah:\n\n—Olur, demiş.\n\nOlan köyünden anasını buvasını getirmek için yola çıkmış. Olan geri geri gideken bi guyuya düşmüş. Yedi gat yerin altına inmiş. Olan o yana bu yana gezmiş. Goca bidene guşla yavruları vamış. Goca guşun yavrularını yılan yicekmiş. Olan vamış, guşla “carak carak\" bağırmışla. Olan yılana gılıcını bi vurmuş yılanı öldürmüş. Yılanı yastık yapmış başaltına dolamış.\n\nGocaguş:\n\n— Olan yavrulamı yedi diye olanın gözünü oyem, demiş.\n\nYavrular da bağırmışla düşmanımız olan değil başının altındaki yılan diye.\n\nGocaguş olana:\n\n—Ne istiyosan benden iste, demiş.\n\nOlan:\n\n—Senin sağlığını istiyom, demiş.\n\nGuş :\n\n—Benim sağlığımı napcen sen ne istiyosan iste, demiş.\n\n— Beni vilayetime çıkar, yedi gat yerin altına indim, demiş.\n\nGuş da olana 40 kilo et 40 kilo süt vemiş. “Cark\" dedikçe et, “Curk” dedikçe süt ve demiş. “Cark\" demiş et vemiş, “ curk\" demiş süt vemiş. Çıkmış, çıkmış yukarı et bitmiş. Olan baldırından kesip guşa et vemiş. Guş olanı yukarı çıkarmış.\n\nGuş:\n\n— Yürü bakem, demiş.\n\nOlan da:\n\n— Neme lazım beni vilayetime çıkardın ya, demiş.\n\nYürüse olan topallecek. Guş da yalamış orayı, olan yürümüş.\n\nAnasını babasını alıp vamış padişahın yanına, kırk gün kırk gece düyün&nbsp; yapmışla.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Açıl Cevizim Açıl",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bir padişahın oğlu rüyasında bir peri kızına âşık olur. Oğlan, babasına rüyasını anlatır ve kızı bulmaya gideceğini söyler. Babası da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Oğlum, peri kızını nereden bulacaksın, onu bulmanın imkânı yok.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Baba, artık dayanamıyorum, ben o kızı ne yapıp ne edip bulacağım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Oğlana babası iyi bir at alıverir, cebine de para koyar ve hayırlı yolculuklar diler. Oğlan yanına kılıcını, okunu falan alarak çekip gider. Oğlan ne kadar gittiyse bir şehre yanaşır, şehrin yamaçlarına doğru gidince “İmdat! İmdat!” diye bağıran bir kızın feryadını duyar. Oğlan bu sesi duyunca hemen sesin olduğu yere doğru gider. Oğlan varınca bir bakar ki, ejderha, bir kızı ağzına kadar sokup yemeye çalışıyormuş. Kızın belinden yukarısı dışarıda olduğu için ölmemiş ve feryat etmeye başlamış. Oğlan hemen ejderhaya bir ok atıp öldürerek kızı kurtarır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adam, kızı kurtardıktan sonra atına bindirir. Kız da bir padişahın kızıymış. Oraya gül toplamak için geldiği zaman ejderhaya yakalanmış. Kız, oğlana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben babamın tek kızıyım, babam sana dile benden ne dilersen diye sorarsa onun bir tane cevizi vardır. Sen de onu dilen, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Oğlan, kızı padişahın sarayına kadar götürür. Padişah olanları duyunca hemen oğlanın yanına gelir ve izzet, ikram etmeye başlar. Oğlana da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kızımı sana vereyim, sonra da ölünceye kadar tahta geç.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yok, olmaz. Benim başka bir sevdiğim var. Ben bunu duymamış olayım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — O zaman dile benden ne dilersen?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Senin bir cevizin var, cevizini diliyorum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapacaksın cevizi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Verirsen cevizi alırım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Padişah cevizi oğlana alıverince oğlan da atına binip gider. Ne kadar gittiyse yolda acıkmaya başlar. Yolun kenarında bir gölgeye oturup cebinden cevizi çıkartır. Cevize “Açıl cevizim açıl, tatlısıyla sütlüsüyle beraber.” deyince küçük bir sofra açılır. Sofrada kuş sütünden gayrisi varmış. Oğlan yemeğini yerken yanına bir tane derviş gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bereketli olsun oğlum.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hoş geldin, safa geldin. Derviş Baba, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dervişin de bir tane asası varmış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Buyurun yemek yiyin.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sağ olasın, benim karnım tok, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Oğlan yemeği yedikten sonra “Yumul cevizim yumul.” deyince ceviz kapanır ve oğlan cevizi cebine koyar. Derviş:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ulan bu yağşıdır. Lan oğlum, şu cevizle su asayı değiş eder misin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Değiş ederim emme onun hünerini göster bana, ne hüneri varmış göreyim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bir yerde bir şeyin kaldı mı hiç?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Falan şehir de falan padişahın evinde benim mendilim kaldı, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Derviş de:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hadi asa, git şuradan mendili al da gel, deyince yerinden fırlayıp bir dakikada mendili alıp gelir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan, dervişe cevizi verir ve asayı da alıp tekrar yola koyulur. Oğlan ne kadar gittiyse yine acıkır ve durup bir yerde dinlenir. Oğlan asasına “Hadi asa git de dervişin cebinden cevizi al da gel.” deyince asa fırladığı gibi bir dakika içinde cevizi alıp gelir. Oğlan yemek yemeye başlayınca, yanına bir derviş daha gelir. Dervişin başında da külah varmış. Oğlan dervişe:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Buyurun, yemek yiyelim beraber.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sağ ol, benim karnım toktur, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan karnını doyurunca “Yumul cevizin yumul.” diyesiye ceviz kapanır ve cebine koyar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Lan oğlan, su külahla şu cevizi değiş eder misin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ederim ama önce külahın hünerini göster bana.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Külahı başına giy.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bey giymem.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Önce sen giy.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Derviş, fesi giyince konuşmaya başlar ama sesi çıkar kendisi ise görünmez. Oğlan fesin özelliğini anlar ve cevizle fesi değiştirir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan tekrar yola koyulur. Ne kadar gittiyse oğlan yine acıkır ve bir gölgeliğe oturur. Asasına “Hadi git de cevizimi al da gel.” deyince asa cevizi alıp hemen gelir. Oğlan yemeği yemeğe başlayınca tekrar bir derviş gelir. Dervişin de bir tane seccadesi varmış. Derviş, oğlana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;— Seccademle şu cevizi değiştirir misin?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ederim emme bana seccadenin hünerini göster.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Derviş, seccadeyi yere serer ve oğlana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Otur üzerine.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Yok, ben oturmam. Önce sen otur da ben göreyim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Derviş, seccadenin üzerine oturur ve seccadeye “Hadi seccadem beni göğün tepesine çıkart.” deyince seccade dervişi göğün tepesine çıkartıp daha sonra oğlanın yanına indirir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam. Cevizle seccadeyi değiştiririm, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan, dervişe cevizi verip seccadeyi alır. Oğlan seccadeyi alınca hemen yola çıkar. Gide gide üç yol ayrımına varır. Acıktığı için tekrar yolda durur ve asasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hadi asam cevizi al da gel, deyine asa cevizi alıp gelir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan, cevizi alıp yemeği yemeğe başlayınca bir tane derviş daha gelir. Dervişin elinde de kocaman bir kabak varmış. Oğlan, dervişe:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Gel buyur yemek yiyelim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sağ olasın, benim karnım tok, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan karnını doyurunca “Yumul cevizim yumul” der ve ceviz kapanır. Bunu gören derviş, oğlana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Senin cevizle benim kabağı değiştirelim mi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Değiştirelim emme[1] kabağın hünerini göster bana.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kabak silah başı, deyince kabağın ağzı açılır ve içinden elinde silahla birlikte tam teçhizatlı sayısız asker çıkar. Oğlan, kabağın içinden çıkan askerleri görür. Derviş de “asker içeri” deyince bütün askerler kabağın içine girer ve kabak da kapanır. Oğlan, ceviz ile kabağı değiştirir.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Derviş gittikten sonra oğlan atını bir kenara güzelce bağlar. Seccadeyi de serip külahı da yanına alır. “Hadi seccadem beni peri padişahının şehrine götür.” deyince seccade hemen oğlanı peri padişahının şehrine götürür.\n\nPeri padişahının sarayın da kırk tane cariye çalışıyormuş. O kızlardan başka bir tane de peri padişahının kızı varmış.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan şehre gelince bakar ki, her taraf, askerle dolu. Bunu gören oğlan külahı hemen başına giyer. Hiç kimseye görünmeden askerlerin arasından gidip padişahın sarayına varır. Padişah, yazı yazarken oğlan da hemen yanına oturur. Tabi külahın görünmezlik sırrı olduğu için padişah oğlanı göremez. Külah da belli olmuyormuş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Padişah yazıyı yazıp bitirince zile basar ve bir tane kız gelir. Kıza:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bana kahve getir, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız, kahveyi getirip padişahın yanına koyar. Oğlan da hemen kahveyi içip boşunu bırakır. Padişah tam kahveyi içmek için elini uzatır fakat bakar ki, fincan boş. Kızı çağırıp:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;— Ne demek oluyor bu, sen benle dalga mı geçiyorsun, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bu duruma çok sinirlenen padişah saraydaki kırk tane kızın kırkının da cellât edilmesi için emir verir. Bunu duyan padişahın kızı hemen babasının yanına gelir. Babasına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Baba, bu işte bir iş vardır, yoksa kızlar böyle bir şey yapmazlar, der. Tabii ki kız da dolaşık olduğu için sürekli o da bu olayı araştırıyormuş.-\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Baba bana bir saat müsaade et, ben bu durumun aslını öğreneyim. Bu işte bir iş var, bu kızlar senle dalga geçemezler, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan da sürekli kızın arkasında gezip dururmuş. Kızın hususi bir odası varmış. Kız odasına girip kapıyı kilitleyince:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ey insanoğlu kim isen çık, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan, başındaki külahı çıkartıp kendisini gösterir. Kız bu durumu görünce şaşırıp kalır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl oldu bu, diye oğlana sorar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu külahın sayesinde oldu.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, o zaman. Ben babamdan izin isteyip kızları hamama götüreyim. Sen de bunu başına giy, hamamın yanına gelince başına bir sarık sarıp beni padişah yolladı, kızlar hasta olur diye ben muska yazıyorum deyip içeri girersin. Herkese bir ağıt yazarsın, herkes gidince bir tek ben kalırım. O zaman da beraber kaçarız. Yoksa babam beni sana vermez.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız odadan çıkıp babasının yanına gider.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Baba ben bu işin aslını öğreneceğim. Sen bana biraz müsaade et de kızlarla hamama gideyim. Ben hamam da bu işi anlayacağım, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kız, kırk tane kızı toplayıp hamama götürür. Oğlan da anlaştıkları gibi hamama gelip kapıdan çıkan her kıza bir muska yazıp verir. Padişahın kızı:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bir muska da bana yaz, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan seccadeyi serip kızla beraber üstüne otururlar. Oğlan seccadeye:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hadi seccadem, doğruca beni atımın yanına götür, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Seccade hemen kızla oğlanı atın yanına götürür. At da daha oğlanın verdiği yemi yiyormuş. Seccadeden inince kızla oğlan hemen yatıp uyurlar. Padişaha da bu arada “Senin hoca kızını kaçırıp gitti.” diye haber gider. Padişah da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hangi hoca?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Senin hamama yolladığın hoca.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben hamama hoca filan yollamadım. Benim başıma daha neler gelecek, deyip başını yüzünü yolmaya başlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hiç beklemeyin, ne tarafa gittiyse birkaç kişiyi hemen arkasına gönderin, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Herkes atına binip, oğlanın seccadeyle fırladığı yere giderek, oğlanı takip etmeye başlarlar. O kadar çok kişi gider ki oğlanın yanına doğru yaklaşınca kara bulut gibi görünürler. Adamların geldiğini gören kız hemen ağlamaya başlar. Oğlan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Neden ağlıyorsun?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Babam askerlerle geliyor. İkimizi de şimdi öldürürler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, sen karışma ben hallederim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Padişahın askeri yaklaşınca oğlan:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kabak silah başı, deyince kabak açılır ve içinden padişahın askerlerinden fazla asker çıkar. Hemen padişahın askerlerini esir alırlar. Bunu gören padişah oğlana:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Askerlerimi salıver, kızım da senin olsun, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan, padişahın askerlerini bırakır ve kızı alıp gider.\n\n&nbsp;\n\n\n[1] Emme: Ama\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Akıl Akıldan Üstündür",
        "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir ülkede bir padişah yaşarmış. Bu padişah çok zekiymiş. Halkın arasında dolaşır ve onlarla bir olurmuş. Haftanın belli günlerinde de kılık değiştirip halkın arasına dalarmış. Sorar soruştururmuş. Millet padişah hakkında ne diyor, ne düşünüyor, ne yapmalıyım, dermiş.\n\nPadişah yine bir gün kılık değiştirmiş, girmiş halkın arasına. Atına binmiş. Uzun bir yoldan sonra bir köye varmış. Köyün girişinde bir evin bahçesinde kızın biri eliyle türlü türlü nakışlar örüyormuş. Padişah buna tuhaf tuhaf birkaç soru sormuş ama hep iyi cevaplar almış. Sorularına devam etmiş:\n\n— Baban neden evde değil? Kız cevap vermiş:\n\n— Babam azı çok etmeye gitti. Padişah:\n\n— E kızım annen neden evde yok? Kız:\n\n— Annem biri iki etmeye gitti. Padişah:\n\n— Eviniz güzelmiş ama bacası yamuk yani eğri. Kız:\n\n— Olsun dumanı doğru çıkıyor. Padişah:\n\n— Kızım sana besili bir kaz yollasam yolar mısın? Kız:\n\n— Memnuniyetle efendim, demiş.\n\nPadişah yardımcılarını toplamış. Bu olayı anlatmış:\n\n— Üç gün içinde kim bana bunu açıklarsa terfi edecek, ödüllendirilecek, demiş.\n\nİyice düşünmüşler ama bir şey de bulamamışlar. Akıllının biri gidip kıza sormuş. Kız:\n\n— Anlatırım ama her soruya beş altın isterim, demiş. Adam aslında padişahın görevlendirdiği kişilerden değilmiş, bahçıvanmış. Adam bulmuş, etmiş. Altınları getirmiş ve:\n\n— Söyle bakalım baban nereye gitti? Kız:\n\n— Babam az olan tohumu ekip çoğaltmaya gitti, demiş.\n\n— Annen nereye gitmişti peki?\n\n— Annem biri iki etmeye yani komşu doğuracakmış onun yanına gitti, der kız. Akıllı adam evin bacasına bakar:\n\n— Bacanız yamuk değilmiş, der. Kız da:\n\n— Efendim benim bir gözüm hafiften şaşı. Padişah iyisin, güzelsin fakat şaşısın demek isterdi. Ben de şaşıyım ama iyi görüyorum, dedim. Bahçıvan:\n\n— Kızım kaz olayına ne diyorsun? deyince kız da:\n\n— Efendim bahsedilen kaz sizsiniz. Padişah tahmin etmiş olmalı sizin geleceğinizi, demiş.\n\nAkıllı bahçıvan soru başına beş altın verdiğine mi yansın, yoksa kendinin kaz yerine koyulduğuna mı?\n\nBahçıvan üçüncü günün gecesi toplantıya katılır. Kimseden ses yokken durumu padişaha arz eder. Tabii biraz mahcup olur ama sonuçta terfi eder. Bahçıvan bu akıllı kızı oğluna alır. Bir ömür mutlu mesut yaşarlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Üvey Anne",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemek günah, az söylemek sevapmış. Vaktin zamanında iki çocuk varmış. Bunların anneleri ölmüş. Babaları yeniden evlenmiş. Analıkları:\n\n— Ya bu çocuklar gidecek ya ben gideceğim bu evden, demiş. Çocukları istememiş. Babaları çocukları alıp dağdan odun toplamaya gitmiş. Çocuklar odun toplarken babaları arkalarından kaçıp eve gelmiş.\n\nBabaları gitmeden önce kurumuş bir kabağı ağacın dalına asmış. Rüzgâr estikçe çıkan seslerle çocuklar babalarının ağaç kestiğini sanmışlar. Sonra çocuklar sesin geldiği yere doğru gitmişler ki babaları yok. Oğlan demiş ki:\n\n— Tık tık kabakçığım, bizi bırakan babacığım. Biz şimdi ne yapacağız? Ağlamışlar bir de bakmışlar ki karanlık çökmüş.\n\nBir ışık görmüşler. Işığa doğru yol almışlar. Yürüyüp gitmişler. Bir küçücük kulübe görmüşler. Pencereden içeri bakmışlar. Bir yaşlı nine görmüşler. Kadın bunları görmüş. İçeri almış. Bunların önüne bir post getirip sermiş.\n\n— Açıl postum açıl, kırk iki meyveler saçıl! demiş. Bunların önüne çeşit çeşit yemekler, meyveler gelmiş. Çocuklar karınlarını doyurmuş. Uykuya dalmışlar.\n\nÇocuklar uykuya dalınca kadın gelmiş, oğlanın bacağından ısırmış. Isırınca oğlan uyanıyor. Kadının bunları yemeye gözü kesmiyor. Dişleri körelmiş. Ertesi gün kadın dişlerini bilemiş*:\n\n— Bari bu gece bunları yiyeyim, demiş. Oğlan kapının arkasında kadını izlemiş. Kardeşine:\n\n— Bu gece uyumayalım, bu bizi yer, demiş. Çocukları o gece de kadın yatırmış. Gelip sormuş:\n\n— Kim uyur, kim uyanık? Oğlan da:\n\n— Herkes uyur. Yarımca uyanıktır. Benim adım Yarımca’dır, demiş dev karısına. Kadın:\n\n— Niye uyumuyorsun aç mısın, susuz musun, diye sormuş. Çocuk acıktım, demiş. Kadın yine postu serip sözlerini söyleyip çocuğun karnını doyurup tekrar yatırmış. Kadın tekrar gelip sormuş:\n\n— Kim uyur, kim uyanık?\n\nÇocuk yine uyumadığını söylemiş. Bu saatlerde annesinin kalburla su taşıdığını söylemiş. Nine kalburu alıp su taşımaya gidiyor. Kalburu dolduruyor, su dökülüyor. Kadın böylece sabaha kadar su taşımaya çalışıyor.\n\nSabah olunca çocuklar uyanıp kaçıyorlar. Kaçarken yolda bir dedeye rastlıyorlar. Dedeye başlarından geçeni anlatıyorlar. Dede bunlara bir diken, bir tas ve bir de taş veriyor. Dede:\n\n— Dikeni atın her taraf diken olur. Sonra da taşı atın. Dev karısı taşa basıp suya düşer, demiş.\n\nDev karısı eve gelince bunları göremiyor. Koşup arkalarından yetişiyor onlara. Oğlan elindeki dikeni atıyor. Ortalık diken oluyor. Çocuklar yine kaçıyor.\n\nDev karısı dikenlere bata çıka onlara yine yetişiyor. Oğlan bu sefer de tası atıyor. Her taraf deniz oluyor. Oğlan sonra taşı atıyor. Dev karısı taşa basınca tepesi üstüne dikiliyor.\n\nSonra çocuklar arayarak köylerini buluyorlar. Babalarını buluyorlar. Babalarına başlarından geçenleri anlatıyorlar. Böyle böyle oldu diyorlar. Çocuklar anlatınca babaları analıklarına:\n\n— Ben senden vazgeçiyorum. Sen git, ben çocuklarımla yaşarım, diyor. Hep birlikte mutlu bir hayat sürüyorlar.\n\n*bile-:&nbsp;Kesici aletlerin ağzını çark, zımpara, eğe, bileği taşı vb.nde keskinleştirmek, keskin duruma getirmek.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Alicik ile Dev",
        "text": "Köyün birinde bir oğlan varmış. Adı Alicik imiş. Alicik bir gün annesinden ayrı düşmüş. Bir dev adam Alicik’i tek başına dolaşırken görmüş. Anlamış kaybolduğunu Alicik’in. Almış yuvasına götürmüş dev adam küçük çocuğu.\n\nAlicik dev adamın kötü niyetli olduğunu anlayınca kaçıp bir elma ağacına çıkmış. Dev adam aramış aramış en sonunda elma ağacının başındaki Alicik’i bulmuş. Ama dev çıkıp Alicik’i indirememiş ağaçtan.\n\nDevden korkan Alicik de inmek istemiyormuş ağaçtan. Sonra dev adam Alicik’e yalvarmaya başlamış:\n\n— Bana bir elma ver, diye söylemiş. Alicik bir tane elma atıyor dev adama. Ama dev elmayı tutmayınca yere düşüyor. Bir tane daha istiyor dev adam. Alicik bir tane daha elma atıyor. Dev adam onu da tutmayınca elma yine yere düşüyor. Bu kez dev adam:\n\n— Alicik elinle uzat. Alicik elmayı eliyle uzatınca Dev tutup yakalıyor. Sırtına alıp yuvasına götürüyor.\n\nDev adam, Alicik’i kızartıp yemek istiyormuş. Bunun için yakacak toplamaya gitmiş. Dev adam yakacak toplarken iyice uzaklaşınca Alicik yine kaçıp bir armut ağacının başına çıkmış.\n\nYakacak toplayıp yuvasına dönen dev adam, yine Alicik’i görememiş. Aramaya başlamış. Armut ağacının başındaki Alicik’i bulup yine aynı numarayla Alicik’i kandırıp yakalamış.\n\nBu sefer dev adam, Alicik’i bir çuvala koyup götürmüş. Yolda giderken dev adamın tuvaleti gelmiş. Çuvalı yere bırakıp çalılıkların arasına gidince Alicik çuvaldan çıkıp çuvalın içine taş, odun, diken doldurup kaçmış.\n\nSonra dev adam gelip çuvalı sırtına alıp yoluna devam etmiş. Yolda giderken dikenler dev adamın sırtına batınca adam çuvalı açıp bakmış. Ama Alicik yokmuş çuvalda.\n\nÇök sinirlenen dev adam, Alicik’i aramaya koyulmuş. Dev adam Aicik’i değirmende bulmuş. Alicik değirmenin tavanına çıkmış oturuyormuş. Dev adam:\n\n— Alicik oraya nasıl çıktın beni de çıkar, demiş. Alicik de:\n\n— Yumurtayı yumurtanın üstüne koydum, bastım çıktım, demiş. Dev adam da Alicik’in söylediklerini yapmış ama basınca bütün yumurtalar kırılmış.\n\nDev adam yine yalvarmış Alicik’e, beni de çıkar, diye. Alicik, Dev adamı tahıl öğüten değirmenin sepetliğinin üstüne çıkartmaya çalışmış.\n\nDev adam güç bela buraya çıkmış. Dev adam oraya çıkınca Alicik değirmeni döndürmeye başlamış. Değirmenin taşı devi savurup atmış. Değirmenin duvarına vuran dev bayılmış. Alicik dev adama galip gelmiş.\n\nAlicik dönüp evine, annesinin yanına gelmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "TEMBEL AHMET",
        "text": "Bir tembel Ahmet varmış. İş yapmayı hiç sevmezmiş. Yaptığını da karısının zoruyla yaparmış. El, oduna gidermiş; Ahmet yatarmış. El ekin ekermiş; bu, evde yatarmış. El, harmana inermiş; bu, daha ekini biçecek olurmuş. El, kar yağmadan ekini ekmiş; Ahmet ekmemiş.\n\nGitmiş, karla anlaşmış. Kar:\n\nBen gelmeden sana haber veririm. Sen beni gözle, takip et, demiş. Ahmet de onun rahatlığıyla yatmaya devam etmiş. Bir gün karısı:\n\n— Ahmet herkes ekin ekiyor. Sen daha burada yatıyorsun. Yarın kar yağar. Tembel Ahmet:\n\n— Hanım, ben karla anlaştım. Sus sen! Kar, bana söyleyecek ne zaman yağacağını. Ben o zaman ekinimi ekeceğim. Karısı da çaresiz:\n\n— Peki, öyleyse, demiş.\n\nYüksek dağların başına yağmış kar. Tembel Ahmet hiç aldırmamış. Karısı anlamış.\n\n— Ahmet, kar yüksek yerlere yağdı, buraya gelecek, demiş. Ahmet:\n\n— Yok, o bana söyleyecek. Birkaç gün sonra daha aşağılara, tepelere yağmış. Tembel Ahmet yine aldırmamış. Karısı:\n\n— Ahmet, el ekin ekiyor. Tembel Ahmet:\n\n— Kadın, sen acele etme. O gelip bana söyleyecek. Birkaç gün sonra kar, daha berideki ovalara yağmış. Karısı:\n\n— Ahmet, kar yağacak, ekin ekemeyeceksin sen, deyince:\n\n— Karının aklına bak! Ben ekeceğim… Konuştuk, arkadaş olduk, demiş Ahmet. Karısı:\n\n— Peki, demiş yine çaresiz.\n\nSabahtan kalkmışlar ki kar kapıyı kilitlemiş. Dışarı çıkılacağı yok… Karısı:\n\n— Hani gelip sana söyleyecekti, demiş. Tembel Ahmet kızmış. Küreği alıp kara girişmiş.\n\n— Kalleş arkadaş, hani sen bana söyleyecektin, demiş. Kar:\n\n— Eee, arkadaş ben şu dağın başına yağdım. Gördün mü? Ahmet:\n\n— Gördüm. Kar:\n\n— Aşağıdaki tepelere yağdım. Gördün mü? Ahmet:\n\n— Gördüm. Kar yine sormuş:\n\n— Ovalara yağdım. Gördün mü?\n\n— Gördüm, deyince Ahmet. Kar:\n\n— Ben sana söyleyerek geldim. Sen anlamadın. Ben daha ne yapayım, demiş. Ahmet de o yıl açlık içinde bir yıl geçirmiş. Sonra da akıllanmış ve çalışkan olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Kurnaz Hırsız ile Akıllı Arkadaşlar",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Köyün birinde iki arkadaş “Biz bu köyde geçinemiyoruz. En iyisi İstanbul’a gidelim de orda çalışalım.” diye gavlederler. Babalarının da onar tane malı varmış. İkisi de bunları satıp biraz para yaparlar. Gitmek için hazırlanırlarken adamın birisi:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Arkadaş, biz bu parayı zapt edemeyip çaldırırız. En iyisi bu parayı buraya bir yere bırakalım. Eğer İstanbul’da çalışamazsak geri gelince elimizde bulunur.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Doğru söylüyorsun, iyi akıl ettin, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Oğlanların köyünde de Hacı Kadın diye birisi varmış. O zaman banka, kart falan da yokmuş. Hacı kadın, çok iyi birisiymiş. Kimin ne işi olsa hemen yardım edermiş. Yankesicinin biri de adamlarda para olduğunu anlayınca hemen adamların peşlerine düşer. Adamlar varıp Hacı Kadın’ın yanına giderler:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı ana, biz gurbete gidiyoruz. Babalarımızın malını mülkünü hepsini sattık. Bizim şu kadar paramız var, bunları kaybederiz diye bir yere bırakamıyoruz. Biz gelene kadar bizim paramızı hıfz ediver.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Peki, oğlum edivereyim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adamlar paranın tamamını sayıp kadının eline verirler. Bu sırada da yankesici bunları uzaktan izler. Adamlar parayı veresiye hemen İstanbul’a giderler. Aradan bir saat geçmeden yankesici, kadının evine gelir:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ya Hacı ana, biz emaneti bırakmaktan vazgeçtik, şu paraları bana alıver, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Hacı Kadın da yankesiciyi adamlardan birisi sanıp parayı verir. Oğlanlar da gurbete gitmişlerdir. Yedi, sekiz sene çalıştıktan sonra biraz para biriktirirler. “Şu kadar paramız da köyde var. Bu kadar parayla her şey alabiliriz.” diyerek memleketlerine dönerler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlanlar memleketlerine döndükten sonra doğruca Hacı Kadın’ın yanına giderler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın, biz artık gurbetten geldik. Bizim İstanbul’a giderken sana verdiğimiz paraları alıver.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — A yavrularım. Bıraktığınız parayı siz o zaman aldınız.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın, biz bu parayı almadık.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Biriniz aldınız ama hanginiz aldı bilmiyorum. Geçmiş gün nasıl hatırlayayım.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Parayı alan adam nasıl biriydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah (Alçak boylu, kara yağız birisi), der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlanlar her tarafa giderek bu adamı arayıp tararlar ama böyle bir adamı bulamazlar. Oğlan, arkadaşına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu herif Ardahan’da.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ne yapalım? Ardahan’a gidelim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlanlar Ardahan’a varırlar. Aşağıyı ararlar, yukarıyı ararlar, sokakları ararlar, aramadık yer kalmaz ama adamı bulamazlar. Oğlan tekrar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan’da Bahriumman.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu adam Bahriumman’dadır.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Neydelim?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bahriumman’a kadar gidelim.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bu sefer de Bahriumman’a giderler. Burada da aramadıkları bir yer bırakmazlar. Fakat adamı yine bulamazlar. Oğlan yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın, ne dediydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan arasında Bahrimumman, kazası Van.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu adam o zaman Van’dadır, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adamlar hemen Van’a giderler. Aşağıyı ara, yukarıyı ara, gez toz adam yine yok. Oğlan yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan arasında Bahrimumman, kazası Van, vilayeti Horasan.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu adam o zaman Horasan’da.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adamlar hemen Horasan’a basıp giderler. Gez Allah gez, gez Allah gez, adam yine yok. Oğlan yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan arasında Bahrimumman, kazası Van, vilayeti Horasan, adı Ramazan, dedi.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adamlar Ramazan aşağı, Ramazan yukarı sokaklarda dolaşmaya başlarlar. Fakat adamı yine bulamazlar. Oğlan yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan arasında Bahrimumman, kazası Van, vilayeti Horasan, adı Ramazan, karısının adı Kezban.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adamlar sokaklarda “Ramazan karısı Kezban” diye bağırmaya başlarlar. Ramazan’ın evi de şöyle bir yolun kenarındaymış. Ramazan’ın karısı kocasının adını duyunca hemen “durun” der. Ramazan da karasının arkasından bakınca parasını aldığı adamlar olduğunu anlar. Adamlar kadına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ramazan nerde?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Evde yok.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nereye gitti?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Vallahi bilmiyorum. Sabahleyin evden çıkıp gitti ama.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Gelmez mi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu gece belki gelmez.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ramazan karısına arkadan, evde olduğunu söylememesini söyler. Adamlar “Ne yapacağız şimdi!” diye düşünmeye başlarlar. Oğlan yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi?”\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan arasında Bahrimumman, kazası Van, vilayeti Horasan, adı Ramazan, karısının adı Kezban, merdivenin altı mahzen, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Ramazan da adamlar gelince hemen merdivenin altına girip saklanır. Adamlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu adam evde merdivenin altında. Ramazan’ın karısına “Biz eve çıkıp Ramazan’a bakacağız.” der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adamlar hemen eve çıkıp merdivenin altına bakarlar. Adam da merdivenin altında oturup bekliyormuş. Ramazan’ı görünce:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Çabuk dışarı çık da bizim paramızı ver.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Arkadaşlar, ben fakir idim, paranızı yedim. Zaten bu zamana kadar yedi sekiz sene oldu para kalır mı? Siz bilirsiniz beni bağışlayınız.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bir kuruş dahi bağışlamayız.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Oğlan tekrar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan arasında Bahrimumman, kazası Van, vilayeti Horasan, adı Ramazan, karısının adı Kezban, merdivenin altı mahzen, sergendeki zahan, dedi. Git sergendeki paraları alda gel.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adam paraları daha harcamamış, kaç senedir de sergende bekletiyormuş. Adam sergenden parayı getirir. Paraların hepsi de gümüş lirasıymış. Ramazan paraları getirirken bir tanesini ağzına sokup saklar. Adamlar parayı alınca hemen sayarlar. Bakarlar ki, paranın bir tanesi yok. Adamlar:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hani bu paranın bir tanesi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bu parayı bana bağışlayın.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Bağışlayamayız, para nerde?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adam söylemeyince oğlan yine:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hacı Kadın ne dediydi?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Cetmi güda, cismi siyah, Ardahan arasında Bahrimumman, kazası Van, vilayeti Horasan, adı Ramazan, karısının adı Kezban, merdivenin altı mahzen, sergendeki zahan, çıkar parayı ağzından, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adamın, Ramazan’ın ağzına nasıl vurduysa para hemen ağzından dişleriyle beraber yere düşer. Adamlar da paralarını alıp evlerine geri dönerler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Kastamonu",
        "title": "Padişah ve Ağa",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Zamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişah, halkı denetlemek için vezirini de yanına alıp tebdîl-i kıyafetle bir köye gelerek o köyün ağasına misafir olur.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ağa, misafirlerine elinden geldiği kadar hürmette bulunur. Koyunlar, kuzular keserek ikramlarda bulunur. Bu durum karşısında padişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ahmet Ağa, bu kadar israfa ne gerek var, diye sorar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ahmet Ağa da bu lafı duyunca padişaha açılıp bir tokat patlatarak:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen hane sahibinin işine niye karışıyorsun, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Padişah bu duruma çok bozulur fakat tebdîl-i kıyafetle buraya geldiği için de bir şey söyleyemez. Misafirlerin gitme zamanı gelince padişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ahmet Ağa, ben İstanbul’da oturuyorum. İstanbul’a işin düşünce hiç çekinmeden bana gelebilirsin, der ve vedalaşıp ayrılırlar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Aradan zaman geçer, Ahmet Ağa’nın İstanbul’a bir işi düşer. İstanbul’a gidip işini bitirdikten sonra padişahı ziyaret etmek ister. Sorup soruşturur ve padişahın oturduğu yeri bulur. Fakat padişahın oturduğu yere gelince şaşırıp kalır. Orası bir ev değil, tam bir saraydır. Ağa, kapıdaki nöbetçilere adını söyler ve nöbetçiler de ağanın geldiğini padişaha haber verirler. Padişah, Ahmet Ağa’yı karşıladıktan sonra sarayına buyur eder. Padişah, daha sonra Ahmet Ağa için deniz kenarında kocaman bir sofra kurdurur. Padişah, vezirini bir köşeye çekerek:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ahmet Ağa, beni evinde tokatladı. Ona bir oyun oynayıp benim de onu tokatlamam gerek. Ben yemek sırasında tabakları, çatalları, kaşıkları sofradan yere atmaya başlayacağım. Sen de Ahmet Ağa’nın kulağına, şuna söyle de atmasın dersin. Ahmet Ağa, tabakları, kaşıkları atma dediğinde ben de ona bir tokat atacağım. Böylece ödeşmiş olacağız, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Sonra Ahmet Ağa, padişah ve vezir birlikte yemek yemeğe geçerler. Yemek yerken padişah tabakları tek tek atmaya başlar. Ahmet Ağa bu durum karşısında hiç sesini çıkartmaz. Padişah çatalları atmaya başlar fakat Ahmet Ağa yine sesini çıkartmaz. Padişah kaşıkları atmaya başlar fakat Ahmet Ağa yine sesini çıkartmaz. Bunun üzerine vezir eğilerek Ahmet Ağa’nın kulağına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ya Ahmet Ağa, padişaha söyle de tabağı, kaşığı atmasın. Bak bunlar altından, gümüşten yapılmış, deyince Ahmet Ağa açılarak vezire bir tokat vurur ve:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Hane sahibinin işine karışılmaz, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Böylelikle padişah da Ahmet Ağa’ya tokat atamadığıyla kalır.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Gençlikte mi İhtiyarlıkta mı?",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde köyde çalışan zengin bir adam varmış. Bu adamın iki oğlu, bir karısı varmış. Bir gece rüyasında bir ses duymuş:\n\n— Mehmet Ağa! Sana üç bela gelecek. Gençlikte mi istersin, ihtiyarlıkta mı? İki gece bu rüyayı görmüş ve üçüncü gece karısına anlatmış. Karısı da:\n\n— İhtiyarlıkta olursa ne yaparız; ne gelirse gençlikte gelsin, demiş.\n\nErtesi sabah, kurtların davarlarını yediğini, evlerinin yandığını görmüşler. Artık karısını, çocuklarını toplayıp az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler ve bir köye gelmişler. O köyün çobanı yokmuş. O da köye çoban olmuş.\n\nBir gün köye bir pehlivan gelip yerleşmiş. Çamaşırlarını yıkatacak birini ararken çobana götürmüşler. Sonra pehlivan bakmış ki şimdiye kadar ne böyle güzel yıkayan ne de katlayan olmuş.\n\n— Bu kadın bana layık, bir hile ile alayım, demiş. Çamaşırları getiren kadının çocuğuna:\n\n— Sen küçüksün, sana para verilmez, git ananı çağır, demiş. Kadın gelince hemen kaçırmış.\n\nAkşam Mehmet Ağa eve gelince bakmış ki karısı gitmiş, onlar da oradan gitmek için yola koyulmuşlar. Yolda bir nehirden geçerken oğlunun birini bırakmış,\n\n— Bunu geçireyim, diğerini de sonra alayım, demiş.\n\nNehrin ortasındayken bekleyen çocuğu kurt götürmüş. Onu kurtarayım derken diğeri de suda gitmiş. İkisini de tutamamış.\n\nSu çocuğu bir değirmenin oraya götürmüş, değirmenci de kurtarıp kendine oğul yapmış. Diğerini de köpekler kovalayıp kurdun ağzından almışlar, onu da çoban kendine oğul yapmış.\n\nÇobanın yanındaki payını alamadığından diğeri de gerçek ailesi olmadığını öğrendiğinden evi terk etmişler. İkisi de yolda birleşip arkadaş olmuş ve yola devam etmişler.\n\nBaba ise bir şehre varmış. O şehrin de padişahı ölmüş. Herkes toplanmış. Kuş uçurmuşlar, kimin başına konarsa onu padişah seçeceklermiş. Kuş uçup Mehmet Ağa’nın başına konmuş. Üç kez denemişler, sonunda kabul etmişler.\n\nPadişah olduğu zamanlar oğulları o şehre gelmiş. Padişah hizmetini görecek iki çocuk arayınca, bu çocukları götürmüşler. Karısını kaçıran pehlivan da ölen padişahın dostuymuş. Bu padişahla da tanışmak istemiş. Karısını çadıra koymuş ve tanışmaya gitmiş. Padişah:\n\n— Bu gece burada kal, demiş ve çocukları çadırdaki kadını beklemeleri için göndermiş. Beklerlerken, birbirlerine nereden geldiklerini sormuşlar. Hikâyelerini anlatınca kardeş olduklarını anlamışlar. Bunlar birbirlerine sarıldığında çadırdan da bir kadın çıkıp:\n\n— Ben de sizin ananızım, diye sarılmış. Pehlivan bunları böyle sarmaş dolaş görünce padişaha:\n\n— Gel de gör, nedir bu, demiş.\n\nPadişah da niye böyle yaptıklarını sormuş. Onlar anlatınca ailesi olduğunu anlamış. O pehlivana cezasını vermişler. Ve orada yaşamaya başlamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Keçi Kız 3",
        "text": "Keçi Kız\n\nEvvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellalken pireler berberken, horozlar öterken, ebem beşiğinde mışıl mışıl uyurken bir adam ve bir kadın varmış ve bunların çocuğu olmazmış. Her gece çocukları olsun diye&nbsp;Allah’a dua ederlermiş. Tanrı bir gün onlara çocuk vermiş. Fakat bu çocuk keçi kız imiş. Anası babası takdir-i İlahi deyip büyütmüşler keçi kızı.\n\nKeçi kız aslında dünya güzeli bir kızmış ama bunu hiç kimse bilmezmiş. Annesi keçi kızın kulaklarına kurdele takarmış. Keçi kız büyümüş, çoban olmuş.\n\nÇobanlığa giderken bir ırmağın yanında sırrını çıkarmış. O arada bir bey, keçi kızı görmüş. Keçi kızın güzelliği beyin aklını başından almış, beyin atı keçi kızın güzelliğinden ürkmüş. Bey kendine gelmiş ve keçi kızın elini tutmuş.\n\n— Sana sevdalandım, demiş.\n\nKeçi kız sırrını giyip tutmuş evin yolunu. Bir süre böyle buluşmuşlar ama beyin ailesi keçi kız istemez olduğu için bir plan yapmışlar. Plana göre bey çok hastalanacak, şifası da keçi kız olacakmış. Bunun üzerine bey hasta numarası yapıp tüm ülkeye haber yaymış.\n\n— Her kim beni bu döşekten kaldırırsa onunla evleneceğim, demiş.\n\n&nbsp;Ülkenin her bir yerinden çeşitli hediyeler gelmiş; ama bizim bey aynı. Keçi kız da anasına:\n\n— Anam anam, güzel anam, biz de bir bakraç ayran götürelim, demiş. Anası:\n\n— Hey kızım! Koca bey, beğenmez bizim hediyemizi, dediyse de dinletememiş.\n\nSonunda anası ikna olmuş. Keçi kız beyin evine zor girmiş. Her kim gördüyse onu horlamış. Bey, keçi kızın ayranını içmiş iyi olmuş ve onunla evleneceğini tüm ülkeye haber salmış. Beyin anası:\n\n— Dünyalar güzeli bir kız alırsan. Sana altından sandık veririm, demiş.\n\n&nbsp;Bacısı altın top vereceğini söylemiş ama bizim bey gel gör ki tutturmuş onların sözünü. Keçi kızı alacak. Bey ile keçi kıza kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n\nKeçi kız gerdek gecesi sırrını çıkarmış, dünyalar güzeli olmuş. Bey odanın kapısını açıp anasına, bacısına bizim dünyalar güzeli keçi kızı göstermiş ve hediyeleri almış.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Üç Kız Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir köyde bir aile yaşarmış. Bunların üç kızı varmış. Babaları evden uzakta bir tarlada çalışırmış. Baba, eşinden çocuklardan biriyle öğle vakti kendisine yemek göndermesini istemiş.\n\n— Giderken yola buğday dökerim, onları takip ederek beni bulun, demiş.\n\nBaba buğdayı yolda iz yaparak giderken kuşlar da arkasından yemişler. Kız azığı almış, yola çıkmış ama iz bulamamış, kaybolmuş. Beklemiş, karanlık çökünce uzaktan bir ışık görmüş. Oraya gidip kapıyı çalmış. İhtiyar bir adam açmış. Yolunu kaybettiğini orada kalıp kalamayacağını sormuş. İhtiyar adam da:\n\n— Hayvanlara sormam lazım, demiş.\n\nEvde inek, horoz, tavuk varmış. Mahsuru olmadığını söylemişler. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ihtiyar adam:\n\n— Yemek yap yiyelim, demiş.\n\nKız yapıp getirmiş, yemişler ama hayvanları düşünmemiş. Yatma zamanı geldiğinde hayvanlar:\n\n— Sen bizi düşünmedin, nerede yatarsan yat, demişler.\n\nİhtiyar adam yukarıda iki yatağın olduğunu söylemiş. Kız adamı beklemeden gitmiş ve birine yatmış. Sonra kızı zindana koymuşlar.\n\nBaba eve gelip niye yemek gönderilmediğini sorunca kızın kaybolduğunu anlamışlar. Baba yarın çocuklardan birini yine göndermesini, bu sefer mercimek dökeceğini ve bulabileceğini söylemiş.\n\nErtesi gün baba mercimek dökerek giderken kuşlar yine yemişler. Kız yola çıkmış ama o da yolunu kaybetmiş. Karanlık çökünce kız da kardeşinin gittiği evin ışığını görmüş. Oraya gidip ihtiyar adama durumu anlatmış, o da hayvanlara sorup kızı içeri almış.\n\nAradan zaman geçince kıza yemek yapmasını söylemiş. Kız yapmış, getirmiş, yemişler ama hayvanları düşünmemişler. Yatma zamanı geldiğinde hayvanlar:\n\n— Bizi düşünmedin; git, nerede yatarsan yat, demişler.\n\nKız adamı beklemeden gidip yatmış ve onu da zindana kapatmışlar. Baba ertesi gün için yola bezelyeyle iz bırakacağını, son çocuğun bu sefer yolu bulabileceğini söylemiş.\n\nErtesi günü o çocuk da kaybolmuş ve diğer kardeşleri gibi o eve gitmiş. İçeri almışlar. İhtiyar adam ona da yemek yapmasını söylemiş. Kız yapmış ve hayvanlarında karnını doyurmuş. Yatma zamanı geldiğinde de ihtiyar adamı beklemiş, herkes yatınca öyle uyumuş.\n\nSabah uyandığında kendini sarayda bulmuş. Yaşlı adam; genç bir oğlan, tavuk, inek, horoz ise üç hizmetçi olmuşlar.\n\nGenç oğlan kendilerine yapılan büyüyü onun bu iyiliğinin bozduğunu söylemiş. Kız kardeşlerini sorduğunda onları babasının evine geri göndereceğini söylemiş. O sarayda sonsuza dek mutlu ve mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Memiş ile Mıstık",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir köyde Memiş ile Mıstık adından iki arkadaş varmış. Bütün günleri birlikte geçermiş; ancak yedikleri içtikleri ayrı gidermiş.\n\nMemiş ile Mıstık iş bulamadıklarından bir büyük şehre çalışmaya gitmişler. Yıllarca çalışmışlar. Her işi yapmışlar. Sırtlarında odun taşımışlar, kazma kürek sallamışlar. Her işin üstesinden gelmişler.\n\nÇok paraları birikmiş. Tam köye dönecekken, Memiş hastalanmış. Hastalık birkaç gün içinde geçmiş ama Memiş’in gözleri kör olmuş. Artık Memiş’in her işine Mıstık bakmış, yemeğini yedirmiş, giysilerini giydirmiş.\n\nŞehirde daha fazla kalamayacaklarını anlayınca yollara düşmüşler, az gitmişler, uz gitmişler, der tepe düz gitmişler. Bir ırmağın kıyısına ulaşmışlar. Öyle bir ırmak ki önüne geçen her şeyi kapıyor, esen yele “dur” diyor.\n\nMemiş ile Mıstık da araya araya ırmağın geçit yerini bulmuşlar. Ne olduysa bundan sonra olmuş. Memiş ile hiçbir şeyi ayrı gitmeyen Mıstık, şeytana uymuş. Para kesesini aldığı gibi ırmağı atlayıp geçmiş. Memiş görmez gözlerle ırmağın öbür kıyısında kalmış. Durmadan inleyip durmuş:\n\n— Mıstık Mıstık, ettiğinden bul, diye.\n\nBulunduğu yerden yürümeye başlamış. Gece olmuş. Bulunduğu yere oturmuş. Sabah olunca kuş sesleriyle uyanmış. Kuşların kimi başına, kimi eline konuyormuş.\n\nBir ara kuşun birisi Memiş’in eline kokulu bir çiçek bırakmış. Memiş çiçeği koklamış. Sonra aklına kuşun çiçeği neden getirdiği gelmiş. O kokulu çiçeği üç kez gözlerine sürmüş. Gözleri hemen açılmış.\n\nMemiş başını kaldırmış. Etrafı süzmeye başlamış. Doğanın güzelliklerini görünce Allah’a dualar okumuş. Irmağı geçerek köyünün yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Çayır çimen geçerek, soğuk sular içerek köyüne varmış.\n\nKöyüne vardığında anasını kendisini bekler bulmuş. Başından geçenleri kimseye anlatmamış. Babasından kalan tarlanın başına geçmiş. Gece gündüz, demeden çalışmış, çabalamış. Bir zaman sonra zengin bir çiftçi olmuş.\n\nDerken günün birinde Memiş da köye gelmiş. Paraları alıp kaçınca zengin olduğu sanılmış ama fakirlikten sersefil olmuş. Memiş’i görünce utancından hiçbir şey yapamamış.\n\nMemiş onu görünce yine arkadaşlık teklif etmiş. Dünyada sadece iyiliklerin yaşadığını, kötülüğün kalıcı olmadığını söylemiş. Memiş bu sözleri duyunca kabul etmiş ve ikisi beraber gül gibi geçinip gitmişler.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Beyaz Ev",
        "text": "Vaktin birinde dere kenarında yaşlı bir anne ve babayla onların küçük kızı, insanlardan uzak, mutlu bir şekilde yaşarlarmış. Yaşlı anne, kızını her gün bulaşık yıkaması için dereye gönderirmiş. Kız her gittiğinde dereden bir el çıkıp ona:\n\n— Beyaz eve git, diye seslenirmiş.\n\nBir süre sonra dereye gitmeye korkan kız, annesine her şeyi anlatmış. Annesi kızıyla birlikte dereye gelmiş ve söylediklerinin doğru olduğunu görmüş. Birkaç gün sonra yaşlı anne ve baba iyice düşünüp kızlarını beyaz eve göndermeye karar verirler.\n\nAnnesi kızını alıp, yola koyulmuş ve dere tepe aştıktan sonra beyaz eve varmayı başarmışlar. Yaşlı anne, evin kapısını açmaya çalışmış ama bir türlü açamamış. Kapının kilitli olduğunu düşünüp geri dönmek isteyen anne, kızının kolundan tutmuş ama kızı gitmek istememiş. Ve kapıya yaklaşmış. Kapı, birdenbire açılıvermiş ve kız içeri girince kapı tekrar kilitlenmiş. Annesi çok korkmuş ve içerde ne olduğunu sormuş. Kız:\n\n— Bir tabut, bir sandalye, bir süpürge, biraz da yiyecek var, demiş.\n\nAnnesi bunların kendine yeterli olduğunu söyleyip mecburen oradan ayrılmış. Kız, her gün buradaki tabutu süpürür, siler sonra da sandalyede oturup ölenin ruhu için dua edermiş.\n\nBir gün kapı çalmış ve kız kapıyı açınca karşısına bir dilenci görmüş. Dilenci kendisinden bir bardak su istemiş; ama kız, insan yüzüne o kadar hasret kalmış ki dilencinin karnını doyurmuş, neyi varsa onunla paylaşmış.\n\nTam o sırada tabutun kapağı açılmış ve içinden bir erkek çıkmış. Kızın ve dilencinin yanına gelerek kendisini her gün kimin temizlediğini sormuş. Dilenci, kızın konuşmasına fırsat vermeden:\n\n— Seni ben temizledim, demiş. Adam, dilenciye:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nDilenci bunu fırsat bilip bir sandık dolusu altın istemiş. Adam, genç kıza da ne istediğini sormuş. Kız sadece konuşan bir bebek istemiş. Her ikisinin de dileği yerine gelmiş. Genç kız, konuşan bebeğini alıp bir duvar dibine oturarak ağlamış. Bebeğe:\n\n— Onu her gün ben temizlemedim mi? Başında bekleyip dua etmedim mi, diye sormuş. Bebek, kıza:\n\n— Sen temizledin, sen dua ettin, diye cevap vermiş.\n\nTüm bunları dinleyen adam, kızın karşısına geçip neden doğruyu söylemediğini sormuş:\n\n— Dilenci benim Tanrı misafirimdi. Onu üzmek istemedim, demiş.\n\nBu davranışına hayran kalan adam, dilenciyi kovalayıp bütün altınları kıza vermiş, ama kız kabul etmemiş. Bir kez daha hayran kalan adam genç kıza âşık olmuş ve onunla evlenmek istemiş.\n\nBunu kabul eden kız, genç adamı alıp ailesinin evine doğru yola çıkmış. Geçtikleri her yere bahar getirmişler, çorak toprakları, çiçek bahçesine dönüştürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kurbağa ile Padişahın Kızı",
        "text": "Kurbağa ile Padişahın Kızı\n\nBir var bir yokken Allah’ın kulu çokken ırak bir memleketin çok iyi bir Padişahı varmış. Çocukları olmazmış bunların. Bütün memleket padişahlarını çok severler, hâline çok yanarlarmış. Her namazdan sonra dua ederlermiş.\n\nBir gün padişahın karısı hamile kalmış ve güzel mi güzel, şirin mi şirin bir kızları olmuş. Kızın adı hep gülsün diye “Gülücük” konmuş.\n\nGülücük saçları sarı, mavi gözleri varmış. Babası kızı altı yaşına değer, değmez altın bir top almış ona. Kız her gün topuyla bahçeye çıkar, kendi kendine oynarmış.\n\nBir gün topu uzak bir köşeye kaçmış. Gülücük topun arkasından koşmuş, uzanmış almaya çalışırken top ileriye gitmiş iyice. Sonra bir kurbağa görmüş. Kurbağa bir topa bakmış, bir kıza. Sonra kıza dönmüş:\n\n— Benim hiç arkadaşım yok, eğer beni evine götürüp arkadaşım olursan topunu sana getiririm, demiş. Kız kurbağaya bakmış:\n\n— Şu pisliğine bak, bir kere hiç benimle o arkadaş olabilir mi? Ben padişahın kızıyım, demiş içinden.\n\nKız bakmış topunu alamıyor. Topu alınca kaçarım diye düşünüp:\n\n— Tamam, demiş. Kurbağa almış topu, kıza uzatmış. Kız topu alır almaz hemen kaçıp eve gitmiş.\n\nKurbağa bakmış kızın arkasından, çok üzülmüş, kız kendisini kandırdı diye. Sonra o da zıplaya, zıplaya arkasından gitmiş. Gülücük eve gelir gelmez hemen odasına gidip saklanmış. Babası gelmiş kızının yanına:\n\n— Neden koşarak geldin kızım, bir şey mi oldu yoksa, demiş. Kız, babasına:\n\n— Yok babacım, ne olacak ki oyun oynadım geldim, demiş. Sonra birden kapı çalınmış kız:\n\n— Baba açmasınlar tamam mı, demiş. Babası:\n\n— Hiç olur mu kızım, mecbur açacağız, demiş.\n\nHizmetçiler kapıyı açmışlar, bir bakmışlar ki bir kurbağa var. Hemen padişahı çağırmışlar.\n\n— Padişahım bir kurbağa sizi istiyor, demişler. Padişah gelmiş.\n\n— Ne var küçük kurbağa, ne istiyorsun benden, demiş.\n\nO da olanı biteni, kızının yaptığını bir&nbsp;bir anlatmış. Padişah hemen kızını çağırıp sormuş:\n\n— Doğru mu kızım? Bak sen padişah kızısın, hem de yalan söylemek çok fenadır, demiş. Kız ağlaya&nbsp;ağlaya:\n\n— Evet babacım ama o bir kurbağa benim ile nasıl arkadaş olabilir ki, demiş. Babası, kızına:\n\n— Hiç olur mu kızım, hem söz vermişsin, tutman lazım hem de Allah’ın yarattığı herkes arkadaş olur, demiş.\n\nKız utanmış, kurbağadan ve babasından özür dilemiş ve kızla kurbağa arkadaş olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Adık ile Bıdık",
        "text": "ADIK ile BIDIK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Adık ile Bıdık adında bir karı-koca varmış. Bu karı-koca, biraz saf adamlarmış. Bir de kızları varmış.\n\nBunlar, bir gün kızlarını gelin etmişler. Aradan epey bir zaman geçmiş.\n\nBıdık:\n\n— Adık! Adık, demiş.\n\nAdık:\n\n— Efendim Bıdık, demiş.\n\nBıdık da:\n\n— Şu kızı bir ziyaret etsek de gelsek, demiş.\n\nO da:\n\n— Tamam, edelim, demiş.\n\nNeyse, Adık ile Bıdık öteberiyle bir çift pabuç almışlar, yola düşmüşler. Yolda giderken üstlerinden bir karga; “Gakk!” demiş, geçmiş.\n\nBıdık:\n\n— Adık! Adık, demiş.\n\nAdık:\n\n— Efendim Bıdık, demiş.\n\nBıdık da:\n\n— Karganın ayağında pabucu yok. Bize yalvarıyor. Pabuçları ona verelim mi, demiş.\n\nAdık:\n\n— İyi, verelim, demiş.\n\nBirbirlerini hiç kırmazlarmış; pabuçları kargaya verip yollarına devam etmişler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Güz mevsimi gelmiş, ağaçlar yaprak döküyormuş. Kavak ağacı da rüzgâr vurdukça eğilip eğilip doğruluyormuş. Bunu gören Bıdık:\n\n— Adık! Adık, demiş.\n\nAdık:\n\n— Efendim Bıdık, demiş.\n\nBıdık da:\n\n— Bu kavak herhâlde üşüyor. Kıza aldığın basmayı* buna sarsak da üşümese, demiş.\n\nAdık:\n\n— Olur, demiş.\n\nBunlar, bir top basmayı kavağa dolamışlar, yollarına devam etmişler. Aradan biraz daha zaman geçmiş, köye varmışlar. Yanlarında bir tek koyunları kalmış. Vardıklarında kızları çok sevinmiş, bayram etmiş. Koyunu kesmişler, pişirmişler. Tam yiyecekleri zaman Bıdık:\n\n— Adık! Adık, demiş.\n\nAdık:\n\n— Efendim Bıdık, demiş.\n\nBıdık da:\n\n— Şimdi, biz bu koyunu yersek dişlerimizin arasına dolmaz mı, diye sormuş.\n\nAdık:\n\n— Dolar vallahi, demiş.\n\nBıdık:\n\n— Eee? Nasıl çıkartacağız? Baltalarla ormana gidelim; dişlerimizin arasını temizlemek için çöpük* kesip gelelim, demiş.\n\nAdık da:\n\n— Tamam, gidelim, demiş.\n\nKızlarına da:\n\n— Biz çöpük yapmak için ormana gidiyoruz, demişler.\n\nO da:\n\n— Siz ormanı bilmezsiniz, ben de geleyim, demiş.\n\nBunlar evden çıkmışlar. Yolda giderken adamın birine rastlamışlar.\n\nAdam:\n\n— Nereye gidiyorsunuz, diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n— Koyun pişirdik de dişlerimizi temizlemek için çöpük yapmaya gidiyoruz, demişler.\n\nKız da ana-babasını hırsızlara karşı uyarmış. Kimseyle konuşmamalarını söylemiş, ama saf Bıdık hiç durur mu? Adama:\n\n— Biz kapıyı kilitledik. Anahtarı da şuraya koyduk. Sakın ola hırsızlık yapma, demiş.\n\nAdam da:\n\n— Hiç öyle şey olur mu, demiş.\n\nÖyle dedikten sonra da onları yolcu edip doğru eve gelmiş. Anahtarı bulup eve girmiş. Kazandaki koyunu bir güzel yemiş, kemiklerini de tekrar kazana koymuş. Kapıyı da kilitlemiş, anahtarı aynı yere koyup ortadan kaybolmuş.\n\nAdık ile Bıdık, bir de kızları, ormanda çöpük kesip eve dönmüşler. Kazanı kaldırmışlar ki koyunun sade kemikleri kalmış! Anahtara bakmışlar ki yerinde duruyor.\n\n— Allah Allah! Şimdi ne yapacağız? Bunu yese yese kedi yemiştir, demişler, başlamışlar kediyi kovalamaya.\n\nKedi bir oraya, bir buraya kaçmış. En sonunda kiremitlere çıkmış.\n\nBıdık:\n\n— Adık! Adık, demiş.\n\nAdık:\n\n— Efendim Bıdık, demiş.\n\nBıdık da:\n\n— Kediyi görüyor musun? Kiremitlere çıkmış. Bir de yalanıyor, demiş.\n\nKediye:\n\n— Bizi de mi yiyeceksin, demiş.\n\nKedi yine yalanmaya başlamış. Bu defa da:\n\n— Adık’ı da mı yiyeceksin, diye sormuş.\n\nKedi yine yalanmaya başlamış. Bunlar, kediden korkmuşlar, bırakıp kaçmışlar.\n\nAdık:\n\n— Ya Bıdık! Biz bunlara ziyarete geldik, ama elimizde bir koyunumuz vardı. Onu da kediye kaptırdık. Bari biz bunların tarlasına tuz ekelim. Tuzu alan çok olur. Biz ekelim, onlar da biçip geçimlerini sağlasınlar, demiş.\n\nBıdık:\n\n— Pekâlâ, demiş.\n\nBunlar karar vermişler, tarlaya ekmek için iki çuval tuz almışlar. Tarlaya tuzu ekmeye başlamışlar.\n\nAdık, kızına demiş ki:\n\n— Kızım, tarlanıza tuz ektik. Bu tuz büyüyene kadar tarlana kimseyi koyma. Bütün dünya tuz yiyor. Büyüyünce zengin olursunuz.\n\nKız da:\n\n— Olur, baba demiş.\n\nAdık ile Bıdık, tuzu ektikten sonra köylerine geri dönmüşler. Aradan biraz zaman geçince kızlarına mektup yazmışlar.\n\n— Kızım, tuzlar büyüdü mü?\n\nKız da cevap yollamış ki:\n\n— Yok, tuz hiç büyümedi.\n\nDemişler ki:\n\n— En iyisi gidip biz bakalım, tuzdan alan var mı?\n\nYola düşmüşler, kızlarının evine gelmişler. Tarlaya bakmışlar ki ektikleri tuzu bırak, ot bile kalmamış!\n\nBıdık:\n\n— Ne yapalım, diye sormuş.\n\nAdık:\n\n— En iyisi biz bu tarlayı bekleyelim. Bakalım bu tuzu kim toplamış, demiş.\n\nBunlar, ellerine tüfeği almışlar, başlamışlar dolaşmaya. Öğlen sıcağı basınca da bir ağacın dibinde oturmuşlar. Dinlenirken Adık’ın alnına bir sinek konmuş.\n\nBıdık:\n\n— Adık! Adık, demiş.\n\nAdık:\n\n— Efendim Bıdık, demiş.\n\nBıdık da eliyle Adık’ın alnını gösterip:\n\n— Tuzları çalanı yakaladım. Aha, seni de yiyecek, demiş.\n\nTüfeği çekmiş, Adık’a:\n\n— Dur, kımıldama, demiş.\n\nSineği vuracağım derken Adık’ı da alnının ortasından vurmuş. Ağlaya ağlaya da köye dönmüş. Bu masal da burada bitmiş...\n\n&nbsp;\n\n\n*basma: Üzerinde baskı ile yapılmış renkli biçimler bulunan pamuklu kumaş.\n\n*çöpük: Kürdan.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Akıldane",
        "text": "AKILDANE\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, köyün birinde yaşlı bir adam yaşarmış. Bu adamın hem genç hem de güzel bir karısı varmış.\n\nYaşlı adam, bir gün evindeki buğdayları almış, değirmene öğütmeye götürmüş. Değirmenden dönerken köprünün altında koskoca bir karpuz görmüş. O zaman da mevsim kışmış, hava da çok soğukmuş. Yaşlı adam kendi kendine; “Hayrola? Bu havada bu karpuzun işi ne ki? Şimdi bunu alıp köye götürsem bir Allah’ın kulu bile bana inanmaz. En iyisi köye gidip söyleyeyim. İnanan inanır, inanmayan inanmaz,” demiş.\n\nAdam dönüp köye gelirken yolda bir delikanlıya rastlamış. Bu delikanlı, meğerse yaşlı adamın karısına göz koymuş. Adamı görünce:\n\n— Değirmenden mi geliyorsun, diye sormuş.\n\nYaşlı adam:\n\n— He, oradan geliyorum, ama garip bir şey oldu. Köprünün altında bu havada koca bir karpuz gördüm. Alıp getiremedim. Kimse bana inanmazsa da bari ahaliye haber vereyim, diye cevap vermiş.\n\nDelikanlı, yaşlı adamın dediklerine inanmamış, fakat hemen şeytanca düşünmüş:\n\n— Hadi baba, sen şimdi eve git, ununu koyup gel! Sonra da seninle o anlattığın karpuz için bahse girelim, demiş.\n\nYaşlı adam:\n\n— Olur, demiş, kabul etmiş.\n\nAdam eve gidince delikanlı da koşa koşa köprünün oraya varmış. Bakmış ki gerçekten koskoca bir karpuz… Hemen karpuzu koparıp saklamış. Sonra da koşa koşa geri gelmiş. Yolda yaşlı adamla karşılaşınca:\n\n— Hadi, şimdi bahse girelim mi, demiş.\n\nYaşlı adam ne bilsin başına ne gelecek!?\n\n— Olur, girelim, demiş.\n\nO zaman delikanlı:\n\n— Bak şimdi, gidip köprünün oraya bakacağız. Sen karpuzun olduğunu söylüyorsun, ama ben inanmıyorum. Eğer karpuz ordaysa sen kazanacaksın, yoksa ben kazandım demektir. Bahsi kim kazanırsa o, öbürünün evine gidip istediği bir şeye el koyacak, tamam mı, demiş.\n\nYaşlı adam, onun şeytanlık düşündüğünden haberi yok ya:\n\n— Tamam, öyle olsun, demiş.\n\nİkisi beraber köprünün oraya gitmişler ki ortalıkta karpuz marpuz yok… Yaşlı adam şaşırıp kalmış. Oradan ayrılıp eve gelmiş. Olup biteni karısına anlatmış. Karısı bunu duyunca şöyle bir düşünmüş. Kocasına demiş ki:\n\n— Ben şimdi anladım; onun gözü bende, bana el koyacak. Sen şimdi ona git de ki; “Bana kırk gün müsaade et, kırk birinci gün gel, ne istiyorsan ona el koy.”\n\nYaşlı adam kalkıp delikanlının yanına gitmiş, kırk gün izin istemiş. O da kabul etmiş.\n\nAdam eve gelmiş ya; yeri, göğü ateş olmuş. Başını iki elinin arasına alıp düşünmeye başlamış. Bu hâl bir hafta kadar devam etmiş. Karısı, adamı böyle gördükçe üzülüyormuş.\n\n— Kalk, hazırlan, İstanbul’a git. Orada babamın Akıldane’si var. Ona her şeyi anlat, ondan akıl al da gel, demiş.\n\nAdam, İstanbul’a gitmiş, Akıldane’nin evini bulmuş. Akıldane evde yokmuş, karısı yaşlı adamı içeri almış. Akıldane’ye de; “Çabuk eve gelsin, bir misafiri geldi.” diye haber yollamış.\n\nAkıldane, o zamanlar sarayda padişahın yanında duruyormuş. Ona akıl hocalığı yapıyormuş.\n\nHaberi alan Akıldane, padişahtan müsaade istemiş, hemen eve gelmiş. Bakmış ki üstü başı yırtık pırtık yaşlı bir adam oturuyor. Hemen üst baş getirmiş, adama giydirmiş.\n\nAradan bir vakit geçmiş geçmemiş; padişah, Akıldane’ye; “Yanına misafirini de alsın, çabuk saraya gelsin.” diye haber yollamış. Akıldane, misafirini de yanına almış, sarayın yolunu tutmuş. Yolda giderken yaşlı adama epey bir tembihte bulunmuş.\n\n— Saraya vardığımızda ben nereye oturursam sen de yanıma otur. Sakın kimseye yerini verme, demiş.\n\nBunlar saraya gidince Akıldane hemen padişahın yanına oturmuş, yaşlı adam da onun yanına oturmuş. Az sonra başka gelenler olmuş, yaşlı adam yerini vermiş. Bir, beş derken her gelene yer verince kendi de kapının ağzına kadar gelmiş. Akıldane bunu görmüş, ama hiçbir şey yapamamış.\n\nHerkes tamam olunca padişah:\n\n— Haydi bakalım, şu karpuzu alın da gelin, diye emretmiş.\n\nGelenlerden biri çelik gibi yerinden fırlamış, karpuzu kucaklayıp padişahın huzuruna getirmiş.\n\nPadişah bu sefer de:\n\n— Kimde bıçak varsa bu karpuzu kessin de görelim, demiş.\n\nHiç kimse yerinden kalkmamış. Yaşlı adam yerinden kalkıp karpuzun yanına varmış. Cebindeki bıçağı çıkarıp kesmeye başlar başlamaz padişah çok hiddetlenmiş.\n\n— Bu bıçak, zamanında babamın hazinesindeydi. Hazine soyulunca bu bıçak da kaybolmuştu, şimdi o işi yapanı buldum, diye bağırmış.\n\nAdam da, Akıldane de, oradakiler de şaşırıp kalmışlar.\n\nPadişah:\n\n— Çabuk bu adamı asın, diye gürlemiş.\n\nAkıldane, padişahın yanına gidip:\n\n— Efendim, iznin olursa kendisini bir gece misafir edeyim, demiş.\n\nPadişah istememiş.\n\n— Olmaz, bunu eve götürürsen akıl öğretirsin, demiş.\n\nAkıldane yalvarmış, yakarmış.\n\n— Yemin olsun ki ona evde hiçbir şey söylemeyeceğim, diye söz vermiş, padişahtan zorla izin almış.\n\nİkisi birlikte eve gelmişler. Akıldane, yaşlı adama arkasını dönüp oturmuş, başındaki kalpağını da dizinin üstüne koymuş. Kalpağa bakarak konuşmaya başlamış:\n\n— Kalpak! Kalpak! Sana diyorum, sana! Yarın seni asmaya götürecekler. Götürürken diyeceksin ki; “Benim babam kervancıydı, ben de babamın yanında İstanbul’a gitmiştim.” Kalpak, sana diyorum! “Babamla İstanbul’a gelip develerin yükünü aldık, sonra da oradan ayrıldık. Bir ağaçlık yerde mola verdik. Babam bana dedi ki; ‘Biraz odun topla da kahve pişirelim.’ Kalpak, sana söylüyorum kalpak! “Ben odun toplamak için oradan ayrıldım. Geri döndüğümde babamın yanında biri vardı.” Kalpak, sana söylüyorum kalpak! “Yanlarına iyice yaklaştığımda yanında kimse yoktu, babam da bir bıçakla bıçaklanmış yerde yatıyordu.” Kalpak, sana söylüyorum, sana! “Ben bıçağı babamın karnından aldığımda babam ölmüştü. Üstelik ben o zamanlarda on iki, on üç yaşındaydım.” Kalpak, sana söylüyorum kalpak! “O zamandan bu zamana bu bıçağı saklıyordum ki babamın düşmanını bulayım diye.” İşte seni sabah asacaklar kalpak! Seni darağacına götürünce sana soru sorarlar. Kalpak duyuyor musun? Sana söylüyorum. Benim bu anlattıklarımı sen de orada söylersin, tamam mı?\n\nSabah olmuş, Akıldane ile yaşlı adam saraya gitmişler. Akıldane söz verdiği üzere adamı padişaha teslim etmiş. Az sonra cellatlar darağacına götürmek için adamın yanına gelmişler.\n\n— Seni asmaya götürüyoruz; bir arzun, bir isteğin var mı, diye sormuşlar.\n\nFakat adamdan hiç ses çıkmamış. Cellatlar ipi boynuna geçirince Akıldane’nin akşamki söyledikleri aklına gelmiş. Hepsini bir bir anlatmış. Cellatlar boynundaki ipi çıkarmışlar.\n\nPadişaha:\n\n— Bu anlattıklarından sonra biz bunu asamayız. Bir mahkeme kurulsun, ondan sonra asılıp asılmayacağına karar verilsin, demişler.\n\nPadişah, Akıldane’nin yanına gelerek:\n\n— Misafirin davadan vazgeçsin, iki deve yükü altın vereyim, demiş.\n\nYaşlı adam bunu kabul etmiş. Altınları gören adam, Akıldane’ye; “Allah’a ısmarladık!” bile demeden oradan ayrılmış.\n\nBiraz yol gittikten sonra köyde gördüğü karpuz aklına gelmiş. Geri dönmüş, olanları Akıldane’ye anlatmış. Akıldane de ona şöyle söylemiş:\n\n— Köye gittiğin zaman bir ev yaptır, ama kapısını, penceresini açtırma! Bir de balkon yaptır, bu balkona da karını koy! Bu balkona çıkmak için de süslü bir merdiven yaptır. Sonra da karında gözü olan adamı evine davet et!\n\nKöyüne dönen adam, Akıldane’nin dediği evi yaptırmış. Sonra da delikanlıyı çağırmış.\n\n— Artık istediğini alabilirsin, demiş.\n\nDelikanlı elini merdivene atınca yaşlı adam arkasından bağırmış:\n\n— Sen demiştin ya! “Neye el koyarsak o onun olacak.” diye… Madem elini merdivene koydun, şimdi merdiveni al, git, demiş.\n\nDelikanlı neye uğradığını şaşırmış. Eee, yapacak bir şey de olmayınca çaresiz çekip gitmiş. Yaşlı adam da karısıyla uzun yıllar mutlu, mesut yaşamış...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Akıllı Oğlan Deli Oğlan",
        "text": "AKILLI OĞLAN DELİ OĞLAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Çok eski devirde memleketin birinde biri akıllı, biri de deli, iki kardeş yaşarmış. Bunların hem ihtiyar hem de hasta bir babaları varmış. Deli oğlan durmadan babasıyla abisinin başına türlü türlü dert açarmış.\n\nBir gün abisi, deli oğlanı yanına çağırıp:\n\n— Bugün babamı ve çamaşırlarını yıkayacağım. Sen de git, ormandan bir araba odun getir, demiş.\n\nDeli oğlan kabul etmeyip:\n\n— Olmaz! Bütün zor işleri bana yaptırıyorsun, kolayları sen yapıyorsun. Getirmem, demiş.\n\nAbisi:\n\n— O zaman ben ormana gidiyorum, ama babama iyi bak, diye tembihlemiş.\n\nAbisi gidince deli oğlan bir kazan kurmuş, altına da ateş yakmış. Su ısınırken, bu kendi kendine konuşmaya başlamış; “Ne lüzumu var bir babamı, bir çamaşırlarını yıkamanın? En iyisi ayrı ayrı olacağına ikisini birden kazana oturtayım. Hem kendini hem de çamaşırlarını yıkayayım,” demiş.\n\nBabasını kucaklayıp kazanın içine koymuş. Su kaynar olduğu için adam haşlanmış, hemen ölmüş. O da babasını yıkadığını düşünmüş. Adamı kazandan çıkarmış, götürüp yatağına yatırmış. Sonra gitmiş, yumurta pişirmiş. Getirip babasının önüne koymuş, gitmiş. Biraz sonra geri gelmiş. Bakmış ki babası yumurtayı yememiş. Adamın eline sopayla vurmuş,\n\n— Demek nazlanıyorsun ha, demiş.\n\nAdamı bir güzel dövmüş, ama adam hiç kıpırdamıyormuş. Bir müddet sonra abisi gelmiş. Babasını o vaziyette görünce deli oğlana bir iyi kızmış. Bu da abisini dövmüş. Yapacak bir şey yok! Babalarının cenazesini götürüp gömmüşler.\n\nEve gelir gelmez deli oğlan:\n\n— Babamın mirasını bölüşelim, demiş.\n\nBabalarından iki ahır kalmış. Biri yeni yapılmış, biri eski ahırmış. Birkaç tane de sığır kalmış.\n\nAbisi:\n\n&nbsp;— Tamam, bölüşelim. Küçük olduğun için önce sen seç, demiş.\n\n&nbsp;Deli oğlan yeni ahırı almış, eski ahır da akıllı oğlana kalmış. Sıra hayvanları paylaşmaya gelmiş.\n\nDeli oğlan:\n\n— Hayvanlar yeni ahırı beğenir. Ben yeni ahırı alayım, demiş.&nbsp;\n\nSonra da abisine dönüp demiş ki:\n\n— Hayvanları serbest bırakalım. Hayvanlar hangi ahıra girerse ona razı olalım, tamam mı?\n\nAkıllı oğlan razı olmuş. Akşam olunca hayvanlar yaylımdan gelmiş. Ayakları alışık olduğu için eski ahıra girmişler. Yeni ahıra kala kala bir topal inek kalmış.\n\nErtesi gün, iki kardeş otlatmak için hayvanlarını ahırdan çıkarmışlar. Deli oğlanın ineği topal olduğu için yürüyemiyormuş.\n\nDeli oğlan:\n\n— Bu ineğin bir ayağı kısa ya, ondan yürüyemiyor, demiş.\n\nEline baltayı aldığı gibi hayvanın öbür ayağını kesmiş. Bakmış ki hayvan düz durmuyor.\n\n— Bu böyle olmaz. En iyisi öbürlerini de keseyim, hepsi birbirine eşit olsun, demiş.\n\nEline baltayı almış, hayvanın ön ayaklarını da kesmiş. Hayvanın kalkması için akşama kadar beklemiş. Bakmış ki hayvan kalkmıyor, hayvanı boğazlamış. Etini parçalamış. Bu sefer de satmak için müşteri beklemeye başlamış. Ama yanına kurtlar, kuşlar, yılanlar geliyormuş. Bir tek insanoğlu bile gelmemiş. Deli oğlan, müşteri zannettiği kurda, kuşa, hayvanın etini parça parça atmış.\n\nBir yandan da hayvanlara:\n\n— Borcumu isterim ha, diyormuş.\n\nBöylece etler bitene kadar atmış. Sonunda tüketmiş.\n\nAradan birkaç hafta geçmiş. Müşterileri hâlâ borçlarını vermiyorlarmış! Deli oğlan, bu duruma çok kızmış. Doğruca ormanın yolunu tutmuş. İneği sattığı yere gelmiş. Ağaçtaki kuşları kovalamış.\n\nBu sırada yanında bir yılan görmüş.\n\n— Hâlâ borcumu vermedin, boyundan utan, diye diye yılanı takip etmiş.\n\nYılan kendini bir deliğe atmış. Deli oğlan bu sefer borcunu almaya kararlıymış. Derhâl deliği kazmaya başlamış. Kazarken bir küp altın çıkmasın mı?\n\n— Sonunda yola geldin de borcunu ödedin, demiş.\n\nKüpü almış, evine gelmiş. Altın bulduğunu abisine söylemiş. Akşam olunca abisi onu köyün imamına göndermiş.\n\n— Git, imam efendiden bir ölçek iste! Ama altından hiç bahsetme, diye tembih etmiş.\n\nDeli oğlan, imam efendinin evine gitmiş.\n\n— İmam efendi, şu ölçeğini biraz ver de altın ölçmeyeceğiz, demiş.\n\nİmam efendi, deli oğlanın söylediğinden şüphelenmiş. Ölçeğin bir yerine sakız yapıştırıp vermiş. İki kardeş, altınları ölçtükten sonra ölçeği götürüp vermişler. Sakızın olduğu yere yapışan bir altını da görmemişler.\n\nErtesi gün imam gelip:\n\n— Sizin dün ne ölçtüğünüzü biliyorum. Yarısını bana vermezseniz sizi şikâyet ederim, diye tutturmuş.\n\nİki kardeş, ne ettilerse de imamı vazgeçirememişler. En sonunda imamı öldürmüşler. Samanlıkta bir kuyu eşmişler. Akıllı oğlan, bir koyun kesmiş. İmamın cesedini bir koyun postuna sardıktan sonra gömmüş.\n\nDeli oğlana:\n\n— Bu yaptığımız işi sakın kimseye söyleme, diye tembih etmiş.\n\nBir gün, iki gün derken imam efendiyi ortalıkta gören olmamış. Sorup soruşturmaya başlamışlar.\n\nAma deli oğlan arada bir:\n\n— İmam efendiyi biz öldürmedik ki, diye söylüyormuş.\n\nDeli oğlandan şüphelenmeye başlamışlar. Bir gün:\n\n— Nereye gömdünüz, deyip sormuşlar.\n\nDeli oğlan da:\n\n— Onu samanlığa gömmedik, demiş.\n\n&nbsp;Köylüler vaziyeti anlamışlar. Doğru samanlığa gidip deli oğlana kazdırmaya başlamışlar. Bir müddet kazdıktan sonra deli oğlan oradakilere:\n\n— İmamın tüyleri beyaz mıydı, demiş.\n\nBiraz daha kazmış.\n\n— İmam çift tırnaklı mıydı, diye sormuş.\n\nAdamlar:\n\n— Hayır, demişler.\n\nDeli oğlan:\n\n— İmamın boynuzları var mıydı, diye sorunca köylüler kızmışlar.\n\n— Sen bizimle dalga mı geçiyorsun? İmamın tırnağı, boynuzu olur mu, demişler.\n\nOğlanı orada bir güzel dövmüşler.\n\n— Bir daha senin sözüne inanmayacağız, deyip oradan ayrılmışlar.\n\nBöylece iki kardeş yakalanmaktan kurtulmuşlar...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Beş Salkım Bağ",
        "text": "BEŞ SALKIM BAĞ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok demesi günahmış. Vaktin birinde Beş Salkım Bağ adında bir adam varmış. Bir de omcası* varmış. Her sene bir tilki gelir, beş salkım üzümünü yer, gidermiş. Bu tilki, her sene aynı zamanda gelirmiş. Böyle böyle beş altı sene gelip gelip yemiş.\n\nBunun canı yanmış. Tilkiye tuzak kurmuş. Tilki tuzağa düşünce yakalamış, demiş ki:\n\n— Sen benim canımı yaktın. Ben de senin canını yakacağım. Seni öldüreceğim.\n\nTilki kurnaz... Kanar mı? Kanmaz...\n\nAdama:\n\n— Sen beni öldürme, ben seni evlendireyim. Filan yerde bir padişah var. Onun kızını sana alayım, demiş.\n\nTilkiyle Beş Salkım Bağ, padişahın yanına varmışlar. Tilki, padişahın kızına dünür olmuş.\n\n— Filan yerde bir adam var. Çok zengin, çok da iyi… Allah’ın emri, peygamberin kavliyle bu adam için senin kızına dünürüm, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Kimmiş bu adam? Getir de bir göreyim, demiş.\n\nTilki, Beş Salkım Bağ’ın yanına gelerek:\n\n— Seni istediler. Gideceğiz, seni görecekler, demiş.\n\nBeş Salkım Bağ:\n\n— Ben böyle nasıl giderim? Üstüm, başım yırtık. Başka bir şeyim de yok! Padişahın huzuruna böyle nasıl varayım? Üstelik evim, eşiğim de yok, demiş.\n\nTilki:\n\n— Olsun, her şeyin bir kolayı var. Gel, gidelim, demiş.\n\nBunu alıp gitmiş. Bir taşın dibine oturtturmuş. Kendi de padişahın yanına varıp:\n\n— Padişahım, size getiriyordum, ama bir grup atlı geldi, bunu soydular. Üstünü, başını aldılar, çıplak kaldı. Bir taşın üstünde oturuyor. Onun için getiremedim, demiş.\n\nPadişah, yanındakilere emir vermiş:\n\n— Gidin, bir urba* kestirin. Üstünü, başını giydirip getirin, demiş.\n\nAdamlar, padişahın dediğini yapmışlar. Giydirmişler.\n\nBu arada tilki:\n\n— Sakın üstüne, başına bakma! “Bu adam hiçbir şey görmemiş.” derler. Seni kınarlar, demiş.\n\nPadişahın yanına gelince bu dayanamamış, üstüne başına bakmaya başlamış.\n\nOradakiler merak edip tilkiye sormuşlar:\n\n— Bu niye ikide bir üstüne başına bakıyor?\n\nTilki de:\n\n— Aman padişahım! Bunun bir elbisesi vardı ki sormayın. Herhâlde beğenmedi de ondan bakıyor, demiş.\n\nBunun üstüne padişah:\n\n— Gidin, daha güzel bir urba kestirin, diye emretmiş.\n\nAdamlar alıp getirmişler. Giydirdikten sonra Beş Salkım Bağ yine üstüne, başına bakmaya başlamış. Yine beğenmedi diye bir urba daha kestirmişler. Bu sefer bakmamış.\n\nTilki de padişaha bunu övüp duruyormuş.\n\n— Şöyle zengin, böyle saltanatlı, deyip ballandırıyormuş.\n\nPadişah:\n\n— Gidin, bunun zenginliğini sorun, soruşturun. Neyi var, neyi yoksa görelim, diye emretmiş.\n\nTilki öne düşmüş, askerler arkada… Bunlar böyle gidedursunlar, tilki bir davar çobanına rastlamış.\n\nDavar çobanına demiş ki:\n\n— Bak! Şu gelen askerler; “Bu davarlar kimin?” derlerse; “Beş Salkım Bağ’ın.” deyin. Yoksa sizi keserler, demiş.\n\nAdam korkudan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nTilki yoluna devam etmiş. Bu sefer bir sığır çobanına rastlamış.\n\n— Arkadan gelen askerler; “Bu kimin sığırı?” diye sorarlarsa “Beş Salkım Bağ’ın.” deyin. Yoksa sizi keserler, demiş.\n\nO da:\n\n— Tamam, demiş.\n\nTilki, bu sefer deve güden bir çobana rastlamış. Ona da aynı şeyleri söylemiş.\n\nOradan bir konağa gelmiş. Bu konakta yaşlı bir karı koca oturuyormuş. Onlara demiş ki:\n\n— Şu gelen atlıları görüyor musunuz? Onlar sizi kesecek.\n\nOnlar da:\n\n— Eee, biz şimdi ne yapacağız, demişler,\n\nTilki de:\n\n— Ne mi yapacaksınız? Aha şu tandıra girin! Siz girince tandırı kapatırım. Onlar gittikten sonra sizi buradan çıkarırım, demiş.\n\nYaşlı karı kocayı tandıra koymuş. Bir kibrit çakıp bunları yakmış. Bir de bakmış ki askerler kapıya gelmiş. Hemen yanlarına varmış, buyur etmiş, içeri almış. Askerler bakmış ki her şey yerli yerinde; tertip, düzen tamam. Askerleri yedirmiş, içirmiş, yollamış.\n\nAskerler, padişahın yanına varıp:\n\n— Padişahım, bir zengin ki öyle böyle değil. Bir sürü davarı, bir sürü sığırı, bir sürü de devesi var. Deve güdeni ayrı, sığır güdeni ayrı, davar güdeni ayrı… Bir de konağı var ki sorma gitsin, demişler.\n\nPadişah, bunun üstüne kızını vermiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar.\n\nBir gün tilki, Beş Salkım Bağ’ın yanına varmış:\n\n— Beni yıka, demiş.\n\nBeş Salkım Bağ da:\n\n— Hele pis tilkiye bak! Ben seni niye yıkayayım, demiş.\n\nTilkiyi kuyruğundan tuttuğu gibi fırlatmış. Tilkinin de zoruna gitmiş.\n\nDemiş ki:\n\n— Ha! Yapmasını nasıl bildimse bozmasını da bilirim!\n\nDoğru padişahın yanına varıp:\n\n— Padişahım, kızınız bir perişan, bir perişan ki sormayın. Gidip kızınızı alın, getirin, demiş.\n\nPadişah şaşırmış:\n\n— Nasıl olur, demiş.\n\nTilki:\n\n— Vallahi bilmem, ama öyle, demiş.\n\nPadişah, askerlerini çağırıp:\n\n— Gidin, kızımı alın, getirin, demiş.\n\nTilkiyle askerlerini göndermiş. Tilki yine öne düşmüş. Gitmiş, Beş Salkım Bağ’ın evine:\n\n— Bak, gördün mü? Padişahın askerleri, kızı almaya geliyorlar, demiş.\n\nBeş Salkım Bağ, tilkiye yalvarmaya başlamış:\n\n— Ooo, tilki! Etme, eyleme! Tek kızı götürmesinler, her dediğini yaparım, demiş.\n\nTilki bunu duydu ya… Hemen askerleri karşılamış.\n\n— Ooo!.. Buyurun! Buyurun, demiş.\n\nAskerler şaşırıp:\n\n— Hani padişahın kızı perişandı? Sen böyle demedin mi? Biz kızı götürmeye geldik. Peki, ne oldu, demişler.\n\nTilki de alaylı alaylı:\n\n— Amaaaan! Dağın tilkisi mi tükenir? Karnı yemeyenin* biri gelip söylemiştir. Bakın, kızınız nasıl iyi, demiş.\n\nAskerleri yedirmiş, içirmiş, göndermiş. Yine kapının önüne yatmış.\n\n— İlla beni yıkayacaksın, deyip duruyormuş.\n\nKız da bir kazan su kaynatmış. Tilkinin üzerine dökmüş. Tilki ölmüş, bunlar da kurtulmuşlar.\n\nYiyip, içip muratlarına ermişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* omca: Bağ kütüğü.\n\n* urba: Halk ağzında giysi.\n\n* karnı yememek: Kıskanmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Bildik",
        "text": "BİLDİK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bildik adında bir oğlan varmış. Bir gün köydeki kızlardan bir kaçı Bildik’in yanına gelmişler.\n\n— Biz odun toplamaya gidiyoruz. Sen de bizimle gel, demişler.\n\nBildik:\n\n— Anam hedik*&nbsp;yapmıştı. Gidip biraz getireyim de yolda yeriz, demiş.\n\nEve gidip biraz hedik getirmiş. Hep beraber yola çıkmışlar. Giderken yolda bir çeşme görmüşler. Çeşmenin başında biraz dinlenmişler, hedik yemişler, su içmişler.\n\nKızlar, birden:\n\n— Çok geç kaldık. Hemen odunları toplayıp eve dönmemiz lazım, demişler.\n\nBildik:\n\n— Ben odun toplamam. Siz benim yerime de toplayın. Madem hediğimi yediniz, işimi de siz yapın, demiş.\n\nKızlar kabul etmişler. Bildik, odun toplamadan kenarda öylece oturmuş. Otururken yaşlı bir kadın görmüş. Kadın, bunlara doğru geliyormuş. Meğerse bu kadın, insan yiyen biriymiş.\n\nKızlara:\n\n— Kızlar, odun toplamaya mı geldiniz, demiş.\n\nKızlar da:\n\n— Evet, demişler.\n\nYaşlı kadın:\n\n— Akşam karanlığı çöktü. Eve gidemezsiniz. Bu gece benim misafirim olun. Yarın sabah erkenden odunlarınızı toplayıp gidersiniz, demiş.\n\nKızlar, kendi aralarında:\n\n— Eyvah! Bildik odun toplamadığından akşama kaldık. Bu gece burada kalırsak ya kadın bize bir şey yaparsa, demişler.\n\nBildik, bunların dediğini duymuş.\n\n— Bir şey olmaz. Gelin, kadınla gidelim, demiş.\n\nHep beraber kadının mağarasına gitmişler.\n\nKadın, hepsine bir yatak sermiş. Yorgun oldukları için uyumaya başlamışlar.\n\nYaşlı kadın seslenmiş:\n\n— Kim uyuyor, kim uyanık?\n\nBildik demiş ki:\n\n— Herkes uyuyor, bir Bildik uyanık.\n\nYaşlı kadın:\n\n— Bildik niye uyanık?\n\nBildik:\n\n— Anam bana geçen akşam bu saatlerde nohut kaynatmıştı. Onu hatırladım, canım istedi de o yüzden uyuyamadım, demiş.\n\nYaşlı kadın da:\n\n— Dur, sana nohut kaynatayım da uyu, demiş.\n\nKadın, nohut kaynatmış, birlikte yemişler, tekrar yatmışlar. Biraz zaman geçtikten sonra Bildik:\n\n— Ana! Çok susadım, demiş.\n\nKadın:\n\n— Peki, ne yapayım, diye sormuş.\n\nBildik:\n\n— Git, bana dereden su getir, demiş.\n\nKadın da:\n\n— Ne ile getireyim suyu, demiş.\n\nO da:\n\n— Kalbur ile getir, demiş.\n\nKadın, kalburu aldığı gibi doğru dereye gitmiş. Kalburu suya daldırdıkça kalbur dolmamış. Ne yaptıysa, ne ettiyse olmamış. Kadın, bunun üzerine başlamış kalburun deliklerini doldurmaya. Entarisinden parça koparıp kalburun deliklerini tıkasa da bir türlü suyu dolduramamış.\n\nBildik, kadını suya gönderir göndermez hemen kızları uykudan uyandırmış. Evlerine yollamış. Kendisi de yorganı başına çekmiş, uyuyormuş gibi yapmış.\n\nKadın, suyu dolduramadığı gibi bir de perişan olmuş. Mağaraya geri dönmüş. Bir de bakmış ki kızlar yok!\n\n— Bildik! Hani ya kızlar, demiş.\n\nBildik de:\n\n— Ana, ben biraz önce uykuya daldım. O sırada kızlar kaçmış demek ki, demiş.\n\nKadın da:\n\n— O zaman ben de seni kızartır yerim, demiş.\n\nHemen Bildik’i yakalayıp çuvala koymuş, ağacın birine asmış. Bildik’i pişirmek için odun toplamaya gitmiş.\n\nBildik, kendi kendine; “Kızlar kaçtı, kurtuldu. Ben şimdi ne yapacağım,” demiş.\n\nBirden aklına cebindeki bıçak gelmiş. Bıçağını çıkarıp çuvalı yırtmış, yere düşmüş. Hemen kadının oradaki danasını çuvala koyup yeniden ağaca asmış. Ondan sonra da dama çıkmış. Bir de bakmış ki kadın sırtında odunla geliyor.\n\nKadın eve gelip ocağı odunla doldurmuş. Bildik de bacadan ateşin üstüne toprak atmış, söndürmüş. Kadın, toprağı atanın tilki olduğunu zannetmiş.\n\n— Tilki, kalkarsam seni dişimin kovuğuna koyarım, demiş.\n\nBildik de kadını dama çıkarmak için uğraşıyormuş. Bu defa da damda gezinmeye başlamış. Kadın, bu gezeni fare sanmış.\n\n— Fare, kalkarsam seni dişimin kovuğuna koyarım, demiş.\n\nDerken, kadın şişleri kızdırmış, çuvala batırmış. Batırır batırmaz da dana böğürmeye başlamış. Kadın, dananın sesini duyunca dövünmeye başlamış.\n\n— Bildik, beni danamdan ettin, diye bağırmış.\n\nBildik de kadının mağarasında ne var, ne yok alıp uçurumun kenarına götürmüş. Kadına:\n\n— Ana! Neyin var, neyin yok, hepsini atacağım, demiş.\n\nKadın, bunu duyunca iyice kızmış, Bildik’e saldırmış. O da tam kadın geldiği sırada kenara çekilmiş. Kadın uçurumdan aşağı yuvarlanmış, ölmüş. Bildik de kadının neyi varsa yüklenip köyüne dönmüş. Mutlu, mesut yaşamış...\n\n&nbsp;\n\n\n* &nbsp;hedik: Kaynatılmış buğday, bulgur, mısır vb. şeyler.&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Çil Para",
        "text": "ÇİL PARA\n\nEski zamanlarda bir kadın yaşarmış. Bu kadının Çil Para adında bir oğlu varmış.\n\nBir gün, kızlar süpürgeye gideceklermiş*. Çil Para, bunu duyunca annesinin yanına gelip:\n\n— Ana, bana bir yağlı, bir ballı dürüm hazırla! Kızlar süpürgeye gidiyor, ben de gideceğim, demiş.\n\nAnnesi de:\n\n— Oğlum, onlar kız, süpürgeye gidiyor. Senin ne işin var, demiş.\n\nO da:\n\n— Ben de gideceğim, demiş.\n\nAnnesi bir yağlı, bir de ballı dürüm dürmüş, bu da kızların arkasına düşmüş.\n\n— Kızlar, durun durun gitmeyin, size ballı dürüm vereceğim, demiş.\n\nKızlar durmuş, beklemişler. Dürümü kızlara pay etmiş. Varmışlar süpürgenin dağına. Çil Para hoplamış, dala çıkmış.\n\nKızlar:\n\n— Çil Para, in de süpürgeni çek, demişler.\n\nÇil Para da:\n\n— Yok, ballı dürümü yemesini bildiniz, yağlı dürümü yemesini de bildiniz. Süpürgemi siz çekeceksiniz, demiş.\n\nKızlar; “Yok!” demişlerse de Çil Para oralı olmamış. Çil Para’ya birer tutam verip bir şelek* de ona yapmışlar.\n\nAkşam olunca kızlar, Çil Para’ya:\n\n— Süpürgeni yaptık, al, götür, demişler.\n\nÇil Para:\n\n— Yok, götürmem. Ballı dürüm yemesini bildiniz, yağlı dürümü yemesini de bildiniz. Süpürgemi niye götürmüyorsunuz, demiş.\n\nKızlar, soluk soluğa bunun süpürgesini de taşımışlar. Derken hava kararmış. Köye yetişememişler. Köyün yolunu şaşırmışlar. Orada uzakta bir köy varmış. Bir evin bacasından kaba kaba tütün tütüyormuş. Bir evin önünde de it ürüyormuş.\n\n— İt ürüyen eve mi varalım? Tütün tüten eve mi varalım, demişler.\n\nÇil Para demiş ki:\n\n— İt ürüyen eve gitsek it bizi tutar. İyisi mi tütün tüten eve varalım.\n\nVarıp kapıyı çalmışlar. Çalsalar ki o ev caz karısının eviymiş. Caz karısı, orada oturuyormuş.\n\nCaz karısı, kapıyı açınca bunları kalabalık görmüş ya, canına minnet!\n\n— Gelin yavrularım, demiş.\n\nBunları içeri almış. Üşümüşlerdir diye bunların çektiği süpürgeyi de almış, ocağa basmış. Bunları bir ısıtmış ki...\n\n— Acıktınız mı yavrularım, demiş.\n\nBunlar da:\n\n— Acıktık, demişler.\n\nCaz karısı, memesini kesmiş, bunlara kavurma yapmış, yedirmiş.\n\n— Yorulmuşsunuzdur, demiş, yatak yapmış, yatırmış.\n\nCaz karısı:\n\n— Benimle yatanınız olacak mı, diye sormuş.\n\nÇil Para:\n\n— Ben seninle yatarım ebe*, demiş.\n\n—İyi, sen benimle yat, demiş o da.\n\nÇil Para, caz karısıyla yatmış. Caz karısı, durmuş durmuş, Çil Para’yı ısırmış.\n\nÇil Para demiş ki:\n\n— Ebe, beni bir şey ısırdı.\n\nO da:\n\n— Yat yavrum, yat! O, at karıncasıdır, demiş.\n\nMeğerse bunları yiyecekmiş; bakayım uyudular mı diye ısırıyormuş. Kadın durmuş durmuş, bir daha ısırmış Çil Para’yı.\n\nÇil Para yine:\n\n— Ebe, beni bir şey ısırıyor, demiş.\n\nKadın bu defa da:\n\n— Yat yavrum, yat! O da it karıncasıdır, demiş.\n\nYine yatırmış, ama Çil Para uyumuyormuş. Çil Para’nın bir bıçağı varmış. Caz karısı, memesini keserken bıçağı Çil Para’dan almış.\n\nCaz karısı, Çil Para’yı bir daha ısırmış.\n\n— Ebe, beni bir şey ısırdı, demiş Çil Para da.\n\nCaz karısı:\n\n— O ne Çil Para!? Seni niye uyku tutmadı ki, demiş.\n\nÇil Para, caz karısına:\n\n— Ebe, beni nasıl uyku tutsun!? Anam bana kırk yumurtadan kaygana* yapardı. Halburla*, gözerle* bana denizden su getirirdi, ben de içerdim. Kırk yumurtadan kayganayı yerdim de ondan sonra uyurdum, demiş.\n\nCaz karısı kalkmış, kırk yumurtadan bir kaygana yapmış. Kayganayı yedirmiş. Çil Para’ya denizden gözerle, halburla su getirmiş, içirmiş, yatırmış.\n\nAz sonra caz karısı, Çil Para’yı ısırmış, Çil Para hiç ses etmemiş. Bir daha ısırmış, yine ses vermemiş. Caz karısı:\n\n— Hah! Bunlar uyudu, demiş.\n\nCaz karısı, dişini bilemeye gitmiş ki bunları rahat yesin! Kadın gider gitmez Çil Para, kızları uyandırmış.\n\n— Kızlar, caz karısı bizi yiyecek, kaçalım, demiş.\n\nCaz karısı gelmeden kimi kapıdan kimi pencereden kaçmış. Gelse ki cazı karısı kimse yok, hepsi kaçmış! Caz karısının ağzı boşa çıkmış.\n\nŞimdi, bunlar kaçmış, evlerine gitmişler. Çil Para’nın anası da pilav pişirmiş, soğan kesecekmiş.\n\nAnası, Çil Para’ya:\n\n— Bıçağını ver de soğan keseyim, demiş.\n\nÇil Para:\n\n— Abaa! Benim bıçağım caz karısında kaldı. Ben gider bıçağımı alır, gelirim, demiş.\n\nAnası izin vermemiş, ama Çil Para:\n\n— Yok, ben gider, bıçağımı alırım, demiş.\n\nYola düşmüş, gelmiş caz karısının evine. Hoplamış, dama çıkmış. Caz karısı da ocağın başında oturuyormuş, iniliyormuş.\n\n— Çil Para’m, sana mı yanayım? Memem, sana mı yanayım, diye ağlıyormuş.\n\nÇil Para, damdan aşağıya bir taş atmış. Caz karısı:\n\n— Karga! Varırsam gözlerini oyarım, beni oynatma, diye seslenmiş.\n\nDurmuş durmuş, bir daha atmış.\n\n— Karga! Gelirsem gözlerini oyarım, dişlerini çekerim, diye seslenmiş.\n\nÇil Para bir daha atınca caz karısı:\n\n— Vay, sen beni mi oynatacaksın, demiş, hoplamış, dama çıkmış.\n\nO dama çıkarken Çil Para da aşağıya inmiş. Caz karısı, bıçağı sandığa koymuş. Çil Para sandığa girmiş, bıçağı da beline bağlamış. Orada caz karısının cevizi varmış. Cevizi kırıp kırıp yiyormuş. Caz karısı gelmiş, ocağın başına oturmuş. Yine ağlıyormuş.\n\n— Çil Para’m, sana mı yanayım? Memem, sana mı yanayım, diyormuş.\n\nÇil Para, cevizi “Çat! Çat!” diye kırıp yiyormuş.\n\nCaz karısı bu defa da:\n\n— Sıçan! Cevizimi kırma! Gelirsem dişlerini sökerim, demiş.\n\nÇil Para bir daha kırmış.\n\nCaz karısı:\n\n— Vay sıçan! Sen beni mi oynatıyorsun, demiş, sandığa bir tekme vurmuş.\n\nSandık düşünce Çil Para ortaya çıkmış.\n\nCaz karısı:\n\n— Vay! Seni gökte ararken yerde buldum, demiş.\n\nÇil Para’yı hemen çuvala koymuş, duvara asmış.\n\n— Gideyim de dişimi bileyip geleyim. Sonra da seni yiyeyim, demiş.\n\nCaz karısı gidince Çil Para, torbayı bıçağıyla kesmiş. Kadının kapıda bir eniği varmış, bir de ala buzağısı. Onları torbaya koymuş, ağaca asmış. Eline bir ibrik, bir kalıp da sabun almış, oradan kaçmış.\n\nAz sonra caz karısı gelmiş. Bir enikten ısırıyormuş:\n\n— Seni kapımda enik gibi çağırttırırım, diyormuş.\n\nBir buzağıdan ısırıyor, kanını soruyormuş*. Ona da:\n\n— Seni ala buzağım gibi çağırttırırım, diyormuş.\n\nBirini ısırırken, birinin kanını sorarken aşağı indirse ki kendi köpeğiyle buzağısı!\n\n— Vay! Bu beni mi oynatıyor, demiş.\n\nÇil Para’nın arkasına düşmüş. Çil Para kaçmış, caz karısı kovalamış. Çil para suyu dökmüş, deniz olmuş. Sabunu atmış, sabundan dağ olmuş. Caz karısı oraya yıkılmış, kalmış.\n\nÇil Para, bir kavağa:\n\n— Eğil kavağım, eğil, demiş, kavak eğilmiş.\n\nÇil Para, kavağın üstüne oturmuş. Kavak doğrulunca da kavağın tepesine çıkmış. Caz karısı, yine Çil Para’nın peşine düşmüş. Bakmış ki Çil Para, kavağın tepesinde oturuyor.\n\n— Çil Para, sen oraya nasıl çıktın, demiş.\n\nO da:\n\n— Nasıl mı çıktım? Ebe, bir değirmen taşını şu dağdan getirdim. Bir değirmen taşını da bu dağdan getirdim. Hepsini üst üste koydum. Kütüğü de yaktım, üstüne oturunca hoplayıp çıktım, demiş.\n\nCaz karısı, Çil Para’ya inanmış. Bir değirmen taşını şu dağdan getirmiş. Bir değirmen taşını da başka dağdan getirmiş. Bunları üst üste koymuş. Kütüğü de yakmış, kıçını koyup üstüne oturunca caz karısı çatır çatır yanmış.\n\nÇil Para, kavaktan inmiş, gitmiş kadının evine. Bir kağnı getirmiş. Neyi var, neyi yoksa yüklemiş, anasının kapısına getirip yıkmış.\n\nAna, oğul beraber mutlu mesut yaşamışlar...\n\n&nbsp;\n\n\n* süpürgeye gitmek: Halk dilinde, yabanıl mısır toplamaya gitmek.\n\n* şelek: Sırtta taşınan yük. Küfe.\n\n* ebe: Büyükanne.\n\n* kaygana: Omlet.\n\n* halbur: Halk ağzında kalbur.\n\n* gözer: Buğday, toprak vb.nin elendiği iri gözlü kalbur.\n\n* sormak: Emmek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Geyik Oğlan",
        "text": "GEYİK OĞLAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış, az söylemesi sevapmış.\n\nAdamın birinin karısı ölmüş. Yeniden evlenmiş. Evvelki karısından da iki çocuğu varmış. Kadın geldikten sonra bir gün durmuş, iki gün durmuş. Adama:\n\n— Ben senin çocuklarının kahrını çekemem, demiş.\n\nAdam da:\n\n— Ben nasıl edeyim, nereye bırakayım? Madem istemiyorsun, götüreyim de ormana bırakayım, demiş.\n\nAzıklarını koymuş, üstlerini başlarını koymuş. Baltasını almış, ormana gitmişler.\n\nAdam, kavağın dalına kuru bir kabak asmış, sonra da çocuklara:\n\n— Yavrularım, siz burada oturun. Ben azıcık gideyim de odun keseyim, demiş.\n\nAdam, çocukları bırakıp gitmiş. Yel estikçe kabak; “Dangır!.. Dangır!” etmeye başlamış.\n\nVakit ilerleyip de akşam olunca çocuklar babalarını seslenmişler:\n\n— Baba gelsene! Akşam oldu, bizi evimize götürsene, demişler.\n\nBiraz daha durmuşlar, yine seslenmişler; ses yok!..\n\n— Baba, akşam ezanı oldu. Bizi götürsene, diye ağlayıp bağırmışlar.\n\nHiç ses soluk yokmuş...\n\nKız, kardeşine demiş ki:\n\n— Kardeşim, herhâlde babam bizi buraya bıraktı, gitti. Gel, yola düşüp de gidelim, demiş.\n\nAzıklarını almışlar, düşmüşler yola… Gitmişler… Gitmişler… Giderken bir pınara rast gelmişler. Orası da Geyik Pınarı’ymış.\n\nOğlan:\n\n— Abla, ben çok susadım, su içeceğim, demiş.\n\nAblası razı olmayıp:\n\n— Yok kardeş, içme! Buraya “Geyik Pınarı” derler. Geyik olup gidersin, ben yalnız kalırım. Sen olmazsan ben ne ederim, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Aman! Böyle yaşamaktansa geyik olup çıkarım. Yayılır, sulanır, yine gelirim yanına, demiş.\n\nOğlan, ablasını dinlememiş. Suyu içer içmez geyik olmuş, çıkmış. Bacısının yanına düşmüş. Oğlan da geyik oldu ya, yayıla yayıla gitmişler. Bir köyün kenarına varınca bakmışlar ki bir pınar… Pınarın başında da bir ulu kavak ağacı…\n\nOğlan:\n\n— Bacı, sen buraya çık! Ben yayılır yayılır, akşamları yanına gelirim, demiş.\n\nKız azığını almış, çıkmış kavağın başına… Kardeşi de gündüzleri yayılıp akşam olunca gelip ağacın dibinde yatıyormuş. Sabahtan kalkıp tekrar yayılmaya gidiyormuş.\n\nBir gün, oranın beyinin azapları*, atlarını sulamak için pınara getirmişler. Atlar suyu içmiyormuş. Suya eğildikçe horul horul geri gidiyor, sudan bir türlü içmiyormuş. Adamlar, sağa sola bakmışlar, bir şey yok… Her tarafa bakmışlar, bir şey yok...\n\n— Allah Allah! Bu atlar her zaman bu sudan içerdi. Şimdi ne oldu ki içmiyorlar, diyerek hem söylenmişler hem de şaşırıp kalmışlar.\n\nOraya buraya derken suyun üstüne eğilip bakmışlar ki güzel mi güzel bir kızın şavkı suya düşmüş! Kafalarını kaldırınca bir de ne görsünler!? Dünya güzeli bir kız, kavağın başında öylece oturmuyor mu?\n\nAdamlar, kızı görünce:\n\n— Kız, gel, aşağı insene, diye çağırmışlar.\n\nKız da:\n\n— İnmem de inmem, diye taban diretmiş.\n\nNeyse, adamlar atları alıp geri götürmüşler. Beyin oğluna demişler ki:\n\n— Böyle böyle bir kız var. Ağacın başına oturmuş. Yüzünün güzelliği de suya düşmüş. Atlar, bu kızın şavkını suda görünce bir türlü sudan içiremedik.\n\nBeyin oğlu, hemen hazırlanıp pınarın başına varmış.\n\nKıza, aşağından yukarı:\n\n— Gel, aşağı insene, diye seslenmiş.\n\nKız inat etmiş:\n\n— İnmiyorum işte, diye cevap vermiş.\n\nKız inmeyince beyin oğlu, yanındakilere:\n\n— Bu kavağı kesin! Kızı ancak o zaman indiririz, demiş.\n\nMilleti toplamış, baltasını alan yürüyüp gelmiş. Ağaca çalmışlar, vurmuşlar, kırmışlar, yok... Tövbe kesememişler! Öyle yorulmuşlar ki:\n\n— Aman! Bu kavak, ulu bir kavak. Ne kadar uğraştıysak kesemedik. Sabah olsun yine gelip uğraşırız, demişler.\n\nHerkes köye geri dönmüş.\n\nAkşam olunca geyik yine gelip yatmış. Bakmış ki kavağı oradan, buradan kesmişler. Kesilen yerleri sabaha kadar yalaya yalaya büyütmüş. Sabah olunca da kalkıp gitmiş.\n\nKöyün ahalisi sabahleyin birbirini uyandırmış. Toplanıp kavağın yanına gelmişler. Bakmışlar ki kavak iki misli büyümüş! Baltasını eline alan başlamış kavağa vurmaya… Artık vuran vurana… Yine de bir türlü kesememişler.\n\n— Bugün de hak edemedik. Yarın sabah gelip keselim, demiş, köye dönmüşler.\n\nAkşam olmuş, geyik yine ablasının yanına yatmaya gelmiş. Bakmış ki ağacın sağını, solunu kesmişler, oraları yalamaya başlamış. Yalaya yalaya kavağı iki misli büyütmüş.\n\nSabah olunca beyin oğlu, adamlarıyla gelip kavağa bakmış ki kavak yine iki misli daha büyümüş.\n\nBeyin oğlu, adamlarına demiş ki:\n\n— Bu böyle olmayacak; biz bu kavağı böyle kesemeyiz, bu kızı da buradan indiremeyiz. En iyisi cadı karıya söyleyelim. O, kızı nasıl indireceğini bilir.\n\nAdamlar, hemen gidip cadı karısını bulmuşlar.\n\nCadı karısı:\n\n— Ondan kolay ne var? Bana bir sac verin, bir tahta verin, biraz da un verin. Ben gider, onu oradan indiririm, demiş.\n\nCadı karının her istediğini bulmuş, getirmişler. Cadı karısı, ateşi bir yere yakmış, sacı bir yere kurmuş, oklavayı başka bir yere koymuş. Hamuru da başka bir yerde yoğurmuş. Kız ağacın tepesinden cadı karısını seyrediyormuş. Kadının yaptıklarından bir şey anlamamış.\n\nAğacın üstünden seslenip:\n\n— Nene! Nene! Niye böyle pişiriyorsun? Hiç ekmek öyle pişer mi? Sacı bir yere kurdun, tahtayı bir yere koydun, hamuru da bir yere koydun, demiş.\n\nCadı karısı da yalandan:\n\n— Aman! Ne bileyim yavrum!? Ben ihtiyar bir kadınım. Gözüm de görmüyor ki pişireyim, önüme alıp yiyeyim! Nereden sesleniyorsan gözüm görmüyor. Gel, aşağı in de bana yardım et! Beraber pişirelim yavrum, demiş.\n\nKızın yüreği acımış. Zaten azığı da bitmiş. Kendi kendine; “Kadına yazık! Gözü de görmüyormuş. Gideyim de ekmeğini pişirip eline vereyim,” demiş, aşağıya inmiş.\n\nKız iner inmez beyin oğlu saklandığı yerden çıkmış, bileğinden; “Şappp!” diye tutmuş.\n\nKıza demiş ki:\n\n— Söyle bakalım, ins misin, cin misin?\n\nKız, beyin oğlunun yüzüne bakıp:\n\n— İnsim de cinim de… Seni, beni yaratanın kuluyum, demiş.\n\nBeyin oğlu, kızın bileğini hiç bırakmamış, doğru evine götürmüş.\n\nKız, oraya gittikten sonra beyin oğluna demiş ki:\n\n— Benim bir de geyik kardeşim var. Her gün akşam olunca gelir, benim yanımda yatar. Onu ne edeceğiz?\n\nBeyin oğlu da:\n\n— Sen hiç üzülme! Seninle beraber gider, onu da alır, geliriz. Biz nerede yatarsak o da orada yatar, demiş.\n\nNeyse, akşam olmuş... Beyin oğluyla kız, geyiği almaya gitmişler. Meğerse bu arada beyin oğlu kıza vurulmuş.\n\n— Gidip kardeşini alırız, ama sen de benimle evleneceksin, demiş.\n\nKız, naz poz etmişse de beyin oğlunun elinden kurtulamayacağını anlamış, evlenmeye razı olmuş.\n\nBu ikisi geyiği alıp gelmişler. Düğün hazırlıkları başlamış. Kırk gün, kırk gece düğün etmişler, evlenmişler. Artık geyik de her gün bunların yanına geliyormuş.\n\nGünler, aylar geçmiş. Bir gün kızın analığının aklına bu çocuklar düşmüş. Aynanın karşısına geçmiş:\n\n— Ooo! Ayna, sen mi güzel, ben mi? Ay mı güzel, gün mü? Aman! Kızı da yolcu ettim, oğlanı da yolcu ettim. Şimdi de yiyip, içip muradıma geçiyorum. Artık benim de bir kızım var. Söyle ayna, demiş.\n\nAyna:\n\n— Vuuu! Ne ay güzel ne gün güzel! Ne sen güzel ne ben güzel! İlle de kız güzel! İlle de kız güzel, demiş.\n\nKız aklına düştü ya, ondan sonra analık aynaya sormuş ki:\n\n— Neredeymiş kızın yeri?\n\nAyna da:\n\n— Nerede olacak!? Beyin oğluna vardı. Allah etmesin, hizmetçisi bile var. Kardeşi de güzel bir geyik oldu. O da gelip yanında yatıyor. Mutlu, mesut yaşayıp gidiyorlar, demiş.\n\nAnalık hırsından çatlamış.\n\nAynaya:\n\n— Ne! Doğru mu söylüyorsun, demiş.\n\nAyna:\n\n— Tabii ki doğru söylüyorum. İnanmazsan git, gözünle gör, demiş.\n\nAnalık, doğru komşusuna gitmiş.\n\n— Vah anam, görüyor musun? Bizim kız gitmiş, bey oğluna varmış. Ne etsek ki, diye dertlenmiş.\n\nKomşusu da:\n\n— Aman! Ne canını üzüp duruyorsun? Ondan kolay ne var? Al kızını da yanına gidelim, demiş.\n\nAnalık:\n\n— Oraya varıp ne diyeceğiz? Bize; “Niye geldiniz?” diye sormazlar mı, demiş.\n\nKomşu da:\n\n— “Kızımızı görmeye geldik.” deriz. Oradaki vaziyete göre de bir şeyler yaparız, demiş.\n\nHazırlıklarını yapmış, yola düşmüşler. Yol boyu, yapacakları şeytanlıkları düşünmüşler. Gide gide beyin oğlunun evine varmışlar.\n\nKız, bunları görünce:\n\n— Vuuu! Analığım gelmiş, komşumuz gelmiş, diye çok sevinmiş.\n\nHâl hatır sormuş; yedirmiş, içirmiş, yatırmış, kaldırmış.\n\nSabah olunca analık bahçedeki havuzu görmüş.\n\n— Kızım, ne güzel havuzunuz var. Hadi, sen de yıkan, biz de yıkanalım. Bir arada şenli şadümanlı yıkanırız, demiş.\n\nKızın aklına kötü bir şey gelmemiş.\n\n— Olur, hem de çok iyi olur. Gidip lifi, tarağı, sabunu getireyim de yıkanalım, demiş.\n\nHavuzun başına oturup yıkanmaya başlamışlar.\n\nKomşu, analığa işaret etmiş ki:\n\n— Şuradan itekleyelim de havuza düşürelim. Senin kızı da beyin oğluna veririz, demiş.\n\nAnalık, kızı itelediği gibi havuza düşürmüş. Meğer o havuzda çok büyük bir balık yaşarmış. Kızı olduğu gibi yutmuş. Analığın kızını da beyin oğluna vermişler.\n\nAkşam olmuş, geyik gelmiş. Her gün bacısının odasının yanında yatarmış. O gün gitmiş, havuzun başında yatmış. Ertesi gün geyik, yine havuzun kenarında yatmış.\n\nBeyin oğlu, karısının düştüğünü bilmiyor ya... Analığın kızının kendi karısı olmadığını da bilmiyor ya… Analığın kızını karısı zannedip:\n\n— Bu geyik her gün gelip yanımızda yatardı. İki gündür niye gidip havuzun kenarında yatıyor, diye sormuş.\n\nKız da geyik sanki kendi kardeşiymiş gibi:\n\n— Amaaan! Ben ne bileyim? Şimdiye kadar kardeşimdi. Gelir, yanımızda yatardı. Daha gelip yatmıyor, ne uğraşıyorsun? Ben ona; “O sudan içme!” dedim. İçmeseydi. İçti, geyik oldu. Artık kesip yiyelim, demiş.\n\nBeyin oğlu şaşırmış:\n\n— Yoook! Sen hiç böyle demezdin de etmezdin de! Sana ne oldu ki? Akşam gelince karnını burnunu doyuruyordun; yemini, suyunu veriyordun; sırtını başını sıvazlıyordun, seviyordun. İki gündür hiç sahip çıkmıyorsun. Yem mem de vermiyorsun, demiş.\n\n— Aman! Yeter, usandım artık, demiş.\n\nBeyin oğlu, bu vaziyetten hiçbir şey anlamamış:\n\n— Dur bakalım! Bu işin içinde bir iş var, ama Allah büyüktür, demiş.\n\nVarmış, gitmiş havuzun yanına… Geyiği geriden seyretmeye başlamış.\n\nGeyik, havuzun kenarına iyice yaklaşmış, seslenmeye başlamış:\n\n— Bacı! Bacı! Neredeysen çık, gel! Bak, bıçaklar bileniyor, boğazıma dolanıyor. Çık, gelsene!\n\nBeyin oğlu hiç söylemeden eve gitmiş, sabahın olmasını beklemiş.\n\nSabah olunca adamlarını havuzun başına toplamış.\n\n— Çabuk! Bu havuz yıkılacak, diye emretmiş.\n\nAdamlar emri yerine getirmişler. Kazmayı vurur vurmaz havuz ikiye yarılmış. Gelen balık gitmiş, gelen balık gitmiş. Az sonra bir balık gelmiş ki koskoca, havuzun içi kadarmış.\n\nBeyin oğlu:\n\n— Aman! Bu balığı tutun, karnını da yarın, diye bağırmış.\n\nAdamlar zor gücele* balığı yakalamış, usulca bıçağı sürüp balığın karnını yarmışlar. Bakmışlar ki kız orada… Kızı hemen çıkarmışlar. Kız çıkar çıkmaz da geyiğin büyüsü bozulmuş. O da tekrar insan kılığına girmiş. Bacı-kardeş birbirlerine sarılıp ağlaşmışlar. Beyin oğlu bakmış ki bunlar birbirinden ayrılmayacak, torlamış toplamış, eve getirmiş.\n\nEve geldikten sonra merak edip sormuş:\n\n— Sana ne oldu böyle?\n\nKız da:\n\n— Analığım gelmişti. Kızını da komşusunu da getirmişti. Havuzu görünce; “Gidip yıkanalım.” dedi. Yıkanırken beni havuza düşürdü. Balık da geldi, beni yuttu. Sonra da kendi kızını benim yerime, senin yanına koydu, demiş.\n\nBeyin oğlu, kızın analığını da kızını da kırk katırın kuyruğuna bağlatmış, memleketlerine yollamış. Kendileri de yeniden toy düğün yapmışlar, muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n*azap: Anadolu'nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.\n\n*gücele: Ancak, güçlükle, zorla.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Hizmetkârın Oğlu",
        "text": "HİZMETKÂRIN OĞLU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir kadın, bir de oğlu varmış. Bu kadın, padişahın sarayında hizmetçilik yaparmış. Oğlu da bir somun ekmeğe çalışırmış.\n\nKadının oğlu, bir gün ekmek almaya giderken bir yılan yavrusuna rast gelmiş. Çoluk çocuk, yılan yavrusunun başına toplanmış, ellerinde değneklerle öldürmeye çalışıyorlarmış.\n\nOğlan, çocuklara:\n\n— Yılanı öldürmeyin, bana verin. Ben ona bakarım, demiş, yılanı alıp eve getirmiş.\n\nYılan için bir kafes yapmış, beslemeye başlamış. Aradan biraz zaman geçmiş. Oğlan yine ekmek almaya gitmiş. Bu defa da bir köpek yavrusuna rast gelmiş. Çocuklar, bu yavruyu öldürmeye çalışıyormuş.\n\nOnlara:\n\n— Köpeği öldürmeyin, bana verin. Ben bakayım ona, demiş, yavruyu alıp eve getirmiş.\n\nErtesi gün olmuş. Oğlan, yine ekmek almaya giderken bu defa da bir kedi yavrusu görmüş. Onu da çocukların elinden kurtarıp eve getirmiş. Olmuşlar üç tane...\n\nOğlanın anası, bu duruma kızmış:\n\n— Biz zaten bir somun ekmekle zor doyuyoruz, demiş.\n\nOğlan da yarım somunu kendi yiyormuş, yarısını da onlara veriyormuş. Böyle böyle bunları büyütmüş.\n\nYılan, büyüyünce dile gelmiş. Oğlana:\n\n— Ey insanoğlu! Bu zamana kadar beni besleyip büyüttün. Beni dışarı sal da sana güzel bir hediye getireyim. Korkma, kaçmam! Biz sana, sen de bize alıştın, demiş.\n\nOğlan, yılanı salmış. Yılan, birkaç zaman sonra eve dönmüş. Oğlana demiş ki:\n\n— Ey insanoğlu! Bu yüzüğü al, kimseye de söyleme. Bu yüzüğü bir tek sen bileceksin. Bu yüzük tılsımlı. Yüzüğü yalarsan kırk tane Arap hizmetçi çıkacak, sen ne dilersen yerine getirecek, demiş.\n\nOğlan, yüzüğü almış, parmağına takmış. “Bismillah!” deyip yüzüğü yalamış. Birden karşısına kırk tane Arap çıkmış.\n\n— Dile bizden ne dilersen, demişler.\n\nOğlan da:\n\n— Bana güzel bir sofra hazırlayın, demiş.\n\nArap hizmetçiler bir sofra hazırlamışlar ki dillere destan; çeşit çeşit yemekler varmış. Oğlanın anası eve gelip sofrayı görünce çok şaşırmış.\n\n— Oğlum, bu ne, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Ne olacak ana? Allah verdi, sen de ye, demiş.\n\nYılana söz verdiği için bunun sırrını söylememiş. Aradan bir zaman daha geçmiş. Oğlan, bir gün anasına:\n\n—&nbsp; Ana! Padişahın kızını bana iste, demiş.\n\nAnası:\n\n— Oğlum, ben padişahın hizmetçisiyim. Padişah bize kız verir mi, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Ana, sen git, iste. Gerisine karışma, demiş.\n\nAnası da oğlunu kırmamış; gitmiş, padişahın huzuruna varmış. Padişaha:\n\n— Padişahım! Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızını oğluma istiyorum, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Ne diyorsun sen? Sen benim kapımda hizmetçisin. Ben ise koskoca bir padişahım. Nasıl cesaret edip de kızımı istersin, demiş.\n\nKadını huzurundan kovmuş. Kadın, ağlaya sızlaya eve gelmiş. Oğluna demiş ki:\n\n— Oğlum, ben sana dedim. Biz kim, padişahın kızını istemek kim!? Padişah, kızını vermedi, beni saraydan attı.\n\nOğlan:\n\n— Tamam, ana! Sen vazifeni yaptın. Gidip ben isterim, demiş.\n\nBu defa oğlan huzura varmış. Allah’ın emriyle padişahtan kızını istemiş. Padişah:\n\n— Oğlum, sen nasıl olur da benim kızımı istersin? Anan kapımda hizmetçi. Nasıl olur da cesaret edersiniz, demiş.\n\nOğlan iki kere daha kızı istemiş, ama padişah; “Olmaz!” demiş. En sonunda oğlan, padişah görmeden yüzüğü yalamış, ortaya kırk tane Arap çıkmış. Padişah, bunları görünce korkmuş, kızını vermeye razı olmuş. Padişah, kızını vermiş vermesine, ama kızına da tembih etmiş ki:\n\n— Kızım, ben seni bu oğlana verdim, ama bu oğlanın bir tılsımı var. Bunu öğren, bana haber et, demiş.\n\nNeyse, bunlar kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar...\n\nKız, bir o yana, bir bu yana dolanıp durmuş. En sonunda yüzüğün farkına varmış. Oğlandan gizli, yüzüğü alıp babasının yanına varmış.\n\n— Baba! Tılsımın bu yüzükte olduğunu anladım, ama nasıl olduğunu anlayamadım, demiş.\n\nBiz haber verelim oğlandan... Oğlan, yüzüğü kaybettiğini anlayınca her yanı aramış, taramış, bulamamış. Büyüttüğü kediyle köpek, oğlanın yüzüğü aradığını fark etmişler. Kedi, köpeğe demiş ki:\n\n— Bu oğlan bizi kurtardı, bize baktı. Gel, biz bu oğlanın yüzüğünü bulalım. Padişahın sarayına gidelim. Sen kapıda bekle, ben de yüzüğü kapıp kaçayım, demiş.\n\nİkisi beraber saraya doğru yola çıkmışlar. Saray, nehrin karşı tarafındaymış. Köpek, kediyi sırtına almış, karşıya geçirmiş. Saraya varınca köpek kapıda beklemiş. Kedi de duvardan atlayıp doğruca kızın odasına girmiş. Kız, o sırada uyuyormuş. Kimse yüzüğü bulmasın diye de ağzında saklıyormuş. Kedi bunu görmüş. Odada bir fareyle karşılaşmış. Fareyi yakalamış, kuyruğunu kızın burnuna sürtmüş. Kız hapşırınca yüzük ağzından fırlamış. Kedi, yüzüğü kaptığı gibi dışarı kaçmış.\n\nDışarıda bekleyen köpek de kedinin geldiğini görünce:\n\n— Yüzüğü bana ver, demiş.\n\nO da:\n\n— Olmaz, sen boşboğazın tekisin. Olmadık zamanda havlar, yüzüğü kaybedersin, demiş.\n\nKöpek de:\n\n— İlla vereceksin. Yoksa seni nehirden karşıya geçirmem, demiş.\n\nKedi de razı olmuş, yüzüğü vermiş. Nehre varınca köpeğin sırtına binmiş. Nehirden geçerken karşılarına bir balıkçı çıkmış. Köpek, balıkçıyı görünce başlamış havlamaya. Havlayınca da yüzük, ağzından suya düşmüş.\n\nKedi:\n\n— Ben sana demedim mi? “Boşboğazsın, yüzüğü kaybedersin.” demiştim, diyerek kızmış.\n\nBunlar kara kara ne yapacaklarını düşünürken balıkçının oltasına koca bir balık takılmış. Kedi, bunu görünce:\n\n— Yüzüğü kaybettik. Bari şu balığı kapıp kaçalım da karnımızı doyuralım, demiş, balığı oltadan kapmış.\n\nBalığı alıp eve gelmişler. Oğlanın anası, balığı görünce alıp temizlemiş. Tam pişirecekmiş, bir de ne görsün!? Balığın içinde bir yüzük... Hemen oğluna haber vermiş. Oğlan, yüzüğü görünce inanamamış, çok sevinmiş. Kediyle köpek de çok şaşırmışlar, ama hiç belli etmemişler.\n\nOğlan, hemen yüzüğü parmağına takmış, “Bismillah” deyip yalamış. Kırk tane Arap çıkmış. Onlara:\n\n— Padişahın sarayının karşısına bir saray yapacaksınız. Padişahın sarayı hiç gün görmeyecek, demiş.\n\nKırk Arap, hemen sarayı yapmaya başlamışlar. Padişah bunu görmüş.\n\nKızına:\n\n— Kızım, biz bununla baş edemeyiz. Saray yapılırsa gün yüzü göremeyiz. Sen en iyisi kocanın evine git, demiş.\n\nOndan sonra kızla oğlan yeniden evlenmişler. Mutlu, mesut yaşamış, muratlarına ermişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İncili Hanım",
        "text": "İNCİLİ HANIM\n\nBir adamın iki tane kızı varmış. Bu kızlar gelinlik çağına gelince büyük kızını yanına çağırıp:\n\n— Kızım, şimdi seni aç aslana mı vereyim, yoksa tok domuza mı vereyim, diye sormuş.\n\nBüyük kız demiş ki:\n\n— Aman! Aç olup aslan olacağına tok olsun, domuz olsun.\n\nAdam, büyük kızı tok domuza vermiş. Sıra küçük kıza gelmiş. Kızı yanına çağırmış, sormuş. Küçük kız da:\n\n— Tok olup domuz olacağına aç olsun, aslan olsun, demiş.\n\nBu kızı da aç aslana vermiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş... Zaten zar zor geçiniyorlarmış, bir de küçük kız hamile kalmış. Aç aslanın bir şeyi yok. O yana dolanmış, bu yana dolanmış, bir şey yok… Artık çocuk doğdu doğacak.\n\nKız, kocasına:\n\n— Ya adam! Biz ne yapacağız, demiş.\n\nAç aslan:\n\n— Dur hele, ben bir çare düşünüyorum, demiş.\n\nAslan, karısını tamamen sancı sarınca bir hamam tutmuş. Hamama bir de ebe götürmüş. Bunlar fakir diye ebe bırakıp gitmiş. Ebe gidince akşam olmuş. Ne kadar cin, peri varsa hamama toplanmış. Bunlar, kadını görünce el atıp doğurtmuşlar. Kadının bir kızı olmuş.\n\nBirbirlerine:\n\n— Gelin! Gelin! Mal bağışlayalım! Gelin! Gelin! Mal bağışlayalım, diye bağıra bağıra kadının başına toplanmışlar.\n\nBirbirlerini dürterek kadına:\n\n— Kızın mı güzel, biz mi güzeliz, diye sormuşlar.\n\nKadın da:\n\n— Aman, nereden benim kızım güzel olsun? Siz daha güzelsiniz, demiş.\n\nBunlar yine:\n\n— Gelin! Gelin! Mal bağışlayalım! Kuyunduğu* sular altın olsun, gülünce güller açılsın, ağlayınca inci saçılsın, yürüdüğü yerler çayır çimen olsun. Adı da İnci olsun, demişler.\n\nSabah olup horozlar ötmeye başlayınca kaybolmuşlar. Adam gelmiş:\n\n— Hanım, ne oldu, demiş.\n\n— Çocuk doğdu, aha bir kızın oldu. Yalnız bir leğen bul da bunu bir yıkayalım, demiş.\n\nAslan, bir leğen bulmuş, getirmiş. Çocuğun tepesinden suyu koydukça leğenin içi altın dolmuş.\n\nAslan:\n\n— Hanım, bir tas daha koyalım, bir tas daha koyalım, derken leğen dolmuş, taşmış.\n\nKadın çok sevinmiş. Çocuk gülmüş, güller açılmış; ağlamış, inci saçılmış. Efendim, bu böyle devam etmiş, gitmiş...\n\nKız büyümüş, on beş yaşına değmiş. Evin yanında yürürken hep çayır çimen bitiyormuş. Gülünce güller açılıyor, ağlayınca inci saçılıyormuş.\n\nBir gün padişahın oğluna birisi demiş ki:\n\n— Atları filan yere götür. Orada çayır, çimen çok… Orada bir kız var, yürüdüğü yer hep çayır çimen oluyor. Ben atları orada doyuruyorum, demiş.\n\nPadişahın oğlu, kızın olduğu yere gitmiş. Kız, suya gidiyormuş. Bakmış ki yürüdüğü yerler çayır çimen olmuş. Gülüyor, güller açılıyormuş.\n\nSaraya gidip babasına:\n\n— Filan yerde bir kız var. Onu bana alacaksınız, demiş.\n\nBabası:\n\n— Oğlum, onu bize vermezler, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Verirler, demiş.\n\nKıza dünür olmuşlar. Onlar da vermiş.\n\nBiz gelelim öbür kıza… Tok domuza varan kız da bir zaman sonra hamile kalmış. Doğum zamanı gelince kocası hamam tutmuş. Periler, bu kızı ikide bir dürtüyormuş.\n\n— Çabuk doğur, çabuk doğur! Kız olursa severiz, oğlan olursa döveriz, demişler.\n\nBu kızı da periler doğurtmuş. Bir kız da bunun olmuş.\n\nKadına demişler ki:\n\n— Kızın mı güzel, biz mi güzeliz?\n\nKadın:\n\n— Aman, sizin nereniz güzel? Benim kızım güzel, demiş.\n\nPeriler, bağıra bağıra:\n\n— Gelin! Gelin! Mal bağışlayalım! Gelin! Gelin! Mal bağışlayalım! Güldüğü zaman ağzı kulağına varsın, ağladığı zaman irin aksın, yürüdüğü yerler yansın, demişler.\n\nO kız da büyümüş, gelinlik yaşına gelmiş.\n\nGüzel olan kıza, padişahın oğlu dünür olmuş, vermişler. Kızı almaya gelmişler. Kızın yanında biri gidecek, ama kim? “Kim gider? Kim gider?” diye düşünmüşler.\n\nTok domuzun karısı:\n\n— Ben giderim, demiş.\n\n— Peki, demişler.\n\nTok domuzun karısı, tuzlu bir çörek yapmış, gizli saklı kızını da ata bindirmiş. Düğüncüler yola düşmüşler… Giderken bir ormana rast gelmişler. Ormanın içinden geçerken kimse görmeden halası* kızın eline tuzlu çörekten vermiş. Kız, çöreği yiyince susayıp:\n\n— Hala, ben susadım, bana bir su versene, demiş.\n\nHalası:\n\n— Yok kızım, su yok, demiş.\n\n— Ama hala, ben çok susadım, bir yudum olsun su ver, demiş o da.\n\nHalası:\n\n— Gözünün birini verirsen su veririm, demiş.\n\nKız, gözünün birini vermiş. Halası da bir yudum su vermiş. Kız bir yudum suyla kanmamış. Biraz daha gittikten sonra:\n\n— Etme, tutma hala, bana bir su ver, diye yalvarmış.\n\nHalası bu sefer:\n\n— Öbür gözünü de verirsen veririm, demiş.\n\nKız, önce gözünü vermemiş. Ormanın içinde biraz daha gitmişler. Kız öbür gözünü de verince halası bir damla su daha vermiş. Nasıl olsa iki gözü de yok ya… Kızı aşağı indirmiş, elbiselerini çıkartmış, kendi kızına giydirmiş; “Ormanın içi ıssız, beni kim görecek.” diye kızı orada bırakmış. Kız, ormanın içinde çok korkmuş.\n\nPadişahın adamları, tok domuzun kızını İncili Hanım diye gelin götürmüşler.\n\nBu kız, ormanda bir takırtı duymuş. Adamın biri odun kesiyormuş. Kız oradan oraya, oradan oraya gide gide sesin geldiği yere varmış, ama yürüdüğü yerler çayır çimen oluyormuş.\n\nOraya varınca:\n\n— Odun kesen baba, diye seslenmiş.\n\nAk sakallı adam, bunu görünce:\n\n— Kızım, sana ne oldu böyle, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Böyle böyle oldu. Halam, iki gözümü de aldı. Ben kör kaldım, demiş.\n\nAdam:\n\n— Kızım, evde doksan dokuz kör var. Ben bakabilir miyim ki sana? Hanım kızar, ama ne yapayım? Bir de sen ol, yüz olsun bari. Ben sana bakarım, demiş.\n\nKız:\n\n— Sen beni eve götür! Eve varınca altıma bir leğen koy, başımdan aşağı da su dök, demiş.\n\nEfendim… Adam, kızı alıp evine götürmüş. Karısı:\n\n— Hııı! Yine bir kör getirdi ocağı sönesice! Ben bunları ne yapayım, demiş.\n\nAdam:\n\n— Dur hele, dur hele!.. Bir leğen getir, demiş.\n\nKadın kızıp:\n\n— Ne leğeni? Ne yapacaksın leğeni, demiş.\n\nAdam:\n\n— Bunu yıkayacağım, demiş.\n\nKadın bunu duyunca daha çok kızmış. Adam:\n\n— Yav, sen getir leğeni, ne yapacaksın, demiş.\n\nKadın leğeni getirmemiş. Adam gitmiş, bir leğen bulmuş, getirmiş. Kızın başından aşağı suyu dökünce sular altın olup leğene dökülmüş. Kadın bunu görünce şaşırmış:\n\n— Herif dök, dök! Bir daha dök! Gideyim, bir leğen de ben bulayım, demiş.\n\nKadın da bir leğen getirmiş. O da altın dolmuş. Kocasına demiş ki:\n\n— Herif, var ya, ben bu körü ciğerime sokarım. Ne iyi ettin de getirdin.\n\nNeyse, bu böyle devam etmiş, gitmiş... Kız gülünce güller açıyor, ağladıkça da inci saçıyormuş. Yürüdüğü yerlerde çayır çimen bitiyormuş.\n\nİncili Hanım oralarda dolaşırken padişahın hizmetkârı bu kızı görmüş. Gidip padişahın oğluna anlatmış. Padişahın oğlunun kafası karışmış, içine bir kurt düşmüş. Karısının yanına gelmiş. Tok domuzun kızının ağzı kulaklarına varıyormuş, ama gül mül açtığı yok…\n\nDemiş ki:\n\n— Benim istediğim kız sen değilsin. Ağzın kulaklarında gülüyorsun. Hani güller açacaktı, inciler saçılacaktı?\n\nTok domuzun kızı hemen:\n\n— Daha zamanı var. Zamanı gelince hepsi olacak, demiş, padişahın oğlu da inanmış.\n\n— İyi, bekleyelim, görelim, demiş.\n\nİncili Hanım, bir gün ak sakallı adama demiş ki:\n\n— Al bu gülleri, padişahın bahçesinin önünde; “Bir göze bir gül! Bir göze bir gül!” diye sat!\n\nAk sakallı adam, kızın dediği gibi yapmış. Padişahın bahçesinin önünde gülleri satmaya başlamış. Tok domuzun karısı da adamın sesini duyunca kızına:\n\n— Şu gözleri ver de bu gülleri alalım. Has bahçenin gül fidanına bağlayalım. Kocanı götürüp; “Aha! Gülünce güller açıldı.” deyip kandıralım, demiş.\n\nAk sakallı adama gözleri verip gülleri almışlar. Adam da gözleri alıp evine gitmiş. Bunlar ana kız, ikisi gülleri dikene bağlamışlar. Padişahın oğlunun yanına gelmişler.\n\nKız:\n\n— Bak! Bugün güldüm, güller açıldı, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Hani? Dur, ben bakayım, bahçeden alıp geleyim, demiş.\n\nTok domuzun kızı:\n\n— Yok! Ben getireyim, demiş.\n\nPadişahın oğlu da:\n\n— Yok, ben gidip getireceğim, demiş.\n\nPadişahın oğlu bahçeye gitmiş ki gül, dikene bağlı… Doğruca karısının yanına gelerek:\n\n— Sen beni kandırıyorsun, demiş, karısına inanmamış.\n\nŞimdi… Ak sakallı adam gözleri götürmüş:\n\n— Kızım, sana iki tane göz buldum, demiş.\n\nİncili Hanım:\n\n— Nereden aldın, diye sormuş.\n\nAdam:\n\n— Padişahın evinden aldım, demiş.\n\nİncili Hanım, adama demiş ki:\n\n— Baba! Şimdi bütün körleri buraya topla!\n\nAk sakallı adam, körleri toplamış. İncili Hanım, o iki gözü eline almış. Okumuş, okumuş, dua etmiş. Allah’a yalvarmış, sonra da körlere:\n\n— Herkes elini gözüne çalsın, demiş.\n\nHerkes elini gözüne koymuş. Kız da gözlerini koymuş. Herkesin gözü açılmış. Gözü açılan bırakmış, gitmiş. Bir tek İncili Hanım kalmış.\n\nPadişahın oğlu, babasının huzuruna varıp:\n\n— Baba, benim evleneceğim kız bu değildi. O kız, filan ihtiyarın evinde. Onu bana alalım, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Oğlum, teraziye koyun tartın. Ağırlığınca altın verip alalım, demiş.\n\nİncili Hanım’ı almaya ihtiyarın yanına varmışlar.\n\nİhtiyar:\n\n— Bir hafta kızı vermem. Bir hafta sonra gelin, alın, demiş.\n\nBir hafta kızı yıkamış. Evi, eşiği altınla doldurmuş.\n\nİncili Hanım:\n\n— Baba, ben gitsem de geri gelirim. Allah’ın emriyle ben varken senin sülalen yoksulluk görmez, demiş.\n\nPadişahın oğlu, kızı almış, sarayına getirmiş. İncili Hanım’ı güldürüyor güller açılıyor. Ağlatıyor, inci saçılıyor. Yürütüyor, çayır çimen bitiyormuş.\n\n— Hah! Benim alacağım kız buydu, demiş.\n\nPadişah da tok domuzun karısıyla kızını katıra bindirmiş.\n\n— Memlekete mi gidersiniz, yoksa kırk satırla parçalayalım mı, diye sormuş.\n\nBunlar:\n\n— Katıra biner, memlekete gideriz, demişler.\n\nAna, kızı katırın kuyruğuna adamakıllı bağlamışlar. Katıra kamçıyı vurunca katır ormana doğru gitmiş. Yolda darmadağın olmuşlar, cezalarını bulmuşlar.\n\nİncili Hanım da padişahın evinde gezmiş, tozmuş. Her yan yeşillik olmuş; güllük, gülistanlık olmuş.\n\nYemiş, içmiş, muradına ermiş...\n\n&nbsp;\n\n\n* kuyunmak: Tas tas su dökünmek.\n\n* hala: Anadolu’da teyze yerine kullanılır.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kadı ile Sıçan",
        "text": "KADI ile SIÇAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Çok eski zamanlarda ihtiyar bir kadın varmış. Bu kadının on tane mağarası varmış. Buraları hiç silip süpürmezmiş.\n\nBir gün kendi kendine; “Bugün kalkayım, şu evi bir süpüreyim,” demiş.\n\nMağarayı süpürürken bir mangır* bulmuş. Bu mangırla gitmiş; bir parça peynir, bir de ekmek almış. O peynirle ekmeğin yarısını yemiş, yarısını da dolaba koymuş.\n\nDönmüş, dolaşmış, yine acıkmış. Kalan peynir ekmeği yemek istemiş. Dolabı açmış, bir tane sıçan görmüş. Bakmış ki sıçan! Peyniri almış, ayakkabısını çıkarıp:\n\n— Ey seni, demiş, sıçanın kafasını kırmış.\n\nSonra da:\n\n— Niye benim peynirimi yedin, demiş.\n\nSıçan da dönmüş, kuyruğunu kadının gözüne vurmuş. Kadını kör etmiş. Kalkmış, gitmiş kadı efendiye… Şikâyete gitmişler.\n\nKadı efendi:\n\n— Buyurun, demiş.\n\nKadın:\n\n— Kadı efendi, benim yedi tane mağaram vardı, demiş.\n\nKadı da:\n\n— Zenginmişsin ya karı, demiş.\n\nKadın:\n\n— Hiç silip süpürmezdim, demiş.\n\nKadı efendi de:\n\n— Ne pismişsin ya karı, demiş.\n\nKadın söylemeye devam etmiş:\n\n— Bir gün, kalktım, süpürdüm.\n\nKadı efendi:\n\n— Temizlenmişsin ya karı, demiş.\n\nKadın:\n\n— Bir mangır buldum, deyince kadı efendi:\n\n— Zengin oldun ya karı, demiş.\n\nO da:\n\n— Sonra gittim; peynir, ekmek aldım, demiş.\n\nKadı:\n\n— Afiyet olsun ya karı, demiş.\n\nKadın bu sefer demiş ki:\n\n— Sıçan yedi, dövüştük. Ben de ona vurdum, kafasını kırdım.\n\n— Kafasını kınalamışsın ya karı, demiş kadı.\n\nKadın:\n\n— O da kalktı, kuyruğunu gözüme soktu, demiş.\n\nKadı:\n\n— Gözünü sürmelemiş ya karı, demiş.\n\nBarışmışlar. Yemiş, içmiş, murazlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* mangır: Bakırdan yapılmış, iki buçuk para değerinde sikke:\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Karpuz Kulaklı",
        "text": "KARPUZ KULAKLI\n\nBir demirci varmış. Bir tane de dev varmış.\n\nDev:\n\n— Aman, bu komşumu bir gün evvel yiyeyim de bitireyim, demiş.\n\nElekçiye gitmiş.\n\n— Elekçi, demiş.\n\nElekçi:\n\n— Ne, demiş.\n\nO da:\n\n— Seninle bahçelere gezmeye gidelim mi, demiş.\n\nElekçi:\n\n— Yok, ben gitmem, demiş.\n\nOna bir osuruk atmış, her eleği bir tarafa atılmış. Saçmış, sepelemiş onun sözünü tutmadı diye.\n\nDev, oradan gitmiş, manifaturacıya:\n\n— Manifaturacı, demiş.\n\nManifaturacı:\n\n— Ne!...\n\n— Gel, seninle arkadaş olalım. Bahçelere dut toplamaya gidelim, incir toplamaya gidelim, demiş dev.\n\nManifaturacı kalkmış:\n\n— Yok ağam, ben gitmem, demiş.\n\nDev kalkmış, ona da bir osuruk atmış. Kumaşları metre metre havalarda uçmuş, gitmiş ağaçlara sarılmış. Onu da bırakmış. Bu sefer demirciye gitmiş.\n\n— Demirci, demiş.\n\nDemirci:\n\n— Ne!...\n\n— Benimle incir yemeye bahçelere gelir misin?\n\n— Yok ağam, yok. Ben gitmem, demiş.\n\n— İyi, demiş.\n\nOna da bir osuruk atmış. Demir ya, osuruktan kalkmamış.\n\nDemirci:\n\n— Ah ülen! Ben bunu nasıl kandırırım, nasıl kandırırım, demiş.\n\nDemirci de çok kurnazmış. Dev gider gitmez bu da bahçeye gitmiş. Bahçede dutu, inciri yemiş, içmiş. Sepetine de doldurmuş, almış, gelmiş.\n\nAz sonra dev gelmiş, anlatmaya başlamış:\n\n— Ben böyle yedim, böyle şiştim. Karnım şişti. Sen de gelsen yerdin, demiş.\n\nDemirci demiş ki:\n\n— Ağam, ben de yedim, içtim. Aha sepetimi de doldurdum.\n\nDev:\n\n— Ah!.. Seni orada görseydim, demiş. Karnından söylemiş ki; “Bir çiğnem sakız ederdim.” demiş.\n\nOradan kalkıp:\n\n— Üle demirci! Gel, seninle bostana gidelim, demiş.\n\nDemirci:\n\n— Ağam, ben demirciyim, müşterilerim var, ben gidemem, demiş.\n\nNe yapsın demirci? Ha düşünmüş düşünmüş:\n\n— Hemen bu gitsin de ben de gideyim, demiş.\n\nDev gider gitmez demirci bostana gitmiş. Bakmış ki her karpuz böyle böyle büyükmüş. Kendisi biraz yemiş. Bakmış ki karşıdan dev geliyor.\n\n— Aman nasıl edeyim? Nasıl edeyim? Ben nasıl saklanayım bu bostanda, demiş.\n\nKalkmış, karpuzun birini oymuş, başına geçirmiş. Kumu da eşmiş, eşmiş. Kendini eştiği çukurun içine koymuş, ama kulakları dışarıda kalmış. Öteden dev gelmiş. “Lang!.. Lang!.. Lang!..” Bunun kafasına vurmuş.\n\n— Üle! Amma da kulaklı karpuzmuş. “Giderim, demirciyi kandırırım; kulaklı karpuz var; gel, sana göstereyim.” derim, demiş.\n\nDev, bu sefer karpuza elini vurmamış. Demircinin dükkânına gitmiş.&nbsp; Demirci, dev gidince hemen kalkmış, şalvarını çıkarmış, içine dört beş karpuz koymuş, iki kulağını da bağlamış. Omzuna atmış, dükkânına gelmiş. Dükkâna gelince dev demiş ki:\n\n— Ülen! Gel de bak! Benim bir kulaklı karpuzum var.\n\nDemirci:\n\n— Yok ağam, yok. Gelmem. O kulaklar benimdi, demiş.\n\n— Ülen deme, demiş o da.\n\nDemirci de:\n\n— Vallahi! Benim kulaklarım dışarıda kaldı, ne edeyim? Karpuzu başıma geçirdim, gömülmüşüm. Kulaklarım dışarıda kalmış, demiş.\n\nDev:\n\n— Ah!.. Seni orada görseydim, bir çiğnem sakız ederdim. Ülen, gel, seninle beraber oduna gidelim, demiş.\n\nDemirci:\n\n— Odunda ne yapacağız? Yok ağam, yok. Ben gitmem, demiş.\n\nDev de:\n\n— Ülen, alıp gelirsin, kışın odunun çok olur, demiş.\n\nDemirci de:\n\n— Ben gitmem, demiş.\n\nBu sefer dev gitmiş. Demirci de kalkıp devin ardından oduna gitmiş. Odun etmiş, odun etmiş, bu kadar odun yığılmış. Öteden dev çıkıp gelmiş.\n\n— Ey demirci! Bostana gittin, kulaklarını dışarıda koydun, kurtuldun. Bahçeye gittin, incirleri yedin, dutları yedin, kurtuldun. Ha, şimdi elime düştün. Elimden nasıl kurtulacaksın, demiş.\n\nDev, bu sefer de:\n\n— Ben seni yakacağım. İstersen seni çiğ yiyeyim, istersen pişirip yiyeyim, demiş.\n\nDemircinin ettiği odunlara bir tomar ateş atınca odunlar yanmaya başlamış. Demirci korkup:\n\n— Aman! Beni yemeye yiyeceksin. Bırak, gideyim de abdest alayım, iki rekât namaz kılayım. Beni o zaman ye; ister çiğ ister pişirip ye, demiş.\n\nDev:\n\n— Eee... Kaçarsın, demiş.\n\n— Nereden kaçacağım? Çölün başındayız, demiş demirci de.\n\nDev:\n\n— İyi, ben şu ipi beline bağlayayım, demiş.\n\nİpin bir ucunu demirciye, bir ucunu da kendine bağlamış, gitmiş. Güya abdest alacak, namaz kılıp gelecek! Demirci, dağı biraz aştığında:\n\n&nbsp;— Üle! Aman, demiş, ipi çekip koparmış, kaçıp eve gelmiş.\n\nDev de:\n\n— Üle! Aman, demiş, demirciyi beklemiş.\n\nBeklemiş, beklemiş, demirci gelmemiş. İpi çekmiş, çekmiş, bir bakmış ki demirci yine kaçmış. Dev orada çatlamış, düşmüş, yedi kafası birden yarılmış.\n\nBöylece demirci de kaçıp devden kurtulmuş...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "KELOĞLAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu dağdan, taştan doğmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...\n\nBir evde üç oğlan, bir ana, bir baba yaşarmış. Bir gün, bir bezirgânbaşı gelmiş, bu oğlanların analarını kaçırmış. Sadece baba ve oğulları kalmış.\n\nZaman geçmiş, çocuklar büyümüş. Büyüdükten sonra babaları demiş ki çocuklara:\n\n— Oğullarım, sizin ananızı bir bezirgân kaçırdı. Ananızı bulmamız lazım. Bu bezirgân nereye götürdüyse gideceğiz, bulacağız, getireceğiz.\n\nOğulları da:\n\n— Tamam baba, demişler.\n\nOğullarından biri:\n\n— Yalnız, baba, her birimize birer tane at vereceksin, demiş.\n\nBabası da:\n\n— Tamam oğlum, demiş.\n\nGitmiş, üç tane at bulmuş üç evladına. Bunlar almışlar atları, düşmüşler yollara... Giderken üç tane çatal yola denk gelmişler. En büyükleri demiş ki:\n\n— Sen şu yola, ben bu yola, ben de bu yola...\n\nHer biri üç yola dağılmış. Üç yola dağıldıktan sonra en küçüğü az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş... Bir eve denk gelmiş. Eve denk geldiğinde de karnı acıkmış. O evin kapısını dövmüş. Bir kadın çıkıp:\n\n— Buyur evladım, demiş.\n\nOğlan da demiş ki:\n\n— Ana, çok açım, benim karnımı doyurur musun?\n\nKadın:\n\n— Olur evladım, demiş.\n\nOndan sonra, acıkan oğlanı eve buyur etmiş. Karnını doyurmuş. Demiş ki:\n\n— Evladım, artık yoluna git. Burada yedi başlı dev var, dev gelir, seni yer.\n\nOğlan da hayretle:\n\n— Deme ana, demiş.\n\nKadın:\n\n— Dedim bile, demiş.\n\nNeyse, bu oğlan evden çıkacağı sıra dev gelmiş. Dev, gelir gelmez:\n\n— Burada bir insanoğlu kokuyor, demiş.\n\nOndan sonra, kadın ne kadar inkâr ettiyse de dev inanmamış. Oğlan, evde bulduğu kılıcı eline almış, kapının arkasına geçmiş. Dev kafasını kapıdan uzatır uzatmaz kesip düşürmüş.\n\nDev:\n\n— İnsanoğlu, bir daha vur, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Yok. Ben anamdan bir sefer doğdum, bu iş burada biter, demiş.\n\nDevi orada öldürmüş. Kadın, oğlana sormuş:\n\n— Evladım, nerelisin?\n\nOğlan:\n\n— İşte, ben falan köylüyüm, demiş.\n\nKadın da hayretle:\n\n— O köyde benim çocuklarım vardı, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Kaç taneydi, diye sormuş.\n\nKadın:\n\n— Üç taneydi, diye cevap vermiş.\n\nOndan sonra, oğlan, kadının anası olduğunu anlamış. Anasıyla tanışmışlar. Tanıştıktan sonra kadın:\n\n— Oğlum, git kardeşlerini de bulup bana getir, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Tamam ana, deyip gitmiş.\n\nOğlan, kardeşlerini bulmuş, alıp gelmiş. Babasını da getirmiş. Bunlar orada kavuşmuşlar. Kavuşmuşlar, ama oğlan üç tane kız resmi görmüş duvarda. Anasına demiş ki:\n\n— Ana, bu resimler ne? Nerededir bu kızlar?\n\nAnası:\n\n— Oğlum, burada bir kuyu var, kızlar bu kuyunun içinde, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Ana, ben bu kızları çıkaracağım, demiş.\n\nAnası:\n\n— Olmaz oğlum, çıkaramazsın, demiş.\n\nOğlan da ısrar ederek:\n\n— Yok, çıkaracağım, demiş.\n\nKuyunun kapağını açmışlar. Büyük kardeşlerini kuyuya sokmuşlar. “Yanıyorum!” dedikçe daha aşağıya göndermişler. Büyük kardeş:\n\n— Beni çekin, diye bağırmış.\n\nBüyük kardeş kuyuya inememiş. Kuyunun yarısından sonra geri dönmüş. Ondan sonra, ortancayı kuyuya sallamışlar. Ortanca, biraz daha aşağı inmiş, ama en aşağı inememiş. En küçük oğlan, anasına:\n\n— Ana, “Yanıyorum!” desem de beni aşağı salın, demiş, kuyunun dibine inmiş.\n\nKüçük oğlan, indikten sonra üç tane oda görmüş. Birini açmış ki altın tavukla altın horoz birbirlerini kovalıyorlar. Bir diğerini açmış ki altın köpekle altın tavşan birbirlerini kovalıyorlar. Neyse, sonuncu odaya girmiş ki kızların üçü de orada. Kızlara:\n\n— Ben sizi yeryüzüne çıkarmaya geldim, demiş.\n\nTabii, bu kızlar çok sevinmişler. Kızları yanına almış:\n\n— Şu büyük kız, büyük kardeşime, çekin yukarıya, demiş.\n\nOnu çekmişler yukarıya. Ortanca kızı getirmiş:\n\n— Ortanca kız da ortanca kardeşime, demiş.\n\nOndan sonra da sıra en küçük kıza gelmiş. En küçük oğlan:\n\n— En küçük kız da bana, demiş.\n\nOnu da çekmişler yukarıya. Sıra kendine gelmiş. Onu da çekmeye başladıkları sırada büyük kardeşi ipi kesmiş. Kestikten sonra küçük oğlan aşağı düşmüş. Büyük kardeşi demiş ki yalandan:\n\n— Artık ip dayanmıyor, çekemeyiz seni.\n\nBu çocuk kuyuda kalmış. Kalmış, ama gelgelelim orada da bir yaşantı varmış. O kuyunun dibinde. Kuyunun kapağını kapatmışlar, bırakıp gitmişler. Küçük oğlan kuyuda kaldıktan sonra gezerken bir tane çobana rastlamış.\n\n— Çok acıktım. Şuradan bir tane kuzu versene, demiş.\n\nNeyse, kuzuyu almış çobandan, kesip yemiş. Derisini de kafasına geçirmiş. Bunun adına demişler ki; “Keloğlan!”. Keloğlan, sıcakta gezerken gitmiş, bir ağacın gölgesine yatmış. Orada tavus kuşu diye bir kuş varmış. Bir yılan gelir, devamlı o kuşun yavrularını yermiş. Yine bu tavus kuşu yavrularına yem getirmeye gitmiş, ama yılan yine gelmiş, yavruları yiyecekmiş. Keloğlan, ağacın gölgesinde uyurken hışır hışır diye bir ses gelmiş. Bakmış ki cücükler bas bas bağırıyor. Tutmuş, orada yılanı kılıçla öldürmüş. Tavus kuşu döndüğünde bakmış ki yılan ölmüş, yavruları yaşıyormuş. Yılanı Keloğlan’ın öldürdüğünü anlamış. Bakmış ki oğlanın kafası gölgede değil. Tavus kuşu, kanadını germiş, oğlanın kafasına gölgelik yapmış. Keloğlan, uyanmış ki bir kuş, başında duruyor.\n\nTavus kuşu:\n\n— İnsanoğlu, dile benden ne dilersen, demiş.\n\nO da:\n\n— Beni gökyüzüne çıkarır mısın, diye sormuş.\n\nTavus kuşu:\n\n— Ben biraz yaşlandım, ama ne yapalım? Bana iyiliğin dokundu; insanoğlunun dileği yerine gelsin, diye cevap vermiş.\n\nAnlaşmışlar. Ondan sonra Keloğlan:\n\n— Ben seni sonra bulurum, demiş.\n\nŞehrin içine doğru gitmiş. Şehrin içine inerken susamış. Bir eve rast gelmiş. Demiş ki:\n\n— Şu teyzeden bir su isteyeyim.\n\nGitmiş, kapıyı çalmış.\n\n— Bir su verir misin teyze, demiş.\n\nKadın:\n\n— Su yok ki evde, demiş.\n\nYedi başlı bir dev yatarmış suyun başında. Yedi başlı dev, suyun başında durduğundan herkesin suyu bitmiş. Dev, ağanın kızını yerse suyu vereceğini söylemiş.\n\nKadın:\n\n— Vah yavrum, vah! Yedi başlı dev, suyun dibinde yatıyor, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Nerede, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Falan yerde, diye göstermiş.\n\nOğlan, hemen kılıcı çekmiş, devin yanına gitmiş. Devi orada öldürmüş. Bırakıp gitmiş. Giderken de orada uyanığın biri, elini hemen devin kanına batırıp Keloğlan’ın sırtına sürmüş. Keloğlan, oradan ayrılınca bir tane davar çobanına azap*&nbsp;olmuş. Ağa da olanları öğrenmiş. Demiş ki:\n\n— Dev, kızımı yiyecekti, kurtuldu. Devi öldüren adam benden ne dilerse onu yapacağım. Bulup getirin, kızımı ona vereceğim.\n\nAğanın dediklerini duyan herkes çıkıp; “Devi ben öldürdüm” demeye başlamış. Keloğlan’ın sırtına kan süren uyanık da ağanın yanındaymış. O adam, gelen herkesin sırtına bakmış.\n\n— Yok ağam, bu da değil, demiş.\n\nAğanın dedikleri kulaktan kulağa yayılmış. Keloğlan’ın azap durduğu çoban da duymuş. Çoban, Keloğlan’a:\n\n— Keloğlan, böyle böyle. Devi öldürüp şehri beladan kurtaran adamı arıyorlar. Ağa, ona kızını verecekmiş, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Devi öldüren benim. Gideyim, bakayım. Kızını da istemiyorum. Bana kırk tuluk*&nbsp;et, kırk tuluk su versin yeter, demiş.\n\nBunun üzerine Keloğlan ile çoban, ağanın yanına gitmişler. Ağanın yanındaki uyanık adam, Keloğlan’ın sırtını açıp bakmış ki devin kanının izi var. Ağa bunu görünce:\n\n— Tamam, dile benden ne dilersen, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Ne dileyeyim ağam? Bana kırk tuluk et, kırk tuluk su versen yeter, demiş.\n\nAğa, isteğini kabul etmiş. Dediği gibi kırk tuluk et, kırk tuluk da su vermiş. Keloğlan, doğruca tavus kuşunun yanına gelmiş. Tavus kuşu, Keloğlan’ı yeryüzüne çıkarırken ağanın verdiği et ve suyla beslenecekmiş. Bunlar, gidecekleri zaman için anlaşmışlar. Gidecekleri gün gelmiş, çatmış. Keloğlan, tavus kuşunun sırtına binmiş.\n\nTavus kuşu:\n\n— “Et” dedikçe et ver; “Su” dedikçe su ver, diye tembih etmiş.\n\nKeloğlan da:\n\n— Tamam, demiş.\n\nYeryüzüne çıkarken tavus kuşu; “Et” demiş, Keloğlan et vermiş. “Su” demiş, Keloğlan su vermiş. Yeryüzüne gelmeye az kaldığında et bitmiş. Et biter bitmez Keloğlan, bacağından biraz et koparıp tavus kuşunun ağzına vermiş. Yeryüzüne vardıklarında tavus kuşu, yediğinin insan eti olduğunu anlamış. Demiş ki:\n\n— İnsanoğlu, yürü bakalım.\n\nKeloğlan, sendeleye sendeleye yürümüş. Meğer tavus kuşu Keloğlan’ın etini yutmamış. Ağzından çıkarıp Keloğlan’ın bacağına yapıştırmış. Ondan sonra, demiş ki:\n\n— İnsanoğlu, sana iki tane kıl vereceğim. Bunları birbirlerine sürttüğün zaman bir tane Arap gelecek. Ondan ne istersen hemen getirir.\n\nKeloğlan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nİkisi vedalaşmışlar, tavus kuşu yurduna dönmüş. Keloğlan, yeryüzünde gezmeye başlamış. Kafasındaki deriyi de çıkartmamış. Şehirdeki bir kuyumcunun yanına çırak olmuş. Keloğlan’ın babası da meğer o şehre ün salan bir ağa olmuş. Büyük oğlunu evlendirecekmiş, ama Keloğlan’ın kuyudan çıkardığı büyük kız evlenmek istemiyormuş.\n\n— İlle de benim altın horozumla altın tavuğum, diyormuş.\n\nKeloğlan’ın babası Mehmet Ağa da çareyi kuyumcuda aramış.\n\n— Bana ne yapıp edip altın horozla altın tavuk bulup getireceksin, demiş.\n\nDertli kuyumcu, olan biteni Keloğlan’a anlatmış. Keloğlan:\n\n— Usta, ondan kolay ne var? Sen git, ağadan bir çuval altın al. Bana da bir çuval fındık, bir de çekiç getir, demiş.\n\nKuyumcu:\n\n— Tamam, ben bunları bulup getireyim, diye cevap vermiş, doğruca ağanın yanına giderek istediklerini getireceğinin haberini vermiş.\n\nKuyumcu, Keloğlan’ın istediklerini getirmiş. Keloğlan oturmuş, tak tak kırarak fındık yemeye başlamış. Kuyumcu, gidip gelip ona bakmış, ama Keloğlan hâlâ fındık yiyormuş.\n\n— Keloğlan, ne yaptın altın horozla tavuğu, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Ustam, sen dert etme, ben halledeceğim, demiş.\n\nKeloğlan, kuyumcuyu göndermiş. Diğer yandan da düğün başlamış, cirit alanı kurulmuş. Keloğlan da cirit alanına gitmiş. Tavus kuşunun verdiği kılları birbirine sürtmüş, hemen kıyafeti değişmiş. Bir daha sürtmüş, altına doru bir at gelmiş. Cirit alanına girer girmez düğündeki herkesi bir güzel pataklamış. Hemen kılı kıla sürtüp eski hâline dönmüş; doğru dükkâna dönmüş. Yine fındık kırmaya başlamış. Bir zaman sonra ustası dükkâna gelmiş.\n\n— Keloğlan, senin işin gücün fındık kırıp yemek. Düğüne bir doru atlı geldi, hepimizi ciritte öyle bir dövdü ki sorma gitsin. Hepimizi kırdı, geçirdi. Sen altın horozla tavuğu ne yaptın, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Çok geçmiş olsun. Akşama gelir ustam, sen hele biraz dolan, demiş.\n\nUstası gitmiş. Keloğlan hemen kılı kıla sürtmüş. Arap ortaya çıkmış. Ona:\n\n— Altın horozla altın tavuğu bana getir, demiş.\n\nArap, Keloğlan’ın dediğini yapmış, altın horozla tavuğu getirmiş. Dükkândaki dolaba koymuşlar. Bir zaman sonra kuyumcu tekrar gelmiş. Demiş ki:\n\n— Keloğlan, ne yaptın? Beni mi astıracaksın ağaya?\n\nKeloğlan da:\n\n— Ustam, dert etme. Aç da dolaba bak, demiş.\n\nKuyumcu, dolabı açmış ki altın horozla altın tavuk birbirini kovalıyor. Hemen alıp ağaya götürmüş. Bu dertten kurtulmuş. Düğün de bitmiş. Aradan biraz zaman geçmiş. Bu defa da Keloğlan’ın ortanca kardeşi evleniyormuş. Kuyudan çıkan ortanca kız da:\n\n— Altın köpekle altın tavşanı isterim, yoksa evlenmem, diye tutturmuş.\n\nMehmet Ağa, yine kuyumcuyu çağırtmış. Kuyumcudan altın köpekle altın tavşan bulup getirmesini istemiş. Kuyumcu, yine telaşlı şekilde dükkâna dönüp olanları Keloğlan’a anlatmış. O da:\n\n— Usta, ondan kolay ne var? Sen git, ağadan bir çuval altın daha al. Bana da yine bir çuval fındık, bir de çekiç getir, demiş.\n\nKuyumcu, Keloğlan’ın dediklerini yapmış. Keloğlan, yine fındık kırıp yemeye başlamış. Düğün vakti gelince de kılı kıla sürtüp cirit meydanına girmiş. Yine düğündeki herkesi kırıp geçirmiş. Hemen eski hâline dönüp dükkâna gelmiş. Kuyumcu, geldiğinde Keloğlan’ın yine fındık yediğini görünce:\n\n— Keloğlan, sen ne yapıyorsun? Ağa bu defa beni kesin öldürür? Altın köpekle altın tavşanı bulamadın mı, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Ustam, dert etme. Sen hele biraz dolan da gel, demiş.\n\nKuyumcu, dolaşmaya çıkmış. Keloğlan yine kılı kıla sürterek dilekte bulunmuş. İstedikleri gelince de dolaba saklamış. Kuyumcu, bir zaman sonra geri gelip:\n\n— Keloğlan, ne yaptın, diye sormuş.\n\nKeloğlan:\n\n— Dert etme usta. Aç da dolaba bir bak, demiş.\n\nKuyumcu, dolaba bakmış ki altın köpekle tavşan birbirilerini kovalıyorlar.\n\n— Hay yaşa Keloğlan, diyerek doğruca ağaya götürmüş.\n\nAradan zaman geçmiş, sıra gelmiş en küçük kıza... En küçük kız:\n\n— Ben bu altın horozla tavuğu, altın köpekle tavşanı bulanı ille göreceğim, diye tutturmuş.\n\nMehmet Ağa:\n\n— Ne yapacaksın görüp? Kelin biriymiş işte, diye kızmış.\n\nKız da ısrar etmiş. Mehmet Ağa, çaresiz şekilde kuyumcuyu yeniden çağırtmış.\n\n— Bunları bulan kel oğlanı buraya getir, demiş.\n\nKuyumcu hemen Keloğlan’ı alıp ağanın yanına getirmiş. Kız, Keloğlan’ı görür görmez onun kendisini kuyudan kurtaran en küçük oğlan olduğunu anlamış. Kafasındaki deriyi kaldırıp Mehmet Ağa’ya:\n\n— Bu kel oğlan, senin öz oğlun! Benim de kocam olacak izin verirsen, demiş.\n\nKeloğlan’ın kim olduğu ortaya çıkınca onlara da bir düğün alayı kurulmuş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...\n\n&nbsp;\n\n\n*azap: Bir yıllık tutulan erkek hizmetçi, uşak.\n\n*tuluk: Pekmez, peynir, yağ vb. şeyler koymaya yarayan ya da yayık olarak kullanılan deri, tulum.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Keloğlan Mehmet",
        "text": "KELOĞLAN MEHMET\n\nBir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Padişahın birinin üç tane oğlu, üç de kızı varmış. Padişah, bir gün:\n\n— Oğullarım, ben ölmeden önce kim gelir de dünür taşına oturursa kızlarımı onlara verin, demiş.\n\nOğulları da:\n\n— Tamam baba, demişler.\n\nGel zaman, git zaman, padişah yaşlanmış ve eceli gelmiş, ölmüş. Padişahın üç tane oğlu var ya... Birinin adı Hasan, birinin adı Ahmet, birininki de Mehmet’miş. Padişah öldükten sonra aradan bir vakit geçince bunlar dağılmaya başlamışlar. Ülkeleri sıkıntıya girmiş. O zamanlarda dünür taşına bir aslan oturmuş. En küçük oğlan Mehmet:\n\n— Kim olursa olsun, ins olsun, cin olsun... Babamızın vasiyeti üzerine bacılarımızı onlara verelim, demiş.\n\nDiğerleri:\n\n— Olmaz, demişler.\n\nMehmet:\n\n— Babamın vasiyeti neyse o olacak, demiş.\n\nBüyük kızı, aslana vermiş. Onlar da üç tane devmiş, kardeşlermiş. Tılsımlılarmış, her kılığa girerlermiş. Aslandan sonra bir de ayı kılığındaki dev oturmuş taşa.\n\nMehmet:\n\n— Ne olursa olsun, ortanca bacımızı da vasiyet üzerine ona vereceğiz, demiş.\n\nOnu da deve vermiş. Ondan sonra öbür dev de kurt kılığında gelmiş. En küçüğü de ona vermiş. Tutup üçünü de hayvanlara vermişler. Birini aslana, birini ayıya, birini de kurda...\n\nTabii, bu kardeşlerin ikisi razı değil. Razı olan sadece Mehmet… Zorla, babalarının vasiyeti yerine gelsin diye yapmışlar. Bilmiyorlar ya, ne bilecekler böyle olacağını, hayvanların aslında dev olduklarını.\n\nBunlar, kızları verdikten sonra kendileri kalmış. Saltanatı fazla yürütememişler. Mehmet demiş ki:\n\n— Kardeşlerim. Ben bu memleketten gideceğim. Burada durmam, buralar bana yaramaz artık.\n\nBöyle dedikten sonra atına binmiş.\n\n— Varıp gideyim de bacılarımın yerine bakayım. Bacılarım nerede, ne yapıyorlar? Hâlleri, ahvâlleri kim bilir nasıl, demiş.\n\n&nbsp;Az gitmiş, uz gitmiş. Yolu bir ovaya düşmüş. Bir de bakmış ki ileride bir kulübe. Bu kulübeden bir kız bakıyormuş. O da görmüş ki bakan kız, büyük bacısı. Büyük bacısına doğru gidip demiş ki:\n\n— Bacı, ben geldim. Eniştem nerede?\n\nBacısı:\n\n— Enişten ovaya gitti, demiş.\n\n— Öyle mi, demiş o da.\n\nBacısı da:\n\n— Öyle. Allah’tan ki sen geldin, öbürleri gelse kocam onları istemez, parçalar. Sen saklan, enişten gelirse ben bir söyleyeyim. Razı olursa yanına çıkarsın, yoksa bir şey yapamam, demiş.\n\nÖyle mi? Öyle... Kocası aslan gelmiş. Demiş ki:\n\n— Burada bir insanoğlu var.\n\nKız demiş ki:\n\n— Ahmet mi gelse, Hasan mı gelse, Mehmet mi gelse?\n\nAslan:\n\n— Hasan gelmesin, Ahmet gelmesin. Mehmet geldiyse başımın üzerinde yeri var, demiş.\n\nO böyle deyince kız, küçük kardeş Mehmet’i hemen çağırmış.\n\nAslan:\n\n— Ya Mehmet, nasılsın, demiş, sarılmış.\n\nMehmet, bir hafta orada durmuş. Ondan sonra demiş ki:\n\n— Bana müsaade enişte, ben gideyim.\n\nAslan:\n\n— Burada kalaydın, gitmeyeydin, demiş.\n\nMehmet de:\n\n— Yok, ben gideyim, demiş.\n\nBakıyor ki ne aslanı? Eniştesi dev bir delikanlı!\n\nNeyse, oradan ayrılmış, ortanca bacısının yanına gitmiş. Gitmiş, ama ayı olan eniştesi de aynı. O da aslında dev. Ayı eniştesi, Mehmet’in geldiğini anlamış.\n\n— Mehmet ise hoş geldi, sefa geldi. Başımın üstüne. Öbürleri ise koymam, kovarım, demiş.\n\nMehmet, bacılarının hepsini tek tek gezmiş. Tabii ki tekrar yola düşecek ya. Düşmeden evvel küçük bacısının kocası kurt demiş ki:\n\n— Sana eniştelerin ne hediye etti? Biz sana bir şey hediye edemedik. Yanıma gel!\n\nBeraber ahıra girmişler. Mehmet bakmış ki bir doru at. Atın üstünde de bir gümüş eyer. Ata bakmaya kıyamamış. Eniştesi atın kuyruğundan iki tel çıkartmış\n\nMehmet’e demiş ki:\n\n— Ne zaman istersen bu kılları birbirine sürt! Sürttüğün anda bu at senin emrine amade.\n\nMehmet kılları almış, ceketinin içine koymuş. Ondan sonra öbür eniştelerinden ayı olana tekrar uğramış. Ayı:\n\n— Enişten sana ne hediye etti, demiş.\n\nO da:\n\n— Vallahi, doru tay hediye etti, demiş.\n\nAyı:\n\n— Gel, ben de sana bir at vereceğim. O attan daha iyi, demiş.\n\nGitmiş, bakmış ki o at ötekinden daha güzel. O da atın kuyruğundan iki tel çekmiş. Aynı şeyleri demiş.\n\n&nbsp;Sıra büyük olan aslana gelmiş. Belki hediye verir diye onu da tekrar ziyaret etmiş. Biri kır at, biri doru at vermiş. Bu da sakalından iki tel koparmış, demiş ki:\n\n— Ne zaman sıkışırsan ben senin yanındayım.\n\nMehmet çekmiş, gitmiş. Bir ülkeye varmış. Oraya varınca tanınmamak için kafasına koyunun derisini ters çevirip geçirmiş. Çalışmak için o ülkenin padişahının sarayına gelmiş. Bahçıvanı görmüş. Bahçıvana selam verip:\n\n— Ya karnım aç, kalacak yerim de yok, demiş.\n\nBahçıvan demiş ki:\n\n— Gel, o zaman Keloğlan. Karnını doyurayım. Karın tokluğuna çalışırsan yatacak yerin de var. Yiyeceğin, içeceğin, ekmeğin, suyun da var.\n\nOraya girmiş, çalışmaya başlamış. Çiçekleri, çayırı, çimeni budamış. Ağaçlara bakmış.\n\nO ülkenin padişahının da üç tane kızı varmış. Padişahın küçük kızı da oya işliyormuş. Mehmet, bahçede uğraşırken bir gün padişahın kızı dikkatini çekmiş. İçinden; “Eniştelerim bir şey vermişlerdi. Şuna bir bakayım, aslı var mı,” demiş.\n\nKır atın kuyruğunun kıllarını birbirine sürtmüş. Bir bakmış ki kır at sudan çıkıp gelmiş. Mehmet havuza gidip yıkanmış, kafasındaki deriyi çıkarmış, tığ gibi bir delikanlı olmuş. Kız onu görünce hemen âşık olmuş.\n\nOranın da bir âdeti varmış. Padişah, kızlarına elma verirmiş. Bekâr erkekler toplanıp sarayın önünden geçerken kızlar elmayı kime atarlarsa onunla evlendirirmiş. Bir gün padişah demiş ki:\n\n— Büyük kızım evlenecek. Şu güne kadar tellal bağırsın, bütün ahali gelip sarayın kapısının önünden geçsin.\n\nSarayın önünden geçerken kız kimi beğenirse elmayı ona atacak! Neyse, büyük kız birini beğenmiş, elmayı atmış. Onunla evlenmiş.\n\nEpey bir zaman geçmiş. Küçüğe sıra gelinmiş. Kör, kel, topal ne varsa gelip geçecekmiş artık. Tellal bağırmış yine, halkı haberdar etmiş.\n\nBahçıvan, duyunca demiş ki:\n\n— Ben gidiyorum Keloğlan. Belki padişahın kızı bana atar elmayı.\n\nMehmet:\n\n— Bahçıvan, ben de geleyim. Seni bu yaşta kim ne etsin de sana elma atsın? Tığ gibi delikanlılar dururken, demiş.\n\nBahçıvan:\n\n&nbsp;— Tamam Keloğlan, gel! Geldiğin zaman benden on adım ya önden ya da arkadan gel ki kız elmayı bana attığında sana değmesin, demiş.\n\nBunlar oraya gitmişler. Keloğlan, kızın önüne gelir gelmez kız, elmayı onun kafasına atıp ikiye bölmüş. Padişah oradan bağırmış:\n\n— Olmadı kızım, olmadı.\n\nKız:\n\n— Bal gibi oldu, bal gibi baba!&nbsp; Kendi istediğim değil mi? Ben bunu istiyorum. Keloğlan’ı istiyorum, demiş.\n\nVay sen Keloğlan’ı istedin ha! Bunları kötü bir yere koymuş. Düğün orada yapılsın demişler, yapılmış. Bu Mehmet dememiş ki; “Ya niye bana vurdu? Başka adam mı yoktu, genç mi yoktu? Bana attı,” dememiş. Kız gördü ya bunun aslında kim olduğunu. Neyse, gel zaman, git zaman, kız gitmiş, annesine dert yanmış:\n\n— Mehmet benimle konuşmuyor. Elmayı niye bana vurdu diye garipsiyor, demiş.\n\nSonra Mehmet’in yanına gitmiş. Demiş ki:\n\n— Mehmet, ben seni gördüm. Sen kel mel değilsin. Şu kafandakini bir çıkar.\n\nO da:\n\n— Yok, çıkarmam, demiş.\n\nNeyse, bir vakit gelmiş. O ülkede bir savaş çıkmış. Başka bir ülkeyle savaşacaklarmış. Savaşa giderken atlarla gidiyorlarmış ya. Keloğlan’ın bacanakları:\n\n— Padişah söyledi, herkes atlarını hazırlasın, cenge gideceğiz, demişler.\n\nKeloğlan’a da biçare, gariban diye gelip demiyorlar ki; “Savaş var.” Keloğlan’ı biçare belliyorlarmış*.\n\nBacanaklarından biri çıkıp demiş ki:\n\n— Bizim kel var ya, eğer gelirse ona da uyuz atı verin.\n\nBunlar hazırlanmışlar. Bacanakları uyuz atın üstündeki Mehmet’e gülüyorlarmış. Bir tarafına kül koymuşlar, bir tarafına tuz koymuşlar. Tozuta tozuta gidiyormuş Mehmet. Bacanakları da tabii onun bu hâline gülüyorlarmış.\n\n— Ya sana layık gördüğü ata bak padişahın, deyip deyip gülmüşler.\n\nMehmet, epey bir yol gittikten sonra bir derenin kenarına gelmiş. Kafasındaki deriyi çıkartmış. Ondan sonra elbiselerini değiştirmiş. Doru atın kuyruğunun kıllarını birbirine vurmuş. At bir gelmiş ki şahlanarak. Binip doğruca savaş yaptıkları ülkenin padişahına gitmiş.\n\n— Bu ülkenin padişahı kim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Buyur, benim! Söyle bakalım, demiş.\n\nMehmet:\n\n— Ben buraya savaşmaya geldim, demiş.\n\nPadişah babası da orada ya, bütün olanları görüyormuş. İçinden; “Gözü pek delikanlıymış. Kızıma ne demeli, böyle delikanlı dururken tuttu, kel bir oğlana vardı.” deyip hayıflanmış.\n\nMehmet, savaşa katılmış, düşmanın hepsini telef etmiş. Padişahın yanına gelip demiş ki:\n\n— Selamünaleyküm padişahım. Düşmanı hallettim, senin gitmene gerek yok.\n\nSonra hemen gizlice derenin karşısına geçmiş. Elbiselerini değişmiş, deriyi kafasına geçirmiş. Diğerleri, dönerken Keloğlan’ı görmüşler. Buna demişler ki:\n\n— Vay Keloğlan, biz savaştık, geri döndük. Sen daha yeni mi gidiyorsun?\n\nBunun hâline gülmüşler bacanakları. Hâlini bilmiyorlar ya! Mehmet’in yaptıklarını ne bilsinler? Ondan sonra hepsi evlerine dönmüşler.\n\nKız, anasına gidip demiş ki:\n\n— Ana; “Tek başına savaşan delikanlı bizim Keloğlan’dı,” desem inanır mısın?\n\nAnası:\n\n— Tövbe inanmam, demiş.\n\n— Vallahi billahi! Gel, gel, demiş o da.\n\nKeloğlan da uyuyormuş. Kafasındaki deriyi çıkarıp anasına göstermiş. Uyandırmışlar.\n\nKaynanası:\n\n— Bunu niye yaptın evladım, demiş.\n\nMehmet demiş ki:\n\n— Ana, aramızda sır kalacak tamam mı? Ben de padişah evladıyım. Ben de cenk gördüm, ben de savaştım. Kızın bana âşık olmuştu. Beni beğenmeyen padişaha, bacanaklarıma ders vermek istedim.\n\nKaynanası:\n\n— Tamam yavrum, öyle olsun, demiş.\n\nKız da:\n\n— Ana, sakın babama söyleme, demiş.\n\nPadişah da o ara bir hastalığa yakalanmış. Öyle büyük bir hastalıkmış ki bütün hekimler derdine çare aramış. Sonunda biri:\n\n— Taze yavrulamış aslan sütü içerse bu hastalıktan kurtarır, demiş.\n\nAllah Allah! Mehmet’in bütün bacanakları öylece şaşıp kalmışlar. Padişah demiş ki damatlarına:\n\n— Evlatlarım, oğullarım! Beni bu dertten kurtarmak için taze yavrulamış aslan sütü lazım. Istırap çekiyorum, yatamıyorum, uyuyamıyorum. Bana aslan sütünü bulun getirin!\n\nÖyle mi? Öyle... Öbür damatlar, atlarına atlamış, çekip gitmişler. Mehmet, karısına:\n\n— Ben de gidip bakayım. Babana söyle, bana bir at versin. Ben de bakayım, demiş.\n\nKız gitmiş, babasına demiş ki:\n\n— Baba, Keloğlan benimle konuştu. Diyor ki; “Bir at da bana versin. Ben de gidip bakayım.” O da gidecekmiş.\n\nPadişah:\n\n— Öyle mi? Kel başıyla mı gidecekmiş? Ne yapabilir ki o, demiş.\n\nKız, padişahı ikna etmiş. Mehmet, atı almış, yola çıkmış. Bakmış ki bacanakları da önde gidiyor. Onlar da arkalarından gelen Mehmet’i görmüşler:\n\n— Yine sen de mi geliyorsun Keloğlan, demişler.\n\nMehmet:\n\n— He, ben de geliyorum. Belki ben bulacağım aslan sütünü, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Aman aman, tez bul da, demişler.\n\nMehmet:\n\n— Vallahi bulurum. Bulamazsam da dönerim, demiş.\n\nMehmet yine hemen dereye gitmiş. Derenin kenarındayken en büyük eniştesinin verdiği sakal kıllarını birbirine sürtmüş. Eniştesi yıldırım gibi yardımına gelmiş.\n\n— Hayırdır, niye çağırdın Mehmet? Ne yardımım dokunursa söyle, demiş.\n\nMehmet de:\n\n— Böyle böyle. Bana taze yavrulamış aslan sütü lazım, demiş.\n\nEniştesi:\n\n— Öyle mi? Peki öyleyse… Şöyle öteye gittiğin zaman büyük bir mağara var. Mağaranın içinde büyük bir aslan var. Daha yeni yavrulamış. İki yavrusunu keseceksin. Birinin sütü zehirli, birininki zehirsiz. Padişah için zehirsizi alacaksın, demiş.\n\nMehmet, eniştesinin dediği mağaraya gitmiş. Mağarada aslan yatıyormuş. Eniştesinin söylediklerini yapmış. Biri zehirli, biri zehirsiz sütleri heybesine koymuş. “Yallah!” geri dönmüş. Bacanaklarına yolda rastlamış:\n\n— Selamünaleyküm, demiş.\n\nKafasındaki deriyi çıkardığı için bacanakları bunu tanımamışlar tabii.&nbsp;\n\n— Aleykümselâm, demişler.\n\nMehmet:\n\n— Ne arıyorsunuz, diye sormuş.\n\nBacanakları:\n\n— Taze yavrulamış aslan sütü arıyoruz, demişler.\n\nMehmet:\n\n— Bakın, bende taze yavrulamış aslan sütü var. Ben size veririm, para mara da istemem, ama bir şartla veririm, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Neymiş şartın, diye sormuşlar.\n\nBunun üstüne Mehmet:\n\n— İkinizin de ayağına atımın nalını vuracağım. Para istemiyorum. Siz bunu alın, demiş.\n\nO, onun yüzüne bakmış; o da onun yüzüne bakmış. Demişler ki:\n\n— Niye parayla vermiyorsun? Var bunda bir şey.\n\nMehmet:\n\n— Hayır, parayla vermiyorum. Bir şey de yok. Yoksa ben gidiyorum, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Dur, dur! Kim görecek ki ayağımızın altını? İyi o zaman, çak nalları, demişler.\n\nMehmet, ikisine de nalları çakmış. Neyse, bunlara nalı vurmuş, ondan sonra hızlıca biraz ileriye gitmiş. Yine dereye gelmiş. Elbisesini değişmiş. Kafasına taktığı deriyi yine geçirmiş, olmuş Keloğlan.\n\nBacanakları oradan geliyormuş ya, bunu görür görmez:\n\n— Keloğlan’a bak! Daha yeni mi geliyorsun, demiş, alay etmişler.\n\nMehmet de hiç sesini çıkarmamış. Neyse, bunlar saraya dönmüşler. Padişah dertten kıvranıyormuş. Damatlar sütü vermişler. Hekim, bakıp demiş ki:\n\n— Sakın padişahım! Bunu içme, bu zehirlidir.\n\nBacanaklar ne dese de ne etse de inandıramamışlar. Padişah, damatlarını zindana attırmış. Mehmet de zehirsiz sütü getirip vermiş. Padişah şaşırmış Keloğlan’ın sütü getirmesine. Hekimler bu süte bakmışlar. Padişaha sütü içirince dertten kurtulmuş.\n\nPadişahın karısı, padişaha:\n\n— Bu adam sana o kadar iyilik yaptı. Artık böyle davranma, demiş.\n\nO zaman Mehmet, padişahın huzurunda kafasındaki deriyi çıkartmış.\n\n— Ben Mehmet’im. Filan padişahın oğluyum. Ben bir şeye isyan ettim, bu duruma geldim. Savaşa gittim, bunu yaptım. Yine de beni sevemedin. Benim suçum yok ki! Bak öbür damatlarına. Ayaklarındaki nalları da ben vurdum. İstersen bak! Benim kim olduğumu anlarsın, demiş.\n\nBakmışlar ki gerçekten de ayaklarında nal var. O zaman padişah gerçekleri anlamış, yumuşamış. Mehmet’le padişahın kızına yeniden kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Mutlu, mesut yaşamışlar.\n\nGökten üç elma düştü; biri söyleyene, biri dinleyene, biri de kime olursa...\n\n&nbsp;\n\n\n* bellemek: Sanmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kurt Tilki Eşek",
        "text": "KURT TİLKİ EŞEK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar bir yerde bir kurt yaşarmış. Bu kurdun yaşadığı yerde kuraklık olmuş. Kurt, açlıktan ölecek hâle gelmiş. Bakmış ki böyle olmayacak, kendi kendine çare aramaya başlamış. “Derenin öbür tarafında bir ada var. Orada muhakkak bir şeyler vardır. Suyu aşıp da oraya gideyim bari,” diye karar vermiş.\n\nKarar vermeye vermiş de suyu nasıl aşacağını bilememiş. O sırada aklına sandalla karşıya geçmek gelmiş. Hemen bir sandal bulmuş. Sandala bineceği sırada bir de bakmış ki tilki geliyor. Tilki de gelmiş, sandala binmiş.\n\nTilki, kurda:\n\n— Kardeşim kurt, nereye gidiyorsun, diye sormuş.\n\nKurt da:\n\n— Aç kaldım, ben de karşıdaki adaya gidiyorum. Belki orada yiyecek bir şey bulurum, demiş.\n\nTilki:\n\n— O zaman beraber gidelim, demiş.\n\nKurt, tilkinin dediğini kabul etmiş, ama hem de biraz şeytanlık düşünmüş.\n\nTilki:\n\n— Peki de orada birbirimize nasıl güveneceğiz? Ya sen beni yersen n’olacak, demiş.\n\nKurt; “Birbirimize nasıl güvenelim?” diye uzun uzun düşünmüş.\n\nSonra da tilkiye:\n\n— O zaman karşılıklı birbirimize yemin edelim, demiş.\n\nİkisi de bunu kabul etmiş, arkasından da yemin etmişler.\n\nDerken bir süre sonra eşek de gelmiş. Onları sandalda görünce o da sandala binmiş.\n\nEşek:\n\n— Kardeşlerim, niye burada toplandınız? Derdiniz ne? Nereye gidiyorsunuz, demiş.\n\nSandaldakiler:\n\n— Biz açız. Karşıdaki adaya geçip karnımızı doyuracağız. Yoksa açlıktan öleceğiz, demişler.\n\nEşek, hemen atlamış:\n\n— Beni de kardeş olarak kabul edin, ben de sizinle gelirim, demiş.\n\nKurtla tilki, eşeğin teklifini kabul etmişler. Sandala binmiş, karşı tarafta bulunan adaya geçmişler.\n\nTilki, sandaldan iner inmez adayı baştan başa dolaşmış, ama yiyecek bir şey bulamamış. Derken bu sefer de kurt yiyecek bulmak için adayı dolaşmış. O da bir şey bulamamış. Sıra eşeğe gelmiş. Eşek, hiç zorluk çekmemiş. Çünkü o ot yediği için adanın dört bir yanı otlarla doluymuş. Böylece günler geçmiş... Eşek, ot yiye yiye şişmanlamış, anıra anıra keyfine bakmış.\n\nBir gün tilki, kurda:\n\n— Gel, seninle bir konuşalım, demiş.\n\nKurt da:\n\n— Tilki kardeş, söyle ne söyleyeceksen, demiş.\n\n— Gel, bir bahane bulup bu eşeği yiyelim. O durmadan yiyip içiyor, biz ise açlıktan ölüyoruz. Başka çaremiz yok, demiş.\n\nKurt:\n\n— Peki, ama ona nasıl bahane uyduracağız, demiş.\n\nTilki:\n\n— Oooo!.. Sen onu bana bırak. Ben ona bir şart koşarım. O muhakkak bana yenilir, biz de onu yeriz, demiş.\n\nKurt:\n\n— Tamam, demiş, anlaşmışlar.\n\nTilki, eşeği yanına çağırmış. Ona:\n\n— Eşek kardeş, bu iş böyle olmaz! Sen güzelce karnını doyuruyorsun, biz açlıktan ölüyoruz. Şimdi bizim bir şartımız var. Eğer bu şarta uyarsan dünya ahret kardeşimizsin, yok eğer uymazsan biz de seni yeriz, demiş.\n\nEşek:\n\n— Tamam, söyle bakalım, şartın neymiş, demiş.\n\nTilki:\n\n— Herkes sırayla kendi özelliğini söyleyecek, demiş.\n\nEşek:\n\n— Tamam, ben söylerim; ama önce siz söyleyin bakalım, demiş.\n\nKurt:\n\n— Benim özelliğim; oturduğum yerden çok uzakta gördüğüm bir cismin ne olduğunu ayırt edebilirim. Üstelik gözlerim de çok keskindir. Onun için ben faydalı bir hayvanım, demiş.\n\nEşek:\n\n— Tamam, senin şartın oldu. Tilki kardeş, ya senin özelliğin ne, demiş.\n\nTilki de:\n\n— Ben oturduğum yerden çok uzaktaki bir şeyin kokusunu alırım, onun ne olduğunu bilirim. Burnum çok keskindir. Bunun için ben de faydalı bir hayvanım, demiş.\n\nEşek:\n\n— Onu bunu bilmem. Ben de faydalı bir hayvanım. Benim de ayağımın altında bir yazı var. İnanmazsanız kurt gelsin, baksın. Sakın tilki gelip bakmasın, çünkü ben ona hiç güvenmiyorum, demiş.\n\nKurt da:\n\n— Tamam, demiş.\n\nBu arada eşeğin nalları da yeniymiş. Kurt, eşeğin ayağının altına bakarken eşek de arka ayaklarını iyice karnının altına çekmiş. Kurt, yazıyı görmek için eşeğe biraz daha sokulmuş. Eşek, ayaklarını vücuduna doğru biraz daha çekmiş. Kurt, eşeğe iyice sokulurken eşek, kurda hızla bir tekme atmış. Kurdun canı öyle bir yanmış ki bağırtısını duyan tilki, korkudan dereyi yüzerek geçmiş.\n\nKarşı taraftan kurda seslenip:\n\n— Kurt kardeş!.. İnşallah gözlerine bir şey olmamıştır, demiş.\n\nKurt:\n\n— Gözlerim sağlam, ama kafamın tası yarıldı, demiş ve oracıkta ölmüş.\n\nTilki zaten öbür tarafa geri gitmişti. Eşek de o adanın sahibi olmuş. Rahat rahat yaşamış...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Mercimek Oğlan",
        "text": "MERCİMEK OĞLAN\n\nKadının birinin hiç çocuğu olmuyormuş. Her gün sabah kalkarmış, Allah’a yalvarırmış ki; “Bir çocuğum olsun” diye.\n\nBir gün, yemek yapmak için mercimek seçerken:\n\n— &nbsp;Allah’ım, bunun sayısı kadar çocuk ver bana, demiş.\n\nOndan sonra dileği kabul olmuş, o mercimekler kadar çocuğu olmuş. Çocukların her biri bir yere kaçmış. Kadın, olanları görünce demiş ki:\n\n— Ben bu kadar çocuğu nasıl doyuracağım? Kalkayım da bari ekmek yapayım.\n\nKalkmış, hamur yoğurmuş, ekmek yapmaya başlamış. Ekmeği yaptıkça çocukların bir tanesi alıp kaçıyormuş. Ekmek hiç çoğalmamış, kadının canı sıkılmış. Çocukları vurup vurup öldürmüş. Ondan sonra da pişman olmuş.\n\n— Bari bir tanesini bıraksaydım da babasına yemek götürseydi. Kötü mü olurdu, demiş.\n\nÇocuğun bir tanesi orada bir yere saklanmış, demiş ki:\n\n— Anne, beni öldürme, ben babama yemek götürürüm.\n\nKadın sevinmiş, azığı koymuş, çocuğu tarlaya göndermiş. Babası çift sürüyormuş tarlada. Mercimek oğlan, babasına azığı götürüp:\n\n— Baba, sana azık getirdim, demiş.\n\nBabası:\n\n— Gel oğlum, yanıma otur. Kara öküz pisler de altında kalırsın, demiş.\n\nMercimek oğlan da:\n\n— Bir şey olmaz baba, demiş.\n\nAdam başlamış çift sürmeye. Sonunda öküz pislemiş, mercimek oğlan altında kalmış.\n\nNeyse, o sırada devin kızıyla karısı oralarda dolaşıyormuş. Tezek topluyorlarmış. Mercimek oğlanı görmemişler, bunu da atmışlar çuvala. Eve gitmişler. Akşam dev gelip:\n\n— Burada insanoğlu kokuyor, demiş.\n\nKarısı da:\n\n— Ne insanı? Sesini kes de yat, demiş.\n\nMercimek oğlan, bu arada olduğu yerden zıplayarak kurtulmuş. Bir ağacın dalına çıkmış. Dev yine gelmiş, demiş ki:&nbsp;\n\n— Yok, burada insan var.\n\nBir de bakmış ki mercimek oğlan yukarıda, ağacın dalında duruyor.\n\n&nbsp;Demiş ki:\n\n— Mercimek oğlan, oraya nasıl çıktın?\n\nMercimek oğlan da:\n\n— Söylemem, demiş.\n\nDev de:\n\n— Söylersen sana şunu veririm, bunu veririm, demiş.\n\nDevin niyeti mercimek oğlanın oraya nasıl çıktığını öğrenmekmiş. Oraya çıkıp, mercimek oğlanı yakalayıp yemekmiş.\n\nMercimek oğlan:\n\n— Bardağı bardağın üstüne koydum. Kırk tane bardağı üst üste koydum. En sivrisini de en üste koydum. Bastım, çıktım, demiş.\n\nDev de aynısı yapmış. En üste de sivri bardağı koymuş. Üstüne basınca ayağı kesilmiş. Bir ay yatmış, ancak dayanamamış. Yine ağacın altına gelmiş.\n\nMercimek oğlana demiş ki:\n\n— Mercimek oğlan, söyle, oraya nasıl çıktın? Söylersen sana altın veririm.\n\nMercimek oğlan da:\n\n— Bıçağı bıçağın üstüne koydum. Kırk tane bıçağı üst üste koydum. En sivrisini de en üste koydum. Bastım, çıktım, demiş.\n\nDev de aynısını yapmış. Yine ayağı kesilmiş. Dev, oğlana kızmış:&nbsp;\n\n— Seni tutarsam yiyeceğim, demiş.\n\nBir ay daha yatmış. Yine dayanamamış, oğlanın yanına gelmiş.\n\n— Oraya nasıl çıktığını söylersen sana kız kardeşimi vereceğim, demiş.\n\nMercimek oğlan:\n\n— Üst üste kırk tane tandır yaptırdım. Kırk gün yaktırdım. Sonra en üsttekine bastım, çıktım, demiş.\n\nDev de inanmış. Aynısını yapınca tandıra düşmüş, ölmüş. Sonra mercimek oğlan ağaçtan inmiş, devin kardeşiyle evlenmiş. Muradına ermiş...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Meyyit Başı",
        "text": "MEYYİT BAŞI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken çok eski devirlerde ihtiyar bir kadın yaşarmış. Bu ihtiyarın çok mu çok güzel bir kızı varmış, Bu kız, öyle güzelmiş ki güzellikte eşi benzeri yokmuş. Bu kız, bütün gün evinden çıkmaz, durmadan nakış işlermiş.\n\nLafı uzatmayalım… Kız, günün birinde camın önündeki sedire oturmuş, nakış işliyormuş. İşini işlerken camın önüne kanatları rengârenk bir kuş gelmiş.\n\nKıza:\n\n— Benim güzel sultanım! Kırk gün meyyit* başı bekledikten sonra muradına ereceksin, demiş, ortadan kaybolmuş.\n\nKız şaşırmış. Sağa sola bakmış, gökyüzüne bakmış, kuş muş yok… “Allah Allah! Bu nasıl işti? Bu kuş neyin nesiydi?” diye meraklı meraklı düşünmeye başlamış, ama bu kuştan kimseye de bahsetmemiş.\n\nErtesi gün, kız yine işlemesinin başına oturmuş, iş işliyormuş. Kuş yine aynı saatte, aynı şekilde camın kenarına gelerek:\n\n— Sultanım, kırk gün meyyit başı bekledikten sonra muradına ereceksin demiş, “Pırrr!” diye uçup gitmiş.\n\nKız, bu sefer daha da heyecanlanmış, kendini tutamamış, annesinin yanına gitmiş. Kuşun dediklerini annesine bir bir anlatmış.\n\nİhtiyar kadın:\n\n— Peki, bu kuş ne vakit gelir, diye kıza sormuş.\n\nKız da:\n\n— Akşamüstü, anneciğim, diye cevap vermiş.\n\nBunu duyan ihtiyar kadın ertesi gün, kuşu göreceği bir yere saklanmış. Kuşun gelmesini beklemiş. Akşamüstü olunca kuş yine bir hışımla gelmiş, camın önüne konmuş. Daha önce söylediklerinin aynısını söylemiş, uçmuş, gitmiş.\n\nİhtiyar kadın da bunları duymuş. Saklandığı yerden çıkmış.\n\nKızına:\n\n—Haydi, hazırlan kızım! Ağzını yel alasıca bu uğursuz kuşun elinden kurtulmak için buralardan kaçalım, demiş.\n\nKız da:\n\n— Olur anne!... Ondan kolay ne var? Hemen öteberimizi topladığımız gibi yola düşeriz, demiş.\n\nAna kız bir haynan* eşyalarını toplamışlar, azık tozuklarını*&nbsp;hazırlamış, yola düşmüşler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir arpa boyu yol aldıktan sonra büyük bir sarayın önüne gelmişler. Vakit gece, onlar da yorgun olduğu için sarayın önünde uyuyakalmışlar. Öyle derin uykuya dalmışlar ki kuşun geldiğini bile duymamışlar. Onların derin uyuduğunu gören kuş, usulca gelmiş, her ikisini de kaptığı gibi sarayın odalarının birine kızı koymuş, başka birine de ihtiyar anasını koymuş.\n\nKız, sabah olup da gözlerini açınca bakmış ki hiç bilmediği bir odada! Kendi kendine; “Burası nere ki? Ben buraya nasıl geldim?” diye düşünürken yattığı yatağa şöyle bir bakmış ki aman Allah’ım her tarafı süslü, büyük bir yatakta yatıyormuş. Yanında da beyaz örtülere sarılmış bir cenaze bulunuyormuş.\n\nKız öyle şaşırmış ki kendi kendine; “Galiba kuşun dedikleri gerçek oluyor. N’apayım? Alnıma ne yazıldıysa onu göreceğim. En iyisi sabretmek,” demiş.\n\nBiz haber verelim anasından… İhtiyar kadın, sabah olup da gözlerini açınca şaşırıp kalmış. Sağına soluna bakmış ki kızı da yanında değil. Hepten canı sıkılmış, deliye dönmüş. Yataktan fırladığı gibi kızını aramaya başlamış. Her tarafı deli gibi aramış, ama ne fayda? Kızını bir türlü bulamamış. “Eyvahlar olsun! Ben kızımı kuştan kaçırayım derken başka birine kaptırdım,” diye dövüne dövüne ağlamaya başlamış. Ne kadar aradı&nbsp;taradıysa da kızını öldüm Allah bulamamış. Bakmış ki olmayacak, artık ümidini kesip ağlaya ağlaya memleketine geri dönmüş.\n\nGelgelelim kıza… Kız, otuz dokuz gün boyunca o odadan dışarı çıkamamış. Hem ağlamış hem de ölünün başında oturmuş.\n\nKızın kaldığı odanın denize nazır bir balkonu varmış. Kız, arada sırada bir çıkar, oradan denizi seyredermiş. Otuz dokuzuncu gün, yine o balkona çıkmış, denizi seyrediyormuş. Denizde esir cariyelerle dolu bir gemi geliyormuş. Kız, elindeki mendilini sallayarak kaptana işaret vermiş. Yani; “Bu tarafa gel!” demek istemiş. Kaptan da kızın işaretini görmüş, gemiyi balkonun altına kadar getirmiş.\n\nKıza:\n\n— İşaret ettin, geldim. Benden ne istiyorsun, demiş.\n\nKız da:\n\n— Sana bir kese altın versem bana bir cariye satar mısın, demiş.\n\nMeğer kızın canı o kadar sıkılmış ki; “Hiç değilse bana arkadaş olur, meyyitin başını beraber bekleriz,” diye düşünmüş.\n\nKaptan:\n\n— Tamam, satarım. Sen bir ip sarkıt, altınımı da ver, kızı satmak kolay, demiş.\n\nKız, hemen bir ip bulmuş, balkondan sarkıtmış. Bir kese altını da geminin içine fırlatmış. Kaptan, güzel bir cariye seçmiş, ipe bağlamış, kıza yollamış.\n\n— İşte size layık bir cariye gönderiyorum, demiş.\n\nCariyeyi yukarı çeken kız, içinden; “Çok şükür Allah’ım, sonunda can sıkıntımı alacak bir arkadaş buldum,” diye öyle sevinmiş ki hemen cariyenin boynuna bir dizi altın takmış.\n\nErtesi gün, kırkıncı gün imiş... Kız, aldığı cariyeye:\n\n— Ben sarayı gezeceğim, sen burada bekle! Sakın bir yere gitme, diye iyice tembihlemiş, odadan çıkıp gitmiş.\n\nÇok geçmeden yatakta yatan meyyit dirilmeye başlamış. Cariye, öyle korkmuş ki korkudan tüyleri diken diken olmuş.\n\nÖlü, yattığı yerden doğrulmuş, cariyeye seslenmiş:\n\n— Kırk gün, kırk gece başımın ucunda sen mi bekledin, demiş.\n\nCariye, yalandan:\n\n— Hııı… Ben bekledim, demiş.\n\nMeğer bu ölü gibi yatan, o memleketin padişahının oğluymuş. Kendi kendine şöyle ahdetmiş; “Kim benim başımda kırk gün, kırk gece beklerse ben onunla evleneceğim.”\n\nPadişahın oğlu, cariyeye:\n\n— Burada senden başka kimse var mı, diye sormuş.\n\nCariye de hiç utanmadan:\n\n— Var, var! Bir hizmetçim var, o da az önce dışarı gitti. Dur da sesleneyim, demiş.\n\nSonra da dışarı çıkmış, hanımına:\n\n— Kız, gel buraya! Seni efendi istiyor, diye seslenmiş.\n\nKız, odaya girince hayret etmiş. Bakmış ki günlerdir başını beklediği ölü, yakışıklı mı yakışıklı bir şehzade olmuş! Cariyesinin yaptığı hainliği anlamış, hiç sesini çıkarmamış. Şehzade, cariyeyle evlenmiş, kız da bile bile aldığı cariyenin hizmetçisi olmuş.\n\nBir zaman sonra şehzadenin canı sıkılmış. Memleketi gezmek bahanesiyle seyahate çıkmaya niyet etmiş. Harıl harıl hazırlıklar yapılmış. Seyahat günü gelip çatınca şehzade, karısına demiş ki:\n\n— Ben seyahate çıkıyorum, gelirken hediye olarak ne istersin? Sana onu getireyim.\n\nKarısı da:\n\n— Bir elmas gerdanlık istiyorum ki eşi benzeri görülmedik olsun, demiş.\n\nŞehzade, bu sefer hizmetçiye dönüp:\n\n— Sana ne getireyim, sen ne istiyorsun, diye sormuş.\n\nHizmetçi:\n\n— Efendim, ben de bir sabır taşı istiyorum, demiş.\n\nŞehzade, epey bir vakit dolaşmış. Karısının istediğini de hizmetçisinin istediğini de almış, evine dönmüş. Karısına da hizmetçisine de hediyelerini vermiş, odasına çekilmiş, ama aklında hep aldığı sabır taşı varmış. “Bu hizmetçi acaba bu sabır taşıyla n’apacak?” diye uzun uzun düşünmeye başlamış. Bir ara kimseye görünmeden hizmetçinin kaldığı odanın kapısına kadar gitmiş. İçinden; “Acaba dinlesem mi, dinlemesem mi?” diye düşünürken içerden hizmetçinin sesini duymuş. Odayı anahtar deliğinden gözetlemeye başlamış.\n\nKız, içeride oturmuş, başından geçenleri bir bir sabır taşına anlatıyormuş. Anlatmış… Anlatmış… Kız anlattıkça sabır taşı şişiyormuş. Taş şiştikçe şişmiş, şiştikçe şişmiş, sonunda anlatılanlara dayanamamış; “Çattt!” diye çatlamış.\n\nBu hâli gören kız:\n\n— Ey sabır taşı! Sen bile dayanamadın, çatladın; ya ben ne yapayım? Bari kendimi öldüreyim de kurtulayım, demiş, ayağa kalkmış.\n\nKapı deliğinden olan biteni gören şehzade, kapıyı kırıp içeri girmiş. Kızı hasretle kucaklamış.\n\n— Demek bıkıp usanmadan kırk gün, kırk gece benim başımı bekleyen sendin. Ben ne halt ettim de anlayamadım, demiş.\n\nSonra kızın elinden tutup odasına getirmiş. Karısı sandığı cariyeyi karşısına alarak:\n\n— Ben her şeyi öğrendim. Bütün bunlar doğru mu, diye sormuş.\n\nCariye de hiç eksiği, noksanı olmadan her şeyi şehzadeye anlatmış.\n\nBunun üzerine şehzade, ona demiş ki:\n\n— Söyle, ne istersin? Kırk katır mı, kırk satır mı?\n\nCariye sevinip:\n\n— Kırk katır isterim. Hiç değilse beni memleketime götürür. Satırlar senin düşmanının kafasına olsun, demiş.\n\nŞehzade, cariyeyi kırk katırın kuyruğuna bağlamış, memleketine doğru yola salmış. Cariyenin vücudu paramparça olmuş, cezasını bulmuş.\n\nŞehzade de asıl hanımıyla evlenmiş. Kırk gün, kırk gece eşi benzeri görülmedik bir düğün yapmış. İkisi de muratlarına nail olmuşlar…\n\nGökten üç elma düşmüş; biri anlatana, biri dinleyene, biri de cümle âleme…\n\n&nbsp;\n\n\n*meyyit: Ölü.\n\n* haynan: Gayretle.\n\n* azık tozuk: Yol hazırlığı.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişah Oğlu",
        "text": "PADİŞAH OĞLU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Çok eski zamanlarda zengin bir padişah varmış. Bu padişahın bir de oğlu varmış.\n\nBir gün, padişahın oğlu, babasına:\n\n— Babacığım, bana bir gemi yaptır! Uzak diyarlara gitmek, denizlerde gezmek istiyorum, demiş.\n\nPadişah, oğlunun arzusu üzerine bir gemi yaptırmış. Padişahın oğlu, yanına kırk arkadaşını almış, gemiye binmiş. Bunlar, uzun bir zaman denizin üstünde yol alıp durmuşlar.\n\nDenizin ortasında bir saray varmış. Denizde yollarına devam ederken o saraya doğru, o tarafa doğru çekildiklerini hissetmişler.\n\nGeminin kaptanı, padişahın oğluna:\n\n— Efendim, böyle giderse gemimiz batacak, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Madem batacağız, herkes birbiriyle helâlleşsin, diye seslenmiş.\n\nAz sonra da gemi batmış. Padişahın oğlu, nasılsa bir tahta parçası bulup ona tutunmuş; bir sağa, bir sola derken denizin üstünde oraya, buraya doğru gitmiş. Sonunda bir ada görmüş, çok sevinmiş. Akşama doğru adaya çıkmış. Etrafına bakmış, kendinden başka kimse yokmuş. Adada çeşit çeşit ağaçlar varmış. Birinin tepesine çıkmış, orada sabahlamış.\n\nAradan bir zaman geçmiş… Padişahın oğlu, kıyıda otururken ta uzaktan bir geminin geldiğini görmüş. Tekrar ağacın başına çıkmış, oradan gözetlemeye başlamış. Gemi iyice kenara yanaşmış. İçinden birkaç tane adam inmiş, adaya çıkmışlar. Adamlar, yanlarında bulunan gencin birini yaka paça tutup yakındaki mağaranın önüne gelmişler. Genci o mağaranın içine hapsetmişler. Yanına da biraz yiyecek, öteberi koyup tekrar gemiye binip gitmişler.\n\nPadişahın oğlu, adamlar gittikten sonra ağacın başından inmiş, mağaraya gitmiş. Genci hapsettikleri mağaranın ağzını açmış, önüne bir merdiven çıkmış. Merdivenden inmiş, inmiş, bakmış ki o genç, güzel bir kıraatle Kur’an okuyor. Padişahın oğlu, bir ara durmuş, dinlemiş. Sonra da yanına girmiş. Delikanlıya demiş ki:\n\n— Senin burada ne işin var?\n\nDelikanlı önce korkmuş, sonra da:\n\n— Sen kimsin, nesin? Burada ne işin var, diye sormuş.\n\nPadişahın oğlu, başından geçenleri anlatmış. Delikanlı, bunları duyunca biraz rahatlamış, başlamış anlatmaya:\n\n— Benim babam padişahtır, hem de çok zengindir. Ben tek evlat olduğum için üzerime çok titrerdi. Memlekette ne kadar hacı hoca varsa hepsine benim geleceğimi sordurdu. Hepsi de; “Padişahım, senin oğlun bir adada bir padişahın oğlu tarafından öldürülecek,” dediler. Bunun üzerine babam beni korumak için buraya getirdi, demiş.\n\nPadişahın oğlu, bunları duyunca kendi kendine yemin etmiş ki; “Ben bu delikanlıyı öldürmeyeceğim.”\n\nBundan sonra bu mağarada sanki iki kardeşmiş gibi yaşamaya başlamışlar, gül gibi geçinip gidiyorlarmış.\n\nBir gün, delikanlı hastalanmış. Padişahın oğlu da ona yardım etmek istemiş. Raftan ekmek bıçağı almak isterken ayağı kaymış, delikanlının üzerine düşmüş. Elindeki bıçak da delikanlının karnına saplanmış, delikanlı orada ölmüş.\n\nPadişahın oğlu dışarı çıkmış, sahile doğru yürürken delikanlıyı buraya getiren geminin adaya doğru geldiğini görmüş. Adanın öbür tarafına kaçmak istemiş. Bir de bakmış ki bütün deniz, kara olmuş. Hemen kaçmaya başlamış. Günlerce, aylarca yürüdükten sonra çok büyük bir saraya varmış. Padişahın oğlu, kapıyı çalmış. Kapıyı on, on beş yaşlarında bir genç kız açmış. Kız, padişahın oğlunu üstü başı perişan görünce oğlana acımış. İçeri almış, önüne yiyecek, içecek koymuş. Padişahın oğlu karnını doyururken birdenbire etrafında kırk tane kız peyda olmuş.\n\nPadişahın oğlu, içlerinden en büyüğüne:\n\n— Siz kimsiniz, burada ne işiniz var, diye sormuş.\n\nEn büyük olanı:\n\n— Bizim babamız padişahtır. Bizi felaketlerden korumak için buraya getirdi. Senede bir defa onun ziyaretine gideriz. Şimdi onun mektubu geldi, yarın ziyaretine gideceğiz. Senin de gördüğün gibi kırk tane odamız var. Hepsinin anahtarını sana teslim edeceğiz. Biz gittikten sonra ne yaparsan yap, ama sakın kırkıncı odayı açma, demişler.\n\nKızlar gittikten sonra padişahın oğlu merakından odaları açmaya başlamış. Birinci odayı açıp bakmış ki cennet gibi bir bahçe… Sular şırıl şırıl akıyor, çeşit çeşit ağaçlar, türlü türlü çiçekler varmış. Her açtığı oda ötekinden daha güzelmiş. “Bunların hepsi iyi güzel de acaba kırkıncı odada ne vardı?” diye düşünmüş.\n\nPadişahın oğlu; “Açsam mı, açmasam mı?” diye düşünürken dayanamamış, kırkıncı odayı açmış. Odadan çok kötü kokular geliyormuş. Öyle kötü kokuyormuş ki insanın dayanmasını çok zormuş. Yine de içeri girmiş. Büyük bir atın yem yediğini görmüş. Ata yaklaşmak istemiş. Usulca yanına gitmiş, atı okşamaya başlamış. Bu, atın çok hoşuna gitmiş.\n\nAt, başını sallayıp:\n\n— Sırtıma bin, gözünü de kapat, demiş.\n\nPadişahın oğlu, hemen sıçradığı gibi atın üstüne çıkmış. Gözünü kapattığı gibi at havada uçmaya başlamış. Padişahın oğlunu kendi memleketine getirmiş. Annesi, babası çok sevinmiş. Bayram ilan etmişler, bir daha da birbirlerinden ayrılmamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Saban Halatı",
        "text": "SABAN HALATI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir adam varmış. Bu adam, tilkinin biriyle dost olmuş.\n\nBir gün adam, tarlasını sürmeye gitmiş. İşi bittikten sonra tarladaki eşyalarını eşeğine yüklemiş. Evinin yolunu tutmuş. Yolda bir bataklık varmış. Giderken eşek, bataklığa saplanmış. Tilki, adamın dostu ya, uzaktan bunları görmüş. Adamın yanına gelince:\n\n— Biz seninle dost değil miyiz? Bu yükü böyle götüremezsin. En iyisi sen beni dinle! Sabanını bağladığın halatı burada bırak, demiş.\n\nAdam:\n\n— Bırakırsam tilkiler alıp götürür, demiş.\n\nTilki:\n\n— Yok, götürmezler. Niye götürsünler ki? Ben senin dostunum, ona sahip çıkarım. Kimsenin alıp götürmesine izin vermem, demiş.\n\nAdam, tilkinin dediğini yapmış, halatı orada bırakıp evine dönmüş. Ertesi gün tarlasını sürmek için gitmiş ki halat yok! Çalınmış... Hemen tilkinin yanına gitmiş:\n\n— Hani sahip çıkacaktın? Sabanın halatına ne oldu tilki kardeş, diye sormuş.\n\nTilki:\n\n— Ben görmedim, demiş.\n\nAdam:\n\n— Biz seninle dost idik? Sen ki tilkilerin ağasısın. Sabanıma ne olduysa bulup getir, demiş.\n\nTilki, hiç oralı olmamış. Bunun üstüne adam, evine geri gelmiş. Yanan ocağın başına oturmuş, kara kara düşünmeye başlamış. Sahibinin hâlini gören eşek dayanamamış:\n\n— Niye kara kara düşünüyorsun, diye sormuş.\n\nAdam da:\n\n— Tilki, sabanımın halatını çaldı. Şimdi de vermiyor, demiş.\n\nEşek:\n\n— Bana fazladan iki yemlik arpa ver. Gidip sabanının halatının getireyim, demiş.\n\nAdam kabul etmiş, eşeğe iki yemlik arpa vermiş. Eşek, arpasını yemiş, yola koyulmuş. Gide gide tilkinin oturduğu mağaraya varmış. Hemen önüne yayılmış. Tilkinin karısı, mağaradan çıkarken bir de bakmış ki mağaranın önünde büyükçe bir şey var! Hemen gitmiş, kocasını uyandırmış.\n\n— Kalk, kalk! Bu gece rüyamda etten yapılmış bir ağacın, mağaranın önünde yeşerdiğini gördüm, demiş.\n\nTilki kalkmış, mağaranın önüne bakmış. Karısına demiş ki:\n\nYoğurtlu çorba, yoğurtlu çorba! \n\nGördüğün rüya doğru ola!\n\nSonra da:\n\n— Git, çiftçiden çaldığım halatı getir. Halatı şu eşeğin ayağına takayım da uyandığında kaçmasın, demiş.\n\nTilki, halatın bir ucunu eşeğin ayağına bağlamış, diğer ucunu da kendi boynuna dolamış ki eşeği mağaranın içine çekecek! Eşeği mağaranın içine çekeceği sırada eşek, ayağa kalkıp hızlıca koşmaya başlamış. O koştukça boynunda halat, tilki de onunla beraber sürüklenmiş. O sırada tilkinin karısı arkasından bağırıp demiş ki:\n\nKocam, kocam! Hele bana bak!\n\nAyağını çayır çimene takıp kalk\n\nSeni böyle paldır küldür görmesin halk\n\nEşek, tilkiyi öylece sürüye sürüye adamın yanına götürmüş. Adam tilkiyi yakalamış, derisini yüzmüş. Kuyruğuna da bir teneke bağlayıp göndermiş. Tilkinin karısı, mağaranın üstünden bağırmış:\n\n—&nbsp; Çiftçi, çiftçi! Kocamı görmedin mi?\n\nTilki, karısının sesini duyunca:\n\n— Buradayım, buradayım! Eve gelince bunun hesabını senden soracağım, demiş.\n\nSonra da:\n\nYoğurtlu çorba, yoğurtlu çorba\n\nGördüğün rüya hep yalan ola, demiş.\n\nÇiftçi de sabanının halatına kavuşmuş.\n\nMasalım bitti, dilime zahmet. Dinleyenin ölüsüne rahmet...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Sihirli Kılıç",
        "text": "SİHİRLİ KILIÇ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde yaşlı bir adam ile üç tane de oğlu yaşarmış.\n\nBir gün, yaşlı adam, oğullarına:\n\n— Ben yakında öleceğim. Gelin, yanıma oturun da size vasiyetimi bildireyim, demiş.\n\nOğulları etrafına oturmuşlar, babalarına:\n\n— İşte geldik. Hadi, bize vasiyetini söyle, demişler.\n\nYaşlı adam:\n\n— Benim ölümüme sebep olan bir duman bulutudur. Ben öldükten sonra da mezarımı ziyaret edecektir. Sizden isteğim; benim bu düşmanımı öldürmenizdir, demiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş, adam ölmüş. Oğulları onu götürmüş, mezara gömmüşler. Sonra da gelmiş, bir karar almışlar.\n\n— Her gün birimiz babamızın mezarını bekleyelim. Kim babamın düşmanını görürse öldürsün, demişler.\n\nKardeşler, sırayla babalarının mezarını beklemeye başlamışlar. Önce büyük oğlan mezarın başına gitmiş. Beklemiş… Beklemiş… Akşam olunca duman bulutu görünmüş. Bulut mezara yaklaşınca büyük oğlan çok korkmuş, bırakmış, kaçmış.\n\nSonra ortanca oğlan mezarın başına gitmiş. O da bulutu beklemeye başlamış. Derken yine akşam olmuş, Bir de bakmış ki duman bulutu bir hışımla gelmiyor mu? O da korkmuş, kaçmış.\n\nSıra adamın küçük oğluna gelmiş. Oğlan, mezarın başında duman bulutunu beklemeye başlamış. Derken akşam vakti bulut görünmüş. Küçük oğlan, duman bulutunu kovalamaya başlamış. Kovalaya kovalaya onu bir kuyunun içine hapsetmiş.\n\nSabah olunca kardeşlerinin yanına gidip:\n\n— Babamın düşmanını yakaladım, demiş.\n\nOnlar da merakla:\n\n— Nasıl yakaladın? Hani, nerede, demişler.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Onu kovaladım, kovaladım… Sonra da bir kuyuya hapsettim. Oradan nasıl çıkaracağız, asıl onu düşünelim, demiş.\n\nKardeşler, oturup düşünmeye başlamışlar. “Ne etsek, nasıl etsek? Düşmanı kuyuda nasıl yakalasak?” diye çareler aramışlar. Derken bir karara varmışlar. Kardeşler, sırasıyla bellerine ip bağlayıp kuyuya inecek, düşmanı yakalayacaklarmış.\n\nÖnce büyük oğlan beline bir ip bağlamış, kuyuya inmiş.\n\nBiraz sonra:\n\n— Ah yandııım! Ah yandııım, diye bağırmaya başlamış.\n\nKardeşleri hemen onu kuyudan çıkarmışlar. Derken ortanca oğlanı kuyuya salmışlar.\n\nBir süre sonra o da:\n\n— Ah yandııım! Ah yandııım, diye bağırmış.\n\nOnu da kuyudan çıkarmışlar. Sıra küçük oğlana gelmiş. Oğlan, beline ipi bağlamış.\n\nKardeşlerine de:\n\n— Size; “Yandım!” dedikçe beni kuyuya salın, demiş, sonra da kuyuya inmiş.\n\n— Ah yandııım! Ah yandııım, diye bağırmaya başlamış.\n\nHer bağırmasında kardeşleri onu biraz daha kuyuya salmışlar. Oğlan böylece kuyunun dibine inmiş. Orada bir devle karşılaşmış. Dev, oğlanın üstüne yürümüş. Tam tutup yiyeceği sırada kuyunun dibindeki bir mağaradan; “Ona dokunmaaa!” diye bir ses yükselmiş. Dev, bu sesin üstüne oğlanı bırakmış. Oğlan, mağarayı bulmak için kuyunun dibinde dolaşmış. Az sonra mağarayı bulmuş. Mağarayı gezerken bir kızla karşılaşmış.\n\nKız, oğlana:\n\n— Buraya nasıl geldin, diye sormuş.\n\nOğlan, başından geçenleri bir bir anlatmış.\n\nKız, ona bir kılıç uzatıp:\n\n— Senin düşmanın bir ejderha! Bu kılıcı al! Ejderha, sadece bu kılıçla ölür, demiş.\n\nOğlan, kılıcı almış.\n\nKız, oğlana tekrar:\n\n— Bu kılıçla ejderhaya saldırdığın zaman ona bir seferden fazla vurma! Ya ölür ya da yaralanır. Ejderha, yaralandığı zaman sana; “Yiğidin hakkı üçtür. Bir daha vur!” diyecektir. Aman ha, bir seferden fazla vurma, demiş.\n\nOğlan, kılıcı elinde gitmiş. Ejderhayı bulmuş, onu tek kılıç darbesiyle öldürmüş. Sonra da dönmüş, kızın yanına gelmiş.\n\nKıza:\n\n— Benimle evlenir misin, diye sormuş.\n\nKız da oğlanın teklifini kabul etmiş. Oğlan, kızı kuyudan çıkartmış, kardeşlerine teslim etmiş. Tekrar kuyunun dibine inmiş. Oradaki mağaranın içinden geçmiş, bir şehre varmış. Gide gide bir kalabalık görmüş. Kalabalığın içinde de yaşlı bir kadın görmüş.\n\nOna:\n\n— Bu kalabalık niye toplanmış? Beni bu akşam evinde misafir eder misin, diye sormuş.\n\nKadın:\n\n— Benim misafir ağırlayacak yerim yok. Ben misafir ne kabul etmem, demiş.\n\nOğlan, cebinden biraz altın çıkartmış, kadına uzatmış.\n\nKadına:\n\n— Bana bu akşam yatacak bir yer ver, bu altınlar senin olsun, demiş.\n\nKadın, altınları alınca oğlanı misafir etmiş. Evine götürmüş, ona yemekler yapmış, yedirmiş. Oğlan az sonra susamış. Kadından bir tas su istemiş.\n\nKadın da:\n\n— Kusura bakma oğul, bizim suyumuz yok, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Niye suyunuz yok, demiş.\n\nKadın:\n\n— Bizim bir çeşmemiz var. O çeşmenin başında bir ejderha var. Her cuma bütün köy ona yemek yaparız. Götürüp bu yemekleri onun önüne koyarız. O yemek yerken biz de gizlice çeşmeden su taşırız. Yemekler bittikten sonra da suyu keseriz, demiş.\n\nBunun üstüne oğlan, kılıcını almış, ejderhayı öldürmeye gitmiş. Köylüler, ejderhaya yemek vermişler. Ejderha yemekleri yiyeceği sırada oğlan kılıcını çekmiş, ejderhayı parça parça bölmüş. Bu parçaları da orada bulunan bir ağacın tepesindeki kartala ve yavrularına yedirmiş.\n\nBu olay, padişahın kulağına gitmiş. Padişah, bunu duyar duymaz gelmiş.\n\nOradakilere:\n\n— Bu ejderhayı kim öldürdü, diye sormuş.\n\nOrada bulunan herkes; “Ben öldürdüm! Ben öldürdüm!” demiş.\n\nPadişahın kızı, babasına dönmüş:\n\n— Babacığım, sen kimsenin sözüne inanma! Ben, ejderhayı öldüren adamın omzuna, ejderhanın kanını sürdüm. Kimin omzunda kan varsa ejderhayı o öldürmüştür, demiş.\n\nPadişah, orada bulunan herkesin omzuna bakmış, ama kan izine rastlamamış. Sonra emir vermiş; bütün şehri aratmış. Sonunda yaşlı kadının evindeki oğlanı bulmuşlar.\n\nPadişah, oğlana:\n\n— Dile benden ne dilersen? Mal istersen mal, can istersen can vereyim, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Senden sadece aydınlık dünyayı istiyorum, demiş.\n\nBöylece oğlan, padişahtan kuyudan çıkmanın yolunu göstermesini istemiş.\n\nPadişah:\n\n— Bu kuyudan çıkmanın yolunu bir kartal bilir. O kartal da şu ağacın üstünde yaşar. Yalnız, o kartalın her yıl yavruları yumurtadan çıkar. Bu yavruları da hep siyah bir yılan yer. Eğer o yılanı öldürebilirsen kartal da sana aydınlık dünyaya çıkmanın yolunu gösterir, demiş.\n\nBunun üstüne oğlan, kılıcını kuşanmış, o ağacın altına gitmiş. Bir de bakmış ki kartal, yavrularının başında ağlamıyor mu? Siyah bir yılan da ağaca sarılmış, yavaş yavaş tırmanmıyor mu? Oğlan, hemen kılıcını çekmiş, yılanı parçalara bölmüş.\n\nKartal, oğlana:\n\n— Sen benim yavrularımı kurtardın. Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Doğru, ben senin yavrularını kurtardım. O zaman sen de beni kurtar! Dileğim; beni aydınlık dünyaya kavuşturmandır, demiş.\n\nKartal:\n\n— Aydınlık dünyaya kavuşmak zordur. Gidip kırk kilo et, kırk kilo tuz, kırk litre su, kırk tane de ekmek getir, demiş.\n\nOğlan, kartalın istediklerini getirmiş. Bunları birbirine bağlamış, kartala yüklemiş. Sonra kendi de kartalın sırtına binmiş, havalanmışlar.\n\nBiraz gittikten sonra kartal, oğlana:\n\n— Her bağırdığımda ağzıma bir kilo et, bir kilo tuz, bir litre su, bir tane de ekmek atacaksın, demiş.\n\nBöylece yollarına devam etmişler. Kartalın her bağırışında oğlan, onun istediklerini ağzına atmış. Bir zaman sonra da bütün yiyecekler tükenmiş. O sırada kartal yine bağırmış. Oğlan, bacağından bir parça et kesmiş, kartalın ağzına atmış. Kartal, bu etin insan eti olduğunu anlamış, dilinin altında saklamış. Böylece aydınlık dünyaya çıkmışlar.\n\nOğlan, kuşa:\n\n— Hadi, artık yavrularının yanına dön, demiş.\n\nKartal ise:\n\n— Sen yürüyüp buradan uzaklaşmadıkça ben gitmem, demiş.\n\nOğlan ayağa kalkmış, ama bacağı ağrıdığı için yürüyememiş. Bunu gören kartal, dilinin altında sakladığı et parçasını çıkarmış, oğlanın bacağına yapıştırmış. Oğlanın bacağı, eskisi gibi olmuş. Kartal da uçmuş, yuvasına gitmiş.\n\nOğlan, evine doğru yürümüş. Evine vardığında bir kalabalık görmüş.\n\nOrada bulunan bir kadına:\n\n— Bu kalabalık niye toplanmış, diye sormuş.\n\nKadın:\n\n— Bu evin bir küçük oğlu vardı. Bu oğlan, falanca kuyunun dibindeki padişahın kızını kardeşlerine emanet etti. Şimdi ise oğlanın büyük kardeşi bu kızla evleniyor, demiş.\n\nOğlan, bunu duyunca kadına:\n\n— Al şu altınları, senin olsun. Bu mendili de al, evlenecek olan kıza götür! Ona; “Kuyunun dibindeki oğlana hasret kalasın!” de, demiş.\n\nKadın, mendili almış, kıza götürmüş. Kıza oğlanın dediklerini demiş. Kız, mendili açınca içinden bir yüzük çıkmış. Böylece kuyunun dibindeki sevdiğinin ölmediğini, geri döndüğünü anlamış.\n\nOğlan ise kendisine ihanet eden kardeşlerini öldürmüş. Sonra da sevdiği kızla evlenmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Şemsibanı",
        "text": "ŞEMSİBANI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ımızın kulu çokmuş. Bir padişah varmış. Bu padişahın üç oğlu, üç de kızı varmış.\n\nGel olmuş, git olmuş, bu padişah bir gün hasta düşmüş. Hasta düşünce oğullarına:\n\n— Benim üç kızım var, bir binek taşım var. O binek taşına kim binerse o kızımı ona veririm, diyor.\n\nPadişah, böyle dedikten sonra vefat ediyor. Yuyup, yıkayıp kaldırıyorlar. Sabah kalkar bakarlar ki binek taşına biri binmiş. Oğlanlar bakıyor ki bu bir kurt...\n\n— Bir tane kurt binmiş bizim binek taşımıza, diyorlar.\n\nKurdu içeri getiriyorlar:\n\n— Ne var, diye soruyorlar.\n\nKurt da:\n\n— Allah’ın izniyle kızınızı istemeye geldim, diyor.\n\nBüyüğü:\n\n— Vermem, diyor.\n\nOrtanca:\n\n— Ben de vermem, diyor.\n\nEn küçüğü Şıh Muhammed:\n\n— Ben veririm, diyor.\n\nBunu giydiriyor, kuşatıyorlar. Atın sırtına bindiriyorlar. Atı alıp gidiyorlar ıssız çölün kervan yerine...\n\nÜç gün sonra binek taşına bir binen daha oluyor. Gelip oğlanlara diyorlar ki:\n\n— Bizim binek taşına binmişler. Kızımızın dünürcüsü gelmiş.\n\nBakıyorlar ki bir tilki gelmiş, taşta oturuyor.\n\n— Hoş geldin, sefa geldin tilki kardeş, diyorlar.\n\nTilki:\n\n— Kızınızı istemeye geldim, diyor.\n\nBüyük oğlan diyor ki:\n\n— Kızımızı istemeye geldin, ama ben vermem.\n\nOrtanca:\n\n— Ben de vermem, diyor.\n\nKüçüğü:\n\n— Gel, biz bunu verelim, diyor.\n\nOnu da giydiriyor, kuşatıyor, veriyorlar.\n\nÜç gün sonra bakıyorlar ki binek taşına yine bir binen olmuş. Bu büyük bir kartalmış.\n\n— Ne var, diyorlar.\n\n— Kızınızı istemeye, geldim, diyor.\n\nOğlanların büyüğü:\n\n— Biz onu ona verdik. Bunu buna verdik. Ben vermem, diyor.\n\nOrtanca oğlan da:\n\n— Vermem, diyor.\n\nKüçük diyor ki:\n\n— Babamın vasiyetidir, ben veririm.\n\nHaydi… Bunu da giydirip kuşatmışlar. Koymuşlar kartalın kanadının üstüne, havalanmışlar.\n\nGelelim büyük oğlana…\n\nBüyük oğlan, öbür kardeşlerine:\n\n— Bugün, yarın benim askere gitme zamanım. Bir Birecik benim davetlim, ama önce kışlaya gidip askerlerime bir bakayım. Ne var, ne yok, diyor.\n\nÜç kardeş, kışlaya gidiyorlar. Bakıyorlar ki askerlerin her bir şeyi tamam. Gelirken yoldan küçük bir köpek yavrusu geçermiş.\n\nBüyük oğlan:\n\n— Eyt!.. Benden iyi kimse var mı, diye bağırıyor.\n\n— Yoktur, diyorlar.\n\nBüyük oğlan, “Cart!..” diye yavru köpeği vuruyor. Kellesini kopartıyor, getirip evdeki çardağa asıyor.\n\nÜç kardeş oturup yemek yiyorlar. Bakıp bakıp gülüyorlar.\n\nBüyük oğlan diyor ki:\n\n— Kardeşler, ne var, neye gülüyorsunuz? Demiyorsunuz ki bugün senin başına neler geldi?\n\n— Ne geldi, diyorlar.\n\nO da:\n\n— Baksanıza, bir canavar öldürdüm, görmüyor musunuz? Benden iyi yiğit kim var, diyor.\n\n— Yok, vallahi kardeş, senden yiğit hiç kimse yok, diyorlar.\n\nNeyse, yemeklerini yiyorlar… Ertesi gün ortanca oğlan:\n\n— Bu sefer benim davetimdeler, diyerek herkesi davet ediyor.\n\nO da:\n\n— Hele bir gidip bakayım, askerlerin neyi var, neyi yok, diyor.\n\nGidip bakıyor ki askerlerin her bir şeyi tamam, rahat. Koyup gelirken geldiği yerden bir sıçan geçiyor.\n\n— Hött! Hele bana kim derler, diyor, gece vakti hayvanı “Cart!” diye vuruyor, getirip çardağa asıyor.\n\nSabah yemek yemeye başlıyorlar. Bu sefer öbür iki kardeş bakıp bakıp gülüyorlar.\n\n— Ne var kardeşler? Görmüyor musunuz? Canavarı öldürdüm. Benden yiğidi yok, diyor.\n\nÖbür oğlanlar:\n\n— Vallahi doğru, senden yiğidi yok, diyorlar.\n\nNeyse, o gün de geçiyor, ertesi gün oluyor. Küçük oğlan Şıh Muhammed diyor ki:\n\n— Bugün de benim davetimdeler. Hele bir ben de gidip bakayım, askerim nasıldır? Önüme ne çıkacak, diyor.\n\nGider gitmez bakıyor ki askerler karanlıkta oturuyorlar. Çıraları* sönmüş, başka bir şeyleri yok. “Acep ben nereden çıra bulurum,” diye dışarı çıkıyor. Oraya buraya bakarken bakıyor ki Balkız’ın Dağı gibi bir yerde üvez üvez çıra yanıyor. Hemen atına binip çırayı yakmak için ateş almaya gidiyor. Bakıyor ki bir dev karısı orada. Bir memesini bir omzuna atmış, öbür memesini öbür omzuna atmış. Ağzına bir batman sakız almış. Bir o yana geçiriyor, bir bu yana geçiriyor. “Lak! Lak!” diye çiğniyor. Kırk kulplu kazanın başında oturuyor, insan eti kaynatıyor. Etrafına da kırk tane oğlu düzülmüş. Şıh Muhammed, hemen gidip dev karısının memesine yapışıp emiyor.\n\nDev karısı:\n\n— Ah, sen benim oğlum oldun şimdi. Eğer emmeseydin seni de bu kazana basardım, diyor.\n\nOğlan diyor ki:\n\n— Eee ana, bunun içinde pişen ne?\n\nDev anası:\n\n— Oğlum, ne edeceksin? Çıranı yak, işine git, diyor.\n\nŞıh Muhammed:\n\n— Yok! İlla bunu söyleyeceksin, söylemezsen gitmem, diyor.\n\nDev anası da:\n\n— Bunu üç kelleli deve pişiriyorum. Benim çocuklarım gider; kiminin kuzusunu, kiminin oğlağını, kiminin kızını, kiminin çocuklarını tutar, getirirler. Ben de bu kazanda pişiririm, deve veririm. Suyunu da şuraya indiririm, donar. Onu da benim çocuklarım yer, diyor.\n\n— Öyle mi?\n\n— He, öyle!\n\nOğlan, dev anasına diyor ki:\n\n— Ana, dev şimdi nerede?\n\nDev anası da:\n\n— Aha, şu mağarada yatıyor, diyor.\n\nOğlan gidip bakıyor ki bir değirmen taşı altına konmuş, bir değirmen taşı da üstüne konmuş, yatıyor.\n\nOğlan:\n\n— Kalksana, diyor.\n\n— Git başımdan. Beni rahatsız etme, diyor dev.\n\nOğlan:\n\n— Kalk, seninle harp etmeye geldim, diyor.\n\nDev de:\n\n— Niye, diye soruyor.\n\nOğlan:\n\n— Niye olacak? Kırk senedir Arap Dağı’nda taş kestirirdim, Gelip araba getireyim, götüreyim dedim. Sen hepsini almış, getirmişsin. Kendine yatak etmişsin, döşek etmişsin, diyor.\n\nDev, taşı biri fırlatıyor.\n\n— Ula al, git, diyor.\n\nOğlan hemen kılıcını çekiyor, nasıl sallıyorsa üç kellesini birden uçuruyor. Boynundan ayırıyor. Heybesine koyuyor, atın terkisine atıp getiriyor. Oradan gelirken üç tane kız önüne çıkıyor, boynuna sarılıyor. Hepsi nasıl güzel kızlar...\n\n— Bizi kurtardın, diyorlar.\n\nOnların her biri bir padişahın kızıymış. Dev; daha kundakken almış, getirmiş, beslemiş. Oğlan, oradan dev anasının yanına gitmiş.\n\n— Ana, öte git! Ana, öte git, diyor, kırk kulplu kazanın kulpuna yapışıyor.\n\nDev anası:\n\n— Oğlum, benim kırk tane oğlum zorla kaldırıyor. Sen nasıl kaldıracaksın, diyor.\n\nO da:\n\n— Öte! Öte, dedikten sonra Muhammed’e salavat getiriyor: kaldırdığı gibi kazanı deviriyor.\n\nDev anası, oğlandan korkup:\n\n— Ben sana bir şey etmedim, diyor.\n\nOğlan, dev anasına diyor ki:\n\n— Yok, Sütünü emdim ya sana bir şey etmem. Seni öldürmem. Hadi, uşaklarını topla buradan git.\n\nBu, kızlar da yanında eve geliyor. Çardağın altına perde çekiyor. Kızları bir tarafa koyuyor. Devin kellelerini de çardağa asıyor.\n\nSabah olunca kardeşleri yemeklerini yerken bu oğlan da yiyor. Bakıp bir kere gülüyor.\n\n— Ne var kardeş? Görmüyor musun canavarı, diyor.\n\nBakıyorlar ki böyle koca bir devin kellesi. İnanmıyorlar.\n\n— Git, kim bilir hangi ipsiz sapsızın biri verdi, diyorlar.\n\nOğlan:\n\n— Benim şahitlerim var, diyor.\n\nKardeşleri de:\n\n— Getir şahitlerini, diyorlar.\n\nOğlan, kızlara sesleniyor:\n\n— Çık Gülperi! Büyük ağabeyimin nasibi, diyor.\n\nGene inanmıyorlar.\n\n— Hele bak! Çık Gülmamir! Ortanca ağabeyimin nasibi, diyor.\n\nBu kız da çıkıyor, ama gene de inanmıyorlar.\n\n— Tamam, bir şahidim daha var. Çık Şemsibanı! Bu da benim nasibim, diyor.\n\nKızlar çıkıyorlar ki hepsi birbirinden güzel, adam bakmaya kıyamıyor. O zaman inanıyorlar. Kırk gün, kırk gece davul çaldırıyorlar, düğün yapıyorlar. Bunları nikâhlıyorlar.\n\nBir gün, küçük oğlan, ağabeyinin birine:\n\n— Kalk, seninle denizin kenarına gezmeye gidelim, diyor.\n\nDenizin kenarına gidiyorlar. Bakıyorlar ki üç ayaklı bir at, çamura çökmüş. Üstünde de bir köse; o yana uğraşıyor, bu yana uğraşıyor, çıkamıyor.\n\nKardeşine diyor ki:\n\n— Kardeş, gel, buna yardım edelim.\n\nO da:\n\n— Git, oğlum git! Köselerle gitme yola, başına getirir türlü bela, çıkartma, diyor.\n\nKüçük kardeş:\n\n— Yok, ben çıkartırım, diyor.\n\nÇıkarıp eve getiriyor. Ekmek, yemek pişiriyor. Yedirip içiriyor. Karnını burnunu doyuyor. Köseyi bir hafta misafir ediyor.\n\nKöseye diyor ki:\n\n— Senin gidecek yerin yok mu?\n\nKöse de:\n\n— Gidecek bir yerim yok, diyor.\n\n— Eee, ne olacak?\n\n— Vallahi bilmem, diyor köse.\n\nOğlan:\n\n— Öyleyse bizim yanımızda azap ol! Eve gelecekleri getir, götürecekleri götür. Hanımın işini gör, diyor.\n\nKöse, o yana, bu yana derken evin her yerini öğreniyor. Bir gün, kalkıp oğlanın karısının yanına geliyor.\n\n— Kirvemizin düğünü çalınıyor. Gel, seni oraya götüreyim, diyor.\n\nKadın da:\n\n— Olur. Hangi atla gidelim, diyor.\n\nKösenin atı, denizatı olduğu için üç ayaklı ya...\n\nKöse:\n\n— Benim atımla gidelim. Senin atın geç götürür, diyor.\n\nKöse, büyük bir çarşaf alıp getiriyor.\n\n— Benim atım yıldırım gibi gider. Seni bu çarşafla bağlayayım ki düşüp müşmüyesin. Yoksa ağam beni rezil eder, diyor.\n\nKadını çarşafla ata iyice bağlıyor. Ata bir vuruyor, at havalanıyor. Bunları götürüyor ta köselerin memleketine.\n\nOğlan akşam eve gelince evdekiler kilidi oğlana verirken:\n\n— Senin kardeşliğinin kirvesinin düğünü varmış. Gelini oraya götürdü, diyorlar.\n\n— İyi, tamam, gittiyse gitti, diyor o da.\n\nBir gün, iki gün, üç gün… Bir hafta oluyor, gelinden ses yok. Bir gün kirve geliyor. Oğlan diyor ki:\n\n— Yahu kirve, bizim hanımı artık salsana!\n\nKirve:\n\n— Ne hanımı, diyor.\n\nO da:\n\n— Ya, bizim hanım azapla beraber sizin düğüne geldi, diyor.\n\nKirve de diyor ki:\n\n— Git babam, ne düğünü? Sen ne söylüyorsun?\n\nOğlanın o zaman aklı başına geliyor. “Aha! Benim hanımı kaçırdılar,” diye düşünüyor. Eve geliyor.\n\nAğabeyi diyor ki:\n\n— Kardeşim, sen bunu eve alma demedim mi? Sen niye eve koydun? De git! Hadi, nerede bulacaksan bul!\n\nOğlan da:\n\n— İmkânı yok! Gider bulurum. Hiç imkânı yok, Şemsibanı’yı bulurum, diyor.\n\nKalkıp atın yiyeceğini, içeceğini koyuyor, yola düşüyor. Artık az gidiyor, uz gidiyor. Dere tepe düz gidiyor. Altı ay, bir güz gidiyor. Derelerde yel gibi… Tepelerde sel gibi… Hamza-yı pehlivan gibi… Konalım, göçelim. Naneyi sümbül biçelim… Vara vara gidip bakıyor ki bir kale. Ne kapısı var ne de bir bacası var… Yorgunluktan hâli kalmadı, bir şeyi kalmadı. Kalenin içinde kırk tane cariye çalışıyormuş.\n\nBirine diyor ki:\n\n— Bacı, acımdan öldüm. Bana bir lokma ekmek verin.\n\nCariye:\n\n— Yok, biz veremeyiz, diyor.\n\nCariyelerin dediğini oranın hanımı işitiyor. Sesleniyor:\n\n— Kız, durun! Bu yabani, ıssız çöl-i Kerbela’da aç kalmasa buraya gelmez. Durun, ben ekmek getiririm, diyor.\n\nEkmeğin içine, iki üç parça peynir, ufak tefek bir şey koyuyor. Alıp oğlana getiriyor. Ekmeği verirken bakıyor ki kendi kardeşi.\n\n— Aboovv! Kardeş, burada ne geziyorsun, diyor.\n\nBu, kurda verdikleri bacısıymış. Boyun boyuna sarılıyorlar, ağlıyorlar.\n\nBacısı:\n\n— Aman kardeş, şimdi kurt gelir. Seni bilmez; yüreğini çeker, koparır, atar. Gel seni saklayayım, diyor.\n\nOğlanı saklarken kurt geliyor. Kız, kurdu görmüyor.\n\nKurt:\n\n— Kız, sen beni ta öteden gelirken karşılardın. Şimdi niye karşılamıyorsun, diyor.\n\n— Vallahi gözüm görmüyor, hastayım, diyor.\n\nHer gün kız, koltuğuna girer çıkarırmış. Bu sefer kendi çıkıyor. Etrafı kokluyor.\n\n— Burada insanoğlu kokusu geliyor, diyor.\n\nKız:\n\n— Herif, yılan göbeğinden, kuş kanadından buraları kimse bulamaz. Sen nereden çıkarttın, diyor.\n\nKurt:\n\n— Yok, imkânı yok, söyle! Ya doğru söyleyeceksin ya da seni öldürürüm, diyor.\n\nKız:\n\n— Yok, söylersem beni öldürmez misin? Kardeşim geldi, diyor.\n\nO da diyor ki:\n\n— Büyüğü ise dişimin altına koyarım. İkincisi ise kıpraştırmadan yutarım. Ama küçüğü ise başım gözüm üste!\n\nKız da:\n\n— Şıh Muhammed geldi. En küçüğüm, diyor.\n\nKurt da diyor ki:\n\n— Çıkartsana! Şimdi oğlanın yüreğini koparttın.\n\nOğlanı çıkarıyorlar. Boyun boyuna sarılıp ağlıyorlar. Akşam oluyor, bir yemek geliyor. Oğlan bir kusma kusuyor, bir kusma kusuyor ki böyle kömür gibi, ateş gibi kusuyor. Hasta oluyor.\n\nKurt, oğlana:\n\n— Neyin var kardeş, diyor.\n\nOğlan da hâl böyle diyor, olanları anlatıyor.\n\nKurt diyor ki:\n\n— Ah!.. Ah!.. Hanesi harap kalasıca köse, üç ayaklı atıyla o kadını buradan götürdü. O kadın kanlı yaş döküyordu, feryat figan ede ede götürdü. Ne kadar kurdum, kuşum varsa hepsini ardına saldım. Tozuna bile ulaşamadık,\n\nOğlan, orada bir hafta kaldıktan sonra bacısına:\n\n— Bacım, artık bana izin verirsen ben gideyim, diyor.\n\nBacısı:\n\n— Kardeş, gel. Seni kiminle dersen, nerede dersen evlendirelim, diyor.\n\n—Yok bacım. İlla Şemsibanı! İlla Şemsibanı, diyor o da.\n\nBacısı kalkmış; yiyecek vermiş, içecek vermiş, at vermiş, üst baş vermiş, heybe vermiş. Oğlan yola düşmüş. Allah kulunu zapt ede, delikanlı değil mi, koyup gidiyor.\n\nBir, iki, üç ay gittikten sonra yoruluyor. Aç, susuz, hiç sesi soluğu çıkmıyor. Nere gitsin fukaracağız? Vara vara karşıda bir kale görüyor: “Ya Rabbi! Ben o kaleye kadar ölmesem. Ulaşırsam belki bana bir parça ekmek verirler de yerim,” diyor kendi kendine. Yani üstünden de bir tel çekseler kırk yamalık dökülecek olmuş. Gidip bakıyor ki kalenin kapısı açık, kendini içeri atıyor. Oradaki kızlar dışarı iteliyor, kapıya koyuyorlar.\n\nBu da:\n\n— İmkânı yok, ölürüm de hiçbir yere gitmem. Acımdan öleceğim, karnımı doyurun, buradan gideyim, diyor.\n\nKalenin hanımı, bunun dediklerini duyuyor:\n\n— Ne var kızlar, diye soruyor.\n\nKızlar da:\n\n— Hanımım, gel de bak! Buraya biri gelmiş; baş edemiyoruz, çıkaramıyoruz, diyorlar.\n\n— Açın. Durun, ben ona biraz bir şey getireyim, diyor hanım.\n\nKalkıyor, sahana biraz öteberi koyuyor, getirip verirken bakıyor ki kardeşi… Hani tilkiye verdikleri bacısı!\n\n— Aman Şıh Muhammed! Sen burada ne arıyorsun, diye soruyor.\n\nOğlan, bacısına hâlini anlatıyor. Ağlaşıyorlar, kızın gözleri köfte gibi şişiyor.\n\nOğlana diyor ki:\n\n— Şimdi tilki gelir. Senin kokunu alır, parçalar. Gel, seni saklayayım.\n\nBacısı oğlanı saklıyor. Tilki öteden çıkıp geliyor.\n\nKarısına:\n\n— Kız, her gün beni dağdan karşılardın. Bugün niye karşılamadın, diyor.\n\nKız da:\n\n— Ne bileyim? Hastaydım, hâlim yoktu, karşılamadım, diyor.\n\nKız ibriği getiriyor. Tilki, elini yüzünü yıkıyor. Avlarını pişirip yiyorlar. Yukarı çıkınca tilki kokluyor.\n\n— Kız, burada insanoğlunun kokusu var, diyor.\n\nKız da diyor ki:\n\n— Hanen harap ola! Biz hep insanoğluyuz ya!\n\nTilki:\n\n— Yok, insanoğlunun kokusu başka. Doğru söyle, yoksa seni öldürürüm, diyor.\n\nKız da diyor ki:\n\n— Doğru söylersem beni öldürmez misin?\n\nTilki bu defa:\n\n— Yok, diyor.\n\nO da:\n\n— Kardeşlerim geldi, diyor.\n\nTilki:\n\n— Büyüğü ise hiç imkânı yok öldürürüm. Ortanca ise yine öldürürüm. En küçüğü ise başım gözüm üstünde yeri var, diyor.\n\nKız kalkıp kardeşini çıkarıyor. Tilki, oğlanı görür görmez:\n\n— Hayırdır inşallah, diyor.\n\nOğlan da hâlini, ahvâlini anlatıyor.\n\nTilki:\n\n— Ah! Ah! Hanesi harabe kala! O üç ayaklı atın üstündeki eksiğin* bağırtısı böyle arş-ı âlâya gidiyordu. Kanlı yaş döke döke, feryat ede ede götürüyordu, diyor.\n\nO söyledikçe oğlanın yüreğine sanki ateş yapışıyor.\n\n— Eee, nasıl edelim, diyor.\n\nTilki:\n\n— Hiç bilmem, diyor.\n\nBir hafta geçtikten sonra oğlan, bacısına:\n\n— Bana izin ver, ben gideyim, diyor.\n\nNeyse… Bu oğlan yine yola düşüyor. Az gidiyor, uz gidiyor. Dere tepe düz gidiyor. Altı ay, bir güz gidiyor. Derede yel gibi, tepede sel gibi, Hamza-yı pehlivan gibi… Konalım, göçelim. Naneyi sümbül biçelim. Oturur kalkar da kalkar da… Kahve çubuğu içerde… Bu oğlan bir zaman gidiyor. Gide gide hâli kalmıyor. Yiyecek yok, bir şey yok! “Neydi başıma gelen?” diyor. Bakıyor ki yine karşıda bir kale görünüyor. “Hele ben beni şu kaleye ulaştırsam, hâlim yok!” diye düşünüyor. Kendini kalenin kapısına atıyor. Ne kadar ısrar etseler de kalkmıyor. Gidip hanıma haber veriyorlar. Diyorlar ki:\n\n— Bir adam gelmiş, ne ettiysek çıkmıyor. Hele gel de bir bak! Benim adamın hâline yüreğim sızladı.\n\nHanım gelip bakıyor:\n\n— Belki açtır. Siz durun da ben biraz ekmek mekmek getireyim, diyor.\n\nGetirip eline verirken bakıyor ki kardeşi…\n\n— Aman kardeş! Bu ne hâl, diyor.\n\nOğlan:\n\n— Sorma bacı, hâlim bu, diyor.\n\nAğlıyorlar, sızlıyorlar...\n\nKız:\n\n— Kartal, her kanadının üstüne bir dağ koyar. Oradan buraya gelene kadar oraya, buraya çarpa çarpa o dağı kanadının üstünde ufada ufada gelir. Şimdi gelirse seni kanadının üstüne koyar. “Gördün mü? Kanadım şuna çarptı, buna çarptı,” der, canını çıkarır. Seni saklayayım, diyor.\n\nAkşam oluyor, kartal geliyor. Kız, acısından kartalın geldiğini görmüyor.\n\nKartal diyor ki:\n\n— Kız, sen beni her gün karşılardın. Bugün niye karşılamadın?\n\nKız da:\n\n— Vallahi hastayım, hâlim yok herif, diyor.\n\nNeyse, oturup durdular. Yemeklerini, ekmeklerini yediler, yukarı çıktılar.\n\nKartal diyor ki:\n\n— Buraya insanoğlu gelmiş.\n\nKız:\n\n— Yok, hepimiz insanoğlu değil miyiz, diyor.\n\nKartal:\n\n— Yok, sizin kokunuz başka, onun kokusu başka. İmkânı yok, söyleyeceksin. Yoksa seni kanatlarımın üstüne aldım mı ezerim, diyor.\n\nKız:\n\n— Vallahi, kardeşim gelmiş, diyor.\n\nKartal da:\n\n— Büyüğü geldiyse öldürürüm. Ortanca ise yine öldürürüm. Küçüğü ise başımla gözümün üstünde yeri var, diyor.\n\n— He, he! Küçüğüm geldi, diyor o da.\n\nOğlanı sakladığı yerden çıkarıyor.\n\nKartal:\n\n— Hayırdır inşallah, diyor.\n\nOğlan da:\n\n— Hâlim, vaziyetim bu; köse, hanımımı kaçırdı. Ben de peşine düştüm, diyor.\n\nKartal:\n\n— Hanesi harabe kala! Gene buradan geçirirken o eksik, kanlı yaş döke döke fizah* ediyordu.\n\nOğlan:\n\n— Eee, ne olacak, diyor.\n\nKartal da:\n\n— Vallahi bilmem ne olacağını? Ne kadar kurdum, kuşum varsa hepsini ardına bıraktım. Hiçbiri tozuna bile ulaşamadı, diyor.\n\nOğlanın yüreğine sızı düşüyor. Bir hafta kaldıktan sonra:\n\n— Bacım, yolcu yolundan kalmasın. Gel, beni bırak, gideyim, diyor.\n\nBacısı da:\n\n— Ey kardeşim! Kimi istiyorsan, hangi paşanın kızını dersen alayım. Gitme, kal, diyor.\n\nOğlan:\n\n— İmkânı yok! İlla Şemsibanı! İlla Şemsibanı, diyor.\n\nKartal, oğlana diyor ki:\n\n— Şimdi burada benim bir kardeşliğim var. Kırk günlük yoldur. Sana kırk tane asker katarım, onun yanına gidersin. O benden daha iyi bilir. Gider, kuşlarına sorar; “Köseler memleketini gören var mı?” diye.\n\nŞıh Muhammed’in yanına kırk tane asker veriyorlar. Bunlar kırk günlük yola düşüyorlar. Bu yol, kuşların uçmasıyla kırk gün sürüyormuş. Onun için her gün bir asker havalandırıp götürüyormuş. Oğlan, kardeşliğin yanına varıp mektubu veriyor. Mektupta; “Bu benim kaynımdır. Bunun karısını köse kaçırmıştır. İnşallah bunu bulabilirsin.” diye yazıyormuş.\n\nAdam okuyor:\n\n— Haftada bir kuşlarımı ziyaret ederim. Bir hafta sonra onları ziyarete gideceğim. Kuşlara sorarım, diyor.\n\nOğlan, orada bir hafta kalıyor. Bir hafta sonra kuşların yanına varıyorlar. Oğlan, bir ağıt ediyor, bir ağıt ediyor ki ne kadar kuş varsa toplanıp geliyorlar.\n\nDiyorlar ki:\n\n— Ne duyduk? Ne işittik? Ne gördük?\n\nAdam:\n\n— Ey yavrum, duydun işte! Ne yapayım, nasıl edeyim? Benim karşıda bir öz kardeşim var. Seni oraya göndereyim. Orası yirmi günlük yoldur. Seni götürürler, ancak Allah vere de bulabile, diyor.\n\nŞıh Muhammed, yine yola düşüyor. Gidip bakıyor ki onun kafası insan, altı sadece kuş. Ulaaa, kerkez* bir sandalyede oturuyor. Gidip elini öpüyor. Elindeki mektubu veriyor.\n\n— Ey yavrum, iki hafta burada kalırsın. İki hafta sonra gider kuşumu ziyaret ederim. Ziyarette sorarım, belki köseler memleketini gören olur, diyor.\n\nBeklediği hafta tamam olunca kalkıp kuşu ziyarete gidiyorlar. Kuşlarını, kurtlarını, ne kadar canavarı varsa hepsini çağırıyor. Köseler memleketini soruyor.\n\nOnlar da diyor ki:\n\n— Ne biliriz? Ne işitmişiz? Ne görmüşüz?\n\n— Ey yavrum, ben ne edeyim, diyor o da.\n\nOradan kalkıp eve geliyorlar. Düşünüyor, düşünüyor, sonra oğlana diyor ki:\n\n— Benim bir kardeşliğim var. Belki o bizden kırk gün ötede… Belki onun kuşları bilir.\n\nOradan kalkıp kırk günlük yola düşüyorlar. Bunun yanına kırk tane asker katıyorlar. Her gün biri havalandırıp götürüyor. Gidip adamın yanına ulaşıyor. Mektubu veriyor.\n\n— İyi, tamam! Ben kuşların yanından geleli bir hafta oldu. İkinci hafta onları ziyaret edeceğim. Giderken seni de götüreyim. Allah vere de köseler memleketini bilmiş olalar, diyor.\n\nNeyse, bir hafta tamam oluyor.\n\n— Hadi, kalk, gidelim, diyor.\n\nKuşların yanına gidiyorlar. Kuşlar diyor ki:\n\n— Ne gördük? Ne işittik? Ne duyduk?\n\nAdam:\n\n— Peki, bu köseler memleketini nasıl bulacağız, diyor.\n\nBir tanesi diyor ki:\n\n— Kayanın dibinde bir kerkez var. Senelerden beri orada yatıyor. Belki o bilir, diyor.\n\n— İyi! Gidin, onu getirin, diyor o da.\n\nKerkezin yanına gelip diyorlar ki:\n\n— Kuşlar padişahı seni istiyor. Kalk, gidelim!\n\nKerkez de diyor ki:\n\n— Yürü, yürü! Kuşlar padişahı şimdiye kadar benim hatırımı sormadı. Ama biliyor ki işine gerek oldum, beni çağırıyor. Ben buradan, kayanın arasından çıkarsam soğuk beni vurur, ölürüm. Tüyüm dökülmüş, hepsi parça parça olmuş. Ben nasıl gideceğim?\n\nGelip adama söylüyorlar. O da diyor ki:\n\n— Alın, size bir sandık! İçini pamuk döşeyin, üstünü pamuk döşeyin. Kendini de pamuğun içine koyun, getirin.\n\nAdamın dediği gibi kerkezi alıp geliyorlar.\n\nKerkez:\n\n— Ne var, padişah hazretleri, diyor.\n\nO da:\n\n— Köseler memleketini bilir misin, diye soruyor.\n\n— Vallahi biz uşaktık. Anamız köseler memleketine bize gıda getirmeye gitti. Köseler memleketine gidince bizden toprakbastı parası alırlarmış. Anamı üç gün hapsetmişler. Biz üç gün aç kaldık. Anam orada bir tane rehin koymuş, geldi. Bizimle helâlleşip geri gitti. Orada üç ay hapis yattı. Öyle bilirim ki köseler memleketi orasıdır, diyor kerkez de.\n\nKuşlar padişahı:\n\n— Eeee, oraya gidebilir misin?\n\nKerkez:\n\n— Tooo, gidemem, nerede gideceğim? Nasıl gideyim?\n\nKuşlar padişahı:\n\n— Ya nasıl olacak?\n\nKerkez:\n\n— Kırk gün bana kuyruk yutturun. Kırk güne kadar ancak tüylenirim, tozaklanırım*, güzel olurum. Oğlanı ben götüremem. Kırk tane asker katarsın, kendini her gün biri götürür.\n\nBuna her gün kuyruk geliyor. Oğlan tek hanımını bulsun diye elinden de kesip yediriyor. Kırk gün tamam olunca kerkez:\n\n— Vallahi bir iki kuyruk daha yedirmelisin, diyor.\n\nİki kuyruk daha yiyor. Bir tüy diziyor ki tüyleri pırıl pırıl ediyor. Sanki dersin on beş yaşında.\n\nOğlana:\n\n— Ben götürmem, diyor.\n\nOğlan da diyor ki:\n\n— N’olacak?\n\nKerkez:\n\n— Kırk günlük yoldur bura! Kırk tane asker katarsın, seni onlar götürür, diyor.\n\nKırk asker katıyorlar. Kendini her gün biri götürüyor. Tam oraya götürüyorlar.\n\n— Daha üç aya ulaşamayız. Üç ay tamam olana kadar nerede bekleyeceğiz? Gelin, biz bunu biraz daha uçuralım, diyorlar.\n\nBiraz daha uçurduktan sonra bir yere ulaştırıyorlar. Oğlana diyorlar ki:\n\n— Biz buradan öte gidemeyiz. Gidersek bizden toprakbastı parası alırlar. Sen buradan öteye gizli gizli kendin git. Sen kendine bir çare bul, biz de dönüp gidelim. Bizi tutarlarsa hapsederler.\n\nBu da kendi kendine gidiyor. Köseler memleketine ulaşıyor. Bir kadının evine varıyor.\n\n— Misafir kabul eder misin, diyor.\n\nKadın:\n\n— Git anam, git! Biz fakiriz. Sana yer varsa atına yok. Atına yer varsa sana yok, diyor.\n\nOğlan, kadına:\n\n— Al ana, sana bir taç, diyor.\n\nKadın, tacı görünce:\n\n— Ah! Anan kurban olsun. Biz de bir zaman misafir sahibiydik. Ama yoksulluğun gözü kör olsun. Gel yavrum, gel! Sana da yer var, atına da yer var, diyor.\n\nOğlanı içeri alıyor; yediriyor, içiriyor. Oğlan, kadına diyor ki:\n\n— Ana, ne var, ne yok? Buralarda bir mesele yok mu?\n\nKadın:\n\n— Ah! Ah! Şu üstümüzdeki konağı görüyor musun?\n\nOğlan:\n\n— He, diyor.\n\nKadın da diyor ki:\n\n— O konak, bir kösenin. Bir kız getirmiş. Beş altı senedir bu eksik, kanlı yaş döküyor, feryat ediyor. Kız, kapıyı kilitlemiş, içeri girmiş. Bir elinde zehir, bir elinde bıçak! Ne yiyor, ne içiyor. Kan ağlıyor, kara bağlıyor. Aha işte, derdi, dümüğü* bu!\n\n— Ana, biz onu nasıl görelim? O, benim hanımımdır. Köse kaçırdı. Hanen harabe kala, diyor oğlan da.\n\nKadın:\n\n— Ne bileyim yavrum, nasıl göreceksin?\n\nOğlan:\n\n— Bir gün oraya süt götür. Benim yüzüğümü içine atayım, sütü götür. Dersin ki; “Uzakta kalan sevdiğinin başı için bunu al, iç!”\n\nKadın, kösenin konağına varıyor:\n\n— Açın! Açın! O gelin bana kızmaz, diyor.\n\n— Git anam, git! Koca paşaları, beyleri kabul etmiyor, seni kor mu, diyorlar.\n\nKadın:\n\n— Belki kor, şansım keskindir, diyor.\n\nKıza:\n\n— Kızım, diye bağırıyor.\n\nO da diyor ki:\n\n— Ne var?\n\nKadın:\n\n— Uzakta kalan sevdiğinin başı için hemen şu bir damla sütü iç, diyor.\n\nKız da:\n\n— Ah ana, ah! Yedi sene zindan bekleseydim de öyle söylemeseydin. İyi, izin verdim, getirin, diyor.\n\nKız sütü nasıl içtiyse “Gümmm!” diye oraya düşüyor. Ayılınca:\n\n— O kadını bırakın, gelsin, diyor.\n\nKadına yüzüğü gösteriyor.\n\n— Bunun sahibi nerede, diyor.\n\nKadın:\n\n— Kızım, bunun sahibi bizde, diyor.\n\nKız:\n\n—Eee, nasıl olacak? Bunu nasıl göreceğim, diyor.\n\nKadın eve geliyor. Oğlana olup biteni anlatıyor.\n\n— Oğlum, nasıl edelim?\n\nOğlan:\n\n— Bir lağımcı tutalım.&nbsp; Bizim evden onun evine lağım açsın.\n\nBunlar lağımı açtırıyorlar. Oğlan, oradan kızın yanına gidiyor, görüşüyorlar. Kıza:\n\n— Nasıl olacak bu iş, diyor.\n\nKız:\n\n— Köse, altı aylık uykuya yatar. Altı aydan sonra kalkar, diyor.\n\nOğlan da:\n\n— Altı aylık uykusundayken ben seni kaçırayım, diyor.\n\nOğlan, kızı kaçıracak, ama bunun atı konuşuyormuş. “Yel atı”ymış...\n\nKadın da:\n\n— Kızım, kösenin atı konuşuyor. Oğlanı gördü, köseye söyler. Sen atı yemlemeye beraber git. Kurban olduğum, azıcık atı sev, diyor.\n\nKız, atı yemlemeye gidiyor. “Kurban!” diyor, “Hayran!” diyor.\n\n— Sen niye böylesin? Niye her yerin tırnağına kadar çamur olmuş, diyor, yemliyor, yukarı çıkıyor.\n\nKöseye:\n\n— Köse!\n\n— Ne var?\n\nKız:\n\n— Bak! Yat, kalk, nikâhımızı kıyacağız, diyor.\n\nKöse:\n\n— Olur! Yatayım, kalkayım, kıyalım, diyor.\n\nKız:\n\n— Allah’ım! Üç aylık bir uyku ver. O yatıp kalkana kadar biz geçip gideriz. Kurtarırız, diyor.\n\nNe bilsin kendininki yel atı!? “Vızıttt!” diye uçuyor. Oğlanınki “Tahuruk! Tuhuruk!” yürüyüp gidecek. Bunlar, “Yallah!” kaçıyorlar. Köse, bunları izliyor. Gelip buluyor. Kızı çekip alıyor, oğlanı orada bırakıyor. Oğlan, oradan kadının evine bir ayda geliyor.\n\nKadın:\n\n— Ne ettin oğlum?\n\nOğlan:\n\n— Vaziyet böyle böyle!\n\nKadın:\n\n— Ah! Ben sana demedim mi, ondan kurtulamazsın, diyor.\n\nOğlan:\n\n—Ana, nasıl edelim? Bunu gidip sor, diyor.\n\nKadın gidip yine kızla görüşüyor.\n\nKadın, kıza:\n\n— Ne edeceğiz? Kızım, bu uykudan kalkınca de ki; “Sen bu atı nereden tuttun?” Hele bu atı nereden tuttuysa bu oğlan da oradan tutsun. Gelsin; binin, gidin, diyor.\n\nKöse uykudan uyanıyor.\n\n— Kız, Şemsibanı, diyor.\n\nKız da:\n\n— Buyur köse, ne diyorsun, diyor.\n\nO da:\n\n— Yemeğimi getir, diyor.\n\nŞemsibanı, yemeği getiriyor.\n\nKöse bu defa:\n\n— Ekmeğimi getir, diyor.\n\nGetiriyor. Sonra gidip atı beraber yemliyorlar.\n\nKız:\n\n— Kurban olduğum, sen nasıl hoş bir atsın. Sen nasıl güzelsin, diyor.\n\nKız yalvarıyor; yüzünü, gözünü öpüyor, tırnağını öpüyor. Gelip oturuyorlar.\n\nŞemsibanı, köseye diyor ki:\n\n— Köse, senin atın ne yamanmış. Bak, geldi, bize ulaştı. Sen bunu nereden tuttun?\n\nKöse:\n\n— Bu, dört ayaklıydı. Zorundan bir ayağı kırıldı, diyor.\n\n— Sen nasıl tuttun?\n\nKöse:\n\n— Denizin kenarına gittim. Orada bir havuz vardı. O havuza tatlı su akıyordu. Ben de tatlı suyu kestim, denize bıraktım. Havuzun içine arak* doldurdum. İçti, gitti; içti, gitti; içti, gitti! Ben de berdehayı* hazırladım. Baktım ki at sarhoş oldu. Kendini tuttum, zorladım. Zorladığından ayağı kırıldı, üç ayaklı oldu, diyor.\n\nŞemsibanı:\n\n— Eeee!\n\nKöse:\n\n— Aha, onun için tuttum. Bu at, benim atımdır, diyor.\n\nŞemsibanı da:\n\n— Sen altı aylık uyku istedin. Kalkınca seninle bir davul çaldıracağız, diyor.\n\n— Öyle mi?\n\n— Öyle!\n\nTek köse yatsın diye kız, köseye iyi davranıyor. Köse uyuyunca bunlar arakı alıyorlar, atlara yüklüyorlar. Arabalar gidip o tatlı suyu kesiyor. Berdehayı da hazırlıyorlar. Denizden atlar çıkıyor. İçen gidiyor, içen gidiyor. En nihayetinde yanında tayı da olan bir at geliyor. İçince sarhoş oluyor. Oğlan, hemen atın üstüne berdehayı vuruyor. Üstüne atlıyor, “Yallah!”\n\nAt:\n\n— Dur, insanoğlu, beni zorlama! Ben hamileyim, diyor.\n\nOğlan, atı alıp Şemsibanı’nın yanına geliyor.\n\n— Hadi, kalk, gidelim, diyor.\n\nKösenin parasından pulundan yanlarına alıyorlar. Kadına da biraz veriyorlar.\n\n— Ana, sen de biraz zengin ol, diyorlar.\n\nAz gidiyorlar, uz gidiyorlar. Dere tepe düz gidiyorlar. Altı ay, bir güz gidiyorlar. Derede sel gibi, tepede yel gibi… Hamza-yı pehlivan gibi… Konalım, göçelim, naneyi sümbül biçelim. Bunlar geldiler.\n\nAltı ay geçti. Köse kalktı, baktı ki atı kulağına kadar çamur!\n\nAta:\n\n— Ne var, diyor.\n\nAt da:\n\n— Sen atın yerini söyledin. Oğlan gitti, atı tuttu. Aha, koydu, gitti, diyor.\n\nKöse, o zamana kadar:\n\n— Ah! Deme, diyor.\n\nAt:\n\n— Ekmeğimi ver, yemeğimi ver! Beni temizle, yedi yerden kolanımı* çek! Bir çubuk vur! Kendilerinin üstündeyim, diyor.\n\nNasıl bir atmış! Ekmeğini yedi, yemeğini yedi. Nasıl bir çubuk vurduysa tam üstlerine dikiliyor. Meğer kösenin atı, oğlanla kızı taşıyanın yavrusuymuş. Yukarıda kişnediğinden aşağıdaki oğlanı, kızı götüren at, bunu görüyor. Buna:\n\n— Sağ mememden verdiğim sağ gözünden gelesice… Sol mememden verdiğim sol gözünden gelesice… Benim yüküm zaten ağır, iki canlıyım. Üstümde iki de yük var. Ekmeğim seni kör ede! Sen bu iki cihanın sevgilisini birbirinden ayırıyorsun. Acele onu yere bırak! Sonra da gel, benim yükümü kaldır, diyor.\n\nKöseyi taşıyan at da köseye:\n\n— İşittin mi anamı, diyor.\n\nKöse:\n\n— Gel, bu sevdadan vazgeç, diyor.\n\nAt, köseyi dinlemiyor. Yukarıdan bıraktığı gibi yere yapıştırıyor. Sonra gelip anasının yüzünü, gözünü öpüyor. Sonra da oğlanın kartala verdikleri bacısının evine geliyorlar. Orada beş altı gün kalıyorlar.\n\nOğlan:\n\n— Bacım, artık bize izin ver, gideceğiz, diyor.\n\nO atı, bacısına veriyor:\n\n— Bacı, bu at senin olsun, diyor.\n\nOradan ortanca bacısına geliyorlar.\n\n— Bacı, küçük bacıma atı verdim. At doğursun, o tayı da sen gel, al, diyor.\n\nSonra büyük bacısının yanına varıyorlar. Orada da bir hafta kalıyor, bacısına dua ediyor.\n\n— Bacı, bak! At doğurursa onu ablama gönder, diyor.\n\nOradan memleketine uçup geliyor. Kırk gün, kırk gece davul çaldırıyor. Geri kendine nikâh yapıyor...\n\n&nbsp;\n\n\n* çıra: Işık.\n\n* eksik: Kadın.\n\n* fizah etmek: Feryat etmek.\n\n* kerkez: Akbaba.\n\n* tozak: Uzun tüy.\n\n* dümük: Hırs.\n\n* arak: Bir çeşit içki.\n\n* berdeha: Atın sırtına konulan nesne.\n\n* kolan: At, eşek vb. hayvanların semerini veya eyerini bağlamak için göğsünden aşırılarak sıkılan yassı kemer:\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tilki ile Kedi Padişah",
        "text": "TİLKİ İLE KEDİ PADİŞAH\n\nBir varmış, bir yokmuş. Bir kocakarının bir kedisiyle on tane de tavuğu varmış. Başka da hiçbir şeyciği yokmuş.\n\nKadın, sabah kalkıp bakıyor ki tavuğunun biri yok, tilki alıp gitmiş.\n\n— Ya Rabbi! Ben ne edeceğim? Bu tavuklar zaten benim geçimim, ben şimdi ne edeyim, diyor.\n\nKedi diyor ki:\n\n— Ben o hırsızı tutarım.\n\nKadın:\n\n— Nasıl tutarsın, diye soruyor.\n\nKedi:\n\n— Bu gece beni tavuklarla kümese koy! Hırsız gelince ben onu yakalarım, diyor.\n\nKadın razı geliyor. Kediyi tavuklarla kümese koyuyor. Gece yarılayınca tilki kümese geliyor. İçeri girince kedi pençelerini kaldırıyor yukarı, tilkiye:\n\n— Dur, diyor.\n\nTilki geri çıksa çıkamıyor. İçeri girse giremiyor, kedinin cırnakları* var. Tilki yalvarmaya başlıyor:\n\n— Etme kedi padişahım, bana kıyma! Ben sana her gün tavuk yedireyim, diyor, kediyi kandırıyor.\n\nKümesten bir tavuk alıyor, kediyle beraber gidiyorlar.\n\nSabah oluyor, kocakarı kümesin yanına varıyor ki kedi de yok, tavuğun biri de yok.\n\nBu ikisi de tilkinin evine gidiyorlar. Orada tavuğu yiyorlar. Ertesi gün tilki yine tavuk almaya gidiyor. Tavuğu kapıp getirirken önüne bir kurt geçiyor:\n\n— Dur bakayım, nere gidiyorsun? O tavuğu bana bırak, diyor.\n\nTilki:\n\n— Aha tavuk! Yalnız kedi padişaha tavuğu senin aldığını söylerim, sonunu sen düşün, diyor.\n\nÖyle deyince kurt korkuyor:\n\n— Al, diyor, tavuğu geri veriyor.&nbsp;\n\nTilki, tavuğu getiriyor. Hiçbir şey demiyor, oturup yiyorlar.\n\nTilki ertesi gün gene bir tavuk alıyor. Gelirken önüne bu sefer bir domuz çıkıyor.\n\nDomuz:\n\n— Dur, bakayım! Bırak onu, diyor.\n\nTilki:\n\n— Aha bırakıyorum. Yalnız, senin aldığını söylerim kedi padişaha, sonunu sen düşün, diyor.\n\nDomuz da:\n\n— Al, diyor, tavuğu geri veriyor.&nbsp;\n\nTilki, üçüncü defa yine tavuk çalıyor. Gelirken bu sefer önüne maymun geçiyor.\n\n— Dur, bırak şu tavuğu, diyor.\n\nTilki tavuğu bırakıyor.\n\n— Sana bu tavuğu veririm, ama kedi padişaha da söylerim seni. Bu tavuğu ona götürüyordum. Artık sonunu sen düşün, diyor.\n\nMaymun da korkuyor, tavuğu bırakıyor. Üçüncü tavuğu da yiyorlar.\n\nKurt, domuz, maymun bir yere geliyorlar.\n\nDomuz diyor ki:\n\n— Filan yere gidiyordum. Bir tilkinin önüne geçtim, elindeki tavuğu aldım. O da kedi padişaha götürüyormuş. Kedi padişahı tanıyor musunuz? Korktum, bıraktım, diyor.\n\nKurt diyor ki:\n\n— Ben de önüne çıktım. “Kedi padişaha götürüyorum,” deyince bıraktım.\n\nMaymun diyor ki:\n\n— Bana da öyle oldu, ben de bıraktım.\n\nBunlar:\n\n— Madem öyle, biz bu kedi padişahla bir tanışalım, diyorlar.\n\nKurt diyor ki:\n\n— Ben bir kısır koyun alacağım.\n\nDomuz da diyor ki:\n\n— Odunu ben toplarım. Yakacağı bana ait.\n\nMaymun da diyor ki:\n\n— Kazanı, kapağı bana ait, ben pişiririm, diyor.\n\nKurt gidiyor, bir sürüden bir koyun alıp geliyor. Domuz da odun toplayıp getiriyor. Maymun da rençperin tarlasından kazanı kapağıyla çalıyor. Koyunu ocağa koyup pişirmeye başlıyorlar.\n\nMaymuna diyorlar ki:\n\n— Git, kedi padişahı çağır.\n\nMaymun:\n\n— Ben gitmem, diyor.\n\n— Niye, diyorlar.\n\nMaymun:\n\n— Şimdi benim maymunluğum tutar, hırçınlaşırım. O da beni öldürür. Ben gitmem, diyor.\n\nDomuza:\n\n— Sen git, çağır, diyorlar.\n\nO da:\n\n— Ben de gitmem, diyor.\n\n— Niye?\n\n— Benim de domuzluğum tutar. O da beni öldürür, diyor.\n\nKurda:\n\n— Neyse, bari sen git, diyorlar.\n\nKurt:\n\n— O zaman siz pişirin, hazırlayın, ben de gidip çağırayım, diyor.\n\nKurt, tilkinin ininin önüne varıyor. Tilki çıkmış, güneşleniyor. Kurt potur potur* gidiyor.\n\nTilki elini kaldırıp:\n\n— Dur! Kedi padişahım içeride uyuyor, uyandırma, diyor.\n\nKurt usul usul tilkinin yanına gelip:\n\n— Kardeş, ben sizi davete çağırmaya geldim. Bir koyun pişirdik, kedi padişahı çağır da gidelim, diyor.\n\nTilki, kedi padişahı çağırıyor. Kedi geliyor, kurda doğru elini yalıyor, gözüne sürüyor, gerneşiyor*, yuvarlanıyor.\n\nKurt soruyor ki:\n\n— Bu böyle ne yapıyor?\n\nTilki:\n\n— Abdest aldı, namaz kılıyor, diyor.\n\nKurt:\n\n— Haydi gidelim, diyor.\n\nKurt öne düşüyor, bunlar arkasından geliyorlar, ama tilki en arkada gidiyor. Tilki, çalıların arasında bir keklik görüyor. Kurdun arkasına cırnağını takıyor, kurdun arkası yırtılıyor.\n\nKurt hemen geri sıçrıyor:\n\n— Ne oluyor, diye soruyor.\n\nTilki diyor ki:\n\n— Ne olacak? Kedi padişahım orada bir keklik gördü. Onu tutacaktı. Sana kaçırmayasın diye “Dur!” diyerek parmağıyla değdi ki ürktün.\n\nKurt hemen tabanları yağlıyor*.\n\n— Siz arkadan gelin, ben gideyim, arkadaşlara haber vereyim, diyor.\n\nKurt gidip domuzla maymuna diyor ki:\n\n— Arkadaş, filan ormandan geliyorduk. Orada bir keklik görmüş, tutayım demiş. Ben farkında değilim, şöyle bir değmiş bana, cırnaklarının yeri kanıyor. Onlar gelince siz yedirin, içirin. Ben onun yanında durmam, demiş.\n\nDur mur demişlerse de kurt durmamış, gitmiş. Çalılıkların arkasına saklanmış.\n\nDomuz:\n\n— Ben de durmam, demiş.\n\nKazanın altında boşluk varmış, oraya girmiş. Maymun da zıplamış, dala çıkmış.\n\nTilkiyle kedi gelmişler ki koyun pişmiş, ortalıkta kimse yok. Bir bekliyorlar, iki bekliyorlar, gelen yok...\n\nTilki diyor ki:\n\n— Vaziyet bunlar gelmeyecekler, biz yiyip gidelim.\n\nKedi, kazanın altından domuzun kuyruğunu görüyor.\n\nDiyor ki:\n\n— Dur!\n\nGidip kazanın altından domuza cırnağını takınca domuz:\n\n— Bu beni yakalayacak, diye kaçıyor.\n\nBu sefer kedi, domuzdan korktuğu için çalılıkların içine kaçıyor. Çalıların arasındaki kurt:\n\n— Aha bana geldi, beni yakalayacak, diyor.\n\nBu sefer kedi, kurttan korktuğu için ağaca çıkıyor.\n\nMaymun da:\n\n— Aha bana geldi, diyor.\n\nO da daldan dala atlıyor. Her biri bir yere kaçıyor. Kedi daldan aşağı inip:\n\n&nbsp;— Ne oldu, diye soruyor.\n\nTilki:\n\n— Ne olacak? Her birini bir yere kaçırdın, yurtlarından ettin, diyor.\n\nKedi, korktuğunu belli etmiyor:\n\n— Bunları ben mi yaptım? Eee, ben onları korkuttum. Onlar da kaçtılar diye şişiyor.\n\nTilki içinden; “Allah Allah!” diyor.\n\n&nbsp;\n\nKediye de:\n\n— Biz seninle çok arkadaşlık ettik. Gel, artık ayrılalım, diyor.\n\nHelalleşip ayrılıyorlar.\n\nKedi, evine giderken bir aslana rastlıyor. Aslan, bunun önüne geçiyor.\n\nKediye:\n\n— Sen de bizim sülalemizdensin, ama niye böyle küçük kaldın, diye soruyor.\n\nKedi:\n\n— Ah! Sen de insanların eline düşsen benim kadar da kalmazsın, diyor.\n\nAslan:\n\n— Ya, o nasıl bir şey ki seni bu hâle koydular, diyor.\n\nKedi:\n\n— Sen bu sevdadan vazgeç, tanıştığına pişman olursun, diyor.\n\nAslan ısrarla:\n\n— Yok, sen onlarla beni tanıştır. İnsanoğlu kimse bana göster, diyor.\n\nKedi:\n\n— Peşimden gel bakayım, diyor.\n\nPeş peşe düşüp gidiyorlar. Gelirken çayırda otlayan kömüşleri* görüyorlar. Aslan:\n\n— Bunlar mı insanoğlu, diyor.\n\nKedi:\n\n— Yok ya, ne bunları? İnsanoğlu, bunların ikisini yan yana getiriyor, omzuna bir şey atıyor, çift sürüyor, diyor.\n\nAslan:\n\n— Bunlardan daha mı büyük, diye soruyor.\n\nKedi:\n\n— Tabii, diyor.\n\nBiraz daha yürüdükten sonra deve sürüsüne rastlıyorlar.\n\nAslan:\n\n— Bunlar mı insanoğlu, diyor.\n\nKedi:\n\n— Ne bunları? Bunlardan yüz tanesini bir ipe bağlayıp götürüyor insanoğlu, diyor.\n\nGele gele geliyorlar ki birisi dağda odun kesiyor. Kedi, insanoğlu bu diye gösteriyor.\n\nAslan:\n\n— Bakayım, ben bununla bir güreşeyim. Güreşe gücüm yeterse öldürmeye de gücüm yeter. Güreşirken eğer gücüm yetmezse adamı hiç ellemeyeyim, diyor.\n\nVarıyor odun kesenin yanına:\n\n— Merhaba! Benimle güreşir misin, diyor.\n\nAdam:\n\n— Güreşirim, ama kispetim* yok, diyor.\n\nAslan:\n\n— Nerede, diye soruyor.\n\nAdam:\n\n— Köyde, diyor.\n\nAslan:\n\n— Al, gel de güreşelim, diyor.\n\nAdam:\n\n— Olmaz! Ben şimdi kispeti alıp gelmeye sen kaçıp gidersin, diyor.\n\nAslan:\n\n&nbsp;— Niye kaçayım? Kaçmam, dese de adam inanmıyor.\n\nAdam:\n\n— Seni buraya, bu dala bağlayayım, ben kispeti almaya gideyim, diyor.\n\nAslanı sıkıca ağaca bağlıyor, kedi de dalın tepesine çıkıyor, seyrediyor. Adam, baltayı eline alıp girişiyor.\n\nAslan, kediye bağırıyor:\n\n— Beni kurtar!\n\nKedi:\n\n— Ben karışmam, diyor.\n\nAdam, aslana vura vura bayıltıyor. Kestiği odunları da yükleyip gidiyor.\n\nKedi, aslanın yanına varıyor:\n\n— Nasıl? Ben sana demedim mi? “İnsanoğluyla başa çıkılmaz,” diye, diyor.\n\nAslan pişman oluyor. Kedi de varıyor, evine gidiyor...\n\n&nbsp;\n\n\n* cırnak: Tırnak.\n\n* potur potur: Sesli iri adım.\n\n* gerneşmek: Kasılmak, vücudu kasıp bırakmak.\n\n* tabanları yağlamak: Kaçmak.\n\n* kömüş: Manda, camız.\n\n* kıspet: Deriden yapılmış pehlivan giysi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tinnos",
        "text": "TİNNOS\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde Kel Hasan adında birinin üç tane oğlu varmış. Bu oğlanlar büyümüş, evlenecek yaşa gelmişler. Babaları da hastalanmış. Üç kardeş, babalarının öleceğini zannetmişler, başından hiç ayrılmamışlar. Aradan beş ay geçmiş, babaları ölmemiş, iyileşmiş. Bunlar, kendi aralarında:\n\n— Babamız şükür ki ayağa kalktı. Kış gelecek. Öteberi alalım, tarla ekelim, işimize bakalım. Babamız nasılsa iyi, demişler.\n\nO zamanlar ekip biçme zamanı olduğundan tırpanlarını almışlar, buldukları tarlalarda günlük olarak çalışmaya niyet etmişler. Ellerinde tırpanlarıyla köyden çıkmışlar, uzaklara gitmişler. Yolda ekilecek bir tarla görmüşler. Kardeşlerden biri:\n\n— Ya biz bu tarlayı ekelim, biçelim. Elbette sahibi görüp bize yevmiyemizi verir, demiş.\n\nBiçtikleri tarla da devin tarlasıymış! Bunların tarlayı ekip biçtiğini gören dev, doğruca yanlarına gelip:\n\n— Siz benim tarlamı niye biçiyorsunuz, diye bağırmış.\n\nBüyük kardeşle ortanca kardeş, hiç seslerini çıkarmamışlar, ama en küçükleri Tinnos:\n\n— Dev padişahım! Biz senin ismini, büyüklüğünü duyduk. Tarlanı ekip, biçip sana yardım etmeye geldik, demiş.\n\nBunun üzerine dev:\n\n— Tamam öyleyse. Ekin, biçin, demiş.\n\nYemek vakti gelince dev:\n\n— Karnımız acıktı. Tinnos, sen git de bizim evden yemek getir, demiş.\n\nDemiş, ama karısına da bir not yazmış. Notta; “Gönderdiğim oğlanı kes, kızart. Ben akşam gelip yiyeceğim. Diğer kardeşlerini de getireceğim.” yazıyormuş. Dev, Tinnos’a kâğıdı vermiş, karısına vermesini tembihlemiş. Tinnos, kâğıdı aldığı gibi yola düşmüş. Yoldayken kâğıtta ne yazdığını merak etmiş. Bakmış ki dev, karısına onu kesip yiyeceğini söylüyor! Hemen notta yazanları değiştirmiş. Bu defa; “Bir kaz, bir de kuzu kesip pişir. Gelen oğlana ver. Tarlada yiyeceğiz.” yazmış.\n\nTinnos, devin karısına kâğıdı vermiş. Kadın da inanmış, kazla kuzuyu pişirip Tinnos’a vermiş. Tinnos hemen tarlaya gelmiş. Dev, oğlanın sapasağlam döndüğünü görünce:\n\n— Ne oldu? Bu kazla kuzuyu nereden buldun, diye sormuş.\n\nTinnos:\n\n— Dev padişahım! Ben o kâğıdı kaybettim. Yengeme de bize kazla kuzu kesip pişirmesini söyledim, demiş.\n\nDev, hiç ses etmemiş. Kendi kendine; “Ben bunları akşam kendim kesip yerim,” demiş.\n\nOğlanları yiyebilmek için de evinde misafir etmeye karar vermiş. Akşam olunca devle üç oğlan eve gelmişler. Yemişler, içmişler. Devin de üç tane kızı varmış. Kızlarının başında da altın fes varmış. Dev, üç oğlanı kızlarının yattığı odada yatırmaya karar vermiş. Gece yarısı olunca oğlanlar uyumaya gitmişler.\n\nDev, karısına:\n\n— Ben bunları yiyeceğim, demiş, gece yarısı odaya gireceğini söylemiş.\n\nTinnos da uyumamış, devin söylediği her şeyi duymuş. Ağabeylerine:\n\n— Dev bizi yiyecek. Sakın uyumayın, demiş, her biri kızların başındaki altın fesi kafalarına geçirmiş.\n\nDev, gece yarısı olunca karanlıkta yavaş yavaş odaya girmiş. Eliyle oğlanların başlarını yoklamış ki başlarında altın fes var.\n\n— Bunlar benim kızlarım, demiş, başında fes olmayan kızlarını öldürmüş.\n\nKarısına da:\n\n— Sabahleyin bunları pişir de arkadaşları çağırayım, afiyetle yiyelim, demiş.\n\nTinnos da ağabeylerine:\n\n— Hadi kaçalım, demiş.\n\nDevin evinin karşısında bir dere varmış. Dev, yemin etmiş, o derenin ötesine katiyen geçmezmiş. Üç kardeş, derenin öbür tarafına atlamışlar. Dev ile karısı sabah kalkmışlar ki dev, kendi kızlarını kesip öldürmüş. Hemen Tinnos’u aramış, ama bulamamış. Bakmış ki üç kardeş, derenin karşısında duruyor.\n\nTinnos’a:\n\n— Bana kazla kuzuyu kestirdin. Kızlarımı da öldürttün. Bir elime geçersen seni öldüreceğim, demiş.\n\nÜç kardeş, oradan kaçarak tekrar yola düşmüşler. Gide gide bir köye varmışlar. Köyün ağasına:\n\n— Böyle böyle... Biz çalışmaya geldik. Fakir fukarayız. Mal da güderiz, ekin de biçeriz, her işi yaparız, demişler.\n\nAğa da kabul etmiş. Bunları tarlada çalıştırmaya başlamış. Tinnos, çalışırken hiç rahat durmaz, durmadan şaka yaparmış. Tinnos’un hokkabazlıkları ağanın hoşuna gidermiş. Diğer kardeşlerine bir altın veriyorsa Tinnos’a iki altın veriyormuş. Tinnos’un her defasında iki altın alması, ağabeylerinin hoşuna gitmemiş, kıskanmışlar.\n\n— Babamız bize kazandığımız parayı sorunca ne yapacağız? “Tinnos bizden çok para kazanıyor,” desek bize inanmaz. “Siz paraları sakladınız,” der. Biz bunu bir şekilde deve öldürtelim, demişler.\n\nİki kardeş, doğruca ağanın yanına gitmişler. Ağaya:\n\n— Ağam! Devin bir atı var ki dillere destan. Ancak senin gibi bir ağaya layık, demişler.\n\nAğa:\n\n— Oğlum, siz deli misiniz? Hiç devin atı alınır mı? Bizi öldürür, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Ağam, sen hiç merak etme. Tinnos gidip getirir, demişler.\n\nTinnos:\n\n— Ağam, ben getiririm, sen merak etme, demiş.\n\nAğa da:\n\n— Madem öyle, git, getir, demiş.\n\nTinnos yollara düşmüş, devin evine varmış. Devin ahırına girince at kişnemeye başlamış. Atın kişnediğini duyan dev:\n\n— Aha Tinnos geldi! Şimdi öldürür yerim, demiş.\n\nTinnos da hemen samanların altına saklanmış. Dev, ahıra girmiş, bakmış ki kimse yok. Evine dönmüş. Tinnos çıkınca at yine kişnemiş. Dev, yine gelmiş. Ata kızmış. Dev gidince Tinnos yine gizlendiği yerden çıkmış. At, bu defa ses etmemiş. Tinnos, atı çözdüğü gibi derenin karşısına götürmüş, çam ağacına bağlamış. Sabaha kadar öyle beklemiş...\n\nDev, sabah olup da uyanınca bakmış ki at yok! Tinnos’un işi olduğunu anlamış, derenin karşısına bakmış ki Tinnos, atla beraber oturuyor.\n\n— Ulan Tinnos! Bana kazla kuzuyu kestirdin. Kızlarımı da öldürttün. Atımı da aldın, gidiyorsun. Bir elime geçersen seni öldüreceğim, demiş.\n\nTinnos, atı aldığı gibi köye dönmüş. Ağabeyleri bakmışlar ki tozu dumana katmış, biri geliyor. Bir de ne görsünler!? Tinnos, atı kaçırmış, getirmiş.\n\nAğabeyleri:\n\n— Eyvah! Dev, bunu nasıl öldüremedi? Şimdi ne yapacağız, demişler.\n\nTinnos, atı ağaya vermiş. Sevinen ağa da Tinnos’a daha fazla altın hediye etmiş. Ağabeyleri de iyice sinirlenmişler. Ne yapacaklarını düşünüp yine ağanın yanına gitmeye karar vermişler.\n\nAğaya:\n\n— Ağam! Devin bir yorganı var ki tam sana layık! Amma bunu getirse getirse Tinnos getirir, demişler.\n\nAğa da:\n\n— Öyleyse getirsin, demiş.\n\nTinnos:\n\n— Ben getiririm ağam, ama bir şartım var. Bana bir kutu pire getireceksiniz, demiş.\n\nBunlar, ne kadar kedi, köpek varsa toplayıp pireleri bir araya getirmişler, kutuya koyup Tinnos’a vermişler. Tinnos, pireleri aldığı gibi kendini devin evinde bulmuş. Devin yatağının altına girmiş. Dev uyurken yorganın ayak ucundan bütün pireleri boşaltmış. Dev tepinince de yorgan üstünden düşmüş. Düşer düşmez de Tinnos, yorganı kaptığı gibi kaçmış.\n\nDev, sabah uyanmış ki yorgan yok! Yorganı da Tinnos’un götürdüğünü anlamış. Derenin öbür tarafına bakmış ki Tinnos yorganın altında duruyor, ama derenin karşısına geçmemeye de inat etmiş.\n\nTinnos’a:\n\n— Ulan Tinnos! Bana kazla kuzuyu kestirdin. Kızlarımı da öldürttün. Atımı, yorganımı da aldın. Bir elime geçersen seni öldüreceğim, demiş.\n\nTinnos, yorganı aldığı gibi köye dönmüş. Ağabeyleri bakmışlar ki Tinnos, yorganı sürüye sürüye getiriyor. Devin Tinnos’u öldüremediğine hayret etmişler.\n\n— Biz bunu öldürtemezsek babamıza ne diyeceğiz, demişler.\n\nYine şanslarını denemek için ağanın yanına gitmişler.\n\nAğaya:\n\n— Ağam! Devin bir yüzüğü var ki sende olmayıp da kimde olacak? İlla sana yakışır, demişler.\n\nAğa:\n\n—Eee, nasıl olacak, demiş.\n\nTinnos:\n\n— Ben alırım ağam. O yüzükten baktığında mağripten maşrık* görünüyor, demiş.\n\nAğa:\n\n— Sana ne lazım, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Bir kalıp sabunla bir şişe, demiş.\n\nTinnos, şişeyle sabunu almış, devin evine gelmiş. Dev uyurken devin parmağına sabunu dökmüş, parmağından yüzüğü çıkarmak istemiş. Tam çıkarırken dev uyanmış, bunu bileğinden yakalamış.\n\n— Eee, Tinnos! Şimdi elime geçtin! Nasıl kurtulacaksan kurtul, demiş.\n\nO da:\n\n— Kurtulamazsam yersin. Nasıl olsa sonunda öleceğiz, demiş.\n\nDev, Tinnos’u götürmüş, bir direğe bağlamış. Yüzüğü de karısının parmağına takmış. Karısına demiş ki:\n\n— Tinnos’u yakaladım. Direğe bağladım. Şimdi gidip arkadaşlarımı getireyim de pişirip yiyelim. Sen en iyisi odun kes.\n\nKarısı:\n\n— Tamam, demiş.\n\nDev, arkadaşlarını çağırmaya gitmiş. Karısı da baltayı eline almış, başlamış odun kesmeye.\n\nTinnos, kadına:\n\n— Madem beni pişireceksiniz, beni çöz de odunu kesmene yardım edeyim, demiş.\n\nDevin karısı da:\n\n— Nasıl? Çözünce kaçmaz mısın, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— O zaman ayaklarım dursun, ellerimi çöz, öyle kaçamam, demiş.\n\nKadın, Tinnos’un dediği gibi yapmış. Baltayı Tinnos’a vermiş. Tinnos da odun keseceğim diye kaldırıp kadını öldürmüş. Ayaklarını çözmüş, yüzüğü de alıp kaçmış.\n\nDev, arkadaşlarını da almış, gelmiş ki karısı da yok, yüzük de yok!\n\n— Ehh, Tinnos! Karımı da öldürdün. Beni yalnız bıraktın, demiş.\n\nTinnos, yüzüğü alıp köye dönmüş. Yüzüğü ağaya vermiş. Ağa, yüzükten bir bakmış ki dünyanın öbür ucu görünüyor. Ağa, Tinnos’un yine dünyalığını vermiş.\n\nAğabeyleri:\n\n— Ya biz bunu nasıl öldürteceğiz!? Bir çaresini bulmamız lazım, demişler.\n\nAradan biraz zaman geçmiş. Tinnos’un ağabeyleri yine ağanın yanına varmışlar.\n\nAğaya:\n\n— Ağam! Eğer devi öldürtürsen bu dünyada senin üstüne ağa kalmaz, demişler.\n\nAğa:\n\n— Aman ha! Dev duyar da... Biz onu nasıl öldürelim, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Sen hiç meraklanma ağam. Bizim Tinnos var ya... Devin hakkından gelir, demişler.\n\nAğa, Tinnos’a:\n\n— Öldürür müsün, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Öldürürüm ağam, demiş.\n\nAğa:\n\n— Ne lazım, demiş.\n\nTinnos:\n\n— Sen bana bir kara boyayla bir de keskin balta ver, yeter, demiş.\n\nAğa, hemen dediğini yapmış, kara boyayla baltayı bulmuş. Tinnos, bu kara boyayı büyük bir küpün içine dökmüş. Anadan üryan küpün içine girip çıkmış. Olmuş bir Arap! Eline de almış baltayı, varmış devin evine. Evin önünde de bir çınar ağacı varmış. Tinnos, başlamış ağacı kesmeye. Sesleri duyan dev, Tinnos geldi zannedip dışarı çıkmış ki bir kara adam ağacını kesiyor.\n\nOna:\n\n— Sen kimsin? Ne yapıyorsun burada, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Hiç sorma! Senin ağacın olduğunu bilemedim. Tinnos diye bir bela var başımda. Neyim var, neyim yoksa elimden aldı. Karımı, çocuklarımı öldürdü, şimdi de beni öldürecekmiş. Onun için bu ağaca tuzak yapıyorum, demiş.\n\nDev de:\n\n— Deme ya! Öyle mi? Aynısını bana da yaptı. Ver şu baltayı da sana yardım edeyim, demiş, Tinnos’un elinden baltayı aldığı gibi başlamış ağacı kesmeye.\n\nBunlar, ağacı ikiye bölmüşler. Arap, deve:\n\n— Şunun arasına gir de bağlayayım. Eğer sen ipleri koparırsan Tinnos da koparır. Yok, koparamazsan o da koparamaz, demiş.\n\nDev de denemek için iki ağacın arasına yatmış. Tinnos, ağacı urganla güzelce bağlamış, dev koparmaya çalışmış, koparamamış.\n\nTinnos:\n\n— Seni bağlayan bendim, demiş.\n\nAğaca bağlı devi öküzlere bağlamış, köye getirmiş, ağanın önüne koymuş.\n\nAğaya:\n\n— Ağam, devi getirdim. Ben getirdim, ağabeylerim de öldürsün, demiş.\n\nAğa da:\n\n— Devi öldürün, yoksa ben sizi öldürürüm, demiş.\n\nAğabeylerinin ona tuzak kurduğunu bilen Tinnos, yine de ölmelerine razı olmamış.\n\n— Dur ağam, ben öldürürüm, demiş, öldürmüş.\n\nAğa da ona mal, mülk, altınlar vermiş. Tinnos da fakirlikten kurtulmuş. Ağabeyleriyle birlikte köylerine dönüp babalarıyla mutlu, mesut yaşamışlar...\n\n&nbsp;\n\n\n* mağripten maşrık görünmek: Batıdan doğuya kadar görmek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Töremez",
        "text": "TÖREMEZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir adamın üç tane oğlu, bir tane de kızı varmış. Bu adamın işi gücü avcılıkmış. Sık sık oğullarıyla ormana gider, ne bulursa vurur, getirirmiş.\n\nBir gün, oğullarına:\n\n— Hadi hazırlanın, bugün ava gideceğiz. Herkes hazırlığını iyi yapsın, demiş.\n\nOğlanlar da babalarının istediği gibi hazırlanmış, yola düşmüşler. Yolda konuşa konuşa giderken adam, karşılarında duran dağı göstermiş:\n\n— Bana bakın! Beni iyi dinleyin! Şayet vurduğunuz av, ölmez de yaralanırsa şu gördüğünüz dağa doğru gider. Aman dikkatli olun! Sakın ha arkasından gitmeyin! Başınız belaya girer, kaybolup gidersiniz, demiş.\n\nBir gün, ne buldularsa avlanıp eve dönmüşler. Gün boyu av peşinde koştukları için de öyle yorulmuşlar ki gün akşamdan yatmışlar.\n\nGünlerden bir gün, büyük oğlan, ava çıkmak istemiş. Babasından izin almış, hazırlanmış, yola düşmüş. Oğlan, bir ceylan vurmuş. Ceylan yaralı yaralı dağa doğru kaçmaya başlamış. Babasının dedikleri büyük oğlanın aklından çıkmış, avı yakalayacağım diye peşinden koşmaya başlamış. Oğlan, dağı aştığı için bir daha da geri dönmemiş.\n\nAradan bir hayli zaman geçmiş. Bu sefer de ortanca oğlan ava niyetlenmiş. Babasından izin alıp av hazırlıklarına başlamış. Hazırlığı biter bitmez de yola düşmüş. Bunun vurduğu av da dağa kaçmış. Bu oğlan da babasının tembihini unutup avın peşine düşmüş. Dağa yukarı gitmiş, o da geri dönmemiş.\n\nKüçük oğlan, ağabeylerini merak eder dururmuş. “Acaba bunlar niye geri dönmedi? Orada ne var da bunlar geri gelmedi?” der, düşünceye dalıp gidermiş. Babası, bunu hep düşünceli gördüğü için bir gün sormuş:\n\n— Oğlum, böyle ne düşünüp duruyorsun?\n\nO da:\n\n— Baba, ağabeylerimi çok merak ediyorum. Acaba niye dönmediler? Ne olur bana da izin ver, bir kere de ben gideyim, demiş.\n\nAdam; “Yok mok!” dediyse de oğlan, babasının gönlünü etmiş. Hazırlanmış, dağa doğru avlanmaya gitmiş. Bu oğlanın avı da yara alır almaz dağa yukarı kaçmaya başlamış. Av önde kaçıyor, oğlan arkada kovalıyormuş. Hiç farkında olmadan o da dağı aşmış.\n\nDağda bir Arap yaşarmış. Dağın ardında da büyük bir kuyu varmış. Meğerse o Arap, dağa gelenleri yakalayıp o kuyuya atarmış. Bunu da kuyuya atacakmış, ama oğlan akıllı olduğu için Arap’a demiş ki:\n\n— Sen yolu biliyorsun ya, önden git, ben arkadan gelirim.\n\nArap:\n\n— Peki, demiş.\n\nArap önde, oğlan arkada kuyunun başına gelmişler. Tam o sırada oğlan, Arap’ı iteklediği gibi kuyuya düşürmüş. Sağına, soluna bakmış ki etrafta tehlikeli hiçbir şey yok. Kendi kendine; “Burası tam yaşanacak bir yer. Varayım, bacımı da getireyim, burada kalalım,” diye aklından geçirmiş. Uzun lafın kısası, oğlan gitmiş, bacısını da almış, gelmiş. Artık bacı kardeş dağda yaşamaya başlamışlar.\n\nOğlan bir gün avlanmaya çıkmış. Bacısı da dağda etrafı geziyormuş. Birden o kuyuyu görmüş. Kuyunun başına oturmuş; “Acep abilerimi buraya mı attılar!” diye ağlamaya başlamış.\n\nTam o sırada kuyudan bir ses duymuş.\n\n— Oradaki odada kırk metre uzunluğunda bir ip var. Onu getir, kuyuya salla, çıkayım, diyormuş.\n\nKız da hiç düşünmeden gitmiş, sesin dediği yerdeki ipi getirmiş, kuyuya sallamış. Zannetmiş ki abisi sesleniyor. Meğer o sesin sahibi Arap’mış. “Pat!” diye karşısına dikilince kızın ödü kopmuş. İpi getirdiğine de kuyuya salladığına da pişman olmuş, ama ne fayda? Olmuş bir kere...\n\nArap, kıza demiş ki:\n\n— Sen benimle evleneceksin. Yoksa ağabeylerini öldürürüm.\n\nKız, çaresiz kabul etmiş, Arap’la evlenmiş. Abisi de artık kızı arada sırada, Arap’tan gizli gizli görüyormuş.\n\nGel zaman, git zaman, bu kız hamile kalmış. Dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat sonra doğum yapmış. Nur topu gibi bir oğlu olmuş.\n\nKız, abisine:\n\n— Abi, oğlanın adını ne koyalım, diye sormuş.\n\nAbisi de:\n\n— Töremez olsun, demiş.\n\nTöremez, çok değişik bir çocukmuş. Hem çok akıllı hem de başka çocuklara göre çok güçlüymüş. Arap’ın olmadığı zamanlarda dayısı gelir, onu görürmüş. Beraber oynar, güreş tutarlarmış.\n\nOğlan iki yaşına gelince Arap, dayısını öldürmek istemiş. Oğlan, dayısını çok severmiş. Allem etmiş, kallem etmiş, Arap’ı kandırmış, dayısını öldürtmemiş.\n\nBir gün Arap, karısına demiş ki:\n\n— Abin avdan gelince suyun içine zehir katayım, sen de ona ver, içsin.\n\nKızın abisi avdan gelmiş, kızdan bir su istemiş. Kız zehirli suyu getirmiş, abisine vermiş. Tam içeceği sırada Töremez, bardağa bir vurmuş, bardak anında parça parça olmuş.\n\nArap bu sefer de:\n\n— Abinin yemeğine zehir katacağım, ona o yemeği yedireceksin, tamam mı, demiş.\n\nKız, abisi avdan gelince ona bir güzel sofra kurmuş. Zehirli tabağı getirip önüne koyacağı sırada Töremez bir vuruşta tabağı tuzla buz etmiş.\n\nArap, kıza bu seferki tuzağını anlatırken Töremez duymuş. Meğer oğlan ava giderken Arap onun geçeceği yolun üstüne yılan olup yatacakmış.\n\nTöremez, dayısı ava gidecekken demiş ki:\n\n— Dayı, kendine dikkat et! Yoksa seni bir yılan sokup öldürecek.\n\nOğlan, ava giderken yolda çöreklenmiş duran yılanı görmüş. Kılıcını çektiği gibi yılanı ortadan ikiye bölmüş. Yılan kılığına giren Arap, geri eve dönmüş.\n\nYeni bir tuzak kurmaya başlamış. Oğlanı bir türlü öldüremiyor ya, korkmaya da başlamış.\n\nKarısına:\n\n— Şimdi de kartal kılığına girip o uyuyunca onu öldüreceğim, etini de yiyeceğim. Eğer öldüremez de ben ölürsem oğluma benim etimden sakın yedirmeyin. Etimi yerse bütün hünerlerim ona geçer, demiş.\n\nTöremez, Arap’ın bütün dediklerini duymuş. O gün de Arap’la oğlanın dayısı ava gidecekmiş.\n\nTöremez de:\n\n— Ben de sizinle ava geleyim, demiş.\n\nFakat dayısı kabul etmemiş. Töremez, yine de gizli saklı dayısının arkasından gitmiş. Dayısı bir ara arkasına bakmış ki Töremez arkasından geliyor. Hemen yanına çağırmış, arkasına bindirmiş, yola devam etmişler.\n\nÖyle çok avlanmışlar ki dayısı çok yorulmuş:\n\n— Töremez, ben çok yoruldum. Şurada oturup dinleneyim, demiş.\n\nDayısı yorgunluktan orada uyumuş, kalmış. O uyur uyumaz Arap, kartal kılığına girip gelmiş. Töremez, tam o sırada okunu, yayını bir çekmiş ki kartalı vurup öldürmüş. Sonra da başına oturup etini çiğ çiğ yemiş. O günden sonra Arap’ın bütün hünerleri Töremez’e geçmiş.\n\nArtık Töremez, sadece annesiyle yaşamaya başlamış. Dayısı onlardan ayrılmış, başka bir memlekete gitmiş. Arada sırada görüştükleri olurmuş. Orada kendine bir iş bulup çalışmaya başlamış. Çalıştığı yerde de sık sık kavga çıkarmış. İşin sahibi adam da buna çok sinirlenirmiş.\n\nBu kavgalardan o kadar canı yanmış ki:\n\n— Yeter artık! Bundan sonra kim kavga çıkarırsa onun derisini yüzüp tuz basacağım, demiş.\n\nBir gün Töremez’in dayısı haksızlığa uğramış. Kendini zapt edememiş, kavga çıkarmış. Adam da sözünde durmuş, derisi yüzüp tuz basmış.\n\nBu, Töremez’in kulağına gelmiş. Doğruca dayısının çalıştığı yere gitmiş. Dayısını öldüren adamı öldürüp dayısının öcünü almış. Memleketine dönünce de annesi ölmüş.\n\nTöremez, bundan sonra tek başına mutlu, mesut yaşamış...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Üç Kurt",
        "text": "ÜÇ KURT\n\nVakti zamanında üç tane kurt yaşarmış. Bunların yediği içtiği ayrı gitmezmiş, ama ikisi hırsızlık mırsızlık demez, çalar çalar yerlermiş. Bir tanesi de hiçbir şey yemezmiş.\n\nBir gün, diğer kurtlar buna sormuşlar:\n\n— Biz ne bulursak yiyoruz. Sen niye bir şey yemiyorsun?\n\nO da:\n\n— Siz harama bakmadan çalıp çırpıp yiyorsunuz. Ben haram yemem, demiş.\n\nDiğer iki kurt yiyedursun, bu aç açına dolanıp duruyormuş. Her neyse... Bir gün aç durmuş, iki gün aç durmuş. Ama açlıktan da gırtısı kararmış*. “Ötekiler çalıp çırpıp yiyor, ben böyle aç açına dolanıyorum. Böyle durulmaz. Açlıktan öleceğim; varayım, gideyim de köyün kenarına durayım. Belki bir nasibim çıkar,” diye düşünmüş.\n\nVarmış köyün kıyısına. Harmanda bir toklu* görmüş. Toklu, bunu görünce kaçmaya başlamış.\n\nKurt:\n\n— Gitme toklu kardeş, seni yiyeceğim, diye arkasından bağırmış.\n\nToklu da ona:\n\n— Beni yiyecektin de niye birdenbire yemedin, izin aldın, demiş.\n\nKurt:\n\n— Rızasız lokma haramdır. Kendisinin izni olmadan başkasını yiyemem, demiş.\n\nBunun üzerine toklu:\n\n— Toklu eti sası* olur. Varayım, gideyim, evden tuz getireyim de tadıyla, tuzuyla beni ye, demiş.\n\nToklu hoplaya zıplaya oradan ayrılmış. Bir daha gelir mi? Gelmez. Etti bir.\n\nKurt durmuş, durmuş, gelen giden yok. “Hele biraz daha bekleyeyim,” der demez karşıdan bir keçi çıkmış.\n\nKeçiye:\n\n— Keçi kardeş, buraya doğru gel! Seni yiyeceğim, demiş.\n\nKeçi:\n\n— Madem yiyeceksin, niye bana danışıyorsun? Başka kurtlar bize saldırır, hemen yer, demiş.\n\nKurt:\n\n— Ben haram yemem. Eğer gönlü olursa kendisini yerim, yoksa yemem, diye cevap vermiş.\n\nKeçi:\n\n— Madem sen haram yemeyen birisin, ben de yeni ikiz yavruladım. Varayım, gideyim de gıdiklerimi* getireyim. Beni ye, onları da yanına azık al, demiş.\n\nKeçi de hoplamış, zıplamış köye kaçmış. Tabii kurt onu da yiyememiş. Etti iki.\n\nKurt yine beklemeye başlamış. Beklemiş, beklemiş… Kendi kendine; “Bir daha bakayım, belki bir şey karşıma çıkar da şu açlık belasından kurtulurum,” demiş.\n\nDerken, atı görmüş, bu sefer ata bağırmış:\n\n— At kardeş, gitme, seni yiyeceğim!\n\nAt da ona:\n\n— Sen niye diğer kurtlar gibi beni bir anda yemedin de benden izin istiyorsun, demiş.\n\nKurt:\n\n— Haram mala el sürmem. İznin olursa seni yiyeceğim, demiş.\n\nAt:\n\n— Madem sen Allah’ı, kitabı bilen birisin, ayağımın altında berat yazılıdır. Şu derin hendeğe gir, ayağımın altındaki beratı oku, sonra da beni ye, demiş.\n\nKurt hendeğe girmiş. At, bu sırada arka ayaklarını iyice yukarı çekmiş. Sonra da kurdun alnının çatına bir çitme* atmış, oradan kaçmış. Kurdun belini, bıkınını kırmış.* Etti üç.\n\nKurt oradan daha kalkamamış. O sırada diğer iki kurt, bunun yanına gelmişler. Kurdu o vaziyette görünce:\n\n— Bu hâlin ne? Belin bıkının da kırılmış, sana ne oldu böyle, demişler.\n\nKurt, başından geçenleri anlatmış:\n\n— Sormayın kardeşler, sormayın. Bir kuzu geldi, yiyemedim. “Bir tuz getireyim de…” dedi, öylece gitti. Bir keçi geldi, beni kandırdı. “Sana yeni doğmuş gıdiklerimi getireyim,” dedi, gelmedi. Sonra bir at geldi. O da beni kandırdı, çitmeyi vurdu, bu hâle getirdi, demiş.\n\nDiğer kurtlar, bu anlatılanları duyunca başlamışlar:\n\nVay, gözün kör olmayaydı\n\nEline geçmiş bir kuzu\n\nNe edecektin tadı tuzu\n\nYiyeydin de yanının üstüne yataydın\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; \n\nEline geçmiş bir keçi\n\nNe edecektin üçü beşi\n\nYiyeydin de yanının üstüne yataydın\n\nKalaydı bir kuru kıçı\n\n&nbsp;\n\nEline geçmiş bir at\n\nAyağında yazılıymış berat\n\nOkuyup da molla mı olacaktın bre kavat \n\n— Sana iyi oldu. Sen burada geber, demişler.\n\nKurt orada ölmüş. Diğer kurtlar onun etini yemişler, içmişler, muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* gırtısı kararmak: Boğazından bir lokma geçmemek.\n\n* toklu: Bir yaşında erkek koyun.\n\n* sası: Lezzetsiz.\n\n* gıdik: Keçi yavrusu.\n\n* çitme: At tekmesi.\n\n* bıkın: Belin yen tarafları.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Zaman İçinde Zaman",
        "text": "ZAMAN İÇİNDE ZAMAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişah yaşarmış. Yanındakilerle konuşur, danışır, bazen de şakalaşırmış.\n\nBu padişahın aklı başında bir veziri varmış. Padişah ne zaman böbürlense, ne zaman uçup kaçsa:\n\n— Padişahım, zamanın içinde zaman halk olur, dermiş.\n\nPadişah da her seferinde:\n\n— Hiç öyle şey olur mu? Zamanın içinde zaman nasıl halk olur, diye karşı çıkarmış.\n\nPadişah ile bu vezir, bir gün ormana gezmeye gitmişler. Orada bir pınara rastlamışlar. Pınarın başında bir müddet oturmuşlar, dinlenmişler.\n\nKalkacakları sırada padişah:\n\n— Ben bir su içeyim, demiş.\n\nPadişah, suyu içip kafasını kaldırmış ki yanında kimsecikler yok. Üstü başı da padişah üstü başı değil. Kendi kendine; “Bir su içeyim dedim. Bu iş nasıl oldu,” demiş. Nerede olduğunu bilememiş. Etrafa bakarken bir keçi yolu görmüş. “Şu yolu takip edip gideyim, bakalım beni nereye götürecek,” diye düşünmüş.\n\nYolu takip etmiş. Gide gide bir köye varmış. Köyde birine rastlamış.\n\nAdama:\n\n— Burası neresi, diye sormuş.\n\n&nbsp;Adam:\n\n— Burası İsfahan şehrinin bilmem neresi, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Ben çok acıktım, ne yapacağız, demiş.\n\nAdam:\n\n— Şu karşıki ormandan odun kesip getirirsen ben de sana yemek veririm, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Tamam, demiş.\n\nOrmana gitmiş, odun kesmiş. Sonra da yüklenip getirmiş. Köylüye odunu teslim etmiş. O da yemeğini vermiş.\n\nBöyle böyle aradan on sene geçmiş... Padişahın omuzları yara olmuş, padişahlık gitmiş.\n\nBir gün, ağasının yanına varıp:\n\n— Ağam, böyle olmayacak. Evlensem nasıl olur, demiş.\n\nAğası da:\n\n— Bak! Orada bir çeşme var. Çeşmeye gideceksin! Çeşmeden bir su içeceksin! Orada kadınlar var. O kadınlar sularını doldurup evlerine giderken hangisi geri dönüp bakarsa onun peşine git, demiş.\n\nKadınların biri dulmuş. Suyu doldurup giderken arkasına dönüp bakmış. On adım gitmiş, arkasını dönüp bir daha bakmış. On adım gitmiş, arkasını dönüp yine bakmış. Padişah, bu kadının arkasından gitmiş. Zaman içinde evlenmişler. Bunların dört tane çocukları olmuş.\n\nBir gün, hava çok sıcakmış. Karısına demiş ki:\n\n— Hazırlık yap da ormana gidelim. Çoluk çocuk biraz hava alsınlar.\n\nBunlar ormana varmışlar. Ormanda gezerken yanlarına bir yılan gelmiş. Yılan, gözlerinin önünde bir dağ keçisini yutmuş, ama boynuzlarını yutamamış. Yılan, bunları önüne katmış, köye kaçırtmış. Köyde herkes bunların hâline bakıyormuş, ama bir şey anlamıyormuş.\n\nAklı başında bir adam demiş ki:\n\n— Bu yılana bir şey yapmak lazım. Herkes kendi sanatını ortaya koysun.\n\nPadişah olan adam, elinde testeresiyle gelmiş. Yılan, elinde testere olan adamı itekleyip duruyormuş.\n\nDemişler ki:\n\n— Bu yılan seni istiyor.\n\nYılan, ağzındaki keçinin boynuzlarını işaret ediyormuş. Padişah olan adam, hemen keçinin boynuzlarını kesmiş, yılan da keçiyi yutmuş. Yılan, yine testeresi olan adamı işaret ediyormuş. Adamı ormana götürmüş. Oraya varmış ki ormanda bir yılan daha yatıyor. Onun ağzındaki keçinin boynuzlarını da kesmiş. Yılan, halka biçimine gelmiş. Padişah olan adam, o halkanın içine girmiş. Yılan, iki tane çekirdek vermiş, kaybolmuş. Böyle böyle yılanlar adama iki tane çekirdek verip kayboluyormuş. Adam, bu çekirdekleri avucunda tutmuş. Geri dönerken pınarın başına oturup dinlenmiş. Kendi kendine; “Bir su içip de gideyim,” demiş.\n\nSuyunu içip başını kaldırdığında bakmış ki vezir karşısında duruyor. “Aradan ne kadar çok zaman geçmiş,” diye düşünmüş.\n\nVezire dönüp:\n\n— Benim padişahlığımda gözün mü var? Beni yıllarca bu dağın başına attın. Elin köyünde omuzlarım çürüdü, demiş.\n\nVezir de demiş ki:\n\n— Benim bir günahım yoktur padişahım. Sen sadece su içtin, doğruldun. Benim bir suçum yok, ama “Cenab-ı Allah, zaman içinde zaman halk eder,” derdim. Sense hiç inanmazdın. Şimdi inandın mı padişahım?\n\nPadişah, inandığını söylemiş. Bir daha vezirin dediklerine itiraz etmemiş...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Ah Kız Vah Kız",
        "text": "AH KIZ VAH KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş\n\nEvvel zaman içinde \n\nKalbur saman içinde… \n\nCinler cirit oynarken \n\nEski hamam içinde… \n\nHamamcının tası yok \n\nOduncunun baltası yok \n\nSokakta bir tazı gezer \n\nBoynunda halkası yok…\n\nUzun etmeyelim... Zamanın birinde bir karı koca varmış. Bunlar, yetişkin kızlarıyla beraber yaşarmış.\n\nKız, bir gün çeşmeye gitmiş. Kovasının birini doldurmuş, öbürünü dolduracağı zaman bir karga gelmiş, kıza demiş ki:\n\n— Ah kız, sana yazık! Vah kız, sana yazık!\n\nKarga uçup gitmiş. Bir gün, iki gün derken kızın canı sıkılmış. Annesine:\n\n— Ben ne zaman suya gitsem bir karga gelip; “Ah kız, sana yazık! Vah kız, sana yazık!” deyip, uçup gidiyor, demiş.\n\nAnnesi de kızına:\n\n— Kızım, sen git! Eğer yine derse; “Karga, benim neme yazık?” de, demiş.\n\nKız çeşmeye gitmiş. Karga yine gelip:\n\n— Ah kız, sana yazık! Vah kız, sana yazık, demiş.\n\nBu defa kız:\n\n— Karga, benim neme yazık, diye sormuş.\n\nKarga da:\n\n— A zavallı kız! Kaf Dağı’nın dibinde bir saray var. Sarayın da demir bir kapısı var. İşte o kapının arkasında bir tabut var. Tabutun içinde de bir yiğit yatıyor. Gideceksin, o tabutun başını kırk gün bekleyeceksin. Kırk birinci gün, oğlan kalkacak, evleneceksiniz, demiş.\n\nKız eve gelmiş, kuşun dediklerini annesine söylemiş. Ertesi gün eşyalarını toplayıp memleketlerinden kaçmaya karar vermişler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Büyük bir bina görmüşler. Babası:\n\n— Şurada oturup biraz dinlenelim, demiş.\n\nYemeklerini demir kapının önünde yemişler. Demir kapıyı kızın babası vurmuş, açılmamış. Annesi vurmuş, açılmamış. Kız vurunca kapı açılmış. Kız içeri girer girmez kapı kapanmış, daha da açılmamış. Annesi, babası dışarıda, kız içerde kalmış. Meğer kuşun dediği yere gelmişler! Kızın annesi, babası da geri dönmüş.\n\nKız, orada kapıları açıp teker teker bakmış ki kimse var mı diye… Odaların her birinde çeşit çeşit yiyecek, altın, inci, her şey varmış. En sonunda bir odayı açmış ki bir meyyit*, yüzünde de kırk tane mendil! Kız, her gün bir mendili kaldırmış. Tam otuz dokuz gün geçmiş. Kapıya bir fukara kız gelmiş, ekmek istemiş. Kız içeriye ekmek almaya gidince fukara kız hemen içeri girmiş, orada ne olduğunu merak etmiş. Meyyitin yüzündeki mendili kaldırınca orada yatan meyyit, bir oğlan olmuş ki o kadar... Başındaki kızın bileğinden yakalamış. Kıza elbiseler almış, inciler takmış, bu kızla evlenmiş.\n\nOğlan, öbür odadaki kızı görünce:\n\n— Bu kim, diye sormuş.\n\nFukara kız da:\n\n— Canım sıkılıyordu, bana arkadaş olsun diye yanına aldım, demiş.\n\nBir gün yiğit oğlan öteberi almaya gidecekmiş. Karısına:\n\n— Çarşıya gideceğim, bir şey istiyor musun, diye sormuş.\n\nKarısı da ona bir şeyler ısmarlamış.\n\n— Bana öyle bir ayakkabı al ki yerde buz, gökte yıldız gibi olsun! Öyle bir elbise al ki makas kesmesin, iğne batmasın, demiş.\n\nSonra öbür odadaki kızın yanına gitmiş. Ona da sormuş.\n\nO da:\n\n— Bir sabır taşı, bir ustura, bir de iğne istiyorum. Eğer ki bu söylediklerimi getirmezsen yoluna kara bulutlar çöke, gelemeyesin, demiş.\n\nOğlan, atına binip çarşıya gitmiş. Karısının dediklerini almış. Öbür kızın da sabır taşını almış. Usturasını alırken adam demiş ki:\n\n— Bunu kim istediyse kendini öldürmek için istemiş. Onu gözle!\n\nAdam bunu söylerken iğneyi almayı unutmuş. Gelirken yoluna kara bulutlar çökmüş. Hemen geri dönmüş, iğneyi almış. Aldıklarını heybesine koymuş. Eve gelince karısının ısmarladıklarını vermiş. Sabır taşını, usturayı, iğneyi de götürmüş, kıza vermiş.\n\nKız, sabır taşını karşısına koymuş, başından geçenleri anlatmaya başlamış. Kız anlattıkça sabır taşı da şişiyormuş. Kız anlattıklarını bitirince sabır taşı çatlamış.\n\nOğlan da kızı dinliyormuş. Usturayı alıp boynuna çalacağı sırada oğlan içeri girmiş, kızın kolundan tutmuş. Başından geçenleri anlattırmış.\n\nOğlan, karısının yanına gelmiş. Üstünü, başını soyundurmuş, bu kıza giydirmiş. Sonra da fukara kıza:\n\n— Dor* ata mı razısın, keskin kılıca mı, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Kılıç iyiyse senin kalbine batsın. Dor ata biner de babamın evine giderim, demiş.\n\nKızı dor atın kuyruğuna bağlamış. Atı ürkütmüş; at, kızı parça parça etmiş. Öbür kıza kırk gün, kırk gece düğün etmiş. Yiyip, içip muratlarına geçmişler...\n\nGökten üç elma düştü; kimseye kuyu kazmayanların başına…\n\n&nbsp;\n\n\n* meyyit: Ölü.\n\n* dor: Doru. Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli olan, yağız (at).\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Ak Güvercin Çoban",
        "text": "AK GÜVERCİN ÇOBAN\n\nBir varmış, bir yokmuş \n\nEvvel zaman içinde \n\nKalbur saman içinde \n\nDeveler top oynarken \n\nEski hamam içinde...\n\nYücelerden yüce, aşılması zor, geçilmesi zor, bir Kaf Dağı varmış. Bu dağda yedi tane yüksek tepe, her tepeyi bekleyen birer tane canavar varmış.\n\nBu tepelerin birinin başında bir ülke varmış. Bu ülkenin padişahı baldan tatlı, anadan merhametli, sudan safmış. Halkının derdine derman olurmuş, şifa olurmuş. Ama kendi derdine bir derman bulamazmış.\n\nBu padişahın güzel mi güzel bir kızı varmış. Bu kız, bir türlü dillenip konuşmamış. Padişah, buna çok üzülmüş, ama kızının derdine derman olamamış.\n\nZaman bu ya, aradan epey bir zaman geçmiş. Küçükler büyümüş, büyükler yaşlanmış. Ama padişahın kızı hâlâ dillenmemiş. Dillenmediği gibi aştan, ekmekten kesilmiş, yemez içmez olmuş. Her gün Kaf Dağı’nın heybetini seyretmek için camdan bakar dururmuş. Bazen de ekmekleri küçük küçük doğrar, kuşlara verirmiş. Onlar ekmekleri yerken hayran hayran seyredermiş.\n\nBir gün saraya bir çoban uğramış. Uğramış ama sarayın kapısından bir daha ayrılmamış. Çünkü padişahın ayın on dördü gibi kızını görünce âşık olmuş.\n\nÇoban, koyunlarını yayarken hep kızı düşünürmüş. Kavalını dertli dertli çalarmış. Allah’a kuş olup kızın penceresine konmak için dua edermiş. Ne kadar canıgönülden dua etmişse çobanın dileği kabul olmuş.\n\nHer akşam tüyleri gümüş gibi parlayan bir ak güvercin olup kızın penceresine konarmış. Bir zaman sonra kız, ak güvercine çok alışmış. Onu görmediği gün uyumazmış.\n\nHer gece Allah’a:\n\n— Allah’ım, bu ak güvercine bir can ver de bana can yoldaşı olsun, diye dua eder, yalvarırmış.\n\nBir gün kızın dileği kabul olmuş. Ak güvercin, olmuş bir delikanlı. Bu ikisi can yoldaşı olmuşlar. Bir araya gelip birbirlerine ne anlatıyorlarsa anlatıp anlatıp gülüyorlarmış. Böylece zaman su gibi akıp geçmiş.\n\nPadişah, kızının böyle gülüp eğlendiğini gördükçe Allah’a şükredermiş. Şükretmeye edermiş de kızın bu hâllerini gördükçe şaşırırmış da!\n\nPadişah, bu durumu öğrenmek için bir gece kızın odasına varmış. Kapının önüne vardığında içerden gülme, eğlenme sesleri geliyormuş. Kapının aralığından usulca gözetlemiş. Bir de ne görsün? Sarayın çobanı kızının yanında yiyip içiyor, çoban söylüyor, kız gülüyormuş.\n\nPadişah hiç sesini çıkarmamış, usulca oradan ayrılmış. Sabah olmuş, erkenden emir vermiş ki:\n\n— Sarayın çobanını bulun! Zindanın en dibinde bir yere atın!\n\nAskerler, çobanı bulup getirmişler, zindana atmışlar. Çoban başına gelenden bir şey anlamamış, ama kaderine razı olmuş.\n\nPadişahın kızının gülen yüzü yeniden solmuş. Yemeden, içmeden kesilmiş.\n\nPadişah her tarafa haber salmış.\n\n— Kızımı kim konuşturup güldürürse ona vereceğim, demiş.\n\nBu haber ülkenin her tarafında, diğer yedi ülkede de duyulmuş. Kıza gönlü düşen ne kadar adam varsa hepsi kızı güldürmek için, konuşturmak için saraya gelmişler. Hepsi elinden ne geldiyse yapmış, ama hiçbiri başaramamış.\n\nBu haber çobana kadar ulaşmış. Padişahın huzuruna çıkmak istemiş.\n\n— Padişahım, zindandaki çoban da şansını denemek ister, ne dersiniz, demişler.\n\nPadişah kabul etmeyip:\n\n— Çoban da kim oluyor ki benim kızımı konuştursun, güldürsün, demiş.\n\nSonunda padişah razı olmuş, çobanı çağırtmış.\n\n&nbsp;Çoban:\n\n— Padişahım, güzeller güzeli kızınızı dillendirmeyi, güldürmeyi dilerim, demiş.\n\nO da:\n\n— Ey mel’un! Hekimlerin, âlimlerin, sihirbazların yapamadığını sen nasıl yapacaksın, diye küçümsemiş.\n\nPadişah bir umut diyerek çobanı kızının yanına götürmüş. Kız, çobanı görür görmez sevinmiş. Gülmez yüzü gülmüş, babasının dizine kapanmış:\n\n— Yüceler yücesi babacığım! Sen ki halkına merhameti eksik etmezsin. Benden de merhametini eksik etme! Bırak bu ak güvercin çobanla evlenelim, demiş.\n\nPadişah, kızının konuştuğunu görünce çok sevinmiş. Sevincinden ülkesinde kırk gün, kırk gece bayram ilan etmiş. Herkes yemiş, içmiş, eğlenmiş. Ama çobana kızıyla evlenebilmesi için şart üstüne şart koşmuş.\n\n— Yedi tepede bulunan yedi canavarı öldürürsen, ülkeyi bu belalardan kurtarırsan sana kızımı veririm, demiş.\n\nÇoban, padişahın şartını kabul etmiş. Yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş. Sonunda tepenin birine varmış. Varmış varmasına da canavarı görünce çok korkmuş. Bir ağacın gölgesine oturmuş, kara kara düşünmeye başlamış. Derken uykusu gelmiş, uyumuş. Rüyasında ak sakallı bir ihtiyar görmüş.\n\nAk sakallı ihtiyar:\n\n— Ey oğul! Buralara niye geldiğini biliyorum. Dilerim ki beklediğimiz çoban sen olasın. Her canavarın bir azası eksiktir. Birinci canavarın gözü kördür. Alnından öldür. İkinci canavar duymaz. Arkasından öldür. Üçüncüsü her ağzını açtığında alev püskürtür, yanına su al! Dördüncü canavarın kuyruğu kısadır, kuyruğundan öldür! Beşinci canavarın tek ayağı vardır, yedi kılıç sapla, kaç! Seni kovalar, daha sonra kendisi ölür. Altıncı canavarı karnından öldür! Yedinci canavara sıra gelince işin zor. Öldürdüğün öbür canavarları yedinci tepeye taşıyacaksın! Bunların hepsinin boynuna ip bağlayıp bir ağaca asacaksın! Geride kalan canavar eğer kokuyu alır da gelirse günlerce o ağacın altında ağlayacak, sonra da kendini öldürecek. Allah yardımcın olsun, demiş, kaybolmuş.\n\nÇoban korkuyla uyanmış. Sağ elinde bir kılıç varmış. Kılıcın baş kısmına canavar resmi nakşedilmiş. Diğer taraflarında da altı tane yakut taşı varmış.\n\nKılıç elinde yola düşmüş. Birinci canavarı bulmuş. Ak sakallı adamın dediği gibi kılıcı canavarın alnına saplamış, canavar ölmüş. Oradan ikinci tepeye gitmiş. Kılıcını çekip canavarın arkasına saplamış, öldürmüş. Arkasından üçüncü tepeye gitmiş. Oradaki canavarı ağzından alev püskürtürken görmüş. Hemen elindeki suyu canavara atmış. Atar atmaz o da ölmüş. Sıra gelmiş dördüncü tepeye. Tepeye varmış, canavarın zaten kısa olan kuyruğunu kılıcıyla kesmiş. Daha da kısaltmış. O canavarı da öldürmüş. Beşinci tepeye varmış. Canavarın bacağına yedi kere vurmuş, kaçmış. Canavar, çobanı kovalamaya başlamış. Kovalamış, kovalamış, sonra da düşüp ölmüş. Altıncı tepeye varan çoban, canavarın karnına kılıcı saplayıp öldürmüş.\n\nÇoban, bütün canavarları teker teker yedinci tepeye taşımış. Hepsini birbirine bağlamış, ulu bir ağaca asmış, beklemeye başlamış.\n\nZavallı çoban beklemiş de beklemiş. Derken bir yaz, bir kış geçmiş. Artık gücü bitmiş, umudu tükenmiş. Geri dönmeyi düşündüğü bir gün yedinci canavar ortaya çıkmış. Çoban hemen bir dağın tepesine çıkmış, canavarı gözetlemeye başlamış.\n\nCanavar, ötekileri ağaçta asılı görünce gürül gürül ağlamaya başlamış. Yedi gün mü, yedi yıl mı, yetmiş yıl mı ağlamış, bilinmez. Tepe, canavarın gözyaşlarından derya denize dönmüş. Sonunda kuyruğunu kopartmış, oracıkta ölmüş.\n\nAk güvercin çoban, yedi devi omzuna atmış, sarayın yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş, sonunda saraya varmış.\n\nPadişah, karşısında çobanı görünce çok şaşırmış. Çünkü şimdiye kadar devleri öldürmeye kim gitmişse hiçbiri sağ dönmemiş, gidip de gelen olmamış. Çobanın gelişi hoşuna gitmemiş, ama ülkesinin bu beladan kurtulmasına çok sevinmiş.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Ama padişah, ak güvercin çoban ile kızının evlenmesi için hâlâ emir vermemiş.\n\nKız bu duruma pek üzülmüş, sonunda mahcup bir vaziyette babasının yanına varmış:&nbsp;\n\n— Ey, bu ülkenin padişahı, canım babam, ne olur beni ak güvercin çobanla evlendir, demiş.\n\nPadişah, kızına kıyamamış, ama çobanla da evlenmesine bir türlü gönlü razı olmuyormuş.\n\nÇobanı huzuruna çağırtmış. Yeni emirler vermiş:\n\n— Eğer uçan bir tahta at yaparsan bu sefer kızımı sana vereceğim, söz, demiş.\n\nÇoban çaresiz bunu da kabul etmiş. Gecesini gündüzüne katmış, çabalamış. Derken aradan aylar geçmiş. Çoban, uçan atı alıp sarayın kapısına varmış. Meğer padişah, çobandan kurtulmak için tahta atı istemiş. Padişah, çobandan umut kestiği sırada karşısında görünce yine çok şaşırmış. Çoban, padişahın yanında uçan ata binmiş. Biner binmez uçmaya başlamış.\n\nPadişah:\n\n— Olacak şey mi bu? Bir çoban bunu nasıl yaptı, demiş, ama kızı yine vermemiş.\n\nPadişahın kızı ve ak güvercin çoban, padişahın sözünde durmamasından artık çok yorulmuşlar. Bir gece sözleşip uçan ata binerek kaçmışlar. Kaf Dağı’nın üzerinden geçerken kız üşümüş. Bunun üstüne çoban bir ateş yakmış. Yaktıktan sonra da uykuya dalmışlar. Uçan at yanmaya başlamış. Kız, Kaf Dağı’nın bir tarafına; çoban da öbür tarafına düşmüş.\n\nÇoban günlerce, aylarca Kaf Dağı’nda sevdiği kızı aramaya başlamış, ama bir türlü bulamamış. Derken yolu bir ülkeye düşmüş. Çeşmenin başına oturmuş, etrafı seyre dalmış. Herkesin önünde on, on beş kaz, geçip gidiyorlarmış.\n\nÇoban dayanamamış:\n\n— Ey ahali, böyle nereye gidiyorsunuz, diye sormuş.\n\n— Hiç sorma! Bizim ülkemizde herkes kaz besler. Biz de onları sürüler hâlinde yaymaya göndeririz. Ama çobanımız öldüğü için çobansız kaldık. Biz de kendimiz götürüyoruz, demişler.\n\nÇoban bunu duyduğuna öyle sevinmiş ki:\n\n— Kabul ederseniz ben çobanınız olurum.&nbsp; Yatacak bir yer, biraz da yemek neyime yetmez, demiş.\n\nAhali kabul etmiş. Daha önce koyun, kuzu yayan çobana kazlarını teslim etmişler. Bu böyle aylarca sürmüş.\n\nBir zaman sonra ülkenin padişahı hakkın rahmetine kavuşmuş. Halk çok üzülmüş. Hem de yeni padişahın nasıl biri olacağını düşünüp duruyorlarmış.\n\nSonunda bir âlim zata danışmışlar. O da kararını halka açıklamış:\n\n— Ey ahali! Padişahımızın ak güvercinini kafesinden çıkarıp göğe salalım. Kimin başına konarsa padişah o olsun, demiş.\n\nAhali kabul etmiş. Ak güvercini göğe salmışlar. Herkes heyecanlanmış, kendi başına konmasını istemiş. Kimin başına konacak acaba diye beklerken ak güvercin bir süre havada süzülmüş, sonra da taklalar atmış. Gelmiş, çobanın başına konmuş. Ahali bunu kabul etmemiş.\n\nÂlim zat akıllı; demiş ki:\n\n— Bir kere daha deneyelim, ama yine çobanın başına konarsa yapacak bir şey yok.\n\nGüvercini bir daha gökyüzüne salmışlar. Güvercin dönmüş, dolaşmış, gelip yine çobanın başına konmuş. Artık yapacak bir şey olmadığı için çobanı padişah yapmışlar.\n\nBiz gelelim padişahın dünya güzeli kızına. Kız, Kaf Dağı’nın öbür tarafında ak güvercini aramak için dolanıp durmuş.\n\nBir zaman sonra büyük bir sürüye rastlamış. Sürüye yaklaşmış, sürünün sahibinden bir tas süt istemiş. Sürü sahibi, kızı görünce ona âşık olmuş. Kıza:\n\nGüzeller güzeli! \n\nAyın on dördü!\n\nCeylan bakışlı!\n\nCanıma can olur musun, demiş.\n\nKız da:\n\n— Benim canım bende değildir, demiş.\n\nSürü sahibi:\n\n— Öyleyse altın gibi parlayan sarı saçlarından bir tutam verir misin, demiş.\n\nKız da:\n\n— Eğer bir koyun keser, yüzülmüş derisi ile üzerindeki elbiseleri verirsen kabulümdür, demiş.\n\nKarşılıklı anlaşmışlar. Sürü sahibi, koyunu kesip derisini, üzerinde ne var ne yoksa onları çıkarıp kıza vermiş. Kız da saçından bir tutam kesip sürü sahibine vermiş.\n\nKız, koyun derisinin içini dışına getirip kafasına geçirmiş, adamın elbiselerini de giymiş. Tam bir kel oğlan olmuş.\n\nBöyle böyle dolaşırken dağlar aşmış, tepeler aşmış. Sonunda yolu ak güvercin çobanın olduğu ülkeye düşmüş.\n\nBir çeşme görmüş. Çeşmenin başına varmış, bir su içmiş. Çeşmenin başında ak güvercin çobanın hayali varmış.\n\nOradaki kızlara sormuş:\n\n— Canım bacılar, bu hayali tanır mısınız?\n\nKızlar gülüşmüş:\n\n— O, bu ülkenin padişahıdır, demişler.\n\nKız orada bayılmış. Hemen padişaha haber uçurmuşlar.\n\n— Böyle böyle oldu. Acep bu yabancı nereden gelip nereye gitmektedir, demişler.\n\nPadişahın aklına kurt düşmüş. O da bu yabancıyı merak etmiş. Çeşmenin başına varmış. Varmış varmasına da dağda, taşta aradığı, sevdiği dünya güzeli kızı tanıyamamış.\n\nBu delikanlıyı saraya götürmeleri için emir vermiş. Alıp saraya götürmüşler. Kırk gün, kırk gece misafir etmişler. Bir dediğini iki etmemişler.\n\nKırk günden sonra delikanlı saraydan ayrılmak için izin istemiş.\n\nVezir:\n\n— Delikanlı, bir gece daha kal! Padişahımız her yıl ülkenin bütün kızlarını saraya çağırır, toplar. Onları yedirir, içirir, gönderir, demiş.\n\nKız:\n\n— Padişah bunu niye yapıyor, diye sormuş.\n\nVezir sebebini tek tek anlatmış. Kız, bu padişahın ak güvercin çoban olduğunu anlamış, kabul etmiş.\n\nAkşam olmuş, bütün kızlar toplanmış. Bu kız da başındaki koyun derisini çıkarmış, giyinip süslenmiş. Padişahın davetine katılmış. Padişah, kızı görür görmez tanımış.\n\nBöylece kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...\n\nGökten üç elma düştü. Biri anlatana, biri dinleyene, biri de masal sevenlere...\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Akıllı Bahçıvan",
        "text": "AKILLI BAHÇIVAN\n\nVar varanın, sür sürenin \n\nBaykuşu çoktur viranın \n\nDestursuz bağa girenin \n\nHâli budur hey! \n\nGüzelleri seçerek, çirkinlere çirkef atarak… \n\nSevdiğim sen sandığa gir, ben sepete! \n\nVara vara vardım bir fırının önüne \n\nİki elimle bir ekmek kavradım\n\nSıcacık ayrana doğradım… \n\n“İlla samur samur!” diye sandıcağım \n\nHayal ile yandıcağım \n\nBu da para ile olur be hey sevdiceğim!.. \n\nAtı pekmeze verdim; “Dorudur” diye… \n\nBir tekme vurdu; “Geri dur!” diye… \n\nGülleri cebime koydum; “Darıdır” diye… \n\nGalata Kulesi’ni belime soktum; “Borudur” diye… \n\nKız Kulesi’ni belime yükledim; ”Ayıdır” diye… \n\nBeni tımarhaneye götürdüler; “Delidir” diye…\n\nMasaldır bunun adı \n\nYalan söylemekle çıkar tadı\n\nBu söylediklerimin hepsi yalandı…\n\nVakti zamanında bir hükümdar varmış. Çiçeğe, çimene pek meraklıymış. Bahçesine baksın diye de bir bahçıvanı varmış. Hükümdar, her yerden fidanlar, filizler getirmiş, bahçesinin her yerine diktirmiş. Bahçıvan, bunlara gözü gibi bakıyormuş. Hepsi bir yandan yeşermiş, boy atmışlar. Artık çiçek açmaya da başlamışlar, ama bahçıvan bunlardan memnun değilmiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Hükümdar, bir gün bahçeye inmiş. Bahçıvanı yanına çağırmış:\n\n— Oğlum, bahçe pek güzel olmuş. Bahçemizde eksik bir şey var mı, diye sormuş.\n\nBahçıvan:\n\n— Efendim, Allah ömürler versin, türlü türlü her şeyimiz var, ama bir gül ağacımız yok, demiş.\n\nHükümdar:\n\n— Ondan kolay ne var evladım? Hemen senin istediğin gül ağacını bulup getirteyim, demiş.\n\nDerken bahçıvanın istediği gül fidesini bulup getirmişler. Bahçıvan, fidanı görünce şaşırmış. İstediği gül fidanıymış, ama ufacık, domates fidesi gibi bir şeymiş. Bunu ekmiş, gözü gibi bakmış, güzelce yetiştirmiş. Zamanı gelince bahçede gül ağacı gonca vermeye başlamış. Aman bir güller açmış ki sormayın.\n\nBahçıvan, bu güller açtıkça seviniyormuş; “Az daha açsınlar da bu güllerden koparıp hükümdarın masasına koyayım. Koyayım da bahşişimi de alayım,” diye düşünüyormuş.\n\nO gün sabahtan kalkmış ki gülleri kopara… Amaaan! Bir de ne görsün? Bülbül, gülü deşelemiş, darmadağın etmiş, her bir tarafa saçmış. Bahçıvan çok üzülmüş. Üzgün üzgün hükümdarın yanına varmış:\n\n— Hükümdarım, Allah uzun ömür versin! Filan senedeki, filan tarihteki getirip diktiğimiz gül ağacını yetiştirip büyüttüm. Pek güzel oldular. Bu sabah gülleri derip getirecektim. Masana koyup bahşişimi alacaktım. Amma bahçeye vardım ki bülbüller gülleri deşmiş, her bir yana dağıtmış, demiş.\n\nHükümdar:\n\n— Olsun oğlum, bülbüle de bir eğlence olmuş o güller... Amma bülbüle de kalmaz, demiş.\n\nBahçıvan, bir şey anlamamış:\n\n— Niye ki, diye sormuş.\n\nHükümdar da:\n\n— Hani, senin gönlünü kırdı ya, seni incitti ya, demiş.\n\nBahçıvanın yatağı bahçenin içindeymiş. Bir gün bakmış ki bir yılan sıyrıla sıyrıla ağaçtan iniyormuş. Meğer o ağacın tepesinde bülbüllerin yuvası varmış. O günden sonra bir gün, iki gün derken bülbüllerin sesi, soluğu kesilmiş. Her gün seher vakti öten bülbüllerin hiç sesi çıkmıyormuş.\n\nBahçıvan, kendi kendine; “Ya, bu bülbüllere ne oldu? Her gün güzel güzel ötüyorlardı,” diye merak etmiş.\n\nHemen ağaca tırmanıp yukarı çıkmış. Bakmış ki ağaçtan sıyrılıp inen o yılan, bülbüllerin ikisini de sokmuş, öldürmüş. Bahçıvan:\n\n— Ula! Hükümdarın sözü çıktı. “Bülbüllere de kalmaz.” dediydi ya... Demek ki yılan bunları soktu, öldürdü, demiş.\n\nNeyse, sabah olunca hükümdarın huzuruna varıp demiş ki:\n\n— Hükümdarım, Allah ömürler versin! Sizin geçen günkü sözünüz çıktı.\n\nHükümdar:\n\n— Ne evladım, hangi sözüm, diye sormuş.\n\nBahçıvan:\n\n— “O bülbüllere de kalmaz.” dediydin ya! Bugün yatıyordum, bülbüllerin kaç gündür sesi, soluğu çıkmıyordu. Ağaca çıkıp baktım ki bülbüllerin ikisi de ölmüş. Geçen gün ağaçtan bir yılan sıyrıla sıyrıla indiydi. Demek ki o yılan sokmuş, öldürmüş, deyince hükümdar:\n\n— Oğlum, o yılana da kalmaz, diye cevap vermiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş. Bahçıvan, eline beli* alıp bahçeyi bellemeye başlamış. Bele bir şey takılmış. Şöyleydi ha, böyleydi ha, derken bakmış ki yılanı ortasından ikiye ayırmış; “Ula! Hükümdarın dediği yine çıktı. Görüyor musun? Yılanı kestik,” diye söylenmiş.\n\nYine hükümdarın huzuruna varmış:\n\n— Hükümdarım, Allah ömürler versin! Yine sözün çıktı, demiş.\n\nHükümdar:\n\n— Ne? Ne sözü, diye sormuş.\n\n— Bugün bahçeyi belliyordum. Bele bir şey takıldı. Şöyle bir vurduydum, belinin ortasından yılanı ikiye kesmişim. Kuyruk bir yana gitti, baş bir yana, demiş.\n\nHükümdar da:\n\n— Eeee… Oğlum, öyleyse sana da kalmaz, demiş.\n\nDüşmez, kalkmaz bir Allah! Büyükler de hata eder… Büyüklerin yanında da hata edilir…\n\nEfendim, derken bahçıvan da bir gün bir hata işlemiş. Hükümdar, buna çok kızmış.\n\n— Bahçıvan idamlık! Çabuk darağacı kurun, asın, diye emretmiş.\n\nHükümdar böyle deyince bahçıvan düşünmüş; “Ula! Hükümdarın bu sözü de çıktı,” demiş.\n\nDarağacına giderken hükümdara dönmüş:\n\n— Hükümdarım, Allah size ömür versin! Bana müsaade et, bir çift sözüm var, demiş.\n\nHükümdar:\n\n— Söyle bakayım, sözün neymiş, diye sormuş.\n\nBahçıvan, başlamış sıralamaya:\n\n— Bülbül, gülü darmadağın etti; “Ona kalmaz.” dedin. Yılan, bülbülleri öldürdü; “Ona da kalmaz.” dedin. Yılanı ikiye kestim; “Sana da kalmaz.” dedin. Bana da sen sebep oluyorsun hükümdarım. Senin ayağına da dolaşır, demiş.\n\nBahçıvan böyle deyince hükümdar şöyle bir düşünmüş:\n\n— Ulan bahçıvan! Seni affettim, hadi git işine, serbestsin, demiş.\n\nBöylelikle bahçıvan asılmaktan kurtulmuş...\n\n&nbsp;\n\n\n* &nbsp; bel: Toprağı aktarmaya veya işlemeye yarayan, uzun saplı, ayakla basılacak yeri tahta, ucu sivri kürek veya çatal biçiminde bir tarım aracı.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Akıllı ile Deli Oğlan",
        "text": "AKILLI İLE DELİ OĞLAN\n\nBir akıllı, bir de deli kardeş varmış. Bunlar koyun güderlermiş. Biri demiş ki:\n\n— Kardeş, ahırın kapısını açalım. İçeride kalan davarlar bana, dışarıda kalanlar sana.\n\nAkıllı, içeride kalan davarları, deli de dışarı çıkan davarları seçmiş. Davarlardan sadece bir tanesi dışarı çıkmış.\n\nAkıllı:\n\n— Vay! Bu niye böyle oldu, demiş, sinirlenmiş.\n\nDaha sonra bunlar söğüdün altına gitmişler, oturmuşlar. Orada da kazlar varmış. Kazlara bakmışlar ki hepsi kaşınıyor.\n\nAkıllı:\n\n— Bunların nesi var, kaşınıp duruyorlar? Bit düşmüş herhâlde, demiş.\n\nDeli kardeş, bir kazan su kaynatmış, bunları kazana sokup sokup yıkamaya başlamış. Kazanda yıkadığını tara* fırlatıyormuş. Kazların hepsi ölmüş.\n\nAkıllı kardeş gitmiş, bir söğüdün altına oturmuş. Deli kardeş de sırtına kapıyı, boynuna da çerçeveyi yüklenmiş, gitmiş. Öbür ağacın altına da bu oturmuş.\n\nAkıllı demiş ki:\n\n— Hadi, şunu sırtına aldın da bunu niye boynuna geçirdin?\n\nBir de bakmışlar ki karşıdan atlılar geliyor.\n\nAkıllı kardeş:\n\n— Bunlar eşkıya! Hadi söğüdün dalına çıkalım, demiş.\n\nDeli de tutturmuş ki:\n\n— Ağaca sırtımdakiyle, boynumdakiyle beraber çıkacağım!\n\nİnat etmiş, güç bela çıkmışlar. Eşkıyalar gelmiş, söğüdün dibine oturmuşlar, para sayıyorlarmış. Deli kardeş ağacın başında kıpırdayınca eşkıyanın birinin kafasına bir şey düşmüş. Eşkıyalar ilk başta aldırış etmemişler. Daha sonra boynundaki kapıyla sırtındaki çerçeve de düşünce eşkıyalar korkup kaçmışlar. Akıllı kardeş, altınların üstüne düşmüş. Deli kardeş de yamşıların* üzerine düşmüş. Akıllı olan altını, deli de yamşıları almış. Eve dönerken yağmur yağmaya başlamış. Akıllı kardeş, deliden yamşıyı istemiş.\n\nDeli de:\n\n— Altın verirsen veririm, demiş.\n\nAkıllı:\n\n— Tamam, veririm, demiş.\n\nÇıkarmış, altın vermiş. Deli de verdiği altının büyüklüğü kadar yamşıdan parça kesip vermiş. Akıllı kardeş demiş ki:\n\n— Niye böyle yapıyorsun? Beş tane yamşıdan birini bana versen de ben de yağmurdan kurtulsam!\n\nDeli de demiş ki:\n\n— Daha ne kadar vereyim? Altının ne kadarsa o kadar veriyorum.\n\nAkıllı bir tane daha altın vermiş. Deli yine o büyüklükte kesmiş, vermiş. Akıllı kardeş de altının bile bazı zamanlarda önemsiz olduğunu anlamış, olanlardan ders almış. Altınını kardeşiyle paylaşmış, evlerine gitmişler. Mutlu, mesut yaşamışlar...\n\n&nbsp;\n\n\n* tar: Raf.\n\n* yamşı: Yağmur ve soğuktan korunmak için kıldan, keçeden yapılmış üst giysisi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Ali Bağdat Kuşu",
        "text": "ALİ BAĞDAT KUŞU\n\nBir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Diyarların diyarında, yerle göğün birleştiği ırak bir yerde bir memleket varmış.\n\nBu memlekette tüccarlık yapan zengin bir Yahudi yaşarmış. Bu Yahudi’nin güzeller güzeli üç tane de kızı varmış. Kızlarını çok severmiş, bir dediklerini iki etmezmiş. Bu tüccar, her sene mal getirmek için başka bir şehre gider, çeşit çeşit mallar alırmış. Her gidişinde kızlarına sorar, onlar ne isterse alır getirirmiş. Büyük kızlar, elbise istermiş; ayakkabı, terlik istermiş; inci, mercan istermiş. Küçük kız da her defasında babasının sağlığını dilermiş.\n\nYine bir gün tüccar, mal getirmek için yola çıkacakmış. Kızlarını yanına çağırıp:\n\n— Yakın zamanda ticaret için, mal getirmek için yola çıkacağım. Söyleyin bakalım, benden ne istiyorsunuz, diye sormuş.\n\nBüyük kız:\n\n— Bana çok süslü, işlemeli bir elbise ile bir de ayakkabı getir, demiş.\n\nÖbür kız da:\n\n— Bana dünyada bir daha eşi benzeri olmayan bir mücevher getir, demiş.\n\nSıra akıllı mı akıllı olan küçük kıza gelmiş.\n\n— Eee! Sen ne istiyorsun bakalım, diye sormuş babası.\n\nKüçük kız:\n\n— Ne isteyeceğim baba! Sadece canının sağlığını isterim. Sen sağ git, selâmet gel, bana yeter, demiş.\n\nTüccar, küçük kızını dizinin dibine oturtmuş. Bir yandan saçlarını okşamış, bir yandan da:\n\n— Kızım, hep böyle diyorsun, sağ ol, ama her yola gidişimde ablaların onca şey istiyor, sen hiçbir şey istemiyorsun. Benim içime sinmiyor. Hem senin hakkın bende kalıyor. Bu defa olsun bir şey iste de getireyim, diye ısrar etmiş.\n\nKız, yine bir şey istemediğini söylemiş, ama babası:\n\n— Ne istiyorsan iste! Söz, getireceğim, demiş.\n\nTüccar, o kadar ısrar etmiş ki kız, babasının ısrarına dayanamayıp:\n\n— Madem çok istiyorsun, ben de senden Ali Bağdat Kuşu’nu istiyorum, ama eğer bulup getiremezsen önün dağ, ardın duman ola! Eğer istediğimi hatırlarsan ardındaki dumandan ancak bir adam geçecek kadar açıla, demiş.\n\nBabası:\n\n— Hay hay kızım. İnşallah bulur da getiririm, demiş.\n\nTüccar, sabah kalkmış; develerini, atlarını, katırlarını yanına almış. Ailesiyle vedalaşmış, yola düşmüş.\n\nTüccar mal getirmeye gitmekte olsun, ablaları küçük kızla alay etmeye başlamışlar. Vay neymiş efendim; “Hiç böyle bir şey var mıymış ki getireymiş. Ali Bağdat Kuşu ne ki istiyorsun.” gibi söylene söylene kızın kulağını kurutmuşlar.\n\nTüccar, kırk gün, kırk gece yol gittikten sonra şehre varmış. Alışverişini yapmış. Büyük kızlarının ısmarladıklarını aramış, bulmuş. Malı mülkü develere, atlara, katırlara yüklemiş, gerisin geri yola düşmüş. Aradan aylar geçmiş, küçük kızın istediğini unutmuş, aklına bile gelmemiş. Günlerce yol gelmiş. Yolu yarıladığı sırada bir gürültü kopmuş. Sanki önüne bir dağ çekilmiş. Öyle korkmuş ki ne var ne yok bırakıp kaçmak istemiş. Bir de arkasına dönüp bakmış ki uzaktan yoğun bir duman, kendine doğru geliyor. Sanki boğulacak gibi olmuş. Önündeki dağla arkasındaki duman birbirlerine doğru yaklaşıyormuş. Tüccar, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyormuş. Tam o sırada küçük kızının dediklerini hatırlamış. Adam, hemen arkasına dönmüş, dumanın arasından bir kişinin geçeceği kadar yer açılmış. Duman da daha ilerlememiş.\n\nYahudi tüccar, o aralıktan çıkıp tekrar şehre geri dönmüş. Önüne gelene Ali Bağdat Kuşu’nu sormuş. Nasıl bir şeyse kimse bilememiş.\n\nGide gide yolda bir kadına rastlamış.\n\n— Bacı! Canım bacı! Belki sen bilirsin. Ali Bağdat Kuşu’nu arıyorum. Acep bulabilir miyim, diye sormuş.\n\nKadın:\n\n— Ali Bağdat Kuşu’nu bulup da ne yapacaksın, demiş.\n\nTüccar da:\n\n— Benim dünya güzeli bir kızım var, kuşu o istedi. Onun istediğini bulamazsam memleketime geri gidemem, demiş.\n\nKadın:\n\n— Ali Bağdat Kuşu’nu bulamazsın. O, bir peri padişahıdır. Hem de uğursuzluk getirir, demiş.\n\nTüccar, meraklanmış:\n\n— Ben onu nerede bulurum, sen hele bir söyle, demiş.\n\nKadın da nazlanmış.\n\n— Ben onun yerini nereden bileyim, bilmem ki, demiş.\n\nYahudi, bakmış ki kadın konuşmuyor, nazlanıyor. Hemen kesesinden bir altın çıkarıp vermiş ve demiş ki:\n\n— Şimdi söyle bakayım, bu kuşu nerde bulurum?\n\nKadın:\n\n— Şu ilerdeki sokağın sağına sap! Karşına büyük bir yapı çıkar. İşte Ali Bağdat Kuşu, orada annesiyle beraber yaşar, demiş.\n\nTüccar, hemen kadının tarif ettiği yere gitmiş, kapıyı çalmış. Kapıyı nur yüzlü, yaşlı bir kadın açmış.\n\nKadın, tüccara:\n\n— Sen kimsin oğul, buraya niye geldin, diye sormuş.\n\nTüccar da:\n\n— Ben bir Tanrı misafiriyim, beni içeri alırsanız meramımı anlatırım, demiş.\n\nİhtiyar kadın:\n\n— O ne demek!.. Kapımız Tanrı misafirine de açık, bizi deyip gelene de açık, demiş.\n\nTüccar, yaşlı kadınla konuşmuş, derdini anlatmış. Bir müddet sonra yaşlı kadın:\n\n— Oğul, az sonra benim oğlum gelir. Ne de olsa bir peridir. Sana bir kötülüğü dokunmasın. Sen şuraya saklan, şu delikten bizi gözle! Ne olup bitiyor, kendi gözünle gör! Ben oğluma bir sorarım, uygun görürse seni içeri alırım, demiş.\n\nTüccar, olduğu yerden etrafı seyrediyormuş. Ortada altından bir masa, üstünde de altın bir sandalye varmış. Sandalyenin üstünde kuş tüyü bir minder, minderin üstünde de içinde su olan altın bir tas duruyormuş.\n\nSağı, solu incelerken evin üstünü bulutlar kaplamış. Gök gürlemiş, şimşekler çakmaya, yağmur yağmaya başlamış. Evin tavanı ortadan ikiye yarılmış, içeriye süt gibi bembeyaz bir güvercin girmiş. Altın tasın içindeki suya girip çıkmış. Bir silkelenmiş, bir daha silkelenmiş, bütün tüyleri dökülmüş. Meğer bu Ali Bağdat Kuşu’ymuş. Hemen bir elbise giymiş, annesinin elini öpmüş, kuş tüyü minderin üstüne oturmuş. Minder iki taraftan yukarı kalkmış, Ali Bağdat Kuşu içinde gömülüp kalmış. Annesiyle karşılıklı sohbet etmeye başlamışlar.\n\nBir ara annesi, Ali Bağdat Kuşu’na:\n\n— Oğlum, buraya bir insanoğlu gelse ne yaparsın, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Ne mi yaparım? Hiçbir şey yapmam. Yedirir, içirir, sohbet ederim, demiş.\n\nAnnesi, oğlunun fikrini öğrenince Yahudi tüccarı içeri almış. Altına tüy minder koymuş, ama ne minder! Tüccar, oturur oturmaz minderin içine gömülmüş, sadece başı görünüyormuş.\n\nHoş beşten sonra Ali Bağdat Kuşu, tüccara:\n\n— Beni kimseler bilmez, tanımaz. Buralara ne diye geldin? Söyle bakalım, demiş.\n\nTüccar, olanı biteni anlatmış.\n\n— Ali Bağdat Kuşu’nu almadan tövbe memleketime gidemem, demiş.\n\nAli Bağdat Kuşu, tereddüt etmiş, Yahudi’ye inanmamış. Yahudi, o kadar dil dökmüş, o kadar el etek öpmüş ki sonunda Ali Bağdat Kuşu’nu inandırmış.\n\nAli Bağdat Kuşu:\n\n— Demek öyle… Gidelim bakalım, Allah ne gösterir, ama sen şimdi git! Aynı burada gördüğün gibi bir yer hazırla, ben kırk gün sonra gelirim, demiş.\n\nTüccar, sevincinden ne yapacağını şaşırmış. Hemen kervanın yanına dönmüş, memleketinin yoluna düşmüş. Yahudi tüccar, günlerce yol gelmiş. Hiçbir engel de çıkmamış. Evine varınca kızları onu kapıda karşılamış. Tüccar, malı mülkü yerine indirdikten sonra evine gelmiş. Önce büyük kızın istediği süslü elbise ile ayakkabıyı vermiş. Sonra da öteki kıza getirdiği mücevheri vermiş, ama küçük kıza hiçbir şey vermemiş. Büyük kızlar, hediyelerine çok sevinmişler. Küçük kız ne sormuş ne de söylemiş.\n\nYahudi tüccar, işlerini yoluna koyduktan sonra bir saray yaptırmış. İçini de aynı Ali Bağdat Kuşu’nun evi gibi döşemiş. Hiçbir şey söylemeden küçük kızı getirip buraya koymuş. Otuz dokuz bitip kırkıncı gün olunca Ali Bağdat Kuşu bu saraya, kızın yanına gelmiş. Aman nasıl sevinmişler, nasıl sevinmişler! Hele de küçük kız…\n\nNeyse, kırk gün, kırk gece düğün yapılmış; bunlar evlenmişler. Mutlu mesut yaşamaya başlamışlar; ama öteki kızlar, bacılarının bu mutluluğunu çekememişler. Kahırlarından çöpe dönmüşler. Hasetlerinden çatır çatır çatlamışlar.\n\n— Bu böyle olmayacak. En iyisi biz bunlara bir oyun edelim, diyerek planlar yapmaya başlamışlar.\n\nBacılarına:\n\n— Bacı, senin kocan peri padişahı değil mi? Sen onun tılsımını biliyor musun, diye sormuşlar.\n\nKız da:\n\n— Yok, bilmiyorum, demiş.\n\n— Aman, hiç öyle şey olur mu? İnsan, kocasının tılsımını bilmez mi? Hele bir öğren, neymiş, diye kızı fitlemişler*.\n\nKız, düşünmüş, taşınmış, kocasını sıkı sıkı takip edip onun tılsımını öğrenmiş. Büyük bacılarına söylemiş.\n\nAli Bağdat Kuşu, her cuma cirit meydanına gider, cirit oynarmış. Büyük kızlar, kendi aralarında:\n\n— Hani Ali Bağdat Kuşu her cuma cirit oynamaya gidiyor ya. İşte biz de bacımızı kandırıp cuma günü hamama götürelim, onlara bir oyun oynayalım, diyerek kurdukları tuzağı iyice kafalarına yazmışlar.\n\nCuma günü olmuş, kızın sarayına varmışlar.\n\n— Bacı, hadi hamama gidelim, demişler.\n\nKız kabul etmemiş. Yalvar yakar olmuşlar. Allem edip, gallem edip kızı kandırmışlar. Kız, acele acele hamam bohçasını hazırlamış, kapıdan çıkmışlar. Öbür kızlardan biri:\n\n— Aman, tüh! Görüyor musun? Ben sabun almayı unuttum, demiş.\n\nSonra da içeri girmiş. Hemen cebindeki tarağı altın tasın içindeki suya koymuş, dışarı çıkmış. Dışarı çıkar çıkmaz evin üstüne bulut toplanmaya başlamış. Küçük kız, bunu görünce:\n\n— Aha, kocam geliyor. Ben hemen eve gideyim, demiş.\n\nFakat ablaları, kızı bırakmamışlar. Ali Bağdat Kuşu, yıldırım gibi gelip damdan içeri girmiş. Tüylerinden kurtulmak için altın tasın içine girince tarak göğsüne batmış. Feryat figan ederek uçup anasının evine varmış. Anası, Ali Bağdat Kuşu’nu böyle görünce ne kadar doktor var, ne kadar hekim varsa hepsini çağırmış. Oğlunu iyi edemeyenlerin başını kestirmiş. Ali Bağdat Kuşu, göğsündeki yarayla acılar içinde yaşamaya çalışıyormuş.\n\nOlan bitenden haberi olmayan kız, hamamdan gelmiş ki kocası yok! Evin her yanını aramış, taramış yok! Evinde oturup kırk gün, kırk gece kocasının gelmesini beklemiş. Kırk günden sonra gelen giden olmayınca Ali Bağdat Kuşu’nu aramaya karar vermiş. Ayağına demir çarık, eline de demir âsâ yaptırmış. Belindeki kuşağın içine de altın liralar koymuş, yola düşmüş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş… Gide gide yolda bir çobana rastlamış. Ona bir altın lira vermiş; bir koyun kesip karnını da kendisine vermesini istemiş. Çoban lirayı almış, kızın dediğini yapmış. Kız, koyunun karnını temizlemiş, başına geçirmiş, olmuş bir kel oğlan! Yine düşmüş yollara. Az gitmiş, uz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş. Ali Bağdat Kuşu’nu aramaktan ayağındaki demir çarık delinmiş, elindeki demir âsâ eskimiş, yine bulamamış. Artık öyle yorulmuş ki bir çeşmenin başına oturup dinlenmeye başlamış.\n\nAz sonra kulağına sesler gelmeye başlamış. İki kurdun kendi aralarında konuştuklarını duymuş. Kurtlar, Ali Bağdat Kuşu’nun çok yaralı olduğunu, ama bir türlü kimsenin iyileştiremediğini, hâlbuki bunun çok kolay olduğunu söylüyorlarmış. Kız, bunu duyunca daha bir dikkatli dinlemiş. İki kurdun birinin akciğeri, öbürünün karaciğerinin kavrulduktan sonra iyice dövülüp yaranın üstüne serpilirse bi-iznillâh*&nbsp;yaranın iyi olacağını söylüyorlarmış.\n\nKız, hemen elindeki âsâyla kurtların başına vurup onları yere yıkmış. İki kurt da bayılmış. Atik davranıp kurtlardan birinin akciğerini, ötekinin de karaciğerini söküp çıkarmış. Sonra da yola çıkmış. Yolda gelirken bir ev görmüş, hemen evin kapısını çalmış. Kapıyı yaşlı bir kadın açmış.\n\nKız:\n\n— Nene, şu elimdeki ciğerleri kavurmam lazım. Beni içeri al da şunları bir kavurayım, demiş.\n\nYaşlı kadın, kel oğlan kılığındaki kızı içeri almak istememiş. Kız, belindeki kuşaktan bir altın lira daha çıkarıp kadına vermiş. Kadın, parayı görünce kızı içeri almış.\n\nKız, içeri girmiş, ciğerleri ayrı ayrı kavurmuş, ayrı ayrı dövmüş. Her ikisini ayrı ayrı çaputlara çıkılamış*, belindeki kuşağın içine yerleştirmiş. Sonra da yaşlı kadına:\n\n— Şimdi Ali Bağdat Kuşu’nun evine gidip onun yaralarını iyi edeceğimi söyleyeceksin, demiş.\n\nYaşlı kadın:\n\n— Kızım, deli olma! Şimdiye kadar kim geldiyse iyi edemedi de bedelini başlarıyla ödediler. Sen canına mı susadın, diye kızı caydırmaya çalışmış.\n\nKız, kadının dediklerine hiç aldırmamış. İlla da gidip haber vermesini söylemiş. Kızın ısrarı karşısında kadın çaresiz kalmış, gidip Ali Bağdat Kuşu’nun annesine:\n\n— Evimde bir misafir var. Ali Bağdat Kuşu’nu iyi edeceğini söylüyor. Ne kadar “Olmaz!” dediysem de bir türlü ikna olmuyor. “İlla gideceğim.” deyip tutturuyor. Ne diyorsunuz gelsin mi, diye sormuş.\n\nOnlar da önce kabul etmemişler, sonra:\n\n— Şimdiye kadar kim geldiyse bir çare bulamadı. Madem öyle, bir de o gelsin, baksın. Belki çaresi bunun elindedir, diye kabul etmişler.\n\nKadın, gelip kıza haber vermiş. Kız, onu da yanına almış, Ali Bağdat Kuşu’nun evine gitmiş. Önce yaraları eliyle temizlemiş, sonra da tozu iyice her tarafa dökmüş.\n\nBöyle kırk gün beklemişler. Kırk gün sonra Ali Bağdat Kuşu’nun yaraları geçmiş, anadan doğma gibi olmuş. Ali Bağdat Kuşu, kel oğlanın iyiliğinin altında kalmak istememiş. Ona, bacısını vermek istemiş.\n\nKel oğlan:\n\n— Yoook! Olmaz, demiş.\n\nBu teklifi önce kabul etmemiş. Ali Bağdat Kuşu ısrar edince:\n\n— Evlenirim, ama bir şartım var, demiş.\n\nAli Bağdat Kuşu çok sevinmiş:\n\n— Söyle bakalım kel oğlan, şartın neymiş, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Evlenmeden önce seninle beraber bir hamama gidelim, diye teklif etmiş.\n\nAli Bağdat Kuşu, kel oğlanın teklifini kabul etmiş. Beraber hamama gitmişler. Kel oğlan, hamamda başındaki karnı çıkartmış, mis gibi yıkanınca Ali Bağdat Kuşu karısını tanımış. Kız, hamamda başından geçenleri oğlana anlatmış. Olanı biteni anlayan Ali Bağdat Kuşu, kıza yeniden kırk gün, kırk gece düğün yapmış. Yemiş, içmiş muratlarına geçmişler. Bunu duyan büyük bacıları da hırslarından çatır çatır çatlamışlar. Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n*fitlemek: Birini, başkasına karşı kışkırtmak, fitnelemek.\n\n*bi-iznillâh: Allah’ın izni ile.\n\n*çıkılamak: Bir beze sararak düğümlenmiş küçük bohça yapmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Balık Anne ile Keloğlan",
        "text": "BALIK ANNE İLE KELOĞLAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş… Çok söylemesi çok günahmış. Üç kardeş varmış; biri Keloğlan’mış. Kardeşlerin ikisi evliymiş. Kardeşleri çalışmaya gidermiş, Keloğlan evde kalırmış. Gelinler, gelip Keloğlan’a derlermiş ki:\n\n— Keloğlan, kalk, su getir!\n\nKeloğlan da:\n\n— Bugün yorgunum, yarın getiririm, dermiş.\n\nOnlar da:\n\n— Olmaz Keloğlan, derlermiş.\n\nKeloğlan, tembel, çok üşengeç, böyle kötü bir oğlanmış. Her gün böyle, her gün böyle, bunu bir türlü yola getiremezlermiş. Büyük gelin, biraz şeytanmış, Küçük geline demiş ki:\n\n— Gelin bak, biz ne yapalım biliyor musun? Keloğlan’a; “Yarın kardeşlerin gelir. Bize üzüm, fındık, fıstık getirir, biz de yeriz. Sana da vermeyiz.” dersek Keloğlan iş görür.\n\nGünlerden bir gün, yine gelmişler.\n\n— Keloğlan, evde su yoktur. Hadi biraz su getir, demişler.\n\nKeloğlan:\n\n— Bugün yorgunum, yarın getiririm, demiş.\n\nGelinler:\n\n— Bak Keloğlan, yarın kardeşlerin gelir. Fındık, fıstık getirir, biz yeriz, sana vermeyiz, deyince Keloğlan üflemiş, püflemiş.\n\nKalkmış, sitilleri* alıp, yola düzülüp suya gitmiş. Bundan sonra günler böyle devam etmiş.\n\n Bir gün, Keloğlan, dere kenarında buz kırmış, suları doldurmuş, kenara koymuş. Suyun akışını seyretmeye başlamış. Suyu seyrederken oradan bir alabalık geçmiş. Hemen çarpmış, alabalığı tutmuş.\n\n— Bak alabalık, seni tuttum. Şimdi götürüp seni gelinlere veririm. Gelinler, seni bir güzel temizler, kızartırlar, ben de yerim, demiş.\n\nBalık kurtulmak için hamle yapmışsa da kurtulamamış. Allah’ın emriyle dile gelmiş.\n\n— Keloğlan, beni bırak! Benim yavrularım var, şimdi beni gözlerler. İyisi mi sen beni bırak, demiş.\n\nKeloğlan, hiç aldırış etmeyip:\n\n— Yoook! Ben seni şimdi götürüp gelinlere veririm. Gelinler, temizler, kızartır, ben de yerim, demiş.\n\nBalık, yine yalvarmış:\n\n— Etme, benim çocuklarım var, beni beklerler. Tek sen ne dersen onu yaparım, yeter ki beni bırak, demiş.\n\nKeloğlan, balığın bu sözünün üstüne:\n\n— Ne yaparsın, diye sormuş.\n\nBalık:\n\n— “Altın deredeki balık annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle...” dediğinde her ne istersen yerine gelir. Olur mu, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Olur, iyi olur. Şimdi ben seni bırakıyorum, demiş.\n\nBalığı bırakmış, balık geçmiş, gitmiş.\n\nKeloğlan, hemen demiş ki:\n\n— Altın deredeki balık annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle sitiller dolsun! Evin yolunu tutsun!\n\nBir de bakmış ki sitiller dolmuş. Hemen evin yolunu tutmuş. Sitiller önde, Keloğlan’ın eli arkasında peş peşe eve gitmişler. Keloğlan, elini arkasına atmış, peş peşe gidiyorlar ya, konu komşu, gelinler bakmışlar ki ne görsünler? Keloğlan geliyor, ama elinde sitiller yok. Su önde, Keloğlan arkada, geliyorlar. Hepsi şaşırmış. Suyu eve koymuşlar. Keloğlan’a sormuşlar, hiçbir şey söylememiş.\n\nGünlerden bir gün, evde odun bitmiş.\n\nGelinler:\n\n— Keloğlan, evde odun yok, demişler.\n\nKeloğlan:\n\n— Bugün yorgunum, yarın getiririm, demiş.\n\nGelinler:\n\n— Bak Keloğlan, ağabeylerin yine gelecek. Üzüm, fındık, fıstık getirecekler, biz de sana vermeyiz, deyince üfleye püfleye kalkmış.\n\nKeloğlan:\n\n— Altın deredeki balık annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle araba hazırlansın, yola düşsün, diye seslenmiş.\n\nAraba kendi kendine hazırlanmış, yola düşmüş. Keloğlan, arabanın üstüne oturmuş, ormana varmış.\n\n— Altın deredeki balık annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle balta kalk, odunları kes, arabaya yükle, diye emretmiş.\n\nKendi bir kenara oturmuş. Balta kesiyor, doğru bir şekilde kendi yükleniyormuş. İşi bitince öylece eve gelmiş. Herkes hayran kalmış. Sırrını sormuşlar, ama Keloğlan söylememiş. Bu böyle devam edip gitmiş.\n\nGünlerden bir gün Keloğlan, padişahın sarayına gitmiş. Saraya gidince padişahın kızına vurulmuş, âşık olmuş. Tabii, Keloğlan’a kız verirler mi? Vermezler... Birkaç sefer gidip gelmişler, kızı vermemişler. Meğer kızın gönlü de Keloğlan’a düşmüş. Padişah verir mi? Vermez... Ne diye versin? Bu arada padişah da hiddetlenmiş, tabii baş edememişler. Sonunda Keloğlan’ı tutmuş, bir sandık yaptırıp kızıyla Keloğlan’ı koymuş. Hizmetkârlarına dönüp:\n\n— Bunları alın, ırmağa atın, diye emir vermiş.\n\nSandığın ağzını kapatmış, kilitlemişler. Sonra da ırmağa atmışlar. Irmakta epey bir zaman gittikten sonra Keloğlan:\n\n— Altın deredeki balık annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle sandık bir kenara çekilsin, kapağı açılsın, diye seslenmiş.\n\nSandık kenara çekilmiş, kapağı açılınca çıkmışlar ki bir dağın başı… İns yok, cin yok… Kim yok, kimse yok… Yiyecek bir şey de yok… Hiçbir şey yok… Böylece mağdur durumda kalmışlar.\n\nKeloğlan, kıza:\n\n— Sen bir padişah kızısın, ben böyle şeylere alışığım. Sense alışık değilsin. Ne yapsak, ne etsek, diye sormuş.\n\nKız, tabii hiçbir şey bulamayacağı için Keloğlan’a:\n\n— Sen hiç korkma! Ben seni aç koymam, demiş.\n\nTabii, bunlar yine gitmeye devam etmişler. Altın deredeki balık annenin emriyle, talihli Keloğlan’ın dileğiyle yemekler hazırlanmış. Kız ile Keloğlan yiyip içmişler. Sonra ıssız bir dağın başına varmışlar. Padişahın evi gibi bir ev yapmışlar. Padişahın evinde olan hizmetkâr ve cariyelerin aynısından istemişler. Keloğlan, yine sihirli kelimeleri söylemiş. Aynı cariyeler, aynı hizmetkârlar gelmiş.\n\nBunlar böyle devam edip gitmişler... Günlerden bir gün, padişaha bir haber gelmiş ki filan yerde bir seyip* padişah peydahlanmış. Onun sarayının aynısı… Tabii padişah inanmamış. Hizmetkârlarını gönderip baktırmış. Geri gelip doğru olduğunu söylemişler, ama padişah yine de inanmayıp:\n\n— Hiç öyle şey olur mu, demiş.\n\nGünlerden bir gün padişahın kızı, Keloğlan’a:\n\n— Keloğlan, babamgili yemeğe çağırsak, demiş.\n\nKeloğlan, kızın teklifini kabul etmiş. Bunlar tam padişaha haber salacakken padişah çıkıp gelmiş ki aynı kendi sarayından bir saray… Kız, sofraya bir bakmış ki aynı babasının sevdiği yemekler. Kız, babasına hiç görünmemiş. Padişah, şöyle bir bakmış ki kendinin sevdiği yemekler, kendi sarayı… Nereden ne olduğunu anlayınca Keloğlan, padişaha:\n\n— Hani bir zamanlar sandığa koyup attığın Keloğlan’la bir kızın vardı ya! Onlardan haber alabildin mi, diye sormuş.\n\nPadişah da:\n\n— Ne haberi alacağım onlardan? Sandığa koydum, attım, gitti… Şimdiye onlar ölmüşlerdir, demiş.\n\nPadişah böyle deyince Keloğlan dayanamamış:\n\n— Onlar hiç ölmedi, senin sandığa koyup attığın Keloğlan benim, aha bu da senin kızın, demiş.\n\nPadişah şaşırmış.\n\n— Hiç böyle bir şey olur mu? Bu imkânsız, demiş.\n\nBu arada yemişler, içmişler, barışmışlar. Padişah, Keloğlan’ı kendine vezir yapmış. İki sarayı birleştirmişler. Bundan sonra hep beraber mutlu, mesut yaşamışlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* sitil: Su kovası.\n\n* seyip: Başıboş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Cüce ile Dev",
        "text": "CÜCE İLE DEV\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken... Yerle göğün birleştiği ırak diyarların birinde akıllı mı akıllı bir hükümdar varmış. Üç oğlu yanında durur, babalarının bir dediğini iki etmezlermiş.\n\nBu hükümdar, ülkesini adaletle yönetirmiş. Halk da kendini çok severmiş. Yıllar geçtikçe yorulmuş, artık ülkesini yönetemeyecek hâle gelince düşünmüş, taşınmış:\n\n— Artık bu işi oğullarıma bıraksam iyi olur. Ama hangi oğluma bıraksam? En iyisi ben bunları imtihandan geçireyim. Kim kazanırsa başa o geçsin, diye karar almış.\n\n&nbsp;Oğullarını huzuruna toplamış.\n\n— Gelin bakalım benim yiğit oğullarım! Gözümün nuru, canımın parçası yavrularım! Ben yaşlandım. Artık ülkemi yönetemiyorum. Sizden birini benim yerime geçireceğim. Hepiniz de güçlü, akıllısınız. Kimi başa geçireceğime karar veremedim. Bu yüzden sizi imtihan edeceğim. En iyi olan oğlum benim yerime geçecek. Diğerleri de ona yardım edecek, demiş.\n\nÜç çocuk da babalarının buyruğuna boyun eğmişler.\n\n— Tamam baba, sen nasıl diyorsan öyle olsun, demişler.\n\nBunlar hazırlıklarını yapmışlar, yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Altı ay, bir güz gitmişler. Sonunda bir ormana varmışlar. Orman çok büyükmüş. Hem de çok sessizmiş. Oğlanlar biraz korkmuşlar. Ama başka çareleri de yokmuş, orada kalmaya karar vermişler.\n\nBüyük oğlan:\n\n— Buralar çok ıssız. Ne olur, ne olmaz? En iyisi birimiz nöbet tutalım, demiş.\n\nÖbürleri de:\n\n— Birimiz olmaz, nöbeti sırayla tutalım, demişler.\n\nBunlar sırayla nöbet tutmaya karar vermişler. Önce büyük oğlan nöbete kalmış. Karanlık bastıkça ürkmüş, korkmaya başlamış.\n\n— En iyisi gözümü kapatayım. Böylece bir şey görmem, demiş.\n\nGözlerini kapatıp beklemeye başlamış. Az sonra bir ışık hissetmiş. Gözünü açmış ki bir de ne görsün? Karşısında bir cüce durmuyor mu? Ödü yüreğine karışmış*.\n\n— Sen kimsin, diye sormuş.\n\nCüce:\n\n— Ben bu ormanın ciniyim. Sen buraya benden izinsiz nasıl girdin? Ormanın sahibi dev gelirse seni yer, haberin olsun, demiş.\n\nBüyük oğlan, cüceye kızıp:\n\n— Gelirse gelsin! Geleceği varsa göreceği de var, demiş.\n\nCüce:\n\n— Benden söylemesi, sen bilirsin. Yardım edeyim mi, demiş.\n\nBüyük oğlan, cüceyi önemsememiş alaylı alaylı gülmüş.\n\n— Ben yiğit bir delikanlıyım. Sen bana nasıl yardım edeceksin, demiş.\n\nCüce bakmış ki oğlan söz dinlemiyor:\n\n— Dev, insan kokunu çabuk bulsun, demiş, gözden kaybolmuş.\n\nÇok geçmemiş ki devin gürültüsü duyulmuş. Büyük oğlan kılıcını çekmiş. O sırada dev, öbür oğlanları koklamış. Sonra öfkeyle bu oğlanın yanına gelmiş. Öyle bir tokat vurmuş ki büyük oğlan gözden kaybolmuş.\n\nGürültüyü, patırtıyı duyan öbür iki oğlan uyanmış. Gördüklerine şaşırıp kalmışlar. Oldukları yerden ayrılıp ağabeylerini aramaya başlamışlar. Ora senin bura benim* derken ormanın iyice içine girmişler. Bu sefer cüce, ortanca oğlanın karşısına çıkmış. Oğlan çok korkmuş, kekelemiş.\n\n— Sen de kimsin, diye sormuş.\n\nCüce de:\n\n— Ben bu ormanın ciniyim. Benden habersiz nasıl buralara kadar geldin? Nasıl cesaret ettin. Şimdi dev gelirse seni yer, demiş.\n\nOrtanca oğlan, cüceye inanır gibi olmuş. Ama o da ağabeyi gibi kibirlenmiş. Cüce, büyük oğlana dediği gibi yardım isteyip istemediğini sormuş. Oğlan da kabul etmemiş.\n\nCüce:\n\n— Dev, insan kokunu çabuk bulsun, diye beddua edip gözden kaybolmuş.\n\nCüce kaybolur kaybolmaz dev gürleyerek gelmiş. Oğlan çok şaşırmış, çok korkmuş. Hemen kılıcını çekmiş. Var gücüyle de bağırmaya başlamış.\n\nDev, bir gülmüş, bir gülmüş ki yer yarılmış. Derin bir kuyu olmuş. Çekmiş oğlanı kuyunun içine, sonra da bırakıp gitmiş.\n\nKüçük oğlan kalmış bir başına. Ne yapacağını düşünürken birden cüce karşısına dikilmiş.\n\n— Sen de kimsin, diye sormuş.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Ne iyi ettin de geldin. Ağabeylerim vardı, ama şimdi yanımda kimse yok. Ben şimdi ne yapacağım, demiş.\n\nCüce:\n\n— Yardım edeyim mi, ister misin, demiş.\n\nKüçük oğlan:\n\n&nbsp;— Akıl akıldan üstün olur derler. İkimiz bir olursak belki bu devden kurtuluruz, demiş.\n\nCüce, oğlanın söylediklerini duyunca memnun olmuş.\n\n— Öyleyse şimdi beni iyi dinle! Sana bir avuç kum serpeceğim. Dev gelirse senin insan kokunu alamaz, gider. Ama devi temelli insanlardan uzak tutmak istiyorsan yerle göğün birleştiği Kaf Dağı’nın ardında Zümrüdüanka kuşu var. Bu kuşun bir tüyü var; dev bir daha insan kokusu alamaz. İnsan dostu olur, demiş.\n\nKüçük oğlan:\n\n— İyi de bu işi ben yapamam. Ancak yardım edersen olur. Madem arkadaş olduk, bana yardım et! O tüyü getireyim, demiş.\n\nCüce merak etmiş.\n\n— Niye benim gibi bir cüceden yardım istiyorsun, demiş.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Olur mu, senin aklın boyunda mı? Ben senden fayda gördüm. Zamanı gelince ben de sana yardım ederim, demiş.\n\nCücenin hoşuna gitmiş, gülmüş. O sıra dev yine gürleyerek gelmiş. Cüce bir avuç kumu oğlanın üstüne serpmiş. Dev, insan kokusunu alamamış. Dolaşmış, dolaşmış, gitmiş.\n\nCüce ile küçük oğlan birbirlerine sarılmışlar.\n\nCüce demiş ki:\n\n— Hadi şimdi Zümrüdüanka kuşunun tüyünü almaya gidelim. Yalnız orada karşımıza bir kız çıkar. Sana ne kadar kızarsa kızsın ona sakın kızma! Yerde duran tarak tokayı al, başına tak. Sonra ondan Zümrüdüanka kuşunun tüyünü iste! “Niye istiyorsun?” diye sorar. Sen de de ki; “Sen yardım edeni bilirsin.”\n\nCüce, göz açıp kapayıncaya kadar oğlanı Kaf Dağı’na getirmiş. Küçük oğlan, cücenin yol boyunca verdiği nasihatleri düşünmüş. Şöyle olur, böyle olur, derken kız birdenbire karşısına çıkmış. Eline ne geçtiyse oğlanın üstüne fırlatmış. Oğlan yerde duran tarak tokayı almış, başına takmış. Kız anında sakinleşmiş. Küçük oğlan, kızdan Zümrüdüanka kuşunun tüyünü getirmesini istemiş.\n\nKız:\n\n— Bunu niye yapayım ki, demiş.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Sen yardım edeni bilirsin, demiş.\n\nKız, Zümrüdüanka kuşunun parıl parıl parlayan tüyünü getirmiş, tüyü oğlana verip:\n\n— Yardım eden yardım bulur. Kibir, insanı küçültür. Hep alçak gönüllü ol! İyilik etmekten çekinme, demiş, kaybolmuş.\n\nCüce ile oğlan, devin olduğu ormana dönmüş. Zümrüdüanka’nın tüyünü gören dev birden yumuşamış. Artık insan kokusu alamaz olmuş. Tüy bir parlamış, bir parlamış ki gözler bir şey göremez olmuş.\n\nAradan az bir zaman geçmemiş ki oğlan güzel bir ses duymuş. Dönüp bakmış ki ayın on dördü gibi bir kız. Oğlan, kızı görür görmez âşık olmuş.\n\nKız, oğlanın yanına gelip:\n\n— Hadi ağabeylerini alıp buradan gidelim. Ben, senin yaptığın iyilikler sayesinde ormanda hapsolmaktan kurtuldum. Sana borcumu ancak böyle öderim, demiş.\n\nAğabeylerini de bulmuşlar. Onları da yanlarına alıp ülkelerine dönmüşler.\n\nKüçük oğlan, ülkesinin başına geçmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n\n*ödü yüreğine karışmak: Çok korkmak.\n\n*ora senin bura benim: Sağa sola yollanmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Çöpçü ile Oğulları",
        "text": "ÇÖPÇÜ İLE OĞULLARI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir çöpçü yaşarmış. Bu çöpçü çok fakirmiş. İki tane oğlu, bir de kuyumculuk yapan kardeşi varmış.\n\nÇöpçü, bir gün sokakları süpürürken tüyleri altın olan bir kuş görmüş. Yerden bir taş alıp kuşa atmış. Taş, kuşa değer değmez bir tüyünü düşürmüş. Çöpçü, hemen tüyü almış, kuyumcu olan kardeşine götürmüş. Adam, tüyü almış, karşılığında bir altın vermiş.\n\n— Eğer kuşun kendini getirirsen sana on altın veririm, demiş.\n\nMeğerse kuyumcu, bu kuşun kalbini ve ciğerini yiyenin her gün yastığının altından bir altın çıktığını biliyormuş.\n\nÇöpçü, yine bir sabah sokakları süpürüyormuş. Az ilerde aynı kuşu görmüş. Hemen yere eğilmiş, bir taş atmış, kuşu vurmuş. Hemen yanına varıp kuşu almış, doğruca kuyumcu olan kardeşinin dükkânına gitmiş. Kuşu vermiş, on altını almış.\n\nKuyumcu, kuşu evine götürmüş. Karısına:\n\n— Bu kuşun her yerini iyice pişir, yiyeceğim, demiş. Sonra da çekip geri gitmiş.\n\nKadın, kocasının dediği gibi kuşu pişirmiş. Bir tabağın içine koymuş, komşuya bir şey istemeye gitmiş. O, komşuda oladursun, çöpçünün iki oğlu, amcasının evine gelmişler. Tabaktaki ciğerle kalbi yemişler. Kadın eve gelmiş. Kalple ciğeri göremeyince çocuklara dönüp:\n\n— Bu tabaktakileri siz mi yediniz, diye sormuş.\n\nOnlar da:\n\n— Heee! Biz yedik, demişler.\n\nKadın, çok korkmuş. Bunun üzerine hemen bir güvercin tutup kesmiş. Onun kalbiyle ciğerini pişirmiş, kuyumcuyu beklemeye başlamış. Vakit tamam olmuş, kuyumcu gelmiş. Hiç sorup danışmadan ciğeri de, kalbi de bir güzel yemiş, yatmış.\n\nErtesi gün, kuyumcu bir heyecanla yerinden fırladığı gibi hemen yastığın altına bakmış. Bakmış, ama hiçbir şey görememiş. Tekrar bakmış; aramış, taramış, yine görememiş.\n\nGelgelelim çöpçünün evine… Çöpçünün karısı, oğullarının yataklarını toplarken yastıklarının altında bir altın bulmuş. Kadın, altını kocasına vermiş. Çöpçü de altını alıp kuyumcu olan kardeşine götürmüş.\n\nKuyumcu, altını görünce dayanamamış, sormuş:\n\n— Sen bu altını nereden buldun?\n\nO da:\n\n— Çocukların yastıklarının altından, demiş.\n\nKuyumcu, bunu işitince hırslanmış.\n\n— Senin çocuklarına şeytan musallat olmuş. Onları derhâl evden kov, demiş.\n\nÇöpçü, kardeşinin söylediklerine inanmış. Bir taraftan da çok korkmuş, çocukları evden kovmuş. Çocuklar da çok üzülmüşler, ama çaresiz yola düşmüşler.\n\nBu sabiler*, gide gide bir ormana varmışlar. Ormanın içine doğru giderken bir adama rastlamışlar. Bu adam, meğer bir avcıymış. Bir yere oturmuşlar, başlarından geçenleri bir bir anlatmışlar.\n\nAvcı:\n\n— Madem öyle, benim yanımda kalın, demiş.\n\nÇocuklar, bu tekliften memnun olmuş, kabul etmişler.\n\nAvcı, bu çocukları yanına almış. Her gün yastıklarının altından çıkan altını biriktirmeye başlamış.\n\n— Bunlar şimdi bu altınları hiç ederler. En iyisi biriktireyim de büyüyünce kendilerine veririm, demiş.\n\nGel zaman, git zaman, bu çocuklar büyümüşler, çok iyi birer avcı olmuşlar. Bir zaman sonra avcının karşısına çıkmışlar.\n\n— Biz artık büyüdük, dünyayı tanımak istiyoruz, demişler.\n\nAvcı, bunların isteğini kabul etmiş. Biriktirdiği altınları da ortaya getirmiş, ikisine pay etmiş. Sonra da ellerine bir bıçak vermiş.\n\n— Bu bıçağı, ayrılacağınız yerde bir ağaca saplayın! Daha sonra geri dönüp bakın! Bıçağın hangi tarafı paslanmışsa o taraf yola giden ölmüş demektir. Bunu da unutmayın, diye tembih etmiş.\n\nBu çocuklar, bıçağı alıp yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler. Bir de bakmışlar ki ötede iki tane tavşan var. Hemen ikisini de avlamışlar. Biri birini almış, öteki de birini almış, yine yola devam etmişler. Gide gide bir yol ayrımına gelmişler. Burada yol ikiye ayrılıyormuş. Avcının dediği gibi oradaki ağaca bıçağı saplamışlar; biri bir yola, öbürü de diğer yola girmiş.\n\nBunlar gitmekte olsun, birinin yolu büyük bir ülkeye düşmüş. Bir de bakmış ki herkes matem içinde… Yanından geçen birine sormuş:\n\n— Bu memlekette ne var ki insanlar böyle matem içinde?\n\nO da:\n\n— Buralarda bir dev türedi. Kurban olarak her gün bir kız istiyor. Bu canavara vere vere ülkede kız kalmadı. Şimdi sıra padişahın kızına geldi, demiş.\n\nOğlan, kurban verilecek yeri öğrenmiş, doğru oraya gitmiş. O sırada padişah da:\n\n— Bu devi kim öldürürse kızımı ona vereceğim, diye tellal bağırtıyormuş.\n\nOğlan, padişahın kızını devin olduğu yere yollamış, arkasından da kendi gitmiş. Devin karşısına dikilmiş, kılıcını çektiği gibi devin başını gövdesinden ayırmış.\n\nKız, korkudan oraya bayılmış. Oğlan da yorgunluktan orada uyuyakalmış.\n\nBaşvezir de oradaymış. Olanları görünce ağzı açık kalmış.\n\n— Gidip bir bakayım, ne var ne yok, demiş.\n\nDevin olduğu yere gitmiş. Oğlanın kafasını kesmiş. Kız o sırada ayılmış, olup biteni görmüş. Vezir, onu:\n\n— Bu gördüklerini söylersen seni de öldürürüm, diye tehdit etmiş.\n\nDevin başını eline almış, padişahın huzuruna çıkmış. Devin başını gösterip:\n\n— İşte, devi ben öldürdüm. Siz de sözünüzde durun, demiş.\n\nPadişah, sözünde durmak istemiş, ama kızı engel olmuş.\n\n— Baba, tamam, ama düğünümüz daha sonra olsun, demiş.\n\nPadişah, bu teklifi kabul etmiş.\n\nBu arada oğlanın yanındaki tavşan, olanı biteni görmüş. Ortalıkta kimseler kalmayınca ortaya çıkmış. Hemen oğlanın başıyla gövdesini bir araya getirmiş. Bildiği bir otu ezmiş, bunu oğlanın ağzına koymuş, yedirmiş. Bunun üstüne oğlan dirilmiş. Oraları terk etmiş.\n\nAradan bir sene geçtikten sonra oğlanın yolu yine aynı memlekete düşmüş. Bir de bakmış ki her tarafta şenlik var. Bunun sebebini sormuş.\n\n— Padişahın kızı bugün, ülkeyi devden kurtaran başvezirle evleniyor, demişler.\n\nOğlan, bunu duyunca başından vurulmuşa dönmüş.\n\nMuhafızlara:\n\n— Padişaha haberim var, söylemem lazım, demiş.\n\nBunu saraya almışlar. Padişahın huzuruna çıkmış.\n\n— Şu devin başını bir getirin, demiş.\n\nDevin başını getirmişler.\n\nOğlan:\n\n— Bu devin dili nerede acaba, diye sormuş.\n\nDevin ağzını zorla açmışlar ki dili yok.\n\nOğlan, mendilinden koskoca bir dil çıkarmış, devin ağzına yerleştirmiş.\n\nPadişah, bunun üstüne kızına sormuş. Kız da yaşadıklarını tek tek anlatmış. Olayı anlayan padişah, başvezirin kellesini kestirmiş. Kızını bu gençle evlendirmiş.\n\nAradan biraz zaman geçince öbür oğlan geri dönmüş. Bakmış ki kardeşinin gittiği yöndeki bıçağın yüzü paslanmamış. Onun gittiği tarafa bu da gitmiş. Gide gide kardeşinin yanına varmış. Kardeşinin evlendiğini görünce çok sevinmiş. O da orada kalmış. Avcıyı da yanlarına çağırmışlar. Hep beraber yaşamaya başlamışlar...\n\n&nbsp;\n\n\n* sabi: Küçük çocuk.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Değirmenci Kuşu",
        "text": "DEĞİRMENCİ KUŞU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Çok eski zamanlarda bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç tane de dünyalar güzeli kızı varmış. Hep beraber mutlu mesut yaşarlarmış.\n\nPadişah, bir gün cuma namazına gitmiş. Namazdan sonra eve dönerken peşine bir köpek takılmış. Padişah gidiyor, köpek gidiyormuş; padişah gidiyor, köpek gidiyormuş… Padişah, önceleri aldırmamış. Daha sonra köpeğin kendini takip ettiğini anlamış.\n\nKöpeği yanına çağırmış:\n\n— Mal mı, can mı, diye sormuş.\n\nKöpek, padişah; “Mal mı?” deyince hiç sesini çıkarmamış. “Can mı?” deyince havlamış. Padişah, köpeğe birkaç kere sormuş. Her seferinde de “Can mı?” deyince havlamış. Padişah, iyice meraklanmış.\n\n— Bu, herhâlde benim kızları söylüyor. Hele bir saraya götüreyim de bakalım, demiş.\n\nKendi önde, köpek arkada saraya gelmişler. Padişah, köpeğe önce büyük kızını göstermiş. Köpek hiç oralı olmamış. Ortanca kızını çağırtmış, onu göstermiş. Köpek yine oralı olmamış.\n\n— Hadi hayırlısı. Bir de küçük kızı gösterelim bakalım, demiş.\n\nKüçük kızını çağırtmış. Köpek, kızı görünce havlamaya başlamış. Padişah, bakmış ki köpeğin istediği küçük kız. Bunun üstüne kızını yanına çağırmış, durumu anlatmış.\n\n— Bak kızım, durum bundan ibaret. Seni bu köpeğe vereceğim, ne dersin, demiş.\n\nKız da:\n\n— Tamam baba, sen nasıl istersen öyle olsun, demiş.\n\nPadişahın öbür kızları bu durumu kıskanmışlar. Küçük kızla alay etmeye başlamışlar.\n\n— Köpeğin karısı! Köpeğin karısı, diye çağırıp duruyorlarmış.\n\nVakit saat gelince köpek gelip kızı almış. İkisi beraber az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler... Derken büyük bir dağın önüne gelmişler. Bu dağ, öyle yüksek, öyle yüksekmiş ki kimse buraya çıkamazmış. Köpek, buraları iyi bildiği için kızı bildiği yollardan dağın tepesine çıkarmış. Kız, dağın tepesine çıkınca bir de ne görsün? Bir konak, bir konak ki saray gibi. Dünyada eşi benzeri yok. Şimdiye kadar ömrühayatında böyle bir konak görmemiş. Köpek, kızı da yanına almış, konağa girmişler. Konağın bir de bahçesi varmış. Bahçenin her tarafında çeşit çeşit güller, ortasında da kocaman bir havuz varmış. Bunlar konağa girer girmez köpek doğruca havuza atlamış. Suya bir dalıp çıkmış; olmuş güzel bir delikanlı…\n\nArtık bu kızın günleri bu konakta mutlu mesut geçiyormuş. Bu arada annesini, babasını, bacılarını da çok özlemiş.\n\nBir gün kocasına:\n\n— Ben annemleri çok özledim, onları görmek istiyorum, demiş.\n\nKocası da bunu kabul etmiş, kıza birkaç öğüt vermiş:\n\n— Bak, seni oraya götürürüm, ama bir; benim peri olduğumu söylemeyeceksin. İki; evimizin bu güzelliğinden hiçbir şekilde bahsetmeyeceksin. Üç; gelecek hafta da onları bize davet edeceksin, demiş.\n\nOğlan, daha sonra köpek kılığına girmiş, kızı da yanına almış, babasının sarayına götürmüş.\n\nBabası, kızını görünce çok sevinmiş, ama ablalarının hoşuna gitmemiş. Kızla yine alay etmeye başlamışlar.\n\n— Bir köpekle evleninceye kadar yakışıklı, güzel bir delikanlıyla evlenseydin daha iyi olmaz mıydı, demişler.\n\nKız, ablalarının bu sözlerine çok üzülmüş. Bir yandan da çok sinirlenmiş. Kendini tutamayıp:\n\n— Siz onu köpek görüyorsunuz, ama o aslında köpek kılığında bir peri, demiş.\n\nNeyse, vakit zaman gelmiş. Kız, onları evine davet etmiş. Sonra da hazırlığını yapıp yanında köpekle evine dönmüş. Yolda giderken kocası kıza kızmış.\n\n— Ben sana o kadar tembih ettim; sen yine de onlara benim peri olduğumu söyledin, demiş.\n\nKız da:\n\n— N’apayım? Onlar beni çok kızdırdı, ben de söyledim, demiş.\n\nAradan bir hafta geçmiş... Ablalar, kızın daveti üzerine kızın konağına gelmişler. Kızın konağını görünce çok beğenmişler. Akşam olup da köpeği yakışıklı bir delikanlı olarak görünce de akılları başlarından gitmiş. Hem çok şaşırmışlar hem de çok kıskanmışlar. Üç beş gün kaldıktan sonra yeniden saraylarına dönmüşler, ama durmadan da kardeşlerini nasıl öldüreceklerini düşünmeye başlamışlar.\n\nBu kız, bir zaman sonra yine babasını özlemiş. Kocasına:\n\n— Ben babamı çok özledim, oraya gitmek istiyorum, demiş\n\nKocası da:\n\n— Olur, git, ama bu sefer yanına bir kedi al! Ola ki seni öldürmek isterlerse sana verdikleri yemeği önce kediye yedir, sonra sen ye, diye tembih etmiş.\n\nSabah olmuş; kız, babasının sarayının yolunu tutmuş. Saraya vardığında bacıları onu canımlı cicimli karşılamışlar, buyur etmişler. Yemek zamanı gelmiş. Kız, sofraya oturmadan yemeğinin birazını yanında götürdüğü kediye vermek isteyince bacıları:\n\n— Aman bismillâh! Bu da nereden çıktı? Hiç öyle şey olur mu? Otur, tatlı tatlı yemeğimizi yiyelim. Niye önce kedini doyuruyorsun, demişler.\n\nKız, onların sözüne hiç aldırış etmemiş. Yemeğinden kediye yedirmiş. Az sonra kedi ölmüş. Bunun üstüne kız, daha sarayda durmamış, izinin üstüne konağa geri dönmüş.\n\nAkşam olup da padişah, küçük kızını göremeyince:\n\n— Kızlar, bacınız nerede ki? Göremedim, diye sormuş.\n\nKızlar da olup biteni babalarına anlatmışlar. Padişahın canı sıkılmış.\n\n— Bir daha onun evine de, yanına da gitmeyeceksiniz, tamam mı, diye kızmış.\n\nAblaları, kızı öldüremedikleri için üzülmüşler. Başka başka planlar yapmışlar. En sonunda:\n\n— Bacımızın konağına bir cadı karı gönderelim. Her şeyi öğrensin, gelip bize anlatsın, deyip bir cadı karı bulmuşlar.\n\nOna yapacağı şeyleri iyice anlatmış, konağın yolunu da tarif etmişler. Cadı karı da onların isteklerini kabul etmiş; tutmuş konağın yolunu. Hadi bakalım, ne olacaksa olsun!\n\nCadı karı, konağa doğru yola çıkmış. Gide gide konağa varmış. Kapısını hızlı hızlı çalmış. Kapıyı kız açmış. Kıza:\n\n— Yavrum, çok uzaktan geliyorum. Yolumu kaybettim. Öyle de yoruldum ki şurada biraz soluklanayım mı, demiş.\n\nKız da merhametli olduğu için:\n\n— Aman! İhtiyar hâliyle yollara düşmüş. Nefes nefese kalmış. Yazık, içeri alayım da şurada iki dakika dinlensin, demiş.\n\nCadı karıya seslenip:\n\n— Aman, teyze ne demek! Buyur, içeri gel, demiş, cadı karıyı içeri almış.\n\nKız, cadı karısının konakta istediği kadar kalabileceğini söylemiş. Cadı karı, bunu duyunca çok sevinmiş. “Körün istediği bir göz; biri şaşı, biri düz. Burada ne kadar kalırsam o kadar çok şey öğrenirim,” diye düşünmüş, kabul etmiş.\n\nKız; “Bu kadın yaşlı, üstelik o kadar da yol gelmiş,” diye düşünüp altına minder sermiş, yedirmiş, içirmiş.\n\nBir izzet, bir ikram ki sormayın.\n\nAkşam olunca kızın kocası gelmiş. Yaşlı kadını görünce:\n\n— Hanım, bu da kim? Buralara gelip giden olmaz, bu ne iş, diye sormuş.\n\nKarısı:\n\n— Yazık, hem yolunu kaybetmiş hem de çok yorulmuş. Biraz dinlenmek istedi. Ben de içeri aldım. Biraz burada kalsa olur mu, demiş.\n\nOğlan da iyi niyetli olduğu için kabul etmiş.\n\nBir gün, beş gün derken cadı karı yavaş yavaş merakını gidermeye başlamış.\n\n— Kızım, senin kocanın adı ne, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Bilmiyorum ki hiç sormadım, demiş.\n\n— Vah, öyle şey olur mu? İnsan, kocasının adını bilmez mi? En iyisi sen hiç vakit kaybetme de bugün adını sor, demiş.\n\nAkşam olunca adam gelmiş. Yeme, içme, sohbet derken kız, kocasına adını sormayı unutmuş.\n\nErtesi gün cadı karı:\n\n— Sordun mu? Kocanın adı neymiş, diye kızı sıkıştırmış.\n\nKız, unuttuğunu, sormadığını söylemiş.\n\nCadı karı:\n\n— Bari bugün sor, unutma ha, demiş.\n\nKız, akşama kadar sabırsızlanmış. Artık onun da aklına takılmış. Kocası gelince bir fırsatını bulmuş.\n\n— Sahi, senin adın neydi ki, diye sormuş.\n\nKocası:\n\n— Benim adımı şimdiye kadar sormadın. Şimdi ne oldu da adımı soruyorsun? Çok mu merak ettin? Hem benim adım aynı zamanda benim tılsımım, demiş.\n\nKız, bu sefer daha çok merak etmiş. Adını söylemesi için oğlanı iyice sıkıştırmış.\n\nOğlan, bu sefer:\n\n— Adımı öğrenirsen beni ömrün oldukça bir daha göremezsin. Eğer çok öğrenmek istiyorsan söylerim, ama söylemeden önce bana saçından bir tutam ver! Bir de şu kolundaki altın bileziğini ver! Ancak o zaman söylerim, demiş.\n\nKız, saçından bir tutam kesmiş, kolundaki bileziği de çıkartmış, kocasına vermiş. Oğlan, bunları aldıktan sonra sıçramış, pencerenin önüne konmuş.\n\n— Benim adım Değirmenci Kuşuuuuu! Ben, peri padişahının oğluyummmm, diye bağırmış, oradan uçup gitmiş.\n\nKız, o zaman yaptığı hatayı anlamış.\n\n— Eyvah! Ben ne ettim, n’eyledim, diye pişman olmuş, ama iş işten geçmiş.\n\nBu arada cadı karı da kapının aralığından bunları dinlermiş. Kız, yaptığından pişman bir vaziyette ağlayıp sızlamaya başlamış. Cadı karısı, kızın yanına gelmiş. Daha evvelden hazırladığı kırk tane gül çubuğuyla kızı dövmeye başlamış. Öyle bir dövmüş ki kızı, öldü sanıp orada bırakmış. Aradan birkaç saat geçmiş, kız kendine gelmiş. Yavaş yavaş, sürüne sürüne bahçedeki havuzun yanına gelmiş. Havuza bir dalıp çıkmış, bütün yaraları iyi olmuş, biraz da cana gelmiş. Kalkmış, babasının sarayının yolunu tutmuş. Saraya varınca olanı, biteni babasına anlatmış. Padişah çok üzülmüş. Öbür iki kızını öldürtmüş.\n\nBu kız, günlerce ağlamış, sızlamış… Bir gün babasına:\n\n— Baba, ağlaya, sızlaya tükendim. Derdimin çaresini bulamadım. Bana bir hamam yaptırsan. Herkese beleş olsa, herkes gelip yıkansa, başından geçenleri de anlatsa nasıl olur, demiş.\n\nPadişah, kızının bu hâline o kadar üzülüyormuş ki; “Tek iyi olsun da, üzülmesin de bir hamam değil mi tabii yaptırırım,” diye düşünmüş, kızının isteğini kabul etmiş.\n\nPadişah, güzel bir hamam yaptırmış. Sonra da tellal bağırtmış.\n\n— Duyduk, duymadık demeyin! Padişah, kızı için bir hamam yaptırdı. Herkes beleş yıkanacak, ama başından geçen bir olayı anlatacak!\n\nKız, hamamda oturup hamama gelenlerin başından geçenleri, gördükleri, duydukları şeyleri dinliyormuş, ama hiçbiri kızın ilgisini çekmemiş. Bir gün, ihtiyar bir kadın bohçasını hazırlamış, hamama geliyormuş. Yolda bir karga musallat olmuş. Kadın, kargayı kovaladıkça karga zor ediyormuş En sonunda kadının sabununu almış, kaçmış. Kadın, kargayı kovalaya kovalaya bir bahçe duvarının yanına gelmiş. Kadın o sırada bir ses duymuş: “Sofralar kurulsun! Yemekler konsun!” Kadın daha da meraklanmış. Duvarın üstüne çıkmış. Bir de ne görsün? Bir ordu asker, yemek yiyormuş. Hepsi yemekten sonra gitmiş, bahçede sadece yakışıklı bir subay kalmış. Subay, cebinden bir mendil, bir de bilezik çıkartmış. Mendili açmış, içindeki saçı öpmüş, koklamış, ağlamış.\n\nİhtiyar kadın, gördüklerine inanamamış. Kargayı unutmuş. Sabun mabun da aklında kalmamış.\n\n— Ben bunu gidip padişahın kızına anlatayım, diye hamamın yolunu tutmuş.\n\nHamama girmiş, yunmuş, yıkanmış. Çıkarken de bu gördüklerini kıza anlatmış. Bunu duyan kız, hemen koşa koşa ihtiyar kadının dediği yere gitmiş. Duvarın üstüne çıkmış ki oğlan hâlâ orada… Peri padişahının oğlu, tam kuş olup uçacağı sırada duvardan atlamış, boynuna sarılmış. Artık tılsım da bozulmuş. Bir daha hiç ayrılmamışlar. Ölene kadar mutlu yaşamışlar. Darısı cümleye…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Dev ile Keloğlan",
        "text": "DEV İLE KELOĞLAN\n\nEvvel zaman içinde \n\nKalbur saman içinde… \n\nDeveler tellal iken \n\nPireler berber iken… \n\nBen babamın beşiğini \n\nTıngır mıngır sallar iken… \n\nBabam düştü beşikten \n\nAnam düştü eşikten… \n\nBir ava gittim, bir sinek vurdum… \n\nSeksen batman et \n\nSeksen batman yağ elde ettim… \n\nDerisinden bir alaya çadır yaptım…\n\nBir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan’ın otuz dokuz tane de kardeşi varmış. Bir gün oyun oynarlarken yaramazlık yapmışlar. O sırada anneleri de ekmek pişiriyormuş. Elindeki oklavayı bunlara fırlatmış, hepsini yere sermiş, ama Keloğlan saklandığı yerden çıkmış. Meğer annesi de babasına azık hazırlamış, gönderecek adam arıyormuş. Keloğlan’ı görünce azığı ona vermiş, babasına götürmesi için tembih etmiş.\n\nKeloğlan, yürüye yürüye babasının çalıştığı tarlaya gelmiş. Tarlanın bir ucundan öbür ucundaki babasına seslenip:\n\n— Baba, ne taraftan geleyim, demiş.\n\nBabası da:\n\n— Sağ taraftan gel oğlum, diye bağırmış.\n\nKeloğlan zaten acıkmış, azıktaki ekmeğin sağ tarafını yemiş. Tekrar babasına seslenip:\n\n— Baba, ne taraftan geleyim, diye sormuş.\n\nBu sefer babası:\n\n— Sol taraftan gel oğlum, demiş.\n\nKeloğlan, bu sefer de ekmeğin sol tarafını yemiş. Babasına yeniden seslenmiş:\n\n— Baba, ne taraftan geleyim?\n\nBabası sinirlenmiş:\n\n— Be hey eşek oğlum! Tarlanın ortasından, kestirmeden gel, demiş.\n\nKeloğlan, ekmeğin ortasını yiyerek babasının yanına gelmiş. Adam, ekmeğin yendiğini görünce Keloğlan’a evire çevire bir güzel dayak atmış. Sonra da:\n\n— Defol buradan git, diye kovalamış.\n\nKeloğlan, oradan ayrılmış. Ortalıkta dolaşırken bir elma ağacı görmüş. Hemen ağaçtan bir elma almak istemiş. Meğerse bu ağaç, bir devinmiş. Dev, Keloğlan’ın ağaca çıktığını görünce hemen yanına gitmiş.\n\nKeloğlan’a:\n\n— Bana bir elma uzatsana, demiş.\n\nKeloğlan da:\n\n— Uzatmam, atarım, demiş.\n\nKeloğlan, hemen bir elma koparıp deve atmış. Dev, mahsustan tutmamış, elma yere düşmüş.\n\nDev:\n\n— Ben yere düşen elmayı yemem, demiş.\n\nBunun üzerine Keloğlan, bir elma daha atmış. O da yere düşmüş. Keloğlan, bir elma daha koparmış, kopardığı elmayı deve uzatmış. Uzatmasıyla da dev, bileğinden yakaladığı gibi alaşağı etmiş. Keloğlan’ı daha sonra yemek için torbasına koymuş. Dev, evine giderken sıkışmış. Çişini yapmak için torbayı yere bırakmış. Yere bırakır bırakmaz Keloğlan torbadan fırlamış, çıkmış. Etrafta ne kadar diken varsa torbanın içine doldurmuş. Dev, işi bitince gelmiş, torbayı sırtına almak istemiş, ama ne mümkün… Sırtı, başı, her yeri diken olmuş. Öyle sinirlenmiş ki torbayı kaldırıp yere çalmış.\n\nCanı sıkılmış sıkılmasına da:\n\n— Ben bu Keloğlan’ı nerede bulurum acaba, diye aramaya başlamış.\n\nKeloğlan’ı bir ağacın tepesinde uyurken bulmuş. Hemen yakalamış, evine götürmüş. Fırını yakmak için dışarı çıkınca Keloğlan, fırsat bulup çatıya çıkmış. Dev, geri gelince onu çatıda görmüş.\n\n— Sen oraya nasıl çıktın, diye sormuş.\n\n— Sabun üstüne sabun yığdım, öyle çıktım, demiş o da.\n\nDev, Keloğlan’ın sözüne inanmış. Sabun üstüne sabun yığarak üstüne çıkmaya çalışmış. Tabii çıkamamış, kayıp düşmüş.\n\nTekrar sormuş:\n\n— Ay Keloğlan, ben beceremedim. Nasıl çıktın, doğru söyle, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Tabak üstüne tabak koydum, öyle çıktım, demiş.\n\nDev, bu sefer ne kadar tabak varsa üst üste koyup çıkmaya çalışmış. Tabaklara basar basmaz hepsini kırmış. Bu da olmayınca yine sormuş. Keloğlan:\n\n— Cam üstüne cam yığdım, öyle çıktım, demiş.\n\nDev, camları üst üste yığmış. Basar basmaz camlar kırılmış, ayağına batmış.\n\nKeloğlan, bunu görünce başlamış sıralamaya:\n\n— Yatak üstüne yatak koyarak çıktım, demiş, olmamış. Kibrit üstüne kibrit koyarak çıktım, demiş, yine olmamış.\n\nEn sonunda:\n\n— Bir çift demiri kızdırdım, iyice kızdıktan sonra üzerine oturdum. Canım öyle bir acıdı ki onun acısıyla sıçradım, buraya oturdum, demiş.\n\nKeloğlan’ın sözüne inanan dev, bir çift demiri iyice kızdırıp üstüne oturmuş. Oturur oturmaz da ölmüş.\n\nBöylece Keloğlan, dev belasından kurtulmuş...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Ebu Gallem Oyunu",
        "text": "EBU GALLEM OYUNU\n\nBir varmış, bir yokmuş… Pire berber iken, deve tellal iken, vakti zamanında bir padişah varmış. Bu padişahın da ay parçası gibi güzel bir kızı varmış. Bir gün tellal bağırttırmış.\n\n— Duyduk duymadık demeyin! Kim Ebu Gallem oyununu bilirse kızımı ona vereceğim!\n\nÜlkede yaşayan herkes, birbirine bu oyunu sorup duruyormuş. Kimse bu oyunu bilmiyormuş.\n\nBir adam varmış. Onun bir tane de oğlu varmış. Oğlan, bunu duyunca babasına:\n\n— Baba, bana rıza göster! Ben, Ebu Gallem oyununu öğreneyim.\n\nBabası razı olmuş. Baba-oğul hazırlık yapmış, yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler… Dere tepe yol gitmişler. Bir de bakmışlar ki bir dağın dibinde, bir kayanın başındalar. Öyle yorulmuşlar ki babası:\n\n— Oğlum, yorgunluktan canımız çıktı. Şurada iki dakika soluklanalım, demiş.\n\nAdam tam otururken derinden bir “Offfff!” çekmiş. Çeker çekmez bir gürültü kopmuş. Kaya yarılmış, bir ak sakallı dede çıkmış.\n\n— Beni niye çağırdınız, demiş.\n\nOnlar da öyle korkmuşlar ki:\n\n— Yok, biz seni çağırmadık, demişler.\n\nİhtiyar:\n\n— Benim adım Of Dede. Biriniz “Of!” dediniz, ben de onun için geldim, demiş.\n\nAdam:\n\n— Aha benim bu oğlan, Ebu Gallem oyununu öğrenmek istedi, biz de yollara düştük, buraya geldik, demiş.\n\nİhtiyar adam:\n\n— Ben bu oyunu bilirim. İsterse benimle gelir, öğretirim, demiş.\n\nBaba-oğul kabul etmişler. İhtiyar, oğlanı almış, çıktığı kayanın içine girip kaybolmuşlar. Bunlar içeri girince Of Dede yatmış, uyumuş. Oğlan, sağa sola bakıp buraların nasıl bir yer olduğunu düşünürken yanında güzel bir kız peyda olmuş.\n\nKız, oğlanı görünce şaşırıp:\n\n— Buralara sen gibileri gelmez. Hayırdır, burada ne işin var, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Aslında Ebu Gallem oyununu öğrenmek için yollara düştüm. Padişah, kızını bu oyunu bilene verecekmiş. Ben bu oyunu ne duydum ne de biliyorum, demiş.\n\nKız, oğlana:\n\n— Of Dede her türlü oyunu bilir. Bu oyunu da biliyor. Sana oyunu öğrettiği zaman; “Öğrendin mi?” diye sorarsa “Öğrenmedim.” de! “Öğrendim.” dersen seni öldürür, diye tembih etmiş.\n\nOf Dede, uykusundan uyandıktan sonra oğlanı yanına çağırmış.\n\n— Sana istediğin oyunu öğreteceğim. Gözünü dört aç, öğren, tamam mı, demiş.\n\nBaşlamış oyunu öğretmeye… Of Dede; “Öğrendin mi?” diye sordukça oğlan; “Öğrenmedim.” diyormuş.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Oğlanın babası, oğlunu almaya gelmiş.\n\nOf Dede’ye:\n\n— Nasıl? Benim oğlan o dediği oyunu öğrendi mi, diye sormuş.\n\nOf Dede:\n\n— Ne öğrettiysem öğrenmedi. Al bu saman kafalıyı, götür, demiş.\n\nAdam, oğlunu almış, köye doğru yola koyulmuşlar. Biraz gittikten sonra oğlan, babasına:\n\n— Baba, hele sen yürü! Ben birazdan geliyorum, demiş.\n\nOğlan, Of Dede’nin öğrettiği gibi bir kınalı koç kılığına girmiş. Babasının önüne geçmiş. Adam koşuyormuş, koşuyormuş, ama bir türlü koça yetişemiyormuş. Bakmış ki olmuyor, vazgeçmiş; yoluna bildiği gibi devam etmiş. Oğlan da eski hâline dönmüş, babasına yetişmiş.\n\nBabası, oğlana kızıp:\n\n— Biraz önce gelseydin ya. Bir koç gördüm. Sen olsaydın yakalardık, demiş.\n\nOğlan anlamazlıktan gelmiş. Konuşa konuşa yollarına devam etmişler. Az sonra oğlan:\n\n— Baba, sen yürü, ben geliyorum, demiş.\n\nOğlan, bu sefer de bir at kılığına girip babasının önünden geçmiş. Babası, atı görünce içinden; “Maşallah, bu ne güzel bir at! Bizim oğlan yine nereye gitti? Şurada olaydı, bu atı yakalardık,” diye söylenmiş.\n\nAz sonra oğlan, at kılığından çıkmış, kendi kılığına girip babasının yanına gelmiş. Adam, oğlana yine kızmış.\n\nBunun üstüne oğlan, babasına:\n\n— Baba, ben Ebu Gallem oyununu öğrendim. O gördüğün koç da benim, at da benim. Şimdi beni iyi dinle! Ben at olayım, sen de beni pazara götürüp sat, amma yularımı satma. Bana da soru sorma, tamam mı, demiş.\n\nOğlan hemen at olmuş. Babası yularından tutup atı pazara çekmiş, satmış. Yuları satmadığı için birkaç gün sonra at çıkıp gelmiş. Böyle böyle birkaç kere at kılığındaki oğlanı satmış. Her seferinde de at çıkıp gelmiş.\n\nBiz bu arada Of Dede’den haber verelim... Of Dede, nasıl etmişse bu oğlanın Ebu Gallem oyununu öğrendiğini duymuş.\n\n— Pazara gidip şu oğlanı bir bulayım. Bana yalan söylemek neymiş, ona bunun hesabını sorayım, diye söylenip kızmış. Pazara gidip o atı almaya karar vermiş.\n\nYine bir gün adam, atı alıp pazara götürmüş. Of Dede, bunları görmüş, adamın yanına gelip:\n\n— Bu at satılık mı, diye sormuş.\n\nAdam da:\n\n— He, satılık, alacak mısın, demiş.\n\nOf Dede, adama atın fiyatını sormuş.\n\n— Söyle bakalım, kaç lira istiyorsun?\n\nAdam bile bile:\n\n— Kaç olacak? Bir lira, demiş.\n\nOf Dede:\n\n— Al sana beş lira. Bu atı alıyorum, amma yularını da ver, demiş.\n\nAdam, atı Of Dede’ye satmış. Of Dede, atı yedeğine almış, yola koyulmuş. Bir müddet gittikten sonra bir tenhalığa gelmişler.\n\nOf Dede, oğlana kızıp:\n\n— Söyle bakalım, sen niye beni kandırdın? Şimdi elimden kurtulamazsın, seni öldüreceğim, demiş.\n\nOğlan hemen oracıkta bir güvercin olmuş, uçup Of Dede’nin elinden kurtulmuş. Of Dede de hemen bir kartal olmuş, güvercinin peşine düşmüş. Güvercin önde, kartal arkada, uça uça padişahın sarayına kadar gitmişler. Sarayın penceresi açıkmış. Güvercin hemen açık pencereden içeri girmiş, ama kartal girememiş.\n\nOf Dede, hemen bir âşık kılığına girmiş, sarayın kapısını çalmış. Halayıklar* bunu içeri almışlar.\n\nOf Dede:\n\n— Padişahın huzuruna çıkmak istiyorum, demiş.\n\nO, padişahın huzuruna çıkarken oğlan da güvercin kılığından çıkıp hemen bir kırmızı gül oluvermiş, Padişahın odasındaki masanın üstüne konmuş. Of Dede, bunu fark etmiş. Padişahın huzurunda, masadaki gül üstüne türküler söylemiş. Masadaki gülü de kendine istemiş. Padişahın öyle hoşuna gitmiş ki masadaki gülü alıp Of Dede’ye vereceği sırada gül, bir darı tanesi olup padişahın elinden yerdeki hasırın üstüne düşmüş. Âşık kılığındaki Of Dede de hemen bir tavuk olmuş. Darıyı yiyeceği sırada, darı bu sefer de tilki olmuş, hemen tavuğu yemiş. Padişah, şaşkınlık içinde bir oraya, bir buraya bakarken tilki kılığındaki oğlan, çarçabuk insan kılığına girmiş.\n\nŞaşkın şaşkın bakan padişaha dönmüş:\n\n— Padişahım, Ebu Gallem oyunu işte bu! Şimdi kızını bana verecek misin, demiş.\n\nPadişah, söyleyecek söz bulamamış. “Yok!” da diyememiş.\n\n— Aha sana kızım, var hayrını gör, demiş.\n\nÜç gün, üç gece düğün yapmışlar. Davullar çaldırıp çengiler oynatmışlar. Yiyip, içip muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n*halayık: Hizmetçi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "En Güzel Kız",
        "text": "EN GÜZEL KIZ\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Uzak ülkelerin birinde bir padişah varmış. Bu padişahın kırk tane de oğlu varmış. Gelin görün ki padişah artık yaşlanmış. Tacını, tahtını çocuklarından birine bırakmak istiyormuş. Ama oğullarının arasında ayırım yapamıyormuş.\n\n— Hangisine bıraksam, kime versem, deyip duruyormuş.\n\nBir gün, çocuklarını toplamış.\n\n— Oğullarım, artık yaşlandım. Tacımı, tahtımı birinize bırakmak istiyorum. Düşündüm, taşındım, şuna karar verdim: Ülke ülke gezin, dolaşın! Hanginiz en güzel kızı gelin olarak getirirse tacımı, tahtımı ona bırakacağım, demiş.\n\nÇocuklar:\n\n— Tamam, madem öyle, bize müsaade et, gidip bulalım, demişler.\n\nAma ayrılırken babaları demiş ki:\n\n— Size birkaç tembihte bulunacağım. Yolda önünüze kırmızı yapraklı bir ağaç çıkacak. Sakın bu ağacın altında oturmayın! Sonra sarı bir kaya göreceksiniz. O kayanın da dibinde uyumayın!\n\nÇocuklar yola koyulmuşlar. Gide gide kırmızı yapraklı ağacın altına gelmişler. Öyle yorulmuşlar, öyle yorulmuşlar ki… Hem de çok acıkmışlar, uykuları da gelmiş. Oturmuşlar; “Uyuyalım mı, uyumayalım mı? Uyuyalım mı, uyumayalım mı?” derken uyuyakalmışlar. En küçükleri uyumamış. Ağabeyleri uyurken o nöbet tutuyormuş. O sırada yanına bir kadın gelmiş; çocukların hepsinin ağzına zehir koymuş. Küçük oğlan, kadın gider gitmez hemen ağızlarındaki zehri almış, atmış. Hepsini uyandırmış.\n\nTekrar yola düşmüşler. Bu sefer de sarı kayanın dibine gelince yine uykuları gelmiş, dayanamayıp uyumuşlar. Küçük oğlan yine uyumamış, başlarını beklemiş. Aynı kadın yine gelmiş, yanında da bir cüce varmış. Oğlan, kadın ve cüceyle mücadele etmiş, zehirleri ağızlarına koyamadan sabah olmuş. Kadınla cüce çekip gitmişler. Oğlan da peşlerine düşüp onları takip etmiş.\n\n— Bunlar nedir, neyin nesidir? Bizden ne istiyorlar, diye merak etmiş.\n\nGide gide bir mağaraya gelmişler. Onlar mağaraya girince o da onların ardından mağaraya girmiş. Bir de ne görsün? Kırk tane kapı... Birini açmış, mücevherler; öbürünü açmış, altınlar… Her birinin arkasından türlü türlü güzellikler çıkıyormuş. En son kapıyı açmış. Açar açmaz karşısına kırk tane kız çıkmasın mı? Hemen gitmiş, ağabeylerini alıp getirmiş. Kızları bekleyen cadı kadını öldürmüşler. Kızların en büyüğü, büyüğüne olmak üzere her biri sırayla birer tane almışlar, ama en küçük oğlana da en çirkin kız düşmüş.\n\nOğlan, kızı istememiş.\n\n— Hayır, ben bu kızı almam. Ben gidip en güzel kızı bulacağım, demiş.\n\nAğabeyleri ülkelerine dönerken o da başka diyarlara doğru yola çıkmış. Yolda bir karıncaya rastlamış. Karınca, ne yaparsa yapsın sudan karşıya geçemiyormuş. Oğlan, karıncayı eline alıp karşıya geçirmiş.\n\nKarınca da demiş ki:\n\n— Şu ayağımın tekini al, ne zaman başın sıkışırsa bunu yakarsın, ben hemen yanında oluveririm, sana yardım ederim, demiş.\n\nOğlan, tekrar yola devam etmiş. Biraz gitmiş, bir güvercine rastlamış. Güvercinin yumurtası yere düşmüş, bir türlü ağaca çıkaramıyormuş. Oğlan, bu defa da güvercinin yumurtasını alıp ağaca çıkarmış.\n\nGüvercin de ona kanadından bir tüy vererek:\n\n— Ne zaman başın sıkışırsa bunu yak, ben sana yardıma gelirim, demiş.\n\nKanadı da alan oğlan, yine yola koyulmuş. Bu sefer de bir kayıkçıya rastlamış. Bir ırmak kıyısında oturmuş, balık tutuyormuş. Oğlanın dikkatini çekmiş. Öyle güzel bir balık tutmuş ki balıkçı, balığı öldürmeye kıyamıyormuş. “Acaba suya mı atsam?” diye düşünüyormuş.\n\nOğlan, hemen balığı satın almış, suya bırakmış. Balık, suya girdikten sonra tekrar suyun yüzüne çıkarak:\n\n— Sen beni azat ettin. Ne zaman gelir, suya seslenirsen ben sana yardıma gelirim, demiş.\n\nBalıkçı, kayığıyla oğlanı karşıya geçirmiş.\n\n— Sen burada ne arıyorsun, diye sormuş.\n\n— Dünyanın en güzel kızını arıyorum. Bulabilirsem babam tacını, tahtını, her şeyini bana bırakacak, demiş.\n\nBalıkçı:\n\n— Sana bir şey söyleyeyim mi? Şu ormanı geç, orada bir ülke var, o ülkenin padişahının da bir kızı var. O kız, dünyanın en güzel kızıdır. Ama huysuz bir annesi var, inşallah sana verirler, demiş.\n\nOğlan bunu duydu ya, durur mu? Koşarak ormanı geçmiş, o ülkeye gelmiş ki kocaman bir saray… İki tarafında iki tane taş… Ne işe yaradığını bilmeden taşın birine oturmuş. Meğerse taşlardan biri dünür taşı, biri de dilenci taşıymış. Oğlan, yanlışlıkla dilenci taşına oturmuş. Hemen kapı açılmış, kapının önüne biraz erzak bırakmışlar, kapıyı tekrar kapatmışlar. Oğlan vaziyeti anlamış, hemen dünür taşına oturmuş. Kapı açılmış, içeriden biri çıkmış, bunu alıp padişahın huzuruna götürmüş.\n\nPadişah, oğlana bakmış.\n\n— Demek kızıma dünürsün, demiş.\n\n— Evet, kızınıza talibim, ama önce görmek istiyorum, demiş o da.\n\nKızı getirmişler. Kız o kadar güzelmiş ki sanki ayın on dördü… Onu görenler o anda konuşmayı unuturmuş. Oğlan, kıza hayran hayran bakmış. Öyle dalmış ki padişah seslenince irkilmiş.\n\n— Bizim isteklerimiz var. Eğer o istekleri yerine getirirsen kızı sana veririz. Seni bir odaya hapsedeceğiz, kırk çeşit buğdayı birbirine katacağız. Eğer maharetin varsa üç gün içerisinde bunları birbirinden ayırıp kırk torbaya koyacaksın, demiş.\n\nOğlan, kabul etmiş, ama ne yapacağını bilemeden odaya girmiş. Biraz uzanmış, nasıl yapacağını, ne edeceğini düşünmüş. Aklına birden karınca gelmiş. Karıncanın ayağını yakmış, karınca yanında bitivermiş.\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Bu buğdayları ayırmam lazım, nasıl yapacağımı bilemiyorum, bana yardım eder misin, demiş.\n\nKarınca:\n\n— Ooo, ondan kolay ne var, demiş.\n\nBir anda etraf karınca yuvasına dönmüş, her tarafta karınca varmış. Karıncalar, buğdayları ayırıp torbalamışlar. Padişah gelmiş, bir de ne görsün?! Bütün buğdaylar ayrılmış.\n\nPadişah:\n\n— Bunu nasıl yaptın, diye sormuş.\n\nAma oğlan:\n\n— Orasını karıştırma, nasıl yaptıysam yaptım, demiş.\n\nDışarı çıkmışlar. Padişah, bu defa da uzun bir ağacı göstermiş.\n\n— Bu ağacın tepesine kadar şu kahve fincanını çıkartıp soğumadan tekrar indirirsen kızımı sana veririm, demiş.\n\nOğlan, ağaca şöyle bir bakmış, ağaç o kadar yüksekmiş ki bulutların arasında kayboluyormuş. Fincanı eline almış, yavaş yavaş ağaca çıkmaya başlamış. O arada güvercin aklına gelmiş. Güvercinin tüyünü yakmış, güvercin hemen orada bitivermiş.\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Bu kahve fincanını ağacın tepesine çıkarmam lazım, demiş.\n\nGüvercin:\n\n— Ondan kolay ne var, güvercinlerle biz çıkartırız, demiş.\n\nKahve fincanını alan güvercinler, oğlanı da arkalarına alıp ağacın tepesine çıkartmışlar. Oğlan, ağacın tepesinden ilerlere bakınca kendi ülkesini görmüş. Kardeşleri düğün yapıyormuş. Aşağıya inmişler.\n\nPadişah:\n\n— Tamam, kızımı sana veriyorum, demiş.\n\nAma huysuz annesi:\n\n— Hayır, benim de bir dileğim var, onu da yaparsa kızı verelim. Ormanın dışındaki ırmağa yirmi yıl önce benim bir yüzüğüm düşmüştü, onu bulursan olur, demiş.\n\nOğlan gitmiş, ormanı geçmiş, ırmağın kıyısına gelmiş. Kara kara düşünmeye başlamış. O arada küçük balık görünmüş.\n\nKüçük balık, oğlana:\n\n— Dile benden ne dilersen, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Böyleyken böyle, işte o yüzüğü istiyorum, demiş.\n\nBalık:\n\n— Eğer bu ırmakta ise buluruz, demiş.\n\nBütün balıklar yüzüğü aramış, kuytu bir köşede bulmuşlar, getirip oğlana vermişler. O da götürüp kızın annesine yüzüğü teslim etmiş.\n\nYüzüğü gören kızın annesi:\n\n— Hayır, bu benim yüzüğüm değil, demiş.\n\nO arada kız çıkagelmiş:\n\n— Neden yalan söylüyorsun anne, o senin yüzüğün değil mi? Aynısından bende de var. Ben bu genci çok sevdim, başkasıyla evlenmem, onunla gideceğim, demiş.\n\nBunun üzerine kimse ses etmemiş. Oğlan, kızı aldığı gibi kendi ülkesine doğru yola çıkmış. Sarı kayanın dibine gelince oğlan, kıza:\n\n— Burada uyumayalım, dediyse de derdini bir türlü anlatamamış. Kız, yatmış uyumuş, oğlan beklemeye başlamış. Az sonra cüce gelmiş. Önce oğlana saldırmış, onu etkisiz hâle getirdikten sonra kızı alıp gitmiş. Oğlan, kızın arkasından ülke ülke dolaşmaya başlamış. Her gittiği yerde:\n\n— Az önce geçti, yetişemedin, demişler.\n\n— Ben o kızı gördüm, ama sen onu öylece alıp gidemezsin. Cüce, kıza büyü yaptı. Cüce ölmeden götürürsen kız ölür. Önce cüceyi öldürmen lazım, ama cücenin canı öyle kolay çıkmaz. En iyisi ben kızı seninle görüştüreyim, sen onunla konuş. Cücenin canının nerede olduğunu öğrensin.\n\nKızı, oğlanla görüştürmüşler. Oğlan:\n\n— Sen cüceye çok iyi davran, onun canının nerede olduğunu öğrenmeye çalış. Canım nerede derse orayı alla pulla, bana da haber ver, demiş.\n\nKız giyinmiş kuşanmış, az sonra cüce gelmiş. Cüceye çok iyi davranmış.\n\n— Aman cücem, canım cücem. Sen çok iyisin, seni sevmeye başladım. Sen ölümsüzsün değil mi, demiş.\n\nCüce ona güvenir mi? Tabii ki güvenmemiş.\n\n— Benim canım süpürgede, demiş.\n\nKız inanmamış, ama yine de süpürgeyi allamış, pullamış, süslemiş, gidip gelip seviyormuş.\n\nCüce, bu sefer gerçeği söylemiş.\n\n— Demircinin dolabında altın bir kutu var. Benim canım orada. Kutunun içinde üç tane civciv var, o civcivler ölürse ben de ölürüm, demiş.\n\nKız, bunu hemen oğlana anlatmış. Oğlan, gidip demircinin yanında işe girmiş, çalışmaya başlamış.\n\nDemirciye:\n\n— Evim barkım yok, yatacak yerim de yok. Ben burada kalsam nasıl olur, diyerek izin istemiş.\n\nDemirci:\n\n— Tamam, demiş.\n\nAkşam olunca demirci, dükkânı kapatıp gitmiş. Oğlan, hemen dolabın içindeki kutuyu çıkartmış, kapağını açmış ki üç tane civciv... Bu civcivler sihirli oldukları için hemen bağırmaya başlamışlar. Oğlan, hemen birinin kafasını koparmış, cücenin canı ayaklarından gitmiş. İkincisinin kafasını koparmış, cüce yere düşmüş. Üçüncüsünü koparınca cüce ölmüş. Oğlan, kızı alıp kendi ülkesine götürmüş. Babası da onu bekliyormuş, oğlunun nasıl bir kız getireceğini merak ediyormuş. Oğlunun getirdiği kızı görünce:\n\n— Tacımı, tahtımı, varımı, yoğumu sana bıraktım oğlum. En güzel gelini sen getirdin, demiş.\n\nKırk gün, kırk gece düğün yapmışlar... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Gelinlik Kızlar",
        "text": "GELİNLİK KIZLAR\n\nBir varmış, bir yokmuş… Çok eski zamanlarda bir adam yaşarmış. Bu adamın ay parçası gibi dünyalar güzeli bir kızı varmış. Bu kız, büyüdükten sonra dünürcülerin biri gelip biri gitmeye başlamış. Bir gün, üç kişi aynı günde bu kıza dünür olmuş. Kızın babası üçüne birden söz vermiş.\n\nAkşam olunca karısı:\n\n— Herif, niye böyle yaptın? Bizim bir kızımız var, sen üçüne de; “He!” dedin. Hiç böyle şey olur mu? Adamlar bize ne der, diye sormuş.\n\nAdam, karısının söylediklerini duyunca yaptığının hata olduğunu anlamış, ama neye yarar ki… Gece olmuş. Adam ellerini açıp Allah’a sıdk-ı candan* dua etmiş. Öyle bir dua etmiş ki Allahüteala ona yardım etmesi için melekler göndermiş. Melekler, adama ne yapacağını bir bir anlatıp gitmişler. Onlar gittikten sonra adam, kızını alıp ahırdaki eşeğin, köpeğin yanına koymuş.\n\nSabah olmuş, adam doğru ahıra koşmuş, bakmış. Bir de ne görsün? Orada üç tane kız durmuyor mu? Kendi kızının hangisi olduğunu bile ayıramamış. Az sonra dünürcüler sırayla gelmeye başlamış. Adam, gelenlere bu kızları vermiş.\n\nDüğün dernek kurulmuş, çalıp çığırmışlar derken kızların üçü de gelin olup gitmiş.\n\nAradan biraz zaman geçince adamın karısı, kocasına demiş ki:\n\n— Bu nasıl işti böyle? Ben bile kızımın hangisi olduğunu anlamadım. Acaba benim kızım nasıl ola? Çok merak ediyorum.\n\nAdam da:\n\n— Çok istiyorsan göndereyim, git, ziyaret et. Durumu, vaziyeti nasıl, gözünle gör, demiş.\n\nKadın nasıl sevinmiş, nasıl sevinmiş… Hazırlığını yaptıktan sonra birinci kızın evine gitmiş. Oturmuş, durmuş. Söz, sohbet başını alıp giderken kadın, damadın ailesine kızı sormuş.\n\n— Nasıl? Kızımdan memnun musunuz, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Memnun olmasına memnunuz, ama “Ço!” demeden bir iş yapmıyor, demişler.\n\nKadın, bu kızın ahırdaki eşek olduğunu anlamış. Oradan kalkmış, ikinci kızın evine gitmiş. Orada da yiyip içildikten sonra:\n\n— Eee… Bizim kızdan memnun musunuz? Nasıl, iyi mi? Size iyi hizmette bulunuyor mu, diye sormuş.\n\nDamadın ailesi de:\n\n— İyi! İyi! Çok memnunuz, ama durmadan dişini gösteriyor, demişler.\n\nKadın anlamış ki bu da ahırdaki köpek…\n\n— İyi, bana müsaade, ben gideyim, demiş.\n\nKadın, gerçek kızının üçüncü kız olduğunu anlamış. Yine de şüphesi kalmasın diye üçüncü kızın evinin yolunu tutmuş.\n\nOraya varmış, kapıyı çalıp içeri girmiş. Söz, sohbet, yeme içme faslından sonra söz dönüp dolaşıp kıza gelmiş.\n\nKadın, bu sefer de kızlarından memnun olup olmadıklarını sormuş. Damadın ailesi de:\n\n— Biz gelinimizden çok memnunuz. Allah işini gücünü rast getirsin. Kendi de evlat günü görsün, diye dua etmişler.\n\nKadın anlamış ki bu gerçek kızı… İçinden:\n\n— Oh! Allah’ıma çok şükür... Hem üç kızı birden gelin edip mahcup olmadık hem de kendi kızımıza kavuştuk, diye dua etmiş.\n\nYiyip, içip muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* sıdk-ı candan dua etmek: Kalp temizliğiyle, gönülden dua etmek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Gül Yağı Tüccarı",
        "text": "GÜL YAĞI TÜCCARI\n\nBir varmış, bir yokmuş \n\nEvvel zaman içinde \n\nKalbur saman içinde… \n\nDeveler tellal iken \n\nPireler berber iken... \n\nBen anamın beşiğini \n\nTıngır mıngır sallar iken… \n\nBabam düştü eşikten \n\nAnam düştü beşikten… \n\nBiri kaptı maşayı \n\nBiri kaptı şişeyi \n\nKorkudan dolaştım dört köşeyi…\n\nMasaldır bunun adı \n\nDinlemekle çıkar tadı...\n\nHer kim dinlemezse\n\nRüyasına girsin cadı…\n\nVaktiyle memleketin birinde bir tüccar yaşarmış. Bu tüccar gül yağı ticareti yaparmış. Bu adamın karısıyla iki de oğlu varmış. İyilik etmekten hoşlanır, yoksulları doyurur, donatırmış. Böylece mutlu, mesut yaşayıp giderlermiş.\n\nBir gün otururken aklına bir soru gelmiş.\n\n— Acaba bu memlekette benim kadar zengin olan, gül yağlarımın hepsini alacak bir insan var mı?\n\nBüyük oğlanı yanına çağırıp:\n\n— Bak oğlum, sana kırk deve, kırk katır yükü gül yağı vereceğim. Onları götürüp satacaksın, demiş.\n\nBüyük oğlan:\n\n— Baba, biz zaten sen söylesen de söylemesen de gül yağlarını götürüp satıyoruz, demiş.\n\n— Oğlum, tamam satıyorsunuz. Ama bu sefer kırk deve, kırk katır yüklü gül yağını tek bir kişiye satacaksın. Bakalım bu memlekette bu kadar gül yağını alabilecek kimse var mı, demiş babası.\n\nOğlan:\n\n— Baba, bu kadar gül yağını alabilecek kimse yoktur herhâlde. Ama gideyim, belki bulurum. Bulamazsam da ayrı ayrı satarım, demiş.\n\nBabası ısrar etmiş.\n\n— Hayır, ben bunları bir kişiye satacaksın diyorum. Satamazsan geri getir, demiş.\n\nOğlan kırk deve, kırk katır yükü gül yağını almış, yola düşmüş. Memlekette gezip dolaşmadığı yer kalmamış. Gittiği yerlerde müşteri buluyormuş, ama hiçbiri de gül yağının hepsini alacak kadar zengin değilmiş.\n\nAradan seneler geçmiş. Oğlan, gül yağını satacak birini bulamamış. Sonunda yorulmuş, geri dönmeye karar vermiş. Hem geliyor hem de müşteri arıyormuş.\n\nAradan birkaç gün geçmiş. Yolu bir kasabaya düşmüş. Akşamüzeri olduğu için yükünü hanın önüne yıkmış. Yemek yemek için hana girmiş. Oturmuş, bir güzelce karnını doyurmuş, kahvesini içmiş. Tam kalkacağı sırada yanına bir adam gelmiş, oturmuş.\n\n— Ben filan adamım, gül yağı alacağım, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Ben bunları toptan satacağım. Hepsini alacaksan olur, demiş.\n\nAdam:\n\n— Zaten hepsini alacaktım, demiş.\n\nGül yağı için pazarlık yapmışlar. Adam parasını verince oğlan da gül yağını teslim etmiş.\n\nOğlanı bir merak almış.\n\n— Bir şey soracağım. Bu kadar gül yağını ne yapacaksın, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Ben çok zengin biriyim. Hiç kimsem yok. Bu gül yağını camiye harç olarak kullanacağım, demiş.\n\nOğlan, bir müddet daha dinlendikten sonra tekrar yola düşmüş. Aylarca yol gitmiş, sonunda memleketine gelmiş. Babasının yanına varmış. Başından geçenleri anlatmış.\n\nAradan bilmem kaç sene geçmiş. Caminin ünü her yere yayılmış. Gül yağı tüccarı, bu camiyi görmek için yollara düşmüş. Sonunda caminin bulunduğu şehre gelmiş. Cami şehrin en güzel yerindeymiş. Yanında da bir hamam varmış. Camiye gidecek olanlar önce hamama, sonra camiye girerlermiş. Tüccar, âdet üzere önce hamama girmiş. Sonra da çıkıp camiye girmiş. Namazını kıldıktan sonra bu camiyi yaptıranı soruşturmaya başlamış. Sora soruştura camiyi yaptıranın hamamın külhanında çalıştığını öğrenmiş.\n\n— Nasıl olur da böyle bir camiyi yaptıran külhancı olur, diye sormuş.\n\nHamama gelmiş. Doğruca külhana girmiş. Bu arada adam namaz kılıyormuş. Namazını bitirip kalkmış. Tüccar kendini tanıtmış.\n\n— Nasıl olur da böyle bir camiyi yaptıran zengin biri külhanda yaşar, diye sormuş.\n\nAdam başlamış anlatmaya:\n\n— Evet, gül yağını ben aldım, bu camiyi ben yaptırdım. Ama bir gün namaz kıldık, çıkıyorduk. Yanımda tanınmış, çok zengin bir arkadaşım vardı. Tam kapıdan çıkarken kapının eşiğinde bir ekmek parçası gördüm. Eğilip almadım. Ayağımla kenara ittim. Bu işten sonra Allah’ın gazabına uğradım. Malım, mülküm, bütün servetim elimden gitti. Dükkânlarım iflas etti. Şimdi de kendi yaptırdığım hamamda külhancılık yapıyorum, demiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Hılılıyla Dertli Dılılı",
        "text": "HILILI'YLA DERTLİ&nbsp; DILILI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış. Çok eski zamanların birinde saf mı saf bir karı-koca varmış. Bunların başka köyde yaşayan bir de kızları varmış.\n\nBir gece Dertli Dılılı, yatağından kalkmış, şöyle bir etrafına bakınmış ki ayın ışığı tandıra düşmüş, tandırın başını parıl parıl aydınlatmış. Doğruca karısının başına varmış:\n\n— Hılılı! Hılılı, diye uyandırmış.\n\nKarısı da:\n\n— Ne diyorsun Dertli Dılılı, demiş.\n\nDertli Dılılı:\n\n— Hele kalk, bir bak! Tandırın bir yanıyor, bir yanıyor ki sorma! Kalk da çörekleri pişir, kızımızı görmeye gidelim, demiş.\n\nHılılı da ne bilsin? Gerçekten yanıyor sanmış, tandırın başına varmış. Hamurları acele acele tandıra koymuş. Koymuş, ama hamurlar pişmiyormuş. O, ateş var sanıp yeniden hamurları koyuyormuş, ama çörekler pişmiyormuş. Hılılı, tandırdan çıkarttığını torbaya koymuş, çıkarttığını torbaya koymuş. O sırada güneş doğmuş, ortalık aydınlanmaya başlamış. Hılılı da, Dılılı da giyinmiş, kuşanmışlar, torbayı da sırtlarına vurmuş, yola düşmüşler. Meğerse kışın ortasıymış. Hava öyle soğuk, öyle soğukmuş ki ağaçlar ayazdan bembeyaz kesilmiş.\n\nAdam, Hılılı’ya:\n\n— Hılılı, Hılılı!.. Aha şu bürüğünü* çıkart da ağaçlara ört! Nasıl üşümüşlerse beyazlara bürünmüşler, bürüğünü ört de azıcık ısınsınlar, demiş.\n\nİkisi de üstlerindekileri çıkartıp ağaçlara örtmüşler, yola devam etmişler. Biraz ileri varmışlar ki kargalar soğuktan karın üstünde seke seke dolanıyorlar.\n\nDertli Dılılı:\n\n— Hılılı, Hılılı!\n\n— Ne diyorsun Dertli Dılılı?\n\n— Ne diyeyim ki? Baksana, kargalar bu soğukta, bu ayazda seke seke dolanıyorlar. Ayakkabılarımızı çıkartıp onlara versek de üşümeseler, demiş.\n\nAyakkabılarını çıkartıp onlara vermişler, yine yola düşmüşler. Gide gide kızlarının evine varmışlar. Kız, bunları kapıda karşılamış, buyur etmiş. Biraz hoş beşten sonra Hılılı:\n\n— Kızım, sana bir çörek pişirdim ki göresin. Bir güzel oldu, bir güzel oldu… Hemen çıkart da yiyelim, demiş.\n\nKız, torbadan çörekleri çıkartmış ki sade hamur. Hemen tandır yakmış, yeniden onları pişirmiş, mis gibi annesinin, babasının önüne koymuş. Yemeden, içmeden sonra akşam olmuş. Kız, odanın birine annesi, babası için döşek sermiş. O odada da mercimeği, pirinci, kuru fasulyesi varmış. Her birini ayrı ayrı torbalayıp duvardaki çivilere asmış. Annesi, babası odaya yatmaya gidince “Duvarda asılı duran torbaların içinde ne var acaba?” diye merak edip bakmışlar.\n\nHılılı, Dertli Dılılı’ya:\n\n— Herif, bizim bu kız ne kadar dağınık; pirinci bir torbada, mercimeği bir torbada, kuru fasulyesi bir torbada! Hiç öyle şey olur mu? Gel, biz bunları birleştirelim, demiş.\n\nKarı&nbsp;koca, kızın yiyeceklerinin hepsini bir torbaya doldurmuş, yatmışlar.\n\nKız, sabah olup da odaya girince anne-babasının yaptığına şaşırıp kalmış, ama bir şey de diyememiş.\n\n— Aman, kaynanamlar duymasın, diye gitmiş, hepsinden almış, torbalamış, yerlerine asmış.\n\nKendi kendine; “Bugün de yarmamı, mercimeğimi, bulgurumu birleştirirlerse,” diye korkmuş, yataklarını başka odaya sermiş.\n\nO odada da tavuklar, kazlar, culuklar* varmış. Hılılı’yla Dertli Dılılı, odaya girince bunları görmüşler. Bakmışlar ki tavuklar, kazlar gagalarıyla kendilerini bitliyorlar*.\n\nHılılı, Dertli Dılılı’ya:\n\n— Herif, bu kız ne kazı yıkamış ne de tavuğu. Bak hele, hayvanlar nasıl bitlenmişler, didinip duruyorlar, demiş.\n\nAdam da:\n\n— İyi, tamam da bize ne, demiş.\n\nHılılı:\n\n— Yoook! Aman, öyle olur mu, gel bunları yıkayalım, demiş.\n\nKalkmış, ocağı yakmış. Büyük kazanı da üstüne oturtmuş, ısınmasını beklemiş. Su ısınınca tavuğu, kazı birer birer kazana sokmuş. Çıkardığını götürüp tara* dizmiş, ama hayvanlar teker teker bayılıp yere düşmüş.\n\nDertli Dılılı, Hılılı’ya:\n\n— Hele bir bak! Nasıl hoşlandılar ki hepsi bayıldı, yatıyor. Aman seslenme de sabaha kadar uyusunlar, demiş.\n\nOndan sonra da gidip yerlerine yatmışlar.\n\nSabah olmuş, kızları odanın kapısını açınca bir de ne görsün? Kaz bir yerde duruyor, culuk bir yerde… Hepsi ölmüş, yatıyor.\n\nKız:\n\n— Ana! Bunlara ne oldu, ne yaptınız, diye sormuş.\n\nHılılı da:\n\n— Bak, bunları hiç yıkamamışsın. Hayvanlar bitlenip duruyordu. Biz de babanla sabaha kadar bunları yıkadık. Yıkadığımızı tara koyduk, yıkadığımızı koyduk, demiş.\n\nKız ne yapsın? Tavukların, kazların, culukların leşlerini toplamış, atmış. Ortalığı da silmiş, süpürmüş. Bakmış ki böyle olmayacak. Her gün bir zarar açıyorlar. “En iyisi bunları evlerine göndereyim de ben de rahat edeyim, onlar da,” diye kendi kendine söylenmiş.\n\nKız, anasına:\n\n— Ana, canını yerim, en iyisi ben sizi bugün yolcu edeyim, siz de rahat edin, ben de… Ama bana darılmayın, demiş, onların gönüllerini de almış, yola salmış.\n\nOnların da hiç sesi çıkmamış. Hılılı’yla Dertli Dılılı, geldikleri gibi geri dönmüşler. Onlar evlerinde, kızları da kendi evinde mutlu mesut yaşamışlar...\n\n&nbsp;\n\n\n* bürük: Başörtüsü.\n\n* culuk: Hindi.\n\n* bitlemek: Bitlerini temizlemek.\n\n* tar: Tavukların kümeslerde tünedikleri ağaç.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Hötürüklü Serçe",
        "text": "HÖTÜRÜKLÜ SERÇE\n\nBir hötürüklü* serçe varmış. Gitmiş, gitmiş, bir fırıncıya rastlamış. Fırıncıya demiş ki:\n\n— Fırıncı kardeş, sen şu çalımı tut da ben iki taşın arasına çıtılıyım, pıtılıyım da geleyim.\n\nFırıncı da ekmek pişirirken çalıyı ateşe atıp yakmış. Serçe geri gelmiş:\n\n— Fırıncı kardeş, çalımı ver, demiş.\n\nFırıncı da:\n\n— Serçe kardeş, ben senin çalını yaktım, demiş.\n\nSerçe:\n\n— O yana geçerim, bu yana geçerim. Bir ekmeğinizi alıp kaçarım, demiş.\n\nBir tane ekmek almış, gitmiş. Yine gitmiş, gitmiş, bu sefer dağda bir çobana rastlamış.\n\nÇobana demiş ki:\n\n— Çoban kardeş, sen şu ekmeğimi tut da ben iki taşın arasına çıtılıyım, pıtılıyım da geleyim.\n\nÇoban:\n\n— Tamam, serçe kardeş, demiş.\n\nSerçe gitmiş. Çoban da serçe gelene kadar ekmeği yemiş. Serçe gelmiş, ekmeğini isteyince çoban demiş ki:\n\n— Serçe kardeş, ben senin ekmeğini yedim.\n\nSerçe de:\n\n— O yana geçerim, bu yana geçerim. Bir tane toklunu*&nbsp;alıp kaçarım, demiş, bir tokluyu almış, kaçıp gitmiş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Bu sefer bir düğüne rast gelmiş.\n\nDüğüncülere demiş ki:\n\n— Şu toklum sizde dursun. Ben iki taşın arasına çıtılıyım, pıtılıyım, geleyim.\n\nDüğüncüler de:\n\n— Tamam, demişler.\n\nSerçe gitmiş, ancak düğüncüler tokluyu kesmişler, düğün yemeğinin içine katmışlar.\n\nSerçe geri gelmiş:\n\n— Toklumu verin, demiş.\n\nDüğüncüler de:\n\n— Serçe kardeş, biz senin tokluyu kestik, düğün yemeğinin içine kattık, demişler.\n\nSerçe yine başlamış:\n\n— O yana geçerim, bu yana geçerim. Hemen de gelini alıp kaçarım, demiş. Gelini kaptığı gibi alıp kaçmış.\n\nOndan sonra:\n\nDambıram dım dım!\n\nGümbürem güm güm!\n\nÇalı verdim, ekmek aldım\n\nEkmek verdim, toklu aldım\n\nToklu verdim, gelin aldım, demiş.\n\nDaha sonra yemiş, içmiş, muradına geçmiş...\n\n&nbsp;\n\n\n* hötürük: İshal.\n\n* toklu: Bir yıllık kuzu.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İki Arkadaş",
        "text": "İKİ ARKADAŞ\n\nBir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çoook uzaklarda bir köy varmış. Bu köyde iki komşu yaşarmış. Bunlardan biri çok iyiliksevermiş. Öteki de çok kötü kalpli, fesadın biriymiş. İkisi de çok fakirmiş. Bir gün fakirlik canlarına tak etmiş, karşılıklı düşünüp konuşmaya başlamışlar. En sonunda şehre gidip para kazanmaya karar vermişler. Karar vermeye vermişler de bunu karılarına nasıl söyleyeceklerini kara kara düşünmeye başlamışlar.\n\n— Adam aman! N’olursa olsun! İster izin versinler isterse vermesinler. Biz kararımızdan vazgeçmeyelim. Onlar illaki bize izin verecekler. Yoksa bu fakirlik hem onları hem de bizi süründürecek, deyip evlerinin yolunu tutmuşlar.\n\nAllah’tan ki karıları karşı gelmemiş.\n\n— Evet, demiş, bunlara izin vermişler.\n\nBunlar da binbir heyecanla hazırlık yapmaya başlamışlar. Heybelerine ekmek, katık koymuşlar, azık tozuk koymuşlar, hazırlanmışlar.\n\nErtesi gün, bu iki akıllı, heybelerini omuzlarına atıp yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler… Epeyce bir yoldan sonra bir çeşme başına gelmişler. Karınları acıkmış.\n\nBiri:\n\n— Gel, şurada durup biraz karnımızı doyuralım, demiş.\n\n— Tamam, demiş öteki.\n\nKötü kalpli olan hemen öne atılıp:\n\n— Gel, önce senin azığını yiyelim, sonra da benimkini yeriz, demiş.\n\nİyi kalpli olan da:\n\n— Tamam, olur, ikisi de yiyecek değil mi? Bir dahaki acıkmamızda da onu yeriz, deyip kabul etmiş.\n\nOrada bir güzel karınlarını doyurmuş, biraz da dinlenmişler. Tekrar yola koyulmuşlar. O zaman da at yok, araba yok… Yürüye yürüye iki gün, üç gün yol gitmişler. Yine karınları acıkmış. Bu arada iyi adamın azığı da bitmiş. İyi adam:\n\n— Hadi arkadaş, azığını çıkar bakalım, sıra seninkini yemeye geldi, demiş.\n\nO da:\n\n— Peki, demiş. Azığını heybesinden çıkarmış.\n\nKötü olan fesat ya!.. Aklına şeytanlık gelmiş, azığı tek başına yemek istemiş.\n\n— Ben şu aşağıya doğru gidip bir bakayım, çeşme meşme varsa sana seslenirim, gelirsin, yemeğimizi orada yeriz, demiş.\n\nAzığı aldığı gibi hızlıca oradan uzaklaşmış, gözden kaybolmuş. İyi kalpli adam bir beklemiş yok, iki beklemiş yok… Bakmış ki olmayacak, yola düşmüş. Gitmiş, gitmiş, sonunda yıkık, virane bir değirmene rastlamış. Karnı aç, artık bakmış ki yola da gidemeyecek. “Şu değirmenin içine girip bir bakayım. Hiç değilse biraz yatıp uyur da dinlenirim,” diye düşüne düşüne içeri girmiş.\n\nSağa sola bakmış, kimsecikler yok. Oralarda bir yere büzülmüş, uzanmış. Neyse, saat epeyce ilerlemiş. Gece yarısı olunca büyük bir gürültü duymuş. Arkasından da kalabalık sesi işitmiş. Hemen yıkıntıların arasına girmiş, saklanmış. Olduğu yere pusmuş, dinlemeye başlamış, ama bir yandan da korkudan tir tir titriyormuş.\n\n— Acaba bu ne ki, diye saklandığı yerden gizli gizli bakıyormuş.\n\nMeğerse bu gelenler cinlermiş. Hani onlar boş, yıkık ve virane yerlere gelirlermiş ya… Orada kendi kendilerine yemiş, içmişler, oynamış, gülmüşler, eğlenmişler.\n\nSabaha doğru cinlerden bir tanesi:\n\n— Benim filan yerdeki filanca kavağın altında bir kazan dolusu altınım var. Her gün gidip bakıyorum, yerinde duruyor, demiş.\n\nBaşka biri de:\n\n— Benimki de filan yerde, çok kolay bir yerde bir altıntopum var, ama kimse yerini bilmiyor. Ben de her gün gidip yokluyorum, yerinde duruyor, demiş.\n\nÖbür cin de:\n\n— Benim bilmem nerede bir küp altınım var. Ben de gidip bakıyorum, kimse bilmiyor. Zaten bilse gidip alır, demiş.\n\nNeyse, bunlar böyle kendi kendilerine konuşmuşlar. Adam da bunları bir bir aklında tutmuş. Ama sabaha kadar da korkudan ölüp ölüp dirilmiş, adamlıktan çıkmış, kan ter içinde kalmış. Gün ağarmaya başlarken bunlar yine geldikleri gibi gürültüyle, patırtıyla gitmişler. Adam da saklandığı yerden çıkmış. Biraz kendine gelince:\n\n— Acep doğru mu söylüyorlar ki? Gidip de hepsine bir bir bakayım, demiş.\n\nAdam yola koyulmuş. Gide gide tarif edilen ağacı bulmuş. Ağacın dibini eşmiş, eşmiş, eşmiş... Gerçekten de altın dolu koca kazanı bulmuş. Altınları heybesine doldurmuş, yine yola düşmüş. Bu sefer de:\n\n— Varıp gideyim de öteki cinin tarif ettiği altıntopu bulayım, demiş.\n\nTarif üzere onun da yerini bulmuş. Bakmış ki gerçekten koskoca bir altıntop değil mi? Onu da yanına almış. Sonra da öbür cinin tarif ettiği yerdeki altınları almaya gitmiş. Onu da eliyle koymuş gibi bulmuş. O altınları da almış. Olmuş bir zengin… Derken şehrin yolunu tutmuş. Elindeki altınlarla konaklar almış, evler almış, dükkânlar almış, adam zengin olmuş.\n\nGel zaman, git zaman, aradan epey bir zaman geçmiş. Bu adam çarşıda dolaşırken kendini çeşmenin başında bırakıp giden fesat arkadaşına rastlamış.\n\nFesat adam:\n\n— Oooo… Yemeye ekmek bulamıyordun. Bu üst başı, elbiseleri nerden buldun? Yoksa çalışmak için iş mi buldun, diye sormuş.\n\nİyi kalpli adam da:\n\n— Gel, sana konaklarımı, evlerimi, dükkânlarımı göstereyim, demiş.\n\nKötü kalpli adam bakmış ki bu çoktan zengin olmuş. Şaşırıp kalmış.\n\n— Sen bunları nerden aldın, diye sormuş.\n\nAdam da:\n\n— Sen o gün beni orada, dağın başında öylece koydun, kaçtın. Aç, susuz, perme perişan oldum. Gide gide kırık dökük, virane bir değirmen gördüm, oraya sığındım. Orada cinler, periler düğün yaptılar, oynadı, güldü, eğlendiler. Bir de hazinelerinin yerlerini söylediler. Sabah olunca gittim, hepsinin yerlerini buldum. Birer birer eştim, çıkardım. Sonra da gelip şehirden konaklar, evler, dükkânlar aldım, demiş.\n\nFesat adam, öyle bir haset etmiş ki iyi kalpli adamın yanından fırlayıp dosdoğru o yıkık değirmenin yolunu tutmuş. Koşa koşa bir solukta oraya varmış. O da duyacak ya!.. O da altın bulacak ya!... Bir köşeye saklanmış, beklemeye başlamış.\n\nGece yarısı olmuş. Bir gürültü, bir uğultu derken cinler, periler teker teker oraya gelmeye başlamış. Meğer onlar gece yarısı olunca her gün oraya gelip eğlence yaparlarmış. Vurmuşlar, kırmışlar, eğlenmişler. Sıra hazinelerin yerini söylemeye gelmiş.\n\nBiri:\n\n— Geçen sefer hazinelerin yerini konuştuk, buldular. Şimdi konuşmadan önce buraları iyice bir arayıp tarayalım. İnsanoğlu varsa söylemeyelim, demiş.\n\nNeyse, bunlar her biri bir taraftan değirmeni didik didik aramışlar. Bakmışlar ki adam orada saklanmış, öylece onları dinliyor. Adamı olduğu yerden çekmişler, almışlar ortalarına… Bir güzelce dayak atıp parça pinçik etmişler. Adam, böylece kötülük etmenin cezasını ödemiş.\n\nİyi kalpli adam da karısı, çocukları, malı, mülküyle mutlu mesut bir hayat sürmüş...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "İncili Çadır",
        "text": "İNCİLİ ÇADIR\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Ben anamın beşiğini sallarken anam düştü beşikten… Varmış, yokmuş, bu zengin ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da kız güzeli mi dersin, erkek güzeli mi dersin, evlenecek yaşta bir oğlu varmış. Bu şehzadenin ünü dört bir yana dağılmış. Ülkedeki kızlar, şehzadeyle evlenmek için can atıyormuş.\n\nBir gün padişah, vezirini çağırıp:\n\n— Git, oğluma söyle; gayrı evlenme çağı geldi, demiş.\n\nVezir, padişahın bu emrini yerine getirmiş. Şehzadenin yanına varıp babasının dileğini iletmiş.\n\nŞehzade, vezire:\n\n— Babamın emri, başım gözüm üstüne, ama ben henüz evlenmek istemiyorum, diye cevap vermiş.\n\nVezir, şehzadenin cevabını padişaha iletmiş. Padişah, sinirlenmiş.\n\n— Öyle şey olmaz! Vakti geldi de geçiyor bile! Bu işin lamı cimi yok, evlenmesi lazım, demiş.\n\nŞehzade, bakmış ki bu işten kurtuluş yok, istemeye istemeye babasının emrini kabul etmiş.\n\nPadişah, komşu ülkenin padişahına bir elçi göndermiş; kızını, oğluna istetmiş. Kızın babası da padişahın bu isteğini canla başla kabul etmiş. Şehzadenin babası, gelin kızı için altın, inci gibi kıymetli ne varsa bir sürü nişan hediyesi göndermiş. Böylece şehzadenin başı bağlanmış.\n\nAradan günler, aylar geçmiş. Padişah, oğlunu huzuruna çağırtmış.\n\n— Oğlum, düğün zamanı yaklaştı, artık son hazırlıklarını yap, demiş.\n\nŞehzade:\n\n— Babacığım, düğünden önce akranlarla, yârenlerle eğlenmek istiyorum, ne dersin, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Elbette, niye olmasın? Düğünden önce eğlenmek, zevklenmek hakkın… Benden ne istiyorsun, diye sormuş.\n\nŞehzade, babasından aşçı, uşak, vezir, çengi, çalgıcı olmak üzere tam otuz dokuz kişi istemiş. Padişah, oğlunun isteğinin yerine getirilmesini emretmiş. Ne var ne yok hazırlıklar yapılmış, develere yüklenmiş. Şehzade ile otuz dokuz kişilik kafile yola çıkmış.\n\nŞehzade, maiyetiyle beraber babasının sarayından uzak bir yere gitmiş. Etrafı dağlarla çevrili, dört bir yanından sular kaynayan yemyeşil bir vadiye yerleşmişler. Şehzadenin inciden yapılmış çadırını da tam orta yere kurmuşlar. Diğer otuz dokuz çadırı da etrafını çevirecek biçimde yerleştirmişler. Şehzadenin incili çadırı, en uzak yerlerden bile ışıl ışıl parlayıp göz kamaştırıyormuş.\n\nŞehzade ile maiyetindekilerin çadır kurduğu sıralarda başka bir oba da etraftaki dağın birine yaylamak için gelmiş. Onlar da obalarını yaylaya kurup yerleşmişler. Bu obada, yaşlı bir kadınla kız torunu da varmış. Kız, çok güzelmiş. Bir gören bir daha bakarmış. Yaylada yer, içer, oradan oraya gezer dururmuş.\n\nKız, yine bir gün yaylayı gezdiği sırada büyük bir kalabalık görmüş. Kalabalıktan müzik sesleri, kahkahalar duyuluyormuş. Kızın merakı artmış. Sesin geldiği yere doğru gitmiş. Bir de ne görsün? Vadinin içinde otuz dokuz tane ipek çadır. Tam ortasında da incili bir çadır yok mu!? Kız, bir bakmış, bir daha bakmış. Hele incili çadır nasıl parlıyorsa, ta uzaktan bile adamın gözünü alıyormuş. Kız, orada epeyce durmuş, çadırı uzun uzun seyretmiş. Aynı zamanda içinde bir merak uyanmış.\n\n— Acaba bu çadır kimin? İçinde kim kalıyor, diye sabaha kadar düşünmüş.\n\nKız, bakmış ki böyle olmayacak, planlar yapmış. Gece olunca da çadıra girmeye karar vermiş.\n\nGece olmuş. Ninesiyle obadakiler uyuduktan sonra gündüzden belirlediği yoldan vadiye inmiş. İncili çadırın kapısını kollamış. Bakmış ki nöbetçiler uyuyor, usulca çadırın içine girmiş. Gözlerini kırpmış, bakmış. Bakmış ki bir altın karyola. Karyolanın baş ucunda altın şamdan yanıyor, ayak ucunda gümüş şamdan dönüyor. Karyolanın öbür başında da altın bir tepsi, içinde de kuş sütünden başka her şey var. Kız, ses etmeden altın tepsideki yiyeceklerden birer parça almış, çadırdan çıkıp kimseyi uyandırmadan obasına dönmüş.\n\nSabah olmuş, şehzade uyanmış. Kahvaltısını edeceği sırada bakmış ki kahvaltısı bozulmuş. Hemen aşçıları çağırmış, sormuş. Onlar, her zaman ki gibi hazırladıklarını söylemişler. Bu sefer de nöbetçileri çağırıp sormuş. Onlar da kimseyi görmediklerini söylemişler. Şehzade, bunun içinde bir iş olduğunu anlamış. Daha fazla uzatmadan olayın üstünü örtmüş.\n\nKız, ertesi gün yine şehzadenin obasını seyretmiş. Herkes bir taraftan koşuşuyor; kimi yemek pişiriyor, kimi çalgı çalıyor, kimi de kendinden geçerek oynuyormuş. Zevk, eğlence çokmuş, ama şehzade çok düşünceliymiş. Onu eğlendirmek için neşelendirmek için ne yaptılarsa şehzade mutlu olmamış. Kız, bunu olduğu yerden görmüş.\n\nBiz gelelim şehzadenin babasına… Padişah, oğlunu eğlenmesi için gönderdikten sonra vezirine, vüzerasına:\n\n— Hazırlıklara başlayın, düğün kurulsun, diye emir vermiş.\n\nGelin kızın babasına da haber yollamış ki:\n\n— Düğün hazırlıklarına başladık. Kırk gün, kırk gece sürecek. Ona göre siz de hazırlıklarınızı yapın!\n\nHer iki sarayda da düğün hazırlıkları görüledursun, biz haberi obadaki kızdan verelim… Kızın aklı, fikri şehzadede kalmış. Ertesi gece, ninesi uyuduktan sonra çadırından dışarı çıkmış. Etrafı şöyle bir kolaçan etmiş, herkesin uyuduğu bir zamanda yine şehzadenin çadırına gitmiş. Nöbetçilerin içi geçmiş, gözleri dalmış. Bunu gören kız, usulcacık şehzadenin incili çadırına girmiş. Şehzade, altın karyolasında mışıl mışıl uyuyormuş. Kız, bu sefer daha bir imrenerek şehzadenin yüzüne bakmış, bakmış, bakmış… Baş ucundaki yiyeceklerin her birinden biraz biraz almış, oradan çıkmış. Kimselere görünmeden kendi çadırına varmış, yerine girip yatmış.\n\nSabah olup da güneş odaya doğunca şehzade uyanmış. Tam kahvaltısını yapacağı sırada yine yiyeceklerinin eksildiğini görmüş. Daha çok meraklanmış, ama bu sefer kimseye bir şey söylememiş. “Dur bakalım, bu oyunu bana oynayan kimse, nasıl olsa ortaya çıkar,” diye düşünmüş.\n\nBir yandan da ne yapacağını, ne edeceğini kafasında evirip çeviriyormuş.\n\nŞehzade, üçüncü gece; “Ne yapıp edip bu gece uyumamalıyım. Bu oyunu bana kim ediyorsa muhakkak bulmalıyım,” diye uyumamaya karar vermiş.\n\nKız, ninesi de, oba da uyuyunca çadırından çıkıp şehzadenin çadırına gelmiş. Bir ara, nöbetçileri atlatıp içeri girmiş. Şehzade, yatağında uyuyormuş. Öyle bir içi kaynamış ki ses etmeden şehzadenin yatağına girip yanına uzanmış. Az sonra da uyuyakalmış. Şehzade, bir ara gözünü açmış ki kızın saçları yüzünü kapatmış, kolu da boynuna dolanmış. Önce bir şaşırmış. Bakmış ki yanında ay parçası gibi bir kız yatıyor. Ne yapacağını şaşırmış. Hemen kızı uyandırmadan yanından usulca sıyrılıp kalkmış. Koynuna da bir kese altın bırakmış.\n\nHemen nöbetçilere emir vermiş:\n\n— Tez çadırları sökün buradan kalkıyoruz!\n\nMaiyetindekiler ne olduğunu anlayamamışlar. Hem “Gece gece bu ne iştir? Hayırlısı olsun bakalım.” demişler hem de şehzadenin emrini yerine getirmişler. Sıra incili çadıra gelince şehzade:\n\n— Ona dokunmayın! O çadır burada kalacak, demiş.\n\nAdamlar, incili çadıra hiç dokunmamışlar. Şehzadenin emriyle sarayın yolunu tutmuşlar.\n\nBunlar yolda olsunlar, kız uyanmış. Yanına bakmış kimse yok! Hemen çadırdan dışarı çıkmış, etrafa bakmış, kimseler yok! Kendi kendine; “Allah Allah! Ne şehzade var ne de çadırlar! Bunlar çadırları toplayıp nereye gittiler acaba,” demiş.\n\nÖyle üzülmüş ki o da arkalarından yola düşmüş. Gide gide bir çobana rastlamış. Koynundaki altın kesesini çıkarıp:\n\n— Al, bu altınlar senin olsun, ama bir koyun kes, işkembesini bana ver. Bir de şu üstündeki elbiseleri... Filan yerde bir incili çadır kurulu… O çadır benim. Eğer dediklerimi yaparsan, istediklerimi bana verirsen o çadır da senin olsun, demiş.\n\nÇoban, kızın dediklerini vermiş. Sevincinden incili çadırın olduğu yere koşmuş. Kız da işkembeyi temizleyip başına geçirmiş. Çobanın elbisesini de sırtına giymiş, şehzadenin kafilesine yetişmek için koşa koşa yolu tutmuş. Bir zaman sonra kafileyi uzaktan görmüş. Yaklaşınca:\n\n— Ey ağalar, beyler! Yolumu kaybettim, beni de kafilenize alır mısınız, diye bağırmış.\n\nArkadaşları, şehzadenin durumuna çok üzülmüşler. Olup bitene bir türlü akıl erdirememişler. Kendi aralarında konuşup durdukları için de bu sese hiç aldırış etmemişler, ama şehzadenin aklı fikri kızda olduğu için kızın sesini duymuş, dönüp arkasına bakmış. Bakmış ki gelen garip bir çoban…\n\n— Tamam, tamam! Gel, bizimle git, demiş.\n\nÇobanı yanına almış, yol boyu sohbet ede ede gitmişler.\n\nŞehzade:\n\n— Nerden gelir, nere gidersin, diye sormuş.\n\nÇoban da çok uzaklardan geldiğini anlatmış. Bunun üstüne şehzade:\n\n— Geldiğin yerlerde, yollarda bir şey gördün mü, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Benim adım Abdal Ağa. Ben ne gördüğümü sana şöyle söyleyeyim:\n\nİncili çadır kurulu gördüm\n\nAltın şamdan yanar gördüm\n\nGümüş şamdan döner gördüm\n\nİçinde bir güzel ağlar gördüm, demiş.\n\nŞehzade, bunları duyunca beyninden vurulmuş. Eli ayağı titremiş, bir hoş olmuş, ama bir şey de diyememiş. Şehzade, yol boyu yolda ne gördüğünü sorup durmuş.\n\n— He Abdal Ağa! Hele bir düşün, yolda belde değişik ne gördün, diye bir daha sormuş.\n\nKız da hep aynı cevabı veriyormuş:\n\nİncili çadır kurulu gördüm\n\nAltın şamdan yanar gördüm\n\nGümüş şamdan döner gördüm\n\nİçinde bir güzel ağlar gördüm\n\nHer cevapta şehzadenin içi daha çok yanıyormuş. Şehzadenin arkadaşları, bu durumu bir türlü anlayamamışlar. Kendi aralarında konuşup:\n\n— Şehzade, bu pis, kel çobanı niye yanında götürüyor ki, diye çok merak etmişler.\n\nŞehzade, sarayına erken dönünce herkes çok şaşırmış.\n\nPadişah:\n\n— Oğlum, arkadaşlarınla eğlenmek için hem çok ısrar ettin hem de ne diye erken geldin, diye sormuş.\n\nŞehzade:\n\n— Babacığım, öyle icap etti, daha da üsteleme, demiş.\n\nPadişah, pek bir şey anlamamış, ama sesini de çıkartmamış.\n\nŞehzade, düğün hazırlıkları olduğunu bile bile bırakıp Abdal Ağa’yla çarşıya, pazara gidiyormuş. Onu gezilecek, gidilecek yerlere götürüyor, bir an bile yanından ayırmıyormuş. Padişah da, saraydakiler de, ahali de şehzadenin bu hâlini bir şeye yoramıyorlarmış.\n\nYine bir gün çarşıda gezerlerken kız, şehzadeyi bir ara oyalamış, bir parça zehir alıp koynuna saklamış.\n\nNihayet düğün günü gelip çatmış. Kırk davul, kırk zurna, yeme içme tırıba* gidiyormuş. Eğlencenin son günü gelmiş, çatmış, ama şehzade hâlâ düşünceli, hâlâ sıkıntılıymış. Babasıyla görüşmek istemiş.\n\nBabasına:\n\n— Babacığım, senden bir şey isteyeceğim, ama itiraz etme, olur mu, demiş.\n\nPadişah da:\n\n— Evladım, sen yeter ki mutlu ol! Yeter ki yüzün gülsün! Söyle bakalım, ne diyorsun, demiş.\n\nŞehzade:\n\n— Gerdek odasının ikiye bölünmesini istiyorum, demiş.\n\nBabası:\n\n— Oğlum, hiç öyle şey olur mu? Hiç duyulmuş şey mi? Peki, nasıl böleceğiz, ne olacak, diye sormuş.\n\nŞehzade:\n\n— Odayı bir kilimle ikiye ayıracaksın. Bir tarafında ben, öbür tarafında Abdal Ağa olacak, demiş.\n\nPadişah, itiraz ettiyse de, “Olmaz!” dediyse de şehzadenin gönlünü edememiş. Odayı onun istediği gibi hazırlatmış.\n\nErtesi gün, düğüncüler gelini almış, deve yükü çeyizle gelmişler. İzzet ikram, eğlence derken akşam olmuş, düğün dağılmış. Şehzade, odasına, gelinin yanına varmış. Kız, perdenin öbür tarafında başındaki işkembeyi, sırtındaki çoban elbisesini çıkartmış; için için ağlıyormuş. Şehzade, kıza yine aynı soruyu sormuş. Gelinin yüzüne hiç bakmamış bile. Gelin, ne olup bittiğini anlayamamış, cesaret edip soramamış da…\n\nŞehzade, kıza son bir defa daha aynı soruyu sormuş. Kız, yine aynı cevabı vermiş:\n\nİncili çadır kurulu gördüm\n\nAltın şamdan yanar gördüm\n\nGümüş şamdan döner gördüm\n\nİçinde bir güzel ağlar gördüm\n\nBöyle deyince şehzade artık umudu kesip çaresiz gelinin yanına oturmuş. Kız, artık dayanamamış, kilimin arkasından çıkıp:\n\n— Yeter artık şehzadem, demiş.\n\nElindeki zehir kabını başına dikmek isterken şehzade eliyle kaba vurunca kap yuvarlanıp gitmiş, zehir de dökülmüş.\n\nŞehzade, babasının yanına gitmiş. Ne olup bittiğini anlatmış. Gelini de, çeyizini de iki misliyle develere yükleyip babasının evine göndermişler. Şehzade de öbür kızla evlenmiş.\n\nYiyip, içip muratlarına geçmişler…\n\n&nbsp;\n\n\n* tırıp: Çok, bol.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kedi Kız",
        "text": "KEDİ KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde üç kardeş varmış. Bunların üçü de bekârmış. Üçü de evlenmek istiyormuş. “Kimin kızını alalım, kimin kızını alalım,” diye düşünmeye başlamışlar.\n\nSonunda; “Havaya üç ok atalım. Oklar nereye düşürse o evin kızını alalım,” diye karar vermişler.\n\nHavaya üç ok atmışlar. Okun biri bir bacaya, biri bir bacaya düşmüş. Biri de gitmiş bir kayaya düşmüş. Okları bacalara düşen oğlanlar gitmişler, o evin kızını almışlar. Düğün dernek etmişler. Gelinleri alıp eve getirmişler. En küçük oğlan da kayanın olduğu yere gitmiş ki kayada bir kedi oturuyor!\n\n— Benim nasibime de bu kedi çıktı, demiş.\n\nKediyi almış kucağına, eve getirmiş. Aradan biraz zaman geçmiş. Kedi evde yatağın üstüne çıkıp anca mışıl mışıl uyuyormuş. Öbür gelinler iş, güç yapıyormuş, çalışıyormuş. Ama bu sürekli yatıyormuş.\n\nKüçük oğlan, kediye kızmış, söylenmiş.\n\n— Olmaz, bulunmaz olasıca! Şansıma nereden çıktın? Herkes ev işi yapıyor, çalışıyor. Sen burada yatağın üstünde uyuyorsun! Getirmez olaydım, demiş.\n\nKedi de demiş ki:\n\n— Bir canından bin canına kurban olduğum. Ondan kolay ne var? Git, kayaya vur. Üç ihlas-ı şerif oku. Bir tekme vur! Bir lebbeyk çıkar. “Ak maymunun şah maymuna selamı var, saray kalıbını vereceksin!” de!\n\nOğlan, kedinin dediğini yere varmış. Onun dediği gibi seslenmiş. Saray kalıbını istemiş, getirip vermişler. Oğlan da almış, gelmiş. Getirmiş, ev yapacağı yere kurmuş. O koyduğu yere bir güzel konak yapılmış.\n\nOğlanın babası konağı görünce merak edip gelmiş.\n\n— Oğlum, evin çok güzel olmuş. Hayırlı, uğurlu olsun. İyi has da bir de hamamı olsaymış, iyi olurmuş, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Nasıl yapayım hamamı baba, demiş.\n\nBöyle demiş, ama bir yandan da; “Nasıl yaparım?” diye düşünüyormuş. Aklına kedi gelmiş. Yanına varmış. Kedi bunu görünce bir sıkıntısı olduğunu anlamış.\n\n— Bir canından bin canına kurban olduğum. Yine ne düşünüyorsun, demiş.\n\nO da:\n\n— Babam böyle böyle dedi. “Bir de hamam olsaymış iyi olurmuş.” dedi, demiş.\n\nKedi:\n\n— Ondan kolay ne var? Git, kayaya var! Üç ihlas-ı şerif oku! Bir tekme vur! Bir lebbeyk çıkar! “Hamam kalıbını vereceksin!” de, demiş.\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Oğlan kayaya varmış. Kedinin dediklerini yapmış, kalıbı da almış, gelmiş. Hamamı da kurmuş.\n\nBir gün kedi gelinin eltileri düğüne gidiyormuş. Kedi:\n\n— Ben de gideceğim, demiş, kedi kürkünü çıkarmış.\n\nKocasına da tembih etmiş ki:\n\n— Aha şuraya kürkümü koyuyorum. Anam gelirse kürkümün yerini söyleme, yakar. Kürkümü yaktırırsan beni bir daha bulamazsın. Başımı alıp giderim. Ayağına demir çarık giyersen, ucu eğilirse; eline de demir asa alırsan, ucu eğilirse beni anca o zaman bulursun. Yoksa bulamazsın, demiş.\n\nKedi gelin düğüne gitmiş. Orada eltileriyle yemek yemişler, eğlenmişler.\n\nBir de kedinin anası çıkıp gelmiş. Oğlana:\n\n— Kedi nerede, nereye gitti, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Düğüne gitti, demiş.\n\nKedinin anası:\n\n— Kürkünü ne yaptı, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Ne bileyim ne yaptı? Aha şu direğin arasına koymuştu, bilmiyorum, demiş.\n\nKadın hemen oğlanın dediği direğin arasına elini sokmuş, kürkü almış, orada yakmış. Kürk yanınca kokusu kedinin burnuna gitmiş.\n\n— Kürküm yandı benim! Ben giderim o zaman, diye feryat figan etmiş. Başını alıp gitmiş, kaybolmuş.\n\nŞimdi bu oğlan, ayağına demir çarık giymiş, eline de demir asa almış, çıkmış dağ, taş kediyi aramaya gitmiş. Bir çeşme görmüş, onun başına oturmuş. Orada bakmış ki çarığının altı delinmiş, asasının da ucu biraz eğilmiş. Az sonra çeşmeye bir kız gelmiş. Çeşmede su dolduruyormuş. Oğlan bakmış ki kız, kediye benziyor.\n\nKıza:\n\n— Sen o suyu ne yapacaksın, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Ablam abdest alacak, ona götüreceğim, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Ver de bir su içeyim ibriğinden, demiş.\n\nKız ibriği vermiş. Oğlan ibrikten suyu içmiş. Parmağında da kedinin yüzüğü varmış. Kız görmeden o yüzüğü ibriğin içine bırakmış. Neyse… Bu kız suyu alıp gitmiş. Kızın ablası ibrikten abdest alırken yüzük avucuna düşmüş. Kedi bakmış ki bu yüzük kendi yüzüğü!\n\nKıza:\n\n— Çeşmenin başında biri var mıydı? Bu ibriği senin elinden kim aldı, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Bir oğlan çeşmenin başında oturuyordu. Benden su istedi, ben de verdim. İbriği o aldı, su içti, demiş.\n\nAblası:\n\n— Git, onu buraya sesle, demiş.\n\nKedi ağlamaya başlamış. Anası, kızın ağladığını görünce meraklanıp:\n\n— Niye ağlıyorsun, demiş.\n\nKız da:\n\n— Damadın gelmiş de çeşmenin başındaymış ana, demiş.\n\nAnası:\n\n— Söyleyin de gelsin, demiş.\n\nKız:\n\n— Yok, gelmesin! Gelirse sen onu yersin, demiş.\n\nAnası:\n\n— Yemem, yemem! Sesleyin gelsin, demiş.\n\nSeslemişler, kızın anası oğlanın eline bir sepet vermiş.\n\n— Bu sepeti kuş tüyüyle dolduracaksın, yoksa seni yerim, demiş.\n\nOğlan başlamış düşünmeye...\n\n— Ben bunu nasıl doldururum, bir sepet kuş tüyünü nerede bulurum? Nereden alırım, diye diye geziyormuş.\n\nKedi demiş ki:\n\n— Bir canından bin canına kurban olduğum. Ondan kolay ne var? Üç ihlas-ı şerif oku. Bir ağacın dibinde otur, gelen kuşlar doldurur. Alır, getirirsin, demiş.\n\nOğlan da kedinin dediği gibi yapmış. Bir sepet kuş tüyünü kızın anasına getirmiş.\n\nKızın anası, kediye:\n\n— Bunu sen öğrettin; ıldır mıldır kanlar kusasıca, demiş, beddua etmiş.\n\nKızın anası, oğlana bu defa da kirli, kara bir torba vermiş.\n\n— Bunu iyice yıkayıp bembeyaz edip getireceksin, demiş.\n\nOğlan yine derin derin düşünmüş.\n\n— Ben bunu nasıl ağartıyım, beyazlatayım, diyormuş.\n\nKedi, oğlanı böyle görünce:\n\n— Ne düşünüyorsun? Git, bir ırmağın kenarına! Irmağın içine torbayı sok! O yana, bu yana çalkala! O zaman beyazlanır. Sen de alır, gelirsin, demiş.\n\nOğlan, kedinin dediği gibi yapmış. Torba bembeyaz olunca torbayı alıp getirmiş.\n\nKedinin anası torbayı görünce kedinin yardım ettiğini anlamış.\n\n&nbsp;Kıza:\n\n— Bunu sen öğrettin; ıldır mıldır kanlar kusasıca! Bu sefer sizi yiyeceğim, demiş.\n\nOndan sonra oğlana demiş ki:\n\n— Atla itin önünde bir çuvaldız var. Onu alıp gel, yoksa seni yerim!\n\nOğlan yine düşünmeye başlamış.\n\n— Ben nasıl getireyim? İt beni ısırırsa, demiş.\n\nKedi, oğlanın derdini anlamış.\n\n— Ondan kolay ne var? Atın önünde et, itin önünde ot var. Eti al, ite ver; otu da al, ata ver. Çuvaldızı alıp gel, demiş.\n\nOğlan, kedinin dediği gibi yapmış, çuvaldızı alıp gelmiş.\n\nAnası yine:\n\n— Bunu sen öğrettin; ıldır mıldır kanlar kusasıca! Bu sefer sizi yiyeceğim, demiş.\n\nOndan sonra kedi gelinle oğlan buradan kaçmanın yolunu aramışlar.\n\n— Ne yapıp edelim de kaçalım, demişler.\n\nKedi, oğlana:\n\n— Bir kalıp sabun al, bir baş bıçağı al, bir tarak al, bir ibrik de su doldur! Buralardan geçip gidelim, demiş.\n\nOğlan, kedinin dediklerini yapmış. Bunlar yola çıkmışlar. Kızın anası da arkalarına düşmüş. Kedi arkasına bakmış ki anası yıldırım gibi geliyor.\n\nOğlana:\n\n— Sabunu at, demiş.\n\nO da atmış. Dağ, taş sabun olmuş. Kızın anası kayıp düşmüş. Ama yine kalkmış, arkalarına düşmüş. Bunlara iyice yaklaşmış.\n\nKedi bu sefer:\n\n— Bıçağı arkana at, demiş.\n\nOğlan da atmış. Dağ, taş bıçak olmuş. Kızın anasının ayaklarını kesmiş. Ayağa kalkmış, yine bunlara yaklaşmış.\n\nKedi bunu görünce bu sefer de:\n\n— Tarağı at, demiş.\n\nOğlan tarağı atmış. Dağ, taş tarak olmuş. Kadın, ayağına diken bata bata geliyormuş. Yine yaklaşmış bunlara. Kedi, bu defa oğlana demiş ki:\n\n— Suyun çoğunu arkana, azını da önüne dök!\n\nOğlan da yanlışlıkla suyun çoğunu önüne, azını da arkasına dökmüş. Oğlan dökmüş, amma dağ, taş su olmuş. Önü de göl olmuş. Kadın yine kurtulmuş, bunların dibine kadar yaklaşmış.\n\nOğlan:\n\n— Ne yapalım? Bizi yakalayacak, demiş.\n\nKedi de:\n\n— Şimdi ben bu suda bir topak taş olayım. O gelir, sana yalvarır: “Nasıl geçtin?” diye sorar, demiş.\n\nKedi gelin hemen bir topak taş olmuş.\n\nKadın, oğlana:\n\n— Canım, ben sizi yemeyeceğim. Ama karşıya nasıl geçtin, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Aha şu taşa bastım, geçtim, demiş.\n\nKadın taşa basınca sendelemiş, sallanmış. Kedi, anasını suya vermiş. Onlar da kurtulmuşlar. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Keloğlan ile Dev",
        "text": "KELOĞLAN İLE DEV\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken… Anam babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir Keloğlan varmış. Keloğlan’ın babası hastalanmış. Çocuklarını toplayıp:\n\n— Evlatlarım, artık emrihak vaki oldu. Ahirete göçeceğim, ama gitmeden size bir nasihatim var. Dünyada kıtlık da olsa şu karşıda gördüğünüz dağın ilerisindeki tarlalardan ekin toplamaya gitmeyin. Çünkü orası devin tarlasıdır. Oraya gidince dev sizi yer. O, insan etini sever, demiş.\n\nBir zaman sonra adam ölmüş. Olacak bu ya, ülkenin her yerinde bir kıtlık olmuş. Yemeye ekmek, içmeye su bulamamışlar.\n\nKeloğlan, kardeşlerini çağırıp:\n\n— Bu böyle olmaz. Böyle giderse hepimiz açlıktan ölürüz. Gelin, gidip devin tarlasını biçelim, demiş.\n\nKardeşleri de:\n\n— Babamızın bize tembihi var. Bize devin tarlasına gitmememizi nasihat etti. Hem dev bizi yer, demişler.\n\nKeloğlan, onların dediğini kabul etmemiş.\n\n— Siz ister gelin ister gelmeyin, ben gideceğim. Böyle ölmektense öyle ölmek daha iyidir. Ya o beni öldürür ya da ben onu öldürürüm, demiş.\n\nAzığını yüklenip yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş… Dere tepe düz gitmiş… Altı ay bir güz gitmiş… Bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş.\n\nNeyse, bir zaman sonra devin tarlasına varmış. Orada da boy boy ekinler varmış. Ekinleri görünce Keloğlan’ın iştahı kabarmış. Tırpanı eline alıp ekinleri biçmeye başlamış. Bu arada dev uyanmış. Bir de bakmış ki tarlasında bir şey parıl parıl parlıyor!\n\nDev, hanımına:\n\n— Benim topal eşeği getir, tarlaya gideceğim, demiş.\n\nNeyse, dev, eşeğine atlamış, tarlaya varmış. Bir de bakmış ki bir insanoğlu tarlasını biçiyor… Hiç olmayacak bir şey!\n\n— Kim bu yiğit? Bunu yakalayıp bir güzel yiyeyim, demiş.\n\nKeloğlan’ın yanına varıp:\n\n— Hayrola, ne yapıyorsun, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Vallahi böyle böyle… Kıtlık oldu, herkes aç... İzin ver de tarlanda çalışayım, sen de bana azatlık ver, demiş.\n\nDev de; “Ben bunu yemeye yiyeceğim de bari biraz çalışsın,” diye düşünmüş.\n\nBir iki saat oturup onu seyretmiş. Sonra da:\n\n— Eh işte, fena değil! Bugünlük karnımı doyurur. Ama şimdi, bunu kim tutacak, kim pişirecek? En iyisi ben bunu hanıma göndereyim de o yakalasın, kıyma yapsın, pişirsin, bana göndersin. Ben de afiyetle yerim, demiş.\n\nKeloğlan’a:\n\n— Okuma yazma biliyor musun, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Bilmiyorum, demiş.\n\nBunun üzerine dev, karısına bir şeyler yazmış, Keloğlan’a vermiş.\n\nKâğıtta; “Keloğlan’ı tut, kıyma yap, bana gönder.” yazılıymış.\n\nKeloğlan’a dönerek:\n\n— Bu kâğıtta; “Bizim kara koyunu kes, kıyma yap, pişirip bana gönder.” yazılı, benim hanıma ver, demiş.\n\nKeloğlan da kıymadan yiyeceğini düşünüp çok sevinmiş. Devin topal eşeğine atlamış, devin evine doğru yola çıkmış. Öyle sevinçliymiş ki giderken bir adama rastlamış. Adam, Keloğlan’ı görünce:\n\n— Niye bu kadar sevinçlisin, diye sormuş.\n\nO da devin yazıp verdiği kâğıdı göstermiş.\n\n&nbsp;Adam:\n\n— Deve güven olmaz. O seni yer. Ver, şu kâğıda bir bakayım, demiş.\n\nKeloğlan göstermek istememiş. Biraz daha gittikten sonra başka bir adamla karşılaşmış. Ona da niye bu kadar sevinçli olduğunu anlatmış. O da elindeki kâğıda bakmak istemiş. Keloğlan yine göstermemiş.\n\nTekrar yoluna devam etmiş. Biraz daha gittikten sonra başka bir adamla karşılaşmış. O da kâğıda bakmak isteyince dayanamamış, vermiş. Adam, devin hanımının kara koyunu değil de Keloğlan’ı kesip kıymalık yapacağını okuyunca Keloğlan’a kâğıtta yazılı olanı söylemiş. İkisi bir olup orada yazılanları değiştirmişler. “Keloğlan” yerine “Kara koyun” yazmışlar. Adam, Keloğlan’a bir de uyku ilacı verip:\n\n— Bunu da deve içir, demiş.\n\nKeloğlan, devin evine varıp kâğıdı vermiş. Kadın, kâğıttaki yazıyı okuyunca:\n\n— Şimdi bunu yapmazsam dev bana kızar, demiş, kara koyunu kesip köfteyi kızartmış, Keloğlan’ın eline vermiş.\n\nKeloğlan yolda giderken hem köfteyi yemiş hem de yağını başına sürmüş. Bir güzel de karnını doyurduktan sonra yoldaki köylünün verdiği uyku ilacını da köfteye katmış.\n\nEkinleri doldurmak için yanına çokça torba almış. Dev, karşıdan Keloğlan’ın geldiğini görünce şaşırmış.\n\nKeloğlan, deve:\n\n— Emrini yerine getirdim, buyur, demiş, elindeki köfteyi deve vermiş.\n\nDev, köfteyi yiyince derin bir uykuya dalmış. Keloğlan, ekinleri, getirdiği torbalara doldurmuş. Topal eşeği de alıp doğru köyüne gitmiş. Köylüler, Keloğlan’ı görünce çok şaşırmışlar. Bu işi nasıl yaptığını sormuşlar.\n\nO da:\n\n— Var mı benden cesuru?.. Devin koyununu kestim, yedim, ekini de biçtim. Artık bu kış aç kalmam, demiş.\n\nKöylüler:\n\n— Sen çok akıllısın. Bunu bize gösterdin. Şimdi sıra devin yüzüğünde… Devin bir yüzüğü var. O yüzük geceyi gündüz yapar. Onu getir, köyün en güzel kızını sana verelim, demişler.\n\nKeloğlan, gaza gelip devin topal eşeğine binmiş, devin evine doğru yola çıkmış.\n\nDev, Keloğlan’ı görünce:\n\n— Elime düştün, bu sefer seni mutlaka yiyeceğim, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Senin buğdayını aldım, ama eşeğini götürecek kadar salak değilim, onu geri getirdim, demiş.\n\nDev:\n\n— Ben yine de seni yiyeceğim, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Ben çok zayıfım, önce karnımı doyur, sonra bir güzel yersin, demiş.\n\nDevin evine gitmişler. Karısı pilav yapmış, bir avuç tuz atmış. Devin kızı da “Tuzsuzdur.” diye bir avuç tuz da o atmış. Sonra oğlu gelmiş, o da “Tuzsuz!” diye bir avuç tuz atmış. Dev de; “Bizim hanım yemekleri tuzsuz yapar,” demiş, bir avuç tuz daha atmış.\n\nBunu gören Keloğlan da bir avuç tuz atmış. Pilavı yiyince hepsi susamış.\n\nOğlu, deve demiş ki:\n\n— Baba, şu yüzüğü ver de bir su getireyim.\n\nKeloğlan, yüzüğü duyunca devin oğluyla beraber suya gitmek istemiş. Bunlar dışarı çıkınca yüzük geceyi gündüz gibi aydınlatmış. Kuyunun başına gelince Keloğlan, devin oğlunu kuyuya itelemiş. Yüzüğü alıp doğruca köyüne gelmiş. Köylüler, Keloğlan’ın elinde yüzüğü görünce çok şaşırmışlar.\n\nKeloğlan:\n\n— Yüzüğü getirdim. Hadi,&nbsp; şimdi bana köyün en güzel kızını getirin, demiş.\n\nKöylüler, bu sefer de:\n\n— Devin çok güzel bir atı var. Onu da getirirsen köyün en güzel kızını alırsın, demişler.\n\nKeloğlan itiraz etse de; “Getirmezsen olmaz.” diye iyice gaza getirmişler.\n\nKeloğlan, yine devin evine doğru yol almış. Dev, Keloğlan’ı görünce:\n\n— Bu sefer elimden kurtulamazsın. Seni yiyeceğim, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Haklısın, ama ben çok zayıfım. Beni atının yanına bağla, bir ay besle, sonra da afiyetle ye, demiş.\n\nDev, kabul etmiş. Keloğlan’ı atının yanına bağlamış, fındık fıstıkla beslemiş. Keloğlan, kendi yediklerinden ata da vermiş, onu kendine iyice alıştırmış. Bir gece sessizce ata atlayıp köyüne gelmiş. Köylüler, karşılarında Keloğlan’ı görünce yine çok şaşırmışlar.\n\nKeloğlan:\n\n— Atı da getirdim. Hadi, köyün en güzel kızını verin, demiş.\n\nKöylüler:\n\n— İyi de şu devi getir de biz de görelim. Çok merak ediyoruz, demişler.\n\nKeloğlan, yine itiraz etmişse de gaza gelip devin evine doğru yol almış, ama bu sefer kılık değiştirmiş. Devin tarlasına gitmiş, ağaçlarla bir kafes yapmaya başlamış. Dev, tarlasında insanoğlu olduğunu görünce hemen gitmiş, seslenmiş:\n\n— Sen kimsin, orada ne yapıyorsun?\n\nKeloğlan:\n\n— Bir Keloğlan var. Onu yakalamak için kafes yapıyorum, demiş.\n\nDev, Keloğlan düşmanı olduğu için adama izin vermiş.\n\nKeloğlan, deve:\n\n— Şu kafese gir de olmuş mu, olmamış mı bir bakalım. İçine girince şöyle bir gerneş*&nbsp;de, neren acırsa söyle, oraya çivi çakayım, demiş.\n\nDev, saf saf kafesin içine girmiş. Gerneşmiş, neresi acıdıysa söylemiş, Keloğlan da oraya çivi çakmış. Derken böyle böyle devi kafese çiviledikten sonra yuvarlaya yuvarlaya köye götürmüş.\n\nDev, köye gelince gerneşip kafesi kırmış. Kafesten çıkınca köylülerden birkaç tanesine vurmuş. Uyanık Keloğlan, eline bir nacak alıp ağaca çıkmış. Dev, Keloğlan’ı ağaçta görünce çok sinirlenmiş. Ağacı birkaç defa sallamış, ama Keloğlan’ı düşürememiş. Keloğlan, elindeki nacağı devin başına atmış. Dev oracıkta ölmüş.\n\nKeloğlan:\n\n— Ben devin kara koyununu yedim, oğlunu öldürdüm, yüzüğünü aldım, atını aldım, devi de öldürdüm. Benden cesuru var mı, diye bağırmış.\n\nKöylüler, Keloğlan’ın bu kahramanlığını görünce köyün en güzel kızını Keloğlan’a vermişler.\n\n&nbsp;Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n&nbsp;\n\n*gerneşmek: Gerinmek, kolları açarak gövdeyi gergin bir duruma sokmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Keloğlan ile Hubyar Çelebi",
        "text": "KELOĞLAN İLE HUBYAR ÇELEBİ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok evvelki zamanlarda iki tane padişah varmış. İkisinin de hiç çocuğu olmuyormuş. Bunlar kendi kendilerine diyorlar ki:\n\n— Eğer ikimizin de çocuğu olursa, biri kız, biri de oğlan olursa birbirleriyle evlendirelim.\n\nBunlar böyle bir karar alıyorlar. Ondan sonra da çocukları olsun diye çareler aramaya başlıyorlar. Bir gün:\n\n— Hadi ne oturup duruyoruz? Hele bir çıkıp, dolaşıp derdimize bir çare arayalım, diye gezmeye çıkıyorlar.\n\nNeyse, bunlar dertlerine çare aramakta olsunlar, ak sakallı bir ihtiyara rastlıyorlar.\n\nİhtiyar, bunlara:\n\n— Buralarda ne diye böyle gezip dolaşıyorsunuz? Belli ki sizin bir sıkıntınız var, diye soruyor.\n\nPadişahların ikisi de çocukları olmadığını, bunun için bir çare aramaya çıktıklarını söylüyorlar. Adam, kendince bunlara akıl veriyor. Onlar da sevinçle dönüp geliyorlar.\n\nAradan üç dört ay geçiyor, bunların karıları hamile kalmıyor mu? Dokuz ay sonra ikisi de doğuruyor. Tam istedikleri gibi birinin oğlu, birinin kızı oluyor. Her iki padişah da sevinçten yere göğe sığmıyorlar. Şenlikler, eğlenceler tırıba* gidiyor.\n\nÇocuklar büyüyüp de altı-yedi yaşına gelince oğlu olan padişahın çocuğu ortadan kayboluyor. Arıyorlar, tarıyorlar, her bir tarafta tellallar bağırttırıyorlar, oğlan yok!.. Ağlıyorlar, sızlıyorlar, sonra da umutlarını kesip oturuyorlar. Bir zaman sonra da unutup gidiyorlar.\n\nOnların yaşadığı memlekette de bir Keloğlan yaşarmış. Anasıyla beraber güzel güzel geçinir giderlermiş. Her gün erkenden kalkarmış. Sabah namazını kılarmış, arkasından da çeşmeye su getirmeye gidermiş. Çeşmeden su getirip inekleri, hayvanları sularmış.\n\nYine bir gün, erkenden kalkmış. Ay ışığı da her tarafı gündüz gibi aydınlatıyormuş. Sabah oldu zannediyormuş, hâlbuki daha gece yarısıymış. Kendi kendine; “Aman! Sabah olmuş. Ben daha ne yatıyorum ki? Kalkayım, hemen çeşmeye gideyim,” demiş.\n\nDışarı çıkıyor, ama bir de ne görsün? Ortalıkta hiç kimse yok! Daha vakit gece yarısı… Yine de çeşmenin başına gidiyor. Bir bakıyor, çeşmenin başında bir horoz var, hem de çeşmeden su içiyor. Sonra topallaya topallaya bir yere gidiyor. Horozun ayağı topalmış. Keloğlan:\n\n— Bu horoz nereye gidiyor? Dur ben de arkasından gideyim, diyor.\n\nÇeşmenin başına su kovalarını bırakıyor, horozun arkasından gidiyor. Horoz gidiyor, bu gidiyor… Horoz gidiyor, bu gidiyor… Sonunda horoz, yıkık, virane bir yere giriyor. Keloğlan da arkasından giriyor, bir köşeye saklanıyor. Horoz bir şeyler konuşuyor, Keloğlan anlamıyor. Az sonra havadan atlar dökülüyor, iniyor. Horoz bir şeyler konuşuyor, Keloğlan yine bir şey anlamıyor. Horoz atın birinin kuyruğundan tutunca Keloğlan da horoza görünmeden en arkadaki atın kuyruğundan tutuyor. En arkada da kötü, topal bir at varmış. Keloğlan onun kuyruğundan yakalıyor. Atlar, bunları havaya doğru çıkarıyor. Sonunda bir yere iniyorlar. Burası başka bir dünyaymış. Keloğlan, attan iner inmez yine saklanıyor. Meğer o atlar, peri imiş. Biraz sonra ortadan kaybolup gidiyorlar. Keloğlan, bulunduğu yerden kafayı bir çıkarıyor ki ooo ortada masalar, masaların üstünde çeşit çeşit yemekler… Ama ortada hiç kimse yok!\n\n— Oh be! Canıma değsin! Hazır kimse yokken bu yemeklerden afiyetle yerim, diyor, bir yandan da ağzının suları akıyor.\n\nHemen ortaya çıkıyor; bir kaşık yemek alıyor, ağzına götürüyor. Tam o sırada birisi kafasına kepçe ile vuruyor. Keloğlan etrafına bakıyor, yine kimseyi göremiyor, hemen saklanıyor. Tekrar bakıyor, ortada kimse yok. Yine kafayı çıkarıp:\n\n— Şu yemeklerden yiyeyim, diyor.\n\nTam bir kaşık yemek alıyor, tekrar kafasına vuruyorlar. Yine yiyemeyince vazgeçiyor. Neyse, bu sefer de saklandığı yerden çıkıyor. Orada odalar varmış. Hepsini birer birer açıp bakıyor, kimse yok. En sonunda bir odaya bakıyor; içeride bir delikanlı ağlıyor. Bir ağlıyor, bir ağlıyor ki Keloğlan dayanamıyor, hemen içeri giriyor. Odanın bir yerine saklanıyor.\n\nSonra da oğlana:\n\n— Sen niye ağlıyorsun, diye soruyor.\n\nOğlan:\n\n— Sen kimsin, diyor.\n\n— Ben Keloğlan’ım, diyor.\n\nOğlan yine:\n\n— Nasıl geldin buraya, diye soruyor.\n\nKeloğlan:\n\n— Ben çeşmeye geldiydim. Bir horoz çıktı karşıma, ben de onu takip ettim. O da bir yere geldi, konuştu. Gökten atlar yağdı, ben de en sondakinin kuyruğundan tuttum, kimseye görünmeden buraya çıktım, diyor.\n\nOğlan diyor ki:\n\n— Onların hepsi peri… Ben de senin gibi insandım. Annemin, babamın yanından kaçırdılar.\n\nMeğer bu delikanlı, padişahın küçükken kaçırılan oğluymuş. Keloğlan’ın aklına geliyor.\n\n— Hani padişahın oğlu kaybolmuştu ya! O sen misin, diyor.\n\nDelikanlı da:\n\n— Evet, benim, diyor.\n\nKeloğlan:\n\n— Doğru mu bunlar, diye soruyor.\n\nO da:\n\n— Doğru, diyor.\n\nKeloğlan:\n\n— Öyleyse senin adın ne, diyor.\n\nDelikanlı da:\n\n— Hubyar Çelebi, diyor.\n\nSonra Keloğlan’a:\n\n— Ben seni saklayayım. Yoksa bunlar seni görürse öldürür, parça parça ederler. Sonra da seni aşağıya atarlar. Bunlar, her gün aynı saatte aşağıya inerler, yarın bunlarla inersin, diyor.\n\nKeloğlan’ın karnını iyice doyuruyor.\n\nNeyse… Ertesi gün oluyor. Gece yarısı olunca o atlar yine aşağıya iniyorlar. Keloğlan yine onlara görünmeden en arkadaki atın kuyruğunu yakalıyor, onlarla beraber aşağıya iniyor.\n\nHoroz yine orada duruyormuş. Onun peşine takılıyor, çeşmenin başına geliyor. Bakıyor ki kovalar orada duruyor. Hemen onları dolduruyor, eve geliyor.\n\nAnnesi öyle merak etmiş ki:\n\n— Oğlum, iki gündür neredesin, diyor.\n\n— Anne, sen sus! Hele ses çıkarma, diyor.\n\nOradan doğru padişahın kızının yanına gidiyor. Onu arayıp buluyor.\n\n— Ben senin nişanlını buldum, diyor.\n\nKız:\n\n— Nerede buldun, diyor.\n\nKeloğlan:\n\n— Sen onu ne yapacaksın? Perilerin arasına karışmış, orada buldum, diyor.\n\nKız, bir türlü inanmıyor.\n\n— Hayır, sen yalan söylüyorsun, diyor.\n\nKeloğlan:\n\n— Hiç yalan söylemiyorum. Benimle gel, ben seni onun yanına götüreceğim, diyor.\n\nErtesi gün oluyor. Keloğlan kovaları alıyor, kızla beraber çeşmenin başına gidiyor. Bakıyor ki horoz orada yine su içiyor. Horozu takip ediyorlar. Horoz gidiyor, bunlar gidiyor... Horoz gidiyor, bunlar gidiyor... Yine virane, yıkık yere gelince horoz bir şeyler konuşuyor. Meğer horoz da peri imiş! Tekrar havadan patır patır atlar dökülüyor. Oradan horozu da alıyorlar, atların kuyruğundan tutarak havaya çıkıyorlar. Keloğlan, yine en arkadaki atın kuyruğundan tutuyor.\n\nKıza da:\n\n— Sen de benim belimden sıkı sıkı tut, hiç bırakma, diye tembihliyor.\n\nAtlarla beraber görünmeden havaya çıkıyorlar. Oraya varınca atlar yine kayboluyorlar. Kız ile Keloğlan da orada bir yere saklanıyorlar.\n\nOrtalıkta kimse kalmayınca Keloğlan’la kız, saklandıkları yerden çıkıp yavaşça oğlanın odasına gidiyorlar. Keloğlan, kapıyı açıp bakıyor ki oğlan yine ağlıyor.\n\n— İşte sana nişanlını getirdim, diyor.\n\nOğlan:\n\n— Niye getirdin? Şimdi periler seni de beni de öldürür, diyor.\n\nKız da:\n\n— Ya şimdi bizimle sen de gelirsin ya da ben de buradan bir yere gitmem, diyor.\n\nOğlan, çaresiz:\n\n— Tamam, burada kal, diyor.\n\nKeloğlan, o gün tekrar atlarla dönüyor.\n\nHubyar Çelebi, kızı bir dolaba kilitliyormuş. Her akşam kilitlediği yerden çıkarıyor, beraber yatıyorlarmış. Sabah olunca da tekrar dolaba kilitliyormuş. Böyle böyle, bir gün, iki gün, üç gün… Günler vızır vızır geçip gidiyormuş.\n\nBir gün kız, hamile kalmış. Karnı günden güne büyümüş. Doğum zamanı yaklaşıyormuş.\n\nHubyar Çelebi, kıza:\n\n— Sen şimdi burada doğum yapamazsın. Çocuğun sesini duyarlarsa seni de öldürürler, beni de… En iyisi ben seni götüreyim, evinize bırakayım, diyor.\n\nNeyse, bir gece atlar aşağıya inerken onlar da Keloğlan’ın ettiği gibi atların kuyruğundan tutup aşağıya iniyorlar. Oğlan, kızı alıyor, götürüp kendi evlerine bırakıyor.\n\nKız, Hubyar Çelebi’nin babasına:\n\n— Ben sizin oğlunuzu buldum, onun yanından geliyorum, ondan da hamileyim, diyor.\n\nHubyar Çelebi’nin anne-babası:\n\n— İyi, iyi! Ne ettin de oğlumuzu buldun, diye soruyorlar.\n\nAradan iki üç gün geçtikten sonra kız doğum yapıyor. Nur topu gibi bir oğlu oluyor. Hubyar Çelebi, her gün gelip gece pencereden bakıyor. Çünkü içeri girse periler onu öldürürmüş. Onun için her gece beş-on dakika pencereden konuşup gidiyor.\n\nBir gün, Hubyar Çelebi’nin annesi, gelinine:\n\n— Kızım, bir daha geldiğinde ona; “Ya aramıza temelli gel ya da bir daha gelme!” de bakalım. O zaman sana ne diyecek, diyor.\n\nNeyse, ertesi akşam oluyor, oğlan yine aynı saatte geliyor. Cama vuruyor, vuruyor, ama karısı hiç dönüp bakmıyor.\n\nOğlan, karısına:\n\n— Niye benimle konuşmuyorsun, diye soruyor.\n\nKız da:\n\n— Ya gel, hep beraber kalalım ya da bir daha gelme, diyor.\n\nOğlan:\n\n— Ben de gelmeyi çok istiyorum, ama buraya gelirsem periler beni boğar, öldürürler, diyor.\n\nKız:\n\n— Peki, bunun hiçbir kurtuluşu yok mu, diyor.\n\nOğlan da:\n\n— Aslında var. Annem-babam şöyle büyük bir yer yapsalar! Orada büyük bir ateş yaksalar! Benim bir peri donum var, onu da o ateşe atsalar! Peri donum yanarsa ben de kurtulurum, diyor.\n\nKız anlamayıp:\n\n— Nasıl kurtulacaksın ki onlardan, diye yine soruyor.\n\nOğlan da:\n\n— Benim donum yanarken periler onu görür, benim yandığımı zannederler. “Amannn!.. Hubyar Çelebi yandı, öldü.” derler, bırakıp giderler. Ben de böylece onların elinden kurtulmuş olurum. Yoksa beni sonsuza kadar bırakmazlar, diyor.\n\nKız, bunları gidip kaynanasına, kaynatasına söylüyor. Oğlanın babası padişah ya, hemen emir veriyor. Koskoca bir meydan yeri bulup Hubyar Çelebi’nin dediği gibi hazırlıyorlar. Meydanın her yerine gaz yağı döktürüyor. Oğlunun saklanması için de küçük bir yer yaptırıyor.\n\nGece yarısı olunca Hubyar Çelebi geliyor. Peri donunu çıkarıp babasının yaptırdığı o küçük yere saklanıyor. Sonra da kibriti yakıp gazın üstüne atıyor. Attığı yer tam da peri donunun olduğu yermiş. Peri donu tutuşur tutuşmaz gökte ne kadar peri varsa aşağıya düşüyorlar. Meğer onlar Hubyar Çelebi’yi padişah etmişler.\n\n— Padişahımız yandı! Padişahımız yandı, diye bağrışıp, ağlıyorlar.\n\nSonunda ümitleri kesiliyor, çekip geri gidiyorlar. Oğlan da onlar gittikten sonra saklandığı yerden çıkıyor, evine gidiyor. Artık karısıyla, çocuğuyla mutlu bir hayat yaşıyor.\n\nOnlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n* tırıp: Çok, bol.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Keloğlan'ın Oyunları",
        "text": "KELOĞLAN'IN OYUNLARI\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir Keloğlan, bir de anası varmış.\n\nKeloğlan, günlerce uyur, bir türlü kalkmak istemezmiş.\n\nAnası, başına gelip:\n\n— Kel oğlum! Keleş oğlum! Böyle uyumak adamın karnını doyurmaz, diye nefesini tüketirmiş.\n\nKeloğlan, illa anasını böyle söyletmeden kalkmazmış. Kalkınca da anası, buna:\n\n— Kel oğlum! Keleş oğlum! Evde yakacak yok, yiyecek yok. Kalk, git, çalış, para kazan. Yoksa hâlimiz yaman, dermiş.\n\nYine bir gün Keloğlan’ın anası, oğlunu böyle söyleye söyleye uyandırmış. Keloğlan’a anlatmaya başlamış:\n\n— A kel oğlum! A keleş oğlum! Kalk, git! Eline baltayı al, odun kes! Onu da pazara götür, sat, para kazan, getir de geçimimizi sağlayalım, demiş.\n\nKeloğlan, anasını can kulağıyla dinlemiş.\n\n— Peki, anacığım. Kalkıp gideyim de ben bir sürü odunu kesip pazara nasıl götüreceğim? Bunları pazara nasıl götüreyim? Odunları taşıyacak bir eşek lazım, demiş.\n\nAnası:\n\n— Haklısın oğlum, demiş.\n\nSonra yerinden kalkmış, gitmiş, içerden bir avuç kabak çekirdeği almış, oğluna getirip:\n\n— Kel oğlum, aha bu kabak çekirdeğini götür, ek. Büyüyünce de sat, bir eşek al, demiş.\n\nKeloğlan, anasının verdiği çekirdekleri almış, tarlaya gitmiş. Çekirdekleri tek tek ekmiş, kabakların büyümesini beklemiş. Kabaklar bir büyümüş, bir büyümüş ki sormayın. Şimdiye kadar hiç böyle büyümemiş. Sanki suların üstüne kurulan köprüler gibi olmuş. Keloğlan, kabakları böyle görünce çok sevinmiş.\n\n— Bu kabaklardan çoook para kazanırım, demiş.\n\nKabakları kesmeye başlamış. İlk keseceği kabağa baltasını indirirken gözlerini yummuş. Gözünü açtığı zaman bir de ne görsün? Baltanın sapı var, kendi yok! Keloğlan, bunun üstüne vay yandıma düşmüş, baltasını aramaya başlamış. Aramış, taramış, bir türlü bulamamış, akıl erdirememiş. En sonunda:\n\n— Ben bu baltayı kabağa vurdum mu? Vurdum. Öyleyse kabağın içinde kalmıştır belki! Kabağın içine gireyim de baltamı bulayım, demiş.\n\nBu, kabağın içine girmiş. Baltasını aramış, taramış, bir türlü bulamamış. Sonunda çaresiz kalmış, kabaktan çıkmaya karar vermiş. Tam çıkacağı sırada bir de ne görsün? Kabağın başında sakallı bir ihtiyar adam oturmuyor mu? Buna çok sevinmiş. İhtiyarın haberi olmadan elini tutmuş, dışarı çıkmış.\n\nİhtiyara dönüp demiş ki:\n\n— Ben bu kabağı kesiyordum, baltam içinde kayboldu.\n\nİhtiyar adam da:\n\n— Sen ne diyorsun oğlum? Senin baltanı yutmuş, benim kervanımı yuttu. Aylardır arıyorum da bulamıyorum. Sen de tutturmuşsun; “Baltamı arıyorum.” diye… Bu da laf mı? Bu kabak neler yutmaz ki, demiş.\n\nKeloğlan, baltasından umudunu kesmiş, yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Vara vara bir hana varmış. Hancı, Keloğlan’ın yanına gelip:\n\n— Kimsin, necisin, buralarda ne arıyorsun, diye sormuş.\n\nKeloğlan, bunun üstüne ağlamış.\n\nHancı:\n\n— Ağlama! Ne derdin varsa söyle de derdine derman bulalım. Derdini söylemeyen derman bulamaz, demiş.\n\nKeloğlan, kim olduğunu söylemiş. Sonra da başından geçenleri bir bir anlatmış. Çok uyuduğunu, anasının ona kızdığını, kabak çekirdeği verdiğini, ektiğini, kabağı keserken baltasının kaybolduğunu, bulamadığını söylemiş.\n\nKeloğlan’ın anlattıkları hancının hoşuna gitmiş, bıyık altından gülmüş, sonra da kalkıp yatmışlar.\n\nErtesi gün olmuş. Hancı bakmış ki Keloğlan sahiden çok uyuyor. Binbir zorlukla uyandırmış.\n\n— Keloğlan kalk, kalk! Sana bir iş buldum, demiş.\n\nKeloğlan, buna çok sevinmiş.\n\nHancının Gaffar adında bir kardeşi varmış. Keloğlan’ı işte o kardeşinin yanına yollamış. Hancının düşüncesi şuymuş: Gaffar çok zalim biriymiş. Çalıştırdıklarını karın tokluğuna çalıştırırmış. Bu yüzden kardeşine; “Aman!*” dedirtmek istemiş.\n\nKeloğlan, hancının dediği yere doğru yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz; altı ay, bir güz gitmiş. Sonunda Gaffar’ın yanına varmış.\n\nGaffar, Keloğlan’ı karşılamış, yapacaklarını bir bir anlatmış.\n\n— Uyumak az, yemek az, çalışmak çok. Birbirimize kızdığımız zaman, kızan öbürüne on altın verecek. Altını yoksa on altın kazanana kadar çalıştırılacak, kazandığı on altın kızdığı kişiye verilecek, diye bir sürü öğüt vermiş.\n\nOndan sonra da Keloğlan’ın önüne öküzleri katmış, eline de azığını verip:\n\n— Git, tarlayı sür, azığını da bitirmeden gel, diye tembih etmiş.\n\nKeloğlan, tarlaya gitmiş, akşam olunca da gelmiş. Gaffar, Keloğlan’a:\n\n— Keloğlan, ne yaptın, ne ettin, diye sormuş.\n\nKeloğlan da:\n\n— Tarlayı çabuk sürdüm, ama azığımı bitirdim, demiş.\n\nGaffar çok kızmış. Keloğlan, Gaffar’ın kızmasını fırsat bilip:\n\n— Hani kızan ötekine on altın verecekti ya, deyince Gaffar susmuş.\n\nErtesi gün olmuş, Gaffar ustanın misafirleri gelmiş. Keloğlan’ı çağırıp:\n\n— Misafirlerime çokça ve hoşça bir kahve pişir, demiş.\n\nKeloğlan, hemen bahçeye çıkmış, odun toplamış. Ateş yakıp üstüne koca bir kazan koymuş. Kilerde ne kadar kahve, şeker varsa hepsini getirmiş, kazanın içine dökmüş. Kahveyi pişirmeye koyulmuş. Gayesi, zalim Gaffar’a “Aman” dedirtmekmiş.\n\nO sırada Gaffar usta içerden:\n\n— Keloğlan, çabuk ol, diye seslenmiş.\n\nKeloğlan da:\n\n— Usta, elimi çabuk tuttum, işimi bitirdim, diye cevap vermiş.\n\nGaffar usta bakmış ki Keloğlan’ın sesi bahçeden geliyor.\n\n— Acaba bu nasıl kahve pişiriyor, diye bahçeye çıkmış.\n\nBir de ne görsün? Kazanda kahve pişiyor! Bunun üstüne ne yapacağını şaşırmış, başlamış bağırmaya:\n\n— Sen evimde ne kahve koydun ne şeker koydun. Hepsini bu kazana doldurmuşsun!\n\nKeloğlan, bunu da fırsat bilip:\n\n— Aman ustam, yaman ustam! Hani sen dememiş miydin; “Çokça pişir, hoşça pişir.” diye. İşte ben de senin emrettiğin gibi yaptım. Hem de hani kızmak yoktu, diye ustasını alt etmeye çalışmış.\n\nGaffar usta, Keloğlan’a altın vermenin korkusundan:\n\n— Yok, Keloğlan, kızmadım, demiş.\n\nGaffar usta, bundan sonra Keloğlan’a:\n\n— Git, ahırı temizle! Sonra da atı soy, tımar et, demiş.\n\nKeloğlan:\n\n— Peki, ustam, emrin başım üstüne, demiş.\n\nKeloğlan, ahırı bir güzel süpürmüş. Yine fırsatı kaçırmamak için, zalim Gaffar’ı kızdırmak için bıçağı eline alıp atın derisini yüzmeye başlamış. Biraz sonra Gaffar:\n\n— Hadi Keloğlan, diye seslenmiş.\n\nKeloğlan da:\n\n— Tamam usta! Atı soydum, derisini de şuraya koydum, diye cevap vermiş.\n\nGaffar, öyle hiddetlenmiş ki:\n\n— Neeee, demiş, ahıra girmiş.\n\nBir de ne görsün? Keloğlan, atı kesmiş, yüzmüş.\n\nBağıra bağıra sayıp dökmeye başlamış:\n\n— Benim ocağımı batırdın! Aman Keloğlan, yaman Keloğlan… Aha şu iki altını al da buralardan git, demiş.\n\nKeloğlan durur mu?\n\n— Aman ustam, yaman ustam. Sen dememiş miydin; “Atı soy da getir!” diye. Ben de soydum, getirdim. Hem ne kızıyorsun? Anlaşmamızda kızmak yoktu. Şurada çalışalı kaç gün oldu? Dün bir, bugün iki, diye cevap vermiş.\n\nGaffar:\n\n— Yok Keloğlan, yok! Ben seni daha fazla çalıştıramam, demiş.\n\nKeloğlan, çaresiz kabul etmiş, hana geri dönmüş. Hancı, bunu kapıda karşılamış.\n\n— Vay Keloğlan! Söyle bakalım, ne işler gördün, neler yaptın, diye sormuş.\n\nO da başından geçenleri anlatmış. Sonunda Gaffar ustaya; “Aman!” dedirttiğini söylemiş. Hancı, buna çok sevinmiş. Çünkü onun gayesi de Gaffar’a; “Aman!” dedirtmekmiş.\n\nHancı, Keloğlan’a bir silah, bir de eşek verip:\n\n— Keloğlan, bundan sonra avlanıp avladıklarını satarak geçimini sağlayacaksın, tamam mı, demiş.\n\nHancıyla vedalaşan Keloğlan, bu sefer de ormanın yolunu tutmuş. Burada kırk tane kuş vurmuş. Vurduğu kuşları toplayıp gideceği sırada ormanın karşı tepelerinden kırk haramiler gelmiş.\n\nBunların başındaki harami:\n\n— Bunun elindeki kuşları alın, bizim hanıma götürün, pişirsin. Akşam olunca ben sizi yollarım, alıp getirirsiniz, demiş.\n\nKeloğlan’ın elinden kuşları alan adam, ormandan eve doğru yola düşmüş. Keloğlan, bunlardan habersiz adamı takip etmiş. Evin dış tarafında bir yere saklanmış. Adamın kadına söylediklerini dinlemiş.\n\nElindeki kuşları getiren adam, kadına:\n\n— Bunları pişireceksin. Sonra gelip alacağım, demiş.\n\nKeloğlan, bunları duydu ya, az sonra kadının kapısını çalmış.\n\n— Güzel hatun! Cici hatun! Kuşları pişirdiysen vereceksin, demiş.\n\nKadın ne bilsin? Hepsini Keloğlan’a vermiş. Keloğlan, kuşları alıp kapıya çıkmış. Bir kâğıda; “Benim adım Keloğlan’dır. Siz bana öyle oyunlar oynarsınız hemi? Ben de size oyun oynarım. Bu benim ilk oyunumdur, dayanın bakalım.” yazmış, oraya bırakmış.\n\nKeloğlan, az gitmiş, uz gitmiş. Altı ay, bir güz gitmiş. Derken anasının yanına varmış. Pişmiş kuşları afiyet üzere yemişler.\n\nOnlar yiyedursunlar, haramilerden biri gelip kadından kuşları istemiş.\n\nKadın:\n\n— Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Gelip aldınız ya, demiş.\n\nAdam gidip harami başına söylemiş. Kırk haramilerin hepsi birden eve gelmişler. Eve gelince dış kapıdaki kâğıdı görüp okumuşlar. Okur okumaz da hışımla tekrar ormana dönmüşler. Yolda giderken ırmağın kenarında oturmuş, ağlayan bir adam görmüşler. Fakat bunun Keloğlan olduğunu bilmiyorlarmış. Yanına gelip:\n\n— Niye böyle ağlıyorsun, diye sormuşlar.\n\nO da:\n\n— Anam bana altın bir yüzük vermişti. Elimi suda yıkarken düşürdüm, demiş.\n\nHaramilerin başındaki adam:\n\n— Hemen suya girilsin, bu adamın yüzüğü bulunsun, diye emir vermiş.\n\nKendi de onlarla beraber suya girmiş. Bunlar suya girince Keloğlan, bu sefer de aldatmak istemiş, hepsinin üstünü, başını toplamış, bir kâğıda da; “Siz herkese çektiriyorsunuz. Ben de size oyun oynuyorum. Benim adım Keloğlan’dır.” diye yazmış, ırmağın kenarındaki bir çalının altına bırakmış, yoluna devam etmiş.\n\nKırk haramiler, suda yüzüğü bulamayınca çıkmışlar. Aslında yüzük müzük yok… Keloğlan’ın oyunu tabii… Soğuk suyun içinde bir iyice de üşümüşler, bakmışlar ki elbiseleri yok! Keloğlan’ın yazdığı kâğıdı görmüşler, alıp okumuşlar. Öyle kızmışlar ki Keloğlan’ın hesabını görmek için yola koyulmuşlar.\n\nOnlar, Keloğlan’ı arayadursunlar, Keloğlan’ın yaptığı oyunlar kulaktan kulağa ülkenin her tarafında duyulmuş. Duyup işitenin de çok hoşuna gitmiş. Derken bunun ünü, padişahın kulağına kadar gitmiş. Keloğlan’ın kırk haramilere oynadığı oyun daha çok hoşuna gitmiş. Onu saraya, huzuruna çağırmış, bir kese de altın vermiş.\n\nKeloğlan da anasıyla bir ömür mutlu, mesut yaşamışlar...\n\n&nbsp;\n\n\n* aman dedirtme: Canından bezdirme.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Kırk Kollu Şamdan",
        "text": "KIRK KOLLU ŞAMDAN\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış. Zamanın birinde bir padişahın hiç çocuğu olmazmış. Padişah, bir gün böyle, beş gün böyle düşününce bir gün vezirine demiş ki:\n\n— Vezir, ben öldüğüm zaman benim yerimi, tacımı, tahtımı alacak kişinin benim sülalemden olmasını isterdim.\n\nVezir de demiş ki:\n\n— Bir sürü hekimler, hacılar, hocalar var. Baktır, çaresini buldur. Sen bu ülkenin padişahısın.\n\nPadişah, ne kadar ilim adamı varsa hepsini davet etmiş, bir araya toplamış. Hepsi de:\n\n— Senin çocuğun olmaz, demişler.\n\nTabii, padişah yanmış, sızlanmış, içi içini yemiş. Padişahın bu hâlini gören vezir:\n\n— Padişahım! Çok düşünme, hasta olacaksın. Sen en iyisi git, bir iki ay hava al, halkın içine gir, dertlerini dinle. Hem de derdini anlat, belki bir şey sebep olur, çaresini bulursun, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Çok doğru dedin vezir, tamam. Vekâletimi sana veriyorum, demiş, yola çıkmış.\n\nKazaları, köyleri dolanmış, derken aradan bir ay mı, iki ay mı geçmiş... Bir güzel çeşme görmüş, yemyeşil... Çeşmenin başında abdest almış, sabah namazını kılmış. Kılarken arkadan biri bağırmış:\n\n— Padişahım, padişahım!\n\nPadişah, selam vermiş. Bakmış ki bir derviş...\n\n— Sen benim padişah olduğumu nereden bildin, diye sormuş.\n\nDerviş de:\n\n— Aman padişahım! Giyiminden, kuşamından herkes bilir senin padişah olduğunu, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Sen benim padişah olduğumu bildin, derdimin devasını da bilirsin, demiş.\n\nDerviş:\n\n— Aman padişahım! Senin derdinin devasını nereden bileyim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Yok, ya bileceksin ya da kelleni uçururum, demiş.\n\nDerviş de:\n\n— Söyle bakayım, derdin neymiş padişahım, demiş.\n\n— Benim hiç çocuğum olmadı. Soyumun devamı olsun istiyorum, demiş, derdini anlatmış padişah.\n\nDerviş, heybesinden bir elma çıkartıp:\n\n— Ama bir şartım var, demiş.\n\nPadişah da:\n\n— Şartın ne, diye sormuş.\n\nDerviş:\n\n— Çocuk yedi yaşından on dört yaşına kadar bende kalacak. Razı mısın? Çocuğun adını da ben koyacağım, demiş.\n\nPadişah da hiç çocuğu olmamasındansa çaresiz “Tamam.” demiş. Derviş demiş ki:\n\n— Bu elmayı soyacaksın. Kabuğunu kısrak ata yedireceksin. Elmanın yarısını sen, yarısını da hanımın yiyecek. Çocuk olduğu zaman sakın ismini koyma! Ben gelip koyacağım. Bunlara razı mısın padişahım, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Razıyım, demiş.\n\nO arada derviş, birden kaybolmuş. Padişah, sevine sevine gelmiş, olanları hanımına anlatmış. Hanımı da:\n\n— Olacak şey değil, ama ne yapalım, demiş.\n\nAradan zaman geçmiş. Padişahın nur topu gibi bir oğlu olmuş, büyümüş, yedi yaşına basmış. Millet demiş ki:\n\n— Çocuk yedi yaşına geldi, adı yok! Ne diyelim, ne yapalım?\n\nPadişah da:\n\n— Haklısınız. Ahali toplansın, çocuğun adını koyacağım, demiş.\n\nTam adını koyacakken derviş gelmiş.\n\n— Selamünaleyküm, demiş.\n\nPadişah, dervişi tanımış, ayağa kalkmış, millet şaşırmış. Derviş, çocuğun adını Mehmet koymuş.\n\n— Ben sözümde durdum padişahım. Sen de sözündesin değil mi, diye sormuş.\n\nPadişah, çaresiz:\n\n— Tamam, demiş.\n\nNeyse, padişah o gece yatmış. Sabah namazına kalkmış. O sırada derviş gelip demiş ki:\n\n— Ben çocuğu istiyorum, götüreceğim.\n\nTabii, çocuğun anası durur mu? Ağlamış, sızlamış, ayılmış, bayılmış, ama çocuk gidecekmiş. Neyse, çocuğu bir güzel donatmışlar, parasını, altınını koymuşlar. Dervişe teslim etmişler. Derviş, ata binip:\n\n— Oğlum, yum gözünü, demiş.\n\nMehmet, gözünü yummuş, sonra açmış. Derviş:\n\n— Kaç günlük yol geldik, diye sormuş.\n\nMehmet:\n\n— Bir günlük, demiş.\n\nDerviş:\n\n— Hayır, on yıllık yol geldik, demiş.\n\nÇocuk olmuş on yedi yaşında... Derviş:\n\n— Oğlum Mehmet! Karşıda bir mağara var, görüyor musun, diye sormuş.\n\nMehmet:\n\n— Görüyorum, demiş.\n\nDerviş:\n\n— Mağaradan içeri gireceksin. İçeride kırk tane oda var. Odaları tek tek aç. Otuz dokuzuncu odada kırk kollu bir şamdan var. Onu al, gel. Kırkıncı odaya sakın girme! Mağara kapanır, seni kurtaramam, demiş.\n\nMehmet:\n\n— Peki, demiş.\n\nMağaraya girmiş, odaları tek tek açmaya başlamış. Birinde elmas, birinde yakut, birinde bir bakıyor ki insan iskeleti, diğerinde at eyeri falan varmış. Derken otuz dokuzuncuyu da açmış. Çekmecede bir altın şamdan... Bunu almış, heybesine koymuş. “Yahu, bu adam neden bana ‘Kırkıncıyı açma!’ dedi,” diye düşünmüş.\n\nAçayım mı, açmayayım mı derken şeytan koltuğunun altına girmiş.\n\n— Açıp da gireyim, demiş.\n\nİçeri girer girmez de bayılmış, mağara kapanmış.\n\nDerviş:\n\n— Eyvah, Mehmet! Sen ne yaptın? Ben sana&nbsp; “Açma!” demedim mi, demiş.\n\nNeyse, Mehmet ayılmış, bakmış ki duvarda bir resim. Resimde dünyalar güzeli bir kız... Görür görmez kıza âşık olmuş. Tabloyu da almış. Orada bir yar* varmış, ona doğru gitmiş. Su sesi geliyormuş. Suyun sesine doğru gitmiş. Az gitmiş, uz gitmiş. Demek ki epey yol gitmiş, acıkmış, susamış. Deniz kenarına gelmiş, düşüp bayılmış. O ülkenin de bir balıkçı Behram Emmi’si, fakir, garip bir balıkçısı varmış. Adam, geçimini balıkçılıkla sağlıyormuş. Bir hanımı, bir kendisi varmış. Çoluğu çocuğu yokmuş. Bir bakmış ki bir delikanlı çocuk, oraya düşmüş, bayılmış. Hemen gidip onu ayıltmış.\n\n— Aman oğlum, evladım! Burada ne yapıyorsun, diye sormuş.\n\nTabii, Mehmet başından geçeni tek tek anlatmış.\n\nBalıkçı Behram Emmi:\n\n— Gel oğlum, gidelim, demiş.\n\nDoğru evine getirmiş. Hanımına durumu anlatmış. Hanımı da:\n\n— Vay sen aç karnını doyurdun da bu çocuk mu kaldı? Ne yiyecek bu çocuk, demiş, kabul etmemiş.\n\nMehmet’in cebinde dört-beş tane altın varmış, çıkartmış, kadına vermiş.\n\nKadın:\n\n— Aman yavrum, sana demedim ki ben. Yatacak yerim de var, yiyecek ekmeğim de var, demiş.\n\nNeyse, Mehmet orada senelerce kalmış.\n\nBir gün Behram Emmi’ye:\n\n— Baba, bana çay ocağı gibi bir yer bulsan da ben de sana yardımcı olsam. Olmuyor böyle, böyle geçinemeyiz, demiş.\n\nBehram Emmi, Mehmet’in isteğini yerine getirmiş. Bir çay ocağı bulmuş. Mehmet, orada millete kahve yapıyormuş, çay yapıyormuş.\n\nBir gün demiş ki:\n\n— Baba, buranın üstüne oda gibi bir şey yapalım da eve gitmeyeyim.\n\nBehram Emmi:\n\n— Aman oğlum olur mu? Annen kızar, demiş, ama dediğini de kabul etmiş.\n\nÇay ocağının üstüne bir oda yaptırmışlar. Mehmet, odaya çıkınca demiş ki:\n\n— Başıma türlü türlü işler geldi. Hiç ortada bir şey yok. Acaba bu şamdanda ne var?\n\nGece olmuş, perdeyi çekmiş, mumu yakmış. Kırk tane peri kızı oynamaya başlamış. Mumlar sönene kadar oynamışlar. Mumlar sönünce de hepsi birer tane altını havlunun içine bırakarak kaybolup gitmişler. Mehmet, bir de bakmış ki kırk tane altın... Hemen gitmiş, babasına:\n\n— Nerede ne satılıyorsa alacaksın. Bir yerde bina satılıyor; git, al. Dükkân satılıyor; git, al, demiş.\n\nBalıkçı Behram Emmi, olmuş balıkçı Behram Ağa... Sonra bir gün Mehmet’in arkadaşları demiş ki:\n\n— Panayır gelmiş. Hadi gidelim.\n\nPanayıra gitmişler. Mehmet bir de bakmış ki o resimdeki kız!.. Hemen yanına gitmiş, bakmış ki kızla oturmak, bakmak on akçe. Mehmet’te zaten para çok... Vermiş günde bir altın. Bir gün değil, beş gün değil, altı ay değil, bir sene değil... Kız şaşırmış.\n\nMehmet’e:\n\n— Mehmet, gel bakalım! Bu derenin suyu nereden geliyor? Sen ne iş yapıyorsun, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Çaycıyım, demiş.\n\nKız:\n\n— Çaycıda bu kadar para ne gezer?! Tez bu işin sırrını söyle, demiş.\n\nMehmet önce:\n\n— Sırrımı söyleyemem, demiş.\n\nKız da meğer padişah kızıymış. Kız ısrar edince dayanamayıp şamdandan bahsetmiş. Bunu duyan kız, cariyeleri çağırıp Mehmet’i bayıltmış. Mehmet’i dışarı çıkartıp padişah babasının huzuruna şamdanı götürmüşler. Kız, babasına:\n\n— Bu şamdanda kırk tane peri var. Oynayıp kırk tane altın bırakıp gidiyorlar, demiş.\n\nBabası bir davet vererek bütün halkı başına toplamış. Herkes geldiği zaman şamdandaki kırk mumu yakmışlar. Mum sönmeye yakın şamdandan peri yerine kırk tane eli sopalı Arap çıkmış. Araplar, bu adamları bir güzel dövmüşler.\n\nPadişah:\n\n— Kızım, sen bize ne yaptın böyle? Hani bundan peri çıkıyordu? İyice rezil olduk, bir güzel dayak yedik, demiş.&nbsp;\n\nKız, Mehmet’in şamdandan peri çıkardığını tekrar söylemiş. Babası şamdanın tekrar yakılmasını emretmiş.\n\n— Beni büyük bir küpün içine koyun, eğer yine kırk tane Arap çıkarsa beni yukarı çekin, diye tembihlemiş. Bu kez mumları bir erkek yaksın, demiş.\n\nMumları erkek yakmış. Mum bitmeye yakın şamdandan yine kırk tane Arap çıkmış, oradakileri bir güzel dövmüş. Padişah, kızına iyice kızmış.\n\n— Benim senin gibi kızım yok, seni de tanımıyorum, demiş.\n\nKız da:\n\n— Baba! Vallahi doğru, bunu Mehmet’e yaktıralım, demiş.\n\nSonra Mehmet’in şamdandan peri çıkardığını tekrarlamış. Padişah, Mehmet’i huzuruna getirtip şamdanı yakmasını emretmiş. Mehmet, şamdanı yaktığında mumlar sönmeye yakın kırk tane peri çıkmış. Oynayıp, birer tane altın bırakıp gitmişler.\n\nMehmet:\n\n— Padişahım, senden bir ricam olacak, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Buyur oğlum, demiş.\n\nMehmet:\n\n— Ben Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızına talibim. Ben de filan padişahın oğluyum, kızına gönül verdim. Benimle evlendirir misin, demiş.\n\nBaşına gelenleri anlatınca padişah da:\n\n— Tamam oğlum. Kulun başına gelmedik olmaz. Ben razıyım, ama kızıma bir sor, razılığı var mı, bir görüş, demiş.\n\nMehmet, kızın yanına gitmiş; kız, “Yok.” demiş. Neyse, kızı zar zor ikna etmişler. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Yiyip, içip muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* yar: Uçurum.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Konuşan Yüzük",
        "text": "KONUŞAN YÜZÜK\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir karı koca varmış. Bunların hiç çocukları olmuyormuş, ama kadının bir üvey oğlu varmış. Kadın, her gün Allah’a yalvarıp çocuk istiyormuş.\n\nBir gün kadın, şöyle dua etmiş:\n\n— Allah’ım!.. Bir çocuğum olsun da kız, oğlan fark etmez. Tek bir tane çocuğum olsun da varsın o da insan yesin, demiş.\n\nAllah tarafından duası kabul olmuş. Çok geçmeden bir kız çocuk doğurmuş.\n\nBöylece aradan bir zaman geçmiş. Bu arada karı koca her gece yatmadan evvel malı, davarı sayıp yatarmış. Kız doğduktan sonra bu hayvanlardan her gün bir tanesi eksilmeye başlamış.\n\nKadın:\n\n— Herif, bu nasıl iştir? Her akşam bir tane hayvanımız eksiliyor, demiş.\n\nKocası da:\n\n— İki akşamdır takip ediyorum. Bu kız, her akşam kundağından çıkıyor, gidip bir koyun yiyor. Yedikten sonra da gelip tekrar kundağına giriyor, demiş.\n\nKadın, şöyle bir düşünmüş, kocasına demiş ki:\n\n— Üvey oğlum beni sevmiyor, bu onun uydurması… Böyle diyerek kızımın bir canavar olduğunu söylemeye çalışıyor. Kızımı öldürmemizi istiyor. Sen bu keli evden kovacaksın! Onu bir daha bu evde görmeyeceğim, demiş.\n\nBunun üzerine adam, oğluna:\n\n— Bak oğlum! Ne sen üvey anneni seviyorsun ne de üvey annen seni seviyor. En iyisi sen buralardan git, demiş.\n\nOğlan, ahırdan bir at çıkarmış, eyerlemiş, sonra da yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Gide gide bir şehre varmış. O şehirde de kendine münasip bir kız bulmuş, evlenmiş. Aradan aylar geçmiş, yıllar geçmiş.\n\nOğlan, bir gün karısına:\n\n— Senelerdir burada seninle yaşıyorum. Benim babam, annem, hayvan yiyen bir kız kardeşim vardı. Hele bir yol gidip onlar öldü mü, kaldı mı bir bakayım, demiş.\n\nBu oğlanın biri dişi, biri erkek olmak üzere iki tane de aslanı varmış.\n\nKarısına:\n\n— Ben memleketime gidiyorum. Eğer bu aslanlarımın içtiği su, önlerinde kana, irine dönerse bil ki başım beladadır. O zaman aslanlarımı salarsın! Onlar beni bulur, içinde bulunduğum sıkıntıdan beni kurtarırlar, demiş.\n\nOğlan, atını eyerlemiş, yola koyulmuş. Gide gide memleketine varmış. Memleketine vardığı zaman bir de bakmış ki memlekette ne bir insan var ne de bir hayvan… Kız kardeşi, bütün insanları, hayvanları yemiş. Bir tek kara bir kedi kalmış. Kız, kediyi yemek için etrafında dolanıp duruyormuş.\n\nKız, oğlanı görünce:\n\n— Gel! Gel kardeşim!.. Niye daha erken gelmedin? Seni çok özlemiştim. Hatırlıyor musun? Ben küçükken bir gün bana bir tokat atmıştın, demiş.\n\nKendi kendine; “Bak, işte tokadın sahibi geldi,” diye söylenmeye başlamış.\n\nSonra kardeşinin atını almış, ahıra götürmüş. Götürür götürmez de atın bir bacağını yemiş.\n\nGelmiş, kardeşine:\n\n— Kardeş, senin atın niye üç bacaklı, diye sormuş.\n\nOğlan, durumu anlamış.\n\n— Evet kardeşim, benim atım üç bacaklıdır, demiş.\n\nBiraz sonra kız, tekrar acıkmış. Ahıra gitmiş, atın bir bacağını daha yemiş.\n\nKardeşinin yanına gelip:\n\n— Kardeşim, senin atın niye iki bacaklı, demiş.\n\nKardeşi de:\n\n— Evet, benim atım iki bacaklıdır, demiş.\n\nKız, bir süre sonra yine acıkmış. Ahıra gitmiş, atın bir bacağını daha yemiş.\n\nSonra da gelmiş, kardeşine:\n\n— Kardeşim, senin atın niye bir bacaklı, diye sormuş.\n\nKardeşi de:\n\n— Evet, benim atım bir bacaklıdır, demiş.\n\nDerken kız, atı yemiş, bitirmiş; ama oğlan da korkmaya başlamış.\n\nKız, kardeşine:\n\n— Kardeşim, çok acıktım. Yiyecek bir şey kalmadı. Seni yiyeceğim, demiş.\n\nKardeşi:\n\n— Sen bilirsin. Ben zaten senin beni yiyeceğini biliyordum. Biraz izin ver de dama çıkıp abdest alayım. Abdest aldıktan sonra bacadan sana seslenirim. O zaman beni bacadan çekip yersin. Haa! Bu arada ben abdest alıncaya kadar sen de çamaşırlarımı yıka, demiş.\n\nKız:\n\n— Tamam, demiş.\n\nÇamaşırları yıkamaya başlamış. Öyle acıkmış ki çamaşırı yıkarken bir yandan da onları yavaş yavaş yemeye başlamış.\n\nBu arada oğlanın bir de konuşan yüzüğü varmış. Oğlan, dama çıkınca yüzüğünü parmağından çıkarmış, bacanın kenarına koymuş. Kendi de koşarak ormana doğru gitmiş. Oraya saklanmış.\n\nKız, bütün çamaşırları yıkadıktan sonra kardeşine seslenmiş:\n\n— Seni bacadan çekeyim mi?\n\nOğlanın bacanın kenarına koyduğu yüzük, sanki oğlan konuşuyor gibi kıza cevap vermiş:\n\n— Daha ellerimi yıkıyorum.\n\nKız, bir süre sonra:\n\n— Seni bacadan çekeyim mi, diye seslenmiş.\n\nYüzük:\n\n— Daha bir ayağımı yıkadım, diye cevap vermiş.\n\nYüzük böylece kızı bir süre oyalamış. Bir süre sonra yüzük, kıza seslenip:\n\n— Beni bacadan çek, demiş.\n\nKız, bacadan sarkan ipi hızla çekmiş. Yüzük o hızla düşmüş, kızın dişlerine çarpmış. Öndeki dişlerinin hepsi kırılmış. Kız, bunu kimin yaptığını anlamış:\n\n— Kardeşim, hele seni bir yakalayayım, bak nasıl yiyeceğim, demiş.\n\nKardeşini aramaya başlamış. Araya araya ormana varmış. Ormanda dişleriyle, tırnaklarıyla ağaçları kesmeye, devirmeye başlamış. Kese kese ormanda iki ağaç kalmış.\n\nBunu gören oğlan, bağırmaya başlamış:\n\n— Aslanlarım yetişin! Kardeş, kardeşi yedi!\n\nO sırada oğlanın karısı evde değilmiş. Aslanların önündeki suyun kana, irine döndüğünü görmemiş. Aslanlar, zincirlerini kırmış, sahiplerinin yardımına koşmuşlar. Oraya vardıklarında kız, kalan ağaçlardan birini daha yemiş. Artık tek bir ağaç kalmış. Oğlan da bu ağacın başında aslanlarını bekliyormuş.\n\nKız, aslanları karşısında görünce çok şaşırmış. Kardeşinden yardım istemiş.\n\nOğlan, aslanlara:\n\n— Serçe parmağında yüzüğüm var. O parmağını yemeyin! Onun dışında ne varsa yiyin, bir şey bırakmayın, demiş.\n\nAslanlar, kızı yemişler. Oğlan, yüzük olan parmağı cebine koymuş, yola koyulmuş. Gide gide bir bezirgâna rastlamış.\n\nBezirgân, oğlana:\n\n— Elimde bir ağaç dalı var. Bu dalın hangi ağaca ait olduğunu bilirsen sana yüz koyun veririm. Bilmezsen bu aslanları bana verir misin, demiş.\n\nOğlan kabul etmiş. Bezirgân da dalı göstermiş.\n\nBu sırada oğlanın cebindeki yüzük:\n\n— Kardeşim, kör müsün? O, iğdedir, demiş.\n\nOğlan bunun üstüne bezirgâna:\n\n— İğdedir, demiş.\n\nOğlan, bezirgândan yüz koyunu almış, yoluna devam etmiş. Biraz gittikten sonra bacağında bir yanma hissetmiş. Bir de bakmış ki cebindeki yüzüğün takılı olduğu parmakta ağız, göz meydana gelmiş. Hem de parmak, oğlanın bacağının bir kısmını yemiş. Oğlan, bu parmağı almış, erkek aslana yemesi için vermiş. Aslan, parmağı yemesine yemiş, ama boğazına bir kemik takılmış, ölmüş. Dişi aslan, yüzük dışında kalan bütün parmağı yemiş. Oğlan, yüzüğü almış, koyunlarını önüne katmış, evine doğru yola koyulmuş. Bir süre sonra da evine varmış. Karısı, başına gelenleri sormuş.\n\nSonra da:\n\n— Başına bir oyun geldiğini biliyordum, demiş.\n\nOğlan da karısına:\n\n— Ben sana; “Evinde otur! Aslanların önündeki su, kan ve irine dönüştüğünde onları sal!” demedim mi, demiş.\n\nKarısı:\n\n— Sen bana kız kardeşinin hayvan yediğini söylemiştin, ama ben onun seni yiyeceğini nereden bilirdim, demiş.\n\nOğlan, yanında getirdiği koyunları ahıra koymuş. Karı koca da mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Mavi Boncuklu Çitil",
        "text": "MAVİ BONCUKLU ÇİTİL\n\nBir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış, az söylemesi sevapmış. Vaktin birinde bir fakir adam varmış. Bu, çobanlık yaparmış. Üç tane de kızı varmış; ikisi çirkin, biri çok güzelmiş.\n\nKüçük kız, çok pismiş, hep çöplükte oynarmış. Bir gün, çöplükte oynarken bir mavi boncuk bulmuş. Boncuğu getirmiş, kendi bahçelerine gömmüş. Zaman geçince o boncuk, çitil* olmuş. Kız, her sabah o çitilin yanına gidip:\n\n— Çitilim! Çitilim!.. O güzel ellerinle, o güzel gözlerinle bir silkelen de bakayım, demiş.\n\nHer silkelendikçe altın dökermiş. Kız böyle deyince yine silkelenmiş, altın dökmüş.\n\nBir gün böyle, beş gün böyle derken, bunlar çok zengin olmuşlar.\n\nPadişahın oğlu da artık delikanlı olmuş, evlenmek istiyormuş. Bir gün, bunların kapısından geçiyormuş, bu kızı görüp âşık olmuş. Eve gidince annesine:\n\n— Filanca yerde güzel bir kız gördüm, onu bana alacaksınız, demiş.\n\nErtesi gün, padişahın karısı, kıza dünür gelmiş. Allah’ın emriyle kızı, oğluna istemiş. Kızın anne babası da Allah’ın emriyle vermişler. Düğün zamanı gelmiş, kızı gelin etmişler. Ama padişahın oğlu, daha önce kıza, gelin olurken o çitili de getirmesini şart koşmuş. Kız da bu şartı kabul etmiş. Gelin giderken çitili de götürmüş, sarayın bahçesine dikmiş.\n\nGünlerden bir gün, bu kızın iki kız kardeşi, bacılarını ziyarete gelmişler. Laf arasında iki bacısı, kıza:\n\n— Bugün hamama gidelim mi, demişler.\n\nKız, bu teklifi kabul etmiş. Üç kız kardeş, beraberce hamama gitmişler. Bir bacısı demiş ki:\n\n— Seni ben yıkayayım.\n\nÖbürü demiş ki:\n\n— Seni ben yıkayayım.\n\nHer ikisi de bu güzel kızı yıkamışlar. Bunlar, kızı yıkarken bir ara kızın başına kırk tane toplu iğne koymuşlar. Bu kız, kuş olup, uçup gitmiş. Gelmiş, padişahın bahçesine konmuş. Sarayın bahçıvanına sormuş ki:\n\n— Padişahın oğlu uyuyor mu? Uyusun, kalksın, benim konduğum dallar kurusun, demiş, uçup gitmiş.\n\nAğaçlar yapraklarını dökmüş. Sadece birinde bir yaprak kalmış. Aradan bir zaman geçtikten sonra bir gün padişah, bahçeyi gezmek istemiş. Bahçeyi gezerken, herkesin bahçesinin yeşil olduğunu, ama kendi bahçesindeki ağaçların dallarının kuruduğunu görmüş. Bahçıvana:\n\n— Neden herkesin bahçesi yeşil de benim bahçemdeki ağaçların dalları kurumuş, diye sormuş.\n\nBahçıvan da:\n\n— Padişahım, her gün bir kuş geliyor, oğlunuzun uyuyup uyumadığını soruyor. Sonra da; “Uyusun, kalksın, benim konduğum dallar kurusun.” diyor, uçup gidiyor, demiş.\n\nBu böyle birkaç zaman devam etmiş. Sonunda padişah, bahçıvana:\n\n— Ağacın kalan tek dalına katran sür! O gelip dala konunca katrana yapışır. Sen de yakalarsın, demiş.\n\nBahçıvan, padişahın dediği yere katranı sürmüş. Padişahla bahçıvan, ağacın altında beklemeye başlamışlar. Kuş, biraz sonra gelip yaprağa konmuş:\n\n— Ey bahçıvan! Ey bahçıvan! Ey bahçıvan, diye üç defa seslenmiş.\n\nKuş dördüncü defa seslendiğinde bahçıvan:\n\n— Buradayım, diye seslenmiş.\n\nYine bahçıvana sormuş:\n\n— Padişahın oğlu uyuyor mu?\n\nO da:\n\n— Uyuyor, demiş.\n\nKuş:\n\n— Uyusun, kalksın, benim konduğum dallar kurusun, deyip uçmaya kalkınca katrana yapışıp kalmış.\n\nBahçıvan, ağaca çıkıp kuşu tutmuş. Bakmış ki başında kırk tane toplu iğne var. Toplu iğneleri çıkartmış. Kız, eski hâline dönmüş.\n\nKız, başına gelenleri anlatıp:\n\n— Bunu bana iki kız kardeşim yaptı, demiş.\n\nPadişahın oğlu, kızın iki bacısını çağırtmış, onlara sormuş:\n\n— Kır atıma mı razısınız, kılıcıma mı?\n\nOnlar da:\n\n— Kır ata razıyız, kılıç sizin boynunuza, demiş.Yiyip, içip muratlarına geçmişler…\n\n*çitil: Ağaç ve fidanların filizi, sürgün.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Mısır'a Padişah",
        "text": "MISIR'A PADİŞAH\n\nEvvel zaman içinde \n\nKalbur saman içinde… \n\nBir varmış, bir yokmuş \n\nAz söylemesi sevap\n\nÇok söylemesi günahmış...\n\nZamanın birinde, zengin bir adam varmış. Bu adamın iki sürü davarı varmış. Adam, bu hayvanlarını yaysınlar diye iki tane çoban tutmuş. Birinin adı Ahmet, ötekinin adı da Mehmet’miş. Ağa, çobanlara bir kuruş vermez, karın tokluğuna çalıştırırmış. Bir gün, bu iki çoban oturup dertleşmişler.\n\n— Bu ne ki? Karın tokluğuna çalışıp duruyoruz. Bu böyle ne zamana kadar sürer, deyip bu duruma bir çare aramaya başlamışlar.\n\nBiri demiş ki:\n\n— Böyle çalışmaktansa gurbete gidip çalışsak daha iyi değil mi?\n\nÖteki de:\n\n— Vallahi iyi olur. Hiç değilse üç-beş kuruş para kazanırız, demiş.\n\nİkisi oturup karar vermişler. Akşamdan ufak tefek yiyecek bir şey hazırlamışlar. Ağaları görmesin diye de sabahın köründe kalkmış, yola düşmüşler.\n\nAz gitmişler, uz gitmişler… Dere tepe düz gitmişler… Bunların karnı acıkmış.\n\nAhmet, Mehmet’e:\n\n— Arkadaş, öyle çok yol geldik ki karnımız acıktı. Şurada bir parça bir şey yiyelim de yola öyle devam edelim, demiş.\n\nMehmet’in aklına şeytanlık gelmiş. Ahmet’e:\n\n— Ben ekmeğimi vermem. Önce senin çıkındakileri* yesek daha iyi olur. Yol uzun sürer de azığımız biterse bari ben aç kalmamış olurum, demiş.\n\nOlurdu, olmazdı derken bunlar orada iyi bir tartışmışlar. İkisi de azığını çıkartmamış, sinirlenmişler. Mehmet, ormana doğru gitmiş, Ahmet de kayalığa doğru gitmiş. Mehmet, ormanda sabahlamış, Ahmet de kayalığın orada bir mağara bulmuş, saklanmış.\n\nAhmet, mağarada yatadursun, az sonra mağaraya bir ayı, bir kurt, bir de tilki gelmiş. Başlamışlar aralarında konuşmaya…\n\nAyı demiş ki:\n\n— Aşağıdan yukarıya doğru gelirken ağacın birinin baş ucunda çok bal gördüm. Sabah olsun varıp onları yiyeceğim, demiş.\n\nTilki demiş ki:\n\n— Ben Mısır’dan geliyorum. Duydum ki Mısır padişahının kızı çok hastaymış. Padişah, her yana haber salmış. “Kızımı kim iyi ederse ona vereceğim. Hem de benim yerime padişah olacak.”\n\nKurt da:\n\n— Ben de yolda birinden duydum. “Filan ağanın sürüsünün içinde bir kara koyun var. O koyunu kesip etini kıza yedirirlerse kız iyi olacak.” diyordu, demiş.\n\nAhmet, yattığı yerden bunları dinlemiş. Onların sesi kesilince usulca kalkmış, mağaradan çıkmış, doğru Mısır’ın yolunu tutmuş.\n\nBir zaman gittikten sonra Mısır’a varmış. Padişahın sarayını bulmuş, kapısını çalmış.\n\nPadişahın adamları buna:\n\n— Padişahtan ne istiyorsun, diye sormuşlar.\n\nAhmet de:\n\n— Duydum ki padişahın kızı hastaymış. Onu kim iyi ederse padişah, kızını ona verecekmiş. Ben padişahın kızını iyi etmek için geldim, demiş.\n\nPadişaha haber gitmiş. Padişah, Ahmet’i yanına istemiş. Ahmet huzura varınca padişah:\n\n— Söyle bakalım, kızımı iyileştireceğin doğru mu, diye sormuş.\n\nAhmet de:\n\n— Padişahım, sözüm söz. Bana bir at, bol altın, bir hafta da süre verirsen kızını iyi edeceğime söz veririm, yoksa kellemi uçur, demiş.\n\nPadişah, oğlana:\n\n— Eğer sözünde durmazsan yemin olsun kelleni uçururum, demiş.\n\nPadişah, oradakilere emir vermiş:\n\n— Ahmet ne istiyorsa verin, çabuk yola salın, demiş.\n\nAdamlar, Ahmet’i hazineye götürmüşler, istediği kadar altın almış. Ahırdan da bir at beğenmiş. “Yallaaah!” yola düşmüş.\n\nAhmet gidedursun, dediği ağanın sürüsünü bulmuş. Çobanı yanına çağırıp:\n\n— Bu sürüdeki kara koyunu bana sat, demiş.\n\nÇoban:\n\n— Olur mu efendim?! Bu sürüde bin tane koyun var, bir tane de kara koyun var. Ben onu sana satarsam ağam hemen farkına varır, beni de işten kovar, demiş, vermek istememiş.\n\nAhmet, koyunu almak için ısrar etmiş.\n\n— Çoban, hele bir söyle bakalım, ağan bu koyuna kaç altın ister, diye sormuş.\n\nÇoban:\n\n— Sürüde tek kara koyun o olduğu için on altından aşağı istemez, demiş.\n\nAhmet:\n\n— Al sana yirmi altın, altınlar senin olsun, koyunu ver! Ağan sorarsa da; “Hastaydı, kestim.” de, demiş.\n\nAhmet, orada koyunu kesmiş, sadece ciğerini alıp sarayın yolunu tutmuş. Padişahın kızına ciğeri yedirmişler, kız iyi olmuş. Padişah da sözünü tutmuş, kızını Ahmet’e vermiş. Ölünce de Ahmet onun yerine padişah olmuş.\n\nGel zaman, git zaman, bu olanlar Mehmet’in kulağına değmiş.\n\n— Aman! Öyleyse varayım, gideyim. Hele bir sorup soruşturayım. Bakayım bu iş nasıl olmuş, demiş, Mısır’a doğru yola düşmüş.\n\nGide gide Mısır’ı bulmuş. Hemen saraya varmış, Ahmet’in huzuruna çıkmış.\n\nAhmet, bunu görünce:\n\n— Hayrola Mehmet? Senin burada ne işin var, diye sormuş.\n\nMehmet de:\n\n— Sen nasıl oldu da böyle oldun? Hele bunun sırrını bir söyle bakalım, belki ben de padişah olurum, demiş.\n\nAhmet, akıllılık edip:\n\n— Bir Mısır’a iki padişah olmaz. Sen padişah olup da ne edeceksin? Gel burada benim yardımcım ol, demiş.\n\nUyanık Mehmet hiç kabul eder mi? Ahmet’ten bu işin sırrını öğrenmek için diretmiş. Ahmet’e ısrarla sorunca Ahmet:\n\n— Bu işin sırrı... Hani birbirimizden ayrıldığımız orman vardı ya, işte sır orada, demiş.\n\nMehmet, cevabı alınca o ormana gitmiş. Etrafına bakmış bakmış, durmuş. “Ulan burada bir sır mır göremiyorum, ama hayırlısı olsun inşallah,” diye söylenmiş.\n\nÖyle de yorulmuş ki orada bir yere kıvrılmış, yatmış.\n\nGece olunca bağırış, çağırışlar duymuş. Bakmış ki bir şeyler konuşuyorlar. Hemen kulak kabartmış, dinlemeye başlamış.\n\nAyı demiş ki:\n\n— Benim balımı yemişler.\n\nKurt da:\n\n— Haber aldım. Padişahın kızı kurtulmuş, kurtaran da hem kızı almış hem de Mısır’a padişah olmuş. Ben bunca yıllık ömrümde daha kara koyunu görmedim bile, yemedim bile, diye acizlenmiş*.\n\nTilki demiş ki:\n\n— Arkadaşlar, acaba biz burada konuşurken insanoğlu mu vardı da konuştuklarımızı duydu?\n\nKurt:\n\n— Olabilir, hadi etrafı arayalım, demiş.\n\nÜçü üç yandan ortalığı kolaçan etmişler, Mehmet’i olduğu yerde bulmuşlar. “Vay! Sen nasıl olur da bizi dinlersin!” diye oracıkta öldürmüşler.\n\nBiz gelelim Ahmet’e…\n\nAhmet, arkadaşını merak etmiş. Birkaç gün sonra üç beş atlı hazırlatmış, Mehmet’e tarif ettiği yere yollamış. Adamlar, gelmiş bakmışlar ki ne görsünler? Mehmet ölmüş, kemikleri ortalıkta geziyor. Geri dönmüş, Ahmet’e haber vermişler.\n\nAhmet de:\n\n— İşte böyledir. Kendi nefsi yüzünden kurda kuşa yem oldu, demiş, üzülmüş.\n\nMısır’a padişah olan Ahmet, karısıyla mutlu, mesut yaşamış...\n\n&nbsp;\n\n\n* çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı.\n\n* acizlenmek: Güçsüz, beceriksiz hissetmek.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Neydim Ne Oldum Ne Olacağım",
        "text": "NEYDİM NE OLDUM NE OLACAĞIM\n\nBir varmış, bir yokmuş \n\nEvvel zaman içinde \n\nKalbur saman içinde... \n\nDeveler tellal, sinekler berber iken \n\nBabalarının beşiğini çocuklar sallar iken \n\nHamamcının suyu, oduncunun baltası yok iken \n\nÇarşı, pazarda soğan, sarımsak satarken \n\nTerazimin kolu kırıldı bir güzele bakar iken \n\nKurbağa kanatlandı gitti, gelin getirmeye \n\nGelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa... \n\nDerken vakti zamanında bir padişahın hiç çocuğu olmuyormuş. Padişah da sultan da çocuğu çok severmiş. Dünyanın her yerinden hekimler gelmiş, sultanı muayene etmişler. Adı duyulmadık otlardan ilaç yapmışlar. Fakat hiçbiri fayda etmemiş.\n\nGünleri böyle üzüntü içinde geçerken Allah vergisi bir kız çocukları dünyaya gelmiş. Padişah da sultan da çok sevinmiş. Bir tek onlar mı? Bütün memleket sevinmiş. Günlerce şenlik yapılmış, ziyafetler verilmiş.\n\nGünler, aylar geçtikçe kız büyümüş. Büyüdükçe güzelleşmiş. Güzelleştikçe güzelliği dillere destan olmuş. Tam genç kız olduğu zaman bu kızın vücudunda bir yara meydana gelmeye başlamış. Kızın bu hâline çok üzülen padişahla sultan, memleketin bütün hekimlerini saraya çağırmışlar. Kızlarının derdine derman olmalarını istemişler. Fakat hekimler ne yaptıysa çare olmuyormuş. Hatta yaptıkları ilaçlar, yaraları daha çok azdırıyormuş.\n\nPadişah, bu sefer dünyanın dört bir tarafından ünlü hekimler getirtmiş. Onların yaptığı ilaçlar da fayda vermemiş. Zavallı kızın vücudunda yarasız bir yer kalmamış. Akan kanlar durmuyor, acısı bir türlü dinmiyormuş. Padişah, bunun üstüne kızının bütün vücudunu altın ile kaplatmış. Böylelikle akan kanlar durmuş. Fakat yaralar iyi olmadığı için acısı devam ediyormuş.\n\nKızın vücudunun altınla kaplanması, memleketin her tarafına yayılmış. Herkes kızı merak etmeye başlamış. Hırsızlar, cadılar, kızın vücudundaki altına göz dikmiş. Nasıl edip de ele geçireceklerini düşünmeye başlamışlar.\n\nBir cadı karısı, bunu duyar duymaz kılık kıyafetini değiştirmiş. Eline de bir çanta almış, sarayın yolunu tutmuş.\n\nPadişahın huzuruna çıkıp:\n\n— Padişahım, ben Yemen’den geliyorum. Duydum ki kızınızın vücudu yara içindeymiş. Babam çok ünlü bir hekimdi. Ölürken her türlü yarayı iyi edecek bir ilacın yapılışını bana öğretti. İzin ver, kızını iyileştireyim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Tek kızım iyi olsun da başka bir şey istemem. Yaralarını iyileştirirsen seni mükâfatlandırırım, yaralarını azdırırsan boynunu vurdururum, demiş.\n\nCadı karısı:\n\n— Padişahım, kızının yaraları iyi olsun istiyorsan benimle bir odada üç beş gün kalması lazım. Yanımıza hiç kimse gelmeyecek, demiş.\n\nPadişah, kızıyla birlikte cadı karısını bahçenin öbür ucundaki köşke götürüp:\n\n— Buraya hiç kimse gelmeyecek, diye emretmiş.\n\nDerken gece olmuş. Cadı karısı çantasını açmış.\n\nSultana demiş ki:\n\n— Yavrum, önce üzerindeki altın kaplamayı çıkarmam lazım. Ondan sonra da yaralarını bir güzelce ilaçlarım, demiş.\n\nKızın üzerindeki altın kaplamayı soyup çıkarmış. Elindeki sihirli suyu kızın üzerine serpmiş, kızı bayıltmış. Altınları çantasına koymuş, kızı da omuzladığı gibi saraydan çıkmış. Epey uzaklaştıktan sonra kızı bir yol kenarına bırakmış, kendi de kaçmış.\n\nKız bir müddet sonra kendine gelmiş. Bir de bakmış ki ıssız bir dağın başında! Kalkmış; bir sağa, bir sola bakmış. İlerde bir çeşme görmüş. Oradan bir su içmiş. Bir avuç daha almış, yaralarına sürmüş. Bir de bakmış ki suyun değdiği yerdeki yaraları iyileşiyor. Derken öteki yaralarını da teker teker yıkamış. Yaralarının hepsi iyi olunca yollara düşmüş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Bir tarlaya rast gelmiş. Tarlada bir adam çift sürüyormuş. Adamın yanına gitmiş. Başından geçenleri bir bir anlatmış. Akşam olunca adam, kızı da yanına almış, eve gitmiş. Karısı, oğlu, uşağı çok sevinmiş.\n\nBir zaman böyle yaşayıp gitmişler. Adam, bu kızla oğlunu evlendirmiş. Çok geçmeden de bir oğulları olmuş.\n\nKadın, kocasına demiş ki:\n\n— Müsaade edersen çocuğun adını ben koyacağım, demiş.\n\nKocası ses çıkarmamış, o da oğlunun adını “Neydim” koymuş.\n\nAradan epey bir zaman geçmiş. Bir oğlu daha olmuş. Onun adını da “Ne oldum” koymuş. Üçüncü bir oğlan daha olunca onun adını da “Ne olacağım” koymuş.\n\nBu çocuklar günden güne büyüyüp güzelleşmişler. Anne babalarıyla tarlaya gidiyor, orada çalışıyorlarmış.\n\nBir gün, padişahın arabası o tarlanın yanından geçiyormuş. Padişah, çocukları görmüş, kanı kaynamış. Atından inip yanlarına gelmiş. Onları sevip okşamış. Onlara adlarını sormuş. Çocuklar da:\n\n— Neydim, Ne oldum, Ne olacağım, diye cevap vermişler.\n\nÇocukların birileriyle konuştuğunu gören karı koca, yanlarına varmışlar.\n\nPadişah:\n\n— Çocuklara niye böyle isimler koydunuz, demiş.\n\nKız da başından geçenleri anlatmış. Padişah, ihtiyarlamış ama yine de kızını tanımış. Kızını, damadını, torunlarını almış, saraya getirmiş. Artık bir arada yaşamaya başlamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişahın Küçük Oğlu",
        "text": "PADİŞAHIN KÜÇÜK OĞLU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Pire pehlivan iken, deve tellal iken bir padişah yaşarmış üç tane de oğlu varmış. Bu padişah çok zenginmiş. Kendi saltanat içinde yaşar, halkını pek düşünmezmiş.\n\nBir gün aklına esmiş, sarayının bahçesine zümrütten yaprakları olan, altından meyvesi olan yakut çiçekli yapma ağaçlar diktirmiş. Havuzunu mermerden yaptırmış. İçine şerbet doldurtmuş, fıskiyelerinden buz gibi şerbet fışkırırmış. Sarayının yollarına inciler döktürtmüş.\n\nBu kadar kıymetli olan bahçesini beklemesi için bir sürü adam tutmuş. Bu kadar adamın içinde bahçeden her gün ya altın bir yemiş ya da bir yakut çiçeği eksilirmiş. Padişahın adamları bunları götürenin kim olduğunu bir türlü bulamamışlar.\n\nEn sonunda dayanamamış, oğullarını yanına çağırtmış.\n\n— Bu bahçeden her gün biri bir şey alıp gidiyor. Adamlarım çare bulamadı. Bunu kim yapıyorsa meydana çıkaracaksınız! Bulup bana getireceksiniz, diye emretmiş.\n\nİlk önce büyük oğlan bahçenin bir kenarına saklanmış, beklemeye başlamış. Gece yarısı olunca uykusu gelmiş, uyumuş. Sabah uyandığında bakmış ki büyük bir altın portakal çalınmış.\n\nErtesi gece, ortanca oğlan güneş batarken bahçeye inmiş. Kimseye görünmeden saklanmış. Hırsızı beklemeye başlamış. Kimin geleceğini çok merak etmiş. Düşünürken düşünürken onun da uykusu gelmiş, uyumuş. Sabah uyandığında bakmış ki bir altın armut dalından kopmuş.\n\nÜçüncü gece sıra küçük oğlana gelmiş. Akşamüstü güneş batarken kimseye görünmeden bahçeye inip saklanmış. Olduğu yere bağdaş kurmuş. Uyumamak için elindeki okun bir ucunu çenesine bir ucunu kucağına yerleştirmiş. Merakla beklemeye başlamış. Gece yarısı olunca uykusu gelmeye başlamış. İkide bir gözleri kapanıp başı düşerken okun sivri tarafı çenesine batıyormuş. Canı acıdığı için gözlerini açık tutuyor, uykusunu kaçırıyormuş. Artık öyle uykuya dalmadan epey bir zaman geçirmiş. Bir ara gözü dalmış. Başı düşerken bir gürültü duymuş. Gözünü açar açmaz bir de ne görsün? Bir kuş, gagasıyla altın yemiş koparmıyor mu? Hemen yayını germiş, bir ok fırlatmış. Ok, kuşun uzun kuyruğunu delip geçmiş. Yalnız ok bir tane tüyünü de düşürmüş. Ama kuyruk da pek süslüymüş, oğlanın aklı kalmış.\n\nSabah olunca tüyü alıp babasının huzuruna varmış. Tüyü babasına göstermiş, gördüklerini de bir bir anlatmış.\n\nKuştan düşen tüy bildiğimiz tüylerden değilmiş. Her bir ucunda bir elmas parlıyormuş. Ortasında da bir kalem varmış. O da daha başka bir güzellikteymiş.\n\nPadişah, bu tüyü kuyumcuya göstermiş. Kuyumcu, bu tüyü görünce şaşırıp kalmış.\n\n— Bu tüyün yapıldığı maden yeryüzünde hiç yoktur. Bu kuş, sizin bahçenizde bulunan her şeyden daha değerlidir, demiş.\n\nPadişah bunu duyunca kuşu ele geçirme hevesine düşmüş. Oğullarını çağırıp:\n\n— Bu kuşu hanginiz getirirse tahtımdan inip onu yerime getireceğim, demiş.\n\nÇocuklar, bunu duyunca çok sevinmişler. Büyük oğlan bir ata atlamış, ortanca oğlan arabaya binmiş, küçük oğlan da yürüyerek yola revan olmuşlar.\n\nBüyük oğlan atlı olduğu için hepsini geçmiş. Epey bir zaman sonra bir köye varmış. Köye gireceği sırada bir gözü kör, bir ayağı topal, bir kulağı kesik, bir kolu uzun, bir kolu kısa, çenesi çarpık, dudağı yarım, üstünde cübbe gibi bir şeyi olan bir adama rastlamış.\n\nAdam, büyük oğlana:\n\n— Senin nereye gittiğini, ne aradığını biliyorum. Bu köyde biri çalgılı, biri çalgısız iki han vardır. Sakın ola çalgılısına girme, demiş, gözden kaybolmuş.\n\nBüyük oğlan kendi kendine; “Bu herif han çığırtmanı* mıdır, nedir,” diyerek atını ileri sürmüş.\n\nAz sonra da köye girmiş. Çok geçmeden gerçekten de karşı karşıya olan iki hanı görmüş. Hanın birinden müzik, gülme, eğlenme sesleri geliyormuş. Öbür handan çıt çıkmıyormuş. Sanki ölü evi gibi sessizmiş. Büyük oğlan iki hanın arasında durmuş. Hangisine girsem diye sağa sola bakarken çalgıcılar bunu görmüş. Oğlanın içeri girmesi için onun gönlünü hoş eden şarkılar söylemişler, içeri davet etmişler. Çalgıcıların söyledikleri o kadar güzelmiş ki büyük oğlan:\n\n— Sabaha kadar bu ölü evi gibi yerde kalacağıma şurada daha iyi vakit geçiririm, deyip çalgılı hana girmiş.\n\nO gece sabaha kadar o handa kalmış. Ertesi gün de akşama kadar uyumuş. Artık her gece sabaha kadar eğleniyor, akşama kadar yatıyormuş. Yapacağı işi unutmuş, handan bir türlü ayrılamamış.\n\nOrtanca oğlan da arabayla yola düşmüştü ya... O da gele gele aynı köye gelmiş. O uzun cübbeli adam, bunun da karşısına çıkmış. Büyük oğlana ne dediyse buna da aynısını söylemiş. O sırada büyük oğlan pencereden kardeşinin geldiğini görmüş. Hemen çıkıp kardeşini içeri almış. Handaki çalgı, çengi, eğlence bunun da hoşuna gitmiş. Bu oğlan da abisi gibi ne yapacağını, nereye gideceğini unutmuş; zevke, sefaya dalmış.\n\nAradan bir zaman geçtikten sonra küçük oğlan bu taraflara gelmiş. Köye yaklaştığı sırada gözünün biri kör, ayağı topal, kulağı kesik, cübbeli adam karşısına çıkmış. Ağabeylerine ne dediyse aynısını küçük oğlana da söylemiş. Çalgılı hana girmemesini söylemiş.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Günlerdir yayan yapıldak yol yürüyorum. Zaten yorgunum. Sabaha kadar eğlenemem, yatıp uyurum, demiş.\n\nDoğruca çalgısız hana girmiş. Sabaha kadar rahat rahat uyumuş. Sabah gün doğarken parasını verip handan çıktığı sırada o cübbeli adamla karşılaşmış.\n\nAdam, küçük oğlana:\n\n— Sen söz dinleyen birine benziyorsun. Ne yapacağını biliyorum. Onun için de sana yardım edeceğim. Böyle yayan yürürsen aradığın kuşu bulamazsın,&nbsp; demiş.\n\nÜstündeki cübbeyi çıkarmış, yere sermiş.\n\n— Gel, şimdi bunun üstüne otur, diye yanına çağırmış.\n\nOğlan, adamdan şüphelenmiş, pek gözü tutmamış. Önce gönül etmemiş.\n\nSonra:\n\n— Belki kuşun yerini biliyordur, diye adamın dediğini yapmış.\n\nOturur oturmaz havalanmışlar. Yıldırım hızı ile dağların, ovaların üstünden geçip gürül gürül akan büyük bir ırmağın kıyısına inmişler. Irmağın öbür tarafında yüksek bir dağ varmış. Dağın üstünde her yeri değerli taşlarla süslü&nbsp; bir saray görmüşler. Güneşin altında parıl parıl parlıyormuş.\n\nAdam, cübbesini giyip:\n\n— Şu gördüğün saraya git! Şimdi oradaki askerler, bekçiler, hepsi uykudadır. Kapıdan usul usul geç! Salonda pis, kötü bir kafesin içinde aradığın kuş var. Sakın kafesi açma! Olduğu gibi al, gel, demiş.\n\nKüçük oğlan, koşa koşa dağa tırmanmış. Sarayın önüne varınca bekçilerin, askerlerin uyuduğunu görmüş. Yavaşça kapıdan içeri girmiş. Usulca salondaki kafesi almış. İçindeki kuş uyuyormuş, hiç ses çıkarmamış. Küçük oğlan kapıdan çıkacağı sırada boş bir altın kafes görmüş. Elindeki kötü kafesi bırakıp:\n\n— Bu kuşa böyle bir kafes daha çok yakışır, demiş.\n\nKuşun kafesini açar açmaz kuş hızlı hızlı ötmeye başlamış. Kanatlarını sağa, sola çarparak büyük gürültü çıkarmış. Sesi duyan bütün askerler, bekçiler uyanmış. Küçük oğlanı kolundan yakaladıkları gibi padişahlarının huzuruna götürmüşler.\n\nPadişah, oğlana:\n\n— Kuşu niye alacaktın, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— Her gece sarayımızın bahçesindeki altın yemişleri çalıyor, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Öyleyse yeryüzünde havada uçan, rüzgârdan hızlı giden bir at vardır. Onu bana getirirsen bu kuşu sana veririm, demiş.\n\nKüçük oğlan eli boş vaziyette saraydan çıkmış. Dağdan inmiş. Irmağın öbür tarafında bekleyen adamın yanına varmış. Ona başından geçenleri anlatmış. Oranın padişahının istediği atı da söylemiş.\n\nAdam, küçük oğlana çok kızmış. Yüzü gözü öyle bir hâl almış ki küçük oğlan korkusundan bayılacak gibi olmuş.\n\n— Ben sana kuşu kafesinden çıkarma demedim mi, diye bağırmış.\n\nAdam istediğini elde edemediği için çok hiddetlenmiş. Oğlanı yanına çağırıp:\n\n— Otur bakalım şuraya, demiş.\n\nOğlan, cübbesinin bir kenarına oturmuş. Oturur oturmaz da havalanmışlar. Bir dakika içinde bir sürü dağ, ova geçmişler. Bir gölün kenarına inmişler. Gölün ortasında küçük bir ada varmış. Üstünde de billurdan bir saray varmış. Bakanların gözünü kamaştırır, dururmuş.\n\nAdam, cübbesini sırtına giymiş. Orada duran sandalı göstermiş.\n\n— Şu sandalı görüyor musun? O sandala bin, saraya git! Kimseleri uyandırmadan ahıra gir! Orada beyaz bir at ile iki tane eyer vardır. Eyerin biri adicedir. Öbür eğer ise altın ve sırmayla işlenmiş, zümrüt, yakut gibi değerli taşlarla süslenmiştir. Adi olan eyeri atın üstüne koy! Üzerine atla, hemen buraya gel, demiş.\n\nKüçük oğlan, adamın gösterdiği kayığa binmiş. Gölün ortasındaki saraya varmış. Sarayda kim varsa hepsi uykudaymış. Kimseyi uyandırmadan ahıra girmiş. Nasıl olmuşsa olmuş, adamın dediğini unutmuş. Yahut bir an önce alıp da gideyim diye mi, nedir aceleden şaşırmış. Altın, sırmalarla işlenmiş, değerli taşlarla süslü eyeri atın sırtına koymuş. O anda hayvan kişnemeye, çitme atmaya başlamış. Askerler, bekçiler de uyanmış. Oğlanı yakaladıkları gibi padişahlarının yanına götürmüşler.\n\nPadişah:\n\n— Bu atı niye almak istedin, diye sormuş.\n\nKüçük oğlan:\n\n— Çok değerli bir kuş var. Onu elde etmek için bu atı almam lazım, demiş.\n\nBunun üstüne padişah:\n\n— Yeryüzünde bir altın saray vardır. O sarayda oturan kızı bana getirirsen atı alırsın, deyip oğlanı başından savmış.\n\nKüçük oğlan yine eli boş olarak saraydan çıkmış. Gölün kıyısında bekleyen adamın yanına dönmüş. Başından geçenleri anlatmış. Padişahın ne istediğini de söylemiş. Adamın eli bunda da boş kalınca ağzına geleni saymış. Bir de:\n\n— Dikkat et delikanlı! Bu sana en son yardımım olacak, diye azarlamış.\n\nAdam, cübbesini yine yere sermiş. İkisi beraber üstüne oturmuşlar. Havalandıktan bir dakika sonra ulu bir ormana inmişler. Ormanın ortasında altın bir saray varmış. Sarayın önünde suyu gümüş bir dere akarmış. Dünya güzeli bir kız da her akşam derede yıkanırmış.\n\nAdam, altın sarayı oğlana gösterip:\n\n— Şu sarayda oturan kız, biraz sonra derede yıkanmak için oraya gelecek. Yavaş yavaş yanına yaklaş! Kız dereye girerken tek elinle gözlerini kapat! Bir kolun ile da kucakla! Ne kadar yalvarırsa yalvarsın bırakma! Hemen al, buraya getir, demiş.\n\nBiraz sonra altın saraydan dünya güzeli, sarışın bir kız çıkmış. Ağır ağır dereye doğru yürümüş. Küçük oğlan tam arkasından yaklaşmış. Kız suya gireceği sırada bir eliyle gözlerini kapatmış. Öbür kolu ile kızı belinden yakalamış.\n\nKız nasıl korkmuşsa:\n\n— Ah, diye bağırmış.\n\nSonra da aklını başına toplamış.\n\n— Biliyorum, beni buradan kaçırmaya geldiniz. Doğduğum zaman müneccimbaşı, babama bir gün delikanlının birinin çok uzaklardan gelip beni kaçıracağını söylemişti. Ne olur, beni bir dakika bırakın da anama, babama veda edeyim, diye yalvarmış.\n\nFakat küçük oğlan kızın bu yalvarışına aldırış etmemiş. Kızı kucakladığı gibi adamın yanına getirmiş.\n\nAdam, uzaktan oğlanın kızı getirdiğini görünce sevinmiş. Hemen sırtındakini yere sermiş, hep beraber üstüne oturmuşlar. Kız hiç durmadan ağlamış, yalvarmış. Birkaç dakika içinde billur sarayın karşısına inmişler.\n\nAdam, oğlana:\n\n— Kızın gözlerini aç, demiş.\n\nKüçük oğlan, kızın gözlerini açınca ağlaması da, yalvarması da durmuş. Meğer kız, oğlanı görür görmez onu çok sevmiş.\n\n— Burada senin yanında kalırım. Bir daha geri dönmek istemem, demiş.\n\nKız böyle deyince oğlan çok üzülmüş.\n\n— Seni şu karşıki sarayda oturan padişaha vermek için getirdim, demiş.\n\nBu sözleri duyan kız yeniden ağlamaya başlamış, kederlenmiş. Adam, kızın bu hâlini görünce bunların birbirini sevdiğini anlamış. Onlara yardım etmek istemiş. Hem atı almak hem de kızı vermemek için onlara kurnazlık öğretmiş. Adamın dediğini yapmak için iki genç, kayığa binmişler, billur saraya gitmişler. Padişah, altın saraydan gelen kızı görünce uçan atı eyeriyle beraber oğlana vermiş. Küçük oğlan ata binip sarayın önünde bir iki kere dönmüş. Sonra padişaha yaklaşmış, kızın belinden tuttuğu gibi atın üstüne almış. Uçan at, bir zaman sonra dağın tepesindeki saraya varmış.\n\nMermer saraydaki padişah, uçan atın geldiğini görünce çok sevinmiş. Bunları karşılamaya çıkmış. Karşılaştıkları zaman küçük oğlan attan inmeden:\n\n— Padişahım, beni bağışla! Çok kalamayacağım! Kuşu saraydan getirtin, demiş.\n\nKuşu kafesiyle beraber getirmişler. Kuşu kafesiyle beraber alan oğlan kızla beraber kaçmışlar, bir derenin kenarında durmuşlar. Tam o sırada küçük oğlana yardım eden adamla karşılaşmışlar.\n\nAdam yaklaşmış, demiş ki:\n\n— Sana çok yardım ettim. Şimdi bana karşı borçlusun. Borcunu ödemek için şunu al! Ellerimle ayaklarımı kes!\n\nAdam, oğlana bir balta uzatmış. Oğlan duydukları karşısında şaşırıp kalmış.\n\nAdama dönüp:\n\n— Bana iyilik eden adamın kılına bile dokunamam. Elini, ayağını nasıl keseyim, demiş.\n\nKüçük oğlanın dedikleri, adamın canını sıkmış. Yüzünü buruşturmuş. Geri dönüp giderken:\n\n— Sana diyeceklerim var. Sakın suçlulara yardım etme! Bir kuyu kenarında oturma, diye bağırıp gözden kaybolmuş.\n\nBir zaman sonra oğlan, kız ve at, iki hanlı köye gelmişler. Çalgılı hanın önüne varınca büyük bir kalabalık görmüşler. Kalabalığın içine girince iki adamın ağabeylerini yakalarından tutmuş, kavga ederlerken görmüş. Küçük oğlan, ağabeylerinin yanına varmış. Adamların gönlünü hoş etmiş, ağabeylerini onların elinden kurtarmış. Hep beraber memleketlerine dönmüşler. Mutlu, mesut yaşamışlar.\n\nGökten üç elma düşmüş; biri bana, biri sana, biri de anlatana…\n\n&nbsp;\n\n\n* han çığırtmanı: Hana gelenleri karşılayan kişi.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişahın Rüyaları",
        "text": "PADİŞAHIN RÜYALARI\n\nVakti zamanında memleketin birinde dirayetli bir padişah varmış. Kendi hâlinde yaşayıp giderken bir gece rüya görmüş. Vezirlerinin hepsini toplayıp:\n\n— Memleketin her yerine haber salın! Ben bu gece bir rüya gördüm. Ben rüyamı anlatmadan tabir edecek kim varsa gelsin, tabir etsin, demiş.\n\nVezirler, memleketin dört bir yerine haber salmışlar. Duyan, işiten gelmiş; hacılar, hocalar gelmiş. Amma kimse bu rüyayı tabir edememiş. Padişah, gelenlerin emeklerinin karşılığını az buçuk veriyor, karınlarını doyurup, üç beş kuruş da harçlık verip yolluyormuş.\n\nMemlekette yaşayan fakir bir adam, bunları duyunca hem heveslenmiş hem de imrenmiş.\n\n— Ben de padişaha gideyim, rüyasını tabir edeyim. Edemezsem de hiç değilse biraz karnımı doyururum. Elime üç beş kuruş para geçerse onunla da birkaç gün çocuklarımın nafakasını çıkarırım, demiş, Allah’a sığınmış, sarayın yolunu tutmuş.\n\nAdam gidedursun, bir kayanın yanına gelince gaipten bir nida gelmiş:\n\n— Ey filanca, nereye gidiyorsun?\n\nAdam da:\n\n— Herkes padişahın rüyasını tabir etmeye gitmiş, bir de ben gideyim dedim. Bilmesem de üç beş kuruş alırım. Bir öğün olsun karnımı doyurur, gelirim, demiş.\n\nO ses:\n\n— Madem öyle, padişaha şöyle söyle; “Padişahım, senin rüyanda gökten yağmur gibi tilki yağdı değil mi? İşte onun tabiri şöyle; Millet birbirlerine hile yapacak.” de. Amma aldığın mükâfatın yarısını bana vereceksin, demiş.\n\nAdam, saraya varmış, padişahın huzuruna çıkmış. Rüyayı ermişin dediği gibi tabir etmiş. Mükâfatı almış, saraydan çıkmış.\n\n— Ben en iyisi yolumu değiştireyim de ermişle karşılaşmayayım. Mükâfatı da bölüşmem, hepsi benim olur, demiş.\n\nDüşündüğü gibi de yapmış, evine başka yoldan gitmiş. Günler, aylar derken aradan bir sene geçmiş. Padişah, yine bir rüya görmüş. Padişahın rüyasında havadan yağmur gibi kurt yağıyormuş.\n\nVezirlerini çağırtmış.\n\n— Tez bana geçen sene rüyamı tabir eden adamı bulup getirin, diye emir vermiş.\n\nVezirler, aramış, taramış, adamı bulmuşlar.\n\n— Padişah yine bir rüya görmüş. Rüyasını tabir etmen için seni saraya bekliyor, demişler.\n\nAdam, ermişe verdiği sözü tutmadığı için önce gönüllü olmamış. “Neyse, Allah büyük... Hele bir yola çıkıp görelim,” diye düşünmüş.\n\nÖnce başka bir yoldan gitmeye başlamış. Ne yaptıysa bir türlü yola gidemiyormuş. Ayakları kendini ilk önce gittiği yola götürüyormuş.\n\n— Bunda da bir hayır vardır, diyerek yine aynı yoldan gitmeye başlamış.\n\nDaha önceki yere geldiği zaman aynı nidayı duymuş:\n\n— Nereye gidiyorsun?\n\nAdam da:\n\n— Padişah yine bir rüya görmüş, tabir etmem için beni çağırmış. Şimdi saraya padişahın yanına gidiyorum, ama hiçbir şey bilmiyorum, demiş.\n\nErmiş:\n\n— Ben o rüyanın tabirini sana söylerim, ama sen de alacağın mükâfatın yarısını bana vereceksin, tamam mı? Şimdi beni iyi dinle! Padişaha; “Padişahım, sen rüyanda gökten yağmur gibi kurt yağdığını gördün, değil mi? Bunun tabiri de şöyle: Millet birbirine girecek. Katiller, caniler, hırsızlar çoğalacak. Memleketin dört bir yanında çok kan akacak.” dersin, demiş.\n\nAdam, söz verip yoluna devam etmiş. Padişahın huzuruna çıkınca ermişin söylediği biçimde rüyasını tabir etmiş.\n\n— Padişahım, bu sefer rüyanda gökten yağmur gibi kurt yağdığını gördün. Bunun da tabiri şu demek: Ahalinin içinde katillik, canilik, hırsızlık başını alıp gidecek, çok kan dökülecek, demiş.\n\nPadişah, emir vermiş ki:\n\n— Bu adamın karnını doyurun, geçen seferkinin iki katı para pul verin, yolcu edin!\n\nAdamın karnını, burnunu doyurup, mükâfatını da verip uğurlamışlar.\n\nAdam, yine başka bir yoldan evine gelmiş. Ermişe verdiği sözü de tutmamış.\n\nAdam aldığı para pulla yaşarken aradan bir sene daha geçmiş. Padişah, yine bir rüya görmüş. Vezirlerini çağırıp o adamı bulmalarını söylemiş. Onlar da bir muhafızı adamın evine göndermişler. Muhafız:\n\n— Padişah seni istiyor. Yine rüyasını tabir edeceksin, demiş.\n\nAdamın pabucuna taş kaçmış*. Karısını ve çocuklarını yanına çağırıp:\n\n— Padişah beni çağırtmış. Bu sefer gidip gelemeyebilirim, diye helâlleşmiş.\n\nİçinden bir ses, başka yoldan gitmesini söylemiş. Başka bir ses de:\n\n— Tamam, ermişin sözünü tutmadın, aldıklarını bölüşmedin, ama başka yoldan gidersen rüyayı da tabir edemezsin. Padişah kelleni uçurur. Yazık değil mi karına, çocuklarına, demiş.\n\nAdam, bir o türlü, bir bu türlü düşünerek yoluna devam etmiş. Yine de manevi bir kuvvet, adamı önce gittiği o yola sürüklemiş. Giderken yine ermişin sesini işitmiş.\n\nErmiş:\n\n— Hey! Bre adam, nereye gidersin, demiş.\n\nAdam:\n\n— Padişah yine bir rüya görmüş, Tabir etmem için beni çağırtmış. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Kesin bu sefer beni öldürür, demiş.\n\nErmiş, demiş ki:\n\n— Eğer bu sefer aldıklarının yarısını verirsen sana gördüğü rüyayı da, tabirini de söylerim. Yok, vermezsen sen bilirsin, demiş.\n\nAdam:\n\n— O nasıl söz? Tabii veririm, demiş.\n\nSonra saraya gidip padişahın huzuruna çıkmış.\n\n— Padişahım, rüyanızda gökten yağmur gibi koyun, kuzu yağıyordu değil mi? Bu da şu demek: Artık memlekette bolluk, bereket olacak. Dirlik, düzenlik olacak. İnsanlar birbiriyle iyi geçinecek, samimileşecek. Herkesin yüzü gülecek, demiş.\n\nPadişah, bu sefer:\n\n— Bu adama bir at verin! Atın üstüne bir heybe koyun! Heybenin iki gözünü de altınla doldurun, demiş.\n\nPadişahın dediklerini yapmış, adamı yolu vurmuşlar. Adam, bu defa geldiği yoldan gitmiş. Yolda sesin geldiği mağaranın önüne gelmiş. Altınları heybeyle olduğu gibi oraya bırakmış. Tam gideceği sırada yine o sesi duymuş:\n\n— Dünya tilkiydi; sen de tilki gibi kurnazlık yaptın. Dünya kurt idi; sen de kurt gibi hak yedin. Dünya koyun, kuzu idi; sen de koyun, kuzu oldun. Senin de suçun yok, demiş.\n\nAdam şaşırmış, kalmış. Olanlardan ders almış. Evinin yolunu tutmuş. Karısıyla, çocuklarıyla mutlu bir ömür sürmüş...\n\n&nbsp;\n\n\n* pabucuna taş kaçmak: Ortaya çıkan durum karşısında tedirgin olmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Padişahın Üç Oğlu",
        "text": "PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde,\n\nBen anamın beşiğini tangur tungur sallar iken,\n\nAnam düştü beşikten, babam düştü eşikten\n\nAnam evracı*&nbsp;aldı, babam ohlayı*&nbsp;aldı, dolandım dört köşeyi\n\nKoştum koştum, bir dağa vardım; dağın deresine indim ki ne olsa?\n\nİki duvar; birinin himi*&nbsp;yok, birinin aslı yok.\n\nAslı yok duvarda iki tüfek; biri sakat, birinin aslı yok\n\nAslı yok tüfeği aldım; koştum koştum, bir dağa çıktım\n\nBaktım, derede ne olsa?\n\nİki tavşan; biri ölü, ötekinin aslı yok.\n\nAttım, aslı yok tavşanı vurdum, onu omuzuma aldım\n\nKoştum koştum, diğer bir dağa çıktım ki deresinde ne olsa?\n\nİki tane tencere; birinin dibi delik, diğerinin aslı yok\n\nAslı yok tencereyi aldım, ormanlığa vardım, ne olsa?\n\nİki şelek*&nbsp;odun; birini sahibi arabasına yüklüyor, birinin aslı yok\n\nAslı yok odunu aldım, yaktım \n\nTencereyi üstüne koydum, tavşanı içine koydum \n\nGüzelce pişirdim. Yedim… Yedim… Yedim… \n\nHâlen dudaklarımın haberi yok…\n\nZamanın birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç oğlu varmış. Bir de güzel bahçesi varmış. Bu bahçe, öyle bir bahçeymiş ki ucu bucağı yokmuş, içinde binbir çeşit ağaç varmış, görenler bir daha görmek istermiş.\n\nFakat bu padişah, bu bahçeden bir tane bile meyve yiyemezmiş. Meğer bu bahçeye bir dev alışmış; her sene meyveler olunca gelip meyveleri yermiş, padişaha da bir şey kalmazmış.\n\nBir gün padişah, çocuklarını yanına çağırıp:\n\n— Sizler büyüdünüz. Bu bahçeye bu kadar emek veriyoruz. Ben padişah oldum olalı bir meyvesini yemedik. Bundan sonra hanginiz bu meyveden birini bana getirirse ben öldükten sonra yerime o padişah olacak, demiş.\n\nİlk önce büyük oğlu eline okunu, yayını, kılıcını almış, akşamüstü yola çıkmış. Gelmiş, elma bahçesindeki bir ağacın dibine oturmuş. Gecenin geç saatlerine kadar oturmuş. Ortalık zindan gibi karanlık; iki metre ötedeki karaltı bile seçilmiyormuş. Bakmış olacak gibi değil; “Bari hayal kurayım.” demiş. Başlamış hayal kurmaya... “Dev gelir gelmez öldürürüm, bu ülkeye de ben hükümdar olurum. Düşman devletlere hiç aman vermem, hepsini boyun eğdiririm. Böylece ülkemi de büyütmüş olurum,” diye düşünmüş.\n\nBunlarla meşgul olurken bir anda bir gürültü kopmuş. Öyle bir gürültüymüş ki yerde yatan cansız varlıklar bile ürpermiş. Padişahın oğlunun ödü kopmuş. Nasıl korkmuşsa soluğu sarayda almış. O sene padişaha meyve nasip olmamış.\n\nGün geçmiş, ay geçmiş, derken öbür sene gelmiş. Sıra ortanca oğlana gelmiş. O da ne var ne yok, yanına almış, bahçeye gitmiş. Oturmuş bir elma ağacının dibine, beklemeye başlamış. Tam uyuyacağı sırada bir gürültü kopmuş. Nasıl bir gürültüyse bu da çok korkmuş, fırlayıp sarayın yolunu tutmuş. Padişah, o sene de bir tane bile meyve yiyememiş.\n\nGel zaman, git zaman, sonra sıra küçük oğlana gelmiş. Oğlan, bu işi üstlenir üstlenmez hazırlığa başlamış. Vakit akşamüstü olunca elma bahçesine doğru yola düşmüş. O da ağacın dibine oturup beklemeye başlamış. Epey bir süre hayale dalmış. Tam o sırada devin gürlemesi duyulmuş. Oğlan ürpermiş, ama korkup kaçmamış. Dev, elma ağacına yaklaşıp da elmayı almaya doğru boynunu uzatınca eûzü besmele çekerek bir kılıç vurmuş ki dev kendini şaşırmış. Şaşkınlığından elmayı orada bırakıp kaçmış. Oğlan, elmayı aldığı gibi babasının yanına gelmiş. Kardeşleri elmayı gördükleri hâlde oğlana inanmamışlar. Onun, babasının yerine geçeceğini düşündükçe canları sıkılmış. “Ona bir oyun oynayalım da gününü görsün! Babamızın yerine geçmek o kadar kolay değil,” diye düşünmüşler.\n\nOğlanı yanlarına çağırıp:\n\n— Yalan söylüyorsun! Sen kim, dev kim? Sen onun yanında minnacık kalırsın. Nasıl olur da koskoca devi yaralarsın, demişler.\n\nOğlan, ısrarla yaraladığını söylese de ona inanmamışlar.\n\n— Hadi öyleyse, gidip devin izini sürüp bakalım. Sahiden yaralanmış mı, yaralanmamış mı, bakalım, demişler.\n\nOradan hep beraber bahçeye gitmişler, devin izini bulmuşlar. Kan izlerini süre süre gitmişler. İzler oradaki bir kuyunun yanında bitiyormuş. Oğlanı öldürmeyi düşündükleri için:\n\n— Demek ki dev buraya girmiş. İnip bir bakalım, demişler.\n\nOğlan da bunu kabul etmiş.\n\nAbileri:\n\n— Belimize bir urgan bağlayalım. Sırayla kuyuya inelim. Ama önce büyük olanımız girecek, demişler.\n\nBüyük oğlanın beline urganı bağlayıp kuyuya sallamışlar. Oğlan, derine inince devin sıcağından yanıp:\n\n— Yandım! Yandım, diye bağırmış.\n\nBunu yukarı çekmişler. Sıra ortanca oğlana gelmiş. Bu sefer de onun beline ip bağlayıp kuyuya sallamışlar.\n\nBu da:\n\n— Yandım! Yandım, diye bağırmış. Onu da yukarı çekmişler.\n\nSıra küçük oğlana gelmiş. Oğlan:\n\n— Ben sizin gibi yapmam. Ben; “Yandım!” dedikçe siz beni daha da sallayın, demiş.\n\nOğlanın beline ipi bağlayıp kuyudan aşağı sallamışlar. Oğlan:\n\n— Yandım! Yandım, dedikçe daha sallamışlar.\n\nDerken kuyunun dibine inmiş. Bakmış ki kuyunun dibi çok geniş, hem de bir sürü kapı varmış.\n\nOğlan, bir kapıyı açmış ki üç tane kız halı dokuyor. Kızlar, oğlanı görünce şaşırmışlar. Meğerse bu kuyuya şimdiye kadar hiç insanoğlu girmemiş.\n\nKızın biri oğlana:\n\n— Babam yaralı, yatıyor. Uyanır da burada görürse seni mahveder, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Hani, baban nerede, diye sormuş.\n\nKız, karşı kapıyı gösterip:\n\n— Aha, şu odada yatıyor, demiş.\n\nOğlan, odaya doğru gitmeye başlamış.\n\nKız:\n\n— Hey, bana bak! Babam şimdi uyuyor. Odasının duvarında babamın kılıcı asılı, onu alıp boynuna bir defa vur! O; ”Bir daha vur, insanoğlu!” der. Sakın vurma, demiş.\n\nOğlan, kızın dediği kılıcı almış, devin boynuna vurmuş.\n\nDev, öyle bir bağırmış ki yer-gök inlemiş. Hatta bu sesi kuyunun başındaki ağabeyleri bile duymuş, çok korkmuşlar.\n\nDev, acı içinde:\n\n— Hey insanoğlu, bir daha vur, diye bağırmış.\n\nOğlanın aklına kızın dedikleri gelmiş. Onun için bir daha vurmamış. Dev de oracıkta bağıra bağıra ölmüş. Devin küçük kızı da oğlana bir altın sıçanla kedi hediye etmiş.\n\nOğlan, kızların üçünü de almış, kuyunun ağzına getirmiş. Aşağıdan yukarıya, ağabeylerine seslenip:\n\n— Uzatın urganı, diye bağırmış.\n\nKardeşleri sesi duyunca urganı uzatmışlar. Oğlan, büyük kızı urgana bağlamış.\n\n— Urganı çekin! Bu, büyük kardeşime, diye bağırmış.\n\nKızı yukarı çekmişler. Oğlan yine:\n\n— Urganı uzatın, diye bağırmış.\n\nUrganı kuyuya sallamışlar. Oğlan:\n\n— Bu da ortanca kardeşime olsun. Urganı çekin, diye bağırmış.\n\nBu kızı da çekmişler. Oğlanla küçük kız, kuyunun dibinde kalmışlar.\n\nKız:\n\n— Genç! Önce sen çık, sonra ben, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Niye, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Ben öbür kardeşlerimden daha güzelim. Kardeşlerin beni görünce belki sana bir oyun oynarlar, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Yok, benim kardeşlerim bana oyun oynamaz, kötülük de düşünmezler, demiş.\n\nKız da hemen saçından iki tel koparmış, oğlana uzatmış.\n\n— Madem öyle, al bu telleri! Ola ki başın dara düşerse bu telleri yakarsın! Karşına iki koç gelir; biri beyaz, biri siyah! Beyaza binersen seni yeryüzüne çıkarır. Siyaha binersen yedi kat yerin himine*&nbsp;daha gidersin, demiş.\n\nKız, urganı beline bağlamış, onu da yukarı çekmişler. Kardeşleri bu kızı görünce şaş* kalmışlar. Urganı kuyuya sallamışlar. Oğlan da beline bağlamış.\n\n— Çekin, diye seslenmiş.\n\nKardeşleri, onu kuyunun yarısına kadar çekmişler, yarıya gelince urganı kesmişler. Oğlan, “Şappadak!” diye kuyuya düşmüş.\n\nYerde bir zaman baygın yatmış. Ayılıp kendine gelince kızın kendine verdiği saç telleri aklına gelmiş. Telleri yakmış; iki koç gelmiş. Beyaza bineyim derken siyah koça binmiş. O da onu almış, yedi kat yerin dibine götürmüş.\n\nOrada bir ihtiyar kadına rastlamış, ondan geçmişlerinin canı için bir tas su istemiş.\n\nKadın verememiş.\n\n— Yavrum, bizde su ne arar? Burada bir çeşme var. Oraya bir dev gelir, pınarın başından bir kız alır götürür. O gidenden sonra herkes suyunu doldurur, demiş.\n\nOğlan:\n\n— O çeşme nerede, hele bana bir göster, demiş.\n\nİhtiyar kadın:\n\n— Aha, bu gördüğün evin arkasında, diye yerini göstermiş.\n\nOğlan, oraya varmış, bakmış ki sıra padişahın kızına gelmiş. Oğlan, okunu, yayını hazırlamış, beklemeye başlamış. Az sonra dev gelmiş. Oğlan, okunu fırlattığı gibi devi öldürmüş. Padişahın kızı sevinçten elini devin kanına batırmış, oğlanın sırtına vurmuş.\n\nBu haber padişaha gelince çok sevinmiş.\n\n— Devi kim öldürdüyse, kızımı ondan kim kurtardıysa ona ödül vereceğim, diye dört yana haber salmış.\n\nBiri demiş ki; “Ben öldürdüm.”, öteki demiş ki; “Ben öldürdüm.”, ama padişahın kızı hiçbirini kabul etmemiş. Padişah, sarayının penceresinden bakarken ta uzakta, ağacın altında birinin yattığını görmüş. Hemen:\n\n— O kimse, çabuk alıp yanıma getirin, diye emir vermiş.\n\nMeğerse oğlan da devi vurduktan sonra oradan uzaklaşmış, gitmiş bir ağacın altına yatmış. O ağacın üstünde bir yuva varmış; ana kuş, yavrularına yiyecek bulmak için gitmiş, yavrular da ağacın başında analarını bekliyormuş. Oğlan uyurken yavru kuşlardan biri deli gibi ötmeye başlamış. Oğlan uyanmış, bakmış ki koskoca bir kuzgun, yavru kuşlara saldıracak. Hemen yayını hazırlayıp kuzguna fırlatmış, fırlattığı gibi de kuzgunu öldürmüş. Yavruları ağaçtan indirmiş, kuzgunu da yesinler diye önlerine koymuş. Ama yavrular, kuzgunu bir türlü yemek istemiyormuş.\n\nOnlar da; “Annem gelir de oğlanı görürse düşman sanır, öldürür. Hâlbuki bizi o kurtardı,” diye düşündükleri için yemiyorlarmış.\n\nAz sonra anaları gelmiş. Bakmış ki yavruları yuvada yoktur. Aşağıya bakmış ki yavruları orada, biri de yanlarında uyuyor. Hemen oğlana saldırmış, ama yavrular bağrışıp durmuşlar.\n\n— Anne, o bizim düşmanımız değil. Bizi o kurtardı, demişler.\n\nO sırada oğlan da uyanmış. Ana olan kuş, oğlana:\n\n— Padişah seni çağıracak. “Dile benden dileğini!” der. Sen de; “Dilerim sağlığını!” de. O yine; “Dile dilediğini!” der. Sen de; “Kırk tuluk*&nbsp;et, kırk tuluk su” dile! Ben seni ışık dünyaya çıkarırım, demiş.\n\nAna kuş, kanatlarını germiş; oğlan, altında bir güzel gölgelenip uyumuş.\n\nTam o sırada padişahın gönderdiği adam gelip:\n\n— Padişah seni istiyor, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Bekle geliyorum, demiş.\n\nPadişahın yanına varmışlar. Kız, oğlanın sırtına bakmış ki eliyle vurduğu kanın izleri duruyor.\n\nKız:\n\n— Baba bu! Baba bu, diye bağırmış.\n\nPadişah, oğlanı yanına çağırmış.\n\n— Oğlum, beni dinle! Dile dilediğini, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Dilerim sağlığını efendim, demiş.\n\nPadişah, oğlana:\n\n— Sağlığımdan sana fayda yoktur. Dile dilediğini, demiş.\n\nOğlan, bu sefer:\n\n— Diledim; kırk tuluk et, kırk tuluk su, demiş.\n\n— Bundan kolay ne var, demiş padişah.\n\nHemen emir vermiş. Sürüden kırk koyun kestirmiş, oğlanın istediklerini vermiş. Oğlan, bunları aldığı gibi ana kuşun yanına varmış. Eti bir kanadına, suyu öbür kanadına koymuşlar. Kendi de kuşun üstüne binmiş.\n\nKuş, oğlana demiş ki:\n\n— Ben, “Ah!” dedikçe et, “Vah!” dedikçe su vereceksin.\n\nOğlan:\n\n— Tamam, demiş.\n\nBunlar yola düşmüşler… Oğlan, kuş “Ah!” dedikçe et vermiş, “Vah!” dedikçe su vermiş. Kuş, oğlanı ışık dünyaya çıkarmış, sonra da çekip gitmiş.\n\nOğlan, oralarda ne yapacağını şaşırmış. Şaşkın şaşkın dolaşırken bir dilenci görmüş. Onun üstünü başını almış, kendi giymiş. Kendi üst başını da ona vermiş. Gitmiş, bir demirci ustasına çırak olmuş.\n\nBiz haber verelim kuyudan çıkan küçük kızdan. Kız, kuyudan çıktıktan sonra öbür iki oğlanla da evlenmemiş. Onlar öyle çok istemişler ki kız da bir şart koşmuş:\n\n— Kim bana bir altın sıçanla kedi yapıp getirirse onunla evlenirim, demiş.\n\nBunu kimse bir türlü yapamamış.\n\nOğlan, demirci ustasının yanında çalışadursun, bir gün ustası düşünceli düşünceli dükkâna gelmiş.\n\nOğlan:\n\n— Hayrola ustam, neyin var, diye sormuş.\n\nUsta da gönülsüz gönülsüz:\n\n— Hiç! Bir şeyim yok, demiş.\n\n— O zaman çarşıda, pazarda ne var, diye sormuş.\n\nUsta da:\n\n— Ne olsun evlat? Padişah, oğlunu evlendirecek, kız gönül etmiyor. İlla da; “Altın sıçanla kedi” istiyor, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Ben yaparım ustam, demiş.\n\nOğlana bir mühlet vermişler. Zaman gelince oğlan, padişahın sarayına varmış, altın sıçanla kediyi vermiş. Kız bakmış ki kendi verdiği sıçanla kedi, hiç sesini çıkarmamış.\n\nPadişah kararını vermiş:\n\n— Düğün dernek başlasın! Hem de cirit oynanacak. Şayet kim kazanırsa kızı o alacak, diye emretmiş.\n\nPadişahın oğulları cirit oynarken oğlan da ustasından izin istemiş, saraya varmış. Kimsenin görmediği yerde dilenci kılığından çıkmış, asıl elbiselerini giymiş, ama yüzünü hiç göstermemiş. Meydana çıkmışlar, cirit başlamış. Oğlan, önce küçük abisini, sonra da büyük abisini öldürmüş. Meydanın orta yerine dikilmiş, kalmış.\n\nPadişah, uzaktan:\n\n— Çabuk, o yiğidi yakalayıp yanıma getirin, diye bağırmış.\n\nOğlanı tutmuş padişahın huzuruna çıkartmışlar. Oğlan, yüzünü açmış. Padişah bakmış ki bu, kendi oğlu… Oğlan, başından geçenleri bir bir anlatmış. Kızların üçünü de almış.\n\nKırk gün, kırk gece düğün yapmışlar… Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler…\n\n&nbsp;\n\n\n* evraç: Sac üzerinde pişirilen yufka ekmekleri çevirmeye yarayan uzun ve yassı tahta araç.\n\n*ohla: Oklava.\n\n*him: Duvarın temelle birleşen kenarları.\n\n*şelek: Sırtta taşınan yük.\n\n&nbsp;\n\n* şaş kalmak: Şaşırmak.\n\n* tuluk: deri tulum.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Sallansop",
        "text": "SALLANSOP\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellal, keçiler berber iken… Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Köyün birinde bir çiftçi yaşarmış. Çiftçinin gözü gibi sevdiği iki tane de öküzü varmış. Bunlar birbirlerine çok benziyorlarmış. Bir gün öküzlerden biri ölmüş. Çiftçi, öküzlerini çok sevdiği için çok üzülmüş. Fakir olduğu için yeni bir öküz de alamazmış. Ne yapacağını bilememiş. Sonunda gurbette çalışmaya karar vermiş.\n\nHanımına demiş ki:\n\n— Ben gurbete gidip çalışacağım. Beş-altı ay kadar çalıştıktan sonra yeni bir öküz alacağım.\n\nÇiftçi, gurbete gitmiş. Aradan bir hayli zaman geçmiş. Kadın, bir gün büyük kızına:\n\n— Git, çeşmeden su getir, demiş.\n\nKız da kovayı alıp çeşmeye gitmiş. Çeşmenin önünde küçük bir havuz varmış. Havuzun içinde de bir saman çöpü yüzüyormuş. Çöpü gören kız, kendi kendine düşünmeye başlamış; “Babam beni ele verse, elden bir oğlum olsa, adı Sallansop olsa… Köyün ortasından sallanarak gelse, bu sudan içse, ölse?! Ben annesiyim, ağlamaz mıyım, demiş, başlamış dövünerek ağlamaya. Vah yavrum, seni kaybettim,” diyerek ağlıyormuş.\n\nAnnesi, kız gecikince merak etmiş. Öbür kızını, ablasına bakması için çeşmeye göndermiş. Kız, çeşmeye gidip bakmış ki ablası ağlıyor.\n\n— Niye ağlıyorsun abla, diye sormuş.\n\nAblası, düşündüklerini kardeşine anlatmış. Bu sefer kardeşi de:\n\n— Vah! Ben büyük teyzesiyim, ağlamaz mıyım, demiş, o da ağlamaya başlamış.\n\nKadın, kızları gelmeyince küçük kızını çeşmeye göndermiş. Küçük kız bakmış ki ablaları ağlıyor.\n\nKız şaşırıp:\n\n— Niye ağlıyorsunuz, diye sormuş.\n\nAblaları, küçük kıza da niye ağladıklarını anlatmışlar. Bu sefer hepsi birden ağlamaya başlamışlar. Kızlar ağlarken anneleri de çeşmeye gelmiş. Kızlarını ağlarken görünce neden ağladıklarını sormuş. Kızlar da anlatmaya başlamışlar:\n\n— Sen bizi ele versen, elden bir oğlumuz olsa, adı Sallansop olsa, köyün ortasından sallanarak gelse, bu sudan içse, ölse. Sen anneannesisin, ağlamaz mısın?\n\nKadın da başlamış ağlamaya... Bunlar böyle ağlaşırken yabancı bir genç, yanlarına gelmiş. Niye ağladıklarını sormuş. Kızların annesi, başlamış anlatmaya:\n\n— Bak oğlum, bu büyük kızımı sana versem, senden bir oğlu olsa, adı Sallansop olsa, sallanarak gelse, bu sudan içse, ölse. Sen babasısın, ağlamaz mısın?\n\nGenç, biraz uyanıkmış. Bunlardaki tuhaflığın farkına varıp:\n\n— Niye ağlamayayım? Ben de ağlarım, deyip yalandan ağlamaya başlamış.\n\nBunlar bir zaman ağladıktan sonra kadın:\n\n— Bizim ölümüz var, onun için can aşı vermemiz lazım. Ne yapalım? Gidip diğer öküzü de kesip köye dağıtalım, demiş.\n\nÖküzü kesmişler, büyük kızı da yabancı gence vermişler. Genç uyanık ya, sabah olunca evden kaçmış.\n\nAradan bir zaman geçtikten sonra gurbete giden çiftçi, öküzü alıp akşam köye gelmiş. Gece yatmadan önce öküzleri görmek istemiş. Hanımından idareyi* istemiş. Kadın, olup bitenleri bilmeyen kocasına:\n\n— Herif gel, sabah bakarsın, deyip oyalamaya çalışmış.\n\nAdam da:\n\n— Olmaz, akşamdan bakıp muradıma ereceğim, diye ısrar etmiş.\n\nKadın bakmış ki olacak gibi değil, mecburen olanları anlatmış. Adam, duyduklarına çok sinirlenmiş.\n\n— Bakın, ben tekrar gideceğim. Diyar diyar dolaşacağım. Eğer sizden daha dangalağını bulursam kurtuldunuz. Yoksa gelip hepinizin kellesini keseceğim, demiş, köyden ayrılmış.\n\nAdam sözünü tutmuş, diyar diyar dolaşmaya başlamış. Bir müddet geçtikten sonra, düşünceli bir şekilde köyün birinden geçiyormuş. Kadının biri camdan seslenip:\n\n— Be adam! Nereden gelip nereye gidersin?\n\nAdam da:\n\n— Öllüğün köründen* gelip cehennemin dibine gidiyorum, demiş.\n\nKadın da:\n\n— Öyle mi? Orada bizim bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa vardı. Onu da gördün mü? O da öllüğün köründe, cehennemin dibindeydi, demiş.\n\nBunun üzerine adam çok kızmış:\n\n— Gördüm, demiş.\n\nKadın:\n\n— Ne yapıyor, diye sormuş.\n\nAdam da sinirli sinirli:\n\n— Ne yapacak? Yalın ayak, başı açık geziyor. Yiyeceği, içeceği de yok, diye cevap vermiş.\n\nKadın:\n\n— Peki, sen oraya ne zaman gideceksin, diye sormuş.\n\nAdam da:\n\n— Aha şimdi oraya doğru gidiyorum, demiş.\n\nKadın, adama biraz beklemesini söylemiş. Sonra sandığını açıp kocasının biriktirdiği parayı, elbiselerini almış. Biraz da yiyecek koymuş, büyük bir bohça hazırlamış. Bohçayı getirip adama vermiş.\n\n— Bunu Mehmet Ağa’ya götür, demiş.\n\nAdam, bohçayı aldığı gibi hemen oradan uzaklaşmış. Köyüne doğru yola çıkmış.\n\nBu arada camdaki kadının kocası eve gelmiş. Hanımı olanı, biteni anlatmış. Kocası:\n\n— Eee! O adam şimdi nerede, diye sormuş.\n\nHanımı, giden adamı gösterip:\n\n— Aha şu giden adam var ya! İşte ona verdim, demiş.\n\nKocası, atına atlamış, adamın peşine düşmüş. Adamın yolunun üstünde bir değirmen varmış. Takip edildiğini anlamış. Hemen değirmene girmiş. Değirmenciye:\n\n— Şu üstünü, başını sıyır da bana ver! Sen de şuradaki yere gir, beni bekle, demiş.\n\nDeğirmenci, hemen orada üstünü, başını çıkarıp adamın dediği yere girmiş. Tam o sırada kadının kocası gelmiş, atından inip içeri girmiş.\n\n— Az önce buraya bir adam girdi ya, o nerede, diye sormuş.\n\nAdam da:\n\n— Şuraya girdi, diye değirmencinin olduğu yeri göstermiş.\n\nKadının kocası, değirmencinin yanına gidince adam hemen üstündekileri çıkarıp atına atlamış, dışarıdaki atı da yedeğine alıp kaçmış.\n\nKadının kocası, içerdeki değirmenciye:\n\n— Az önce buraya giren sen miydin, diye sormuş.\n\nDeğirmenci:\n\n— Ben bu değirmenin sahibiyim. Senin sorduğun adam dışarıdakiydi, demiş.\n\nKadının kocası, bir hızla çıkmış ki ortalıkta kimseler yok. Ne sağa sola bakmış ne kimseyi görmüş, çaresiz eve gelmiş. Karısı, kocasını görünce meraklanmış:\n\n— Aman herif! Atını, ayakkabını ne yaptın, diye sormuş.\n\nKocası da:\n\n— Gözünüz kör olmaya, o kadar öteberiyi adama verip gönderdin. Ben de atı verdim ki binsin, gezsin oralarda. Ayakkabıyla foteri* de verdim ki elin, günün içinde giysin, demiş.\n\nHanımı da:\n\n— İyi etmişsin herif, diye cevap vermiş.\n\nAtı, ayakkabıyı alan adam da köyüne gitmiş. Hanımıyla kızlarına:\n\n— Bu dünyada sizden daha dangalağı da varmış, sizleri affettim, demiş.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n\n&nbsp;\n\n\n* idare: Gaz lambası.\n\n* ölüğün körü: Ölünün görü, ölünün mezarı.\n\n* foter: Halk dilinde fötr şapka.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Selver Oğul Balığın Tekini Ne Yaptın?",
        "text": "SELVER OĞUL BALIĞIN TEKİNİ NE YAPTIN?\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Bir anne ile bir kızı varmış. Bu anne ile kızın başka kimsesi yokmuş. Bu kızın adı da Selver’miş.\n\nBir gün kadın pazara gitmiş. Orada güzel güzel balıkları görünce dayanamamış, dört tane alıp eve getirmiş. Selver’e vermiş.\n\n— Sen bu balıkları temizle, kızart! Ben de iki dakika komşuya gidip geleyim, demiş.\n\nAnnesi komşuya gitmiş, Selver de balıkları alıp bahçeye çıkmış. Balıkları temizlemeye başlamış. Az sonra ak sakallı bir derviş gelmiş.\n\n— Bu balığın birini bana vereceksin. Bana verdiğini de kimseye söylemeyeceksin, diye tembihlemiş.\n\nSelver, bu durumdan bir şey anlamamış. Balığı dervişe vermiş, ama annesine ne diyeceğini düşünmeye başlamış. Bir yandan düşünürken bir yandan da içine korku düşmüş. Öbür üç balığı temizlemiş, kızartmış, annesinin gelmesini beklemiş. Az sonra annesi komşudan gelmiş. Selver, sofrayı kurmuş, balıkları ortaya getirmiş. Annesi balığın birini göremeyince Selver’e:\n\n— Selver oğul*, balığın tekini ne yaptın, diye sormuş.\n\nSelver şaşırıp:\n\n— Kedi aldığı gibi kaçırdı, ben de bir şey yapamadım, demiş.\n\nBöyle demiş, ama annesi inanmamış. Durmadan:\n\n— Selver oğul, balığın tekini ne yaptın, diye sorup duruyormuş.\n\nKadın, her gün durmadan, usanmadan Selver’e balığı sordukça kızın canı çok sıkılıyormuş. Sonunda evden kaçmaya karar vermiş. Bir sabah, annesine görünmeden evden kaçmış, ormana gitmiş. O kadar yorulmuş ki ormanın bir köşesinde uyuyup kalmış. Meğer o gün, ülkenin şehzadesi ormana avlanmaya gelmiş. Avını kovalarken ağacın altında uyuyan Selver’i görmüş. Onu çok beğenmiş. Atına bindirmiş, saraya götürmüş. Sarayda kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Böylece Selver ile şehzade evlenmişler.\n\nSelver, artık sarayda yaşamaya başlamış. Bir eli yağda, bir eli baldaymış.\n\nBir gün, komşularından biri Selver’i ziyarete gelmiş. Selver’e annesinin öldüğünü haber vermiş. Selver, buna çok üzülmüş. O kadar çok üzülmüş ki sonunda şehzadeye:\n\n— Ben annemin mezarını ziyaret etmek istiyorum. Beni oraya götür, demiş.\n\nŞehzade, Selver’in isteğini kabul etmiş. Hazırlıklarını yapıp yola düşmüşler.\n\nBunlar, annesinin mezarının başına varmışlar. Selver, mezarın başına oturmuş, ağlamaya başlamış. O sırada mezardan bir ses gelmiş:\n\n— Selver oğul, balığın tekini ne yaptın?\n\nSelver, bunu duyunca gülmüş. Şehzade, az önce ağlayan, şimdi gülen karısını görünce şaşırmış.\n\n— Hayırdır, n’oldu ki gülüyorsun, diye sormuş.\n\nSelver, ne cevap vereceğini şaşırmış. Birden:\n\n— Senin saçlarını bizim evin süpürgesine benzettim de onun için güldüm, diye cevap vermiş.\n\nŞehzade, bunu duyunca sinirlenip:\n\n— Hemen evinize gidiyoruz ve ben o süpürgeyi görmek istiyorum, demiş.\n\nSelver, böyle bir şey beklemiyormuş. “Eğer şehzade o süpürgeyi görürse bana çok kızar, kellemi kestirir,” diye düşünmüş.\n\nŞehzadeyi eve götürmemek için değişik değişik yollara sürmüş. Derken bir tepenin önüne gelmişler. Selver, şehzadeye:\n\n— Şu tepede bir işim var. Hemen gidip geleyim, demiş.\n\nŞehzade:\n\n— Tamam, ama ben de geleceğim, demiş.\n\nSelver, şehzadenin gelmesini istememiş. Tek başına tepeye çıkmış. Tepeye çıkınca bakmış ki arka taraf uçurum…\n\nSelver; “İyi, bu güzel oldu. Kendimi buradan atayım,” diye içinden geçirmiş.\n\nTam kendini atacağı sırada balığı verdiği derviş karşısına çıkmış. Selver, dervişi görünce çok sevinmiş. Başından geçenleri ona anlatmış.\n\nDerviş:\n\n— Sen bana o balığı verdin, kimseye de söylemedin. İşte onun için ben de sana yardım edeceğim, demiş.\n\nSelver’e bir ev tarif etmiş.\n\n— Şimdi şehzadeyi al, oraya götür, demiş.\n\nSelver, hemen tepeden inmiş, şehzadenin yanına gelmiş. Dervişin anlattığı gibi evin yolunu tutmuşlar. Karşılarına bir ev çıkmış ki olursa da öyle olsun... Şehzade, evi görünce çok şaşırmış, babasının sarayından bile güzelmiş. Bunları kapıda kırk cariye karşılamış. Evin içi de çok güzelmiş. Her taraf altınlarla, gümüşlerle süslüymüş. Odanın birine girmişler. Orada masa kuruluymuş. Üzerinde türlü türlü yemekler bulunuyormuş. Bu yemekler o kadar güzelmiş ki şehzade ömründe böyle güzel yemek yememiş. Fakat şehzadenin aklı fikri süpürgedeymiş. Selver, hizmetçilerinin birini çağırıp süpürgeyi getirmesini istemiş. Hizmetçi az sonra elinde süpürge ile içeri girmiş. Şehzade bakmış ki süpürge altından ve sırmadan yapılmış. O kadar güzel görünüyormuş ki Selver de, şehzade de süpürgeye bayılmış. Hele şehzade bunu gördüğüne çok sevinmiş. Selver’in, saçlarını süpürgeye benzetmesine de çok memnun olmuş.\n\nKarısını yanına alıp kendi saraylarına dönmüşler. Yemiş, içmiş, muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* oğul: Evlat.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Sırlı Post",
        "text": "SIRLI POST\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kadın yaşarmış... Bu kadının hiç çocuğu olmamış, ama hayvancılık yaptığı için sürüsü varmış.\n\nBir gün, ağıldan sürüsünü çıkarmış, onları otlatmaya götürmüş. Koyun, kuzu bir arada otlarken gözü oğlaklara takılmış. Sağa, sola koşup hem birbirleriyle hem de anneleriyle eğleniyorlarmış. Onları o kadar çok seyretmiş ki kanı kaynamış. Kendinin de böyle çocukları olsun istemiş. Hemen ellerini havaya kaldırıp:\n\n— Allah’ım! N’olur bana da bu oğlaklar gibi bir çocuk ver, diye dua etmiş.\n\nAkşam vakti olunca hayvanlarını toplayıp eve getirmiş. Kafasında bu düşünceyle yatağına girip yatmış. Allah’tan, olacak ya o gece hamile kalmış. Günler, aylar derken kadının ağrısı tutmuş*. Şöyle böyle derken bir oğlak doğurmuş. Bu haberi herkes duymuş. Görmeye gelenler olmuş; ama kadın, oğlağı hiç kimseye göstermemiş.\n\nAradan bir zaman geçmiş, kadın hastalanmış, hâlsiz düşmüş. Bu arada oğlak da büyümüş, insan gibi konuşmaya başlamış.\n\nKadın, bir sabah eline çamaşır kazanını almış, dereye çamaşır yıkamaya gidecekmiş. Hasta olduğu için artık çamaşır mamaşır zoruna gidiyormuş. Kapıdan çıkarken bir yandan da:\n\n— Ya Rabbi! Hep böyle çile mi çekeceğim? Ben ne zaman bu işlerden kurtaracağım, diye şikâyet ediyormuş.\n\nOğlak, annesinin şikâyetine dayanamamış, önüne geçip:\n\n— Anne, çamaşırları ver, ben yıkayayım, ama yanıma hiç kimse gelmesin. Ben orada uğraşırken kimse bana gülmesin, demiş.\n\nAnnesi, kıyamamış:\n\n— Yavrum, sen nasıl yapacaksın, diye ağlamış.\n\nOğlak, kirli çamaşırları toplamış, derenin kenarındaki çamaşırhaneye gitmiş. İçeri girince kapıyı üstünden kilitlemişler. Oğlak, kapıyı kilitleyenlere şöyle seslenmiş:\n\n— Akşam olunca gelin, beni alın.\n\nOğlağın üstünde bir postu varmış. Hemen postu çıkarmış, asmış. Postu çıkarır çıkarmaz ayın on dördü gibi bir kız olmuş. Ay, kızdan parlak; kız, aydan daha parlakmış. Hemen çamaşırları bir solukta yıkayıp sepete doldurmuş. Sonra da kendi yıkanmaya başlamış. Kızın on parmağında on tane yüzük varmış. Çamaşır yıkamaya başlamadan evvel yüzüklerini çıkarıp bir yere koymuş.\n\nMeğer bu sırada padişahın oğlu, atını sulamaya gelmiş. Bu kurnanın da yarısı içindeymiş, yarısı dışındaymış. Atı kurnaya doğru sürmüş, at ürkmüş. Bir daha sürmüş, at yine ürkmüş. Padişahın oğlu:\n\n— At niye ürktü ki, diye merak etmiş, eğilip kurnanın içine bakmış.\n\nBir de ne görsün? Kurnanın içinde altın yüzükler yok mu?! Bunlar oğlağın yüzükleriymiş. Hemen eğilip yüzüğün birini almış, cebine sokmuş. Gözü çamaşırhaneye ilişmiş. “Acaba içeride biri mi var? Yüzükler onun mu ki,” diye düşünmüş.\n\nCebinden bıçağını çıkarıp çamaşırhanenin tahtadan yapılmış tarafını kesmeye başlamış. Gözünün göreceği kadar bir delik açmış, içeriye bakmış. İçeride ayın on dördü gibi bir kız görmüş. Çok şaşırmış. Öyle şaşırmış ki atını bile unutmuş. “Bu kimin kızı acaba?” diye düşünmeye başlamış.\n\nKız, işini bitirmiş, postunu giymiş. Yine bir oğlak olmuş.\n\nAkşam olunca gelip kızın kapısını açmışlar. Padişahın oğlu, içeriden çıkanın oğlak olduğunu görünce çok şaşırmış. Oğlak eve giderken o da görünmeden onları takip etmiş.\n\nPadişahın oğlu, atına atlayıp eve gelmiş. Ne gördü, ne yaşadıysa baştan sona babasına anlatmış. Oğlağa dünür gitmesini istemiş.\n\nBabası kabul etmeyip:\n\n— Olmaz oğlum! Ben bir padişahım. Bizim şanımız, şerefimiz var, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Eğer o oğlağı almazsanız kendimi öldürürüm, demiş.\n\nPadişah, ne dediyse oğlunu vazgeçirememiş. Sonunda çaresiz kalıp:\n\n— Gidin, o oğlağı isteyin, diye emir vermiş.\n\nBunun üstüne gidip oğlağa dünür olmuşlar. Annesi de vermiş. Derken düğün hazırlıkları başlamış. Padişah, bu durumu bir türlü kabul edememiş. Başını alıp başka memleketlere gitmiş. Bunlar da kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar.\n\nSabah olmuş, gelin almaya gitmişler. Oğlağı ata bindirmişler. Oğlak, attan ata, attan ata atlayarak gidip ocağa girmiş, her tarafını küle belemiş*. Tekrar ata bindirmişler, yine aynısını yapmış. Yine ata bindirmişler, yine yapmış. En sonunda oğlağı ata bağlayıp götürmüşler.\n\nAkşam olmuş, bunlar gerdeğe girmişler, ama millet buna çok gülmüş.\n\nPadişahın oğlu, oğlağa:\n\n— Şu postunu çıkar, demiş.\n\nOğlak çıkarmak istememiş. Oğlan, postu çıkarmak için uğraşmış.\n\nOğlak:\n\n— Postumu çıkarır çıkarmaz yak, demiş.\n\nPadişahın oğlu:\n\n— Senin sırrını biliyorum, seni yıkanırken gördüm, demiş.\n\nPadişahın oğlu, cebindeki yüzüğü çıkarıp kızın parmağına takmış. Oğlak, padişahın oğlunun sırrını öğrendiğini anlamış, postunu çıkarmış.\n\nPadişahın oğlu, postu yakmış. Sabah olunca oğlağın eltileri bir merakla gelmişler:\n\n— Hele şu oğlağa bir bakalım, diyerek içeri girmişler.\n\nBakmışlar ki ayın on dördü gibi dünya güzeli bir kız, yatakta yatıyor.\n\n— Aman! Bu nasıl iş böyle, demiş, şaşırıp kalmışlar.\n\nHemen padişaha müjdeyi vermişler.\n\n— Gelinin bir oğlak değilmiş, meğer dünya güzeli bir kızmış, demişler.\n\nPadişah, bu müjdeli habere pek sevinmiş. Memleketine geri dönmüş. Hemen bir küp altın vermiş. Kızın ana babasına da mükâfatlar vermiş.\n\nOğlanla kız da muratlarına ermişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* ağrısı tutma: Doğum sancısının başlaması.\n\n* belemek: Bulamak, bulaştırmak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Şahinertanesi",
        "text": "ŞAHİNERTANESİ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış.\n\nBir adamın sekiz çocuğu varmış. Oğlan yedi, kız bir taneymiş. Zaman geçmiş, gün geçmiş, adamın karısı ölmüş. Adam, yedi oğlan bir de kızla kalmış. Bakmış böyle olmayacak, evlenmiş.\n\nKadın, eve gelince adama demiş ki:\n\n— Ben kızına bakarım, ama yedi oğlana bakamam. Onları ne edersen et, demiş.\n\nKocası da:\n\n— Sen bakmazsan ben nasıl bakarım? Hem de yedi tane! Madem öyle, bari bir çanak, yedi kaşık, bir de üstlerini, başlarını koy da götüreyim, mağaraya bırakayım, demiş.\n\nSonra da yedisini birden götürmüş, mağaraya bırakmış.\n\nAkşam olmuş. Komşuda düğün varmış. Analık, giyinmiş, kuşanmış, kıza da:\n\n— Ben düğün evine gidiyorum. Aha bu testiyi al! Ben düğünden gelene kadar ağlaya ağlaya dolduracaksın. Dolmazsa seni döverim. İyice anladın mı? Gözyaşıyla bu testi dolacak, demiş.\n\nKız ağlamış, ağlamış, testi dolmamış. Kız, ne kadar ağladıysa da testi dolmamış. Dolmayınca çok üzülmüş. O sırada ak sakallı bir adam peyda olmuş.\n\nAk sakallı adam:\n\n— Kızım, burada böyle ağlayıp duruyorsun. Hayırdır, ne derdin var? Hele bir söyle bakalım. İnşallah bir çaresini buluruz, demiş.\n\nKız da:\n\n— Analığım böyle böyle dediydi. “Bu testiyi ağlaya ağlaya dolduracaksın.” dedi, demiş.\n\nAdam:\n\n— Kızım, o testi öyle dolmaz. Gel, içine bir avuç tuz at, üstüne de su koy, doldur. Analığın gelince de; “Aha, testiyi doldurdum.” de, demiş.\n\nKız, ak sakallıya demiş ki:\n\n— Benim yedi kardeşim var. Mağarada duruyorlar. Ben oraya gitmek istiyorum. N’olur, bana bir yol göster!\n\nO da demiş ki:\n\n— Bocu’ya söyle! O, seni götürür.\n\nKız, Bocu’ya seslenmiş:\n\n— Bocu! Bocu!\n\nBocu da:\n\n— Ne diyorsun bacı, demiş\n\nKız:\n\n— Ben kardeşlerimin yanına gitmek istiyorum, demiş.\n\nBocu da demiş ki:\n\n— Bir torba dik, içini külle doldur, sırtıma at! Ben giderim, kül dökülür; ben giderim, kül dökülür. Sen de beni takip edersin. Seni mağaraya götürüp bırakırım, demiş.\n\nBocu’nun dediğini yapmışlar. Kız, mağaranın önüne varınca içeri girmiş. Girer girmez de aklına yedi kaşık, bir çanak gelmiş. Hemen ortalığı aramış. Bakmış ki orada duruyor; sayıyor ki gerçekten de yedi kaşık, bir çanak.\n\n— Kardeşlerim burada. Kardeşlerime bir yemek yapayım da gelince yesinler, demiş, içeri girmiş.\n\nPilav pişirmiş, sofrayı kurmuş. Yedi kaşığı da pilavın yanına dizmiş, kendi de saklanmış.\n\nMeğer her gün bir kardeşi gelir, yemek yaparmış. Az sonra koşa koşa biri yemek yapmaya gelmiş ki sofra kurulu, her şey sofranın üstünde hazır! Şaşırmış, kalmış. Sağa sola bakmış, kimse yok. “Elbet bunda da bir hayır vardır,” diye düşünürken öbür kardeşleri gelmiş.\n\nHep beraber sofraya oturmuşlar.\n\n— Acep bu yemeği kim yaptı, diye çok merak etmişler. Önce kediye verip bakalım! Kedi yer de bir şey olmazsa o zaman biz de yeriz, demişler.\n\nKediye yemeği verip başında beklemişler. Bakmışlar ki kediye hiçbir şey olmamış, ölmemiş de...\n\n— Amaaaan! Yoksa Şahinertanesi mi geldi de yaptı, diye sormuşlar.\n\nO tarafa bakmışlar, bu tarafa bakmışlar. Bakınca görmüşler ki Şahinertanesi geliyor. Birbirlerine sarılıp ağlaşmışlar.\n\n— Bacı! Allah’tan geldin de bize kavuştun. Biz de sana çeşit çeşit kuş avlayıp getirelim. Sen pişir, bize yedir! Fakat ateşi sakın söndürme. Unutma! Devamlı yanılı koy! Burası dağ başı, n’olur n’olmaz, demişler.\n\nKız, her gün gidip, gelip ateşe bakıyormuş. Kardeşlerinin dediği gibi ateşi hiç söndürmüyor, hem de onlara yemek pişiriyormuş.\n\nBöyle böyle günler geçmiş… Kız, bir gün ateşe bakmayı unutmuş.\n\n— Aman! Görüyor musun? Ateş sönmüş. Kardeşlerim gelir de bana hırslanır, demiş.\n\nKendini doğruca dışarı atmış. “Acaba nereden ateş bulsam? Bu dağın başında ateşi nereden bulayım,” diye düşünüp durmuş.\n\nO yana, bu yana bakarken bakmış ki ta uzakta bir yerde tütün tütüyor.\n\n— Kardeşlerim gelmeden varayım, oradan ateş alıp da geleyim, demiş.\n\nÖyle de uzakmış ki ağabeylerinin korkusundan oraya varıp ateş almak için yolu iyice uzatmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe dümdüz gitmiş. Gide gide tütün tüten yere varmış. Bakmış ki devin karısı kazanın başına oturmuş, hedik* kaynatıyor, kocası da yatmış, uyuyormuş.\n\nDev karısı, kızı böyle telaşlı görünce:\n\n— Aman yavrum, sen buraları nerden buldun? Nasıl geldin? Dev kalkar da seni görürse vallahi yer. Söyle bakayım, sen buraya niye geldin, demiş.\n\nKız:\n\n— Ne sen sor ne de ben söyleyeyim. Ateşi söndürdüm. Kardeşlerim gelmeden ateş bulayım diye dışarı çıktım. Burada tüten tütünü gördüm, geldim. Kurban olayım, bana bir ateş ver, demiş.\n\nDev karısı, kızın eteğine kaynattığı hedikten koymuş, ateşi de eline verip:\n\n— Dev uyanmadan çabuk buradan kaybol, git, diye kızı yola salmış.\n\nKız, öyle acele etmiş ki koşa koşa gelirken ayağı taşa takılmış, düşmüş. Can havliyle kalkmış, ayağı kanaya kanaya, hedikler döküle döküle gelmiş, mağaraya girmiş.\n\nKız gittikten sonra dev uyanmış. Gerine gerine karısının yanına gelmiş.\n\n— Bura insanoğlu kokuyor. Biri mi geldi de bana söylemedin, diye sormuş.\n\nDevin karısı da:\n\n— Aman, buradan kuş uçmaz, kervan geçmez. Burada insanoğlu ne arasın, demiş.\n\nDev inanmamış.\n\n— Yok! Yok! İnsanoğlu kokuyor, demiş.\n\nDev, o yana, bu yana bakarken kanı görmüş. Kanı yalamaya, hediği toplamaya başlamış. Kanı yalaya yalaya, hediği toplaya toplaya mağaranın kapısına gelmiş, seslenmiş:\n\n— Ey insanoğlu, kapıyı aç!\n\nKız, içerden:\n\n— Açmam, diye seslenmiş.\n\nDev; “Aç, insanoğlu!” diye ısrar ettikçe kız da:\n\n— Açmam, diye sesleniyormuş.\n\nDev, sonunda:\n\n— Kapıyı açmaya açmıyorsun, bari badi parmağını* kapının deliğinden uzat da emeyim, demiş.\n\nKız, bakmış ki devden kurtuluş yok, parmağını delikten uzatmış. Dev, kızın parmağını emmeye başlamış. Öyle emiyormuş ki kız dayanamamış, oraya düşüp bayılmış.\n\nAkşam olmuş, kardeşleri gelmiş. Bakmışlar ki bacıları yok, ama bacadan tütün tütüyor! O tarafı, bu tarafı aramışlar, bacıları yok! Kardeşlerinden biri pencereden içeri girmiş, kapıyı açmış. Bakmış ki bacısı yerde, boylu boyunca baygın bir vaziyette yatıyor.\n\n— Bacı, sana n’oldu böyle, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Böyle böyle oldu. Deve kapıyı açmadım. “Bari parmağını emeyim.” dedi. Parmağımı emerken bayılmışım, demiş.\n\nKardeşleri kıza artık daha iyi sahip çıkmışlar, kız iyi olmuş. Böyle böyle yaşarken biz haber verelim analıktan…\n\nŞahinertanesi gittikten sonra analığın bir kızı olmuş. O kızıyla gününü gün edermiş, her gün dev aynasının karşısına geçer, kendi kendine konuşurmuş.\n\nBir gün aynanın karşısına geçip:\n\n— Oh! Şimdi söyle bakalım ayna! Oğlanları yolcu ettim, kız da kayboldu. Ay mı güzel, gün mü güzel?! Sen mi güzel, ben mi güzel, diye sormuş.\n\nDev aynası:\n\n— Vay senin başına! Ne ay güzel ne gün güzel! Ne sen güzel ne ben güzel! İlla Şahinertanesi! İlla da Şahinertanesi, demiş.\n\nAnalık:\n\n— Vay senin başına olsun! Ne Şahinertanesi?! Şahinertanesi çoktan kayboldu, demiş.\n\nDev aynası da:\n\n— Kardeşlerinin yanına gitti. Onlar avlıyor, getiriyorlar. O da pişiriyor; yiyorlar, içiyorlar. Keyfi beyde yok, demiş.\n\nAnalık, bu sefer de:\n\n— Bak, görüyor musun? Meğer bizim kız, kardeşlerini bulmuş ya! Demek filanca mağarada! Ondan kolay ne var? Üç elma okutur, götürürüm. Yediririm, ölür. Kardeşleri de öldü sanır, demiş.\n\nKızını da almış, yola çıkmışlar. Gide gide mağaraya varmışlar. Kız, kapıyı açmamış.\n\nAnalık:\n\n— Şahinertanesi! Yavrum, sen buralarda ne arıyorsun? Seni göresimiz geldi. Gel, buradan çık! Çok özledik, demiş.\n\nŞahinertanesi:\n\n— Yok, gelemem. Kardeşlerim beni döver. Ben buradan nasıl çıkıp geleyim? Onlar getiriyor, ben de pişirip önlerine koyuyorum. Hep beraber oturup yiyoruz, demiş.\n\nAnalık yine:\n\n— Yavrum, benim seni çok göresim geldi, seni çok özledik. Kapıyı açmıyorsun, bari şu elmaları al da ye, demiş.\n\nElmaları kıza vermiş, kızıyla geri dönmüşler.\n\nKız, kendi kendine düşünmeye başlamış; “Yedi kardeş, üç elma! Hepsine versem, yetmez. Pay etsem, yine yetmez. Bu elmaları görürlerse ‘Bunları nerden aldın?’ derler. Ben ne cevap vereyim? En iyisi üçünü de yiyeyim, ortadan kalksınlar,” diye düşünmüş.\n\nÖyle de etmiş. Elmaları yer yemez oraya düşüp bayılmış. Kardeşleri gelmiş ki kız yerde yatıyor!\n\n— Vuuu! Şahinertanesi ölmüş, demişler.\n\nYine pencereden içeri girip kapıyı açmışlar. Şahinertanesi’ne bakmışlar ki ay gibi, gün gibi ışıldıyor. Oradan biri demiş ki:\n\n— Dört kardeş bir olalım, deve alalım. Üçümüz de bir tabut alalım, ama bacımızı gömmeyelim!\n\nÖbür kardeşler de:\n\n— Peki! Tamam, öyle edelim, demişler.\n\nDört kardeş bir olmuş, tabut almış, üçü de bir olmuş, deve almış. Deveyi bir güzelce süslemişler, bacılarını tabuta yatırıp Bağoğlu’nun çayırı varmış; oraya götürüp bırakmışlar.\n\nBağoğlu, bir gün sarayının kapısına çıkmış, süslü deveyi görmüş. Vezirlerine:\n\n— Gidin, bakın! O, neyse alıp buraya getirin! Can ise bana, mal ise size olsun, diye emretmiş.\n\nVezirler, giderek bunu alıp gelmişler. Bakmışlar ki tabutun içinde bir kız, ne ölü ne diri, amma ay gibi parlıyor!.. Bağoğlu, bu vaziyetten bir şey anlamamış. Vezirlerine danışmış, ama onlar da işin içinden çıkamamışlar.\n\n— Bu kız niye böyle olmuş? En iyisi biz bunu bir bilene danışalım, diye karar almışlar.\n\nHer bir vezir, dolaşmış, bilen birini bulmuşlar. Adam, Bağoğlu’na:\n\n— Ayaklarından tut, üç defa üstten aşağıya yüzükoyun silkele, o dirilir, demiş.\n\nBağoğlu, yukarı çıkmış. Kızı üstten aşağı üç kere silkelemiş. Kızın ağzından patır patır elmalar dökülmüş. Kız, gözünü açmış.\n\nBağoğlu, kıza:\n\n— İns misin, cin misin, diye sormuş.\n\nKız:\n\n— Seni, beni yaratan Allah’ın kuluyum, demiş.\n\nBağoğlu:\n\n— Kapıma kadar gelmişsin. Demek ki sen benim kısmetimsin. Allah’ın emriyle seni alacağım, demiş.\n\nKırk gün, kırk gece toy düğün etmiş, kızı kendine almış.\n\nGünler böyle geçip gidiyormuş. Kız, hamile kalmış. Vakti gelince de nur topu gibi bir oğlan doğurmuş, lohusa yatağında yatıyormuş. Analığı yine dev aynasına bakmış.\n\n— Ayna! Ayna! Ay mı güzel, gün mü güzel?! Sen mi güzel, ben mi, diye sormuş.\n\nDev aynası:\n\n— Ne ay güzel ne gün güzel! Ne sen güzel ne ben güzel! İlla Şahinertanesi! İlla da Şahinertanesi, demiş.\n\nAnalık:\n\n— Vay başına senin! Şahinertanesi şimdi toprak oldu. Kemikleri bile çürüdü, demiş.\n\nDev aynası:\n\n— Sen öyle zannet! Bağoğlu’yla evlendi. Bir de altıntopu gibi oğlan doğurdu, lohusa yatağında yatıyor, demiş.\n\nAnalık:\n\n— Vah, aman! Elma okutup yedirdik ki kız ölsün diye! Kız, Bağoğlu’na varmış. Şimdi buna ne yapacağız, diye derin derin düşünmüş.\n\nAklına bir şey gelmiş:\n\n— Bir sihirli çubuk alıp gidelim. “Kalk, bir ağaca kuş!” dersek o da kalkar gider, bir ağaca konar, demiş.\n\nAnalık, sihirli çubuğu almış, kızını da giydirip, kuşatıp yola düşmüşler. Kızın yanına varmışlar.\n\nKıza elindeki çubukla dokunmuş.\n\n— Kalk, bir ağaca kuş, demiş.\n\nKız, hemen uçup gitmiş. Kendi kızını da Şahinertanesi’nin yatağına sokmuş, yatırmış. Altına da bazlama sermiş. Bir de:\n\n— Bağoğlu gelir de “Çocuğa niye bakmıyorsun?” derse; “Çocukla ne işim var? Benim kemiklerim kırılıyor.” de, demiş.\n\nBağoğlu, bilmiyor ya! Kızın yanına gelip:\n\n— Niye çocuğa bakmıyorsun, diye sormuş.\n\nKız da annesinin dediği gibi bir o yana, bir bu yana kırmaşmış*. Kırmaşırken de bazlamadan çıtır çıtır sesler gelmiş.\n\n— Bak! Benim kemiklerim kırılıyor. Ben çocuğa mocuğa bakamam, demiş.\n\nBağoğlu, inanmış. Karısı gerçekten hasta sanmış. Bırakmış, bahçeye dolaşmaya çıkmış. Bahçıvana demiş ki:\n\n— Bahçıvan! Bu dallar niye kuruyor? Meyve ağaçları da, çiçekler de soluyor?\n\nBahçıvan da:\n\n— Bilmem ki beyim. Ama her sabah bir kuş gelip;\n\nKara Halık n’eydiyor?\n\nYatıp aşağı ediyor\n\nBağoğlu n’eydiyor?\n\nGezip aşağı ediyor\n\nAğca bebek n’eydiyor?\n\nAğlayıp kışlıyor\n\nBu bir çift lafımı Bağoğlu’na söylemezsen \n\nKonduğum dallar kuruya,\n\ndiyor. Sonra da “Cıllık!” diye uçup gidiyor, demiş.\n\nBağoğlu, bahçıvana:\n\n— Bugün sen git, ben kalayım, demiş.\n\nBahçıvan gitmiş, Bağoğlu da yatmış. Bağoğlu yatmak da olsun, sabahın seherinde kuş gelmiş.\n\nKara Halık n’eydiyor?\n\nYatıp aşağı ediyor\n\nBağoğlu n’eydiyor?\n\nGezip aşağı ediyor\n\nAğca bebek n’eydiyor?\n\nAğlayıp kışlıyor\n\nBu bir çift lafımı söylemezsen \n\nKonduğum dallar kuruya, demiş.\n\nUçup giderken Bağoğlu, kuşun arkasından seslenmiş.\n\n— Hele bir in ağca kuş, der demez kuş sıyrılıp aşağı inmiş.\n\nBağoğlu, bakmış ki kendi karısı! Karısını alıp eve götürmüş.\n\n— Söyle bakalım! Bu lohusa yatağında yatan kim, diye sormuş.\n\nKarısı:\n\n— Analığım geldiydi. Bana sihirli çubukla vurdu, ben de kuş oldum, uçup gittim. Her gün seher vakti geldim, demiş.\n\nBağoğlu, analığın kızını yataktan kaldırmış.\n\n— Çabuk söyle! Keskin kılıca mı razısın, yeğin ata mı, demiş.\n\nKız da:\n\n— Keskin kılıç gerdanına uğrasın!.. Yeğin ata biner de elime, obama giderim, demiş.\n\nBağoğlu, üç gün bir atı, üç gün de öbür atı aç bırakmış. İki gün de susuz koymuş. Kızın bir bacağını bir ata, bir bacağını öbür ata bağlamış, yollamış. Atlar, kızı dağdan dağa, taştan taşa vurmuş. Analığın kızı, parça parça olmuş. Kendi de karısıyla yiyip, içip muratlarına geçmişler...\n\n&nbsp;\n\n\n* hedik: Kaynatılmış buğday, bulgur, mısır vb. şeyler.\n\n* badi parmak: İşaret parmağı.\n\n* kırmaşmak: Kımıldamak, kıpırdamak.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Tasa Kuşu",
        "text": "TASA KUŞU\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir padişah varmış. Bu padişahın üç tane de oğlu varmış. Padişah, çok hastaymış. Memlekette ne kadar hekim varsa hepsine göstermişler, ama bir çare bulamamışlar.\n\nHekimler:\n\n— Artık yapacak bir şey yok. Ömrü yettiği kadar böyle yatacak, demişler.\n\nOğulları, umutlarını kestikleri bir zamanda bir hekim bulmuşlar. Bu hekim, padişahı muayene etmiş.\n\n— Bu hastalığın ilimle hiçbir ilişkisi kalmamış. Tasa Kuşu diye bir kuş var, yalnızca onun ötmesiyle iyileşir, yoksa padişah böyle yata yata ölür, demiş.\n\nBunun üstüne padişahın oğulları, bir arada oturup çare düşünmeye başlamışlar. Küçük oğlan, çok akıllı olduğu için ağabeyleri hiç sevmezmiş.\n\nBüyük oğlan; “Bu kuşu ben bulup getirirsem babamın en gözde oğlu olurum,” diye düşünmüş.\n\nÖbür oğlan da ağabeyiyle aynı fikirdeymiş, ama küçük oğlan sadece babasının bir an önce iyi olmasını istiyormuş.\n\nBu üç kardeş bir araya gelip:\n\n— Bu Tasa Kuşu’nu bulmamız lazım, deyip yola düşmüşler.\n\nGide gide bir yol ayrımına gelmişler. Orada durup bir karar vermek istemişler. Küçük oğlanın okuma yazması yokmuş. Yolun birinin başında; “Bu yola giden bir daha dönmez.” yazan bir levha asılıymış. Öbür yoldaki levhada ise “Bu yol çıkar.” yazıyormuş. Büyük oğlanla ortanca oğlan hemen:\n\n— Biz bu yola gidelim. Onu çıkmaz yola gönderelim, demişler.\n\nÖyle de olmuş. Küçük oğlan, gidip de dönülmeyen yola girmiş, ağabeyleri de öbür yola girmişler.\n\nBüyükler oğlanlar, epey bir yol gitmiş, fakat Tasa Kuşu’na bir türlü rastlayamamışlar. Küçük oğlan, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Biraz daha yürüdükten sonra önüne bir cüce çıkmış.\n\nCüce, oğlanı görünce şaşırıp:\n\n— Buralarda ne arıyorsun? Bunun ötesi ölümle doludur, demiş.\n\nOğlan da:\n\n— Ben buraları ne bileyim? Tasa Kuşu’nu arıyorum, demiş.\n\nCüce:\n\n— Hah, iyi ki karşılaştık. Şuradan benim evime gidelim, sana yerini tarif edeyim, demiş.\n\nCücenin evine gitmişler, başlamış anlatmaya:\n\n— Bu kuş, öğlenleri gelir. O sırada yem yiyen kuşlar, bu gelince ürperir, kaçarlar. Tasa Kuşu’nun sesi çok güzeldir. Ötmeye başlayınca insanlar sesine hayran olur, bayılırlar. Sen yarın öğlende gel. Ben sana bir kafes ile biraz da yem getireyim. Kafesin içine biraz yem serpeceğim, biraz da eline vereceğim. Sen gidip kafesin ağzını açacaksın, elindeki yemi de yere serpeceksin. O, gelince öter; sakın bayılmayasın, demiş.\n\nOğlan, ertesi gün kalkmış, öğlene doğru cücenin dediği yere gitmiş. Ağacın dibine elindeki yemden serpmiş. Kafesi açmış, ağacın öbür tarafına yaslanmış, beklemeye başlamış.\n\nTasa Kuşu, birden öterek gelmiş. Oğlan, bayılacak gibi olmuş, fakat hemen kendine gelmiş. Bakmış ki kuş kafese girmiş, hemen kafesin kapağını kapatmış. Doğru cücenin yanına gelmiş, sonra da oradan ayrılmış.\n\nGide gide yol ayrımı olan yere gelmiş ki ağabeyleri orada oturuyorlar. Onları orada görünce çok sevinmiş. Hemen boyunlarına sarılmış.\n\n— Tasa Kuşu’nu buldum, getirdim, demiş.\n\nAğabeyleri bu habere hiç sevinmemişler. Oğlana bir kötülük yapıp, kuşu kendileri götürüp babalarının gözüne girmek istemişler.\n\nOğlana bir tuzak kurmuşlar, orada bir çukur açıp oğlanı içine gömmüşler. Kendileri de kuşu alıp memleketlerine gelmişler. Babalarına kuşu vermişler. Padişah, kuşu görünce çok sevinmiş, ama küçük oğlunu göremeyince merak etmiş.\n\nOnlar da:\n\n— Öldü, demişler.\n\nPadişahın derdinin devası kuş değil, kuşun ötmesiymiş. Kuş da geldiğinden beri hiç ötmemiş. Günler geçmiş, yok… Haftalar geçmiş, yok… Kuş ötmedikçe de padişahın hastalığı daha çok artıyormuş.\n\nİki kardeş:\n\n— Nasıl etsek de bu kuşu öttürebilsek, deyip düşünmeye başlamışlar.\n\nSonunda padişahın aklına bir fikir gelmiş:\n\n— En iyisi bu kuşu cuma günü camiye götürün, kapısına asın! Belki gelen gidenden hoşlanır da öter, demiş.\n\nCuma günü, kuşu götürüp caminin kapısına asmışlar. Ahali gelip geçmiş, kuş yine ötmemiş. En sonunda küçük oğlan, çukurdan kurtulup tanınmayacak bir kıyafetle camiye gelmiş. Kuş o anda ötmüş. Ta ki cemaat dağılıp oğlan camiden çıkana kadar... Herkes çıkıp gidince cami kilitlenmiş. Kuşu da eve götürmüşler. Padişah, hâlâ hasta, hâlâ hastaymış...\n\nSonunda vezirin biri padişahın yanına gelip:\n\n— Efendim, bu kişiyi bulalım, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Nasıl bulacaksınız, demiş.\n\nVezir:\n\n— Bu adam kimse, o gelince kuş ötüyor, biz de kim olduğunu anlamıyoruz. En iyisi camiye gelenleri teker teker içeri alalım, demiş.\n\nCuma günü olmuş. Cemaat, camiye gelmeye başlamış. Milleti teker teker içeri almışlar. Oğlan, kimseye görünmeden, gelip camiye girmiş, girer girmez kuş ötmeye başlamış.\n\nVezir:\n\n— Aynı şey camiden çıkarken de yapılsın, demiş.\n\nNamaz bitmiş, cemaat sırayla camiden çıkmaya başlamış. Başında işkembe olan bir yiğit çıkmış. Başını açmışlar ki bu kuşu getiren oğlan… Oğlanı tutup padişahın yanına götürmüşler. Padişah iyileşmiş...\n\nOğlan:\n\n— Artık bana müsaade, ben gideyim, demiş.\n\nPadişah:\n\n— Hele bir dur! Şu başındakini çıkar, bakayım, demiş.\n\nOğlan çıkarmamış, ama zorla çıkartmışlar. Padişah, bir de ne görsün? Küçük oğlu değil mi? Hemen sarılıp öpmüş. Öbür oğullarını çağırtmış, olanı biteni sormuş. Onlar da suçlarını kabul etmişler.\n\nPadişah, küçük oğluna dönüp:\n\n— Oğlum, ben bunların cezasını verdim. Ölüm… Sen ne dersin, demiş.\n\n— Hayır baba, onlar da bu sarayda kalacak, şehzadeliklerini sürdürecekler, demiş o da.\n\nBabası, oğlunun bu isteğini kabul etmiş. Bundan sonra baba ve oğulları yıllarca sevinçli ve neşeli yaşamışlar...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Üç Altın mı Üç Öğüt mü?",
        "text": "ÜÇ ALTIN MI ÜÇ ÖĞÜT MÜ?\n\nBir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde Ahmet adında fakir bir adam varmış. Anası, karısı, bir de küçük oğluyla yaşayıp giderlermiş. Artık fakirlik canına tak etmiş. Bir gün anasına fakirlik yüzünden gurbete gidip çalışmak istediğini söylemiş.\n\nAnası:\n\n— Oğlum, gurbette ne yapacaksın? Gitme, demiş.\n\nAhmet:\n\n— Yok, olmaz! İlla gideceğim, deyince anası:\n\n— Niye gideceksin? Hayvanımız var, iyi kötü geçinip gideriz, demiş.\n\nAnası istememiş, ama Ahmet vedalaşmış, yola düşmüş.\n\nAz gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Sonunda büyük bir çiftliğe gelmiş. Çiftliğin sahibi Mehmet Ağa adında biriymiş. Ahmet, ağadan iş istemiş, adam bunu işe almış. Bir yıl çalışırsa bir altın, iki yıl çalışırsa iki altın alacakmış. Ama o zamanlarda bir altınla ancak bir öküz alınabiliyormuş. Ağa ile Ahmet, üç yıl için anlaşmışlar.\n\nAhmet, her gün hayvanları otlatıyormuş, sonra da çiftliğin öbür işlerini yapıyormuş.\n\nBöyle böyle üç yıl tamam olmuş. Çiftliğin sahibi Mehmet Ağa, Ahmet’i yanına çağırmış.\n\n— Al Ahmet, bu senin üç yıllık emeğinin karşılığı. Ama istersen bu üç altının yerine sana üç öğütte bulunayım, demiş.\n\nAhmet kendi kendine; “Ben öğüdü ne yapayım? Üç yıl çalıştım. Emeğimin karşılığını almak isterim,” demiş.\n\nSonra da Mehmet Ağa’ya demiş ki:\n\n— Ağam, ben üç altınımı istiyorum. Köyüme, evime dönmem lazım.\n\nAğa da:\n\n— Sen bilirsin oğul. İster üç altını al, ister üç öğüdü, demiş.\n\nAhmet altınları almış, yola çıkmış. Biraz gittikten sonra düşünmeye başlamış.\n\n&nbsp;— Bu Mehmet Ağa akıllı adama benziyor. Ben şu üç altını vereyim de üç öğüdü alayım, demiş.\n\nÇiftliğe dönmüş. Mehmet Ağa’nın yanına gitmiş, altının birini vermiş, öğüt istemiş.\n\nMehmet Ağa, altını aldıktan sonra:\n\n— Ahmet, oğul!.. Sakın ha sakın dibi görünmeyen suya girme, demiş.\n\nAhmet, ikinci altını da vermiş. Mehmet Ağa:\n\n— Allah ne yarattıysa güzel yaratmıştır. Ne görürsen gör; “Ne kadar güzel!” de, demiş.\n\nAhmet, son altını da vermiş. Ağa bu sefer de:\n\n— Hiçbir olayı araştırıp doğrulamadan sakın karar verme, demiş.\n\nBöylece Ahmet’in üç yıllık emeğinin karşılığı altınlar gitmiş. Ahmet, tekrar iş bulmak istemiş, ama anası aklına düşmüş. Anasının hasreti ağır basmış.\n\nKöyüne doğru yola çıkmış. Yolda iki kişiye rastlamış. Onlarla arkadaş olmuş. Giderken yollarına göl gibi bir yer çıkmış. Oradan geçmeleri lazımmış. Ahmet suya ayağını atacağı sırada Mehmet Ağa’nın dedikleri aklına gelmiş. Arkadaşlarına söylemiş, ama onlar:\n\n— Biz geçeriz, demişler.\n\nSuya girip kaybolmuşlar. Ahmet de:\n\n— Neyse ki altını verdim de öğüdü aldım. Yoksa ölüp gidecektim, demiş.\n\nBiraz daha gittikten sonra bir köprü görmüş. Oradan karşıya geçmiş.\n\nÖyle yorulmuş ki dinlenmek için bir ağacın dibine oturmuş. Karşısında korkunç bir kurbağa görmüş. Tam; “Ne çirkin kurbağaymış.” diyeceği sırada Mehmet Ağa’nın sözü aklına gelmiş. İçinden; “Ne kadar kötü bir hayvan.” dese de “Allah’ım, ne kadar güzel bir hayvan!” demeye başlamış. Ahmet böyle dedikçe kurbağa şişmeye başlamış. Şişmiş, şişmiş, sonunda patlamış. İçinden güzeller güzeli bir peri kızı çıkmış. Bu, peri padişahının kızıymış. Buna büyü yapıp kurbağaya çevirmişler. O büyü de kurbağaya güzel şeyler söylenirse bozulurmuş. Ahmet’in güzel sözleri büyüyü bozmuş.\n\nKurbağa, peri kızı olunca konuşmaya başlamış:\n\n— Ey insanoğlu, bana eski güzelliğimi geri verdin. Allah senden razı olsun, demiş.\n\nPeri kızı, Ahmet’i de alıp bir kuyuya inmiş. Kuyunun içinde iki tane kapı varmış. Peri kızı, kapının birini açmış ki içeri ceset dolu. Ahmet gördüklerine inanamamış. Bu sefer öbür odanın kapısını açmış. Burası da ağzına kadar altın doluymuş.\n\nPeri kızı, Ahmet’e:\n\n— Beni eski hâlime kavuşturduğun için bu altınlardan istediğin kadar alabilirsin. Eğer bana; “Ne kadar çirkin hayvan.” deseydin senin sonun da bunlar gibi olacaktı. Sen artık benim kardeşim oldun. Ne zaman başın dara düşerse beni çağır, gelirim, demiş.\n\nAhmet:\n\n— Allah’ım, sana çok şükür! Benim üç altınım gitti, ama şimdi bir oda dolusu altınım oldu, demiş.\n\nO böyle düşünürken peri kızı:\n\n— Şimdi nereye gideceksin, demiş.\n\nAhmet de:\n\n— Benim bir ailem var, evime gideceğim, demiş.\n\nPeri kızı:\n\n— Sen heybelerini altınla doldur. Ben seni evine götüreceğim, demiş.\n\nSabaha karşı Ahmet kendini evinde, kendi yatağında bulmuş. Sabah namazı için kalkmış. Bakmış ki karısının yanında bir delikanlı yatıyor. İçinden; “Ben gurbetteyken acaba beni mi aldattı?” diye geçirmiş. Canı çok sıkılmış. Silahını almış, tam öldüreceği sırada yine Mehmet Ağa’nın öğüdü aklına gelmiş; “Bir şeyin aslını, astarını öğrenmeden karar verme!” dediğini hatırlamış. Vazgeçmiş, doğru imam efendinin yanına gitmiş. İmamı yakalayıp:\n\n— İmam Efendi! İmam Efendi! Ben karımı başka bir erkekle yatarken gördüm. Bana bir akıl ver, demiş.\n\nİmam da:\n\n— Ey Ahmet Efendi! Sen gurbetteyken oğlun büyüdü. O gördüğün senin oğlun, demiş.\n\nAhmet de:\n\n— Allah’ım, sana şükürler olsun! Az kalsın karımı, çocuğumu öldürecektim. Beni bir cinayetten kurtardın, demiş.\n\nPeri kızından aldığı bütün altınları köylüye dağıtmış. Hep beraber rahat içinde yaşamışlar...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Üvey Kız",
        "text": "ÜVEY KIZ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış. Bir zamanlar, bir ananın bir oğlu, bir de kızı varmış.\n\nGel zaman, git zaman bunların anaları ölüyor. Babaları bir analık getiriyor. İki kız da bu analıktan oluyor. Önceki kızı da çok güzelmiş.\n\nBir gün analık, çocukların babasına diyor ki:\n\n— Bu oğlanla kızı azdıracaksın*.\n\nAdam da diyor ki:\n\n— Avrat, ben nasıl azdırayım?\n\nAdam sonra kendi kendine; “Bu çocukları azdırsam ciğer, azdırmasam karı üstüme geliyor. Ne edeyim, azdırayım bari,” diye düşünüyor.\n\nÇocuklarını yanına alıyor. Az gidiyor, uz gidiyor, altı ay bir güz gidiyor. Bir kavağın dibine varıyorlar.\n\nÇocuklara diyor ki:\n\n— Yavrularım, siz burada oturun! Ben şu ileride kavak keseceğim.\n\nAdam, bir kabak bulup kavağa asıyor. Kabak, ağaca değdikçe “Tap! Tap!” diye ses çıkarıyor. Kızla oğlan, orada gece yarısına kadar duruyorlar. “Tap! Tap!” diye sesler duydukça oğlan diyor ki:\n\n— Bacı, babam gelmedi. Bunda bir iş var. Gel, babamın yanına gidelim.\n\nBabasının yanına varıyorlar ki kavakta bir kabak bağlı. Kabak, ağaca vurdukça “Tap! Tap! Tap!” diye patırdıyor.\n\nKız, orada ağlıyor:\n\nTap tap tapacık\n\nBizi azdıran babacık\n\nBabacıkta suç yok\n\nİlle de abacık*\n\nBu kız, orada kavağın başına çıkıyor.\n\nBir bey oğlu varmış. Bu bey oğlu, atını sulamaya getiriyor. Kızın şavkı kürüne* düşüyor. Oğlan, kafasını kaldırıp yukarı bakıyor ki yukarıda bir kız var.\n\nEve gelip:\n\n— Nene! Filanca pınarın başında bir kavak var. Kavağın başında da bir kız var. O kızı bana isteyeceksin, diyor.\n\nNenesi:\n\n— Yavrum, benim gözüm görmüyor. Hem de gidemem. Kız gelmez. Sen beni boşa yorma, diyor.\n\nAma bey oğlu:\n\n— Yok! İlle de gideceksin, diye ısrar ediyor.\n\nNeyse, kadın oraya gidiyor. Giderken de ipekleri, hasaları* söküyor, getirip oradaki çamura basıyor, çalıya asıyor.\n\nKız, yukardan bağırıyor:\n\n— Nene! Nene!\n\nNene:\n\n— Ne canım?\n\nKız:\n\n— Çamura basıyorsun, çalıya asıyorsun. Ne ediyorsun? Hiç olmuyor, diyor.\n\nKız öyle deyince nene de diyor ki:\n\n— Yavrum, kurban olayım, gözlerim görmüyor. Aşağı in de şu asbapları* yu, elime ver!\n\nKız, ağaçtan iniyor. Neneyi yunduruyor, çimdiriyor, çamaşırını yıkıyor. Sonra da kendi yıkanıyor.\n\nKız diyor ki:\n\n— Nene, geldin geldin, şu saçımı, beliğimi* ör de ondan sonra gideyim.\n\nNene, kızın saçlarını örüyor, örüyor, çatıyor*. Hani beyin oğlu gelecek ya!.. Bir de bakıyor ki oğlan geliyor.\n\nKız diyor ki:\n\n— Nene, koyur* beni, insanoğlu geliyor! Nene, koyur beni, insanoğlu geliyor!..\n\nNene:\n\n— Kızım, aha iki tane kaldı. Kızım, aha bir tane kaldı, diyerek kızı oyalıyor.\n\nOğlan gelip:\n\n— İns misin, cin misin, diye kıza soruyor.\n\nKız da:\n\n— İnsim de, cinim de, seni beni yaratan Allah’ın kuluyum, diyor.\n\nOğlan:\n\n— Niye kavağın başındasın, diye soruyor.\n\nKız:\n\n— Bunu sorma! Bir analık geldi, babam da bizi azdırdı. Ben kavağa çıktım, kardeşim de geyik oldu; ondan sonra da bıraktı, gitti, diyor.\n\nOğlan da:\n\n— Tamam, Allah’ın emriyle, peygamberin kavliyle ben seni alacağım, diyor.\n\nKız:\n\n— Kardeşim var, diyor.\n\nOğlan:\n\n— Kardeşin nerede, diye soruyor.\n\nKız da anlatıyor:\n\n— Babam bizi getirirken analık, babama tuzlu kömbe* vermiş. Acıkınca ondan yedik. Kardeşim çok susadı. Gide gide bir göle vardık. “Kardeş, buradan su içme, geyik olursun.” dedim. Benim arkam dönükken gölden su içmiş. Geyik oldu, göle daldı. Şimdi ben buradayım, o gölde duruyor.\n\nOğlan, bunun üstüne:\n\n— Tamam, ben seni alacağım. Kardeşine de seni her vakit göstereceğim, diyor.\n\nKız, gelin oluyor. Alıp götürüyorlar.\n\nBir gün bunların babası, analığa diyor ki:\n\n— Bir gün böyle, iki gün böyle… Avrat, bunlardan hiç haber yok. Ben çocukları azdırdığım kavağın yanına varayım da bir bakayım. Bu uşaklar nerede?\n\nKarısı:\n\n— Herif, şimdiye uşak kalır mı? Öldüyse öldü, kaldıysa kaldı.\n\nDerken adam, yayını, kılıcını alıp dağlara çıkıyor. Geliyor, bakıyor ki hiç kimse yok… Orada birisine soruyor.\n\nO da diyor ki:\n\n— Filanca kavağın başında bir kız vardı. Beyin oğlu aldı, götürdü. O kız, senin kızın olmasın?\n\nAdamın tarifine geliyor, bakıyor ki o kız, kendi kızı… Bir rahatlık, bir güzellik, bir iyilik içinde ki sormayın gitsin. Babası orada yiyor, içiyor, eve geliyor.\n\nHanımına diyor ki:\n\n— Hanım, kızı buldum, evine vardım. Hele bir görsen, yerini bulmuş. Kızım, bir rahat, bir güzel…\n\nKarısı:\n\n— Öyle ise ben de giderim onun yanına. Bir bakayım, bir de ben yoklayım, diyor.\n\nMaksat; kızı değiştirecek! Oraya varıyorlar, yiyorlar, içiyorlar. Ondan sonra kız olacağına* diyor ki:\n\n— Haydi kızım, bize gidelim. Benim kız burada kalsın, kimseye söz etme! O burada kalsın, ben seni götüreceğim.\n\nKız da:\n\n— Beyimden izin almayınca gitmem, diyor.\n\nKız, böyle demişse de analık, kızın aklını çeliyor. Kendi kızı, bu kızın elbisesini giyiyor. Onunkini de bu kız giyiyor. Akşam oluyor, kocası geliyor. Bakıyor ki hanımı yok!..\n\n— Bu benim hanım değil, diyor.\n\nAnalığın kızı:\n\n— Herif, sen gittin; ben yandım, üzüldüm, böyle oldum, diyor.\n\nBey oğlu:\n\n— Yok!.. Sen benim hanım değilsin. Onun kolayı var, dur sen, diyor.\n\nAnalığın kızı:\n\n— Bunun kolayı neymiş, diye soruyor.\n\nGölün başına gidiyorlar. Bu kız, seslenmesini bilmiyor. Kardeşi geyik ya! Öylece duruyor.\n\nBey oğlu diyor ki:\n\n— Haydi seslensene!\n\nAnalığın kızı:\n\n— Nasıl sesleneyim?\n\nBey oğlu:\n\n— Gel bakayım, diyor.\n\nBu kızı alıp doğru babasının evine götürüyor. Öbür kızı analık hiç çıkartmıyor. Bey oğlu, kaynanasını çağırıp diyor ki:\n\n— Şu kızı çıkart, bakıyım!\n\nAnalık da soruyor:\n\n— Ne kızı?\n\nBey oğlu:\n\n— Benim karımı getirmişsin, kendi kızını bırakmışsın, diyor.\n\nAnalık:\n\n— Yoook! Vallahi getirmedim, diyor.\n\nBey oğlu da:\n\n— Gittim, geyikle konuştum. Bu benim karım değil, diyor.\n\nOğlan, oradan doğruca içeri giriyor. Tandırın içindeki kızı kolundan tutup çıkarıyor.\n\nAnalığı, bir de onun kızını doru atın* kuyruğuna bağlıyor. Onları bağladığı ata iki de kamçı vurup:\n\n— At soyka! Nerden aldıysan oraya götür, diyor.\n\nHanımını alıp getiriyor. Yiyorlar, içiyorlar, muratlarına geçiyorlar…\n\n&nbsp;\n\n\n* azdırmak: Evden uzaklaştırmak, kaybetmek.\n\n* aba: Anne.\n\n* kürün: Taştan veya betondan su teknesi.\n\n* hasa: Pamuktan yapılan her çeşit bez.\n\n* asbap: Esvap, giysi.\n\n* belik: İnce saç örgüsü.\n\n* çatma: Örülen saçları birbirine bağlama.\n\n* koyurmak: Bırakmak.\n\n* kömbe: Sacda yapılan mayalı bir çeşit ekmek.\n\n* kız olacağı: Üvey kızı.\n\n*doru at: Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli olan, yağız at.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yedi Kardeş",
        "text": "YEDİ KARDEŞ\n\nBir varmış, bir yokmuş. Eski zamanların birinde yedi kardeş ile bir de kedileri yaşarmış. Bunlar durmadan birbirleriyle kavga eder dururlarmış.\n\nBabaları, çocuklarının bu durumundan bıkmış. Hepsini birden evden kovmuş. Aralarında konuşmuş, karar almışlar. Dördü bir, üçü de bir olmuş, yola düşmüşler. Dördü bir arada olanlar gide gide bir köye varmışlar. Köyün girişinde bir arpa tarlası görmüşler.\n\nKardeşler:\n\n— Kimin olursa olsun. Gelin, bu arpayı biçelim! Biçtikten sonra elbet sahibiyle fiyatı hususunda anlaşırız, demişler.\n\nArpayı biçmişler… Derken oradan bir atlı geçiyormuş.\n\nBunlara:\n\n— Siz o arpayı biçtiniz; ama o arpa, devin arpasıdır, demiş.\n\nKardeşler:\n\n— Olsun. Sen gidip deve; “Dört kişi arpanı biçti, gelsin fiyat konusunda anlaşalım diyorlar.” de, demiş.\n\nAtlı, devin yanına gidip:\n\n— Dört kişi senin arpanı biçti. “Gelsin, fiyat hususunda anlaşalım.” dediler, demiş.\n\nDev, bunların yanına gelmiş, ama fiyat konusunda anlaşamamışlar. Kardeşler, paralarını alamamışlar. Bunun için de devden intikam almayı düşünmüşler.\n\nBu arada bu dört kardeşten en küçüğünü öbür kardeşler hiç sevmiyormuş.\n\nBunlar, devden nasıl intikam alacaklarını düşünürken akıllarına devin meşhur atı gelmiş. Atı çalmaya karar vermişler. Bu işi de küçük kardeşlerinin yapmasını istemişler.\n\nKüçük kardeş:\n\n— Aman yapmayın!.. Ben at mat çalamam, dev beni yakalarsa yer, demiş.\n\nAma kardeşleri:\n\n— Bu atı çalmazsan seni öldürürüz, demişler.\n\nBunun üstüne oğlan, eline, yüzüne kara sürmüş, simsiyah etmiş. Sonra da devin evinin etrafında dolaşmaya başlamış. Bir ara fırsatını bulmuş, atın bağlı olduğu ahıra girmiş. Bakmış ki at yedi zincire birden bağlı… Ata elini uzatır uzatmaz at, kişnemeye başlamış. Dev, atın kişneme sesini duyar duymaz doğruca ahıra gelmiş. Atın sağına, soluna bakmış, hiç kimseyi görememiş. Dev gidince oğlan, tekrar atın yanına gelmiş. At, oğlanı görür görmez yine kişnemiş. Dev, tekrar gelmiş, bakmış; ama kimseyi görememiş. Dev, yine çıkmış, gitmiş. Oğlan atın yanına varınca at yine kişnemiş. Derken dev üç sefer ahıra gelmiş. Her seferinde ahıra iyice bakmış, ama oğlan eline, yüzüne kara sürdüğü için onu bir türlü görememiş.\n\nMeğer oğlan, atın yanına her gidişinde atın zincirlerinden birini çözüyormuş, sonra da kaçıp kazdığı bir çukura saklanıyormuş.\n\nBöylece altı defa ahıra girmiş. Her defasında da atı bağırtmış. Tabii dev de her defasında ahıra girip hem ata hem de etrafa bakmış. Yine bir şey görememiş.\n\nAt yedinci defa kişneyince dev, eline bir değnek almış, ahıra gelmiş. Atına birkaç defa değnekle vurmuş.\n\nOna:\n\n— Ne edepsiz bir atsın!.. Yemin önünde, suyun önünde, daha ne istiyorsun, demiş.\n\nAt, bu sözün üstüne kişnemeyi bırakmış. Dev, ahırdan çıkınca oğlan da ata binmiş, atı kaçırmış. Doğru kardeşlerinin yanına varmış.\n\nBu sefer kardeşleri:\n\n— Bu, devin atını çalabildi. Gelin, bunu bu sefer de devin sazını çalması için gönderelim, demişler.\n\nKüçük kardeşlerinin yanına gitmişler.\n\nOna:\n\n— Devin çok güzel bir sazı var. Gidip bu sazı kaçıracaksın, demişler.\n\nOğlan:\n\n— Yapmayın, etmeyin!.. Zaten devin atını çaldım. Bir de sazını çaldırmayın. Beni yakalarsa öldürür, demiş.\n\nKardeşleri inat etmişler.\n\n— Eğer bu sazı çalmazsan asıl biz seni öldürürüz, demişler.\n\nOğlan, çaresiz kalmış. Sazı çalmak için devin evinin önüne gitmiş. Akşam karanlık olunca evin önünde dolaşmaya başlamış. Bakmış ki dev uyuyor. Hemen içeri girmiş, sazı kapmış, kaçmış. Getirmiş, kardeşlerine vermiş.\n\nKardeşleri kendi aralarında:\n\n— Bu sefer de ölmedi. Gelin, onu yine yollayalım! Şimdi de devin altın yorganını çalsın, diye konuşmuşlar.\n\nGidip küçük kardeşlerine:\n\n— Devin altından bir yorganı var. Git, onu getir de hep beraber içinde yatalım, demişler.\n\nOğlan:\n\n— Aman, bana ne! Devin atını çaldım, sazını da çaldım, bir de yorganını çalarsam beni mutlaka yer, demiş.\n\nOğlan, öyle dese de kardeşleri ısrar etmişler.\n\n— O yorganı çalmazsan asıl biz seni öldürürüz, demişler.\n\nÇaresiz kalan oğlan, yine evin etrafında dolaşmaya başlamış. Ağaç dalından bir baston yapmış, dama çıkmış. Dev uyuyunca elindeki bastonla devin üstündeki yorganı almaya çalışmış. Fakat bir türlü becerememiş, bacadan devin üstüne düşmüş.\n\nDev, hemen uyanmış:\n\n— Ooo! Ben seni gündüz arıyordum, gece elime geçtin. Yerde arıyordum, gökten düştün, demiş.\n\nOğlanı yakalamış, bağlamış.\n\nKarısına dönüp:\n\n— Hanım, bunu pişir de yarın akşam bir güzel yiyelim, demiş.\n\nOğlan, bunu duyunca:\n\n— Beni yiyip de ne yapacaksın? Zaten zayıfım. Hele bana koyunlar, tavuklar, hindiler kes de yiyeyim! Yiyeyim ki kilo alayım, demiş.\n\nDev, karısına:\n\n— Hanım, bu doğru söylüyor. Gel, ona ne kadar hayvanımız varsa keselim, yesin de kilo alsın, demiş.\n\nNe kadar hayvanları varsa kesmişler, pişirmişler, oğlana yedirmişler.\n\nBir zaman sonra dev, karısına:\n\n— Ben filanca yere gidip geleceğim. Bu bıçağı al! Ben dönünceye kadar onu kes! Gelince beraber yeriz, demiş.\n\nDev, böyle dedikten sonra da evden çıkıp gitmiş.\n\nDevin karısı, oğlana:\n\n— Peki ya, ben seni nasıl keseceğim, diye sormuş.\n\nOğlan da:\n\n— Beni çöz de sana beni nasıl keseceğini göstereyim, demiş.\n\nDevin karısı, oğlanı çözmüş, bıçağı da ona vermiş. Oğlan, kadını bağlamış, kesmiş. Altın yorganı da almış, oradan kaçmış.\n\nDev, eve gelmiş ki karısı kesilmiş, yerde yatmıyor mu? Kendi kendine; “Bu sefer onu yakalarsam mutlaka yerim,” demiş.\n\nÖbür taraftan yorganı kaçıran oğlan, götürmüş, kardeşlerine vermiş.\n\nKardeşleri; “Bu oğlan bizden hem daha kurnaz hem de daha açıkgöz… Onu hiçbirimiz sevmiyoruz. Onun için muhakkak ölmesi gerek! Ona öyle bir oyun oynayalım ki devin elinden bir daha kurtulmasın. Ondan, bu sefer de devi buraya getirmesini isteyelim. Eğer devi getirmeye giderse kesin ölür,” diye düşünmüşler.\n\nBunun üzerine küçük kardeşlerini yanlarına çağırıp:\n\n— Bu sazı kaçırdın, ama onu bize kim çalacak? O sazı devden başkası çalamaz. Onun için gidip bize devi getireceksin, demişler.\n\nOğlan da:\n\n— Ben devin atını, sazını, yorganını çaldım, karısını da öldürdüm. Dev, beni yakalarsa yer, demiş.\n\nAma kardeşleri:\n\n— Devi bize getirmezsen biz seni öldürürüz, demişler.\n\nOğlan, çaresiz, bu isteklerini de kabul etmiş. Önce üstüne uzun bir elbise giymiş. Sonra yüzüne, gözüne karalar sürmüş. Eline de birkaç parça bez almış, yola koyulmuş. Devin bulunduğu mağaranın önüne gelmiş. Mağaranın etrafında dolaşmaya başlamış.\n\nDev, içeriden oğlanın ayak seslerini duyunca:\n\n— Evimin arkasında kim var, diye bağırmış.\n\nOğlan da:\n\n— Benim! Benim! Senin eşyalarını çalan, karını öldüren adam öldü. Ona kefen dikmek için bez topluyorum. Senin yanında bez yok mu? Varsa ver de hayrına ona bir kefen dikeyim, demiş.\n\nDev:\n\n— Bezim yok, ama çuvalım var, demiş.\n\nOğlan, devden çuvalı almış.\n\nDeve:\n\n— İyi, ama ben onun ölçüsünü nasıl alacağımı bilmiyorum, demiş.\n\nDev:\n\n— Boyu uzun muydu, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Boyu seninki kadardı. Bu çuvalın içine gir! Eğer çuvala sığarsan demek ki o da sığar, demiş.\n\nDev de:\n\n— Tamam, demiş.\n\nDev, çuvala girmiş. O çuvala girer girmez oğlan da çuvalın ağzını bağlamış. Devi sırtlamış, kardeşlerinin yanına getirmiş.\n\nOğlan, çuvalın içindeki deve:\n\n— Benim kim olduğumu biliyor musun, diye sormuş.\n\nDev de:\n\n— Şimdi biliyorum. Sen, ocağımı yıkan adamsın, demiş.\n\nOğlan, çuvalı yere bırakmış. Kardeşleri çuvalın ağzını açmaya cesaret edememiş, kaçmaya başlamışlar. Bunun üstüne oğlan, çuvalın ağzını açmış, kaçmış. Az ileride bulunan iki kayanın arasına saklanmış. Dev, çuvaldan çıkmış, oğlanın kardeşlerini yemiş. Onları yedikten sonra orada bulunan kediyi de yemek için kovalamış. Kedi kaçmış, oğlanın saklandığı kayanın arkasına dolanmış.\n\nBunu gören dev:\n\n— Ooo! Demek sen de buradasın. Peki, seni buradan nasıl çıkarabilirim, demiş.\n\nOğlan:\n\n— Evet, ben de buradayım. Beni buradan çıkartmak istiyorsan geriye doğru git, hızla kayanın üstüne doğru gel, başınla kayaya vur! Böylece kaya yarılır, ben de çıkarım. Sen de bizi yersin, demiş.\n\nDev:\n\n— Tamam, demiş.\n\nİki defa arka arkaya gitmiş. Sonra da hızlıca koşmuş, başını kayaya vurmuş. Kaya, oğlanın dediği gibi yarılmış.\n\nOğlan:\n\n— Bir defa daha vurursan kaya tamamen yarılır. Sen de bizi yersin, demiş.\n\nDev, tekrar hızla koşmuş, kafasını kayaya vurmuş. Bu sefer kafası yarılmış, ölmüş.\n\nOğlan, saklandığı yerden çıkmış. Kedisini kucağına almış, eve gelmiş. Kedisiyle beraber mutlu mesut yaşayıp gitmişler...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Sivas",
        "title": "Yılan Koca",
        "text": "YILAN KOCA\n\nÇok eski zamanlarda bir adam varmış. Bu adamın bir karısı, beş tane de kızı varmış. Adam, dağa gider, odun kesermiş. Kestiği odunları da çarşıda satar, ekmek parasını çıkarırmış. Böylece geçinir giderlermiş.\n\nBir gün adam, eline baltasını almış, sırtına da ipini atmış, yine dağa odun kesmeye gitmiş. O, odun kestiği sırada yanına bir yılan gelmiş.\n\n— Selamünaleyküm, diye selam vermiş.\n\nAdam da:\n\n— Aleykümselâm, demiş.\n\nAdama:\n\n— Senin büyük kızına dünürüm, demiş, akıp gitmiş.\n\nAdam, bir hoş olmuş, elindeki baltayı bırakmış, olduğu yere oturmuş. Neye uğradığını şaşırmış. Daha odun da kesememiş. Ne kestiyse onları yüklenmiş, eve gelmiş, kızını yanına çağırmış.\n\n— Kızım, böyleyken böyle… Ben odun keserken yanıma bir yılan geldi; “Senin büyük kızına dünürüm.” dedi, çekti, gitti. Ben de şaşırdım, ne diyorsun, demiş.\n\nKız, babasının dediklerinden bir şey anlamamış.\n\n— İlahi, baba!.. Herhâlde sen hayal görmüşsün. Hiç yılan konuşur mu, demiş.\n\nAdam:\n\n— Kızım, doğru söylüyorum; sen cevabının ne olduğunu söyle, demiş.\n\nKız:\n\n— Hiç yılana varılır mı baba? Ben istemem, demiş.\n\nErtesi gün olmuş. Adam yine odun kesmeye gitmiş. Bir ara yılan yanına gelmiş.\n\nAdama:\n\n— N’oldu? Kızını veriyor musun, diye sormuş.\n\nAdam, kızının kabul etmediğini söyleyince yılan:\n\n— O zaman ikinci kızına dünürüm, demiş.\n\nAdam çaresizce eve gelmiş, bu kızına sormuş.\n\nBu kız da:\n\n— Baba, sen delirdin mi? Ben yılana mılana varmam, demiş.\n\nAdam, başına gelene bir mana veremeyip:\n\n— İnşallah bunda da bir hayır vardır, demiş.\n\nSabah kalkmış, yine dağa gitmiş. Bir zaman sonra yılan yine gelmiş.\n\nAdama:\n\n— N’oldu, diye sormuş.\n\nAdam, bu kızın da kabul etmediğini söylemiş. Böyle böyle, yılan öteki kızlara da dünürcü olmuş, ama hiçbiri bu teklifi kabul etmemiş. Sıra en küçük kıza gelmiş. Yılan, bu sefer de küçük kıza dünür olmuş. Adamı sıkıntılar basmış. “Bu başıma gelen ne iş ki” diye düşüne düşüne eve gelmiş.\n\nKızını çağırıp:\n\n— Bak kızım, ablaların kabul etmedi. Bu sefer de sana dünürcü oldu. Sen ne diyorsun, diye sormuş.\n\n— Babacığım, kaç zamandır üzülüp duruyorsun. Onlar kabul etmedi, ama sen beni nereye verirsen ben razı olurum. İstiyorsan yılana varırım, demiş kız.\n\nAdam, bir “Ohhh!”çekmiş, rahat bir uyku uyumuş, derken sabah olmuş. Kızının üstünü başını donatmış, süslemiş, yanına katıp dağa götürmüş. Az sonra yılan akarak gelmiş. Adam, kızını yılana vermiş.\n\nYılan, kıza:\n\n— Ben nereye gidersem sen de arkamdan gel, demiş.\n\nSonra da geldiği yere doğru gitmeye başlamış. Kız da arkasından gitmiş. Yılan bir deliğe girmiş, kız da aynı deliğe girmiş. Burası yılanın eviymiş. Yılan, evine gelince üstündekileri soyunmuş, çıkarmış ki on beş-on altı yaşlarında parlak, ay gibi bir delikanlı… Meğer bu yılan, aslında bir insanmış, ama aynı zamanda büyülüymüş.\n\nKıza evin her yerini göstermiş.\n\n— Artık benim karım, bu evin de hanımısın. Canın ne istiyorsa yap! Ne yapmak istiyorsan, demiş.\n\nBiz haber verelim kızın babasından…\n\nAdam, kızı verdikten sonra da her gün dağa oduna gitmiş, ama ne kızını ne de yılanı görmüş. Aradan bir hafta geçmiş, adamın merakı daha çok artmış. Eve gelmiş; karısını, kızlarını yanına çağırmış.\n\n— Bu kız gideli bir hafta oldu. Ne ses var ne soluk! Ne yapar, ne eder? Ne yer, ne içer? Hele bir varayım da şu kızı bir ziyaret edeyim, demiş.\n\nOnlar da adama hak vermişler. Adam hazırlığını yapmış, kızın evine gelmiş. Kızın yanında üç gün kalmış.\n\nKızına:\n\n— Yavrum, geldim, seni gördüm. Çok şükür rahatsın, iyisin. Artık eve gideyim, demiş.\n\nÜç günden sonra kız, babasının koltuğunun altına bir sofra vererek:\n\n— Babacığım, ne zaman acıkırsan; “Açıl sofram açıl! Saçıl sofram saçıl!” deyince sana öyle bir sofra kurulur ki dünyada eşi benzeri yoktur. Canın ne isterse bu sofrada olur, demiş.\n\nAdam, koltuğunun altında sofrayla evine gelmiş. Karısı, kızları bunu görünce merak etmiş, sormuşlar.\n\nAdam:\n\n— Bunu kızım verdi. Acıktığım zaman; “Açıl sofram açıl! Saçıl sofram saçıl!” dediğimde üstünde çeşit çeşit yemekler olacakmış. Canımızın istediği her şey bu sofrada olacakmış, demiş.\n\nBir böyle, beş böyle derken günler, aylar geçip gitmiş. Adam, kısa zamanda çok zengin olmuş. Bir gün, bütün köyü yemeğe davet etmiş. Köyde ne kadar ahali varsa hepsi gelmiş. Adam, gözlerinin önünde:\n\n— Açıl sofram açıl! Saçıl sofram saçıl, demiş.\n\nAman efendim, bir sofra açılmış ki değil köy, bir memleketin ahalisi bile doyar da artarmış bile…\n\nKöylüler, sofrayı görünce ağızları açık kalmış. Hem şaşırmış hem yemişler, bazıları da haset etmiş. Yemekler yendikten sonra adam sofrayı toplamış, bir köşeye koymuş. Gece biri gelmiş, o sofrayı çalmış, yerine de başka bir sofra koymuş. Aradan birkaç gün geçmiş, adam sofrayı kurmak istemiş. Ne sofra kurulmuş ne de yemekler konmuş. Adam, sofranın çalındığını anlamış, pek üzülmüş.\n\nAradan biraz zaman geçmiş, adam yine kızını görmeye gitmiş. Üç gün kaldıktan sonra evine geleceği sırada kızı koltuğunun altına bir horoz vermiş.\n\n— Babacığım, ne zaman “Gık! Gık!” dersen bu horoz sana altın döker, demiş.\n\nAdam, horozu almış, evine gelmiş. Karısına, kızlarına horozun marifetini göstermiş. Hepsinin aklı çıkmış.\n\nAdama:\n\n— Aman, bari bu sefer iyi sahip çık da sofraya döndürme, demişler.\n\nAdam, ne zaman “Gık! Gık!” dese horoz, altın döküyormuş. Böylece daha da zengin olmuşlar.\n\nGünün birinde:\n\n— Bu horoz çok kirlenmiş. Onu hamama götürüp de bir yıkayayım, diye horozu alıp hamama götürmüş.\n\nAdam hamamda yıkanırken hamamcı, adama:\n\n— Bir horoz da benim var, dövüştürelim mi, demiş.\n\nBunlar horoz dövüştürmüş, ama adam yıkanırken hamamcı horozu çalmış, yerine başka bir horoz koymuş.\n\nAdam, hamamdan çıkmış, horozunu almış, eve gelmiş. Ne derse desin, ne yaparsa yapsın horoz altın dökmüyormuş.\n\nBu mesele, yılana malûm olmuş.\n\nKarısına:\n\n— Baban horozu çaldırdı. Bir daha gelirse aha şu kabağı ona ver, demiş.\n\nNeyse, adam tekrar kızının yanına gitmiş. Kızı, onu üç gün misafir etmiş. Üç günden sonra babası yola çıkarken:\n\n— Babacığım, aha şu kabağı al! Yolda giderken “Açıl kabağım açıl! Saçıl delikanlılar saçıl!” de, demiş.\n\nAdam, kabağı almış, giderken kızının dediklerini hatırlamış, bağırmaya başlamış:\n\n— Açıl kabağım açıl! Saçıl delikanlılar saçıl!\n\nHemen kabak ortadan ikiye yarılmış. Ortalığa bir sürü delikanlı saçılmış, adamın üstüne çullanmışlar.\n\nAdam, hemen:\n\n— Örtül kabağım örtül, diye bağırmış.\n\nAdamın başına çullanan bütün delikanlılar kabağın içine girmiş, kabak kapanmış.\n\nAdam, eve gelmiş. Hamamcıyla, sofrayı çalanı evine davet etmiş. Onlar gelince kapıyı, bacayı kilitlemiş.\n\n— Açıl kabağım açıl! Saçıl delikanlılar saçıl, diye bağırmış.\n\nKabağın içinde ne kadar delikanlı varsa hepsi çıkmış. Bu ikisine “yer misin yemez misin” bir güzel dayak atmışlar. Horozu da, sofrayı da getirtmişler. Adam çok zengin olmuş. Karısıyla, kızlarıyla hep beraber mutlu mesut yaşamışlar.\n\nYemiş, içmiş, muratlarına geçmişler…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ihtiyar bir anne, baba ve bir de genç kızları varmış.\n\nBunlar bir gün ormana çalı çırpı toplamaya gitmişler. Toplayıp geri döndüklerinde, köprüden geçerken bir kuş gelip:\n\n— Ah kız, vah kız, bahtı kara kız, diye ötmüş.\n\nDiğer haftalarda da aynı şekilde olmuş ve kız çok üzülmüş. Ailesiyle birlikte son kez ormana gittiklerinde kız bir dağ görmüş ve dağ aniden yarılıp kızı içine almış.\n\nKız çok korkmuş. Dağın içerinde bir ışık görmüş. Işığa doğru gittiğinde kırk oda görmüş ve kırkıncı odayı açtığında bir yakışıklı genç görüp ona âşık olmuş. Ancak genç uyuyor ve hiç uyanmıyormuş. Bu genç ülkenin şehzadesi imiş.\n\nOtuz beş gün gencin başında beklemiş ve dışarı çıkmış. Dağın bir deliğinden baktığında dışarıdan çingeneler geçiyormuş. Diğer otuz dokuz oda her türlü eşya, altın, mücevher ile doluymuş.\n\nÇingenelere bir kese altın atarak bir kız satın almış. Amacı burada yalnızlıktan ve sıkıntıdan kurtulmakmış. Ayrıca gencin başında eğer kırk gün beklerse genç uyanacakmış. Ama kızın bundan haberi yokmuş. Kız, kırkıncı gün çingene kıza:\n\n— Sen şehzadenin başında bekle, ben bir yıkanayım, demiş. Ama gidip geldiğinde çingene kızla şehzadeyi sohbet eder görmüş. Kapı aralığından şehzadenin çingene kızı kendi başında kırk gün beklediğini sanıp ona âşık olduğunu anlamış.\n\nKız, çingene kızın hizmetçisi olmuş. Ona kötü muamele etmeye başlamışlar.\n\nDaha sonra şehzade bir gün seyahate çıkacakmış. Çingene kız bir sürü hediye istemiş.\n\n— Bunları almadan sakın gelme, demiş.\n\nGenç, hizmetçi kızın da istediği sabır taşı, ayna ve hançeri de alacaklarına eklemiş.\n\nHepsini alıp seyahatten dönmüş. Önce karısına, sonra hizmetçi kıza hediyelerini vermiş. Bir gün hizmetçi kızın kapısının önünden geçerken, kızın sabır taşını önüne koyup her şeyi anlattığını ve sabır taşının anlatırken şişip patladığını görmüş. Yaptığı yanlışı anlamış. Çingene kızı cezalandırmak için:\n\n— Kırk katır mı, kırk satır mı istersin, demiş. O da:\n\n— Kırk satırı ne yapacağım, kırk katırı ver, memleketime gideyim, demiş.\n\nŞehzade de kızı kırk katıra bağlayıp göndermiş. İki sevgili birbirlerine kavuşmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Civciv Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda bir köyde dul bir kadın yaşarmış. Bu kadının tek bir kızından başka hiç kimsesi yokmuş. Kızını çok seviyor, yanından ayrılmasını istemiyormuş. Kızı büyüdükçe güzelleşiyor. Annesi de büyüdükçe korkuyormuş. İstemeye gelirler de evlenir diye korkusundan, bir gün Allah’a yalvarmış:\n\n— Kızım yanımda kalsın, kimse onu ve güzelliğini görmesin, demiş. Ondan sonra güzel kız bir civcive dönüşmüş. Kendi evinde genç kız görünümünde, dışarıda civciv görünümünde oluyormuş.\n\nAnnesi nereye gitse, civcivini de götürüyormuş. Bunların bir komşuları varmış. Bu komşunun da üç çirkin kızı varmış. Bunları kimse istemiyor, bir türlü evlenmiyorlarmış.\n\nCivciv kılığındaki genç kız, bazen doğal haline dönüşüyor ama tanıdıklara görünmeden tekrar civciv oluyormuş.\n\nBu kızın güzelliğini gören yabancılar, onu takip eden çirkin kızların evine girdiğini görüyor ve hemen istemeye geliyorlarmış ama kız eve girince tekrar civciv kılığına bürünüyormuş.\n\nİstemeye gelenler o kızı göremiyor, çaresiz bir şekilde çirkin kızlardan birini istiyorlarmış. Derken böylelikle üç kızın üçü de evlenmiş.\n\nBu genç kız, bir gün köyün ormanında dolaşırken bir delikanlı görmüş ve görür görmez gönlü ona kaymış. Delikanlı da kıza vurulmuş ama nerede oturduğunu, kimin kızı olduğunu söylemiyormuş genç kız.\n\nDelikanlı divane olmuş. Kızın izini takip edemiyormuş. Çünkü kız, civciv oluyormuş.\n\nDerken evlenen komşunun kızları ağlayarak evlerine dönmüşler. Annelerine şikâyetlerde bulunmuşlar. Kocaları onlara beğendiklerinin o kızlar olmadığını söyleyerek eşlerine kötü davranıyorlarmış. Bunu duyan civciv çok üzülüyormuş. Bir gün annesine:\n\n— Anne bu böyle olmayacak, bunun sonu yok. Ben artık civciv olmayacağım, demiş. Annesi de çaresiz kabul etmiş.\n\nSonra bu genç kız, komşusuna giderek her şeyi anlatmış. Komşusuna kızlarıyla damatlarını çağırmasını söylemiş.\n\nKadın da hepsini çağırmış. Hepsi toplandıktan sonra genç kız çıkmış karşılarına. O kızın kendisi olduğunu, bir kızın ancak bir kişinin alabileceğini, şimdi herkesi eşinin olduğunu, bunun için mutlu olmalarının gerektiğini söylemiş.\n\nDamatlar da genç kıza hak vermişler. Eşlerinin kıymetini anlamışlar. Genç kız, bu sefer de ormanda gördüğü delikanlıyı bulup anlatmış her şeyi. O delikanlı da gelip genç kızı istemiş. Annesi de kabul edip, vermiş.\n\nBundan sonra herkes, mutlu mesut yaşamış. Annesi de ölene kadar kızının yanında kalarak, kızına can yoldaşı olmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Karga",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu pek çokmuş. Zamanın birinde bir karga varmış. Karga boyuna gezermiş.\n\nDiyarın birinde bir nine varmış. Bir gün nine tandırı yakarken karga yanına gelmiş ve:\n\n— Ayağımdaki dikeni çıkarıver, demiş. Nine de:\n\n— Çıkarırım; ama bir daha gelme, demiş. Karga kabul etmiş, nine de dikeni çıkartmış. Karga gitmiş. Bir zaman sonra karga dönmüş, dolaşmış, geri gelmiş. Fırıncı nineye:\n\nDikenimi attın, ocakta yaktın, \n\nVer dikeni, ya somunu\n\nTıngırdasın tıngırdasın hey! …diye bağırmış. Nine de buna iki tane ekmek vermiş. Alıp gitmiş karga.\n\nBir adam inek beslermiş. Ağıla giderken karga gelmiş. Adama demiş ki:\n\n— Bu ekmekler sende dursun, geçerken alırım, demiş ve gitmiş.\n\nBir zaman sonra karga dönmüş, dolaşmış, geri gelmiş. Ekmeğini istemiş. Adam:\n\n— Ekmeği ahıra koymuştum, inek yemiş, demiş. Karga da:\n\nEkmeğimi aldın, ineğine yedirdin,\n\nVer ekmeği, ya ineği,\n\nTıngırdasın tıngırdasın hey! … diye bağırmış. Adam da ineği vermiş. Alıp gitmiş karga.\n\nBir adam düğün edecekmiş. Karga gelmiş. Adama demiş ki:\n\n— Bu inek sende dursun, geçerken alırım, demiş ve gitmiş. Bir zaman sonra dönmüş, dolaşmış, geri gelmiş. İneğini istemiş. Meğerse düğün sahibi ineği kesmiş, düğüncülere ikram etmiş. Adam:\n\n— Git! Doğru git yoluna, şimdi bacağını kırarım, demiş kargaya. Karga da:\n\nİneğimi kestin, düğününü yaptın,\n\nVer ineği, ya gelini,\n\nTıngırdasın tıngırdasın hey! .. diye bağırmış. Düğün sahibi:\n\n— Ben yeni düğün yaptım, sana gelini verir miyim, demiş. Karga vazgeçmemiş bir türlü. Adam:\n\n— Bu karga başıma bela olacak, diye düşünürken aklına bir çare gelmiş. Kargayı kandırmak için, oyuncak bebeğe gelinin esvaplarını giydirmişler. Tellemiş, pullamış bebeği gelin diye kargaya vermişler. Karga kapının önüne çıkmış:\n\nİneği verdim, gelini aldım,\n\nTıngırdasın tıngırdasın hey! … diye bağırıp çağırarak davul çalmış. Ondan sonra gitmiş gitmiş, dağın başına bebeği koymuş. Karşısına da geçmiş, oynamaya başlamış. Biraz sonra öteden dağcılar gelmiş. Dağcılar:\n\n— Şu kargaya bakın, güzel gelini almış, karşısına da geçmiş oynuyor, demişler.\n\nOndan sonra da kargayı vurmaya karar vermişler. O demiş ben vuracağım öbürü demiş ben… Önden gelen kargayı atmış okunu. Karga ok gelmeden kaçıp gitmiş. Dağcı gelini almış, arabanın içine koymuş, evine varmış:\n\n— Anaaa, anaaa! Kapıları aç. Sana gelin getiriyorum, demiş. Anası:\n\n— Oğlum! Nereden aldın, nereden geldin, demiş. Dağcı:\n\n— Şöyle vurduk, böyle kırdık, aldık geldik, diye anlatmış olanları. Annesi bunun üzerine gelinin esvaplarını soymuş. Bakmış ki gelin gelin değil, oyuncak bir bebek. Gitmiş oğluna bir dul kadın getirmiş, gelinin esvaplarını ona giydirmiş, oğlunun düğününü yapmış.\n\nOnlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Padişah ile Küçük Kızı",
        "text": "Padişah ile Küçük Kızı\n\nBir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ülkenin birinde bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç güzel kızı varmış.\n\nYıllar geçmiş, padişahın kızları büyümüşler, serpilmişler. Padişah da yaşlanmış.\n\nBir gün padişah, üç kızını yanına çağırmış. Kızlarını sorguya çekmiş. Kızlarına:\n\n— Söyleyin bana güzel kızlarım. Beni ne kadar seviyorsunuz, demiş. Büyük kızı:\n\n— Babacığım seni bal gibi seviyorum, demiş. Ortanca kızı:\n\n— Babacığım seni şeker gibi seviyorum, demiş. Küçük kıza sıra gelmiş. Küçük kızı:\n\n— Babacığım seni tuz gibi seviyorum, demiş. Bu sözü işiten padişah küçük kızına bağırmış ve onu hemen sarayından kovmuş. Uzaklaştırmış onu. Genç kız saraydan ağlayarak gitmiş.\n\nKız, çok sıkıntılı günler geçirmiş. Bir gün yolda bir beyzade ile karşılaşmış. Beyzade varlıklı bir ailenin tek oğluymuş, genç kıza âşık olmuş ve evlenmişler. Genç kız başından geçenleri beyzadeye anlatmış.\n\nAradan yıllar geçmiş, padişah akılsız kızları yüzünden fakirleşmiş. Küçük kız ise babasının sarayının karşısına bir saray yaptırmış, babasını sarayına davet etmiş.\n\nBabası davet edenin kızı olduğunu bilmemiş. Küçük kız aşçılara çeşit çeşit yemek yaptırmış. Yemeklerin bir kısmı ballı, bir kısmı tatlı bir kısmı da tuzlu olarak hazırlanmış. Küçük kız, uşaklara:\n\n— Yemekleri getirin, demiş. Yemeklerin hepsinin içinde bal varmış. Padişah yemeklerden birer lokma almış,\n\n— Ay diyerek geri bırakmış. Küçük kız, babasına:\n\n— Padişahım neden yemiyorsunuz hepsi bal gibi tatlı, demiş. Küçük kız uşakları tekrar yanına çağırarak:\n\n— Yemekleri getirin, demiş. Yemeklerin hepsinin içinde şeker varmış. Padişah yemeklerden birer lokma almış. Padişah:\n\n— Ay, diyerek geri bırakmış. Küçük kız, babasına:\n\n— Padişahım neden yemiyorsunuz hepsi şeker gibi tatlı, demiş. Bu kez küçük kız uşakları yanlarına çağırarak tuzlu yemekleri getirmiş, yemeklerin tadı tuzu mükemmelmiş. Padişah tuzlu yemekleri büyük bir iştahla yemiş. Küçük kızına:\n\n— Ha şöyle! Dünyanın tadı, tuz, demiş. Bunu duyan küçük kız:\n\n— Eee babacığım! Ben seni tuz gibi seviyorum demiştim de sen de beni sarayından kovmuştun. Dünyanın tadının tuz olduğunu şimdi mi anladın, demiş. Bunları işten padişah çok üzülmüş:\n\n— Akıllı kızım beni affet, demiş. Padişah kızından özür dilemiş, kızının boynuna sarılmış ve öpmüş. Baba kız ömürlerinin sonuna kadar mutlu mesut yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kırk Bir Kuğu",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir ülkede yaşayan padişahın kırk erkek ve bir kız çocuğu varmış.\n\nBu padişahın karısı yıllar önce ölmüş. Padişah yeniden evlenmeye karar vermiş ve evlenmiş. Birkaç sene birlikte yaşamışlar fakat bu üvey anne padişahtan ve çocuklarından nefret etmeye başlamış. Bir gün padişahın yemeğine zehir katıp padişahı öldürmüş.\n\nÜvey anne aynı zamanda büyücüymüş. Çocuklara büyü yapmaya karar vermiş ve kırk birini de kuğu yapmış. Erkek çocukları bir yere, kızı da tek başına başka bir yere göndermiş. Bu kırk bir kardeş sadece ayda bir kez insan olabiliyorlarmış.\n\nDiğer komşu ülkelerden birinin şehzadesi bir gün ava çıktığında bu kızı insan suretinde görmüş ve çok sevmiş. Kız da şehzadeyi çok sevmiş. Akşam olup gün bitmeye başladığında durumunu şehzadeye anlatmış ve kuğuya dönüşünce kanadından bir tüyü şehzadeye verip başı sıkışınca sallamasını söylemiş.\n\n&nbsp;Şehzade, kuğuyu orda bırakıp düşmüş yola. Tüm ülkeleri dolaşıp kızın derdine çare aramış ama hiçbir yerde çare bulamamış.\n\nUmutsuzca kuğunun yanına gelirken bir kuyu başında dinlenmeye karar vermiş. Kuyudan bir ses şehzadeye:\n\n— Çaren burada, diye seslenmiş. Şehzade tüm cesaretini toplayıp kuyuya inmiş. Kuyuda karşısına yemyeşil sarıklı bir adam çıkmış. Bu adam, şehzadeye, kızı kurtarabilmesi için üvey annesinin sarayındaki iki devi de öldürmesini, birinin sağ göz bebeğini, diğerinin de sol göz bebeğini kuyudan kendisinin verdiği suya katıp kıza içirmesi gerektiğini söylemiş.\n\nŞehzade, yeşil sarıklı adama teşekkür edip kuyudan çıkmış ve yola koyulmuş. Kızın üvey annesinin bulunduğu saraya gelmiş. Karşısına bir dev çıkmış. Devle savaşmaya başlamış ama deve ok batmaz, kılıç kesmezmiş. Şehzade ne yapacağını şaşırınca sakladığı kuğu kanadını çıkarıp sallamış ve yanında bir peri belirmiş.\n\nŞehzade periye devi nasıl öldürebileceğini sormuş. Peri bu devin sadece gözlerine ok battığında öleceğini, söylemiş.\n\nŞehzade devin sol gözüne oku atmış ve devi öldürüp sağ gözbebeğini çıkarmış. İkinci katta da karşısına bir dev çıkmış. Bu devin de sağ gözüne oku atıp devi öldürüp sol göz bebeğini almış.\n\nŞehzade üçüncü kata çıkınca üvey anneyi görmüş ve orda onu yakalayıp bağlamış kollarını. Üvey anne artık büyü yapamayınca büyü bozulmuş ve şehzadelerin hepsi insan olmuşlar.\n\nŞehzade tekrar kuğu hâlinde olan padişahın kızının yanına gitmiş. Devlerin gözbebeklerini ve kuyudan aldığı suyu karıştırıp padişahın kuğu olan kızına içirmiş.\n\nPadişahın kuğu olan kızı eski hâline dönmüş ve evlenmek için padişahın oğlunun ülkesine yol almışlar. Bu arada aynı suyu kızın kardeşlerine de içirmişler. Hep birlikte ülkeye vardıklarında kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kırk Gün",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, güzeller güzeli bir kız varmış. Bu kızın annesi çok küçükken ölmüş. Babasıyla ormana yakın küçük bir evde yaşarmış. Babası pek iyi bir adam değilmiş.\n\nAslında iyi bir adammış ama karısı kızını doğururken öldüğü için kızına karşı bir nefret duyarmış. Bu nefreti zamanla köydeki herkese yayılmış ve adam huysuz, aksi bir adam olmuş.\n\nKızı çok güzel olduğu için ünü dört bir yanı sarmış. Her yöreden insanlar kızı istemeye gelirlermiş. Ancak babası hiçbirine vermeyi istememiş. Kızının da gönlü hiçbir gelene düşmemiş. Bakmışlar ki kimseye vermiyor kızını, artık kimse gitmez olmuş.\n\nYıllar geçmiş. Bir gün kız bir rüya görmüş. Rüyasında ak sakallı bir dede ona:\n\n— İyisin, hoşsun ama kırk gün bir ölünün başını bekleyeceksin, demiş. Kız korkuyla uyanmış. Aradan günler geçmiş. Kız yine aynı rüyayı görmüş. Dede, ona sürekli:\n\n— Kırk gün bir ölünün başını bekleyeceksin, dermiş. Bu rüyayı üç kez arka arkaya görmüş. Hep düşünmüş, dedenin söylediğini. Kızın babasının aksiliği yüzünden artık kızı isteyen kalmamış.\n\nBir gün güzel kız ve babası evde otururlarken üç kez kapıya vurmuşlar. Gelen kişi, kızın rüyasında gördüğü ak sakallı dedeymiş. Nur yüzlü dedeyi içeri almışlar. Kız çok şaşırmış, korkmuş.\n\nDede uzak yoldan geldiğini ve karnının aç olduğunu söylemiş. Kız dedeye yemek hazırlamış, yedirmişler, içirmişler. Dede geliş sebebini açıklamış. Kızın babasına dönerek:\n\n— Buraya kızını istemeye geldim, demiş. Baba kızını isteyene vermemiş ancak kızın yaşının geçtiğini fark ederek artık birine vermeyi istemiş. Baba:\n\n— Kısmet, lakin oğlunuz nerede, demiş. Dede oğlunun evde olduğunu, kızı alıp gideceğini söylemiş. Adam kabul etmiş, kız da yaşadığı şaşkınlıkla dedeyle yola çıkmış. Yolda dede, kıza:\n\n— Korkma kızım, sen çok iyisin, hoşsun ama kırk gün bir ölünün başını bekleyeceksin, demiş. Kız, dedeye güvenmiş ve yola düşmüşler. Bir mağaraya gelmişler. İçeri girmişler.\n\nDede, kızı yalnız bırakıp dışarı çıkmış. Mağaranın girişi kapanmış, küçük bir delik kalmış. Kız mağarada dolanırken yerde yatan uzun boylu yakışıklı, hayallerindeki gibi bir genç görmüş. Gencin yanına gelmiş. Gence âşık olmuş.\n\nO delikten her gün biri yiyecek atarmış. Kız bu sayede yaşamış, fakat genç hiç uyanmıyormuş. Kız çok üzülüyormuş. Kız uyuyan gence dikkat etmiş, vücudunda iğneler varmış. Saymış kırk tane iğne varmış. Her gün bir iğneyi vücudundan çıkarmış atmış. Kırk gün sonra genç uyanmış.\n\nKız sabredip kırk gün bir ölünün başını beklemiş. Mağaranın kapısı açılmış, içeri aydınlanmış, mağara çok güzel bir ev olmuş.\n\nDaha sonra gençler evlenmişler. Dede bir daha hiç gelmemiş. Çok mutlu yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Öksüz Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, güzel bir köyde bir baba ile kızı yaşarmış. Bu küçük kızın annesi kızını doğururken ölmüş.\n\nKüçük kızın babası da kızım iyi yetişsin diye tekrar evlenmiş. Ama gelen üvey anne çok kıskanç bir kadınmış. Adamın küçük kızını hiç istemezmiş. Kocasına her zaman bu kızını götürmesi için baskı yaparmış. Bu baskılara dayanamayan baba, kızını ormana götürüp orada bırakmaya karar vermiş.\n\nBir gün sabah erkenden kızını da yanına alıp ormana gitmiş. Kızını bir ağacın yanına oturtmuş ve kendisinin odun keseceğini, işi bitince kızını oradan alacağını, söyleyerek oradan uzaklaşmış.\n\nBaba, kızı uyanınca korkmasın, kendisini merak etmesin diye bir ağaca kabak bağlamış ve kızını ormanda bırakıp evine dönmüş.\n\nKüçük kız ağaca bağlanmış kabağın çıkardığı tak tak sesini duydukça babasının hâlâ odun kestiğini düşünerek uykuya dalmış. Sabaha kadar ormanda uyuyakalmış.\n\nSabah uyandığında içini korku kaplamış. Babasını yanında göremeyince ağlamaya başlamış. O sırada ormandan bir kervan geçiyormuş. Kervandan bir adam küçük kızın ağladığını görünce hemen yanına gelmiş ve neden ağladığını sormuş.\n\nKız her şeyi tek tek anlatmış. Adam buna çok üzülmüş. Çünkü adamın bir çocuğu yokmuş ve çocukları çok severmiş. Bu kızı yanına alarak evine götürmüş. Hanımı buna çok sevinmiş. Allah’a bu çocuğu onlara bağışladığı için şükretmiş. Küçük kız da yeni ailesini çok sevmiş. Bu ailenin durumu da fazla iyi değilmiş sadece bir tane atları varmış.\n\nAdam bu atla kervanlara katılarak kıt kanaat evin geçimini sağlarmış. Ama bu fakirliğe hiç üzülmezlermiş, çok mutlularmış.\n\nKızları büyümüş, büyüdükçe güzelleşmiş. Bu kız gülünce yüzünde güller açarmış. Ağlayınca gözünden inci mercan dökülürmüş. Yürüyünce de arkasında yeşil çimen bitermiş.\n\nGünler, aylar sonra köylerinde büyük bir yarışma düzenleneceği haberini almışlar. Bu yarışmada atlar yarıştırılacak ve birinci gelen atın sahibine de büyük bir hazine verilecekmiş.\n\nBaba kız evlerinin tek geçim kaynağı olan atı bu yarışmaya hazırlamışlar. Kız yürüdükçe arkasından biten çimeni ata yedirmiş. At çok güçlü bir at olmuş. Yarışma günü gelmiş çatmış. Büyük bir heyecanla yarışmanın sonucunu beklemişler.\n\nBizim ailenin atı birinci gelmiş. Ailecek mutluluklarına mutluluk katmışlar. Aldıkları büyük hazineyle evlerini güzelleştirmişler ve yardıma muhtaç olan herkese yardım etmişler. Güzel, mutlu hayatlarına devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Ankara",
        "title": "Cesur ve Akıllı Çocuk",
        "text": "&nbsp;Uzun zamanlar önce bir ülkede büyük bir orman ve ormanın içerisinde büyük bir dev yaşarmış. Bu dev kimseye ormandan odun aldırtmazmış.\n\nOrmanın yakınlarında yaşayan bir köylü, kurnazlıkla odun yaparmış. Bu oduncu artık yaşlanmış, odun yapamaz olmuş. Adamın üç oğlu varmış. Bir gün oğullarını çağırarak onlara demiş ki:\n\n— Artık ben yaşlandım, evin odununu sizler getireceksiniz, demiş. Oğlanlar sırasıyla ormana gitmeye karar vermişler.\n\nÖnce büyük oğlan ormana gitmiş. Odun kesmeye başlamış. Tam o sırada büyük bir ses:\n\n— Kim o, diye bağırmış. Oduncu çocuk korkudan seslenememiş. İleri bakmış ki büyük bir dev kendisine doğru geliyor. Ağzından şu sözler çıkıyor:\n\n— Seni yakalarsam ağzıma atar, sakız gibi çiğnerim, diyor. Büyük çocuk baltayı ve eşeği bırakıp eve zor düşmüş.\n\nBir sonraki gün olunca ortanca çocuk ormana gitmiş. Bir de ne görsün, abisinin gördüğü dev aynı şekilde ona bağırarak geliyor. Hemen o da canını zor kurtarıp kaçmış.\n\nSıra küçük çocuğa gelmiş. Küçük çocuk ormana gitmeden, cebine yaş peynir ve kapanda yakaladığı kuşu koymuş. Eşeği alıp ormana gitmiş. Aynı sesi ve devi o da görmüş. Hiç korkmamış, devi çağırıp hünerlerini göstermiş.\n\nÖnce dev yerden taş almış, sıkınca suyunu çıkarmış. Oduncu çocukta eline peyniri alıp suyunu çıkarmış.\n\nBunu gören dev çok şaşırmış. Bunun üzerine de yerden bir taş almış, uzağa fırlatmış. Taş hiç yere düşmeden uzaklara gitmiş.\n\nOğlan da cebindeki kuşu çıkartıp havaya atmış, oda hiç yere düşmeden uçmuş gitmiş. Dev bunu da görünce çok korkmuş ve oduncuyla anlaşmaya karar vermiş.\n\nDevin bir sürü altını varmış. Bu altınları yarı yarıya paylaştırmış ve oduncu odunu ve altını alarak eve gelmiş.\n\nOnu gören babası çok şaşırmış ve nasıl yaptığını sormuş. Oduncu çocuk olanları tek tek babasına anlatmış. Babası çok sevinmiş ve her şeyini bu akıllı ve cesur oğluna hibe etmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Bolu",
        "title": "Hızır",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Bir padişah varmış. Bu padişah bir gün ülkesinde tellallar çıkarmış:\n\n— Kim bana Hızır’ı bulup getirirse ona ne isterse vereceğim, demiş. Ama kimseden ses çıkmamış. Çünkü Hızır’ı kim bulabilir?\n\nBir süre sonra bir adam çıkmış. Bu adam çok fakirmiş. Bir sürü de çocuğu varmış. Hanımına demiş ki:\n\n— Nasıl olsa hepimiz neredeyse açlıktan öleceğiz, en iyisi ben gidip padişaha, Hızır’ı bulacağım, deyip kırk gün müsaade isteyip size bir ömür boyu yetecek erzak alayım. Kırk gün sonra padişah beni astırır ama hiç olmazsa siz ömür boyu rahat edersiniz, demiş.\n\nHanımı kocasını çok sevdiği için gitmesini istemese de adam padişaha giderek Hızır’ı bulacağını söylemiş. Kırk gün müsaade istemiş ve bu kırk gün de nafakasının temini istemiş. Padişah kabul etmiş. Kırk gün ailesine ömür boyu yetecek kadar erzak taşımış.\n\nKırk birinci gün olmuş. Padişah adamını yollayarak bu adamı huzuruna getirttirmiş. Adama:\n\n— Hızır’ı buldun mu, diye sormuş. Adam bulamadığını söylemiş. Bunu fakir olduğu için zaruretten söylediğini itiraf etmiş. Padişah yanındaki üç vezirinden birinci vezirine sormuş:\n\n— Padişahına yalan söyleyen bu adama ne yapmalı? Birinci vezir:\n\n— Bu adamın etlerini parça parça edip kasaplara asmalı, böylece bir daha kimse padişaha yalan söylemez, demiş. O sırada fakir adamın yanında beliren çocuk:\n\n— Sözleri aslını, cibilliyetini gösterdi, demiş.\n\nPadişah ikinci vezirine sorduğunda o da:\n\n— Efendim, bunun derisini yüzmeli, içine saman doldurmalı ki, herkes ibret alsın, bir daha yapmasın, demiş. Çocuk yine:\n\n— Sözleri aslını, cibilliyetini gösterdi, demiş. Padişah üçüncü vezirine de sormuş. Üçüncü Vezir de:\n\n— Padişahım bu adam fakirlikten böyle yapmış, affedin, demiş. Çocuk yine:\n\n— Sözleri aslını, cibilliyetini gösterdi, demiş.\n\nPadişah çocuğa dönerek, kim olduğunu ve neden “Sözleri aslını, cibilliyetini gösterdi”, dediğini sormuş. Çocuk, padişaha:\n\n— Birinci vezirin babası kasaptı, sözleri aslını gösterdi. İkinci vezirin babası dericiydi, sözleri aslını gösterdi. Üçüncü vezirin babası vezirdi, aslını gösterdi. Bense bu adamı kurtarmak için geldim. İşte vezir istersen vezir, Hızır istersen Hızır, demiş ve dışarı fırlamış.\n\nPadişah arkasından adamlarını yollamış ama Hızır yok olmuş. Meğer Hızır çocuk kılığında oraya gelmiş. Padişah iki vezirinin işine son vermiş, üçüncü vezirini baş vezir yapmış. Fakir adama da altın vermiş. Adam da çok mutlu olmuş. Onlar da ermiş muradına...\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "Altın Armut",
        "text": "Yaşlı bir köylünün üç oğlu varmış. Hasat yaparak geçimlerini sağlıyorlarmış. O sene verim olmayınca fakir düşmüşler. Yaşlı köylünün bahçesinde armut ağacı varmış. Bir gün yaşlı adam büyük oğluna:\n\n— Şu bahçedeki altın armutlardan topla da padişaha götür. Bize biraz yiyecek versin, demiş.\n\nBüyük oğlan armutları sepete doldurmuş, yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere kenarında çamaşır yıkayan bir bayana rastlamış. Kadın sormuş:\n\n— Sepette ne var? Büyük oğlan:\n\n— Padişaha tuz götürüyorum, demiş ve yoluna devam etmiş.\n\nSaraya vardığında altın armut diye verdiği sepetten tuz çıkmış ve padişah çok kızmış. Onu zindana attırmış.\n\nAradan bir ay geçmiş ve yaşlı adam ortanca oğlunu göndermiş padişaha bir sepet altın armutla. Ortanca çocuk da az gitmiş, uz gitmiş, dere kenarında çamaşır yıkayan kadınla karşılaşmış, kadın aynı soruyu buna da sormuş. Ortanca oğlan:\n\n— Padişaha kedi götürüyorum, demiş ve yoluna devam etmiş.\n\n&nbsp;Padişahın huzuruna gelmiş ve altın armut diye açtığı sepetten kedi çıkmış ve padişaha saldırmış. Çok sinirlenen padişah, ortanca oğlanı da zindana attırmış.\n\nAradan bir ay geçmiş ve yaşlı adam umudunu kesmiş. Bu kez küçük oğlan gelmiş, babasına:\n\n— Baba, padişaha ben de götüreyim bir sepet altın armut, belki beni kabul eder, demiş.\n\nBabasını ikna etmiş ve yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere kenarında çamaşır yıkayan kadınla karşılaşmış. Kadın aynı soruyu küçük oğlana da sormuş. Küçük oğlan:\n\n— Padişaha altın armut götürüyorum, demiş. Kadın da:\n\n— Yolun açık olsun. İnşallah kardeşlerini de kurtarırsın, demiş.\n\nKüçük oğlan yola koyulmuş, ama yaşlı kadının kardeşlerinin zindanda olduğunu nerden bildiğini bir türlü anlayamamış. Küçük oğlan padişahın huzuruna çıkmış. Eğer altın armut çıkmazsa sepetten, dalga geçiyorlar benle diye hepsinin başını kılıca vurduracakmış.\n\nPadişah sepeti açmış ve altın armutları görmüş. Çok sevinmiş ve çocuğun kardeşlerini zindandan çıkarmış. Kırk deve dolusu yiyecekle mutlu mesut evlerine göndermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Burdur",
        "title": "Oduncu ve Kızları",
        "text": "Bir oduncu varmış. Oduncunun iki tane kızı varmış. Oduncu odun toplamaya giderken kızlarından bir tanesini de yanında götürüyormuş. Bir gün yine odun toplarken kızı kaybolmuş. Babası kızını aramış, bulamamış. Çaresiz bir şekilde eve dönmüş. Kız ormanda evinin yolunu ararken, başka bir eve rast gelmiş. O evde bir nenecik varmış. Neneye:\n\n— Ben yolumu kaybettim, demiş. Ben burada kalsam olur mu, demiş. Nene:\n\n— Tamam olur, demiş; ama benim şu işlerimi işle, bitlerimi ayıkla, burada birlikte kalalım, demiş. Kız:\n\n— Olur mu öyle şey? Ben senin hizmetçin miyim demiş. Ben bir iş yapamam, demiş. Nenecik:\n\n— Tamam yavrum, demiş. Sabah bu evin önündeki dereden iki türlü su akar. Biri sarı biri siyahtır. Sarı su akarsa girme, siyah su akarsa içine gir demiş. Kız sabah bakmış sarı akıyormuş, girmemiş. Siyah su akmaya başlayınca kız suya dalmış. Suyun içindeki yılanlar, çıyanlar kızı sokmuş. Kız hastalanmış.\n\nGünler geçmiş oduncu diğer kızıyla odun toplamaya devam ediyormuş. Günlerden bir gün bu kızı da ormanda kaybolmuş. Bu kız da ormanda evini ararken bir eve rast gelmiş. Bu evde kardeşinin rast geldiği evmiş:\n\n— Nene ben yolumu şaşırdım evimi bulamıyorum, demiş. Ben burada kalabilir miyim demiş. Nene:\n\n— Tamam kızım, demiş; ama benim ilerimi işle, saçımdaki bitleri ayıkla, burada beraber kalalım, demiş. Kız:\n\n— Tamam nene, demiş. Hemen nenenin işlerini işlemeye başlamış. Nenenin saçındaki bitleri ayıklamış. Bütün işleri bitirmiş. Nene kızı çok sevmiş. Nene kıza sabah kalkınca:\n\n— Evin önündeki dereden iki türlü su akar demiş. Biri siyah biri sarı akar demiş. Siyah su akarsa girme, sarı su akarsa gir, demiş. Kız:\n\n— Tamam nene, demiş. Sabah olmuş. Kız sarı suyu görünce girmiş. Kızın her yerleri birçok para ve altın olmuş. Neneyle mutlu bir hayat yaşarlarken babasını da bulmuşlar. Mutlu mesut bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "Tuz Kadar Sevgi",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde uzaklarda yaşayan üç kardeş varmış. Babaları bir gün çocuklarına kendisini ne kadar sevdiğini sormuş. En büyük çocuğu:\n\n— Seni dünyalar kadar severim, Ortanca çocuk:\n\n— Seni bütün evren kadar severim, demiş. En küçük çocuğu ise:\n\n— Seni tuz kadar severim, demiş. Babası küçük çocuğun cevabına çok sinirlenmiş ve onu dağların arkasında ıssız bir yere göndermiş.\n\n&nbsp;Çocuk az gitmiş uz gitmiş yolun sonuna doğru bir eve rastlamış. Bu evde zengin bir aile oturuyormuş. Onu çoban olarak yanlarına almışlar. Böylece günler böyle geçip gitmiş. Bir gün köyün ağası ölmüş. Yanlarında kaldığı aile:\n\n— Köye yeni bir ağa seçilecek, sen de git seçmelere katıl, demiş. Çocuk da:\n\n— Ben gitmem, ben de şans olsaydı babam beni buralara göndermezdi, demiş. Aile ısrar edince de dayanamamış, gitmiş. Üç defa üst üste talih kuşu çocuğun başına konmuş ve çocuk köyün ağası seçilmiş.\n\n&nbsp;Çocuğun hayatı böyle devam ederken babası ise yaşlanmış, fakirleşmiş. Babasının hâlini öğrenen oğlu onu evinde misafir etmiş. O gece için yapılan yemeklerin içine tuz attırmamış. Yaşlı adam yemekten sonra:\n\n— Oğlum, yemeklerin de evin de çok güzel ama yemeklerin içinde niye hiç tuz yoktu, diye sormuş. Çocuk da:\n\n— Amca günün birinde bir adam çocuklarına sormuş, kendisini ne kadar sevdiklerini. Çocuklarından biri de seni tuz kadar seviyorum, demiş, diye anlatırken yaşlı adam anlamış oğlu olduğunu ve ağlamaya başlamış. Çocuk:\n\n— Ben senin oğlunum, deyince birbirlerine sarılmışlar. Adam yaptığı yanlışın farkına varmış. Bir daha böyle hatalara düşmemiş ve beraber mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "Keloğlan ile Kuyudaki Dev",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken memleketin birinde bir Keloğlan varmış, bir de fakir annesi.\n\nBir gün bu Keloğlan yolda gezerken bir tellalın duyuru yaptığını görmüş. Tellal uzak diyarlardan yük getirmek için birine ihtiyaç olduğunu söylüyormuş. Bu sırada Keloğlan da lafa karışarak:\n\n— Ben bu iş için gönüllüyüm, demiş.\n\nTellal onu görünce dalga geçerek, bu işin tehlikeli olduğunu söylemiş. Ama Keloğlan bu işi başaracağını söylemiş.\n\nKeloğlan annesiyle vedalaşarak ertesi gün kafileyle yola çıkmış. Uzun bir yol aldıktan sonra biraz dinlenmek istemişler. Dinlendikten sonra tekrar yola koyulmuşlar.\n\nBir müddet gittikten sonra önlerine bir kuyu çıkmış. Kafilenin başında bulunan kişi, Keloğlan’a kuyuya girmesini söylemiş. Keloğlan kuyuya girmiş. Önüne bir saray çıkmış. İçinde güzel bir kız ve çok kötü görüntüsü olan bir de kurbağa varmış. Dev, Keloğlan’a:\n\n— Hangisi daha güzel, demiş. Keloğlan:\n\n— Gönül kimi severse güzel odur, demiş. Daha sonra dev tekrar:\n\n— Hangisi daha güzel, demiş. Keloğlan:\n\n— Gönül kimi severse güzel odur, demiş. Bunun üzerine dev, Keloğlan’a\n\n— Buradan çıkan ilk insan sen olacaksın, demiş.\n\nYüklü altın vererek oradan çıkmasını sağlamış. Keloğlan daha sonra dışarı çıkarak kafilenin yanına gitmiş. Kafiledekiler Keloğlan’ın kuyudan çıkmasına çok şaşırmışlar. Keloğlan altınları alarak annesinin yanına gitmiş. Altınlarla zenginlik içinde mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Giresun",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Keloğlan\n\nKeloğlan, bir annesi, bir eşeği ve üç beş tavuğu olan biriymiş. Bir gün annesine:\n\n— Padişahın kızını alacağım, demiş. Annesi, Keloğlan’a izin vermemiş.\n\nYine bir gün Keloğlan’ı annesi un yaptırması için eline buğday verip şehre göndermiş. Bunu fırsat bilen Keloğlan, padişahın kızı için yola koyulmuş.\n\nYolda bir arı sürüsüne denk gelmiş. Arılar mağaraya girmek istiyorlarmış, fakat mağaranın ağzı taşla kapalıymış. Keloğlan da taşı kapının önünden çekivermiş. Kraliçe arı gelmiş ve Keloğlana:\n\n— Şu kanadı al, ne zaman sallarsan ben yanında olurum, demiş. Keloğlan oradan ayrılıp yoluna devam etmiş.\n\nYolda bir bakmış ki yılanın biri güvercinlerin yuvasına dadanmış. Keloğlan hemen yılanı öldürmüş. Bir güvercin gelerek Keloğlana bir kanat vermiş:\n\n— Bunu ne zaman sallarsan ben senin yanında olurum, demiş. Oradan da ayrılan Keloğlan bir çöle girmiş.\n\nÇok susamış. Bir kuyu görmüş, kuyunun içine inip su içmiş. Bir dev çıkıp Keloğlan'a bir inci vermiş ve:\n\n— Bu inciyi suya attığın an ben sudan çıkarım, demiş. Bunu da alan Keloğlan sonunda saraya ulaşmış.\n\nNiyetini padişaha anlatmış. Padişah da bunun için bazı yarışmalardan geçmesi gerektiğini söylemiş:\n\n— Önce bir miktar balı küpe hiç bozmadan koyacaksın, demiş. Keloğlan arılardan yardım istemiş. Sonra padişah:\n\n— Şehrin su sıkıntısını gidereceksin, demiş. Keloğlan devden yardım istemiş. Üçüncü ve en zoruysa:\n\n— Beni herkesin önünde öldürüp tekrar dirilteceksin, demiş. Keloğlan bu sefer de güvercinlerden yardım istemiş. Bu sınavı da geçen Keloğlan’a padişah kızını vermiş.\n\nKeloğlan gelerek durumu annesine anlatmış. Helallik dilemiş. Annesi hakkını helal etmiş, bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "KURT’UN SONU",
        "text": "Evvel zaman içinde, halbur saman üstünde, dağdan aç bir kurt inmiş. Bakmış ki bir koyun yayılıyor, kurt koyuna:\n\n— Koyun kardeş seni yiyeceğim, demiş. Koyun da:\n\n— Biraz oynayayım da beni öyle ye, demiş. Bir oraya bir şuraya hoplamış, koyun kaçmış, kurtulmuş. Kurt beriye gelmiş, bakmış ki bir keçi yayılıyor. Keçiye:\n\n— Keçi kardeş ben seni yiyeceğim, demiş. Keçi de:\n\n— Şu sürüde üç tane oğlağım var, beni yersen onlar nerede kalır? Gideyim onları da getireyim de bizi beraber ye, demiş.\n\nO da kaçmış kurtulmuş. Kurt beriye gelmiş, bakmış ki bir katır yayılıyor, katıra:\n\n— Katır kardeş seni yiyeceğim, demiş. Katır da:\n\n— Benim etim gayet serttir. Bir satır getireyim de onunla ye beni, demiş ve o da kaçmış kurtulmuş. Kurt beriye gelmiş, bakmış ki bir at yayılıyor. Ata:\n\n— At kardeş seni yiyeceğim, demiş. At da:\n\n— Ayağımın altında bir berat var, onu oku da öyle ye beni, demiş. At ayağını kaldırıp da kurda öyle bir tekme vurmuş ki, kurt altı ay bir güz baygın yatmış. Kurt uyandığında yeşillenmiş görmüş.\n\nVardın buldun bir koyun,\n\nYe etini doyum doyum,\n\nSana neydi oyun,\n\nKöçek mi olacaktın, \n\nKoyun oğlu koyun, …\n\nVardın buldun bir keçi,\n\nYe sallansın kuru kılı,\n\nSana neydi üçü beşi,\n\nSürü mü kuracaktın, \n\nKeçi oğlu keçi …\n\nVardın buldun bir katır,\n\nYe etini hatır hatır,\n\nSana neydi satır,\n\nKöftelik mi dövecektin, …\n\nVardın buldun bir at,\n\nYe etini yan gel de yat,\n\nSana neydi berat,\n\nOkuyup da hoca mı olacaktın,\n\nBunları söyledikten sonra kurt, açlıktan oracıkta ölüvermiş.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Şanlıurfa",
        "title": "Cittan Kız ",
        "text": "CİTTAN KIZ\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Cittan Kız varmış. Bir gün Cittan Kız arkadaşlarına:\n\n— Kızlar, bugün odun toplamaya gidelim, demiş ve beraber gitmişler.\n\nAz toplamışlar, uz toplamışlar, bakmışlar ki hava kararmış. Evlerinden de epeyce uzaklaşmışlar. “Ne yapalım, ne yapalım?\", derken bakmışlar ki karşılarında iki tane ev var. Birinden duman tütüyor, diğerinden de köpek havlıyor. “Köpek havlayan eve gidersek köpek bizi ısırır.” diye düşünmüşler ve duman tüten eve gelmişler.\n\nKapıyı korkunç yüzlü bir kadın açmış. Onları içeri almış. Onlara yemek yedirmiş ve onları yatırmış. Kadın bakmış ki herkes uyuyor ama Cittan Kız uyumuyor.\n\nKadın:\n\n— Cittan neden uyumuyorsun, demiş.\n\nCittan Kız:\n\n— Annem bana uyumadan helva yapardı. Onu yer öyle uyurdum, demiş.\n\nCadı hemen helvayı yapıp Cittan Kız’a yedirmiş. Bakmış ki Cittan Kız yine uyumuyor. Cadı yine neden uyumadığını sormuş.\n\nCittan Kız da:\n\n— Ben uyumadan önce annem bana kuyudan elekle su taşırdı, onu içer öyle uyurdum, demiş.\n\nCadı başlamış elekle su taşımaya. Ancak eleği dolduruyor, getirene kadar alttan su geri boşalıyormuş. Bu sırada Cittan Kız arkadaşlarını kaldırıp:\n\n— Arkadaşlar, çabuk kalkın bu cadı, hepimizi pişirip yiyecek, demiş ve arkadaşları kalkmış, camdan kaçmaya başlamışlar.\n\nTam sıra Cittan Kız’a geldiği zaman Cadı onu kolundan yakalamış ve torbaya koymuş.\n\nOdun toplamaya gitmiş. Bu sırada Cittan Kız bıçağını çıkarıp torbayı kesmiş, tavana çıkmış. Cadı kadın gelip torbayı boş görünce sinirlenmiş ve Cittan Kız’ı aramış:\n\n— Cittan neredesin, demiş.\n\nCittan Kız:\n\n— Buradayım, demiş.\n\nCadı:\n\n— Oraya nasıl çıktın, diye sormuş.\n\nCittan Kız:\n\n— Fincanı fincan üstüne, fincanı fincan üstüne koydum, hopladıydım çıktım, demiş. Cadı da aynısını yapmış, ama fincanların hepsi kırılmış. Yine sormuş:\n\n— Oraya nasıl çıktın Cittan?\n\nO da:\n\n— Tabağı tabak üstüne, tabağı tabak üstüne koydum, hopladıydım çıktım, demiş. Cadı kadın aynısını yapmış, ama yine bütün tabaklar kırılmış. Yine sormuş:\n\n— Oraya nasıl çıktın Cittan, demiş.\n\nCittan Kız da:\n\n— Şuradaki demiri iyice ısıttım, arkama bastım, hopladıydım, çıktım, demiş.\n\nCadı da aynısını yapmış; ama oracıkta ölüvermiş. Cittan Kız da oynayarak evin yolunu tutmuş.\n"
    },
    {
        "area": "Ege Bölgesi",
        "city": "Denizli",
        "title": "Kaplumbağa ile Tilki",
        "text": "&nbsp;Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde, kalbur saman içinde arkadaş olan bir kaplumbağa ile tilki varmış. Tilki hileci mi hileci, kurnaz mı kurnaz, kaplumbağa ise iyi mi iyi, saf mı safmış.\n\n&nbsp;Saf ve iyi yürekli kaplumbağanın üstünden geçinmeye çalışan tilki:\n\n— Birlikte ekin işleyelim, demiş kaplumbağaya. Amacı ekini kaplumbağaya işletmek, kendisini ise hiç gölgeden çıkmamakmış. Bunun için de bir kayaya sırtını dayayan tilki, kaplumbağaya:\n\n— Bu dayandığım kaya göçmek üzere, ben sırtımı dayamazsam tepemize göçer. Sen ekinleri işle, ben de kayayı tutayım, demiş.\n\nSaf kalpli kaplumbağacık tilkinin söylediklerine inanmış ve:\n\n— Tamam tilki kardeş, sen kayayı tut, ben ekinleri işlerim, demiş. Ekinler işlenip paylaşımına gelince kurnaz tilki bu defa da ekinlerin hepsine sahip olmak istemiş ve kaplumbağaya:\n\n— Böyle olmaz kardeş, şu kayadan aşağı hangimiz daha çabuk inersek ekinler onun olsun, demiş.\n\nKaplumbağa kabul etmiş ve kafasını kabuğunun içine soktuğu gibi kendini kayadan aşağı yuvarlamış.\n\nTilki daha koşacağım diye uğraşırken o çoktan kayadan aşağı inmiş. Bakmış tilki olmuyor böyle, kazanan kaplumbağaya olmuş, ortaya başka bir fikir atmış. Demiş ki:\n\n— Hangimizin yaşı daha büyükse ekinler onun olsun, Bir şey dememiş yine kaplumbağa, bunu da kabul etmiş.\n\nTilki kendinden emin bir şekilde yaşını söylemiş. Tilki yaşını söyleyince kaplumbağa ağlamaya başlamış. Tilki:\n\n— Ne oldu kaplumbağa neden ağlıyorsun, demiş. Kaplumbağa da:\n\n— A benim tilki kardeşim, benim en küçük oğlum seninle yaşıt, demiş.\n\n&nbsp;Kaplumbağaya acıyan tilki, ne yapsa da kaplumbağanın hakkını yiyemeyeceğini anlamış. Kaplumbağanın hakkı olanı ona vermiş. Böylece mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "KURT İLE KOYUN",
        "text": "Evvel zaman içinde bir kurt varmış. Bu kurt susayınca su içmek için bir pınarın başına gitmiş. Pınarın başından su içerken, ona yakın bir yerden bir koyunun su içmeye geldiğini görmüş. Koyunun bu durumuna şaşırmış.\n\nKoyun kurdu görünce kurdun yanına gitmiş ve kurda:\n\n— Selamünaleyküm kurt kardeş, demiş. Kurt da bu koyun cesaret edip buraya nasıl gelir diye şaşırır ve koyuna:\n\n— Aleykümselam, demiş. Koyun, kurda:\n\n— Nasılsın, iyi misin? Çocukların, annen, baban nasıllar, diye sormuş. Kurt da:\n\n— İyi, iyi. Sen ne arıyorsun buralarda? Pınarı da bulandırıyorsun, demiş. Koyun da:\n\n— Sen pınarın başından su içiyorsun, bu pınar bulanıyorsa sen bulandırıyorsundur, demiş. Kurt:\n\n— Peki, geçen sene ben yukarı köyden geçerken sen zili fazla salladın, yanınızdaki çoban da beni kovaladı. Neden böyle bir şey yaptın, dermiş. Koyun da:\n\n— Bu imkânsız. Çünkü ben bu senenin koyunuyum, demiş. Kurt:\n\n— Peki, bu sene ben şu karşıdaki tepelerden geçiyordum. Siz de orada otlanıyordunuz. Beni görünce neden bağırmaya başladın, dermiş. Koyun da:\n\n— Ya, ben değildim. Bizim yayla yerimiz orası değil ki, demiş. Kurt da kızarak koyuna:\n\n— Eğer sen değilsen amcanın çocuğudur. Amcanın çocuğu değilse halanın çocuğudur, o da değilse teyzenin çocuğudur. Sonuçta sizden biri değil mi, dermiş.\n\nKurt ya bu gidilir mi onun yanına, koyunu ensesinden yakalamış ve yemiş.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Oduncu Baba ile Padişah",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken zamanın birinde dertli bir padişah varmış. Ne yapmışsa derdinin dermanını bulamamış. Yaşlı bir veziri padişaha demiş ki:\n\n— Padişahım ben senin derdinin dermanını biliyorum, demiş. Padişah:\n\n— Nedir, demiş. Vezir:\n\n— Dünyada idaresinden aciz, fakir bir adam bulup iç etten giydiği gömleği değiştirirsen bu derdin gider, demiş.\n\nKalkmışlar, atlarına binmişler. Birer kese altın almışlar yanlarına. Yaz kış demeden gezmişler. Gezerlerken bir gün bir sulağın başına gelmişler. Atlarını sulamışlar. Abdest alıp namaz kılmışlar, yemeklerini yemişler. Bakmışlar ki bir ses gelmiş, bir ihtiyar sırtında bir kucak odun taşıyormuş.\n\nPadişah ile vezire yaklaştığı zaman omzundaki odunları taşın üstüne indirmiş. Alnındaki teri sıyırmış:\n\n— Ya Rabbi, hiçbir gamım kederim yoktur. Sana âşık olduğum günden beri, demiş. Padişah ile vezir yaşlı adamı karşılamışlar:\n\n— Selamünaleyküm ya Oduncu Baba, demişler. Oduncu Baba:\n\n— Aleykümselâm oğlum, demiş. Padişah:\n\n— Hayat seni üzüyor herhâlde Oduncu Baba, demiş. Oduncu Baba:\n\n— Yok, oğlum ben hâlimden memnunum, demiş. Padişah:\n\n— Seninle şu etin üstünde giydiğimiz içlikleri (gömlekleri) değiştirelim mi, demiş. Oduncu Baba:\n\n— Oğlum benim gömleğim yok demiş. Padişah bunun üzerine Oduncu Baba’ya:\n\n— Benim yüreğimi okşar mısın, demiş. Oduncu Baba adamın derdini anlamış. Kendi kendine demiş ki:\n\n— Ey derdini gizleyen derviş, gel de senin derdine bir derman bulayım, demiş. Padişahın kalbini sırtını okşamış. Padişahın derdine derman bulmuş. Padişah elini cebine sokup bir kese altın çıkarıp Oduncu Baba’ya vermek istemiş. Ancak Oduncu Baba:\n\n— Oğlum canın sağ olsun. Altının ne önemi var, deyip yerden bir taş almış, üflemiş altına dönüşmüş ve:\n\n— İnsan nefesini altın etmeli, demiş. Bu masal da burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Kabak Kız",
        "text": "KABAK KIZ\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, keçiler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ülkenin birinde bir kadın varmış. Bu kadının hiç kızı olmazmış. Kadın:\n\n— Allah’ım sen bana bir çocuk ver; tek, kabaktan olsun, demiş. Kadının çocuğu olmuş ama kabaktan. Kadın bakmış ki kız, kabak. Yükün altına atmış. Kabağı yarmış bakmış ki bir güzel kız…\n\nBir gün kızlar süpürge toplamaya giderlerken Kabak Kız’ı da çağırmışlar. Kabak Kız da arkalarından yuvarlana yuvarlana gitmiş. Az gitmişler uz gitmişler, yollarını kaybetmişler. Bir bakmışlar ki: bir tarafta tütün tütüyor, bir tarafta it ürüyor.\n\n— Tütün tüten yere mi, it ürüyen yere mi gidelim, demişler. Sonunda tütün tüten yere gitmeye karar vermişler. Tütün tüten eve gitmişler ki: ne görsünler bir koca dev, bir de kadın. Kadın:\n\n— Ne işiniz var burada, dev sizi görürse hepinizi yer, demiş. Gizlice bunları içeri almış. Dev uyanmış:\n\n— Hım… bura insanoğlu insan kokuyor, demiş. Sonra dev kızları uyutup yemeye karar vermiş. Sık sık sorup:\n\n— Kim yattı, kim yatmadı, dermiş. Kızlar:\n\n— Herkes yattı, Kabak Kız yatmadı, dermişler. Dev sormuş:\n\n— Kabak Kız sen niye yatmadın? Kabak Kız:\n\n— Anam bana tavada ekmek pişirirdi, yerdim de yatardım, demiş. Dev tavada ekmek pişirmiş, Kabak Kız’a yedirmiş. Dev, yine sormuş:\n\n— Kim yattı, kim yatmadı? Kızlar:\n\n— Herkes yattı, Kabak Kız yatmadı, demişler. Dev:\n\n— Kabak Kız, sen niye yatmadın, demiş. Kabak Kız:\n\n— Anam bana kuzu kızartıp yedirirdi de ben öyle yatardım, demiş. Dev kuzuları kızartmaya gidince Kabak Kız suları devirmiş. Kuzuyu yedikten sonra dev:\n\n— Kim yattı, kim yatmadı, demiş. Kızlar:\n\n— Herkes yattı, Kabak Kız yatmadı, demişler. Dev:\n\n— Kabak Kız sen niye yatmadın, demiş. Kabak Kız:\n\n— Anam bana iki helke* su içirirdi de ben öyle yatardım, demiş. Dev suya gidince kızlar kaçmış. Yolda acıkınca Kabak Kız devden istediklerini kabağından çıkartmış, yemiş içmişler, sağ salim evlerine varmışlar.\n\nOnlar yemiş içmiş, yer altına geçmiş; siz de yiyin, için muradınıza geçin.\n\n*helke: Bakırdan yapılmış bakraç, kova.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "Tilki ile Yılan",
        "text": "Bir tilki ile bir yılan arkadaş olmuşlar. Tilki yılana demiş ki:\n\n— Biri bana saldırdığında beni koru, senden nasılsa herkes korkar, demiş. Yılan:\n\n— Benim ayağım yok, sende beni sırtına al da sudan karşıya geçir, demiş.\n\nBöyle bir anlaşma yapmışlar ve uzun zaman gelmişler gitmişler. Yolculuğun birinde yılan tilkiyi öldürmeye karar vermiş. Yılan:\n\n— Yeter artık! Ben bu işten sıkıldım, demiş. Bir suya gelmişler, yılan tilkinin omzuna çıkmış. Sudan geçerken tilkinin boğazını sıkmaya başlamış. Tilki sıkıldığını anlayınca yılana demiş ki:\n\n— Ya hu, beni sıkıyorsun bu ne iş böyle anlamadım, demiş. Yılan:\n\n— Düşüyorum da o yüzden sana iyice sarıldım, demiş.\n\nTilki hemen yılanın ne yapmak istediğini anlamış ve içinden şunları geçirmiş:\n\n— Bu iş sarılma işi değil, yılan bana oyun ediyor, galiba beni öldürecek, diye düşünmüş.\n\nKafasından hemen bir plan yapmış ve tilki yılana şöyle demiş:\n\n— Seninle günlerdir arkadaşlık yapıyoruz, sonunda ölüp gideceğiz. Senin şu yüzüne bir daha doya doya bakayım, demiş. Yılan da tilkinin üzerinden ileriye doğru kafasını uzatmış.\n\nTilki, hemen yılanı kafasından kapmış ve oracıkta öldürmüş. Tilki yılanla beraber sudan çıkmış. Yılanı da kenara uzatmış ip gibi. Kendi kendine şöyle söylenmiş:\n\n— Arkadaşlık öyle eğri büğrü olmaz, işte böyle dosdoğru olur, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Kahramanmaraş",
        "title": "Sabır Taşı",
        "text": "Bir ananın bir tek kızıymış. Güneşte otururmuş. Bir kuş gelmiş. Her gün:\n\n— Hey kızcağız, kızcağız, der gidermiş. Kız:\n\n— Anne, bir kuş geliyor bana her gün ‘Hey kızcağız, kızcağız diyor.’ gidiyor, demiş. Annesi demiş ki:\n\n— Ne diyorsun kuşcağız de, demiş. Kız, kuşa:\n\n— Ne diyorsun kuşcağız, demiş. Kuş:\n\n— Yedi sene ölü başı bekleyeceksin, yedi sene de diri başı bekleyeceksin, demiş.\n\nBir hortum geliyor, bir binanın içine kızı atıyor. Kız bakıyor ki bir ölü yatıyor. Yedi sene ölünün başında oturuyor. Aşağıdan da göçmen geliyor.\n\n— Bacım ben yedi senedir oturuyorum, biraz da siz oturun, diyor. Göçmen oğlanı alıp dizine koyuyorlar. Oğlan birkaç gün geçtikten sonra uyanıyor. Bakıyor ki başında bir göçmen kızı bekliyor. Bu kızla evleniyor. Diğeri de:\n\n— Bana bir sabır taşı al, diyor. Oğlan taşı alıp geliyor. Kız başlıyor anlatmaya:\n\n— Ben bir ananın tek bir kızıydım. Bir kuş geldi. “Hey kızcağız, kızcağız, dedi. Anama dedim. Anam da:\n\n— Ne diyorsun kuşcağız de, dedi. Ben de:\n\n— Ne diyorsun kuşcağız, dedim. Kuş da:\n\n— Yedi sene ölü başı, yedi sene diri başı bekleyeceksin, dedi. Yedi sene bekledim. Oradan göçmen kızları geçiyordu. Yoruldum ve onlara:\n\n— Biraz da siz bekleyin, dedim. Kız konuştukça sabır taşı dayanamayıp şişiyormuş.\n\n— Sonra göçmen kızının dizine koyunca uyanıyor, onunla evleniyor, demiş. Sabır taşı o kadar şişiyor ki taş patlıyor. Kız:\n\n— Sen dayanamadın, ben nasıl dayanayım, demiş. Oğlan da kızın anlattıklarının hepsini duyuyor ve bu kızla evleniyor.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Alın Yazısı ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş; develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken; bir padişah varmış. Bu padişahın bir de yakışıklı oğlu varmış.\n\nBir gün padişahın oğlunun canı sıkılmış, arkadaşlarını yanına alıp ava çıkmış. Arkadaşlarıyla gezinirlerken, birden hava bozmuş. Fırtına çıkmış, rüzgâr ağaçları savuruyormuş.\n\nPadişahın oğlu ve arkadaşları sığınacak bir yer aramışlar. Bir mağara bulmuşlar. Padişahın oğlu arkadaşının birine mağaraya gidip bakmasını söylemiş. Arkadaşı mağaraya gitmiş, aradan zaman geçmesine rağmen arkadaşı dönmeyince, padişah diğer arkadaşını göndermiş; fakat o da gidip gelmeyince, bu sefer padişahın oğlu kendisi gitmiş.\n\nİçeri girince çok hoş bir ev ve iki melek görmüş. Meleklerden biri günah ve sevapları; diğeri ise alın yazısını yazıyormuş.\n\nPadişahın oğlu, mağaraya girince ‘Hava birden bozdu, Cenab-ı Allah’ın takdiri” demiş. Sonra padişahın oğlu meleklere arkadaşlarının nerede olduğunu sormuş. Melekler de:\n\n— Arkadaşların Allah’a isyan etti, o yüzden onu taş ettik, demiş. Padişahın oğlu da arkadaşlarını istemiş. Padişahın oğlu, alın yazısı meleğine ileride kiminle evleneceğini, alnının yazısını sormuş. Melek de:\n\n— Falanca yerde bir yörük ağasının kızı var, bugün doğdu, onunla evleneceksin, demiş.\n\nSonra padişahın oğlu arayıp kızın çadırını bulmuş. Gerçekten de kundakta yatan bir bebek varmış. Padişahın oğlu, bu daha bebek, bu büyüyecek de ben de evleneceğim, çok zaman var diye düşünüp kılıcı ile bebeğin göğsüne bir darbe indirip oradan kaçmış.\n\nAradan yıllar geçmiş. Padişah, oğluna evlenmediği için söyleniyormuş, mürüvvetini görmek için sabırsızlandığını söylemiş.\n\nBir gün, padişahın bir komşusu olmuş. Padişahın oğlu bu yörük ağasının kızını görmüş, beğenmiş; babasına gelip söylemiş.\n\nPadişah kızı istemiş, ağa da vermiş. Bunun üzerine kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.\n\nPadişahın oğlu ile kız gerdeğe girmişler. Oğlan bakmış, kızın göğsünde yara izi var. Ne oldu diye sormuş. Kız da ben küçükken, haydutlar çadırımıza girip beni öldürmeye çalışmışlar. Yaralayıp kaçmışlar, ama ben ölmemişim.\n\nPadişahın oğlu kıza suçunu söylemiş, kızdan af dilemiş. Kızın dizlerine kapanmış. Sonra da birlikte güzel, mutlu bir hayat geçirmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kız Kardeş Sevgisi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, dedem ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir evde yedi oğluyla yaşayan bir aile varmış.\n\nOğlanlar bir kız kardeş isterler analarından. Anneleri bir gün hamile kalır. Aradan zaman geçer doğum zamanı gelir çatar. Oğlanlar analarına:\n\n— Kız olursa kapıya elek, oğlansa ok as, derler. Kızı olan ana kapıya elek asar. Ama komşuları eleğin yerine ok asar. Oğlanlar görünce dönüp giderler evden.\n\nAradan uzun zaman geçer, kız büyür. Bir gün ev süpürürken bir üzüm bulur. Yiyeceği sırada üzümü Mincini Minik adlı köpek üzümü ister. Ama kız üzümü vermez. Köpek de ateşe pisler, ateş söner.\n\nKız da bunun üzerine ateş bulmak için “Tütün tüten yere mi, it üreyen yere mi gideyim? ”diye düşünür. Tütün tüten yere gitse devler vardır. İt üreyen yerde itler vardır. Sonunda tütün tüten yere gider.\n\nGittiğinde devin anası fedik* kaynatmaktadır. Dev ise uyumaktadır. Dev anası ateşi verir. Bir etek fedik, bir top ip verir. Ona çabuk gitmesini söyler. Çünkü dev uyanırsa onu yiyeceğini bilir.\n\nKız, fediği dökerek, ip eğirerek eve gelir. Dev de bu sırada uyanır:\n\n— Burada bir insanoğlu kokuyor, der. Fedik döküntüsünü takip ederek evi bulur. Kapıyı çalar. Kız arka kapıdan kaçar. Az gider, uz gider. Bir kulübede ışık görür. Kapıyı çalar, kapıyı açanlara kendini tanıtır. Bu arada kulübedekiler erkek kardeşleridir. Erkek kardeşler bunun kendi kız kardeşleri olduğunu anlarlar. Hemen içeri alırlar.\n\nErtesi gün işe giderken kardeşler bacılarına kapıyı kimseye açmamasını söylerler. Sabah dev gelir, kapıyı çalar. Dev:\n\n— Kardeşlerin yüzük gönderdi, parmağını uzat, takalım, der.\n\nKız bunun üzerine parmağını uzatır. Dev kızın parmağını yakalayarak yemeye başlar. Kız hemen oraya bayılır, kalır. Kardeşler gelince kapıyı açan olmaz:\n\n— Bacadan girelim, derler. Biri girer, bacısını o hâlde görünce o da düşer bayılır. Diğer ikincisi girer kapıyı açar.\n\nKız ayılınca olanları anlatır. Kardeşler, dev yarın da gelir diye ava gitmezler, evde kalırlar. Dev gelir:\n\n— Kardeşlerinden sana bir şeyler getirdim, der. Kız kapıyı açar. Kapının arkasındaki kardeşler deve kılıçlarını saplayarak devi öldürürler. Dev:\n\n— İnsanoğlu bir daha vur, der. Çünkü bir daha vurunca dev dirilecek. Kardeşler de:\n\n— Yok ben anamdan bir kez doğdum, der. Dev ölür. Kardeşler ailelerinin yanına giderek mutlu mesut yaşarlar.\n\n*fedik: Kaynamış mısır veya buğday.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Yumurgan Böceği İle Fındık Faresi",
        "text": "Yumurgan Böceği ile Fındık Faresi\n\nBir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Bettan Hanım adında bir yumurgan böceği varmış. Bettan Hanım evlenmek istiyormuş. Önüne gelen hayvana horoza, kirpiye, kurbağaya:\n\n— Benim adım Bettan Hanım, saçı uzun Settan Hanım. Benimle evlenir misin, diyerek evlenme teklif etmiş. Hiçbirisi kabul etmemiş. En sonunda fındık faresine rastlamış ve ona evlenme teklif etmiş:\n\n— Benim adım Bettan Hanım, saçı uzun Settan Hanım benimle evlenir misin, diye sormuş. Fındık faresi de:\n\n— Benim adım Süllüm Bey, diyerek evlenme teklifini kabul etmiş. Evlenmişler. Bir duvarın kovuğunda yuva kurmuşlar ve orada yaşamaya başlamışlar. Bir gün fare Süllüm Bey bakmış ki unları kalmamış.\n\n— Ben değirmene gideyim de biraz un getireyim, demiş. Bettan Hanım da:\n\n— Çamaşırlarımız kirlendi, ben de çamaşırları yıkayayım, demiş. Süllüm Bey değirmene gitmiş. Bettan Hanım da bir atın izine birikmiş suya eğilerek çamaşırlarını yıkamaya başlamış. Biraz eğilince suyun içine düşmüş. Çırpınmış çabalamış sudan çıkamamış. O sırada oradan atlılar geçiyormuş. Bettan Hanım atlılara seslenmiş:\n\n— Tıkır tıkır atlılar, tıkırtısı tatlılar, değirmene varırsanız, Süllüm Bey’e diyesiniz, beni gelsin buradan kurtarsın. Atlılar da:\n\n— Olur, deyip değirmene gidip Süllüm Bey’e söylemişler. Süllüm Bey koşarak gelmiş suya eğilmiş:\n\n— Ver elini çekerek, demiş. Elini uzatmış. Bettan Hanım da naz etmeye başlamış:\n\n— Hadi ben sana küserek, demiş. Süllüm Bey, birkaç kez tekrarlamış, fakat her seferinde Bettan Hanım’dan aynı cevabı almış. En sonunda Süllüm Bey sinirlenmiş, çukurun kenarındaki toprakları Bettan Hanımın üzerine yığmış ve oradan gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Üç Kardeş",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber iken, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; tıngır elek, tıngır felek, demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar:\n\nBir köyde yaşayan üç çocuklu mutlu bir aile varmış. Bir gün çocukların annesi hastalanıp ölmüş. Babaları tek başına çocuklara bakamayınca başka bir kadınla evlenmiş.\n\nÜvey anneleri babalarının yanında çocuklara iyi davranırmış. Ama babaları işe gidince bütün işleri çocuklara yaptırıp onları dövermiş. Çocuklar babalarına bu durumu anlatamıyorlarmış. Çünkü babalarının yanında onlara çok iyi davranırmış. Ama artık çocukların dayanacak gücü kalmamış ve evden kaçmaya karar vermişler.\n\nAkşama doğru evden kaçan üç kardeş ormanın içinden geçip şehre gitmeyi planlamışlar. Çocuklar ormanın içinde ilerlerken hava iyice kararmış. Korkmaya başlamışlar.\n\nEtraftan çok korkunç sesler geliyormuş. Sonra ormanın içinde bir ışık görüp ışığın yandığı kulübeye doğru ilerlemeye başlamışlar. Kulübenin içine girmişler ki devin eviymiş burası. Ama gidecek başka yerleri de yokmuş. Mecbur burada kalacaklarmış.\n\nDev, çocukları çok iyi karşılamış. Çocukları yedirmiş, içirmiş, en güzel yataklara yatırmış. Çünkü dev çocukları uyutup onları yemeyi planlıyormuş. Dev, çocukları yatırdıktan sonra dişlerini bilemeye gitmiş.\n\nÇocuklar da kendi aralarında anlaşmış. Sırayla biri uyanık kalıp sabaha kadar devi oyalayacakmış. Dev, dişlerini bileyip döndüğünde uyumayan çocuğu görüp neden uyumadığını sormuş. Çocuk da:\n\n— Annem bize her gece helva pişirip onu yedirir öyle uyuturdu, demiş. Dev gitmiş, bir güzel helva pişirip çocuklara yedirip tekrar yatırmış. Aradan biraz zaman geçtikten sonra dev tekrar çocukların yanına gitmiş. Çocuklardan biri yine uyumuyormuş. Dev, neden uyumadığını sorunca da:\n\n— Annem bize her gece kuş sütü içirir, öyle uyuturdu, demiş. Dev gitmiş ormanda bir kuş bulup sütünü sağıp çocuklara içirmiş.\n\nAradan biraz daha zaman geçip dev çocukların yanına gittiği zaman bu sefer üçüncü çocuğun uyumadığını görüp ona da sormuş neden uyumadığını. O da:\n\n— Annem bize her gece kevgir ile dereden su getirir, onu içirir öyle uyuturdu, demiş.\n\nDev dereye inmiş kevgir ile su çekiyormuş ama yolu yarılamadan su bitiyormuş.\n\nDev onunla uğraşırken sabah olmuş. En sonunda kevgirin deliklerini çamurla kapatıp suyu öyle götürmeyi akıl etmiş. Suyu doldurmuş kulübesine dönmüş. Ama çocuklar çoktan kaçıp devden kurtulmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "TOPAL HOROZ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, cinler cirit oynarken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken topal bir horoz İstanbul yollarına düşer. Az gider, uz gider bir tilkiye rastlar. Tilki:\n\n— Nereye gidiyorsun horoz kardeş? Horoz:\n\n— İstanbul’a, der. Tilki, kendi de gitmek istediğini söyler. Horoz da tilkiye yorulacağını söylese de tilkinin inadı tutmuştur. İlle de gidecektir.\n\nHoroz tilkiyi cebine alır, yollara düşerler. Az giderler uz giderler bir kurda rastlarlar. Kurt da sorar horoza nereye gittiğini. O da İstanbul’a gittiğini söyler. Kurt da gitmek ister, horoz onu da cebine alır.\n\nAz giderler uz giderler. Bir ırmağa rastlarlar. Irmak da İstanbul’a gitmek ister. Irmağı da cebine alır. Az giderler uz giderler. İstanbul’a varırlar. Beyoğlu’nun çöplüğüne gider, orada didinmeye başlar:\n\n— Üüü! Beyoğlu benden korkar, der. Beyoğlu:\n\n— Bu ne diyor ki atın şunu kazların altına, der. Atarlar horozu kazların altına. Horoz cebinden tilkiyi çıkarır, tilki bütün kazları yer. Horoz çöplüğe gider yine:\n\n— Üüü! Beyoğlu beni yenemez, diye bağırır. Beyoğlu bu sefer katırları horozun üstüne salmalarını söyler. Horoz bu sefer de cebinden kurdu çıkarır ve bütün katırları kırdırttırır. Horoz yine çöplüğe gider:\n\n— Üüü! Ne kaz ne katır alt edebildi beni. Beyoğlu beni yenemez, der. Beyoğlu bu sefer horozu sobaya atmalarını söyler. Horozu sobaya atarlar. Horoz bu sefer cebinden ırmağı çıkarır ve ateşi söndürür.\n\nBunun üzerine Beyoğlu horozu yenemeyeceğini anlar ve horozu sarayına almalarını ve onu ödüllendirmelerini söyler. Horoz da bundan sonra sarayda mutlu ve mesut yaşar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kurnaz Horoz ",
        "text": "Bir gün, padişahın sarayında bir horoz peyda olur ve padişahı uyutmaz. Padişah, horozu hapseder, belli bir zaman geçtikten sonra horoz serbest kalır. Horoz daha sonra sarayın yanında yine öter:\n\n— Üüü üüü! Padişah benden korktu! Üüü rüüüü!\n\nPadişah, bu durumdan usanır ve horoza beddua eder. Sonra horozun başına armut düşer.\n\nHoroz, daha sonra armudu şikâyet etmek için karakola gider. Yolda giderken tilkiyle karşılaşır ve tilki ona hemen yol arkadaşlığı teklif eder. Ancak horoz kabul etmez.\n\nHoroz ilerledikten sonra karşısına kurt çıkar ve kurt horoza yol arkadaşlığı teklif eder, horoz kabul eder.\n\nBir müddet yürüdükten sonra karşısına tekrar tilki çıkar ve kurda yol arkadaşlığı teklif eder ve kurt, tilkinin yol arkadaşlığını kabul eder. Tilkinin asıl amacı horozu yemektir.\n\nTilki kurdu horozun yanından nasıl uzaklaştırayım diye düşünmeye başlar ve o arada yanlarından bir düğün alayı geçer.\n\nTilki düğün alayının önünde yatar. Düğündekiler, tilkiyi köye götürme kararı alır ve tilkiyi gelinin bindiği atın arkasına bindirirler. Sonra tilki gelini kandırır ve bütün takılarını çalar. Horoz ve kurdun yanına koşarak gelir ve yetişir. Kurt, tilkideki takıları görünce şaşırır. Kurt, tilkiye:\n\n— Altınları nereden buldun, der.\n\nTilki padişahın büyük hazinesini bulduğunu kurda söyler ve kurdu horozun yanından uzaklaştırır.\n\nTilki ve horoz bir köye varırlar. Tilki, horozu davet eder ve ona yemek yapar. Sonra yemeği tasın üzerine dökerler, anacak horoz yemekten yiyemez. Tilki yemeği afiyetle yer.\n\nAradan zaman geçer. Horoz, tilkiyi yemeğe çağırır. Horoz buğday ve nohut haşlar. Bu sefer, tilki yemeği yiyemez ancak horoz yemeği yer. Bu durum tilkiyi kızdırır ve horoza:\n\n— Seni yiyeceğim, der. Horoz, tilkiye:\n\n— Dur ezan okuyup, iki rekât namaz kılayım da beni daha sonra ye, der.\n\nTilki bunu kabul eder. Horoz bir evin damına çıkar ve\n\n— Üüüü ü köpekler, tilki burada üüürü, diye öter. Köyün köpekleri tilkiyi kovalar ve bizim kurnaz horoz kurtulur.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Tuz Gibi Sevgi",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zamanın birinde bir ülkede bir padişah varmış. Bu padişah kızlarına:\n\n— Beni nasıl seviyorsunuz, diye sormuş. Kızlardan biri:\n\n— Seni yağ gibi severim, demiş. Diğeri:\n\n— Bal gibi severim, demiş. Öbürü ise:\n\n— Tuz gibi severim, demiş. Padişah bunu duyunca bu kızdan hayır gelmez diyerek öldürülmesini emretmiş. Kızı öldürmek için ormana götürmüşler. Ancak muhafızlar kızı öldürmemişler. Onun yerine bir kuş öldürüp kızın elbiselerine sürmüşler ve padişaha götürmüşler. Kız ormanda tek başına kalmış.\n\nGünler geçmiş. İhtiyar bir kadın, kızı ormanda görmüş. Alıp kendi fakir evine getirmiş. İhtiyar kadının bir tane de oğlu varmış. Oğlunun küçük bir hanı varmış. Burada kendi yağıyla kavrulurmuş. Elde ettikleri para kendilerine kıt kanaat yetermiş.\n\nKız, oğlana babasının kervanlarının geçtiği yolu söylemiş. Oğlanın çok para kazanacağına dair bir beklentisi yokmuş. Genç oğlan, hanını bu kervanın geçeceği yerin yakınına kurmuş.\n\nKızın dediği gibi kervandakiler oğlana çok para vermeye başlamışlar. Oğlan tahmin edemeyeceği kadar zengin olmuş. Yeni bir ev yaptırıp oraya&nbsp;taşınmışlar. Kızla oğlan evlenmişler. Mutlu bir hayat sürüyorlarmış.\n\nBir gün padişah parasız pulsuz kalmış. Bütün mallarını har vurup harman savurmuş. Diğer iki kızı da padişaha yardım etmişler ve ellerinde avuçlarında bir şey kalmamış.\n\nBunu öğrenen kız, babasını kendi evine davet etmiş. Babasının, kızı öldüğü için bundan haberi yokmuş. Kız tuzsuz yemekler yaptırmış. Babası yemekleri yedikten sonra:\n\n— Yemekler güzel ama tuzsuz olmuş, demiş. Kız da:\n\n— Tuzsuz da güzeldi ama sen beni reddettin, demiş. Padişahın aklına hemen kızı gelmiş. Kız:\n\n— Gel yine padişah ol. Sen bizim babamızsın. Biz senin ettiğini etmeyelim, demiş. Bundan sonra mutlu bir hayat sürmüşler.\n\nBu masal da burada bitmiş. Gökten üç elma düşmüş. Biri bana, biri sana, biri söyleyene …\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kader",
        "text": "Kader\n\nZamanın birinde padişahın bir oğlu varmış. Bu ülkede ünlü bir kervancı baba varmış. Bu kervancı baba, filanın kızı filanın oğluna diye kader belirleyerek denize atarmış. Bunu duyan padişahın oğlu atına binerek kervancı babanın yanına gitmiş. Padişah oğlu kervancı babaya:\n\n— Benim kaderimi de yaz, demiş. Kervancı baba da:\n\n— Senin kaderin bir çobanın kızıdır, demiş. Oğlan buna çok üzülmüş. Ülkede bu kızı bulmuş. Kimse benim kaderimi bu çobanın kızına yazamaz diyerek kaderini değiştirmek için uğraşmış.\n\nBu çobanın kızını öldürmeye karar vermiş ve kızın evine girmiş. Kızın annesi inek sağmaya gidince oğlan, kızın başını keseyim derken kolunu kesmiş ve kaçmış.\n\nKızın annesi gelse ki kız kanlar içinde yatıyor. Bu sırada kız dünyalar güzeli olmuş. Allah çobana da bir zenginlik vermiş. Padişahın sarayının yanında bir saray yaptırmış. Padişahın kızı bu zengin ve güzel olan çobanın kızına âşık olmuş. Oğlan, annesine ve babasına:\n\n— Kızın kolu kesik olursa olsun ben kızı alacağım, demiş. Padişahın kızı ve çobanın kızı evlenmişler. Oğlan, kıza:\n\n— Koluna ne oldu? Demiş. Kız da:\n\n— Birisi geldi ve kolumu kesti, demiş. Padişahın oğlu da bu duruma çok şaşırmış ve kızın kolunu kesenin kendisinin olduğunu kıza söylemiş. Padişahın oğlu da kaderden hiçbir şekilde kaçılmayacağını anlamış.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Kuş Olan Şehzade",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Köyün birinde, bir çoban yaşarmış. Bir gün çoban dağda inekleri otlatırken bir ses duymuş ve korkmuş. Fakat aldırış etmemiş.\n\nÜst üste her gün böyle olunca çoban annesini çağırmış. Annesi sesin geldiği yöne doğru ilerlemiş ve çalıların arkasında bir kuşun “yardım edin!” diye yalvardığını görmüş.\n\nKuş kafesin içinde olduğu için çobanın annesinden onu azat etmesini istemiş. Kendisinin bir şehzade olduğunu fakat babasının vezirinin padişah öldükten sonra şehzadeye büyü yaptığını ve tahta kendisinin oturduğunu anlatmış. Tekrar insan olabilmesi için bu ülkede yaşayan padişahın kızıyla evlenmesi gerektiğini söylemiş. Ve kuşun dediklerini yaparlarsa onları çok zengin yapacağını söylemiş.\n\nÇoban ve annesi bunu kabul etmiş. Kuşu kafesten çıkarmışlar. Kuşu padişahın yanına götürmüşler. Kuş olanları padişaha bir bir anlatmış. Fakat padişah kuşa inanmamış ve onları kovmuş.\n\nPadişahın kızı ise kuşun güzelliğine, içtenliğine inanmış. Babasına kuşun doğru söylediğini ve onunla evlenmek istediğini söylemiş. Padişah zar zor ikna olmuş ve kızı ile kuşu evlendirmiş.\n\nEvlendikleri gece padişahın kızı kuşu eline almış ve gagasından öpmüş. O anda kuş insan olmuş. Eski hâline dönen şehzade, eşini de alarak ülkesine dönmüş. Veziri cezalandırıp tahta oturmuş.\n\nÇobanla annesine söz verdiği gibi çuvallarla altın vermiş. Çobanla annesi çok zengin olmuşlar. Şehzade artık padişah olmuş ve eşi ile ömür boyu mutlu bir hayat sürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Üç Tohum",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, uzak bir ülkede bir padişah yaşarmış. Bu padişahın üç oğlu varmış. İki büyük oğlu birbiriyle hiç anlaşamayan kavgacı insanlarmış. Küçük oğlan ise dürüst ve iyi kalpliymiş.\n\nGel zaman git zaman padişah yaşlanmış ve ölüm korkusu yüreğine yerleşmiş. Ülkesini düşünmek için vezirlerini çağırtmış. Vezirlerden çoğu ülkenin üç şehzadeye eşit paylaştırılmasını söylemiş. Ancak padişah tahtını küçük oğluna bırakmak istiyormuş. Vezirler ise adil bir karar olmadığı için karşı çıkmışlar. Yaşlı ve bilge bir vezir ise bir fikir öne sürmüş.\n\nBu fikri çok seven padişah hemen uygulamaya başlamış. Üç oğlunu da yanına çağırmış ve onlara birer tohum vermiş. Bu tohumları bir ay içinde yeşertenin padişah olacağını söylemiş.\n\nBütün kardeşler tohumlarını yeşertmek için çalışmaya başlamışlar. Büyük kardeşlerin tohumları yeşermeye başlamış. Ancak küçük kardeşin tohumu yeşermemiş.\n\nBir ay sonra padişah oğullarını huzuruna çağırmış. Büyük kardeşlerin tohumları yeşermiş ve güzelce büyümüş. Küçük oğlunun tohumunu yeşertemediğini gören padişah onu sultan ilan etmiş.\n\nTohumu yeşeren kardeşler buna karşı çıkmışlar. O zaman padişah demiş ki:\n\n— Benim verdiğim tohumların içi yanıktı. Sizler hile yaptınız, yalan söylediniz ve tohumları değiştirdiniz. O ise dürüst davrandı ve imtihanı geçti.\n\nBilge vezirin aklı sayesinde padişah ülkesini emanet edeceği veliahdını bulmuş. Diğer kardeşler de yalanlarının cezasını çekmişler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "Yalancı Değirmenci",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellal iken, pire berber, bit süvari iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir köyün birinde bir adam varmış. Bu adam çok bilgiliymiş. Dostu düşmanı iyi tanırmış. Bu adamın bir de oğlu varmış. Oğluna hep nasihat edermiş. Bir gün oğlunu yanına çağırmış, ona:\n\n— Oğlum sen sen ol, Köse isimli adamlara yanaşma, demiş. Oğlan babasına bunun nedenini sormuş. Babası:\n\n— Oğlum onlar çok düzenbaz ve yalancı olurlar, demiş.\n\nBir gün babası oğlunu un öğütmeye yollamış. Giderken yine nasihat etmiş ve Köse isimlilerle iş yapmamasını tembih etmiş. Oğlan nereye giderse hep Köse adlı adamlarla karşılaşmış. Sonunda:\n\n— Aman, ne fark edecek, ben işimi tezden yaptırayım, demiş. Girmiş ununu öğütmüş. Değirmenci çocuğa dönerek:\n\n— Hele bir çöreklik un ver de karnımızı doyuralım, demiş. Oğlan unu vermiş. Değirmenci çöreği yoğurmaya başlamış. Ama sürekli cıvık oldu diye un, katı oldu diye su istiyormuş. Oğlan bakmış ki, un tükenmiş, öğüttüğü unların hepsi çörek olmuş. Değirmenci, oğlana:\n\n— Kim daha iyi yalan söylerse çörekler onun olsun, demiş. Oğlan da buna razı olmuş. Değirmenci başlamış yalan söylemeye:\n\n— Bizim üç yüz arımız vardı. Bir gün saydık ki bir tanesi eksik. Baktık ki topal arı yok, aramaya başladık. Dağa taşa, düze yokuşa, her yere baktık. Vardık ki bir yere, adamın biri bizim topal arıyı yakalamış, çifte koşmuş. Tabii arıyı hemen çiften kurtarıp eve getirdik. Bir de baktık ki bizim arının boynu sakatlanmış. Hemen iyileşsin diye arının boynuna ceviz astık. Ceviz orda bir bitti, amma kırk köye yeterdi. Cevizi düşürmek için taş attık, toprak attık oldu bize kırk dönümlük tarla. Hemen tarlayı ekip biçmeye başladık. Öyle oldu ki, kırk köye yeter buğday veriyordu. Bir gün bu tarladan bir tavşan çıktı. Ben orağı atınca orak tavşanın kıçına saplandı. Tavşan kaçtı, orak biçti; tavşan kaçtı orak biçti. Biz de böylelikle tarlayı biçmekten kurtulduk.\n\nOğlan, değirmencinin yalanları karşısında hiçbir şey söyleyememiş. Bu kadar yalanın karşısına söyleyecek söz de bulamamış. Çaresiz tüm çörekleri değirmenciye vermiş. Değirmenci kıs kıs gülmeye başlamış.\n\nOğlan çaresiz eve doğru yola koyulmuş. Eve gelince olanları babasına anlatmış. Babası oğlana hiç sinirlenmemiş. Yalnız ona demiş ki:\n\n— Oğlum, büyük sözü dinlemeyen her zaman yolda kalır, sen sen ol büyük sözü dinle, demiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Amasya",
        "title": "İnci Dişli Kız",
        "text": "İnci Dişli Kız\n\nBir ailenin altı kızı, altı da oğlu varmış. Ticarete girseler hangisi daha iyi iş yapar diye düşünmüşler. Çocukların içinden bir kızla bir erkeği&nbsp;seçip&nbsp;para kazanmaları için göndermişler. Bir ırmağın kenarına geldiklerinde nasıl geçeceklerini düşünmeye başlamışlar.\n\nKız bir sal yapıp ırmağı geçmiş. Ama oğlan bir türlü ırmağı geçememiş. Irmağın kenarında kurbağa, yılan, balık tutuyormuş. Kız ırmağı geçince inci dağına gitmiş.\n\nYolda erkek kılığına girmiş. Kimseye kız olduğunu söylememiş. Adını Ali olarak söylemiş. İnci dağında bir ağanın yanında çalışmaya başlamış. Ağanın da yakışıklı bir oğlu varmış. Ali’nin kız olduğunu hissediyormuş. Annesine gidip:\n\n— Ali gözü kız gözü,\n\n&nbsp;Yaktı yandırdı bizi,\n\n&nbsp;Parmağı yüzük yeri,\n\n&nbsp;Eli bilezik yeri,\n\n&nbsp;Ana Ali kız yüzü, diyormuş.\n\nKız orada bir sene kalmış. Oradayken dişinin biri kırılmış ve yerine inci koymuş. Kızı sürekli bir yerlere götürüyormuş. Bir kızın hemen kanacağı şeyleri göstermiş.\n\nAma kız hiçbir şekilde kendini belli etmemiş. Kız, köyüne döneceği zaman bir deve yükü inci sahibi olmuş. Irmağı geçtiğinde kardeşi hâlâ orada balık tutuyormuş. Birlikte ailelerinin yanına dönmüşler.\n\nAğanın oğlu hâlâ Ali’nin kız olduğunu düşünüyormuş. Bunun için çerçi kılığına girmiş. Kızın köyüne gelmiş. Oraya gelince bütün genç kızlar başına toplanmışlar. Getirdiği incileri onlara göstermiş. Acaba hangisi o kız diye düşünüyormuş. O onda aklına bir şey gelmiş.\n\n— Alışın kızlar alışın,\n\n&nbsp;İnci mercan bölünsün,\n\n&nbsp;Alışın da inci mercan bölüşün,\n\n&nbsp;Bölüşün de gülüşün, demiş.\n\nKızlar bu sözleri duyunca gülümsemişler. Ağanın oğlu kızın dişindeki inciyi görmüş. Bu zamana kadar düşündüklerinin hayal olmadığını anlamış.\n\nAilesini gönderip kızı istetmiş. Kız, ağanın oğlunun kendisini istediğini öğrenince korkmaya başlamış:\n\n— Ben şimdiye kadar ona çok oyun oynadım. O da kesin başka bir oyun oynar, diyormuş.\n\nAilesi, kızı ağanın oğluna vermiş. Kız, bir tuluk bal yaptırıp çeyizinin arasına koymuş. Çeyiziyle beraber göndermiş. Düğün gecesi damat odaya gireceği zaman başındaki telli duvağı tuluğun içine batırıp yapıştırmış. Tuluğa bir de ip bağlayıp arkasına saklanmış. Damat içeri girip kızın yanına gelmiş:\n\n— Ben sana o kadar şeyler yaptım ama sen beni kandırdın. Şimdi bunların hesabını vereceksin, demiş. Sonra da kıza bir oyun oynamaya karar vermiş. Bıçağını çıkarıp tuluğa vurmuş.\n\nTuluktaki ballar yere dökülmüş. Damat balı alıp yemiş. Sonra da aklı başına gelmiş:\n\n— Ah ah! Kanın bu kadar tatlıymış. Kim bilir canın nasıl tatlıydı, demiş. Kız, bu sözlerden sonra ortaya çıkmış. Damat çok sevinmiş. Bundan sonra da mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kayseri",
        "title": "Kurt ile Köpek ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, vaktiyle çok zengin bir ağa varmış. Ağanın çok sadık, akıllı bir köpeği varmış.\n\nAğanın köpeği çok besili bir köpekmiş. Ağanın atıklarını köpeğe veriyorlar, ayrıca köpeğe özel yemekler alıyorlarmış. Bu köpeği gece salıp gündüz bağlıyorlarmış.\n\nBir gün kurt ağanın çiftliğinin önünden geçerken, bakımlı, besili ve boynundan bir ağaca bağlı köpeği görmüş. Köpeğin yanına gitmiş, köpeğe:\n\n— Merhaba, köpek kardeş, demiş. Köpek de:\n\n— Merhaba, kurt kardeş. Hayırdır, ne arıyorsun buralarda, dermiş. Kurt da:\n\n— Seni böyle besili, bakımlı görünce sana özendim. Yanına uğrayayım dedim, demiş. Köpek de:\n\n— Vallahi benim ağam yemeğinin yarısını kendisi yer, yarısını bana verir. Ayrıca özel yemeklerim de var. İstersen gel, beraber bekçilik yapalım. Bu çiftlikte kurt var dedikleri zaman kimse bu çiftliğe de yanaşamaz, demiş.\n\nKöpek, yalnız kalıp sıkılmamak için kendine arkadaş bulmuş. Kurt ile sohbet ederken kurt, köpeğin ensesindeki kızarıklığı görmüş ve köpeğe:\n\n— Ensen neden böyle kızarmış, diye sormuş. Köpek de:\n\n— Ya, beni gündüz bağlayıp akşam salıyorlar. Tasmam beni çok sıkıyor, ondan kızarmıştır, demiş. Kurt da köpeğe:\n\n— Köpek kardeş, besilisin, bakımlısın ama özgür değilsin. Ben böyle yaşayamam ki. Ben serbest olmazsam yaşayamam, demiş ve oradan ayrılmış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Irmak Bekçisi ile Üvey Kız",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, cinler cirit oynarken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, vaktiyle bir ülkede bir baba, bir üvey anne, bir de kız yaşarmış.\n\nÜvey anne, üvey kızına çok kötülük yaparmış. Kız evi süpürür, annesi eve kül, kavurga saçarmış. Saçtıklarını da kıza kirpikleriyle toplatırmış.\n\nBir ırmak bekçisi varmış. Kız, sürekli oraya gidip dert yanarmış. Bir zaman sonra üvey annenin bir de öz kızı olmuş.\n\nİki tane ırmak varmış. Biri ak su, biri kara suymuş. Irmak bekçisi öz kıza yüzünü kara suda, üvey kıza ise yüzünü ak suda yıkamasını söylemiş.\n\nÜvey kız, çok güzel; öz kız ise çok çirkin olmuş. Öz kızın alnında boynuza benzeyen üç çıkıntı oluşmuş. Annesi bunu görünce çok şaşırmış.\n\nÜvey kızının çok güzel, öz kızının ise çok çirkin olmasına sinirlenmiş. Irmak bekçisinin yanına gidip:\n\n— Neden benim kızım çirkin de üvey kızım çok güzel, diye sormuş.\n\n&nbsp;Irmak bekçisi de onun yüzünü kara suda yıkadığını, üvey kızın ise ak suda yıkadığını söylemiş. Öz kız, yüzünü ak suda yıkasa da güzelleşmemiş. Üvey kızına bir sürü talip çıkıyormuş, öz kızını kimse beğenmiyormuş.\n\nÜvey ana, üvey kızını birine vermiş, ama onu gelin etmemiş. Gelinliği kendi kızına giydirip onu göndermiş. Geline bakmışlar, kendi gelinleri olmadığını anlamışlar. Çok şaşırmışlar ve kızı evine geri göndermişler.\n\nBöylece anlaşılmış ki yapılan hiçbir kötülük cezasız kalmıyor; er ya da geç bunun hesabı veriliyor.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Yozgat",
        "title": "İncinin Kerameti",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, diyarın birinde bir dul kadın ve iki kızı varmış.\n\nKadın, bu kızlardan ikisi de öz kızı olmasına rağmen büyük kızını severken küçük kızından nefret edermiş. Bütün işleri bu küçük kızına yaptırırmış.\n\nBir gün küçük kızı su getirmesi için çeşme başına göndermiş. Bu küçük kız o kadar iyiymiş ki kimseyi kıramazmış.\n\nÇeşme başında testilere su doldururken yaşlı bir kadın gelmiş, su istemiş. Küçük kız hemen vermiş. Kadın bu iyiliğin karşılığında benden ne dilersin diye sormuş. Kız bir şey istememiş. Ama kadın demiş ki:\n\n— Sana bir hediye vermek istiyorum. Bugünden sonra ne zaman konuşursan ağzından inci dökülecek.\n\nKız eve gelmiş. Annesine olanları anlatmış. Kız konuştukça ağzından inci dökülüyormuş.\n\nAnnesi hemen kızının dediği yere büyük kızını göndermiş. Kız gitmiş. Kardeşinin anlattığı kadın yokmuş. Genç bir kadın varmış. O su istemiş ama büyük kız ona su vermemiş.\n\nEve gelmiş, olanları anlatmış. Bugünden sonra ne zaman konuşsa ağzından yılan çıkar olmuş.\n\nKadın sinirlendiği için küçük kızını evden kovmuş. Küçük kız çaresiz ormana gidip bir ağacın dibinde yaşamaya başlamış.\n\nKüçük kız çaresiz ormanda dolaşırken bir şehzade görmüş. Şehzadeye olanları anlatmış. Şehzade kızın bu hâlinden çok etkilenmiş. Ağzından incilerin dökülmesi şehzadenin çok hoşuna gitmiş. Hemen bu kızla evlenmiş. Bir ömür mutlu yaşamışlar.\n\nOnlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Bu masalda burada bitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Altın Davası",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, vaktiyle uzak diyarda zengin bir adam varmış. Bu adam oğlunu evlendirmek için harekete geçmiş. İstediği gelin de kendi evine yakışacak aklı başında, en önemlisi de geçinmeyi bilecek bir gelinmiş.\n\nGelin ararken tanıdıkları buna bir kız önermişler. Adam kızı görmüş ve beğenmiş. Oğluma yakışır, deyip kızı evine gezmeye götürmüş. Evin odasını önceden bir altınla doldurmuş. Kızı alıp bu odaya sokmuş. Kıza:\n\n— Kızım bu altınlar bize ne zamana kadar yeter, demiş. Kız da altınların heyecanıyla:\n\n— Babacığım bu altınlar sizi de beni de öldürür, demiş. Adam bu sözü duyunca:\n\n— Bu kız geçimi bilmez, deyip kızı evine yollamış. Sonra tekrar oğluna kız aramaya koyulmuş.\n\nBir gün ticaret amacıyla bir köye gitmiş. Misafir kaldığı evin büyük kızını beğenmiş. Onu da alıp evine gezmeye götürmüş. Bu kızı da altın dolu odaya sokmuş ve aynı soruyu sormuş. Kız:\n\n— Baba, bu harca harca bitmez, çocuklarıma yeter, demiş. Adam bu kızdan da istediği cevabı alamayınca, kızı babasının evine yollamış. Artık umudunu kesmiş ve:\n\n— Kaderde varsa o gelir, bizi bulur, demiş.\n\nBir gün adamın evine bir aile misafir olmuş. Adamın oğlu misafirlerin kızını beğenmiş. Adam alıp onu da altın dolu odaya götürmüş. Kıza:\n\n— Kızım, bu altınlar bize ne zamana kadar yeter, demiş. Kız:\n\n— Efendim bunların üstüne konmadıkça çabuk biter, demiş. Adam\n\n— Bu kız oğlumu geçindirir, deyip kızı babasından istemiş. Böylelikle istediği gelini bulmuş.\n\nBu kızı babasından istemiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Mutlu bir şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Tembel Kız",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kızlarını el bebek gül bebek büyütmüşler. Hiç iş öğretmemişler.\n\nKız hiç iş yapmayı bilmez imiş. Bir de üşengeçmiş. Yerinden bile kalkmazmış.\n\nGel zaman git zaman bu kız büyümüş, evlenecek çağa gelmiş. Anasıyla babası kızı bir avcıyla evermişler. Ama kız tembelmiş. Hiç iş yapmazmış. Bir gün avcı kocası ava gitmiş. Bir tavşan vurmuş. Eve gelmiş tavşanı ateşe koymuş. Yeniden ava gidecekmiş. Karısına:\n\n— Tavşanı ateşe koydum, bak da arada köz olmasın, demiş. Demiş ama tembel kız hiç yerinden bile kalkmamış. Neyse aradan epeyce bir zaman geçmiş. Eve bir dilenci gelmiş ve:\n\n— Abla, Allah rızası için bir ekmek verir misin bana, demiş. Kız üşengeçliğinden yerinden bile kalkmadan:\n\n— Mutfak te orada, git kendin al, demiş. Dilenci mutfağa girmiş ki kazanda tavşan kaynıyor. Alıp tavşanı heybesine koymuş. Kazanın içine de ayağındaki iki pis çarıklarını koymuş. Tembel kızın yanına varmış, demiş ki:\n\n— Abla ekmeği aldım. Allah razı olsun. Gideceğim; ama sana bir şiir okuyayım da öyle gideyim. Başlamış uzun hava çekmeye:\n\nSenin aşın benim torba içinde,\n\nBenim çarık senin çorba içinde,\n\nSen yat kaba yorgan içinde,\n\nBen yiyeceğim aşı orman içinde.\n\nSonra dilenci varmış gitmiş yoluna. Aradan zaman geçmiş. Kızın kocası eve gelmiş.\n\n— Tavşanı pişirdin mi kız, demiş. Karısı olanı biteni anlatmış ve dilencinin bir türkü söylediğini de eklemiş. O zaman anlamış kocası durumu.\n\n— Tüü! Gitti bizim yemek desene, demiş. Karısıyla bir müddet tartışmışlar. Aç kalmışlar o gece. Tembel kıza da ders olmuş. Tembelliği bırakmış, mutlu olmuşlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Karga Gelin",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, bir evin bir kızı varmış. Bu kız, karga şeklindeymiş ama o aslında güzel bir peri kızı imiş.\n\nAnnesi, babası ise bunu bilmiyorlarmış. Annesi ona “Kış kış karga!” dermiş ve hiçbir iş yaptırmazmış.\n\nKız da çamaşırları dereye götürür, onları yıkarmış. Dereye gidince karga kılığından çıkar, güzel mi güzel bir kız olurmuş.\n\nBir gün bu kızı derede bir genç görmüş ve ona âşık olmuş. Eve gelmiş, annesine komşunun kızıyla evlenmek istediğini söylemiş. Annesi ve babası o kızı istemeye gitmişler. Kızın annesi:\n\n— Benim kızım yok, bir karga kızım var, demiş.\n\nGenç, onun karga olmadığını bildiği için onunla evlenmiş. Kız, kocasının yanında peri kızı oluyor, dışarı kaynanasının yanına çıkınca karga oluyormuş.\n\nBir gün değil, beş gün değil. Kaynana dayanamamış. Benim oğlum bunu nasıl seviyor diyerek odalarına saklanmış. Gizlice gözetliyormuş.\n\nBir de ne görsün! Karga gelin, kocasının yanına gelince dünyalar güzeli bir gelin oluyormuş.\n\nKaynana onu öyle görünce dayanamamış ve güzel gelinim diye sarılmış. O sarılınca gelin ölmüş. Peri kızı olduğunu bilmiyormuş. Bilseydim sarılmazdım, diye ağıtlar yakmış ama olan olmuş ve gelin ölmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Vezir ile Genç  ",
        "text": "Evvel zaman içinde devrin padişahının bir veziri varmış. Çok bilgili bir devlet adamı imiş. İnsanlar bu vezire akıl danışırlarmış. Söylediği sözlere değer verilir, nasihatleri dinlenirmiş.\n\nAdamın birinin de bir oğlu varmış, bu oğlan hayattan hiç zevk almazmış. Sorumluluklarını bilmezmiş. Hayatını nasıl idare edeceğini de bilememiş.\n\nBabası oğlunun bu durumu karşısında çaresiz kalmış. Bu vezire götürmeye karar vermiş:\n\n— Elbet bir yol gösterir, demiş. Vezirin yaşadığı sarayda çok güzel bir bahçe varmış. Bu bahçeye giren bir daha çıkmak istemezmiş. Vezir, bu gencin eline bir kaşık su vermiş ve:\n\n— Bu bahçeye gireceksin. İstediğin gibi gez, dolaş ama elindeki kaşığın içindeki suyu dökme, demiş.\n\nGenç, elindeki kaşıkla beraber bahçeyi gezmeye başlamış. Gördüğü güzellikler karşısında hayran kalmış. Çiçeklerden, ağaçlardan gözünü alamamış.\n\nGenç, bahçeyi gezdikten sonra vezirin yanına gelmiş. Kaşıktaki suyun döküldüğünü gören vezir gence şu nasihatte bulunmuş:\n\n— Hayat güzel bir bahçedir. Önemli olan ise elindeki bir kaşık suyu dökmeden dünya nimetlerinden yararlanmak, o güzellikleri görebilmektir. Hem hayatı yaşamak gerek hem de insanın kendisini koruması gerekir, demiş.\n\nGenç adam bunu anlamış. Bu görüşmeden sonra hayatına yön vermiş. Mutluluk içinde yaşayıp gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "Hane Sahibinin İşine Karışılmaz",
        "text": "Bir padişahla veziri varmış. Bu padişahla vezir devamlı seyahat ederlermiş. Yine bir gün padişahla vezir seyahat için saraydan ayrılmışlar. Bir yayla çadırına misafir olmuşlar. Bu çadırda bir çoban yaşarmış ve yaylada da sürüsünü otlatırmış.\n\nBu çoban çok cömertmiş. Gelen misafirlerin padişahla vezir olduğunu bilmediği hâlde sürüsünün en büyük koyununu seçip misafirlerine ikram etmek için kesmiş. Koyun kızarıp sofraya geldiğinde padişah:\n\n— Bu koyun üç kişiye çok fazla, demiş. Bunu duyan çoban:\n\n— Hane sahibinin işine karışma, diyerek padişaha bir tokat patlatmış. Padişahla vezir hiçbir şey diyememişler. Saraya dönmüşler.\n\nÇobanın padişaha tokat atması, padişahın da vezirin de çok zoruna gitmiş. Bu tokadın altında kalmamak için bir şeyler düşünmüşler. Vezirin aklına bir şey gelmiş. Padişaha:\n\n— Padişahım, o çobanı saraya davet edelim, yedirip içirelim. Sonra siz altın tabakları camdan denize atmaya başlayın. Çoban:\n\n— Durun, atmayın, dediğinde siz de ona “Hane sahibinin işine karışma!” diyerek tokat atarsınız. Böylece biz de öcümüzü almış oluruz, demiş.\n\nBunun üzerine çobana haber göndererek saraya davet etmişler. Çoban saraya gelmiş. Hep birlikte yiyip içmişler. Sonra padişah altın tabakları camdan denize atmaya başlamış. Ama çoban hiçbir şey dememiş. Bunu gören vezir, çobana:\n\n— Söylesene padişaha altın tabakları atmasın, demiş. Çoban da:\n\n— Hane sahibinin işine karışma, diyerek bir tokat da vezire patlatmış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "[Şehzade ile Peri Kızı]",
        "text": "Vaktin birinde bir padişahın oğlu varmış. Bunun da bir lalası olup yanından hiçbir yere salıvermezmiş. Kendi canı gibi severmiş. Bu oğlan bir gece rüyasında bir kız görerek âşık olur. Kız da kırklardan imiş. Bu kız kimin kızı oldu­ğunu bilemeyerek aşkından gece gündüz ağlar dururmuş. Bir gece yine rüyasında kızı görür.\n\nKız oğlana, \"Ağlama! Gel beni kırklar hamamımda bul.\" deyip kaybolur. Oğlan uykudan uyanarak lalasına:\n\n— Canım lala, Kırklar hamamı nerededir, bilir mi­sin? diye sorar.\n\nLalası:\n\n—&nbsp;Aman şehzadem ne yapacaksın? Bunu sana kim söyledi? deyince oğlan başına geleni lalasına anlatır.\n\nLalası da:\n\n—&nbsp;Şehzadem, sen hiç merak etme. Ben sana o kızı bulurum ama bunu kimseye söyleme. Onlar peridir, sonra seni öldürürler, der.\n\nBir gece lalası kendi ken­dine kalkar doğru o hamama varır. Hamam kapısın­dan içeri girince lalaya sille tokat yağdırırlar. Lala hiç aldırmayarak hamamın ta içine girer. Göbek taşına oturur. Bir de hamamın kubbesi açılır gibi bir gürültü kopar. Lala her ne kadar korkarsa da kendini tutar. Bir de bakar ki şehzadenin âşık olduğu kız gelir. Lalayı hiç görmez gibi oturup bileziğini, incilerini çıkararak göbek taşına kor. Lala, kız yıkanırken bunları alıp ha­mam kapısından gene dayak yiyerek dışarı çıkar, ama aklı da başından gider.\n\nNe ise o aldığı şeyleri saraya getirir. Şehzadeye kı­zın bileziği ile incilerini gösterince oğlan:\n\n—&nbsp;Aman lala, sen bunları nasıl aldın? diye sorar. Lala da yaptığı işleri söyler. Oğlan biraz sevinirse de:\n\n—&nbsp;Aman lala, şu gittiğin yere beni de götür, der.\n\nLala:\n\n—&nbsp;Şehzadem, sen benim gittiğim yere gidecek ol­san deli olursun. Hem dayağa dayanamazsın. Kim bi­lir şimdi bir daha gidecek olsam ne kadar çok dayak yiyeceğim. Bir gün seni o kızın oturduğu yere götüreyim de sen de onu gizlice seyret. Ama sakın kendini onlara gösterme. Sonra sen de onlara karışıp bir daha ne benimle ne de annen ile babanla görüşürsün, der.\n\nOğlan:\n\n—&nbsp;Aman lalacığım, sen beni götür de ben senin dediklerini yaparım, der.\n\nBir gece kimse duymadan lalası şehzadeyi alıp gi­der. Gide gide bir bahçeye varırlar. Lala şehzadeyi bir ağaç ardına saklar. Kendi de yanı başında gizlenir. Bi­raz sonra bakarlar ki kırk tane güvercin gelir. Bahçede bulunan havuza dalarak hepsi çırpınıp birer kız olurlar. Oğlan da kendi rüyasında gördüğü kızı görünce tanır:\n\n—&nbsp;Aman lalacığım, şimdi gördüm, işte benim sevdiğim öndeki değil mi, der.\n\nLalası:\n\n—&nbsp;Aman şehzadem sus. Şimdi bizi işitirlerse hem kaçarlar, hem de sonra buradan çıkamayız, der.\n\nNe ise şehzade sesini keser ama artık sabrı kalmaz. Kızlar bir sofra kurup otururlar. Yerler, içerler. Kız ye­mek yedikten sonra bir şişe şerbet getirtip kupalara koyarak:\n\n—&nbsp;Beni sevenin aşkına, der.\n\nHepsi de içerler. Sonra kalkıp oynarlar. Hepsi soyunup yıkanmak için havuza girerler. Hemen lala gidip kızın urbalarını alarak yine yerine gelir. Ne ise bunlar yıkanırlar. Hepsi urbalarını giyerek çırpındıkları gibi kuş olup uçarlar. Bu kız urbalarını arar bulamaz. Eyvah! Buraya bir düşman gelmiş. \"Şimdi ben ne yapa­yım?\", diye oturup düşünür. Kendi kendine, \"Acaba bunu bana yapan kimdir?\" deyip dururken oğlan ağacın ar­kasından çıkar. Kız bunu görünce:\n\n—&nbsp;Aman şehzadem urbalarım sende ise ver, derse de oğlan yemin eder:\n\n— Ben almadım, bende değildir, der.\n\nKız da:\n\n—&nbsp;Sen burada imişsin, başka bir kimse gelip aldıysa da elbet görmüşsündür.\n\nOğlan:\n\n—&nbsp;Ey sevgilim, bunca vakittir senin aşkınla yanıp tutuşarak gece gündüz ağlardım. Sen ise bütün gün zevkinde cümbüşünde oturuyorsun. Bana teslim ola­cağına yemin et senin urbalarını bulayım, der.\n\nKız, peki deyip yemin edince rüzgâr koparak bü­tün bahçe kır gibi çayırlık olup ikisi de şaşırıp kalırlar. Kız:\n\n—&nbsp;Eyvah şehzadem, beni bütün kardeşlerimden ayırdın. Şimdi sen benim ben senin oldum, der.\n\nOğlan sevinerek, aman lalacığım nerede, diye öteyi beriyi ararsa da bir türlü bulamaz.\n\nKıza:\n\n—&nbsp;Ey sevdiğim, senin urbalarını alan benim lalam idi ama o şimdi yok. Acaba nereye gitti? der. Kız:\n\n— Şehzadem sen artık onu arama. Eğer benim urbalarımı yakmış olsaydın o vakit lalanı kaybetmezdin. Şimdi benim urbalarımı ona giydirdiler, o da kırklara karıştı ama ben kurtuldum.\n\nOğlan kızı bulduğuna sevinirken lalası da pek sev­gilisi olduğu için eyvah istediğimi buldum ama birini de kaybettim, diye ağlayıp dururken kız:\n\n—&nbsp;Ey şehzadem, benim kaybettiğim bir halayığım vardı. Eğer o bana bir kere gelecek olursa onun bana zararı dokunmaz. Ben senin lalanı ona söyleyip buldururum. Haydi, şimdi biz gidelim der.\n\nOğlan ne yapsın. Kızı aldığı gibi doğru sarayına gö­türür. Odasında otururken kızın o sevgili halayığı kuş suretinde pencerenin önüne gelip kıza:\n\n— Ey sultanım benden nasıl ayrıldın? Şimdi ben sen­siz ne yapayım, deyince kız ağlamaya başlayıp:\n\n— Haydi, şu bahçedeki havuza gir. Şehzademin sev­gili lalası her nerede ise onu çağır, der.\n\nKuş:\n\n—Aman sultanım, onu arkadaşları hiç yanlarından ayırmıyorlar. Şimdi ben onu çağırıp buraya getirecek olursam öbürkülerde onunla beraber gelip benim çağırdığımı anladıkları gibi beni de öldürürler. Sonra bü­tün bütün sana hasret kalırım. Ben şimdi gidip onu bir tenhada bulursam belki buraya getirebilirim, der.\n\nKız:\n\n—Aman dadıcığım, her ne yaparsan yap onu bu­raya getir. Hiç olmazsa bir kere yüzünüzü görürüz, de­yince kuş uçup gider.\n\nArası birkaç gün geçtikten sonra şehzadenin lalasını bulup:\n\n—Şehzade senin için çok ağlıyormuş. Şimdi seni bir kere görmek için benden istediler. Nasıl edip de seninle gidelim, demesiyle lala:\n\n—Bir gece seninle gizlice gideriz ama çabuk gelmeliyiz. Zira arkadaşlarım beni bir saat görmeseler olmaz. Sonra bizim nereye gittiğimizi görürlerse he­men öldürürler, der.\n\nNe ise gece olunca ötekiler duymadan bunların ikisi birden kalkıp şehzadenin bahçesine gelirler. Havuzda çırpınıp adam kılığına girerler. Kız bunları görünce:\n\n—Şehzadem aman şimdi ben bunları içeri alır ve merdiven başında urbalarını soyup bizim urbalarımızdan giydiririm. Sonra sen odaya girdikleri vakit urbalarını al ateşe at. Bir daha kendi kılıklarını bulamayıp bizimle kalırlar, diyerek hemen bahçeye iner.\n\nBunları içeri alıp urbalarını soyarak başka urba giydi­rir. Şehzadenin odasına girdikleri zaman şehzade he­men urbalarını ateşe atınca bunlar, eyvah yandık! diye düşüp bayılırlar. Ne ise bunları ayıltırlar ve hepsi birbirlerine sarılıp kavuşurlar. Sonra şehzade kızı kendine, kızın dadısını da lalasına nikâh ettirip kırk gün kırk gece düğün yaparlar.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Kırşehir",
        "title": "Vezir  Kızı ",
        "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, zamanın birinde bir padişah bir de bu padişahın veziri varmış. Padişahın da vezirin de birer kızları varmış.\n\nVezirin kızı o kadar güzelmiş ki gören hayran kalırmış. Padişahın kızı da çok güzelmiş. Fakat vezirin kızı kadar güzel değilmiş. O yüzden vezirin kızını çok kıskanırmış.\n\nBir gün vezirin kızı hasta numarası yapıp doktorlara vezirin kızı öldürülürse iyileşeceğini söylemesini emretmiş.\n\nDoktorlar bunu padişaha söylemişler. Vezir kızını öldürmeyi kabul etmiş, fakat kızına kıyamadığı için kediyi kesip kanını yollamış. Kızını sandığa koyup çarşıya gitmiş, pazarda bir yere koyup gelmiş.\n\nDaha sonra kızı sandıkla beraber bir adam almış. Kız her gün adam evden çıktıktan sonra evi temizleyip süpürüyor, geri sandığın içine giriyormuş.\n\nAdam çok şaşırıp bunu kimin yaptığını anlayamıyormuş. Bir gün sandığın içine bakmış, dünyalar güzeli bir kız görmüş. Kızı kendine eş etmiş. Kızı annesinin yanına göndermiş.\n\nKız, annesinin yanına gidince kız hakkında kötü sözler söylenmeye başlamış. Bunu duyan kocası, kızı öldürmeye karar vermiş. Kızı öldürmeye yanına gidince kız bir yolunu bulmuş ve kaçmış. Kendini denize atmış.\n\n&nbsp;Onu üç balıkçı tutmuş. Kız onların elinden de kaçmış. Sonra onu padişahın oğlu yakalamış. Kendine eş etmiş.\n\nKız padişahın oğlundan bir çeşme yaptırmasını, üzerine de kendi resmini çizdirmesini istemiş.\n\nResmi gören balıkçılar hemen o kızı biz bulduk diye sahiplenmek istemişler. Padişahın oğlu onların cezasını vermiş.\n\nKızın eski kocası gelmiş:\n\n— O benim karım, demiş. Padişahın oğlu iftira attığı için ona da cezasını vermiş. Sonra mutlu bir şekilde hayatlarına devam etmişler.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "Padişahın Atı İle Dev Karısı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemek günah, az söylemek sevapmış. Vakti zamanında bir padişah varmış. Onun da bir oğlu varmış. Bir gün padişah:\n\n— Ben oğluma dünyanın en güzel atını alacağım, demiş. Çevre köyleri dolaşmışlar. Buna bir at almışlar ki rüzgâr gibi uçuyormuş. Yalnız bir dev karısı bu atın ününü duymuş. Dev karısı:\n\n— Falan padişahın atını çalıp getirene bin altın vereceğim, demiş.\n\nO demiş ki, ben getireceğim, o demiş ki, ben getireceğim. Dev karısı bir şartı olduğunu söylemiş. Bu atı çalıp getirmezlerse köylerini yerle bir edecekmiş. Bu şartı kabul etmişler. Bunların hepsini bir odaya almış.\n\nAtı çaldırmak için günde birini göndermiş. Yalnız adamlar kapının önüne varmadan at kişniyormuş Padişahın adamları da bu adamları orada yakalıyormuş. Öyle öyle derken bakmışlar ki hiç köy, kasaba kalmayacak.\n\nBir gün padişah atın seyisi Keloğlan’ı yanına çağırmış. Dev karısının yanına gidip atın seyisi olduğunu, atı çalacağını ve kendisine vereceğini, söylemesini istemiş.\n\nKeloğlan gelip dev karısına padişahın dediklerini söylemiş. Ancak dev karısının da kendisiyle gelmesini istemiş.\n\nSarayda katran kazanlarını kaynatmışlar. Kara sakızı eyerin üstüne dökmüşler. Keloğlan atı gidip getirmiş. Dev karısına ata binmesini söylemiş. Dev karısı ata binmiş. Ama çabalamış, kalkamamış. Padişahın adamları dev karısını tutmuşlar:\n\n— Sen bizim bu kadar köyümüzü imha ettin, demişler. Dev karısını atın kuyruğuna bağlamışlar. Sürükleye sürükleye onu iyice yormuşlar. Sonra da zindana kapatmışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Çorum",
        "title": "BALIKÇI İLE ZENGİN KARDEŞİ",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, vaktiyle bir balıkçı, karısı ve çocukları yaşarmış. Bunların günleri yarı aç, yarı tok geçermiş. Balıkçının kardeşi çok zenginmiş. Ara sıra abisine yiyecek verirmiş.\n\nBir gün balıkçının karısı, küçük çocuğunu un alması için amcasının evine yollamış, ama amcası un vermemiş. Un vermediği gibi hakaret de etmiş.\n\nBu durumu öğrenen balıkçı çocuklarına söz verir. Gidip size bir kasa balık tutacağım diye. Gider; ama akşama kadar bir tane bile yakalayamaz. En sonunda oltasına bir taş takılır. Balıkçı sinirlenir. Birkaç defa daha takılınca balıkçı iyice sinirlenir ve taşı denizin ortasına atar. Sonunda yine oltasına takılır, o taşı alıp eve götürür.\n\nÇocuklar bu taşla oynarken bu taş parlar. Adamın karısı bunun elmas olduğunu anlar. Balıkçı bu taşı götürüp hükümdara satar. Hükümdar buna üç çuval altın verir. Balıkçı artık zengin olur.\n\nKardeşi bunu kıskanır ve altınları nereden bulduğunu sorar. Balıkçı da:\n\n— Padişahın sarayını fareler basmıştı. Ben de üç çuval kedi götürdüm. O da bana altın verdi, demiş.\n\nAdam şehirde ne kadar kedi varsa hepsini yakalayıp saraya götürür. Ortalığa salıverir. Kediler saraydaki değerli eşyaları kırar. Padişah da adamı hapse attırır.\n\nBalıkçı ve ailesi mutlu bir yaşam sürer. Kardeşiyse aç gözlülüğünün kurbanı olur.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Yaşlı Kadın ile Tilki",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir yaşlı kadın varmış ve bu yaşlı kadının da bir tane keçisi varmış. Her gün bu keçiyi sağarmış ve sütünü saklarmış. Ama bir tilki gizlice gelip bu sütten içermiş.\n\n&nbsp;Yaşlı kadın bunu fark etmiş ve bir gün yine keçiyi sağmış, sütünü saklamış ve bir köşeye saklanmış. Bir de bakmış ki tilki geliyor. Onu izlemiş ve sütü içtiğini görmüş. Ve tilkinin kuyruğunu yakalamış. Tilki kaçmak isteyince kuyruk kopmuş, yaşlı kadının elinde kalmış. Yaşlı kadın, tilkinin kuyruğunu alıp süslemiş. Kuyruğa boncuk ve renkli kumaşlar bağlayıp pencerenin önüne asmış.\n\nTilki, ormana gittiğinde diğer hayvanlar onu kuyruksuz görmüşler ve hep birlikte hâline kahkaha ile gülmüşler. Bunun üzerine tilki kapısını çalıp yaşlı kadına:\n\n— Kuyruğumu ver bana, demiş. Yaşlı kadın da tilkiye:\n\n— Sen de sütümü ver, demiş. Tilki keçinin yanına gitmiş ve:\n\n— Keçi kardeş, süt ver bana, demiş. Keçi de tilkiye:\n\n— Sen de bana yaprak getir, yiyeyim, sütüm çok olsun, vereyim, demiş. Tilkiyi, meşeye gitmiş. Meşeye:\n\n— Meşe kardeş, bana yaprak ver, demiş. Meşe de tilkiye:\n\n— Sen de bana su ver, canlanayım şöyle, yapraklarım gürleşsin, vereyim, demiş. Tilki çeşmeye gitmiş. Çeşme de:\n\n— Git bana padişahın kızlarını getir, üstümde oynasınlar. O zaman sana su veririm, demiş.\n\nTilki de padişahın kızlarının yanına gitmiş ve onları çeşmenin başında oynamaya ikna etmiş.\n\nPadişahın kızları gelmiş ve çeşmenin başında oynamışlar. Çeşme su vermiş. Tilki, suyu meşeye vermiş. Meşe, tilkiye yaprak vermiş. Tilki, yaprağı götürüp keçiye vermiş. Keçi de tilkiye süt vermiş. Tilki sütü götürüp yaşlı kadına vermiş.\n\nYaşlı kadın da biraz süslemiş olduğu tilkinin kuyruğunu geri vermiş. Tilki kuyruğunu takmış, gitmiş. Tilkiyi yolda kurt, ayı ve tavşan görmüşler. Ve tilkiye:\n\n— Tilki kardeş senin kuyruğun neden bu kadar güzel, diye sormuşlar. Tilki de:\n\n— Ben bu göle atladım, o yüzden kuyruğum bu kadar güzel, demiş. Onlar da tilkiye inanmışlar ve göle atlamışlar ve gölde boğularak ölmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Tokat",
        "title": "Kaşıkçı",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş… Vaktiyle köyün birinde fakir mi fakir bir kaşıkçı yaşarmış. Her gün ormana gider, uygun ağaçları kesip eve getirir, onlardan kaşık yapar, yaptıkları kaşıkları satar, öyle geçinirmiş.\n\nBu kaşıkçı yine bir gün ormana odun toplamaya gitmiş. Ormanda uygun ağaç ararken yerde yatan bir tilki görmüş.\n\nOnu görünce tilkinin korkup kaçacağını sanmış, ama tilki yerinden bile kıpırdamamış. Zavallı tilki meğer sakatmış. Kaşıkçı, bu garip ne yiyip içiyor diye merak etmiş ve bir ağacın arkasına saklanmış. Olup bitenleri izlemeye başlamış.\n\nDerken bir aslan, ağzında etle gelmiş ve bu tilkinin önüne bırakmış. Tilki, aslanın getirdiklerini yemiş, uyumaya başlamış.\n\nBu durum kaşıkçının hoşuna gitmiş ve bir plan yapmış. Tilki gibi olmaya karar vermiş. Köyün ortasına oturmuş ve birilerinin ona yardım etmesini beklemiş, ama kimse onunla ilgilenmiyormuş.\n\nGünlerden bir gün bir yaşlı kişi köyde gezerken kaşıkçıya rastlamış ve köyün ortasında niye boş boş oturduğunu sormuş. Kaşıkçı, ormanda gördüklerini anlatmış. Yaşlı adam bu durum karşısında kaşıkçıya şöyle bir öğüt vermiş:\n\n— Tilkiyi örnek alıp böyle boş boş oturacağına aslanı örnek alıp da hem kendine hem başkalarına yardımın dokunsa daha iyi olmaz mı, demiş.\n\nBu sözler üzerine aklı başına gelen kaşıkçı, eski işine dönüp yine ekmek kazanmaya ve etrafına yardım etmeye başlamış...\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Bingöl",
        "title": "Süt Havuzu",
        "text": "&nbsp; Bir zamanlar uzak bir ülkede iyi bir padişah varmış. Bu padişah halkının ne kadar dürüst olduğunu öğrenmek için bir karar vermiş. Tellallarını çağırtarak:\n\n— Gidin halkıma söyleyin bir ay sonra çok büyük bir havuz yaptıracağım, demiş.\n\n&nbsp; Tellallar sokaklarda gezerek ilanı halka duyurmuşlar. Halk çok meraklanmış ve beklemiş. Nihayet beklenen gün gelmiş ve halk meydanda toplanmış.\n\nBir de ne görsünler, koskoca bir havuz ama içi boşmuş. Halk iyice meraklanmış. Padişah ileri çıkarak:\n\n— Herkes bu gece eline bir kova süt alarak bu havuza dökecek, demiş. Halk da böyle güzel bir havuzun ülkelerinde olacağına sevinerek&nbsp;dağılmış.\n\nGece olunca herkes eline bir kova su almış. Nasıl olsa kimse anlamaz diye suyu havuza dökmüşler. Sabah olunca havuzun başına gelmişler. Ama ne görsünler! Havuzda süt yerine su bulunuyormuş. Oysa padişah süt olacağını söylemiş. Meğer gece herkes süt yerine su getirmiş.\n\n&nbsp; Padişah da amacına ulaşarak halkına şöyle seslenmiş:\n\n— Hiçbir hile asla gizli kalmaz. Gerçek mutlaka ortaya çıkar, demiş. Halk da hatasını anlayarak sessizce dağılmış.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Büyücü Derviş",
        "text": "Uzun yıllar önce, hiç erkek çocuğu olmayan bir padişah varmış. Bir gün lalasıyla yürüyüş yaparken bir kuyuya gelmişler ve dilek dilemek için durmuşlar. Birden bir derviş ortaya çıkarak:\n\n&nbsp;-Selam olsun padişahım! demiş. Buna karşılık padi­şah:\n\n&nbsp;-Benim padişah olduğumu biliyorsan derdimin sebebini de biliyorsundur,&nbsp;demiş. Derviş, göğsünden bir elma çıkarmış ve\n\n-Derdiniz, oğlunuzun olmayışı­dır. Bu elmayı alın, yarısını yiyin ve diğer yarısını da karınız yesin. Bir zaman sonra bir erkek evladınız olacak. Bu çocuk, yirmi yaşına kadar size ait; ama daha sonra benim olacak,&nbsp;demiş ve ortadan kaybolmuş.&nbsp;Padişah, sarayına dönmüş ve elmayı ikiye bölmüş. Dervişin söylediği gibi bir yarısını kendisi yemiş, diğer yarısını da karısına vermiş. Bir zaman sonra dervişin söz verdiği gibi padişahın bir oğlu olmuş ve ülke çapında şenlikler yapılmış.&nbsp;Oğlan beş yaşına geldiğinde, ona okuma ve yazma öğretmek için bir hoca&nbsp;tutulmuş; on üçüne geldiğinde yürüyüşler ve seyahatler yapmaya başlamış ve kısa süre sonra da av gezilerine katılmış. Yirmisine yaklaşma­ya başladığında, babası ona evlenmek için bir eş aramaya başlamış. Uygun bir kız bulunmuş ve nişanlanmışlar. Ancak, düğün günü tüm da veliler tören için hazırken&nbsp;derviş gelip damadı almış, bir dağın eteklerine kapanıp&nbsp;\n\n-Huzur için­de ol\n\n&nbsp;demiş ve gitmiş. Korkuyla etrafına bakan genç şehzade, kenarında olduğu nehre doğru uçan üç beyaz güvercinden başka bir şey görememiş.&nbsp;Güvercinler yere indiklerinde üç güzel kıza dönüşmüşler ve nehre girmişler. Daha sonra iki tanesi nehirden çıkarak kuş haline dönmüş ve uçarak uzaklaşmışlar. Üçüncüsü ise sudan çıkarken genç şehzadeyi görmüş. Burada olmasına şaşırarak nasıl geldiğini sormuş.&nbsp;\n\n-Beni bir derviş getirdi buraya\n\n&nbsp;demiş genç şehzade. Kız ise,\n\n-O derviş be­nim babamdır. Gelince seni saçından tutup şu ağaca asacak ve kırbaçla sana vuracak. Eğer sana,\n\n-Biliyor musun?&nbsp;diye sorarsa\n\n-Bilmiyorum! dersin\n\ndemiş ve bir güvercine dönüşerek uçup gitmiş.&nbsp;Şehzade, bir süre sonra dervişin, elinde bir kırbaçla yaklaştığını görmüş. Derviş, şehzadeyi saçından tutup ağaca asmış, kırbaşlaçamay&nbsp;başlamış ve\n\n-Bi­liyor musun?\n\n&nbsp;diye sormuş. Şehzade:\n\n-Bilmiyorum!\n\n&nbsp;diye cevaplamış ve üç gün boyunca bu böyle devam etmiş. Derviş, kurbanının hiçbir şey anlamadığına ikna olunca onu serbest bırakmış.&nbsp; Bir vakit sonra, şehzadenin yanına bir güvercin gelmiş ve \"Bu kuşu al ve sakla. Babam gelip\n\n-Bu üç kızdan hangisini istiyorsun?\n\n&nbsp;diye sorarsa beni göster. Beni tanıyamazsan&nbsp;bu kuşu çıkar ve\n\n-Bu kuş hangisine uçarsa onu istiyorum&nbsp;dersin\n\ndemiş ve uçarak uzaklaşmış.\n\nErtesi gün derviş, üç kızı getirip hangisini istediğini sormuş. Şehzade kuşu çıkarmış ve hangisine giderse onu istediğini söylemiş. Kuş uçarak kendisini eğiten kızın üzerine konmuş. Kız şehzadeye evlenmesi için verilmiş ancak cadı olan annesinin buna rızası yokmuş.&nbsp;Bir gün şehzade ve kız beraber yürürken, cadı annenin arkalarından geldiğini görmüşler. Kız, şehzadeye bir kere dokunarak onu koca bir bahçeye, ikinci bir dokunuşla da kendisini bir bahçıvana çevirmiş. Cadı anne gelerek,\n\n-Hey bahçıvan! Bir kızla bir oğlan buradan geçtiler mi?\n\n&nbsp;diye sormuş. Bahçivan ise:\n\n-Kırmızı turplarım henüz olgunlaşmadı, hâlâ küçükler\n\ndemiş. Cadı sertçe:\n\n&nbsp;-Sana turplarını değil, bir kız ve bir oğ­lanı soruyorum!\n\n&nbsp;diye alışmış. Ancak bahçıvan:\n\n-Bu sene ıspanak ekmedim. Bir iki aya büyümezler zaten\n\n&nbsp;diye de­vam etmiş. Bu işten bir şey, anlamayan cadı, arkasını dön­müş ve uzaklaşmış. Kadın gidince, bahçıvan bahçeye dokunarak şehzadeyi eski haline getirmiş daha sonra da kendine dokunarak eski haline dönmüş.&nbsp;Tekrar yürümeye devam etmişler ancak kadın onları beraber görünce aceleyle onlara doğru gelmeye başlamış. Kız, annesinin aceleyle geldiğini görünce şehzadeye bir kez daha dokunmuş ve onu fırına, yine bir dokunuşla kendisini de bir fırıncıya&nbsp;&nbsp;dönüştürmüş. Anne gelmiş ve sormuş:\n\n-Hey firma! Bir kızla bir oğlan buradan geçtiler mi?\n\n&nbsp;Fırıncı, kadına dönerek:\n\n-Daha ekmekler&nbsp;&nbsp;pişmedi, yeni koydum fırına. Yarım saat sonra tekrar gel\n\n&nbsp;diye cevaplamış. Buna karşılık kadın:\n\n&nbsp;-Sana ekmekleri değil, bir kız ve bir oğlan buradan geçtiler mi? diye soruyorum!&nbsp;demiş. Ancak, fırıncının&nbsp;&nbsp;cevabı bir öncekine benzer olarak:\n\n&nbsp;-Biraz bekle. Ekmekler hazır olunca yiyeceğiz\n\nşeklinde olmuş. Kadın bu sözler üzeri­ne yine arkasını dönmüş ve gitmiş. Kadın gözden kaybolunca, fırıncı şehzadeye ve kendine tekrar dokunınuş ve eski hallerine dönerek yollarma devam etmişler.&nbsp;\n\nArkalarına baktıklarında, kadının vazgeçmeye niyetli olmadığını anlamışlar; çünkü kadın tekrar onlara doğru geliyormuş! Kız bu sefer dokunarak şehzadeyi bir havuza, kendisini de suyun üzerinde yüzen bir ördeğe çevirmiş. Kadın, havuzun kenarına gelince karşıya geçecek bir yer bulmak için bir sağa bir sola dolanmış. Geçecek yer bulamayınca da arkasını dönmüş ve uzaklaşmış. Tehlike geçince ikisi de eski hallerine geri dönerek yürümeye koyulmuşlar.\n\nSaraya doğru ilerlerken bir hana girmişler. Şehzade, kıza:\n\n&nbsp;-Sen burada kal, ben bir araba getireceğim\n\n&nbsp;diyerek yola düşmüş. Yolda dervişle karşılaşmış ve derviş onu derhal babasının sarayına getirerek halen davetlilerin beklediği salona bırak­mış. Şehzade, etrafina şaşkınlıkla bakarak gözlerini ovalamış ve bir rüyada oldu­ğunu düşünerek, kendi kendine:\n\n-Tüm bunlar ne anlama geliyor?&nbsp;diye sormuş.\n\nBu sırada handa bekleyen kız, şehzadenin dönmediğini görünce kendi kendine:\n\n-Vefasız beni terk etti, diyerek bir güvercine dönüşmüş ve saraya doğru uçmaya başlamış ancak bir pencereden görkemli saraya girmiş ve şehzadenin omzuna konumş:\n\n-Vefasız! Beni handa bıraktın ve burada düğün yapıyorsun, diyerek sitem etmiş ve uçarak hana dönmüş.&nbsp;\n\nŞehzade, bunun bir rüya olmadığını anlayınca arabayı alıp aceleyle hana geri dönerek kızı almış ve onu saraya getirmiş. Bu esnada, hem gelin hem de düğündekiler damadı beklemekten çok sılulmışlar ve evlerine geri dönmüşler. Böylece şehzade, dervişin kızıyla evlenmiş ve ikisinin düğünleri kırk gün kırk gece sürmüş.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "Şahmeram ile Sade Sultan",
        "text": "Bir vaktin birinde bir padişahın üç oğlu varmış. Günlerden bir gün padişah hastalanarak ölür. Oğullan birbirlerine tahta sen geçeceksin, ben geçeceğim, diye kavgaya tutuşurlar. En sonunda küçük oğlan der ki:\n\n— Haydi birer ok atalım, hangimizinki çok giderse tahta o geçsin.\n\nBerikiler de, pekâlâ deyip oklarını alarak kıra çıkar­lar. Bunlar birer birer oklarını atıp büyük oğlanın oku bir çayırlık yere, ortanca oğlanınki yine ondan uzak bir bayıra, en küçüğünün oku da bir çalılığa düşer.\n\nBunlardan her biri oklarının düştüğü yere koşup gitmekte olsunlar akşam olup ortalık karanlık olunca gittikleri yerde her biri oklarını alırlar. Birbirlerini bulamayarak üçü de oldukları yerde kalırlar. Küçük oğ­lan o çalılıkta okunu bularak, acaba burası nasıl yerdir, şunu bir iyice görsem, diye dört yanına bakınıp durur­ken uzaktan bir mum ışığı görür. Varıp gideyim de şu mum ışığından bir fener bulayım, şurasını gezeyim, belki bir şey görürüm diye o ışığa karşı gider. Gide gide bakar ki bir büyük saray. Önünde kırk kişi bekli­yor. Gidip selam verir:\n\n—Siz kimsiniz? diye sorar, onlar da:\n\n—Biz hırsızız. Su konağa kaç yıldan beri girmek istiyoruz. Bir türlü yolunu bulup giremiyoruz, derler.\n\nOğlan hemen öteye beriye saldırarak konağın bir duvarına çıkıp:\n\n—Haydi benim çıktığım gibi birer birer siz de çı­kınız, der.\n\nOnlar da uğraşa uğraşa güç hal ile birer bi­rer duvara çıkarlar. Oğlan her çıkanın başını kesip öbür yana atar. Kırkı da tekmil olunca oğlan sarayın içine girer. Bütün odaları gezer. Üç odayı açarak her birinde birer güzel kız görür. Birini kendine, öbürlerini de büyük kardeşlerine ayırır. Kendininkinin belli olması için odanın kapısına belindeki hançeri çıkarıp saplar. Çıkıp gider. Oradan gidesiye kadar sabah da olur. Okunun düştüğü yere varır. Oraları gezip anlar. Sonra kardeşlerinin oldukları yere giderek onlarla görüşür. Küçük oğlanın oku hepsinden ileri gitmiş ol­duğu için onu tahta çıkarırlar.\n\nÖbür padişah sabah olunca kalkıp küçük kızının kapısı önündeki hançeri görür. Çekip çıkarmak isterse de bir türlü çıkaramaz. Ne kadar adamları varsa uğraşırlar. Onlar da çıkaramayınca padişah her yere bildirip, eğer bu hançeri kim çıkarırsa kızımı ona veririm, demesi üzerine her şehirde ne kadar adam varsa gelir­ler. Hançeri yerinden çıkaramazlar. Kala kala bu üç kardeş kalırlar. Onlara da haber gidip üçü de gelirler. Büyük oğlan hançeri tutup çeker, çıkaramaz. Ortanca da çeker çıkaramaz. Küçük oğlan hançeri çekince çıkarır ve belindeki kınına sokar.\n\nPadişah:\n\n— Oğlum, kızım senindir, deyince oğlan benim iki kardeşim daha vardır, der.\n\nPadişah:\n\n— Onlara da büyük kızlarımı veririm, der.\n\nOğlan buna razı olup her biri kızların birini alarak atlarına binip yola çıkarlar. Giderlerken küçük oğla­nın aldığı kız gayet güzel olduğundan hemen havadan rüzgâr gibi bir şey inip oğlanın kucağından kızı kaparak gider. Meğerse o kıza bir dev âşık imiş. Oğlan ar­kasından baka kalır. Hemen kardeşlerine:\n\n— Haydi siz gidin. Ben onu bulmayınca gelemem, diye onlara yol verir.\n\nİki kardeş aldıkları kızlar-la beraber giderler. Küçük oğlan kızın peşine düşerse de nereye gitti­ğini göremez. Az gider, uz gider, dere tepe dümdüz gi­derek bir dev anasına rast gelir.\n\nMeğerse o kızı kapan devin anası imiş. Oğlan bunu görünce, eyvah! şimdi bu beni paralar, diye gidip, ah anacığım! diye sarılır. O da, oğulcuğum, der. Karı nereden gelip nereye git­tiğini sorar. O da işi anlatır.\n\nKarı:\n\n— Eyvah senin karını alan benim oğlumdur. O kız için kaç yıldır uğraşır, bir türlü alamazdı. Hani o gördüğün hırsızlar yok mu? Bu kızı çalmaya uğraşırlardı. Onu çalıp benim oğluma vereceklerdi. Şimdi o kızı onun elinden almak pek güçtür. Filan yere git. Orada benim büyük kardeşim vardır. Benden selam söyle. Belki sana alıverir der.\n\nOğlan yola doğrularak dev karısının dediği yere gider. Ona da anacığım diye sarılarak başından geçenleri anlatır. O da:\n\nBen onu bilmem. Filan yerde benim büyük kar­deşim vardır, ona git, der.\n\nOğlan doğru oraya varır. Yine anacığım diye dev karısına sarılır. O da ah evladım filan, dedikten sonra oğlan işini söyler. Karı da:\n\n— Oğulcuğum o senin karını alan dev buradan geçeli tam bir ay oldu. Şimdi onun bulunduğu yere git­mek pek güçtür ama yapabilirsen kolayı da var.\n\nOğlan:\n\n— Nedir o anacığım? deyince karı:\n\nŞimdi buradan filan yere varırsın. Oradaki de­niz kenarında kırk gün beklersin. Kırk günde bir de­niz aygırının yavruları karaya çıkar. Elinde bir kucak pamuk alarak bunlardan birini tutabilirsen alıp doğru buraya getirirsin. Biz onu kırk gün besleyerek büyütürüz. Sonra üstüne binip aradığın kızı gidip bulursun, der.\n\nOğlan doğru o deniz kenarına gider. Kırk gün orada bekler. Kırk birinci gün denizden aygır yavruları çıkınca oğlan elini sürmeyerek birini pamuk ile kucaklayıp o dev karısının yanına getirir. Bunu kırk gün beslerler. Kırk günden sonra karı aygıra:\n\nBu oğlanı filan yere götürebilir misin, deyince aygır:\n\nAman ben küçüğüm. Onun karısını alan be­nim babamdır. Şimdi ben her ne kadar uçsam o bana yetişir, ama eğer bu benim arkama bindiği vakit orada kızı alıp kaçarken sırtıma bir iğne batırırsa belki iğne­nin acısıyla çok kaçarım. Yoksa babam bana yetişir. Sonra beni de bunu da öldürür, der.\n\nOğlan aygıra biner. Eline bir iğne alıp doğru karısının olduğu yere varır. O dev yatmış, kızın yanında uyuyor. Bindikleri aygır da çayırda otluyor. Hemen kız oğlanı görünce:\n\n— Aman şehzadem ben babamın yanında alındığım gibiyim. Hiç zararı dokunmadı ama durmayıp gi­delim, zira şimdi uykudan uyanırsa bizi öldürür, der.\n\nHemen oğlan kızı da bindiği aygınn üstüne alarak kaçmaya başlayınca devin yanındaki aygır bir kere kişner. Hemen dev uykudan uyanınca bakar ki kız yok. Çabucak aygıra binerek bunların arkasına düşer. Oğ­lan da gittikçe yol almak için altındaki aygıra bütün kuvvetiyle iğne batırır. Bir de aygır:\n\n— Aman şehzadem, babam geliyor. Şimdi bizi tu­tacak olursa öldürür, deyince oğlan iğneyi aygıra daha sık batırmaya başlar.\n\nDev karısının yanına varırlar. Babası yetişemez. Kan bunları görünce:\n\n—Oğlum hiç korkma. Eğer buraya varmamış ol­saydınız o aygır size yetişip üzerindeki dev sizi paralardı. Haydi, al kızı nereye gideceksen git, ama her gün bana bir adam gönder. Eğer göndermezsen bir gece ge­lir seni karınla yerim der.\n\nOğlan:\n\n— Peki, deyip doğru şehrine gelir.\n\nÖbür kardeşleri de onu merakla beklerlermiş. Kar­deşleri geldiğini görünce sevinirler. Kalkıp düğün kurarlar. Kırk gün kırk gece düğün yaptıktan sonra hepsi bir gecede güveyi girerler. Küçük oğlan düğün telaşından deve adam göndermeyi unutur. O gece kız ile yatarlar, bunlar uykuda iken dev karısı gelip bunları yataklarıyla beraber alıp götürür. Bir de kız ile oğlan uyanacakları zaman kendilerini dev karısının yanında bulurlar. Oğlan, eyvah ben bunun dediği şeyi unuttum, bunun için başımıza bu geldi, der.\n\nDev karısı oğlana:\n\n— Ben sana bu kadar iyilik yaptım, sen ise gittin gideli bana hiçbir şey göndermedin. Şimdi ben ikinizi de yiyeyim mi? deyince oğlan:\n\n— Aman anacığım bu sefer beni bağışla. Ben şehre gidince şimdiye kadar kaç gün geçtiyse o günlerin her biri için bir adam yollarım. Eğer yollamazsam bizi yine yakalarsın ve yersin, der.\n\nNe ise, dev karısını kandırır. Karı bunları salıverir. Yine yola çıkarlar. Gide gide yorgunluktan bir yere oturup dinlenirken oğlan kızın dizine yatıp uyur. Bir de kızı evvelce kapan dev yine aygıra binerek gelir. Kızı kapar gider. Oğlan uyanınca bakar ki, kız yok, aman yine ne oldu, diye öteyi beriyi arar dururken orada bir kuyu bulur. Kuyunun içine bakar ki dibinde bir gürültü… Çalgı çağnak artık deme gitsin. Oğlan, bu nedir şu kuyunun içine nasıl gireyim, acaba içinde kim var filân diye düşünüp dururken kuyunun içinden bir kuş çıkar. Kuş oğlanı görünce:\n\nEy yiğit sen burada ne geziyorsun, deyince oğlan:\n\nBen bir garibim. Buradan geçerken kuyunun içinde bir ses işittim. Acaba bu nedir diye onu bekli­yordum, demesiyle kuş:\n\nBurada peri padişahının oğlu evleniyor, düğünü var. Ben de bunlara su taşıyorum, der.\n\nOğlan:\n\nAcaba ben bunun içine giremez miyim, diye sorar. Kuş da:\n\nBen şimdi gidip su dolduracağım, eğer o vakte kadar beni beklersen seni kuyuya indiririm, der. Oğlan:\n\n—Peki, beklerim der. Kuş gidip suyu alarak gelir.\n\nOğlana:\n\nŞimdi seni aşağıya indireyim, fakat seni gördük­leri gibi hepsi birbirine girip içimize âdemoğlu geldi diye başına üşüşürler. Sen de, aman padişahım beni sen kurtar. Derdimin çaresini bul, dersin. Padişah da nedir o deyince başına gelenleri söylersin. O senin derdine çare bulur, diyerek onu kuyuya indirir.\n\nOğlan bakar ki bir bahçe. Türlü türlü ağaçlar, çiçek­ler, güller. Cennet gibi güzel. İçinde hep kuş dolu. Bir de onu görenler, vay! bu âdemoğlu nereden geldi diye başına üşüşürler. O da kuşların başına yalvarıp yakararak derdini anlatır.\n\nPadişah kendisine:\n\nOğul sen bir âdemoğlusun. Buraya nasıl geldin? deyince o da su taşıyan kuşu gösterir.\n\nPadişah o kuşa:\n\nHaydi, bu oğlanı al istediği yere götür. Eğer ele geçecek olursanız şahım diye bağır. Ben sizi kurtarı­rım diye emir verir.\n\nKuş oğlanı sırtına bindirip havaya uçar. O devin olduğu yere varınca kızı aldıkları gibi yedi kat göğe çıkarlar. Aygır kişneyince dev uyanıp aygıra binerek bunları tutmaya koşarsa da hiçbir yerde bulamaz. Geri dönüp yerine gelir. Kuş bunları doğru o kuyuya getirince padişah:\n\nSenin adın Şahmeram; kızın adı da Sade Sul­tan olursa bir daha ele geçmezsiniz amma sakın yanılıp eski adınızı çağırmayınız. O sana Şahmeram, sen ona Sade Sultan diyesiniz, diye tenbih eder. Bunlar da, peki diye şehirlerine gelirler. Orada kırk gün kırk gece tekrar düğün yaparak derneğe girerler.\n\nO gece gene o dev gelip bunları kapacağı vakit kız uyanarak:\n\nŞahmeram, diye bağırınca oğlan da:\n\nNe var Sade Sultan demesiyle dev orada taş olup kalır. Alırlar, bahçedeki havuz başına koyarlar. Her gün oğlan ile kız havuz başında otururken bazı kere oğlan unutup kızın eski adını, kız da oğlanın adını çağırmaya başladıkları zaman aniden o taşın orta yerinden yarıldığını görünce akılları başlarına gelerek kız:\n\nAman Şahmeram, oğlan da:\n\nNe var Sade Sultanım, der demez taş kapanıp dev bir türlü içinden çıkamaz.\n\nSonra epeyce vakit geçer. Bir gece oğlan ile kız yatarlarken kız rüyasında bir derviş görür. Derviş kıza:\n\n—Kızım siz ne vakit adınızı unutursanız bu taş yarılıp içindeki dev çı­kınca sen Şahmeranım dediğin zaman Şehzade de sana; ne var Sade Sultanım, demeden devin başına havuzun suyundan bir avuç atacak olursanız o taşın içinden her vakit türlü altın, elmas havuzun içine akar, siz de bu devden kurtulursunuz, der.\n\nKız uykudan uyanınca işi Şehzadeye anlatır. Oğlan:\n\nPeki ama ya ben havuzdan suyu serpeceğim der­ken senin adını çağırmayıp suyu da serpmeyecek olursam nasıl olur? derse de kız:\n\nAdam sende elbet o kadarcık şey yapabilirsin, der. Oğlan da:\n\nHaydi bakalım der, senin dediğin gibi olsun.\n\nGene bir gün havuz başında otururlarken taş yarılıp içinden dev çıkacağı zaman kız:\n\nAman Şahmeramım, der.\n\nOğlan da suyu serpeceği yerde hançerini çekip deve saldırınca dev taştan çıkıp oğlanın bileğinden tutar. Oğlan korkusundan:\n\n—Aman Sade Sultanım, demesiyle dev havuzun içine düşerek taş olup kalır. Her yerinden kan akar.\n\nBunlar bunu oturup seyretmekte olsunlar bir gün havuz kenarında otururken kızın rüyada gördüğü der­viş gelip kız ile oğlana:\n\nSiz benim dediğim gibi yapsaydınız bu gene taş olup duracaktı amma kan yerine altın ile elmas akacaktı. Sakın keşke böyle yapaydık demeyiniz; sonra bu taş gene dev olup sizin ikinizi de alıp gider. Bir daha bir­birinizi bulamazsınız, diyerek derviş oradan kaybolur.\n\nŞehzade:\n\n— Sade Sultanım.\n\nKız da:\n\nNe var Şahmeramım, deyince oğlan:\n\nBir daha bu havuz başına gelmeyelim. Zira gene unutup yanlış bir şey yapacak olursak bir daha bu de­vin elinden kurtulamayız, der.\n\nArtık o havuz başına hiç gitmezler. Bahçeye kimse çıkmaz, o taştan havuzun içine kanlar akar durur. Oğlan da kız da ölünceye kadar güzel güzel otururlar.\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "[Şehzade ile Peri Kızı]",
        "text": "Evvel zamanda bir padişah varmış. Bunun dünyaya hiç çocuğu gelmemiş. Bir gün padişah lalasıyla gezmeye çıkıp bir çeşme başına gelirler. Orada abdest alıp namaz kılarlar. Bir de bakarlar ki bir derviş gelir. Derviş:\n\nEsselâmunaleyküm Padişahım, der.\n\nPadişah da:\n\nSen benim Padişah olduğumu bildin, derdimi de bilirsin, der.\n\nDerviş koynundan bir elma çıkarır, söyler:\n\n— Senin derdin çocuğun olmamasıdır. Al bu elmayı yarısını kendin yersin, yarısını karma yedirirsin. Vakti gelince senin bir çocuğun olacak ama yirmi yaşına kadar senin, yirmi yaşından sonra benim olacaktır, de­yip gider.\n\nPadişah oradan kalkar, sarayına gelir, elmayı keser. Yarısını kendi yer, yarısını da karısına yedirir. O gece karısı gebe kalır. Vakit gelir, dokuz ay on gün olunca bir oğlan çocuğu doğurur. Padişah çok sevinir, büyük donanmalar yapar. Çocuk büyümeye başlar. Beş altı yaşına gelir. Okur, yazar. On üç on dört yaşına girer. Başlar gezip yürümeye. En sonra çocuk ava gider.\n\nBir vakit geçtikten sonra artık çocuk yirmi yaşına doğru gelir. Babası oğlunu evlendirmeye kalkar. Bir kız bulurlar, düğün yaparlar. Güveği girdiği gece o derviş gelir. Oğlanı kaptığı gibi gider. Bir dağ başına bırakır, otur burada, der, gider.\n\nOğlan korkusundan orada oturur. Bir de bakar ki üç tane güvercin gelir. Orada bulunan bir su kenarına inerler. Soyunup üçü de birer kız olurlar. Orada yıkanırlar. Oğlan da gider kızlar yıkanırken birinin urbasını alır saklar. Bunlar sudan çıkarlar. İkisi urbasını giyip uçarlar.\n\nÖbür kuş da sudan çıkar bakar ki urbası yok. Öteyi beriyi ararken oğlanı görür. Anlar ki urbasını o oğlan saklamış. Yalvarır yakarır. Urbasını ister. Oğlan vermez.\n\nKız der ki:\n\nSeni buraya kim getirdi?\n\nBir derviş getirdi.\n\nO derviş, benim babamdır. Şimdi gelir seni şu ağaca saçlarından asar. Elinde kamçı ile seni döver; öğ­rendin mi, diye sorar. Sen de öğrenmedim dersin, der.\n\nOğlan kızın urbasını verir. Kız yine güvercin olur, kaçar gider.\n\nOğlan bakar ki derviş geliyor. Elinde de bir kamçı var. Gelir gelmez oğlanı saçından ağaca asar. Elindeki kırbaçla döver, sonra da:\n\n— Öğrendin mi, diye sorar.\n\nOğlan:\n\nÖğrenmedim, deyince bırakır gider.\n\nErtesi gün yine gelir, oğlanı döver, sonra bakar ki bunun öğreneceği yok. Salıverir. Oğlan da oralarda do­laşıp dururken güvercin gelir oğlana der ki:\n\nAl bu kuşu sakla. Yine babam gelip sana, şu kız­ların hangisini istersin? diye sorarsa sen de beni gös­ter. Eğer beni tanımazsan kuşu koynundan çıkar, bu kuş her kime giderse onu isteyeceğini söyle, der.\n\nGü­vercin gider. Ertesi gün o derviş kızlarını alıp getirir, oğlana sorar:\n\nBu kızların hangisini beğenirsin?\n\nOğlan da kuşu çıkarır:\n\n— Şu kuş hangisine giderse ben onu isterim, der.\n\nKuşu salıverin Kuş da gider oğlana tembihleyen kızın üstüne konar. Derviş o kızı oğlana verir ama kızın anası bunu istemez. Meğer bu kızların anası büyücü olduğu için kızları da büyü yapmasını bilirlermiş. Oğlan kızı alıp giderken bir de bakar ki kızın anası geliyor. Hemen kız oğlana bir tokat vurur. Oğlanı büyük bir bahçe yapar. Kendine de bir tokat vurur, bahçıvan olur. Bir de anası gelir:\n\nBahçıvan buradan bir kız ile bir oğlan geçti mi?\n\ndiye sorar.\n\nBahçıvan da:\n\n— Daha pırasalarım olmadı, ufaktır der.\n\nKarı:\n\nCanım bahçıvan sana pırasa sormuyorum. Bir kız ile bir oğlan diyorum.\n\nBahçıvan da:\n\nCanım ıspanak dikmedim. Bir iki ay sonra gel, der.\n\nKarı bakar ki bu laf anlamıyor. Döner gider. Bi­raz sonra bakar ki anası gitti. Bir tokat bahçeye, bir tokat da kendine vurur, bahçe yine oğlan; kendi yine kız olur.\n\nTekrar yola çıkarlar. Bir de karı arkasına bakar ki oğlan ile kız gidiyor. Hemen karı yine geri döner. Bunların arkasına düşer. Kız bakar ki anası yine geliyor. Hemen oğlana bir tokat vurup bir fırın yapar. Kendi de fırıncı olur. Karı gelir fırıncıya:\n\n—Fırıncı, buradan bir oğlan ile bir kız geçti mi? der.\n\n—Daha ekmekler pişmedi, yeni saldım. Yarım saat sonra gel de vereyim, der.\n\n—Canım sana ekmek sormuyorum. Oğlanla kızı soruyorum.\n\n—Benim de karnım aç. Biraz bekle pişsin de be­raber yiyelim.\n\nKarı bakar ki bu laf anlamıyor. Döner gider. Kız kalkar fırına bir tokat atar oğlan yapar. Kendi de kız olur. Yine kaçarlar. Karı bakar ki yine gidiyorlar. Anlar ki o gördüğü bahçıvan ile fırın oğlan ile kızdır.\n\nYine döner bunların ardına düşer. Kız bakar ki anası yine geliyor. Hemen oğlana bir tokat atar, göl yapar, kendi de ördek olup suda yüzer. Anası gelir bakar ki bir büyük göl. Bir aşağı bir yukarı koşar. Hiçbir ya­nını bulamaz ki öbür yana geçsin. En sonunda geçemeyeceğini anlayınca döner gider. Kız anasının gittiğini görünce yine göle bir tokat vurur, oğlan yapar. Kendi de kız olup yine yola devam ederler.\n\nGide gide oğlanın memleketim yakın varırlar. Orada bir hana girerler. Oğlan kıza der ki:\n\n— Sen burada otur. Ben gideyim sana urba ile araba getireyim, seni de götürürüm, der.\n\nGiderken önüne yine o derviş çıkar. Bunu kapınca doğru babasının sarayına götürür. Güveyi girdiği odaya bırakır. Bir de oğ­lan kendini yatağında bulur, gelin de yanında yatıyor: Acaba ben rüya mı gördüm. Bu nasıl iştir, diye düşünür.\n\nHandaki kız bakar ki oğlan gelmiyor. Bir iki saat bekler. Hey gidi hayırsız hey! Beni burada bıraktı da gitti. Şimdi gelmiyor, diye oradan güvercin olur gelir, oğlanın yattığı odanın penceresinden:\n\n— Behey hayırsız! Elin kızını aldın da hanlarda bı­raktın, şimdi burada yatıyorsun, der gene hana girer.\n\nOğlanın aklı başına gelir. Anlar ki o gördükleri şey rüya değil, gerçektir. Hemen oradan kalkar bir araba alıp doğru hana gelir, kızı arabaya koyup saraya getirir. Öbür kızı anasının evine gönderip dervişten aldığı kızı kendine nikâh eder. Kırk gün kırk gece yeniden düğün yaparlar. Onlar ermiş muradına, biz de çıkalım damın kiremidine...\n"
    },
    {
        "area": "Marmara Bölgesi",
        "city": "İstanbul",
        "title": "[Padişahın Üç Oğlu]",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir padişahın üç oğlu varmış. Bir gün padi­şah ölür. Bu üç kardeş babalarından kalan malları pay edip her biri kendine bir iş bularak geçinmenin yolunu kurmuşlar.\n\nBüyük oğlanlar birer iş tutarlar. Küçük oğlan da biraz hoppa olduğundan birtakım adamlar bunun önüne düşerek, şehzadem şöyle olur, böyle gider, diye bir takım lakırtılarla bunu kandırırlar.\n\nOğlanın çokça bir şeye aklı ermediğinden bunların dediklerine kapılıp her gün onlarla düşer kalkar. Uzatmayalım, küçük şehzade az bir vaktin içinde bütün paralarını tüketir. Bir gün hiç parası olmadığından, bari bugün de gidip kardeşlerimden birer parça para isteyim de bugünkü zevkimden geri kalmayayım, diye büyük kardeşine varır.\n\nKardeşi, haydi bire edepsiz! Git buradan şimdi seni şöyle yaparım, böyle yaparım, diye koyar.\n\nOradan ortanca kardeşine varır. . Ne ise o bunun ha­line acıyarak çıkarıp beş on kuruş verir. O gün paraları bitirince ertesi gün gene kardeşinin yanına varır ve bi­raz daha harçlık koparır.\n\nO gün de yine gününü gün eder. Daha ertesi gün, artık alıştı ya, yine gider para ister, ortanca kardeşi de:\n\n—Haydi var yıkıl! Ben her gün sana parayı nereden bulayım, diye koyar.\n\nŞimdi bu oğlan ne yapsın. Her gün zevke alıştı. Bugün de varıp şu benimle arkadaşlık eden adamlara gideyim. Ne masraf olursa bu günlük onlar versin de sonra yine elime para geçince onlarla uyuşuruz, diye düşünüp taşınarak nihayet onlardan bir kaçını bulup:\n\n— Ey arkadaşlar bugün bende para nanay! Bugünlük olacak masrafı siz veriniz de yarın öbür gün de yine elime para geçince sizinle sayışırız, der.\n\nArkadaşları, şehzadenin parasının olmadığını anladıklarından:\n\n— Haydi, var yıkıl git! Senin gibi beyin bize lüzumu yok, diye oğlanı koyarlar.\n\nŞehzade bunlardan bu cevabı alınca aklı başına ge­lerek, eyvah! Ben olanca malımı bu heriflere yedirdim, içirdim de şimdi bunlar bir gün için olsun beni para­sız kabul edemediler. Şimdi ben ne yapayım, diye düşünmeye başlar.\n\nKendi kendine şöyle olur, böyle gider derse de bir türlü bunu içine sığdıramaz. Varayım, başımı alıp gideyim de bari bütün bütün rezil olmayım diye bir gece şehirden çıkar, gider.\n\nGide gide epeyce yer gider. Günlerden bir gün bir ovadan geçerken bir hayvan görür. Aman bu ne güzel hayvanmış, diye tutmak için ardına düşer, kovalar. Git bire git, hayvan gider o gider.\n\nEn sonra onun bir yere girip kaybolduğunu görünce, elbet burada ele geçirebilirim hülyasıyla onun girdiği yere varır. Bakar ki güzel bir bahçe, güllük gülistanlık, güzel güzel ağaçlar, şarıl şarıl sular akar. Her yandan bülbüller şakır. Ortasında bir köşk. Bütün zümrütten, cevahirden yapılmış. Baka­nın gözleri kamaşır. Önünde bir havuz durur, üç yerinden su akar.\n\nOğlan bunları görünce, Acaba burası cennet mi­dir, yoksa nedir; hiç de bir kimse yok. Benim buraya girişim günah mıdır, diye düşünüp hayran hayran du­rur ve şu köşke nasıl gireyim diye dolaşırsa da bir gire­cek yerini bulamaz: Bunda bir iş olmalı. Elbet burası bütün bütün boş değildir. Bunun iyisi ben kendimi bildirmeyip bir yere gizleneyim de ne olup bittiğini göre­yim, diye gül ağaçlarının aralarına gizlenip oturur.\n\nAk­şam olunca üç tane güvercin gelip havuzun kenarına inerek o akan çeşmelerden ağızlarına birer parça su alıp havuza dalarlar. Çırpınarak çıktıkları zaman üçü de bi­rer kız olur. Oğlan bunları gördüğü gibi aklı başından gider. O orada oturmakta olsun, kızlar havuzun kenarına oturup üçü de kahkaha ile gülerler.\n\nBiri:\n\n— Ben bugün bir güzel gördüm ama güzel demek ona yakışır, lâkin kendi pek fakirdir.\n\nÖbürü de:\n\n— Senin gördüğünü ben de gördüm ama o fakir değil bir düşkündür.\n\nDaha öbürü de:\n\n— Siz onu gördünüz ama benim gördüğüm gibi görmediniz, diye gül arasından oğlanın kendile­rine baktığını görüp bir daha kahkaha ile güler.\n\nBerikiler bundan bir şey anlamazlar. Oğlan da kızın ken­dini gördüğünü anlayınca yüreği tir tir titremeye başlar: Şimdi bunlar benim burada bulunduğumu anlayınca, buraya niçin geldiğimi bilmeyip canıma kıyarlar mı diye korkmaya başlar.\n\nHele bakalım ne olacak, diye yine de yerinden kımıldamaz. Bu küçük kız da berikilerden pek çok güzel. Oğlanın güzelliği hemen ondan ziyade denilse lâyıktır.\n\nKız oğlanı, oğlan da kızı görünce birbirlerine o ka­dar aşk ateşi salınır ki akıllan başlarından gider. Berikiler de bu kızın en sonunda gülüşüne canları sıkılıp söylediği lâkırdılardan da bir şey anlayamazlar. Haydi, oradan kahpe! Sen bizimle eğleniyorsun, diye darılırlar.\n\nNe ise kalkıp köşke girerler. Kızın aklı oğlanda, oğ­lanın aklı da kızda kalır. Ötekiler kıza darıldıkları için bu kız da onlardan ayrı köşkün bir penceresine oturup oğlanın olduğu yere bakar. Durdukça ahı ziyadeleşir.\n\nAcaba bu kimdir, diye kendi kendine bu oğlanı, oğlan bunu seyrede dursun, berikiler de kızı azarladıkları için darıldı diye:\n\nHaydi kahpe. Var orada kendi kendine otur. Biz senin için cümbüşümüzden mi kalacağız, deyip el çırparlar. Birtakım hizmetçiler gelir, bunlara yemek, içki getirirler; yerler, içerler; sonra da tef, çalgı getirip eğ­lenmeye başlarlar.\n\nKız oğlana, oğlan da kıza bakarken her ikisi de oldukları yerde uyuya kalırlar. Kız oğlanın rüyasına girip, oğlan kim olduğunu sorar.\n\nKız:\n\n— Biz üçleriz. Üçümüz de bir kardeşiz. Ya sen kim­sin, der.\n\nOğlan:\n\nBen de filân padişahın oğlu idim. Şimdi fakir olarak bu yerlere düştüm, diye başına gelenleri anlatır.\n\nKız da:\n\nAman şahım! Biz böyle kalırsak kardeşlerim seni duyarlar. Zaten bana da dargın olduklarından ikimizi de öldürürler. Biz şimdi yatacağımız vakit urbalarımızı çıkarırız. Eğer sen onları çalıp da yakabilirsen üçümüz de senin gibi insan kılığında kalırız, sonra sen benim, ben de senin olunca varsın onlar da ne yaparlarsa yap­sınlar artık bize bir şey yapamazlar, der.\n\nOğlan bir kere oh! diyerek uykudan uyanır.\n\nAnlar ki kız ile görüştüğü rüyadır. Kendi kendine acaba bunun dediği gerçek olur mu diye düşünüp ta­şınır. Bir de bunların çalgıları, eğlenmeleri bitip haydi kızlar yatalım diye birbirlerine söylediklerini işitince oğlan bir parça kendine gelip aman şunlar yatsın da bakayım şu kızın bana rüyada söylediği gerçek mi diye onların uyumalarını bekler.\n\nBiraz sonra olduğu yerden kalkıp doğru köşkün yanına varır ve her nasılsa kapıyı açık bulur. Yavaş yavaş yukarı çıkar. Bakar ki kızların üçü de soyunup her biri bir yana serpilmiş uyuyorlar. Hemen urbaları toplayıp bahçeye çıkar. Derhal bir ateşle urbaları tutuşturur.\n\nKızlar, aman bize ne oldu, diye uyanarak kalkarlar. Kimi suya, kimi öteye beriye saldırmaya başlarlar. Bir de ba­karlar ki urbaları yok! Eyvah bize bir düşman gelmiş. Şimdi ne yaparız. Bize bir ziyan gelirse kendimizi na­sıl kurtarırız, diye üçü de birbirlerine sarılıp korkularından bulundukları yerde kalırlar.\n\nOğlan da, gideyim şunlar nasıl oldu diye bahçenin yanına varınca bakar ki her yanı yanmış. Ne köşk var ne havuz. Hiçbir şey kalmamış. Biraz ilerleyerek kız­ların üçünü de birbirine sarılmış görünce hemen yan­larına varır: Ey periler sakın bana ilişmeyiniz, diye kızlarla eğlenmeye başlar. Onlar da acaba bu kimdir? Bizi öldürmeye mi geliyor, diye can çekişir gibi nefesleri ke­silir. Oğlan anlar ki küçük kızın rüyada söylediği doğrudur, hemen yanlarına varıp:\n\n— Ey güzeller şimdi siz de ben de bir olduk. Hiç korkmayın, ben ölürüm sizi terk etmem. Biz de sizin gibi üç kardeşiz. Her birimiz birinizi alıp ölünceye ka­dar otururuz, diye yola düzülürler.\n\nBiraz sonra oğlanın şehrine varırlar. Oğlan büyük kardeşlerine varıp:\n\n— Bekâr olduğumuz için size de kendime de birer güzel kız buldum. Haydi, bunları alıp ölünceye kadar rahat edelim, der.\n\nBüyük kardeşleri kızları gördükleri gibi düşüp bayılırlar. Sonra ayılınca her biri küçük oğlana onar bin altın bahşiş verip üçü de kızları kendilerine nikâh eder­ler, kırk gün kırk gece düğün yaparlar.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Külcü Mehmet ",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir karının bir çocuğu varmış. Adı Külcü Mehmet’miş. Anası padişahın hizmetini görür, sofrasının ekmek kırıntılarını getirir, oğlunu beslermiş. Külcü Mehmet de sabahtan ayağını küle sokar, akşama kadar yatarmış. Bir gün anasına demiş ki:\n\n— Git padişahın kızını bana iste.\n\nBu da, anası da gidip istemiş oğluna. Padişah kızını vermiş, anası da alıp gelmiş. Birkaç gün evde oturduktan sonra kız Mehmet’e demiş ki:\n\n— Böyle ne olacak?\n\nKızın gerdanında asılı bir altın varmış. Oğlan altını alıp, şehre götürüp, bozdurup bir balta, bir kendir, bir eşek alıp eve gelmiş. Sabahtan kalkıp padişahın ormanına gitmiş. Birkaç gün bu ormandan odun getirip satmış şehirde. Ekmek almış, artan parayı da karısına vermiş. Bu böyle devam etmiş.\n\nKarısı bir gün demiş ki:\n\n— Ey Mehmet, böyle ne olacak? Sen İstanbul’a git, demiş.\n\nBu kalkıp gitmiş. İstanbul’da çalışmış yedi sene; bu tutmuş evine yedi çuval buğday, yedi tane nar koymuş içerisine. Bu evine gelmiş trenle. Karısı o telisleri açmış, içerisinden yedi tane nar çıkarmış. Bu narın birini kırmış. İçerisi cevher-i taş çıkmış.\n\nKız bu cevher-i taşın yarısını bozdurup para yapmış. Ev yaptırmış; mal, davar her bir şey almış.\n\nKülcü Mehmet İstanbul’da on dört sene kalmış. On dört sene kaldıktan sonra evine gelmiş. Gelmiş de bir ihtiyar adam varmış:\n\n— Dayı, bizim burada bir kom* vardı, ne oldu? &nbsp;\n\nO herif de:\n\n— Karın ev yaptırdı.\n\n— Bizim böyle bir kom vardı, nereye yaptırdı?\n\nParmağıyla göstermiş karşıdaki evi.\n\nKülcü Mehmet gitmiş, karısına eşikte rastlayıp karnına bir tekme vurup yuvarlamış. Anasına da odada rast gelmiş, bir tekme de ona vurmuş, odaya yuvarlamış. Köylüler gelip Külcü Mehmet’i anasıyla ve karısıyla barıştırmışlar. Akşam olmuş, karısı narı getirmiş. Külcü Mehmet’e vermiş “Kır bunu.” diye. Külcü Mehmet de kırmış. İçerisi cevher-i taş çıkmış.\n\n— Bunun yarısını bozdurdum, bu evi yaptırdım. Deve, at, katır, koyun, bağ, bahçe, arazi aldım. Gerisi de duruyor, demiş.\n\nOnların hepsini Külcü Mehmet kırıp dolaba doldurmuş. Lazım olduğu zaman harcayıp yermiş.&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* kom: Ağıl.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "HAMAM BÖCEĞİ (GARA BOCİK)",
        "text": "Bir varmış, bir yohmuş. Evel zaman içinde halbur saman içinde bi Hamam Böceği varmış. Hamam Böceği bir gün garar veri evlenmeye. Diyi:\n\n—Evlenem. Garganan evlenem, diyi.\n\nGidi bi gargaya söli. Diyi:\n\n—Benimnen evlenir misin? Diyi:\n\n—He. Diyi:\n\n—Sen gızdığın zaman nenen beni vurursun? Diyi:\n\n—Kakucumla.\n\n—Uyy, diyi. Bi kakuç vursa, beni öldürür garga.\n\n—Yoh, sennen evlenmem, diyi.\n\nGidi ondan sona şeyi buli. Bi tavuh buli. Diyi:\n\n—Sennen evlenem, diyi. Benlen evlenir misin? Diyi:\n\n—He evlenirim. Diyi:\n\n—Gızdığın zaman nenen beni vurursun?\n\nO da diyi:\n\n—Kakıcımnan.\n\n—Valla, kakıcı sivri, diyi.&nbsp;Bi tene vursa ben ezilirim, diyi. Yoh, diyi. Evlenmim.\n\nGeri gidi gine. Gidi, gidi bi fare buli, Diyi:\n\n—Fare nere gidisin? Diyi:\n\n—Neblim? Gidim işde bele. Diyi:\n\n—Bennen evlenir misin? Diyi:\n\n—He evlenirim. Diyi:\n\n—Gızdığın zaman nenen beni vurursun? Diyi:\n\n—Guyruğumnan.\n\n—Eyi, diyi. Onun guyruğu yumışahdır. Farenin guyruğu ne ki. Beni öldürmez, diyi.\n\n—He, diyi. Evlenem.\n\nEvleni. Ondan sona fare gidi, - erkek ya - gidi guyruğunu bi yerlere sürti, getiri. Garısı da yali, garnı doyi. Bir gün bahi garşıda bi dügün oli.\n\nDiyi:\n\n—Şedir, diyi. Gidem şu dügüne. Yemeklere girem, gizli mutfağa girem. Yemeklere guyruğumu sürtem, gelirem, garı da ye.\n\nGarı diyi:\n\n—Eyi elese. Ben de çamaşır yıhamaya gidim, diyi. Çamaşır yıhamaya gidim.\n\nGidi o da çamaşır yıhamaya. Nası edise çamura bati. Çamura bati, çıhami. Edi, edi, daha çoh saplani. Edi, edi daha saplani. Çamaşırı yıhi geli. Bi şe bi inek izi mi, öküz izi mi? İzinde yağmur yağmış, su varmış. Suya bati, çıhami. İşde çamura bati, çıhamı Edi, edi, çıhami.\n\n—Aman nerde galdı, diyi.&nbsp;Süleyman Beg nerde galdı?\n\nFarenin ismi de Süleymanmış. Bahi orda, o yanda bi atlı geli. Diyi:\n\n—Atlı, atlı, dili dişi datlı, diyi. Dügün evine varırsan, diyi. Süleyman Beg'e söle: İnci Hanım, Cinci Hanım çamura batmış, çıhami.\n\nAtlı bahi sağa sola:\n\n—Ya Rabbim, bu ses nerden geli? Bu kim söli?\n\nGine biraz edi davam ede, gide. Atını süri. Diyi:\n\n—Hey! Atlı, atlı, dili dişi datlı -diyi- sahan sölim ha, diyi.&nbsp;&nbsp;Dügün evine varırsan, diyi. Süleyman Beg'e söle: İnci Hanım, Cinci Hanım çamura batmış, çıhami.\n\nGine bahi sağa sola. Bi şe göremi. Bi daha söli, diyi:\n\n—Hey -diyi- atlı, atlı, dili, dişi datlı, diyi.&nbsp;&nbsp;Dügün evine varırsan, diyi.&nbsp;Süleyman Beg'e söliyesin: İnci Hanım, Cinci Hanım çamura batmış, çıhami!\n\nHerif diyi:\n\n—Ya Rabbım bu ses nerden geli?\n\nGidi, dügün evine gavuşi. Daha goyi, gidi. Gorhi, diyi:\n\n—Bu ses nerden geli bele?\n\nGidi dügün evine. Hoş geldin, hoş geldin işde. Diyi:\n\n—Hele durun, gelin size bişe anladam. Diyi:\n\n—Nedir? Diyi:\n\n—Yolda gelidim. Aha şu köyün altında, diyi. Bi ses geli. Bahim, bahim ben kimseyi göremim, diyi- Dedi ki:&nbsp;Atlı, atlı, dili dişi datlı. Süleyman Beg’e söle ki; İnci Hanım, Cinci Hanım çamura batmış, çıhami.\n\nOrda fare nası duyise hemen virt geli, içinden geçi, gidi. Geçi, gidi. Diyi:\n\n—İnci Hanım, Cinci Hanım, diyi. Ver elini tutanos.\n\nGarı, gecikmiş diye küsmüş bu sefer gara bocik. Diyi:\n\n—Ver elini tutanos. Elini tuta ki çeke. Diyi:\n\n—Yohh! Ben sennen küsenos.\n\n—Gız diyi, ver elini tutanos. Diyi:\n\n—Yohh! Ben sennen küsenos. Bi daha diyi:\n\n—Ver elini tutanos, diyi. Diyi:\n\n—Yohh! Ben sennen küsenos.\n\n—Bi tekmik. Diyi, vuranos, yerin dibine goyanos.\n\nVuri bi tekme, yerin dibine goyi garıyı. Zeten gara bocik, ezili, gidi. Yiyi, içi, mıradına geçi. Siz de geçesiz mıradıza.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Horoz",
        "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken bi horoz varmış. Horozun ayağına bi gün diken batmış. Gitmiş bi nenenin yanına. Demiş:\n\n—Nene dikenimi çıhar.\n\nNenesi de çıharmış. Demiş:\n\n—Nene sende galsın. Bi yere gidip, gelecem.\n\nNene de ekmek yapacahmış. Odunu yohmuş. Dikeni yahmış, ekmek yapmış. Ondan sona horoz gelmiş. Demiş:\n\n—Şe, dikenimi ver, demiş.&nbsp;&nbsp;Isınacam, demiş.\n\nOndan sona demiş ki:\n\n—Ben senin dikenin yahdım, ekmek yapdım.\n\nDemiş:\n\n—Ya iki ekmek verirsin ya da dikenimi verirsin.\n\nOndan sona gadın da iki ekmeği vermiş. Horoz gimiş. Bi gün bi çobana raslamış, Demiş ki:\n\n—Bu iki ekmeğimi tut. İki ekmeğimi tut, demiş.&nbsp;Ben bi yere gadar gidem, gelem.&nbsp;\n\nSona gitmiş, gelmiş. Çoban açıhmış, İki ekmeği yemiş. Bi gün gelmiş, demiş:\n\n—Ya iki ekmeğimi ver, demiş. Acıhmışım, yiyem.\n\nSona demiş:\n\n—Ben, senin acıhmışdım, iki ekmeğini yedim, demiş.\n\nOndan sona horoz da demiş:\n\n—Ya iki ekmeğimi verirsin yada iki tane goyun verirsin.\n\nO da demiş:\n\n—O zaman al sahan iki tane goyun,&nbsp;demiş.\n\nGitmişler. Horoz goyunları götürmüş. Bi dügün evine raslamış. O oraya demiş ki:\n\n—Bu goyunlarımı tutun. Bir yere gadar gidip gelecem, demiş.\n\nSona tekrar gitmiş. Düğün evinin yemeği bitince goyunları kesmişler, yemek yapmışlar, Horoz gelmiş, demiş ki:\n\n—Goyunlarımı verin, otaracam, demiş.\n\nDemiş:\n\n—Bizim yemegimiz bitince goyunları kesip yemek yapdıh.\n\nO da demiş:\n\n—Ya gelini verirsiz ya da goyunları verirsiz. Ya gelini ya goyunları.\n\nOndan sona gelini almış, gitmiş.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Tilki ile Yılan",
        "text": "Bir varmış, bir yohmuş. Evel zaman içinde, halbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, bir tilkinen bir yılan yaşarmış. Bu tilkinen yılan arhadaş oliler, gardaş oliler. Arhadaş oliler, yaşi, gidiler. Gidiler, gidiler, böyük bi suyun kenarına. Sudan geçecekler öteye, öbür tarafa. Yılan diyi ki:\n\n— Ben geçemem. Nasıl geçem? Benim ayahlarım yoh. Ben geçemem.\n\nTilki diyi:\n\n— He, diyi. Belen dolanam, beni geçir.\n\nBu getiri, tilkinin beline dolani. Yarı yere geli, suyun yarısına. Yarı yere geli, diyi:\n\n— Dur! Ben bu tilkiyi sıham sıham, belini gıram, diyi. Gebersin, getsin. Yılan hayın da!\n\nSıhi, sıhi. Belini sıhi. Az gali gemikleri pırıla.\n\n— Yılan gardeş nedisin?\n\nDiyi:\n\n— Yoh, seni sıhacam, gemiklerin gıracam.\n\n— Yılan gardeş, yapma, etme, diyi.&nbsp;Bah seni sırtlamış sudan geçirim. Biz kardeş olmuşuh. Niye benim kemiklerimi gırasın?\n\n— Yoh , diyi. Gıracam kemiklerin. Sıhacam, kemiklerin gıracam.\n\nSıhi, sıhi. Tilki gamani, gali. Bahi kemikleri gırılacah:\n\n— Eee, diyi. Sahan bi şe diyem elesem. Son benim bi sözüm var, diyi. Onu yerine getir.\n\nDiyi:\n\n— Seni çoh sevdim. Gardaşım gibi sevdim, diyi. Arhadaş olduh, gardaş olduh. Gezdik onca bereber, diyi. Çoh sevdim, o gözlerin çoh sevidim. Gafan uzat, diyi. O gözlerin öpem. O gözlerin öpem, diyi.&nbsp;Benim gemiklerimi gır daha. Seni çoh sevdim, diyi.\n\nYılan gafasını uzati. Tilki de tuzah guri, gafasını uzadi&nbsp;gözlerini öpe. Nasıl egilise gafasını dişli tilki, gopari. Yılan çırpıni, çırpıni, elinden gurtulami. Gafasını gopari. Yılan geberi, gidi. Şap, diye suya alti.\n\n— Ben seni sudan geçirem, diyi. Sen de beni bele edesin? Sen bahan tuzah gurasın, ben sahan gurmam mı tuzah?\n\nTilki sudan geçi. Daha gutuli, Çıhi kenara. Yi, içi, mıradına geçi. Siz de geçesiz mıradıza.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Padişahın Gızıyla Çoban",
        "text": "Bi padişahın kızıyla bi çoban varmış. Zamanın birinde padişah öyle bi zenginmiş ki yedi ülkeyi şe yaparmış, idare edermiş. Bir tek güzel mi güzel, ay gibi parlar, cam gibi yanar bi güzel gızı varmış. Çobanın birine aşıg olmuş. Çoban da ona aşıg oli. Çoban gidi, padişahdan gızını isdi.\n\n- Allah'ın emri peygamberin kavliyle -diyi- senin gızını kendime isderim.\n\nPadişah diyi:\n\n- Bre melun! Sen benim garşıma geçer de sen benim gızımın neyine güvenir de gızımı isdersin? Çobanlığına mı güvenisin de gelip benden gızımı isdisin?&nbsp;diyi.\n\nAdamı süri gapıdan dışarı. Üş defa gidi, isdi. Üçüncüsünde adamı melmeketden yedi öte melmekete ati. Bi dağın başına sürgün edi, gidi. Ondan sona bir başga padişahın oğlu o padişahın gızını isdiler. Padişahın gızını veriler, işde dügünleri oli. Yedi gün yedi gece dügünler, dernekler yapili padişahın evinde. Ondan sona şeyi götürecekler başga melmekete. Padişahın oğlu başga melmeketde olduğu üçün padişahın gızını başga melmekete götüriler. Çoban beduva edi.\n\n- Eğer benim sevdiğimden başgasına verirsen yolu toz, duman ola, yolu şaşıra. Gine döne, dolaşa bana gele bula.\n\nBeduva edi. Tam dügün gecesi işde yola düşiler. Atlar, develer. Bele çeyizlerini taşiler, deve yüklerinen. Çeyizlerini taşiler gelinin. Atlar yüri önde. Padişahın güvenlik görevlileri, padişahları, şeler gori gelini. Gidiler, gidiler. Epeyce dere, tepe düz gidiler. Yolda bi fırtına bi şe esi. Çöle rasliler. Çöl dumanı, çölden, tozdan göz gözi görmi. Fırtına çıhi. Bu gızı fırtına olduğu gibi çobanın yanına savuri.&nbsp;Bi uyaniler ki ne uyanalar! Sabah oli. Heş ne gelin ne eşyaları. Hiç bi şey yoh. Develer bi yerde, atlar bi yerde, muhafazlar bi yerde. Heş kimse yohdur. Ariler, ariler, ariler, gelinden bi iz bulamiler. Döniler padişahın yanına. Diyi:\n\n- Acaba da -diyi- babasının yanına mı döndü yolu bulamayınca?\n\nGidi, babasına söliler. Babası bağıri:\n\n- Ben size emanet etmişdim. Gızımı nasıl olur da bulamazsız? Nasıl olur da sahip çıhamazsız?\n\nYoh, bulunmi. Ondan sora çobannan gız birbirlerini seviler, gavuşiler, evleniler. Üş tene çocuhları oli. Üş tene oğlan çocuğu oli. Zaman geli, geçi. Padişah yollara düşi gızına aramaya. Ama bulami. Epeyi zaman geçdikden sora büyük oğlunun adını “Neydim” goyi. Obirinin adını “Noldum”, birinin adını da “Nolacam” goyi. Ondan sora epeyi zaman geşdikden sora dede padişah olduğu üçün o çobanın durduğu köve vari. O dağlıh köve gavuşi. Çocuğu ordan biri çağıri ki:\n\n- Neydimm!\n\nAnnesi çağıri. -ismi Neydim-\n\nDiyi:\n\n- Efendim.\n\n- Gel,&nbsp;diyi.\n\nOndan sora bi daha duri. Bi daha:\n\n- Noldum,&nbsp;diyi.\n\nObiri o çocuğunun adı. Bi daha çağıri:\n\n- Nolacam -deyi- gelin buraya yemeğinizi yesin.\n\nPadişahın ilgisini çeki. Ondan sora evlerine gidi. Gızının evi olduğunu bilmi; ama gızını tanimi.&nbsp;Epeyi zaman geçdikden sora ohoo gidi ki gendi gızı. Padişah gızı amma daha padişah gızının eseri galmamış. Kövlü gadını gibi olmuş, çoban garısı. Bele bahi, bahi deyi:\n\n- Gızım -diyi- sen -diyi- bu çocuhların adını niye bele goydun?\n\n- Ya -diyi- babalıh, -diyi- dedem -diyi- ben -diyi- vahdı zamanında çoh zengindim. Çoh iyi dim.&nbsp;Çoh güzeldi. -diyi- Ben bi çobana âşık oldum. Babam vermedi. Çobanı da sürgün etdi yeddi diyar o yanıya. Şimdi –diyi- ben düğünüm olidi –diyi- bi padişah oğluna verdiler. Dügünüm olduğu gün beni rüzgâr, fırtına savurdu, beni buraya getirdi. Ben şimdi çobannan evliyim.\n\n- Peki -diyi- çocuğun adını niye ele goydun?\n\n- Ya -diyi- başdan neydim? Sonunda noldum? Sonunda nolacam acaba? Ben neydim, noldum, nolacah sonum? -diyi- O yüzden onu bırahdım.\n\nPadişah duri, duri, düşüni:\n\n- Beni -diyi- gızım affedin. Ben -diyi- mağrurlandım.\n\nDiyi:\n\n- Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var.\n\nDiyi:\n\n- Ya ben senin babanım gızım.&nbsp;diyi.\n\nO zaman gızların ayağına gapani, af dili.\n\n- Baba -diyi- sen benden af dileme -diyi- beyimden af dile.\n\n- Ya gocan saan nassı davrani?\n\n- Baba -diyi- dünyalar iyisi bi gocam var. Çalışi, çabali ahşama ten. Gendi gücü yettiğince bizlere bahmaya uğraşi. Heş bi şeyimizi de eksig goymi.\n\n- Yoh -diyi- ben gelmeem gocamdan izinsiz. Gocam gelsin de ondan sona ne diyi? Ona göre giderim.&nbsp;diyi.\n\nGocası geli, halı, vaziyeti göri. Ama nası fakirler nası müsteherler. O gadar fakirler ki bi parça ekmek yecek ekmekleri yoh. Çoban geli, diyi:\n\n- Hayırdır hanım? -diyi- Misafirimiz mi var?&nbsp;diyi.\n\n- Var -diyi- ama -diyi- hele bah -diyi- bu kimdir?\n\n- Valla -diyi- ben tanıyamadım hanım. -diyi- Hayırdır? Hoş geldin -diyi- safa geldin. Tanrı misafiri umduğunu del bulduğunu yer. Başımızın üsdünde yeri var.&nbsp;diyi.\n\nDiyi:\n\n- Sen beni tanımadın mı?\n\n- Yoh -diyi- tanamadım.\n\nSonra söli ki:\n\n- Ya ben seni govan padişahım.\n\nGene de diyi:\n\n- Hoş geldin, sefa geldin. Tanrı misafirisin. Başımın üsdünde yerrin var.&nbsp;diyi.\n\n- Ya -diyi- ben gızıma dedim ki; gelin sizi sarayıma götürem. Beyler gibi paşalar gibi yaşayın. Burda sürünmeyin. Gızım gelmedi sen yohsun diye. Sen gelir misin?\n\n- Valla -diyi- paşam -diyi- padişahım.&nbsp;diyi.\n\n- Ben gelirim amma bi şartımla gelirim. Sen bahan -diyi- hiç garışmıyacahsın. Yaşamıma, şeyime, sözüme söz goymıyacahsın.\n\n- Gel -diyi- vezirim ol -diyi- ben sahan hiş bi şeyine garışmıyacam. Beyler gibi yaşıyacahsın.\n\nSarayını onlara devredi. Gızını mıradına erdiri. Çocuhlarının ismini değişdiri; Ahmet, Mehmet, Murat bırahi. Yiler, içiler, onlar da muradlarına geçiler. İşde bele.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "Dev",
        "text": "Varmış yokmuş, bir padişah varmış. Onun da üç tane oğlu varmış. Bir de bir bahçesi varmış. O bahçede bir elma varmış. O elma her sene üç tane tutar, üçü de yaşamazmış. Ne olduğunu bilemiyormuş padişah. Sonra padişah demiş ki:\n\n— Hele gidin bahçeyi bekleyin, bakın bu elmalar ne oluyor?\n\nBüyük oğlu gidip tüfeğini almış, elmanın altına oturmuş. Dev gelmiş, o elmanın tekini alıp gitmiş. Gelmiş eve babasına demiş ki:\n\n— Sabahtan kalktım, elmanın teki yok.\n\n— Oğlum, kimin koparttığını görmedin mi?\n\nO da demiş ki:\n\n— Gece yarısına kadar bekledim, görmedim.\n\nOrtanca oğluna demiş ki:\n\n— Sen git bekle.\n\nO da tüfeğini alıp gitmiş beklemeye. Beklerken düşmüş, yatmış. Dev gelmiş, elmanın tekini de almış gitmiş. Bir de uyanmış ki elma dalda yok. Kimin götürdüğünü bilmemiş. Koşmuş eve gelmiş oğlu. Babası sormuş ki:\n\n— Ne yaptın oğlum?\n\n— Elmanın tekini de götürmüşler, hiç haberim olmamış. Uykudan sıçradım ki elma yok.\n\nKüçük oğlu da demiş ki:\n\n— Bunların elinden iş gelmez. Dur ki ben gideyim, bu elmanı bekleyeyim. Bakalım bu elmayı kim götürüyor.\n\nOğlan kalkmış, silahını almış gitmiş. Gitmiş elmanın dibine yatmış. Yattıktan sonra uykusu gelmiş, parmağını kesmiş, tuz serpmiş ki uykusu gelmesin. Orada o parmağının acısıyla oturup beklemiş. Bakmış ki dev gelmiş, o elmaya çıkmış, o elmayı kopartmış. Koparttıktan sonra almış gitmiş.\n\nOğlan da arkası sıra gitmiş. Bakmış görmüş ki bir kuyunun içine girmiş. Oğlan geri dönmüş gelmiş. Gelmiş kardeşlerine haber etmiş. Sonra babasına söylemiş.\n\n— Gidin o devin kellesini getirin!\n\nBu çocuklar, üç kardeşler gitmişler. Gitmişler küçük kardeşe bir ip bağlamışlar, onu kuyuya sallamışlar. Salladıktan sonra o çocuk kuyunun içini bir memleket olarak görmüş. O burada bir kapıyı açıp içeri girmiş. Bu devin eviymiş ora. Gidip bakmış ki üç bacı oturuyor. Onlar demişler ki:\n\n— İnsanoğlu, buraya niye geldiniz? Burası yedi baş devin evidir.\n\nOğlan da demiş ki:\n\n— O dev nerede? Ben o dev için geldim.\n\n— Dev filan yerde uykuya yatmıştır.\n\nHemen oğlan kılıcını almış, o deve bir tane vurmuş. O dev demiş ki:\n\n— Bir tane daha vur insanoğlu.\n\nOğlan da demiş ki:\n\n— Anamdan bir kere doğmuşum.\n\nDevi orada öldürmüş. O iki bacıları kuyudan dışarı vermiş. Kalmış küçük bacısı. Oğlan demiş ki:\n\n— Gel seni dışarıya çıkartayım.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Sen çık. Ben sonra çıkarım. Sonra senin kardeşlerin ipi keser, kuyuya atar.\n\nSonra oğlan kızı dışarıya çıkarmış. Kalmış oğlan içeride. Kardeşler oğlanı yarı yere kadar çekmiş, sonra ipi kırmışlar. Oğlan olduğu gibi yere düşmüş, dört beş adım içeriye gitmiş, kocakarının evine gitmiş. O kocakarı da demiş ki:\n\n— Oğlum sen in misin cin misin?\n\nOğlan da:\n\n— Ben adamım.\n\nOğlan susamış, su istemiş. Kocakarı da demiş ki:\n\n— Oğlum bizim burada su yok.\n\nOğlan da demiş ki:\n\n— Ana, ne susuz memleket bu.\n\nKocakarı da:\n\n— Oğlum burada bir dev var pınarın içinde, günde bir adam yemezse bize su vermez. Bugün padişahın kızının sırasıdır. Gidecekler, verecekler ki su versin.\n\nOğlan gitmiş, kılıcını alıp bir çınar ağacının dibinde yatmış. Orada Zümrüdüanka kuşunun cücüklerini* yılan yiyormuş. Hemen oğlan yukarıdan sıçramış, kalkmış o yılanı bütün doğramış.\n\nBir de o Zümrüdüanka gelmiş ki cücükler çığrışıyor. Hemen oğlan o çınar altının dibinde yatmış. İstiyormuş ki o Zümrüdüanka kuşu o oğlanı yesin. Hemen cücükler çığrışmış ki:\n\n— Yeme! O bizim canımızı kurtardı.\n\nOğlan düşüp yatmış kuş, kanatlarını onun üstüne germiş ki gölge olsun. Oğlan yatmakta olsun, bir de bakmış ki bir ağlamak, bir kıyamet sesi geliyor. Hemen oğlan uykudan kalkmış. Bir bakmış ki bir kız gidiyor. Oğlan sormuş kıza:\n\n— Derdin ne?\n\nO da demiş ki:\n\n— Beni deve vereler ki dev yesin, bizim ahaliye su versinler.\n\nNeyse, oğlan o kızın arkası sıra gitmiş. Dev başını uzatmış, hemen oğlan devin başına bir kılıç vurmuş. Devi orada öldürmüş. Kız da hemen elini kana batırmış, oğlanın arkasına vurmuş. Sonra bütün millete su dağılmış. Kız da doğrudan doğruya gitmiş babasının evine.\n\n— Kızım niye koydun geldin? Yoksa kaçtın mı?\n\n— Baba, bir oğlan devi vurdu, ben de kurtuldum.\n\n— Yalan söyleme, demiş.\n\nPadişah tellal çağırttırmış “Bütün ahali gelsin, kapının önünden geçsin.” diye. Kızına sormuş ki:\n\n— Bu ahalinin hangisidir seni kurtaran?\n\nKız da demiş:\n\n— Bunların hiçbiri kurtarmadı.\n\nOrada tellala sormuş ki:\n\n— Hiç daha bir yerde adam kalmadı mı?\n\nO da demiş ki:\n\n— Bir kocakarının evinde bir garip adam var.\n\nPadişah demiş ki:\n\n— Git onu al.\n\nGitmiş getirmiş o adamı.\n\n— Kızım bu mudur seni kurtaran?\n\n— Evet, beni kurtaran budur, demiş kızı.\n\n— Öyleyse oğlum kızımı sana vereyim.\n\nOğlan da dönmüş, ona demiş ki:\n\n— Yok padişahım. Benim istediğim murat odur ki dünya yüzüne çıkayım.\n\n— Ne istiyorsun oğlum?\n\n— Kırk tuluk et istiyorum.\n\nOğlana vermiş kırk tuluk eti. Sonra oğlan gelmiş kuşun yanına. Kuş demiş ki:\n\n— İste muradını oğlum.\n\nOğlan da dönmüş demiş ki:\n\n— Dünya yüzüne çıkmak muradım.\n\nKuş demiş ki:\n\n— Git, kırk tuluk da şarap bul.\n\nGitmiş oğlan padişahın yanına, demiş:\n\n— Padişahım, kırk tuluk şarap ver.\n\nPadişah kırk tuluk şarap vermiş, kırk tuluk da et vermiş, onları almış gitmiş kuşun yanına. Kuş demiş:\n\n— Bin sırtıma. “Gaa!” dedikçe et vereceksin. “Guu!” dedikçe şarap vereceksin.\n\nBindirmiş oğlanı sırtına. Oğlana demiş:\n\n— Gözünü yum, aç. Bak gör dünya ne kadar görünüyor.\n\nOğlan da demiş ki:\n\n— Bir yıldız gibi görünüyor.\n\nOğlan kuşa “Gaa!” dedikçe et vermiş, “Guu!” dedikçe de şarap vermiş. Oğlana demiş ki:\n\n— Yum gözlerini.\n\nOğlan yummuş gözünü.\n\n— Aç, demiş gözünü.\n\nOğlan açmış gözünü ki dünya yüzündeymiş. Oğlanı indirmiş yere. Oğlana demiş:\n\n— Hele git bakalım.\n\nOğlan topallamaya başlamış; oğlan kendi etini kuşun ağzına kesmiş vermiş. Kuş da anlamış ki insan etidir. Oğlana bir daha söylemiş:\n\n— Git bakalım.\n\nOğlan topallamış. Dilinin altından çıkartmış, oğlanın ayağına yapıştırmış. Oğlana demiş:\n\n— Bir daha git bakalım.\n\nOğlan gitmiş, eti yapıştırınca iyi olmuş.\n\n— Haydi oğlum, Allah selamet versin.\n\nOğlan da gitmiş evine, anasına babasına kavuşmuş; yemişler, içmişler muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* cücük: kuş yavrusu.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Heka ",
        "text": "Bir gün gurbete çıktım. Adana memleketine gittim ve orada gezerken bir kahveye girdim. Bir arkadaş tanış çıktı. Hoşbeş ettik.\n\n— Ne zaman geldin?\n\n— Bugün geldim.\n\n— Haydi gidelim, bir yerde çalışalım.\n\nKalktık beraber şehirden çıktık. Uzun bir yolculuktan sonra bir köye yaklaştık. Köyün arkasına geldik ki bir karı ekmek pişiriyor. Arkadaşıma dedim ki:\n\n— Sen burada dur, ben gideyim bu karıdan biraz ekmek isteyeyim.\n\n“Peki.” dedi ve o orada kaldı. Ben karının yanına geldim.\n\n— Karı ana, biz yolcuyuz; biraz ekmek ver, dedim.\n\nO da:\n\n— Yürü bok yiyesice! Birazcık buğdayımız vardı, kocam değirmene götürdü. Ben de komşudan ödünç un aldım, onu pişiriyorum. Git başka yerden iste.\n\nBen tekrar arkadaşımın yanına geldim.\n\n— Ne yaptın arkadaş, dedi.\n\n— Ekmeği vermedi. Bana sövdü. Dur burada oturalım.\n\n“Peki.” dedi ve oturduk. Bu karının ekmek pişirmesini seyrettik. Karı ekmeği pişirdi, bir bohçaya çıkınladı ve ekmeği, sacı eline aldı, köye doğru gitti. Ben ise arkadaşa:\n\n— Sen burada otur. Ben gelene gadek*&nbsp;bir yere gitme.\n\n“Peki.” dedi. Ben karının arkasına düştüm, takip ettim. Karı bir eve girdi, ekmeği ve sacı bir yere indirdi. Sitilleri*&nbsp;aldı, suya gitti. Ben karı gittikten sonra içeriye girdim, ekmeği aldım, kapıya çıkacağım yerde kendi kendime:\n\n— &nbsp;Bu yavan ekmeği niye götüreyim? Biraz katık bulayım.\n\nEkmeği kapıya bıraktım, geri içeriye girdim. Bir odanın kapısını açtım baktım, hiçbir şey yok. Öbür odaya girdim, baktım üç küp var. Birini açtım baktım ki bir şey yok. İkincisini açtım baktım ki bir şey yok. Üçüncüsünü açtım baktım, ağzına gadek dolu bal. Balı yemeye başladım. Bal cıvıktı. Her tarafıma bal sürüldü. Bir de baktım bir ses geldi. “Bu ekmeği kim koymuş buraya!” deyip sövüp sayıyor.\n\nBen saklanacak yer aradım, baktım bir ambar var. Ambarın kapağını kaldırdım, içine girdim. Ambarın içerisi hep un bulaşığıydı, her tarafım un oldu. Biraz orada durdum, baktım bir ses geldi. “Kız karı! Bu unu nereye boşaltalım?” diye sesleniyor.\n\n— Herif neremiz var? Bir ambarımız var, oraya boşaltalım.\n\n“Peki.” dedi, çuvalları çözdüler eşyanın üstünde ve avrat herifin arkasına kaldırdı. Herif aldı geldi, ben de ambarın deliğinden seyrediyorum. Getirdi, ambara boşalttı. Boşalan un üstüme doldu.\n\n“Kız avrat, bizim ambar bereketliymiş. Tokmağı getir, unu bastırayım.” deyince avrat gitti, tokmağı aldı geldi. Verdi tokmağı herifine, o da tokmağı aldı, unu bastırmaya başladı. Vurduğu tokmaklardan birisi kafama değdi. “Oy!” diye bağırdım.\n\n“Bizim ambarda cin mi, peri mi var!” deyip, kaçıp köyün içine gittiler. Bekçiye, muhtara şikâyet etmişler, “Bizim ambarda ses var. Gelin bakın.” deyip. Onlar da kalkıp çok bir adamla geldiler. Ben de onlar gelmeden çıktım dama; merdiven çıkıyordu, çıktım dama. Baktım damda bir semer, girdim altına. Bunlar içeriye girdiler, her tarafı aradılar, baktılar hiçbir şey yok. İçlerinden birisi:\n\n— Uzun bir merdivenle yukarı çıkmış, dedi.\n\nHepsi yukarı çıktılar, baktılar damda bir semer var. Ev sahibi “Kız avrat, ben sana demedim mi bu semeri günün alnına koyma!” diye semere bir tepik vurdu. Ben altından çıktım.\n\n— Tutun, dediler.\n\nBen damdan aşağı hopladım. Semer de boynuma takıldı, benle beraber aşağı düştü. Beni tuttular, muhtarın evine getirdiler. Muhtar bana dedi ki:\n\n— Niye içeriye girdin?\n\nBen de olmuş işin hepsini anlattım. Hepsi birden güldüler ve sonra ekmek getirdiler ve karnımı doyurdular. Biraz da aldım, arkadaşa götürdüm ve oradan arkadaşımla beraber memlekete geldik. Arkadaştan ayrıldım, eve geldim. Babam beni görünce:\n\n— Bostanın yanına git. Orada bir deve var, suvar*, dedi.\n\nBen de bostanın yanına geldim, geldim baktım deve yok. Deveyi aramaya başladım. Ararken geldim ki bir karpuzu yemiş, çekirdeğinin gölgesine yatmış. Eve geldim, babama söyledim:\n\n— Ben gider bakarım. Beş yüz petek arı var, sen onları say ve bırak yayılmaya gitsinler, dedi.\n\nBen de gittim, saydım saydım bıraktım, gittiler.\n\nAkşam oldu, gene saydım, tamam. Bir iki gün böyle devam etti. Bir gün gene saydım baktım, kör arı yok. İndim ahıra, çektim horozu, vurdum palanı, çektim kolanı, bindim üstüne. Dağ taş aştım, bir dağın başına çıktım. Baktım, uzak yerde bir karartı gördüm. İyice fark edemedim, iğneyi çıkarttım, tepeye diktim, yumurtayı üstüne bıraktım. Çıktım baktım, bizim kör arıyı yedi camızın* karşısına koşmuş çift sürüyorlar. Hemen indim, çektim iğneyi, aldım yumurtayı, bindim horoza. Dağ taş aştım, vardım oraya.\n\n— Bizim kör arıyı bırakın, dedim.\n\nOnlar da bıraktılar, fakat boynunu boyunduruk sıkmış, yara olmuş.\n\n— Niye böyle yaptınız, dedim.\n\nOnlar da:\n\n— Ceviz vur, iyi olur, dediler.\n\nBen de aldım geldim, ceviz vurdum yarasına. Cevizin içini vuracağıma cevizi bütün öyle vurdum. Üç gün sonra arının yanına gittim, baktım ki bir büyük ceviz ağacı olmuş arının boynunda. Cevize baktım, iki tane ceviz sallanıyor. Bu cevizleri düşürmek için yerden bir kesek*&nbsp;aldım, cevize attım. Kesek, cevizin başında tarla oldu. Hemen eve geldim, boyunduruk aldım, saban aldım, merdiveni aldım, cevizin yanına geldim. Merdiveni kurdum, çıktım başına. Baktım iki tane sıçan kaçıyor. Hemen bunları tuttum, çifte koştum.\n\nTarlayı sürdüm, buğday ektim, geldim eve. Beş on gün sonra gittim baktım, adamakıllı bir buğday olmuş. Galıç*&nbsp;aldım, buğdayı dermeye başladım. Bir de baktım bir tavşan kaçıyor. Galıcı tavşana attım, galıç tavşanın götüne saplandı. Tavşan kaçtı, galıç biçti. Böyle devam etti, ekin biçildi. Bir rüzgâr çıktı; torladı* topladı bir yere yığıldı.\n\nO sırada ben baktım iki tane sıçan kaçıyor. Tuttum bunları düvene koştum. Düveni sürerken canım sigara istedi. Sigara çıkarttım, çakmağı çıkarttım, çakmaya başladım. Sıçanlar çakmaktan huylanırmış. Bana birisi bir tepmik* attı, ben düştüm. Bayılmışım. Bir zaman sonra ayıldım, baktım harman yanmış kül olmuş; sıçanlar da yok. O sırada bir rüzgâr çıktı, harmanın külünü savurdu. Bunu böyle gördüm, geldim eve. Lafını ettim, inanmadılar.\n\n— Bu böyle yalan, dediler.\n\nBen o yalanı söylerken bir de baktım benden küçük kardeşim avdan geldi. Bana dedi ki:\n\n— Ben bugün çok gezdim, av bulamadım. Kalk beraber ava gidelim.\n\nBen de “Peki.” dedim, silahlarımız aldık, evden çıktık fakat ki ikimiz de birbirimize benziyorduk. Bunla bir yazıya* gittik, gezerken bir de baktık ki tavşan geçiyor. Tüfeği nişan aldım, sıkacağım yerde tavşan dedi ki:\n\n— Avcı baba, beni vurma! İki yavrum var, sana vereyim.\n\nBen de:\n\n— Peki, dedim.\n\nGetirdi verdi yavruları, gene yolumuza devam ettik. Biraz ilerde bir tilki çıktı karşımıza. Ona da sıkacağım yerde o da dedi ki:\n\n— Avcı baba vurma beni! İki yavrum var, sana vereyim.\n\nO da getirdi iki yavru.\n\nBiraz daha ilerledik, bir kurda rast geldik. Onun da iki yavrusunu aldık, geri döndük. Döndüğümüz yerde bir ağaç vardı. Orada dinlenmek istedik ve oturduk. Biraz oturduktan sonra ben dedim ki küçük kardeşime:\n\n— Sen eve git. Ben de gün doğu tarafını gezip geleceğim.\n\nBen kalktım, hayvanların dördünü kendine verdim, dördünü de ben aldım. O eve gitti, ben gün doğu tarafına gittim. Vakit akşam olmuştu, bir tepenin başına çıktık. Uzaktan bir köy görünüyordu. Oraya gitmeye gözümüz kesmedi, tepenin başında yatmaya karar verdik. Fakat ki çok acıkmıştık. O sırada ayı dedi ki:\n\n— Avcı baba acıktık.\n\nBen de dedim ki:\n\n— Ne yapalım? Ben de sizle beraberim.\n\nAyı dedi ki:\n\n— Tilkiler kurnaz olur. Gitsin şu köyden bir şey getirsin ki yiyelim.\n\nBen de tilkiye söyledim, tilki de gitti. Gece yarısıydı tilki dört tane tavuk aldı getirdi. Pişirdik, yedik. Sabah oldu, gene yolumuza devam ettik. Üç dört gün yol gittikten sonra bir şehre rast geldik. Şehrin kenarında bir han vardı. O hana misafir olduk. O sırada bir de baktım ki şehirde kara bayraklar asılıyor. Geldim hancıya sordum:\n\n— Bu nedir, bu kara bayraklar?\n\nHancı da dedi ki:\n\n—Şu karşıki dağı gördün mü?\n\nBen de:\n\n—Gördüm, dedim.\n\n—İşte o dağda bir ejderha var. Yedi kafalı o ejderha senede bu memlekette bir kız yemezse hem memleketi mahveder hem de memlekete gelen suyun gözü onun kulübesinin altından geliyor, hem de suyu kesiyor, memleket sonunda kırılıyor. Onun korkusundan senede bir kız verirler, kimseye dokunmaz. Şimdi sıra padişahın büyük kızınındır. Onun için bayraklar asıldı. Yarın öğle zamanı padişahın kızını götürüp verecekler.\n\nBen de “Peki.” dedim, geldik yerimize oturduk. Aradan biraz geçti, ayı geldi:\n\n— Ağa, acıktık, dedi.\n\nBen de dedim ki:\n\n— Tilkiyi gönder, tavuk getirsin yiyin, dedim.\n\nBiraz sonra, çok biraz tavuk toplamış getirdi; hem kendileri yediler hem hancıyla ben yedim. Vakit akşam oldu, yattık. Sabahleyin kalktım, silahımı aldım, hayvanları da aldım, doğru tepenin arkasına gittim. Şehir yolunu gözetlemeye başladım. Vakit tam öğle zamanı olmuştu. Şehirden bir kalabalık söktü, tepeye doğru geldiler. Tepenin yarısına çıktılar, kızın eline bir tepsi baklava verdiler. Hepsi helalleştiler, kızı tepeye yolcu ettiler. Kız yavaş yavaş tepeye yukarı adım atmaya başladı. Ben de o sırada tepenin başına çıktım, bir kulübe… Kulübenin kapısı kapalıydı, fakat tepe çok otluydu, adam boyunda ot vardı. Orada bir yere oturdum. Kızın gelişini seyrediyordum. Kız da yavaş yavaş adımlarla tepeye yukarı çıkıyordu.\n\nTepenin başına çıkmıştı ama sararmış, solmuştu. Adım atmaya takati kalmamıştı. Kulübeyi görünce gelmek istemedi. O sırada ben ayağa kalktım. Beni görünce ejderha zannetti, düşüp bayıldı. Ben de yanına gittim. Başını kaldırdım, başına su döktüm, ayılttım.\n\n— Vay insanoğlu, senin ne işin var burada? Bu ejderhanın korkusundan kuş kanadıyla, yılan göbeğiyle buraya gelemez. Sen nasıl geldin? Ejderha şimdi seni görür, ikimizi de yer.\n\nBen de dedim ki:\n\n— Sen oraları düşünme. Ben seni kurtarmaya geldim.\n\nBaklavayı önümüze aldık, yerken kulübenin kapısı açıldı. “Vay benim kısmetimi sen lafa mı tuttun?” diye üstüme atıldı. Ben de ona vakit bırakmadım, kılıcı çektim, hücum ettim. Ne fayda! Yedi kafasından ateş saçıyordu. Ben bunla cenk ederken ağzından çıkan ateşler yerdeki otları tutuşturuyordu. Bu vaziyeti gören hayvanlar ayaklarıyla ateşi söndürmeye koyuldular. Kız da korkusundan bayılmıştı.\n\nBen bu hayvanların yaptığı yardımdan istifade ederek var kuvvetimi ejderhaya sarf ettim, çok geçmeden ejderhanın bir, iki, üç kafasını kestim. Yedi kafasıyla yedi dilini kestim, bir mendile çıkınladım, cebime koydum; geldim kızın yanına. Kızı ayılttım. Kız ayılınca, bu vaziyeti görünce çok sevindi:\n\n— Hem memleketi bu ejderhanın elinden kurtardın ve babam bunu duyarsa çok sevinir, beni sana verir. Benim babam padişah, ben de onun kızıyım. Belki seni de tahtına oturtur, çünkü bu ejderhanın elinden çok bezmişlerdi. Memleketimizde genç kız kalmadı, hep yedi ve vermediğimiz zaman memleketin suyunu keserdi. Susuzluktan ölürlerdi.\n\nBöyle söylerken öğle sıcağıydı, çok da yorulmuştum.\n\n— Hele biraz burada yatıp dinlenelim, ondan sonra gideriz, dedim.\n\nKız da boynundan gerdanlığını çıkarttı, küçük altınları ufak hayvanların boynuna taktı. Beşibirliği de ayının boynuna taktı.\n\nBen dedim ki:\n\n— Niye böyle ediyorsun?\n\nO da dedi ki:\n\n— Onlar olmasaydı ikimizi de ejderha yerdi.\n\nO sırada ayıya ben dedim ki:\n\n— Biz yatacağız, bizi bekle.\n\nAyı da:\n\n— Peki, dedi.\n\nBiz düştük yattık. Uyumuşuz, ayının da uykusu gelmiş. O da kurda “Sen bekle, ben yatacağım.” Kurt da tilkiye söylüyor, yatıyor. Tilki de tavşana “Sen bekle, ben yatacağım.” deyip kendi de yatıyor. Tavşan biraz bekledikten sonra onun da uykusu geliyor, o da düşüp yatıyor.\n\nO şehirde kendine güvenen bir pehlivan varmış. Kendi kendine diyor ki “Bu ejderha bu kızı yedi, şimdi şişti. Ne gadek olsa da ben onla çarpışırım. Eğer onu öldürürsem bu memlekette her bir şeyi elde ederim. Hem benden korkmadık kimse kalmaz.” diyerek silahını kuşanıp tepeye yukarı tırmanıyor. Tepenin başına geliyor ki padişahın kızı, başka bir adam, dört tane diğer hayvan yatıyorlar. Ejderha da parça parça olmuş, ölmüş. Kendi kendine diyor ki “Bu ejderha ölmüş. Herhâlde bu yiğit öldürdü. Bu ejderhayı öldüren yiğide karşı koyamam. Anca bunu uyuduğu yerde öldüreyim.” diyor. O sırada kılıcını çekip benim başımı uçuruyor. Kızı uyandırıyor, kız uyanıyor bakıyor ki kendini kurtaran yiğidin başı ikiye bölünmüş. Korkuyor ki “Bu adam beni de öldürür.” diye. O adama:\n\n— Ne istiyorsun benden, diyor.\n\nO adam da diyor ki:\n\n— Ben zaten bu ejderhayı öldürmeye geldiydim. Benim gönlüm seni seviyor. Seni kurtaracaktım, fakat ki bu adam onu öldürmüş. Ben de onu öldürdüm. Eğer ki sen de beni sevmezsen seni de öldürürüm.\n\nKız da diyor ki:\n\n— Bu iş böyle olmuş. Ne dersen kabulüm.\n\nOğlan diyor ki:\n\n—Şimdi seninle babanın yanına gittiğimiz zaman diyeceksin ki “Baba, ejderhayı bu yiğit öldürdü, beni kurtardı.” dersin. Baban o zaman seni bana verir, yaşarım.\n\nKız da:\n\n— Peki, diyor.\n\nOradan kalkıp eve, şehre geliyorlar. Bunları görenler padişaha müjdeliyorlar. Bunlar keyifte olsunlar, biz gelelim tepenin başında ölene.\n\nTavşan uyanıyor, bu vaziyeti görünce ayıyı uyandırıyor; ayı uyanıyor, ağasını o hâlde görünce can çığıntısından*&nbsp;tilkiyle kurda birer kürtme*&nbsp;vuruyor, onları da kaldırıyor. Ayı kurda “Niye yattın?” Kurt da öbürlerini gösteriyor. Aktar döndür, kabahat tavşanın üstünde kalıyor. Tavşan diyor ki:\n\n— Olan iş olmuş. Ben gideyim, bir dağda adam diriltir ot var, getireyim.\n\nBunlar da:\n\n— Peki, diyorlar.\n\nTavşan otu alıp geliyor, ağalarının boynuna sürtüyorlar. Eskisi gibi diriliyor.\n\nOradan hana geliyorlar. Handa otururken şehirde davul çalınıyor. Oğlan hancıya “Bu nedir?” deyip soruyor. Hancı da dağda olan vakayı anlatıyor:\n\n— Kız da kırk gün müsaade istedi. Kırk güne gadek evlenmeyecek ve davul çalınacak dedi.\n\nOlan her meseleyi anladı. Tilkiyi kızın sarayına gönderdi:\n\n— Benden selam söyle. Ağamız filan handa sana selamı var. Bir diyeceği varsa söylesin.\n\nTilki saraya girip kızın odasını cırmaklamaya*&nbsp;başladı. Kız da kapıyı açtı ki bir tilki. Tilkinin boynunda altını görünce tilkiyi sevmeye başladı. Tilki, ağasının selamını söyledi. O da cevabını söyledi.\n\nKırk gün bitmişti, düğün başladı. Kız, oğlanı saraya davet etmesi için babasına söyledi. Babası:\n\n— Büyük adam mı, küçük adam mı, dedi.\n\nKız da:\n\n— Büyük adam, dedi.\n\nBabası büyük karşılığa onu sarayda misafir etti. Cemaat kuruldu, oğlan cebindeki yedi dili çıkarttı, gösterdi. Pehlivanın yalan olduğuna hep inandılar. Oğlan kılıcını çekti, o pehlivanı öldürdü. Kız da onunla evlendi.\n\n&nbsp;\n\n\n*gadek: kadar.\n\n*sitil: kulplu bakır su testisi.\n\n*suvarmak: hayvana su vermek, su içirmek.\n\n*camız: manda.\n\n*kesek: bel, çapa veya sabanın topraktan kopardığı irice parça.\n\n*galıç: orak.\n\n*torlamak: derleyip toplamak.\n\n*tepmik: tekme.\n\n*yazı: düz yer; ova; kır.\n\n*çığıntı: ? (Kaynak kitapta ve Derleme Sözlüğü’nde yok.)\n\n*kürtme: tekme.\n\n*cırmaklamak: tırnaklarıyla çizmek veya hırpalamak; cırmalamak, tırmalamak.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Heka",
        "text": "Vaktin birinde bir paşa varmış. Üç tane oğlu varmış. Bir gün paşa bahçeye inmiş, gezerken bir elmanın başında bir kuş görmüş. Kuşu seyrederken kuş yetmiş iki dilden ötmüş. Buna merak olmuş, demiş:\n\n— Gideyim de eve, üç tane oğlum var. Nasıl olsa bu kuşu bana getirirler. Bu kuş dağ kuşu değil, ev kuşudur.\n\nBüyük oğluna demiş:\n\n— Oğlum, ben bugün bir kuş gördüm bahçede. Yetmiş iki dilden ötüyordu, bana çok merak verdi. Bu kuşun bir kolaylığına baksanız da getirseniz çok iyi olur. Getirmezseniz merak eder, ölürüm.\n\nOrtanca oğlana da aynı söylemiş.\n\nİkisi de cevap etmişler:\n\n— Baba, kanatlı kuş; nereden bulalım da sana getirelim? Hiç bunun bir imkânı var mı? Sizin zaten evlatlıkta yüzünüz yok. Gene küçük oğlunuz Mehmet Şerif anca bunu getirir. Onun yanına gidin.\n\nKüçük oğlu Mehmet Şerif’in yanına gitmiş. “Mehmet Şerif!” diye çağırmış. Mehmet Şerif de “Baba emrin!” diye gelmiş.\n\n— Oğlum, ben bugün bizim bahçede bir kuş gördüm. Yetmiş iki dilden ötüyordu, bana çok merak oldu. Oğlum bunun bir çaresine bak, bu neredeyse bana bul getir. Getirmezsen ben bir sene sağ kalmam.\n\n— Peki baba. İki tane benim kardeşim daha var. Onlarla beraber gider bir yerde buluruz. Nasıl olsa getiririz.\n\nBabası demiş ki:\n\n— İki kardeşin de gelmiyorlar.\n\n— Ben onları götürürüm baba.\n\nMehmet Şerif oradan kalkmış, kardeşlerinin yanına gitmiş. Kardeşlerine demiş ki:\n\n— Kardeşler, babam bu kuş için çok merak etmiş. Bunu gidelim bulalım bir yerde, getirelim.\n\nKardeşleri de demiş ki:\n\n— Kardeşler, kanatlı kuşu nereden bulalım da getirelim?\n\nMehmet Şerif dönmüş:\n\n— Nasıl olsa Allah bize bir yol gösterir.\n\nKardeşleri zārı naçar,* “Gidelim.” demişler, kalkmışlar biraz harçlık tutmuşlar, üçü birden yola gitmeye devam etmişler. Oradan bir taşta yazılıymış ki “Sağ koldaki yoldan giden selamet gider, selamet gelir. Ortancıl* yoldan giden ya gelir ya gelmez. Sol koldan giden gider de gelmez.”\n\nBüyük kardeşi sağ kola gitmiş. Ortancıl kardeşi ortancıl yola gitmiş. Mehmet Şerif sol yola gitmiş.\n\n— Allah getirirse geri gelirim, demiş.\n\n— Kardeşler, bakın işte bu taşta yazılı. Bu yollardan giden arkadaşlardan kim önden gelirse şu çalıyı yakın. Diğer arkadaşları neredeyse muhakkak onlar da gelirler. Allah’a ısmarladım, demiş gitmiş.\n\nGide gide ör* ıssız bir dağa gitmiş. Akşamüzeri bakmış ki bir kurt tepeye çıkmış. Orada götünü yere koymuş, bağırmış. Aradan çok gitmemiş, bakmış ki ondan başka kurtlar yedi olmuşlar. Atını bir ağacın dibine sürmüş, kendisi ağaca çıkmış. O yedi kurt ağacın dibine gelmişler. Atı yemeye başlamışlar. O öndeki gördüğü kurt da hâlâ yerinde duruyormuş. O gece gitmiş, şafak atmış, gün doğacak sıralarda hep çekilmişler kurtlar. Bakmış ki o kurt yavaş yavaş ağacın dibine inmiş.\n\n— İşte bu da beni yiyecek, demiş kendi kendine.\n\nBuna çağırmış ki:\n\n— İnsanoğlu, aşağı in. Korkma. Ben seni yemem, demiş.\n\nAma Mehmet Şerif hemen aşağı inmiş, kurt ona söylemiş:\n\n— Oğlum, ne zahmetle buraya geldin?\n\n— Yetmiş iki dille öten kuşa geldim ki onu babama götüreyim. Şimdiyse onu bulamıyorum.\n\nKurt ise:\n\n— Oğlum gel omzuma bin, gözlerini yum.\n\nOğlan hemen binmiş, gözlerini yummuş.\n\n— Gözlerini aç, demiş.\n\n— Şu karşıdaki mağarayı görüyorsun ya, işte yetmiş iki dille öten kuş oradadır. O kırk devin kuşudur. Şimdi sen gidersin, yavaş yavaş inersin. Onlar uyumaya daldılar mı, kırk devdir onlar, seksen gözü parlar köz gibi. O zaman bil ki hepsi uyumuşlar. Yanına git, “Bismillah!” de, üstünde sıçra. Kuş, üstünde, kafeste asılıdır. Onun tasını, kösteğini, hiçbir şeyini unutmadan al. “Bismillah!” de, tekrar üstünde sıçra. Bir şeysini unutursan o kuş yetmiş iki dilden öter, seni yakalarlar.\n\nOğlan gitmiş, onun dediği gibi yapmış. Tasını unutmuş. Kuş yetmiş iki dilden ötmüş. Bunlar hepsi birden uyanmışlar. Bunu tutmuşlar, elma gibi elden ele vermişler. Sonra onların büyüğü demiş ki:\n\n— Hele onu bana verin. Cesaretli bir adam olmasa buraya gelmez. Sorayım niçin gelmiş buraya.\n\nEline almış:\n\n— Niye geldim oğlum? Kanatlı kuş bizim buradan geçemiyor. Ne cesaretle sen buraya geldin?\n\n— Ben babamın hatırası için geldim. Bizim bahçede sizin bu kuşun öttüğünü görmüştü. Bunun için çok merak ediyordu. “Oğlum, bu kuşu bize getirmezseniz ben meraktan çatlarım.” Ben de onun için bu kuşu götürmeye geldim. Şimdiyse sizin vicdanınıza kalmış bir iş.\n\nBurada:\n\n— İsmin ne, diye sormuş.\n\n— Benim ismim Mehmet Şerif’tir.\n\n— Mehmet Şerif, seni bırakacağım. Kırk devin yanında bahar atı vardır. Onu getirirsen bana, sana kuşu vereceğim. Getirmezsen işte sen de gidiyorsun, demiş.\n\nMehmet Şerif ağlayarak kurdun yanına dönmüş. Kurt demiş:\n\n— Oğlum, ne ağlıyorsun?\n\nO da işi anlatmış.\n\n— Haydi gene omzuma bin. Gözünü yum, aç,&nbsp;demiş.\n\n— Şu karşıdaki mağarayı görüyorsun ya, o devleri nasıl takip ettiysen seksen gözlerini köz gibi saydığın zaman gidersin, onlar hep uyumuşlar. “Bismillah!” diye üstüne sıçrarsın, ahıra geçersin. Atı tımarlarsın, hiç korkmazsın. Eyerini vurursun, gemini, yularını, kösteğini, mermendini,* gevresini* ve kaşağısını; hiçbir şeyini unutmadan “Bismillah!” diye binersin.\n\nOğlan onun dediği gibi yapmış. Her şeyini aldıktan sonra torbasını unutmuş. At kişnemiş, gene bunu burada yakalamışlar. Onlar nasıl etmişlerse bunlar da aynı öyle etmişler. Sonra büyük kardeşleri almış yanına:\n\n— Oğlum, ne cesaretle buraya geldin?\n\n— Babamın yetmiş iki dilden öten kuşunu bizim bahçede görmüştü. Onun getirilmesini istiyor. Ben de babamın hatırası için kuşa geldim. Oradan beni yakaladılar “Bize bahar atını getir.” dediler. “O zaman sana kuşu verelim.” Ben de ata geldim, siz de beni burada yakaladınız.\n\n— Madem öyleyse oğlum, İstanbul’da dünya güzeli vardır. Onu bana getirirsen o zaman sana atı veririm, demiş.\n\n“Allah ömürler versin.” diye çıkmış. Ağlayarak kurdun yanına gelmiş. Kurt gene: “Omzuma bin.” demiş. “Gözlerini yum.”\n\nHemen gözlerini açmış ve bakmış ki bir denizin kenarında duruyorlar.\n\n— Şu karşıdaki konağı görüyor musun oğlum? İşte dünya güzeli dedikleri buradadır. Şimdi ben bir gemi olacağım, yani böyle bir gemi görülmemiştir. Şehrin hepsi bunu görmeye gelirler. O zaman dünya güzeline haber verirler. “Böyle böyle çok güzel bir gemi gelmiş. Hangi düvelden geldiğini kimse bilmiyor.” O zaman dünya güzeli gelir “Maşallah ne güzeldir.” der. O zaman sen de dersin ki “Hatun, dışarısı bozulmuş. İçerisini görsen. Daha böyle bir güzellik dünyada daha görmemiş.” dersin. Dersin ki: “İki saat emir ver ki kimse dışarıda kalmasın. O zaman gelir, içerisini iyice gezer, görürsün.” Hemen o dakikada senin dediğini yapar. O geldi, içine girdiği bille,* söken ağaçlarını* vurursun. Arkaya bakmadan kaçırırsın. Arkaya bakarsan üçümüz de gideriz.\n\nKızı kaçırmış, sonra devlerin yanına gelmiş. Kurda söylemiş ki:\n\n— Ben kızı götüreyim, vereyim ki atı alayım.\n\nAtı almış, kuşu almış, dünya güzelini almış, beraber götürmüş.\n\nKardeşleriyle birbirlerine kavuşmuşlar.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* zarı naçar: ? (Kaynak kitapta yok. “Çarnaçar”ın söyleyiş biçimi olabilir.)\n\n* ortancıl: ortanca.\n\n* ör: ıssız, tenha, kimsesiz.\n\n* merment: atın bağlandığı uzun zincir.\n\n* gevre: at tımarlamak için sığır kuyruğundan yapılan kese.\n\n* bille: zaman.\n\n* söken ağacı: gemiyi yürütmeye özgü ağaç.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Tunceli",
        "title": "Hint Kızı",
        "text": "Vakti zamanında bir Mehmet Ağa varmış. Bir de oğlu varmış. Mehmet Ağa ihtiyar olunca oğluna demiş ki:\n\n— Oğlum, büyük adamlarla oturup kalkma.\n\nBu oğlan on beş yaşına girince, bu Mehmet Ağa da balık avcısı imiş. Bu oğlan o zaman anasına sormuş:\n\n— Benin babam ne zanaat sahibi idi?\n\nAnası da demiş ki:\n\n— Oğlum, senin baban balıkçı idi.\n\n— &nbsp;Ana, benim babamın yayından okundan yok mudur?\n\n— Var oğlum, demiş.\n\n— Ana, babamın yayını okunu bana ver.\n\n— Oğlum ne yapacaksın yayını okunu?\n\n— Babamın yaptığı zanaatı ben de yapacağım.\n\nGiderken balık avına bir tavus kuşu rast gelmiş. Sonra vezir de rast gelmiş kendisine, oğlana demiş ki:\n\n— O tavus kuşunu bana ver.\n\nOğlan da demiş:\n\n— Vermem.\n\nBu vezir gidip padişaha söylemiş ki:\n\n— Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet bir tavus kuşu bulmuş ki sizlere harç bir şeydir.\n\nSonra vezire padişah demiş ki:\n\n— Git, Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet’i çağır yanıma.\n\nO da gidip çağırmış. Çocuk da yanına gitmiş.\n\n— Oğlum, bir tavus kuşu bulmuşsun. Bana vereceksin.\n\nSonra çocuk tavus kuşunu ona vermiş.\n\nAhmet dönüp eve gelmiş. Vezir söylemiş ki:\n\n— Padişahım, bu tavus kuşuna göre fildişinden bir ev yapmak lazım gerektir. Padişah söylemiş ki vezire:\n\n— Bu fildişinden evi kim yapar?\n\nO da demiş ki:\n\n— Tavus kuşunu kim bulduysa evi de o yapabilir.\n\nVezire söylemiş padişah:\n\n— Git, Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet’i çağır, demiş.\n\nVezir de gidip:\n\n— Ahmet, seni padişah çağırıyor.\n\nOğlan da ağlayarak padişahın yanına gitmiş:\n\n— Buyrun padişahım, demiş.\n\nPadişah da dönüp demiş ki:\n\n— Bu tavus kuşunu sen bulmuşsun, bu fildişi evi de sen yapacaksın.\n\nAhmet ağlayarak eve gelmiş. Anası demiş:\n\n— Niye ağlıyorsun oğlum?\n\nOğlan da demiş ki:\n\n— Padişah bana dedi ki “Fildişinden ev yapacaksın.”\n\nAğlayarak gelmiş anasının yanına.\n\nAnası dönmüş demiş ki:\n\n— Oğlum, babanın bana vasiyeti vardı ki “Oğlum büyürse büyük adamlarla durup kalkmasın.” İşte başına böyle bela gelir. Cezandır, çek. Gidersin dört yol var, dört yolun birinden ayrılırsın. Orada fil gölü vardır. O fil gölünün başında oturur beklersin. Orada akşamüzeri olur, dört tane erkek gelir; onlar senin dayındır. Onlar gelip fil suvaracaklar* teker teker. Onlar seni sorarlar. Sen de dersin ki “Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet’im.” Onlar anlar ki ben onların bacısı olduğumu bilirler. O zaman yeğenimiz diye tanırlar. “Niye buraya gelmiş?” diye sorarlar. O zaman da dersin ki “Padişah bana fildişinden ev yapacaksın diye söylediler. Beni de anam buraya gönderdi. Filan gölde dayıngil gelir, otur da o gölü bekle. Ben de geldim, bu gölün başında oturdum, sizi bekledim.”\n\nSonra dayıları kırk tuluk şarap getirmişler, o göle dökmüşler. O filler gelmiş, o gölden su içmiş. Bütün dişleri dökülmüş. O dişleri toplamışlar ki bir filin birisine yüklemişler. Yükledikten sonra:\n\n— Haydi oğlum, al git, demişler.\n\nOğlan önüne almış katmış, almış gelmişler. Padişahın yanına gitmişler. Padişah demiş:\n\n— Yap bu evi göreyim.\n\nOğlan beş günde yapmış çıkmış. Padişahı çağırmış:\n\n— Gel, konağı yaptım, demiş.\n\nPadişah gelmiş, o konağı beğenmiş.\n\nVezir söylemiş ki:\n\n— Padişahım, bu konağın içine de Hint padişahının kızı lazım.\n\nPadişah sormuş vezire ki:\n\n— Bunu kim getirecek?\n\nO da:\n\n— Fildişi konağı yapan kimse o Hint padişahının kızını da o getirecek.\n\nVezire dönmüş demiş ki:\n\n— Ahmet’i çağır gelsin.\n\nGitmiş vezir Ahmet’i çağırmaya:\n\n— Haydi Ahmet, padişah seni çağırıyor.\n\nAhmet de ağlayarak padişahın yanına gitmiş:\n\n— Emret padişahım, demiş.\n\n— Sen gideceksin, Hint padişahının kızını bana getireceksin.\n\nOğlan da ağlayarak anasının yanına gitmiş. Anası da demiş ki:\n\n— Git gene dayılarının yanına.\n\nOğlan yolu eline almış, gitmiş gene o gölün başına oturmuş. İkindi sıraları olmuş, dayısıgil gene o göle fil suvarmaya gelmiş:\n\n— Nedir Ahmet, demiş.\n\nAhmet de:\n\n— Padişah emrediyor ki “Hint padişahının kızını bana getireceksin.”\n\nDayısı oradan aldırmış, demiş ki:\n\n— Padişahın yanına git de ki “Kırk kız tamamlasın, vezirden taraf bir de bir kayık hazırlasın. Bilmem, çok bir zahireler de peydahlasın vezir. Bunları vezir hepsini tamam ederse, gider Hint padişahının kızını getiririm.” dersin.&nbsp;&nbsp;\n\nOğlan, padişahın yanına gitmiş demiş ki:\n\n— Padişahım, vezir tarafından kırk kız, bir de bir kayık; yüz kilo da erzak. Bunların hepsini tamamlarsa gider, kızı getiririm.\n\nOndan sonra padişah çağırmış veziri:\n\n— Bunların hepsini tamamlayıp Ahmet’e teslim edeceksin.\n\nVezir de cana başa düşmüş, bunların hepsini tamamlamış. Ahmet’e teslim etmiş. Ahmet gelmiş anasının yanına. Anası tekrar göndermiş dayılarının yanına. Oğlan gitmiş dayılarının yanına. Gittikten sonra:\n\n— Oğlum, gidersin şu yola, epeyce bir yol gittin mi o yola, bir Suyutan vardır. Dersin ki “Bu ne hikmettir?” O da der ki “Ne hikmet ola? Sanki Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet midir ki fildişinden ev yapmış.” Sonra da der ki “Bana arkadaş olmaz mısın?” “Olurum.” de.\n\nBir günlük yola gitmişler, Karsavuran rast gelmiş. Ahmet demiş ki:\n\n— Canım bu ne hikmettir?\n\n— Canım bunda ne var? Sanki Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet mi fildişinden ev yapmış, demiş.\n\n— Bana arkadaş olmaz mısın, demiş.\n\nKarsavuran da demiş ki:\n\n— Olurum.\n\nBir günlük yola daha gitmişler, Kökçeken rast gelmiş. Gene Ahmet demiş ki:\n\n— Bu ne hikmettir?\n\n— Bu hikmette ne var? Sanki Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet mi ki fildişinden ev yapmış. Bana arkadaş olmaz mısın, demiş.\n\nO da demiş ki:\n\n— Olurum.\n\n— Haydi gidelim, demiş.\n\n— Nereye gidelim, demiş.\n\n— Hint padişahının kızını bizim padişaha getirelim.\n\nBunlar bir günlük yol gitmişler, gene bir arkadaşa rast gelmişler ki o arkadaş bir adımını atıyormuş Elaziz’e, bir adımını atıyormuş Kesirge’ye. Ahmet bunu görünce demiş ki:\n\n— Bu ne hikmet?\n\nO da demiş ki:\n\n— Bunda ne var? Mehmet Ağa’nın oğlu Ahmet mi ki fildişinden ev yapmış. Bana arkadaş olmaz mısın?\n\nO da:\n\n— Olurum, demiş.\n\nGitmişler Hint padişahının huzuruna. Hint padişahının kızını: “Allah’ın emri ile, peygamberin kavli ile kızınızı bana verin.”\n\nPadişah da dönüp demiş ki orada:\n\n— Benim üç vaadim var. Bu vaadimi yaparsan kızımı veririm. Kırk kulplu kazan pilav pişireceğim, onu yiyip bitireceksiniz. Vaadimin biri bu.\n\nPadişah tutmuş, kırk kulplu kazanda yemek pişirmiş. Bunların hepsini çağırmış, Suyutan bu pilavın hepsini yutmuş, kakmış. Kazana vuruyormuş ki “Daha doymadım, varsa getirin.” Hint padişahı demiş ki:\n\n— Benim bütün askerim maskerim bunu yer, bitiremezdi; bir tarafı da dolu dururdu. Vaadimin biri oldu.\n\nBu padişah fırını iyice yakmış; iyice kızdırmış, pul gibi etmiş. Bütün arkadaşlara demiş ki:\n\n— Girin bunun içine.\n\nAhmet demiş ki:\n\n— Karsavuran ne duruyorsun, bu marifet senindir.\n\nBu Karsavuran karı savura savura fırının içine girmiş. Arkadaşlar da arkası sıra girmiş. O Karsavuran demiş ki:\n\n̶&nbsp; Yandık, donduk, diye bağırmış.\n\nHint padişahı demiş ki:\n\n— Bu ne hikmettir? Vaadimin biri kaldı, bunu da yaparlarsa veririm.\n\nBir mektup yazmış, güvercinin ağzına vermiş; bir mektup da Ahmet’e vermiş. Ahmet de demiş ki:\n\n— Seyrekbasan bu senin marifetindir.\n\nBu Seyrekbasan mektubu almış, yola düşmüş. Bir adımı burada, bir adımı taa Iğıki’de. Güvercin görünürde kalmış, bu Seyrekbasan ilerlemiş. Arkasına dönüp bakmış ki güvercin görünürde. Orada başını yere koyup yatmış. Gelmiş güvercin onu geçmiş. Ahmet demiş ki:\n\n— Gökçeken ne ediyorsun? Güvercin Seyrekbasan’ı geçti. Burada bir marifetini göster.\n\nGökçeken yerden bir meşe odunu çektiği gibi Seyrekbasan’ın yanına atmış, gelmiş Seyrekbasan’ın ayağına değmiş. Seyrekbasan sıçramış, arkasına dönmüş bakmış ki güvercin kendinden ilerlemiş. Hemen iki adımda güvercini geçmiş, götürmüş mektubu vermiş. Cevabını almış, geri dönmüş. Gelmiş dönmüş arkasına bakmış ki güvercin uzaktan hemin* geliyor. Gelmiş biraz orada yatmış. Güvercin gelmiş, kendini geçmiş. Ahmet demiş ki:\n\n— Aman güvercin ilerledi. Gökçeken gene marifetini göster.\n\nGökçeken hemen bir meşe odunu çekmiş, Seyrekbasan’ın arkasına atmış. Seyrekbasan’ın ayağına değmiş. Uykudan sıçramış. Bakmış ki güvercin kendinden ilerlemiş. Hemen bir adımını buraya atmış, bir adımını da şuraya atmış; padişahın yanına gelmiş güvercinden evvel. Padişah demiş ki:\n\n— Peki oğlum, vaadim yerine geldi.\n\n&nbsp;Kızını kalkmış vermiş Ahmet’e. Bunu almışlar, gelmişler. Seyrekbasan yerinde kalmış, Gökçeken de yerinde kalmış, Karsavuran da kalmış, Suyutan da kalmış. Ahme ise kızı almış, gelmiş. Yolda kız demiş ki:\n\n— Ben padişahı almam, ben seni alırım.\n\nKız dönmüş, demiş ki Ahmet’e:\n\n— Kırk gün koymam ki düğünüm olsun. Sen o padişahın odaya kadar lağım vur, söylemiş.\n\nOğlan de kızı almış, vermiş padişaha.\n\nPadişah demiş ki:\n\n— Düğün tutalım.\n\nKız ise:\n\n— Ben kırk gün kestim. Düğün tutmam.\n\n“Peki.” demiş ve padişah da kızın sözünden çıkmamış.\n\nOğlan lağım vurmuş padişahın olduğu odaya kadar. Kıza haber göndermiş ki:\n\n— Ben lağım vurdum, hazırlandım, düğünümü tutsunlar. Padişah düğünümü tutmaya başlasın.\n\nBeş altı gün padişah düğün yapmış.&nbsp; Düğün bittikten sonra kızı içeriye vermişler, padişah kıza demiş ki:\n\n— Üstünü çıkart.\n\nKız da demiş ki:\n\n— En evvel sen üstünü çıkart.\n\nKız da karyolanın demirlerini kırmış, sicim bağlamış. Padişah nasıl karyolanın üstünde oturuyorduysa, padişah lağımdan aşağı düşmüş. Oğlana kız hemen haber göndermiş.\n\n— Ben padişahı lağımdan aşağı attım.\n\nOğlan gelip padişahın tahtına oturmuş, padişahlığı almış. Hemen emir göndermiş ki “Düğünümü tutsunlar.” Düğün tutulmuş, dört beş gün düğün olmuş. Bu padişah olan oğlan da kızı almış, yiyip içip muratlarına geçmişler.\n\n&nbsp;\n\n\n* suvarmak: hayvana su vermek, su içirmek.\n\n* hemin: biraz önce; henüz; daha yeni. (Derleme Sözlüğü)\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Kardeşler",
        "text": "Zaman zaman içinde\n\nKalbur saman içinde\n\nEşek hamallık ederken\n\nSıçan hapbaba* binmiş\n\nGazinoda berberlik ederken\n\nYalan yılan\n\nBu haneklerin* alayı yalan\n\n&nbsp;\n\nVaktinde, zamanında bir karıyla bir koca varmış. Bunun yedi tane oğlu varmış. Bunun hiç kız zürriyeti olmazmış. Bir sene, iki sene geçmiş, bunun anasına oğulları sormuş:\n\n— Hiç bizim bacımız yok mu, diye.\n\nBu aradan beş, altı sene sonra kendileri büyümüş, anasına demiş ki:\n\n— Biz başımızı alıp gideceğiz. Ne zaman bizim bacımız olursa kapının önüne bir al bayrak dik, oğlan olursa kara bayrak dik. Biz geliriz kapının önüne, bakarız bayrak kırmızı ise biz eve geliriz. Karaysa biz eve gelmeyiz.\n\nBundan bir zaman geçmiş, gelmişler kapının önüne, bakmışlar ki kara bayrak. Komşusu kırmızı bayrağı alıp yerine kara bayrak dikmiş. Kardeşleri gelip bakmışlar ki kara bayrak dikilmiş. “Biz gene sekiz kardeş olduk.” diye ağlayarak gene dönmüşler. Aradan bir zaman geçmiş, hâlbuki kadının doğurduğu kızmış. On yaşına kadar büyümüş, anasına sormuş:\n\n— Benim hiç kardeşim yok mu, diye sormuş.\n\n— Neyin var yavrum?\n\n— Kardeşlerim nerededir?\n\n— Bacımız olmadı diye başını alıp gitti.\n\nKız on, on iki yaşına gelmiş, anasına demiş ki:\n\n— Ben kardeşlerimi bulacağım.\n\nAnası evden gitti mi beline ekmek sarmış, kardeşlerini bulmaya, şöyle böyle on, on iki saat artık gitmiş, aralık akşam olmuş, kendi bir dağın başında kalmış. Yolun öte yanında bir mera görmüş. Bu gecelik bu merada yatmaya karar vermiş. Meranın içine varmış ki ev gibi düzülüymüş. Kardeşlerini burada bulmuşlar.\n\n&nbsp;\n\n\n* hapbap: Nalın.\n\n* hanek: Söz, konuşma.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Keloğlan",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, vakti zamanında bir karının bir oğlu varmış.\n\n— Oğlum, iki kırat*&nbsp;arpamız var, eşeğe yükle de değirmene ilet, demiş.\n\n— İleteyim ana, demiş.\n\nYolda yüklemiş, götürdüğü yerde iki yol ayrılıyormuş. Eşeğe demiş:\n\n— Sen bu yolda git, ben bu yolda gideyim. Kim en önde değirmene kavuşuyor?\n\nKendi önde gidip değirmenin kapısını kapatmış. Değirmenci demiş:\n\n— Aman Keloğlan, ne ediyorsun?\n\nO da demiş ki:\n\n— Eşekle öncül*&nbsp;oynadık.\n\n— Eşekle öncül oynanmaz. Eşeği şimdi kurt yer. Haydi git eşeği getir.\n\nO da gitmiş, eşeği kurt yemiş. Kaburga çubuğunun arasına kargalar üşüşmüş, yiyorlarmış. Eğilerek gitmiş birini tutmuş, koynuna sokmuş. Oradan gitmiş gayrı bir eve, kapıyı dövmüş:\n\n—Gar-ana*&nbsp;beni eve misafir alır mısın?\n\n— Hayır, alamam Keloğlan.\n\nKapıdan dışarı etmiş.\n\nOradan ayakçaktan*&nbsp;dama çıkmış. Bir yere yatmış. Kapı dövülmüş. Bu karı açmış kapıyı, bir kaz getirmiş hovardası. Karı kazı almış, selenin altına koymuş. Hovardasını hasırın altına dolamış. Bir daha kapı dövülmüş. Bu adam da bir kuzu kızartması getirmiş. Onu da selenin altına koymuş. O hovardayı da hasırın altına dolamış. Yeniden kapı dövülmüş, bir hovardası daha gelmiş. O da bir karpuz getirmiş, onu da hasıra dolamış. Yeniden kuvvetli kuvvetli kapı dövülmüş. O da çiftçi kocasıymış:\n\n— Acıktım. Ekmek getir, demiş.\n\nO da ayranla ekmek getirmiş. Keloğlan merdivenden yavaşça inmiş:\n\n— Ağa beni misafir alır mısın?\n\nKarı da demiş ki:\n\n—Yürü dert sokasıca Keloğlan. Demin de geldin, kovaladım seni, demiş.\n\nAğa demiş:\n\n— Bırak, gelsin otursun.\n\nOturmuş, ekmek yemeye başlamış ayranla. Ekmeği yedikten sonra kolunu bir sıkmış, kolunun altındaki karga “Gıt!” demiş.\n\n— Aman Keloğlan, o ne?\n\nO da demiş:\n\n— Bilgici kuşu.\n\n— Ne diyor, demiş.\n\n— Aman! Selenin altında kaz kızartması var, getirse yesek iyi olur.\n\nÇiftçi ağa:\n\n— Kız kalk getir! Kim getirdi.\n\n— Halam oğlu getirdi.\n\nYedikten sonra gene bir daha kolunu sıkmış, karga “Gagıt!” demiş.\n\n— Ne diyor Keloğlan, demiş.\n\n— Selenin altında kuzu kızartması var, getirse yesek iyi olur.\n\n— Onu kim getirdi?\n\n— Emmim* oğlu getirdi.\n\nOnu da yedikten sonra bir daha kolunu sıkmış.\n\n— O ne diyor?\n\nÇiftçi başı sormuş Keloğlan’dan.\n\n— Selenin altında bir karpuz var, getirse yesek iyi olur bunun üstüne.\n\n“Biz bunları yedik, hasırın altında dolananlar ne yiyecek?” deyince çiftçibaşı kalkmış, bıçağı çekmiş ve hasırın altında dolananlara hücum etmiş. Keloğlan da bıçağı çekmiş, çiftçibaşının öküzünü, atını bıçaklamış. O taşkalada*&nbsp;çiftçibaşının karısı:\n\n— Aman Keloğlan, bilgici kuşu kaça?\n\n— Bir sahan altına veririm.\n\nÇiftçi başının karısı bir sahan altını getirip Keloğlan’a vermiş, bilgici kuşunu almış, teştin*&nbsp;altına koyarken kafasını dışarda koymuş. Bilgici kuşu ölmüş.\n\nKeloğlan oradan gitmiş başka memlekete. Bir eşek almış, onlar da eşeği görmemişler.\n— Aman Keloğlan, o ne?\n\n— Ordubozan.\n\n— Bizim buraya ordu gelecek. Bozar mısın?\n\nKeloğlan da demiş ki:\n\n— Bozarım. Günde her ev yarım kırat arpa getirirseniz bozarım.\n\n— Tek sen boz da, getiririz.\n\nOnlar günde yarım kırat arpa getirmişler. Eşeği içerde arpayla beslemişler. Eşek dışarı görmemiş, zapt olmuyormuş. Keloğlan’dan başka kimse gidemiyormuş. Köylüler:\n\n— Keloğlan, bugün ordu gelecek.\n\nKeloğlan da:\n\n— Peki, demiş.\n\nEşeği ahırdan çıkartmış. Eşek zapt olmuyormuş. Orduya doğru götürmüş. Orduyu görünce eşeği seplemiş*&nbsp;kendi başka bir sokağa kaçmış.\n\nEşek zırlayarak bunların üstüne hücum etmiş, bunlar kaçmışlar. Bir tane topal atlı kalmış. O da yer bulamamış, kendi kendini dırının*&nbsp;içine atmış. Eşek de katırın üstüne sıçramış. Katırı boğmak istemiş. Katır tekmelemiş, eşek kaçmış. Dırının içindeki adam çıkmış, katıra binmiş gitmiş arkadaşlarının yanına:\n\n— Katırın üstüne eşek sıçradı, beni aradı aradı bulamadı, geri döndü gitti.\n\nKeloğlan da eşeği tutmuş, evine gitmiş.\n\n&nbsp;\n\n\n*Kırat: tahıl ölçeği birimi.\n\n*Öncül: önde giden, birinci; oyunlarda ebe.\n\n*Gar-ana: ? (Kaynak kitapta ve Derleme Sözlüğü’nde yok. “Karı ana” olabilir.)\n\n*Ayakçak: merdiven.\n\n* Emmi: amca.\n\n*Taşkala: kargaşa, hengâme.\n\n*Teşt: hamur teknesi; çamaşır leğeni.\n\n*Teplemek: koyvermek, salıvermek (Derleme Sözlüğü, Malatya.)\n\n*Dırı: çalılık.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Kahramanmaraş",
        "title": "Kırk Kardeş",
        "text": "Vakti zamanında bir padişah varmış. Padişahın horantasında* otuz dokuz tane oğlu olmuş.\n\n— İlahi ya Rabbi, bir daha evleneyim de Allah ondan da bir oğlan versin.\n\nPadişah bir daha evlenmiş, bir oğlu daha olmuş; kırk oğlu olmuş. Mektebe gider gelirlermiş bu otuz doku oğlu; küçük oğlan evde büyüyerek on yaşına girmiş. Otuz dokuz oğlun kimi ihtiyarlamış, kiminin daha yeni evlenecek zamanı gelmiş. Padişahın bir de babası varmış. Bu otuz dokuz oğlan varmışlar dedelerinin huzuruna, şikâyet etmişler:\n\n— Babamız bizi evermiyor, evlenmek zamanımız geçti.\n\ndeyince dedeleri demiş ki:\n\n— Oğlum, Hasbahçe’ye gidin. Herkes şahsına göre birer elma koparsın. Bir sininin üzerine koyup bana getirsin, demiş.\n\nOtuz dokuz oğlan Hasbahçe’ye gidip herkes şahsına göre birer elma kopartmışlar, sininin üzerine koyup dedelerine getirmişler. Dedeleri alıp padişahın önüne koymuş. Padişah babasına demiş ki:\n\n— Bunlar neci?\n\nBabası da:\n\n— Oğlum, bunlar senin evlatlarındır. Kiminin evlenecek zamanı gelmiş, kimi yeni yetişiyor. Bunlar evlenmek istiyor, demiş.\n\nPadişah demiş ki:\n\n— Peki, evereyim, diye söylemiş.\n\nOğullarını huzuruna çağırtmış:\n\n— Oğlum, evlenmek istiyorsunuz da niçin bana söylemiyorsunuz? Sizi evereyim, demiş.\n\nOğulları da demiş ki:\n\n— Baba, biz otuz dokuz tanemiz bir anadan ve bir babadan ve alacağımız kız da bir anadan ve bir babadan olursa alırız. Yoksa biz elimizle buluruz, diye cevap vermiş.\n\nPadişah demiş ki:\n\n— Oğlum, bir defa tellal çağırttıralım da ondan sonra bulunmazsa siz elinizle üstüne konmayın, demiş.\n\n— Peki baba, demişler.\n\nBabaları da:\n\n— Oğlum, varın tavlaya, atlarınız alın. Birer heybe altın alın, yola revan olun, demiş.\n\nBunlar atlarını çekip yola revan olmuşlar. Bunlar gitmekte olsun biz gelelim küçük oğlana.\n\nKüçük oğlan mektepten gelmiş ki kardeşlerinin olduğu odada kimse yok. Hemen kopa kopa* babalarının yanına varmış:\n\n— Baba, hani benim kardeşlerim? Nereye gittiler? Yoksa bir iş mi vardı da oda boş kaldı, deyince:\n\n— Oğlum, kardeşlerin evlenmek istedi. “Biz otuz dokuz tanemiz hep bir anadan bir babadanız. Ayrı ayrı evlenmeyiz.” demiş.\n\n— Hepsini bir arada bulamadık, kendileri atlarını çekip gittiler.\n\nKüçük oğlan da demiş ki:\n\n— Baba, kardeşlerim nereye gittiyse izin ver, ben de onların gittiği yere gidip kardeşlerimi bulayım, demiş.\n\nTellal çağırttırmış, hiçbirisi tamam olmadığından oğulları almamış. Oğulları demiş ki:\n\n— Varalım babamızdan izin isteyelim de biz elimizle bulalım, demişler.\n\nBabalarının huzuruna varmışlar. Büyük kardeşi demiş ki:\n\n— Baba bize izin ver de kendi elimizle bulalım. Babaları da demiş ki:\n\n— Oğlum, ben bir padişah olayım da siz elinizle evlenesiniz, demiş.\n\nBunlar babalarının sözünü dinlemeyip;\n\n— Hiç çaresi yok, gideriz, demişler.\n\nBabaları da:\n\n— Peki oğlum, madem gideceksiniz size üç vasiyet edeceğim. Bu vasiyetimi tutun, demiş.\n\n— Peki baba demişler.\n\n— Oğlum, bir ulu ağaç dibine konmayın, bir de ulu çay kenarına konmayın, bir de üç yol. Bu vasiyetlerimi tut. Haydi Allah işini rast getirsin. Atını al, bir heybe alttın doldur, bin; kardeşlerinin gittiği yola git.\n\nÇocuk tavlaya varıp, atına binip yola revan olmuş. Bu çocuk akşam namazında kardeşlerine yetişmiş. Varmış ki kardeşleri babasının vasiyet ettiği ağacın dibine konmuşlar. Bu yandan varıp kardeşlerine selam vermiş. Kardeşleri demiş ki:\n\n— Biz senin elinden kaçtık. Sen gene bizi buldun, diye çocuğu iyice dövmüşler.\n\nÇocuk da demiş ki:\n\n— Babam bana vasiyet etti ki “Ulu ağaç dibine konmayın.” dedi. Biz geldik babamızın vasiyet ettiği ağacın dibine konduk. Başka bir yere konalım, demiş.\n\nÇocuğu kovmuşlar ve çocuk gene gitmemiş. Kardeşleri uyuduktan sonra çocuk içlerinden çıkıp yukarı bir yere varıp oturmuş. Gecenin bir yarısı gün doğu tarafından bir inilti kopmuş. İnilti gittikçe çoğalmış. Çocuk bir de bakmış ki büyük bir dağ gibi adam geliyor. Meğer o gelen bir devmiş. Çocuk sıçrayarak bir ok atıp o kocaman devi vurmuş. Dev gitmiş. Sabah olup kardeşleri bakmış ki kendinin küçük kardeşleri içlerinden çıkmış, yukarıda yatıyor. Demişler ki:\n\n— Deyyus oğlu deyyus. İçimizi de beğenmemiş de dışarıda yatıyor, demişler.\n\nKardeşlerinin birisi demiş ki:\n\n— Uyarmayalım da bırakalım gidelim. Bizi nerede bulacak? Bunun elinden kurtuluruz demişler.\n\nAtlarına binip, yola revan olup ulu çay kenarına konmuşlar. Küçük çocuk oradan uyanmış, bakmış ki kardeşleri kendi atlarına binip gitmişler, kendinin atıyla parayı orada koymuşlar. Kuşluk, çocuk kalkıp atına binip yola revan olmuş. Kardeşlerinin ardından yetmiş. Varmış ki gene babasının vasiyet ettiği yere konmuşlar. Çocuk demiş ki:\n\n— Kardeşim, babam bana vasiyet ettiydi ki “Ulu çay kenarına konmayın.” diye söylediydi, deyince çocuğu bir iyice daha dövmüşler.\n\nÇocuk gece yarısı selamete çıkıp durmuş. Gece gün batı tarafından bir inilti kopmuş. Gele gele gelmiş ki gene bir dev gelmiş. Çocuk onu da yaralamış. Sabahleyin kardeşleri bakmış ki gene dışarıda yatıyor, gene kardeşleri uyarmayıp yola revan olmuşlar. Babalarının vasiyet ettiği yolun üzerine durmuşlar. Çocuk sabahleyin uyanıp atına binerek yoluna devam etmiş; akşam namazı kardeşlerinin ardından gitmiş. Selam verip atından inip durmuş.\n\nBu sefer büyük kardeşleri demiş ki:\n\n— Bu bizi kardeş biliyor da onun için bizi bırakmıyor, demiş.\n\nHâlbuki o yol üç çatalmış. Yolun birisine giden ya gelir ya gelmez diye yazılıymış, birisine giden de hiç gelmez diye yazılıymış. Öbür yola da giden üç sene gidip, doğru gidip doğru gelirmiş. Bunun hangisine gideceklerini şaşırmışlar. Bunun üzerine büyük kardeşleri demiş ki:\n\n— Bizim vekilimiz küçük kardeşimiz olsun. Nereye giderse oraya gidelim, demiş.\n\nÖyle deyince çocuk korkmuş ki:\n\n— Beni öldürürsünüz, demiş.\n\nOnlar da ant etmiş ki:\n\n— Öldürmeyiz, senin emrindeyiz, demişler.&nbsp;\n\nÖyle deyince çocuk da demiş ki:\n\n— Binin atınıza da gelmez yola gidelim, demiş.\n\nAtlarına binip yola revan olmuşlar; az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, altı ay, bir güz gitmişler, vara vara bir konağa varmışlar. Konağa hepsi birlikte inmişler, atlarını tavlaya bağlamışlar. Yukarı bir odaya çıkmışlar. Küçük kardeşleri demiş ki:\n\n— Kardeşim, siz burada durun da bir kere dolaşayım, demiş.\n\nKüçük kardeşleri oradan çıkıp bir içeriye girmiş ki bir karı oturuyormuş. Oğlan bunun yanına varmış, karının memesini ağzına alıp somurmuş.* Karı oğlanın kolundan yapışıp:\n\n— Sen necisin de benim mememi emdin, deyince:\n\n— Ben senin evladın oldum. Benim kardeşlerim aç, kardeşlerime bir yemek yap da yesinler, demiş.\n\nKarı kalkıp yemek yapıp bunlara yedirdikten sonra küçük kardeşleri demiş ki:\n\n— Karı nine, bir şerbet et de kardeşlerim yesin, demiş.\n\nMeğer karı, cadı bir karıymış. Bir sihirle şerbet edip bunlara vermiş. İçen bayılmış. Küçük kardeşleri bunun sihirli olduğunu anlamışmış. Onlar gibi içip bayılmış.\n\nKocakarı demiş ki:\n\n— Şimdi benim kırk tane oğlum var, bir de kocam var; sizi onlara kurban ederim, demiş.\n\nKarı gene gitmiş, odasına oturmuş. Hemen küçük kardeşleri odadan çıkıp bir kapı açmış ki içinde kocaman bir bahçe, içinde otuz dokuz tane kız bir yerde oynuyorlarmış ve biri de ayrı ayrı oynuyormuş. O delikanlı demiş ki, o kıza sormuş:\n\n— Onların otuz dokuzu bir oynuyor da sen ne diye yalnız oynuyorsun, diye.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Onların otuz dokuzu bir anadan bir babadan, ben de bir anadanım, demiş.\n\nDelikanlı gerisine dönüp odaya gelmiş. Kardeşlerinin zeykirlerini* alıp geri o bahçeye varıp büyüğünü büyüğe, küçüğünü de küçüğe takıp, yerli yerince buldurup kardeşlerinin odaya gelmiş. Onların zeykirini de kardeşlerinin parmaklarına takmış. Geri gelip kocakarının yanına varıp demiş ki:\n\n— Şimdi bu kardeşlerimi bayılttığın gibi ayılt. Yoksa başını vururum, demiş.\n\nKocakarı kalkıp sihri açıp hepsini uyandırmış. Bunlar içeride olmakta olsun, küçük kardeşleri eline bir tahta alıp kapının üzerine mıhlamış, üstüne oturmuş, kılıcını eline almış. Karının büyük oğlu avdan geliyormuş. Dışarıdan içeri girerek büyük oğlunu vurup bir kuyuya atmış. Onun ardınca birer birer otuz dokuz tane karının oğlunu öldürmüş, kuyuya atmış.\n\nKarının kocası, onu dahi öldürüp onu da kuyuya atmış. Gelmiş kardeşlerinin yanına. Kardeşlerine demiş ki: &nbsp;\n\n— Kardeşlerim, siz kendi kendinizi yoklayın da bakalım bir şeyimiz kaybolmuş mu, olmamış mı?\n\nKardeşleri bir de bakmış ki zeykirleri değişilmiş.\n\n— Bizim zeykirlerimiz değişilmiş, demişler.\n\nKardeşleri bunları alıp bahçeye götürmüş. Herkes nişanlısını bulup dışarıya çıkmışlar. O ayrı oynayan kız nişanlısına demiş ki:\n\n— Sen anamı da öldür, yoksa başımıza felaket gelir.\n\nKızın sözüne aldırmamış. Kırk oğlan, kırk da kız, bir de anaları, hepsi yola çıkmışlar. Meğer bunların bir tane hududu varmış, bunlar hududa gelince karı bağırmış ki:\n\n— Cansız yetiş, diye.\n\nBu karının Cansız isminde bir kardeşi varmış, karı kardeşini çağırdığı zaman o delikanlı onu da öldürmüş. Cansız gelip bu çocuğu yakalamış, demiş ki:\n\n— Kırk tane yeğenimi öldürdün, eniştemi öldürdün, bacımı da öldürdün. Kırk tane yeğenimi götürdün. Şimdi elimden nasıl kurtulacaksın, demiş.\n\nCansız öteki kardeşlerine demiş ki:\n\n— Siz yeğenlerimi alıp gidin, bu benimdir, deyince kardeşleri gitmiş.\n\nCansız da demiş ki:\n\n— Ben hiçbir şeyden ölmem, benim ölümüm insanoğlunun elinden değil. Benim Zımara’da bir nişanlım var. Onu bana getirirsen bütün yeğenlerimin, eniştemin, bacımın kanını sana helal ederim. Getirmezsen senin ölümün benim elimde.\n\nDelikanlı sormuş:\n\n— Söyle bakayım neymiş?\n\n— Benim Zımara’da olan nişanlımı yedi sene uğraştım alamadım, bunu getirirsen seni anana babana iletirim, demiş.\n\nO da “Peki.” demiş, yola revan olmuşlar. Giderken oğlan bakmış ki biraz su gidiyor, suyun öte geçesinden* bir karınca geliyor, geri dönüyor. Karıncayı oradan alıp ininin üstüne koymuş. Yola çıkmadan karınca, oğlana demiş ki:\n\n— Şu boynuzumun birini al da başın dara geldiği zaman yak; ben yetişirim, deyip yola revan olmuşlar.\n\nGide gide bir yüksek dağ başına çıkmışlar. Çocuk bakmış ki bir kurt ayağını havaya tutmuş uluyor. Oğlan bunun yanına varmış. Kurdun ayağına bir gamga* batmışmış, onu çıkartmış. Cansız onun yanına gelmemiş. Kurt demiş ki:\n\n— Ey insanoğlu, benim yelemden bir kıl al da dara geldiğin zaman tüttür, ben yetişirim, demiş.\n\nÇocuk Cansız’ın yanına gelince Cansız sormuş:\n\n— Sen nasıl onun yanına vardın? Ben yalnız ondan korkarım. Beni yer de geri sıçmaz.\n\nVarmışlar Cansız’ın konağına dâhil olmuşlar. Çocuk nişanlısının odasına varmış. Nişanlısı yukarıdan gelip cariyeye haber verip yemeklerini yemişler. Çocuk demiş ki:\n\n— Ben sana dünürcü geldim, deyince kız da ona demiş ki:\n\n— Bugün git de yarın gel, demiş.\n\nÇocuk Cansız’ın yanına gelip yarın gene gitmiş. Kızın odasına varmış, kız demiş ki:\n\n— Benim iki ahdim var. Bunu yaparsan dünürcülüğünü kabul ederim, deyince o da:\n\nHemen bir kazan yemek pişirmiş. Oğlanın önüne getirmişler.\n\n— Bunu sabaha kadar yersen yedin, yemezsen dünürcülüğünü kabul etmem, demiş.\n\nÇocuk bunları yemekle tüketememiş. Cansız’ı çağırmış. Cansız yemeği yemiş, tüketmiş. Sabahleyin bakmışlar ki yemek yenmiş, kap kalaylanmış gibi duruyor. Kız demiş ki:\n\n— Bu Cansız’ın işi, senin işin değil. Bugün git de sabah gel.\n\nOğlan gitmiş, devrisi gün* geri gelmiş. Kız bir kile tohumu; bakla, buğday, arpa, velhasıl on iki türlü tohumu birbirine karıştırmış, içeriye koymuş. Oğlan gelir gelmez:\n\n— Ağırlamadan bunu seçeceksin, demiş.\n\nOğlan içeri girmiş. Bunlar kapıyı kilitlemişler, gitmişler. Oğlan düşünceye dalmış, karıncadan aldığı boynuzu yakmış. Derhâl dışardan bir seda gelmiş ki:\n\n— Ey insanoğlu, mermerin birini sök.\n\nMermerin birini sökmüş, içeriye karıncalar zorlamış.* O kendinin çıkarttığı karınca, karıncaların padişahının kızıymış. Karıncaların padişahının kızı gezerken öte geçede kalmış. Yedi sene anasına babasına hasretmiş. Karıncaların padişahı askeri alıp tohumun üzerine bırakmış. Emir vermiş ki:\n\n— Tohumları ayrı ayrı yığacaksınız! Yiğide bir zulüm gelmesin, Demiş.\n\nÇocuk çok güzel olduğundan kuşlar kadar gelmemiş ki tohumu seçsin de o çocuk kurtulsun. Karıncalar çekilip gitmişler. Çocuk mermeri geri kapatmış. Cariyeler gelip bakmışlar ki hiçbirinin içinde bir tohum kalmamış, ayrı ayrı seçilmiş. Beslemeler varmış, kıza söylemişler; kız buna taaccüp eylemiş. Oğlanı aşağıdan alıp yüksek yıldız köşküne götürmüş. Orada iki üç gün kadar durmuşlar. Sabahleyin bir cariye, iki de kendileri, beraber yeni* pahada ağır mallardan alıp Bola şehrine dâhil olmuşlar. Gariyeyi* orada bırakıp Cansız’ın konağına gelmişler. Cansız gelmiş:\n\n— Aferin enişte. Üç gün misafirimsin, demiş.\n\nCansız gitmiş, oğlan kıza demiş ki:\n\n— Cansız gelince yüzünü azdır.* O da “Sen ne diye yüzünü azdırdın?” diye sorunca “Sen gittiğin zaman benim dışlığım* gelmiyor. Senin canın nerdeyse bana söyle. Sen gelene kadar gönlümü eğlerim.”\n\nCansız demiş ki:\n\n— Benim canım süpürgede, diye yalan söylemiş.\n\nKız süpürgeyi donatıp oynamaya başlamış. Cansız gülmüş. Kız öfkelenip Cansız’a:\n\n— Sen beni oynatıyorsun, deyince Cansız demiş ki:\n\n— Benim canım altı aylık yoldan bir dağın üstünde bir çal* var. O çalın içinde bir sandık var keveke* taşından. Sandığın içinde bir kutu var, kutunun içinde bir pamuk var, pamuğun içinde üç tane böcek var. Onlar orada ölürse ben de öldüm, demiş.\n\nCansız kaybolup gitmiş. Kız, oğlanın yanına gelmiş. Cansız’ın söylediklerini ona söylemiş. Oğlan koynundan alıp kılı yakmış. Kurt yanına gelmiş:\n\n— Emrini söyle, demiş.\n\nKurda demiş ki:\n\n— Beni filan yere, dağın üstüne çıkartacaksın, demiş.\n\nKurdun üstüne binip o dağın üstüne çıkartmış. Oğlan kılıcı almış, keveke taşını kırmış, kutuyu eline alır almaz Cansız yanına gelmiş.\n\n— Aman enişte, canımı ver de seni memleketine ileteyim, demiş.\n\n— Beni alıp sen iletirsen orada canını veririm, demiş.\n\nCansız alıp evine gelmiş. Oğlan demiş ki:\n\n— Kızla beni de beraber alıp babamın konağının önüne indirirsen canını veririm, demiş.\n\nCansız ikisini bir alıp babasının konağına iletmiş. Cansız demiş ki:\n\n— Enişte canımı ver, demiş.\n\nCansız’ın canını yere çalıp kırmış, Cansız ölmüş. Bu kıssamız burada oldu tamam, versin efendilere selam. &nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* horanta: aile halkı.\n\n* kopa kopa: koşa koşa.\n\n* somurmak: emmek.\n\n* zeykir: yüzük.\n\n* geçe: karşılıklı iki yandan her biri, yaka.\n\n* gamga: yonga.\n\n* devrisi gün: ertesi gün.\n\n* zorlamak: Metinde bu biçimde verilmiş, açıklama da yok ancak karınca, bit, pire vb. küçük hayvanların çokça bulunuşunu anlatan “zöğül zöğül” vb. bir söz de olabilir: “zoğlamak” vb.&nbsp;\n\n* yēni: Metinde bu biçimde geçen söz, dipnotta “yeni” biçiminde açıklanmış, ancak “pahada ağır” sözünden önce geçen bu kelime “yeğni” de olabilir.\n\n* gariye: Metinde “gāriyē” biçiminde geçen bu söz için bir açıklama verilmemiş. Buna en yakın “garye” sözü Derleme Sözlüğü’nde, “köy” anlamında.\n\n* azdırmak: Kaynak kitapta bir açıklama yok. Derleme Sözlüğü’nde uygun bir anlam yok. Tarama Sözlüğü’nde “değiştirmek” anlamı var. “… azdıra benzin rengini” örneğiyle.\n\n* dışlık: rahat, huzur, sükun.\n\n* çal: taşlık yer, tepe.\n\n* keveke: İçi delikli, hafif, çabuk kırılabilen, yumuşak (taş vb. için). (Derleme Sözlüğü)\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Gaziantep",
        "title": "Şah Muhammet",
        "text": "Vaktinde bir süpürgeci koca varmış. Onun on bir, on iki yaşında bir kız çocuğu varmış. Onunla bir merkep alıp dağa süpürge devşirmeye giderlermiş. O süpürgeyi devşirirlermiş, onunla idare olurlarmış. Dört, beş uşağı* varmış. O kızla babası süpürge devşirirken bir Kara Abit adlı bir kul karşılarına dikilmiş, demiş ki:\n\n— İhtiyar baba, bu kızı bana vermez misin? Bir ağrı* altın veririm.\n\nİhtiyar baba da demiş ki:\n\n— Git oğlum, git.\n\n— İki ağrı vereyim, demiş.\n\nGene koca yalan söylüyor diye zannetmiş, gene:\n\n— Git oğlum, git, demiş.\n\n— Üç ağrı vereyim ihtiyar baba, demiş.\n\nO da:\n\n— Getir oğlum, demiş.\n\nÖyle demede olsun, Abit kaybolmuş, bir saat sonra bir telis altınla, bir de teraziyle gelmiş. Üç ağrı tartmış, kızı almış götürmüş Abit.\n\nOradan babası aklını şaşırmış, fukaralık bağrına hond etmiş.* Hemen süpürgeleri almış, altını eşeğe yüklemiş; eve gelmiş, karısına demiş:\n\n— Gel şu çuvalı indirelim.\n\nÖyle demede olsun, çuvalı indirmişler. Süpürgeci koca ucundan tutmuş, silkelemiş evin köşesine altını. Avradın kız hiç hatırına gelmemiş. Birkaç gün sonra alalım bu kızdan haberi.\n\nAbit kızı götürmüş bir ıssız bir konağa, bahçe içerisinde, kimse yok; bir Abit bir de kız. Bu kızın adı da Sultan’mış. Bir, iki bu Abit bu kızın her hizmetini görürmüş. Çamaşırını yurmuş,* yemeğini yaparmış, yatağını açarmış. İşte, ev kadını gibi her bir şeyini yaparmış. Dilde tez vakitte geç; bu bir ay, iki ay derken bu kız dört ayı doldurmuş Abit’le beraber. Öyle derken bu kız bir gün pencereye çıkmış, babası memleketine yönünü dönmüş, ağlamış:\n\n— Benim de anam, babam var mıydı? Kardeşlerim, bacılarım var mıydı?\n\nÖyle diyerek ağlamış.\n\nÖyle ağladığı yerde Abit yukarı çıkmış:\n\n— Niye ağlıyorsun Sultan Hanım?\n\nKız da demiş ki:\n\n— Ben anamı, babamı çok göresedim.*\n\n— Seni babanın yanına götüreyim mi?\n\n— Çok memnun olurum, beni anama, babama götürürsen.\n\nOnun da bir kocası varmış. Abit bunların hizmetçisiymiş. Sultan Hanım’ın kocası, bir çocuğu olanaca* ayaline* görünmezmiş. Sonra bu Abit gitmiş, onun adı da Şah Muhammet’miş. Bu Abit gitmiş izin istemiş “Bunu anasının yanına götüreyim. Çok ağlıyor, yazık.” diye.\n\nŞah Muhammet:\n\n— Bu beni gündüz gözüyle görmedi. Korkarım ki anası buna başka huy belletir.\n\nAbit de demiş ki:\n\n— Ben nasıl götürdümse öyle getirip sana teslim ederim.\n\nOrada üç hafta izin almış. Kızı bindirmiş bir ata, kendi de binmiş bir ata, gelmişler babası memleketine. Evvel süpürgeci kocaymış, ismini Süpürgeci Koca çağırırlarmış, şimdi Süpürgeci Ağa diye çağırmışlar.\n\nBu kız bakmış, babasının güzel güzel konakları olmuş. Bir gün hava kışlıkmış. Güneşte otururken anası Sultan Hanım’la, demiş:\n\n— Kızım, kocan da bu mu? Kocan bu Abit mi?\n\n— Hayır ana. Bilmiyorum kocam olduğunu. Her bir işimi tutuyor. Akşam olduğunda yemeği yediğimle bilmiyorum nerede yattığımı.\n\nOradan Sultan Hanım’a anası demiş ki:\n\n— Kızım, herhâlde sana içki içiriyorlar, seni sarhoş ediyorlar. Ondan sonra senin, kızım, kocan bu değil. Sana kızım sarı bir mendil vereyim. Gittiğin gece bir kadeh iç, ikincisinde sen seni sarhoş eyle, çakal dubarası* eyle sen seni, uyumuşluğa vur. Üçüncüsünü ağzından aşağı dök. Oraya yıkıl.\n\nÜç hafta bitmiş, Abit demiş:\n\n— Sultan, gitmeyelim mi konağımıza?\n\n— Gidelim Abit, ben konağımızı çok göresedim.\n\nÖyle demede olsun, buna anası tedarik kurmuş, bu kızını yollayacak, ona anası bir sarı mendil vermiş. Dilde tez vakitte geç, bunlar konaklarına gelmişler. Akşam olmuş yemeği yemişler, içki gelmiş. Bu kız, anasının verdiği mendili çenesine bağlamış. Bir kadeh içmiş, ikincisinde sarhoş olmuş, dubara etmiş, düşmüş. Abit kızın yüzüne şeşini* bürümüş, aşağı inmiş. Oradan Şah Muhammet gelmiş, kız şeşin altından bakmış ki ayın on dördü gibi parlayan bir çocuk girmiş içeriye. Hiç seslenmemiş bu kız.&nbsp;&nbsp; &nbsp;\n\n— Sen üç haftadır neredeydin Sultan Hanım?\n\nBu hiç seslenmemiş, bayılmış yatmış.\n\nŞah Muhammet bunu kucağına almış, yerine götürmüş yatırmış. İkisi de uyumuşlar. Bu kızın koynu beş aylık hamile imiş.\n\nOğlan uykuya vardığında bu kızın kalbine şeytan girmiş:\n\n— Bu ismi, cismi… Bir defa ben bunu arayayım, demiş.\n\nBu kız elini Şah Muhammet’in gövdesine sürmüş. Bakmış ki göbeğinin üstünde bir ufacık bir kapı dili bulmuş. Kız, göbeğindeki dili bükmüş; bu Şah Muhammet’in karnından bir dağa açılmış. Açılmada olsun, bu kız kafasını tıkmış, içeri girmiş. Bakmış ki bu Şah Muhammet’in karnının içinde bir ulu şehir olmuş. Azıcık biraz ileri varmış ki terziler kutnu kumaş dikiyorlarmış. Demiş:\n\n— Bunlar ne olacak?\n\nOradaki terziler de demiş:\n\n— Şah Muhammet’in avradı hamileymiş. Doğdusuna,* kendisine esvap dikeceğiz.\n\nAzıcık daha öteye gitmiş, bakmış ki kuyumcular pazvat,* halhal döküyorlar.\n\nOradan çıkmış, geri dağdan çıkmış. Çıktığı yerde Şah Muhammet uyanmış. Çarpmış, kolundan tutmuş:\n\n— Kız bu ne, demiş.\n\n— Aman Şah Muhammet, ben ettim sen etme!\n\n— Sen benim Şah Muhammet olduğumu nereden tanıdın?\n\n— Ben senin karnına girdim, terzilerden işittim.\n\nOradan Şah Muhammet Çağırmış:\n\n— Abit yetiş! Bunun şimdi kanlı gömleğini senden isterim. Bu benim sihrimi dünyaya beyan eyleyecek.\n\nOrada Abit, Şah Muhammet’e çok yalvarmış. Ağlamış, elini ayağını öpmüş;\n\n— Yazık Sultan Hanım’ımıza, demiş.\n\n— Olmaz! İlle şimdi isterim kanlı gömleğini, demiş.\n\nOradan Abit ağlayarak Sultan Hanım’ın bir gömleğini hırsızlamış. Abit bir ata binmiş, Sultan Hanım’ı terkisine almış, epey gitmiş bir uzak yollara. Bir dağın başında demiş ki Sultan Hanım:\n\n— Benim uykum geldi.\n\n— Sultan’ım gel benim şu dizime yat, demiş.\n\nSultan Hanım da:\n\n— Sen beni burada bırakıp gideceksin.\n\nAbit de:\n\n— Eğer inanmazsan eteğini eteğime düğümleyelim.\n\n“İyi.” demiş ve eteğini onun eteğine düğümlemiş.\n\nSultan Hanım, Abit’in dizine yatmış, orada şirin bir uykuya varmış. Abit orada eteğini çözmüş, dizini çekmiş, başının altına bir taş koymuş. Abit atına binmiş, beri gelmiş ve bir tavşan vurmuş. Sultan Hanım’ın gömleğini tavşanın kanına belemiş. Konağa gelmiş, demiş ki:\n\n— Şah Muhammet’in düşmanının ömrü de bu gadek* olsun.\n\nÖyle demede olsun, kanlı gömleği meydana atmış ve demiş ki:\n\n— Şah Muhammet’im, şimdiden sonra bana bu konak haram olsun, Sultan Hanım gittikten sonra.\n\nŞah Muhammet de:\n\n— Sana haram olsun da bana olmasın mı?\n\nÖbür tarafa ağlamış, sızlamış, gitmiş. Abit de gitmiş. Alalım Sultan Hanım’dan haberi.\n\nSultan Hanım uykudan dağ başında, çalıların içinde uyanmış; ağlamış, sızlamış:\n\n— Ah anam gözün kör ola. Bana devre* huy bellettin.\n\nOradan ağlamış. Dinlemiş ki bir köpek sesi geliyor. Seğirtmiş çalıların içinden, eğleyerek köpeğin sesine gelmiş. Bakmış ki iki dağ arasında bir şehir görünüyor. Bu şehrin hep duvarları kara boya boyanmış.&nbsp;\n\nŞah Muhammet’in orada üç bacısı varmış o şehirde. Sultan Hanım’ın kilidi büktüğü, karnına girdiği, Şah Muhammet’in karnından bir dağa açıldığı o şehirmiş. Kız gitmiş en uçta bir kapıya:\n\n— Bacım, garibim. Beni bir gecelik misafir almaz mısınız?\n\n— Git. İnsanoğlu değil misiniz, demiş.\n\nOradan Sultan Hanım başka bir kapıyı dövmüş. Ev sahibi de sormuş:\n\n— O kim?\n\nDemiş:\n\n— Bacı, bugünlük beni misafir almaz mısın?\n\nO da demiş:\n\n— Git. İnsanoğlu değil misiniz, çiğ süt emdiniz.\n\nİleri varmış, bir kapı daha dövmüş. Onun üçü de Şah Muhammet’in bacısıymış. Sonraki dövdüğü Şah Muhammet’in küçük bacısıymış. Bu da:\n\n— Gel içeri bacım, demiş.\n\nİçeri almış; dilde tez, vakitte geç, bir iki ay kadının yanında kalmış. Bir gün oturduğu yerde Şah Muhammet’in küçük bacısı:\n\n— Bacım, sormak ayıp olmasın, nereden gelip nereye gidiyorsun? Ben senden huylanıyorum. Eteğinin altı kabarıyor, hamile misin?\n\n— Evet bacım. Koynumda çocuk var.\n\n— Çocuğun babasını bilir misin görsen?\n\n— Evet, görsem bilirim.\n\nBaşına geleni nakleylemiş küçük görümüne.*\n\n— Hayy, sen benim kardeşimin ayali misin? Benim kardeşim beni çok sever.\n\nÖyle demiş, boynuna sarılmış Sultan Hanım’ın. Ağlamış, sızlamış orada.\n\n— Merak etme bacım. Sizi geri kardeşimle kavuşturayım inşallah. Senede bir defa gelir yanıma, Cuma salası verilirken. Sabah Cuma günüdür. Atın üstünde gelir, attan inmez. “Bacım bana bir tas su yetiştir.” der. Ben o zaman atının başından tutarım, sen çabucak bir tas su yetiştir.\n\nCuma günü olmuş, atının kuvvetinden Şah Muhammet’in konak sallanmış.\n\n— Hazırlan kız, kardeşim geldi.\n\nYetişmiş bacısı Şah Muhammet’in atının başından tutmuş. Öyle demede olsun, Sultan Hanım çabucak bir tas su alıp varmış Şah Muhammet’in yanına. Şah Muhammet bu tası onun elinden almış, tası ağzına tutmuş; içmemek şartıyla kıza derin gözle çokça bakmış Sultan Hanım’a.\n\n— Bacım senin hizmetçin yoktu. Bu kadını nereden yakaladın?\n\n— Kardeşim, kapıyı çaldı, “Garibim, beni misafir alın.” dedi.\n\nOradan demiş:\n\n— Bacım iyi etmişsin. Garibe hürmet lazımdır. Evvel yanına senede bir defa geliyordum, şimdi bu kadının hatırası için ayda bir defa gelirim.\n\nBu sefer Şah Muhammet, ayı terk edip bu kadın için haftada bir kere gelmeye başlamış. Bir gün dilde tez, vakitte geç, Sultan Hanım çocuk getirmiş. Yerine, yatağına yatırmışlar.\n\nHani Sultan Hanım, Şah Muhammet’in karnının içinde bir şehre girmişti. İçinde terziler öteberi biçiyordu, kuyumcular halhal, pazvat yapıyorlardı. Görümcesi onları almış getirmiş, Sultan Hanım’la çocuğa giydirmiş. Üç gün, beş gün sonra çocuğun ismini babasının adını koymuşlar: Şah Muhammet. Sonra bu kadın yatarken loğusa hastası, Şah Muhammet gelmiş, bacısı çabucak bir tas su vermiş. Sormuş:\n\n— Bacım, hizmetçin nice oldu?\n\n— Kardeşim, biraz keyifsizledi.\n\n— Bacım yazık. Paran yok mu, demiş.\n\nÇabucak elini cebine sokmuş, bir pençe* para bacısına vermiş.\n\n— Yazık. Doktora yetiştir, demiş.&nbsp;&nbsp;\n\nOradan bacısı kardeşine demiş ki:\n\n— Sonra kardeşim duyarsın. Hastalık değil, demiş.\n\nOradan kardeşi suyu içmiş, gitmiş namaza. Bunun canı rahat etmemiş. Sabahleyin erceden* gelmiş bacısının evine:\n\n— Bacım, bana bir tas su yetiştir, demiş.\n\nBacısı hemen atın başından tutmuş:\n\n— Sultan Hanım! Küçük Şah Muhammet’i kucağın al, bir tas da su al da gel.\n\nSultan Hanım o dakikada çocuğu kucağına almış, bir eline de bir tas su almış, gelmiş Şah Muhammet’in yanına.\n\nŞah Muhammet bunları görür görmez kendi kendini attan aşağı atmış, Sultan Hanım’ın boynuna sarılmış:\n\n— Ver benim oğlumu, demiş.\n\n— Oğlan sahibi mi oldun? Kanlı gömleğimi Abit’ten istedin.\n\nOradan birbirinin boynuna sarılmışlar. Dokuz gün dokuz gece davullar çalınmış, kurbanlar boğazlanmış; toy, düğün etmişler. Birkaç hafta oturmuşlar, Şah Muhammet demiş ki:\n\n— Sultan Hanım, artık konağımıza gitmeyelim mi?\n\n— Yaa, ben sana canımı inanmam Abit olmazsa, demiş.\n\nOrada tel vurmuşlar her tarafa, Abit’i derhâl bulmuşlar; Abit gelmiş. Demişler:\n\n— Artık konağımıza gidelim.\n\nŞah Muhammet binmiş bir ata, Sultan Hanım binmiş bir ata, Abit binmiş bir ata. Yolda altın atıp elma gibi tutarak, çocuğu severek konaklarına gidiyorlarmış.\n\nHavadan üç elma düşmüş. Birisi Müdür Bey’ime, birisi Gardiyan Ana’ma, birisi de hikâyeyi söyleyene.\n\n&nbsp;\n\n\n* uşak: çocuk, evlat.\n\n* ağrı: ? (Kaynak kitapta ve Derleme-Tarama Sözlükleri’nde yok.) “Bir” sözüyle birlikte “ağırlınca” anlamında kullanılmış olabilir mi? O zaman “iki ağrı” biçimi de “ağırlığının iki katı” anlamı kazanabilir.)&nbsp;\n\n* hond etmek: canına tak etmek, gücüne gitmek.\n\n* yumak: yıkamak.\n\n* göresemek: göresi gelmek.\n\n* olanaca: olana kadar.\n\n* ayal: karı, eş.\n\n* dubara: tekrar, dübare. (Kaynak kitapta, metin altında ve sözlük bölümünde bu anlam verilmişse de bu ve “çakal dubarası” biçimine bu anlam oturmamaktadır. Derleme Sözlüğü’nde Elazığ’dan derlenen “dubara” sözü için “hile, numara” anlamı verilmektedir. Bu metinde de bu anlamda olmalı.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n* şeş: tülbent, yazma, başörtüsü.\n\n* doğdu: Kaynak kitapta anlam verilmemiş. Tarama Sözlüğü’nde “loğusa cemiyeti” anlamı var. Bu metinde ise “doğacak çocuk; yenidoğan” anlamında kullanılmış olmalı.\n\n* pazvat: süs için kola takılmak üzere gümüşten yapılan halka; pazubent.\n\n* gadek: kadar.\n\n* devre: ters, yanlış, aksi. (Kaynak kitapta yok, Derleme Sözlüğü: Birçok yöre.)\n\n* görüm: görümce.\n\n* pençe: avuç.\n\n* erceden: erkenden.\n"
    },
    {
        "area": "Güneydoğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Adıyaman",
        "title": "Üç Kardeş",
        "text": "Zamanın birinde bir hükümdarın üç tane oğlu varmış. Dünyaya malik, zengin bir adammış. Oğullarını yanına çağırmış:\n\n— Oğlum bak bu memleketin hükmü benim elimde. Gel size de beşer yük mal tutayım. Bağdat tarafına ticarete gidin.\n\nBunlara pahada ağır mal tutmuş, bunları yola çıkartmış. Bunlar bir hafta yol gittikten sonra, üç yol bunların önüne gelmiş. Bir levha yüzünde birkaç satır yazı yazılıymış. Küçük kardeşleri bu yazıyı okumuş, baştan yazıyı: “Sağ yola giden çok kazançlı gelir. Orta yola giden ya gelir ya gelmez. Üçüncü yola giden hiç gelmez.”\n\nBu küçük kardeşleri büyük kardeşlerine, ortancıl* kardeşlerine dönmüş:\n\n— Büyük kardeşlerimiz sağ yola gitsin. Ortancıl kardeşlerimiz orta yola gitsin. Ben kendim gelmez yola gideyim, bakayım ne var.\n\nBunlar birbirleriyle helalleşmişler, herkes yoluna devam etmiş.\n\nİki kardeş yoluna gitmekte olsun, gelelim küçük kardeşe. Küçük kardeş üç gün gittikten sonra bir deniz kenarına yaklaşmış. Bakmış ki çoban üç tane keçi güdüyormuş. Bu çobanı çağırmış:\n\n̶&nbsp; Gel seninle bir değişik* yapalım.\n\nÇoban:\n\n̶&nbsp; Adam sen de benimle mi eğleniyorsun?\n\n̶&nbsp; Yok arkadaş, vallahi ciddi söylüyorum.\n\nBunlar orada değişik yapmışlar. Katırları çobana vermiş, kendi de keçileri almış, deniz kenarına doğru gitmiş. Deniz kenarında bir pınarın başına varmış. Vaktin ikindiyle öğle arasıymış. Gün battı tarafından gök gürler gibi bir dev çıkagelmiş. Bu adamın yanına yaklaşmış, demiş ki:\n\n̶&nbsp; Ya insanoğlu, sen bunları bana hediye mi getirdin?\n\nBiçare korkusundan:\n\n̶&nbsp; Evet, sana getirdim.\n\n̶&nbsp; Öyleyse sür de gel.\n\nBunlar gide gide bir mağaraya varmışlar. Burada dev keçileri yemiş, yatmış. Uykuya yatacağı zaman çıkartmış hükümdarın oğluna otuz dokuz tane anahtar vermiş.\n\n̶&nbsp; Çünkü ben kırk gün yatacağım. Canın sıkılırsa odaları gez.\n\nDev yatmış, o da odaları dolaşmış. Bakmış ki bir kapının anahtarı yok. Devin yanına dönmüş gelmiş, başından anahtarı çıkartmış, gitmiş odayı açmış. İçinde güzel bir at varmış. Bu atı mağaranın önündeki bahçeye bırakmış, kendisi de Bağdat’a gitmiş. Bağdat’ta padişahın kızını almış.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* ortancıl: ortanca.\n\n* değişik: değiş tokuş.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Kahramanmaraş",
        "title": "Vezir ve İhtiyar",
        "text": "Vakti zamanında padişahın bir veziri varmış. Demiş ki:\n\n— Bir kahve pişir, içelim, demiş.\n\nVezir kalkmış, cezveye suyu doldurmuş, ocağa sürmüş. Bu su kaynayınca demiş ki:\n\n— Vezir, bunun manası ne, demiş.\n\nVezir de söylemiş ki:\n\n— Padişahım, bu kaynar, şekerini atarız, kahvesini atarız, senin gibi paşalara veririz, içer. Manası budur, demiş.\n\n— Hayır, sen bunu bilemedin. Kırk güne kadar öğrendin, öğrendin; öğrenmediğin bir hâlde kelleni cellat ettiririm, demiş.\n\nBenim gibi yok yoksul değil, ceplerine sarı lirayı doldurmuş, bunun manasını öğrenmeye yola revan olmuş. Bir müddet gidince bir ihtiyara ulaşmış:\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselam, demiş.\n\n— Nereye gidiyorsun oğlum, diye sormuş.\n\nO da cevap vermiş:\n\n— İstanbul’a gidiyorum, demiş.\n\nİhtiyar da demiş ki:\n\n— Oğlum ben de İstanbul’a gidiyorum, demiş.\n\n“Pekâlâ, yoldaşmışız.” demişler ve yolu tutmuşlar. Bir müddet gidince bir bahçeye rast gelmişler. Vezir demiş ki:\n\n— İhtiyar baba, gel bu bahçeye iki girelim de üç çıkalım, demiş.\n\nİhtiyar da cevap vermiş ki:\n\n— Oğlum, benimle eğlenme, demiş.\n\nTutmuşlar yolu, bunlar vararak bir yokuşa tutuşmuşlar. Vezir ona söylemiş ki:\n\n— İhtiyar baba, gel bu yokuşun yarı yerine kadar sen beni götür, başına kadar da ben seni götüreyim.\n\nİhtiyar demiş ki:\n\n— Oğlum, sen mi delisin ben mi deliyim? Benim ak sakaldan sonra seni götürmeye ne hâlim var, diye cevap vermiş.\n\nVezir de demiş ki:\n\n— Darılma baba, senin dediğin olsun.\n\nBunlar yokuşun başına çıkmışlar, inişine dönmüşler ki bir adam harmanı savurmuş, çeç* etmiş, yabayı ortasına dikmiş. Hiç kimse yokmuş yanında.\n\nVezir demiş ki:\n\n— İhtiyar baba, bunun sebebi yemiş mi yiyecek mi, demiş.\n\nİhtiyar da demiş ki:\n\n— Oğlum ben ne bilirim el yemiş mi yiyecek mi?\n\nVezir de:\n\n— Darılma ihtiyar baba, senin dediğin olsun, demiş.\n\nBunlar varmış İstanbul’a, dâhil olduğu zaman yol iki çatal olmuş. İhtiyar söylemiş ki:\n\n— Oğlum, benim yolum ayrılıyor. Allah’a ısmarladık, diye cevap vermiş.\n\nVezir de söylemiş ki:\n\n— Baba sen gidiyorsun ama ben buranın garibiyim. Bana bir isim öğret de öyle git, diyerek cevap vermiş.\n\nİhtiyar da:\n\n— Lütfü Bey’in oteli nere diye sorarsan sana gösteren çok olur, diyerek cevap vermiş.\n\n“Allah’a ısmarladık.” demiş bunlar, birbirinden ayrılmışlar. İhtiyarın bir tek kızı varmış. Başka hiçbir şeysi yokmuş. Kızı da benim gibi çok güzelmiş, fakat gözünün biri biraz yılık* imiş. İhtiyar varmış evine dâhil olmuş. Kızı “Aman babam, sen nerede kaldın?” diyerek bunun boynuna sarılıp ağlamaya başlamış. İhtiyar cevap vermiş ki:\n\n— Ben kalmaz olayım.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Baba niçin böyle söylüyorsun, demiş.\n\nİhtiyar cevap vermiş ki:\n\n— Kızım, ben bir deliye rast geldim. Beni oyum oyum oynatıyor, diyerek cevap vermiş.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Baba, bu adamı nereye gönderdin, diye sormuş.\n\n— Kızım, Lütfü Bey’in oteline gönderdim.\n\nKız da:\n\n— Baba, yedi adım yolla bir içim suyun hakkı var. Gel bir yemek yapalım da bu adama götür, diye cevap vermiş.\n\nBu kız sekiz tane ekmek, on iki yumurta, bir sahan yoğurt almış; yola revan olmuş.\n\n— Selamünaleyküm.\n\n— Aleykümselam, demiş.\n\nOna:\n\n— İhtiyar Baba, diye vezir sormuş.\n\nİhtiyar da demiş ki:\n\n— Oğlum, yedi adım yolla bir içim suyun hakkı var, diyerek sana ben yemek getirdim, demiş.\n\nİhtiyar buradan giderken yumurtanın birini yemiş. Bir ekmek yemiş. Yoğurdun da yarısını yemiş.\n\nVezir sofrayı açmış ki:\n\n— İhtiyar baba, sizin haftanız altı günle mi gelir.\n\n— Oğlum yemeğini ye. Ben senden hafta sormuyorum.\n\nVezir de:\n\n— İhtiyar baba, sizin seneniz on bir ay mı? Sizin ayınız on beş günle mi gelir, demiş.\n\nİhtiyar buna hiddetlenmiş, sofrayı toplayıp varmış gitmiş.\n\nKızı söylemiş ki:\n\n— Baba ne yaptın, diye sormuş.\n\nİhtiyar da:\n\n— Ben o delinin elinden yoldan bezdiydim. Tekrar beni yanına gönderdin.\n\nO da:\n\n— Bu adam neden deli, diye sormuş\n\n— Bana diyor ki sizin haftanız yedi gün mü? Seneniz on bir ay mı? Ayınız on beş gün mü? Bu deli değil de akıllı mı?\n\nKız da demiş ki:\n\n— Baba, o deli değil, sen delisin, diye cevap vermiş.\n\nİhtiyar buna hiddetlenmiş:\n\n— Neden ben deliyim, bunu bana anlat, demiş.\n\nKız da:\n\n— Dur baba, sana anlatayım. “Bahçeye iki girelim, üç çıkalım.” dediğinde girerdiniz, eline bir değnek alırdı. Olurdunuz üç tane. “Yokuşun yarı yerine kadar sen beni götür, başına kadar ben seni götüreyim.” diye cevap vermiş. Yokuşun dibinden o adam bir laf verirdi yarı yerine kadar, yarı yerinden sen alırdın, yokuşun başına nasıl çıktığını bilemezdin. İnişe dönünce, harmanı savurmuş, çeç etmiş. Senden sormuş ki “Bunun sebebi yemiş mi, yiyecek mi?” Borçluysa yemiş, borcu yoksa yiyecek, diye cevap vermiş.\n\n— Peki kızım, sen haklısın, diye cevap vermiş.\n\n— Ama bunun manasını bana anlat bakayım.\n\nKızı söylemiş:\n\n— Baba sen ekmekten yedin mi?\n\nO da söylemiş ki:\n\n— Bir tane yedim.\n\n— Yumurtadan yedin mi?\n\n— Bir tane de yumurta yedim.\n\n— Yoğurttan da yedin mi?\n\n— Evet, yoğurdun da yarısını yedim.\n\n— Baba, bunun manası şudur ki, hafta dediğin yedi gün. Sene dediğin on iki ay. Ay dediğin otuz gün. Sen yoğurdun yarısını yemişsin. Ekmeğin birini yemişsin. Bir de yumurta yemişsin. Hepsini yarım ettin. O adam deli değil, sen delisin, diyerek cevap vermiş.\n\n“Pekâlâ kızım.” diyerek ihtiyar bu sözü kabul etmiş. Kızı ise:\n\n— Baba, biraz et al da bu adamı evimize davet edelim, demiş.\n\n“Peki kızım.” diyerek ihtiyar buna karar vermiş.\n\nİhtiyar çarşıya gitmiş, et almış gelmiş. Kız da babasına demiş ki:\n\n— Sen git, bu adamı al gel.\n\nİhtiyar giderek onu evine davet etmiş. Bunlar ikisi bir olarak çekilmişler ve ikisi ihtiyarın evine dâhil olmuşlar. İçeri girmesiyle beraber vezir:\n\n— İhtiyar baba, iyi güzel damın var ama bacası eğriymiş, demiş.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Bacası eğri ama dumanı doğru çıkar, demiş.\n\nYiyip içtikten sonra cezveye suyu doldurup ocağa sürmüş. Su kaynamaya başlayınca vezir demiş ki:\n\n— İhtiyar baba, bunun manası ne, diye sormuş.\n\nKız da:\n\n— Daha bunun manasını öğrenemedin mi? Bunun manası şudur ki; ben Cenabıallah’ın bir rahmeti olayım, gökten yere yağayım, bitmeyenleri bitireyim, yetmeyenleri yetireyim. Her aletlerini meydana getireyim de beni de böyle ocağa koysunlar da kaynatsınlar. Bunun manası budur, demiş.\n\nO zamana kadar vezir ceplerindeki lirayı oraya boşaltıp yola revan olmuş. Varmış padişahın huzuruna, kahveyi pişirmiş, padişaha bunun manasını böyle anlatmış. Padişah demiş ki:\n\n— Bunu nereden öğrendin, diye sormuş.\n\nO da:\n\n— İstanbul’da ihtiyarın kızından öğrendim, diye cevap vermiş.\n\n— Kırk güne kadar kırk atlı ile bunu getirdin getirdin, getirmediğin bir takdirde kelleni cellat ettiririm, demiş.\n\nVezir de:\n\n— Padişahım bunu yapma. Bir körün bir değneği, diye çok rica etmiş.\n\nPadişah:\n\n— Hiç kabul etmem. Bu gelecek, diye karar vermiş.\n\nVezir kırk atlıyla yolu tutmuş, derhâl almış getirmiş. O günün behrinde padişahlar harbin üstüne gidermiş. Gelin kapıya gelmiş, padişah atı kapıya çektirip harbe gitmekteymiş. Hizmetçilerini çağırmış:\n\n— Kasayı bana getirin, demiş.\n\nHizmetçiler kasayı almış, yanına getirmiş. Padişah attan inmiş:\n\n— Kasayı kırma, mührünü bozma, içindekini harca, diyerek geline söylemiş.\n\n— Atıma binip gidiyorum. Kısrağım içerde, benim kendi atımdan ben gelesiye kadar bir atlık tay isterim. Senden de ben gelesiye bir oğlan isterim. Eli eline değmedi, bu cevabı vermiş, yolu tutmuş.\n\nİki sene sonra havadis gelmiş ki padişahın düşman galip geldiği için çok perişan olduğunu kız işitmiş. Kız, “Ben şahım oğluyum.” diye bir tellal çağırtmış. Kasanın mührünü bozmuş, içindeki parayı sağına soluna harcamış. Bir asker meydana getirmiş ki padişahınkinden çok fazlaymış. “Padişaha imdatçı gidiyorum.” diyerek askeri çekmiş yürümüş. Müjdeci gitmiş ki padişaha “Filan şahın oğlu imdada geliyor.” Bu ikisinin arasına göbelek* gibi çadırı doldurakoymuş. İki gün, üç gün arasında hiçbir taraftan top patlamaz olmuş. Padişah demiş ki:\n\n— Bu adam bize imdatçı gelmiş. Gidelim de bir hoş geldin [diyelim], diye karar vermiş.\n\nBunlar varmışlar, üç beş gün bunun çadırında eğleşmişler. Kız bunlara söylemiş ki:\n\n— Padişahım, kışlığımız gelmiyor. Gel seninle bir tavla oynayalım, demiş.\n\nO da:\n\n— Pekâlâ, demiş.\n\n— Yalnız ben ütersem* atını alırım, ütülürsem atımı veririm.\n\nBuna karar vermişler, başlamışlar oynamaya.\n\nKız, padişahın atını ütmüş. İkinci sefer oynayışta mühürden mühre oynamışlar. Kız, padişahın mührünü de ütmüş. Üçüncü sefere candan cana oynamışlar, padişaha ütülmüş. Padişah düşünmeye başlamış. Kız ona demiş ki:\n\n— Padişahım, sen neden düşünüyorsun? Mührünü üttüm, aldım. Atını üttüm, aldım. Candan cana oynadık, sen üttün. Bunun için hiç düşünme, ben filan şahın kızıyım.\n\nBu sözü işitince gülmeye başlamış. Bunlar kalkmışlar, çadırına çekilmişler. Kısrağı atın yanına kapamışlar, üç beş gün sonra kız cevap vermiş ki:\n\n— Padişahım harp yok. Bana müsaade ver, askerimi çekeyim. Sıkıştığın zaman gene de gelirim, demiş.\n\nPadişah da bunun gitmesine karar vermiş, askerini çekmiş almış, gelmiş. Herkesi yerine dağıtmış, kendisi konağa çıkmış. Kasayı getirmiş, mührü basmış. Padişahın o harbe gitmesi, altı sene sürmüş. Gelmiş ki içerden bir at kişniyormuş. Kapıda bir oğlan çocuğu oynuyormuş. Hizmetçilerini çağırmış:\n\n— Bu çocuk neci, diyerek sormuş.\n\nOnlar da:\n\n— Padişahım, filan tarihte getirmiş olduğun gelinden meydana geldi, demişler.\n\n— Bu içeride kişneyen at neci, diye sormuş.\n\nKarar vermişler ki:\n\n— Bu senin kısrağının kulunudur.*\n\n— Kasayı bana getirin, diye emreylemiş.\n\nKasayı getirmişler ki kırılmamış, mührü bozulmamış. İçindeki harcanmış. Padişah orada çok acayip bir işe kalkmış. Cellatları çağırmış, çıkmış konağa. Varmış kızın yanına.\n\n— Ben atıma bindim, gittim. “Kasayı kırma, mührü bozma.” dedim. Elin elime değmedi, yüzün yüzümü görmedi; bu oğlan çocuğu nereden? Doğru söylersen, söylemezsen kellen cellat, demiş.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Filan tarihte “Şahın oğluyum.” diyerek ben yanına vardım mı? Birinci sefer seninle tavla oynayıp mührünü üttüm mü? İkinci sefere atını üttüm mü? Üçüncü sefere candan cana oynayıp sen beni üttün. Ben filan şahın oğlu değilim, kızıyım. Bu at senin kendi atındandır. Bu oğlan da sendendir. “Kasayı kırma, mührü bozma.” Aha, o da bendedir, diye cevap vermiş.\n\n— Peki, sadıksın, deyip kanaat gelmiş.\n\nYedi davul, yedi düdük, toy düğün etmişler. Onlar muradına yetmiş,* cümlemizi de yetire.&nbsp; &nbsp;\n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* çeç: tahıl yığını.\n\n* yılık: şaşı.\n\n* göbelek: mantar.\n\n* ütmek: oyunda yenerek bir şey kazanmak.\n\n* kulun: altı aylığa kadar at veya eşek yavrusu.\n\n* yetmek: varmak, erişmek, ulaşmak.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Saf Kız",
        "text": "SAF KIZ\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; pireler berber iken develer tellal iken bir adamın üç tane kızı varmış. Kızların biri çok safmış. İkisi örgü örermiş. Onları çarşıya ip almaya yollarlarmış. Kızlar ip alırmış, saf kız da tüm parasıyla çarşıdan tavuk, horoz alırmış. Ablaları bu saf kızın evi tavuk ve horoz ile doldurmasından bıkmışlar. Annesi evden gidince saf kızı bir kuyuya atmışlar. Tavukları horozları da arkasından atmışlar. Annesi eve gelmiş, aramış taramış saf kızı bulamamış. Köyde tellallara haber etmiş, her yere haber salınmış, herkes saf kızı aramaya başlamış ama hiç kimse bulamamış. Saf kız kuyunun içinde bir çubuk bulmuş. Yeri deşe deşe bir kapı bulmuş. O kapıdan tavukları çıkarıp kaçmışlar birlikte. Önlerine koskocaman bir bahçe çıkmış. O bahçede bir de devin bahçesiymiş. İçinde bir sürü ağaç, bir sürü meyve varmış. Sonra dev, kızla karşılaşmış. Kıza kim olduğunu nereden geldiğini sormuş. Kız bütün olanları anlatmış. Dev kızın haline acımış, onu alıp evine götürmüş. Yedirmiş, içirmiş. Bu kız artık devin kızı olmuş. Kız evde yemek yapar, temizlik yaparmış. Bir gün pencereye bir kuş gelmiş. Kuş demiş ki:\n\n—Kız! Dev baba seni besler, besler bir gün de yutar ha! Demiş.\n\nKız kuşun ettiği sözlere çok üzülmüş. Akşam dev gelmiş, kızın o halini görünce sormuş:\n\n— Neyin var kız?\n\nSaf kız korkmuş, hiçbir şey söyleyememiş. Ertesi gün kuş yine gelmiş:\n\n—Kız! Hanım kız, canım kız, dev baba seni besler besler de bir gün yutar ha! Demiş.\n\nBu kuş birkaç gün üst üste yine gelmiş. Aynı kelimeleri yine etmiş. Kız artık üzüntüden yemekten içmekten kesilmiş. Dev sürekli kıza ne olduğunu sorar, kız hiçbir şey söylemezmiş. Dev artık sinirlenmiş ve sormuş:\n\n—Neyin var senin kız, anlatsana!\n\n&nbsp;Kız dayanamamış anlatmış deve kuşun dediklerini. Dev gülmüş:\n\n—Korkma, inanma ben seni yer miyim hiç? Sen o kuşa de ki ’Canım kuş, güzel kuş, dev babam beni besler besler de bir gün ağa oğluna satar ha ‘de demiş. Kız:\n\n—Tamam demiş.\n\nErtesi gün kuş yine gelmiş demiş ki:\n\n—Hanım kız, canım kız, bak beni dinle dev baban seni besleyip besleyip bir gün de yutacak ha demiş.\n\nKız da devin söylediklerini kuşa demiş. Kuş sevinçle uçmuş ağa oğluna bu müjdeli haberi vermiş. Meğerki bu kuşu ağa oğlu, kız o evden kaçsın da ben alayım niyetiyle o kuşu oraya yollarmış. Kuş bu haberi verince ağa oğlu gelip kızı istemiş, dev de kızı vermiş. Evlenmişler. 40 gün 40 gece düğün yapmışlar. İki çocukları olmuş. Bir gün bu saf kız ağa oğluna kötü bir kelime kullanmış. Ağa oğlu çok sinirlenmiş. Kızı zindana attırmış. Kıza demiş ki:\n\n—Seni istemiyorum artık ben. Çin güzellerine gidiyorum. Oradan bir Çinli bulup onu seveceğim demiş. Kız da:\n\n—Git demiş. Kız, oğlan gidince ”Aç gözünü, yum gözünü. Şip şak” demiş, Çin’e gidivermiş. Kız oğlanı orada bulup kendini sevdirmiş. 40 gün 40 gece düğün yapıp evlenmişler. Bu kız ağa oğluna o kötü kelimeyi etmiş. Oğlan da kızı terk etmiş. Kendi evine gelip kıza demiş ki:\n\n—Ben bu sefer de Tarçın köyüne gidip oradan bir güzel seveceğim demiş. Kız:\n\n—Git demiş.\n\nSaf kız yine “Aç gözünü yum gözünü şip şak” demiş, Tarçın ellerine gitmiş. Ağa oğlunu orada da bulup kendine âşık etmiş, evlenmişler. Bir çocukları olmuş. Kıza evler yaptırmış. Bu kız günlerden bir gün yine o kötü kelimeyi kullanmış. Ağa oğlu şaşırmış:\n\n—Neden tüm kadınlar bu kelimeyi kullanıyor? Herhalde kadınlara has bir kelime bu demiş.\n\nBir gün zindana, saf kızın yanına gitmiş. Bakmış ki saf kız çok güzelleşmiş. Ağa oğlu ona içten içe tekrar âşık olmuş. Sonra bu kıza:\n\n—Neden tüm kadınlar bu kötü kelimeyi bana kullanıyor diye kıza sormuş. Saf kız demiş ki:\n\n—Çin ellerine gittin evlendin, o kız bendim. Tarçın ellerine gittin, evlendiğin o kız yine bendim.\n\n&nbsp;Ağa oğlu çok şaşırmış kız demiş ki:\n\n—Hangi ele gittiysen sen yine beni sevdin yine bana tutuldun, inkâr etme sakın! Sen beni çok seviyorsun.\n\nAğa oğlu gerçeğin farkına varmış. Kızı zindandan çıkarmış. Mutlu bir yuva kurmuşlar. İkisi de muradına ermiş.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Yorgancı ve Padişah",
        "text": "Evvel zamanda bir memleket varmış. Bu memlekette her kim cuma namazını kılmazsa padişah tarafından üç sual sorulduktan sonra asılırmış. Üç sualdeki isteklerini padişah kabul etmeye mecburmuş.\n\nŞehirde bir cami varmış, caminin yanında bir yorgancı dükkânı varmış. O gün de cumaymış. Halk abdest almış, camiye girmiş. Yorgancı “Ha bir tokmak fazla vurayım.” derken namaz geçmiş, hemen yorgancıyı tutmuşlar.\n\n— İstediklerini söyle, asılacaksın, demişler.\n\nO da:\n\n— Ben padişahın atını istiyorum, demiş.\n\nOnlar da:\n\n— Ulan sen yarın asılacaksın. Atı ne yapacaksın?\n\nYorgancı da:\n\n— Bir günün beyliği de beyliktir. Biner gezerim, demiş.\n\n— De* al git. Sabahtan gene gel, demişler.\n\nYorgancı atı almış gitmiş ve sabahtan gene gelmiş.\n\n— Ee, iki isteğin daha var. İste bakalım.\n\n— İsteyeceğim bu ki, padişahın kızını istiyorum.\n\n— Ulan bir günün kaldı. Padişahın kızını ne yapacaksın?\n\n— Bir günün ömrü de ömürdür. Bir gün olsun yaşarım.\n\nPadişahın kızını da almış gitmiş ama sabahleyin bir dileği daha varmış, ondan sonra asılacakmış. Sabah olmuş, artık ahir günü olduğu için düşünmeye başlamış. Karısı olan padişah kızı sormuş:\n\n— Niye düşünüyorsun?\n\n— Nasıl düşünmeyeyim, bugün beni asacaklar.\n\nKarısı:\n\n— Onun kolayı var. Ben seni kurtarırım.\n\nYorgancı:\n\n— Nasıl kurtaracaksın?\n\n— Şimdi sen git, o dükkândaki yorgan tokmağını al. “Dileğini söyle.” dedikleri gibi “Bu tokmakla bir kere padişahın, bir kere imamın başına vuracağım. Ondan sonra beni asın.” dersin.\n\nYorgancı oradan kalkmış gitmiş. Padişahın huzuruna çıkmış:\n\n— Ee, söyle bakalım yorgancı. Bugün artık son.\n\n— Söyleyeceğim bu ki, bu tokmakla bir padişahın başına, bir imamın başına vuracağım. Bundan sonra beni asın, demiş.\n\nBu sefer padişah bakmış ki iş kötü olacak, demiş ki:\n\n— İmam efendi yahu, ben bu adamı senin arkanda namaz kılarken gördüm sanıyorum.\n\nİmam da:\n\n— He padişahım he. Ben de secdeye giderken birisi cübbeme takıldı, baktım buydu, demiş.\n\nHemen yorgancıyı beraat ettirmişler. O da gitmiş padişahın kızıyla ve atıyla ömrünün sonuna kadar yaşamış.\n\nGökten düştü üç elma; biri benim, biri söyleyenin, biri de dinletenin.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* de: işte.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Şahmaran",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde Allah’ın hayrı hem sizin hem de bizim ölülerimizin üstüne olsun. Bir adam kalkmış yürümüş. Allah’ın izniyle gitmiş uzunca bir yol gitmiş. Bir kuyunun yanına gitmiş. Kuyuya eğilmiş ki suya baksın, kuyunun içine düşmüş. Kuyunun içinde bir geçit varmış merak etmiş, &nbsp;geçide doğru gitmiş. Bir de karşısında ne görsün, yılanların şahı Şahmaran. Belden yukarısı insan, belden aşağısı yılanmış. Yılan doğrulmuş:\n\n— Ey insanoğlu buralarda ne ararsın, diye sormuş. Adam da:\n\n— Vallahi ben kuyudan düştüm, demiş. Allah aşkı için bu yılanlar bana doğru geliyorlar bana yardım et. Ben yılandan çok korkarım, demiş. Yılanların şahı emir verir yılanlar durur. Bu yılanların şahıdır. Yılanlar onu dinlermiş. Aradan epey zaman geçmiş. İki üç gün sonra adam oradan çıkmak istemiş, yılanların şahı buna izin vermemiş.\n\nBu adamın gidip onların yerini insanlara anlatacağından korkuyormuş. Sonra yılanların şahı adama demiş ki:\n\n— Git ama beni gördüğünü söyleme. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Onlara güvenilmez. Adamı bırakmış. Adam kimseye söylemeyeceğini söylemiş. Adam kuyudan çıkıp gitmiş. Yine epey zaman aradan geçmiş. O zamanın padişahı hasta olmuş. Hekim doktora gitmiş. Hekim doktor:\n\n— Vallahi de sana çare yoktur, sen öleceksin. Senin şifan yılanların şahının üstündedir. Yılan şahını gören onu getirip kesecek bir bardak sütünü sana verecek, ancak öyle iyileşeceksin. Yoksa çaren yok öleceksin, demiş.\n\nPadişah emir etmiş. Bütün civar köyleri toplamış. Çok ararlar, en sonunda yılanların şahını gören adamı bulurlar, adamı yakalarlar. Alır götürürler. Yılan şahını gördüğü için adamın vücudunun belli yerleri benek benek olmuştur.\n\nPadişah:\n\n— Derler ki sen yılan şahı Şahmaran’ı görmüşsün. Onun yerini bize söyle. Der ki:\n\n— Padişahım ben yılanların şahını görmedim.\n\nPadişah:\n\n— Yok görmüşsün, onun yerini bize söyle. Onu bana getirmezsen seni asarım. Sana üç gün mühlet.\n\nAdam kalkar ağlar yola düşer. Gider yine o kuyunun başına. Kuyudan aşağı atlar. &nbsp;Gider bakar yılanların şahı uyuyormuş. Adam onu sandığın içine koyup kapatır ve kitler. Sandığı alır götürür. Padişahın yanına götürür. Nasıl indirir indirmez Yılan Şahı:\n\n— İnsanoğlu ben sana demedim mi? İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. İnsanoğlu hilebazdır. Her kime iyilik etmişsen ondan koru kendini. Ben sana iyilik ettim. Sen bana ne yaptın. demiş. Yılanlar Şahı Şahmaran’ı keserler, sütünü padişaha verirler. Padişah iyileşir. Yılanlar da kendi şahlarını ararlar ama bulamazlar.\n\nBir gün yılanların hepsinin her yere dağılacağını ve insanları öldürecekleri söylenmektedir. Allah bizi korusun yılanların haberi şahının ölümünden olmasın.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Çoban Ali",
        "text": "Eski zamanlarda bir köyün çobanı varmış, bu çobanın adı Ali imiş. Çoban uzun zamandır o köyde çobanlık ediyormuş. Ali sürekli hayvanlarla ilgileniyormuş, başka bir şey bilmiyormuş. Ali her gün öğle vakti olunca sürüyü sağma yerine getirir, &nbsp;köylüler de hayvanlarını sağarlarmış.\n\nKöyde sürüye hayvanlarını katan bir tane de Cadı Naciye varmış. Cadı Naciye ne zaman keçilerini sağmaya gelse, bir de bakıyormuş ki keçilerinden biri sağılmış. Birkaç gün böyle devam etmiş, en sonunda Cadı Naciye dayanamamış, gelip çobanın karısına durumu anlatmış:\n\n— Komşu, ben kaç gündür bakıyorum keçilerimden biri sağılmış, &nbsp;eşine söyle etmesin eylemesin bize acısın, benim keçimi sağmasın. demiş. Kadın gelmiş Cadı Naciye’nin söylediklerini iletmiş, adam:\n\n— Ben sağmadım, demiş. Aradan bir hayli zaman geçmiş. Naciye yine çobanın karısının yanına gelmiş, siteme başlamış:\n\n— Komşu benim keçim hala sağılıyor, inanmıyorsan gel de kendi gözlerinle gör. demiş. Çobanın karısı gelmiş bakmış ki keçi sağılmış. Gidip eşine:\n\n— Ali, Allah’tan kork, sen niye Naciye’nin keçisini sağıyorsun, demiş. Çoban da demiş ki:\n\n— Kadın ben on beş yıldır çobanım, kimsenin keçisine el uzatmadım. Olay orada kapanmış.\n\nErtesi gün olmuş. Çoban Ali sürüyü sağma yerine götürmüş. Hayvanları olanlar da yavaş yavaş sağma yerine gelmişler. Ali de o gün keçiyi takip etmeye karar vermiş. Sürüye göz gezdirirken bir de bakmış ki Cadı Naciye’nin keçisi sürüden ayrılıyor. Hemen takibe başlamış. Epeyi takip ettikten sonra durmuş. Bir de bakmış ki bir ağacın altında küçük bir kurt yavrusuna süt veriyormuş. Çoban Ali bu duruma şaşırmış, keçinin yanına gitmiş. Keçi konuşmaya başlamış. Bir zamanlar güzel bir kız olduğunu ama Cadı Naciye tarafından keçiye dönüştürüldüğünü bir de yavrusu olduğunu ve onu da kurda dönüştürdüğünü söyler. Çoban Ali bu durum karşısında ne yapacağını bilmez.\n\nÇoban Ali günler geçmiş bir ağacın altında uzun uzun düşünmeye başlamış. Keçiye nasıl yardım edeceğini düşünmüş. Tam o sırada keçi gelmiş, durduğu ağacın altında bir torba dolusu altın olduğunu, eğer yardım ederse onun olacağını söylemiş. Keçi ile Çoban Ali plan yapmaya başlamışlar.\n\nBu arada cadı kadın Naciye hiç boşta durur mu? Hemen altınları duyar duymaz gece yarısı ağacın altındaki torbayı almış kaçmış. Ertesi gün Çoban Ali’nin evine gelmiş, ona keçisini vereceğini söylemiş. Çoban Ali şaşırmış. Ancak, Cadı Naciye keçinin sütünü kesmiş. Keçi ağlamaktan ölmüş. Aradan uzun bir zaman geçmiş. Çoban Ali, keçinin söylediği ağacın oraya gelmiş. &nbsp;Ağacı kazmış ancak ağacın etrafında hiç altın yokmuş. Allah’a yardım etmesi için dua okumuş. Allah tarafından ağaç dillenmiş ve Cadı Naciye’nin altınları aldığını söylemiş.\n\nBu arada Cadı Naciye altın torbasını açmış, bir de ne görsün torba dolu yılan. Hemen torbanın ağzını kapatmış. Çoban Ali’nin evine gitmiş, bacasından aşağı torbayı salıvermiş. Bir gürültü duyan Çoban Ali, bacaya doğru gitmiş bakmış ki bir torba içini açmış. Altınları görünce Allah’a şükretmeye başlamış. Cadı Naciye, Allah tarafından cezalandırılıp keçiye dönüşmüş. Bu duruma şaşıran köylüye Çoban Ali her şeyi anlatmış.\n\nÇoban Ali, köylüye altınların bir kısmını dağıtmış. Keçi de süt vermez olmuş. Çoban Ali karısına:\n\n— Bak hanım hak yersen haksız olursun. Çoban Ali, yine eski günlerdeki gibi mutlu, huzurlu çobanlık yapmış.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Babası ve Kızı",
        "text": "Bir köyde zengin bir adam varmış. Bu adamın bir de kızı varmış. Bu kız çok güzelmiş. Kızın isteyenleri varmış ancak kız kimseyi beğenmiyormuş. Babası kızını zengin biriyle evlendirmek istiyormuş. Kızına:\n\n— Kızım baht mı istersin yoksa taht mı? Eğer taht istiyorsan seni zengin birine vereyim.\n\nKızı da:\n\n— Baba en baht istiyorum, demiş. Adam da tamam demiş. Kim geliyorsa vermemiş. Adam da kızını evlendirmekten vazgeçmiş.\n\nBirkaç zaman sonra zengin adam bir gün dolaşırken bir bahçede erik ağacının altına uzanmış bir adam görmüş. Adam erik ağacına bakıyormuş ve hadi düş düş diyormuş. Zengin adam bakmış, tam da bu benim kızımın istediği gibi demiş ve eve gitmiş.\n\n— Kızım ben sana layık birini buldum, seni ona vereceğim. Adamlarıma söyleyeceğim seni o adamın kapısına bıraksınlar. Bundan sonra ne sen beni gör ne de ben seni göreyim.\n\nKız da tamam demiş. Kız eve gitmiş. Evde kimse yokmuş. Ev çok pismiş, başlamış evi temizlemeye. İş bittikten sonra bahçeye gitmiş. Bakmış ki adam ağacın altında açlıktan ölecek. Kız gitmiş bir tane ıslak sopa bulmuş getirmiş. Adamın ayağına vurmaya başlamış. Adam doğrulmuş. Sonra bir tane daha vurmuş. Adamın üzerine oturmuş. Demiş ki:\n\n— Sen neden böyle yapıyorsun? O meyve gelip kendi kendine ağzına düşer mi? Kalk çalış, kazan sen de ye ben de.\n\nAdamı kaldırmış adam kalkmış ve bahçedeki işleri yapmış. Tam da kızın istediği gibi biri olmuş. Sonra evlenmişler, üç tane çocukları olmuş. Zengin olmuşlar. Kocası gelip babasının evinin önünde bir gecede bir ev inşa etmiş. Babası sabah kalktığında bakıyor ki bir ev yapılmış. Evin kime ait olduğunu merak etmiş, bir gecede evinin karşısına ev yapılamaz. Adam evi yapanların kim olduğunu merak etmiş, o yüzden onlara misafir olmak istemiş. Sonra onlara gitmiş. Damadını görünce tanımış ve inanamamış. Demiş ki:\n\n— Ben kızımı buna mı verdim. Adam nasıl bu kadar zengin oldu. Demek ki benim kızım akıllı çıktı.\n\nSonra çocuklar ve kızı çıkıyor. Adam şaşırıyor, diyor ki:\n\n— Kızım ben seni tahta vermedim bahta verdim. Sen haklı çıktın, benden üstün oldun.\n\nKız da demiş ki:\n\n— Malı akıl yer, mal akıllı yemez. Ben onu iki sopayla bu hale getirdim. Sen beni zengine verseydin mutlu olamazdım. Ama bak şimdi ne kadar mutluyum.\n\nYuvayı yapan dişi kuştur.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Yedi Kardeşin Bacısı ile Dev",
        "text": "Yedi tane kardaş varmiş. Bu yedi kardaşın da bi tek bacisi varmiş. Baci de henüz bekardur. Eskiden bulguri değirmanda, el değirmanında çekerdiler. Bu baci gider komşilere, kızlar hepi toplanmişler, bulguri çekerler. Gülerler, söylerler, keyf ederler. Bir tanesi birezim koku aler, ortalığı karıştırer. Ne oldi, ne olmadi?\n\n— Valla osuruğ kokusi geler, der. Koku gelerse o der:\n\n— Benim kardaşım başu için ben etmedim.\n\nHepi kardaşuna yemin ederler. Hepi babasına, kardaşuna yemin edilerse bu baci de der:\n\n— Benim hiç kimsem yoktur, bir tek buzağum var. Ben de onun başı hak içün yemin edim ki ben etmemişem. Oradaki kızlar da:\n\n— Allah seni ala, derler. Başına vurerler.\n\n— Kız senin ne buzağın, senin yedi tene kardaştır bizim bir tene. Ya yedi tenese niye yokturlar ya, derler. Baci de der:\n\n— Onlar avciler. Gitmişler dağlarda ev yapmişler, otureler şimdi onde avcidirler. Nasıl edem oraya gidem?\n\nOrdaki biri baciye:\n\n— Falan falan adam seni götürsün, kardaşlaran teslim etsin, der.\n\nAlerler, baciyi götüreler, kardaşlarının yanine giderler. Kardaşı ava gider. Der:\n\n— Bacım sen geldin, diye keyf ederler. Sen bize yemek yap, biz de dağa ava gidağ.\n\nBaci yemeği yapar. Keklük çoktur. Her gün keklük geler, keklüğü pişirer. Bakar ki bi gün ataşi sönmiş. Akşamdur, kardaşlaru gelse kızacekler.\n\n— Ya ben bu ataşı nerden alam? Gidam o eve, der.\n\nBaci elinde örgi işler. Örgiyi eline almiş, katığına da bele bi top poşetten gider. Top kapısının öğünde düşer, daha baci şaşurmiş. Örgiyi öre öre gider, top da uzaner gider. Karşıki eve gider, kapiyi döger. Baker ki yedi tene kız oturmiş ağacın öginde. Ocakta ataş gumur gumur yaner, kazan üstünde. Büyük bi kazan komişler, hedik haşlerler. Yedi kızdan biri:\n\n— Sen istin, sen cistin, sen buraya neye geldin, der.\n\nBaci de:\n\n— Valla benim ataşım sönmişti, kardaşlarum akşame gelürler beni dögerler, baan ataş vericaksız, der.\n\nKalkerler ataşı vererler, ataşı bi tenekeye koyerler, baci aler gider. Yolda gider, o ip de kaldi onların kapisinin öğünde. Baci gider gider, dev uykusundan kalker ki, ne kalka?\n\n— Bi adam gelmiş bu eve. İnsanoğlu kokusu geler kızım, der.\n\nKızı:\n\n— İnsanoğlu, kim buraye bizim eve girişebilir, der. Valla baba kimse gelmemiş, derler yemin ederler.\n\nHeee, dev aldırmer çıker kapıye. O düşen ipi aler sora sora o bacinin evine gider. Bacinin evi de çok uzaktur. Gider kapıyi döger. Der:\n\n— Kapıyi aç.\n\nBaci de:\n\n— Ben açmicam, der.\n\n— Niye açmersen?\n\n— Valla açmicam. Benim kardaşlarum gelürler seni öldürürler. Ben seni içeri aldimse beni de öldürürler.\n\n— O zaman barmağın uzat, barmağın emem, der.\n\nKız barmağıni uzader, dev barmağı emer sonra çeker gider. Çeker giderse, akşamdan kardaşları eve geldiginde bir gün deel, iki gün deel, üç gün deel baci git gide zayifledi. Kardaşlari gelerler bacilerine derler ki:\n\n— Baci sen niye öyle değiştin, çok zayifledin, keyfin yok. Bir şey var sende.\n\nBaci de:\n\n— Yoktur, der. O küçük kardaş:\n\n— Ben bekliyem, der.\n\nEvin içinde keklük tüvi çoktur. Küçük kardaş gider o keklük tüvlerinin içüne saklaner. Kim gelse belli olur. Dev geler. Der:\n\n—Barmağın uzat, emem.\n\nKardeş der:\n\n— Hah bacım ben yakaladım. Sen söyle ki barmağım kısalmiş, o başini biraz çıkartsın.\n\nDev nasıl başini çıkarder, kapılarda da zornağ* var, o zornağı çeker, der:\n\n— Elle biraz kapiyi arala, o başini çıkartsın ben başıni vuracam.\n\nNasıl başine vurer, dev bi yani başi bi yani düşer. Ondan sonra baciyle yedi kardaşı gider, o yedi kızı da getireler, kardaşlara nikahleler. Orede de otlar varmiş. Bu yedi kız, kardaşların bacisine düşman oler.\n\n— Bizim babamızı vuran bunlardır, derler.\n\nGelinler, baciye düşman oler, kızı alerler giderler. Çayirde yedi tane at vardır, çayirde otlerler. O yedi tene atın bacağı getirürler kızın bacağina bağlerler. Bi tane atı susuz, bi taneyi de aç koyerler. Otu koyer susuzun öğüne, suyu da koyer açın öğüne. Atlar gendi gendini çekerler kızı orda parçaleler.\n\nMasalımız da bunde bitti, bizde yalan Allah’tan gelen. Yalançi bi şey, biz bunlare inanmeruğ.\n\n*zornağ: tokmak.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Alikten Fatik",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;İki tene elti varmiş. Eltilerden biri fena, biri iyidir. Ne gelerse iyiye geler. İyi olan elti bi gün düşer, öler. O eltinin de Fatma adında bir kızi varmiş. Fatma kalmiş emi karisinin elinde. Emi karisi oğlune, kızıne hoş yemek pişirer, buna da lapa çapa verer. Tabi gendi çocuklari gelişmer, bu öksüz Fatma gelişer, büyer. Bi kari geler Fatma’yı ister. Kına akşamini yaperler, düğün yaperler. Köylerde bele bahçede, avlude, melekte yaperlerdi. Neyse millet toplanmış, düğün yaperler. Ana gider, köyün içinde milleti topler. O gittise milleti toplamağe, hema oğlan horoz, der. Yengesi kızi duvaktan almiş, üstünü başini kendi kızına giydirmiş, Fatma’yu da tandure koymiş. Kaynının kızi gelinoliceğ diye kıskaner. Kızi tandure koyer sonra köyün içine gider, olanları bilmer. Bu kızın kardeşi de Ali’dir, Alik derler. Alik da der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Fate baci tandurda, Ayşe baci hamılda.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Böyle bi kaç kere söyler. Biri de der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;— Kız siz niye dinlemersiz, horoz ne der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Dinleler ki hema yengeler giderler o kızi çıkardeler, üstünü ondan alerler, onu döğeler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;— Bizim gelinimizi bu bele etmiş, diye tandırın içine sökerler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp; — Valla kari geler, düğün sabahtan gider. Daha ses yoktur, toplandiler, gittiler. Giderse kari gider tandıri açer:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp; — Di çık ha, ele hah geldi seni sevdi, istedi, seni götüreler he, der. Ele bi şeyler sayer kıza. Kız der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp; — Ana ana benam ben, senden sonra oni çıkarttiler, beni koydiler buraya.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; Ondan sonra o ana kızı aler gider, bi dubareler* düşüner, yine de o kızi evde kaler. Bu Fatma evlandıktan, düğün olduktan sonra bi kuş geler, der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Vic vic vic, baan biraz yemek verin aa, bu zerabeti ne için size dorğamişler de yersiz.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kız der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Ne için?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kuş der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; — Allah size akıl vere, haberiz yoğ, odur sizi götüreler buğdanın altınde, üstünde keseler. Alik’i üste, Fatma’yi de altta keseler ki buğdaylari bite.\n\nKari ziyarete gider, herifine anlader. Der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Herif, get ziyaretten sor, bu bizim buğday niye olmamiş.\n\nKocasi gider, sorer. O da gizli gizli getmiş, ziyaretin dibine girmiş, yalan ater. Der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Valla kardeşin kıziniden oğlani kes ki buğday gögere.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Mademki eledürse:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Tamam, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bunlar geldülerse eve, oğlaneden kıze zerebet* yedüreler. İki üç gün bir şey yedüreler, yemek vereler. Kuş nasıl söylerse, derler:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; —Ya nasıl edağ?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Kuş da der ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Nasıl edasın, sen kalk Alik’in teligini* al kaç, sen kaç bu da arkasine düşsün gidin. Ele çöle düşün gidin, nere kadar gettiz. Yoksa sizi keserler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bunlar de kalkerler, düşerler çöle giderler. Kuş der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— O zerebeti, eti size onun için yedürerlerdi ki sizi keseler.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— E dedim bu nasıl emidir ya? Böyle amce olur? Kariler tez kandurer erkekleri. Ondan sonra bu oğlanla kız kaçer emiden, yengeden kurtuler. Masalımız da bunde biter.\n\n*dubareler: Bir kimseye hile yapmak, dolandırmak.\n\n*zerebet: sırın yemeği. (Sacda pişirilmiş yufka rulo şeklinde sarılıp dilimlenir. Üzerine sarımsaklı yoğurt ve tereyağı dağlanır.)\n\n*teligini: terliğini.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Elazığ",
        "title": "Alınyazısı ve Padişahın Çabası",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir gün bir padişah bir köye gider, bir evin kapısını çalar. Karşısına bir hamile kadın çıkar.&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Padişah kadına:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Beni içeri al, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kadına ben padişahım demez, gariban bir kılıkla köye gitmiştir. Kadın da içeriye almaz. Der:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben şimdi seni içeriye alsam köylü laf eder, benim kocam ölmüş, ama istersen dama yatak sereyim damda yat.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adam da kabul etmiş, damda yatmış. Adam damda otururken gece yarısı bacadan bir adamın içeri girdiğini görür. Ondan sonra padişah küplere biner.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Kadın beni içeri almadı da niye o adamı içeri aldı, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Padişah orda bekler. Belli bir saat sonra içeri giren adam tekrar bacadan yukarı çıkar. Padişah da adamı yakalar.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Sen nasıl içeri girdin, ben senden önce geldim kadın beni içeri almadı, seni nasıl içeri aldı, der. Adam da yalvarır:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;—Beni bırak gideyim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Padişah:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Kesinlikle bırakmam, sen niye içeri girdin, demiş.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Adam da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Kadın doğum yaptı, ben geldim bebeğin alın yazısını attım, demiş. İçeri giden adam, Allah tarafından gönderilen bir melekmiş. Padişah merak eder:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — O zaman söyle bakayım, bu bebeğin alın yazısı nedir?\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Adam (melek):\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— İşte bu çocuk yirmi beş yaşına geldi mi onu kurt yer, demiş. Padişah orda üzülür, adamı (meleği) bırakır. Melek kaybolur. Padişah sabah gider, kapıyı çalar, girer kadının yanına. Kadın, bebeği ile beraberdir. Padişah der ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Ben falan ülkenin padişahıyım, eğer kimsen yoksa seni ve bebeğini alayım, sen gel kızım ol, bebeğin de torunum olsun.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bebeği ile kadını alır, ülkesine götürür, ama çocuğun yanında her zaman korumalar vardır. Orada çocuğu korur. Çocuk büyür, genç delikanlı olur. Bir gün gelir, çocuğu evlendiriyorlar. Padişah korumalara der ki:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Damadı alın, gemiye bindirin, denizin ortasında bekleyin. Olmaya kurt gele, çocuğu yer. Korumalar da:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Tamam, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Çocuğu götürürler, denizin ortasında bekletirler. Giderler gelin tarafına, gelini getirirler. Akşam padişah çağırır:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Damadı alın, getirin, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Damadı alıp getiriyorlar, damadı içeri koyuyorlar. Kapının arkasında yine korumalar bekler. Herhangi bir şey olmasın, kurt gelmesin diye korumalar bekler orda. Sabah padişah gider, kapıyı çalar. Gelin çıkar ki gelinliği, üstü başı hep kan. Padişah korkar, geline:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;— Ne oldu? Diye sorar. Gelin de:\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; — Ben kurt oldum, çocuğu yedim, der.\n\n&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Bunu Allah emrettiği için çocuğun sonu budur. Padişah üzülür, ama yapacak bir şey yoktur. Ben ne yaptıysam da çocuğu kurtaramadım, der. Alın yazısına engel olunamayacağını anlar.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Çoban ve Ağa",
        "text": "Evvel zamanda\n\nKalbur samanda\n\nBir varmış, bir yokmuş, bir çoban varmış. Bu, memleketinde geçinememiş, para kazanmak için dışarı memleketlere gitmiş. Üç beş sene zarfında dört beş kırmızı lira kazanmış. Memleketine dönerken bir ağaya çatmış. Çobana demiş ki:\n\n— Üç seneliğine üç kırmızı lira versem benim yanımda durur musun?\n\nO da:\n\n— Dururum, demiş.\n\nNihayet üç sene sonra “Ben gideceğim.” demiş ve dışarıda kazandığı üç dört kırmızı lirayı da ağaya bırakmış.\n\n— Şu paralarımı ver, ben memleketime gideceğim, demiş.\n\nAğaya bırakmış olduğu kırmızı lirayı buna haber vermeden bir *bileki yapmış, kırmızı lirayı ekmeğin içine gömmüş.\n\nÇoban ağaya demiş:\n\n— Paramı ver, ben gideyim, demiş.\n\nAğa da siktir etmiş bunu, para mara bir şey vermemiş.\n\nNihayette tersine kapısına kadar gitmiş. Tekrar geri dönmüş.\n\n— Etme ağa, senin vereceğin kırmızı senin olsun, benim kazandığım üç dört kırmızıyı ver gideyim, demiş.\n\nBir tokat vurmuş, “Düşünmeden taşınmadan iş yapma!” demiş ve eline bir kırmızı vermiş, “Siktir ol git!” demiş.\n\nÇoban tekrar geri dönmüş:\n\n— Şu geri kalan paramı ver.\n\nTekrar “Doğru yoldan sapma” demiş bir tokat daha vurmuş, siktir etmiş.\n\nTekrar çoban geri dönmüş\n\n— Geri paramı etme ver ağa, demiş.\n\n— Üzerine elzem olmayan işe karışma, demiş.\n\nNihayette parasını vermiş, bileki ekmeğini de vermiş:\n\n— Hadi git memleketine, demiş.\n\nYola çıkmış. Çoban giderken bir eğri yola çatmış.\n\n— Bana doğru yoldan ayrılma [dedi] ama ben bu yola gideceğim, demiş.\n\nGiderken yolda insan kellesinden yapılmış koca bir saray… Önünde, iskemle üzerinde babayiğit bir adam oturmuş kahve içiyormuş. Bu çobanın yüreğine korku gelmiş. Selam vermiş, o babayiğit de “Aleykümselam.” demiş.\n\nO babayiğit, çobanı alıp yanına ayrı bir saray gezdirmiş. Bir oda açmış, memesinden asılmış bir kadın… Bu çoban bunu sormamış “Niçin astın?” diye.\n\nO babayiğit, çobana demiş ki:\n\n— Niye sormadın bunu, demiş.\n\nÇoban da demiş ki:\n\n— Üzerime elzem olmayan işe karışmam, demiş.\n\nOradan bunu kesmemiş babayiğit, evine gelmiş. Ailesi bir delikanlı adamla oynuyormuş, tüfek aramış vurmak için. Düşünmeden taşınmadan iş yapmadığı için karısını çağırmış, peşindeki de oğluymuş. Tekrar yiyip, içip muradına geçmiş.&nbsp;&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* bileki: mısır ekmeği pişirmek için kullanılan içi oyuk taş.\n"
    },
    {
        "area": "İç Anadolu Bölgesi",
        "city": "Konya",
        "title": "Üç Turunç",
        "text": "[Üç Turunç]\n\nEveli bi oğlan varmış. Kar yağmış her taraf süt gibi karmış. Bir Abdal gızı da kar için:\n\n-Hüsn-ü Yusuf’un bedeni gibi demiş.\n\nO kız Hüsn-ü Yusuf’a âşık olmuş. Ondan sonra kız hastalanıyor. Kıza babası doktor getiriyor. Doktor:\n\n&nbsp;-Kızın hastalığı âşık hastalığıdır demiş.\n\n&nbsp;Kız, Hüsn-ü Yusuf’a âşık olmuş. Kız kendi başına evinde söylenirmiş:\n\n-E napalım, bunu nişleyelim nerde bulunur bu?&nbsp;\n\nKızı tedavi etmek için bi yerler varmış ne dağı derlerse bi dağ. Bir kadını kızın ilacını bulmak için yolluyorlar. Üç turunç bulunup getirilecek. Kadına üç turuncu nasıl bulacağına dair bilgileri vermişler:\n\n-Felan dağda bir arı var. Üç turunca geldim ana diyeceksin vardığında. Hamur yuğuruyo olacak o kadın. Kız o ananın vereceği yiyecekten iyi olacakmış gayrı. Üç turuncu getirmeye giden kadın dağa varıyoru. Hamur vuran kadın dönmüş:\n\n-Ne o? demiş.\n\n-Üç turunca geldim ana demiş.\n\nÇıkarıp üç portakal veriyor.\n\n-Haydi, get bunu götür der.\n\nGeliverirkene gari dayanamaz birini gırar içinden bir dünya güzeli çıkar. Portakalın içinden çıkan kız çamura düşer ve ölür. Sonra bi daha gırar onu da öldürür. Üçüncüyü de gırınca geçtiği yerde gız sususzluk yaşar. Bu esnada bizim Abdal gızı ağacın başında otururmuş. Oradan geçen gadını merak eder ve ardına düşer. Abdal gızı ağaçtan inip suya gelir. Üç turuncun ikisini öldüren kadın son turunçtan çıkan kızın susuzluğunu gidermek için onu suya sokar.\n\n-Öldüm susuzluk, bayıldım susuzluk derken suyu içirir.\n\nDaldırır batırır onu diriltir. Suyu içince dirilen kız suya düşer. Portakalın içinden çıkmış güzellerin ikisi boşa gitmiş ölmüştür. Son kız da suya düşünce kadın korkar kaçar. O abdal gızı da suya gelir bi baksa orda suyun içinde şavkı var. Bakınca onu kendi zannediyor:\n\n-Ben böyle güzelsem neden bana abdal gızı diyolar diyerek elindeki gapları tokuşturuverir, gırar atıveririr.\n\n&nbsp;Metel bu gayrı sudaki gız:\n\n-O şavkı senin değil benim der.\n\nAbdal gızı sudaki kızı kıskanır. Hüsn-ü Yusuf abdal gızından önce sudaki güzel kızı görmüş çok beğenmiştir. Sudaki kızın yerine geçmek isteyen abdal gızı bir oyun düşünür. Kızın boynuna sihirli iğne batırır. Kız bir kuş olur uçar. Abdal gızı sudan çıkmış gibi oğlanı karşılar. Oğlan da onu ağacın başına oturtur:\n\n&nbsp;-Sen burda dur der ben sana bir araba dutayan elbise kestiren götüreyin evime der.\n\nOndan sonra gayrı o abdal gızı gaplarını da almış onun şavkısını kendinin sanmış. Oğlan ağacın başındaki gızı indirmiş. Ağaçtan indirip eve götürmüş herhalde. O abdal gıza:\n\n- Senin benzin neye böle karardı sen o değil gibisin?\n\n-Ay Beyoğlu Beyoğlu, gecenin ayazı yeyen gündüzün ısıcağını yeyenin benzi kararmaz mı? &nbsp;\n\nOğlanı gandırıyomuş. Oğlan safmış. O çirkin gızı bindirir götürür. O güzel gız bi guş olur uçar onların bahçasına gonar. O guşu dutacaklarında pıradak uçuverimiş o gız. Ondan sonra ağaçları bi ziftleyelim ganadı batsın galsın derler. Bir gün kuş gelir yine:\n\n-Abdal gızıyla Beyoğlu olmaya, benim bastığım dallar kökünden kuruya dermiş.\n\nDutuvereceklerinde pırıdak uçuverimiş. Bi gün yakalamışlar. Zifte batmış bacakları. &nbsp;Getirirle gafese gatarlar. Bi o severimiş bi bu severimiş.\n\nBu esnada hasta gıza tekrar doktor getirilir. Doktor gızın yakınlarına:\n\n-Bahçedeki guşu şu delikte keser de buna yedirirseniz ganını içirirseniz eyi olacak hastalığı demiş. Guşu keseceklerinde böle garıştırırkene çocuğun biri iğnesini bulunca:\n\n-Anaa der birisi, guşumuz da çok güzel amma boynunda bir iğne var!\n\n&nbsp;İğneyi bi çekmişler gız o gız aynı gızmış. İğneyi çekince kuş gız olmuş. Oğlan soruyor, sualliyor anlayoru, dinleyoru. O güzel gıza böle böle der. Anladıyoru anladıyoru başında geçenleri…\n\n-O benidim şavkı. Bu gendinin sandı. Sen de geldin buna geydirdin getirdiğin elbiseyi getirdin köye.&nbsp; O benim başıma bakarkane bir iğne baturdu burama ben de guş oldum uçtum.\n\n-Abdal gızı beni gandırdı aslında o benidim demiş. Abdal gızı suya geldi böle böle benim şavkı ora vurdu benim şavkı kendi sandı ama o bendim. Bana başına bi bakıveren bir aylık yoldan gelenin her şey olur başında dedi.\n\nBaşına bakarkene gızın boynuna sihirli iğneyi batırır. O da bi guş olur uçar. İşte bahçaya gonar. Bahçada dutmuşlar guşu…\n\nAnladıyoru… metel işte… O Abdal gızını yollayıvermiş. Ununla evlenmiş. Şimdi keyfedip oturular… Mutlu olmuşlar. Muradına ermiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Hilhili ile Tiltili",
        "text": "Hilhili İle Tiltili\n\nEvvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, bir varmış&nbsp;bir yokmuş…\n\nHilhili ile Tiltili isminde iki tane yarı saf, yarı akıllı bir evli çift varmış. Onların çocukları olmamış, yıllar sonra bir çocukları olmuş, kız çocuğu. Tabi günler gelmiş, geçmiş. Bu kız çocukları büyümüş, evlenme yaşına gelmiş. Bir talibi çıkmış, kızı vermişler. Evlendirmişler, yalnız köylerinden uzak bir köye gitmiş. Tabi bir hayli zaman geçince bu bizim Hilhili ile Tiltili de çocuklarını görmek istemişler, arzulamışlar gidelim demişler. Yalnız bir hediye almamız gerek. Ne alalım; düşünmüşler, bir türlü karara varamamışlar. Bir çift çizme almışlar. Çizmeyi almışlar yola düşmüşler. Tabi gitmişler, az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler. Kızın evine varmışlar. Kızın evinde akşam tabi ki, hoş beş. Anne baba geldi, hal hatır. Akşam olunca bir göz yerleri varmış. Onlar da çok fakirmiş.\n\n- Ne yapalım, anne yatacak yerimiz yok, kusura bakmayın nerde yatıracağım sizi. Annesi:\n\n- Kızım biz bu kümeste de yatarız. Bir kapalı yer olsun üşümeyelim.\n\nTabi ki bunlar da tavuğun kümesine almışlar. Gece yatmışlar. Bizimkiler de saf olduğu için, tavuk kümesinde yatarken, bu tavuklar ister istemez gagalarıyla kaşınınca:\n\n- Eyvah demiş kadın, herif görüyor musun bizim kız hiç tavuklara banyo yaptırmamış, çok kirlenmişler, kaşınıyorlar, demiş. Adam:\n\n-Ne yapalım hanım, gel kızım da yok, bu gece bir kazan su kaynatalım bunların hepsini yıkayalım.\n\nAralarında anlaşarak bir kazan su kaynatmışlar, tabi kız evde yatıyor durumdan haberdar değil. Bir kazan su kaynatmışlar, kaynar suyun içine tavukları, horozları, ördekleri hepsini sokmuş çıkartmışlar. Tabi ki o sıcak suda haşlanmışlar. Hepsi ölmüş. Adam karısına:\n\n- Bak hanım, banyo yaptırdık rahatladılar, ne güzel uyku çekiyorlar.\n\nSabah olunca kız geliyor yumurta almaya, bakıyor tavuklar ölmüş. Gidip babasına soruyor:\n\n- Ne yaptınız baba siz bizim tavuklara, ne oldu bunlara?\n\n- Ya kızım hiç Allah’tan korkmadın mı, sen bunlara hiç banyo yaptırdın mı, hep kaşınıyorlardı biz de iyi bir banyo yaptırdık.\n\nTabi damat sinirlenerek:\n\n- Hediyenizi de alın evimi terk edin.\n\nKızmış bunları evden kovmuşlar. Nihayetinde çizmelerini almışlar, çizme ellerinde yolda giderken tarlada leylek görmüşler. O leyleğe bakmışlar:\n\n- Herif görüyor musun, hayvanın ayağında bir ayakkabısı bile yok, yalın ayak dolanıyor.\n\n- Ne yapalım gel çizmeyi buna verelim.\n\nTabi çizmeyi leyleğe doğru götürünce leylek kaçmaya başlamış.\n\n- Niye böyle yapıyor acaba, bizden utanıyor mu demişler. Adam:\n\n- Gel biz bu çizmeyi atalım o gelir sonra giyer, demiş.\n\nO şekilde çizmeyi atmışlar tabi, saf oldukları için bunun farkına varmamışlar. Böylelikle kendi köylerine dönmüşler kalan yaşamlarını sürdürmüşler.\n"
    },
    {
        "area": "Doğu Anadolu Bölgesi",
        "city": "Malatya",
        "title": "Mahmut Efendi",
        "text": "[Mahmut Efendi]\n\nVar varalım, sür sürelim destursuz bağa girelim. Ahir zaman içinde, develer tellal iken koyunlar çoban iken bir padişah varmış. Kırk tane oğlu varmış. Bu padişah demiş ki, ben kırk tane kız bulamazsam oğullarımı evermem demiş. Bunlar ata binmişler, gitmişler artık, buradan farz et ki bir batı devletine. Batıya doğru giderken işte orda bulmuşlar bir tanesini. Bir padişah bulmuşlar, kırk kızı var. Kırk oğlu olan padişahın oğullarından birinin ismi de Mahmut Efendi’ymiş. O Mahmut Efendi’yi götürmemişler, Mahmut Efendi benim yerime vezirim gitsin demiş. Tabi&nbsp;padişahın oğlu ya, peki demişler veziri götürmüşler. Veziri götürünce padişah orda saymış, otuz dokuz tanesini sayınca demiş:\n\n— Eniştenin biri hani ya?\n\n— Eniştenin biri rahatsızdı gelmedi, beni yerine gönderdi diyor vezir.\n\nOldu demişler. Neyse yola çıkmışlar. Vezir yola çıkmadan önce o Mahmut Efendi demiş ki:\n\n— Sakın ha sakın suyun başında yatmayasınız.\n\nO zamana kadar bunlar gitmiş tabi kızı istemişler. Padişah çocukları olunca kırk gün kırk gece davul çalmış, zurna çalmışlar. Orda oynamışlar. Gelinleri ata bindirmişler, o zamanlar at zamanı. Otuz dokuz oğluyla beraber çıkmış gelen padişah demiş ki:\n\n— Yav biz suyun başı olmazsa bu kadar kadın kız, bu kadar erkek abdestimiz suyumuz hepsi ne olacak?\n\n— Biz mecbur suyun başında oturacağız. Öyle mi öyle.\n\nBunlar yatmışlar tabi gece bir bakmışlar ki sabah olmuş sıcak basmış orayı, bir canavar yüz altmış adamı sarmış ve demiş ki:\n\n— Mahmut Efendi’yi getirmezseniz sizi salmam, boşa üzülmeyin. Öyle mi öyle.\n\nVeziri göndermişler. Vezir gelmiş demiş ki:\n\nMahmut Efendi mesele bundan ibaret bizi bırakmıyorlar. E ne yapacağız ya, evinize gitseniz dahi nefesimle çeker sizi yutarım. Vezir demiş ki:\n\n— Mahmut Efendi canavar seni istiyor. Mahmut Efendi:\n\n— Ben size demedim mi giderken suyun başında yatmayın, dedim mi demedim mi? Yatmayın diye size söyledim. Siz de gitmişsiniz suyun başında yatmışsınız. Ben gelmem demiş.\n\nYalvarmış yakarmış gönlünü yapmışlar Mahmut Efendi’nin. Gitmişler canavara:\n\n— Mahmut efendiyi getirdik, demişler.\n\n— Getirdiniz mi?\n\n— Evet demişler. Canavar:\n\n— Hadi işiniz rast gelsin, demiş.\n\nBırakmış gelinleri, kızları, artık onlar davulu zurnayı çalarak köye doğru geliyormuşlar. Herkes gelmiş, Bunlar demiş ki:\n\n— Hele beş altı gün de burada davul çalın, gelin oynasın, halk oynasın. Padişah:\n\n— Benim oğlum gelmedi, ben nasıl rahat edeyim. Mahmut Efendi gelmeyince ben davul çaldırmam demiş.\n\nMahmut efendiyi getirmeye çalışmışlar, gitmişler canavara:\n\n— Mahmut Efendi'yi göndereceksin, diyorlar. Canavar:\n\n— Valla Mahmut Efendi’yi zor veririm. Ya Mahmut Efendi ya kırk gelin ya da kırk oğlan diyor. Onlar da:\n\n— Öyleyse Mahmut Efendi kalsın. O zaman iş bitiyor orada.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Burdur",
        "title": "Tın Tın Babacım",
        "text": "Bir varmış bir yokmuş… Köyün birinde bir aile varmış. Bunlar mutlu bir şekilde yaşıyorlarmış ancak hiç çocukları olmamış. Birkaç yıl sonra ilk çocukları olmuş ama doğum anında kadın ölmüş. Doğan çocuğa bakması için adam yeniden evlenmiş. Köylüler toplanıp ona bir eş bulmuşlar. Bu kadından da bir çocuğu olmuş.\n\nÜvey anne, ilk kadından olan çocuğu hiç istemiyor, beyine sürekli “bu çocuğu ya at gel ölsün ya da ben evden giderim” diyormuş. Adam düşünmüş, evladı olduğu için kıyamamış ama yapacak bir şey yokmuş. Adam da oduncuymuş, “ben bunu odun dağına bırakıp geleyim” demiş. Giderken “bu çocuğu orada kurt kuş yer, en azından başına bir kabak asayım, ses çıktığında çocuk hep uyanık kalır kendisini kurtarır” diye düşünmüş. Oğluyla dağa giderken çocuk yorulmuş:\n\n&nbsp;“Baba ben uyuyacağım” demiş. Babası da “tamam sen uyu ben seni hiç uyandırmayacağım ama kabak tınladığında kalk” demiş.\n\nÇocuk uyuduğunda adam bırakıp uzaklaşmış. Aradan zaman geçince çocuk uyanmış. Kalkıp bakmış ki kimse yok, kabağı almış eline: “tın tın babacığım beni aldatan babacığım” diyerek köyün birisine gelmiş. Yaşlı bir teyzeyi görmüş: “teyze acaba babam buradan geçti mi, burası köyümüzün yolu mu?” Bunun üzerine kadın da bazı isteklerde bulunmuş: “benim isteklerimi yap, sana söyleyeyim” demiş. “Çeşmeden su getir” demiş. Çocuk sakin ve terbiyeli bir şekilde hemen isteğini yerine getirmiş. “Oğlum, baban atıyla buradan geçti, doğruca git başka hiçbir yola sapma” demiş.\n\nOğlan yolda giderken bir aileye daha rastlamış: “teyze babamı gördün mü?” diye sormuş. Kadın “söylerim ama benim isteklerimi yapman lazım” demiş. Çocuk: “tamam neymiş senin isteğin?” diye sormuş, kadın da: “ortalığı toparla, bulaşıkları yıka, ekmeğimi hazırla” demiş, “tamam” diyerek onları da yapmış çocuk. Kadın da: “sen iyi bir çocuksun, giderken bir çay gelecek önüne, o çaydan iki sandık gelecek, sarı olanını al git, ötekini elleme” demiş.&nbsp;\n\nÇocuk gelmiş çaya, iki sandık gelmiş. Sarıyı alıp çayın öbür tarafına geçerken bakmış ki evleri karşısında. Sevinmiş tabi. Eve gelince evin horozu ötmeye başlamış “üüürürü üüü altınlı (?) geliyor, üüürürü üüü ürürüüü altınlı (?) geliyor diye. Üvey anne koşarak çıkıp bakmış ki oğlan geliyor. Beyini çağırmış “koş oğlun geliyor” demiş. Bakmışlar ki sandık, sandığı açıp bakıyorlar ki içi altın dolu, kadın pek sevinmiş, “benim oğlumu götür o da getirsin bir sandık” demiş. Adam kabul etmiş. Çocuk öldürülmekten kurtulup evde kalmış.\n\nAynı şekilde o çocuğu da ağacın dibine bırakmış babası. Çocuk uyanınca kabağı eline alıp, “tın tın gabacığım, beni aldatan babacığım” diyerek aynı aileye gelmiş, “teyze benim babamı gördün mü?” diye sormuş. Kadın, “oğlum isteklerimi var onları yaparsan söylerim” deyince çocuk “tamam söyle isteğini” demiş. “Çeşmeden su getireceksin” demiş kadın. Oğlan “ben su da getirmem bir iş de yapmam, sen babamı söyle” demiş. Kadın “baban geçti gitti buradan” demiş. Çocuk giderken diğer aileye gelip “teyze babamı gördün mü?” diye sormuş. Kadın “söylerim ama benim isteklerimi yapman lazım” demiş. Oğlan “söyle isteğini” demiş. Kadın da “evi, toparla, bulaşıkları yıka, şu işi yap” deyince oğlan “ben hiçbir iş yapmam, söylemek zorundasın” demiş. Kadın “tamam, söyleyeyim, giderken karşına bir çay gelecek, oradan biri yeşil biri sarı iki sandık gelecek, yeşili al geç” demiş.\n\nOğlan yeşil sandığı alıp karşıya geçince evleri görünmüş. Oradan horoz ötmeye başlamış “üüürürü üüüüü yılanlı (?) geliyor üüürüü ürürüüü” diye. Çocuğun annesi koşarak gelip bakmış ki sandık, sevinmiş benim çocuğumda altın getirdi diye. Kadın sandığı bir açmış ki yılan, böcek dolu. Kadın beyini çağırmış “öbür çocuğumuz altın getirdi, bu yılan çıyan getirdi” demiş. O anda kendisinin o çocuğu yetiştiremediğini, eğitemediğini fark etmiş. Diğer çocuğu da kabullenmiş ve mutlu mesut şekilde yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Mersin",
        "title": "Nohuttan Çocuk Masalı",
        "text": "&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Köyün birinde bir çocuktan nohut varmış, ufacıkmış. Bir gün oluyor ki köyün anneleri babaları çifte gidiyorlar. Çifte gitmekte olsun diyor ki:\n\n—Oğullarım şu ekmeği hanginiz tarlaya götüreceksiniz?\n\n—Peki, diyor ben götürürüm. Peki, o zaman kadıncağız biraz hamur yoğuruyor, hemen ekmek açmaya başlıyor. Ekmek açmaya başlayınca onun da bir sürü nohuttan çocuğu varmış. Kadın ekmeği atıyor, öteki ben katıyor, öteki diyor, ben katıyor. Hiç ortada ekmek kalmıyor. Kadın elindeki oklavayı çekiyor, ona vuruyor, hepsini düşüre düşüre kalmakta olsun. Hemen kadıncağız ekmeği eyvah eyvah! Hiç çocuğum kalmadı diyor, bir tanesi kalsaydı da bu ekmeği babasına götürseydi. Çocuğun bir tanesi kapının arkasından diyor ki:\n\n—Anne ben buradayım.\n\n—Amaan kuzum, diyor. Neyse kadıncağız bir azık ediyor, ekmeği içine koyuyor, ekmeği çocuğa veriyor. Bu çocuk varıyor, babasının yanına babası çift sürüyor. Çığırıyor:\n\n—Baba, diyor.\n\n—Ne var kuzum? diyor.\n\n—Tarlanın ortasından mı gelem kıyısından mı kenarından mı geleyim? diyor.\n\n—Kuzum, kıyısından gel, diyor. Kıyısından ekmeği ısırıyor, baba diyor:\n\n—Ne var kuzum? Tarlanın ortasından mı geleyim, kıyısından mı, kenarından mı, geleyim? diyor.\n\n—Ortasından gel, diyor.&nbsp;Ekmeğin ortasını ısırıyor. Baba diyor:\n\n—Ne var? Tarlanın ortasından mı gelem, kıyısından mı geleyim, kenarından mı? diyor.\n\n—Kuzum kenarından gel, diyor. Ekmeğin kenarından ısırıyor. Isırmakla olsun varıyor, babasının yanına çıkınını koyuyor. Öküzleri alıyor, hemen:\n\n—Baba ver, ben süreyim.\n\n—Oğlum, al öküz pislerse diyor, kara öküzün pisinin altında kalırsın, diyor.\n\n—Yok baba, diyor. Ben sürerim bunun elinden mesesi alıyor, kalkıyor bunu sürmeye (…) Al öküz pisleyeveriyor, kara öküzün pisinin altında çocuk kalıyor. Eyvah! diyor mesesinin ucuyla pisliği deşiyor, çocuğu çıkarıyor. Hadi oğlum, seni eşeğe bindireyim de sür eve neyse bu çocuk kalkıyor, eşeğe biniyor, yola çıkıyor, eve gitmekte olsun hemen tutuyor, eşeğin kulağının içine giriyor, yoldan bir yolcu geçiyormuş, türkü söylemeye başlıyor. Bakıyorkine başıboş eşek, eşekten bir ses geliyor:\n\n—Nerdesin çık dışarı, diyor. Lan çocuk çık dışarı, diyor. Beni&nbsp;dövecen demi döversen babama derim, diyor.\n\n—Oğlum, seni dövmeycem çık, diyor. Çıkmam, diyor. Oğlum sen nerdesin hah aradı, bul gelin, bu çocuğu götürelim, bir yere eşeğini alalım, diyor. Hadi bakalım, eşeği al da seni bir (…) Neyse kalkıyor, bu çocuk uğraşıyor, bu adamla epey uğraşıyor. Hemen ileri veriyor, eşeğin üstüne sıçrayıveriyor. Anne diyor:\n\n—Vardın mı&nbsp;ne yaptın oğlum? diyor.\n\n—Vardım, babamın ekmeğini verdim.\n\n—Nasıl verdin? diyor. Bağırdım: Babacığım tarlanın kıyısından mı, ortasında mı, kenarından mı geleyim? dedim. O kıyısından gel dedi, diyor. Ekmeğin kıyısından yedim, diyor. Tekrar bağırdım, diyor. Babacığım&nbsp;tarlanın ortasından mı gelem, kıyısından mı geleyim, kenarından mı? diyor. Kuzum ortasından gel, diyor. Ekmeğin ortasından ısırdım, diyor. Tarlanın ortasından mı&nbsp;gelem, kıyısından mı geleyim, kenarından mı geleyim? diyor. Kuzum kenarından gel, diyor. Ekmeğin kenarından ısırdım, diyor.\n\n—Sonra ne yaptın oğlum?\n\n—Sonra çiftimizi sürdüm, geldim, diyor. Ben de bundan sonra ekmekler, yemekleri&nbsp; götürcem, diyor. Masal burada bitiyor.\n\n&nbsp;\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Trabzon",
        "title": "Dev",
        "text": "Bir zamanın birinde bir padişah varmış. Dünyada zürriyeti olmamış. Bu kahretmiş, “Memleketten çıkayım.” demiş. Yola giderken bir çeşme başında bir dervişe rast gelmiş. Selam vermiş dervişe, derviş de:\n\n— Aleykümselam şevketlim, demiş.\n\nPadişah da taaccüp etmiş:\n\n— Sen beni neden anladın?\n\nDerviş de:\n\n— Sen niye müteessir oluyorsun? Ben sana bir ilaç edersem senin iki tane oğlun olur. Birini bana verir misin?\n\nPadişah da:\n\n— Veririm, demiş.\n\nDerviş ona iki elma vermiş:\n\n— Birini ailen*&nbsp;yesin, birini de kendin ye.\n\nBunları padişah derhâl almış ve evine gelmiş. Birisini ailesine vermiş, birisini de kendi yemiş. İki tane oğlu olmuş.\n\nBir zaman sonra o derviş gelmiş:\n\n— Şimdiyse birini bana ver, demiş.\n\nPadişah da şu cevabı vermiş:\n\n— Sen bilirsin derviş baba. Ne istersen vereyim, bunları ayırma.\n\nDerviş razı olmamış:\n\n— Ben birisini alacağım, demiş.\n\nBüyük kardeşi istememiş gitmeyi. Küçüğü de:\n\n— Ben giderim, demiş.\n\nDervişle beraber giderken çocuğun bir bıçağı varmış, evin bir köşesine vurmuş onu. Büyük kardeşine söylemiş ki:\n\n— Bunun içinden ne zaman kan damlarsa anla ki gayet sıkıntıdayım. Gelesin.\n\nDervişle beraber gitmişler. Giderken yolun üstünde bir çiftçiye rast gelmişler. Çiftçi çocuğu yanına çağırmış, anlatmış ki:\n\n— Sen bu dervişle beraber gitme. Bir ejderhaya yedirecek seni.\n\nÇocuk da dinlememiş.\n\n— Ben giderim, demiş.\n\nÇiftçi de:\n\n— Madem benim sözümü dinlemiyorsun, şu karşıki mağaradan içeri girerken “Sen önüme geç.” diyecek. Sen onun önüne geçme.\n\nÇocuk çiftçinin sözünü kabul etmiş. Derviş ile beraber gitmişler. Karşıki mağaraya girmişler. Derviş çocuğa:\n\n— Düş önüme.\n\nÇocuk da kabul etmemiş:\n\n— Sen benim babam makamındasın, ben senin önüne geçmem.\n\nDerviş de hiç vaziyeti bozmayarak ikisi beraber gitmişler. Yarı yoldayken çocuk bıçağını çıkarmış, dervişi öldürmüş.\n\nDervişin üzerini yoklamış. Üstünde kırk tane anahtar bulmuş. Onları alıp derhâl mağaraya doğru gitmiş. Giderken bir meydana çıkmış, görmüş ki o meydanda bir büyük bina var. Hemen o binanın yanına gelmiş. Anahtarları çıkarmış, kapıyı açarak içeri girmiş. Bakmış ki iki tane kız var orada. Kızlar derhâl buna sarılmışlar:\n\n— Aman bizi al! Burada koyma bizi!\n\nÇocuk da:\n\n— Peki, sizi alırım, lakin bu binayı biraz seyredeyim, demiş.\n\nKızlar da demişler ki:\n\n— Madem sen burada oturmak istersin, sakın burada oturma. Bizi de almazsan alma, sakın kendin git. Burada bir ihtiyar vardır. Şimdi gelirse bir deve yedirir seni.\n\nÇocuk da sormuş ki:\n\n— Dev nerededir?\n\nKızlar da söylemişler:\n\n— Şu odadadır.\n\nHemen çocuk o kapıyı açarak devi öldürmüş. Ondan sonra kızlara söylemiş ki:\n\n— Siz burada oturun, ben buraları gezeyim.\n\nBu da oraları gezerken bir çeşmeye rast gelmiş. Ellerini çeşmede yıkamış. Elleri altın gibi parlamış. Hemen elbisesini çıkarmış, o çeşmede yıkanmış. Çocuğun üstü altın gibi parlamış.\n\nOralarda gezerken bir ağacın yanına yaklaşmış. Bakmış ki o ağaca bir yılan çıkıyor. O ağaçta da kuş yavruları varmış. Meğer onları yiyecekmiş.\n\nÇocuk, kuş yavruları cırlamaya başlayınca onların cırlamasına kulak vermiş, dinlemiş. Bakmış ki koca bir yılan ağaçtan yukarı çıkıyor.&nbsp; Çocuk da derhâl bıçağını eline alıp yılanı öldürmüş. Kendisi o ağacın dibine yatmış, uyumuş. Meğer bu kuşların anneleri gelmiş. Hemen çocuğu öldürmek istemiş. Kuş yavruları analarına anlatmış:\n\n— Aman ana, sakın ona dokunma. Bizi kurtaran odur.\n\nKuş da kanatlarını açıp çocuğun üstüne durmuş.\n\nÇocuk da uykusundan uyanarak bir korku ile beraber görmüş ki üstünde bir şey duruyor. Hemen bıçağına dalmış. Kuş da:\n\n— Hiç davranma. Benim yavrularımı sen kurtardın. Şimdi dile dileğini.\n\nÇocuk da kuşa:\n\n— Sen bir kuşsun, senden ne dileyeyim?\n\nKuş da ona kanadından üç tane kanat vermiş:\n\n— Bunları kaybetme. Darlandığın vakit bunları birbirine çatarsan sana iyi bir at gelir, bir de kılıç. Her nereye gitsen mahcup olmazsın. Eğer ki iki defa çalarsan onları, bir aslan ile bir kaplan getirir sana.\n\nÇocuk da almış bunları, aynı dediği gibi birbirlerine çarpıştırmış. Hemen bir at bir de kılıç; iki defa vurmuş, bir aslan ile kaplan gelmiş. Atına binip bir müddet gitmiş. Gittikten sonra bir şehrin içine girmiş. Meğer o şehrin padişahının sarayının önünden geçmiş. Padişahın bir kızı varmış, pencereden bakarken çocuğu görmüş. Meğer çocuğa âşık olmuş.\n\nÇocuk da geçmiş gitmiş. Atını bırakmış, kendisi bir kahveye gitmiş. Meğer padişah o kahvede her daim otururmuş. Hemen çocuğa hoşbeş etmişler. Çocuk da oraya oturmuş. Beriden kız, anasının yanına gitmiş. Anasına sormuş ki:\n\n— Babamın yemeğini gönderdin mi?\n\nAnası da\n\n— Göndermedim.\n\n— Çabuk babamın yemeğini hazırla, gönderelim.\n\nAnası da hazırlamış, kız gelmiş. Üç tane karpuzu babasının sofrasının üstüne koymuş. Birisinin vakti geçmişmiş, birisinin tam vakti olmuş, birisini de ham yollamış.\n\nHemen padişaha haber vermişler. Gelmiş, yemeğini yemiş. Yedikten sonra karpuzları kesmiş, üçünü de kesmiş. Bakmış ki biri ham, birinin vakti geçmiş, biri de tam vaktinde.\n\nPadişah bunu düşünmüş “Bu neydi?”\n\nVezirini çağırmış, sormuş:\n\n— Ey vezir! Bu nedir?\n\nVezir de anlamış ki:\n\n— Padişah, senin üç tane kızın var. Biri vaktinden geçiyor, biri de tam vaktindedir, biri de kavuştu demektir. Bunları kocaya ver.\n\nPadişah da o günden itibaren tellal okutmuş:\n\n— Sarayımın önünden herkes gelip geçsin. Kızlarım kimi isterse alsın.\n\nMillet hep sarayın önüne gelmiş, geçmiş. Küçük kızla büyük kız bulmuşlar birer kişi, almışlar. Ortanca kızı, kimseyi beğenip almamış.\n\nPadişah sormuş ki:\n\n— Daha adam var mıdır?\n\nDemişler ki:\n\n— Kimse kalmadı. Senin oturduğun kahvede bir misafir vardır.\n\nPadişah da anlamış ve demiş ki:\n\n— Gelsin, o da geçsin.\n\nGitmişler, haber vermişler ona. Gelmiş, geçerken kız onu almış. Çocuk o sarayda kalmış.\n\nBir müddet orada kalmış. Bir günün birinde ailesiyle beraber yatarken odada, bakmış ki denizin içinde bir ışık yanıyor. Sormuş ki ailesine:\n\n— Bu ışık nedir?\n\nO da:\n\n— Ne bileyim, öyle yanıyor.\n\nBir gecenin birinde kuş kanatlarını alıp birbirine çarpmış. Bir at gelmiş. Atına binip hemen o ışığın üstüne gitmiş. Oradan ona bir ses gelmiş:\n\n— Ey insanoğlu! Buraya gelme! Eğer ki beni yenersen gel, yoksa yenemezsen gelme!\n\nÇocuk da hiç dinlememiş, gitmiş. Orada bir kız otururmuş. Çocukla güreşmişler. Orada çocuğu yenmiş, bir sandığa koyup denizin altına atmış. Sabahtan padişah, kızına sormuş ki:\n\n— Hani ne oldu? Çocuk nerede?\n\n— Bilmiyorum, demiş.\n\nBöyle çocuk kaybolmuş.\n\n&nbsp;\n\n*aile: eş; karı.\n"
    },
    {
        "area": "Karadeniz Bölgesi",
        "city": "Ordu",
        "title": "Hızır Aleyhisselam",
        "text": "Evvel zamanda bir padişah varmış. Yanındaki vezirlerine demiş ki:\n\n— İlla siz bana Hızır Aleyhisselam’ı bulup getireceksiniz.\n\nVezirler de demiş ki:\n\n— Padişahım, biz seninle konuştuğumuz için bizlere Hızır Aleyhisselam gözükmez.\n\nPadişah da:\n\n— Ben anlamam. Ya bulup getireceksiniz ya sizi cellat edeceğim.\n\nVezirler de demiş ki:\n\n— Biz bunu bulamayız. Yalnız, çarşıda *münadi bağırtalım ve büyük bahşiş verelim. Belki hocalardan bulup sana getirirler, demiş.\n\nMünadi bağırtmışlar. Bir fakir adam ihtiyacı olduğundan padişaha gitmiş:\n\n— Padişahım, bana kırk günlük yiyecek ver, kırk birinci gün Hızır Aleyhisselam’ı ben sana tutar getiririm, demiş.\n\nPadişah kırk günlük envaiçeşit yiyecek hamallara yükletip hanesine göndermiş. Fakir adamın *ailesi kocasına:\n\n— Bu senin yaptığın iş midir? Bir fakir başımız varken bu belayı başımıza nereden getirdin?\n\nKocası:\n\n— Sen karışma karı. Kırk gün yiyelim içelim, kırk birinci gün Allah kerimdir, demiş.\n\nKırk birinci gün padişah bütün vezir vüzerayı yanına toplamış ve fakire araba göndermiş:\n\n— Hadi bugün Hızır Aleyhisselam’ı getirsin, demiş.\n\nFakir adam arabaya binip padişahın huzuruna gelmiş, sandalyeye oturmuş ve yanı başında fakir adamın bir çocuk peyda olmuş. Padişah, fakir adama demiş ki:\n\n— Hani? Hızır Aleyhisselam’ı getirdin mi?\n\nFakir adam:\n\n— Padişahım, ben Hızır Aleyhisselam’ı ömrümde görmedim. İhtiyacım vardı, size karşı yalan söyledim.\n\nPadişah hiddete gelmiş:\n\n— Madem fakirdin, bizden isteyeydin; biz verirdik.\n\nPadişah yanındaki birinci vezirine sormuş:\n\n— Bu yalan söylediği için bunu ne yapalım?\n\nBirinci vezir:\n\n— Böyle padişaha karşı yalan söyleyenlerin ibretiâlem olmak için *mal gibi kafasını kesmeli, her bir etini köşe başlarında çengellere asmalı. Bir daha ibretiâlem olur, kimse padişaha karşı yalan söyleyemez.\n\nFakir adamın yanındaki masum çocuk:\n\n— Asluhu nesluhu, demiş.\n\nİkinci vezirine sormuş:\n\n— Bu adam yalan söylediği için ne yapalım, demiş.\n\nVezir:\n\n— Padişahım, bunu dibeklere koyup keşkek gibi dövelim, bir daha padişaha karşı kimse yalan söyleyemesin.\n\nFakir adamın yanı başındaki masum çocuk yine:\n\n— Asluhu nesluhu, demiş.\n\nPadişah üçüncü vezirine sormuş:\n\n— Bu yalan söylediği için bunu ne yapalım, demiş.\n\nÜçüncü vezir:\n\n— Padişahım küçüklerden kusur, büyülerden af, demiş.\n\nYine fakir adamın yanındaki masum çocuk:\n\n— Asluhu nesluhu, demiş.\n\nPadişah sormuş bu çocuğa ki:\n\n— Bu üç kişinin sözlerine cevap verdin. Sen ne diyorsun bu işe?\n\nÇocuk padişaha sormuş ki:\n\n— Sen bu fakir adamdan ne istiyorsun?\n\nPadişah:\n\n— Ben bu adamdan Hızır Aleyhisselam’ı istedim, bu da bana karşı yalan söyledi.\n\nÇocuk:\n\n— Hızır Aleyhisselam’a ulaşmaktaki maksadın nedir? Hızır Aleyhisselam benim. Benim sözümü iyi dinle. Senin birinci vezirin kasap evladıdır, onu salıver varsın hayvanatı kıradursun. İkinci vezirin keşkekçi evladı, onu da salıver varsın keşkek dövsün. Üçüncü vezirin vezir oğlu vezirdir, bunu birinci vezir yap ve bu fakirlerden de yiyeceğini kesme, demiş ve hemen oradan kaybolmuş.\n\nPadişah, “Aman, arayın şunu!” demiş ise de bulamamışlar. İki vezirini çıkarmış, üçüncü vezirini birinci vezir yapmış ve fakirden de yiyeceğini kesmemiş. Ben artık orada onları bıraktım, geldim.\n\n&nbsp;\n\n&nbsp;\n\n\n* münadi: kamuya duyurulmak istenen şeyleri yüksek sesle haber vermeyi iş edinmiş kimse.\n\n* aile: eş, karı.\n\n* mal: büyükbaş hayvan.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Kibrin Sonu",
        "text": "KİBRİN SONU\n\nBir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ormanın birinde güzeller güzeli bir çiçek varmış. Bu çiçek öyle güzelmiş ki açtığı zaman güneş kıskanırmış. Her taç yaprağı ayrı renkteymiş. Tüm arılar polen toplamak için onun açmasını beklermiş. Dalları parlak, yemyeşil yapraklarla bezeliymiş. Kökleri toprağa sımsıkı bağlıymış. Tüm güzelliklerinin aksine bu çiçek sürekli kendini över, büyüklenirmiş. Yardıma ihtiyacı olan kimseye yardım etmezmiş. Tüm gününü aynaya bakıp kendini överek geçirirmiş. Çevresindeki diğer bitkiler böbürlendiği için bu çiçekle konuşmazlar ve onu sevmezlermiş. Ancak diğer bitkiler kendi aralarında sürekli oyun oynarlar, yardımlaşır ve sohbet ederlermiş. Ama bizim kibirli çiçeği aralarına almazlarmış. Gel zaman git zaman günler ayları kovalamış kış gelmiş. Bu çiçek tüm gününü aynaya bakıp kendini överek geçirdiği için kışa hazırlık yapmayı unutmuş. Kibrinden ve gururundan hiç kimseden yardım istememiş. Kışın büyük ve güçlü yağmur damlaları kibirli çiçeğin tüm taç yapraklarını dökmüş. Kibirli çiçek, yaprakları dökülünce yapraksız çıplak kalmış. Çiçeğin üşüdüğünü gören diğer bitkiler tüm kırgınlıkları unutup yardıma koşmuşlar. Çiçek bu durumu görünce çok şaşırmış: “Bu kadar kibirli olmama rağmen nasıl olur da yardıma koşarlar.” diye düşünmüş ve arkadaşlarından af dilemeye karar vermiş:\n\n—Sevgili arkadaşlar, ben ne kadar büyüklensem de zorda kalınca tüm yaptıklarımı unutup bana yardım ettiniz. Siz gerçekten çok iyi yüreklisiniz. Hepinize teşekkür ederim. Artık büyüklenmeyeceğime dair söz veriyorum, demiş. Diğer bitkiler çok şaşırmış ve demişler ki:\n\n—Hatanı anlayıp özür dilemen bizi çok mutlu etti. Kibirlenerek çevrende hiçbir arkadaşını istemedin; ama unutma ki iyi seçilmiş arkadaşlar bize zor zamanlarımızda yardım eden ailemiz gibidirler.\n\nO günden sonra çiçek bir daha asla böbürlenmemiş ve ormandaki arkadaşları ile sonsuza dek mutlu yaşamışlar.\n"
    },
    {
        "area": "Akdeniz Bölgesi",
        "city": "Hatay ",
        "title": "Çakal İnek ve Köpek",
        "text": "ÇAKAL, İNEK VE KÖPEK&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; \n\n&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir inek doğum yapmış. Çocuğunu emzirecekmiş ama sütü varla yok arasıymış. Sütünün daha çok olabilmesi için bir şeyler yemesi lazımmış. Bundan dolayı çocuğuna:\n\n—Sen burada bekle ben çıkıp dışarıda bir şeyler yiyip geleyim ki seni emzirebileyim, demiş ve çocuğunu orada bırakıp gitmiş. Bir süre ilerledikten sonra bir buğday tarlasına rastlamış ve tarlanın içine girip buğday yemeye başlamış. Biraz yedikten sonra çakalın biri yanına gelmiş ve:\n\n—Ne işin var burada? Burası benim mülküm. Burası benim dedemin dedesinin... Eğer şimdi buradan çıkmazsan seni parçalayıp lime lime edip yerim demiş. İnek korkmuş ve ağlayarak tarladan çıkıp yürümeye başlamış. Yolda ağlayarak ilerlerken köpeğe rastlamış. Köpek ineğe neden ağladığını sormuş.&nbsp; İnek, köpeğe başından geçenleri anlatmış.\n\nKöpek:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Yarın yine o buğday tarlasına git, yemeğini ye. Ben de senin yanında gelip orada bir çukur var onun içerisine gizlenecem. Sen de benim yakınımda yemeğini yersin.\n\n&nbsp; İnek ise:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Eğer gelir ve beni orada görürse öldürür demiş.\n\nKöpek:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Sen benim yanımda, etrafımda olacaksın. Eğer gelip sana bir şey derse ona ‘burası senin de benim de değil. O yüzden gitmiyorum, ama gitmemde ısrarcıysan burada bulunan şeyhin yanına gidip yemin edeceğiz’ diyeceksin demiş.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\nİnek, köpeğin dediklerini kabul etmiş ve ertesi gün yine aynı yere giderek yemeğini yemeye başlamış. Yine inek oradayken çakal bunu görmüş ve hemen koşup ineğin yanına gelmiş:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Ben sana demedim mi burası benim, buradan bir şey yiyemezsin diye söylenmeye başlamış.\n\nİnek:&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Ben ölmek istemiyorum, tek isteğim sütümün olması demiş.\n\nÇakal:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Bana ne senin sütünden çık arazimden demiş.\n\nİnek:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Burası kimseye ait değil. Eğer bu konuda ısrarcıysan burada bulunan şeyhin yanına gidip yemin edeceksin demiş. Çakal korktuğu için ineğe: &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Sen de edeceksin demiş.\n\nİnek:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Tamam, önce sen demiş. Çakal da önden önden çukura yaklaşmış. Köpek çukurun içindeymiş ve üzeri buğdayla kaplı olduğu için çakal onu görmemiş. Çakal yemin etmek için ağzını açmış ve:\n\n—Burası ne benim ne dedemin dedesinin yemin ederim dediği an köpek çukurdan çıkmış ve çakala:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;\n\n—Madem burası senin değildi neden izin vermiyorsun herkes yesin. Ama şimdi adalet yerini bulacak demiş ve onun üstüne saldırıp çakalı öldürmüş. Böylece adalet yerini bulmuş. İnek de yemeğini yiyip çocuğuna süt biriktirebilmiş ve onu emzirmiş. \n"
    }
]